Etiket arşivi: Trablusgarp

İlmi Ve Siyasi Bir Yapı Olarak Senusi Tarikati'nin Teşkilat Yapısı, Cihad Anlayışı Ve Diğer Faaliyetleri

İslam topraklarına Batılılar tarafından yapılan taarruz neticesinde birçok İslamî uyanış ve tecdit hareketleri bu coğrafyada meydana gelmiştir. Bu anlamda, Batının askerî ve ekonomik alanda mutlak üstünlüğü farklı yerlerde, farklı tezahürler meydana getirmiştir. Tarih arşivinde, bugün ilmi ve siyasi bir yapı olarak Senusi Tarikati’ni ele alacağız. Batı ile devlet düzeyinde ilişkisi bulunan ve uzun yıllardır Batıyı yakından takip eden Osmanlı Devleti’nde bu tezahür, Batıdaki bir takım uygulamalardan etkilenmek suretiyle kendi devlet düzeninde bu uygulamalara münasip yenilik yapmak olarak kendisini göstermiştir. Bu anlamda İslam devleti kimliğinden taviz veren İstanbul’da hâl böyle iken; taşrada Avrupa’ya ve medeniyetine karşı farklı hissiyatlar hâkim olmuştur. Bu bağlamda Batının bizzat işgaline uğrayan ve onların idaresi altında yaşamak tehlikesi veya durumunda olan Müslümanlardaki Batı anlayışı ve algısı Osmanlı merkezinden daha farklı olmuştur. Bu anlamda her coğrafyanın kendisine münasip tarzda bir tepkisi ve örgütlenmesi olmuştur.
XIX. yüzyıl, Avrupa için ilerleme ve dünyanın değişik coğrafyalarını keşif ve keşfedilen coğrafyalarda hâkimiyet kurma asrı olur iken, diğer coğrafyalarda özellikle Müslüman coğrafyalarda müdafaa ve örgütlenme asrı olmuştur. Müslümanlar bir yandan Batının ilerleme kaynağını arayıp kendi ülkesine tatbik etme yolları ararlarken bir yandan da kendi ülkelerine yönelen Batılı hücumunu bertaraf etmekle uğraşmışlardır. Bu örgütlenmenin en müşahhas örneklerinden birisi de Afrika’da teşekkül eden Senusî Tarikatıdır. İlk başlarda klasik sufi bir ihya hareketi olarak ortaya çıkan Senusîlik, zaman içerisinde siyasi ve askeri bir yapıya evirilmiştir. Zamanın ve hadisatın tesirinden nasibini alan tarikat, bölgede sûfizm anlayışına da farklılık getirmiştir.
Senusilik Nedir ?
Afrika’da bir ihya hareketi olarak ortaya çıkan Senusî Tarikatı Muhammed b. Ali es-Senusî tarafından kurulmuştur. 1787 yılında Cezayir’in Mustagnem kentinde dünyaya gelen Senusî, ilköğrenimi Cezayir medreselerinde, yüksek ihtisasını ise Fas-Karaviyyin Üniversitesinde tamamlamıştır. Hukukçu kimliği ile ön plana çıkan es-Senusî, eğitim gördüğü üniversitede öğretim görevlisi olarak da çalışmıştır. Dönemine göre farklı ve yenilikçi fikirlere sahip olan Senusî, fikirleri sebebiyle Fas’ta üniversitedeki işine son verilmiştir. Fas’tan ayrıldıktan sonra Mısır’a giden ve el-Ezher’de 9 ay ders veren Senusî, burada da fikirleri sebebiyle hoş karşılanmamıştır. Mısır’dan Hicaz’a geçen Muhammed es-Senusî, burada hayatına yön verecek olan kişiyle Ahmet b. İdris el-Fasî ile tanışmıştır. Kendisinin fikir dünyasına yakın olan el-Fasî’den oldukça etkilenen Senusî, burada onun tarikatı olan İdrisiyye tarikatına intisap etti. Kendisi gibi hukukçu olan el-Fasî de aradığı talebe profilini Senusî’de bulmuştur.
Genç yaşta Kadirî, Darkavî, Şazelî ve Ticanî gibi tarikatlardan icazet almasına rağmen İdrisiyye Tarikatında karar kılan es-Senusî, el-Fasî ile birlikte Vahhabiliğe karşı sufizmin İslamî temellerini savunmuş ve Vahhabilerin de saygısını kazanmıştır. Hicaz’dan Yemen’e göçen bu ikili burada hizmetlerine bir müddet burada devam etmiştir. Yemen’de iki yıl kalan es-Senusî, El-Fasî’nin vefatının ardından tekrar Hicaz’a dönmüştür. Hicaz’da İdrisiyye Tarikatının Halifesi olarak faaliyet gösteren Senusî, ilk tekkesini 1837 yılında Ebu Kubeys tepesinde açmıştır. Bu tekkenin faaliyete geçmesi, aynı zamanda Senusî tarikatının da resmen başlangıcı kabul edilmektedir.
Senusi Tarikati’nin Kuruluş Sürecinde Kuzey Afrika’nın Durumu
Muhammed es-Senusî, İdrisiyye Tarakatına müntesipti; ancak kendisinin hususî kemâlatından ve vaazlarından etkilenen o kadar büyük bir kitle vardı ki, etkilendiği tarikat kendi ismiyle bilinir hâle gelmiştir. Muhammed es-Senusî, Hicaz’da belli bir müddet kaldıktan sonra ait olduğu topraklara Kuzey Afrika’ya dönüp, orada irşat faaliyetlerine devam etme kararı almıştır. Kuzey Afrika’yı ve oradaki sıkıntıları bilen Senusî, buranın yapısına münasip bir hizmet ve tarikat tarzı geliştirmiştir.

Siyasi Durum
Muhammed es-Senusî’yi, Kuzey Afrika’da mücadele için tahrik eden pek çok unsur mevcut idi. Bunlardan en önemlisi Kuzey Afrika halklarının ciddi siyasi bir otoriteden mahrum kalması ve Batılı devletlerin işgaline ve saldırılarına karşı koyacak bir örgütlenme olmaması olmuştur. Bu dönemde özellikle doğduğu yer olan Cezayir’in işgal edilmesi ve Osmanlı taşrasında merkezle ilişkilerin kopuk olması ve bunun sonucunda taşrada ortaya çıkan siyasi istikrarsızlık ve başıbozukluklar Afrika’da yeni bir yapılanmanın olması gerekliliğini göstermiştir.
Osmanlı’nın eyaleti olan Cezayir, Tunus ve Trablusgarp’ın merkezden uzak olması hasebiyle uzun yıllar kendi içerisinde özerk bir yapıda varlığını sürdürmüştür. Ancak XIX. yüzyıl şartlarında bölge Avrupa saldırısına uğramasına karşın, Osmanlı merkezden yardım edecek ve buna karşı koyacak askeri ve siyasi irade ortaya koyamamıştır. 1830 yılında Fransızların Cezayir’i işgaline karşı mukabelede bulunamayan Osmanlı, durum ve hâl itibariyle Afrika’nın geri kalanına da hükmedecek durumda değildi. O dönemde Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa isyanına karşı koymakta güçlük çeken Osmanlı, askeri olarak toprak bütünlüğünü muhafaza edecek irade ve güçten oldukça uzak düşmüştür.
Devlet-taşra arasında bu ilişkiler mevcut iken, İslam dünyasının çoğu yerinde görüldüğü gibi, aşiret kavgaları, kan davaları, ahlakî yozlaşmayla birlikte hurafelerin artması ve bu inançlara halkın körü körüne inanması görülmüştür. Bununla birlikte bölgede, halkı eğitecek bir otoritenin bulunmaması ve bölgede güçlü olan tasavvufi yapıların İslam’ın öğretilerin tersine faaliyet göstermeleri sonucu ortaya çıkan cehalet ve aynı zamanda fakirlik gibi unsurlar bölgede ciddi bir siyasi birliğin ve istikrarın oluşmasına engel teşkil etmiştir. Bu noktada sıkıntıları bilen es-Senusî bu sıkıntılara münasip tarzda bir derman arayışına girmiştir.
İlmî Durum
Kuzey Afrika’nın İslam hâkimiyetine girmesinin ardından bölgede İslam’daki ilerlemeye paralel olarak ilmî anlamda birtakım hareketlilikler gözlemlenmiştir. Bölgede ilim merkezlerinin teşekkül ettiği dönemde özellikle XIII. yüzyılda muhtelif bölgelerde medreseler kurulduğu görülmektedir. Özellikle Tunus’ta kurulan Zeytuniyye Medresesi gibi eğitim merkezleri Malikî mezhebinin öğretilerini bölgede yayarken aynı zamanda siyasi otorite ile de fikir birliğinde bir araya gelmiştir. Bu dönemde bu medreselerde bir yandan pek çok eser telif edilirken, bir yandan da bu medreseler İslam’ın da bölgede kalıcı hâle gelmesine vesile olmuştur.
İslam dünyasının genelinde olduğu gibi XIV. Yüzyıldan sonra ilmî olarak ciddi bir boşluk ve ilerlemeden yoksun bir ortam ortaya çıkmıştır. Yeni fikirler ve eserler vücuda gelmezken, yazılan eserler ve eğitimler eskinin tekrar ve taklidi mahiyetine girmiştir. Bu dönemde genel olarak Afrika’da, Mısır’da faaliyet gösteren el-Ezher Üniversitesinden başka faaliyet gösteren ciddi bir üniversite uzun süre teşekkül etmemiştir. Bu hâl XIX. yüzyıla gelindiğinde kendisini cehalet, fakirlik, ihtilaf olarak kendisini göstermiştir. Muhammed Senusî, bu dönemde bu durumun bölgede yapılacak maddi ve manevî ihyâ hareketleriyle aşılabileceğini düşünmüştür.
Dini ve Tasavvufi Durum
Afrika’nın Müslümanların eline III. Halife Hz. Osman döneminde bölgeye başlayan akınlarla birlikte geçmiştir. Bu dönemde Bizans hâkimiyeti altında olan Kuzey Afrika’da Müslümanlar zaman içerisinde zayıflayan Bizans’ı ve bölgede yaşayan Berberileri mağlup ederek bölgede hâkimiyet tesis edebilmişlerdir. Emevi Döneminde Müslüman topraklarına dâhil olan Kuzey Afrika, bu dönemden sonra aşırı uç grupların ve merkezdeki kargaşadan dolayı merkezde tutunamayan Müslümanların sığınak ve yeni siyaset geliştirmek için fırsat yeri olmuştur. Bu anlamda bölgeye Şiiler, İbadiler ve Hariciler göç etmişlerdir. Burada yeni bir otorite ve İslamî anlayış tesis amacı içinde olan bu gruplar zaman içerisinde Sünnîlik içinde eriyip gitmişler; çok fazla kalıcı olamamışlardır.
Afrika’nın İslamî anlayışında öteden beri sufî anlayış ve tekkeler ön planda olmuştur. İslam coğrafyasında görüldüğü gibi ehl-i zâhir ve ehl-i bâtın gibi ayırım olmamakla beraber halkın itikadında tekke ve tarikat İslam ile bir bütün haline gelmiştir. Özellikle Murabıt ve Muvahhidler Döneminde İslam’ı koruma adına bölgede siyasi düzenlemeler de gerçekleştiren tarikatların bölgede üstlendikleri gerek siyasi gerekse sosyal anlamda birçok vazifesi bulunuyordu. Bu anlamda XIX. yüzyıla gelindiğinde halkın içerisinde bulunduğu sıkıntılar, aşiretler arasında vuku bulan kavgalarda arabuluculuğu tarikatlar üstlenmişlerdir. Afrika’da tekkeler aynı zamanda okul, yetimhane, yoksullar yurdu, yardımlaşma merkezi olarak da kullanılmıştır. Bulunduğu şehrin merkezinde modern devletin sağlaması gereken birçok hizmet, o dönemde tarikatlar vasıtasıyla sağlanmıştır.
XIX. yüzyıl Afrika’sında Batılı silahlı ve işgalci güçlere karşı direniş, bölgede ciddi bir devlet otoritesi olmadığı için halka düşmüştür. Halkı da o dönemde örgütleyecek en güçlü unsur da tarikatlar olmuştur. Tarikatların bu işlevine karşın halkın cehaleti ve bölgenin geri kalmışlığının yanında Batılı devletlerin Afrika politikası, tarikatların kimliklerinde, yapılarında ve işlevlerinde değişimi kaçınılmaz kılmıştır. Bu bağlamda Ortadoğu’daki fikri canlanmadan etkilenen bölgede “neo-sufî” olarak adlandırılan yeni tasavvuf anlayışları meydana gelmiştir. Bu dönemde tarih, hukuk, siyaset gibi sosyal ilimler okuyan, İslam’da yeniliği savunan ve içtihat kapısının açılması gerekliliğini vurgulayan tarikat önderleri, halkları ve toprakları için çok yönlü bir mücadelenin içine girmişlerdir. Bu anlamda Kuzey Nijerya’da Osman Dan Fidio, Cezayir’de Fransız Sömürgeciliğine karşı Emir Abdülkadir ve Halifeleri, Senegal ve Mali’de Hacı Ömer Tal, Moritanya’da el-Kalkami, Doğu Afrika’da Kadirî ve Şazelî Tarikatları bölgede Batılılara karşı Müslüman direnişinin temsilcileri olmuşlardır.
Senusîliğin Teşkilât Yapısı
Afrika’da bir ihyâ hareketi olarak ortaya çıkan Senusî tarikatı, yapılanmasını ve nizamını eski usulden de faydalanarak gerçekleştirmiştir. Geleneksel tarikat yapılanmasını büyük ölçüde muhafaza eden tarikat, hedefinde ve bazı faaliyetlerinde farklılığa gitmiştir. Kendisine başlangıçta merkez olarak Cagbub beldesini seçen tarikat, burada kurumsallaşmış ve faaliyete başlamıştır. Tarikat bu anlamda faaliyetlerini yürütmek için uzun yıllardan bu yana kullanılan “zaviye”leri seçmiştir. Zaviyeler için Muhammed es-Senusî “ Buralar, Allah’ın mescitleri, ilahi rahmetin tecelli ettiği yerler, Kur’an öğrenim müesseseleri, İslam prensiplerinin öğretildiği okullar, yardımlaşma, dayanışma, kardeşlik ve dostluk yuvalarıdır.” demiştir. Bu zaviyeler yerleşim yeri olarak kendilerine su kaynaklarının bulunduğu yerler, ticaret yolları üzerini seçmişti ve iki zaviye arasında pek uzak mesafe olmayacak şekilde kurulmuştur.
Şehir yerine daha çok kendisine çölleri ve uzak yerleri seçen Senusî, böylelikle kendisine yeni bir alan açarken, İslam’dan uzak kalmış halkı da İslam konusunda bilinçlendirmeyi amaçlamıştır. Daha önce devletin ve aşiretler dışında bir üst otoritenin olmadığı yerlerde Senusî tarikatı faaliyet göstermiş ve buralarda birçok insan tarikata intisap etmiştir. Tarikatın nüfuz alanının artması ve yayılmacı bir politika izlemesi dolayısıyla tarikatta hiyerarşik bir düzenleme yapmak zaruri hâle gelmiştir. Bu anlamda Senusî müntesipleri üç kısımda sınıflandırılmıştır:
1- Muhibbûn: Şeyhe intisap etmeyen, tarikatla herhangi bir bağlantısı bulunmayan kitlelere verilen isimdir. Tarikatla gönül bağı bulunan bu topluluktan beklenen, tarikata aidatlarını ödemeleri ve cihat çağrısı olduğunda iştirak etmeleridir.
2- İhvan: Arapça kardeş anlamına gelen bu sınıfta yer alan insanlar tarikata ve şeyhe bağlıdırlar. Genellikle belli eğitim düzeyine sahip bulunanların içerisinde bulunduğu bu sınıf, tekkelerde vazifelidirler ve tarikatın zikir ve virt okuma gibi manevî işlerinde etkindirler.
3- Yönetim Kadrosu: Zaviye Şeyhlerinden oluşmaktadır. Eğitim düzeyi en yüksek olan sınıfı oluşturan bu kadro, istikrarı temin için Senusî Ailesindeki fertlerden oluşmaktadır.
Saltanat usulünü benimseyen tarikatın aynı zamanda meşveret ve istişare imkânı sağlayan bir yapılanması da vardır.

Tarikatın şeyhlerden sonra en yetkili kurumu olan meclise “Niyabet Meclisi” denilmiştir. Bu meclis, tarikatı yakından tanıyan maneviyatta yol kat etmiş ve eğitim düzeyi olarak da üst kişilerden oluşmuştur. Bu anlamda meclis üyeleri, tarikat şeyhlerinin danışmanı ve yardımcısı niteliğindeydiler. Her yıl kurban bayramında tarikatın merkezi Cağbub şehrinde toplanan meclis üyeleri burada tarikatın faaliyetleri ve sıkıntıları ile ilgili istişarelerde bulunmuşlardır. Bu açıdan şeyh merkezli işleyen tarikat sistemi, gerektiğinde seviyeli ve birikimli insanlardan da tavsiye almak suretiyle kararlar alabilmiştir.
Senusî Tarikatının İslam Anlayışı ve Bölgedeki Hedefleri
İslamiyet, VII. yüzyılda Arap yarımadasında ortaya çıktığından beri, tarihsel süreç içerisinde birçok yoruma ve anlayışa maruz kalmıştır. Bu yorumlamada en büyük etkenler İslam’ın yayıldığı coğrafya ve dönemin şartları olmuştur. İslamiyet’in getirmiş olduğu kanunlar ve hükümler yaşanılan çağa ve döneme münasip bir şekilde tatbiki için çaba sarf edilmiştir. Bu anlamda ulema, medrese hocaları, tarikat şeyhleri gibi toplumun dinî anlamda önde gelenleri toplumun dinî anlayışını ve itikadını bu şartlara göre tanzim etme ihtiyacı duymuşlardır. Genel olarak Kur’an’ın ve Sünnet’in esas alındığı bu değişim ve karar verme süreci bazı toplumlarda sıkıntı doğururken bazılarında ise dinin daha ziyade anlaşılması ve yaşanması konusunda şevk verici bir duruma gelmiştir.
Osmanlı Devleti’nin idari yapısının gereği olan adem-i merkezi yapı sebebiyle hâkimiyeti altında bulunan bütün topraklara direk iletişime geçememesi, zaman içerisinde farklı bölgelerde Osmanlı’nın isteği ve iradesi dışında fikirlerin ortaya çıkmasına sebebiyet vermiştir. Bunun en bariz örneği Hicaz Bölgesinde önceleri bir fikir akımı olarak ortaya çıkan ancak zamanla siyasi bir yapı ve davaya evirilen Vahhabîlik inancıdır. Osmanlı’nın bölgeden zaman içerisinde kabul edilmemesine kadar varan bu yeni yapı, Osmanlı için sadece tehdit olamamış; aynı zamanda o dönemde arayış içerisinde olan pek çok İslamî teşkilatlanmalara ilham kaynağı olmuştur.
Senusî tarikatının bölgedeki örgütlenmesini ve teşkilatlanmasını sağlayan en büyük etken bölgedeki yerel otorite eksikliği olmuştur. Türklerin zaman içerisinde yerel halktan kopuk bir yönetim göstermesi, bölgede yeni bir otoriteyi gerekli kılmıştır. Bu anlamda Senusî Tarikatı’nın İslamî anlayışı aynı zamanda siyasî bir kimliğe bürünmüştür. Bu dönemde klasik tarikat anlayışından farklı olarak Senusîler, dünya işlerini ve medeniyeti ikinci planan atmamış; tarikat teşkilatlanmasında bu anlayışı göstermişlerdir. Dönem itibariyle artan iletişim ve ulaşım imkânlarından da haberdar olan Senusîler, yalnızca kendi bölgelerini değil; aynı zamanda bütün İslam Âlemini kapsayan bir ihya hareketi kurma niyeti gütmüşlerdir. Nitekim Muhammed Senusî, Kuzey Afrika’da gerçekleştirilebilecek bir ihya hareketinin tüm Müslümanlara model olacağı kanaatini taşımıştır.
İslam mezheplerinden bölgede yaygın olan Ehli Sünnetin bütün kollarını benimseyen Senusîlere göre, dinde içtihadın olması gerekliliği vurgulanmıştır. Öteden beri İslam dünyasında görülen durgunluğun ve geri kalmanın dermanını içtihad kapısının açılmasında gören Senusîler, döneme münasip tarzda dinde bir dizi yeniliğin yapılması gerekliliğini vurgulamışlardır. Eskiye oranla histen ve kalpten ziyade aklı esas alan Senusî tarikatı, bu doğrultuda İslamî bir anlayış ortaya koymuş ve Hz. Peygamber Döneminden ilham alarak tarikatını yönlendirmeye gayret göstermiştir.
Senusîlerin İlmî ve Tasavvufî Anlayışı
Senusîlerin ilmi ve tasavvufu seviyesinin anlaşılması için en büyük kaynak şüphesiz Muhammed es-Senusî’nin hayatı ve eserleridir. Hicaz’dan yeni fikirler ve dinî anlayışla dönen Senusî bölgedeki gerek dinî gerekse sosyal alanda değişiklik yapmak isteyen Senusî hakkında el-Eşheb: “Yerel gelenekleri, bölgenin kültür dokusunu ve halkın bilgi seviyesini çok iyi bilmekteydi. İslam’ın gerçekleri ile çatışmayan modern anlayışlara son derece açıktı. Bilimsel çalışmaları ile dikkat çeken serbest düşünür ve üstattı. Sosyal hizmetleri dinamik, canlı ve verimliydi.” sözlerini sarf etmiştir. Senusî tarikatı o dönemde revaçta olan “Asr-ı Saadet Müslümanlığına” dönmeyi hedeflemiştir. Özellikle Selefilik ve Vahhabilik’te görülen bu hedef, kendisi Senusî tarikatında da göstermiştir. Es-Senusî, ilmî ve tasavvufî çalışmasını bu yönde tanzim ederken, yapılan faaliyetlerde kaynak olarak direk Kur’an ve Sünnet’i kendisine rehber etmiştir. Tarikatların bir kısmında görülen Vahdet-i Vücut inancı ve kısmen şeriattan verilen tavizler es-Senusî tarafından makbul görülmemiştir. Bölgede bazı tarikatları ciddi bir şekilde eleştirirken özellikle heves ve şehvet peşinde giden, tembelliği kendisine hayat düsturu edinmiş tarikatları hak olarak kabul etmemiştir.
Hicaz’da kaldığı dönem içerisinde İbn-i Teymiye’nin fikirleri kendisini etkilemiştir. Hicaz Bölgesinde çokça okunan bir âlim olan Teymiyye, özellikle sahih olmayan hadisler ve tasavvufi yapılanmalar hakkında sert ve şiddetli fikirlere sahipti. Genç yaştan itibaren tasavvuftan ders alan Senusî, Hicaz’daki bu tasavvuf karşıtlığına karşı, tasavvufu ve tarikatları muhafaza etmeye çalışmıştır. Ancak bölgedeki bu fikirler, tarikat yapısında da farklılığa gidilebileceği fikrini vermiştir. Bu doğrultuda akıl ile kalp, âlim ile sufî arasında orta yolu bulmak suretiyle yeni bir yöntem ve usul ortaya çıkarabilmenin mümkün olabileceğine inanmıştır. 1843 yılında ilk tekkesini Sireneyka’da günümüz Libya’sında açan Senusî, bölgede kendi nüfuzunu ve halkların tarikata olan teveccühünü kullanmak suretiyle irşat faaliyetlerine başlamıştır.
Kuzey Afrika’da farklı yerlerinde XVIII. ve XIX. yüzyılda teşekkül eden Tarikat-ı Muhammediye anlayışı el-Fasî’yi ve dolayısıyla onun müridi olan es-Senusî’yi etkilemiştir. Bu anlayışa göre, klasik anlamda sufîzm terk edilerek onun yerine sünnete bağlılığa ehemmiyet verilmesi ve İbni Arabî’den gelen felsefi nitelikli fikirlerden kaçınılması gerekliliği vurgulanmıştır. Bu bağlamda Senusî Tarikatı da Hz. Peygamber’in düsturlarını ve yaşantısında geldiği kemâlat seviyesini kendilerine rehber edinmişlerdir. Bu açıdan bakıldığında Senusî Tarikatı, bölgede geleneksel tarikat yapısını ve örgütlenmesini kullanmak suretiyle yeni düşünce ve ideallerle halkı irşat etmeyi hedeflemiştir.
Senusî tarikatının bu yapılanmasında şüphesiz merkezin yani Osmanlı’nın taşra ile dinî ilişkisinin ve irtibatsızlığın da etkisi olmuştur. Nitekim Senusîliğin kuruluş sürecinde payitahtta bir dizi yenilikler yapılmış; bu yenilikler taşrada dinden uzaklaşma olarak yorumlanmıştır. Bu anlayış Hicaz’da Vahhabî akımını doğururken İslam dünyasının kalbi ve merkezinde faaliyet göstermesi hasebiyle diğer İslamî yapılanmaları da etkilemiştir. Bu anlamda Senusî tarikatının fikir ve ideallerinde de bu etkiyi görmek mümkündür zira hedef ve ideal anlamında her iki yapılanmanın da birçok ortak yönü ve hedefi vardı:
1- Dinden hurafe ve Batıl inançları çıkarıp Kur’an’ın ve Sünnet’in ihyâsına çalışmak.
2- Hz. Peygamber Dönemini esas almak suretiyle dinde yenilikler yapmak ve yeni bir dinî düzen inşa etmek.
İki yapılanma arasında ortak hedefler bunlar iken zaman içerisinde daha çok ortak nokta ortaya çıkmıştır:
1- Her iki yapı da başlangıçta dinî hisler ve fikirlerle ortaya çıkmışsalar da zaman içerisinde siyasi bir yapıya evirilmişlerdir.
2- Faaliyet alanları daha çok düşük gelirli bedevî ve statü olarak alt sınıf insanların yaşadığı bölgelerde meydana gelmiştir. Vehhabî hareketi Necid’de, Senusî hareketi Sireneyka’da başlamıştır.
3- Başlangıçta siyasî, ekonomik ve soysal hayatta meydana gelen boşluktan istifade etmek suretiyle faaliyete başlayan iki yapı da zaman içerisinde bir devlet ya da bir emirlik gibi hareket etmişlerdir.
Bu durumdan anlaşıldığı üzere Senusî hareketinin oluşması ve kurumsallaşması sürecinde daha çok dönemin şartlarıyla birlikte, o dönemde İslam Dünyasında meydana gelen farklı yapılanmalar da etkin olmuştur. Ancak daha çok sosyal ve siyasal anlamda meydana gelen bu anlayış, Senusîliği itikadî anlamda çok fazla etkilememiş; sadece ilham kaynağı olmuştur. Bu anlamda çağdaş olan bu iki yapılanma, fikir ve dinî yapılanma itibarıyla birbirinden oldukça farklı bir yapıdadır.
Senusîlerin Siyasi Düşüncesi
Kuzey Afrika, Osmanlı idaresinde olmasına rağmen Osmanlı’nın merkezinden uzak kalması sebebiyle bir devlet kültürü ve medeniyetinden mahrum kalmıştır. Aynı zamanda bölge coğrafî şartlarının zor olması da, bölgede bir hâkimiyet tesisinin önünde engel teşkil etmiştir. Durumun böyle olması, Kuzey Afrika’da sosyal ve siyasî anlamda dönüşümün meydana gelmesine olanak vermemiştir. Ancak XIX. yüzyılda İslam Coğrafyalarında meydana gelen Batı işgalleri sebebiyle, bölgede yeni siyasî fikirlere ve yapılanmalara ihtiyaç duyulmuştur. Bu anlamda Afrika’nın önde gelen ulema ve düşünürleri Batı İşgaline sadece kuvvet yoluyla değil; aynı zamanda fikrî ve sosyal gelişmelerle de karşı koyulması gerektiği kanaatini taşımışlardır. Özellikle Mısır kaynaklı fikirler, bölgede meydana gelen işgallere karşı İslamî duruş ve uyanış hususunda yol gösterici bir vazife yapmıştır. Batının bu hücumuna karşı, Kuzey Afrika’da bütün ulema ve nüfuzlu insanlar İslam’ın yaşanması ve ciddi bir üst otorite olması gerekliliğini düşünmüşlerdir.
Senusî Tarikatı’nın başlangıçta hedefi, dinî ve İslamî bir uyanış olmasından dolayı bölgede siyasî anlamda bir etki uyandırmamıştır; ancak zaman içerisinde tarikatın hızlı bir şekilde yayılması ve bölge insanları tarafından kabul edilmesi tarikatın kurumsallaşmasını da hızlandırmıştır. Bölgede bir üst otorite olarak kabul edilen tarikat, zaman içerisinde bölgedeki işlevi ve kabiliyeti neticesinde siyasî bir kimlik olarak da vazifede bulunmuştur. Bu anlamda Cezayir’in işgaliyle birlikte bölgede başlayan Batı işgallerine karşı siyasî birliğin sağlanmasının şart olduğunu bilen Senusî, bölgede din vasıtasıyla huzuru ve güveni temin etmek için çaba göstermiştir. Muhammed es-Senusî’yi bu derece tahrik eden en önemli etken Osmanlı merkezinden ümidini bir derece kesmiş olmasıdır. O dönemde Fransızların Cezayir’i işgali, Mehmet Ali Paşa İsyanı ve Batılı Devletlere karşı Osmanlı’nın içinde bulunduğu durum es-Senusî’ye bölgede yeni yapılanmaların ve otoritenin tesis edilmesinin gerekli olduğu fikrini vermiştir. Bu doğrultuda başlangıçta tarikat-merkez arasında soğukluk ve karşılıklı kuşkular yaşanmıştır. Tarikatın toplumsal faaliyetleri neticesinde ortaya çıkan bu durum Senusî Mukaddemlerinin devlet görevlisi işlevi görmesine imkân vermiş; halkın güveni ve itimadı ile birlikte tarikat, bölgede kendisini hâkim bir otorite olarak göstermiştir.
Muhammed es-Senusî, bölgedeki siyasî ve askerî yetersizlikten ortaya çıkan durumdan kendisine bir vazife çıkarmıştır. Bölgede yerel ciddi bir otoritenin bulunmayışı, onu devlet kurma fikrine yönlendirmiştir. Bu dönemde bölgede birçok başıbozuk kabile ve idarî yapıları bir araya getirmek suretiyle Kuzey Afrika’da bir İslam Devleti kurmak istemiştir. Bu anlamda başlangıçtaki hedefi, insanlara İslamî bir intibah vermek suretiyle Batı’ya karşı İslamî bir kimlikle duruş ve direniş sergilemek olmuştur. Bu siyasî hedefinde de Hz. Peygamber Dönemini kendisine örnek almış; Müslüman üst kimliğiyle bir siyasî otorite meydana getirmek için çaba göstermiştir. Senusî’nin bu harekette nihaî hedefi, Kuzey Afrika’dan başlayarak bütün Müslümanların birleştirmek olmuştur.
Tarikatın bölgede hızlı bir şekilde yayılması ve nüfuzunun artması, Osmanlı’yı endişeye sevk etmiştir. Bu endişenin temel sebebi ise, Hicaz’da Vehhabîlerin devlet otoritesine ve Halifeye karşı tutundukları tavır olmuştur. Senusîler’in bölgede güçlenmesi ve yayılmasından endişe eden Osmanlı, tarikat hakkında müspet bilgiler edinmiştir. Tarikatın ortaya çıktığı dönem Osmanlı’nın durumunu iyi bilen es-Senusî, kendi başına müstakil bir tarzda değil; iş birliği yaparak Batı’ya karşı konulabileceğinin farkına varmıştır. Bu anlamda genel olarak, Senusî Tarikatı siyasi anlamda Osmanlı’yı bir üst siyasi otorite olarak tanımlamış ve Osmanlı’ya itaat etmiştir. Senusîliğin temel felsefesinde halk ile iç içe olmak ve halkı cehaletten kurtarmak suretiyle İslam’ın özüne dönme gayesi olması, Senusîlerin alttan ve halktan gelen bir sahiplenmeyle bölgede siyasî bir yapı kurmasına olanak vermiştir.
Bu kurulan yapı ve sahiplenme sayesinde Osmanlı siyasî olarak bölgede güçlenmiş ve tebaasını arttırmıştır. Muhammed es-Senusî’nin İslam uyanış ve direnişinde mezheplerin ve diğer tarikatların ayrı bir yeri vardır. Sünnî dört hak mezhebi de meşru gören Senusî aynı zamanda hepsine de bir gözle bakmış ve mezhep müntesiplerinin aralarındaki ihtilafın önlenmesini amaçlamıştır. Bu bağlamda Senusî, gerçek anlamda Müslümanlar arasındaki ihtilaflı meselelerin bırakılıp onun yerine Batı’ya karşı direnilmesi gerektiğini savunmuştur. Onun bu fikrî mücadelesi sonucunda ortaya çıkan tarikat, aynı zamanda bölgede birçok mezhep ve tarikatı da bir noktada buluşturabilmiştir. Bu anlamda es-Senusî’nin bütün İslam Dünyası için düşündüğü çözüm bütün hak tarikatları birleştirmek ve İslam Dünyasında sivil bir otorite meydana getirmek olmuştur.
Dönem itibarıyla yeni fikirler ve yorumlarla ortaya çıkan tarikat, İslam Dininin sosyal hayatta yaptığı değişimleri takip etmek suretiyle stratejiler izlemiştir. Örneğin 1850 yılında Muhammed es-Senusî, Bingazi Valisi Muhammed Salih Paşa’ya mukaddemlerin dinî ve sosyal vazifesini hakkında fikir verecek şu mektubu göndermiştir:

“Tarafımızdan tüm zaviyelere atanan vekiller Cuma namazını kıldıracak, Kur’an’ı öğretecek, ilmi yayacak ve halka dinlerinin gereklerini göstereceklerdir.”
İslamiyet’te hutbe dolayısıyla sosyal bir kimlikte olan Cuma namazının bölgede Senusî mukaddemleri tarafından kıldırılması aynı zamanda tarikatın, siyasî anlamda söylemlerinin ve fikirlerinin bölgede yayılması anlamına gelmekteydi. Bu anlamda Osmanlı idarecileri, Senusî Tarikatının itikadî yapısından ve siyasî düşüncesinden rahatsız olmamışlardır. Merkezden bağımsız ve siyasî otorite eksikliğinden ortaya çıkan tarikat, Osmanlı için siyasî anlamda tehdit değil; bilakis bölgede halk ile devlet arasında köprü vazifesi gören ve bölgede Osmanlı lehine siyasî birliği sağlayan mekanizma olmuştur.
Senusîliğin Cihad Anlayışı
Senusî Tarikatı’nı tarihte savaşçı ve direnişçi kimliğiyle öne çıkmıştır. Özellikle önceleri Fransızlara daha sonra İtalyanlara karşı yapılan silahlı mücadele ve direniş, tarikatın isminin bütün İslam Coğrafyasına yayılmasına vesile olmuştur. Dönem şartları itibarıyla bölgede düzenli ve modern bir ordunun eksikliği sebebiyle kendisini savaşmaya hazır ve mecbur bilen tarikat, kendi düzenini de bu gerçeğe göre tanzim etmiştir. Bu anlamda Senusî Tarikatında cihat anlayışı daha çok vatan müdafaası olarak kendisini göstermiştir. Yahya ibn Şerif’in “Müslümanlar gayr-i Müslim idaresinde yaşayamazlar, yapılacak işgallere karşı koymak farzdır; eğer karşı koymak mümkün değilse bölgeden hicret lazımdır.” fetvasını kendilerine düstur edinmişlerdir. Bu anlamda Senusî Tarikatı, gerek gençlerin eğitiminde gerekse kendisine intisap eden insanlara telkin ve fetvalarında savaşmayı ve vatan müdafaasını dinî vecibe olarak insanlara aktarmışlardır.
Senusî Tarikatı, Hz. Peygamber Dönemini ideal düzen olarak nitelendirmiş ve o dönemde uygulanmaya çalışılan dinî ve sosyal düzeni kendisine rehber olarak belirlemiştir. Bu anlamda İslam’da Küçük Cihat-Büyük Cihat olarak değerlendirilen düşmana karşı mücadele ve nefse karşı mücadele terbiyesi uygulanmaya çalışılmıştır. Bu anlamda tarikat, sadece siyasî ve askerî anlamda cihat kavramını nitelendirmemiş; bu kavramı kişinin kendi benliğinden başlamak suretiyle din adına toplumda yapılan her türlü müspet değişim ve dönüşümü ihtiva eden yenilikleri cihat etmek olarak kabul etmiştir. Örneğin yeni üniversitelerin ve eğitim kurumlarının açılması, kütüphane kurulması, bölgede İslam’ın yayılması ve yüceltilmesi gibi bütün faaliyetler tarikat tarafından cihat programının bir parçası olarak görülmüştür. Bu anlamda tarikat, bölgede cihat anlayışı yapıcı ve yenileyici niyetlerle istimal etmiştir. Senusîliğin iç âlemde yapmış olduğu değişim ile ilgili olarak Senusî ailesinden gelen ve Libya Kralı olan I. İdris: “İtalyan Medeniyeti ilerlemeyi teknik üstünlükte görmekteydi. Bu dış ihtişamı oluşturmaktadır. Fert ve millet planında göz kamaştırıcı güce ulaştırmaktadır. İç gelişimi ve manevî dinamizm ve gücü küçük görmekte ve önemsememektedir. Ben size şunu söyleyebilirim: Senusî Devletinin her yerinde ise huzur ve sükûn vardır.”
Senusîlik bu ifadelerden de anlaşılacağı üzere hedefini sadece savaşmak ve direnmek olarak belirlememiş; bütün bölge insanlarının İslam ile yeni bir kimlik kazanması için çaba göstermiştir. Senusîler, bir yandan klasik anlamda tasavvuf örgütlenmesinin gereği olan iç dünyanın zenginleştirilmesi ve kendisine intisap edenleri insan-ı kâmil seviyesine çıkartma amacı güderken; bir yandan da beldelerine yapılacak yabancı saldırısına karşı her an karşılık verebilecek derecede teşkilatlanma özelliğine sahip bir yapılanma olmuştur. Tarikat bölgede kendi köşesine ve zaviyesine çekilip dünyadan bihaber faaliyette bulunmamış; geleneksel tarikat örgütlenmesini kullanmak suretiyle silahlı kuvvetleri ve binlerce askeri bulunan bir güç olarak bölgede zuhur etmiştir. Mukaddemler, bölge halkı için şeyh, öğretmen, tüccar ve aynı zamanda komutan vazifesini görmüştür. Bu yapılanma ve disiplin sayesinde tarikat, kendisini ve bölgesini uzun süre muhafaza edebilmiştir.
Afrika’da Senusî Faaliyetleri
Bölgede kurumsallaşan ve bölgeye yayılan tarikat, İslam’ın özüne dönmeyi, dini hurafelerden arındırmayı, bölgede batlılara karşı direnmeyi ve İslâm hâkimiyetini tesis etmeyi kendisine vazife bilmiştir. Bu bağlamda tarikat, girişmiş olduğu çok yönlü mücadelede zaviyeler ve bu zaviyelerde vazifeli şeyhler yani “mukaddemler” vasıtasıyla bölge halkı üzerinde faaliyet göstermeye çalışmıştır. Bu çabanın neticesinde halktan karşılık bulan tarikat, bölgede “devlet içinde devlet” gibi faaliyet göstermiş ve bölgede kabul görmüştür.
Toplumsal Faaliyetler
XIX. yüzyıl dünyasında yeni fikirlerin ve ideolojilerin zuhuru, toplumsal yapıda da birçok değişimi beraberinde getirmiştir. Ortaya çıkan bu değişimin Avrupa’da ortaya çıkardığı kazanımlardan birisi de devletlerde ve hanedanlarda meydana gelen değişimdir. Bu değişim Avrupa’da halkların ayaklanması ve hâkim otoriteye karşı hak iddia etmesiyle mümkün olabilmiştir. Bu bağlamda her toplum kendi yapısına ve kimliğine münasip tarzda bir dönüşümle ancak mevcudiyetini istikrarlı bir şekilde devam ettirebilmiştir. Dünyanın birçok yerinde meydana gelen bu değişimler Afrika’da tarikatların devletleşmesi ya da bir otorite hâline gelmesi olarak tezahür etmiştir. Afrika’nın kendisine has bu durumu, yerel halkta da birtakım değişimi ve dönüşümü gerekli kılmıştır.
Senusî tarikatı kendisine uhuvvet ve tesanüt olmak üzere iki kavramı esas almıştır. Kardeşlik ve yardımlaşmak üzerine kurulan bu düzen özellikle çölde yaşayan ve İslamî terbiyeyle pek muhatap olmamış olan bedevîleri kapsamaktaydı. Uzun yıllardan bu yana örgütlenmesini aşiretler üzerinden sağlayan çöl insanları için Senusî tarikatı ayrı bir üst yapı olmuştur. Bu dönemde bedevilerin hayat meşgalesi olan hırsızlık, yol kesme gibi alışkanlıklar zaviyelerdeki terbiye vesilesiyle engellenmeye çalışılmıştır. Hayatları zorlukla geçen çöl insanları, tarikat sayesinde kendileri için bir amaç ve yönlendirme bulmuşlardır. Bu dönemde kendileri ya da kabileleri için menfi işlerde yaptıkları fedakârlıkları, din adına ve daha düzenli ve kurumsal bir yapı için yapmışlardır. Bu anlamda kabul gören Senusî tarikatı lideri, adeta milli bir kahraman gibi kabul edilmiştir.
Tarikatın toplumsal faaliyetlerde ön plana tuttuğu bir diğer sıkıntı ise kabileler arası çatışmalar olmuştur. Bu dönemde kabileler arasındaki anlaşmazlık sebebiyle bölgede siyasi bir istikrar temin etmek neredeyse imkânsız hâle gelmiştir. Kabilelerin birbirleriyle sürekli rekabet içinde olması çöl hayatının şartları sebebiyle bir arada yaşama ihtiyacı hissedilmemesi tarikatın bölgede örgütlenmesini ve faaliyetini tehdit etmiştir. Ancak bölgede kabilelerin bu yapısından istifade edilmiş ve kabileler zaviye açma ve tarikatı kabullenme adın yarışa girmişlerdir. Kabileler tarafından sahiplenilen tarikat, bu sayede pek çok alana yayılabilme imkânı bulmuştur. Şeyhin nüfuzunu ve liderliğini kabul eden kabileler, Senusî şeyhlerinin emirlerine ve öğretilerine sadık kalacak kıvama zaman içerisinde gelmişlerdir. Bu bağlamda Senusî tarikatı bölgede halkın desteğini alan ciddi bir otorite hâline gelmiştir.
Senusî şeyhlerinin bölgede itibar edilir hâli ve bir üst otorite olarak görülmesi, bölgede kabileler arasında çıkan anlaşmazlıklarda hakemlik vazifesini beraberinde getirmiştir. Her kabileye eşit mesafede durmaya özen gösteren tarikat, kabileler arasında böylece sükûneti sağlamayı hedeflemiştir.146 Senusî tarikatının bu amacı zaman içerisinde kendisini göstermiştir. Ticaret yolları güvenli hâle gelmiş, bölgede ticaret artmıştır. Bu dönemde aynı zamanda Osmanlı’nın nüfuz edemediği halklara ulaşma imkânı sağlanmış ve halk Osmanlı idaresine karşı ısındırılmıştır. Bölgede Osmanlı ile yerel halk arasında köprü vazifesi gören tarikat, bölgede toplumsal barış ile birlikte siyasi istikrarı sağlamıştır.
Tarikatın yapmış olduğu bu faaliyetlerle birlikte Afrika’nın toplumsal çehresi değişmiştir. Tarikat kendisini üstten ve baskıcı bir yöntemle değil; halktan ve halkın anlayacağı bir tarzda bu değişimi gerçekleştirmiştir. Halkın içinden çıkan, eğitim düzeyi yüksek şahısların vazifeli olduğu tarikat, Afrikalı Müslümanları birleştirmek suretiyle bir amaca sevk etmiştir. Avrupa’da iç savaşlar ve kargaşalar sonucunda ortaya çıkan üst benlik ve millet şuurunun bir benzeri, Afrika’da din vasıtasıyla bedevî kabileler arasında meydana gelmiştir.
Eğitim Faaliyetleri
Afrika’da birçok alanda olduğu gibi, eğitim alanında da ciddi eksiklikler ve intizamsızlıklar mevcuttu. Gerek eğitimi organize edecek bir yapının olmayışı gerekse bölgenin fiziki ve siyasi şartlarından dolayı halkın eğitim düzeyi yeterince yüksek değildi. Bu anlamda Senusî tarikatının, tarikat programlarından birisi de halkı genel olarak bilinçlendirmek ve bilinçli gelecek nesiller inşa etmek olmuştur. Bu anlamda tarikatın faaliyet gösterdiği zaviyeler, aynı zamanda bölgedeki çocuklar için ilkokul anlamına gelmiştir. Genel olarak bölgedeki çocuklar dinî eğitimlerini bu zaviyeden almış ve bu sayede zaviyelerdeki okuma-yazma faaliyeti sonucunda Kuzey Afrika’nın fakir Fizan kabilelerinde bile okuma-yazma oranı artmış; bu civarda birçok hafız yetişmiştir. Tekkelerde çocuklara yönelik eğitim olduğu gibi daha ileri seviyeye de hitap eden eğitim mevcuttu. Muhammed es-Senusî, eğitim için ayrı bir sistem ve program oluşturmuştu. Bu amaç için, merkezden tekkelere ücretsiz kitaplar dağıtılıyor, fakir talebelerin ihtiyaçları mümkün oldukça giderilmeye çalışılıyordu. Tekkeler eğitim işini zaman içerisinde bir sisteme oturtmuştu. Bu anlamda tekkede eğitimin tasnifi iki şekildeydi:
1- Nahiv, Sarf, Mantık, Kıraat, Aruz, Hisab, Cebir gibi âlet ilimleri,
2- Akaid, Esbab-ı Nüzul, Fıkıh, Edebiyat, Tıp, Kimya, Hendese, İnşa, Tasavvuf, Musiki, Astronomi ilimleri.
Senusî tarikatının eğitime verdiği önemi anlamak ve eğitimde geldiği noktayı göstermek açısından en dikkat çekici detay Cağbub şehridir. Tekkenin merkezi konumunda olan şehir, aynı zamanda bir İslam Üniversitesine sahipti. Bu üniversite kendi bünyesinde geleceğin âlimlerini, siyasetçilerini ve askerlerini yetiştirmiştir. Bu özelliğiyle Cağbub, zaman içerisinde bölgede eğitim anlamında bir cazibe merkezi hâline gelmiştir. Zaviyelerde yetişen zeki gençler burada eğitim almak ve yetişmek için Cağbub şehrine gelmişlerdir. Senusîlerin eğitime verdiği önem, kendisini kütüphanecilikte de göstermiş; bu dönemde Cağbub’ta 8000 cilt kapasiteli bir kütüphane kurulmuştur. İlim merkezi hâline gelen bu üniversite 300 öğrenci okuduğu ve o dönemde talebelere çok yönlü eğitim verildiği görülmektedir. Bu bağlamda üniversitede dinî ve pozitif ilimlerin yanı sıra marangozluk, demircilik, dokumacılık, örmecilik, boyacılık, çiftçilik gibi alanlarda da eğitim verilmiştir. Üniversitenin diğer üniversitelerden en büyük farkı ise her öğrenciye askerî eğitim verilmesi olmuştur. Bu noktada her öğrenci aynı zamanda savaşa hazır bir asker olarak yetiştirilmiştir.
Senusî tarikatının İslam’ın özüne dönme hedefinde en önemli unsurlardan birisi eğitim olmuştur. Bu bağlamda tarikat, kendisine eğitimi bir program yapıp, bölgede İslam’ın anlaşılması için bir metot geliştirmiştir. Bu vesileyle bölge hem cehaletten kurtulacak hem de tarikatın hedeflediği ihyâ hareketlenmeleri sağlanmış olacaktı. Bu anlamda bölgede eğitim aynı zamanda yetişen yeni nesil için de yeni meslek sahalarının açılmasına olanak sağlamıştır. Önceleri hırsızlık ve yol kesme gibi meslekte uzmanlaşan bedevi kabileler, tarikatın irşadıyla bu tür adetleri terk ederken, eğitim programı sayesinde yeni mesleklerle tanışmışlardır.
Ekonomik Faaliyetler
Bölgede geleneksel tarikat anlayışından farklı birçok öğretilerle faaliyet gösteren Senusî tarikatı, dünya işlerine, sanata ve medeniyete bakışıyla da tarikat sisteminde bir yenilik getirmiştir. Bu farklılıklardan birisi de dünya işlerine ve medeniyetine bakış açılarıdır. Muhammed es-Senusî, tarikatların o dönemdeki Müslüman profiline ve anlayışına dair: “Âlim, zahid, âbid olduklarını söyleyen bir takım kişiler, sanat erbabına, sanat ve meslekle uğraşmayı bırakmadıkça, dünyadan el-etek çekmedikçe âlim ve âbid olunmayacağını söylerler. Şu bilinmelidir ki, sanatsız medeniyet olmaz.” diyerek müritlerine ders vermiştir. Bu bağlamda tarikat, madden de ilerlemeyi ve halkın seviyesini ve refahını arttırmayı hedeflemiştir.
Tarikat sanat ve meslek sahibi olunmasını o derece önemsemiştir ki, bütün müritlerinin her birisinin meslek sahibi olmasını tarikata intisap etmek için zorunlu kılmıştır. Zaviyelerde verilen meslek dersleriyle birlikte burada yetişen insanlar tarikatın yönlendirmesiyle meslek sahibi olabilmişlerdir. Tarikatın üzerinde durduğu en büyük ekonomik faaliyet ise ticaret olmuştur. Tarikat bölgede hem tüccarlar arasında ilişkileri düzenlemiş hem de ticaretin güvenli bir şekilde yapılması için ticarete münasip güvenli bir ortam hazırlamıştır. Tarikat bu amaçlar için genelde zaviyesini ticaret yolları üzerinde kurmuştur. Bölgede ticaretin artması zenginlikle birlikte kaynaşmayı ve tanışmayı da sağlaması itibariyle Senusî tarikatı ticaret vasıtasıyla bölgede büyük ekonomik ve siyasi güç hâline gelmiştir. Birçok tarikat şeyhi aynı zamanda tüccarlık yapmış ve bölgede parayı kontrol etmiştir. Eğitimde Cağbub tarikatın merkezi olduğu gibi ekonomide de Kufra ticari merkez işlevi görmüştür. Tarikatın bölgedeki maddi-manevî faaliyetleri bölge insanını canlandırmış ve hareketlendirmiştir.
Muhammed es-Senusî, bütün müritlerinin bir faaliyet içerisinde bulunması gerektiğini ve İslamî medeniyetin ancak emekle ve alın teriyle tesis edilebileceğini düşünmekteydi.152Bu anlamda bölge için önem verdiği bir diğer uğraş da tarımdı. Toprağın ekilip biçilmesini, üretimi ve ağaçlandırmayı özellikle teşvik eden tarikat, aynı zamanda bu tarım faaliyetlerinden de pay almıştır. Halk malın bir kısmını bölgedeki zaviyelere bağışlamıştır. Tarikat, zekât, teberrü, sadaka, ticaret mallarından gelir elde etmiştir. Gelirin bir kısmıyla zaviyenin ihtiyaçları karşılanmış; geri kalanı da merkeze gönderilmiştir.
Senusîlerin Etki Alanı ve Bölgedeki Nüfuzu
İlk olarak 1843 yılında Sireneyka’da faaliyet gösteren tarikat, zaman içerisinde özellikle Orta Afrika’da yayılmak için kendisine münasip alanlar bulabilmiştir. Bu anlamda tarikatın seçtiği yer olarak Sireneyka, daha çok bedevilerin yaşadığı ve siyasi otoritenin hâkim olmadığı yer olarak göze çarpmaktadır. Bu durumda avam tabakası ve kabileler içerisinde örgütlenmenin kolay ve hızlı olacağının farkında olan es-Senusî, halkın teveccühünü ve güvenini kısa bir sürede kazanabilmiştir. Halkın güvenini kazanabilen Senusî, onlardan fedakârlıklarını ve itaatlerini de bu yolla elde etmiştir zira Senusîliğin bu derece hızlı yayılmasındaki en büyük etken tarikata gösterilen itaatkâr tutum olmuştur.
Faaliyet alanı olarak kendisine zaviyeleri seçen tarikat, zaviyeleri etkin bir şekilde kullanmıştır. Medrese, tekke, askeriye gibi çoklu vazifeler görebilen zaviyeler, haberleşme ve irtibatın sağlanması için birbirine uzak olmayacak şekilde kurulmuştur. Nitekim bu zaviyelerin bir özelliği de istihbarî bilginin şeyhler vasıtasıyla merkeze iletebilmeleri olmuştur. Bu anlamda bölgede olan bir hareketlilik ya da sıra dışı bir olayda Senusî Mukaddemleri bu olaylardan haberdar olurdu. Bu anlamda zaviyeler, aynı zamanda bölgede büyük bir istihbarat ağı kurmaya muvaffak olabilmiştir. Bölgede tanınmayan tüccarlar ya da farklı uğraştaki insanlar bölgedeki şeyhlere getirilir, şeyhin izninin ardından bölgede faaliyet gösterebilmiştir. Tarikat bölgedeki nüfuzu itibariyle bölgede halk tarafından kabul edilen ve tartışılmayan bir otorite haline gelmiştir.
Zaviyelerin bu işlevsel yapısı ve farklı kabileler tarafından kolaylıkla kabulü, bölgede menfaati ve emeli olan Batılı Devletleri tedirgin etmiştir. Bunun sonucunda tarikat, ihtiyat maksadıyla kendisine ait olan bazı zaviyeleri bazı bölgelerde saklama ya da diğer tarikatlar adıyla gösterme ihtiyacı duymuştur. Bu anlamda Senusî Tarikatının bölgedeki zaviye sayısına ilişkin resmî bir belge yoktur. Ancak bu konuyla ilgili ciddi ve derin araştırmalarda bulunan Evans-Pritchard’a göre Senusîler toplamda 146 zaviyeye sahiptiler. Bunların günümüz coğrafyasına göre dağılımı: Mısır’da 31, Hicaz’da 17, Libya’da 84, Sudan’da 14’tür. Bazı tarihçiler Cezayir’de ve bazı Afrika ülkelerinde Kadirî Tarikatı perdesi altında Senusî faaliyetinin olduğundan bahsetmiştir. Günümüz Libya’sında Sireneyka, Bingazi, Derne ve Tripoli’de yayılan tarikat, buradaki yerel halkın tamamı üzerinde nüfuz kurmuştur. Senusîler hakkındaki belgelerin ve o dönemin Libya’sında nüfus kayıt sisteminin eksikliğinden müntesipler hakkında belirli bir sayı yoktur. Ancak o dönemde bölgede araştırmada bulunan Duveyrier, tarikatın nüfuz alanını dikkate alarak tarikatın 3.000.000. kişiye hükmettiğini belirtmiştir. Bir başka araştırmacı Rinn ise 1884 yılı itibariyle bölgede 25.000 piyade ve 1.500 süvariden oluşan bir Senusî birliğinden bahsetmektedir. Zaman içerisinde bu sayılar abartılı bulunsa da bunların yanlış olduğunu ispatlayacak herhangi bir belgeye de ulaşılamamıştır.

Senusîlerin bölgede maddî-manevî hâkimiyeti ve örgüt yapısı sadece kurulduğu alana ve kabilelere münhasır kalmamıştır. Dönem içerisinde yayılan ve güçlenen tarikat, yayıldığı bölgedeki zengin ve köklü ailelerin de desteğini almıştır. Zaman içerisinde tarikat, hâkim olduğu bölgeye sadece dinî ve ekonomik olarak değil; aynı zamanda kültürel ve entelektüel birikim olarak da katkıda bulunmuştur. Toplumun farklı tabakalarındaki insanlar, statü gözetmeksizin bu tarikatta eriyebilmişlerdir. O dönemde revaçta olan dinde reform ve yenilik gibi kavramlar Mısır’da Muhammed Abduh tarafından dile getirilirken, Abduh’un bu faaliyeti sonucunda, çevresinde yeni bir entelektüel tabaka meydana gelmiştir. Bu dönemde bu fikirlerden etkilenen ve bir kısmını da paylaşan Senusî Şeyhleri de bölgede dikkatleri üzerlerine çekmişlerdir. Bu anlamda tarikat, toplumun tüm kesimini kucaklarken bir yandan da o dönemde revaçta olan söylemler vasıtasıyla bölgedeki eğitimli ve dinde yorum farklılıkları olan kişilere de cazip gelmiştir. Mısır’daki kadar olmasa da, Senusî düşünce yapısına iltihak eden birçok Müslüman olmuştur.
Kuzey Afrika’da Senusîler Dışındaki Yerel Unsurlar ve Senusîlerle İlişkileri
Afrika’nın farklı yerlerinin Batı işgaline uğraması, işgale uğrayan yerlerde farklı otoritelerin işgale karşı koyması hususunda tahrikine sebebiyet vermiştir. Bu bağlamda Senusîlerin nüfuzunun az olduğu yerlerde Batı’ya karşı yeni yapılanmalar ve kişiler ortaya çıkmıştır. Özellikle bölgede manevî referansla ortaya çıkıp zaman içerisinde dünyevî alanlarda da faaliyet gösteren Senusîler’e benzeyen yapılanmalar olduğu gibi tamamen askerî ve idarî amaçlarla ortaya çıkan kişiler de olmuştur. Bu anlamda Afrika’ya Batı hücumu aynı zamanda yerel unsurların farklı şekillerde ancak aynı amaçla yani Batı düşmanlığıyla ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Batı hücumunun fiilen başladığı tarih olan 1880 sonrasında bölgede İngilizlere karşı Sudan Mehdîsi, Fransızlara karşı yine Bilad-us Sudan’da Rabih bin Fadlullah ortaya çıkmıştır.
Senusîleri bölgede meşgul eden bir diğer unsur da diğer tarikatlar olmuştur. Özellikle Ticanîler ve Cezayir Bölgesinde Kadirîler, Senusîlerin bölgede nüfuz kazanmalarına ve güçlenmelerine mani olmak istemiştir. Durumun böyle olmasında Senusîlerin bölgede izlediği örgütlenme yapısı ve bölgedeki üstünlüğü etkili olmuştur. Nitekim Senusîler, kendilerine intisap eden kişinin diğer tarikattan bağını koparması gerekliliğini şart koşmamışlardır. Bu durum zaman içerisinde diğer tarikatların Senusî gölgesinde kalmasına ve yeterince faaliyet gösterememesine sebep olmuştur. Bu yüzden bazı tarikat şeyhleri Senusîlerin bölgelerine girmeleri konusuna temkinli yaklaşmışlardır. Bu gizli rekabet hali zaman içerisinde Batılılar tarafından kullanılma konumuna gelmişse de bölgede çok büyük bir olumsuz etki uyandırmamıştır.159 Özellikle Fransa’nın tarikatlar üzerinden yerel unsurlardan müteşekkil bir yapıyla Senusîlerin meşgul etme girişimi bu anlamda sonuçsuz kalmıştır. Bu dönemde Senusî Tarikatı, diğer tarikatların bazı bölgelerde muhalefetine ve soğuk durmasına rağmen genel halkın desteğini alabilmiştir.
Rabih Devleti
1880-1900 yılları arasında İngiltere-Fransa arasında paylaşımı yapılan yerde kendisine ait müstakil devletini kuran Rabih, bu dönemde Afrika’nın işgalini geciktiren kişilerin önemlilerinden olmuştur. Rabih bin Fadlullah, 1846 yılında Hartum’da dünyaya gelmiştir. Rabih ile ilgili iki farklı söylenti mevcuttur. Bunlardan birisi Rabih’in çocuk yaşta köle olarak alınarak Zübeyir Paşa tarafından azat edilerek asker olarak yetiştirildiği yönündedir. Diğeri ise Sudanlı bir âlimin oğlu olduğu ve küçük yaşta babasını kaybettiğinden Mısır’da Sudan asıllı komutan olan Zübeyir Paşa’nın yanında yetiştirildiğidir. Bölgede iç istikrarın bozulması ve İngilizlerin Mısır’ı işgalinin ardından emrindeki askerlerle Sudan’a kaçmış ve burada askerî mücadeleye başlamıştır. Askerlik sanatını ve savaşmayı bilen Rabih, bölgede zaman içerisinde “hareket halinde bir devlet” kurmuştur.
Mısır’da önemli askerî ve idarî görevlerde bulunan Zübeyir Paşa, Darfur’un 1874’te Mısır idaresi altına alınmasına büyük katkıda bulunmuştur. Darfur’da komutan olan Zübeyir Paşa, 1875 yılında Darfur’da meydana gelen meseleler hakkında Kahire’ye şikâyette bulunmak için gittiğinde bölgede alıkonulmuş ve Darfur’a dönmesine izin verilmemiştir. Paşaya yapılan bu muamele onun nüfuzundan ve geçmişteki faaliyetlerinden kaynaklanmıştır. Bu anlamda Hidiv, onu Kahire’de tutmak suretiyle nüfuzunu önlemek istemiştir. Darfur’a geri gönderilmeyen Zübeyir Paşa’nın yerine oğlu Süleyman geçmişse de dönemin Sudan Valisi İngiliz Gordan Paşa, onu Bahru’l Gazel valiliğine göndermiştir. Süleyman gittiği bölgeden de azledilince kendisine bağlı 15 komutanla birlikte Mısır-İngiliz yönetimine cephe almışsa da zaman içerisinde teslim olmaya karar vermiştir. Rabih ve 5 komutan dışında teslim olan Süleyman’ın askerleri İngilizler tarafından kurşuna dizilmişlerdir.
İngiliz-Mısır yönetimin karşı savaşmayı göze alan Rabih, Zübeyir Paşa’nın ordusundan kalan 800 kişi ile mücadeleye başlamıştır. Bu mücadelede sürekli hareket halinde olmak durumunda kalan Rabih, bölgedeki askerî güç eksikliğinden istifade etmeyi bilmiştir. Çad Gölüne kaçan Rabih, özellikle Fransızların işgal yollarını kapatmayı bilmiştir. Bu dönemde bölgede yerel unsurlarla işbirliği arayışı içerisinde olan Rabih, İngilizlere karşı savaşan Sudan Mehdisi ile işbirliği yapmıştır. Bölgede askerî tecrübesi olan bir orduyla hareket eden Rabih, zaman içerisinde bölgede güçlenerek Çad Gölüne kadar hâkimiyet kurabilmiştir. Bu dönemde birçok yerel unsurla savaşmak suretiyle bölgede Banda, Dar Runga, Dar Kutî, Sara, Şari ve son olarak Bornu’yu ele geçirerek kendisine ait devleti kurabilmiştir.
Rabih’in bölgedeki savaşçı ve cesur faaliyetleri onun farklı şekilde isimlendirilmesini sağlamıştır. Batılılar Rabih için “Kara Napolyon” derken; Sadık el-Müeyyed Timurlenk benzetmesi yapmıştır. Stratejik dehası ve savaşçı kişiliğiyle Napolyon’a, savaş sistemi ile de Timurlenk’e benzetilmiştir zira Timurlenk de kendisi gibi gittiği yerlerden adam toplamak suretiyle ordusunu güçlendirmiştir. 1890lara gelindiğinde Rabih’in ordusu 20.000 üniformalı askeri bulmuştur. Sürekli silâhaltında bulunan kişilere ek olarak, ele geçirilen yerlerden da ganimet olarak birçok silah elde edilmiştir. Bu dönemde bölgenin en büyük Sultanlıklarından olan Sokoto Sultanlığı üzerine gitmeye karar vermişse de muvaffak olamamıştır.
Bölgede sürekli güçlenen Rabih, Batılılar tarafından etkisiz hâle getirilmesi gereken bir hedef hâline gelmiştir. Bu dönemde bölgede yerel emirliklerin de desteğini alan Fransa, ileri seviyedeki silahları ve mühimmatlarıyla Rabih’in ordusunu dağıtmayı başarmıştır. Savaşta Rabih öldürülürken, ordusu da dağıtılmıştır. Bu dönemde Rabih’in kurmuş olduğu ve sürekli genişlettiği devleti birkaç ay süresinde dağılmıştır. Bölgede ciddi bir direniş hareketinden kurtulan Fransa için bölgeyi sömürgeleştirmek daha kolay bir hale girmiştir. Rabih’in kurmuş olduğu ve devlet ve nüfuz sahibi olduğu alan kısmen Senusîlerin bölgedeki nüfuzuyla çatışmıştır. Nitekim Vaday Sultanlığı üzerinden Senusîlerin için önemli olan ticaret yolu Rabih tarafından bir müddet kapalı tutulmuştur. Özellikle Senusîlere intisap eden Vaday ve Bornu’da Rabih’in yapmış olduğu faaliyetler Muhammed Mehdi’yi rahatsız etmiştir. Bu anlamda 1895 yılında el-Hac İsa isimli bir tacir Mehdî Senusî tarafından Rabih ile görüşmek üzere Dikva’ya gönderilmiştir. Bölgede barışın ve birliğin önemini ve aynı zamanda kapanan ticaret yolunun tekrar açılması kendisine söylenmişse de istenilen netice alınamamıştır. Bu bağlamda 1896 yılında ise Muhammed es-Sünni bölgeye gitmiştir. Burada Muhammed Mehdi’nin sözlerinin ciddiye alınmasını ve Allah’ın yolundan sapılmaması gerektiğini kendisine iletmiştir. Rabih, Senusî temsilcilerini iyi karşılamış ve onların dediklerini yapmaya çalışmıştır. Bu anlamda Rabih, 1896 yılında ticaret yollarının tekrar açılmasına izin vermiştir. Bazı kaynaklara göre ise, Rabih, bu görüşmeler ve ilişkilerden sonra Senusîlerle işbirliği yapmak suretiyle Fransızlara karşı savaşmıştır. Bu savaşta Türk Bayrağını kullanması ve açması bu kanaatin oluşmasında en önemli etken olmuştur.
Sudan Mehdisi
Uzun yıllar Afrika’da Osmanlı hâkimiyeti altında yaşayan yerel halk tarafından Osmanlı idaresine karşı isyanlar ve itirazlar olsa da bu isyanlar, daha çok bölgesel ya da belli başlı kabilelere münhasır kalmıştır. Osmanlı’nın İslam Devleti olması ve hâkim olduğu Müslüman beldelerde İslamî hayata münasip tarzda siyaset izlemesi Müslüman çoğunluğun Osmanlı’yı kabul etmesinde önemli bir etken olmuştur. Ancak İngiliz ve Fransız işgalinin bölgede bir tehdit olarak ortaya çıkması sonucunda bölgede yerel unsurda dinî referanslı ayaklanmalar ve isyan hareketleri meydana gelmiştir. Bunlardan en önemlisi olan Senusî tarikatının yanı sıra; Doğu Sudan’da Muhammed Ahmed isminde Mehdîlik ve İslam Devleti liderliği iddiasında bulunan bir zat İngiliz işgaline karşı ortaya çıkmıştır.
1842 yılında Sudan’ın Dongola Vilayetinde Lebeb adasında doğan Ahmed, dindarlığı ile bilinen köklü bir aileden gelmiştir. 1861 yılında temel öğrenimini tamamlayan Ahmed, dönemde revaçta olan el-Ezher yerine tarikata girmeyi kendisine münasip görmüştür. Semmaniye Tarikatına intisap eden Ahmed, burada eğitimini tamamladıktan sonra irşad vazifesine başlamış; 1870’te Eba Adasında kendi tarikatını kurmuştur. Kısa zamanda takvası ve zühdüyle yerel halkın dikkatini çekmek suretiyle bölgedeki nüfuzunu arttırmıştır. 1871’de şeyhini bulunduğu yere çağırtmış ve kendisine tabi olmasını istemiştir. Bunun üzerine şeyhiyle irtibatı kesilirken, diğer Semmanî şeyhi olan Veddüzeyn el-Kureyşî tarafından kendi bölgesine davet edilmiştir. Burada faaliyetlerine devam eden Ahmed, burada şeyhinin ani ölümünün ardından tarikatın başına geçti ve bölgedeki müridleri kendisine bağlamıştır. Bu dönemde nüfuzunu arttıran Ahmed, bölgedeki bazı kabileleri de kendisine bağlamıştır.
Eba’ya tekrar dönen Ahmed, bu dönemde Mehdiyyet makamıyla daha çok ilgilenmeye başlamıştır. Kendisinin beklenen Mehdi olduğunu ve Hz. Peygamberin bunu müjdelediğini bildirmiştir. Bölgede zaman içerisinde kendisine intisap edenlerin sayısı artarken siyasî olarak da tehlike arz etmiştir. 1881’den itibaren bölgedeki otoritelere ve tarikatlara mektuplar yazıp kendisine intisap edilmesi gerekliliğini ve kendisinin ilahî vazifelerle kuşatıldığını bildirmiştir. Bu dönemde Osmanlı İdaresi tarafından ilk anda ciddiye alınmayan Sudan Mehdisi, söylemleri ve halk üzerindeki tesirleriyle bölgede Mısır için ciddi bir tehdit haline gelmiştir. Yerel halkı Türklere ve İngilizlere karşı örgütleyen Ahmed, bir yandan da cihad çağrısında bulunmuştur. Osmanlı’nın bölgeye gönderdiği kişilerin nasihatlerini ciddiye almayan Ahmed, bölgeye gönderilen Osmanlı askerlerini birçok kez yenilgiye uğratmıştır. Bölge halkını örgütleyen ve cihad çağrısında bulunan Mehdi, İngiliz-Mısır ortak koalisyonunu yenerek bölgede hâkimiyet kurmuş ve şöhretini geniş alanlara yaymıştır. Bu durum yerel halkın kendisinin Mehdi olduğunun kabulünü sağlamıştır.
Sudan Mehdisinin savaşlardan muzafferiyetle ayrılması ve ganimetleri arttırmasının yanı sıra şehirlerde de üstünlük kurarak Mısır idaresini buradan çıkarması Mısır’da emelleri olan İngilizleri de endişeye sevk etmiştir. 1883’te ciddi bir kuvvetle Mehdi’nin üzerine giden Komutan Hicks komutasındaki ordu mağlup edilirken Hicks dâhil 250 asker de ölmüştür. İngilizlerin tüm saldırılarına karşı koyan Mehdi Hareketi, bölgede Sevakin dışında bütün bölgelerde hâkimiyet kurabilmiştir. Bölgede görevlendirilen Gordon Paşa, 8000 kişilik orduyla Mehdi Hareketinin üzerine gitmişse de yine mağlup olmuştur. Bunun üzerine Ahmed, Hartum’u ele geçirmiştir. Bölgede Kızıldeniz’den Darfur’a, Dongola’dan Bahr-ul Gazel’e kadar olan alanda hâkimiyet kurmuştur.
Geleneksel tasavvuf anlayışı içerisinde hareket eden Ahmed, zaman içerisinde içsel ve uhrevî olan düşüncelerini dünyevî ve sosyal bir hareket içerisinde eritmeyi amaçlamıştır. Bu doğrultuda kurmuş olduğu devlet için hazine kurdururken zekât ve vergi toplamıştır. Aynı zamanda para bastıran Mehdi, ganimetlerin beşte birisini kendisine alırken diğer kısmını da paylaştırmıştır. Bu anlamda Hz. Peygamber Dönemini esas alan Ahmed, Kur’an’ı ve Sünnet’i esas almak suretiyle bir düzen inşa etmek istemiştir. 1885 yılında aniden hastalıktan ölen Mehdi’nin hemen ardından Abdullah et-Teaşi’ye geçen idare, 1898 yılına kadar devam etse de İngiliz ve Fransız politikalarına karşı dayanamamıştır. Uzun yıllar manevî olarak da etkisini gösteren Mehdiyyet hareketi Sudan’ın milli bilincinin oluşmasında önemli bir rol oynamıştır.
1881’de önemli bir güç olarak ortaya çıkan ve Mehdilik iddia eden Ahmed ile Senusî tarikatı arasında ciddi yakınlaşma olmasa da Muhammed Mehdi es-Senusî, Ahmed tarafından birçok kez kendisine tabi olunması yönünde mektuplar almıştır. Kendisinin zamanın beklenen kişisi olduğunu rüyalara dayanarak anlatan Ahmed, Senusîlere maddî ve manevî anlamda işbirliği teklif etmiştir. Mektubunda ancak kendisi sayesinde İslam’ın kurtulacağını belirten Ahmed, bu durumun bütün Müslümanlara bildirilmesini Hz. Peygamber’in kendisine bildirdiğini söylemiştir. Bu anlamda bir yandan kendisinin bölgede maddî-manevî en güçlü şahıs olduğunu belirtirken bir yandan da kendisine ittiba etmenin kaçınılmaz olduğundan bahsetmiştir. Nitekim mektubunda “Ben Allah’ın ve Peygamberi’nin ilhamını alırken, hep seni düşünüyor ve Hz. Peygamber de vezir ve yardımcılarımdan birisinin sen olduğunu bildiriyordu. Sonradan manevî bir işaretle Hz. Peygamber’in ve aralarında yardımcılarımın bulunduğu, Hz. Peygamber’in manevî evlatlarının yer aldığını gördüm. Yardımcılarımdan birinin Hz. Ebubekir’in makamında, diğerinin Hz. Ömer’in makamında oturduğunu fakat Hz. Osman’ın makamının boş olduğunu ve Peygamberimizin şöyle dediğini işittim: “Bu makam Senusî’nin oğlunundur. Hemen ya da daha sonraki bir zamanda kendisi gelinceye kadar burası boş kalacaktır.” Yardımcılarımdan birini de Hz. Ali’nin makamına oturttu. Allah hepsinden razı olsun.” sözlerini Senusî’ye ithafen söylemiştir. Muhammed Mehdi, ağırbaşlılığı ve hikmetli duruşu sebebiyle bu mektuba ciddi mukabelede bulunmamıştır ve ciddiye almamıştır. Her ne kadar Sudan Mehdisinin yardımcısı Senusî şeyhi ile görüşmeye gitmişse de bu işbirliği çabaları sonuçsuz kalmıştır.
Yararlanılan Kaynaklar
Salih Emre Özdemir, II. Abdülhamid’in İttihad-ı İslam Siyasetinde Tarikatlerin Rolü: Senusi Tarikati Örneği
Abdurrahman Çaycı, Büyük Sahra’da Türk-Fransız Rekabeti (1858-1911)
Sadık el-Müeyyed, Afrika Sahrâ-yı Kebirinde Seyahat
Ahmed Hilmi, Senusîler ve Sultan Abdülhamid
Corci Zeydan, İslam Uygarlıkları Tarihi
Kadir Özköse, Muhammed Senusî: Hayatı, Eserleri, Hareketi
Nicola Ziadeh, Tasavvuf ve Siyaset Hareketi: Senusîlik
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Salih Emre Özdemir’e aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Trablusgarp'ta Bir Avuç Kahraman: İttihatçı Subaylar Ve Libya'da Destansı Mücadele

İtalya’nın Trablusgarp’ı almak için harekete geçmesine neden olan asıl olay, Fransa ile Almanya arasında yaşanan II. Fas krizidir. İtalya, Fransa’nın Nisan 1911 tarihinde Fas için harekete geçmesiyle, 1900 ve 1902 yıllarında yaptığı gizli anlaşmalara göre; Trablusgarp üzerinde serbestlik hakkına kavuşmuş oluyordu. İtalya Hükümeti, ayağına gelen bu fırsatı kaçırma niyetinde değildi. Bu nedenle Temmuz 1911 tarihinde Avrupalı devletlere, Trablusgarp’ı ele geçirme niyetini bildirmek için Büyükelçileri aracılığıyla müracaat etti.
İtalya Hükümeti, ilk müracaatını İngiltere yönetimine yaptı. İtalyan Büyükelçisi, İngiltere Dışişleri Bakanı ile görüştü. Yapılan bu görüşme sonucu İngiltere Dışişleri Bakanı, Trablusgarp meselesinin barış yoluyla çözülmesinin yararlı olacağını ifade etti. Yalnız bir savaş durumu ortaya çıkarsa İngiltere’nin olaya müdahil olmayacağını bildirdi. İtalya, böylece ilk siyasi desteğini sağlamış oldu. İngiltere’den aldığı destek sonrası Fransa, Rusya, Almanya ve Avusturya ile teşebbüse geçti. Bu teşebbüsler sonucu büyük devletlerden beklediği onayı aldı. İtalya, Fransa ve Almanya’nın Fas krizinin çözümü konusunda bir anlaşmaya varmaları üzerine, vakit geçirmeden Trablusgarp’a yapılacak harekât için hazırlıklarını başlattı. Hızlı bir şekilde hazırlıklara girişmesinin kendine göre bazı nedenleri vardı. Bu sebepler; 1914 yılında yenilenmesi için toplanacak olan Üçlü İttifak görüşmelerinin Fransa tarafından öne çekilmek istenmesidir. Yine Avusturya’nın, Trablusgarp sorunu hakkındaki gelişmelerden rahatsızlık duyduğunu açıklaması, İtalya’nın kuşkulanmasına sebep olmuştur. Bunlara ek olarak, Almanya, İtalyanlardan Osmanlı Devletinin çökmesinin uzun zaman almayacağı için, işgal konusunda acele etmemelerini istemiştir. İtalya ortaya çıkan bu gelişmeler üzerine, büyük devletlerin gizli anlaşmaları bozmasından endişe ederek Trablusgarp için harekât hazırlıklarına başlamıştır.
İtalya, bu gelişmeler üzerine 23 Eylül 1911 tarihinde Osmanlı Hükümeti’ne bir nota göndermiştir. Bu nota’da özetle; İttihat ve Terakki Cemiyeti, Trablusgarp ve Bingazi’de bulunan halkı, İtalyan vatandaşlara karşı kışkırtmaktadır. Başlayan İtalyan aleyhtarlığından dolayı bölgede yaşayan İtalyanların, ayrılmak zorunda kaldığı bu nota’da yer almıştır. Osmanlı Hükümeti ise bu ilk nota’ya cevap olarak; bölgede böyle tehlikeli bir durumun olmadığını, Osmanlı kuvvetlerinin güvenliği sağlayabileceğini ve İtalya’nın bu durum için endişe etmemesini istemiştir. İtalya, göndermiş olduğu notanın bir sonuç vermemesi üzerine Avusturya ve Almanya devletleri temsilciler ile görüşmüştür. Bu görüşmeler esnasında Trablusgarp’ı ele geçirmek için askeri yola başvuracağını ifade etmiştir. Bu durumu iki devletinde olumlu karşılaması üzerine 28 Eylül 1911’de Osmanlı Devletine bir ültimatom göndermiştir. İtalya yönetimi, göndermiş olduğu bu ültimatomun Osmanlı Hükümeti tarafından 24 saatlik süre zarfında cevaplanmasını istemiştir. İtalya’nın vermiş olduğu nota’da özetle; Trablusgarp ve Bingazi medenileşme açısından geri kalmıştır. Osmanlı Hükümeti bu bölgenin ilerlemesi için hiçbir şey yapmamaktadır. Bundan dolayı ekonomik olarak da geri kalmıştır. Bu bölgenin İtalya kıyılarına yakınlığı nedeniyle buraya medeniyet götürülmesi zorunludur. Bu konudaki İtalyan görüş ve fikirleri ise, Osmanlı Devleti tarafından tasvip edilmemektedir. Osmanlı Hükümeti, İtalya’ya bölge için bütün iktisadi imtiyazları vermeye hazır olduğu, bu konuda İtalya yönetimi ile bir anlaşma yapma isteği olmasına rağmen artık böyle bir durum faydasızdır. Bölge de bulunan İtalyan vatandaşlara karşı düşmanca tavırlar sergilenmektedir. Yine nota’da, Trablusgarp ve Bingazi’de İtalyanların ekonomik faaliyetlerinin engellendiği ifade edilmiştir. Özellikle İtalyanlara kötü davranılması üzerine bölgeden İtalyanların göç etmek zorunda kaldıkları vurgulanmıştır. İtalya Devleti için artık Trablusgarp’ın işgalinin zorunlu bir hal aldığı, bölgede bulunan Osmanlı yöneticileri ve memurlarının da yapılacak işgale karşı çıkmamaları, verilen nota’da istenmiştir.
Osmanlı Hükümeti, İtalya yönetiminin gönderdiği nota’yı alır almaz elçileri aracılığıyla büyük devletlere müracaat etmiş ancak bundan bir sonuç alamamıştır. Bu gelişmeler üzerine Osmanlı Hükümeti, 29 Eylül’de İtalya Yönetimine bir cevap notası göndermiştir. Gönderdiği nota’da; Trablusgarp’ın ve Bingazi’nin geri kalmışlığı kabul edilmiştir. Bu geri kalmışlığa kendilerinden önceki idarelerin neden olduğu dile getirilmiştir. İtalyan vatandaşlara karşı düşmanca tavır sergilenmesi konusuna ise böyle bir durumun olmadığı, hatta bölgenin ekonomik kalkınmasında kendilerine ihtiyaç duyulduğu vurgulanmıştır. Bu gelişmeler karşısında İtalya, eğer Osmanlı Devletine karşı bir saldırıda bulunmazsa kendilerinin ekonomik imtiyazlarının genişletilebileceği teklifi de yapılmıştır. Bölgedeki İtalyan veya farklı milletten vatandaşların güvenliği içinde endişe edilmemesi istenmiştir. Ayrıca merkezden Trablusgarp’a gönderilen Derne adlı vapurda asker bulunmadığı, gönderilen cevap notasında yer almıştır. Osmanlı Hükümetinin gönderdiği cevap notasında uzlaşmacı bir tavır takındığı görülmektedir. İtalya yönetimi, Osmanlı Hükümeti’nin göndermiş olduğu bu cevap notasının isteklerini karşılamaması üzerine 29 Eylül 1911 günü Osmanlı Devletine resmen savaş ilân etmiştir. Bu durum üzerine İbrahim Hakkı Paşa ve kabinesi istifa etti. Yerine Sait Paşa, yeni hükümeti kurmuştur.

Osmanlı Hükümeti, İtalya’nın Trablusgarp’ı ele geçirmek için savaş ilân etmesi üzerine bu sorunu çözmek için birkaç plan üzerinde yoğunlaşmıştır. İlk etapta sorunu diplomatik yollarla çözmek istemiştir. Hükümet, bu planı uygulamak için Avrupalı Devletlere başvurmuştur. Onların aracılığı ile bir barış yapılarak, sorunu çözmek istemiştir. Hükümetin ikinci planı, diplomatik girişimlerden bir sonuç çıkmazsa, İtalya’ya taviz verilerek meselenin çözülmesiydi. Son olarak ise eğer bu girişimlerden bir sonuç alınamazsa, Trablusgarp vilayeti eldeki imkanlar doğrultusunda savunulacaktı. Osmanlı Hükümeti bu planların dışında savaşın ilerleyen zamanlarında İtalya’ya karşı bazı yaptırımlarda bulunmuştur. İtalyan mallarına boykot uygulamıştır. Örneğin; 1911 yılında İtalya’dan Osmanlı’ya gelen eşyanın kıymeti üzerinden büyük miktarda gümrük vergisi uygulanmıştır. Ancak Hükümet ihtiyacı olan Kükürtten de %100 gümrük vergisini almadığını görmekteyiz. Osmanlı Yönetimi tarafından bölgede olası bir savaş için Derne Vapuruyla gönderilen silah, cephane ve erzaklar, vilayetin kuvvetlerine dağıtılmıştı.Bir nevi bölgede seferberlik ilân edilmişti. İhtiyaçlar giderildikten sonra Trablusgarp Fırka Kumandanlığının yaptığı plan, Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa’nın emirleri ile son halini almıştı. Bölge için yapılan plan gayet basit ve açıktı. İtalya kuvvetleri bölgeye bir saldırı gerçekleştirirse, Trablusgarp kuvvetleri ve halkı eldeki kuvvetlerle karşılık verecekti. Bundan bir başarı sağlanamazsa, Vilayet kuvvetleri ve halk, iç kesimlere çekilecekti. İç kesimlere çekilmeyle birlikte düşmana karşı mücadele çete savaşları halini alacaktı. Böylece düşman kuvvetlerine ani baskınlar yapılacaktı. Bu baskınlar ile hem düşman yıpratılacak hem de İtalyanların ellerindeki cephane ve silahlar ele geçirilecekti.
Osmanlı Hükümeti diplomatik girişimlere devam ederken Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa, Vilayete çektiği telgrafta planın uygulanmasını istemiştir. Plan gereği cephanelerin, silahların ve erzakların iç kısımlara taşınması gerekiyordu. Yalnız bu hazırlıkların gizlilik içerisinde yapılmasını emretmiştir. Çünkü Osmanlı Hükümeti’nin diplomatik temaslarının devam ettiği bir süreçte, bu yapılanların İtalyanlar tarafından duyulması istenmiyordu. Böylece bu durumun diplomatik ilişkilere zarar vermemesi amaçlanıyordu. Direniş için yapılan plan ile Vilayet kuvvetlerinin ve halkın iç kısımlara çekilmesi gerekiyordu. Bu bir nevi kıyı şeridinin İtalyanlara teslim edilmesi demekti. Bu nedenle halkın çoğu, evlerini ve mallarını savunmayı düşünüyordu. Yapılan plana rağmen şehirlerini terk etmeye yanaşmıyorlardı.
Bu planlara ek olarak, Osmanlı Hükümeti bölgede nüfuz sahibi tarikatlarla da iletişime geçmiştir. Nüfuz sahibi kişilerden ve tarikatlardan yardım istemiştir. Özellikle bölgeye giden gönüllü subaylar, Senûsî tarikatı ile irtibata geçmiştir. Savaş başladığında Osmanlı yönetimi, bölgeye hala askeri personel gönderememişti. Devletin bölgeye asker göndermesi için önünde iki seçeneği vardı. Birincisi deniz yolu vasıtasıyladır. İkincisi ise kara yoludur. Bu dönemde Osmanlı donanmasının güçsüz olması ve İtalyan kuvvetlerinin hem sayıca hem güç olarak üstün durumda olması nedeniyle deniz yolu tercih edilememiştir. İkinci yolun tercih edilememesinde, Mısır’ın İngilizlerin, Tunus’un Fransızların himayesi altında olması etkili olmuştur. Osmanlı Hükümeti, kara yolu ile asker göndermek istese bile İngiltere ve Fransa’nın bu geçişe izin vermeyeceği açıktı. Çünkü İngiltere, savaş esnasında Mısır’ın tarafsız kalacağını bildirmişti. İtalya, 29 Eylül tarihinde Osmanlı Devletine karşı savaş ilanı etmesiyle birlikte donanması şehri ablukaya almıştı. 30 Eylül’de karaya çıkan İtalyan temsilcisi, Trablusgarp Kumandan Vekili Neşet Bey’den şehrin teslim edilmesini istemişti. Kumandan Neşet Bey bu teklif üzerine, Mahmut Şevket Paşa’ya durumu iletmiştir. Mahmut Şevket Paşa cevabında, Osmanlı Hükümetinin, Avrupalı devletler nezdinde diplomatik girişimlerinin devam ettiğini belirtmiştir. Bu nedenle İtalya askerine şu durumda bir karşılık verilmemesini, hatta kıyıda bazı yerlerin terk edilerek İtalyan kuvvetlerinin kıyıya çıkmalarına izin verilmesini bildirmiştir.  1 Ekim tarihinde İtalyan Amiral tarafından gönderilen heyet, Trablusgarp yöneticilerine şehrin teslim edilmesini istemiştir. Bu esnada Trablusgarp’ta en yetkili
görevli olan Defterdar Besim Bey ve yanındaki yöneticiler, böyle bir yetkilerinin olmadığını ifade etmişlerdir. Bu isteği hükümetlerine bildirmeleri gerektiğini, ancak onlardan gelecek cevaba göre hareket edebileceklerini söylediler. Bunun dışında İtalyan heyete; merkezden cevap gelinceye kadar İtalyan zırhlılarının sahilde serbestçe demir atmaları ve hiçbir tecavüze uğramadan gelip gitmelerinin sağlanması için bölgedeki bütün istihkâm bataryaları ve savunma araçlarının susturulacağını, bunlar yapılırken İtalyan subayların nezaretinin kabul edilemeyeceği bildirilmiştir. Bu cevapla birlikte Trablusgarp yöneticileri kendilerine 2 Ekim’e kadar zaman tanınmasını istediler.
2 Ekim tarihinde Trablusgarp yöneticileri ile görüşen Amiral Thaon de Revel ve beraberindeki iki İtalyan subay, bombardımana gerek kalmadan şehrin teslim edilmesini yineledi. Trablusgarp Kumandanı Neşet Bey ve Vali Vekili Defterdar Besim Bey, ellerinde böyle bir yetkilerinin olmadığını tekrarladılar. Kendilerine merkezden haber gelene kadar süre vermelerini istediler. Bu esnada İtalyan filosu tarafından Trablusgarp ve Malta arasındaki telgraf kabloları kesilmişti. Bu yüzden Trablusgarp yöneticilerinin doğrudan merkezle bağlantısı da kalmamıştı. İtalyan yetkililer, telgraf kablolarının kesilmesinden dolayı Osmanlı Hükümeti ile görüşmelerinin mümkün olmayacağını, şehrin teslimi konusunda en yetkili Trablusgarp yöneticisi ile görüşebileceklerini ilettiler. Türk yöneticiler, böyle bir yetkilerinin olmadığını tekrarladılar. İtalyan telsizleri ya da Tunus telgraf hatlarını kullanarak başkent ile iletişime geçmek için izin istediler. Bunun üzerine İtalyan heyet,
Trablusgarp yöneticilerinin bu durumu Amiral Faravelli ile görüşmelerinin daha uygun olacağını bildirdi. Kumandan Neşet Bey hastalığını ileri sürerek bu görüşmeye gitmedi. Onun yerine Defterdar Besim Bey gitti. Amiral Faravelli, Defterdar Besim Bey ve beraberindeki heyete bir ültimatom vermiştir. Amiral’in vermiş olduğu ültimatom da şu istekler yer alıyordu:
1. Şehrin teslimi hususunda İstanbul’dan cevap gelene kadar İtalyan gemilerinin kıyıda serbestçe demir atması ve hiçbir tecavüze uğramadan gidip gelmeleri sağlanmalıdır.
2. İtalyan gemilerinin güvenliği açısından, bütün istihkâmlar, bataryalar ve savunma vasıtaları kullanılamayacak hale getirilmelidir.
3. İtalyan subayların, tedbirlerin alınıp alınılmadığını denetlemelerine izin verilmelidir.
Trablusgarp yöneticileri, verilen ültimatom karşısında merkezden emir gelmeden bu istekleri kabul edemeyeceklerini bildirdiler. Bunun üzerine İtalyan deniz kuvvetleri komutanı Amiral Favarelli, 3 Ekim’de şehri bombalamaya başladı. Bombardımana Trablusgarp kalesinden de karşılık verildi. Bombardıman başladığında, Trablusgarp’ta bulunan Türk askerlerinin sayısı (geri hizmette bulunanlar dâhil olmak üzere) 5000 kişiydi. Tabyalardaki 12 toptan başka 24 kadar sahra topu mevcuttu. Bingazi’de ise 2000 kişilik bir kuvvet bulunmaktaydı. İtalyan askeri kuvveti ise 40.000 kişi civarındaydı. 5 Ekim tarihinde İtalyan kuvvetleri kıyıya çıktılar. 6 Ekim’de şehir İtalyanlar tarafından işgal edildi. Trablusgarp’ta savaş devam ederken aynı zamanda İtalyan
kuvvetleri Derne, Tobruk, Homs ve Bingazi’yi de işgal etmek amacıyla harekâtta bulundular. 4 Ekim’de Tobruk, 16 Ekim’de Derne’nin işgalini tamamladılar. Birkaç gün içinde Homs Kazası da İtalyanların eline geçti. Son olarak 20 Ekim tarihinde Bingazi şehri İtalyanlar tarafından işgal edilmiştir.
Trablusgarp Savaşı’nda Osmanlı Gönüllü Askerleri
Osmanlı Hükümeti, diplomatik girişimlerden bir sonuç çıkmaması üzerine bölgenin savunulmasına karar vermiştir. Daha önce belirttiğimiz gibi Osmanlı Hükümetinin planı açıktı. İlk etapta diplomatik girişimlere bel bağlanmıştı. Diplomatik girişimler sonucunda İtalya’ya verilecek bazı tavizlerle bu meselenin çözülmesi planlanmıştı. İtalya’nın Trablusgarp ve Bingazi’yi ele geçirmekte ısrarcı olması, Osmanlı Hükümetinin de bu bölgeyi bırakmak istememesi, bir uzlaşma sağlanamamasına neden olmuştur. Bu gelişmelerin ardından daha önce planlanan eldeki kuvvetlerle, Trablusgarp vilayetini savunma düşüncesi uygulamaya konuldu. Böylece bölge, güçlü bir direnişle savunulurken, İtalya’da bir barışa ikna edilebilecekti. Savaş başlamasıyla birlikte vilayetin savunma gücünü artırmak için Mahmut Şevket Paşa’nın emirleri uygulamaya koyuldu. Trablusgarp kuvvetleri, yerli halk, silahlar ve cephaneler iç kısımlara kaydırılmaya başlandı. Bu plan uygulamaya konulduğu sırada, Trablusgarp’ta bulunan kuvvetler sınırlı sayıdaydı. Halk dağınık bir haldeydi. Bölge kuvvetlerini ve halkı, düşmana karşı teşkilatlandıracak kişilerde
bulunmamaktaydı. Trablusgarp’ın savunulması fikri ortaya çıkmasıyla birlikte özellikle Vatansever Türk subayları bölgeye gitmek için harekete geçtiler. İtalya donanmasının Trablusgarp’ı ablukaya alarak bombardımana başladığı tarihlerde Enver Bey, Berlin Ataşemiliteri olarak görev yapmakta idi.  İtalya’nın saldırısı üzerine Trablusgarp’ı savunulması gerektiğini düşünen Enver Bey, İstanbul’a doğru yola çıkmıştı. Yolculuğu esnasında Selanik’te, İttihat ve Terakki Cemiyetinin Trablusgarp Savaşı hakkında yaptığı toplantıya katıldı. Toplantı esnasında Enver Bey, fikirlerini Cemiyet ile paylaştı. Enver Bey’in toplantı esnasında açıkladığı fikirlerini anılarından öğrenmekteyiz. Anılarına göre; Bölgede yeterli kuvvet olmadığı için ilk etapta İtalyanları iç kısımlara çekilmesini, daha sonrada gece baskınları ile bu düşman birliklerinin ortadan kaldırılmasının doğru olacağını ifade etmiştir. Toplantıya katılan cemiyet üyeleri, bu görüşleri benimsemiştir. Toplantı sonrası Enver Bey, Mahmut Şevket Paşa ile görüşmek üzere İstanbul’a geçmiştir.

Fotoğraf: İsmail Enver Bey. O zamanlar genç bir Osmanlı Binbaşısı olan Enver Bey, Berlin’de Osmanlı Ataşemiliterliği (askeri elçi) görevindeyken işgal haberini almış, sahte bir kimlik ve kılıkla gizlice Trablusgarp’a geçerek direnişin öncülüğünü yapmıştır.


Enver Bey, İstanbul’a geldiğinde ilk olarak Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa ile görüşmüştür. Mahmut Şevket Paşa, bu görüşme sırasında devletin topyekûn bir savaşa giremeyeceğini belirtmiştir. Buna rağmen bölgenin kolay bir şekilde İtalyanların eline bırakılmasına da razı değildi. Bu yüzden eldeki kuvvetler ile savunulmaya devam edilecekti. Eğer bölge direniş gösterilmeden İtalya’ya bırakılırsa, bu diğer devletlere örnek olabilirdi. Bu durumda Osmanlı Devletinin parçalanması anlamına gelirdi. Zaten İttihat ve Terakki Cemiyeti üyeleri, 1911 tarihli kongrelerinde Trablusgarp ve Bingazi’de Osmanlı hâkimiyetinin devam etmesi kararını almışlardı. Mahmut Şevket Paşa ile Enver Bey’in yaptığı görüşme esnasında savaşa katılmak isteyen subayların bölgeye gizlice gitmesi kararlaştırılmıştı. Trablusgarp meselesi diplomatik girişimler sonucu çözülürse, mesuliyet giden subayların olacaktı. Kararlar alındıktan sonra Mustafa Kemal ve Eşref Bey, Enver Bey’in Beşiktaş’ta ki evinde buluştular. Yola çıkmadan önce harekât tarzı planlarını son kez gözden geçirdiler. Hükümetten izin alınıp, kararlar verildikten sonra genç subaylar farklı
kimliklerle, gizli bir şekilde Mısır ve Tunus üzerinden Trablusgarp’a doğru yola çıktılar. Trablusgarp savunması için ön plana çıkan Türk subaylar arasında şu isimler bulunmaktadır. Binbaşı Enver Bey, Kolağası Mustafa Kemal Bey, Fuat Bey (Bulca), Nuri Bey (Conker), Eşref Bey (Kuşçubaşı), Ali Fethi Bey (Okyar), Halil Bey (Enver Bey’in amcası), Nuri Bey (Enver Bey’in kardeşi), Ekrem Bey (Müşir Recep Paşa’nın oğlu) Trablusgarp savaşına gönüllü olarak katılmışlardır.
Enver Bey, 9 Ekim’de Padişah ile son kez görüştükten sonra yola çıktı. İskenderiye üzerinden Trablusgarp bölgesine geçti. Mustafa Kemal Bey’de Naci Hakkı ve Yakup Cemil Beyler ile 15 Ekim günü bölgeye gitmek için yola çıktılar. Mustafa Kemal Bey ve arkadaşlarının yolda paraları bitmişti. Maddi olarak kimseden bir yardım alamadılar. Bunun üzerine, Genel merkezden üç yüz lira istediler. Genel merkez, para gönderemeyeceklerini, bu konu için Enver Bey’e ulaşılmasını istedi. Daha sonra Mustafa Kemal Bey’in senediyle Naci Bey, Ömer Fevzi Bey’den iki yüz İngiliz lirası aldı. Böylece yola devam edildi. Mustafa Kemal Bey, yolda hastalandı. Hastalığından dolayı İskenderiye’ye döndü. On beş gün hastanede kaldı. Bu arada, Nuri (Conker) ve Fuat (Bulca) Beyler de onlara katıldılar. Böylece Mustafa Kemal, Trablusgarp topraklarına şair Ömer Naci, Nuri (Conker) ve Fuat (Bulca) Beyler ile birlikte girdi. Mustafa Kemal, Mısır’da bulunduğu sırada Mısır Hidivi Abbas Hilmi Paşa ile görüşmüştü. Bu esnada Mısır’da bulunan Şeyh Senûsî tarikatına bağlı gönüllü kişileri alarak yollarına devam ettiler. Yol boyunca birçok kez Mısır’da bulunan İngilizlere ait güvenlik güçlerine yakalanma tehlikesi geçirmişlerdir. Yaşanan bu tehlikelere rağmen sonunda bölgeye ulaşmışlardır. Mustafa Kemal’in bölgedeki ilk görev yeri Calût Kazası olmuştur. Buraya gelerek başta Şeyh Senûsî tarikatı olmak üzere diğer tarikatlardan direnişe katılmaları için yardım istemiştir. Bu istek Şeyh Senûsî nezdinde kabul edilerek tarikatıyla birlikte
mücadeleye katılmışlardır. Hatta Şeyh Ahmet Senûsî, mücadeleye katılmakla birlikte Müslümanlar için cihat ilân etmiştir. Bu cihat çağrısı, Trablusgarp’ta karşılık bulmuştur.
Mustafa Kemal Bey Calut’taki görevini yerine getirdikten sonra ilk olarak Tobruk’ta düşmana karşı mücadele etti. Buradaki mücadelesinden sonra Derne’ye geçmiştir. Derne’deki muharebeler sırasında gözünden yaralandı. Bir ay kadar Hilal-i ahmer (Kızılay) Hastanesinde tedavi görmüştür. Tam anlamıyla iyileşmeden görevinin başına döndü. Tobruk ve Derne bölgelerinde önemli ve başarılı hizmetlerde bulundu. Mustafa Kemal, bu gelişmeler yaşanırken 6 Mart 1912 tarihinde Derne Komutanı olarak atanmıştır. Trablusgarp Savaşına gönüllü olarak katılan subaylardan birisi de Ali Fethi Bey’dir. Ali Fethi Bey, savaşın başladığı dönemde Paris Askeri Ateşesi olarak görev yapmaktaydı. Savaşın başlamasıyla birlikte Ali Fethi Bey’de Tunus üzerinden bölgeye
gelmiştir. Ali Fethi Bey’in bölgeye gelmesi ile birlikte görev dağılımda bir değişiklik yaşanmıştır. Bu sırada Trablusgarp Kumandanı Neşet Bey, bölgeye gelen subaylar ile anlaşmazlıklar yaşamaktaydı. Hükümet, bu durum üzerine Neşet Bey’e Trablusgarp Valiliği görevini vermiştir. Ali Fethi Bey’de böylece Trablusgarp Kumandanı olmuştur. Fethi Bey, bölgedeki kumandanlığı sırasında düşmana karşı önemli başarılar kazanmıştır. Gönüllü subayların oluşturdukları teşkilatlanmalar sayesinde direniş güçlenmiştir. Türk subaylar, etkili bir savunma yapmak için Trablus Komutanlığı (Komutan Albay Neşet Bey), Bingazi Komutanlığı (Kurmay Yüzbaşı Enver Bey), Derne Komutanlığı (Kurmay Binbaşı Mustafa Kemal Bey) şeklinde üç kısma ayırmışlardır.

Bingazi Komutanlığı görevini yürüten Enver Bey, bölgede yaşayan Arap kabileleri kısa sürede örgütlemişti. Böylece kısa sürede 20.000 kişiye yakın direnişçiyi etrafında toplamıştı. Türk subaylar, bölgede idareyi ele alıp, buldukları askerler ve yerli halktan gönüllülerle bir mukavemet cephesi oluşturdular. Böylece başarılı sonuçlar alınmaya başlandı. Bu başarılar İtalyan askerlerinin kıyıdan içeri girememelerine sebep olmuştur. Trablusgarp’ta kesin bir başarı sağlanmaması üzerine İtalya, savaşı geniş alana yaymak için hazırlıklara başlamıştır. Böylece Osmanlı Devletini zor durumda bırakarak hedefine ulaşmayı planlıyordu. Türk subayları, Trablusgarp için verdikleri mücadelede başarılarını artırarak devam ettirirken Balkanlarda da karışıklıklar başlamıştı. Balkanlarda, İstanbul’u tehdit eden bir savaşın çıkması üzerine Trablusgarp’ı savunmak için gelen Türk subaylar (Mustafa Kemal, Enver Bey… gibi)  geri dönmek zorunda kaldılar. Balkanlarda başlayan savaşa katılmak için giden subayların dışında, bölgede çok az sayıda kalan gönüllü subay mücadeleyi devam ettirdiler.
İtalyan Savaş Taktikleri
İtalyanlar, 29 Eylül’de Osmanlı’ya karşı savaş ilân etmişlerdi. Bu savaş ilânı ile birlikte İtalya, bölgeyi hemen ele geçireceğini düşünüyordu. Yalnız bu düşüncesi hemen gerçekleşmedi. Ekim ayı boyunca sadece kıyı şeridini ele geçirebildi. Kıyılardan iç kısımlara giremedi. Türk subaylarının liderliğinde yapılan başarılı direnişler, İtalyan kuvvetlerinin iç bölgelere girememesinde etkili olmuştur. Hatta bir süre sonra Türk subaylarının emrindeki birlikler düşmana karşı taarruzlarda bulunmuşlardır. İtalya, savaşın arzuladığı şekilde devam etmemesi ve istediği sonuçları alamaması üzerine bölgedeki durumu kötüleşti. Bunun üzerine, Trablusgarp’taki savaşı geniş alana yaymayı düşündü. Savaşı geniş alana yayarak Osmanlı Devletini zor duruma düşürmeyi amaçlıyordu. Bunun karşılığında da Trablusgarp ve Bingazi’yi ele geçirmeyi hedeflemişti. Trablusgarp’taki yaşanan gelişmeler üzerine İtalya, savaş taktiğini değiştirmiştir. Savaşı Trablusgarp dışında Kızıldeniz, Beyrut, Çanakkale ve Ege adalarına yaymaya karar vermiştir. Böylece Osmanlı başkentini yakından tehdit edip, Osmanlı Hükümetini barış istemek zorunda bırakmayı planlıyordu. İtalya, Akdeniz’de planını uygulamaya koymadan önce büyük devletlere danışarak onaylarını almak istemiştir. Büyük devletler kendi çıkarlarına ters düşmemesi ve savaşın Avrupa’ya sıçramaması koşuluyla İtalya’yı bu konuda serbest bırakmıştır. Yalnız içlerinden Avusturya, İtalya’nın savaşı yaymasına sıcak bakmıyordu. Avusturya, İtalya’nın savaşı Ege denizine yaymasının Balkanlarda bir karışıklığa yol açabileceğini düşünüyordu. Bu durumun kendi çıkarlarına aykırı olduğunu bildirerek İtalya’ya karşı çıkmıştır.
İtalya, bunun üzerine Avusturya’yı ikna etme çabalarına girişmiştir. Amacının, Ege denizinde birkaç adayı işgal ederek Osmanlı Hükümetini barışa zorlamak olduğunu, bu durumun bir sorun yaratmayacağını bildirmiştir. Hatta On iki Ada ve Rodos’un Avrupa’da bulunmadığını, Asya sınırlarında olduğunu iddia etmiştir. İkna çabalarının sonuçsuz kaldığı bir anda İtalya, üçlü ittifak’ı yenilememe resti üzerine Avusturya yumuşamıştır. İtalya, Avusturya’nın kararını değiştirmesi üzerine Kızıldeniz’de bazı Osmanlı limanlarını abluka altına alıp, harekâtlara başladı. İtalya donanması, 24 Şubat 1912 tarihinde Beyrut limanını bombalamıştır. Normal şartlar altında Lahey Sulh Konferansı kararlarına göre; açık limanlara saldırmak yasaktı. Ancak limanda bir askeri tesis ya da savaş gemisi bulundurulduğunda bu yasak kalkıyordu. Beyrut limanında bu esnada Osmanlı donanmasına ait eski, iki savaş gemisi bulunmaktaydı. İşte bu iki küçük gemi nedeniyle İtalyanlar, Beyrut limanını bombalamıştır. İtalya, bu bombardıman sonucu istediği başarıya ulaşamamıştır. Planın başarıya ulaşmaması üzerine, Trablusgarp’ı ilhak ettiğini duyurdu. Bu ilhak kararı, ne Osmanlı Hükümeti üzerinde, ne de Trablusgarp’taki direniş üzerinde beklenen etkiyi göstermedi. Osmanlı Devleti bu ilhak kararını tanımadı. Trablusgarp’ta bulunan Türk subayları da bu kararın açıklandığı esnada savaşmaya devam ediyorlardı. Bu gelişmelerin ardından İtalya, savaşı Ege Denizine yaymayı planladı. Bu plan doğrultusunda ilk olarak Ege adalarını işgal etmek istiyordu. Daha sonra Akdeniz’de gücünü göstererek, Başkent’i tehdit etme düşüncesindeydi.

İtalya, Trablusgarp dışında Kızıldeniz’de ve Beyrut’ta harekâtlara devam ediyordu. Bu yaptığı harekâtların hiçbiri kendisine mutlak başarı sağlamamıştı. Bunun üzerine Avrupalı devletlerden barış için arabuluculuk yapmalarını teklif etti. Büyük devletler tarafından Osmanlı Yönetimine barış teklifi sunuldu. İtalya, Osmanlı Hükümetinin bu konudaki görüşünü beklemeden Çanakkale Boğazı’na saldırdı. (18 Nisan 1912) Bu saldırı sırasında Osmanlı Hükümeti, boğazları kapattığını açıkladı. Zaten Hükümet, olası bir harekât durumunda boğazları kapatacağını ve Osmanlı sınırları içerisindeki İtalyanları sınır dışı edeceğini daha önce beyan etmişti. Osmanlı kuvvetleri daha önceden İtalya’nın boğazlara saldırma ihtimaline karşılık Çanakkale Boğazında savunma tedbirleri alarak mayın döşemişti. İtalyan donanması, Çanakkale Boğazının mayınla dolu olması nedeniyle iç kısma girememiştir. Bu yüzden harekât başarısızlıkla sonuçlandı. Bunun üzerine İtalya donanması, Osmanlı donanmasını boğazın dışına çekerek savaşmayı denese de bu da mümkün olmamıştır. İtalya’nın Çanakkale Boğazına saldırdığı gün Osmanlı Mebusan Meclisi
açılmıştı. Açılış konuşmasını yapan Padişah, Trablusgarp’ta hukuki ve fiili egemenliğin verilmediği sürece barışa yanaşılmayacağını, açıklamıştır. Bu açıklamaya paralel olarak Osmanlı Hükümeti de, barış teklifine bu doğrultuda cevap vermişti. Hükümet, barış teklifine cevap olarak; Trablusgarp ve Bingazi’de padişahın fiili olarak haklarının kalması, İtalyanların Trablusgarp ve Bingazi’yi ilhaktan vazgeçmesini istiyordu. Ek olarak da İtalya’nın askerlerini geri çekmelerini bildirmişti. Bu cevaba kızan İtalya, On iki Ada’nın218 işgali için harekâta geçmiştir. İtalya, On iki Ada’ya saldırmakla savaşı kısa sürede sonlandıracağını düşünüyordu. Adaların işgali ile hem Başkenti hem de Anadolu kıyılarını tehdit edecekti. Bu işgal tehlikesi karşısında Osmanlı Hükümeti de Trablusgarp ve Bingazi’yi kendisine terk edecekti.
İtalya, On iki Adalar içerisinde ilk olarak Astropalya Adasını işgal etmiştir. Şehre giren İtalyan askerleri, Türk garnizonunu kuşatmıştır. İçerisinde 10 Osmanlı Jandarması bulunan garnizon teslim olmuştur. İtalya elde ettiği bu adayı bölgedeki diğer işgaller için üs olarak kullanacaktı. Astropalya Adasının işgalinden sonra İtalyan askerleri, Herke Adasını ele geçirmiştir. Bu iki adanın işgalinden sonra sırasıyla; Kilimli, İncirli, Kerpe, Kasot, İlyaki, Leros, Patmos, Lipsos, Sömseki ve son olarak ise İstanköy Adası 20 Mayıs’ta İtalyanların eline geçmiştir. On iki Ada, İtalya kuvvetleri tarafından kolay bir şekilde ele geçirilmiştir. Çünkü bu adalarda Osmanlı askeri yok denecek kadar azdı. Adalarda ortalama 10 ila 30 kişi arasında Osmanlı jandarma kuvveti bulunmaktaydı. Bu yüzden sayıca çok olan İtalyan askerine karşı bir direniş gösterilememiştir. İtalya, ele geçirdiği adaların halkına ilk zamanlar çok iyi davranmıştır. Hatta ada halkına İtalya egemenliğinde bir özerklik dahi vaat etmiştir. Adalarda yaşayan Rum halkı, işgalden memnun görünüyordu. Bu işgalleri, Yunanistan ile birleşmek için kullanmak istiyorlardı. İtalyan komutanların adalarda yapmış olduğu konuşmalar, ümitlerini daha da artırmaya yetmişti. Bunun üzerine 3 Haziran 1912 tarihinde “12 Ada Komitesi” Rodos ve On iki Ada’nın Grek olduğu için Yunanistan ile birleşmeleri gerektiğini, iki memorandumla açıkladılar. Bu memorandumları destekleyecek toplantılar yaptılar. Bunun üzerine İtalyan General Ameglio, son yapılan kongreyi dağıtarak, ada halkına yasaklar getirdi.
On iki Ada’nın işgali esnasında İtalyan kuvvetleri, Rodos Adasını da harekât düzenledi. Harekât sırasında direnişle karşılaştı. Ancak sınırlı sayıda olan Osmanlı kuvvetleri, güçlü İtalyan kuvvetleri karşısında çok fazla direniş gösteremedi. Böylece On iki Ada ve Rodos, İtalya’nın eline geçti. İtalya, On iki Ada ve Rodos’u ele geçirmekle, Osmanlı Hükümeti karşısında son derece güçlenmişti. Buna rağmen hala bir barış yapılamamıştı. Bunun üzerine İtalya, 18-19 Temmuz 1912 tarihinde Çanakkale Boğazına ikinci kez saldırdı. Ancak Osmanlı kuvvetlerinin açtığı ateş sonucu geri çekilmek zorunda kalmıştır. Bu gelişmelerin ardından iki devlet yetkilileri arasında barış görüşmeleri başladı.
Yararlanılan Kaynaklar
Mehmet Yüksel, Osmanlı Son Döneminde Trablusgarp Vilayetinin Sosyal Ve Ekonomik Yapısı (1872-1911)
Nuri Karakaş, “Askeri ve Siyasi Yönleriyle İtalyan Donanması’nın Çanakkale Boğazı Harekâtı”, Gazi Akademik Bakış Dergisi, Cilt:6
Sina Akşin, Kısa Türkiye Tarihi
Tahsin Ünal, Türk Siyasi Tarihi
Hamdi Ertuna, 1911-1912 Osmanlı-İtalyan Harbi ve Kolağası Mustafa Kemal
Orhan Koloğlu, Trablusgarp Savaşı ve Türk Subayları
Commodore W. H. Beehler, 1911-1912 Türk İtalyan Savaşı
Yusuf Gedikli, Trablusgarp Cephesi Hatıraları
Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasi Partiler
Şevket Süreyya Aydemir, Makedonya’dan Orta Asya’ya Enver Paşa
Cemal Kutay, Trablusgarp’ta Bir Avuç Kahraman
Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam, Cilt:1
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Mehmet Yüksel’e aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com