Etiket arşivi: Türkiye

Savunma Sanayii’nin Özgün Gelişimine Bir Örnek: Atak Helikopteri Projesi

1-)Atak Helikopteri Projesi’nin Geçmişi

1990’lı yılların henüz başında, Türkiye terörle ile girdiği kararlı mücadelede yoğun ve zorlu bir dönemden geçmekteydi. Asimetrik tehdidin yapısı, operasyon bölgelerindeki zorlu coğrafya ve iklim koşulları ile birleşince, mevcut doktrinler kullanılarak yapılan mücadele etkisiz kalmaktaydı. ABD’de Vietnam, Rusya’da Afganistan savaşları ile yükselen, diğer dünya ordularının envanterlerine yeni girmekte olan taarruz helikopterleri, asimetrik savaş doktrinine yeni bir bakış açısı getirmişti. Helikopterlerin kendini ispat etmeye henüz başladığı 1960’lı yıllardan itibaren etkin bir şekilde helikopter kullanmakta olan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin gayretleri ile silahlandırılmış genel maksat helikopterleri gibi hibrit çözümler üretilmeye çalışılsa da, gerek düşük manevra kabiliyeti, gerekse de geniş kesit sebebiyle kolay hedef alınabilmesi, bu çözümlerin etkinliğini düşürmekteydi. Yapılan çalışmalarda, Türkiye için de benzer çatışma ortamlarında en uygun mücadele yönteminin, operasyon bölgelerinde taarruz helikopterlerinin kullanımı olduğu ön plana çıkmıştı.

Savunma Sanayii Başkanlığı’nın ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin taarruz helikopteri teminine ilişkin gerçekleştirdiği çalışmalar ve yaptığı girişimler olumlu sonuçlar vermiş, ABD ile uzun yıllar süren müzakerelerin ardından, döneminin en etkin silah sistemi olarak lanse edilen AH-64 Apache Helikopteri’nin tedariki için düğmeye basılmıştı. Boeing’in üretim hattından 5 adet AH-64 Apache Helikopteri’nin alımı için ABD’den söz alınmıştı. Ancak daha sonra bu kararda değişiklik olmuş, Türkiye’ye düşük konfigürasyonlu AH-1W Super Cobra Helikopterleri’nin verilmesine karar verilmişti. Teslim alınan 5 adet çift motorlu AH-1W Super Cobra Helikopteri 1990-1994 yılları arasında hizmete girmiştir. 1993 ve sonrasında hizmete giren müteakip helikopterler, ABD Güney Kanat Yardımı kapsamında transfer edilen AH-1P Cobra, AH-1S ve TAH-1P helikopterinden oluşan bir taarruz helikopteri gücünü oluşturmuştur.

2-)Teslim alınan helikopterlerle birlikte terörle mücadelede yeni bir döneme girilmişti.

Dikey iniş kalkış kabiliyeti, destek ihtiyacı duyulan bölgeye anında intikal edilmesine imkân sağlamış, havada asılı kalabilme özelliği, tandem oturuş düzeninin de sağladığı yüksek görüş açısı ile birleştiğinde artık hiçbir hedef gözden kaçmamaya başlamıştı. Türk Kara Havacılığı bir ulaştırma gücü olmaktan çıkarak ve etkin bir saldırı gücü kimliğine sahip olmuştu. Elde edilen yüksek ateş gücü ile birlikte helikopter kullanımı Türk Silahlı Kuvvetleri’ne bölgedeki psikolojik üstünlüğü de beraberinde getirmiştir.

Ancak, TSK envanterine dahil olan, çoğunluğu kullanılmış 27 adet Cobra tipi taarruz helikopterleri üretim yılları ve uçuş saatleri itibarıyla yenilenme sürelerine yaklaşmış, uçuş performanslarında yapılan değerlendirmelere göre yeni helikopterlerle desteklenmesi gereği ortaya çıkmış, ayrıca terörle mücadelede elde edilen tecrübeler de yansıtılarak yeni nesil taarruz helikopterlerinin tedariki planlanmıştır. Daha sonra iptal edilmesi nedeniyle 1990’lı yılların başında üzerinde çalışılan proje Aşama 1 ATAK, iptal edildikten sonra yeniden ihaleye çıkılan proje ise Aşama 2 ATAK Projesi olarak isimlendirilecektir.

3-)Atak Helikopteri İhtiyacının Belirlenmesi

ABD’den teslim alınan helikopterler ile birlikte terörle mücadelede çok önemli kazanımlar olmuştur. Ancak asimetrik tehdit, doğası gereği kendini hızla yenileyerek yeni koşullara adapte olmuştur. Yoğun kullanımı sonrasında envanterdeki helikopterlerin önemli eksiklikleri de tespit edilmiştir. Özellikle operasyon bölgelerindeki yüksek irtifa, gündüz vakti yüksek sıcaklık koşulları ile de birleşerek helikopterler için oldukça zorlayıcı olmuştur. Helikoptere olan operasyonel ihtiyaç da zaman geçtikçe genişlemiş, gece karakol baskınlarını önlemek için, taarruz helikopterlerinin gece uçuş ve atış kabiliyetine sahip olabilmesi bir zorunluluk haline gelmiştir.
Ortaya çıkan bu yeni operasyonel ihtiyaçların karşılanması için tek motorlu Kobra helikopterlerine 1995 yılında ilk gece görüş ve atış sistemleri ile modern seyrüsefer sistemi yurtiçi savunma sanayii yetenekleri kullanılarak entegre edilmiştir. Böylece Türk Kara Havacılığı o dönemde, ABD ve İsrail’den sonra gece operasyon yapabilen üçüncü ordu olmuştur. Helikopterlere başarıyla entegre edilen gece görüş sistemlerinden elde edilen mühendislik ve entegrasyon tecrübesi, kendi helikopterlerine ve silahlı sistemlerine, yerli sistemleri ya da kullanıcının seçtiği sistemleri entegre etmek üzere tasarımdan lojistik desteğe uzanan zincirde yerli savunma sanayii kabiliyetleri ile gerçekleştirme hedeflerinin oluşmasına ön ayak olmuştur.

Nitekim, TSK’nın ihtiyaç duyduğu taarruz helikopter ihtiyacı uzun soluklu olacak bir program olarak başlatılmıştır. Türkiye’nin kısa ve orta vadede taarruz helikopter ihtiyacı 145 adet olarak tespit edilmiş, yerli imkan ve kabiliyetlerden azami ölçüde faydalanılarak tedarik edilmesine yönelik bir proje modeli ile ATAK Projesi, SSİK’in 7 Ekim 1996’da aldığı karar ile başlatılmıştır. Alınan bu kararla 50, 50, 45’lik paketler halinde 145 adet taarruz/taktik keşif helikopterinin lisans altında Türkiye’de üretilmesi hedeflenmekteydi. Bu kararla birlikte ihtiyacın karşılanması görevi SSB’ye verilmiş, bir yandan TSK’nın güncel ve yeni nesil taarruz helikopter ihtiyacı karşılanırken diğer yandan da bu helikopterlerle birlikte yurt içinde tasarım ve üretim kabiliyetinin arttırılması amaçlanmıştır.

4-)Aşama 1 ATAK Projesi

SSB tarafından 30 Mayıs 1997’de yayımlanan “Teklife Çağrı Dosyası (TÇD)” ile ilk ihale süreci başlatılmıştır. O dönemde Türkiye’de aviyonik ve silah sistemlerinin entegrasyonuna yönelik elde edilen tecrübelerin yurt içinde lisans altında üretilecek platformlarda kullanılması hedeflenmiştir. Dolayısıyla projede TAI ana yükleniciliğinde ve yurtiçinde elde edilen kabiliyetlerden azami ölçüde faydalanılarak, kendisini sahada kanıtlamış yeni nesil taarruz helikopterine sahip yabancı bir firma ile ortak geliştirme modeli ile helikopterlerin tedarik edilmesi amaçlanmıştır.
İhaleye AgustaWestland (İtalya) firması A129 Mangusta, Bell Helicopter Textron (ABD) firması AH-1Z King Cobra, Boeing (ABD) firması AH-64D Apache LongBow, Eurocopter (Fransa) firması EC-665 Tiger ve Kamov (Rusya) firması Ka-50-2 olmak üzere 5 (beş) şirket teklif sunmuştur. TAI’nin Ana Yüklenici olarak görevlendirildiği Program’da SSİK’nin 6 Mart 2000 tarihli kararıyla AH-64D ve Tiger Helikopteri elenerek, ihale sürecine diğer üç helikopter ile devam edilmiş ve 21 Temmuz 2000 tarihinde Bell Helicopter Textron firması ile AH-1Z KingCobra aday helikopteri için sözleşme görüşmelerine başlanması kararı alınmıştır.

Sözleşme müzakerelerine başlanırken ihale dokümanında ortaya konan şartları en iyi sağlamasına rağmen Bell Helicopter Textron firması ile görüşmeler çok çetin geçmiş, aralar verilerek yapılan müzakerelerde anlaşılamayan hususların sayısı ve kapsamı daraltılmaya çalışılmıştır. Süreç boyunca, yerli imkan ve kabiliyetlerin, özellikle yerli görev bilgisayarının yapılabilirliği, performansı, uçuş emniyetine olası etkileri, helikopter üzerinde kullanılabilirliği gerek Türkiye ve gerekse ABD tarafında uzun tartışmalara neden olmuştur. SSB ve TSK personelinden oluşan proje grubu Aşama 1 ATAK Projesi için Bell Helicopter Textron firması ile çalışmış, başta görev bilgisayarı yazılımı olmak üzere çok sayıda idari ve teknik anlaşmazlıklar ortaya çıkmış, bu nedenle görüşmeler sık sık kesintiye uğramış, sonuçta görev bilgisayarının yazılımı ile birlikte başka birçok teknik/idari konuların eşliğinde Aşama 1 ATAK projesi tıkanmıştır.

5-)18 Eylül 2000 tarihinde başlayan görüşmeler 2003 yılı Mayıs ayında tarafların ortak çözümlerde mutabakat sağlayamaması üzerine proje durma noktasına gelmiştir.

SSB içerisinde yapılan hazırlık çalışmalarının ardından sorunların çözümüne ve projenin bundan sonraki aşamalarda izleyeceği yol ve yönteme ilişkin tüm tarafların katılımıyla çalışmalar gerçekleştirilmiş, neticede; projenin geldiği aşama itibarıyla görüşmelerin tıkandığı ve amaçlarından tamamıyla uzaklaştığı, geçen sürenin kazananının olmadığı; yabancı firmanın da, kullanıcının da, yerli sanayinin de, tedarik makamının da gelinen aşamadan memnun olmadığı, ikinci olan firma ile yapılan görüşmelerde bu firma ile de proje hedeflerine ulaşılmasının mümkün olmadığı anlaşılmış, projenin iptal edilmesi yönünde görüş birliğine varılmıştır. Bunun üzerine 14 Mayıs 2004’te gerçekleştirilen SSİK toplantısında proje tüm boyutlarıyla irdelenmiş ve sonuçta sözleşme görüşmeleri safhasında iken ihalenin iptal edilmesi ve ihalenin yeni bir tedarik modeli oluşturularak yeniden gerçekleştirilmesine karar verilmiştir.

6-)Sistem Entegrasyonu Çalışmaları: AR-GE 2004 Projesi

Aşama 1 ATAK Projesi’nin iptalinde büyük pay sahibi olan, helikopterin aviyonik ve silah sistemlerini kontrol eden görev bilgisayarının yerli olarak geliştirilmesi, üretilmesi ve entegrasyonu konusunda tecrübe elde edilmesi ve yeni taarruz helikopterlerinin üretilmesi aşamasına geçildiğinde ihtiyaç duyulan görev bilgisayarlarının geliştirilmesi amacıyla SSB tarafından prototip faz üretim projesi başlatılmıştır. Bu amaçla Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın desteği ile 11 Haziran 2001’de imzalanan Özgün Görev Bilgisayarı Geliştirme Projesi çerçevesinde taarruz helikopterlerine uygun bir görev bilgisayarının milli imkân ve kabiliyetler kullanılarak geliştirilmesine yönelik çalışmalar yürütülmüştür.

Kasım 2004’te başlatılan ve ATAK Programı’nın altyapısını oluşturan AR-GE 2004 Projesi altında ise, Özgün Görev Bilgisayarı ile ilgili yazılım ve çevre birimlerinin tasarlanması, geliştirilmesi ve test helikopteri olarak modifiye edilen bir AH-1S taarruz helikopterine silahlar ile birlikte entegre edilmesi hedeflenmiştir. ASELSAN, TÜBİTAK-MAM ve TAI tarafından oluşturulan konsorsiyum tarafından yürütülen AR-GE 2004 Projesi, 26 Eylül 2007 tarihinde, milli görev bilgisayarı kontrolünde atılan bir tanksavar füzesinin hedefini vurması ile başarıyla tamamlanmıştır. Projenin bu başarısı, yürütüldüğü dönem itibariyle olgunlaşmakta olan Türk savunma sanayiine artık en kritik projelerin emanet edilebileceğini göstermiş ve Aşama 2 ATAK Projesi’nin önünü açmıştır.

7-)Aşama 2 ATAK Projesi

Başlangıcından itibaren 7 (yedi) yıl süren çalışmaların ardından iptal edilen ihale sonrasında, geçen süre içerisinde alınan dersler, ihtiyaçta oluşan değişiklikler, teknolojide yaşanan gelişmelerle birlikte yeni projedeki hedefler de gözden geçirilerek yenilenmiştir. Aşama 2 ATAK projesinin başlangıçta belirlenen hedefleri aşağıdaki şekilde özetlenebilir:

a. Hava aracı üzerindeki modifikasyonların tasarım sorumluluğunun yerli yükleniciye verilerek, hazır bir platform üzerinde yerli ekipmanların entegrasyonu ve nihai performansının gerçekleştirilmesi,

b. Platform sorumluluğunda elde edilen tecrübenin bir sonraki aşamada yerli helikopter tasarımı için altyapı oluşturması,

c. Havacılık sanayiinde, Türkiye tarihindeki en kapsamlı teknoloji paylaşımını içermesi,

d. Mal alımı ve ticaretten ziyade seçilecek ülkenin sanayideki tecrübe ve birikiminden faydalanılması,

e. Seçilecek dost ve müttefik ülke ile çok önemli bir savunma ve saldırı silahının ortak tasarlanması ve üretilmesi,

f. Daha önce yapılan silah alımlarından farklı olarak Türkiye’de sanayi alt yapısının en geniş ölçüde kullanılması ve geliştirilen ürünlerin imal edilecek helikopterlere entegre edilmesi, bu sayede yalnızca ana savunma sanayii firmalarının değil onlara alt yüklenici ve KOBİ düzeyinde destek verecek diğer tüm firmaların da uluslararası standartlarda havacılık ürünleri imal etmesinin sağlanması,

g. Envanterin uluslararası standartlara uygun silah sistemleri ile desteklenmesi,

h. 1980’lerden başlayarak 1990’larla birlikte tırmanışa geçen bölgesel ölçekteki terör başta olmak üzere lokal ya da küresel anlaşmazlıkların çözümünde kullanılabilecek caydırıcı ve güç çarpanı olan bir silah sistemine, mevcut envanterin birkaç katı kadar sayıda sahip olunması,

i. Bölgedeki asimetrik güç savaşlarında TSK’ne hava desteği ve savunma gücü sağlanması,

j. Savunma sanayii öncelikli ve başta olmak üzere tüm sektörlere destek olunması.

Savunma sanayii alanında gerçekleştirilecek bir projeye yüklenebilecek görevlerin tamamı belki de fazlası ATAK Projesi’nde hedef olarak ortaya konmuştur. Bir anlamda, 2000’li yılların başında Türk savunma sanayiinin yönünü tayin eden başat savunma sanayii projesi olmuştur.

8-)Aşama 2 ATAK Proje Modelinin Belirlenmesi

Proje 1997 yılındaki kurgusu ile gerçekleştirilemeyince 2004 yılı itibarıyla ülkemizin taarruz helikopterlerine ihtiyacı artık acil hale gelmiştir. Aşama 1 ATAK Projesi’nde yüksek oranlarda yerlileşme ve yurt içinde üretilen ekipmanların entegrasyonu hedeflenmiş, yerlileşme; yabancı ürünlerin yurt içinde üretilmesi yani eski deyimiyle ithal ikame olarak belirlenmiştir. Böylece, helikopterler ve alt sistemleri halihazırda yurt dışında hangi makinalarda, hangi proseslerle, hangi çizimlere dayalı olarak, nasıl yetenekteki teknisyen tarafından, ne kadar sürede üretiliyorsa aynı yöntemlerin Türkiye’deki mevcut ya da yeni kurulacak fabrikalarda uygulanarak üretimin yerlileştirilmesi söz konusuydu.

Projenin gerçekleştirilmesi için geçen yıllar, ihtiyacın aciliyetini arttırmıştır. Bu nedenle Aşama 2 ATAK Projesi’nde yeni öncelikler belirlenmiştir. Önceki ihaleden edinilen tecrübeler ve AR-GE 2004 Projesi sayesinde gerçekleşen kazanımlar ışığında, yeni bir model çerçevesinde bir platformun tedarikine yönelik olarak 2004 yılında ikinci ihale süreci başlatılmıştır. Buna göre helikopterler hazır olarak yurt dışından alınarak, gelişen Türk Savunma Sanayii kabiliyetlerine paralel olarak, milli katılım kapsamı genişletilmiş ve sadece gövde tasarımı platform sahibi firmadan alınarak geriye kalan tüm görev ekipmanları ve aviyoniklerin milli kabiliyetler doğrultusunda geliştirilip platforma entegre edilmesine karar verilmiştir. Bu kapsamda, ortaya çıkacak yeni ürünün tüm hakları da Türkiye’de olacaktır.

9-)O yıllarda savunma sanayii alanında Türkiye için ana hedef, platform tasarlamak/üretmekten ziyade platformların tedarik edilerek ya da mevcut olan platformların kullanılarak yurt içinde üretilen askeri ekipmanların entegrasyonuydu: yani ülkemiz için savunma sanayiinde öncelikli hedef sistem entegrasyonu olarak belirlenmişti.

Helikopterler hazır olarak yurt dışından tedarik edilerek, TSK tarafından bir süre kullanıldıktan sonra ise yurt içinde üretilen sistemlerin entegrasyonu hedeflenmişti. Aslında böyle bir model ile ihaleye çıkılmasındaki bir amaç da dünya üzerindeki tüm taarruz helikopter üreticilerinin ilgisini çekerek teklif vermelerini sağlamak ve tam rekabet ortamını oluşturmaktı.

TÇD’si 10 Şubat 2005’te yayımlanan ikinci ihale 50 adedi kesin, 41 adedi opsiyon olmak üzere toplam 91 helikopterin tedarikini kapsamaktaydı. İkinci ihalede adaylar aşağıdaki kriterler ön plana çıkmıştır;

• Aday firma entegrasyon kabiliyeti,

• Teknolojik üstünlük,

• Görev etkinliği,

• Burslar,

• Güvenilirlik,

• Ürün ömür devri maliyeti,

• Esneklik,

• İdame edilebilirlik,

• Büyüme marjı,

• Kullanıcı ve bakımcı etkinliği,

5 Aralık 2005’te AgustaWestland A129 Mangusta, Eurocopter EC-665 Tiger, Denel CSH-2 Rooivalk ve Kamov Ka-50-2 çözümleriyle teklif vermiş ve 22 Haziran 2006 tarihli SSİK toplantısında ihaleye AgustaWestland ve Denel firmaları ile devam edilmesi yönünde karar alınmıştır.

10-)Uluslararası boyutta büyük bir ihale konumunda olan Aşama 1 ATAK Projesi’nin iptal edilerek yeni bir kurgu ile başka bir ihaleye çıkılması tüm ülkelerin ama özellikle helikopter üreticisi olanların yakın ilgisine sebep olmuştur.

Ancak ABD’li firmalar, projenin doğrudan hazır alım modeline rağmen teklif vermeyerek ihale sürecinin dışında kalmışlardır. Savunma sanayiinde ABD ürünü ekipmanların yaygın kullanımı düşünüldüğünde her iki ülke açısından alışılmadık bir durum ortaya çıkmıştır. Ancak başarısız olan Aşama 1 ATAK programındaki tecrübeleri doğrultusunda ABD’li firmalar yeni projeye katılmayarak, Teklife Çağrı Dosyası’na cevaben “no bid” yani teklif iletmeme kararı almışlardır.

İlerleyen süreçte, bir kısım teknik ve idari riskler olmasına rağmen helikopterlerin hazır olarak satın alınmasından ziyade, Türkiye’de üretilmesi, üretilirken Türkiye’nin o güne kadar tasarım ve kalifikasyon testlerini tamamladığı ekipmanların en başından helikopterlere entegre edilmesi, bu çerçevede de yerli firmalarımızın ihale tamamlanıncaya kadar çalışmalarını hızlandırarak sözleşme imza zamanına kadar mümkün olan en fazla sayıda sistemi helikopterler için hazır hale getirmeleri hedeflenmiştir. Bu çerçevede ihale dokümanında gerekli değişiklikler yapılarak, teklif vermeyeceğini bildiren firmalar da dahil olmak üzere tüm katılımcılara yeni model ilan edilmiştir.

11-)ABD’li firmalar yine teklif vermeyerek kendi istekleriyle ihale dışında kalırken ABD Hükümeti, devletten devlete satış olarak bilinen Foreign Military Sales (FMS) yolu ile taarruz helikopteri satmayı teklif etmişlerdir.

Bu teklifin kabul edilmesi mevcut ihalenin iptalini gerektirmekteydi. Devletten devlete satış yöntemi, kökeni uzun yıllara dayanan savunma sanayiinde uygulanan bir yöntemdir. ABD tarafından, dost ve müttefik olan ülkeler ile çerçeve mutabakat anlaşmalarının ardından, savunma alanındaki ihtiyaçlar için ticari bir sürece gerek kalmadan iki devletin kendi aralarında anlaşması yoluyla askeri ekipman alımı gerçekleştirilebilmektedir. ABD ile yapılan bu tarz sözleşmeler FMS Anlaşması olarak isimlendirilmektedir. Bu sözleşmeler ülkemizde genel olarak Milli Savunma Bakanlığı tarafından imzalanmakta ve ABD Ordusu tarafından kullanılan ekipmanların olan şekliyle (İngilizce terimi “as is”) doğrudan satışını içermektedir.

Aşama 2 ATAK Projesi’nin ihale süreci devam ederken ABD tarafından yapılan bu doğrudan satış teklifi askeri bürokrasi tarafından masada tutularak ihalenin sonuçlarına göre ele alınması bürokrasinin kendi içerisindeki uyumu ve siyaset ile eşgüdümü hususuna güzel bir örnektir. Tedarik sisteminin işleyiş prosedürleri yönünden tamamen askeri, devletten devlete bir alım yapılarak taarruz helikopter ihtiyacının karşılanması olanaklar dahilinde olmasına rağmen Aşama 2 ATAK Projesi’ne sahip çıkan gerek askeri gerekse sivil bürokrasinin eşgüdümü ve aynı hedefe odaklanması, doğrudan satış teklifinin alternatif çözüm olarak kalmasını sağlamıştır. Burada, savunma sanayiinin kendi iç dinamikleri nedeniyle avantaj ve dezavantajlarını beraberinde getiren askeri bürokrasi faktörü ön plana çıkmaktadır. İşleyiş bakımından birbirinde çok farklı iki yapı olan ordu ve savunma sanayiini bir anlamda orta noktada buluşturan sivil bürokrasinin maharetiyle tarafların ortak hedefler etrafında kenetlendiği görülmektedir.

12-)İhalenin değerlendirme sonuçlarına göre kısa listeye kalan iki ülke firmasının mücadelesi de yoğunlaşmıştır.

Güney Afrika firmasının ana ekipmanlarını Fransızlar sağladığından ikili bir birlik bulunmaktaydı. Fransa’nın AB üyesi olması nedeniyle da rakip olarak İtalyanlar ile arka planda bir çekişme söz konusuydu. Fransızlar, ülkelerinde yapılan bir toplantıyı vesile ederek Türk yetkililerine fabrikalarını gezdirmişler, kendi helikopterlerine etkileyici bir demonstrasyon yaptırarak yakın diplomasi yoluyla firmalarına gereken desteği göstermişlerdi. Öte yandan başka bir ziyaret programının arasına konulan küçük bir eklemeyle İtalyanlar helikopterlerini fabrikada gerçekleştirdiği etkileyici uçuş şovu ile tanıtmışlardı. Nitekim Cumhurbaşkanımız Sn. Erdoğan da TAI’de gençlerle yapmış olduğu programda o dönem İtalya Başbakanı olan Sn. Berlusconi ile bu projenin detayları üzerinde konuştuklarını, ortak üretime girmeyi teklif ettiğini ifade etmiştir.

Kıyasıya bir rekabet ve yoğun bir değerlendirme sürecinin sonucunda, rakibine kıyasla daha düşük fiyat vermesi, helikopterin üçüncü ülkelere satış haklarını Türkiye’ye devretmeyi kabul etmesi, daha fazla offset taahhüdü sunması ve Türk sanayiinin daha fazla iş payı alması başta olmak üzere değerlendirme kriterlerine göre önde çıkan A129 Mangusta Helikopteri 30 Mart 2007 tarihli SSİK kararı ile seçilmiştir.

Bütün bunlar dışında, A129 Mangusta Helikopteri’nin Arnavutluk, Kosova, Somali, Irak ve Afganistan’daki operasyonel geçmişi de bu kararda önemli rol oynamıştır.

atak helikopteri

13-)Aşama 2 ATAK Sözleşmesi

T129 ATAK Helikopteri isimli yeni bir helikopterin ortak geliştirilmesini kapsayan sözleşme müzakerelerine başlanmış ve 50 adet T129 ATAK Helikopteri’nin üretilmesi ve teslimatına yönelik olarak 7 Eylül 2007’de SSB ile TAI, AgustaWestland ve ASELSAN arasında imzalar atılmıştır. Aşama 2 ATAK Programı kapsamında TAI Ana Yüklenici, ASELSAN ve AgustaWestland firmaları ise Ana Alt Yüklenici sorumluluklarını üstlenmişlerdir. TAI Ana Yüklenici olarak, platform üretimini (pal dahil), sistem entegrasyonunu, tüm Proje’nin üretim mühendisliğini ve ömür devri lojistik desteğini yüklenirken AgustaWestland firması Ana Alt Yüklenici olarak performans isterlerini karşılayan temel helikopter tasarımını sağlamakla yükümlü olmuştur. Aviyonik ve Sistem Ana Alt Yüklenicisi olan ASELSAN ise helikopter konfigürasyonunda yer alan, başta görev bilgisayarı olmak üzere, seyrüsefer, kumanda, görüntüleme, haberleşme, elektronik harp ve silah kontrol sistemlerinin geliştirilmesi ve entegrasyonundan sorumlu olmuştur. Sözleşme 22 Haziran 2008’de yürürlüğe girmiştir.

Aşama 2 ATAK Program sözleşmesi dışında, ROKETSAN firması da, ayrı sözleşmeler ile ATAK Programında kullanılacak olan Anti-Tank Füze (UMTAS) ve 70 mm güdümlü roket (Cirit) projelerinin geliştirme çalışmalarına aynı zamanlarda başlamıştır. TAI’ye (2016) göre ilk ihale süresinde kaybedilen zamanın telafisi için bir çıkış yolu aranmış, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin acil ihtiyaçlarının karşılanmasına yönelik olarak SSB ile ATAK Programı Ana Yüklenicisi TAI arasında T129A EDH (Erken Duhul Helikopteri) Projesi imzalanmıştır. Proje kapsamında temel bir konfigürasyona sahip 9 adet T129A ATAK Helikopteri’nin T129B ATAK teslimat takviminden önce Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na teslim edilmesi planlanmıştır. Böylece ATAK Programı’nın kapsamı helikopterlerin tasarım, üretim ve lojistik desteğini içerecek şekilde 59 adet kesin, 32 adet opsiyon şeklinde revize edilmiştir. Yine aynı çerçevede, teslimat sonrası klasik anlayışa dayalı bakım modeli yerine Performansa Dayalı Lojistik (PDL) anlayışını içeren yaklaşım ile son kullanıcıya hizmet sağlanması hedeflenmiştir.

14-)Aşama 2 ATAK Sözleşmesinin Uygulama Safhası: Tasarım, Üretim ve Test Aşamaları

Proje ile birlikte, Türkiye’de helikopter alanındaki tüm uzmanlar biraraya getirilmiştir. Sözleşmenin uygulamaya başlanmasının ardından ilk önemli kilometre taşı olan tasarıma girdilerin belirlendiği Sistem Gereksinimleri Gözden Geçirmesi Ocak 2009’da tamamlanmış ve P1 adı verilen ilk prototip helikopter ilk resmi uçuşunu 28 Eylül 2009’da İtalya’da gerçekleştirmiştir. Türk prototipi T129 ATAK Helikopteri ise ilk uçuşunu 17 Ağustos 2011’de TAI’nin Akıncı tesislerinde yapmıştır.

Projedeki işbölümü uyarınca temel helikopter sistemleri Türk mühendislerinin de katılımıyla İtalya’da çalışılmıştır. Helikopter üzerine takılacak görev bilgisayarı, haberleşme sistemleri, seyrüsefer teçhizatları, elektronik harp ekipmanları ASELSAN tarafından geliştirilirken, roket ve uzun menzilli tanksavar sistemleri ROKETSAN tarafından Türkiye’de geliştirilmiştir. TAI’nin ana yüklenicilik sorumluluğu kapsamında hem Türkiye’deki hem de İtalya’da yürütülen çalışmaları koordine ederken bir yandan da bu çalışmaların sonuçlarını birleştirecek sistem entegrasyonu faaliyetlerini gerçekleştirmiş, helikopterlerin üretim hattını kalıp ve makinalarıyla hazır hale getirmiştir. Helikopterlerin teknik yeteneklerinin uluslararası havacılık standartlarında tasarlanması, üretilmesi ve test edilmesi hedeflendiğinden tüm bu hedeflerin gerçekleştirilmesinin denetlenmesi amacıyla SSB kontrolünde, alanında uzman teknik personelden oluşan kalifikasyon panelleri oluşturulmuştur. Bu panellerde helikopterlerin tüm alt sistemleri tekil olarak incelendiği gibi, sistem performansı, uçuş emniyeti, çevresel şartlar, uçuş yetenekleri, güvenilirlik, beka kabiliyeti, idame edilebilirlik gibi birçok alanda bütünsel bir değerlendirme gerçekleştirilmiştir.

15-)Helikopter Teknik Özelliklerine Yerli Sanayi Katkısı

T129 ATAK Taarruz ve Taktik Keşif Helikopteri, iki pilotun da azami çevresel görüşe sahip olduğu tandem adı verilen ve pilotların önlü-arkalı oturduğu kokpit tasarımı, tekerlekli ana iniş takımları, üstün manevra kabiliyetine sahip beş palli ana rotor sistemi, iki palli yeni tasarım kuyruk rotor sistemi ve her biri 1.360 beygir güç üretebilen, beka kabiliyetini artıran yüksek performanslı iki LHEC CTS800-4A turboşaft motoru ile teçhiz edilmiştir. 750 litrelik depo kapasitesi ile standart atmosferik şartlarda ve deniz seviyesinde, yaklaşık olarak üç saat havada kalabilen helikopter 326 km/saat süratle 519 km’lik uçuş menziline ulaşabilmektedir. Deniz seviyesinde azami kalkış ağırlığı 5.000 kilogram olan T129 ATAK Helikopteri; yerli tasarım ve üretim sayısal kokpit mimarisi, görev bilgisayarları ve gelişmiş uçuş ve atış kontrol sistemleri ile yüksek manevra ve uçuş kararlılığına, sıcak ve yüksek irtifa koşullarında üstün performansa, uzun menzile ve her türlü hava koşullarında gündüz/gece harekat icra edebilme kabiliyetine sahiptir.

Yüksek performansı, yüksek manevra kabiliyeti, asimetrik silah yükü, düşük görüş, ses ve radar silüeti, yüksek seviyede darbeye mukavemeti ve balistik tolerans gibi özellikleri T129 ATAK Helikopteri’ne çeşitli muharebelerde çok yönlü üstün harekat kabiliyeti kazandırmıştır. T129 ATAK Helikopteri, zorlu muharebe şartlarında pilot üzerinde oluşan stres ve yorgunluğu azaltmak için gerekli uçuş yardımcı sistemleri ile teçhiz edilmiştir. Helikopterlerde bulunan otopilot sistemi sayesinde uçuş yorgunluğu asgari düzeye indirilmiştir. Diğer yandan, T129 ATAK Helikopterlerinde yer alan koltuklar zırhlandırılarak, pilotlar için koruma sağlanmıştır. Helikopterin baş tarafında bulunan ASELSAN tarafından üretilen AselFLIR-300T Gündüz ve Gece Görüntüleme Sistemi 360° dönebilmekte, yaklaşık 20 km’ye kadar mesafedeki hedefleri tespit, 10 km’ye kadar mesafedeki hedefleri ise teşhis edebilmektedir. Helikopterlerin önünde yer alan 20 mm top oldukça etkili, hemen hemen nokta atışı yapabilen bir silah sistemidir. 20 mm topun üzerinde yer alan Lazer İşaretleyici ise diğer birliklere hedef tarif etmek için kullanılan bir sistemdir. Tarih arşivi sizler için Atak Helikopteri‘ni inceliyor.

16-)T129 ATAK Helikopteri için özel olarak ASELSAN tarafından geliştirilen AVCI Kaska Entegre Kumanda Sistemi görevlerde pilotlar için yardımcı olmuştur.

AVCI Sistemi, dünyada bir helikopter platformuna entegre edilen ilk hibrit (optik-ataletsel) kafa takip sistemine sahip olup, yüksek takip hassasiyeti sayesinde hedef tespit ve silah sistemlerinin, pilot bakış hattına otomatik yönlendirilmesini sağlamaktadır. AVCI Sistemi sayesinde ihtiyaç duyulan tüm uçuş gösterge ve referans bilgileri pilotun gözünün hemen önündeki vizöre taşınabilmekte, böylece uçuş ekibi, dikkatinin çoğunu helikopter dışına kanalize edebilmektedir. Ayrıca AVCI Sistemi, pilotun baş hareketleri ile birlikte pilotun bakmakta olduğu noktaya helikopterin burun kısmındaki 20 mm topun da dönmesini sağladığından, pilotlara çok büyük bir kullanım kolaylığı sağlamaktadır.

TAI’ye göre T129 ATAK Helikopteri 90 dereceye yakın açılarla yükselme, dalma, burun ya da kuyruk sabit kalacak şekilde kendi etrafında dönme ve yana uçuş gibi helikopterler için zor kabul edilen manevraları başarıyla icra edebilmekte ve güçlü kuyruk rotoru sayesinde güçlü çapraz rüzgârda dahi istikrarlı bir uçuş yapılmasını sağlamaktadır.

17-)Bakımı oldukça kolay bir platform olan T129 ATAK Helikopteri’nin iki teknisyen tarafından gerçekleştirilebilen yaklaşık bir saatlik bir bakımın ardından bir sonraki uçuşa hazır hale getirilebilirken, aynı sınıftaki diğer helikopterlerin benzer faaliyetler için yaklaşık 15 teknisyene ihtiyaç duymaktadır.

Taktik sahada araziye inildiği zaman motorları susturmadan, sistemler faal haldeyken, mühimmat ve yakıt ikmali yapılabilen T129 ATAK Helikopteri, pilotlar tarafından beğeniyle karşılanmıştır. Pilotlar T129 ATAK Helikopteri’ni gayet kıvrak, güçlü, emsallerine oranla daha küçük; fakat daha üstün özelliklere sahip bir taarruz helikopteri olarak tanımlamışlardır. Bir taarruz helikopterinden beklenen dört önemli kabiliyetin (Performans, Silah Sistemleri, Beka Yeteneği ve İdame Ettirilebilirlik) TSK ihtiyaçlarına en doğru şekilde cevap vermesine yönelik optimize edilen T129 ATAK Helikopteri’nin tasarımı, Türkiye programı ile birlikte deneyimli taarruz helikopteri pilotlarının tecrübe aktarımları ve sağladıkları geri beslemeler ile olgunlaşmıştır. T129 ATAK Helikopteri’nin kokpit yerleşimi Kara Kuvvetleri pilotları ile işbirliği içinde hazırlandığından AH-1P Cobra ve AH-1W SuperCobra Taarruz helikopterleri pilotlarının T129’a intibak süreci hızlanmıştır.

Diğer yandan, T129 ATAK Helikopterlerinde görev yapacak personelin eğitiminde ihtiyaç duyulan simülatörler de 10 Haziran 2013’te imzalanan sözleşme kapsamında ATAKSİM ismiyle HAVELSAN tarafından tasarlanarak üretilmiştir.

 

Bu yazımız da ilginizi çekebilir; 

Karapara Ne Demek? Karapara Aklama Süreci ve Yöntemleri

Yunanistanda İşsizlik Oranları ve Gelişimi

Kaynak

Köksal Liman, Savunma Sanayiinin Türk Kamu Yönetiminde Özgün Gelişim Sürecine Bir Örnek: Atak Projesi

 

*Bu çalışmanın tüm hakları, Köksal Liman’a aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Ortadoğu'da Türkiye'nin Tarihi Ve Büyük Ortadoğu Projesi Bağlamında Türkiye-ABD İlişkileri

Türkiye, coğrafi olarak bölgeye yakın olması ve uzun yıllar iç içe yaşamın neticesi olarak meydana gelen ortak kültürel değerlere sahip olması nedeniyle, hem Ortadoğu ülkeleri, hem de Ortadoğu’yla ilgilenen dünyanın diğer ülkeleri için önemli bir devlet olmuştur. Avrupa veya Amerika’nın Ortadoğu coğrafyası gibi bir bölgeye Türkiye’yi kullanmadan el atmaları kolay bir iş değildir.
“NATO üyesi Türkiye’nin, Avrupa birliği ve İsrail ile yürüttüğü iyi ilişkilerin yanı sıra bölgedeki en büyük askeri güce sahip olması BOP’taki katkısını daha da önemli kıldı.”
Türkiye’nin önemi özellikle SSCB’nin Afganistan’ı işgali, Birinci ve İkinci körfez savaşları sırasında artmıştır. Soğuk Savaş döneminde “Yeşil Kuşak Projesi” içinde yer alan Türkiye, BOP’ta da büyük stratejik öneme sahiptir. Türkiye, halkının yüzde 99’unun Müslüman olmasına rağmen laikliği benimsemiş olması, aksaklıklara rağmen 80 yıldır demokrasi ile yönetilmesi, modernleşmeyi hedef alması ve yüzünü Batı’ya çevirmiş olması sebebiyle ilgi odağı olmuştur.
BOP’un geçmişi birkaç aylık bir çalışmaya dayanmamaktadır. Bu proje üzerinde son yirmi yıldır ABD ve İsrail çalışmaktadır. Günümüzde ise, Türkiye Büyük Ortadoğu Projesinin en önemli ülkelerinden biri olarak gösterilmektedir. Bu görüş Batılı çevrelerde, özellikle Amerikan yetkilileri arasında yaygın olarak paylaşılmaktadır. Bu bağlamda Türkiye’nin İslam dünyası için İslam ile liberal demokrasiyi birleştiren bir örnek olabileceği düşünülmektedir. Batı Türkiye’yi model ülke görse de, Arap dünyası tarihsel sürecin de etkisiyle bazı fikir ayrılıklarına düşmüştür.

Türkiye’nin Ortadoğu’daki öneminin anlaşılabilmesi için, tarihsel süreçte Türkiye’nin bu bölgedeki dış politikasının incelenmesi gerekmektedir.

Osmanlı imparatorluğu, uzun yıllar hüküm sürdüğü Ortadoğu’da, İngiltere’nin kışkırttığı ulusçu akımlar neticesinde topraklarını kaybetmiştir. Cumhuriyet’in ilanıyla Türkiye komşuları ile iyi ilişkiler geliştirdiği gibi, bölgeye dışarıdan yapılan müdahalelere karşı da, bu durumu benimsemediğini gösteren bir tutum takınmıştır. Atatürk, Suriye ve Irak’ta, İngiltere ve Fransa gibi devletlerin zorba bir uygulama yürüttüklerini ve bu uygulamalar neticesinde de bahsi geçen ülkelerde sürekli karışıklık olduğunu ifade etmiştir. Bu ifade ile Atatürk, İngiltere gibi sömürgeci devletlere karşı bu devletlerin yanında olduğu mesajını veriyor ve bu tutum o dönemde Türk dış politikasının Ortadoğu’daki izlediği siyasetin de genel çerçevesini oluşturuyordu.
Cumhuriyet kurulduğu dönemde Ortadoğu merkezli iki sorun olarak Musul ve Hatay sorunu ortaya çıkmıştır. I. Dünya Savaşı’ndan önce Osmanlı hâkimiyetindeki Musul ve çevresi petrol varlığı sebebiyle, İngiltere, Fransa, Almanya arasında rekabet konusu oldu. Bölge, 1916 tarihli Sykes-Picot Antlaşması ile Fransa’ya bırakılmıştı. Nisan 1920 San Remo Konferansında Fransa, kendisini Ortadoğu’daki menfaatlerini desteklemesi sebebiyle, Musul bölgesini İngiltere’ye bıraktı. İngiltere bölgedeki Hristiyanların güvenliği, İngiliz savaş esirlerine kötü muamele edilmesi gibi sebepler ile Mondros Mütarekesinin 7. maddesine göre Musul’un kendilerine terk edilmesini istediler. Sonuç olarak Musul Irak’a bırakılmış, Hatay da 1939 yılında Türkiye’ye katılmış böylece bu meseleler çözüme kavuşturulmuştur.

Türkiye komşuları ile iyi ilişkiler kurmaya ve Ortadoğu bölgesinde yapılacak operasyonları onaylamama politikalarını ikinci dünya savaşına kadar sürdürmüştür.

Türkiye, bu dönemde Ortadoğu’da çatışmalardan uzak durmaya çalışmış, güvenlik politikasının bir gereği olarak Batı ile ittifak halinde olmaya özen göstermiştir. Türkiye Batı ile sıkı münasebetlerine rağmen, İsrail’in kurulmasına sebep olan taksim kararının görüşüldüğü 1947 BM Genel Kurulunda aleyhte oy kullanmıştır. Türkiye, Filistin görüşmelerinde Arap ülkelerini desteklemiş, Arap ülkelerinin Filistin’e bağımsızlık verilmesi yönündeki karar tasarılarını desteklemiş ve lehinde oy kullanmıştır. Bunun yanında İsrail’in Sovyetlerin güdümünde bir ülke olmadığını anlamasından sonra, Türkiye, İsrail’i ilk tanıyan devletlerden biri olmuştur. Aynı tarihte Harry Truman Kongre’de Türkiye’nin Komünizm’e karşı korunması için desteklenmesi gerektiği ile ilgili bir konuşma yapmıştır.

1955’te Batının teşviki ile oluşturulan Bağdat Paktı projesi içinde Türkiye’nin İngiltere ile birlikte yer alması, Türkiye ile bölge devletleri arasındaki politik farkları derinleştirmiştir. Bu nedenle Bağdat Paktı her ne kadar Türkiye’nin Ortadoğu’daki etkisini arttırma düşüncesiyle yapılmış bir girişimse de Ortadoğu’dan biraz daha uzaklaşmasına neden olmuştur. Türkiye 1956 yılındaki Süveyş Krizi’nde İsrail ile diplomatik ilişkilerini sınırlandırmasına rağmen, yine de Arap ülkeleri tarafından Batının bölgedeki temsilcisi olarak görülmüştür. Türkiye’nin Ortadoğu meseleleri ile ilgili konularda Batıyla yakınlaşması 1964 yılındaki Johnson mektubu olayına kadar devam etmiştir. Bu mektup olayı Türkiye’nin dış politikasını değiştiren önemli bir etki oluşturmuştur. Süveyş Krizi ile birlikte Sovyetlerin Birliği’ne bazı Arap ülkelerinde sempati ile bakılmaya başlanmıştır.

Özal hükümetinin 1980’den sonraki dönemde göreve gelmesiyle, Türkiye’nin Batıyla ilişkileri tekrar düzelmeye başlamıştır.

Özal döneminde Türkiye’yi Ortadoğu açısından ilgilendiren en önemli olay, Saddam Hüseyin’in Kuveyt’i işgali sonrası patlak veren 1. Körfez Savaşı olmuştur. Türkiye, Irak’ın PKK’ya verdiği destek, güneydoğu Anadolu’daki projesine karşı takındığı tutum ve aşrı silahlanması gibi sebeplerden dolayı, körfez krizinin ilk gününden itibaren Irak karşıtı cephede yer almıştır. Kuveyt’in işgalinde ABD ve Batılı ülkelerin tutumda, bölgedeki petrol kaynaklarının büyük bir çoğunluğunun Irak’ın eline geçmesi ile petrolün Batıya güvenli ve sürekli akışının aksayacağı endişesi önemli rol oynamıştır.
Türkiye’nin tutumunun nedeni ise, bölgedeki dengenin Türkiye aleyhine bozulacağı endişesiydi. Özal’ın aktif taraflılık politikası ile Türkiye, Johnson mektubundan sonra Batıya ve Ortadoğu’ya karşı uyguladığı dengeli politikaları bu savaşta terk etmiştir. Özal bu aktif politikasını ‘bir koyup üç alacağız’ şeklinde açıklayarak bir fırsat olarak değerlendirmiş, ancak olası bir savaşta ne kadar askerin kaybedileceği konusunda yapılan uyarılar neticesinde bu tutumu bırakmıştır.
ABD’nin Ortadoğu bölgesine yönelik ikinci operasyonu, ikinci Körfez Savaşı olarak nitelendirilen Mart 2003 Irak müdahalesidir. Türkiye, Irak’ı işgali konusunda, öncelikle sorunların barışçıl yollardan çözülmesi, Irak’ın BM kararlarına uyması ve BM kararı olmaksızın Irak’a güç kullanılmamasını savunmuştur. Bu bağlamda, Türkiye bir taraftan Irak hükümeti ile diyalog içinde olmaya ve BM ile işbirliği yapmaya ikna etmeye çalışırken, diğer taraftan da bölge ülkeleri nezdinde yaptığı girişimlerle sorunun güç kullanımına varmadan çözülmesi için işbirliği olanaklarını araştırmaktaydı. ABD’nin Türkiye üzerinden Irak’a ikinci cephenin açılmasına izin verecek tezkerenin 1 Mart 2003’te Meclis’ten geçememesi ABD’nin yapmış olduğu planları bozmuştur. “2003 Irak işgali döneminde, ABD ile Türkiye arasında ilk gerilim Irak’ın işgali ile sürerken, Türkiye’nin Kuzey Irak’tan gelecek olası riskleri önlemek için Irak’ın kuzeyine askeri güç sevk etme olasılısı üzerine belirmiş ve Amerikalı yetkililer buna karşı çıkmıştır.

İkinci önemli kriz Bağdat’ın düşmesinin ardından kuzeyde peşmergelerin Kerkük’te başlattıkları yağma olayları ve bu çerçevede Türkmenlere karşı başlatılan saldırı eylemleri üzerine Türkiye’nin Amerikan yönetiminden bölgeyi denetim altına alması aksi halde Türkiye’nin bunu yapabileceğini açıklaması olmuştur.

Diğer yandan, Bush’un kongreden, Irak’ta devam eden savaş için talep ettiği ek savaş bütçesi tasarısında Türkiye için de 1 milyar dolar hibe verilmesi yer alıyordu. İlk önerildiği sırada herhangi bir şarta bağlanmayacağı ifade edilen, Türkiye’ye verilecek 1 milyar dolar hibe, kongrenin onayladığı son metinde, Türk hükümetinin Irak’a özgürlük operasyonunda işbirliğini ve insani yardıma desteğini sürdürmesi ve tek yanlı olarak kuzey ırak asker yerleştirmemesi koşullarına başlanmıştı.
Türk hükümeti şarta bağlı bu yardımı kullanmamıştır. Türk- ABD ilişkilerinin eski doğrultusunda gitmediğinin en açık göstergesi ise 2003 Temmuzunun başında 11 Türk subayının Süleymaniye’de tutuklanması olmuştur. Bu olaydan sonra Türk- Amerikan ilişkileri zedelense de, aynı dönemde Erdoğan’ın ABD’yi ziyareti bazı pürüzlerini üzerini örtmüştür.

ABD’nin Türkiye’ye yüklediği Ankara’nın bölgede Ilımlı İslam rolünü üstlenerek, demokratik Büyük Ortadoğu Projesi için model olması gerektiği durumu, İslam dünyasında Amerikan hegemonyasının kurulması için Türkiye’nin ABD tarafından görevlendirildiği imajını uyandırdı.

Türkiye için ılımlı İslam modeli rolü ordu tarafından da kabul görmedi ve laik bir devletin İslami bir devlet olamayacağı öne sürüldü. Bugün var olan durum ise, Türkiye’nin Ortadoğu ülkeleriyle politikası bakımından aktif bir tutum izlediği görülmektedir. Bir taraftan Amerika’nın müttefiki olmaya devam eden Türkiye, diğer taraftan Ortadoğu ülkeleriyle de sıkı ilişkiler kurmakta ve Ortadoğu’da Doğu-Batı arasında bir köprü olmaktan fazla bir dış politikası izlediğini söylemek mümkündür. Türkiye’nin hem projeyi ortaya atan devletlerle, hem de Ortadoğu ülkeleriyle bizzat ilişkilerinin olması, Türkiye’nin bölgedeki stratejik konumunu daha da önemli kılmaktadır
Amerika, 11 Eylül terörist saldırısının ardından Ortadoğu’yu yeniden düzenleme projesini başlatmıştır. Türkiye’nin de bölgedeki Müslüman bir toplum olması nedeniyle, Arap ülkelerine model olarak gösterilmek için iyi bir örnek olmuştur. Türkiye’nin konumu ABD ve AB tarafından farklı yorumlanmıştır. ABD 2004 yılında G-8 zirvesine sunduğu raporda Türkiye’yi tanımlarken, Avrupa ise Türkiye’nin Ortadoğu içinde olmadığını düşünmektedir. AB’ye göre Türkiye bir NATO üyesi aynı zamanda potansiyel bir AB üyesi adayıdır. Avrupa,’ya göre Ortadoğu Arap ülkeleri, İsrail, İran ve Afganistan ile sınırlıdır. ABD’nin önde gelen stratejistlerinden Rutsel, Kaplan ve Goblenz Türkiye’nin bölgedeki önemi için şöyle söylemektedirler;
“Türkiye, Ortadoğu’da ideal bir araçtır. Çünkü Türkiye bu bölgede, birleşik devletler stratejisiningelişmesine aktif olarak katılan ve yakın Doğu/Ortadoğu sahnesinde Amerika’nın yüzünü güldüren tek devlettir.”

ABD’li siyaset bilimci Zbigniew Kazimierz Brzezinski Türkiye’nin Amerika ile müttefikliği konusunda şu ifadeleri kullanmaktadır;

“Türkiye yarım yüzyıldan beri Amerika Birleşik devletlerinin müttefikidir; Kore savaşına katılarak Amerika birleşik devletlerinin saygı ve güvenini kazanmıştır. NATO’nun güvenilir ve kati bir üyesidir. Sovyetler Birliği’nin dağılması ile birlikte Gürcistan ve Azerbaycan’ın bağımsızlıklarını kazanmalarına yardımcı olmuştur. Ve Türk dili ve kültürü açısından politik ve sosyal gelişmelerin enerjik bir biçimde sağlayarak, orta Asya ülkeleri için bir model haline gelebilmiştir. ABD’nin bölgedeki eski Sovyet ülkelerinin bağımsızlıklarını destekleme politikalarına destekçi olması açısından çok önemli bir stratejik role sahiptir.”
Brezezinski, Türkiye’nin Ortadoğu ve Orta Asya için önemli bir model olduğunu ve ABD’ye sadakatini sağladığına vurgu yapmaktadır. Bu vurgudan, Büyük Ortadoğu Projesi’nin sadece Ortadoğu ülkelerine değil, Orta Asya ülkelerine de yönelik olduğunu göstermektedir. 2000 yılına gelindiğinde W.Bush hükümeti Türkiye’nin Orta Doğu’ya model olabilmesi için yeni bir yaklaşım getirerek Türkiye’nin ılımlı bir İslam ülkesi olduğunu vurgulamaya başlamışlardır. Zamanın Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, her fırsatta Türkiye’nin böyle bir rolü üstlenmeyi arzulamadığını vurgulamıştır.
Bu kişisel ve ideolojik bir tavırdan çok, siyasi bir yaklaşımı ve daha geniş bir çevrenin eğilimini temsil ediyordu. Benzer bir açıklamayı, Genel Kurmay 2. Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, görüşmeler için gittiği Amerika’da yapmış ve Türkiye için “ılımlı İslam” tanımın kullanılmasını eleştirmiştir. 28 Ocak 2004’te Başbakan Tayyip Erdoğan Başkan Bush ile yaptığı görüşmenin ardından Türkiye’nin demokratik değerlerin yaygınlaşmasını hedefleyen bu projeye destek vereceğini ve proje içinde anahtar rol oynayacağını söylemiştir. Başbakan Tayyip Erdoğan konuyla ilgili şu ifadeleri kullanmıştır;

“Türkiye daha demokratik, daha özgür, daha barışçıl bir Ortadoğu görmek istemektedir; böyle bir bölge iyi yönetilecek ve etkin bir şekilde işleyen ekonomiye sahip olacaktır. Bu yanlışlıkla idealizm olarak görülmemelidir. Türkiye’nin kendi çıkarları istikrarlı ve barış içinde; birbirleriyle her düzeyde karşılıklı ilişki kurabilen komşulara sahip olmayı gerektirmektedir. Bu yüzden, Türkiye’nin bölgeye yönelik beklentileri BOP’ un olumlu hedefleri ile uyumludur”.

Başka bir konuşmasında da yine Başbakan Erdoğan hükümetinin BOP eş başkanlarından biri olduğunu ve bu görevi yürüttüğünü dile getirmiştir. Özetle, Türkiye yüz yıla yakın bir süredir ABD’nin sadık müttefiki olarak Ortadoğu bölgesi dâhil ABD’nin politikaları doğrultusunda bir siyaset izlemiştir. BOP ’da bu kapsam içerisinde görünmektedir. Şurası unutulmamalıdır ki ABD, BOP’ u uygulamak ve başarılı olmak için Türkiye’ye muhtaçtır. Türkiye bu durumu kendi lehine değerlendirmelidir. Bütün bu hususlar göz önünde bulundurulduğunda, resmi söylemde ve dış politikada desteklenen Türkiye’nin Büyük Ortadoğu Projesindeki aktif rolünün, Türkiye açısından iç ve dış sorunlar doğurması muhtemel görünmektedir.
Yararlanılan Kaynaklar
Hamit Çelik, Ortadoğu’da ABD Politikaları Ve Büyük Ortadoğu Projesi
Ergin Ayan, Ortadoğu’ da Yap-Boz
Metin Aydoğan, Türkiye Nereye Gidiyor
Mahir Kaynak, Büyük Ortadoğu Projesi ve Türkiye Üzerine Stratejik Analizler
Vedat Yenerer, Düşman Kardeşler: ABD İşgalindeki Irak’ta Arap, Kürt ve Türkmen Çatışması
Faruk Sönmezoğlu, Uluslararası ilişkiler Sözlüğü
Talat Turhan, Küresel İhanetin İçyüzü ve Arap Baharı
Sayim Türkman, ABD, Ortadoğu ve Türkiye
Ulvi Keser, Dünyanın Kaynayan Kazanı Ortadoğu
Hüseyin Latif, ABD’nin Türkiye’ye Biçtiği Rol
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Hamit Çelik’e aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Arap Baharı Ve Suriye Politikası Bağlamında Türkiye – İran İlişkilerine Bir Bakış…

Arap Baharının Türkiye-İran İlişkilerine Etkisi

2011 yılında Tunus’ta bir seyyar satıcının kendisini yakmasıyla başlayan ve Arap Baharı olarak adlandırılan süreç Ortadoğu’daki tüm dengeleri değiştirirken aynı zamanda Türkiye’nin bölge ülkeleri ile olan ilişkilerine de yansımıştır. Çalışmanın ana teması gereği bu sürecin analizi yapılmayıp sadece İran ve Türkiye ilişkilerine olan yansımaları değerlendirilecektir. Ortadoğu’daki baskıcı rejimlere karşı başlayan isyan dalgasının Tunus ve Mısır sürecine hem İran hem de Türkiye iyimser yaklaşmıştır. Ancak isyanların Suriye’ye sıçraması ile birlikte Türkiye ve İran arasında derin bir ayrılık ortaya çıkmıştır. Ortadoğu’daki halk hareketlerini önce “İslami uyanış” olarak değerlendirip, İran Devrimi’nin bir uzantısı olduğunu dile getiren İran yönetimi, Tunus’ta ve Mısır’da uzun zamandan beri kendisine karşıt olan liderlerin devrilmesini çıkarları açısından uygun görmüştür. Çalışmanın bu kısmında İran’ın ve Türkiye’nin Arap baharına bakış açıları, Suriye sorunu özelinde değerlendirilecektir. İran’ın Suriye sorununa yaklaşımında tarihi İran-Suriye stratejik işbirliğinin büyük önemi vardır. Bu işbirliğinin kısa bir değerlendirmesi yapılarak İran’ın, Suriye sorununa yönelik politikaları açıklanacaktır.

Tarihi İran-Suriye Stratejik İşbirliği

Uzun süre ABD tarafından aynı yaklaşımla değerlendirilen Suriye ile İran arasında, uzun yıllara dayanan ve hem bölgesel gelişmelerle hem de bölge dışı gelişmelerle yakından ilgisi olan bir müttefiklik ilişkisi söz konusudur . İkili arasındaki yakınlığın önemli nedenlerinden biri, Suriye’nin bölgedeki stratejik konumu ve İsrail karşıtlığıdır. Öte yandan Suriye’nin İran İslam Devrimi’nden önce muhaliflere verdiği destek; kendilerine Filistin kamplarında eğitim verilmesi ve lojistik destek sağlanması şeklinde olmuştur. Bu doğrultuda Camp David Anlaşması ve sonrasında İslam Devrimi ile Mısır’dan uzaklaşan İran, Suriye’ye yakın bir tutum sergilemiştir. Bununla birlikte 1980-1988’de bölgede yaşanan İran-Irak Savaşı’nda da Hafız Esad, İran’a destek vermiştir. Hafız Esad’ın desteğine karşılık veren İran ise, Suriye’de yaşanan halk ayaklanmalarının sert bir şekilde bastırılmasında Şam yönetiminin yanında olmuştur. Daha sonra her ne kadar Lübnan siyasetinde Hizbullah’ın giderek yükselmesiyle ikili arasında bir gerginlik yaşansa da bu, uzun süreli olmamıştır. İki ülke arasındaki ilişkiler, doksanlı yıllarda da gelişerek sürmüştür. Özellikle petrol gelirleri giderek artan İran yönetiminin Şam’a verdiği ekonomik yardımlarla birlikte ikili arasındaki ilişkiler daha da perçinlenmiştir. Hafız Esad’ın ölümünden sonra iktidara gelen oğlu Beşşar Esad döneminde iki ülke arasındaki ilişkiler yakınlığını korumuştur. ABD’nin 2000’li yıllarda Suriye ve İran’ı “şer ekseni” olarak tanımlamasıyla bu iki ülke için işbirliği, önemini bir kez daha göstermiştir. Son olarak AKP döneminin ilk yıllarında Suriye-Türkiye arasındaki yakınlaşma İran’ı tedirgin etmiş ve İran, bu doğrultuda 2006 yılında Ortak Güvenlik Anlaşması imzalamıştır.

İran ve Suriye Sorunu

Ortadoğu’da tarihi uzun yıllara dayanan iktidarların düşmesine neden olan halk hareketlerini İran, “İslam uyanışı” olarak değerlendirmiş ve isyanların İran İslam Devrimi’nin bir uzantısı olduğunu ileri sürmüştür. Aynı şeklide Mısır, Tunus ve Libya’da sorunlar yaşadığı yöneticilerin devrilmesinde de herhangi bir olumsuzluk görmemiştir. Ancak olayların 2011 Mart ayında Suriye’ye sıçraması ile birlikte İran, halk hareketlerine yönelik tutumunu tamamen değiştirmiştir. İran, söz konusu halk hareketlerinin aslında İran’a yönelik olduğunu ve Batı tarafından düzenlendiğini dile getirmiştir. Tahran yönetiminin genel algısı, Suriye’deki olayların bir ABD-İsrail komplosu olduğu yönündedir. Doğruluğu tartışmalı olmakla birlikte İran’ın Suriye olaylarına yönelik iddialarından biri de halk hareketleri ile hedeflenen şeyin tarihi Suriye-İran işbirliğini bitirip bölgede İran’ı yalnızlaştırmak olduğudur. Uluslararası arenada Suriye sorununa yönelik büyük bir fikir ayrılığı olmasına rağmen genel olarak iki farklı tavır sergilenmektedir. Birincisi, Suriye’de yaşanan olayların bir insan hakları sorunu olduğu ve bu nedenden dolayı Suriye muhalefetinin desteklenmesi gerektiği yönündedir. Söz konusu kesime Türkiye de dâhil edilmektedir. Buna karşı, yaşananların Suriye’nin iç sorunu olduğu ve dışarıdan herhangi bir müdahalenin olmaması gerektiği iddiası da başka bir kesim tarafından ileri sürülmektedir. Söz konusu kesime Rusya, Çin ve İran gibi devletler öncülük etmektedir.
İran’ın, Suriye’de Esad yönetiminin yanında durduğunu her platformda açıkladığı bilinmektedir. İran bu açıklamalarını Esad’a verdiği silah, ekonomik ve daha birçok yardım yoluyla hayata geçirmektedir. Ancak İran’ın Türkiye’nin aksine Esad yönetimini desteklemesi, iki ülke arasında sorunlar yaşanmasına neden olmuş ve karşılıklı eleştiriler dile getirilmiştir. Bir sonraki başlıkta, Türkiye’nin Suriye sorununa yönelik tutumu değerlendirildikten sonra Türkiye ve İran arasında Suriye sorunu ile ilgili olarak yaşanan sorunlar ve her iki tarafın birbirilerine yönelik eleştirilerine değinilecektir.

Türkiye ve Suriye Sorunu


Türkiye-Suriye arasında yukarıda değinilen olumlu gelişmeler, Suriye olayları ile büyük bir kopuşla sonuçlanmıştır. Arap baharının ilk gününden itibaren halk hareketlerini desteklediğini dile getiren Ankara yönetimi, Ortadoğu’da meydana gelen gelişimleri yakından takip etmiştir. Başından beri Suriye ile iyi ilişkiler kurmaya çalışan Türkiye, aynı zamanda Suriye yönetimine iç politikada reform çağrılarında da bulunmuştur. Ancak söz konusu reformların hem yapılmamış olması hem de Suriye yönetiminin gösterilerde şiddeti ön plana çıkaran bir tutum sergilemesi, Türkiye’yi Suriye yönetimine karşıt duruma getirmiştir. Türkiye, İran’ın aksine Suriye’de yaşananların Esad yönetiminin hatası olduğunu ve Esad’ın bir an önce yönetimden çekilmesi gerektiğini belirtmiştir. Ankara yönetimi, Suriye’deki muhalefete destek vermiş aynı zamanda Suriye muhalefetinin örgütlenmesi yönünde de çalışmalarda bulunmuştur. Medyada yayınlanan haber ve görüntülerde Suriye muhalefetinin yoğun bir şekilde Türkiye’de bulunduğu görülmektedir. Bunun yanında Suriye’deki savaştan kaçan yüz binlerce Suriyelinin de Türkiye’nin güney illerine akın etmesi, Türkiye’nin Suriye sorunundan doğrudan etkilenmesine neden olmuştur. Suriye’deki sorunun Türkiye’nin bir iç meselesi olduğu ve Türkiye’nin böyle bir durumda sessiz kalamayacağını dile getiren Türk yöneticiler, Suriye’ye dışarıdan herhangi bir müdahaleye de sıcak bakmaktadır. Türkiye’nin Suriye sorununda muhalefet yanlısı yaklaşımı, ulusal ve uluslararası platformlarda yoğun tartışmaları da beraberinde getirmiştir.
Görüldüğü üzere, Türkiye Suriye’deki sorunlardan dolayı Esad yönetimini suçlamakta ve muhalefeti desteklemektedir. İran ise, Türkiye’nin aksine Suriye’de yaşananların bir komplo olduğunu ve muhalefetin dışarıdan emir aldığını ileri sürmektedir. İki ülke arasındaki bu farklı yaklaşım, AKP döneminde gelişen İran- Türkiye ilişkilerinin gerilmesine neden olmuştur. Türkiye ve İran’ın Suriye ile olan ilişkilerinin kısa bir değerlendirmesi ve iki ülkenin Suriye sorununa yönelik yaklaşımına değinildikten sonra Suriye sorunundan dolayı gerilen İran-Türkiye ilişkileri bir sonraki başlıkta ele alınacaktır.

Suriye Sorunu ve Gerilen Türkiye-İran İlişkileri

İran’ın Türkiye’ye Yönelik Eleştirileri

Türkiye’nin Suriye’ye yönelik İran’ın tam tersi bir politika yürütmesi, Tahran yönetiminden Türkiye’ye yönelik büyük eleştirilerin gelmesine neden olmuştur. Hem İran medyasından hem de Tahran yönetiminin çeşitli yetkililerinden gelen eleştiriler, aynı sınıf içerisinde değerlendirilememektedir. Uygur, dini ve askeri kesimden gelen eleştirilerin daha sert olduğunu, hükümetin ise daha örtülü bir eleştiride bulunduğunu dile getirmektedir. Bunun yanında İran’ın en büyük eleştirisi, Türkiye’nin Suriye’deki durumdan istifade etmeye çalıştığı ve Batının oyununa geldiği
yönündedir. İran’dan Türkiye’ye karşı yapılan eleştirilerden bir diğeri de, başta Bahreyn, Suudi Arabistan gibi ülkelerdeki baskıcı rejimlere rağmen Türkiye’nin bu ülkelerle kurduğu yakın ilişkinin, Türkiye’nin Esad yönetimine yönelik yaklaşımıyla çeliştiğidir. İran’ın dini kesimlerinin Türkiye’ye yönelik eleştirileri daha sert olmakla birlikte bu kesim, Türk dış politikasının Amerika ve İsrail ile danışıklı dövüş üzerine kurulduğunu ve bu durumun Müslümanları arkadan hançerlemekle eşdeğer olduğunu ileri sürmektedir. Özetle İran’dan Türkiye’nin Suriye bunalımına karşı tutumuna yönelik getirilen eleştiriler; Türkiye’nin Amerikancı bir politika izlediği, altından kalkamayacağı bir yükün altına girdiği, Müslümanlara ihanet ettiği ve Ortadoğu’daki direniş eksenini kırmaya yönelik yürütülen bir komploya destek verdiği şeklinde ifade edilebilir.

Türkiye’nin İran’a Yönelik Eleştirileri

İran’ın Esad yanlısı politikaları, Türkiye tarafından eleştirilmekle birlikte Suriye sorunun çözümünde önemli bir aktör olan İran’ın tavır değiştirmesi için Türkiye’nin girişimleri de söz konusu olmuştur. Suriye sorununun “İransız” çözülmeyeceği fikrinden hareketle İran’ının ikna edilmesi için diplomatik yollara başvuran Türkiye, Tahran’a bir takım ziyaretler düzenlemiş ancak istediği değişikliği gerçekleştirememiştir. İlginç bir şekilde Türkiye’nin Suriye’ye yönelik tutumunun ideolojik olarak değerlendirilmesinin yanında, Türkiye de İran’ın Suriye’de ideolojik davrandığını ileri sürmektedir. Ayrıca Türkiye, İran’ı Esad’ın halkına karşı uyguladığı zulme sessiz kalmakla suçlamıştır. Örneğin; Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç bir açıklamasında “İran’ın mezhebi taassup göstererek zulmü desteklediğini” ileri sürmüştür. Türkiye, İran’a yönelik söylem düzeyindeki eleştirilerini uygulamada da göstermektedir. Bu durumun en somut örneği, İran’dan Suriye’ye Türkiye üzerinden yapılan silah yardımlarının Ankara yönetimi tarafından engellenmesidir. Türkiye’nin bu girişimleri Ankara-Tahran ilişkilerinde büyük sorunlar yaşanmasına neden olmuştur. İki ülkenin karşılıklı eleştirilerine rağmen, bazı yazarlar her iki ülkenin de politikalarını yanlış bulmaktadır. Yeni Şafak Gazetesi yazarı İbrahim Karagül konu ile ilgili köşe yazısında, İran’ın Şam yönetimiyle işbirliği içinde olmasının Tahran’ın Suriye’deki çıkarlarını garanti altına alamayacağını; Türkiye’nin ise, sadece muhaliflere destek vermekle bu savaşı bitiremeyeceğini vurgulamaktadır . Yazar devamında Suriye konusundaki Türkiye-İran ayrışmasının, sorunu daha da büyüttüğünü ve çözümünü güçleştirdiğini dile getirmektedir.
Özetle; AKP iktidarının ilk yıllarında büyük bir gelişme kaydeden Türkiyeİran ilişkileri, Suriye sorunu bağlamında sorunlarla karşılaşmıştır. İran’ın ve Türkiye’nin Suriye’de farklı tarafları desteklemesi her iki ülkenin birbirlerine yönelik sert eleştirilerin gelmesine neden olmuştur. Türkiye, Suriye muhalefetine lojistik ve diplomatik destek verip her fırsatta Esad karşıtı söylemlerde bulunurken; İran, jeostratejik nedenlere dayalı tarihi İran-Suriye dostluğunu devam ettirme gayreti içindedir. Bununla beraber, AKP iktidarı döneminde Suriye sorunu nedeni ile Ankara-Tahran ilişkilerinin en kötü dönemini yaşadığı ileri sürülmektedir. İkili arasındaki ayrışmanın bölgede “mezhepsel bir soğuk savaş” başlatması ihtimali üzerinde de durulmaktadır. Türkiye’nin Sünni muhalefeti, İran’ın ise Şii Esad’ı desteklemesi, bu algının ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Öte yandan Türkiyeİran arasındaki sorunun her iki ülkenin çıkarlarını tehlikeye koymasının yanında, bölgedeki sorunların büyümesine neden olması ve mezhepsel bir kutuplaşmayı başlatma ihtimalinin olması da yine konu ile ilgili olarak ileri sürülen iddialardır.

Kaynak

İslam Sargı, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Döneminde Türkiye’nin Irak, İran ve Suriye İle İlişkileri
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, İslam Sargı’ya aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com