Etiket arşivi: Suudi Arabistan

Suudi Arabistan'ın Yemen Müdahalesi, Neden Ve Sonuçları

Suudi Arabistan-Yemen Savaşı Nedenleri

Suudi Arabistan öncülüğünde koalisyon güçleri tarafından 25.03.2015 tarihinde Decisive Storm (Kararlılık Fırtınası) operasyonunu ile başlayan, daha sonra da ‘Umuda Dönüş’ operasyonu adıyla devam eden Yemen müdahalesini genel olarak; Yemen iç siyasetindeki istikrarsızlık, bölge ülkelerinin ulusal çıkarları ile söz konusu çıkarların Yemen’de nasıl bir gelecek inşa etmeyi hedeflediğine bağlamak mümkündür. Devrim sonrası ve geçiş sürecinde Yemen’de sürecin iyi yönetilememesi, tarafların anayasa inşa sürecinde ortak paydada buluşamaması ve süreçte yaşanan güç boşluğunu Husi Ensarullah Hareketi’nin etkili kullanarak doldurmaya çalışması” koalisyon güçlerince Yemen’e müdahaleye zemin hazırlamıştır.
İç siyasette tarafların İran ve bölgedeki Sünni ülkeler tarafından desteklenmesi, Yemen siyasetine dışarıdan müdahaleleri artırmış ve zamanla Yemen’in, İran ve Suudi Arabistan arasında gerçekleştirilen bir vekalet savaşı alanı olmasına sebebiyet vermiştir. Ancak Yemen’de yaşanan sorunlar ve Yemen’in vekalet savaşı alanı olması yalnızca Sünni-Şii çatışması çerçevesinde açıklamak doğru değildir. Yemen’de Husilerin dinsel anlamda altyapısını oluşturan Zeydilerin, Husilerin İran tarafından desteklenmeye başlamasından önce de Yemen hükümeti ile problemleri bulunmaktaydı.
Yemen hükümeti ise, Husilerin ve Zeydilerin siyasal ve sosyal taleplerini karşılama konusunda başarılı olamamıştır. Öte yandan, Yemen müdahalesi, bölgedeki İran destekli Şii yayılmacılığına karşı Sünni refleksin ilk ortaya çıkışı olarak gösterilmektedir. Şöyle ki, Yemen’de İran destekli Husi güçlerinin etkisini arttırması ile Yemen’de Sünni Müslümanların zor durumda kalması ve bu durumun uzun zamandır bölge ülkelerinde yarattığı ‘öğrenilmiş çaresizlik’ durumu, Suudi Arabistan Kralı Selman Bin Abdülaziz el-Suud’un müdahaleden yaklaşık bir ay önce seçilmesi ile yerini bölgede Sünni etkisinin artabileceği düşüncesine bırakmıştır. Kral kendisine hayırlı olsun demek için gelen bölge liderlerine İran’a karşı bir Sünni Cephe oluşturulmasını teklif etmiştir.

Yeni Politika

Bu teklifin yeni Kral tarafından gerçekleştirilmiş olması Kral’ın, Kral Abdullah’tan farklı bir politika izleyeceğinin göstergesi olarak yorumlanmıştır. Öyle ki, Suudi Arabistan’da bir gazete editörlüğü yapan Cemal Kaşıkçı; ‘Dış politikada daha aktif ve pragmatist bir politika izleneceğini’ ifade etmiştir (Al Jazeera, Saldırı’yı Yemen El Kaide’si Üstlendi, 2015). Suudi Arabistan Kralı göreve başlamadan önce Kral Abdullah zamanında da Suudi Arabistan Yemen’e müdahale edilmesi gerektiğini çeşitli platformlarda dile getirmiştir. Bununla birlikte, Yemen’e müdahale, BM ve AB’nin İran’la yürüttüğü nükleer müzakerelerin son bitimi olan 31 Mart’a birkaç gün kala gerçekleştirilmiştir.
Yemen’e askeri müdahalenin zamanlaması oldukça manidar olup, üzerine ciddi değerlendirmeler yapılabilir. Bu kapsamda söz konusu müdahalenin mezkur tarihte gerçekleştirilmesinin; genel anlamda nükleer müzakerelerden istediği sonucu alamayan ABD’nin stratejik ortağı olan Suudi Arabistan eliyle İran’a Ortadoğu’da bir darbe vurmak istemiş olabileceği, Suudi Arabistan ve müdahaleye destek veren koalisyon ülkelerinin olası ABD-İran yakınlaşmasından rahatsızlık duyması ile söz konusu yakınlaşmanın zaten Bağdat, Şam ve Beyrut’ta hakimiyet sağlamış olan İran’ın bölgede ekonomik olarak da ön plana çıkabileceği ihtimali nedenler arasında değerlendirilebilir.
Husilerin Başkent Sana’yı ele geçirmesinin ardından Suudi Arabistan, 14 Şubat 2015’te gerçekleştirilen Körfez İş Birliği Konseyi’nin Riyad’daki toplantısında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nden Yemen’e askeri müdahale yapabilme talebinde bulunmuştur. Suudi Arabistan’ın askeri müdahale isteğinden önce ilk olarak Cumhurbaşkanı Hadi Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne (BMGK) bir mektup göndermiş ve askeri müdahale talebinde bulunmuştur. Suudi Arabistan, aynı teklifi Körfez İş Birliği Konseyi’ne de yinelemiştir.Suudi Arabistan ve Körfez İşbirliği Konseyi, askeri müdahalenin hukuki olmasını talep etmiş, bu doğrultuda Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nden kuvvet kullanma yetkisi istemiştir.

Suudi Arabistan’ın Israrı

Bu ifadelerden de anlaşılacağı üzere, Suudi Arabistan’ın müdahale konusunda ısrarcı tutumunu sürdürdüğünü görmekteyiz. Suudi Arabistan’ın Yemen’e askeri müdahalede bulunmak istemesinin en önemli nedenleri arasında, Husi güçlerinin başta Suudi Arabistan olmak üzere bölgedeki diğer Sünni ülkeler için önemli olan noktaları ele geçirmeye başlaması olarak gösterilmektedir. Bu anlamda Suudi Arabistan’ın mezhepsel yaklaşımlarının bir tezahürü olarak görmek mümkün olacaktır. Hadi’nin de Yemen’e müdahale talebi bu kapsamda değerlendirilmiştir. Cumhurbaşkanı Hadi, ülkede kontrolü tamamen yitirmiş ve Husiler kendisini Aden’e kaçmaya zorlamıştır. Yemen’de yükselen Şii hareketlerinin önüne bir engel koymak ve bölgesel hakimiyetini yine bu temelde kurmaya çalışmak istemektedir.

Suudi Arabistan tarafından İran’a karşı Sünni cephe oluşturulmasının teklif edilmesi ile İran’la müzakerelerin bitimine az bir zaman kala Yemen’e müdahalenin gerçekleştirilmesini, komplo teorisi olarak görmektense tüm dünyanın Yemen’e müdahale konusunda önceden bir mutabakata vardığının göstergesi olarak yorumlamak daha doğru olacaktır. Özellikle, Birleşmiş Milletler ve AB’nin dolayısıyla da Amerika Birleşik Devletleri’nin İran ile gerçekleştirilen müzakerelerden istediğini alamaması, Yemen’deki istikrasız ortamı fırsat bilerek etki alanını genişletmeye çalışan Yemen El Kaidesi varlığını da göz önünde bulundurulması, Yemen’e müdahalenin zorunlu bir hal almasına neden olmuştur. Bunu diğer bir açıdan da İran ile sürdürülen bölgede söz sahibi güç olabilme yarışının bir parçası olarak da görebiliriz.
ABD İran ile gerçekleştirilen müzakerelerden istediğini alamaması dolayısıyla İran’a karşı mücadelede, Ortadoğu’daki en önemli müttefiki olan Suudi Arabistan ile birlikte hareket etmeye çalışmaktadır. Öyle ki Arap Baharından sonra kaos ortamının oluştuğu Libya, Irak ve Suriye gibi ülkelerde ABD’nin arka planda kaldığı veya başarısız olduğu izlenimi uyanmaktadır. Yemen’de ise ABD, yine ön planda gözükmemekte ancak Yemen’de radikal eğilimlerin artarak El Kaide’nin güç kazandığının belirtilmesi ve İran’ın bölgeye hakim olmaya çalışması gibi ABD ile Suudi Arabistan’ın aynı düşüncelere sahip olmasından hareketle, ABD’nin Suudi Arabistan eliyle bölgeyi dizayn etmeye çalıştığı söylenebilir.

Jeopolitik Konum

Ortadoğu’da jeopolitik konumu ve gerçekleştirilen ticaret hacmi bakımından en önemli boğazlarından olan Bab-ül Mendep Boğazı’nın Husilerin kontrolüne geçme ihtimali, müdahalenin en önemli nedenini oluşturmuştur. Boğazın İran’ın kontrolüne geçmesi, bölgede müttefik konumunda bulunan Rusya ve İran’ın AB ülkeleri ile ABD’nin ekonomik çıkarlarına ciddi bir darbe vurmuş olacaktı. Ayrıca bölgenin önemli aktörlerinden olan İsrail için Bab-ül Mendep Boğazı hayati önem arz etmektedir. İsrail’in ilerleyen dönemde gerek Filistin meselesi gerekse insani faktörlerden dolayı AB ile ilişkilerinin bozulması durumunda Bab-ül Mendep boğazına çok daha fazla bağımlı hale geleceği öngörülmektedir. Hem bölgedeki Sünni ülkelerin hem de Suudi Arabistan’ın Yemen’e askeri müdahalede bulunmak istemelerinin diğer bir nedeni, kendi ülkelerinde de Yemen’de olduğu gibi azınlık konumunda bulunan Şii nüfusun varlığıdır. Özellikle Suudi Arabistan’da petrol ve diğer önemli yeraltı kaynaklarının bulunduğu bölgelerde Şii vatandaşlar yaşamaktadır. Yemen’deki olası bir Husi hakimiyeti Sünni ülkelerde yaşayan Şii vatandaşların da ayaklanmalarına zemin hazırlayabilecekti.
Tüm bu nedenlere kıyasla daha düşük bir ihtimal olarak görülebilecek bir başka neden ise; Arap Baharı’ndan sonra Yemen’de Müslüman Kardeşler tandanslı bir hareket olan Islah Partisi’nin güç kazanma ihtimalinin görülmesidir. Islah Partisi, Arap Baharı öncesinde eski Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih’i iktidardan düşürmek adına Suudi Arabistan ile birlikte hareket etmiştir. Ali Abdullah Salih’in iktidarını kaybetmesi sonrasında ortaya çıkan istikrarsız ortamda Islah Partisi ve Husiler arasında, oluşturulması planlanan hükümette söz sahibi olmak adına ciddi bir rekabet baş göstermiştir. Askeriye de, bürokraside ve ekonomik alanda potansiyeli bulunan Islah Partisi’nin, dini olarak Suudi Arabistan’ın benimsediği dini ekollere ters olması nedeniyle de Suudi Arabistan’ın için bir tehlike olarak ortaya çıkmıştır. Mısır’daki Müslüman Kardeşlere karşı General Abdülfettah Sisi’yi desteklemesi de, Suudi Arabistan’ın Islah Partisi’ni bir tehdit olarak gördüğünün göstergesi olarak nitelendirebiliriz.

Müdahale Sebepleri

En nihayetinde müdahalenin sebeplerini özetleyecek olursak; ülke içerisinde yaşanan siyasi istikrarsızlığın yarattığı müdahaleye açık ortam bölge ülkeleri için bir fırsat gibi görülmektedir. Bu fırsatı ulusal çıkarlarına da gerekçe olarak kullanan Suudi Arabistan askeri bir müdahaleye dönüştürmüştür. Bölgede söz sahibi olarak sahnede yer alan diğer bir ülke ise İran’dır ve etkinliğini sürdürmeyi istemektedir. Bu iki ülkeyi temelde karşı karşıya getiren şey bölgesel hakimiyet olarak görülse de mezhepsel bir çatışmanın tezahürü olarak görülebilmektedir. Aynı zamanda bölgede dolaylı yoldan etkili olma çabasına devam eden ABD, İran’a Suudi Arabistan aracılığıyla mesaj verme stratejisini sürdürdüğünü söylemek mümkün olabilmektedir. Bu meselenin ticari boyutu ise Bab-ül Mendep Boğazı’nın kontrol edilmesi ile ilişkilendirilebilir.

Müdahalenin Sonuçları

Suudi Arabistan’ın liderliğinde koalisyon güçlerince 2015 yılının Mart ayında Yemen’e başlatılan askeri müdahale, 2017 yılı itibariyle devam etmektedir. Bu sebeple, bu kısımda müdahalenin sonuçlanması halinde doğabilecek olası sonuçlara ve müdahaleden 2017 yılı ilk yarısına kadar geçen süreçte ortaya çıkan sonuçlara değinilecektir. Dolayısıyla, anlatılan bu sonuçların yaşanan süreç içerisindeki gelişmelere bağlı olarak değişebilmesi mümkündür. Bu meyanda; askeri müdahalenin kesin olarak sonucunu kestirmek zor olmakla birlikte ilk olarak, Suudi Arabistan’ın ve koalisyon güçlerinin gerçekleştirdiği müdahalenin, müdahale öncesinde arzu edilen başarıyı getirmediğini söyleyebiliriz.
Öyle ki, Yemen’e müdahalenin gerçekleştirilmesinde temel amaç olarak gösterilen Yemen’deki siyasi istikrarının sağlanması hususunun 2017 yılı itibariyle gerçekleştirilemediği görülmektedir. Halen çatışmalar devam etmekte, halihazırda Cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturan Hadi, ülkedeki tüm kesimler tarafından Cumhurbaşkanı olarak kabul edilmemektedir. Bununla birlikte müdahale ile geçen zaman zarfından Yemen’de tüm tarafların katılımıyla ortak bir siyasi zemin oluşturulamamıştır. BM’nin girişimleri ile 21 Nisan 2016 tarihinde Kuveyt’te müzakerelere başlanmıştır. Ancak müzakerelerden bir kazanım elde edilememekle birlikte sonraki süreçte düzenlenmesi planlanan müzakerelerde devamlılık sağlanamamıştır.

Ekonomi

Koalisyon güçlerinin siyasi kazanım elde edememelerinin yanı sıra askeri kazanımlarda da bulunamamışlardır. Aksine, müdahalenin esas sorumluluğunu üstlenen Suudi Arabistan, ekonomik anlamda büyük zarar görmüştür. Askeri harcamaların getirdiği maliyet, zaten yüksek bütçe açığına sahip olan Suudi Arabistan’a ciddi ekonomik güçlük yaratmıştır. Suudi Arabistan’da 2016 yılındaki bütçe açığı yüzde 13,5 olarak öngörülmüş ve bu rakam resmi bütçe hedefi olarak rekor bir değerde gösterilmektedir. Öte yandan, askeri müdahalenin Yemen’deki olası sonuçlarına bakıldığında pek çok durum karşımıza çıkmaktadır. Öncelikle, askeri müdahalenin sona ermesi durumunda Cumhurbaşkanı Hadi’nin kendisini halka Cumhurbaşkanı olarak kabul ettirmesi çok zor gözükmektedir.
İki yıldır devam eden askeri müdahalenin Hadi’nin talebi doğrultusunda gerçekleştirilmesi ve müdahalenin ülkeye istikrar getirmemesi, Yemen halkının Hadi yeniden lider olarak kabul etme ihtimalini zora sokmuştur. Ayrıca müdahalenin halen devam etmesi de Yemen halkını ümitsizliğe sevk ederek geleceklerinden endişe eder bir hal almasına sebebiyet vermiştir. Bu nedenle halkın tekrardan Hadi’yi istemesi zor bir ihtimal olarak karşımıza çıkmaktadır. Bununla birlikte, 2014 yılından bu yana ülkede önemli bir aktör konumunda olan Husiler, askeri müdahale ile birlikte ülkedeki en önemli unsur haline dönüşmüştür. Yemen’de yapılması planlanan müzakerelere Husi temsilcilerinin katılması zorunlu bir hal almış, ancak Husi heyetinin ateşkes olmadan müzakerelere dahil olmayacaklarını belirtmelerinin ardından her seferinde müzakereler askıya alınmış ya da ortak bir zeminde başarıya ulaşamamıştır (Al Jazeera, Saldırı’yı Yemen El Kaide’si Üstlendi 2015).

Nüfus

Askeri müdahalenin diğer bir olası sonucu ise Yemen’de ilerleyen süreçte Zeydi-Sünni çatışması yaratabilecek olmasıdır.Bilindiği üzere, Zeydi inancı temelinde ortaya çıkan ancak daha sonra Zeydilik’ten farklı bir inanca sahip olan İran’ın inanç ve politik tutumuna yakın bir duruşu benimseyen Husiler, Yemen’de siyasi bir figürü temsil etmektedir. Husiler Yemen’de ülke nüfusunun %5’ini, Zeydiler ise %30’unu oluşturmaktadır. Ülkeye askeri müdahale isteyen başta Islah Partisi gibi Sünni oluşumlar ile müdahalenin başarısız olması halinde Husileri desteklemeyen Zeydi gruplar arasında geri dönüşü zor olabilecek bir çatışma içerisinde ortamının oluşması ihtimal dahilindedir.

Sosyal Yapı

Yemen’de bu duruma sebebiyet verebilecek sosyoekonomik yapı da mevcuttur. Ülke tarihsel olarak kuzeyde Husiler, güneyde ayrılıkçı hareketler ve El Kaide gerçekliğini barındırması dolayısıyla önümüzdeki süreçte Yemen’in bölünme durumu da söz konusu olabilir. Öte yandan askeri müdahale ile ortaya çıkan en önemli sonuçlardan bir ülkede yaşanan iç göçlerdir. Husilerin işgali altında kalan Taiz vilayetinden, güvenli bir bölge olan geçici başkent Aden’e 4.000’e yakın aile göç etmek zorunda kalmıştır. Zaten uzun yıllardan beri AYEK’in faal olduğu bölgelerden göç eden ailelerin yanı sıra askeri müdahale neticesinde ailelerin bulundukları bölgelerden göç etmeye başlaması, Yemen’de sosyal yapıyı son derece olumsuz etkilemektedir.
Yukarıda belirtilen müdahalenin, Yemen’de yaratabileceği sonuçlara ilave olarak, yaklaşık iki yıldır devam eden askeri müdahalenin yarattığı en önemli sonuç, Yemen’deki sosyal ve insani durumun negatif yönde gerileme kaydetmiş olmasıdır. Yemen’de kronikleşen altyapı sorunları, fakirlik, işsizlik gibi pek çok sorun mevcuttur. Müdahalenin yarattığı ortam mevcut sorunları daha da derinleştirmiştir. Müdahale ile birlikte, 2016 yılı ikinci yarısı itibariyle Yemen’de 30.000 insan hayatını kaybetmiş, iki milyon kişi evsiz kalmış, Yemen halkının %80’i ise açlıkla mücadele etmeye başlamıştır.
Yemen’de iç gelişmeler bazında doğabilecek sonuçları özetleyecek olursak; askeri müdahalenin uzun bir süre daha sürmesi ya da koalisyon güçlerinin başarısızlığıyla sonuçlanması halinde Yemen’i çok daha zor günlerin bekleyeceği aşikardır. Öyle ki Yemen’de sürecin uzaması daha çok insanın ölümü ve ekonomik anlamda daha zor bir süreci doğuracaktır. Ülkedeki siyasi istikrarın sağlanması ve kaos ortamının sona ermesi zorlaşacaktır. Müdahalenin başarısızlıkla sonuçlanması ise yeniden otoriter bir yönetimin önünü açabilecek ve İran-Suudi Arabistan ilişkilerinin daha da içinden çıkılmaz bir hal almasına sebebiyet verecektir.

Öngörüler

Daha önce anlatılanların yanı sıra Yemen’e gerçekleştirilen askeri müdahalenin bölgeyi etkileyebilecek uluslararası sonuçlara da gebe olabileceği gözükmektedir. Bu meyanda; ilk olarak Yemen halkının, yaklaşık iki yıldır süren askeri müdahaleden gördüğü zararlar nedeniyle müdahaleyi uluslararası boyuta taşıyarak şikayetçi olma durum söz konusu olabilir. Yemen halkının askeri müdahaleden gördüğü zararlar 1949 Cenevre Sözleşmesi ile Uluslararası Hukuk Mahkemesi’nin kararları nezdinde savaş suçu olarak görülmektedir. Bu kısımda kısaca askeri müdahalenin hukuka uygun olup olmadığından bahsetmek faydalı olacaktır. BMGK’nin 15 Şubat 2015 tarihinde kabul ettiği 2201 sayılı karar ile; Husilerin yönetimden uzaklaşması, uzlaşı için Husilerin de görüşmelere iştirak etmesinin istenmesi ve ülkede bir çatışma ortamının bulunduğu kabul edilmiş olup, uluslararası hukuk içinde çatışmanın ölçüsü askeri müdahaleye davetin geçerliliğinin etkilenmesi bakımından önem arz etmiştir.
Ancak, bu alınan karar müdahalenin hukuka uygunluğunu yansıtmamaktadır. Öyle ki, 1975’te yürürlüğe giren “İç Savaş’ta Müdahale Etmeme Prensibi” ne göre “devletlerin iç savaşın taraflarına yardım etmekten kaçınma” sorumlulukları mevcuttur. İç savaşın taraflarından birine dışarıdan bir ülkenin yardımcı olması yasaklanmış gözükmektedir. Ancak BM Eski Genel Sekreteri Ban Ki-mon’nun yaptığı açıklamalar ile Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 22 Mart’taki toplantısında Körfez İşbirliği Konseyi’nin çalışmalarının desteklendiğinin belirtilmesi, askeri müdahalenin meşru zemine oturtulmaya çalışıldığı şeklinde yorumlanmıştır.

İnsani ve hukuki gelişmelerin dışında ortaya çıkabilecek diğer sonuç ise; Yemen’e müdahalenin Körfez İş Birliği Konseyi içinde yer alan ülkeler arasında bir rekabet ortaya çıkarabilecek olmasıdır. Özetle müdahalenin bir bölgesel bir Arap rekabetine dönüşebilme ihtimali taşımasıdır. 1990 yılında Saddam Hüseyin’in İran’a savaş açmasının tüm körfez ülkeleri tarafından desteklenmesi akabinde Kuveyt’i işgal etmesi, bölge ülkelerini rahatsız etmiştir. Hal böyle olunca Suudi Arabistan’ın Yemen’de izleyeceği politikanın Ortadoğu’da lider ülke olma çabasını yansıtması halinde, bölgenin ilerleyen süreçte ülkeler arası bir mücadele alanı olma durumunu yaratabilecektir. Devam eden askeri müdahalenin en önemli sonucu ise Yemen El Kaidesi’nin önemli bir güç haline gelmesi olarak gözükmektedir.

AYEK

Büyük güçler ve bölge ülkelerinin Ortadoğu’da radikal unsurların güç kazanmasını istemedikleri bilinen bir gerçektir. Bu kapsamda, özellikle ABD’nin Yemen politikası incelendiğinde terörle mücadelenin dışında önemli bir unsurun olmadığı gözükmekte ve bu kapsamda da uzun yıllar devrik lider Salih’e terörle mücadele amacıyla askeri yardımlarda bulunduğu bilinmektedir. Yemen’de taraflar birbirleriyle mücadele ederken askeri müdahale sonrası 2015 yılının ikinci yarısından bu yana Yemen’de Mukalla kentinin ele geçirilmesi dışında bir faaliyeti/eylemi bulunmayan AYEK, halk nezdinde sempati toplamaya başlamış, sosyal çalışmalarına hız vermiştir. Bu durumda Yemen’e askeri müdahalenin gerçekleştirilmesinde ABD ve İngiltere başta olmak üzere bölge ülkelerinin önemli bir başarısızlığı olarak yansımaktadır.
Müdahalenin sonuçlarını değerlendirecek olursak iç yansımaları ve dış yansımalarının birbiri ile kesiştiğini ve bölge ülkeleri için önemli bir boyut kazandığını söylemek mümkün olabilir. Bunları sıralayacak olursak, 2015 yılının Mart ayından günümüze (2017 ilk çeyreği) kadar devam eden ve bölgede istikrar sağlamayı amaç edinen müdahalenin başarısız olduğunu, Yemen’de devam eden siyasi istikrarsızlığa bağlı olarak söyleyebiliriz. Ülke içerisinde birlik sağlanamamış olmakla birlikte, tüm toplumların desteklediği siyasi lider açığı sürmektedir. Suudi Arabistan tarafından yapılan müdahalenin ekonomik boyutu ülkeye yük getirmekle beraber, başarısız olarak görülmesi sebebi ile de yük yarattığını söylenebilir. Bölgede yaşanan iç karışıklık ve askeri müdahale sonucu oluşan yaşam koşulları özellikle çocuklar için büyük bir tehlike oluşturmaktadır. Yaşanan bu insani boyut kimi zaman BM kimi zaman ise AB girişimleri ya da bölge ülkelerinin tepkileri ile dillendiriliyor olsa dahi, maalesef son verilere göre bu manzara pek değişmemiştir.

SONUÇ

Eş zamanlı olarak ülke içerisinde gerçekleşen göçler toplum yapısını etkilemiş ve değiştirmiştir. Nüfus yoğunluğu değişen bölgelerde yaşam koşulları insani boyut açısından sınırlarda yaşanmaktadır. Ülkede yaşanması muhtemel olarak görülen mezhep çatışmasının yanında, Husilerin ateşkesin sağlanması önkoşulu ile müzakerelere katılma durumunun da kriz yarattığı söylenebilir. Bunun temel sebebi ise, Husilerin ülke genelinde daha önce de belirttiğimiz üzere yoğunlukla bulunan bir taraf olmasıdır. Bölgede yer alan Selefi yapılanmalar tehlike unsuru olarak görülmekte ve küresel terörün bir maşası olarak görülen AYEK ise yaşanan karışıklıklardan istifade ederek güçlenmeye devam edebilecektir. Son olarak bahsedilebilecek bir sonuç ise, Körfez İş Birliği Konseyi üzerindeki etkisidir. Olası bir Arap rekabetine dönüşme durumu mevcuttur.
Yararlanılan Kaynaklar
Deha Yelseli, Suudi Arabistan’ın Yemen Müdahalesi Ve Avrupa Birliği’nin Müdahaleye Bakışı
Ertan Bese, Terörizm AB ve İnsan Hakları
Serdar Erdurmaz, İran- Suudi Arabistan Krizi ve Ötesi, 5 Ocak 2016 tarihli makale
Kurt, Veysel, Devrimden Askeri Müdahaleye Yemen, Aralık 2015 tarihli makale
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Deha Yelseli’ne aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Şerif Hüseyin İsyanı Ve Osmanlı’nın Durumu

Şerif Hüseyin Kimdir?

Şerif Hüseyin, Oğullarının İngiliz Hayranlığı

Mekke Emiri Şerif Hüseyin, isyan öncesi İngiltere’nin yer aldığı tarafın savaşı kazanacağı görüşündeydi ve buna inanmıştı. Nitekim bu konuda Sadrazam Sait Halim Paşa’ya yazdığı mektupta da savaşa girilmemesi konusunda Osmanlı Devleti’ni uyardığından bahsetmektedir. Aynı şekilde Şerif Hüseyin ve oğulları savaştan sonra İngiltere’ye olan güvenlerini açıkça ifade etmişlerdir. Bu konuda Emir Abdullah’ın hatıralarında özellikle de Lloyd George hükümeti ve Winston Churchill hakkında zikrettiği şu ifadeler oldukça dikkat çekicidir:
”… Britanya’nın son asırdaki şans ve talihi olan Winston Churchill, aynı zamanda nadir bulunan bir şahsiyettir. Churchill, Birleşik Krallığı ve İmparatorluğu mucizevî biçimde kurtarmaya muvaffak olmuştur…
…İngiltere ve onun başbakanı vatanseverlik, hak uğruna sabırla savaşma, vatanın selameti ve milletin izzet ve şerefinin korunması için canla başla çalışma konusunda bütün dünyaya örnek olmuşlarıdır. Britanya zafere layık olduğunu ve bunu hak ettiğini göstermiştir…
…Beni, kardeşim Faysal’ı Irak’ın kralı olması için çalışmaya sevk eden, Doğu Ürdün’e gitmemi ve Hasenî ile Suriye birliğine hazırlık yapmak maksadıyla çalışmamı sağlayan da Mr. Winston Churchill’dir…”
Bu sözleriyle Emir Abdullah’ın, İngiltere’ye karşı duyduğu hayranlığı anlattıktan ve Winston Churchill için sarf ettiği sözlerden sonra Araplar için tavsiye niteliğinde söylediği şu sözler oldukça önemlidir:
”…Ey Araplar! Bilmelisiniz ki İngiltere ile işbirliğine eğilimli olmamız gerekiyor. Çünkü dikkat edin, bütün büyük uluslar onlara karşı çıkmaktan aciz kalmışlardır. İngiltere hiç kimseye hak etmediği değeri vermez. İngiltere yalancı, korkak ve tembellerle iş birliği yapmaz. İngiltere politikalarını duygularıyla hareket ederek ya da herhangi bir anlaşma veya savaşta kendisine yapılan yardımlara bakarak oluşturmaz. Tam tersine İngilizler sabırlı ve istikrarlı bir millettir ve ancak güçlülere saygı duyarak onları kendilerine katmak isterler. Başarısızlığı sevmedikleri gibi, ondan uzak dururlar. Şu halde siz de güçlü, uyanık, sözünün eri ve dikkatli olun ki, İngiltere yanınızda yer alsın ve dostluğunu sizinle paylaşsın..”
Araplara her zaman İngilizlerle işbirliği içinde olmaları gerektiğini öğütleyen Emir Abdullah, İngilizlerle işbirliği yapmak için onlara güvenmek gerektiğinden bahsetmekte ve İngilizlere olan hayranlığını dile getirmektedir.
İngiltere ve Şerif Hüseyin’in İlk İrtibata Geçişi: Emir Abdullah İle Lord Kitchener Görüşmesi
Mısır Yüksek Komiserliği’nce hazırlanan bir raporda Emir Abdullah ile ilgili bazı değerlendirmeler yapılmıştır. Bu değerlendirmelere göre, Şerif Hüseyin’in ardındaki asıl gücün oğlu Emir Abdullah olduğu, kendisinin hırslı ve güçlü bir karaktere sahip olan, diplomatik ilişkilerde ihtiyatlı davranan biri olarak ön plana çıktığı vurgusu üzerinde durulmuştur. Bunun yanı sıra Şerif Hüseyin’in özellikle para konusunda çok aceleci olduğu ve sabırsız bir kişiliğe sahip olduğu da vurgulanmıştır. Şerif Hüseyin’in bağımsızlığa giden süreçte çok kararlı ve kendine güvenen bir yapısının yanında öncelikle yapılması gerekenin Hicaz’daki Osmanlı kuvvetlerini geri çekilmeye ikna etmek olduğu ve bunun için bölgedeki diğer Arap liderleriyle iyi ilişkiler içinde olması gerektiği konusunda hassas olduğu üzerinde durulmuştur. Bu konuda Şerif Hüseyin, oğlunun bütün planlarını ve hedeflerini desteklemekteydi. 1912 yılında Emir Abdullah, Meclis-i Mebusan’da görev yaptığı üçüncü döneminde Mekke’den İstanbul’a giderken, bu sırada İngiltere’nin Mısır Yüksek Komiseri olan Lord Kitchener’ın da Kahire’de bulunduğunu öğrenmiştir. Mısır Hidiv’inin Emir Abdullah’ı, Kitchener ile tanıştırmak istemesi üzerine Emir Abdullah, Kitchener ile tanışmış ve bu kısa görüşmeden sonra odadan ayrılmışlardır. Bu görüşmeden bir buçuk saat sonra ise Kitchener, nezaketen iade-i ziyaret yapmak gayesiyle, Emir Abdullah görüşmek istediğini Mısır Hidiv’i aracılığıyla Emir Abdullah’a bildirmiştir. Bunun üzerine Emir Abdullah, Lord Kitchener’in bu davetini kabul etmiş ve gerçekleşen bu görüşmede, Doğu işlerinden sorumlu İngiliz diplomat Ronald Storrs da hazır bulunmuştur.
Emir Abdullah ile Kitchener, Osmanlı Devleti’nin Arap bölgelerindeki siyasetini konuştuktan sonra Emir Abdullah, Kitchener’a, İttihat ve Terakki Hükümeti ile babasının arasının gergin olduğunu, İttihat ve Terakki Hükümeti’nin babasını görevden almak istediğini ve bunun gerçekleşmesi durumunda babasının isyan edeceğini söylemiştir. Aynı zamanda Türkler ile Araplar arasındaki çatışmanın artık belirginleştiğini ve bu durumda İngiliz Hükümeti ile bir işbirliği yapmaları gerektiğini ifade etmiştir. Bu sırada Şerif Hüseyin büyük bir hazırlık içerisindeydi. Emir Abdullah, Arap bağımsızlığını amaçladıklarını uzun uzadıya Kitchener’a anlattıktan sonra silah ve diğer konularda İngiliz Hükümeti’nin kendilerine yardım edip etmeyeceğini sormuştur. Bu soruya Ronald Storrs, normal şartlarda Şerif Hüseyin’in elinde bulunan silahın yeterli olacağı cevabını vermiş ve görüşme sona ermiştir. İngiliz Dışişleri Bakanlığı’ndan Mısır’a gönderilen bir mektupta ise Emir Abdullah aracılığıyla Şerif Hüseyin’in kesin olarak İngiliz Hükümeti’nin kendilerinin yanında mı, yoksa karşısında mı olduğunun sorulması istenmiştir.

Bu görüşmeden sonra Kahire’den Mısır Yüksek Komiseri Lord Kitchener tarafından, İngiliz Hükümeti Dışişleri Bakanı Edward Grey’e gönderilen gizli ibareli bir mektupta Şerif Hüseyin oğulları arasında en sevdiği Emir Abdullah’ın Kahire Büro’suna gelerek bazı istek ve beklentilerinin İngiliz Hükümeti tarafından karşılamasını istediği bildirilmiştir. Emir Abdullah bu kısa ziyaretinde yeni Vali’nin babasıyla uyum içinde olmadığını, Hicaz’ın sorunlarıyla fazla ilgilenmediğini, Mekke’ye gelen hacıların huzur ve güvenliğini sadece babasının sağladığını ve bu durumun sürtüşmelere neden olduğundan dolayı Türk hükümetinin, babasını görevden alma girişiminde bulunduğunu anlatmıştır. Kutsal yerlerin yönetimi meselesinin kendilerinin uhdelerinde olduğunu ve İngiliz hükümetinin eğer babasının görevinden alınmasını istemiyorsa bunu önleme adına Bâb-ı Âli nezdinde girişimlerde bulunması gerektiğini anlatmıştır. Babasının, Hindistan Müslümanlarının hem hac konusunda hem de diğer meselelerde her zaman yardımcısı olduğunu ve onların huzur ve güvenini sağlama hususunun kendi teminatları altında olduğunu özellikle belirtmiştir. Hükümetin, kesinlikle babasını azletmek istediğini ve babasının Hicaz’da oluşturulmak istenen Osmanlı birliğine karşı mücadele verdiğini söyleyerek, bu konuda İngiliz hükümetinin kendilerine destek vermesi gerektiğini Mekke’ye Türk Hükümeti tarafından deniz yoluyla bir takviye birliğin gönderilmesinin engellenmesini istemiştir. Bu mektubun ardından, Mısır’daki İngiliz hükümeti temsilciliği, bu konunun araştırması istenmiş ve Mısır’dan İngiliz Dışişleri Bakanlığı’na giden mektupta, son alınan haberlere göre Türk hükümeti ile Şerif Hüseyin’in arasının iyi olduğu bildirilmiştir. Bu durum İngiliz hükümetinin açıkça olaya müdahale etmek istemediği ve Şerif Hüseyin’in şimdilik bu sıkıntıları kendisi çözmesi gerektiğini göstermektedir.
Bu görüşmeden sonra Emir Abdullah Nisan 1914’ün sonunda tekrar Kahire’ye gelmiş fakat bu sefer Kitchener’la değil sadece Storrs ile görüşmüştür. Bu görüşmede Emir Abdullah, Storrs’a İngiliz Hükümeti’nin kesin karar vermesi gerektiğini söyleyerek, Hicaz’a geri dönmüştür. Bundan sonra ise Kitchener, Osmanlı ile Şerif Hüseyin düşmanlığının derinleştiğini ve Şerif Hüseyin’in gerçekten bağımsızlıklarını arzuladıklarını anlamış ve Osmanlı Devleti’ne karşı, Şerif Hüseyin ile işbirliği içerisinde olmanın gerekliliğini daha iyi kavramıştır. Birinci Dünya Savaşı öncesi, Kahire Arap Bürosu’ndan Dışişleri Bakanlığı’na gönderilen bir raporda Emir Abdullah’tan gelen mektupta anlatılanlar bildirilmiş ve bu durum karşısında nasıl bir tavır sergilenmesi gerektiği sorulmuştur. Bu mektuba göre, Şerif Hüseyin’in İngiltere ile birlikte olma arzusunda olduğu fakat İngiliz hükümetinden kendisini Osmanlı Devleti’nin saldırılarına karşı korunmasını beklediği ifade edilmiştir. Dışişleri Bakanlığı’ndan Kahire Arap Bürosu’na gönderilen cevabî mektupta ise Almanya’nın altın ve parayla Osmanlı Hükümeti’ni satın aldığını, buna rağmen Osmanlı Devleti eğer savaşa girmezse İngiltere, Fransa ve Rusya’nın Osmanlı Devleti’nin bütünlüğünü korumayı garanti ettiğini ifade etmiştir. Eğer bu savaşta Şerif Hüseyin, İngiliz Hükümeti’ne yardım ederse bağımsızlığını garanti ettiğini aksine, eğer Şerif Hüseyin İngiltere’ye yardımcı olmazsa Osmanlı Hükümeti ile arasındaki uyuşmazlık ve anlaşmazlıklara müdahil olmayacağını bildirmiştir.
İngiliz Hükümeti, esasında Osmanlı Hükümeti ile Şerif Hüseyin arasında öteden beri süre gelen husumetin farkındaydı. Fakat Osmanlı Devleti ile ilişkilerinin devam ettiği sırada, Osmanlı’nın tepkisini çekeceği endişesiyle Şerif Hüseyin’le alenî olarak bir ilişki kurmak istememiştir. Bu noktada İngiltere’yi tereddüde sevk eden diğer bir önemli mesele ise, Şerif Hüseyin’in Arapların tamamını ne ölçüde temsil ettiğiydi ki Şerif Hüseyin sürekli bütün Arapları temsil ettiği imajını vermek istemiştir.
Emir Abdullah ile Kitchener’in Kahire’deki görüşmesinin ardından Temmuz 1914’de Lord Kitchener’in, İngiltere’nin Savaş Bakanı ve Şerif Hüseyin’in oğlu ile ilk teması yapan kişi olması, Şerif Hüseyin ile İngiliz Hükümeti arasındaki ilişkileri geliştiren bir etken olmuştur. Bu tarihten sonra ise İngiltere tarafından Aralık 1914’de Mısır Yüksek Komiserliğine Sir Arthur Henry McMahon getirilmiştir. Yine bu görüşmeden sonra Şerif Hüseyin’in, İngiliz Hükümeti’ne olan güveni daha da artmış olsa da İngiliz Savaş Bakanı Lord Kitcehener Şerif Hüseyin’e tam olarak güvenememiş ve Ronald Storrs’a gönderdiği mektupta Emir Abdullah’ın babasına bizim yanımızda yer almaya kesin olarak karar verip vermediğini sormasını istemiştir. Yine şimdilik İngiliz Hükümeti’nin de desteğini alan Şerif Hüseyin ise artık bağımsızlığa kesin olarak inanmış bir şekilde hazırlıklarını devam ettirmiş ve aynı zamanda bu gelişmelerden Osmanlı Devleti’nin haberdar olmaması için gerekli ihtimamı göstermiştir. Daha sonraki süreçte ise Şerif Hüseyin’in kendileri için ne kadar önemli bir kişi olduğunu anlayan İngiliz hükümeti, bütün yazışmalarında Şerif Hüseyin ile İttihat ve Terakki Hükümeti’nin birbirine düşman olduğu ve İttihat ve Terakki Hükümeti’nin Şerif Hüseyin’i görevinden almak istediği propagandasını yayarak Şerif Hüseyin’i savaş öncesi kendi taraflarına çekmek istemiştir. Bütün haberlerde, Arapların da Şerif Hüseyin’i desteklediği ve Şerif Hüseyin’in Arap yarımadasında önemli bir güç unsuru olduğu vurgusu üzerine durulmuştur.
Şerif Hüseyin- McMahon Pazarlığı
Henry McMahon, Ocak 1915’de Mısır Yüksek Komiseri olarak Kahire’ye atanmış ve görevine başlamıştır. Kahire’deki görevine başladıktan sonra McMahon, Arap ayrılıkçı örgütleri liderleriyle Kahire’de Arap isyanı konusunda birçok görüşme gerçekleştirmiştir. Aklında ve hayalinde bağımsız bir Arap Devleti olan Mekke Emiri Şerif Hüseyin ile Henry McMahon arasındaki görüşmeler ise, Şerif Hüseyin’in McMahon’a Temmuz 1915’in ortalarında gönderdiği ilk mektupla başlamıştır. Şerif Hüseyin ile McMahon arasındaki pazarlıkların ilki olarak kabul edilen bu mektubu Emir Abdullah, daha önce Kahire’de irtibatta olduğu Ronald Storrs’a yazmıştır. Tarihsiz ve imzasız olarak yazılan bu mektubun üzerinde gönderiliş tarihi olarak 14 Temmuz 1915 tarihi yazmaktadır. Emir Abdullah’ın ise buradaki rolü, babasını temsilen bu pazarlığa aracılık etmek olmuştur. Şerif Hüseyin tarafından gönderilen bu ilk mektupta, Arapların bağımsızlık düşüncesinin belirsizliği üzerinde durulduktan sonra Araplar adına Şerif Hüseyin, İngilizlerle işbirliği yapmak istediğini belirtmiştir. Ayrıca Şerif Hüseyin, bir ay içinde kesin bir yanıt beklediğini, ya bu önerisinin kabul edilmesi gerektiğini ya da kabul edilmediğinin kendisine bildirilmesini istemiştir. Şerif Hüseyin, mektubunda İngiltere’den beklediği yardımın bir anlaşma metnine bağlı olmasını istemiş ve İngiltere nezdinde bazı önerilerde bulunmuştur. Buna göre, Arap ülkelerinin bağımsızlığını İngiltere tarafından kabul edilmesini istemiştir. Şerif Hüseyin bölgedeki Arap otoritesini kabul ettirdikten sonra Arap Hilâfeti’ni ilan etmeyi ve bunu İngiltere’nin onaylamasını hedeflemektedir. Şerif Hüseyin’in bu mektubuna Henry McMahon, 30 Ağustos 1915 tarihinde cevap vermiştir. McMahon, Şerif’in isteklerini İngiliz Dışişleri Bakanlığı’na sormuş ve Şerif Hüseyin’i oyalaması gerektiğini bilgisini almıştır. Bu doğrultuda Şerif’in isteklerine kesin bir cevap vermemiştir. Fakat Arap bağımsızlığı ve Arap Hilâfeti konusunda daha önce Lord Kitchener’in verdiği güvenceyi tekrarlamıştır. Bu cevapla karşısında Şerif Hüseyin, tatmin olmamış ve çok kızmıştır. Şerif Hüseyin’in İsyanı Ve Osmanlı’nın Durumu’nu, tarih arşivi olarak sizler için araştırıyoruz…
McMahon’dan gelen ve kendisini çok tatmin etmeyen mektuptan sonra Şerif Hüseyin, 9 Eylül 1915’te ilk yazdığından daha uzun bir mektubu, McMahon’a göndermiştir. Bu mektupta çok soğuk ve ihtiyatlı ifadeler kullanmıştır. Bu mektubunda Şerif Hüseyin, isteklerinin kabul edildiği haberini almak için baskı yapmıştır. Bu mektubu Kahire’ye ulaştıran ise Muhammed El-Farukî’dir. Farukî, Suriye’deki El- Ahd ve El-Fatat cemiyetleriyle de görüşerek, Şerif Hüseyin’in isteklerini bu cemiyetlerce de kabul edildiğini İngiltere’ye bildirmek istemiş ve Kahire’de görüştüğü İngiliz istihbarat subayı olan Gilbert Clayton’a kabul ettirmek istemiştir. Bu ikinci mektubunda da Şerif Hüseyin, yeni kurulmasını hayal ettiği Arap Devleti’nin sınırlarının belirlenmesini istemiştir. Bu isteklerin kendisinin değil, Arap halkının isteklerini yansıttığını belirtmiş ve Birinci Dünya Savaşı’nın sonucunu beklemek iyi bir düşünce olsa da en asgari düzeyde bu sınırlara ulaşmak Arap halkları için en temel hedef olacağını söylemiştir. Mektubunun sonunda ise Büyük Britanya’nın adalete bağlılığına inandığını ve kendisinin Arap bağımsızlığına karşı samimiyet ve inancından bahsetmiştir.
Şerif Hüseyin’in mektubunu alan McMahon, 24 Ekim 1915’te ikinci mektubunu yazmış ve öncelikle tereddütlerinden dolayı pişmanlık duyduğunu ifade etmiştir. Öncelikle McMahon’un endişesi, Şerif Hüseyin’in bütün Arapları temsil edip etmediği ve onlar adına konuşup konuşmadığıydı. Daha sonra Şerif’in talep ettiği Mersin, İskenderun bölgeleri ile Hama, Humus, Halep ve Şam’ın batısında kalan bölgelerin tamamen Arap olmadığını, dolayısıyla bu bölgelerin Arap bölgesi sınırları dışında bırakılması gerektiğini söylemiştir. Ancak daha önce Arap liderleriyle yapılan anlaşmalara, bu sınırlamanın zarar getirmemesi kaydıyla kabul edebileceğini eklemiştir. McMahon, Şerif Hüseyin’in önerdiği sınırlar içinde kalan bölgelerde, müttefiki Fransa’nın çıkarlarına zarar getirmeksizin İngiliz Hükümeti adına Şerif Hüseyin’in taleplerine karşı verdiği garantiler şunlardır:
1. Yukarıda belirtilen değişikler göz önüne alınmak kaydıyla, Şerif Hüseyin’in talep ettiği bütün bölgelerde Arap bağımsızlığını tanımaya ve desteklemeye hazırız,
2. İngiltere, bütün harici saldırılara karşı kutsal yerleri korumayı garanti edecektir,
3. İngiltere, şartlar elverdiği zaman Araplara muhtelif yerlerde, uygun şartlarda devlet kurma konusunda yardım edecek ve tavsiyelerde bulunacaktır,
4. Arapların sadece İngiltere’nin yardım ve tavsiyelerini beklediği anlaşılmış ve sistemli bir devlet yapısı kurulması için Avrupalı bir uzman ve görevlilere ihtiyaç duyulduğu takdirde, bu görevlinin İngiliz olması kaydıyla yardım edilecektir,
5. Bağdat ve Basra vilâyetleri konusunda Araplar, bu bölgelerin harici saldırılara karşı güvenliğinin sağlanması, bölge halkının refahını arttırmak ve karşılıklı ekonomik çıkarların güvenliği için İngiltere’nin bu bölgelerde hâlihazırdaki durumunun ve çıkarlarının gerektirdiği idarî düzenlemeyi tanıyacak, kabul edecektir.

McMahon’un bu sözleriyle Şerif Hüseyin ile İngiltere arasında ittifakın açık bir şekilde sağlandığı ve bunun İngiliz Hükümeti’nce de güvence altına alındığı anlaşılmaktadır. Bu işbirliği sayesinde her iki taraf da Arap topraklarından Osmanlı’nın çekilmesini ümit etmektedir. Ayrıca mektubunun sonunda McMahon, bu bahsettiği konuların öncelikli konular olduğunu ve Şerif Hüseyin’in mektubunda bahsettiği diğer meselelerin de ileride uygun bir zamanda tekrar görüşülebileceğini söylemiştir. En sonunda da diğer bazı konularla ilgili bilgileri de bu mektubu götürecek kişi olan Şeyh Muhammed İbn-i Arif aracılığıyla ileteceğini eklemiştir. Bu mektubu alan Şerif Hüseyin, 5 Kasım 1915’de McMahon’a hitaben yazdığı cevapta, Mersin ve Adana’nın planlanan Arap krallığının sınırları dışında kalmasına gönülsüz olmasına rağmen kabul etmiştir. Fakat Halep ve Beyrut’un çoğunluğunun Hıristiyan Arap olduğunu ve Hıristiyan Arapların da Müslüman Arapların sahip olduğu haklara sahip olması gerektiğini, dolayısıyla bu topraklardan vazgeçmeyeceğini ifade etmiştir.
İkinci olarak, Irak topraklarının önceden beri Arap toprakları olarak kabul edildiği bunun yanı sıra Basra’nın Arap kültürünün yaşandığı merkezi yerlerden biri olduğundan söz ederek, bu bölgelerin kendileri için çok önemli olduğunu söylemiştir. Ayrıca McMahon’un mektubunda İngiltere hükümeti adına önerdiği beş maddelik anlaşmaya kendilerinin de razı olduğunu belirtmiştir. Şerif Hüseyin, bu anlaşmaya diğer Arap liderlerinin de onaylayacağını ve İngiltere hükümetinden maddi yardım beklediğini mektubun sonuna ilave etmiştir. Şerif Hüseyin, “İslâm’da meydana gelen bozulmaları” bahane göstererek McMahon’un nezdinde İngiltere Hükümeti’nin yardımlarıyla bir an önce isyanı ilan etmek istediğinden bahsetmiştir. Almanya ile işbirliği yapmış olan Osmanlı’dan, Arap ulusunun ayrı tutulması gerektiğini belirtmiş ve Osmanlı Devleti ile aralarındaki uyuşmazlıkların artmasından endişe etmediğinden bahsetmiştir. Fakat bu paragrafta özellikle Şerif Hüseyin, İngiltere ile birlikte resmi yollardan savaşa girme zemini aramıştır. Çünkü bu şekilde eğer resmi bir anlaşma yapılırsa savaştan sonra kendi istek ve talepleri dikkate alınacağını düşünmekteydi. Diğer şekilde kendi istekleri dikkate alınmayacağı endişesini taşımaktadır. Şerif Hüseyin’in diğer bir endişesi ise savaş bittikten sonra Osmanlı Devleti ile karşı karşıya yalnız bırakılmak korkusudur. Şerif Hüseyin bu şekilde Osmanlı ile savaştan sonra İngiltere’nin desteği olmadan mücadele etmek istememektedir. Şerif Hüseyin, yukarıdaki ifadelerine açıklık getirmiş ve Almanya ile ittifak etmiş olan Osmanlının savaştan sonra intikam almak isteyebileceğini söylemiştir. Bununla birlikte Arap ülkelerinin Osmanlı’da kalan yerlerindeki Arap halklarının güvenliğini tehdit edeceğini ve bu sebepten dolayı ihtiyatlı davranmak gerektiğini ifade etmiştir.
Arapların Avrupa’ya barış geldiği zaman kendilerini güvende hissedeceğini ve İngiltere’nin Almanya ve Osmanlıyı yenilgiye uğrattıktan sonra barış görüşmeleri sırasında sıranın Arapların taleplerine geleceğini umut ettiğini ifade etmiştir. Şerif Hüseyin’in bunu söylerken İngiltere ve müttefiklerinin savaşı kazanacağına ne kadar çok inandığını göstermektedir. Şerif Hüseyin bu mektubunda daha önce gönderdiği 9 Eylül 1915 tarihli mektubuna gelen cevapta yeni Arap krallığının yönetimine dair McMahon’un yazdığı üç, dört maddenin gereksiz olduğunu da söylemiştir. Bu da her ne kadar büyük oranda anlaşmaya varılmış olsa da aradaki anlaşmazlığın devam ettiğini göstermektedir. Yani bazı problemler hala devam etmektedir. Son olarak Şerif Hüseyin bu mektubunda, kendi talep ve beklentilerine açıkça ve mümkün olan en kısa zamanda cevap verilmesini istemektedir. Aynı şekilde taleplerinin anlaşma metni çerçevesinde garanti altına alınmasını da talep etmektedir. Savaşın sonunda Arapların eski şan ve şöhretine kavuşacağına ve Arap halkları için bu savaşın zaferle sonuçlanacağına olan inancını tekrarlamıştır. Mektubun sonunda ise Arapların lider olması için kendisine baskı yaptıklarından bahsetmektedir. Fakat gerçekte Şerif Hüseyin kendi otoritesini ve kurmayı planladığı yeni Arap krallığında kendisinin Arap Kralı olabilmesini diğer Arap liderlerine kabul ettirebilmek için mücadele vermiş ve onlardan destek istemiştir.
McMahon, 13 Aralık 1915’te verdiği cevapta Şerif Hüseyin’in Adana, Mersin ve Suriye’nin kuzey kıyılarını Arap devletinin sınırları dışında bırakmasından duyduğu memnuniyetle başlamıştır. Çünkü bu bölgeler Fransa’nın ilgi alanına giren bölgelerdir. Onun dışında kalan bölgelerde diğer Arap liderleriyle yapılan bütün anlaşmaları kabul ettiklerini bildirmiştir. Özellikle Halep ve Beyrut Fransa’nın ilgi alanına girdiğinde bu bölgeler için çok dikkatli değerlendirmeler yapmaları gerektiğinden ve uygun bir vakitte bu konuyu tekrar konuşabileceklerinden bahsetmiştir. Bu mektubunda McMahon, diğer Arap liderlerinin kendisine yani Şerif Hüseyin’e yardım edeceği konusunun İngiltere Hükümeti adına garantisini vermiştir. Diğer Arap liderlerini ilgilendiren Bağdat’ın statüsü ve yönetimi konusunda ise kendisinin düşüncelerine katıldığını açıkça ifade etmiştir. Şerif Hüseyin’in mektubunda belirttiği ihtiyatlı davranma konusundaki fikirlerine aynen katıldığından ve ani kararlar vermenin kazanılacak başarıya mani olacağından söz etmiştir. McMahon, Arap halkının bu gaye etrafında birleşmesi gerektiği ve Şerif Hüseyin’in İngiltere’nin düşmanlarından yardım almak gibi bir düşünce ve davranıştan uzak durması gerektiği ikazını da yapmıştır. Ayrıca mektubunda McMahon, anlaşmalarının ise ancak bu şartların yerine getirilmesi şartıyla olabileceği üzerinde durmuştur. Mektubunun sonunda ise McMahon, kendisinin çabalarına yardım ve destek olarak £ 20.000 tutarında parayı mektupla birlikte gönderdiğini bildirmiş ve mektubunu sonlandırmıştı.
McMahon gönderdiği bu parayla Şerif Hüseyin’i savaş sonrası endişeleri konusunda rahatlatmak amacı gütmektedir. Şerif Hüseyin, 1 Ocak 1916’da McMahon’un mektubuna çok çabuk cevap yazmıştır. Şerif Hüseyin, mektubuna Muhammed El-Farukî ile yaptığı görüşme ve kendi düşüncelerini paylaşması dolayısıyla McMahon’a karşı duyduğu saygı ve memnuniyetten bahsederek başlamıştır. Ayrıca kendisine şahsi olarak desteklediği için teşekkür etmiştir. Daha sonra İngiltere’nin işgali altında bulunan Arapların yaşadığı bölgeler için işgal devam ettiği süre zarfında geçen zaman için tazminat ödemesi gerektiğini ve bunun İngiltere’nin adil yönetim sistemine uygun bir davranış olacağına olan inancından bahsetmiştir. Suriye’nin kuzeyi ile ilgili olan değişikliği daha önceden kabul ettiğini tekrarlamıştır. Şerif Hüseyin, ayrıca savaş bitmeden önce en uygun bir fırsatta Suriye’nin batısında kalan sahil bölgelerinde ve Beyrut’taki Fransa’nın taleplerini gözden geçirmeleri gerektiğini söylemiştir. Mektubunun sonunda ise Şerif Hüseyin, kendileri için gerekli olan mühimmat ve savaş gereçleri konusunda İngiltere Hükümeti’nden acilen yardım beklediğini belirtmiş ve mektubunu sonlandırmıştır. Şerif Hüseyin’in bu mektubunda Lübnan, Irak ve Suriye gibi yerlerin yeni Arap krallığının sınırları dışında bırakılmak istenmesinin ileride daha fazla sorunlara yol açacağını belirtmesi, bu bölgeler konusunda ne kadar ısrarcı olduğunu göstermektedir. Şerif Hüseyin’in bu mektubundan sonra İngiliz yetkililerce çok ciddi tartışmalar yaşanmıştır. İngiliz Dışişleri Bakanlığı, Şerif’in mektubunu tatminkâr bulmamış fakat en azından samimi ve açık olduğunu belirtmiştir. Ayrıca Fransa ile olan ilişkileri de tatminkâr görülmemiştir. İngiltere Dışişleri Bakanı Sir Edward Grey ise Arap meselesini tam “bir bataklık” olarak nitelendirmiştir. Nitekim Başbakan Lord George’ye siyasi olarak muhalefet ettiği için 1916 yılında görevinden ayrılmıştır. Bunun yanı sıra Kahire’den İngiltere Dışişleri Bakanlığı’na gönderilen bir mektupta ise Şerif Hüseyin’in mektubunun tatminkâr bulunduğu değerlendirmesi yapılmıştır. McMahon, ayrıca İngiltere’nin Şerif Hüseyin’in sempatisini kazandığını ve Almanya’nın propagandasına rağmen Arapların hiçbir şekilde İngiltere aleyhine bir faaliyet içerisinde olmadığı değerlendirmesini yapmıştır.
İngiliz Hükümet yetkililerince bu tür tartışma ve fikir ayrılıkları yaşansa da McMahon, Şerif Hüseyin’in kendilerine olan samimiyet ve bağlılığında hiçbir tereddüt görmemekteydi. Bu düşünceler etrafında McMahon, 30 Ocak 1916’da Şerif Hüseyin’in mektubuna cevap vermiş ve daha önceki söylediklerini teyit ve tekrar etmiştir. McMahon, büyük bir memnuniyetle mektubunu aldığını, kendisinin Arap ulusunun menfaati için çalıştığına inandığını ve bu konuda her zaman kendisinin destekçisi olacağını söyleyerek mektubuna başlamıştır. Daha sonra Bağdat konusu ile ilgili olarak, savaş bittikten sonra kendisinin de hazır bulunacağını umduğu barış görüşmeleri sırasında bu konuyu tekrar dikkate alacağını söylemiştir. Sureyi’nin kuzeyi ile ilgili isteklerinin ise İngiltere ve Fransa arasındaki işbirliğine halel getirebileceğinden dolayı bu konudaki taleplerinin uygun olmayacağını belirtmiştir. Ayrıca savaştan zaferle ayrıldıklarında kendisinin hiçbir isteğinden kaçmayacağını da sözlerine eklemiştir. Mektubunun sonunda McMahon, Şerif Hüseyin’in bütün istek ve taleplerinin hemen dikkate alınacağından, Senusî’nin aldatıldığından ve düşmanlarının çıkarları için Arapların çıkarlarını hiçe saydığından bahsederek kendisini ikna etmesi gerektiğini söyleyerek mektubunu sonlandırmıştır. McMahon ile Şerif Hüseyin arasındaki küçük problemler devam etse de büyük oranda anlaşma sağlanmış ve İngiltere bölgedeki diğer Arap liderlerinin kendilerine karşı bir harekete girişmesini istemediği için bu konuda Şerif Hüseyin’den diğer Arap liderlerini ikna etmesini beklemiştir. McMahon ile Şerif Hüseyin arasında devam eden mektuplaşmaların belki de en önemli kırılma noktasını teşkil eden Şerif Hüseyin’in 18 Şubat 1916 tarihli mektubudur. McMahon bu mektupla birlikte İngiliz Dışişlerini ikna etmeyi başarmış ve bunun üzerine İngiltere Savaş Bakanı Lord Kitchener şunları söylemiştir: “…Sanıyorum ki Şerif Hüseyin savaşın önemi konusunda Sir H. McMahon’un iyimser görüşü, sonunda haklı çıkabilir”. Bundan sonra artık İngiltere, bütünüyle Şerif Hüseyin’in kendi yanlarında olduğunu ve savaş sırasında kendilerine destek vereceğine inanmıştır.

Mektubunda Şerif Hüseyin, gerekli olması durumunda operasyonları idare etmesi için oğlu Emir Faysal’ı Suriye’ye gönderdiğini ve orada Osmanlı’dan birkaç kişi dışında fazla güvenebileceği kişinin kalmadığını bildirmiştir. Ayrıca Emir Abdullah’ı demiryollarına el koyması ve şartların oluştuğu zaman operasyona başlaması için Medine’ye gönderdiğini anlatmıştır. Burada kendisi için önemli olanın ise, ihtiyaçlarının en kısa zamanda ve gizli bir şekilde sağlanması olduğunu da McMahon’a iletmiştir. Bunun haricinde McMahon’dan £ 50. 000 ile diğer taleplerini, isyan hareketi başlayıncaya kadar Port Sudan’da muhafaza etmesini istemiştir. Şerif Hüseyin, hareket başladığında bunu resmen İngiltere’ye bildireceğini de sözlerine ilave etmiştir. Son olarak Şerif Hüseyin, İngiltere’ye güvence vermeyi de ihmal etmemiş ve askeri yardımların İngiltere tarafından sağlandığı zaman bunların nerelerde ve ne şekilde harcandığı ile ilgili bir raporun kendilerine gönderileceğini de sözlerine eklemiştir. Büyük oranda sağlanan anlaşmadan sonra McMahon’un Şerif Hüseyin’e yazdığı 10 Mart 1916 tarihli mektup, sadece küçük ayrıntıların karara bağlandığı ve karşılıklı güven mesajlarının verildiği bir mektup olmuştur. Bu mektubunda McMahon, Şerif Hüseyin’in aldığı tedbirlerden övgüyle bahsederek kendisinin tekliflerini İngiltere Hükümeti’nin kabul ettiğini bildirmiştir. Şerif Hüseyin’in isteği doğrultusunda ihtiyacı olan malzemelerin Port Sudan’da toplanacağını, isyan harekâtının başlayacağı tarihi ve nerelere nakledilip kimlerin teslim alacağını bildirene kadar orada bekletileceğini söylemiştir. Ayrıca bu konuda Port Sudan Valisi’ne de talimat verdiğini sözlerine eklemiştir. Diğer yandan McMahon, İbn-i Reşid’in Osmanlı’ya çok sayıda deve sattığını, bu develerin Şam’a gönderilmekte olduğunu duyduklarını ve kendisinin bu konuda İbn-i Reşid’i bu yaptığından vazgeçmesi için ikna etmesini, eğer vazgeçmezse de develere el koymak için develerin geçiş güzergâhlarına birlikler yerleştirip, bu sevkiyata engel olması gerektiğini söylemiştir. Bunun yanı sıra Erzurum’un Ruslar tarafından ele geçirilişine de çok mutlu olduklarını ve kendilerini yüreklendiren bir gelişme olduğunu bildirmiştir.
Bu mektuplaşmaların sonunda her ne kadar büyük oranda anlaşma sağlansa da problem yaşanılan ve iki taraf arasında sorun olan en önemli konu Lübnan, Hama, Humus ve Halep topraklarının Arap toprağı sayılıp sayılamayacağı meselesiydi. Bu pazarlık sonucunda Şerif Hüseyin bazı isteklerinden vazgeçmek zorunda kalmıştır. Arap devletinin sınırları konusu, çok fazla tartışılmış fakat sonuç olarak İngiltere, bu bölgelerdeki Fransız menfaatlerini de göz önüne alarak, bu gölgelerde yaşayan halkın tamamen Arap olmamasını da bahane ederek bu toprakları Şerif Hüseyin’in kurmak istediği büyük Arap krallığına bırakmak istememiştir. Nitekim Şerif Hüseyin bu konuda çok ısrar etmiş olsa da İngiltere hiçbir şekilde taviz vermemiş ve Şerif Hüseyin de bu durumu kabullenmek zorunda kalmıştır. Zeine N. Zeine’nin, McMahon-Şerif Hüseyin pazarlığının ardından gerçekleşen bağımsızlık hareketinin temelinde yatan Arap milliyetçiliğinin, halkının isteği doğrultusunda oluştuğunu kanıtlamaya çalışmak istemesi ve bu isyanı Arap toplumun beklentilerini yansıtan bir isyan şeklinde cereyan ettiğini iddia etmesi açısından zikrettiği şu sözler oldukça dikkat çekicidir: “…Sir Henry McMahon ile yazışmasında Şerif, Arap bağımsızlık davasını destekliyor ve Osmanlı Devleti’nin çöküşünün ardından ortaya çıkacağını düşündüğü bağımsız bir Arap devletinin kesin sınırları üzerinde ısrar ediyordu. Bu arada, Arap ulusçuları, özellikle El-Fatat gizli örgütünün etkili üyeleri Mart, Nisan ve 1915 gibi Emir Faysal’ın, Hicaz’ın durumunu tartışmak ve savaş durumu hakkında bilgilenmek üzere gittiği İstanbul’dan dönerken yolunun üzerindeki Şam’da geçireceği bir vakitte, Şerifi Türklere karşı ayaklanmaya teşvik ediyor ve ona destek vaat ediyorlardı. Bir takım meşhur Suriyeliler ve gizli cemiyetlerin üyeleri Emir Faysal’ı, Şam’da Bakri ailesinin evinde misafirken ziyaret ettiler. Aralarından bazıları El-Fatat adına Ali Rıza Rikâbi Paşa, El-Ahd Cemiyeti’ni temsilen Yasin Haşim’i, Suriye ulemasının en meşhuru Şeyh Bedrettin Hüseyni, Suriye’nin en büyük Dürzî liderlerinden biri olan Nasib Atraş, Nuri Şalan’ın oğlu Şeyh Navâf Şalan ve Suriye çölünün güçlü Ravallah aşiretinin şeyhi idi”. Ziene’nin bu ifadeleri Arap bağımsızlık hareketinin toplum nazarında da olumlu karşılandığı izlenimi vermeye çalışma çabasıdır. Fakat Cemal Paşa’ya göre ise bu isyanın amacı sadece bir saltanat hırsından ileri gelmektedir.
Şerif Hüseyin, Kahire Arap bürosuna göre, Arap bağımsızlığı konusunda sözüne güvenilebilecek bir lider değildi. Tamamıyla bütün Arapları temsil etmiyordu. Yine Arap bürosuna göre Şerif Hüseyin’in amacı sadece İngiltere’den bazı menfaatler sağlamaktır. Fakat bu düşünce İngiltere için McMahon-Şerif Hüseyin pazarlığından sonra değişmiş ve İngiltere’nin Şerif Hüseyin’e olan güveni artmıştır. Bu pazarlık neticesinde Şerif Hüseyin’in Osmanlı ve Alman ittifakına karşı İngiltere ile işbirliği yapmasıyla İngiltere’den talep ettiği bütün hakları garanti altına alınmış ve kendi toprakları herhangi bir dış saldırıya karşı, İngilizlerce güvence altına alınmıştır. Nihayetinde bu görüşmeler, İngiltere ile Şerif Hüseyin’in Osmanlı Devleti’ne karşı kesin ittifakıyla sonuçlanmıştır.
İsyana Giden Süreçte Skyes-Picot Anlaşması
Şerif Hüseyin ile Sir Henry McMahon arasında devam eden pazarlık sürecinde İngiltere, Fransa etkenini sürekli göz önünde tutmuştur. İngiltere, Fransa’nın menfaatlerini sürekli göz önünde bulundursa da Şerif Hüseyin ve McMahon arasındaki pazarlığı uzun süre Fransa’dan gizli tutmuştur. İngiltere, bu görüşmelerden Fransa’yı ancak 23 Kasım 1915’de haberdar etmiştir. İki müttefik devlet olan İngiltere ve Fransa arasında Osmanlı Devleti’nin sınırları içerisinde olan Arap topraklarının paylaşılması amacıyla 21 Ekim 1915 tarihinde Londra’da görüşmelere başlanmıştır. Bu görüşmelere İngiltere adına Sir Mark Sykes ve Fransa adına ise Charles François Georges-Picot katışmıştır. Bu iki diplomatın yaptığı görüşmeler neticesinde 3 Ocak 1916 tarihinde Arap vilayetlerinin bölüşümü konusunda bir anlaşmaya varılmıştır. Fakat bu anlaşma henüz taslak bir metin halindeydi ve Rusya’nın onayı aldıktan sonra yürürlüğe girecekti. İngiltere ve Fransa’nın kendi arasında bir anlaşmaya varmasından sonra Rusya’nın onayını almak amacıyla Sykes ve Picot, Mart 1916 tarihinde Rusya’ya giderek, Rusya Dışişleri Bakanı Sazanof ile görüşmüşlerdir. Bu görüşmede Rusya, bu anlaşmayı kabul edebilmesi için öncelikle Kuzeydoğu Anadolu’daki taleplerinin kabul edilmesi şartıyla bu anlaşmayı onaylayabileceğini ifade etmiştir. İngiltere ve Fransa’nın, Rusya’nın bu şartını kabul etmesiyle anlaşmaya son şekli 10-23 Mayıs 1916 tarihinde verilmiştir. İngiltere, Fransa ve Rusya arasında imzalanan Sykes-Picot Anlaşması’na göre Rusya, Musul ve Ürdün’ü kapsayan bağımsız bir Arap devleti kurulmasını kabul ediyordu. Aynı zamanda Rusya Adana, Antakya, Lazkiye, Suriye kıyıları ve Lübnan’da Fransa’nın; Musul hariç Irak bölgesinde ise İngiltere’nin istediği gibi idarî bir yönetim kurmasını kabul ediyordu. Buna karşılık Rusya’ya ise Erzurum, Van, Bitlis ile Muş ve Siirt vilâyetleri arasında kalan bölge ile Trabzon’un batısında sonradan tespit edilecek bir noktaya kadar olan bölge bırakılıyordu. Yine kesin sınırları sonradan tespit edilmek üzere Kayseri, Aladağ, Akdağ, Yıldızdağ, Zara, Eğin ve Harput sınırları arasında kalan bölge de Fransa’ya bırakılmıştı. Filistin’de ise müttefik devletler ve Şerif Hüseyin tarafından kararlaştırılacak uluslararası bir yönetim kurulacaktı.
Bu anlaşmayla birlikte henüz Birinci Dünya Savaşı bitmeden önce Almanya’nın etki alanı olarak kabul edilen toprakları İngiltere, Fransa ve Rusya kendi aralarında paylaşmışlardır. Fakat Şerif Hüseyin ile İngiltere arasında çok ciddi problem oluşturan Suriye meselesinde İngiltere, çift yönlü bir politika izlemiştir. İngiltere bu bölgeyi Şerif Hüseyin’e vermeyip Fransa’ya vaat etmiş olsa da Şerif Hüseyin, ileride bu toprakları kendi kuracağı bağımsız Arap devleti topraklarına katabileceği düşüncesindeydi. Fakat Şerif Hüseyin henüz Sykes-Picot Anlaşması’nın ayrıntılarından haberdar değildi. Yine de bu anlaşma ile birlikte Şerif Hüseyin İsyanı’na giden süreç hızlanmıştır. Sykes- Picot Anlaşması’nın içeriğini başta Şerif Hüseyin olmak üzere bütün dünya kamuoyu, Rusya’daki Bolşevik devriminde sonra Bolşevikler tarafından Petrograd arşivlerinin ele geçirilmesinden sonra öğrenebilmiştir.
İngiltere’nin Şerif Hüseyin’e Vaatleri
Birinci Dünya Savaşı devam ederken Osmanlı Devleti’nin Hilâfet makamını elinde bulunduruyor olması başta İngiltere olmak üzere müttefik devletleri sürekli endişelendiren bir durum olmuştur. Çünkü Osmanlı halifesinin siyasi gücü bütün Müslümanlar üzerinde etkili bir unsurdu. İngiltere, Hilâfet makamının Müslümanlar üzerindeki dini ve siyasi etkisini bildiğinden dolayı, bu makamın kendisi aleyhine kullanılabileceği ihtimaline karşı çok yönlü bir hilâfet politikası ile gelişmelere göre siyasi bir politika izlemiştir. Bu sebepten ötürü müttefik devletler, bu güce karşı bir güç oluşturmak zorundaydılar ve dönemin şartları dikkate alındığında buna en uygun yer Arabistan’dı. Çünkü başta Mekke Emiri Şerif Hüseyin olmak üzere bazı Arap liderleri bağımsızlık için bir takım faaliyetler içerisine girmişlerdi. Nitekim İngiltere bu bölgedeki bağımsızlık arzularını görmüş ve Arabistan’da yeni bir halife ve buna bağlı bir Hilâfet merkezi oluşturmak istemiştir. Dolayısıyla bu şartlar sağlandığı takdirde Osmanlı Devleti’nin bu siyasi gücü kırılmış ve Müslümanlar arasında kopmalar meydana gelmiş olacaktı. İngiltere, kendi siyasi ve ekonomik menfaatleri doğrultusunda kullanmak istediği Hilâfet makamını kendince en uygun gördüğü ve Müslümanlar için kutsal sayılan bölgenin yönetimini elinde bulunduran Şerif Hüseyin’e vermek istemiştir. Bu sayede Mekke’de yeni bir Hilâfet merkezi oluşturup Asya ve Afrika’da kendi idaresi altındaki Müslüman tebaanın kendisi için tehdit oluşturmasını engelleyecekti. Yeni halife olarak Şerif Hüseyin’i tayin etmek isteyen İngiltere, aynı zamanda bu sayede hem Arabistan’ın kontrolünü eline geçirmiş olacak hem de Hindistan’a giden ticaret yollarının güvenliği büyük oranda sağlamış olacaktı. Yine İngiltere, Hilâfet merkezini değiştirerek Osmanlı Devleti’nin öncelikle saygınlığını yitirmesini sağlayacaktı. Bu sebeple İngiltere tarafından oluşturulan ve Şerif Hüseyin’e vaat edilenlerin içerisinde en önemlisi olan Arap Hilâfeti fikri, siyasi istikrarsızlıkla ve daha da önemlisi büyük güçlerle savaşmak zorunda kalan Osmanlı Devleti Hükümeti’ne karşı koyma düşüncesi olarak ortaya çıkmıştır.
Şerif Hüseyin’in isyana giden süreçte en büyük hedeflerinden biri de büyük bir Arap krallığı kurmak ve Arap Kralı olmaktı. Şerif Hüseyin’in gerek bu tür düşünceler içerisinde olması gerekse de İttihat ve Terakki Hükümeti ile yaşadığı problemler dolayısıyla İngiltere, Şerif Hüseyin’i kullanarak Osmanlı Devleti’ne içten saldırma fikrine yönelmiştir. Büyük bir Arap Krallığı kurmak isteyen Şerif Hüseyin için İngilizlerin siyasi vaatleri Osmanlı Devleti’nin İslâm Birliği düşüncesinden çok daha cazip ve çekici gelmiştir.
Yararlanılan Kaynaklar
İsmail Gümüş, Şerif Hüseyin İsyanı
Azmi Özcan, “İngiltere’de Hilâfet Tartışmaları”, İslâm Araştırmaları Dergisi, sayı: 2
Şadiye Deniz, “Ortadoğu’nun Yeniden İnşaasının Yapı Bozumu: Büyük Ortadoğu Projesi Üzerine Bir Analiz”, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, cilt 5, sayı:20
Durdu Mehmet Burak, Birinci Dünya Savaşında Türk-İngiliz İlişkileri (1914-1918)
Deniz Doğru, “I. Dünya Harbi Sırasında Şerif Hüseyin’in Siyasi Faaliyetleri”, Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sosyal Bilimler Dergisi, c.2, sayı:2
Yusuf Yazar, “Belgelerle Ortadoğu Şerif Hüseyin İle McMahon’un Mektuplaşmaları”
Albert Hourani, Arap Halkları Tarihi
Alpay Kabacalı, Arap Çöllerinde Türkler
Yılmaz Altuğ, Arap Ülkelerinin Osmanlı İmparatorluğu’ndan Ayrılışı
Mehmet Tekin, Arap İsyanı ve Suriye’nin İşgali 1915-1920

*Bu yazının tüm hakları, İsmail Gümüş’e aittir.
Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Petrol Fiyatları Ve Küresel Ekonomi

Ortadoğu ham petrolü, 1970’li yıllara kadar büyük şirketlerin politik kararları nedeniyle ucuzdur. 1860-1870 yılları arasında petrolün varil başına fiyatı 0.10$ ile 0.20$ arasında dalgalanmıştır. Petrol fiyatları 1880-1920 yıllarında varil başına 3$ ve 5$ arasında seyretmiş, 1920-1950 yılları arasında varil başına 2-3$’a kadar fiyatı düşmüştür. Bu dönemde petrol bol ve ucuz bir enerji kaynağı olarak görülmektedir. Petrolün ucuz ve bol olması ülkelerin petrole dayalı yatırımlarını arttırmış ve GSYİH’da görülmemiş bir artış sağlamıştır. Bu dönemde Japonya’daki büyüme oranı %9,68 iken ABD’de büyüme oranı %3,72’dir. 1950-1960 yılları arasında varil başına 2$ civarında olan petrol büyük şirketlerin küçük şirketleri yok etme politikaları nedeniyle fiyatlar 1970’li yıllarda varil başına 1,80$ seviyesinde sabitlenmiştir. Bu dönemde petrolün üretim maliyetinin düşük olması ve ödenen vergi ve şerefiyelerin cüzi miktarlarda olması petrol şirketlerine çok büyük karlar sağlamıştır. Ancak Libya devrimi ile birlikte petrol üreticileri tarafından arttırılan vergiler petrol şirketlerini zor durumda bırakmış ve petrol fiyatları varil başına 2,50$ seviyesine yükselmiştir.
1973 yılında Arap-İsrail Savaşı sırasında, OAPEC Arap ülkelerinin arkasında durmuş ve İsrail tarafında olan ABD Hollanda gibi ülkelere petrol ambargosu yöneltmiştir. Bu dönemde petrol fiyatları %300 oranında artmış ve fiyatlar 3,01$’dan 11.65$’a yükselmiştir. Bu durum ilk petrol krizine yol açmıştır. Birinci petrol krizi hiçbir şekilde fiziki petrol kıtlığı veya üretim maliyetlerindeki artışla ilgili olmayıp sadece politiktir. 1979 yılında ikinci petrol krizi yaşanmıştır. Krize neden olan faktör ise, İran Devrimi’nin petrol sektörünü de vurması ve İran petrol ihracatının kesintiye uğramasından kaynaklanmıştır. Petrol ihracatındaki kesintiler piyasada kıtlık beklentilerini arttırmış ve fiyatların artmasına neden olmuştur. İkinci petrol kriziyle birlikte varil başına 12.70$ olan petrol fiyatları %170’lik bir artışla 34$’a yükselmiştir. 1981 yılına kadar süren arz kesintileri petrol fiyatlarındaki bu yükselişleri tetiklemiş ve uluslararası enerji şirketlerinin yeni petrol ve doğal gaz kaynakları aramalarına yöneltmiştir. Petrol fiyatlarındaki yüksek seviyeler, ülkelerde ekonomik faaliyetlerle petrol arasındaki bağıntının eğimini azaltmıştır. Bu durum petrol tüketiminin azalmasına yol açmış, dolayısıyla petrole dayalı yatırımlar azalmış ve küresel büyüme yavaşlamıştır.
1980’li yılların başlarında petrol fiyatlarında önemli düşüşler meydana gelmiştir. 1990’lı yılların başına kadar petrol fiyatları ortalama 15-20$ aralığında dalgalanmıştır. Bu dönemde petrol fiyatlarında dalgalanmaların az olmasının temel nedeni OPEC üyesi olmayan ülkelerin petrol üretimlerini arttırmalarıdır. Özellikle ABD, Meksika ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği petrol üretimlerini arttırmış ve bu durum OPEC’in petrol piyasası üzerinde ki egemenliğini de azaltmıştır. OPEC’in petrol fiyatlarına müdahale etme imkanının azalmasıyla birlikte bu dönemde fiyat istikrarı sağlanmıştır. Ayrıca petrol fiyatlarındaki istikrarın bir diğer sebebi ise bu dönemde yaşanan ekonomik duraklamadır. Ekonomik durgunlukla beraber ülkelerin petrol taleplerinde önemli azalışlar olmuştur. 1990 yılında patlak veren Irak-Kuveyt Savaşı petrol fiyatlarının artmasında önemli rol oynamıştır. Irak-Kuveyt Savaşı sadece iki ülkeyi ilgilendirmemekte, tüm dünya için önem arz etmektedir. Bu dönemde Saddam Hüseyin’in, İran ve Kuveyt Savaşlarında üstün gelmesi, dünya petrol rezervlerinin %40’ı elinde bulundurması anlamına gelmektedir. Bu durum başta ABD olmak üzere tüm dünyayı petrol krizine sürükleyebilecek bir unsurdur. Bu doğrultuda ABD ve Avrupa ülkeleri, Saddam Hüseyin’e petrolü bırakmamak adına savaşa katılmışlardır. Irak-Kuveyt Savaşı ile oluşan belirsizlik petrol fiyatlarını belli bir süre arttırmış fakat diğer petrol üreticisi ülkelerin petrol üretimlerini arttırmalarıyla bu durum aşılmıştır. Savaş boyunca petrol fiyatları istikrarını korumuştur.
1990’lı yılların sonunda gerek Asya Krizinin etkisiyle gerekse OPEC dışı ülkelerin özellikle Güney ABD bölgesinde petrol sahalarındaki üretimlerini arttırmaları ile birlikte petrol fiyatları belli ölçüde düşmüştür. OPEC ülkeleriyle rekabetin artması 1998 yılında petrol fiyatlarının 10 yıllık en büyük fiyat düşüşünü gerçekleşmesine neden olmuştur. 1999 yılından itibaren petrol üreticileri düşen fiyatlar karşısında petrol arzında kısıtlamalara gitmiştir. Bu kısıtlamalar zaman için petrol fiyatlarının önemli ölçüde artmasına neden olmuştur. 2000’li yıllarla birlikte dünya çapındaki talep daralması petrole de yansımıştır. Petrol fiyatları 2000’li yılların başında 24 $’ın altında seyretmiştir. OPEC üyesi ülkeler, talep daralmasıyla birlikte üretimlerinde kısıtlamaya gitmişlerdir. Petrol fiyatları 11 Eylül 2001 yılına kadar, 22-28 $ seviyelerinde seyretmiştir. 11 Eylül saldırılarıyla birlikte petrol fiyatları düşüşe geçiştir. Petrol fiyatları 2001 yılının sonlarında 17 $’a kadar düşmüştür.
2001 yılının sonlarında 17 $’a kadar düşen petrol fiyatları 2002 yılının başlarında da bu fiyatı sürdürmüştür. OPEC üyesi ülkeler bu düşük fiyat karşısında üretimde 21.06 mvg kısıtlamaya gitmişlerdir. OPEC üyesi ülkelerin uygulamış olduğu üretim kısıtlama politikasıyla fiyatlar 2002 yılının Mayıs ayında 26 $’a kadar yükselmiştir. Siyasi ve ekonomik gelişmelerden çok çabuk etkilenen petrol fiyatları 2002 yılında da istikrarını sürdürememiştir. 2002 yılının Aralık ayında Venezüella’da ki genel grevin etkisiyle, petrol üretiminde büyük düşüş yaşanmıştır. Venezüella’nın petrol ihracatı olumsuz yönde etkilenmiştir. Özellikle Venezüella’da ham petrol ithal eden ABD bu durumdan olumsuz etkilenmiştir. Venezüella’da yaşanan bu kriz, dünyada petrol arzının düşmesine neden olmuş ve petrol fiyatları yükselmiştir. 2003 yılında hem Venezüella’daki grevin devam edeceği görüşleri hem de ABD’nin Irak’a yapacağı askeri müdahale petrol fiyatlarında ki istikrarsızlığı sürdürmüştür. Dünya petrolünün %65’ine sahip Orta Doğu Bölgesindeki savaş, petrol fiyatlarında istikrarsızlığa yol açmıştır. Bu durum 2003 yılında da petrol fiyatlarında istikrarın sağlanamayacağının göstergesi olmuştur. Petrol fiyatları bu gelişmeler sonucunda artış eğilimine girmiştir. Petrol fiyatlarındaki bu artış eğilimin önüne geçebilmek adına OPEC üretim kotalarını 24,5 mvg’e yükseltmiştir. OPEC, 2003 yılı süren ABD’nin Irak müdahalesi süresinde, belirlediği 24,5 mvg’lik kotanın üzerine çıkmıştır. ABD’nin petrol kaynaklarına yavaşça hakim olmasıyla birlikte dünyada petrol arzı artmaya başlamıştır. Artan petrol arzının fiyatları düşürmesini istemeyen OPEC ülkeleri üretimde kotaları düşürmüşlerdir. Haziran 2004’de petrol fiyatları 25-31 $ bandına yükselmiştir. ABD’nin Irak müdahalesi boyunca petrol fiyatları artışını sürdürmüştür. Bu artış 2005 yılında da devam etmiştir. 2001 yılında 17 $ olan petrol fiyatları 2005 yılında 70 $’a kadar yükselmiştir. Petrol fiyatları yıllar itibariyle yükselişinde hız kesmemiş ve 2006 yılında 78 doları bulmuştur.
2006 yılından itibaren artışını sürdüren petrol fiyatları Kasım 2007’de 95 $’a, Ocak 2008’de ise ham petrol fiyatları 100 $’a dayanmıştır. Petrol fiyatlarında ki sürekli yükselişin arzın az olmasından değil talebin fazla olmasından kaynaklıdır. 2008 yılında 100 $’a dayanan petrol fiyatları ilerleyen iki yıl içinde değer kaybetmiştir. 2009 yılı ile birlikte yaşanan küresel mali kriz nedeniyle petrol fiyatları 60 $ düzeyine inmiştir. 2009 yılına nazaran 2010 yılında küresel krizin etkilerinin azalması ve Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki karışıklıklar petrol fiyatlarının tekrar prim yapmasına neden olmuştur. 2010 yılında 80 $ düzeyine çıkan petrol fiyatları, 2011 yılında 104 $’a kadar ulaşmıştır.

Türkiye’de Petrol Fiyatları
Türkiye’de petrol fiyatları, dünya petrol fiyatlarının etkisinde belirlenmektedir. Türkiye’de petrol üretimi az olduğu için petrol fiyatlarının belirlenmesinde ithal petrol fiyatının rolü büyüktür. Dünya petrol fiyatının yanı sıra Türkiye’de petrol fiyatlarının belirlenmesindeki en önemli iki unsur ise döviz kuru ve devletin müdahaleleridir. Cumhuriyetten sonra Türkiye’de petrol sektörü ile ilgili yapılan ilk yasal düzenleme 1926 yılında yürürlüğe giren 792 sayılı kanundur. Bu kanun, ülke sınırları içinde tüm petrol arama ve işletme yetkisini hükümete vermiştir. Ancak dünyada petrol arama ve işletme konusunda gelişen teknolojiyle birlikte modernleşen tekniklere uygun olarak hazırlanmayan bu kanun ancak bir yıl yürürlükte kalabilmiştir. Petrol arama ve üretim çalışmaları neticesinde ilk kuyu 1934 yılında delinmiştir. 1935 yılında çıkarılan 2804 sayılı kanun ile petrol arama görevleri Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü’ne verilmiştir. 1954 yılına kadar petrol arama görevleri bu kanun ile yürütülmüştür. 1954 yılında 6326 Sayılı Petrol Kanunu çıkarılmış ve günümüzde halen yürürlüktedir. Bu kanun ile birlikte petrol arama ve üretim ile ilgili görevler Sanayi Bakanlığına bağlı olarak petrol Dairesi Reisliği’ne verilmiştir. 1973 yılında 1702 sayılı Kanunla Petrol Dairesi Reisliği, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı bünyesindeki Akaryakıt Dairesi ile birleştirilmiştir. Petrol Dairesi Reisliği, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na bağlı Petrol İşleri Genel Müdürlüğü adını almıştır. 6326 Sayılı Petrol Kanunu 1955, 1957, 1973, 1979, 1983 ve 1994 yıllarında olmak üzere 6 defa değişikliğe uğramıştır.
Türkiye’de akaryakıt fiyatları 10.09.1960 tarihli 79 sayılı kanunla devlet tarafından belirlenmektedir. Kanun 1989 yılına kadar yürürlükte kalmıştır. 1989 yılından sonra kanunda bir takım değişiklikler yapılmış ve 3571 Sayılı kanunla akaryakıt fiyatlarının devlet tarafından belirlenmesine kısıtlama getirilmiştir. Bu kanunla birlikte ithalatçılar, rafineri ve dağıtım şirketleri ve akaryakıt bayileri fiyatları belirlemekte serbest bırakılmışlardır. Buna karşın devlet, uluslararası piyasalardaki gelişmelere bağlı olarak ham petrol, petrol ürünleri ve alım, satım ve dağıtım ile ilgili unsurları belirlemekte yetkili konumda olmuştur. Akaryakıt fiyatları ile ilgili bir sonraki değişme, 1998 yılında çıkarılan Kararname olmuştur. Çıkan bu Kararname ile petrol ürünlerinin fiyat tespiti, dünya petrol piyasasına ve $ kuruna bağlı olarak rafineriler ve dağıtım şirketleri tarafından serbest piyasa şartlarında belirlenmek üzere otomatiğe bağlanmıştır. Petrol piyasasının işleyişine yeni bir yön kazandıran otomatik sistemin özelliği ise, tüm Akdeniz ülkelerinin baz aldığı Platt’s European Marketscan bülteninde yayımlanan CIF (vergilendirilmemiş fiyat) Akdeniz (Genova/Lavera) ürün fiyatlarının Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası USD döviz satış kuru ile çarpımından elde edilen parite fiyatların 7 gün süre ile takibi, 7 günlük parite fiyat (TL/ton) ortalamasının bir önceki fiyat ayarlamasına baz alınan beş günlük ortalama fiyatın %3’ün altına inmesi veya üstüne çıkması durumunda, son beş günlük ortalama CIF fiyat ile USD döviz satış kurunun çarpımından elde edilen rakamın %3 fazlasının alınması ile yeni fiyatın hesaplanmasıdır.
Petrol piyasası ile ilgili 1 Ocak 2005 yılında 5015 sayılı Petrol Piyasası Kanunu çıkartılmıştır. Kanunla birlikte OFS (Otomatik Fiyat Sistemi) sona ermiştir. Kanunun 10. Maddesine göre; “Rafinerici ve Dağıtıcı Lisansı kapsamında yapılan piyasa faaliyetlerine ilişkin fiyatlar, en yakın erişilebilir dünya serbest piyasa oluşumu dikkate alınarak lisans sahipleri tarafından hazırlanan tavan fiyatlar olarak Kuruma bildirilir.” Kanunla birlikte petrol piyasasında serbest piyasa koşulları geçerli olmuştur. Buna göre TÜPRAŞ tarafından belirlenen rafineri çıkışı ürün satış tavan fiyatlarını Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu ve akaryakıt dağıtım şirketleri ile kamuoyuna açıklanmaktadır. Akaryakıt dağıtım şirketleri serbest piyasa koşulları altında tavsiye edilen Bayi Satış Fiyatını tespit etmektedirler. Başka bir ifadeyle tüketici fiyatı olan bu fiyatı kamuoyuna EPDK ile birlikte bildirmektedirler. Tavsiye edilen fiyat akaryakıt ana dağıtım şirketleri tarafından belirlenmekte ve bayiler belirlenen fiyat üzerinden satış yapmaktadırlar. Buna karşın rekabet koşulları gereği bayiler, belirlenen fiyatın üzerinde veya altında da satış yapabilmektedirler. Ancak rekabet piyasasındaki aksaklığın önüne geçmek adına her ne kadar OFS (Otomatik Fiyat Sistemi) kalkmış olsa da TÜPRAŞ rafineri çıkış fiyatını OFS’ye göre belirleyebilmektedir. Türkiye’de akaryakıt fiyatlarının belirlenmesinde en önemli unsur vergilerdir. Türkiye’de akaryakıt vergileri oldukça yüksektir. Devlet vergi gelirlerinin büyük bir kısmını akaryakıt üzerinden aldığı vergiden sağlamaktadır. Akaryakıt üzerinden alınan vergiler Katma Değer Vergisi ve Özel Tüketim Vergisidir. Tüketici akaryakıt fiyatlarının %65’ini KDV ve ÖTV oluşturmaktadır. Fiyatların ancak %25’i rafineri çıkış fiyatı olmaktadır.
Petrol Fiyatlarını Etkileyen Faktörler
Petrol fiyatlarını birçok unsur etkilemektedir. Bu unsurların en önemlileri ekonomik, politik, coğrafi ve sosyal faktörler olarak gruplandırılabilir. Dünyanın en kıymetli varlıklarından biri olan petrolün fiyat değişimlerinde ekonomik etkenler oldukça önemlidir. Petrol talep ve arzındaki değişmeler, arama, üretim, taşıma maliyetleri veya vergi oranlarındaki değişimler petrol piyasasına ilişkin çeşitli düzenlemeler, petrol şirketleri tarafından kurulan karteller ve döviz kurundaki değişimler petrolün fiyatını belirleyen önemli faktörlerdir. Ülkeler arasındaki ekonomik ve politik gelişmeler petrol fiyatlarını olumlu veya olumsuz etkileyebilmektedir. Ülkeler arasındaki gerginlik veya ittifaklar petrol fiyatlarını etkilemektedir. Petrol yataklarına sahip olan ülkeler, petrolü bir silah olarak kullanmışlardır. Petrol ihraç eden ülkelerin petrol üzerinden yaptıkları siyasi politikalar petrol fiyatlarını etkileyen en önemli unsurlardan biri olmuştur.
Petrol arzı, petrol arama ve üretim çalışmalarının yapıldığı bölgedeki arazi ve iklim koşullarına bağlı olarak da değişebilmektedir. Petrol arzında yaşanan bu gibi sıkıntılar petrol fiyatlarını etkilemektedir. Petrol tüketiminide aynı şekilde iklim değişiklikleri etkileyebilmektedir. İklim değişikliklerinden etkilenen petrol talebi de petrol fiyatlarında dalgalanmalara yol açabilmektedir.
Petrol fiyatlarında, sosyal ve politik nedenlerle oluşan dalgalanmalar özellikle II. Dünya Savaşından sonra önem kazanmıştır. II. Dünya Savaşından önce ABD için petrol üretimi ve tüketimi yurtiçinde olduğu için dünyadaki önemli olaylar petrol fiyatlarında büyük bir dalgalanmaya neden olmamıştır. Ancak II. Dünya Savaşı sonrasında ABD’nin yanı sıra diğer ülkelerde petrol rekabetinin başlaması özellikle 1960 döneminde petrol üreten ülkelerin kendi çıkarlarını korumak adına OPEC’i kurması, petrol üreticilerinin varil başına sabit gelirlerini korumuştur. OPEC’in kurulmasıyla birlikte petrol üretici ülkeler gelirlerini arttırmak için petrol üzerinden alınan vergileri arttırmışlardır. Buna karşın petrol üretim ve tüketimi arasında esnek olmayan yapı, fiyatlara aynen yansımıştır. Petrol üreticilerinin kendi çıkarları için vergileri arttırmaları her seferinde fiyatlara doğrudan yansımıştır.

Politik olayların petrol fiyatlarının etkilediği konusundaki başka bir örnek ise, 1973 yılında Arap ülkelerinin Altı Gün Savaşı’nı kaybetmeleri ve toprakları geri almak adına İsrail’e karşı açtıkları savaştır. Savaş öncesinde OPEC ülkeleri daha sıkı bir işbirliğine girmiş ve fiyat artırımlarına gitmişlerdir. Bununla birlikte savaşın başlamasından sonra Irak dışındaki tüm petrol üreticisi Arap ülkeleri ABD ve Hollanda’ya karşı ambargo uygulamışlardır. Ancak OECD stoklarının yeterli olması ambargoyu başarısız kılmıştır. Buna karşın petrol üreticileri tarafından uygulanan bu ambargo, petrol üreticilerinin stok talebini arttırmıştır. Bunun sonucu olarak 1973 Eylül de 2,90 $ olan varil başına fiyat, Aralık ayında 11,65 $’a kadar yükselmiştir. 1970’li yıllarda yaşanan petrol krizleri ile birlikte, petrol üretimi ve tüketimi dalgalanmalar yaşamıştır. Üretimde kullanılan enerji kaynaklarının arasında petrolün payı düşmüştür. Özellikle elektrik enerjisi üretiminde kullanılan petrolün yerini kömür ve nükleer enerji almaya başlamıştır. Bununla birlikte elektrik fiyatlarındaki artışın, petrol fiyatlarındaki artışı tetiklemesi önlenmiştir. 1979-1980 döneminde İran Devrimi nedeniyle petrol üretimi azalmıştır. Buna karşılık OPEC ülkeleri, İran üretiminin düşmesiyle oluşan arz açığını kapatmayı reddetmişlerdir. OPEC ülkelerinin arz açığının kapatmamaları ve talepte düşüş yaşanmaması nedeniyle petrol fiyatları bu dönemde çok yükselmiştir.
OPEC ülkelerinin siyasi konumları güvensizdir ve petrolden başka alternatif gelirleri bulunmamaktadır. Bunun için OPEC ülkeleri kısa dönem karları için petrol fiyatlarının arttırabilmektedirler. Adelman’ OPEC üyesi ülkelerin kontrolünde gerçekleşen petrol fiyatları dalgalanmalarını, her zaman talebin üzerinden üretim yapmalarına, bilgiye verimli ulaşamamalarına, üyeler arasında eşgüdümün zor ve yavaş olmasına ve bunlara bağlı olarak üretimde hedefin altında veya üstünde üretim yapmasına bağlamaktadır. Petrol fiyatlarının etkilendiği bir başka faktör mevsimsel değişikliklerdir. Mevsimsel değişiklikler petrol fiyatlarında önemli dalgalanmalara neden olabilmektedirler. 1996-1998 döneminde kış mevsiminin ılık geçmesi ve bununla birlikte yaşanan Güneydoğu Asya krizi ile birlikte petrol talebinde önemli daralmalar olmuştur. Bu dönemde petrol üretim artışı tüketimin üzerinde kalmıştır OPEC küçük oranlarda üretim kısıtlaması yapmış olsa da petrol fiyatları 1999 yılına gelindiğinde yarıdan fazla düşmüştür. 1998 yılında ki bu talep daralmalarının nedenlerini Kohl ise şu şekilde açıklamaktadır; Güneydoğu Asya krizi, Kuzey ABD, Avrupa ve Japonya’da kış mevsiminin çok ılık geçmesi, Rusya’nın kriz nedeniyle finansal ihtiyaçlarını karşılamak için petrol üretimini arttırması, kurların düzeyini korumak adına Çin’in petrol ithalatını kısması. Kohl Petro fiyatlarındaki bu değişmeleri, daha önceki yılların tersine askeri veya politik nedenlerle olmadığını, arz ve talep dengesizliğinden kaynaklandığını ifade etmiştir. Arz ve talep dengesizliğinde ki sorumluyu ise OPEC olarak seçmiştir. OPEC’in üretim kotaları ile ilgili yanlış politikası, fiyatların düşmesine neden olmuştur.
2002 yılının sonu ve 2003 yılının ortasına kadar olan dönemde Irak askeri operasyonunun belirsizliği petrol fiyatlarındaki yükselmeye neden olmuştur. Bununla birlikte Venezüella’da grev nedeniyle üretimin düşmesi, mevsimsel etkilerin petrol tüketimini arttırması, bu dönemde petrol fiyatına karşı olan baskıyı arttırmıştır. 2004 yılında ABD için Irak askeri operasyonunun beklenenden daha iyi sonuç vermesi, bununla birlikte Irak da petrol üretiminin başlamasına yönelik tahminler, petrol fiyatlarının düşeceği beklentisini yaratmıştır. 2003 yılından itibaren petrol fiyatları sürekli artış göstermiştir. ABD’nin Irak işgali ile başlayan süreçte Orta Doğuda istikrar sağlanamamıştır. Orta Doğuda sürekli yaşanan karışıklık petrol fiyatlarında olumsuz etkiler yaratmaktadır.2008 yılı ile birlikte yaşanan küresel finansal kriz ile birlikte özellikle 2008 yılının son çeyreğinde petrol fiyatlarında önemli düşüşler yaşanmıştır. Bu dönemde petrol fiyatı 2004 yılının Haziran ayından bu yana yaşanan en düşük düzeye gelmiştir. Bu gelişmeler sonucunda OPEC üyesi ülkeler 2008 Ekim ve Aralık aylarında düzenledikleri toplantılar sonucunda üretimde kısıtlamaya gitme karar almışlardır.

2003-2007 döneminde sürekli artış gösteren petrol fiyatlarının önüne geçebilmek adına 2007 yılı sonunda OPEC petrol üretim kotasını arttırmış fakat 2008 küresel finansal krizinin patlak vermesiyle birlikte üretim kotasını düşürmek zorunda kalmıştır. Ayrıca OPEC’in belirlediği kota, petrol fiyatları için direnç noktasını oluşturmaktadır. Böylece petrol fiyatlarının daha da düşmesi önlenmektedir. 2010 yılının son günlerinde Orta Doğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde sosyal ve siyasal hareketler yaşanmıştır. Bu hareketler bazı ülkelerde geniş kapsamlı protestolarla sınırlı kalırken bazı ülkelerde hükümet ve rejim değişikliklerine neden olmuştur. Arap Baharı olarak adlandırılan harekete karşı koyabilmek adına hükümetler kamu harcamalarını arttırmışlardır. Bu bölgelerdeki hükümetlerin kamu harcamalarını arttırmakta kullandıkları kaynak ise petrol fiyatlarının arttırılması ile gerçekleşmiştir.

Ülkelerin kamu harcamalarını arttırmaları petrol fiyatlarını da belirgin şekilde artırmıştır. 2011 yılında mali dengenin sağlanması için gerekli ham petrol fiyatları 2008 yılına oranlar büyük ölçüde artmıştır. Suudi Arabistan’da 20 $/varil ve Birleşik Arap Emirliklerinde 60 $ /varil seviyesinde artmıştır. Petrol fiyatlarının değişiminde, borsadaki rollerde etkili olmaktadır. Spekülatörler tarafından yapılan yapay fiyat hareketleri petrol fiyatlarında dalgalanmalar neden olabilmektedir. Petrol fiyatlarının piyasa mekanizması ile belirlenmeye başlamasından itibaren, petrol üreticileri Londra ve New York vadeli işlemler borsasında pozisyon almaya başlamışlardır. Petrol üreticisi, taşımacısı ve rafinericisi, yatırım yapmaya başlamışlardır. Bunun yanı sıra petrol üreticisi, taşımacısı veya rafinericisi olmayan yatırımcılar da yatırım aracı olarak kullanmaya başlamışlardır. Petrolün vadeli işlemler piyasasına girmesiyle birlikte petrol fiyatları, vadeli piyasalarda işlem yapan üreticiler, taşımacılar, rafinericiler ve spekülatörler tarafından da belirlenmeye başlamıştır. Spekülatörler, reel piyasada arz talebi etkilemeyecek kadar küçük miktarlardaki değişimleri bile ham petrol kontratı alım-satım işlemleri sonucu yukarı yönde harekete yol açabilmektedir. Vadeli işlemler piyasasında ham petrol için işlem gören kontratlar, spot piyasada ki talebin çok üstündedir. Dünyanın reel piyasada tüketmediği ve yakın gelecekte de tüketeceği gözükmeyen miktarlar vadeli işlemler piyasasında işlem görmektedir. Vadeli işlemler piyasasında ki bu büyük hacimler doğal olarak spot piyasadaki petrol fiyatlarını da etkilemektedir.
Petrol Fiyatlarının Ekonomi Üzerine Etkileri
Petrol, yüzyıllar boyunca dünyanın en önemli materyallerinden biri olmuştur. Ülkelerin sanayileri petrole bağımlı haldedir. Bu bağımlılık yeni petrol kaynaklarının bulunmasına yönelik savaşların çıkmasına neden olabilmektedir. Ayrıca petrol yataklarının büyük bölümüne sahip olan ihracatçı ülkeler, ithalatçı ülkelerin iç ve dış siyasetine karışabilmektedir. Petrolün bu gibi uluslararası öneme sahip olması stratejik materyale dönüşmesini sağlamaktadır. Ülkelerin petrol rezervlerinin olmaması veya yetersiz olması, ithalata bağımlılığı zorunlu kılmaktadır. Bu durum petrol fiyatlarında meydana gelen bir dalgalanmanın, ithalatçı ülkeleri doğrudan etkilemesine neden olmaktadır. Meydana gelen fiyatlarla birlikte ithalatçı ülkenin, dış ticaret hadleri, ödemeler dengesi, sonrasında döviz kurları ve genel fiyat seviyesi üzerinde olumsuz etkileri söz konusu olabilmektedir. Petrol fiyatları ekonomi üzerinde olumlu veya olumsuz etkiler yaratabilmektedir. Petrol fiyatlarındaki dalgalanmalar ithalatçı ve ihracatçı ülkeleri ters yönlü etkilemektedir. Petrol fiyatlarındaki artış, ithalatçı ülkeleri olumsuz yönde etkilemektedir. Bunun nedeni petrolün talebinin azalmamasıdır. Petrol talebinin azalmaması ve buna karşın fiyatının artması, ithalatçı ülkelerin reel milli gelirlerinde azalmalara neden olmaktadır. Petrol ihraç eden ülkelerde ise durum tam tersidir. Petrol fiyatlarının artması, petrol ihraç eden ülkeleri olumlu yönde etkilemektedir. Yüksek fiyatlardan petrol ihraç eden ülkelerin milli gelirleri artmaktadır. Petrol ithalatçısı olan ülkelerde, petrol fiyatlarının olumsuz etkilerinin şiddeti, petrole olan bağımlılıkla ilgilidir. İthalatçı ülkede petrole bağımlılık yüksekse, petrol fiyatlarında ki artışlardan daha fazla etkilenmesini sağlayacaktır.
Türkiye, enerji üretim ve tüketiminde petrole büyük ölçüde bağımlı durumdadır. Türkiye’nin petrol harcamalarının GSTİH’ya oranı oldukça yüksektir. Bu oran OECD ülkelerinden daha yüksektir. En fazla petrol tüketen OECD ülkesi olan ABD’nın petrol ithalatın GSYİH’ya oranı, Türkiye’nin petrol ithalatının GSYİH’ya oranından daha düşüktür. Petrol fiyatlarının etkilediği bir diğer değişken ise ödemeler dengesidir. Ham petrolün $ cinsinden fiyatında meydana gelen değişmeler ülkelerin ödemeler dengesini olumlu veya olumsuz yönde etkileyebilmektedir. Bu doğrultuda, petrol fiyatlarındaki artışlar ödemeler dengesini olumsuz yönde etkilemektedir. Türkiye gibi ithalata bağımlı olan ülkelerde, $ bazlı petrol fiyatlarının artması ve bunun karşılığı olarak ihracatın arttırılamaması, döviz giderlerinin döviz gelirlerinden daha fazla olmasına neden olmaktadır. Bu durum bilançoda dengesizliğe yol açarken, cari açığın olmasına neden olmaktadır. Ülkeler ihracatlarını arttıramadıkları oranda, cari açıklarını kapatmak amacıyla borçlanmak durumunda kalacaklardır. Petrol fiyatlarında dalgalanmaların etkilediği başka bir makroekonomik değişken ise faiz oranlarıdır. Petrol fiyatlarında meydana gelen artışlar dış ticaret dengesini negatif yönlü etkilemektedir ve bu durum üretim maliyetleri üzerinde baskı yaratmakta ve enflasyonu tetiklemektedir. Bütçe açığından dolayı alınan borçlar ve bunun karşısında değer kaybına uğrayan para birimleri yüksek enflasyonun tetiklemektedir. Merkez bankasının yüksek enflasyon düşüncesi, faiz oranlarını arttırmaya yöneltmektedir.
Petrol fiyatlarında meydana gelen artışların etkilediği faktörlerden biriside enflasyondur. Petrol fiyatlarında ki artışlar, petrol ürünlerinin fiyatlarına yansıtılacak ve firmaların girdi maliyetlerinin artmasına neden olacaktır. Petrolün girdi olarak kullanıldığı ürünlerde, ham petrol fiyatının artışı, ürünlerin maliyetini de arttıracaktır. Maliyeti artan ürünlerin fiyatları da artacaktır. Bu durum girdi-çıktı ilişkisi ile zincirleme olarak fiyatlar genel düzeyinin de artmasına neden olacaktır. Türkiye gibi petrole bağımlı ülkelerde petrol fiyatlarında ki artışlar enflasyonunun da artmasına neden olmaktadır. Türkiye’de petrol iç tüketimi büyük ölçüde ithalatla karşılanmaktadır. Petrol talebinin fiyat esnekliğinin düşük olması, petrol ithalatına bağımlı olan Türkiye’de döviz giderlerini arttırmaktadır. Bu durum enflasyonu arttırıcı etkisinin yanı sıra, bütçe açıklarını da arttırarak ekonomide olumsuz etkiler yaratmaktadır. Petrol fiyatları iktisadi faaliyetleri altı mekanizma aracılığıyla etkilemektedir. Bunla şu şekildedir:
1. Petrol fiyatındaki yükseliş, üretim maliyetlerinin yükselmesine neden olmakta ve bu durum verimliliği azaltmaktadır.
2. Petrol fiyatlarındaki yükseliş, petrol ithal eden ülkelerin dış ticaret dengesini bozmaktadır. Petrol fiyatının yükselmesiyle birlikte petrol ithal eden ülkelerde petrol ihraç eden ülkelere doğru servet transferi olmaktadır. Bu durum ithal eden ülkede şirketlerin ve hanehalkının alım gücünün düşmesine neden olmaktadır.
3. Petrol fiyatlarındaki yükseliş reel balans etkisi nedeniyle para talebinde yükselişe neden olacaktır. Gerekli para talebinin karşılanamaması sonucunda faiz oranları artacak ve iktisadi aktivitede düşüş yaşanacaktır.
4. Petrol fiyatlarındaki artış enflasyona neden olacaktır.
5. Petrol fiyatlarındaki artış tüketim, yatırım ve hisse senetleri üzerinde negatif etki yaratacaktır. Petrol fiyatlarının yükselmesiyle harcanabilir gelir düşmesi ve tüketimin azalmasına neden olabilmektedir. Yatırımlar ise artan maliyetler nedeniyle azalabilmektedir.
6. Petrol fiyatlarındaki yükselişin kalıcı olması ülkede istihdamı azaltacaktır.
Petrol fiyatlarındaki yükseliş doğrudan veya dolaylı olarak iktisadi aktiviteyi etkilemektedir. Özellikle enflasyonu, para politikasını ve şirket karlılıklarını etkilemesi dolaylı olarak varlık fiyatlarını ve finansal piyasaları da etkilemesine neden olacaktır. Bu açıdan petrol fiyatlarındaki değişimlerin sermaye piyasası üzerindeki etkilerinin araştırması oldukça önemli bir konu olmaktadır.
Yükselen petrol fiyatları üretim maliyetlerini arttırmakta ve artan üretim maliyetleri nihai mala doğrudan yansımaktadır. Bu durum tüketicinin alım gücünü düşürürken enflasyona neden olmaktadır. Bununla birlikte maliyetlerin tüketiciye yansıtılmadığı durumlarda hisse senetleri için belirleyici olan karların veya kar paylarının azalmasına neden olabilecektir. Literatürde yapılan birçok araştırma petrol fiyatları ile makro ekonomi ve hisse getirileri arasında yakın bir ilişki olduğunu göstermektedir.
Sadorsky, 1983-1999 döneminde Kanada petrol ve gaz endüstrisindeki hisse fiyatlarının kurlar, ham petrol fiyatları ve faiz oranları üzerine etkisini incelediği çalışmasında petrol fiyatlarındaki artışın petrol ve gaz sektöründeki hisse senetlerinin fiyatlarının artışına ve faiz oranlarındaki azalışa neden olduğunu tespit etmiştir. El-Sharif vd. 1.Ocak.1989-30.Haziran.2001 dönemi İngiltere’de, ham petrol fiyatları ile petrol ve gaz sektöründeki işletmelerin hisse senedi getirileri arasındaki ilişkiyi faktör analiziyle incelemişler ve hisse getirilerinde ham petrol fiyatlarının, sermaye piyasalarının ve kur değişiminin etkili olduğunu belirtmişlerdir. Basher ve Sadorsky 31 Aralık 1992 – 31 Ocak 2005 dönemi için 21 gelişmekte olan ülkede petrol fiyatları ile hisse senedi getirileri arasında yaptıkları çalışmada, petrol fiyatlarındaki artış ile hisse senedi getirileri arasında pozitif ilişki saptanmıştır.
Park ve Ratti Ocak.1986-Aralık.2005 döneminde ABD’de ve 13 Avrupa ülkesinde petrol fiyatlarındaki şoklarını VAR modeli kullanarak incelemişlerdir. Modelde bulunan değişkenler hisse fiyatları, kısa dönem faiz oranları, tüketici fiyatları, sanayi üretimi değişkenleridir. Araştırma sonuçlarına göre petrol fiyatlarındaki şoklar aynı ay içinde veya bir ay süresince hisse senedi getirilerinde belirgin bir etkisi bulunmaktadır. Soytaş ve Oran, petrol fiyatlarındaki değişimlerin İMKB elektrik endeksi üzerine etkilerini incelemişlerdir. Araştırmaya göre 2.Mayıs.2003-1.Mart.2007 döneminde petrol fiyatları ile İMKB elektrik endeksi arasında anlamlı ilişkiye rastlanmamıştır.
Nandha ve Faff, Nisan.1983-Eylül.2005 döneminde petrol fiyatları şokları ile hisse getirileri arasındaki ilişkiyi incelenmişlerdir. Araştırma sonuçlarına göre madencilik, petrol ve gaz sektörleri haricinde diğer sektörlerde hisse senetleri ile petrol fiyatları arasındaki ilişki negatif olarak tespit edilmiştir. Korkmaz ve Çevik, 1992 Ocak ile 2008 Mart döneminde petrol fiyat şoklarının Türkiye’de makroekonomik değişkenler üzerine etkilerini araştırdıkları çalışmalarında, petrol fiyatları ile İMKB getirisi arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki tespit edememişlerdir. Petrol fiyatları ile hisse getirileri arasındaki ilişkinin yanı sıra dünya borsalarının karşılıklı ilişkileri, hisse getirileri ve petrol fiyatları arasındaki ilişkiyi kuvvetlendirmektedir. Dünya borsalarının karşılıklı ilişkilerini inceleyen bazı çalışmalar şu şekildedir:
Vuran, Ocak 2006-Ocak 2009 dönemine ait günlük zaman serileri kullanarak FTSE 100, Dax, CAC 40, S&P500, Nikkei 225, Bovespa, Merval, Meksika IPC endeksleri ile İMKB 100 endeksi arasındaki ilişkiyi eşbütünleşme analizi ile saptamıştır. Araştırma sonucunda uluslararası hisse senedi endeksleri ile İMKB 100 endeksi arasında ilişki olduğunu tespit etmiştir.111 Çelik ve Boztosun, M1-2009:M12 dönemine ait aylık zaman serileri kullanarak Türkiye, Tayvan, Singapur, Malezya, Kore, Japonya, Hong Kong, Avustralya, Çin, Hindistan ve Endonezya borsa endeks verilerini Johensen-Juselius Eştümleşme testi ile karşılaştırmıştır. Yaptıkları araştırmada İMKB ile Asya borsalarının ilişkili olduğunu tespit etmişlerdir.
Yararlanılan Kaynaklar
Fatma Karaman Tonkal, Petrol Piyasası İle BİST Arasındaki İlişkinin Analizi
B. Vuran, “İMKB 100 Endeksinin Uluslararası Hisse Senedi Endeksleri İle İlişkisinin Eşbütünleşim Analizi İle Belirlenmesi”
A. Oran, Dünya Petrol Fiyatlarındaki Değişim İMKB Elektrik Endeksine Nasıl Yansıyor?, 12. Ulusal Finans Sempozyumu
A. Yetim, Petrol Fiyatlarındaki Dalgalanmalar ve Türkiye Ekonomisi
E.Ünsal, Makro İktisat
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Fatma Karaman Tonkal’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Osmanlılar Ve Vehhabilik Hareketi

Osmanlı Devleti, Osmanlı-Rus ve Avusturya savaşlarından (1787-1792) yeni çıkmış, 18. yüzyıl boyunca süren savaşlardan dolayı yorgun ve bitkin bir haldeydi. Savaşlar yüzünden saltanat makamı zayıflamıştı. Merkezi otoritenin zayıflaması taşradaki valilerin keyfî uygulamalarına veya valileri hiçe sayan ayanların karışıklık çıkarmalarına neden oluyordu. Bütün bu durumlar karşısında devlet işi büyütmemek için yumuşak tedbirler alıyor, böylece yan müstakil idareler doğuyordu. Vehhabîliğin geliştiği bu dönemde Osmanlı, 1768 yılında Rusya’yla savaşa girmişti. 1773’te yeniden başlayan savaş, 1774’te Küçük Kaynarca Anlaşmasıyla son bulmuş ancak bu Osmanlı Devleti’nin çöküşünün başlangıcı olmuştu. 1788’de başlayan Avusturya-Rusya seferinin Ziştovi ve Yaş anlaşmalarıyla bitmesi Osmanlı için bir yıkım olmuştu. 1798 yılında Napolyon Mısır’ı işgal etmiş, devlet bütün dikkatini buraya toplamıştı. İç karışıklıklar çıkmış, Hıristiyan halk arasında milliyetçilik faaliyetleri hızlanmış, 1805’te Rusya Fransızlarla Osmanlı’ya savaş açmış, İngiliz donanması İstanbul önlerine kadar gelmiş, bütün bunlar Osmanlı’nın Vehhabî hareketiyle ilgilenmesini imkânsız hale getirmişti. Ayrıca saltanatta sürekli yaşanan değişimler, IV. Mustafa’nın kısa süren saltanatı, II. Mahmud’un tahta geçmesi Vehhabîliğin büyümesi için birer avantaj haline gelmişti. Ancak II. Mahmud’la birlikte kurulan istikrar sayesinde devlet, Vehhabî meselesiyle ilgilenmeye başlayabilmiştir.
Vehhabîlerin Necd Dışına Çıkışı
Osmanlı Devleti kendi iç ve dış sorunları ile mücadele ederken merkezden uzaktaki Arap Yarımadası’nda işler kontrolden çıkıyordu. Necd bölgesini kontrol altına alan Vehhabîler sınırlarını genişleterek Arap Yarımadası’ndaki nüfuzunu daha da arttırmak istiyorlardı. Bunun için gözlerini, kendilerini dış dünyaya açacak bir kapı olan Ahsa’ya dikmişlerdi. Burayı aldıkları takdirde Hicaz ve Irak taraflarına yönelmeleri daha kolay olacaktı. Burayı almak istemelerinin diğer bir nedeni de Osmanlı adına bölgeyi yöneten Benî Halid kabilesinin oradaki ticareti bir hayli geliştirmiş olmasıydı. Ayrıca burasının Necd bölgesine açılan bir kapı olması nedeniyle de Vehhabîler için bir cazibe merkezi teşkil ediyordu. Bu gibi sebeplerden dolayı 1795 yılında Benî Halid arasındaki sürtüşmelerden de yararlanarak Ahsa’yı aldılar ve kendilerinden bir emir tayin ettiler. Vehhabîlik hareketinin bu saldırgan ve yayılımcı politikaları, ilk zamanlarda Harameyn bölgesinde başta Mekke ve Medine şerifleri tarafından ve birçok âlim tarafından epeyce tepki almasına neden olmuştu. Ancak Osmanlı Devleti’nin o bölgelere atadığı devlet adamları işin ciddiyetini anlayamamıştı. Vehhabîler Ahsa bölgesini ele geçirmeden önce bölgenin etrafındaki şehirleri ele geçirmişti. Hatta Vehhabîlerin Haremeyn’e hücum edecekleri haberleri Haremeyn ahalisinin telaşına sebep
olduğundan, Mekke şerifi Sürûr b. Mesa’id İstanbul’a bir yazı göndererek Vehhabîlerin yok edilmesi için kâfi kuvvet gönderilmesini istemesi üzerine buradaki durum Cidde, Şam ve Bağdat valilerine sorulmuştur. İstanbul’a bunu teyit eden bazı yazılar gelmiş ise de Cidde valisinin raporunda durum o kadar şiddetli yazılmadığından işe ehemmiyet verilmemişti. Muhammed b. Abdülvehhab, Mekke emiri tarafından hakkında Dersaadet’e şikâyette bulunulduğunu işitince Şam valisine hususi bir adam gönderip, talebelere ders vermekten başka meşguliyetinin olmadığını, tahsilinin Şam’da olması nedeniyle orada durumunun malum olduğu ve Mekke emirinin dediği gibi fesat çıkarmaya gücünün bulunmadığı beyanıyla Mekke emirinin şikâyetlerini yalanlamıştır. Bunun üzerine Şam valisi Babıâli’ye cevap yazmıştır. Şam’dan gelen cevapta bu durum açıklanarak: “Merkum, bir kabile reisi değil ki ayaklanabilsin” diye Mekke emirinin şikâyetlerinin abartılı olduğu, Muhammed b. Abdüvehhab’ın ortalığı bu denli karıştırabilecek bir kimse olmadığı, yalnız ilmî konuda davası olduğu, talebeye ders veren bir kimse olduğu bildiriliyordu. Gerçi Muhammed b. Abdülvehhab bir kabile reisi değildi ancak Dir’iyye Şeyhi Muhammed b. Suud’u arkasına almış, onun eliyle kuvvetli bir siyasî oluşum meydana getirmişti. Fakat bu siyasî yapı tam anlamıyla güçleninceye kadar Osmanlı Devleti’nin dikkatini çekecek bir hareketten de sakınmıştır. O zamanlar Osmanlı Devleti’nin memurları bu gibi hususlarda izledikleri politikaları zayıf olduğundan Vehhabîlerin maksat ve hedeflerinin neler olduğunu anlayamamışlardı. Mekke emiri bu gidişin fenaya varacağını anlamış ise de devlet adamlarına anlatamamıştı.
Osmanlı’nın Arap Yarımadası’nda olup bitenlere kayıtsız kalması nedeniyle Vehhabîler nüfuzlarını kolay bir şekilde genişletmişlerdir. Fakat Mekke emirinin de Arap aşiretleri üzerinde büyük nüfuzu olduğundan Hicaz tarafını pek taciz edememişlerdir. 1790 yılında Şerif Galib Vehhabîler üzerine seferler yapmaya başlamış ancak bu yetersiz kalmıştır. Çünkü bu meselenin halledilebilmesi için büyük bir ordu gerekliydi. Şerif Galib ile Emîrü’l-Hac Cezzar Ahmed Paşa’nın şikâyetleri üzerine 1796 yılında İstanbul’da bir meclis toplanmış, bu mecliste daha önce Hicaz’da bulunmuş bazı sadrazamlar da yer almıştır. Bu mecliste bazı sadrazamlar İbn Abdülvehhab’ın emr-i bi’l-ma’ruf yaptığını iddia edip savunurken, bazıları onun bir harici olduğunu ve hemen cezalandırılması gerektiğini söylemiş, bir diğer kısmı ise meselenin Mekke emiri ile anlaşmazlıktan ileri geldiğini savunmuşlardır. Neticede meselenin Bağdat valisine havale edilmesine karar verilmiştir. Bağdat valisinden gelen cevapta ise, Vehhabîlerin zararsız hale getirilmesinin kolay bir iş olmadığı belirtilmiştir.  Osmanlı’da bunlar yaşanırken Vehhabîler kolayca yayılma imkânı bulmuştur. Vehhabîliğin kolayca yayılmasındaki en önemli etken bedevîlerin yaşam tarzına hitap etmesiydi. Bedevîlerin sert ve toleranssız bir tabiatları vardı ve etrafa kolayca saldırmaktaydılar. Bu benimsedikleri inanış zaten kendilerinde mevcut olan yağmacılığı meşru hale getiriyordu. Bu da Vehhabîliğin bedevîler arasında kolayca yayılmasını sağlıyordu. Vehhabîliğin bölgede yayılmasının bir nedeni de bu tarihten önce İslam’ın Necd bölgesinde sadece adının bulunması, dönemin Müslümanlar için pek parlak olmayıp siyasî otorite boşluğunun dini anlayışlarla doldurulmuş olmasıdır. Bu nedenlerle Vehhabîlik Necd bölgesindeki bedevîler tarafından büyük ilgi görmüş, kısa zamanda yayılarak Arap Yarımadası’na hâkim olmuştur. Vehhabîliğe ilk tepki Basra, Mekke ve Medine Ulemasından gelmiştir. Mağrib ve Şam uleması da Vehhabîliğe reddiyeler yazmışlardır. Osmanlı tarafından Vehhabî hareketine bir başkaldırı hareketi olarak bakılmasından dolayı onlar harici olarak nitelendirilmiş, meseleye siyasî boyut kazandıran Muhammed b. Suud ve halefleri harici olarak isimlendirilmiştir. Vehhabîliğin bölgedeki faaliyetleri, bölgede yaşayanları rahatsız etmekle birlikte Osmanlı, bölgedeki valileri tarafından kendisine aktarılan bilgiler doğrultusunda bu hadiseleri mahalli bir anlaşmazlıktan öte görmemiştir.
Vehhabîler, Osmanlı’nın içinde olduğu durumdan istifade ederek kendilerine muhalefet eden kabileleri vurup yağma ederek günden güne hâkimiyet alanlarını genişletmekte idiler. Muhammed b. Suud, Osmanlı’nın korkusundan Hicaz ve Irak’a tacizden çekinirken, yerine geçen oğlu Abdülaziz, Arap Yarımadası’nda ulaştığı kuvvete güvenerek bir takım saldırı faaliyetlerinde bulunmuştur. Oğlu Suud’u büyük bir kuvvetin başında gönderip Ahsa ve Kâtif taraflarını zapt ederek Basra sınırına kadar olan yerleri hâkimiyeti altına almıştır.

Vehhabîlerin Kerbela Saldırısı
Abdülaziz b. Muhammed, bid’at inancı çerçevesinde kontrol ettiği bölgelerde birçok tahribatta bulunmuştur. Ayrıca çevre bölgelerde de bid’at’ın yaygın olduğuna inandığı Hicaz gibi bölgelere saldırmaya başlamıştır. Bununla beraber Vehhabîler, mezar ve kubbelerin çok olması hasebiyle yönlerini Irak’a çevirmiştir. Abdülaziz’in Bağdat valisine mektup yazıp münazara isteğinde bulunmasına, Şiilerin Vehhabîlere saldırarak karşılık vermesi üzerine, Şiilerle Vehhabîler arasında gerilim doğmuştur. Bu andan itibaren Vehhabîlerin Mekke şerifleri tarafından hacca gitmeleri nasıl engelleniyorsa, onlar da Şiilerin kendi topraklarından geçerek hacca gitmelerini engellemeye başladılar. Bağdat tarafından hacca gidenler Necd’den geçmek zorundaydılar. Vehhabîler de bunu fırsat bilerek onları yağmalıyorlardı. Ahsa’nın Vehhabîler tarafından işgal edilip, oradaki Şiilere baskılar yapılması Şii-Vehhabî düşmanlığını daha da artırmıştır. 1800 yılında kutsal yerleri ziyaret için Necef’e gelen Şiilerle Vehhabîler arasında çatışma çıkmış ve üç yüz kadar Vehhabî Şiiler tarafından öldürülmüştür. Bağdat valisi Süleyman Paşa’nın Vehhabîlerin yolunu kesen Şiileri uyarması Vehhabîleri tatmin etmemiştir. Şii saldırısını bahane eden Abdülaziz, 1216/1802 yılında Necd, Hicaz ve Tihame’den topladığı 10.000 kişilik bir orduyu oğlu Suud komutasında Irak’a gönderdi. Kerbelâ’ya ulaşan Suud komutasındaki Vehhabî ordusu, şehrin duvarlarını yıkarak Kerbelâ’ya girdi. Bu sırada halk Kerbelâ matemleriyle meşgul olduğu için şehirde asker bulunmuyordu. 20 Nisan 1801’de Kerbelâ’ya giren Vehhabîler, önce inançlarına göre büyük bir bid’at olarak gördükleri Hz. Hüseyin’in kabrini tahrip ettiler. Mezarların kubbeleriyle üzerlerindeki süslemeleri bozarak, orada bulunan altın, gümüş ve birçok değerli eşyayı yağmaladılar. Halkı kılıçtan geçirerek şehri altüst ettiler. Bütün bu işi yarım günde bitirerek, yağmaladıkları ganimetlerle birlikte Dir’yye’ye döndüler. Vehhabîler çoğunluğu Şii olan yaklaşık 5.000 kişiyi öldürmüş, birçok esiri de beraberinde götürmüşlerdir. Babıâli’nin durumdan haberdar olması üzerine Süleyman Paşa’ya Dir’iyye’ye saldırması emredilmiştir. Süleyman Paşa Vehhabîler üzerine bir ordu gönderdiyse de bir netice alınamamıştır.
Vehhabîlerin Hicaz’a Yönelmeleri
Osmanlı Devleti nazarında Hicaz bölgesinin ve oraya bağlanan hac yolunun güvenliği çok önemliydi. Başlangıç itibarı ile hac yollarının güvenli görünmesi Osmanlı’yı yanıltmış ve bu konuda rahat davranmıştır. Fakat Vehhabîler Osmanlı’nın rahat davranmasını gerektirecek kadar rahat durmuyorlardı. Kerbela’daki kıyamdan sonra yönünü Arap Yarımadası’nın kalbi olan Yemen ve Hicaz bölgelerine çevirmiştir. Mekke emiri Mes’ud b. Said’e haber göndererek topluca haccetmek istediklerini iletmişler ancak Mekke emiri ve uleması bunun başka bir niyetlere gebe olduğunu düşünerek onların bu isteğini reddetmişlerdir. Bunun üzerine Abdülaziz b. Muhammed, oğlu Suud’u Taif’in işgali için görevlendirmiştir. Abdülaziz b. Suud, Yemen ve oğlu da Taife aynı anda saldırarak Şerif Galib’i çaresiz bırakmak istemiştir. Bu amacına kısa zamanda ulaşmış, Şerif Galib Yemen tarafındaki saldırıların önünü alayım derken, Taif tarafında da ihtilal olunca ne yapacağını şaşırmış ve durumdan Osmanlı’yı haberdar etmek zorunda kalmıştı. Mekke ahalisi de korku ve telaşa düştüler ve devlete durumu şikâyet etmek üzere bölgenin önde gelenlerinden bazıları Mekke’den İstanbul’a hareket ettiler. Bu olayları duyduğu zaman Sultan III. Selim çok müteessir olmuş, kızarak Babıâli’ye bir hatt-ı hümayun göndermiş ve bu işin halledilmesini emretmiştir. Sadrazam başkanlığında bir meşveret meclisi toplanıp Vehhabî meselesi ele alındıysa da söz tartışmalarla uzayıp gitmiş ve yine bir netice alınamamıştır. 18 Şubat 1803 yılında Taif işgal edilmiş, çok sayıda Taifli öldürülmüş, Hz. Peygamber’in amcasının oğlu Abdullah b. Abbas’ın türbesine varıncaya kadar birçok mezar ve türbe yıkılmıştır.
Uzun yıllar boyunca gayr-i müslim devletlere karşı Arap Yarımadası önünde bir set olmayı kendisine bir görev addeden Osmanlı Devleti, içinde bulunduğu bu buhranlı dönemden dolayı Arap Yarımadası’nda Vehhabîlere karşı yükselen seslere kulak verememiştir. Muhammed b. Abdülvehhab’ın ortaya çıkardığı bu yeni bir mezhep hakkında yıllarca ilmî münakaşalar yapılmış, Hicaz ve Irak âlimleri tarafından çeşitli kitaplar telif edilmiş ancak en sonunda dinin asıl vatanı olan Arap Yarımadası’nda bu mezhebin tesirleriyle Dir’iyye şeyhi ortaya çıkarak müstakil bir siyasî yapı kurmuştur. Osmanlı’da devlet meselelerinin halledilmesi için toplanan meclislerde buna dair malumat olmayıp, bu yeni mezhep sayesinde bir kabile şeyhinin bir hükümdar kadar kuvvetlendiği bilinmiyor, hâlâ Vehhabîlerin amacının ne olduğu sadrazamlar arasında münakaşa konusu oluyordu. Yaklaşık atmış yıl kadar bir süre için devlet içinde yeni bir siyasî yapı ortaya çıkmış, birçok yerde yıkım ve tahribatlarda bulunmuş ancak buna bölgedeki devlet ricali kayıtsız kalmıştır. Bütün bunlara rağmen Vehhabîlerin bu kadar büyümesine meydan verilmeyebilirdi. Ancak o asrın vekilleri, “Bu Arap gailesi de başımıza büyük bir bela oldu. Mekke ve Medine’de cereyan eden hadiseler her sene rahat ve huzurumuzu kaçırıyor, artık Araplar da işin tadını kaçırdılar” gibi sözlerle Hicaz’da olup bitenlere ehemmiyet bile vermemişlerdir. İstanbul’a Mekke ve Medine’den gelen haberciler kimin yanına gidip hallerini arz ettiler ve kimden yardım talebinde bulundularsa soğuk karşılanmış, durum Osmanlı hanedanına bildirilmemiştir. Bazen, “Babıâlî’den Vehhabîleri ve mezheplerini tetkik için ulema yollayacağız”; Bazen de “Osmanlı’nın gücünü göstermek için Cidde, Mısır, Bağdat ve Şam valilerine talimatlar göndereceğiz” gibi sözlerle şerifleri oyalamışlardır.
Muhammed b. Abdülvehhab’ın fikirlerini yaymaya başlamasının daha ilk senelerinde Hicaz ve Irak uleması onu reddetmek ve önlemek için uğraşmış, bu yolda hayli kitaplar telif etmişlerse de hiçbir tesiri olmamış, Vehhabî mezhebi Arap Yarımadası’nda hızla yayılmıştır. Bu sırada İbn Abdülvehhab’ın evlat ve torunları Suud Ailesi’nin de desteği ile büyük bir güç elde etmiş ve akidelerinin öğretimi ile meşgul olarak Arap Yarımadası’nın dört bir tarafından taraftar toplamayı başarmışlardır. Durum bu dereceye gelmiş iken bölgenin yöneticileri, henüz işin ciddiyetini anlayamadıklarından ilmî tartışmalarla Vehhabîlerin niyetlerinin ne olduğunu sormak ve öğrenmek için dönemin âlimlerinden Âdem Efendi’yi Necd’e göndermişlerdir. Böyle bir adım atılması faydalı ise de çok önce atılmış olması gereken bir adımdı. Ancak iş bu dereceye geldikten sonra ilmî tartışmalarla iş bitmeyip askerî bir güç kullanmak gerekmekteydi. Fakat bu meseleyi ortadan kaldıracak yeterli askerî birliğin bu bölgeye sevk edilmesi güç olduğundan Osmanlı ilk önce kendini korumaya çalışmıştır. Osmanlı’da durumlar böyle cereyan ederken Abdülaziz b. Muhammed b. Suud, Kerbela’da öldürülen mezhepdaşlarının intikamını almak üzere Dir’yye’ye gelen bir Şii tarafından öldürülmüş yerine ise oğlu Suud geçmiştir.

Vehhabîlerin Hicaz Bölgesini İşgali
Vehhabîler’in Mekke emiri’nin kendilerinin haccetmelerine müsaade etmemeleri üzerine Taif’i ele geçirmesi ve bu hadisenin hac mevsimine denk gelmesi Mekke emirinde endişelere sebep oldu. Çünkü hac vazifesini yerine getirmek için Mekke’ye gelen hacıların güvenlikleri tehlikeye girmişti. O yıl hac görevini yapmak için Mısır ve Şam Emiru’l-Hacları ile Cidde valisi de kalabalık guruplarla Mekke’ye gelmiş ve kalabalık bir şekilde hac görevini yerine getirmişlerdir. Suud b. Abdülaziz’in Mekke’ye saldıracağı haberleri üzerine Şerif Galib, Mısır ve Şam Emiru’l- Hacları ile Cidde valisini Suud b. Abdülaziz’e karşı saldırıya davet etti. Ancak Emiru’l- Haclar muhtemelen yanlarında bulunan hacıların güvenliğinden endişe ederek hac görevini yaptıktan sonra Mekke’den ayrılmışlardır. Cidde valisi de bir süre bekledikten sonra Mekke Şerifi ile birlikte âdete Mekke’yi Vehhabîler’in işgal ve yağmasına terk ederek Cidde’ye gitmişlerdir. Korumasız kalan Mekke’yi Suud b. Abdülaziz Mekke halkına yazılı teminat vererek 30 Nisan 1803 tarihinde işgal etmiştir. Suud herkesi Mescid-i Şerif’te toplamış sağ tarafına Hanefi Müftüsü Abdülmelik Efendi’yi, soluna da beldenin kadısını alarak şu konuşmayı yapmıştır: “Allah’a şükrederim ki sizi İslam’a hidayet edip şirkten halâs eyledi. Sizi yalnız Allah’a ibadet edip de bulunduğunuz şirk halinden ve
dalaletten feragate davet ederim. Şerîat-ı İslâmiyye üzere Allah’ı sevenlere dost ve Allah’ın düşmanlarına düşman olmak üzere sizden biat isterim” dedikten sonra oturup elini uzattı. Herkes gelip biat etti. Sonra atına binip; “Ey Mekke halkı, ikindi namazında Mescid-i Haram’da toplanın ki size Şerîat-ı İslam’ı beyan edeyim” diyerek çadırına döndü. İkindi vaktinde halk toplandı. Suud Zemzem-i Şerif arkasındaki makam üzerine çıktı. Mekke-i Mükerreme ahalisini Dir’iyye halkı gibi bir şey bilmez zannettiğinden koyun çobanlarının bile bildiği meseleleri halka anlatmaya başladı. Her meseleyi beyan ettikçe Hanefî müftüsü Abdülmelik Efendi’ye hitaben: “Halka tefhim et ki cahiller bile anlasın” derdi. Hâlbuki Mekke ahalisinin en cahili bile bu gibi meselelerde Vehhabîlerin ulemasından daha bilgili idi. İlkönce öğretmek istediği mesele içki ve zinanın haram olduğunu açıklamaktı. Abdülmelik Efendi de Suud’un sözlerini açıklar mahiyette: “Ey insanlar, malumunuz olsun ki Emir Suud içki haramdır diyor. Yarın çıkarak kubbeleri yıkıp, putları atınız. Yarın Allah’tan başka mabut kalmasın” diye halka hitap etti.
Suud b. Abdülaziz iki haftadan az kaldığı Mekke’de zaman kaybetmeden bir takım düzenlemeler yapmaya başlamıştır. Mekke’nin işgalinin ertesi günü Vehhabîler ve taraftarları inançlarına aykırı olduğu gerekçesi ile Kâbe’de Hz. İbrahim’in makamından başka bütün kubbeli mezarları ve diğer ziyaret mekânlarını yıkıp tahrip etmiş, kıymetli eşyaları ve pek çok kutsal emaneti yıkmaya ve yağmalamaya başladılar. Suud, eskiden beri bir gelenek olan dört mezhebin ayrı ayrı namaz kılmalarını yasaklamış, herkesin tek bir imamın arkasında namaz kılmasını mecbur kılmıştır. Suud b. Abdülaziz, Hz. Peygamber, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Ali ve Hz. Fâtımâ’nın doğdukları evler ile Hz. Hatice’nin evini ve değerli âlim ve kimselerin kabirlerini yıktırmıştır. Ayrıca Mekke’de Vehhabîliğe göre büyük günah sayılan çubuk, tütün, esrar, sigara, nargile vs. içilmesini, satranç tavla gibi oyunların oynanmasını yasaklamış ve bunların yapıldığı mekânları kapattırmıştır. Ayrıca her türlü eğlenceyi yasak ederek saz çeşidinden ne varsa toplatılıp yaktırmıştır. Yine bir gün Suud ezan okunurken Mescid-i Haram’a gelmiş, müezzinlerin salât-u selam getirdiklerini, sahabeler için duada bulunduklarını işitince çok kızmış ve “İşte bu Allah’a karşı en büyük ortak koşmaktır” diyerek bunu yasaklatmıştır. Bunun üzerine Muhammed b. Abdülvehhab’ın Keşfu’ş-Şubuhât adlı eserinin Kâbe’nin her tarafından duyulabilecek şekilde okunmasını emretmiştir. Bu sırada Osmanlı’nın, Vehhabîlerin niyetinin ne olduğunu anlamak amacı ile göndermiş olduğu Âdem Efendi de Mekke’ye ulaşmıştı. Suud, Âdem Efendi’nin görevinin ne olduğunu anlamak için yanına çağırtmış ve Âdem Efendi’yi küçük ve harap bir çadıra getirmişlerdir. Âdem Efendi sadrazamın mektubunu Suud’a vermiş, aralarında meydana gelen konuşmada Suud gururlanarak halkı dine davet ettiklerini söylemiştir. Bütün bunlardan sonra Suud, Şerif Galib ve kardeşi Abdülmuîne hil’at giydirip Mekke’ye emir tayin etmiştir. Suud b. Abdülaziz Mekke’den ayrıldıktan sonra Cidde’yi kuşatmış ancak başarılı olamamıştır. Buradan sonra Medine’ye yönelmiş, Vehhabîliği kabul etmeleri karşılığında halka eman vererek burayı da işgal etmiştir. Diğer bölgelerde yaptıkları gibi ziyaret yerlerini ve mezarların kubbelerini yıkmışlardır. Hatta Hz. Peygamber’in kabrini de yıkmak istemişler ancak Müslümanların tepkisinden korktukları için sadece kubbesine zarar vererek içindeki değerli mücevherleri almakla yetinmişlerdir.
Osmanlı hanedanı bundan büyük bir üzüntü duyup bölge valilerini Medine’ye yardıma çağırdıysa da netice alınamamıştır. Bu esnada Şerif Galib, Cidde valisiyle birlikte Mekke’yi kuşatıp geri almış ve oradaki Vehhabîleri idam ettirmiştir. 1805’te Mekke’yi kuşatan Vehhabîler sonuç alamamış ancak kendilerine müdahalede bulunamayan Osmanlı’nın çaresizliğinden faydalanıp 1806’da tekrar kuşatmışlardır. Kimseden yardım alamayacağını anlayan Şerif Galib de şeriflikte kalmak şartıyla şehri teslim etmiştir. Vehhabîler Mekke’ye girerek hutbede Osmanlı Sultanının adının okunmasını yasaklamışlardır. Devletin tayin ettiği kadı gibi görevlileri azledip, yerlerine kendi adamlarını tayin etmişlerdir.

Osmanlı’nın I. Vehhabî Devletine Son Vermesi
Vehhabîlerin, Mekke ve Medine’de yapmış olduğu taşkınlıklar ve tahribatlar bütün İslam âleminin tepkisine neden olmuş ve bütün gözler İslam âleminin hamisi olan Osmanlı’ya çevrilmiştir. Devlet Aliye bütün bu olanlar karşısında geç de olsa harekete geçmiş, Bağdat ve Şam valileri aracılığıyla bir netice alamayacağını anlamış, İslam’ın mübarek şehirlerini kurtarma vazifesini Mısır valisi Mehmet Ali Paşa’ya havale etmiştir. Sefer hazırlıklarını tamamlayan Mehmet Ali Paşa, 1818’in Eylül aylarında çoğunluğu Arnavut ve Türklerden oluşan 3500 kişilik bir orduyu oğlu Tosun Paşa komutasında Hicaz’a göndermiştir. Vehhabîler tarafından yenilgiye uğratılan Tosun Paşa geri çekilmek zorunda kalmıştır. Bunu haber alan Mehmet Ali Paşa yirmi bin kişilik bir orduyu yardıma göndermiş ve Tosun Paşa 1812 yılının Aralık ayında Medine’yi, 1813 yılının başlarında ise önce Mekke’yi, daha sonra da Cidde ve Taif’i Vehhabîler’den temizlemiştir. Bunun üzerine Tosun Paşa’ya Mekke Şeyhu’l- Haremliği ve Cidde Sancağı dâhil edilerek Habeş Eyaleti’nin yönetimi verilmiştir. Osmanlı hanedanı, Mehmet Ali Paşa’nın bizzat Hicaz’a giderek bir takım düzenlemeler yapmasını istemesi üzerine 1813 yılında Mehmet Ali Paşa bizzat kendisi yanına aldığı askeri birlikle Hicaz’a gitmiştir. Kendisi ile muhalefet eden Şerif Galib’i Osmanlı hanedanından müsaade alarak azletmiş, yerine Şerif Yahya b. Surûr’u tayin etmiştir. Mehmet Ali Paşa burada birtakım düzenlemeler daha yaparak yerine oğlu Tosun Paşa’yı bırakıp Mısır’a geri dönmüştür. Tosun Paşa, 1813 ve 1814 yıllarında Vehhabîler üzerine birçok kez sefer düzenlemiş ancak bunlardan bir netice elde edememiştir. Bu sırada 1814 yılında da Suud b. Abdülaziz ölmüş, yerine oğlu Abdullah b. Suud geçmiştir. Bunu fırsat bilen Tosun Paşa Abdullah’ın üzerine yürümüş ancak bundan da bir sonuç elde edememiştir. Bunun üzerine Mehmet Ali Paşa, bu durumun böyle devam edemeyeceğini anlamış ve Vehhabî hareketine kalıcı çözüm bulmak amacıyla diğer oğlu İbrahim Paşa’yı büyük bir orduyla beraber Hicaz’a göndermiştir, Tosun Paşa’yı da Mısır’a geri çağırmıştır.
İbrahim Paşa 1816 yılının Eylül ayından itibaren Vehhabîlerin elinden birçok şehri almıştır. Geçtiği yerleri itaat altına alarak buralara yeni emirler tayin eden İbrahim Paşa, Nisan 1818’de Dir’iyye’yi kuşatmıştır. Abdullah b. Suud’un Eylül 1818’de yaptığı anlaşma teklifini reddeden İbrahim Paşa muhasaraya devam etmiş, nihayet Eylül 1818’de Abdullah b. Suud ile dört oğlunu ele geçirerek Dir’iyye’yi teslim almıştır. Abdullah b. Suud, buradaki dört yüz adamıyla birlikte Kahire’ye gönderilmiştir. Abdullah b. Suud ve yakınlarının bir kısmı ile önce Kahire’ye, oradan da İstanbul’a gönderilmiştir. İstanbul’da yapılan sorgulamasından ve sokaklarda teşhir edilmesinden sonra Abdullah b. Suud saray meydanında, diğerleri de İstanbul’un farklı yerlerinde idam edilmişlerdir. Böylece Osmanlı’yı uzun süre meşgul eden Vehhabî meselesinin birinci devresi Osmanlı’nın lehine sonuçlanmış, 1744’te kurulan birinci Vehhabî devleti 1818 yılında son bulmuştur. Bu haberin İstanbul’a ulaşmasıyla büyük bir sevinç yaşanmış İbrahim Paşa’ya da Habeş Eyaleti, Mekke Şeyhu’l-Haremliği ve Cidde sancağı verilmiştir. İbrahim Paşa Dir’iyye’nin surlarını ve evlerini yıktırmış, bağ, bahçe ve tarlalarını ateşe vererek burada yaşamayı neredeyse imkânsız hale getirmiştir.  Dir’iyye’de 1819 ortalarına kadar yaklaşık dokuz ay daha kalan İbrahim Paşa, Necd bölgesini hâkimiyeti altına almıştır. Dir’iyye’de bulunan ahali başka yerlere, özellikle Ahsa’ya göç ettirilerek şehir tamamen boşaltılmıştır. Suud ve Abdülvehhab ailesi mensuplarının bir kısmını öldüren İbrahim Paşa, bir kısmını da Mısır’a göndermiştir. Sadece Suud ailesinden Türkî b. Abdullah ve İbn Abdülvehhab ailesinden ise Ali b. Hüseyin kaçarak kurtulmuşlardır. Necd bölgesini Vehhabîlerden temizleyen İbrahim Paşa Kasım 1819’da geride birtakım asker bırakarak Mısır’a dönmüştür.
Yararlanılan Kaynaklar
Bekir Altun, Selefilik-Vehhabilik Ve Türkiye’deki Faaliyetleri
Ahmet Cevdet Paşa, Tarih-i Cevdet, XI. Cilt
Mehmet Kocaoğlu, “Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın İsyanı”
Şinasi Altundağ, “Mehmet Ali Paşa”, VII. Cilt
Emin Reyhanî, Tarihu Necdi’l-Hadis
Mütercim Asım Efendi, Asım Tarihi
İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Mekke-i Mükerreme Emirleri
Emin Said, Tarihü’d-Devleti’s-Suudiyye
Jean Raymond, Vehhabiler’in Ortaya Çıkışı

*Bu çalışmanın tüm hakları, Bekir Altun’a aittir.
Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com