Etiket arşivi: SSCB

Kuzey Kore’nin Nükleer Programı

Kuzey Kore ve Nükleer Tarihi

Kuzey Kore’nin nükleer programını genel olarak iki kısımda incelenebilir. 1950’lerin ortasından 1970’lere kadarki dönem, nükleer programın altyapısının oluşturulmaya başlanması ve uzmanların eğitilmeye çalışılmasını içerir. 1970’lerden günümüze kadar ise ülke kendi ve dış uzmanlara dayanan bir nükleer enerji programı geliştirmektedir. 1947-1950 yıllarında SSCB tarafından yapılan bir araştırmaya göre Kuzey Kore’de 26 milyon ton uranyum bulunduğu ve bunların 4 milyon tonunun sanayide kullanılabilir uranyum olduğu ortaya çıkarılmıştır. Uranyum maden ocakları o dönemlerden başlayarak işletilmeye başlanmıştır. 1959 yılında SSCB ve Kuzey Kore arasında yapılan Nükleer İşbirliği Anlaşması çerçevesinde ülkenin barışçıl amaçlarla nükleer enerji geliştirmesi için SSCB’den destek alınması amaçlanmıştır. Eş zamanda benzer anlaşmayı Kuzey Kore Çin’le de imzalamıştır. Bu anlaşmaya dayanarak birkaç sözleşme de imzalanmıştır. Bu sözleşmeler “dizi 9559” olarak adlandırılmıştır. Bu sözleşmeler nükleer araştırma merkezi inşaatı, jeolojik araştırma ve ülkenin uzmanlarının eğitilmesini amaçlamaktadır.

Yapılan incelemeler sonucunda, nükleer araştırma merkezinin Phyonyang’dan 92 km uzaklıkta ve Yonbyong’dan da 8 km uzaklıkta bir yerde inşaatının yapılması kararlaştırılmıştır. Araştırma merkezinde 2 Megawatlık IRT- 2000 araştırma reaktörü (sonradan Kuzey Kore kendi imkânlarıyla 7 Megawat’a kadar çıkartmıştır), radyokimyasal laboratuar, kobalt K – 60.000 tesisleri ve betatron B-25 de inşa edilmiştir. 1965 yılında inşaat bitirilmiştir. Araştırma merkezi sayesinde neon ışığının etkisinden fiziksel ve kimyasal yöntemlerin takip edilebildiği olanaklar elde edilmiş, sert ve yarı iletken maddelerin radyasyonunun tepkimesi de araştırılabilir hale gelmiştir. Yonbyong’daki bu araştırma merkezinin maliyeti 500 milyon dolar olmuştur. (1962 yılı döviziyle). SSCB’de 300’den fazla uzman üniversitelerde eğitim almış, Dubna ve Obninsk araştırma merkezlerinde çalışmıştır. 1965 yılında araştırma merkezinin inşaatı bitirildikten sonra SSCB uzmanları geri dönmüşlerdir. Fakat ondan sonra betatron ve kobalt tesislerinin danışmanlığı, nükleer reaktörün yakıtlarının teslimi gibi faaliyetlerde işbirliği devam ettirilmiştir.
.
Nükleer Silahlarının Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’na (NPT) aykırı olmadığı garanti edilen nükleer yakıtlar SSCB tarafından teslim edilmiştir. 1986-1990 yılları arasında 40 tane 80 milyon ruble değerinde IRT-20 teslim edilmiştir. Phyongyang’ın inisiyatifiyle 26 Aralık 1985’te ikili ilişkiler yeni bir seviyeye çıkmıştır. SSCB ve Kuzey Kore arasında nükleer elektrik santralinin inşasına yönelik iki ülke arasında “İktisadi ve Teknik İşbirliği Anlaşması” imzalanmıştır. Anlaşmada VVER-440 nükleer elektrik santrali hazırlama, inşaatı, işletmesi ve tüketimi öngörülüyordu. SSCB hükümeti bu projenin gerçekleştirilmesi için kredi sağlayacağı taahhüdünde bulunmuştur. Projenin teknik hazırlık kısmı tamamlandıktan sonra kredinin miktarı ve koşulu belirtilmiştir. Bunların dışında SSCB tarafı aşağıdaki taahhütlerde de bulunmuştur:

• Nükleer elektrik santralin inşaat edileceği yeri seçmek, seçildiği yerde bütün hazırlıkları bitirmek.

• Kuzey Kore tarafına jeolojik araştırma için gerekli teçhizat ve donanımı sağlamak.

• Teknik açıdan projenin gerçekleştirilip gerçekleştirilemeyeceğini ve ekonomik açıdan da uygun olup olmadığını araştırmak ve Kuzey Kore tarafına bilgi vermek.

• Nükleer elektrik santralinin mühendislik işlerini anlaşma çerçevesinde gerçekleştirmek.

• SSCB’de Kuzey Kore uzmanlarına eğitim vermek.

kuzey korenin nükleer programı

SSCB, nükleer elektrik santrallerinin işletildiği sürece nükleer yakıtlarının teslimatının sağlanmasını için müteahhit firmaları görevlendirmiştir. Kuzey Kore SSCB’den ithal edilen nükleer maddelerin, donanımların, cihazların ve bunlarda işletilecek olan maddelerin ya da bunları kullananların hiçbir zaman nükleer silahların üretilmesinde kullanılmayacağı, sürekli UAEA’nın kontrol altında olacağı garantisini vermiştir. Bu maddelerin güvenliği için gerekli tedbirler de alınacaktır. Bunların dışında 6 Mayıs 1952 tarihinde SSCB eğitim kurumlarında Kore vatandaşlarını eğitmek amaçlı iki anlaşma imzalanmıştır.  Buna göre, Kuzey
Kore’nin nükleer alandaki uzmanlarına SSCB üniversitelerinde eğitim almalarına imkân veriliyordu. Yine aynı gün bilim ve teknoloji alanlarında işbirliğini yansıtan beş yıllık SSCB ve Kuzey Kore arasında bilimsel ve teknolojik işbirliği anlaşmasına imza atılmıştır.

11 Ekim 1957’de SSCB ve Kuzey Kore arasında Bilimsel İşbirliği Anlaşması imzalanmıştır. Bu Anlaşmanın birinci paragrafına göre iki tarafın ulusal ekonomilerinin her alanında tecrübe değişimi, birbirlerine karşılıksız teknik belgelerin aktarılması ve bilgi ve uzmanların birbirine teknik yardımda bulunması için değişim yapılması planlanmıştır. Akademik işbirliği çerçevesinde planlanmış genel bilimsel araştırma planlarının değişimi ve yapılmakta olan sabit araştırmanın bilgileri ve elde edilmiş sonuçların değişimi öngörülmüştür. Sonradan bu anlaşmaların geçerlilik sürelerinin uzatılması yaklaşık 5 yıl süreyle yapılıyordu.

1956 yılında Moskova civarında Dubna şehrinde Birleşik Nükleer Araştırma Enstitüsü kurulmuştur. Bu merkez, sosyalist devletlerin bilimsel araştırma merkezi olmuştur. Bunun yönetmeliğine ilk imza atan ülkelerden birisi Kuzey Kore’dir. Kurulan bu merkezin asıl amaçları, fiziğin teorik ve deneysel araştırmasını gerçekleştirmek ve tıbbi, endüstriyel ve diğer türlü teknolojinin geliştirilmesinden oluşmaktadır. Yönetmelikte Enstitüden alınan sonuçların özellikle insanlığın yararına ve sadece barışçıl amaçlarla kullanılabileceği vurgulanmıştır. Enstitü’nün yüksek idare kurumu “Tam yetkili Devletler Temsilcileri Komitesi”den oluşturulmuştur. Kuzey Kore’yi Nükleer Enerji Endüstri Bakanı Cho Hak Kun temsil ediyordu. Üye devletler üyelik ücreti ödeyerek enstitünün idaresini gerçekleşmektedir. Bu araştırma merkezine 1956 yılından beri ülkeden eğitim almak veya çalışmak amacıyla uzmanlar geliyordu. Ülkeden günümüze kadar bu merkezin çalışmalarına yaklaşık 250 Kuzey Koreli uzman iştirak etmiştir. Bunlar genel olarak deneysel alanlarda çalışmışlardır. Yaklaşık %80 Koreli uzman “Nükleer Problem”, “Nükleer tepkime”, “Nötron Fiziği” laboratuvarlarında çalışmıştır. Kalanlar ise teorik kısımlarda çalışmıştır.

Ülkenin birtakım bilimsel merkezleri, nükleer fizik enstitüsü, nükleer enerji enstitüsü, Kim Chak adlı teknik enstitüsü Dubna Birleşik Nükleer Araştırma Enstitüsüyle ortak projelere katılmıştır. Eylül 1959’da SSCB ve Kuzey Kore arasında barışçıl amaçlarla nükleer araştırma merkezinin oluşturulması bağlamında SSCB tarafından Phyonyang’a yardım edileceğine yönelik bir anlaşma imzalanmıştır. Aynı zamanda barışçıl nükleer enerjinin kullanılması konusunda da işbirliği yapılacağı açıklanmıştır. 1961 Eylülünde Kore İşçi Partisi IV Kongresinde toplanan bilim adamları tarafından, nükleer enerji uzmanlarının önüne yeni hedefler konulmuştur. Bunlar şu
şekildedir; “barışçıl amaçlarla nükleer enerjinin kullanılması için araştırma yapmak, radyoaktif izotopların geniş bir şekilde kullanılması, çeşitli izotopların ve ölçme cihazların üretilmesi.” Fakat araştırmanın birinci dönemi istendiği kadar iyi olmamıştır. Ancak 1960’ların ortasında maddi teknik altyapı oluşturulduktan sonra iyi bir araştırma zemini oluşturulmuştu. 1965 yılında Yonbyong’daki 2 Megavatlık ITR2000 Araştırma Merkezi SSCB’nin desteğiyle kurulduktan sonra durum tamamen değişti. Çin de IRT-2000 Araştırma Merkezinin inşaatına katıldı.

Çin’in nükleer programı 1950’lerde SSCB’nin desteğiyle başlamıştır. Çin’in ilk nükleer silah denemesi 16 Ekim 1964’te gerçekleştirilmiştir. Bunun için 1953’ten beri Kuzey Kore’ye çeşitli ekonomik desteklerde bulunulmuştur. Şunu da söylemek gerekir ki, SSCB Kuzey Kore arasında yapılan herhangi bir anlaşmanın hemen akabinde Çin de aynı anlaşmayı Kuzey Kore’yle yapmıştır.

– Eylül 1958’inde ÇHC ve Kuzey Kore arasında iki anlaşma yapılmıştır. Birinci Anlaşma Kuzey Kore tarafına faizsiz 40 milyon ruble kredi içindir. Kuzey Kore bunu 1963 yılından başlayarak on yıl içerisinde geri ödeyecektir. Bu kredi Yluzyan nehrinin üzerinde baraj inşaatı yapımı için kullanılacaktır. Diğer anlaşma 160 milyon ruble miktarındaki uzun vadeli kredi içindir.

– 1960 yılında Pekin Phyonyang’a 420 milyon ruble değerinde kredi sağlamıştır. Çin 1960 yılına kadar Kuzey Kore’ye karşılıksız iktisadi yardımda bulunmuştur. Bu dönem içerisinde tüm sosyalist ülkelerden sağladığı desteklerden Çin’in payı % 31,1 olmuştur. 11 Temmuz 1961 yılında Pekin’de Chou Enlat ve Kim İl Sun arasında Dostluk, İşbirliği ve Karşılıklı Yardım Anlaşması imzalanmıştır. Bu Anlaşmanın 2. paragrafı karşılıklı taahhüt içermekte “mevcut araçlarla yurt dışından gelen saldırının önlenmesi” ve “eğer birisinin diğer üçüncü ülke ya da koalisyon ülkelerin silahlı saldırısına uğraması durumunda diğer taraf karşılık vermek için gerekli bütün önlemleri alacak, askeri yardımda bulunacaktır”. Üçüncü bölümde ise tarafların “diğer tarafı zarara uğratılacak herhangi diğer birlik, koalisyonda bulunmayacak ”taahhüdünü içermekteydi.

1960’ların başında SSCB ile Çin arasındaki ilişkiler bozulmaya başladığı zaman Kuzey Kore açıkça Çin tarafını tutmuştur. Bu tutum 1965’te Çin Kültür Devrimine kadar devam etmiştir. Dolayısıyla 1950’lerden başlayan Çin ve Kuzey Kore arasındaki işbirliği ilişkilerinde, 1965 yılından 1970’lere kadar gerginlik hâkim olmuştur.

1970’lerden 1980’lere kadar ilişkiler yine eski dostluk, işbirliği seviyesine çıksa da 1980’lerden başlayarak Çin’in ABD, Güney Kore ve Japonya’ya yönelik izlediği politikalardan dolayı yine ilişkiler “soğuk” olmaya devam etmiştir. Çin’in bu politika değişikliğinde tarıma dayalı ekonomiden dış ticarete, sanayileşmeye dayalı ekonomiye geçişi etkili olmuştur. Fakat ABD ve Güney Kore’yle ilişki kurulurken Kuzey Kore’yle de ilişkilerin bozulmamasına özen gösterilmiştir.

Kim İl Sun ÇHC ve SSCB’nin ilişkilerindeki anlaşmazlıklarından faydalanmıştır. Bütün Soğuk Savaş boyunca Kuzey Kore Çin ve SSCB’nin ilişkileri iyiyken ikisiyle de iyi ilişkiler kurarak, bozulduğu zaman da birisinden yana tavır alarak bir çıkar politikası izlemiştir. Çin ve SSCB’den alınan destekler şu şekilde sıralanabilir.

Dönem I. (1953-1956) SSCB’nin desteği.
Dönem II. (1957-1960) Çin’in yoğun desteği.
Dönem III. (1960-1964) İki tarafın desteği.
Dönem IV. (1965-1972) SSCB’nin yoğun desteği.
Dönem V. (1973-1984) Çin desteğinin artması ve SSCB desteğinin azalması.
Dönem VI. (1984-1988) SSCB desteğinin artması ve Çin desteğinin azalması.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Geçmişten Günümüze Ülkelerin Silah Kapasiteleri

Deflasyon Nedir?

Kaynak

Uğur Abazlıoğlu, Nükleer Silahsızlanmanın Tarihsel Gelişimi ve Nükleer Silahsızlanmayla İlgili Uluslararası Antlaşmaların Önemi

 

*Bu çalışmanın tüm hakları, Uğur Abazlıoğlu’na aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

ABD'nin Uzay Politikaları

ABD
Uzay araştırmaları konusunda ABD, geçmişte SSCB bugün ise Rusya ile dünyanın en önde gelen ve itici gücü olan ülkesi olmuştur. ABD, uzay çalışmalarını sivil ve askeri alanda iki dalda yürütmektedir ve bunu temel iki kurumla sağlamaktadır. Sivil uzay çalışmaları NASA (Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi, National Aeronautics and Space Administration) tarafından yürütülürken askeri uzay çalışmaları Savunma Bakanlığı‟na (DoD, Department of Defence) bağlı olan AFSPC (Hava Kuvvetleri Uzay Komutanlığı – Air Force Space Command) tarafından yürütülmektedir. ABD‟nin temel politikalarını anlayabilmek için her iki temel kurumun gelişim sürecinin kısaca incelenmesi gerekir.
NASA
Çok kapsamlı olan NASA‟nın kısaca tarihçesine bakmak gerekirse, NASA‟nın kuruluşunun temelinde ulusal savunma ve bu konuda artan baskılarla doğrudan ilişkili olduğu görülür. 2. Dünya Savaşı‟ndan sonra ABD ve SSCB Soğuk Savaşa girmişlerdi. Her alanda devam eden bu savaşın özellikle uzay araştırmaları büyük bir rekabet konusu olmuştu ve “uzay yarışı” başlamıştı. 4 Ekim 1957 yılında SSCB tarafından Sputnik-1‟in fırlatılması da bu yarışta ABD‟nin reaksiyonunu gerektiren son nokta olmuştu. Dünya‟nın ilk yapay uydusunu Sovyet‟ler fırlatmıştı ve Sovyet‟lerin bu başarısı, Amerikan kamuoyunda ikinci Pearl Harbor etkisi oluşturmuştu. ABD hızlı bir şekilde Sovyetlere cevap verdi ve 31 Ocak 1958‟de ilk uydusu, Explorer 1‟i fırlattı. Nitekim, 1 Ekim 1958‟de Kongre ve Birleşik Devletler Başkanı Dwight D. Eisenhower onayı ile halihazırda faaliyet gösteren NACA (Havacılık Alanında Ulusal Danışma Komitesi/National Advisory Committee for Aeronautics) yerine NASA (Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi, National Aeronautics and Space Administration), “Dünya atmosferinin içinde ve dışında uçmakla ilgili problemlerin ve diğer bazı
amaçların araştırılmasını sağlamak için sözleşme” temeline dayandırılarak kuruldu. İlk kuruluşunsa 8000 çalışanı, 100 Milyon $ yıllık bütçesi, üç büyük araştırma laboratuarı, (Langley Havacılık Laboratuarı, Ames Havacılık Laboratuarı, Lewis Uçuş İtki Laboratuarı) ve iki küçük test tesisi vardı.
NASA, kuruluşunu takiben uzay görevleri icra etmeye başladı. Pek çok büyük program NASA tarafından yürütüldü. Bu projelerin bazılarının burada bahsedilmesi NASA‟nın sadece ismi olan bir kuruluş olarak kalmayıp yapılan hamlenin enerjiye dönüşümüş olmasının bir göstergesi ve iyi bir örneğidir.
1. Mercury: 1961-1963 arasında, bir insanın uzayda hayatta kalıp kalamayacağını araştırmak için adındaki tek astronotlu programlar,
2. 1965-1966 arasında, iki uzay aracının buluşması ve kenetlenmesi ve EVA (Araç Dışı Aktiviteleri, Extra Vehicular Activity) ile ilgili olarak iki astronotlu Gemini projesi,
3. Apollo:1968-1972 arasında Ay araştırmaları
4. Gezegenlerin araştırılması için yapılan robotik görevler; Ay için Ranger, Surveyor, Lunar Orbiter. Mars için Mariner 2, Viking 1 ve 2. Daha dış gezegenler için Pioneer 10 ve 11 ile Voyager 1 ve 2 projeleri,
5. Hava taşımacılığında güvenlik, güvenilirlik, verim ve hız için yapılan havacılık araştırmaları; X-15 hipersonik uçuşu, itki teknolojileri ve yapıları, aerodinamik yatırımlar, aviyonik
6. Landsat:Bilgi toplamak için uzaktan algılama uyduları
7. Echo 1, TIROS, Telstra:Haberleşme ve hava durumu izleme için uygulama uyduları
8. SkyLab: Astronotlar için yörünge uygulamaları
9. Space Shuttle: Dünya yörüngesine gidip gelmeyi sağlamak için, tekrar kullanılabilir uzay aracı
Projeleri örnekler arasında sayılabilir. Ama yarışta önde olunacağını kanıtlayacak asli proje,25 Mayıs 1961’de Başkan Kennedy’nin, “İnanıyorum ki ulusumuz, bu on yıl bitmeden, bir insanı Ay‟a göndermek ve oradan dünyaya güvenle geri getirmek amacının gerçekleştirilmesine kendisini adamalıdır.” sözü ile açıkça hedef belittiği gibi Ay‟a yolculuk için geliştirilen Apollo projesi oldu.
Apollo projesinin gerçekleştirilmesi için NASA 11 yıl çalıştı. Proje boyunca 25.4 Milyar $ harcandı Ekim 1968‟de Apollo 7 başarıyla dünya yörüngesine girdi. 24-25 Aralık 1968‟de Apollo 8 başarıyla Ay yörüngesine oturtuldu. 20 Temmuz 1969‟da Apollo 11 başarıyla Ay yüzeyine indi. Üç astronot Ay Yürüyüşü gerçekleştirdi. Armstrong, meşhur; “Bir insan için küçük, insanlık için büyük bir adım.” sözünü bu görevde söyledi. Bu başarının ardından, Ay yüzeyine insansız olarak 5 başarılı iniş daha gerçekleştirildi. Nisan 1979‟da Ay görevi için hareket etmiş olan Apollo 13‟ün oksijen tankında patlama meydana geldi. Mürettebat‟ın başarıyla dünyaya dönmesi, NASA‟nın uzayda meydana gelebilecek öngörülmemiş problemleri çözme konusundaki yeteneklerini ispatladı.
1. 1975‟te, sıra dışı bir uzay projesi için iki düşman ülke ortak proje geliştirdi. ABD‟den fırlatılan Apollo ile Sovyetlerden fırlatılan Soyuz, uzayda buluştu ve başarıyla kenetlendi. ASTP‟ de (Apollo-Soyuz Test Projesi, Apollo Soyuz Test Project) iki ülke mürettebatı 2 gün ortak çalışmalar yürüttüler.
2. 1981‟de Uzay Mekiği (Space Shuttle) projesi başladı. 12 Nisan 1981‟de STS-1 mekiği, dikey olarak uzaya çıkılabileceğini ve bir uçak gibi dünya yüzeyine iniş yapılabileceğini gösterdi. 18 Haziran 1983‟te STS-7 ile uçan Sally K. Ride, uzaya giden ilk kadın oldu.
3. 28 Ocak 1986‟da Challenger Faciası meydana geldi. Challenger mekiği, kalkışından 73 saniye sonra infilak ederek 7 mürettebatın ölümüne sebep oldu. İki sene boyunca uzay mekiklerinin sıvı yakıt tankları yeniden tasarlandı. 1988‟de tekrar başarılı mekik uçuşlarına başlandı. 2003‟te Columbia mekiği dünya atmosferine girerken parçalandı ve 7 mürettebat öldü. 2005‟te STS-114 ile tekrar mekik uçuşlarına başlandı. Halen üç adet mekik aracı vardır; Atlantis, Discovery ve Endeavour.
4. 1990‟da Hubble Uzay Teleskopu fırlatıldı, ancak teleskopta arıza olduğu tespit edildi. 1993‟te ardı ardına gerçekleştirilen uzay yürüyüşleri ile Hubble‟daki arıza giderildi.
5. 1993‟te Rusya ve ABD liderliğinde birçok ortakla uzayda ortak bir istasyon kurulmasına karar verildi. Böylece ISS (Uluslararası Uzay İstasyonu, International Space Station) projesi başladı.
6. 21 Ağustos 1993‟te, Mars‟ı incelemek üzere gönderilen Mars Observer kayboldu. 1997‟de Mars Pathfinder, Mars yüzeyine iniş yaptı ve yüzeyde dolaşarak dünyaya resim göndermeye başladı. Yine Mars‟ı incelemek için 2004‟te Spirit ve Opportunity başarıyla Mars yüzeyine indi.
7. 2004‟te Ay ve Mars yüzeylerinde araştırmalar yapılmasını ve bu araştırmalar için gerekli robotların geliştirilmesini öngören VSE (Uzayın Keşfi Vizyonu, Vision for Space Exploration) projeleri duyuruldu.
8. 2009‟da Ay‟da su bulunup bulunmadığını araştırmak için LCROSS uydusu iki parçaya ayrılarak ay yüzeyine düşürüldü. Çarpışma esnasında yükselen toz bulutu incelenerek Ay‟da su bulundu. Tarih arşivi sizler için ABD’nin Uzay Politikaları’nı en ince detaylarına kadar araştırıyor…
AFSPC
ABD uzay çalışmalarının önemli bir askeri boyutu vardır. Askeri uzay çalışmaları, Savunma Bakanlığı‟na (DoD, Department of Defence) bağlı olan AFSPC (Hava Kuvvetleri Uzay Komutanlığı, Air Force Space Command) tarafından yürütülmektedir. AFSPC ve faaliyetleri, ABD tarafından en üst düzey gizlilik seviyesinde değerlendirilmektedir. Komutanlık yapısı, faaliyetleri ve kabiliyetleri hakkında kısıtlı miktarda bilgi, üzerinden uzun bir süre geçtikten sonra duyurulmaktadır. AFSPC, 47.000 civarında personel ile dünya çapında görev icra etmektedir. AFSPC‟ nin misyonu, ihtiyaç duyulduğunda, tüm uzay ve siber-uzay kabiliyetlerinin pekiştirilerek topyekûn olarak sunulmasıdır. Amaçları ise şöyle sıralandırılmaktadır;
1. Uzay ve siber-uzay için çok yetenekli ve yenilikçi profesyonel gruplar oluşturmak.
2. Müşterek kuvvetler ve tüm yan unsurları için uzay ve siber destek sağlamak.
3. Operasyonel avantajı korumak için esnek ve entegre sistemler oluşturmak.
Tarihsel ve kurumsal gelişimini burada ayrıntılı bahsetme gereği duymadığım AFSPC, ABD‟nin uzay politikalarında, askeri temellerin çok önemli olduğu, açıklanmayan politikaların icra edilen sonuçları açıkça ortaya koymaktadır ve görülmektedir ki uzay ABD için askeri bir önceliktir. Kurumsal olarak temelleri 1982‟de atılan AFSPC, Soğuk Savaş boyunca, füze uyarı ve uzay izleme-kontrol-komuta amacıyla pek çok uzay operasyonu icra etmiştir.1991‟deki Çöl Fırtınası Harekâtı ile muharip güçlere uzay desteğinin sağlanmasına önem verilmiştir.
Yine başka bir örnekte, 11 Eylül 2001 terörist saldırılarının ardından, Irak ve Afganistan‟a başlatılan askeri harekâtta AFSPC, USCENTCOM (United States Central Command) komutanlığına kapsamlı uzay desteği sağlamıştır. 2005‟te, Hava Kuvvetleri tarafından Siber Uzay, görev alanına dâhil edilmiştir. Bu kapsamda, AFSPC tarafından siber uzay operasyonları gerçekleştirilmiştir.
AFSPC‟ nin Kabiliyetleri dokümanında, ayrıca aşağıdaki sorumluluklar sıralanmaktadır:
1. ABD‟nin askeri tüm uzay ihtiyaçları için gereken uydu, uydu fırlatma sistemleri, radar sistemleri ve diğer teknolojileri geliştirmek ve üretmek,
2. Uzayda faaliyet gösteren dost ve düşman tüm askeri ve sivil unsurların, uzay ve yer faaliyetlerini izlemek,
3. Uzay alanında, ulusal güvenliğe tehdit olabilecek tüm unsurları tespit etmek ve müdahale etmek,
4. Öneminden dolayı uzay teknolojileri altında incelenmesine karar verilmiş siber uzay faaliyetlerini (ABD‟nin sivil ve özellikle askeri bilgisayar ve haberleşme ağları ve bunların güvenliği ile düşman unsurların bilgisayar ve haberleşme ağlarının izlenmesi ve gerektiğinde müdahale) yürütmek. Siber uzay faaliyetleri için 24. Hava Gücü dâhilinde 5400 kişi ve Milli Hava Muhafızları (Air National Guard) dâhilinde 10.000 kişi 24 saat esasına göre çalışmaktadır,
5. DSP (Savunma Destek Programı, Defense Support Program) ile, yer radarları kullanılarak, sürpriz füze saldırıları ihtimaline karşı tüm dünyada icra edilen tüm balistik füze faaliyetlerini gerçek zamanlı olarak takip etmek.
6. Askeri ve sivil olarak uzay hâkimiyetinin ABD‟de kalmasını temin etmek.
ABD Uzay Politikaları
ABD‟nin uzay politikası ile ilgili sayılabilecek ilk doküman, 1958‟de Eisenhower döneminde kabul edilen Ulusal Havacılık ve Uzay Kanunudur. Kanun metni, ABD‟nin uzay politikasının temellerine dair önemli bilgiler içerir. Uzay politikalarındaki değişiklikler, Kennedy tarafından 1961‟de yayınlanan bildiriyle ve Nixon tarafından 1970‟de yayınlanan bildiriyle yapılmıştır.
11 Mayıs 1978‟de Carter döneminde ilk resmi uzay politikası (National Space Policy) yayınlanmıştır. Reagan döneminde iki kere, 1982 ve 1988‟de Ulusal Uzay Politikası yayınlanmıştır. 1989‟da George H.W. Bush, 1996‟da Bill Clinton, 2006‟da George W. Bush tarafından yayınlanan Ulusal Uzay Politikaları ile ABD‟nin uzay politikalarında çeşitli değişiklikler yapılmıştır. 15 Nisan 2010‟da Kennedy Uzay Üssü‟nde yaptığı konuşma, Obama‟ nın uzay politikasının nasıl şekilleneceğine dair önemli ipuçları vermektedir ve nihayet Barack H. Obama 28 Haziran 2010‟da uzay politikasını yayınlanmıştır. ABD‟nin uzay politikası seyrini anlamak için Obama‟nın uzay vizyonuna bakmak gerekir.
ABD Başkanı Obama’nın Uzay Stratejisi
Obama 15 nisan 2010‟da Florida‟da Kennedy Uzay Üssü‟nde yaptığı konuşmada uzay politikaları ile ilgili fikirlerinin çerçevelerini açıkladı. Ay‟a Üs kurulması ve Ay‟a insan göndermek gibi daha önce başarılmış veya başarılmasıyla katkı elde edinilemeyeceği düşünülen projeler rafa kaldırıldı. Bunun yanında Mars ile ilgili keşiflerde robot unsurlara ağırlık verilmesinin yanında 2030 yılına kadar Mars‟a insan göndermek hedef alındı. Uzay keşfi için Hubble yerine daha gelişmiş sistemler ve uzayda daha uzağa gidilmesi amacıyla Ağır Yük Füzesi geliştirilmesini hedef gösterdi [3]. Kennedy Uzay Üssü‟nde yapılan konuşma Obama‟nın uzay politikası hakkında ipuçları verse de merakla beklenen Obama‟nın Uzay Politikaları (National Space Policy) nihayet 28 Haziran 2010‟da yayınlandı. Belge her ABD başkanının ve ABD ulusal ve uluslararası uzay hedeflerinin temelini oluşturduğu için önem arz etmektedir. Obama‟nın uzay politikaları 4 başlıkta belirtilmektedir;
1. Prensipler
2. Amaçlar
3. Kuruluşlararası Prensipler
4. Kurumsal Prensipler
Prensipler,
Bu bölümde ABD uzay politikalrının prensipleri ele alınmıştır.
• Güvensizlik ortamını önlemek için uzayda sorumlu davranmak ve uzay faaliyetleri konusunda şeffaflık ve kamu bilincinin arttırılması,
• Güçlü ve rekabetçi ticari uzay alanında uzayda sürekli ilerleme, ABD liderliği için yeni pazarların hedeflenmesi,
• Bütün milletlerin, uluslararası hukuka uygun olarak, barışçı amaçlarla ve tüm insanlığın yararına alanı keşfetmek ve kullanmak hakkına sahip olması,
• Gökcisimleri üzerinde egemenlik iddialarına karşın, uzay sistemleri ile egemenlik maksatlı girişimin, bir milletin hakkının ihlali olarak kabul edileceği,
• Düşmanca girişim ve saldırıların caydırılması, kendi uzay sistemlerinin savunulması ve müttefik uzay sistemlerinin savunmasına katkı sağlanması ve caydırıcılık başarısız olursa, gerektiğinde silahlı güce başvurulması, konularını presip olarak kabul eder.
Amaçlar,
• Uydu tabanlı hizmetler ; uzaya fırlatma, karasal uygulamalar ve artan uydu üretimi için küresel piyasalara katılma ve rekabetçi yerli sanayinin gelişimi,
• Karşılıklı, yararlı uzay faaliyetleri konusunda uluslararası işbirliğinin genişletilmesi,
• Uzayda istikrarın güçlendirilmesi ; sistemleri ve yörüngesel enkazı hafifletmek için güçlendirme önlemlerinin ulusal ve uluslararası olarak alınması,
• Ticari, sivil, bilimsel ve ulusal güvenlik uzay araçlarının çevresel, elektronik, mekanik, ya da düşman nedenlerinden ; parçalanması, bozulması ve yıkıma karşı destekleyici altyapı olarak etkin misyonlar için gerekli fonksiyonların geliştirilmesi ve esnekliğinin arttırması,
• Yenilikçi teknolojiler ve sanayilerin geliştirilmesi için insan ve robot girişimlerde, uluslararası ortaklıkların güçlendirilmesi. Ulusumuzun ve insanlığın uzay anlayışının arttırılması, bilimsel keşiflerin geliştirilmesi, güneş sistemi ve ötesindeki evrenlerin keşfedilmesi,
• Uzay tabanlı tarım ve bilim için gerekli olan güneş gözlem yeteneklerinin geliştirilmesi, doğal kaynakların yönetimi, yeryüzü ve yakın uzayın izlenmesi ve küresel iklim değişikliğinin tahmini ve afet önleme ve arama kurtarma faaliyetlerine destek verilmesi,
Kuruluşlararası Prensipler,
Temel faaliyetler ve Yetenekler konusunda,
• Uzay tabanlı bilim, teknoloji ve endüstride ABD‟nin liderliğinin güçlendirilmesi,
• Uzay için sigortalı erişim kabiliyetlerinin geliştirilmesi,
• Uzay tabanlı konumlandırma, yönbulma ve zamanlama (GPS) sistemlerinin korunması ve geliştirilmesi ve tüm dünyada barışçıl ücretsiz erişime sunulması,
• Ticari, sivil ve milli güvenlik alanlarında yeteneklerin geliştirilmesi için yeniliği teşvik edici ve ilerleyen bilim, araştırma ve keşif faaliyetlerinin sürdürülmesi. Bunun için kurumların, sanayi ve akademi ile işbirliği içinde standartlarının oluşturulması. Mevcut uzay işgücü için fırsat yaratmaya çalışan tedbirlerin uygulanması, mühendis ve bilimsel personel, deneyimli ve yetenekli uzay uzmanlarının elinde tutulmasını hedeflemektedir.
Uluslararası İşbirliği konusunda,
• Uzay ile ilgili forumlarda ve faaliyetlerde ABD‟nin liderliği,
• Güvenlik geliştirme, istikrar ve uzayda sorumlu davranış konularında liderlik,
ABD ticari uzay yetenekleri ve hizmetleri için yeni pazar olanaklarının kolaylaştırılması,
• Uluslararası ortaklıklara katılan ülkeler arasında maliyet ve risk paylaşımını teşvik,
• Müttefikleri ve uzay ortakların mevcut ve planlanan uzay yetenekleri yararlanarak ABD yeteneklerini güçlendirilmesi,
• Potansiyel Uluslararası İşbirliği Alanları Belirlenmesi; İnsanlı uzay uçuş faaliyetleri de dahil olmak üzere, uzay keşfi, uzay bilimleri için uluslararası işbirliği için potansiyel alanları belirleyecektir. Ancak bunlarla sınırlı kalınmayacaktır. Uzay bilim ve araştırma desteği alan nükleer güç, uzay taşımacılığı, enkaz izleme ve farkındalık için yer gözetleme, füze uyarı sistemleri, yer bilimleri ve gözlem, çevresel izleme, uydu iletişimi, GNSS, mekansal bilgi ürünleri ve hizmetleri, afet zararlarının azaltılması, arama ve kurtarma, denizcilik alanı bilincini için uzayın kullanımı ve insan faaliyetleri ve kullanımı için uzay ortamında uzun süreli koruma alanlarında işbirliğine gidilmesi,
• Şeffaflık ve güven arttırıcı önlemler geliştirilmesi; silahların kontrolü için öneriler ve kavramlar düşünülerek , Amerika Birleşik Devletleri ve müttefiklerinin
ulusal güvenliğinin arttırılması hedeflenmektedir.
Uzay Ortamı ve Uzay Sorumlu Kullanım korunması konusunda,
• Uzay enkazını en aza indirmek ve tüm kullanıcıların, sorumlu huzurlu ve güvenli kullanım için uzay ortamının korunması,
• Uzaydaki nesne veritabanlarını geliştirmek, ortak uluslararası veri standartlarını ve veri bütünlüğünü takip ve uzay nesneleri hareketleri tahminleri dahil olmak üzere
ticari ve uluslararası kuruluşlar ile orbital izleme ağı oluşturup geliştirmek.
Etkili İhracat Politikaları konusunda,
• Amerika Birleşik Devletleri yetkisiz kurumlara ileri uzay teknolojisi akışını durdurmak için çalışmak ve hassas veya gelişmiş uzay aracı ile ilgili ihracat için bir hükümetler arası anlaşma veya diğer kabul edilebilir bir düzenleme gerekliliğini öne sürerek teknoloji transferini kontrol altına almaktadır.
Uzayda Nükleer Enerji konusunda,
• Amerika Birleşik Devletleri‟nin uzay sistemlerini geliştirilmesi ve bu sistemlerin güvenli bir şekilde etkinleştirilmesi veya önemli ölçüde uzay araştırmaları veya operasyonel yeteneklerinin geliştirmesi için uzayda nükleer güç sistemlerini kullanmak zorunda olduğu belirtilmektedir.
Kurumsal prensipler,
Bu bölümde tüm birimlerin sorumlulukları ayrı ayrı ve genel hatlarıyla belirlenmiştir. Savunma ve Ulusal İstihbarat Sekreterliğinin görevleri;
• ABD ulusal güvenliğini destek; barış, kriz ve çatışma zamanlarında savunma ve istihbarat operasyonları sağlamak için uzay sistemleri ve destekleyen bilgi sistemleri ve ağlarını işletmek,
• Uzay yetenekleri, maliyet-etkin beka kabiliyeti sağlamak,
• Teknoloji geliştirilmesini teşvik için endüstriyel kapasitenin geliştirilmesi ve en önemli ulusal güvenlik çıkarlarını destekleyerek ABD liderliği korumak,
• Kritik ulusal güvenlik alanlarında etkin görevlerin temini için gerekli planlar, prosedürler, teknikleri ve yetenekleri geliştirmek ve uygulamak. Uzay varlıklarının hızla restore edilmesi ve müttefik, ticari uzay-dışı yeteneklerden yararlanılması,
• Uzay gözetleme, istihbarat, doğru ve zamanında SSA (Space Situational Awareness) geliştirmek için bilgileri korumak ve bütünleştirmek. SSA (Space Situational Awareness) bilgilerini ulusal güvenlik, sivil uzay ajansları, özellikle insanlı uzay uçuşu faaliyetleri, ticari ve yabancı uzay operasyonlarının desteklenmesi için kullanılması,
• Tehdit ortamındaki değişiklik durumlarında ileri teknolojiler ile yanıt ve yeteneklerinin geliştirilmesi ve uygulamasıdır.
Savunma Bakanlığının görevleri,
• SSA yeteneklerinin geliştirilmesi, satın alınması, işletilmesi, bakımı ve modernizasyonu için, Ulusal İstihbarat Direktörü desteği ile sorumluluk,
• Yeteneklerin, planların ve seçeneklerin, ABD veya müttefik uzay sistemlerine karşı caydırma,savunma ve gerekirse saldırı için geliştirilmesi,
• Destek, güç geliştirme, kontrol, ve kuvvet uygulama görevleri yürütmek için yetenekleri korumaktır.
Ulusal İstihbaratın görevleri,
• Temel istihbarat toplama ve tek ve tüm kaynak istihbarat analizinin
geliştirilmesi,
• İstihbarat öncelikleri ve verilen görevleri desteklemek için uzay yeteneklerinin geliştirilmesi,
• Sağlam, zamanında ve etkin bilgi toplanması, işlenmesi ve analiz edilmesi. Yabancı uzay ve destekleyici bilgi sistemi faaliyetleri hakkında bilgi edinilmesi,
• Yabancı Uzayla ilgili faaliyetlerin anlaşılması için geleneksel ve geleneksel olmayan kaynaklardan gelen bilgileri kullanmak ve paylaşmak için yenilikçi analitik araçlar ve teknikler geliştirmek ve zenginleştirmek,
• ABD uzay misyonlarına, caydırıcılık ve savunma sağlama amacıyla mevcut ve gelecekteki tehditlerin karakterize edilmesi ve etkin korunması,
• Milli savunma ve iç güvenlik planlamasına destek ve önemli bir istihbarat
misyon olarak operasyonel gereksinimlerin karşılanmasıdır.
Prensip ve amaçlardan da anlaşılacağı gibi Obama ABD‟nin uzay konusundaki liderliğinin sürdürülmesini önemsemekle beraber, uluslararası ortaklıklara açık olduğu anlaşılmaktadır. Uzayda nükleer gücün önemini ve devamlılığını savunan politikasında gerektiğinde kensinine ve müttefiklerine karşı saldırılarda güç kullanmaktan kaçınmayacağını belirtmektedir.
Yararlanılan Kaynak
Mustafa Kubilay Kartal, Türkiye İçin Uzak Politikaları Ve Stratejik Ortaklık Analizi
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Mustafa Kubilay Kartal’a aittir.
*Bizimle iletişim kurmak için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Uluslararası İlişkilerde Sporun Etkisi

Bu çalışmada, değişik pencerelerden (spor, ulus devlet, siyaset, ideoloji, propaganda, diplomasi) uluslararası ilişkiler ile spor ilişkisi araştırılmaktadır. Spor ile uluslararası ilişkiler, temelde uluslararası spor etkinlikleri yoluyla olmak üzere başka yönlerden de birbiriyle ilişkilendirilebilmektedir. Örneğin siyaset-spor ilişkisi her dönem ortaya çıkmıştır. Spor yoluyla etkileşimler ulus ölçeğin dışına taşan bir mahiyetle yapıldığında uluslar arası spor organizasyonu olmaktadır. Uluslararası spor organizasyonları iki ülke arasında veya daha fazla ülke arasında tertip edilebilmektedir. Bu spor müsabakaları devletler arasındaki münasebetlerin geliştirilmesinde önemlidir. Tarih içinde spora siyaset karıştırıldığı çok görülmüştür. Ulus devletler ideolojilerini başka devletlere tanıtmak ve kabul ettirmek için spor alanlarını da seçmişlerdir. Uluslar arasında yapılan spor etkinliklerinde, küçüklü büyüklü spor organizasyonlarında propaganda yapıldığı görülmüştür. Bu girişimler dolayısıyla yapıldıkları dönemde uluslararası diplomasiyi etkilemiştir. 1936 Berlin Olimpiyat oyunları buna örnektir. Alman Nazilerin propagandası ile geçmiştir. Bu nedenle Berlin’de düzenlenen olimpiyat oyunu “Nazi Olimpiyatı” olarak da anılmaktadır. 1931 yılında Uluslararası Olimpiyat Komitesi Berlin’i 1936 yılında yapılacak olan olimpiyata ev sahibi olacak şehir tayin etmiştir.
Bununla birlikte Adolf Hitler 1933’de güce yükselmiştir. Bu durum Berlin’de düzenlenecek, yaklaşan bu olimpiyata diğer devletlerin kuşku ile bakmasına ve bazı devletlerin reaksiyon göstermelerine sebep olmuştur. O zamanda Uluslararası Olimpiyat Komitesi bünyesinde yapılan soruşturmalar ve değerlendirmelerde, Komite gelen raporlarla ikna olarak olimpiyatın Berlin’de düzenlenmesi kararı bozulmamıştır. Böylece Berlin olimpiyatı yapılmıştır. 1936 Berlin Olimpiyat oyununun kahramanı Batı için Afrikalı-Amerikalı bir koşucu olan Jesse Owens olmuştur. Oyunlarda dört altın madalya kazanmıştır. Bu durum Hitler ve ırkçı dostlarının canının sıkılmasına sebep olmuştur. Amerikalı sporcular arasında Berlin oyunlarında zafer kazanan başka Afrika kökenlilerde vardı. Bu sporcuların oyunlardaki üstünlükleri ile Berlin’de eskiden beri süregelen arî ırk hevesine doğrudan meydan okunmuştu. Bütününde ise Hitler, Nazi rejimi hakkında korkunç gerçeği ve oyunlar boyunca Yahudi zulmünü gizlemekte ve Olimpiyat stadında rutin olarak gözüküp Alman kalabalıkların ona saygı göstermesi ve adeta taparak dünyanın tüm yerlerinden gelen ziyaretçiler üzerinde çok kuvvetli etki bırakmakta başarılıydı. Sonuçta 1936 Berlin oyunları olimpiyatların tarihine Almanların kendi ulus sporcularının oyunlardaki başarılarını takdir ederek alkışlarken, diğer uluslardan sporcuların başarılarını ise hazmedemedikleri şeklinde geçmiştir. Almanların ırkçı his ve tutumları nedeniyle 1936 Berlin olimpiyat oyunlarında “Fair Play” ruhu yara almıştır. Spor aracılığıyla uluslar arası ilişkileri de olumsuz etkilemiştir.
Sporun kendisi birleştirici bir eylemdir. Spora ideoloji ve propaganda karıştırıldığında ise birleştirme fonksiyonu zarar görmektedir. Bu nedenle her türde spor etkinliğinde, küçük ya da büyük spor organizasyonlarında belirli bir siyasi ideolojiyi karşısında olanlara tanıtmak ve benimsetmek amacıyla yapılan girişimler, propaganda içeren söylemler ve eylemler arzu edilmemektedir. Spor organizasyonlarında ideolojik gösterimler bir grup ya da siyasi sistemin inançlarını yansıtmaktadır. Sporun ideolojik kapasitesi gerçekte çok büyüktür. Soğuk Savaş döneminde bilhassa belirginleşmiştir. Bir tarafta komünizm ideolojisini dünyada benimsetmeye, yaymaya ve korumaya çalışan SSCB ve yanlı devletleri, diğer yanda demokrasi ideolojisinin taraftarları ve koruyucuları ABD ile ona bağlı devletler olmuştur. Komünist SSCB yönetiminde din halkın afyonu, uyuşukluk verici bir şey görülmüştür. Onun karşısında (iyiler olarak) sanat ve spor konulmuştur. Sanat ve sporla halk oyalanarak, mevcut siyasi sisteme kafa yormamaları, onunla ilgili düşünmemeleri ve reaksiyon vermemeleri amaçlanmıştır. Karl Marx’a göre din, varlığın (insanın) kötü talih ile bunalmış iç çekmesi, acımasız bir dünyanın duygusallığı ve ruhsuz koşulların ruhu idi. Marx dinin afyon olduğunu söylüyordu.
Soğuk Savaş dönemi boyunca ideoloji ve spor arasında tartışılmayacak kadar açık bağlantılar görülmüştür. Uluslararası spor organizasyonlarında demirperde ülkelerinin sporcuları ile demokratik ülkelerin sporcuları sırf spor adına yarışmamışlar, devletlerin ideolojik görüşlerinin temsilcileri olarak da yarıştırılmışlardır. Spor organizasyonları bu iki ideolojik görüşün amansız yarıştığı alanlar olmuştur. Uluslararası spor organizasyonlarında SSCB’li ve Doğu Alman sporcular başta gelmek üzere demirperde ülkelerinden sporcular kazandıkları altın madalyalarla dikkat çekmişlerdir. Demirperde ülkelerinde spora çok önem verilmiştir. Bunun karşılığını uluslararası spor organizasyonlarında birbiri ardına kırdıkları rekorlar ve aldıkları madalyalarla almışlardır. Demirperde ülkelerinin karşısında ise ABD’li sporcular uluslararası spor organizasyonlarında en fazla başarı gösterenler olmuştur. Onları, o zamanlar yine demokratik yönetime sahip olan Avrupa’daki diğer büyük devletlerin sporcuları, örn. Britanyalı ve Batı Almanyalı sporcular müsabakalarda elde ettikleri başarılarla takip etmiştir. Soğuk Savaş döneminde Almanya Batı ve Doğu Almanya şeklinde ikiye ayrılmıştı. Bunlardan Batı Almanya demokrasi ile yönetilirken Doğu Almanya komünizm idaresi altında yönetilmekteydi.
Uluslararası İlişkiler Açısından Sporun Fonksiyonları
Uluslararası ilişkiler açısından sporun, düzenlenen uluslararası spor organizasyonları vesilesiyle devletler arasında ilişkiler tesis etmek, devletlerin sporcuları ve halkları arasında iletişim ve etkileşim sağlamak, kültürlerarası anlamaya ve kaynaşmaya zemin hazırlamak, nihayet dünyada kardeşlik ve barışı yerleştirmek gibi fonksiyonlarından söz edilebilmektedir. Global bir spor organizasyonu olan olimpiyat oyunları da din, dil, ırk, cinsiyet ayrımı yapılmaksızın spor vasıtasıyla dünya gençlerinin eğitimi, geliştirilmesi, kardeşlik, dostluk, karşılıklı anlayış ile dayanışmanın ve nihayet barışın sağlanmasını amaçlayan bir felsefeye sahiptir.
Spor, Siyaset, İdeoloji ve Propaganda İlişkisi
Spor ve spor organizasyonlarının sevilmesi ve popülaritesi nedeniyle spor-siyaset ilişkisi her dönem gözlenebilen bir realiteyi oluşturmaktadır.
“1950’lerden 1990’lara kadar oyunlara Rusya ve Amerika arasındaki soğuk savaşın izlerinin yansıdığı görülmüş, 1980 Moskova Oyunları ve 1984 Los Angeles Oyunları bu konunun belirgin olarak yaşandığı Olimpiyatlar olmuştur.”
1936 Berlin Olimpiyatı örneğinde yine görülmüş, spor, siyaset, propaganda ve ideoloji ilişkisi bu Olimpiyat boyunca açık bir şekilde hissedilmiştir.

1-16 Ağustos 1936 tarihinde gerçekleştirilen Berlin Olimpiyatında olimpik ruha uymayan gelişmeler yaşanmıştır. Bu olimpiyat II. Dünya Savaşı öncesinde yapılan son olimpiyat olup o sırada spora politika karıştırılmıştır. 1936 Berlin Olimpiyatı o zamanki Almanya’da uygulanan Nazi rejiminin bir gövde gösterisine dönüştürülmek istenmiştir. Açılış merasiminden itibaren Alman Nazi ideolojisi varlığını hissettirmiştir. Yukarıdaki fotoğrafta merasim yerinde Nazi bayrakları görülürken, aşağıdaki fotoğrafta, Berlin oyunlarındaki bir tören sırasında, Alman seyircilerin tribünlerde topluca kendi dillerinde “Wir gehören Dir” (Biz size aitiz) cümlesini yazdıkları görülmüştür. Bunlar Alman Nazi ideolojisinin 1936 Olimpiyat Oyunu üzerindeki gölgesinin dışavurumlarıydı.

Olimpik ruha uygun olarak spor meydanlarında siyaset etkisinin görülmemesi önem taşımaktadır. 1936 Berlin olimpiyatında spora siyaset karıştırılarak olimpik ruhtan uzaklaşılmıştır. Meşhur Alman lider Adolf Hitler’in önderliğinde Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi, nasyonal sosyalizm olarak da bilinen nazizm politikasını uygulamakta ve üstün Alman ırkını oluşturma peşindeydi. Nazizm, Almanya’da Hitler tarafından ortaya atılan bir siyasi akım ve yönetim sistemiydi. Irkçılığın siyasi hareketler içinde boy göstermesi Almanya’da ilk olarak Nasyonal Sosyalizm ile başlamıştır. XIX. ve XX. yüzyıllar dünyada yeni ideolojilerin yaratıldığı ve tatbik sahası bulduğu devirler olmuştur. Bu ideolojilerden ikisi Nasyonal Sosyalizm ve Faşizm’dir. Nasyonal Sosyalizm ırkçı bir akım ve örgütlenmeydi. Aşırı milliyetçilik üzerine kurulan bu siyasi akımın temel felsefeleri; sosyalizm, milliyetçilik, ırkçılık, anti-semitizm ve popülizm oluşmaktaydı. Böylece bu olimpiyat Hitler’in güttüğü nazizm politikası ile ırkçılık anlayışının gölgesinde gerçekleşti.

Fotoğraf: Hitler, Olimpiyat Oyunlarını Seyrederken


Tüm kaygılara rağmen 1936 Berlin Olimpiyatı o zamana kadarki en büyük katılımla gerçekleşti. Oyunlara 49 ülkeden 4000 atlet katıldı ve 19 spor dalında yarıştı. Olimpiyat oyunlarını, Nasyonal Sosyalist yeni Almanya’nın kendisini dünyaya takdim etmesi için fırsat olarak gören Hitler de izlemiştir. Başını Hitler’in çektiği, 20.yy.da ortaya çıkmış bir ideoloji olan nasyonal sosyalizm(ya da Faşizm)in en önemli özelliği, çağdaş siyasal ideolojiler içerisinde devleti yücelten bir ideoloji olmasıydı. Hitler’in gizli amacı nazizm yönetimi altında ideolojilerinin yükselen gücünü tüm dünyaya kabul ettirmek ve (Nasyonal Sosyalist) partinin propagandasını yapmaktı.
Aslında önceleri olimpiyat düzenleme fikrine sıcak bakmayan Nasyonal Sosyalistler sonradan bu fikirlerini değiştirmişlerdir. Çünkü Nasyonal Sosyalistler böyle büyük bir organizasyonu ülkelerinde düzenlemenin kendi politikalarının propagandası için iyi bir araç olabileceğinin farkına varmıştır. Ayrıca düzenleyecekleri olimpiyat dünya kamuoyunda kendileriyle ilgili oluşan olumsuz yargıları silebilirdi. Böylece Alman Nasyonal Sosyalistleri en iyi şekilde oyunları düzenleme çabası içine girmişlerdir;
“Berlin’in ev sahibi olmasının kesinleşmesiyle çalışmalarına hız veren Nasyonal Sosyalistler, 20 milyon marklık bir bütçeyle altyapı ve demiryolu ulaşımı çalışmalarını genişletmişler, ırkçı ve Yahudi karşıtı söylem içeren her türlü propaganda malzemesini görünmez kılmaya özen göstermişler ve bu konuda Alman basınını da uyarmışlardır.”
Almanya’da yapılanan Nasyonal Sosyalizm ya da kısaca Nazizm ırkçı bir örgütlenmeydi. Almanya’nın tarihinde böyle başka örgütlenmeler de olmuştur. Ortak noktaları üyelerinde Cermen soyundan gelme özelliği aramaları olmuştur. Nazizm ideolojisinin temelinde ırkçılık, üstün Alman ırkı inanışı vardı. “Hitler, dünyada eşit olmayan ve belli bir hiyerarşiye göre sıralanan ırkların yaşadığına inanıyordu. Ona göre, insanlık tarihi ırklar arası mücadelelerle açıklanabilirdi.”
1936 Berlin Olimpiyatı boyunca bu ideolojinin göstergeleri, oluşumun lideri Hitler, Nazi subayları, Alman seyirciler ve sporcular elinde de sunulmuştur.

Fotoğraf: Helene Mayer Berlin Olimpiyatı’nda Madalya Töreninde Nazi Selamı Verirken


Spor-siyaset-propaganda ilişkisine geçmiş tarihten örnekler verilebilmektedir. 1936 Berlin Olimpiyatı buna bir örnektir. Burada yapılmak istenilen sporun popülaritesini kullanarak Alman resmi ideolojisinin tanıtım yerine çevirmekti. Nazi Almanya(Nasyonal Sosyalist Almanya)’sı bu olimpiyat vesilesiyle kendi politika ve ideolojilerini dünyaya dikte etmeyi düşünüyordu. Politikanın bir iktidar bilimi olduğunu ileri süren görüşe göre iktidarın olduğu her yerde politikadan bahsedilebilecektir ve iktidar en mükemmel şekline devlet örgütlenmesi içinde ulaşmaktadır. Tanımlarına bakıldığında, bu görüşte olanlar kavramı bu doğrultuda “insan ve toplumları yönetme sanat ve faaliyetleri” olarak tanımlamaktadır. İkinci bir tanımı “devletleri yönetme bilimi” şeklinde yapılmaktadır. Bu ikinci tanımıyla politika devlet işlerini yürütme, düzenleme anlamına gelmektedir. Siyaset ya da politika devlet işlerini yürütme ve düzenlemede benimsenen görüş, anlayış ve yöntemlere dayanmaktadır. Dönemin Almanya’sında “Nasyonal Sosyalizm” olarak adlandırılan politika izlenmiştir. 1936 Berlin olimpiyatı, bu politikalarının etkilerinin gözlendiği ve spora siyasetin karıştırıldığı ilk olimpiyat oyunudur.
Propaganda (devlet yönetiminde) benimsenin görüş veya anlayışı başkalarına tek yönlü iletişimlerle tanıtmak, benimsetmek ve yaymak amacıyla sözle, yazıyla ve benzeri türlü araçlar ve yollarla gerçekleştirilen her türlü çalışmayı içermektedir. Propaganda iletişimin siyasi alanda yapılanı olarak düşünülebilir. Propaganda amacıyla bilgi (mesaj) yayımında çeşitli araçlardan ve yöntemlerden yararlanılabilmektedir. Yapılma amacı kamuoyunu ve toplumu ikna etmek ve etkilemek suretiyle belirli bir düşünceyi asimile ve aktive etmedir. En genel anlamıyla propaganda, bilginin yayılması eylemidir, çok kere bu abartılı ya da yanlış yapılır, planlı ya da resmi yollarla yapılır, ve özellikle siyasi gruplar tarafından kamuoyunu etkilemek için yapılır. Literatürde propaganda kavramı değişik şekillerde tanımlanmaktadır. Örneğin; Jacques Ellul’a göre “psikolojik bakımdan bütünleştirilmiş ve belirli bir düzen içerisinde yapılaşmış bir kitlenin eyleme katılmasını sağlamak amacıyla örgütlenmiş bir grubun psikolojik araçlardan yararlanarak uyguladığı yöntemlerin bütünüdür.”. Göksel’e göre “bir kişi, bir kuruluş ya da fikir hakkında olumlu ya da olumsuz ortam yaratılması ya da mevcut ortamın sürekliliğini sağlaması için kamuya ya da topluluğa doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak fayda sağlamak için haber, fikir, öğreti ve özel çağrıların yazılmasıdır.”
Başka bir tanımı da propagandanın; “Temelinde çok sayıda insanın düşünce ve davranışlarını etkilemek amacını taşıyan, önceden planlanmış, genellikle politik mesajlar bütünüdür.” şeklinde yapılmaktadır. Hitler Almanya’sının “Nasyonal Sosyalizm” politikasının propagandasının yapılmak istendiği 1936 Berlin Olimpiyatı örneğinde yine görülen spor olayları ile propaganda ilişkisi kurulmaktadır. Alman Nasyonalist Sosyalistleri, 1936 olimpiyatlarını parti propagandalarının bir aracı olarak kullanmışlardır. Bir başka ilişkili kavram ideoloji ise bir öğreti oluşturan, ülkü olarak benimsenebilen ve davranışlara yön veren düşünceler bütünüdür. Yapılan geniş kapsamlı bir tanımına göre; “ideoloji, insan ve toplumun (ya da toplumsal bir alt-birimin) geliştirdiği, insan, toplum ve evrene ilişkin kapsamlı bilişsel (cognitive) ve ahlaksal inanç sistemlerinin bir biçimidir.”. Dar kapsamlı bir tanımına göre ise ideoloji; “belirli bir biçimde düşünmeyi ve davranmayı haklı çıkarmak ya da düşünce ve davranışları belirli bir biçimde etkilemek işlevini taşıyan inanç, tutum ve düşünceler demetidir.”Bu ikinci tanımından çıkarılabilen, ideolojik etkilemeyle belirli bir biçimde ve yönde düşünen tekdüze topluluklar ortaya çıkacağıdır. Berlin Olimpiyatı sırasında Alman nazizm ideolojisinin dışarıdan algılanan, kendini öne çıkaran fakat diğerlerini dışlayan ve hazmedemeyen düşünce sistemi gözlenmiştir.
1936 Berlin Olimpiyatı, Alman nazizm ideolojisinin propaganda yerine çevrilmek istendiğinden, Hitler ve nazizm ideolojisinin mensupları kendi ülkelerinden sporcuların müsabakalarda başarı göstermelerine çok önem veriyordu. Dolayısıyla Almanya ve Almanyalı sporcular bu olimpiyata çok iyi hazırlanmıştır. Çünkü Alman sporcuların oyunlarda alacakları birincilikler Nazi Almanya’sının gücünü tüm dünyaya gösterecekti. Müsabakalarda elde edilecek başarılarla 1936 Berlin Olimpiyatı Alman resmi ideolojisinin gövde gösterisine dönüşecekti. Alman sporcuların başarıları aynı zamanda Alman “Üstün Irkı” nın göstergesi olacaktı. Bunun için yarışmalarda Alman sporcuların başarısına ihtiyaç vardı. Fakat işler Almanya’nın beklediği gibi gitmeyecekti; “Hitler’in “üstün ırk” tezini kanıtlama çabasının bir ürünü olan oyunlar; -başta 100, 200, 4×100 m. ve uzun atlamada, Alman rakiplerini de geçerek 4 altın madalya kazanan Jesse Owens olmak üzere- ABD’li sporcuların başarılarına sahne olmuştur.”
ABD’nden sporcuların bu olimpiyattaki başarısı Hitler’i hayal kırıklığına uğratmış ve sonucunda oyunları takip ettiği stadı terk etmesine sebep olmuştur. Bu olay spor tarihine geçmiştir. Spor kavramı içerisinde öne çıkan Fair Play, bir ahlak kavramı olarak kabul edilmekte olup, hoşgörü, centilmenlik, erdemlilik, haklara saygı, iyiyi ve güzeli takdir etme, dürüstlük ve eşitlik gibi insani özellikleri içermektedir. Böylece fair-play sporun özünü oluşturmaktadır. Fair Play, diğer ülkelerin sporcularına saygılı olmayı da gerektirmektedir. Fair Play ruhu ile hareket etmek, kazananı hangi ülkeden olursa olsun alkışlamayı ve tebrik etmeyi gerektirmektedir. Hitler olimpiyat oyunlarında yüksek performans ve başarı gösterecek olan Amerikalı bir atletin başarısını, yarışı birinci bitirmesini hazmedemeyerek stadı terk etmiştir. Bu atlet Jesse Owens idi. Bu gelişme 1936 Berlin Olimpiyatı’na damga vuran olay olmuş ve uluslararası kamuoyunun büyük tepkisine yol açmıştır.

Fotoğraf: James Cleveland “Jesse” Owens Madalya Töreninde


Spor ve Diplomasi
Devletlerin diplomasi faaliyetleri içinde spor diplomasisi de önem kazanmaktadır. Dünyada Soğuk Savaş boyunca Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) ve demir perde ülkeleri sanat ile birlikte spora ve sporda başarıya çok önem vermiş, önemli sporcular yetiştirmiş ve yetiştirdikleri sporcular düzenlenen uluslararası büyük spor organizasyonlarında madalyaları toplamıştır. O dönem SSCB ve demir perde ülkelerinden sporcuların uluslararası spor organizasyonlarındaki bu başarıları, SSCB ve yandaş devletlerinde benimsenmiş olan, uygulamakta oldukları komünizm ideolojisinin gücü gibi gösterilmek istenmiştir. Komünizm dünyada XX. yüzyılda doğmuş, gelişmiş ve dünyada büyük akisler yaratmış olan bir ideolojidir. SSCB ve Demirperde ülkeleri örneğinde, devletlerin spor münasebetiyle güttükleri (ideolojik) emelleri uluslararası diplomaside hassas bir konuyu oluşturmaktadır. Spor-diplomasi ilişkisi böylece kurulmaktadır. Günümüzde de yeni kamu diplomasisi anlayışı içinde spor diplomasisi ayrı bir alan olarak önemini arttırmaktadır.
Olimpiyat Oyunlarının Uluslar Arası İlişkilere Etkisi
Dünyada dört yılda bir düzenlenen olimpiyat oyunlarının uluslararası ilişkilerde pozitif ya da negatif etkilerinin oluşabildiği, 1936 Berlin Olimpiyatı örneğinde negatif etkileri ve sonuçları ile görülmektedir. Pozitif etkileri konusunda ise aşağıda açıklanan her ulustan insanları bir araya getirme ve kaynaştırma fonksiyonu, dünyaya ‘barış’ getirme fonksiyonu ve ulus devletleri tanıtma fonksiyonundan söz edilebilmektedir.
Her Ulustan İnsanları Bir Araya Getirme/ Kaynaştırma Fonksiyonu
Olimpiyat oyunları vesilesiyle dünyanın her yerinden devletlerin sporcuları ve toplulukları, oyunların düzenleneceği ülkenin şehrine gelmekte, birbirleri ile tanışmakta, etkileşmekte, kaynaşarak paylaşım göstermektedirler. Bu, kültürlerarası bir anlama ve kavrama yoluyla dünya kardeşliği fikrinin (idealinin) gelişip olgunlaşmasına götürmektedir. Bu yönde bir gelişme olimpiyatların dünyaya ‘barış’ getirme idealinin gerçekleşmesini de desteklemektedir. Daha başta böyle değerler belirlenmiştir. Modern olimpiyat oyunlarının fikir babası Baron de Coubertin’dir. Ona göre modern olimpiyatlar “evrensel bir bakış/anlayış, kardeşlik ve barış” gibi üç önemli değerin yaygınlaşmasına aracılık edecekti. Nitekim bu değerler setinin, olimpiyat oyunlarını diğer büyük spor olaylarından ayırdığı söylenebilmektedir.
Dünyaya ‘Barış’ Getirme Fonksiyonu
Olimpiyatlar fikri etrafında bazı idealler belirlenmiştir; dünya kardeşliği ve dünyada barış gibi. Olimpiyatların bugün geldiği noktada özellikle eşitlik ve kardeşlik gibi değerlerin simgesel olarak kalıcı hale getirildiği görülmektedir. Olimpiyatların simgesi olarak kullanılan, birbiri içine geçmiş olan beş yüzük/halkanın her biri ayrı bir kıtayı temsil etmektedir. IOC’nin resmi sitesinde yer alan bilgilere göre de “yüzüklerin tamamıyla birbirinin aynı olduğuna dikkat edilmelidir. Yüzüklerin iç içe geçmesi, bir anlamda, kıtaların ve bu kıtalardan gelen atletlerin birliğini temsil etmektedir. Soldan sağa doğru, mavi, sarı, siyah, yeşil ve kırmızıdan oluşan bu yüzüklerin, her birisinin ayrı bir kıtayı temsil ettiğine ilişkin bilgiler ise gerçeği yansıtmamaktadır.”
Spor organizasyonlarının düzenlenme amaçları arasında sporun sevdirilmesi, yaygınlaştırılması ve sporcuların fiziki ve psikolojik gelişimlerinin sağlanması vardır. Müsabakalarda sporcuların Fair-Play ruhuna uygun, hileye başvurmadan dürüstçe yarışmaları gerekmektedir. Kaybettikleri zaman sporcuların yenilgiyi hazmedip kabullenebilmeleri gerekmektedir (sporcu erdemi). Müsabakalarda kaybeden sporcular kazanan sporcuları tebrik etmektedir. Sporcular sporun ruhuna uygun biçimde hareket etmekte, birbirine düşmanca değil, dostça müsabakalara çıkmaktadırlar. Böylece sporcular pozitif tutum ve davranışları ile dünyaya iyi örnek (model) oluşturmaktadırlar. Çeşitli spor dallarında sporcuların birbirleri ile centilmence yarıştıkları olimpiyat oyunlarının böylelikle dünyaya barış getirme fonksiyonu önemli bulunmaktadır. Uluslararası Olimpiyat Komitesi Antlaşması’nda, Olimpizmin temel ilkeleri arasında Olimpizm hedefi de sporu insanlığın uyumlu gelişimine sunmak, insanlığa saygının korunmasına yönelik barışçıl bir toplumun oluşmasını sağlamak şeklinde açıklanarak, yer almıştır.
Ulus Devletleri Tanıtma Fonksiyonu
Olimpiyat oyunlarının ulus devletleri tanıtma fonksiyonu da önemlidir. Olimpiyatı düzenleyen ülkenin şehrine dünyanın her yerinden devletlerin sporcuları ile birlikte vatandaşları da gelmektedir. Düzenleyen şehrin doğal, tarihi ve kültürel zenginliklerinin tanıtılması işlevini görerek şehrin turizm ve ekonomisine katkıları olmaktadır. Böylece kentin gelişmesi için bir fırsat oluşturmaktadır. Ayrıca olimpiyat oyunları süresince değişik uluslardan insanlar birbirini tanıma imkânı elde etmektedir. Farklı toplumlar ile kültürlerin tanınması gerçekleşmektedir. Böylece olimpiyatların önce düzenleyen şehri/devleti daha sonra da katılan devletleri tanıtma fonksiyonu olmaktadır. Olimpiyatlar bir global yarışma olmakla birlikte bir global iletişim biçimidir/platformudur. Küre boyunca katılan her devlete böyle katkıları söz konusu olmaktadır.
Sonuçta başta olimpiyata ev sahipliği yapan ülke olmak üzere katılımcı devletlerin dünyada tanınması/tanıtılmasını sağlamaktadır olimpiyat oyunları. Olimpiyatın düzenlendiği şehre ve ülkeye sporseverlerin ilgileri toplanmaktadır. Düzenleyen şehrin tanıtımı ile birlikte ülke tanıtımında da etkili rol oynamaktadır; ülkenin turistik coğrafi, tarihi ve kültürel zenginliklerinin bu şekilde tanıtılma imkânı doğmaktadır. Ülkelerinin olimpiyat oyunları vesilesiyle tanıtımı ulus devletlerde çok önemli algılanmaktadır. Sporcuların başarılı olduğu oranda ülke imajı yükselerek tanıtım olanağı artmaktadır. Olimpiyat oyunları vesilesiyle bir imaj yarışı yapılmaktadır. Bu nedenle olimpiyat oyunlarında müsabakalarda sporcuların elde edecekleri dereceler önem arz etmektedir. Başarılı olan sporcular ülkelerinin tanıtımını sağlamaktadır. Başarı ile orantılı ülke imajı yükselmekte, ülkenin popülaritesi artmakta ve ülkeye uluslararası kamuoyunun ilgi ve sevgisinin artması olanağı doğmaktadır. Bu sözü edilenler, spor üzerinden yeni kamu diplomasisi uygulamasının amaçlarını oluşturmaktadır. Bunun için uluslararası spor organizasyonlarına ev sahipliği yapmak ya da böyle organizasyonlara katılmak ve bu organizasyonlarda başarı elde etmek yoluyla ülkenin uluslararası kamuoyuna tanıtılması, benimsetilmesi, sevdirilmesi ile yabancı kamuoyunun ülkenin tarafında/yanında saf tutmasının sağlanarak ulusal hedeflere daha kolay ulaşılması amaçlanmaktadır. Kamu diplomasisi içinde spor diplomasisi böylece önemi artan bir alanı oluşturmaktadır.
Olimpiyat oyunlarının düzenlendiği şehirde ticari fonksiyonu da önemlidir. Oyunlar boyunca olimpiyatın düzenlendiği şehirde ticari hayat canlanmaktadır. Hem ülkenin yerli halkı hem de ülkeye gelen yabancı sporcu ve ahali bir yandan spor müsabakalarını izlerken diğer yandan temel ihtiyaçlarını karşılamak için alışveriş yapmaktadırlar. Böylece bölgede ticaret ve yerel ekonominin canlanmasını sağlamaktadır. Olimpiyatın düzenlendiği şehirde oyunlar boyunca turizm canlanmaktadır. Olimpiyata ev sahipliği yapan şehre gelenler burada uzun süre konaklamaktadırlar. Şehrin altyapısı yeniden gözden geçirilmektedir. Eksikler varsa hızla tamamlanmaktadır. Yollar, ulaşım olanakları elden geçirilmektedir. Kültür ve sağlık tesisleri ile ilgili düzenlemeler yapılmaktadır. Çevre ile ilgili düzenlemeler yapılmaktadır. Oyunlar için ihtiyaç olacak spor kompleksleri ile diğer ilave yapılar inşa edilmektedir. Olimpiyat oyunları için yapılan alt yapı ve tesis yatırımları ile ortaya çıkarılanlar oyunlar bittikten sonra da kullanılmaktadır. Böylelikle olimpiyatı düzenleyen ülkeye ve ülkenin şehrine birçok faydası olmaktadır. Hazırlık döneminde yapılan yatırımlar ve Olimpiyat oyunları döneminde ortaya çıkan ekonomik gelişmelerin, çoğaltan etkisi ile çoğalarak kazanımların daha da önemli boyutlara ulaşmasına katkı sağladığı bildirilmektedir. Olimpiyatları düzenlemenin 1980’lere kadar ev sahibi ülkelere önemli ölçüde ekonomik yük getirdiği düşünülmüş olsa da, bu durumun 1984 Los Angeles Olimpiyat oyunları ile değiştiği, Amerika’nın bu şehrinde yapılan oyunlarda 215 milyon Sterlin kazanç elde edildiği belirtilmektedir.
Bundan sonra Olimpiyat oyunları ülkeler açısından önemli bir ekonomik kazanç kaynağı olmuş ve düzenleyen ülkede ekonomik gelişmeyi desteklemiştir. Olimpiyat oyunlarının istihdam etkisi olmaktadır. Oyunlara hazırlıklarla birlikte istihdam artışı olmakta, böylelikle işsizliğin azalmasında katkısı olmaktadır. Bu katkısı, yerel ve genel ekonomide görülen büyük bir faydadır. Çünkü işsizlik tüm dünyada, her ülkede büyük bir ekonomik ve sosyal problem olarak bildirilmektedir. Ulus ekonomilerde işsizliği azaltmak için çareler aranmaktadır. Toplumlarda işsizliğin hem ekonomik hayatta hem de sosyal hayatta etkisi hissedilmektedir. Buna göre şehirde taşımacılığa, şehrin güvenliğine, eğlencesine, ekonomisine, konut (Olimpiyat binaları), trafik, turizm yapısına, sosyal yaşamına, vb. etki yapmaktadır.
Olimpiyatı düzenlemek ülkenin itibarı ve marka değeri açısından ayrıca çok önemlidir. Bunun için 1936 Berlin olimpiyat oyunlarının açılışının yapılacağı devasa bir stadyumu Almanlar inşa etmişlerdir. Berlin’in 1936 olimpiyatı için ödüllendirilmesi kararı 1931 yılında IOC tarafından verilmiştir. Bu tarih Adolf Hitler ve Nazi partisinin güce yükselmesinden iki yıl öncesidir. Mevcut Alman Stadyumunun modernizasyonu için başlangıç planlarında kapasitesi yalnızca 30,000 olarak tutulmuştu. 1933’te, bu belirlenene karşı Werner March (mevcut stadyumun yaratıcısı Otto March’ın oğlu), çelik ve betonarmeli 80,000 kişi izleyici kapasiteli modern bir yapıyı önermiştir. IOC onun planını 1933 yılının haziran ayında kabul etmiştir. Berlin Olimpiyat Stadyumu örneğinde belirli yapılar zamanın karakterini ve inşa edildikleri yeri anlatmaktadırlar. Bu stat 1936 Berlin Olimpiyat oyunlarının en önemli öğesi görevini görmüştür. Bu stadyum aracılığıyla, oyunlarla birlikte, Naziler uluslararası topluluğa Alman gücünün bir itinayla-inşa edilmiş imajı, prestiji ve ihtirası ile gösterilmiştir. Hesaplı politik güdüler, bu olimpik yapı ile ilişkili her tür mimari kararı ve Stadyum ile çevresi örneğinde bir politikayı (ki Yahudileri, Çingeneleri ve diğer arî olmayan ırkları dışlamaktaydı) takip eden formu şekillendirmiştir. Sonradan gelen on yıllar süresince Stadyum onu yaratan politikalardan daha fazla yaşamış, bir Nazi göstermeliğinden popüler bir spor mekânına dönüşmüştür. Bununla birlikte hem kendisinin mimarisi hem de Olimpik Stadyum tarihi ile kendisinin nahoş geçmişi ile silinemez bir biçimde bağlı olarak geride kalmaktadır.
Almanlar 1936 Berlin Olimpiyat oyunlarına çok iyi hazırlanmışlar ve her ayrıntıyı düşünmüşlerdir. Çünkü Hitler ve ırkçı Naziler bu spor organizasyonunu Nazi ideolojisinin gücünü ve prestijini tüm dünyaya göstermek için bir araç olarak görmüşlerdir. Bu Olimpiyat eşi benzeri görülmemiş bir uluslararası sahne ile Nazileri gösterecekti. Dünyaya Roma İmparatorluğu geleneğindeki emperyal bir gücü göstermek niyetindeydiler. Bunun için abidevi bir stadyuma ihtiyaçları vardı. March’ın modernist stadyumu bu vizyon ile tamamıyla bağdaşmamaktaydı. Hem abidevi ölçek noksanı vardı hem de neoklasik form ki bu Hitler’in mimari estetiği için zemin işlevi görmekteydi. Rivayete göre stadyum üzerine tartışma Hitler’i Olimpiyat Oyunlarını tümüyle iptal etme tehdidinde bulunmaya kadar götürecekti. Tek Albert Speer’in çalışmaları ile Oyunlar kurtarıldı; kendisi stadyumun neoklasik cephesini iddia edildiğine göre tasarladı. Speer’in tasarımı 120,000 koltuk kapasiteli idi, çelik bir çerçeve kaplıydı sade taş ayaklarda ve sıra sütunlar Nazi mimarisini karakterize ediyordu, Hitler’in daha büyük hevesini karşılayacak kadar yeterince büyük değildi: bir hem de büyük stadyum 400,000 koltuk ile Nuremberg’de yeri saptanmaktaydı ve Olimpiyat Oyunları için yer hizmeti edecekti ebediyen Tokyo’daki 1940 Oyunlarının ardından. Bununla birlikte, bir ara tedbirdi Hitler kabul etmek isteyecekti. Almanlar 1936 Berlin Olimpiyat oyunlarını yukarıdaki açıklananlarla en ince detayına kadar düşünmüşler ve planlara dökmüşlerdir. Almanlar kendi ideolojilerini dünyaya tanıtmak ve benimsetmek için oyunlar boyunca medyayı da çok etkili bir biçimde kullanmışlardır.
Olimpiyatların düzenlendiği ana şehirlere kısa ve uzun vadeli etkileri içinde ev sahibi ülke imajı da söylenebilmektedir. Olimpiyatlar ile ülke imajı arasında ilişki vardır. Uzun dönemde görünmese de algılanmaktadır. Ülke imajı, bir ülkenin dışarıdan (diğer ülkelerde) görülen, algılanan resmidir. Ülke imajı ve imaj çalışmaları sporda, uluslararası ilişkilerde ve diğer alanlarda önemli bulunmaktadır. Olimpiyatı düzenlemek, düzenleyen ülkenin mevcut imajının daha da geliştirilmesine olanak tanıdığı gibi, 1936 Berlin Olimpiyat oyunları örneğinde oyunlarda yaşanabilen olaylarla ülke imajının daha da kötüleşmesine sebep olabilmektedir. Kötüleşen imajı tamir etmek uzun yıllar almaktadır. Bir başka faydası, Olimpiyat oyunlarının düzenlendiği ülkenin şehrinin markalaşmasında katkısı olmaktadır. Buraya kadar, genelde spor organizasyonları, özelde de olimpiyat oyunlarının uluslararası ilişkilerdeki önemi ve etkileri açıklanmıştır. Bir sonraki bölümde ise devletlerarası diplomaside eskiden benimsenen yaklaşım olan geleneksel diplomasi karşısında yeni kamu diplomasisi anlayışının yükselişe geçmesi ve pratiklerinin yapılmaya başlanması ile bu yeni diplomasi anlayışında spor diplomasinin yeri ve önemi açıklanmaktadır.
Yararlanılan Kaynaklar
Faruk Şentürk, Uluslararası İlişkilerde Sporun Etkisi 1936 Berlin Olimpiyatları
Yusuf Şahin, Olimpiyat Kenti”nden “Olimpiyat Devleti”ne
Bayram Kızılırmak,2. Dünya Savaşı Yıllarındaki Alman Propagandası
İbrahim Yıldıran, Antikiteden Moderniteye Olimpiyat Oyunları: İdealler ve Gerçekler
Tuğrul Yakarçelik, Nazi ideolojisi
Gürkan, Ülker: “S.S.C.B. Siyasi Rejimi’nin Ana Hatları
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Faruk Şentük’e aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Stalin'in İktidara Gelişi, Düşünceleri Ve Sadizm

Stalin hayatı boyunca yönetilmemek, herhangi birisinin baskısına ya da emrine girmemek için çalışırken bunu başkalarını yöneterek, onları kendi hükmü altına alarak yapabileceğini düşünmüştür. Bu yolda birçok çaba harcamış olsa da onun gerçek bir lider olmasını sağlayan en büyük fırsat; Ekim devrimini yöneten, devrimci düşüncenin Rusya’da egemen olmasını ve diğer ülkelere de duyurulup yayılmasını sağlayan, büyük bir lider olarak tanınan Lenin’in ölmesi olmuştur. Lenin devrimden çok da uzun bir süre geçmeden hastalanmış ve geçirdiği krizler nedeniyle belli bir dönem yatağa bağlı kalmış, sonrasında da 24 Ocak 1924’te hayatını kaybetmiştir. Lenin hastalık dönemindeyken Stalin onun öleceğini tahmin etmiş ve bu fırsatın değerlendirilmesi gerektiğini düşünmüştür. Bu düşünceleri doğrultusunda on ikinci kongrede harekete geçerek daha önce de yaptığı gibi bir değersizleştirme politikası izlemiştir. On ikinci kongre sırasında açılış konuşmasını yapacak ve raporu hazırlayacak kişi önemliydi; çünkü partinin ilk gününden beri bu Lenin’e ithaf edilmiş bir ayrıcalıktır. Fakat Lenin henüz hayattayken bunu kim yaparsa yapsın hoş karşılanmayacaktı. Stalin’in en fazla düşmanlık beslediği Troçki’yi bu iş için öne sürdü ancak de muhtemelen Troçki de durumun farkında olarak o da konuşmayı yapması ve raporu sunması için Stalin i öneriyordu.
1923’ün nisan ayındaki bu kongre, ne olursa olsun, Lenin’in yerine kim geçerse geçsin Stalin’i partinin yönetimiyle ilgilenen üç kişi arasında en üst sıraya yükseltti. Konuşmayı yapan Zinovyev’in çoğunluğu azalırken bir şekilde Stalin’in çoğunluğu arttı. Önceki kongrede Kontrol Merkez Komisyonu’nu gizliden yönetmeye başlamıştı, çoğunluk onun adamlarıydı. Bunu kullanarak ona karşı olan komisyonları, sekreterliğe zarar verdikleri gerekçesiyle, Merkez Komisyon’un kararıyla bertaraf ediyordu.
Stalin için bu yeterli değildi ve tüm iktidarı istiyordu. Fakat Lenin’in ölmesini beklemek zorundaydı. Kimilerine göre ise böyle bir zorunluluğu yoktu. Özellikle Troçki’nin de belirttiği üzere Lenin, Stalin tarafından öldürülmüş olabilirdi. Lenin ilk krizinden sonra iyileşmeye başlamış, hatta tekrardan görev başı yapmış, fazla geçmeden yeni bir kriz geçirince durumu daha kötüye gitmiş, fakat doktorlar yine de durumdan tam anlamıyla emin olamamışlardır. Sonunda da Lenin umutsuzluğa kapılarak Stalin’den intihar etmek için zehir istemiş, bunun yanlış olduğu. Zinovyev, Kamanev ve Troçki’nin bulunduğu bir konuşmada Stalin bunu onlara söylemiş ve hep birlikte bunun yanlış olacağına karar verilmişti. Fakat Troçki, Lenin’in hastalığına rağmen ölümünün ani olduğunu düşünmüştür. O dönemde Troçki de hastaydı. Kendisinin hastalığı nedeniyle Kafkasya’daki Suhum’a gitmek üzere yola çıktığında Lenin’ in ölümünü duyunca geri dönmek istemiş Stalin Toçki’nin geri dönmesinin uygun olmadığını bildirmiştir. Troçki orada olsaydı otopsi isteyeceğini, bunu Stalin’in de tahmin ettiğini, bu nedenle de kendisini kasıtlı bir şekilde uzak tuttuğunu söylemiştir.
Kruşçev anılarında Stalin ve onun yönetimi hakkında yorum yaparken Lenin’in kendilerini uyardığını söylemiştir. Lenin 1923’te yazdığı vasiyetinde Stalin’in Genel Sekreter mevkiinde kalmaya devam ederse ileride partiyi götüreceği noktayı görmüş, zalimliğinin temel nedenlerini anlamış, liderlik için gerekli vasıfları olsa da kaba ve zalim biri olarak ileride gücünü kötüye kullanacağını belirtmiştir. Vasiyetinin devamında da Stalin’i bu mevkiden alıp başka bir mevkie atamayı, onun yerine daha ılımlı, mevkiinin gücünü kötüye kullanmayacak olan, yoldaşlarla iyi ilişkileri olan birini atamayı teklif etmiştir.
Stalin tam da bu nedenle Lenin’e karşı intikam duygusuna kapılmış olabilir ve bu nedenle hem iktidar hem de intikam amacıyla onun ölümüne ön ayak olmuş olabilir. İktidar döneminde yaptıkları göz önüne alındığında ise bu durumun tamamıyla olasılık dışı olmadığı görülebilir. Lenin’in ölümünün Stalin’in iktidarına psikolojik açıdan etkilerinden bahsetmek gerekirse, Lenin’in Stalin üzerinde bir baskı yarattığı, en azından Stalin’in otorite konusundaki çarpık düşünceleri nedeniyle böyle bir düşünce taşıdığı bilinmektedir. Stalin Lenin’i yeni bir baba figürü olarak psikolojik yapısına dahil etmiştir. Bu nedenle daha önce de belirtildiği gibi Lenin’in ölümüne kayıtsız kalmış ya da bu sefer etkin role geçerek onun ölümüne katkıda bulunmuştur. Her iki durumda da üzerinden kalkan baskı onda yıllardır bastırılan sınırsız bir özgürlük duygusunun ortaya çıkmaya başlamasına neden olmuştur. Bundan sonra Stalin iktidar döneminin acımasız uygulamalarını yönetecektir.
Stalin’in iktidar Dönemi
Stalin’in iktidara gelmesinin ardından birçok kişi farklı görüşleri vardır. Bazıları onu acımasız bir diktatör, bazıları ise kurtarıcı olarak nitelendirmiş, özellikle Hitler’e karşı savaşmasıyla Avrupa Stalin’i birçok açıdan övmüştür. Stalin iktidarı birçok açıdan gizli ya da çarpıtılmış bilgilerle dolu bir dönem olmuş ancak ölümünden sonra bazı şeyler daha açık ve net şekilde ifade edilebilmiştir.
Stalin iktidarında en önemli nokta sanayi ve tarımdı. Özellikle Beş Yıllık Plan hazırlandığında duruma farklı bir boyut gelmişti. Stalin kısa sürede tarım ve sanayi alanında çok büyük gelişme kaydetti. Yeni halk kavramı ortaya çıktı. Artık halkın ve çiftçilerin önemi büyüktü. Yeni sanayii ve çiftlikleri kuran halkın en başlıca özelliği sınırsız atılımlarıydı. Burada birey en dinamik haliyle ele alınıyordu. Stalin artık ülkede sosyalizme odaklanmıştı. Sanayii ve bilim alanında gelişilmeliydi. Sanata ve bilime yoğunluk verildi. İlk beş yıllık plan sonunda yayınlanan kitap sayısı Almanya, İngiltere ve Fransa’da yayınlanan kitaplardan fazla olana kadar farklı dillerde kitaplar basılıyor, halkın anlaması gelişmesi sağlanıyordu. Bunlara uygun olarak Stalin döneminde birçok gazetede yeni halk adının geçtiği yazılar yayınlanıyordu.
Rusya dışardan aldıkları ürünler çerçevesinde sanayiyi öğreniyor, yurt dışına bağlılığını azaltıyor, hem de bu özel yurt dışı kaynaklı şirketlerin sabotajlarını önlüyordu. O dönemde birçok ülkeni, hükümetlerden memnun olmayan vatandaşlar ve ülkeler içindeki yabancılardan dolayı gerçekleşen yıkıcı faaliyetler açısından sorunları vardı. İspanya’da Frankocular, Japonya’ya demir cevheri satıp, onu bilerek ya da bilmeyerek güçlendiren Amerikalılar, Hitler’in ajanları ve daha sayılamayacak kadar çok sorun vardı.. İşte böyle bir ortamda Stalin hem ayakta kalmak hem de gelişebilmek için bilime ve sanata yüklendiği kadar bu sabotajcıları yok etmekle de ilgileniyordu. Bilim ve teknik açısından yetersiz olan Rusya bazı fabrikalarda ne ürettiğini bilmeden işçilerle dolu bir ülkeydi. Örnek olarak bir otomobil fabrikasında silah parçası ürettiğini bilmeden üretim yapanlar bunları sonradan fark etmişti. Kısacası hainlere bilmeden kendi elleriyle silah sağlamışlardı. Mühendisler gelişip bilgilendikçe sabotajlar daha iyi görülüp engelleniyor, kendi ürünlerini kendileri üretmeye başlıyor ve bir yandan da bu sabotajcıları en acımasız yöntemlerle cezalandırıyorlardı ve denetimler en üst seviyede uygulanıyordu.

Birçok kişi bu nedenlerle gelişebilmekten öte Sovyetlerin hayatını devam ettirebilmesi için Stalin’e ve onun yönetimine ihtiyacın olduğunu düşünmüştür. Elbette bunlar Stalin’in yargısız infazları, işkenceleri ve ölümlerini haklı kılmamıştır. Ayrıca Stalin şu zamana kadar büyük bir diktatör olmasının yanında hala o ana kadar izlediği sakınımlı, kafa karıştıran, ikili oynamasını gerekli kılan politik tavrından vazgeçmemiştir. Üstelik kendisine özgü bu politik tavrını artık sadece arkadaşlarına değil aynı zamanda halka da uygulamaya başlamış, halka karşı gösterdiği tutumları, fikirleri ve davranışları ile kendi yaşantısı çokça çatışmıştır. Kruşçev’in anılarında Stalin’i, insanları küçültmek ve parmağında oynatmak konusunda çok yetenekli olarak tanımladığı, bunlar nedeniyle onu büyük bir lider olarak gördüğünü söyleyerek onu takdir ettiği belirtilmişti. Burada Kruşçev Stalin’in kişiliğinin her yönüyle vahşi ve hayran olunacak bir kişilik olduğundan bahsetmiş ve onunla ilgili hiçbir şeyin kendi asıl çerçevesine uymadığını söylemiştir. Her şeyin çok çapraşık kişiliğinin ışığında incelenmesi gerektiğini de belirtmiştir.
Stalin’in kadınlara karşı olan bakış açısını anlamak zordur. Stalin ilk karısından davası konusunda bir beklentide bulunmamış, babasının annesinden beklentilerine benzer şekilde ondan sadece ona atfedilen geleneksel görevleri yerine getirmesini istemiştir. Ancak daha sonra Stalin davadan tanıdığı Sergei Alluliyev’in kızıyla ikinci evliliğini yapmıştır. Fakat ikinci karısı Nadezda Sergeyevna Alluliyeva ile ilişkisi ilk eşiyle olan ilişkisinden çok daha farklı olmuştur.
Kruşçev anılarında Akademi örgütünün lideri olmasından ve buraya seçili Moskova’daki ilerleyişinden bahsettiği sırada Nadezda Alluliyeva’dan da bahseder. O dönemde Nadezda’nın Akademide tekstil fakültesinde kimya üzerine öğrenim gördüğü, suni elyaf konusunda uzmanlaştığı ve aynı zamanda parti örgütleyicisi olarak görev yaptığından bahsedilmiştir. Kruşçev bu dönemde Nadezda ile arkadaş olduklarını belirtmiştir. O zamanlar Stalin’in karısı olan Nadezda bunu diğer kişilere sezdirmiyor, okula tramvayla geliyor, maden mühendisi olan başka bir Alliluyev’in karısı ya da kardeşi olarak anıldığında ses çıkarmıyordu. Böylece Nadezda hem kendisini olası tehlikelere karşı koruyor hem de Stalin için bilgi toplayıp bunları ona aktarıyord. Burada belirtmek gerekir ki Stalin psikolojik açıdan değişim geçirdiği net bir şekilde göstermiştir. Daha önceden babasıyla özdeşleşmesi sonucu ilk karısına olan tavırları, Lenin’i baba figürü yerine yaklaştırmasıyla farklılaşmış, kadını geleneksel bir gözden çok dava adamı gözüyle görmeye başlamış, davası için onu kullanmayı denemiştir. Her ne kadar Lenin böyle bir şey yapmamış olsa da Stalin onun bu şekilde davranabileceği ön görüsüyle bu tip bir davranışa meyletmiştir. Ayrıca ilk eşini kaybettikten sonra geçirdiği bunalımlı süreç duygularının körelmesine ve benliğine yönelen sevginin tekrar dış dünyaya aktarılamamasına neden olmuş, bu nedenle de ikinci eşine daha çok davası açısından bakabilmiştir.
Ayrıca Stalin Lenin’in ölümünün ardından, onun kız kardeşi Maria İliniçna Ulyanova ve karısı Krupskaya ile ilgili çok öfkeli davranmış; partiyi de bu şekilde davranmaya, kendisine uymaya ikna etmiş, zorlamıştır. Stalin çevresinin, Krupskya’nın Lenin’in gerçek karısı olmadığı hakkında konuştuğunu söylemiş, gerekirse bunu duyuracağını ve başka birisini Lenin’in asıl dul karısı olarak tanıtacağını belirtmiş ve bu konuda saygı gören bir parti üyesinin de adını vermiştir.
Stalin Krupskaya hakkında çok konuşmamış ancak yakın arkadaşlarına onu kötülemiştir. Buradaki amacı çevresindekileri ruhsal açıdan etkilemek, onların Lenin hakkındaki sevgi ve saygısını baltalayarak kendisinin tek kuvvet, saygı duyulması gereken kusursuz tek kişi olduğu düşüncesini kalıcılaştırmaktır. Stalin sadece Lenin öldükten sonra onu kötülemek için ya da siyasi açıdan ters düştükleri için bu kadınları kötülememiştir. Onların parti hareketine hiçbir katkılarının olmadığını, işe yaramaz olduklarını sık sık belirtmiştir. Genel olarak kadınları bir araç gibi gören, kendi eşini bile Akademi yöneticisi hakkında bilgi almak ve onu yönlendirebilmek adına kullanan, parti içindeki kadınlara nezaketsiz davranan ve onların bir işe yaramadığını rahatlıkla söyleyebilen Stalin ülke içindeki kadınlar için önemli kazanımlar sağlamıştır. Kadınlara yasal ve politik eşitlik ve Sibirya’da çiftliklerde çalışan kadınlara bağımsız ücret hakkı verilmiştir. Bunun üzerine kadını dövme üzerine kurulu adetlere karşı protesto ve grevler ile bir haftada bu eski, köklü adet neredeyse ortadan kaldırılmıştır. Özellikle Orta Asya’da ağır baskı gören kadınlar için hükümet uzunca süre mücadele etmiştir.
Stalin 1936’da yeni bir anayasa çıkarılmasını teklif etmiştir. Bu anayasa dünyanın en demokratik anayasası olarak tanıtılmıştır. Louis Fischer’ler, Duranty’ler bu yeni demokratik çağı övmüşlerdir. Ancak Stalin bu anayasayla demokrasiyi değil kendisine karşı gelebilecek olanları yok etmeyi amaçlamıştır. Bu anayasa dünya çapındaki demokratik platformlarda saygınlık kazanmak için oluşturulmuş; ancak arka planda kişisel bir intikam amacı da gütmüştür. Stalin bu demokratik platformlar hazırlanırken bir yandan da yeni ve keyifli yaşamı duyurmaya, bunun gerçekliğini göstermeye çalışıyordu. Ziyafetler düzenleniyor, bu ziyafetlerde Stalin kadın ve erkek işçilerin arasında oturduğu, bir çocuğu dizlerine aldığı pozlar veriyordu. Stalin’in bu candan ve kibar tavrının arkasında yanlış bir şeylerin olduğu, bunun bir düzmece olduğu Troçki’nin kendisi de dahil birçok kişinin tahmin edebileceği bir şeydi. Stalin çok daha aşırı tutumlarında bile kendisi ve halk açısından amaçlarını kesiştirmiş; böylece kendi amaçlarını farklı tanıtarak manipülasyon yapabilmiştir. Stalin’in sakınımlı kişiliğinden, psikolojide paranoyanın yapısından ve yabancı devletlerden gelen ya da ülke içindeki isyancılardan daha önce bahsedilmişti. Bu üç unsur bir araya gelince ise farklı bir durumun oluşacağı öngörülebilirdir. O dönemde Rusya’da hainlerin olduğu gerçekti; hatta birçok haksız tutuklama onların istedikleri kişileri suçlu göstermesi ve hükümetin buna inanması sonucunda gerçekleşti. Stalin ülkesine sızan hainler tarafından öldürüleceğini düşünmekteydi. Halkı devrimi bu hainlerden temizleyeceğine inandırdığında aslında kendisini korumaya çalışıyordu. Bu Stalin’in sakınımlı karakteriyle uyuşmaktadır. Stalin böylece sadizmine hem kendi açısından hem de halk açısından bir açıklama daha getirmişti.
Kuşkusuz birçok kişi onu diktatör olarak nitelendirmiştir ve kuşkusuz bu konuda haksız değildirler. Ancak döneminin koşullarına göre birçok ülkenin lideri, devlet adamları, basını kendisi hakkında olumlu konuşmuştur. İtalya’da Giornale D’İtalia, Pease Sera, Momento Sera gibi birçok gazete ölümü hakkında haber yapmıştır. Hatta “İl Messagero”, dünyanın, Stalin’e güvenebileceğini söylemiştir. Roma basını Stalin’in maceracı olmadığını da belirtmiştir. Aynı şekilde Fransa’daki bir gazete Stalin’in yaşlandıkça muhafazakar olduğunu belirtmiştir. Ayrıca Fransa’da genel bir görüş olarak Stalin’in milletlerarası arenada Rusya’nın menfaatlerini her zaman korumak istediği, Bolşevik ve Sovyetler Birliği’nin ihtilalinin zaferini korumaya çalıştığı ortaya konulmuştur. Basında verilen bu ifadelerden anlaşılacağı üzere Stalin kendi menfaatleri için hareket eden sadist bir kişi değil aksine savaşmak istemeyen, Rusya’ya karşı korumacı bir kişi olarak tanımlanmıştır. Öz sakınım içgüdülerinin etkisiyle hareket eden Stalin kendisine olan korumacılığını Rusya’ya karşı bir korumacılık gibi göstermede başarılı olabilmiştir. Böylece de sadizmini gizlemiştir. Haksız tutuklama ve infazlarla yalnızca Stalin döneminde karşılaşıldığını söylemek hata olur. Siyasi polisin keyfi gücü Stalin’in bulduğu, yarattığı bir şey değildi; aslında devrimin başlangıcından beri siyasi polisin keyfi tutumları görülmüştür. Bunun yanında bu gücün Stalin döneminin en büyük kötülüklerinden olduğu inkar edilemez. Hatta bu güç devrimden önce, çarlık zamanında doğmuş, sonrasında da devam etmiştir. Bu gücü savunan sadece Stalin değildi, devrimcilerin çoğu devrimin yararı adına böyle bir gücün olmasını savunmuştur.

Lenin bile idamın yasaklanmaya çalışılması üzerine bu konudaki görüşlerini “İdamlar olmaksızın nasıl bir devrim gerçekleştirebilirsiniz!” diyerek göstermiştir. 1922 yılında siyasi polisin yerelleştirilmesi önerilince, Stalin tam tersine onu merkezileştirmeyi savunmuş ve öyle de yapmıştır. Merkezileşen siyasi polis Stalin tarafından kontrol amacıyla kullanılmış, defalarca kurallara tabi hale getirilmeye çalışılsa da bu sadece sözde kalmıştır. Görüldüğü gibi aslında birçok kişinin düşündüğü üzere Stalin hiç yoktan kötü bir sistem inşa etmemiş, zaten var olan kötü bir sistemi kendi şahsi amaçlarına alet etmeyi başarmış, onu güçlendirip kendi emri altına almıştır. Bu durum onu insanların gözünde biraz olsun aklayabilmiştir. Ancak unutulmamalıdır ki Büyük Terör adı verilen bir süreç de onun döneminde baş göstermiştir. 1937 ve 1938 yılları boyunca, geriye kalan bütün Sovyet tarihi boyunca öldürülenden altı kat fazla insan öldürülmüştür. İlginçtir ki esas hedefi komünistler olmuştur. Bu iki yıllık dönemde hapse atılan iki milyon insanın yarısından fazlası tutuklandıkları sırasında parti üyesiydiler.
Stalin’in hastalığının duyulmasıyla özellikle Rusya’nın geleceği ve Rusya ile ilişkideki ülkelerin gelecekleri hakkında konuşulmaya başlanmıştır. Hastalığı konusunda uzun süre söylentiler dolaşmış, Rusya’da da yurt dışında da bazı kesimler onun öldüğünü ya da öleceğini söylemeye belli bir süre cesaret dahi edememişlerdir. Gelecek konusunda endişelenen birçok kesim Stalin’den sonraki yönetimin çok daha kötü olabileceğini dile getirmişlerdir. Ünlü İngiliz Bernard Shaw bile ölümünden önce “Günün birinde Stalin’in öldüğünü duyduğunuzda sakın sevinmeyin. Bu ölüm neticesinde işler bir kat daha kötüye gidebilir. Stalin’in hiç olmazsa aklı ve tecrübesi vardı, nüfuzu da hudutsuzdu. Ondan sonra gelenlerin vaziyete hakim olamayarak, korkunç maceralara sürüklenmeleri mümkündür” demiştir. Ancak bunların aksi yönünde politikalar izleyenler de olmuştur.
Stalin’in hastalığı haberlerine karşı takınılan tutumlar sadece onun iyileşmesine ya da haberin sahte çıkmasına dair korkulardan kaynaklı değildir. Kuşkusuz hastalığında onu kötüleyecek yazılar yayınlamayan birçok ülke aynı dönemde fevri davrananlardan çok daha fazladır. Özellikle Avrupa’da Stalin’e gösterilen saygının kaynağı korkunun yanında, hatta korkudan daha çok bir minnettir. Stalin İkinci Dünya Savaşı hakkındaki tutumuyla birçok kişinin gözünü boyamayı başarmış, Nazileri durdurması ile nedeniyle Amerika dahil birçok ülke tarafından saygı görmüştür.
Ayrıca Rusya’da halk Stalin ile en son görüşmüş olan Hindistan Büyükelçisi Menen’in Stalin’in sağlıklı olduğunu söylemesi üzerine onun hastalığına inanmamıştır. Ülkenin birçok yerinden, farklı birçok mezhepten insanlar Stalin’in iyileşmesi için dualar etmiş, hatta Rus patriği ve Rus Ortodoks kilise başkanı bile, dine yakınlığını çok genç yaşta yitirmiş ve bunu açıkça ifade etmiş olan bu liderin iyileşmesi için dua edilmesini emretmiştir. Bu abartılı tutum kuşkusuz korkudan kaynaklanmıştır. Ancak yine de bunların arasında yaptığı iyi bazı şeyleri göz önüne alarak Stalin’i sevenlerin de olduğu inkar edilemez.
Ölümünden sonra Stalin için üzülmeye devam eden veya bunun tersi yönde hareket edenler olmuştur. Özellikle Moskova’da halk Stalin’in ölümüne üzülmüş, kadınlar hoparlörlerin başında şiirler okumuştur. Önemli bir gazetenin muhabiri onun ölümünü duyunca ağlamıştır. Doğudaki kamplardakiler ise kuşkusuz kurtuluş olarak gördükleri bu ölüme sevindiklerini büyük bir heyecanla göstermişlerdir. Pekin’de gazeteler siyah kenarlıklarla basılmış, Fransa’da bayraklar yarıya indirilmiştir. Amerika’da borsa düşmüş, ancak birkaç gün içerisinde toparlanmıştır, basın ise çok saygılı bir tutum sergilememiş, komünizmle mücadele eden Truman ise sadece bir tanıdığını kaybettiğinde hep üzüldüğünü söyleyerek durumu ifade etmiştir. Resmi mecralarda o dönemdeki bilgi eksikliğinden, Stalin’in kendisini olduğundan farklı tanıtmasından, insanların ondan korkmasından ya da ona minnet duymasından dolayı kendisine karşı aşırı ifadeler kullanılamamıştır. Yine de daha sonra yaptıkları yazıldığında, ortaya çıkarıldığında birçok kişi ona olan olumlu düşünce ve duygularını yitirmiştir.
Sadistlik Olgusu ve Sadistlik Olgunun Oluşumu
Psikolojik açıdan incelendiğinde Stalin’in karakterinde net bir şekilde sadistlik olgusu görülebilecektir. Sadistliğin birçok farklı tanımı ve sınıflandırılması yapılmıştır. Freud birçok eserinde sadizmden bahsetmiş, onu daima mazoşizmle birlikte ele almıştır. Cinsel bir yapıda öz sakınım içgüdülerinin eşeysel içgüdülerdeki bir parçası olarak görmüş, cinsel eylemlerde bunun ortaya çıkacağından bahsetmiştir. Freud burada denetim ve acı verme üzerinden hareket etmiştir. Erich Fromm ise sadistlik konusunda denetimin esas olduğunu söylemiş, hangi türden sadistlik olursa olsun sadist kişinin temelde canlı varlıklar üzerinde mutlak denetim kurmak istediğini belirtmiştir. Sadistlik incelikli durum ve davranışlarda kendisini gösterebilir. Bu bir tür gizlenme olduğu gibi aslında insani duyguların yitirilmemesiyle oluşan bir durum da olabilir. Nadir de olsa sadistliğin şartı olan denetim, birçok yönden denetlenene yarar sağlayabilir. Belirtmek gerekir ki her denetim, her zaman için birebir zararlı sadistçe bir durumu ortaya koymaz. Toplumun yapısına göre hemen herkes kendinden daha alt seviyede gördüklerine denetim uygulamak isteyecek, güçsüzler bile aralarında denetim uygulayacakları en güçsüzü bulacaklardır. Sadist karakter, yapı olarak her canlıyı denetlenebilir nesnelere dönüştürebileceğini, onlara her hareketlerini dayatabileceğini, onların kederlerini ele alabileceğini, yaşamın efendisi olabileceğini düşünür. Yaşamın efendisi olmak istediği için de cansızlarla değil canlılarla uğraşır; onları yok etmeyi değil aksine hayatta tutup denetlemeyi ister, denetlenen de bundan acı duyar.. Sadist kişiliğin belirgin özelliklerinden birisi de insanüstü bir konuma geçme hissinin, mutlak bir güç ve denetim sağlayan kişi olabilmenin verdiği duygudur. Ancak ilginçtir ki sadistler kendilerinden güçsüzleri denetim altına alırken kendilerinden güçlülere de hayranlık duyar, ondan korkar ve hatta ona gereksinme duyar. Güçsüzlüklerinin ve yetersizliklerinin telafisi olarak sadizme başvurdukları için sadistler umarsızlara karşı güç uygulamayı, kendilerinden çok daha güçlülere güç uygulamaya tercih ederler. Yaşamın belirsizliği, değişiklikler ve yenilikler onları korkutur. Sadistler yaşamı denetlemek isterler.
Sadizm Freud öncesinde insanın sadece kendisine haz vereni yapacağı gerekçesiyle dışa vurulması gereken bir içgüdü olarak görülmüş, bir ihtiyaç olduğu savunulmuştur. Freud insanın her zaman akılcı bir şekilde kendisine haz veren ve doğru olanı yapmadığını, sadece başkasına değil kendine zarar veren davranışlarda da bulunabildiğini göstermiştir. Ayrıca sadizm cinselliğin birçok dışavurumundan biri olarak görülmüştür. Sadist sapkınlığın sağlıklı olduğunu; çünkü her insanın doğasındaki sadist eğilimlere bir çıkış olduğunu savunmuşlardır. Daha sonra cinsel sadistliğin sadece sadistliğin bir türü olduğu anlaşılmıştır. Sadistlik davranışları tinsel, bedensel, cinsel olarak sınıflandırılabilir. Cinsel, cinsel olmayan, dışkıl-biriktirici sadistlik olarak da sadizmi ayırmak mümkündür. Erich Fromm Josef Stalin’i klinik bir cinsel olmayan sadistlik örneği olarak tanımlanmıştır.

Bir kişinin karakteri onun yapısından kaynaklanan yatkınlıklara, aile yaşamına, kişinin yaşamındaki olağandışı olaylara ve çevreye göre oluşur. Çevre ile karakter arasındaki ilişki yalın değil, aksine karmaşıktır ve çevre de kendi içerisinde karmaşık dinamiklere sahiptir. Çözümlemelerde toplumun yapısındaki her bir unsura dikkat edilmelidir. En kaba şekliyle şu bilinmelidir ki bir toplumun diğerini sömürmesi ve baskı altına alması toplumsal açıdan sadizmin nedenidir. Ancak bunlar tamamen ortadan kalksa da sadece toplumsal sadizm bitebilecek; bireysel sadistlik bir hastalık olarak devam edecektir. Baskı ve sömürü bir toplumun bağımsızlık, bütünlük, eleştirel düşünme ve üretkenlik yeteneğini elinden alır,. heyecan ve eğlenme duyguları uyandırılsa da sevinç uyandırılamadığı için kişilik gelişimi kısıtlanır. Bireylerin sadistliği genelde içinde bulunduğu toplumdaki ortalama sadistlik yapısıyla örtüşür. Çocuk ya da yetişkin kendisini boş ya da güçsüz olarak duyumsarsa sadizmi güçlenebilir. Bu duyumsamaya sebep olanlar arasında keyfi korku üreten, yıldırıcı cezalar önemli bir rol oynar. Bu tip cezalardan doğan korku çocukta başlıca güdü haline geldiğinde çocuk öz saygısını yitirir, bütünlük duygusu ortadan kalkar ve sonunda da kendi kimlik duygusunu kaybedebilir. Kişiye kendisini boş ya da güçsüz hissettiren bir diğer unsur ise ruhsal kıtlıktır. Çocuk yeteneklerini ortaya koyacak bir uyarı alamıyorsa, etkileyip değiştirebileceği bir şey ya da kişi, ona yanıt veren, hatta onu dinleyen biri yoksa güçsüzlük ve yetersizlik duygusuna kapılarak sadizme itilebilir. Yine de sadistliğin ortaya çıkmasında toplum etkilidir.
Şayet kişinin aykırı sadistlik yapısı topluma uymuyorsa kişi bunu ya gizleyecek ya da ortaya çıkaracak ve hasta olarak tanımlanıp dışlanacaktır. Bu nedenle kişi toplumu dikkate alarak hareket eder. Sadistliğin yapısı incelendiğinde, bu yapıyla Stalin’in hayatında; özellikle çocukluğunda ve bulunduğu toplumun özelliklerinde yakın bir bağ kurulabileceği açıkça görülmüştür. Stalin denetleme hakkına sahip olmayı her zaman istemiş, kendince bazı yöntemlerle, hileyle, oyunlarla, değişken tavırlarıyla bunu elde etmiştir. Ancak tam ve gerçek bir gücü ele geçirmesi, bu doğrultuda denetimi mutlak olarak eline aldığını düşünmesi onun iktidara gelmesiyle olmuştur. Bunu da yaptıklarıyla yeterince göstermiş, sadistliğini ispatlamıştır.
Stalin’de ve Stalin’in İktidarında Sadistlik Olgusunun Ortaya Çıkması
Stalin iktidarında Rusya, sanayi alanında önemli bir gelişme göstermiş, üretim artmıştır. Sanayi alanındaki gelişim doğal olarak ekonomiye de yansımış ve ekonomik büyüme gözlemlenmiştir. Yapılan araştırmalar göstermiştir ki ekonomik büyüme hapishane ve kampların artışıyla doğru orantılıdır. Bunlardan en önemlileri ise Gulag olarak adlandırılan, baskıcı yönetimin kurduğu kamplardır. Ayrı bir yapı olarak siyasi tutuklular için Olağanüstü Genel Kurul bünyesinde “Özel Bölüm” adı altında yeni bir kuruluş oluşturuldu, daha sonra bunlara, NKDV ve ZEGY hapishaneleri eklendi. Stalin tıpkı siyasi polis gerçeğinde olduğu gibi sıfırdan bir kurum ve sistem kurmamış, kurulu olan üzerindeki hakimiyetini farklı bir yönde kullanmıştır. Cezaevlerindeki eğitimsiz mahkumların çalıştırılması önceye dayansa da sonuçlar pek iyi değildi. Stalin 1928 yılında çoğu cezaevini çalışma kampları haline getirdive tutukluları insani olmayan koşullarda çalıştırdı. Sorgusuz sualsiz ve haksız tutuklamalar başlamış, halk düşmanı olarak adlandırılanlar ya öldürülmüş ya da kayıp olarak kayıtlara geçmiştir. Soljenitsın bu kamplarda birebir kalmış olan ve bunlar adına birçok kitap çıkarmış bir yazar olarak oradaki durumu defalarca farklı örneklerle anlatmış, dönemin resmi rakamlarına güvenilmemesini, söylenenden daha çok kişinin bu kamplarda bulunduğunu ve de öldüğünü söylemiştir.
1937 sonrasında ise kitlesel terör başlamıştır; tutuklanan ve idam edilen kişi sayısı çok büyük rakamlara ulaşmış, bu durum Gulag yöneticilerini bile şaşırtmış ve zorlamış, mahkumları barındırmakta güçlük çekilmiştir. Stalin döneminde siyasi olarak idam edilenler, kamplarda çalıştırılanlar, sürgün edilenler ve diğer türlü cezalandırılanların toplam sayısı 4 milyon 60 bin 306 olarak NKVD arşivlerinde kayıt edilmiştir. Stalin’in izlediği tutum başarısızlığı getirmiş, işçiler en ağır şartlarda çalıştırılmış, acımasız bir şekilde cezalandırılan ve istihdam edilen milyonlarca vatandaş ile verime ulaşılamamıştır. İkinci Dünya Savaşı ile Stalin kamplarda uzmanlaşmaya gitmiş, her kampı belli alanlarda çalıştırıp uzmanlık kazanmasını sağlamış ve 1953’e kadar kampları işletmeyi sürdürmüştür . Adeta klasik yönetim anlayışını ağır koşullara bağlayarak kitlesel ve zorunlu bir şekilde uygulamış, uzun süreli olmasa da başarı elde etmiştir. Stalin savaş sonrasında savaş suçlularını mahkum etmiş, Osoblag adıyla yeni çalıştırma kampları kurmuştur. Burada casusluk, sabotaj, terör, Troçkistlik, sağcılık, menşevizm, sosyalist devrimcilik, anarşistlik, milliyetçilik, Sovyet karşıtı örgüt üyeliği, Sovyetler Birliği’ne karşı propaganda yapmak gibi suçlamalarla cezalandırılanlar ve bunlarla birlikte beyaz göçmenleri yerleştirmiştir. Bu kamplar direkt olarak Stalin’e bağlanmıştır. Osoblag’ların sanayi üretimine katkı gibi bir amacı yoktu. Kamplardaki durumun iç acıtıcı olduğu ve dehşet verici korkunç şeylerin yaşandığı Stalin öldükten sonra ortaya çıkmaya başladı. Stalin hayattayken Osoblag’ların durumu mümkün oldukça gizli tutulmaya çalışıldı, hatta özel birlikler tarafından kontrol edildi ve şehirlerden çok uzak bölgelere kuruldu. Burada mahkûmların artmasıyla kamplar fazlasıyla kalabalıklaştı ve mahkûmların yaşam şartları çok ağırlaştı.
Soljenitsın mektuplaştığı arkadaşıyla aralarında Stalin hakkında konuşmuş, . daha önce kusursuz olarak gördüğü ordunun Stalin’in emriyle en adî suçları işlediği, Almanya’nın işgali süresince Stalin’in işgal kuvvetlerine her şeyi serbest kıldığı; cinsel taciz, talan, yağma hiçbir şeyin yasak olmadığı anlatılmıştır. 25 yaşında genç bir subay olan Soljenitsın köyler, kiliseler, çiftlikler ve hayvanların gözleri önünde acımasızca yağmalanmasından, Doğu Prusya’dayken Alman nüfusuna yapılan savaş suçlarına tanıklık etmiş olmaktan çok etkilenmiştir. Ayrıca Stalin’in Hitler ile anlaşma ihtimali olduğu halde anlaşmadığını, bu nedenle oluşan yıkımlardan Stalin’in Hitler’den daha fazla sorumlu olduğunu iddia etmiştir. Anlatılanlar Stalin’in sadizminin belki de en yüzeysel ve bilinen halidir, Stalin kendisini tatmin etmek adına yararlandığı bu kamp ve hapishaneleri halka fayda sağlamak amacıyla yaptığını, Rusya’nın menfaatleri için çalıştığını öne sürerek ve elinden geldiğince gizleyerek ayakta tuttu. Ona inananlar ya da buna zorunlu kalanlar durumu sadece sonradan anlatıldığı kadar görebildi. Ama onunla birlik olanlar, aynı amaç için hareket edenler ve en yakın arkadaşları Stalin’in çok daha kötü, acımasız, haince yönlerine; onun gerçek, gizlenmemiş sadizmine şahit oldular. Hatta bu sadizmin birebir nesnesi haline geldiler. Medvedev devrimden sonra siyasi tutuklulara işkence yapılmasını öneren ilk kişinin Stalin olduğunu, o önerene kadar herkesin bundan kaçındığını söylemiştir. Bazen Stalin tutukluya yapılacak olan işkenceyi bile söylüyordu.
Stalin, Gepeu yargıçlarının işkence ile sorgulama yaptığı büroyu mikrofonla kendi bürosuna bağlatmış, sorguları izleyip yönetmiştir. Stalin Dzerjinski ve Kamenev ile konuştukları bir gün bu hayattaki en büyük zevkinin kendisi için bir düşman belirleyip ondan intikam almak için bir plan kurduktan sonra yatmaya gitmek olduğunu söylemiştir. Stalin bunu birçok defa ispatlamış, Maksim Gorki gibi bir yazarın bile ölümünde parmağı olduğunu göstermiştir. Daha önce Stalin’in zehirleme işlerini yapan Yagoda ile olan ilişkisinden bahsedilmişti. Ancak Yagoda genelde kendisini birebir tehlikeye atmaz başka doktorları kullanır, onları tehdit ederdi. Maksim Gorki Ekim devriminin ilk günlerinde zayıfların savunucusu olan ve duygularına göre hareket eden bir protestocuydu. Yumuşak huylu, yaşlı yazar birinci ve ikinci beş yıllık planlar uygulamaya konulunca artan huzursuzlukla göze çarpar olmuştur. Gorki halkı eğitmeye başlamıştı, Avrupalı yazarlarla, yurt dışından gelenlerle görüşüyor, ezilen, haksızlığa uğrayan insanları yönlendiriyordu. Stalin tehlikeli olduğunu düşündüğü bu duruma son vermek için açık bir tutum izleyemezdi. Gizli işlerini yöneten Yagoda’dan işi bitirmesini istedi. Yagoda da kendi doktorlarından Dr. Levin’e başvurdu. Levin daha sonra mahkemeye çıktığında reddederse kendisi ve ailesi için durumun kötü olacağını, Yagoda’dan korktuğu için bu işi yaptığını söylese de tanıdığı önemli insanlara gidip kendini garantiye alabilirdi. Levin, Yagoda’nın Stalin’e çalıştığını biliyordu ancak mahkemede bir şey söylemedi. Daha sonra mahkemede Yagoda ve doktorların suçlanmasıyla Gorki’nin Stalin’in dostu olduğu vurgulanarak Stalin durumdan uzak tutuldu, yani aklandı.

Anlatılanlardan yola çıkarak birçok kişi Yagoda’nın Stalin ile sıkı bir birlik kurduğunu ve Stalin’in onu hep koruduğunu düşünebilir. Ama Stalin böyle bir insan değildi; onun tepkileri basit reflekslerle uyulması zorunlu kararlar halini alıverirdi. Yagoda on altı yıl Çeka ve Gepeu’da gerek başkan yardımcılısı gerek başkan olarak görev aldı; Stalin’e muhalefetle mücadelesinde yakın durdu ve destekledi. Karşılığında 1933’de Lenin nişanıyla ve daha sonra devlet savunmasında genel komiserliğe atanarak siyasi mareşallikle ödüllendirildi. Fakat birçok kişi Yagoda’nın bu yükselişine karşıydı. Yagoda, Gepeu başkanıyken emrinde çok fazla zehir bilim uzmanı vardı ve bunlar kendileri için hazırlatılan özel bir laboratuvarda çalışıyor, buradaki araç gereçleri istedikleri gibi, kontrolsüzce kullanabiliyorlardı. Bu sadece Yagoda’nın kendisi için kurduğu bir kurum olamazdı. Elbette altında Stalin’in parmağı vardı. Bunun için Stalin suç ortağının yanındaydı. Fakat suç ortağının çok şey bildiğini, artık onunla işi bittiğini düşünmüş olacak ki Yagoda 1937’de tutuklandı. Belki de bir şekilde Stalin’in düşmanlığını kazanmıştı. Sebebi gizli kaldı. Stalin, Yagoda ile bir anlaşma yaptı. Yagoda halkın Stalin’e atfettiği suçlamaları tek başına üstlenecek karşılığında da affedilecekti. Yagoda buna inandı ya da inanmak zorunda kaldı. Ancak suçu üstüne almasına rağmen Yagoda kurşuna dizilerek öldürüldü.
Buharin Lenin’in sevdiği ve mum gibi uysal olarak tanımladığı bir siyasetçiydi. Buharin de Lenin’i çok sever, tartışırken bile belirli bir saygı çerçevesini aşmazdı. Naif ve ateşliydi ama kişisel tutkuları da yoktu. Fakat Buharin Stalin’i ima eden kuşkularını ifade etmeye başlayınca Stalin’in düşmanlığını kazandı. İşte bu nedenle devrimin lideri olarak tanınan Lenin’e karşı bu kadar sevgi duyan Buharin 1938’de Stalin tarafından, 1918 yılında Lenin’e suikast düzenlemiş olmakla suçlandı. Tahmin edilebileceği gibi idam edildi. Stalin kendisine aykırı gelen düşünceler karşısında sinirlenir, ona muhalif olanlara acımasızca duygular beslemiştir. Stalin davranışlarının tahmin edilememesini istemiştir. Birçok kişiyi tutuklatmış, işkence ettirmiş ama sonra bir anda onları salmış hatta bazı yüksek rütbelileri tekrar eski görevlerine getirmiştir. Stalin kendisinin nefret ettiği her şeyi savunmuş olan Ehrenburg’a ya da onunla tam ters politika izleyenlere, batıyla ilişkilerde başarısız olan Litvinov’a bile bir şey yapmamıştır. Buradan da Stalin’in keyfince ve hesabına göre bir denetlemeden hoşlandığı anlaşılabilir. Stalin sadistliğinin gereği bu tip bir tavır sergileyerek aslında insanlara onlar üzerinde mutlak bir yönetim ve denetime sahip olduğunu göstermek istemiştir. İnsanların tek bir lafıyla tutuklanması, işkence görmesi, idama yollanması, salınması ona yaşam, ölüm, iyileştirme ve acı verme gibi Tanrısal ve doğal güçlere hükmettiğini hissettiriyor, bununla doyuma ulaşıyordu.
Stalin okul döneminden başlayarak ardında hep bir güvensizlik ve ağır suçlama izleri bırakmıştır. Stalin zamanında aynı yerde sürgün cezalarını çektiği, çokça sefer desteklediği Kamanev’le ve Lenin rahatsızlandığında partinin başında durmuş olan yine eski arkadaşlarından Zinovyev ile 1925’te ters düştü. Bunun üzerine Stalin’e güvenmeyen Zinovyev ve Kamanev güvendikleri çeşitli yerlere eğer birdenbire ölürlerse bunu Stalin yaptırmış olacağını belirten mektuplar bıraktılar. Stalin’in ikisine, özellikle Kamanev’e nefreti; Yagoda’ya olduğu gibi, onların bildiklerinden kaynaklanmıştır. Hatta Troçki’ye de bunu tavsiye etmişlerdir. Tutuklanan Halk Komiserliği Tatar Konseyi eski başkanını örnek vermişler, bunun Stalin’in ilk icraatı, resmi bir kişiyi ilk tutuklatışı olduğunu söylemişlerdir. Ayrıca Stalin’in Troçki’nin kanıtlarına cevap aradığını, zarar görmeden Troçki’yi nasıl ortadan kaldırabileceğini söylemişlerdir. Dahası bu eski iki dost Stalin’in gençler tarafından düzenlenebilecek bir eylemden korkmamış olsa, daha 1924’te Troçki’yi ortadan kaldırmak istediğini de söylemişlerdir.
Troçki 1925 yılında Savaş Komiserliği görevinden alındığında onun yerine Sibirya’da uzun yıllar kürek cezası çekmiş olan Frunze adında biri getirildi. Ancak görevde sadece yedi ay kalabildi. O dönemde orduda Gepeu’nun gözetimi söz konusuydu ve Frunze buna karşıydı. Ayrıca Zinovyev ve Kamanev, Stalin ile anlaşmazlığa düştüğünde de Stalin’e karşıydı. Bu muhalif tavır Stalin’i rahatsız etmişti. Tam da bu sırada Stalin’in eline büyük bir fırsat geçti. Frunze ülserdi ve midesinden ameliyat olmalıydı. Ancak doktorlar Frunze’nin kalbinin kloroformun etkilerine dayanamayacağını söyleyerek onu ameliyat etmemişlerdi. Stalin Merkez Komite’den kendi adamı olan bir doktoru; doktorları toplaması ve Frunze hakkında bir karar verilmesi için görevlendirdi. Beklenen şekilde verilen karar Frunze’nin ameliyat edilmesi yönünde oldu. Frunze istemese de bu ameliyata girmek zorunda kaldı ve öldü. Sonrasında bu konuda suçlamalar yapan bir yazarın eserleri toplatıldı, Stalin de kendi masumiyetini göstermek için dolaylı olarak belgeler yayımlatıp olayı kapattı. Ancak bu gizli ölüm son değildi. Yine Gepeu’nun ordudaki gözetimine karşı çıkan Thuaçevski on iki yıl sonra kurşuna dizildi. Bu dönemde sadece Tuhaçevski değil ordunun deniz ve hava kuvvetleri genelkurmayları da kurşuna dizildi.
Voroşilov uysal biri olarak tanımlanabilirdi ve böyle birisi ordudaki gözetime razı olabilirdi. Bu nedenle orduların başına getirilmiştir. Ancak anlaşılan uysallığı, Voroşilov’un Stalin’e karşı takındığı tutumda başına buyruk kararsızlıklar sergilemesine engel olamamış ki Stalin, iki yıllık bir süre içerisinde, Voroşilov’un yakın çalışma arkadaşlarını, en güvendiği adamlarını, yardımcılarını ve meslektaşlarını öldürtmüştür. Voroşilov’un kendisine yakın olan bu kişiler ya da en azından bunların bazıları tarafından kışkırtılmış olma olasılığı vardır. Stalin böyle bir durumda Yagoda’nın ölümünden sonra Gepeu’nun başına geçmiş olan Yejov aracılığıyla Voroşilov’un yakınındaki bu insanların ölüm planını hazırlamış, Voroşilov’dan seçimini yapmasını istemiştir. Sonuç olarak Stalin’den korkan ve tuzağa düşen Voroşilov kendi yakınındaki bu insanların ölümünü kabullenmiş, bu konuda Stalin ile iş birliği yapmıştır.
Stalin sadece bedensel sadizmi değil, ek olarak özellikle başlarda tinsel sadizmi de kullanmıştır. Tinsel sadizm manevi bir unsurdur ve başka kişilerin duygularını incitmek, onu aşağılamak temeline dayanır. Bu sadistlik bedensel sadistlikten çok daha yaygındır çünkü herhangi bir bedensel güç ya da üstünlük gerektirmez. Stalin ise tinsel sadistliğini bedensel uygulamalarla desteklemiştir. Stalin, özellikle hoşuna giden bir yöntem uygulayarak sadistliğinin tinsel yönünü göstermiştir. Bu yönteme göre Stalin birkaç gün içinde tutuklatacağı kişiyi güvende olduğuna inandırırdı. Böylece birkaç gün sonra güvende olduğunu sanan kişi ruhsal açıdan çok büyük bir darbe alırdı. Ayrıca Stalin birine güvendiğini belirtip onu buna inandırırken bir yandan da o kişinin tam zıttı bir geleceğe sahip olacağını, yani birkaç gün içinde tutuklanacağını bilerek bir tatmin sağlıyor, adeta kadere hükmettiğini sanıyordu. Medvedev bu konuda bazı örnekler vermiştir. Mesela iç savaş kahramanı D.F. Serdich tutuklanmadan kısa bir süre önce, bir kabulde, Stalin onunla kadeh tokuşturmak istemiştir. Stalin bir toplantıda Bliukher ile samimi bir şekilde konuşmuş; ama birkaç gün sonra Bliuker mahvedilmiştir. Ermeni bir heyet Stalin ile görüştüğünde, Stalin onlara şair Charents’e dokunulmayacağını söylemiş ama birkaç ay sonra onu tutuklatmış ve öldürmüştür. Yine Stalin, Ordzhonikidze’nin komiser vekili olan Serebrovski’nin eşinin her yere yaya gittiğini duymuş, kadını arayarak ona Kremlin garajından bir araç tahsis edeceğini söylemiştir. Stalin gerçekten kadına bir araba göndertmiş, ancak bundan iki gün sonra kocası Serebrovski’yi kaldığı hastaneden aldırarak tutuklatmıştır. Bu şekilde tutuklanmalardan huzursuz olan, tarihçi ve yayımcı Steklov, Stalin’le görüşüp ona endişelerini belirtmiştir. Stalin partinin onu sevdiğini, ona inandığını, bu yüzden üzülmemesi gerektiğini söylemiş; ancak daha o akşam NKDV onu götürmek için evine gelmiştir. Stalin güven verdikten sonra aniden zıt yönde bir darbe indirme alışkanlığını sadece kişisel ilişkilerinde ya da ülke içi durumlarda göstermedi. Bu tavrını yurtdışı siyasetinde de açıkça ortaya koydu. Stalin, İngiltere ve Fransa’ya hakaret etmek; Chemberlain Hitler’i yatıştırmaktan vazgeçmeden onlardan intikam almak istiyordu. Bu nedenle İngiltere ve Fransa ile dostça açık müzakereler yapıyor görünmüş; ama bir anda gizlice Hitler ile anlaşıp Naziler ile iş birliği kurmuştur.

Stalin’in bir başka sadistliği ise devletin önemli mevkilerindeki kişilerin eşlerini ve çocuklarını tutuklatıp çalışma kamplarında tutmasıydı. Bu durum karşısında eşleri ve çocukları bu acımasız kamplara yollananlar Stalin’den onları serbest bırakmasını dahi isteyemiyor, boyun eğiyor ve görevlerine devam ediyordu. Ayrıca tutuklamaların haklı olduğu konusunda da Stalin ile aynı görüşü paylaşmak zorunda kalıyorlardı. Bahsedilen olaylara birçok örnek bulunabilir. Örneğin Sovyetler Birliği Başkan’ı Kalinin’in karısı, 1937’de tutuklanmış, Molotov’un eşi ve Otto Kuusinen’in eşi ve çocuğu çalışma kamplarına yollanmıştır. Anlatılana göre Stalin, Komintern’in yetkililerinden Otto’ya oğlunun salıverilmesi için neden çaba göstermediğini sorunca, Otto “Besbelli tutuklanması için önemli nedenler vardı.” diyerek fikrini belirtmiştir. Bu olayın hemen sonrasında Stalin, hoşnut bir şekilde gülmüş ve Otto’nun oğlunun serbest bırakılmasını emretmiştir. Bir başka örnek de döneminde ülkenin en güçlü isimlerinden birisi olan Lazar Kaganviç’in kardeşi Mikail Moiseeviç’in tutuklanması ve Lazar’ın bu durumda takındığı tutumdur. Mikail savaştan önce Havacılık ve Sanayi Bakanı olarak görev yapmıştır. Mikail savaştan önce iyi bir Stalinci olmuştur; savaştan sonra ise Stalin’in gözünden düşmüştür. Bir yeraltı faşist merkezi kurmakla suçlanan tutuklular ifadelerinde Mikail’in suç ortakları olduğunu, onun aslında Hitlerci olduğunu, Hitler’in Moskova’yı alsaydı onu başkan yardımcısı yapacağını, Mikail’in kolay ele geçirilebilsin diye bazı uçak fabrikalarını sınıra yakın kurdurttuğunu söylemiştir. Stalin, bunun üzerine Lazar ile görüşmüş ve Lazar gerekirse tutuklanmasını söylemiştir. Stalin sonra Lazar’ın bu ilkeli davranışını bir Politbüro toplantısında övmüştür.
Fiziksel ve kişisel acımasızlık hiç kuşkusuz Stalin’in belirgin bir özelliğiydi. Stalin’in bu özelliğine dair daha kişisel ve karakteristik örnekler de vardır. Anlatılana göre Stalin Bakü Hapishanesi’nde kaldığı sırada, yan hücresindekilerden birisi devrim hakkında konuşurken Stalin beklenmedik bir şekilde adama “Kana mı susadınız?” diye sormuş, ardından da koncundan bir bıçak çıkarıp pantolonunu sıvamış, bacağında bir yara açarak “Alın size kan!” demiştir. Yine anlatılana göre Stalin mevki sahibi olduktan sonra da bu tarz tutumlara devam etmiş, kır evindeyken koyunların kanını akıtarak ya da karınca yuvalarını yakarak eğlenmiştir (Troçki, 2006). Elbette anlatılan birçok şey Stalin konusunda tamamen gerçeği yansıtamaz; ancak ortaya konulan belgeler, ona en yakın olanların tanıklıkları ve anıları dışında güvenilebilecek kaynaklar yoktur. Fakat şu bir gerçektir ki yaşadıkları ve yaptıkları sadizmin tanımlanmış özellikleriyle karşılaştırıldığında Stalin’in sadist karakteri açığa çıkmaktadır.
Yararlanılan Kaynaklar
Aykan Uncu, Liderlik Teorilerinde Toksik Liderliğin Araştırılması: Hitler Ve Stalin Örneği
Erich Fromm, İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri
Sigmund Freud, Metapsikoloji-1,2,3,4
Öztoprak, G. (2012). Stalin’ İn Ölümünün Türk Basınındaki Yankıları. Stalin’ in Ölümünün Türk Basınındaki Yankıları
Lev Troçki, Stalin
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Aykan Uncu’ya aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Türkiye-Rusya Arasındaki Siyasi Ve Ekonomik İlişkilerin Tarihçesi Ve Bugünkü Durumu

Türkiye-Rusya İlişkilerinin Tarihçesi

İki ulus arasındaki ilişkiler 15.yy da Osmanlı Devleti ve Çarlık Rusya’sı arasında başlamıştır. İlişkilerin başlangıcı iki ülke arasındaki güç ve çıkar çatışmaları ile bağlantılıydı. Rusya’nın var oluşundan itibaren Akdeniz sularına ulaşma çabaları bu çatışmaların nedenleri arasındadır. Osmanlı Devletinin 1600’lü yıllardan itibaren yavaş yavaş gücünü kaybetmesiyle iki ulus arasındaki ilişkiler Osmanlı aleyhine negatif yönlü ve ağırlıklı savaş halinde seyir alan bir çizgide gelişmiştir. 1699 Karlofça Antlaşması’na kadar iki ülke 3 kez savaş meydanında karşı karşıya gelmişlerdir . 1699’dan sonra ise Rusların Osmanlı üzerindeki üstünlüğünü artık daha belirgin hale gelmiştir. Kalıcı elçilik ve Osmanlı Devleti içinde bulunan Ortodoksları da himayesi altına alan Rusya artık Osmanlı içişlerine de karışabilir hale gelmişti. Yıllar içinde çeşitli ateşkesler olsa da iki ülke ilerleyen yıllarda yine savaşan taraflar halinden kurtulamamıştır. Rusya tek başına değil, yeri geldiğinde Fransa, yeri geldiğinde İngiltere ile de ittifaklar yaparak Osmanlı ile savaş halini almıştır. İki ülke son olarak savaş meydanına 1914’te 1.Dünya Savaşı’nda çıkmıştır. Kafkas Cephesi’nde Osmanlı ile savaşan Rusya ülke içinde çıkan Bolşevik İhtilali ile kazandığı toprakları bırakarak savaştan çekildiğini açıklamıştır. Bu olaydan sonra iki ülke arasındaki ilişkilerin tansiyonunun yavaş yavaş düşmeye başladığı belirtilebilir. Cumhuriyetin kurulması ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ülkeler sistemine katılmasından sonra iki ülke arası işbirliği dönemi başladı ve akabinde çeşitli anlaşmalar yapıldı. Bunlara 1929’daki Dostluk Antlaşması ve 1934 ve 1937’deki ticaret antlaşmaları örnek verilebilir. Türkiye Cumhuriyet’inin izlediği akılcı politikalar ile ekonomik açıdan gelişme çabasındaki Türkiye sanayisi için Sovyet Rusya’sının önemli destekleri olmuştur. Seydişehir Alüminyum Fabrikası ve İskenderun Demir Çelik Fabrikası gibi birçok yatırım Sovyetler Birliği tarafından desteklenmiştir.
2.Dünya Savaşı ile başlayan süreç Türkiye-Rusya ilişkilerinde 30 yıllık bir gerilemeye sebep vermiştir. Bu dönem özetlenecek olursa, 2.Dünya Savaşı esnasında Sovyet Rusya’sı, Türkiye’den Boğazlardan üs talebinde bulunmuş, özellikle 19 Mart 1945’te Türkiye’ye verdiği notada 7 Kasım 1945’te bitecek olan 17 Aralık 1925 tarihli Türk-Sovyet Dostluk ve Saldırmazlık Antlaşmasını yenilemek istemediğini bildirmiştir.  Bu sırada Türkiye savaşta tarafsız iken, savaş biterken Almanya ve Japonya’ya savaş ilan ederek, Batı ittifakına girmiş,1952’de NATO’ya katılınca iki yıl sonra Rusya isteklerinden vazgeçmiş ve Türkiye, Rusya tehdidinden kurtulmayı başarmıştır. Gergin geçen yaklaşık bir 10 yıllık dilim sonrası ilişkiler 1967 yılında yavaş yavaş düzelmeye başlamış,1967, 1972 ve 1979 yılında imzalanan ticaret anlaşmaları gerginliği gittikçe azaltan bir etki yaratmıştı. Eski gerginliklerin yerini iki devletin de çıkarlarını koruma politikası alınca Türkiye ve Rusya’nın enerji platformunda bir araya geldiği görülmektedir. Doğalgaz sevkiyatı konusunda Dünya’da 1.sırada olan Rusya 1980lerden sonra Türkiye’yi planlarına katmaya başlamıştır. Çünkü sevkiyat konusunda her zaman alternatifler arayan Rusya Türkiye’yi bu konuda köprü olarak kullanabilirdi, Türkiye’de bu köprü görevinden kendisine nispeten daha ucuz gaz ve Rusya ile stratejik bir ilişki sahibi olma şansı elde edebilecekti. 1990 larda Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla da Türkiye için Sovyet ideolojisi sorunu ortadan kalkmış ve ilişkilerin daha da ilerlememesi için ortada bir neden kalmamıştı.1997 de yapılan Mavi Akım Antlaşması ile iki ülke enerji alanında ilk ciddi antlaşmalarını sağlayarak ilerleyen yıllarda artacak olan bir işbirliğinin temelini atmış oldular.

Türkiye-Rusya Ekonomik İlişkileri

Türkiye ile Rusya arasındaki ekonomik ilişkilerimizin temel çerçevesini, Türkiye ile SSCB arasında 8 Ekim 1937 tarihinde imzalanan Ticaret ve Seyrüsefain Anlaşması belirlemiştir. SSCB’nin dağılmasını takiben, RF ile bu alandaki yasal zemini ise 25 Şubat 1991 tarihinde imzalanan Ticari ve Ekonomik İşbirliğine Dair Anlaşma oluşturmuştur. 1992 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılması ile birlikte Rusya ile ilk önce ticari ilişkiler gelişmeye başlamış, ardından ticari ilişkiler kadar olmasa da Türk yatırımlarında artış kaydedilmiştir. Türk özel sektörü 1990’ların sonlarına doğru yatırımlarına hız vermiştir. Günümüzde genişleyen ve iç içe geçen küresel ekonomi, ülke ekonomilerinin birbirine olan duyarlılığını arttırmıştır. Bu durum birçok ekonomik avantaj getirmekle birlikte bir takım riskleri de içermektedir. Bir ülkede oluşabilecek ekonomik kriz başta o ülkeyle ekonomik ilişkisini olan ülkeler ve komşuları olmak üzere diğer ülkeleri de olumsuz yönde etkilemektedir. Özellikle bu ülke dünya ticaretinde önemli bir konuma sahipse bu etkinin şiddeti daha da fazla olmaktadır. ‘’1997 Asya ve 1998 Rusya krizleri Türkiye ekonomisini derinden etkilemiştir. Özellikle 1998de Rusya’nın ihracat talebinin daralması ve artan uluslararası güvensizlik ortamına ilave olarak siyasi alanda yaşanan belirsizliklerin artmasıyla Türkiye ekonomisi finansal reel krize sürüklenmiştir.’’ 2000’li yıllarda Rusya ve Türkiye adına önemli adımların atıldığı bir döneme girilmiştir. Tarih boyunca Türk devlet liderleri zaman zaman ABD’yi zaman zaman ise Rusya’yı desteklemiş oldukları için iki ülkenin çıkarları doğrultusunda Türkiye hep bir taraf seçmek zorunda kalmış genellikle de Rusya’ya aleyhte bir saf almıştı. Fakat 2000 li yılların ardından Türkiye, Rusya’da ki siyasal rejim değişikliği ve komşuları ile ekonomik işbirliğini arttırma strateji doğrultusunda 500 yıllık komşusu Rusya ile daha önce Cumhuriyetin kuruluş
yıllarında sahip oldukları iyi ilişkiye tekrar sahip olma yoluna girmiştir. Enka, Koç, Zorlu Grubu (Vestel, Taç, Zorlu Enerji), Efes, Şişecam, Kale Grubu, Eczacıbaşı gibi büyük firmaların yanında küçük ve orta ölçekli firmaların üretim tesisleri kurmak suretiyle pazara olan ilgileri her geçen gün artmıştır.

2012 yılı sonu itibariyle Rusya’daki Türk yatırımların toplam tutarının 9 milyar Dolara yaklaştığı tahmin edilmektedir.2011 yılı sonu itibariyle Türkiye’deki Rus yatırımlarının tutarı da 9 milyon Dolar civarındadır.  Son olarak 2012 yılında Rus bankası Siberbank, Deniz Bankı satın alarak Türkiye’ye önemli bir yatırımda bulunmuştur. Gelişen ikili ekonomik ilişkiler neticesinde Rusya, Türkiye’nin ithalat yaptığı ülkeler arasında Almanya ve Çin’i geride bırakarak birinci sırada bulunmaktadır. Rusya Türkiye’nin toplam ihracatı içerisinde yüzde 4.4 pay alırken, Türkiye’nin Rusya İthalatı içerisindeki payı ise yüzde 2.1 oranı ile 13. sırada kalmaktadır. Türkiye Rusya’yla olan dış ticaretinde 2012 yılında 20 milyar dolayında açık vermiştir. Rusya ile dış ticaret açığının temel nedeni, Türkiye’nin başta doğal gaz olmak üzere Rusya’dan aldığı yüksek enerji faturasından kaynaklanmakla birlikte, diğer yandan da Rusya’nın uyguladığı yüksek gümrük tarifelerine , üreticilerine sağlamış olduğu Türk şirketlerinin rekabetlerini bozucu destek ve sübvansiyonlarla, çeşitli tarife dışı engellere dayanmaktadır. Bu nedenle Rusya’nın DTÖ üyeliği Türkiye açısından büyük önem taşımaktadır. Rusya’nın, DTÖ’ye girmesinin ardından Rusya ticaretinin şeffaflaşarak Türkiye için olumlu sonuçlar vereceği belirtilebilir. DTÖ üyeliği sonrası ticari olumsuzluklar, rekabet bozucu engeller ortadan kalkacak ve Rusya’ya ihracatımızın artması yönünde yardımcı olacaktır. Rusya’nın kısıtlamaları kaldırmasıyla Türkiye’nin Rusya’ya gıda, otomobil, otomotiv yan sanayi, inşaat malzemeleri ve müteahhitlik hizmetleri başta olmak üzere, tarım ekipmanları tekstil ve hazır giyim, tıbbi cihazlar vb. sektörlerinde ihracat artışı sağlanmasına katkı sağlayacaktır. DTÖ sonrası Rusya’nın artacak GSYİH ve hane halkı gelirleri, Türkiye’ye gelen Rus turist sayısında artış sağlayacaktır. Türk hükümetinin Rusya’ya karşı verilen dış ticaret açığını azaltma yönündeki kararlılığı, DTÖ üyeliği sonrası engellerin kalkacağı ve perakende sektörünün büyüyeceği Rus pazarına Türk işletmelerinin yatırım yapmaları ve şube açmaları konusunda cesaret verici ve teşvik edici rol üstlenecektir.
Rusya DTÖ’ne üye olmasıyla birlikte, daha önce olumsuzluk yaratan kararların benzerlerini alamayacaktır. Örnek olarak,2008 yılının 8. Ayında Rusya, gümrüklerine yaptığı bir bildirim ile Türkiye, Yunanistan, Moğolistan, Çin ve BAE’ inden yapılan ithalata gümrüklerinde zorluklar çıkarmaya başlamış, bu da bu ülkelerden ithalatı olumsuz etkilemiştir. Türkiye ancak 13 ay sonra Türk-Rus gümrükleri arasında yeni bir anlaşma imzalayarak bunu aşma başarısını gösterebilmiştir. İki ülke arasında ticareti kolaylaştırmak için yürürlüğe alınması planlanan TL ve Ruble ile ticaretin geliştirilmesi de ekonomik ilişkiler açısından olumlu sonuç verecek bir unsur olarak görülmektedir. Rusya’da taahhüt işlerinin artırılması ve gelen Rus turist sayısının artması da ilişkilerimiz açısından olumlu unsurlardır. İki Ülke Arasındaki Anlaşmalar Rusya ile imzaladığımız, Karma Ekonomik Komisyonu mekanizmasını kuran Anlaşma ile Gelir Üzerinden Alınan Vergilerde Çifte Vergilendirmeyi Önleme, Turizm alanında İşbirliği, Yatırımların Karşılıklı Teşviki ve Korunması, Gümrük Konularında Karşılıklı Yardım ve İşbirliği Anlaşmaları ve Uluslararası Karayolu Taşımaları Hakkında Protokol, Rusya ile ekonomik ilişkilerimizi düzenleyen diğer önemli belgelerdir.

Karadeniz Ekonomik İşbirliği

Karadeniz Ekonomik İşbirliği (KEİ), Türkiye’nin girişimi ve öncülüğüyle 25 Haziran 1992 tarihinde İstanbul Zirvesi sırasında yayımlanan Deklarasyon ile kurulmuş ve Mayıs 1999 yılında yürürlüğe giren KEİ Şartı ile uluslararası örgüt kişiliğini kazanmıştır. Arnavutluk, Azerbaycan, Bulgaristan, Ermenistan, Gürcistan, Moldova, Romanya, Rusya Federasyonu, Türkiye, Ukrayna ve Yunanistan kurucu üyelerdir. Sırbistan’ın da 2004 yılında KEİ’ye katılmasıyla üye sayısı 12’ye çıkmıştır. Soğuk Savaş sonrası dönemde Karadeniz çevresinde kurulan böyle bir işbirliği örgütü ile bölgesel barış, güven ve istikrarın sağlanması yanında bölgedeki ekonomik değişim sürecinin hızlandırılmasına da katkıda bulunmak hedeflenmiştir. KEİ Şartında, ekonomik işbirliği çerçevesinde; ticaretin geliştirilmesi, bankacılık ve finansman, iletişim, çevrenin korunması, tarım, enerji, bilim ve teknoloji, eğitim, istatistik verileri ve ekonomik bilgi değişimi, sağlık ve eczacılık ile ulaşım önde gelen alanlar olarak sıralanmıştır. Bu alanlarda işbirliğinin arttırılması ve üye ülkelerin birbirine öncelik tanıması amaçlanmıştır. Kuruluşu üzerinden 20 yılı aşkın süre geçmiş olmasına karşın KEİ anlaşmasından arzu edilen ekonomik hedeflere ve üye ülkeler arasında işbirliği düzeyine henüz ulaşılamamıştır. Bunun temel nedeni Türkiye ve Yunanistan dışında kalan üye ülkelerin henüz serbest piyasa ekonomisine tam anlamıyla geçememiş olmalarıdır. Diğer bir önemli neden ise ülkeler arasında siyasal ve politik uyumsuzluk ve görüş ayrılıklarıdır. Üye ülkeler imza metnini parlamentolarından onay alarak geçiremediklerinden örgüt, Birleşmiş Milletler tarafından onaylanmadığından tüzel kişilik kazanamamıştır. Bu durum uluslararası kuruluşlardan kredi sağlanmasının önünde engel teşkil etmektedir. Örgütün üye ülkeleri siyasi çıkarlarını ekonomik çıkarlarının üzerinde tutarak, temel hedef olan birliğin entegrasyonun gerçekleşmesi yönünde uzlaşmaya yanaşmamakta, bu yönde önemli engeller ortaya çıkarmaktadırlar. KEİ’nin dünya ihracatından aldığı pay (2009 itibariyle) yüzde 4,6; dünya ithalatındaki payı ise, yüzde 4,2 düzeyindedir.

Günümüzde ülkelerin, içlerine kapanarak ekonomik anlamda gelişme şansları kalmamıştır II. Dünya savaşı sonrası değişen siyasal ve ekonomik şartlarında, birbirine coğrafi açıdan uzak ülkeler dahi aralarındaki ekonomik ilişkilerini arttırarak gelir seviyelerini yükseltme çabasındadırlar. Bu bağlamda artık küreselleşen ve liberalleşen dünyada ülkelerin ulusal sınırları önemini kaybederken, örgütlülük önem kazanmıştır. Hem ekonomik bütünleşme ile gelişme, hem de toplumların barış ve refah içinde yaşaması için artık örgütlere katılım hayati önem arz etmektedir. KEİ Dönem Başkanlığı, 1 Temmuz 2012 tarihi itibariyle ülkemize geçmiştir. ‘’Dönem Başkanlığımız süresince kuruluşunda öncü rol oynadığımız ve Sekretaryasına ev sahipliği yaptığımız KEİ’ye küresel ve bölgesel gelişmeler ışığında yeni bir vizyon kazandırılarak, etkinlik ve görünürlüğünün artırılması amaçlanmaktadır.’’ Yukarıda yapılan değerlendirmeler ışığında KEİ örgütü üyesi olan Türkiye ve komşu üye ülkelerin geçmişte kalan anlaşmazlıkları bir kenara bırakarak ortak işbirliğini arttırarak, birbirleri arasındaki ticaret hacmini genişletmeleri, ekonomik olarak kalkınmalarına destek olacaktır. Özellikle Rusya’nın DTÖ üyeliği ile birlikte bu birliğin ekonomik olarak en büyük iki ülkesi Türkiye ve Rusya’nın Dünya ticaretine yön veren bu en büyük birliğin çatısı altında toplanacak olmaları KEİ üye ülkelerin ortak işbirliği çabalarını arttırmasına olumlu katkıda bulunacaktır.

Doğal Gaz Anlaşması

18.9.1984 tarihinde imzalanan Doğal Gaz Anlaşması ile Sovyet tarafı 1987 yılından başlayarak 25 yıl süreyle Türkiye Cumhuriyeti’ne doğal gaz sevk etmeyi garanti ederken, Türk tarafı da bu süre zarfında doğal gaz ithal etmeyi taahhüt etmiştir. Anlaşma ile, doğal gaz bedellerinin Türkiye tarafından serbest döviz şeklinde ödenmesi, Rus tarafının ise bu ödemeleri genelde Türk malları alımında kullanması amaçlanmıştır. Anlaşmanın imzalandığı dönemde, doğal gaz karşılığında mal ihracı uygulaması ile geleneksel Türk ürünleri ihracatından ziyade, Türk sanayi ürünlerinin ihracatının arttırılması için yeni bir imkân yaratılması hedeflenmiştir. Doğal gaz anlaşmasının ülkemiz açısından diğer önemli bir yönü, doğal gaz bedellerinin bir kısmının, Türk müteahhitlik firmalarının Rusya’da gerçekleştirmiş oldukları projelerin finansmanında kullanılmasıdır. 1986 yılında imzalanan 9. Dönem Türkiye – Rusya Hükümetler arası Karma Ekonomik Komisyonu (KEK) Protokolünde bu konuda hükümlere yer verilmiştir. İlk doğal gaz alımına başlanıldığı yıl olan 1987 ile 1994 yılları arasında 1,9 milyar Dolar tutarında doğal gaz ithalatı gerçekleştirilmiş olup, bu tarihler arasında belirlenen mal listeleri kapsamında kayda alınan ihracat miktarı 271 milyon Dolar, gerçekleştirilen müteahhitlik hizmetleri toplamı ise 609 milyon Dolar olmuştur.
Ancak, söz konusu Doğal Gaz Hesabı Uygulaması, 1994 yılından itibaren devam ettirilememektedir. Diğer taraftan, ülkemizdeki doğal gaz kullanımının giderek yaygınlaşması ve 1990’lı yıllardaki ihtiyaçlar nedeniyle, ithal edilen doğal gaz miktarının artırılması yönünde ülkemizce çalışmalara başlanmıştır. 1994 yılında imzalanan protokol ile mevcut 6 milyar metreküp doğal gaz alımının, 1995 yılından itibaren tedricen artırılması ve 1998 yılında 10.5 milyar metreküpe çıkarılması öngörülmüş, 1996 yılında imzalanan bir protokolle de Batı hattından sağlanacak ilave gaz miktarı 8 milyar metreküpe çıkarılmıştır. Ayrıca, mevcut Batı hattına ilave olarak Rusya Federasyonu’ndan ithal edilecek doğal gazın Karadeniz’in altından geçerek Türkiye’ye getirilmesine ilişkin anlaşma 1997 yılında imzalanmıştır. “Mavi Akım” olarak adlandırılan bu anlaşma ile ülkemize Karadeniz’in altından 16 milyar metreküp doğal gaz sevk edilmesi kararlaştırılmıştır. Türkiye 2000’li yıllarda enerji ihtiyacının önemli bir bölümünü Rusya Federasyonu’ndan sağlama konusunda bir tercih yapmıştır. Bu tercih, Rusya Federasyonu ile ekonomik ve ticari ilişkilerimizdeki temel noktalardan birini teşkil etmektedir. Ülkemiz 2011 yılında ithal ettiği toplam 43,874 milyar m3 doğal gazın 25,4 milyar metreküpünü Rusya’dan satın almıştır. 28.12.2011 tarihinde imzalanan “Güney Akım” adı verilen diğer bir doğal gaz boru hattı anlaşmasıyla doğal gaz boru hattı Türkiye’nin karasularından geçerek Rus doğalgazını Karadeniz’in altından Bulgaristan, Macaristan, Sırbistan ve Slovakya üzerinden Batı Avrupa’ya taşıyacaktır. 900 kilometre uzunluğundaki boru hattı yılda 63 milyar metreküp gaz taşıma kapasitesine sahip olacak ve yapımı 2015 sonunda tamamlanacaktır.
Rusya ile yapılan doğal gaz antlaşmaları Rusya ile yaptığımız ticaretin temelini oluşturmaktadır. Türkiye gelişen ekonomisinin enerji ihtiyacını karşılamak üzere diğer enerjilere göre daha ekonomik ve çevreci olan doğal gazı tercih etmiş ve Avrupa’nın en hızlı gelişen doğal gaz pazarı haline gelmiştir. Doğal gaz ihtiyacını karşılamak üzere ise büyük oranda Rusya ile işbirliğine gidilmiştir. Kuşkusuz ki bu tercihin en önemli nedenleri Rusya’nın dünyanın en büyük doğal gaz rezervine sahip olması sonucu diğer ülkelere göre uygun fiyatlara doğal gaz temin ediyor olması ve Türkiye’ye olan coğrafi yakınlığıdır. Türkiye başlangıçta yukarıda belirtildiği üzere doğal gaz alımı karşılığında Rusya’ya karşı oluşacak ticaret açığını giderecek yönde bir takım ticari anlaşmalar yapmış olmasına rağmen ilerleyen süreçte artan doğal gaz ihtiyacı tutarında mal ihracatı gerçekleştirme imkânı bulamamıştır. Bunun sonucu olarak Türkiye aleyhine var olan ticaret açığı daha da büyümüştür. Stratejik öneme sahip enerji konusunda Rusya’ya olan bağımlılığımız büyük oranda artmıştır. Rusya ile yapılan doğal gaz anlaşmaları başta Azerbaycan olmak üzere diğer Türk Cumhuriyetleri ile yapılabilecek doğal gaz anlaşmalarıyla sağlanabilecek ekonomik birlikteliğin gelişmesi yönünde engel teşkil etmiştir. Rusya’nın DTÖ üyeliğinin Doğal gaz ticaretimiz üzerine çok önemli etkilerinin olması beklenmemektedir. Ancak Rusya, DTÖ ile birlikte Rusya’nın yurtiçi ve yurtdışı kullanıcılar için uyguladığı farklı doğalgaz fiyatını uygulayamayacak olmasından dolayı, doğal gaz fiyatlarında yüksek fiyat politikası izleyemeyecektir. Türkiye’nin ithalatında ilk sıralarda yer alan doğal gaz fiyatları değerlendirildiğinde geçmişe göre daha avantajlı bir durum sağlayacaktır.

Nükleer Santral Anlaşması


Türkiye ve Rusya arasındaki son dönemdeki önemli ekonomik anlaşmalardan bir tanesi de 12.05.2011 tarihinde imzalanan Nükleer Enerji Santrali yapım anlaşmasıdır. Bu anlaşma ile Rusya Türkiye’ye değeri 20 Milyar Doları bulacak 4 bin 800 MW’lık kapasiteye sahip olması planlanan dört üniteden oluşan bir santral inşa edecektir. Mevcut ve önümüzdeki dönem de enerji açığı bulunan Türkiye’nin başta Avrupa ve Japonya olmak üzere gelişmiş ülkelerin 10 yıllık süreçte nükleer enerji kaynaklı üretimi yarı yarıya azaltacakları kararına karşın bu enerji türünü seçimi yoğun eleştirilerle karşılaşmıştır. Eleştiri konusu olan diğer bir konu ise ihale yüklenicisi ülke ile ilgilidir. Özellikle Almanya ve Japonya’nın teknolojik alandaki gelişmişlikleri göz önüne alındığında neden bu ülkelerden bir tanesi ile anlaşma yapılmadığı sorgulanmıştır. Kuşkusuz bu kararın temel nedeni olarak son dönemde artan ekonomik ilişkileri daha da pekiştirmek adına Türkiye’nin Rusya’ya karşı bir iyi niyet yaklaşımı olduğunu belirtebiliriz. Türkiye’nin doğal gaza olan bağımlılığını azaltma politikasının bir parçası olan Nükleer Elektrik Santralleri ile Rusya’dan alınacak doğal gaz miktarının azalacak olması nedeniyle Rusya’nın oluşacak olası ekonomik kaybı böylece engellenmiş ve Rusya ile iyi bir seyirde olan ekonomik ve siyasi ilişkilerin devamının sağlanması amaçlanmıştır.

Turizm Alanında İlişkiler

Rus vatandaşlarının artan gelirlerine paralel olarak yurtdışı seyahatlerinde son dönemde artış görülmektedir. Özellikle kişi başına milli gelirin yüksek olduğu Moskova ve St.Petersburg gibi şehirlerde yaşayan yüksek gelirli Rusların bir çoğu tatillerini yurt dışında geçirmektedirler. RF’de 2010 yılında yurtdışına çıkan turist miktarı bir önceki yıla göre %32,0’lik artış ile 12,6 milyon kişi olarak gerçekleşmiştir. Rusya Federal Turizm Ajansı’nın açıkladığı istatistiklere göre, 2 milyon 367 bin turistle Türkiye 2010 yılında da Rusya halkının en gözde tatil ülkesi konumunda bulunmaktadır. Ancak, 2010 yılında Mısır, %36,0’lik artış oranı ile Rusya’dan 2 milyon 198 bin turist çekmiş ve ikinci sıradaki yerini sağlamlaştırmıştır. Diğer ülkeler ise, Çin (1 440 bin, %44,0 artış), Finlandiya 709 bin (%27,0 düşüş), Almanya 470 bin (%30,0 artış), İtalya 451 bin (%34,0 artış), İspanya 411 bin (%39,0 artış), Yunanistan 386 bin (%37,0 artış), Tayland 264 bin (%13,0 düşüş). 2011 yılı başında yaşanan Arap Baharı nedeniyle, Mısır’ın turizm destinasyonu olarak güvenilirliği Rus turistler nezdinde azalmış ve 2011 yılı yaz ayında ülkemize Rus turistler daha fazla gelmeye başlamıştır. Özellikle 2011 yılı Nisan ayında iki ülke arasında turistik vizelerin kaldırılması bu süreci daha da hızlandırmıştır. Bu kapsamda, RF’de 2011 yılında yurtdışına çıkan turist miktarı bir önceki yıla göre %15,0 artış ile 14,49 milyon kişi olarak gerçekleşmiştir. Rusya Federal Turizm Ajansı’nın açıkladığı istatistiklere göre, 2,68 Milyon turistle Türkiye 2011 yılında da Rusya halkının en gözde tatil ülkesi konumunda bulunmaktadır. 2011 yılında Türkiye’yi Çin (1,5 Milyon turist) ve Mısır (1,45 Milyon turist) izlemektedir.
Türkiye Turizm Bakanlığı’nın istatistiklerine göre 2011 yılında Türkiye’yi ziyaret eden Rus turistlerin sayısı 3,47 milyon dur . Türkiye Rus turistlerin en çok tercih ettiği ülke konumundadır. Rusya
Federasyonu’ndan yurt dışına giden 11–12 milyon turistin 3,5 milyonu Türkiye’yi tercih etmektedir. Diğer bir ifadeyle Rusya Federasyonu’ndan yurt dışına tatil için çıkan her üç Rus’tan birinin tercihi Türkiye olmaktadır. Türkiye’ye gelen Turist sıralamasında Rus turistler Almanya’dan sonra ikinci sırada yer almaktadır. Almanya’dan gelen turistler arasında Alman pasaportlu Türkler olduğu dikkate alındığında Rus turistlerin ilk sırada yer aldığını varsayabiliriz.1999-2011 arasında Türkiye’ye gelen yabancı ziyaretçi sayılarının yüzdesel olarak değişimleri incelendiğinde Rus ziyaretçi sayısının yaklaşık 7 kat oranında arttığı görülmektedir. İlk on sıradaki ortalama artışın yaklaşık 4 kat olduğu göz önüne alındığında Rus ziyaretçilerin artış sayısı ortalamanın oldukça üzerinde gerçekleşmiştir. Rusya’nın DTÖ üyeliğini takiben GSYIH ve kişi başına düşen gelirindeki oluşacak artışa paralel olarak, Türkiye’ye gelecek Rus ziyaretçi sayısının artarak devam etmesini beklemek yerinde bir yaklaşım olacaktır. Rusya da 2000 yılında 6.732$ olan kişi başına GSYIH, 2011 yılında 12.600$ olarak gerçekleşmiş ve bu yıllar arasında Türkiye’yi ziyaret eden Rus ziyaretçi sayısı sırasıyla 677 bin den 3milyon 470bine yükselmiştir. On bir yıl içinde oluşan yaklaşık iki kat oranında kişi başı gelir artışı Rus turist sayısında yaklaşık altı kat artışı beraberinde getirmiştir. DTÖ katılımı ile birlikte Rusya’nın uzun vadede sağlayacağı yüzde 11’lik GSYIH artışı öngörüsünden hareketle Rus ziyaretçi sayısında ilave %60 artış beklenmelidir. DTÖ üyeliği etkisiyle sonuç olarak önümüzdeki on yılsonunda Türkiye’yi ziyaret edecek Rus turist sayısı 5,5 milyonu aşacaktır. Ziyaretçi sayısının artışı ile birlikte Türkiye turizminin olumlu yönde etkilenerek Türkiye’nin turizm gelirinde artış olacağını belirtebiliriz. Türkiye’nin Rusya’nın DTÖ üyeliği sonraki önümüzdeki dönemde de Rus turistlerin ilk tercih ettiği ülke olabilmesinin devam ettirilmesi yönünde bir takım önlemler alınmalıdır. Rus turistlerin beklenti ve şikâyetlerini giderecek yönde geçekleştirilmesi gereken alt yapı çalışmaları tamamlanmalı, özellikle İstanbul başta olmak üzere otel kapasiteleri arttırılmalı, gıda ve içecek hijyeni, trafik kazalarının önlenmesi, personel davranışları gibi konularda gerekli iyileştirmeler yapılmalı ve yetkili birimlerce takip edilmelidir.

Basitleştirilmiş Gümrük Hattı

Uygulaması Rusya Federal Gümrük Servisi Temmuz 2008’de yayınladığı bir iç genelge ile Türkiye’den Rusya Federasyonu’na yapılan tüm sevkiyatlara ilişkin yoğun kontroller başlatmıştır. 13.08.2008 tarihinde yayımlanan iç genelge de Türkiye’den sevk olunan ve/veya Türk menşeli tüm ürünlere, şüpheli işlem uygulaması ile %100 gümrük kontrolü uygulayarak Türk araçları ve ürünleri Rus gümrüklerinde uzun süreli beklemelere maruz bırakılmıştır. Genelge, yalnızca Türkiye’ye yönelik olmayıp Yunanistan, İtalya, Moğolistan, Çin ve BAE gibi ülkeleri de kapsamaktadır. Söz konusu genelgeden kaynaklanan Rus gümrüklerinde uzun süreli bekleme sorununun aşılması amacıyla 18.09.2008 tarihinde “Türkiye Cumhuriyeti Gümrük Müsteşarlığı ile Rusya Federasyonu Federal Gümrük Servisi Arasında Gümrük İşlemlerinin Basitleştirilmesine İlişkin Protokol” imzalanmıştır. Bu Protokol ile iki ülke arasında Basitleştirilmiş Gümrük Hattı (BGH) adında bir sistem oluşturulması öngörülmüştür. 6 Ağustos 2009 tarihinde Rusya Federasyonu Başbakanı Vladimir PUTİN’in Türkiye’yi ziyareti esnasında ise, iki ülke gümrük idaresi başkanları tarafından imzalanan Türkiye Cumhuriyeti Gümrük Müsteşarlığı ile Rusya Federasyonu Federal Gümrük Servisi Arasında Gümrük İşlemlerine İlişkin Mutabakat Zaptı ile kriz aşılmıştır.
Söz konusu Mutabakat Zaptında, Rusya Federasyonu Gümrük Servisinin, Türkiye menşeli ve Türkiye’den ithal edilen eşyaya yönelik tam tespit uygulamasını içeren 13 Ağustos
2008 tarihli Genelgeyi ve diğer idari tedbirleri, 17 Ağustos 2009 tarihi itibariyle yürürlükten kaldıracağı hükme bağlanmıştır. Anılan Genelgenin iptal edildiği, Rusya Federasyonu’nun 18
Ağustos 2009 tarihli yazısı ile bildirilmiştir. Bu sayede, yaklaşık bir yıl süren ve Türk araçları ve ürünlerini Rus gümrüklerinde uzun süreli beklemelere maruz bırakan Türkiye’den sevk
olunan ve/veya Türk menşeli ürünlerin tabi tutulduğu tam tespit uygulaması 17 Ağustos 2009 tarihi itibarı ile sona ermiştir. Diğer taraftan, 6 Ağustos 2009 tarihli Mutabakat Zaptında, 17
Ağustos 2009 tarihi itibarıyla, işlemlerinin olağan rejim çerçevesinde gerçekleştirileceği yer almaktadır. Bu husus, Türk mallarına karşı, üçüncü ülkelerden farklı, negatif ayrımcılık içeren
bir uygulamayla karşılaşılmayacağını ifade etmektedir. Türkiye ile Rusya arasında oluşturulan, iki ülke arasındaki ticarette sevk edilen mallara ilişkin bilgilerin iki ülkenin gümrük idareleri arasında elektronik yolla önceden değişimine dayanan bir sistemdir. Sistemden yararlanmak tamamen gönüllülük esasına dayanmakta olup, sistem çerçevesinde, sevk edilen mallara ilişkin bilgileri gümrük idaresine önceden sunan firmalara dış ticaret işlemlerinde çeşitli kolaylıklar sağlanmaktadır.18 Eylül 2008 tarihli BGH Protokolünde uygulamanın tüm taşımacılık türlerine uygulanacak bir sistem olması kararlaştırılmıştır. Bu çerçevede, pilot uygulamasının birinci aşaması Atatürk Havalimanı ve Sabiha Gökçen Havalimanı ile Vnokovo Havalimanı arasında başlayan BGH sisteminin yakın bir zamanda kara ve deniz taşımacılığına da yaygınlaştırılması konusunda çalışmalar devam etmektedir.
Rusya’nın DTÖ üyeliği ile birlikte yukarıdaki örneklerde belirtildiği şekilde tek taraflı ve keyfi uygulamalar ile Türk ihracatçılarının zarar görmesine ve bu ülkeyle ticaret yapmalarını engelleyecek yaptırımlara başvurma şansı olmayacaktır. Gümrük uygulamaları DTÖ kuralları gereği uygulanacak, özellikle, vergi daireleri arasındaki sınır ötesi bilgi alışverişi basitleştirilecek ve bunun sonucunda gümrük kontrolü prosedürleri kolaylaşacaktır. Ani tarife değişikliği veya gümrük uygulamaları yapılması ortadan kalkacaktır. Böylece Türk ihracatçısı ve yatırımcıları için daha öngörülebilir ve güvenli bir ticaret ortamı doğmuş olacaktır.

Ulaştırma ve Taşıma

Dünyanın en büyük yüzölçümüne sahip olan Rusya’da genel olarak taşımacılık altyapısı yeterince gelişmemiş olup, yeni yatırımlara ihtiyaç bulunmaktadır. Ülke içi yük taşımacılığının büyük çoğunluğu demiryolları ile yapılmaktadır. Karayolları ağının genişletilmesi gerekmektedir. Türk Hava Yolları’nın İstanbul-Moskova arasında günde 3 defa olmak üzere her gün tarifeli uçuşları bulunmaktadır. Rus hava yolu şirketi Aeroflot’un da her gün İstanbul’a uçuşları vardır. Rusya ile ülkemiz arasında karayolu taşımacılığı sırasında yaşanan sıkıntılar aşılmış bulunmaktadır. Türkiye’den Rusya’ya karayolu taşımacılığı Ukrayna ve Beyaz Rusya üzerinden gerçekleşmektedir. Ayrıca malların Novorossisk limanına kadar deniz yoluyla, buradan ise karayolu ile taşınması da sıklıkla tercih edilen bir taşıma şeklidir. Ancak, Rusya ile demiryolu taşımacılığının geliştirilmesi ulaşımın ucuzlatılması açısından önemlidir. İki ülke arasındaki Ro-Ro taşımacılığının da ucuz ve sistematik bir hale getirilmesi, konteynır taşımacılığının yapıldığı başlıca limanlar olan Rostov ve Novorossisk’de ticareti kolaylaştıracaktır. Ürünlerin karayolu ile Rusya’ya ulaşması 7–8 gün sürmekte, ürünler gümrüklerde yaklaşık 2 gün beklemekte ve sonuç olarak alıcıya yaklaşık 10 günde ulaşmaktadır. Taşımacılık maliyetleri tercih edilen taşıma türüne, döneme, taşınan malın cinsine ve miktarına göre değişmektedir. Bununla birlikte, TIR ile yapılan taşımalarda maliyet, TIR başına 6000-7000 Dolar arasında değişmektedir.
İlk deneme seferini 25 Aralık 2010 tarihinde Rusya’ya gerçekleştiren tren-ferry ile sağlık kontrolünden geçen 550 ton kuru gıda ve margarin güvenli bir şekilde Kavkaz Limanı’na ulaştırılmıştır. 2011 yılının sonuna kadar yaklaşık 500 bin ton ürün sevkiyatının gerçekleştiği Samsun port Limanı’nın Sanayi İskelesi’nde ürün sevkiyatı çalışmaları tüm hızıyla sürmektedir. Türk vagonları ile gelip ray aralıklarının farklı olması sebebiyle aktarma yapılarak Rusya’ya gönderilen ürünlerin, tren-ferry hattının devreye girmesiyle birlikte rıhtıma yanaşacak feribotlardan indirilen Rus vagonların bojileri Türk bojileri ile değiştirilerek mallar boşaltılmadan varacağı noktalara ulaştırılması sağlanacaktır. Rusya Kavkaz Cumhuriyeti ile yapılan tren vagonu taşıma anlaşması 24 Mart 2012 tarihli Resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Rusya Federasyonu’na yönelik ulaşımın daha elverişli hale getirilmesi yönünde sınır komşumuz bulunan Gürcistan üzerinden Rusya Federasyonu’na karayolu ile geçişleri sağlayacak alternatif Kazbegi-Yukarı Lars-Verhni sınır kapsının açılması yönünde çalışmalar yürütülmektedir. Tarihi ipek yolu’na alternatif olabilecek hatta daha da rantabl olduğu düşünülen yeni transit geçiş güzergahındaki Kazbegi-Yukarı Lars-Verhni kapısının açılması ile Türk ihracatçı ve lojistik firmaları diğer alternatiflere oranla daha kısa sürede ve daha düşük maliyetle Gürcistan üzerinden Rusya Federasyonu’na karayolu ile ulaşma imkanı bulacaktır. Söz konusu güzergâh ayrıca Rusya Federasyonu Mahackale kentinden Hazar denizi üzerinden feribotla Türkmenistan, Kazakistan, Hindistan ve Çin gibi ülkelere daha kısa sürede ulaşım imkânı sağlaması açısından da önemli avantajlar sunmaktadır. 2023 yılında Ülkemiz için belirlenen 500 Milyar Dolarlık ihracat hedefine ulaşılabilmesinde hiç şüphe yok ki lojistik ve yeni ulaşım güzergâhlarının büyük önemi vardır. Bugün için dünya genelinde yükselen ekonomilere bakıldığında büyüme performansı açısından sürekli güçlenen Rusya ve bu bölgede bulunan Türk Cumhuriyetleri ve diğer Orta Asya Ülkeleri gelecekte en önemli ihraç pazarlarımız arasında yer alacaktır. Bundan dolayı bu ülkelere yönelik ulaşım alt yapısı ve alternatif ulaşım güzergâhlarının geliştirilmesi büyük önem taşımaktadır. Bu amaç çerçevesinde Rusya ve hinterlandı Ülkelere yönelik ihracatımızda yaşanan ulaşım altyapısındaki yetersizliklerden kaynaklanan sorunlarının bir an önce çözüme kavuşturulması amacıyla alternatif ve elverişli ulaşım güzergâhlarının araştırılması ve dış ticarette kullanımının sağlanması yönünde çeşitli çalışmalar yapılmalı ve resmi mercilere iletilmelidir.

Dağıtım Kanalları Ve Perakende Sektörü

Son yıllarda özellikle Moskova ve St. Petersburg gibi büyük kentlerde dağıtım kanalları düzenli bir yapıya kavuşmuştur. Moskova’da tüketim malları piyasasında büyük miktarda alım yapabilecek büyük ölçekli perakende mağazaları açılmıştır. Rusya’da çok sayıda batı tarzı mağazanın açılmasına rağmen hala dağıtım ve perakendeciliğin önemli bir kısmı büfeler ve açık pazarlar aracılığı ile yapılmaktadır. Pazarda başarılı olan işletmeler dağıtım kanallarında bu seçeneği de unutmamaktadır. St. Petersburg’da modern perakende alışveriş merkezleri 2006 yılı itibarı ile gelişmeye başlamış ve çeşitli kalitede pek çok alışveriş merkezi yapılmıştır. Yerel nüfus ve nispeten yüksek maaş düzeyi göz önünde bulundurulduğunda ulusal ve uluslararası birçok perakende girişimci için hala hedef durumundadır, Perakende sektörü hem ciro açısından hem de kişisel gelir açısından son üç yıldır büyümeye devam etmiştir. Günümüzde talebi büyük oranda gıda ve moda sektörleri ve aynı zamanda orta fiyat segmentinde bulunan restoranlar yönlendirmektedir. 2012 yılında perakende satış alanı bir önceki yıla göre % 15 oranında artarak yaklaşık 230.000 m 2 olmuş ve toplam perakende stoku 3 milyon m 2’ye ulaşmıştır. Alışveriş merkezi stokunun toplam hacmi ise 2.2 milyon m 2’ye ulaşmıştır. 2013-2015 yılları arasında yaklaşık 500.000 m 2 alanda on beş alışveriş merkezi daha inşa edilmesi beklenmektedir . Mevcut perakende sektörü pazarının gelişmesinin hızla devam ettiği Rusya da, DTÖ üyeliği ile birlikte yüzde 16 ila 18’lik fiyat ucuzlamasının sektörün büyümesinin artarak devam etmesine katkıda bulunacağı perakende sektörü, ülkemiz yatırımcıları açısından dikkatle takip edilmelidir. Rusya perakende pazarı büyüklüğünün 2022 yılı itibarı ile yaklaşık 1,5 milyar Dolar büyüklüğe ulaşması ve Rusya’nın Çin, ABD, Hindistan ve Japonya’dan sonra dünyanın beşinci büyük perakende pazarı olması beklenmektedir.
DTÖ’ ye katılım sonrasında Rusya’nın yüzde 100 yabancı sermayeli şirketlerin, toptan perakende ve franchising alanları yanı sıra ekspres dağıtım hizmetlerinde faaliyette bulunmalarına izin verecek olması, son dönemde iç pazarda hızlı büyüyen ve tecrübe sahibi Türk hazır gıda ve dağıtım firmaları için önemli fırsatlar içermektedir. Türk firmaları için Moskova ve St. Petersburg haricindeki bölgelerde de önemli pazar fırsatları bulunmakta olup, bu fırsatların değerlendirilmesi için firmalar tarafından pazarın yerinde araştırılmasında yarar görülmektedir. Perakende ve toptan ticaret alanındaki yabancı sınırlamalarının da kaldırılması, gıda ve tekstil toptancısı/perakendecisi firmalarımızın yasal olarak Rus ortaklarla çalışmak veya Rusya’da firma kurmak yerine doğrudan Türk firması olarak faaliyet göstermeleri hukuken mümkün olabilecektir. Rusya’da şube açacak başta hazır gıda olmak üzere, gıda süpermarketleri, tüketici elektroniği, ev eşyaları alanlarında şube açacak Türk işletmeleri, DTÖ üyeliği sonrası ilave %18 büyüme yaşanacak bu pazardan pay alabileceklerdir.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Bir Modern Çağ Dehşeti: Biyoterör Olgusu Ve Biyolojik Saldırılar
Türkiye Cumhuriyeti Ve Rusya Federasyonu İhracat ve İthalat İlişkisi

Yararlanılan Kaynaklar

Şeyda Çolak, Rusya’nın Dünya Ticaret Örgütü Üyeliği Ve Türkiye’ye Etkileri
Ayşe Oya Benli Özbaş. Rusya Ülke Raporu
Orta Karadeniz Kalkınma Ajansı,Rusya Ülke Raporu , 2012
Mustafa Özer , Türkiye Ekonomisi

*Bu çalışmanın tüm hakları, Şeyda Çolak’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com