Etiket arşivi: Teknoloji

Dördüncü Sanayi Devrimi’nin (Endüstri 4.0) Ulusal Güvenliğe Etkisi

Sanayi Devrimi ve Ulusal Güvenlik

Dördüncü Sanayi Devrimi çok sayıda buluşun kısa sürede icat edildiği bir dönüşüm sürecidir. Henüz sürecin başında olunmasına rağmen devrim niteliğinde teknolojiler geliştirilmiştir. Dördüncü Sanayi Devrimi’nin üzerinde yükseldiği en önemli teknolojiler; “otonom robotlar”, “yapay zeka”, “nesnelerin interneti”, “siber fiziksel sistemler”, “üç boyutlu yazıcılar”, “bulut bilişim” ve “akıllı fabrikalardır”. Askeri teknoloji ise Dördüncü Sanayi Devrimi’nin “akıllı” ve “özerk” teknolojileri kullanılarak dönüştürülmektedir. Devletler, özel askeri şirketler, silah şirketleri ve terör örgütleri askeri Dördüncü Sanayi Devrimi’nin en önemli teknolojileri olan robotik, yapay zeka ve nesnelerin
internetini askeri çalışmalarına entegre etmeye çalışmaktadır. Otonom robotların ve yapay zeka tarafından yönlendirilen otomatik silahların geliştirilmesiyle savaş olgusu köklü bir değişim geçirmeye başlamıştır. Bu bağlamda üretilen “dronlar” (drones), “özerk silahlar” (autonomous weapons), “biyolojik silahlar” (biological weapons) ve “biyokimyasal silahlar” (biochemical weapons) gibi teknolojiler sayesinde askeri teknoloji özerk hale gelmektedir.

Dronlar, Dördüncü Sanayi Devrimi’yle geliştirilen en önemli askeri teknoloji ürünlerindendir. Temelde uçan robotlar olan dronların sayısı artmakta ve fiyatlarının azalmasıyla kullanımı hızla yaygınlaşmaktadır. Dronlar farklı boyutlarda ve tiplerde üretilmektedir. Dron tipleri kullandıkları sistemlere göre kategorize edilmektedir ve “sabit kanatlı sistemler”, “multirotor sistemler” ile “diğer sistemler” temel alınarak tasarlanmaktadır. “Delfly Explorer”, “Hubsan x4 Drone”, “Parrot AR Drone”, “DJI Phantom”, “Raven”, “ScanEagle” kullanımı yaygın olan dron modelleridir. Dron teknolojisinde ABD öncü olsa da birçok devlet dron teknolojisini geliştirmeye çalışmaktadır. Hatta Irak ve  İslam Devleti başta olmak üzere bazı terör örgütleri tarafından saldırı amacıyla dronlar kullanılmaktadır. Dron teknolojisi ve yapay zekanın bütünleştirildiği özerk silahlar, insan
yönetimine ihtiyaç duymaksızın hedeflerini tanımlayıp müdahale edebilmektedir. Doğurabileceği zararlar açısından ahlaki olup olmadığı tartışmalı olsa da özerk silahlar, savaşı özerkleştirerek “robo-savaş” perspektifinin doğmasına yol açmaktadır. Zira özerk silahlar insanlar arasında yaşanan geleneksel savaşın aksine “robotlar arası savaş” ve “insan-robot savaşı” gibi yeni savaş türlerini ortaya çıkaracak en önemli askeri teknolojidir.

 

Savaş tarihinde birçok örneğine rastlamakla beraber biyolojik ve biyokimyasal silahlar, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD, SSCB, Kanada, İngilt

ere, Fransa, Irak ve Güney Afrika gibi devletler tarafından çeşitli programlar çerçevesinde geliştirilmiştir. Günümüzde ise biyolojik ve biyokimyasal silahlar Dördüncü Sanayi Devrimi’nin üretim teknikleriyle daha kolay tedarik edilebilmektedir. Genetik alanındaki yeni gelişmeler sayesinde tasarım virüsler, doğal olmayan yöntemlerle üretilen dayanıklı bakteriler ve genetiği değiştirilerek salgın haline getirilen hastalıklar milyonlarca insanın hayatını tehdit eden biyolojik silahlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Bahsi geçen teknolojik yenilikler vasıtasıyla biyokimyasal silahların otonom üretimi ve dronlarla nakli mümkün hale gelmiştir.

Giyilebilir cihazlar Dördüncü Sanayi Devrimi’nin geliştirmekte olduğu askeri teknolojilerden birisidir. Giyilebilir teknoloji, belirli bir grubun gereksinimlerini karşılamak için ayarlanmış görevleri yerine getirmek için basit bir arabirimden oluşan, birçok elektronik işleve ve estetik özelliklere sahip giyilebilen ürünler olarak tanımlanabilir. Giyilebilir cihazlar; sensörler, aktüatörler, mikrodenetleyiciler, güç kaynağı ile veri toplama, kullanma, aktarma, depolama amacıyla yapılmış yazılım bileşenlerinden oluşmaktadır. Giyilebilir cihazlar sayesinde bir yandan askerlerin sağlık takibi ve stres yönetimi kolaylaşırken diğer yandan çevre güvenlikleri izlenip insani işlevleri güçlendirilebilmektedir. Bazı askeri teknoloji üreticileri askerlerin ağır yükleri kolayca taşıyabilmeleri amacıyla giyilebilir cihazları bir tür dış iskelet olarak tasarlamaktadır. Örneğin Çinli Norinco firmasının tasarladığı dış iskelet askerlerin 100 kg’lık yük taşıyabilmelerini sağlamaktadır. Bu bağlamda giyilebilir cihazlar sahip oldukları üstün özellikler sayesinde hem askeri teknolojiyi dönüştürmekte hem de askerlerin kapasitelerini biyolojik sınırlarının üzerinde geliştirmektedir. Dördüncü Sanayi Devrimi’nin en önemli üretim teknolojilerinden birisi olan
eklemeli imalatın (additive manifacturing) askeri teknolojideki önemi ise her geçen gün artmaktadır. Eklemeli imalat, başlangıçta üç boyutlu bir bilgisayar destekli tasarım sistemi kullanılarak oluşturulan bir modelin, uzun bir planlama sürecine ihtiyaç olmadan doğrudan üretilebilmesidir. Tarih arşivi sizler için araştırıyor..

Üç boyutlu yazıcıların ucuzlaması eklemeli imalatın giderek yaygınlaşmasını sağlamaktadır. İhtiyaç duyulan askeri malzemelerin kısa sürede girdi israfı olmaksızın üretilmesine imkan tanıyan eklemeli imalat teknolojisinin ABD Savunma Bakanlığı tarafından benimsemesi bu duruma bir örnek niteliğindedir. United Launch Alliance isimli havacılık ve uzay mühendisliği şirketi Savunma Bakanlığı ve Birleşik Devletler Hava Kuvvetleri’nin ihtiyaç duyduğu birçok donanımı bu teknolojiyi kullanarak üretmektedir. Günümüzde askeri donanımların büyük çoğunluğu şirket laboratuvarlarında veya fabrikalarda üretilse de yakın gelecekte eklemeli imalat teknolojisiyle dijital olarak tasarlanan askeri donanımlar ve parçaları çatışmalarda ve operasyon sahasında üretilebilecektir.
Aktardığımız bilgiler kapsamında, Dördüncü Sanayi Devrimi sürecinde nanoteknolojinin askeri sektörde büyük önem kazandığı görülmektedir. Nanoteknolojiyle üretilecek akıllı malzemeler sayesinde silahlar daha hafif ve etkili hale gelecektir. Ayrıca nanoteknoloji alanındaki gelişmeler ışığında kendisini tamir eden akıllı silah sistemlerinin yaratılması beklenmektedir.

2. DÖRDÜNCÜ SANAYİ DEVRİMİ VE ULUSAL GÜVENLİĞİN DÖNÜŞÜMÜ

Soğuk Savaş Sonrası Dönemde küreselleşmenin etkisiyle ulusal güvenliğin anlamı değişmiştir. Devlet-merkezli, tehdit odaklı ve askeri savunma ağırlıklı ulusal güvenlik yaklaşım yerini devleti, devlet dışı aktörleri ve bireyleri içeren, kimlik, risk ve fırsat odaklı ulusal güvenlik yaklaşımına bırakmıştır. Bu bağlamda ulusal güvenlik, devletin bekasına ve refahına yönelik tehditlere ve risklere karşı gereken önlemlerin alınması; müşterek kimlik, değer ve çıkarların muhafaza edilmesidir. Dördüncü Sanayi Devrimi’yle birlikte ulusal güvenlik kavramsal ve aktörel
açıdan yeni bir değişim yaşamaktadır. Akıllı ve özerk teknolojiler askeri alan başta olmak üzere ekonomi, toplum ve siyaset gibi ulusal güvenliği etkileyen alanlarda köklü değişimlere neden olmaktadır. “İnsan” Dördüncü Sanayi Devrimi’ne kadar ulusal güvenliğin temel öznesiyken “akıllı makineler” ulusal güvenliğin yeni öznesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Ulusal güvenliği etkileyen tüm alanlarda insanı ikame eden akıllı makinelerin güvenliği, neredeyse insan güvenliği kadar önemli hale gelmektedir. Üretimde ve savunmada etkinliği arttıkça akıllı makinelerin güvenliğinin sağlanması ulusal güvenlik için öncelik arz edecektir. Zira Dördüncü Sanayi Devrimi ilerledikçe bireylerin, ulusların ve devletlerin varlığı akıllı makinelere daha da bağımlı hale gelecektir.

Zira bir varlığın güvenliğinin sağlanabilmesi için varlığa yönelik tehditlerin önlenmesi gerekmektedir. Dördüncü Sanayi Devrimi sürecinde tehdit algısı köklü bir değişim geçirmektedir. Günümüze kadar güvenliğe yönelik tehditler insan kaynaklı olurken yeni dönemde akıllı makineler de tehdit kaynağı olabilmektedir. Örneğin ulusal
orduların envanterine giren özerk silahlar ve otonom robotlar, insanların ve akıllı makinelerin öznesi olduğu ulusal güvenliğe karşı tehdit niteliği taşımaktadır. Askeri alanda insan kontrolünü azaltan teknolojiler savaşın idaresine dair belirsizliklerin doğmasına yol açmakta ulusal güvenliğe yönelik risk ve tehditleri artırmaktadır. Ayrıca ulusal güvenliğin aktörleri olan devlet, devlet dışı oluşumlar ve bireyler arasındaki güç ilişkileri Dördüncü Sanayi Devrimi’yle değişim göstermektedir. Önceki üç Sanayi Devrimi, devletin ulusal güvenlik alanında en önemli aktör olmasını sağlamıştır. Dördüncü Sanayi Devrimi’nin akıllı teknolojilerinin bireyler ve devlet dışı yapılar tarafından kolayca imal edilebilmesi güç unsurlarının devletlerden devlet dışı oluşumlar ve bireyler lehine artmasına neden olmaktadır. Bir başka deyişle Dördüncü Sanayi Devrimi’yle devletlerden devlet dışı aktörlere doğru bir güç kayması yaşanmaktadır.

Ulusal güvenliğin en önemli konularından biri olan “çatışma” da Dördüncü Sanayi Devrimi’nin etkisiyle dönüşüm süreci geçirmektedir. Bu süreçte çatışmaların karakterinin ve ölçeğinin değiştiği görülmektedir. Savaş-barış ve savaşçı-sivil ayrımları her geçen gün ortadan kalkmakta ve yerel çatışmaların yıkıcı etkileri küresel nitelik kazanmaktadır. Yerel sorunların küresel sorunlara dönüşmesinin nedeni Dördüncü Sanayi Devrimi’yle akıllı makineler, bireyler, devlet dışı oluşumlar ve devletlerarasında hızla artan bağlantılılıktır (connectivity). Bağlantılılıktan en çok faydalanan aktörlerin başında ise terör örgütleri gelmektedir. Örneğin, Ortadoğu’da çatışan IŞİD, sosyal medya aracılığıyla militan kazanabilmekte, Ortadoğu’ya uzak birçok bölgede terör faaliyetleri planlayabilmekte ve propagandalarını milyarlarca insana ulaştırabilmektedir.

endüstri 4.0 ve sanayi devrimi

Dördüncü Sanayi Devrimi’yle birlikte yeni bir savaş türü olan “özerk savaş” olgusunun da ortaya çıktığı gözlenmektedir. Özerk savaşın en önemli unsurları askeri otonom robotlar ve yapay zeka temelli hassas güdümlü silahlardır. Ulusal güvenlik politikalarını özerk savaş konsepti ile uyumlu hale getirme arzusuna sahip devletler öncelikle bir “robo-savaş perspektifi” geliştirmek zorundadır. Özerk savaş kara, deniz, hava, uzay, siber ve beyin gibi çok çeşitli alanlarda görülecektir. Dördüncü Sanayi Devrimi’nin en önemli üretim sistemlerinden olan üç boyutlu yazıcılar ve programlanabilir akıllı fabrikalar sayesinde özerk savaşın muharip araçları devlet dışı örgütlerce de üretilip, etkin bir şekilde kullanabilecektir. Terör örgütleri veya silah şirketleri tarafından üretilen robotik silahlar ulusal güvenlik için büyük tehditler haline gelmektedir. Bu bağlamda Dördüncü Sanayi Devrimi savaş alanında devlet-devlet dışı silahlı güç; asker-sivil; insan-robot; savaşan-savaşmayan; askeri hedef-sivil hedef ve savaş-barış ayrımlarını silikleştirmektedir.

Dördüncü Sanayi Devrimi askeri teknolojiye özerk nitelikler de kazandırmıştır. Zira yapay zeka makinelerin öğrenme, bilgi depolama ve üretme gibi yeteneklere sahip olmasını sağlamaktadır. Yapay zekanın insanın zihinsel gücüne yetişebilmesi veya geçmesi sonucunda ulaşılabilecek “tekillik” (singularity) olgusu uzmanların şiddetle tartıştığı bir konu haline gelmiştir. Birçok yazar tekilliğin gerçekleşmesi sonucunda insanlarla birlikte veya insanlara karşı yaşayan yeni bir otonom robot türünün gelişebileceğini savunmaktadır. Ulusal güvenlik aktörlerinin de endişe duymasına yol açan tekillik olgusu yeni bir güvenlik alanının doğmasına yol açmıştır: “beyin güvenliği”. Bu yaklaşımın savunucularından olan Georgetown Üniversitesi Tıp Merkezi’nde etik uzmanı olarak çalışma yürüten James Giordano, beyni yakın geleceğin muharebe sahası olarak görmektedir.Yani hem ulusal hem de uluslararası güvenlik alanında aktörlerin kıyasıya mücadele edeceği yeni bir cephe doğmuştur. ABD Savunma Bakanlığı’na bağlı bir kurum olan Defense Advanced Research Projects Agency’nin (DARPA) son yıllarda bilgisayar programlama ve nöroloji alanlarında çalışmalar yaparak insan beynini askeri amaçlar doğrultusunda incelemesi bu konuda bir örnek olarak değerlendirilebilir.

Dördüncü Sanayi Devrimi siber güvenliği çok boyutlu bir ulusal güvenlik alanına dönüştürmüştür. Birbirine internet aracılığıyla bağlı cihazların kullanımı Dördüncü Sanayi Devrimi’yle yaygınlık kazanmış ve en temel itici güçlerinden olan nesnelerin interneti ev, iş veya sokak fark etmeksizin akıllı makinelerin, cihazların ve araçların birbirine bağlanmasını sağlamıştır. Bu bağlantılı olma durumu Üçüncü Sanayi Devrimi’nin getirisi olan enformatif gizlilik probleminin çok daha büyük siber tehditlerin muhatabı olmasına yol açmıştır. İnternet bağlantısının bu kadar geniş ve yaygın olduğu yeni dönemde ulusal güvenlik aktörleri olan devletlerin, şirketlerin ve bireylerin gizli tutmak zorunda olduğu bilginin korunması en temel güvenlik sorunlarından biri haline gelmiştir.

Daha geniş bir biçimde analiz edersek nesnelerin interneti, siber saldırganlara nesnelere ve gizli kalması arzu edilen bilgilere ulaşabilme, onların bütünlüğünü bozabilme ve kullanılabilirliğini zafiyete uğratabilmeleri için geniş imkanlar sağlamıştır. Nesnelerin internetiyle birbirine bağlanan neredeyse tüm cihazlar, siber saldırganların sanal ve fiziksel açıdan büyük yıkım yaratan botnet (köle bilgisayar) ordularının askerleri olabilecektir. Siber saldırganların otonom robotların yoğun olarak kullanıldığı bir ordunun idare sistemlerini hacklediği düşünülürse siber zombi haline gelmiş bir ordunun yaratacağı yıkım ve terörün boyutu tahminlerin ötesine bile geçebilir. Ulusal enformasyon güvenliğine yönelik başka bir tehdit ise yapay zekaya sahip otonom robotların insan kontrolüne gerek duymaksızın etkili siber saldırganlar haline gelmeleridir. Bu durum insan merkezli siber tehditlerden daha büyük bir tehdit potansiyelini bünyesinde barındırmaktadır. Özellikle tekilliğe ulaşıldığı anda insan zekasından daha etkili bir kapasiteye sahip olacak yapay zekanın yönettiği siber saldırıların yönü, şiddeti ve etkileri ulusal güvenliğin geleceği adına büyük riskler içermektedir.

Aktardıklarımızın dışında hiç şüphesiz farklı siber tehditler de mevcuttur. Akıllı Makineler Çağı’nın (the Age of the Smart Machine) tüm bileşenlerini bünyesinde barındıran otonom akıllı fabrikalar, siber saldırıların hedefi haline gelecektir. Dördüncü Sanayi Devrimi’nin yaşandığı ülkelerin üretimde verimliliği ve kazancı arttıran akıllı fabrikaları yoğun bir şekilde kullanacağı kesindir. Ancak siber saldırganlarca bu akıllı fabrikaların işleyişine yönelik gerçekleştirilecek olan saldırılar, saldırıya maruz kalan devletin mal ve hizmet üretimini yavaşlatabilir, durdurabilir ve belki de yok edebilir. Bu açıdan bakıldığında Devrim’in akıllı teknolojileri bir yandan devletlerin en önemli güç kaynağı olurken diğer yandan büyük zayıflıkları da barındırmaktadır. İrdelediğimiz örnekler, Dördüncü Sanayi Devrimi’nin kendinden öncekine kıyasla daha farklı ve çok boyutlu bir siber savaş olgusu yarattığını göstermektedir. Akıllı Makineler Çağı’nda ulusal güvenliğin neredeyse hiçbir aktörü, düşman veya rakip olarak gördüğü aktörlerin sensörlerine, otonom robotlarına, akıllı fabrikalarına ve enformasyon sistemlerine siber saldırı yapma güdüsünü bastıramayacaktır. Yeni dönemde siber saldırıların etkilerinin kendilerinden öncekilere kıyasla geometrik hızla artması nükleer silahların karşılıklı yok olma garantisi sebebiyle yükselttiği savaş eşiğini çok daha aşağı seviyeye getirmektedir. Ulusal güvenliğin siber saldırılara karşı korunabilmesi için etkin siber savunma sistemlerine ve devletlerin siber saldırı yapmaktan alıkoyan caydırıcı uluslararası antlaşmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

3.DÖRDÜNCÜ SANAYİ DEVRİMİ’NİN YARATTIĞI SOSYOEKONOMİK
SORUNLARIN ULUSAL GÜVENLİK ÜZERİNE ETKİSİ

Dördüncü Sanayi Devrimi’yle birlikte girişimcilerin mal ve hizmet üretiminde insan kaynaklı işgücünü akıllı makineler olan otonom robotlar ve üç boyutlu yazıcılarla ikame etmesi derin toplumsal krizlerin ortaya çıkmasına zemin hazırlamaktadır. Üretim sürecinden dışlanmış işsiz insan kitleleri ve devrim sürecinin yarattığı dönüşümden faydalanamayan ülkelerin toplumları şiddet eğiliminin en yoğun görüleceği gruplar olacaktır. Eşitsizliklerin giderilmesi için hükümetlere yapılan baskılar olumlu sonuç vermezse talepleri karşılanmayan insanlar ulusal güvenliği tehdit eden şiddet eylemlerine başvurabilir. Eşitsizliklerin mağduru olan insanlar eşitsizliğin kaynağı olarak gördüğü özel şirketlere, serbest piyasa ekonomisine ve çözüm üretmeyen hükümetlere karşı şiddet temelinde örgütlenebilir; eşitsizlikten beslenen terör örgütlerine veya çetelere katılabilir. Öfkeli grupların girişeceği şiddet eyleminin bir diğer muhatabı rakip olarak gördüğü otonom robotlar veya akıllı makineler olabilir. Bu durumda ulusal güvenlik yeni bir alan kazanacaktır: Robot Güvenliği.

Dördüncü Sanayi Devrimi yalnızca bireyler arasında değil ülkeler arasında da eşitsizliği arttıracaktır. Girişimcilere sağladığı ucuz işgücü ve yüksek faiz sayesinde yabancı doğrudan yatırım çeken ve bu yolla ekonomik açıdan kalkınan gelişmekte olan ülkeler, Dördüncü Sanayi Devrimi’nden olumsuz etkilenebilir. Akıllı Makineler Çağı’nda işgücü maliyetinden büyük oranda azade olan girişimciler yatırımlarının akışını Almanya, ABD ve Japonya gibi devrime öncülük eden ülkelere yönlendirebilir. Bu durumda uluslararası politik ekonomik sistemde 19.yy’dakine benzeyen asimetrik güç dağılımı görülebilir. Öyle ki merkez ile arasındaki uçurumun artması ve umudunu kaybeden çevre ülkelerinden gelen istikrarsızlıklar nedeniyle yarı çevre ülkeler, çevre ülke konumuna gerileyebilir. Devletlerarasında böylesine büyük istikrarsızlık artışı ve güç kaymaları ulusal güvenliğe karşı yeni riskleri de beraberinde getirmektedir.

Bu yazılarımız da ilginizi çekebilir:

Türk Havacılık Sanayi Tarihinde Bir Devrim: Türk İHA ve SİHA’ları

Biyolojik Silahların Ekonomik Savaş Aracı Olarak Kullanılması

Kaynak

Hüseyin Yıldırım, Dördüncü Sanayi Devrimi’nin Ulusal Güvenliğe Etkisinin Karşılaştırmalı Analizi

 

*Bu çalışmanın tüm hakları, Hüseyin Yıldırım’a aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Yapay Zekânın Tarihi ve Gelişimi (1956)

Yapay Zeka

2017’nin başlarında Alphago isimli yapay zekâ uygulaması dünya GO şampiyonu Ke Jie’yi altetmeyi başarmıştı. Bu artık, dünya GO şampiyonu bir insan değil bir algoritma kümesidir anlamına geliyordu. Daha ilgi çekici olanı ise Alphago’nun bir üst versiyonu olan Alphago Zero’nun yaklaşık 40 günlük bir süre içinde dünyanın en karmaşık strateji ve zekâ oyunlarından olan GO’yu öğrenerek atası Alphago’yu yenmesi olmuştur. Makine öğrenmesine iyi bir örnek teşkil edecek bu deneyim sürecini Alphago Zero kendi tamamlamıştır.Yapay zekâ çalışmaları, bu bakış açısıyla bilişim teknolojilerinin de gelişmesinin önünü açan ilerlemelerden sayılmaktadır.

Alphago Zero öğrenmeye başladıktan üç gün sonra basit bir versiyonu olan Alphago LE (Light Edition) ‘yi GO oyununda altetmiştir. Alphago LE kendi başına mükemmel bir yapay zekâ ve öğrenen makine örneğidir. 2016 yılında dünya şampiyonu Lee Sedol’u yenmeyi başarmıştır. Bu bilgi ışığında Alphago Zero’nun 3 gün içindeki öğrenme hızını tahmin edebiliriz. Kendi kendine öğrenen makinelerin sadece zekâ oyunları oynayan sistemler olarak kalmayacağını bilmemiz gerekir. 1920’de Çek yazar Karel Capek’in Rossum’s Universal Robots isimli piyesi literatüre robot kelimesini kazandırmıştı. Piyes insanlar için çalışmaktan mutluluk duyan sentetik yapay otomatalardan yani robotlardan bahsediyordu. Robotlar, düşünen, konuşan, hareket eden, insan görünümlü yapay insansı makinelerdi.

Burada yapay zekâ dünyasının en önemli figürlerinden biri olan Alan Turing devreye girmekteydi. İngiliz matematikçinin 1950 yılında bir felsefe dergisi olan Mind’da “Hesaplama Makineleri ve Zekâ” isimli makalesi bir mihenk taşı olarak adledilmektedir. Turing bu makalesinde “”Makineler düşünebilir mi?” sorusu üzerinde düşünmemiz gerektiğini öne sürüyorum. Buna da “makine” ve “düşünme” terimlerinin anlamlarının tanımlanmasıyla başlamamız gerekir.” diye yazıyordu. Bu cümle yapay zekâ devriminin başlangıç cümlesi olarak Turing’i yapay zekânın yaratıcısı olarak kabul etmemizi sağlamaktadır. Alan Turing mesleki dikkatleri üzerine Nazi Almanya’sında kullanılan şifreleme cihazı Enigma’yı çözümlemesiyle ve Turing Zekâ Testi’ni üretmesiyle çekmişti. Turing Testi olarak adlandırılan bu çalışma bir insanın sorduğu sorulara aldığı yanıtlar üzerinden giderek karşısındakinin insan mı yoksa makine mi olduğunu test etmekteydi. Turing, bu testi insan zekâsının en özgün yanının dil özelliği olduğunu düşünerek oluşturmuştu.

1956 bilgisayarların hayatımıza aktif olarak dahil olmaya başladıkları yıllardır. Yazılımcıların ve mühendislerin başlangıç seviyesi zekâ kurgusuyla uyumlu gördükleri satranç, dama, black jack gibi oyunları öğrenenerek oynayan makinelerin ortaya çıktı zamanlar da aynı dilime denk düşmektedir. “Samuel’s Checkers AI” IBM 700 serisi bilgisayarlarda karşısında bir insanla dama oynayabilen ilk kararlı sistemlerdendi. 1958 yılında tanıtılan Bernstein’s Chess AI ise yapay zekâ algoritmalarıyla satranç hamleleri planlayan gelişmiş bir yapay sistemdi. 1958 LISP (Locator/Identifier Separation Protocol)’in ortaya çıktığı yıl olmuştur. 1968-1970 yıllarında Terry Winograd tarafından hazırlanan SHRDLU isimli yapay zekâ uygulaması da LISP’le yazılmış basit bir chatbottu.PDP-6 işletim sisteminde hayat bulan SHRDLU karşısındaki kullanıcıyla İngilizce dilinde iletişim kuracak şekilde tasarlanmıştı.

Günümüzdeki örneklerine oranla çok sınırlı kelime dağarcığıyla belli konular hakkında komutlar alıyor, yerine getirdiği işlemler sonunda ise rapor veriyordu. 1962 yılında IBM 701 Checkers AI ilk defa bir insanı yenmeyi başarmıştı. 1967 yılında Mac Hack isimli yapay zekâ uygulaması bir insana karşı zekâ oyunları turnuvasına katılarak zafer elde eden ilk yapay sistemdi. Zobrist’s AI isimli uygulama, 1968’de satranca göre daha fazla
olasılık, hesap ve hamle içeren GO oyununda bir amatörü yenmeyi başardı. Çok uzun zaman geçmeden, 1974 yılında bilim Kaissa isimli ilk yapay zekâ satranç şampiyonuyla tanışacaktı. 1989’da yapay zekâ araştırmaları, günümüzdeki veri madenciliği, kriptopara gibi araştırmaların da temeli sayılan CNN (Convolutional Neural Network) teknolojisiyle buluşuyordu. ConvNet olarak da adlandırılan bu yapılarak sanal gerçeklik uygulamalarının sayısal ifadesinde test edilmeye başlandılar. ConvNet, çok katmanlı algılayıcılar olan MLP
(Multilayer Perceptrons) olarak ifade edilen kod katarlarının daha etkin ve verimli üretilmesine olanak sağlamıştı. Veri gruplama, yapay sinir ağı mimarisi, öğrenen sistemlerin tasarımı konusunda temel adımlardan biri ConvNet mimarisiydi.

Ardından 1992’de TD Gammon (tavla oynayan yapay zekâ yazılımı), 1993’te Monte Carlo GO, 1994’te Chinook AI, 1996’da NeuroGo, 1997’de Deep Blue, 2006’da MCTS Go, 2008’de Crazy Stone, 2012’de Zen19, 2014’te DeepMind ve 2016’da AlphaGo sahip oldukları tüm bilgiyi insan zekâsı karşısında sergilemişlerdi. Tüm bu uygulamaların ortak amacı Cognitive Computing olarak ifade edilen bilişsel bilgi işlem teknolojisini ileri taşımaktı.
1964 yılında MIT Yapay Zekâ Laboratuarı’nda Joseph Weizenbaum ELIZA isimli ilk yapay zekâ Chatbot uygulamasını geliştirdi. ELIZA günümüzdeki yapay zekâ harikası Siri veya Cortana benzeri insan-makine interaktivitesi için üretilmiş chatbotların ilk örneğiydi. ELIZA “pattern matching” diye adlandırlan basit bir ilişkilendirme algoritması çözümleyerek yazılan komutlara uygun gelebilecek cümleleri yanıt olarak ekrana yansıtıyordu. 1980 ler öğrenen makine algoritmalarının dil öğrenme, işleme ve ifade etme becerilerinin
sayısallaştırıldığı yıllardı. Bu gelecek yıllarda organik bireylerle dijital (ve yakın gelecekte sentetik otomatalar) bireylerin konuşmaya, iletişim kurmaya başlamalarını sağlayacaktı. Bu konuda en önemli çalışmaları Tel Aviv doğumlu biliminsanı Judea Pearl yapmıştır.

Bilişimci ve felsefeci olan Judea Pearl, 1988 yılında yayımladığı “Probabilistic Reasoning in Intelligent Systems” (Zeki Sistemlerde Olasılıkları Anlamlandırmak) isimli kitabında yapay zekâ organizmalarında olasılık değerlendirme ve karar alma yetilerinin kazandırılması teorisini ortaya atmıştır. Pearl’in 1984’te yazdığı “Heuristics: Intelligent Search Strategies for Computer Problem Solving” ve 1988 yılında yayımladığı “Uncertainity Management in AI Systems” kitapları da benzer önermeleri içermektedir. Pearl’in teorisinde belirtilen önermeler ileriki yıllarda Watson gibi yapay zekâ sistemlerinin kendi başına öğrenme, öğrendikleri arasından olasılık sınıflandırması yapma ve dil becerileri yardımıyla sesli veya yazılı olarak en uygun yanıtı
seçerek iletmesi sürecinde kullanılacaktı.

1997 yılında IBM’in Deep Blue isimli yapay zekâ programı dünya satranç şampiyonu Garry Kasparov’u yendi. Kasparov maç öncesinde hiç bir yapay organizmanın bir insanı yenemeyeceği konusunda bir demeç vermiştir.
2000’lerden Günümüze 2000’ler yapay zekâ uygulamalarının yaşamımızda yerleşik hale geldikleri dönemin
başlangıcı olarak kabul edilebilir. Günümüzün devn internet şirketleri olan Google, Facebook, Amazon, Twitter gibi kurumların veri analizinde gereksinim duydukları rasyonel çözümü yapay zekâ ve yapay sistemlerde bulmaları ve bu konuyla ilgili araştırmaları finansal olarak desteklemeleri sebebiyle ilgi çekici başarılar sağlandı. 2004 yılında DARPA (Defence Advanced Research Projects Agency) ilk insansız otomobil yarışması olan Darpa Grand Challenge’i Abd’deki Mojave çölünde düzenledi. Katılan araçlardan hiç biri Nevada’daki parkuru tamamlayamasalarda Carniege Mellon Universitesi’nin insansız aracı yaklaşık 12 kilometrelik yol katederek büyük bir başarıya imza atmıştı. Bir milyon dolarlık ödülü kazanan çıkmasa da yarışma yapay zekâ teknolojilerinin bilinirliği adına büyük bir teşvik görevi üstlenmişti.

2013 yılında Eugene Goostman isimli 13 yaşında Ukrayna’lı bir çocuğu simüle eden yapay zekâ uygulaması dünyada ilk defa Turing testini geçmeyi başararak juridekilerin %33’lük kısmına kendini insan olarak inandırdı. Turing testi, bir makinenin karşısındaki jurinin en az %30’luk kısmına karşılarındakinin bir yapay sistem değil gerçek bir kişi olduğuna inandırması şartına dayanıyordu. Reading Universitesi’nde 7 Haziran 2013’te gerçekleşen mülakata Royal Society üyesi juri üyeleri katılmıştı. Eugene Goostman’ın bu başarısı
geleceğe dönük yapılacak insan beyninin gerçek ölçekli simülasyon çalışmalarıyla entegre edildiğinde ilk sentetik insanlarla tanışmamız mümkün olabilecektir. Benzer çalışmalar Cleverbot, Elbot, Ultra Hal gibi örneklerle farklı araştırmacılar tarafından sürdürülmektedir. 2013 yılı Machine Learning (Öğrenen Makineler veya Makine Öğrenmesi) kavramıyla tanıştığı zaman dilimidir. Öncesinde sahip olduğu kod silsilesi sayesinde sınırlılıkları
insanlarca saptanmış yapay zekâ sistemleri öğrenen makineler adımıyla kendi kodlarını kendi düzenler ve geliştirir sistemlere evrilmişlerdir. Bir öğrenen makine üzerinde muhakeme, karar alma adımlarını attığı algoritmalarını güncelleyerek insansı ve öngörülemez (unpredictable) yanıtlar tasarlayabilmektedirler.
2013 yılında Carnegie Mellon Universitesi (internet ve yapay zekâ çalışmalarında dünyanın lider kuruluşudur) NEIL (Never Ending Image Learner) isimli yapay zekâ uygulamasını üretmişti. NEIL farklı resim ve şekillerin arasındaki bağlantıyı analiz etmesi sayesinde eşsizdi.

Bu gelişme Google Image Search algoritmasının gelişimine de yön vermiştir. Algoritma bir imaj formatının (gif, jpeg, bmp, png..vs) ağ üzerindeki benzerlerini, türevlerini ve ya karşıtlarını listeleyebilmektedir. Bu algoritma bir çok açıdan eşsizdir. Gelecekte kendi geniş çevresini ve var olduğunun farkına varacak (self aware) yapay zekâ canlılarının muhakeme hazinesine eklenecek büyük bir modül olduğu kabul edilmektedir. 2016 yılında Çin’li biliminsanlarınca geliştirilen dünyanın en hızlı süper bilgisayarı Sunway Taihulight la hız rekoru kırdığında buna ilk sevinenler araştırmacılar olmuştu. Sunway Taihulight gelişmiş veri işleme hızıyla mevcut en hızlı süperbilgisayardan üç kat hızlı işlem yapabiliyordu -ki bu kendi dalında ufak bir devrim sayılabilmektedir. Sunway Taihulight’ın ortaya çıkışı yapay zekâ dünyasında da bir kilometre taşı olarak kabul edilmektedir. Linpack
kıyaslama grubunun hesaplamalarına dayanarak 93 petaflop (Floating Point Operations Per Second) hızında bir performans sergilemiştir. Bu gelişme direkt olarak yapay zekâ uygulamalarıyla ilişkilendirilebilmektedir.
Daha hızlı, verimli veri işleme daha derin analiz, kodlama, öğrenme ve hafıza anlamına gelmektedir. Sunway Taihulight, ikinci sıradaki rakibi Tianhe-2 (O da Çin’de yapılmıştır.)

34 petaflop performansla işlem yaparken kendisi 93 petaflop performans göstermiştir. Kısa bir zaman zarfında günümüzdekinden üç kat daha zeki sistemlerle yüzleşebilecek olmamız bilişim dünyasının tüm alanlarındaki benzer gelişmelere bağlıdır. Trafikte sıkışmamanız için yol asistanınız kendi türeteceği alternatif güzergahları o bölgeden topladığı benzer verileri süzerek yorumlar ve sunar. Kaybettiğiniz mobil cihazınızın bulunmasından, mutfak alışverişlerinize, oynamak isteyeceğiniz elektronik oyunlardan şöförsüz araçlara kadar yaşamımızın tam ortasından matematik formülleri, veriler, analiz edilen data katarları ve sonuçara göre alınan milyarlarca dijital, yapay karar bulunmaktadır.

Gelecek

2000’lere kadar olan TYPE 1 sınıfındaki yapay zekâ sistemleri “Purely Reactive” olarak adlandırılan yaratılardır. Kısıtlılıkları son dönem yapay zekâ sistemlerine oranla fazladır. Gelişmiş türünün en basit özelliklerine sahiptirler. Çevrelerini olduğu gibi en yalın haliyle ve temel seviyede algılamaktadırlar. Örneğin Kasparov’u satrançta yenen Deep Blue için dünya satranç tahtasından ibarettir. Çevre algısı sadece oyunun oynandığı alanla sınırlıdır.

Google’ın AlphaGo’su da benzer algı mekanizmasını bu sefer Go tahtası üzerinde çalıştırır. TYPE 1 sistemler için dış çevre, odak noktalarına aldıkları sınırlı alanlar için geçerlidir. Yapay zihinlerinde hatıralar şekillendiremezler ve geçmiş deneyimlerinden faydalanarak güncel sorunlara çözümler üretemezler.
TYPE 2 olarak sınıflandırılan yapay zekâ sistemleri “Limited Memory” olarak tanımlanan yaratılardır. Sınırlı Hafıza tanımlamasına sahip bu sistemlerde çevre algısı canlı bir organizmanın çevre anlayışıyla benzerlikler gösterir. Bu sistemler geçmişte deneyimlediklerinin bir kısım bilgilerini günümüze taşıyabilirler ve programlı öğrenme yazılımlarının kapasitesine bağlı olarak yeniden yorumlayabilirler. Tüm bu işlemleri yapmak
için yeterli optimal hafızaya sahiptirler; daha fazlasına değil. TYPE 2 sistemlerine en iyi örnek insansız otomobillerdir.

Yollar, sokaklar, binalar, trafiğin varlığı gibi yakın çevre değişkenlerini hatırlama ve bu çevresel birimlerin değişikliklerine göre karar alma becerileri vardır. Örneğin trafik yoğun olan yollara alternatif yollar önerme, haftanın yoğun saat ve günlerini hatırlayarak karar alma gibi. Chatbot olarak tanımlanan sanal asistanlar da TYPE 2 seviyesindeki yapay zekâ sistemlerine örnektir. Algoritmaları aynı soru cümlesine karşı farklı alt değişken guruplarına bağlı olarak çeşitlenen yanıtları da barındırır. Günümüzün ulaştığı yapay zekâ çalışmalarının en üst seviyesi TYPE 2 lerdir. TYPE 3 olarak sınıflandırılan yapay zekâ sistemleri “Theory of Mind” olarak isimlendirilir.

Bu yaratılar insan düşüncelerini ve duygularını algılayabilirler. Sosyal olarak ilişki ağı geliştirebilir, diğer insanlar ve zeki sentetik sistemlerle iletişim kurabilir, farklı duygusal ifadelerde bulunabilir ve mevcut olduğu çevreyi eksiksiz olarak tüm mesafe ve uzantılarıyla algılayabilirler. Kendilerini ve benzerlerini çoğaltma, üretme özelliklerine sahiptirler. Bu yapay zekâ sistemleri yakın geleceğimizde tanışacağımız varlıklardır. Google’ın sahip
olduğu yapay zekâ uygulaması, insanların yaptığından çok daha ileri seviyede bir”çocuk” yaratmıştır. Star Wars’taki C-3PO ve R2-D2 ve I-Robot’taki Sonny TYPE 3’lere verilebilecek örneklerdir.

TYPE 4 olarak sınıflandırılan yapay zekâ canlıları “Self-Aware” bireylerdir. Kendi varlığının farkındadır. Bu seviyedki sentetik organizmalar birey olarak kimliklendirilebilirler. Kendi varlığını ifade edebilir ve “internal states” olarak isimlendirilen kurgusal ruhlara sahiptirler. Bu özellikleri sayesinde diğer organik ve sentetik bireylerin duygularını tahmin edebilir, soyutlamalar yapabilir ve bu soyutlamalardan sonuçlar çıkarabilirler. Bunlar orta ve uzak gelecekte karşılaşılacak süper zeki, duygusal ve bilinçli tasarım harikalarıdır. Örnek olarak
Ex Machina’daki EVA verilebilir. Akıllı sistemlerin desteğiyle şekillenen yaşamın günümüzden daha yüksek standardtlara sahip olması olsılığı yapay zekâ sistemlerin insan yaşamına düşmanca sonuçlara üreten
canavar makineler olması olasılığından çok daha fazladır. Mykinsey ve Narrative Science’ın yayımladıkları raporlar iş dünyasının ezici çoğunluğu yapay zekâ uygulamaların iş kaybından çok etkinlik, verimlilik, karlılık, çalışan memnuniyeti, hatasız üretim gibi onlarca faydası olduğunu düşünmektedir. Araştırmalar Top500 şirketler listesindeki ilk 100 CEO, %80 oranda yapay zekâ uygulamalarının çalışan verimliliği ve mutluluğuna olumlu etki
ettiğini düşünmektedirler. Yöneticilerin %29’u Predictive Analytics’in şirketleri için taviz verilemez bir gereklilik olduğunu belirtmişlerdir. Yapay zekâ uygulamalarını bünyesinde etkin şekilde kullanan kurumlar aşağıdaki faydaları sağlamaktadırlar :

%48 Otomatik İletişim ve Karar Alma : Chatbotlar, Müşteri Hizmetleri yapay zekâ uygulamaları, Stok ve Sipariş Yönetim Sistemleri, Varlık Yönetimi, Finansal Piyasalar Satış, Alım Kararlar vb

%14 Müşterilere Otomatik Geri Bildirim : E-Ticaret Tüketici Mesajları, Kargo Durum Raporları, Teslimat Bilgileri, Sipariş, Üretim, Dağıtım Bilgileri…vb
% 6 Tekrarlanan İşlerin Önüne Geçme : İş Akışları Denetimi, Performans Analizleri, Çok
Merkezli Satın Alım Koordinasyonu (Zincir Marketler ve Lokantalar)

% 5 İşin Gidişatı Yönünde Raporlamalar : Predictive Analytics, Pazar Riskleri Hakkında
Veri Sağlanması, vb
%4 Gelişmiş Raporlamalar
%20 Yukarıdakilerin Tamamı
%3 Diğer
Cerasis’in 2015 tarihli “Top Trends for 2016 in Manufacturing, Supply Chain, Logistics &
Transportation Management” isimli raporunda imalat ve hizmet sektörlerindeki robot ve
yapay zekâ yatırımlarının artış trendi sayılarla ifade edilmiştir.
Yakın gelecekte pek çok ticari yapay zekâ uygulamasının evlerimize kadar girmesini
bekleyebiliriz. Özellikle bu uygulamaların bilgi yönetiminde büyük katkılar sağalayacağı
beklenmektedir. Kullanıcısı için gerekli olan bilginin temin edilmesinde ve gereksiz olan
bilginin ayıklanmasında filtreleme işlevlerini üstlenmeleri beklenmektedir.

Yeni enformasyon teknolojileri çalışma süreçlerini ve işçileri, dolayısıyla istihdamıve mesleki yapıyı yeniden tanımlamaktadır (Castells, 2005, s. 337). Bu bilgi rehberliğinde gelecekte karşımıza sıkça çıkacak eğilimleri dört grup altında toplayabiliriz.

Öngörü Analizleri (Predictive Analysis) Kullanımı Taban Kazanacaktır

Öngörü Analizleri önümüzdeki yılların temel imalat trendleri arasında en başta yer alacaktır. Makine ömürleri, tedarik, planlama, üretim, satış, personal, finansman gibi temel işletme faaliyetlerine egemen olacak öngörü analizleri, yapay zekâ uygulamalarınca desteklenen planlı bir süreçtir. Öngörü analizi süreçlerinin kurumlarda yerleşik hale gelmesiyle etkinlik, verimliklik, karlılık, müşteri memnuniyeti oranlarında artış, hata, atık, zaman kaybı oranlarında düşüş yaşanacaktır. Abd Ordusu , 1991 yılındaki Körfez Savaşı sırasında 50,000 aracın ve personelin aynı anda hangi öncelik sırası, konum, yönlendirme tekniğiyle hareket edeceğini “Dynamic Analysis and Replanning Tool” isimli yapay zekâ uygulamasıyla planlamıştı. Haftalar sürebilecek bir harekatın lojistik planı bu yazılım sayesinde saatler içinde hazırlanmıştı.

Sanal Gerçeklik (Virtual Reality) Kullanım Alanları Artacaktır

 

Gelecekte tasarım günümüzden daha önemli hale gelecektir. Sanal gerçeklik çoklukla bilgisayar oyunları ve eğlence ürünlerinde kullanılırken yakın gelecekte kültür (müzeler),
eğitim, imalat sanayii, tıp ve mimaride günümüzden daha sık ve etkin kullanılacağı beklenmektedir. Sanal gerçeklik kavramı yapay zekâ uygulamalarıyla beraber Augmented Reality olarak adlandırılan arttırılmış gerçeklik platformlarını savunma sanayi, organ ve doku üretimi, uzay ve havacılık endüstrisi gibi teknoloji ağır dallarda kullanıma sunacaktır. Mevcut derin öğrenme (deep learning), makine öğrenmesi çalışmaları özellikle görüntü işleme ve ses algılama araçlarının gelişmesine yolaçmıştır. Bu sayede savunma sanayi FOF (Friend or Foe) olarak adlandırılan dost ve ya düşman birimleri algılayan teknolojilerden günümüze oranla daha çok başvuracağı beklenmektedir. Face Recognition (Yüz Tanımlama) teknolojisi yapay zekâ destekli algoritmalar kullanarak bireylerin mobil cihazlarına komut vermesini günümüzde olanaklı kılmıştır.

National Federation Retail Big Show Konferansının 106ncı oturumunda kurumun CEO su olan Mathew Shay bu teknolojinin tüketici bazlı reklam konumlandırma, ürün hakkında uzaktan detaylı bilgi alabilme ve deneyimleme
imkanı sağlayan uygulamaları mağazalarda görmeye başlayacağımız öngörüsünde bulunmuştur.

Akıllı Cihazların Hakimiyetinin Artışı Devam Edecektir

Geçtiğimiz son 10 sene zarfında son tüketici ürünlerinin birçoğu “akıllanmıştır”. Buzdolapları, koşu ayakkabıları, saatler, evler, bisikletler hatta vazo ve su mataraları dahil bir çok ürün akıllı cihaz özelliği kazanmıştır. Geleceğe yön veren eğilimin akıllı cihaz olarak bilinen ürünlerin Connected Devices (Bağlı Cihazlar) seviyesine evrileceği yönündedir. Yapay zekâ uygulamalarının son tüketici seviyesinde yaygınlaşması, ortaya çıkan otomasyon
ve entegrasyon sayesinde aracıların sayısını azaltacağı beklenmektedir. Otomobilimiz benzer entegrasyonlar sayesinde kendi servis döngüsü içinde otonom olarak servise gidebilecektir. Kuvee isimli start-up, led ekrana sahip wifi özelliği sayesinde izin verilen platformlara bağlanabilen bir şarap şişesi üreticisidir. Kuvee ürünleri tüketiciye şarapla ilgili bir çok entegre bilgiyi edinmesi ve paylaşması imkanı vermiştir. Kuvee ilk başta
sıradışı gibi görünsede 6 milyon dolar yatırım alarak ileride kullanımı yaygınlaşacak bir ürün olduğu konusunda bugünden bize gerekli geri bildirimi sağlamaktadır. Gelecekte yapay zekâ uygulamalarıyla entegre çok çeşitli Connected Devices listesiyle beraber yaşamaya bugünden hazırlanmamız gerekliliği yoğun olarak benimsenmektedir.

3 Boyutlu Yazıcıların Kitlesel Üretimde Payı Artacaktır

Başlangıça silikon ve EPS tabanlı basit baskılar yapmakta kullanılan pahalı bir teknoloji olarak kabul edilen 3 boyutlu yazıcıların 2020 yılı itibariyla ulaşacağı yıllık ciro hacmi 20 milyar dolar olarak beklenmektedir. Özellikle imalat sanayiinde kendine yer bulan 3 boyutlu baskı teknolojileri üretici firmalarda müşteri talebini çeşitlendirmeye ve rekabet avantajı sağlamaya yönelik avantajlar kazandıracaktır. Yakın gelecekte değiştirilmesi gereken organ ve dokular, uzay araçları, giysiler ve yiyecekler yaygınlaşan kullanım alanları, düşen edinme
maliyetleri sayesinde yaygın olarak kullanılacaklardır. Prototip yaratma zaman ve maliyetlerini aşağı çekecek olakn 3 boyutlu yazıcı teknolojileri imalat sanayiindeki ürün çeşitliliğini arttırması beklenmektedir.
Toparlayacak olursak yapay zekâ gelecekte yaşamımızda geçmişimizden çok daha baskın şekilde yer alacaktır. PWC’nin “Artificial Intelligence Study: Exploiting the AI Revolution” raporuna dayanarak 2030’a kadar ülkelerin ekonomilerinin yapay zekâ bağımlılıkları ciddi şekilde artış gösterecektir.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Felsefi Açıdan Yapay Zeka

Brexit Sürecinde İngiltere Bankacılık Sektörü’nün Yol Haritası

Kaynak

Kerem Şahinboy, Tedarik Zinciri Yönetiminde Yapay Zeka Uygulamaları ve Çözüm Modelleri Üzerine Bir Araştırma

*Bu çalışmanın tüm hakları, Kerem Şahinboy’a aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com