Etiket arşivi: Türkler

Eski Türklerde Müzik

Eski Türk kültürü, MÖ 3000’li yıllara kadar varlığı süren bir kültürdür. Bu dönemi konu olarak değerlendiren çalışmalarda, müziğin çok erken dönemlerde bile Türk kültür sisteminde önemli bir yere sahip olduğu ve etraftaki kültürleri önemli ölçüde etkileyecek kadar gelişme gösterdiği düşünülmektedir. İslamiyet öncesi Türk topluluklarında mistik öğelerle destansı şarkı görülmektedir. Şaman, Kam, Baksı gibi isimler verilen Gök Tanrı inancına bağlı bu din adamları, aynı zamanda ozanlık ve hekimlikte yapmaktadırlar. Başkaca halkın toplumsal ihtiyaçlarını da müziği kullanarak çözmeye çalıştıkları bilinmektedir.

Müzisyen tarafları da olan bu kişiler müziğin sosyal işleviyle beraber dini işlevi de bu kişiler tarafından sağlanmıştır. Arkeolojik kazılarda meydana çıkartılan çeşitli çalgı aletleri ve dans figürlerini gösteren mağara görselleri bunun en büyük kanıtı niteliğindedir. Ayrıca Türk topluluklarının Maveraünnehr’e göç etmeye başladıkları dönemlerde elinde kopuzu olan ve çalgı aletine çalan bununla birlikte şarkılar söyleyen sanat adamı tipi görülmeye başlanmıştır. “Ozan” olarak bilinmekte olan müzisyenler, Orta Asya’dan kopuzla birlikte müzik geleneklerini, şarkı türlerini beraberinde getirmişlerdir.

“9 kök” adı verilen bir müziğin, Türk hakanlarının otağlarında ve ordularında çalgı aletleriyle her gün çalındığı tespit edilmiştir.

Halk müziğinde destan müziğinin çok önemli bir yeri vardır. Manas destanı da destan müziğinin en değerli yapıtıdır. Halk müziğinin değişmeden bugünümüze gelmesindeki en büyük etkenlerden Manasçı halk sanatkarları ve Keremle birlikte söylenen destanlardır. Kırgız-Türk kültürü etrafında müzikal-şiir sanatının en eski örnekleri bulunur. Sınırlı kaynakçadan edinilen veriler doğrultusunda, musikinin yaşanılan hayatın en önemli öğesi olarak kabul görmüştür. Fakat, bu dönemdeki göçebe hayattan dolayı müziğin yazıya dökülmemiş olması, söz ve ezgilerin günümüze kadar gelememesine sebep olmuştur. Türkler kavimler göçüyle, gittikleri yerlere müziklerini götürmüşlerdir. Yapılan müziğin ana temaları Gök Tanrıya yakarış, kahramanlık, savaş, dövüşme ve doğa gibi konular olmuştur.

Ayrıca döneminde adından söz ettiren ünlü müzikçilerden biri olan Sucup Akari, 560 yıllarında on iki perdeli Türk müziği ses sistemini ve kuramını açıklayarak Çinli müzisyenlere sunmuştur. İslamiyeti kabul etmeden önceki Türkler için tedavide müziğin ve dansın, toplumsal hayatın manevi alanında mühim bir yere sahip olduğu bilinmektedir. Çin kaynakçasına göre Türk kültürü ile ilgili yapılan incelemelerde, bulunan ilk örnek Proto Türk kültürünün ana vatanı Shensi ve Kansu olduğu bilinmektedir. Proto Türk kültürünü devam ettirenlerin Türkler’in ataları olduğu düşünülmektedir. Kıyak adı verilen kemençeleri, Kırgız baksıları tedavilerde kullanmaktadırlar.

Şamanlarda ayin yapmak için davul veya def en önemli unsurlar arasında yer almaktadır.

Çünkü davulun diğer dünyalara ileten önemli araç olduğuna inanılmaktadır. Kamların enstrümanlarını Soyotlar, “klaramu at” şeklinde adlandırırlar. Bunu da şamanın atı olarak tanımlamaktadırlar. At figürleriye enstrümanlarını süsleyenler Altay Kamlarıdır. Kamlar kullandıkları davulun iletişim şeklini çaluu yahut tüngür şeklinde isimlendirmektedirler. Esasen bu sözcükler iki farklı şeyi anlatmaktadır. Tüngür davul olarak bilinmektedir. Çaluu da davul enstrümanını çalmak için ağaçtan ortaya çıkartılan deynektir ve bu da daha öncesinde ölen kamın görünüşünü simgeler. Yani her bir kam büyük babalarından ya da analarından ölmüş bir kamın varisidir. Böylelikle bu ruhun telkini sonucunda davulun sahibi olmaktadır.

Şamanlar kendi istekleriyle bu çalgı aletini yaptıramazlar. Akrabalarının ruhları davulu ortaya çıkarmak için kama yol gösterme niteliğinde ışık tutar. Ruhun arzularına tabii olan şaman görevine yeni başladığında onun isteklerini göz önünde bulundurarak çalgı aletini yaptırmaktadır. Biçimiyle birlikte ayrıntıları şamanın istediğini yaptığı ruhun, hayattayken kullanmış olduğu davulla eşdeğer olmaktadır. Ayrıca Türklerin dini ayinlerinde bir müzik aleti bulunmak zorundadır.

Eski Türklerde şamanlar, tefi balığın derisinden yapmışlardır.

Bununla birlikte tefi, balığın kemiğinden yahut ağaçların dallarından ortaya çıkardıkları deyneklerle vurup ve çalarlar. Çaldıkları teflerle çıkardıkları sesler birbirlerine benzemektedir. Çoğu kezde uygulamaları grupla yapmışlardır. Kam olarak bilinen kişiler, insanlar hastayken veya avlanırlarken onlara yardımlarını sunmaktaydı ve enstrümanları olan davul dünyayı göstermekteydi. Davulla bütün dünyayı gezdikleri düşünülmektedir. Şaman, enstrümanı olan davulu çalmakta iken trans haline geçiyordu. Kimi zaman izleyenler şaman ile birlikte trans haline geçiyor, kam titriyor sonrasında ruhlarla konuşuyordu. Şaman elinde ki davulu ile çalarak cinleri, perileri bir araya getirerek ip ya da asa yoluyla kozmik bölgeyi diğerine bağlayan yol olmaktaydı.

Şaman bütün yardımcı ruhları, onlara gereksinim duyduğunda dünyanın her tarafından davet ederek çağırabilirdi. Bu daveti ve çağrıyı şaman davulunu veya defini çalarak yapardı. Törene başlamadan hemen önce, göklere veya yeraltına yolculuk hazırlığındaki bu yardımcıların rolü büyüktü ve önemliydi. Onlar gelip yardıma başladıklarında, kam olarak bildiğimiz kişilerin sesleri gelen hayvanların bağırışları ile kuşlarından çıkan sesleri taklit etmesi, binevi onlara benzer şekilde davranışlarda bulunmasıyla anlaşılmaktaydı. Şamanların kullandıkları davulun karşılığında baksılar da iki telli kopuzla birlikte kötü ruhları uzaklaştırmayı amaçlamıştır. Kopuzun kenarları ses veren maden parçaları ve zillerle süslenmiştir. Yanında bir de değnek şeklinde başında çıngırak ve maden parçaları olan asa bulundururlardı.

Kopuzla birlikte dua okuyan baksı, bu duaları öncesinde bitirmektedir.

Sonrasında da var olan asasının demir halkalarından çıkan sedalar ile transa geçmektedir. “Baksı’nın yardımcısı da vardır. Nedeni ise; biri kopuz çalarken diğeri de kendinden geçercesine dans etmesidir.” Altay Türkleri İslamiyet öncesi Türk müzik kültürünün öncüsü olmakla birlikte göç ettikleri yerlere de bu kültürü yayarak tanıtmışlardır. Bu kültürü daha çok tanımaya yönelik yapılan kazılarda birçok çalgı aleti bulunarak bu dönemde var oldukları görülmüştür. Sovyet bilim adamları Rudenko ve Griaznov Altayların Pazırık ve Başadar vadilerinde kazı yaparken MÖ 3700 yıl öncesine ait eski kilim parçaları bununla birlikte eski bir Türk müzik aleti olan “Çengi”yi bulmuşlardır.

Türkler çalgı aleti kullanmada çeşitlilik göstermişlerdir. Örneğin üflemeli, vurmalı, telli gibi birçok çalgı aleti kullanmışlardır. Doğu Türkistan bölgesinde yapılan kazılarda MÖ ikinci ve üçüncü bin yıllarda Türklerin flüt kullandığı ortaya çıkmıştır. Fergana bölgesinde de zurna kullanıldığı anlaşılmaktadır. Davul sembolik olarak önemli iken Türkler arasında en çok tercih edilen çalgı aletidir. Tarihi çok eskilere dayanan ve iyi ruhları çağıran kötü ruhları gönderen olması nedeniyle tedavide edici olarak bilinen telli çalgı kopuzdur. MÖ XIII. yüzyıldan öncesinde ise düdük, çan, çeng ve dümbelek gibi sapları uzun bağlama şeklindeki enstrümanlardan yararlanmışlardır. Daha sonrasında ise şakşak, zilli maşa ve halile şeklindeki çalgı aletlerini tekkelerde kullanılmışlardır. Ardından da kaşık, mehter zili ve parmak zili bulunmuştur. Türkistan’da pipa olarak anılan Türk musiki çalgısı, Çinliler tarafından MÖ XIII. yüzyılda farkedilmiştir. Udun ise keşfedilme dönemi Orta Çağdır. Yine Orta Çağ’ın başlarında muynuz ve nefir aletleri görülmüş ve bunun yanı sıra pişe, ney, kaval aletleri de kullanılmıştır.

Çift dilli zurna çok eski olmakla birlikte tulum ise yakın doğu üretimidir.

XIII ve XVI. yüzyıllar arasında çıpçığ (bir ağız orgu) adlı çalgı aleti kullanılmıştır. XII. yüzyılda ise tümrü, def, daire, mazhar, zenbez, bendir isminde çalgı aletleri bulunmaktadır. Türkler’de o dönemde popüler olan davul, bir çeşit ilan, işaret ve müzik çalgısıdır. Davul çeşitli zamanlarda çeşitli isimlerle anılmıştır. Çengi aletini Asya Hunları çok sevmiş ve benimsemişlerdir. Bağlama Türklerde telli çalgı olarak en eskisidir. İlk çağda kopuz, Orta Çağ’da tanbur ve sonraki yüzyıllarda ise bağlama adıyla kullanılmıştır.

Türklerde “beşseslilik”, bir oktavlık olan biçimin müzikal altıya ayrılması sonucunda bir oktav içerisinde beş ses aralığının kullanılmasıdır. Batıda bu duruma “pentatonizm” adı verilmektedir. Orta Asya’dan dünyaya yayılan beşseslilik birçok bölgede kullanılmakla birlikte devam ettiği de görülmektedir. Örneğin; Bu duruma Türkiye’de Konya’da, Niğde’de, Eskişehir’de, Urfa’da, ve Erzurum’da rastlanmaktadır. Çin ve Bizans tarihçileri, Batı Türklerinin ve Kırgızların törenlerini detaylı bir şekilde anlatmışlardır. Batı Türkleri ve Kırgızlar davul ve çang gibi çalgı aletlerini tütsü kokuları eşliğinde çalarlardı. Kağanlık simgesi olarak bilinen askeri musiki takımı kağanların himayesinde götürülürdü. En önemli çalgı aleti olarak görülen davula Türkçede köbürg bunun yanı sıra tuğ da denilmektedir. Türk hükümdarlarının musiki takımda bulunan borulardan ve Tabari Türgiş Kağanın çarig adlı takımının içeriğinde Çin kaynakları söz etmektedir. Farabi’den Türkçede çımguk, çıngır ve çak olarak bilinen zil gibi aletlere sanc isminin takıldığını öğrenmekteyiz.

Türgişlerde ordunun hareketleri askeri musiki eşliğinde götürülürdü.

Hunlar davul çaldığında okları fırlatırlardı. Zilleri duyunca ise ok fırlatmayı durdururlardı. Bununla birlikte Türgiş ordusunun da kendine özgü simgeleri bulunmaktadır. Türklerin birçok alanda musiki çeşitlerinin bulunmasının yanı sıra saray musikileri de vardır. Sarayda tören esnasında, eğilerek selam verilmesi gereken sırada teşrifatçı çınlayan bir taşa vurmasıyla işaret verdiğini söylemiştir. Türkçede bu çalgı aleti kengerek olarak adlandırılmaktadır. Mukan Kağanın kızı, Kuzey Chou fagfuru ile evlenirken düğün törenlerinde birçok musiki takımının yanında bir de Kök Türk musiki takımı bulunmuştur. Uygur Kağanlarının Koço’daki sarayında kıyafetlerinden anlaşılarak yüksek mertebeli kişilerden oluşan musiki takımı ney, kanun ve kopuz gibi çelgı aletlerini çalmaktaydılar. Kök Türk otağında musiki aletiyle türkü icra eden ve raks yapan için yer minderi vardır.

Türkler Kaşgari’nin “küg” sözcüğü ile söylediği makamlar ile makamlı şiirler söyleyerek ortaya atarlardı. Dini törenlerde dini metinler davullar eşliğinde yarı şarkı ve yarı vezinli konuşma şeklinde söylenmektedır. Sanskrit gatlıa sözcüğü Budist Türkler için ilahi kelimesi anlamını taşımaktadır. Çin kaynaklarında anlatıldığı üzere yüksek mertebeli kimselerin karşısında raks yapmak bir kulluk göstergesidir. Kuzey Chi boyu, gök ibadeti sırasında raks yapardı. Çin sarayına ait Türkler, fagfurunun karşısında canbazlık gibi rakslar yaparlardı.

Türklerin göçebe hayatları sonucunda ilişkilerini oluştuğu toplumlarla kültürel etkileşime girmişlerdir.

Tarihten bu yana Türk müziğinin Eski Anadolu-Akdeniz, Orta-Asya, Ege, Osmanlı ve Batı kültüründen oluşarak ve çeşitlenerek bugünlere gelmiştir. Çin kaynaklarından Orta Asya müziği ilgili pek çok bilgi elde edilebilmektedir. Buhara, Semerkant, Taşkent şehirlerinden Çinlilerin kendi saraylarına götürdükleri çalgı ekipmanlarıyla uzunca bir süre itibar gördüğü yine bu kaynaklarda anlatılmıştır. Bilhassa Çinliler ile ilişkiler Hun imparatorluğu döneminde daha çok artmıştır. Birbirleriyle evlenmeleri sonucunda Çin ve Türk hükümdar ailelerinin ilişkiler yakınlaşmış, bundan kaynaklı kültürel olarak etkileşim yaşanmak durumunda kalınmıştır.

Mesela, bir Türk prensesinin Çin İmparatoru Wu-ti ile evlenmesi sonucunda Such’ip o isimli Kuça’da doğmuş olan bir müzisyeni alıp beraberinde götürmesi de tarihi kaynaklarda yerini almıştır. Turfan, kuça, Hotan, noktaları birer ticaret alanlarıdır. Buralardan gelen akımlar Çin’i aşırı şekilde etkilemiştir. Öyle ki Kuzey Çin’de Batı Türkistan müziği etkili olmuştur. Türk topluluklarında, birçok ülkeye ve bunların arasında Çin’e de karşılıklı olarak gönderilen hediyeler içerisinde müzik enstrümanı ile müzisyenlerin de olması bu etkileşim sürecini çoğaltmıştır.

İleride “mehtere” dönüşecek “tuğ” takımının kurulması ve oluşturulması Hunlulardan bu yana Orta Asya bölgesinde hissedilmiştir.

Daha sonrasında ise Osmanlı Devleti zamanına kadar gelen en değerli geleneklerden birisi olmuştur. Egemenlik ve gücün sembolü olan davulla sancağı değerlendirme kuralını Türk padişahları kullanmışlardır. Osmanlı’nın kuruluşuna özel Selçuklu Sultanı Gıyaseddin Keyhüsrev, bir davul ve bir tuğ Osman Gazi’ye hediye olarak göndermiştir. Osmanlı döneminde bu gelenek mehter müziğinin doğuşuyla ortaya çıkmıştır. Orta Asya, Yakın ve Uzak Doğu arasındaki müzik etkileşimlerinde önemli bir merkezdir. XIII. asırın nihayetinde Arap seferleri ile oluşan İslamiyet döneminin Orta Asya’da etkisinin oluşmasıyla birlikte Müslümanlık adım adım Türklerde çoğalmaya başlamıştır. Türklerin İslamiyet’i kabul etmesi X. yüzyıla kadar sürmüştür. İslami ilimler Orta Doğu’da en parlak dönemlerini X. yüzyılda yaşamıştır. Bu devirde ilimde ve sanatta çok hızlı bir gelişme yaşanmıştır.

Kaynak

Emrah Koç, Türk-İslam Medeniyetinde Müzikle Tedavi

 

*Bu çalışmanın tüm hakları, Emrah Koç’a aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Attila'nın Bizans Politikası

Attila’nın Roma Politikasının Temelleri

Attila Han’nın Roma politikalarının temelinde tehdit, yıldırma ve itaat altına alma vardır. Bu politika sistemi uygulanarak hem Doğu Roma hem de Batı Roma vergiye bağlanacak, bu sayede devlete yüklü miktarda altın akışı sağlanacaktır. Attila Han, politik faaliyetlerinin planını günübirlik hadiselere göre yapmamış, aksine uzun zamana yayılan ve sistemli şekilde ilerleyen politikalar üzerine oluşturmuştur. Esas itibariyle Attila Han, tarihi kayıtlarda geçen atası Uldız’ın uygulamış olduğu “Doğu Roma’ya sürekli baskı, Batı Roma’yla ise iyi ilişkiler kurma politikasını” 448 yılına kadar uygulamıştır. Bu tarihe kadar uygulamış olduğu söz konusu politika ile Doğu Roma’yı kesin bir şekilde hâkimiyeti altına almıştır.
Ancak yukarıda geçen tarihten sonra Attila’nın Roma politikasında esaslı değişiklikler olacak ve Roma İmparatorluğu’nun iki kanadını da cüretkâr şekilde tehdit etmekten çekinmeyecektir. Çünkü Attila’nın Hunları imparatorluk olma yolundaki evresini tamamlamıştır. Tarihçi Malalas’ın da dediği gibi, “[…] II. Theodosius ve III. Valentinianus’un saltanatları sırasında Attila her iki imparatora da birer elçi göndererek, benim efendim ve senin efendin Attila, kendisi için sarayını hazır etmesini benim aracılığımla sana emreder” sözüyle kararlılığını, çekincesiz tavrını ve psikolojik baskının nasıl yapılması gerektiğini gözler önüne sermiştir.

Attila devrinde Romalılara karşı daha da büyüyen Hun tehdidi, dış politikada büyük değişikliği beraberinde getirmiştir.

450’li yıllara kadar bilhassa Aetius aracılığıyla hep iyi münasebetler içerisinde olunan Batı Roma İmparatorluğu, artık itaat altına alınması gereken bir düşman haline gelmiştir. Bu sebeple Attila’nın politikalarının asli taktiklerinden biri olan diplomatik manevra ile Batı Roma abluka altına alınarak imha planı için hukukî ve siyasi gerekçelerin avantajları elde edilmeye çalışılmıştır. Aslında şunu da belirtmek gerekir ki; izlenen politikaların temelinde şüphesiz “Attila Han’ın cihan hâkimiyetini gerçekleştirme ideali” yatmaktadır. Nitekim daha önce Uldız Han’ın Doğu Roma yetkililerine sarf etmiş olduğu “[…] güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar her yeri zapt ederim” sözü işte yukarıda bahsedilen ülküden ileri gelmektedir.
Tarihi vesikalara göre, Türk hâkânı Allah tarafından yeryüzüne gönderilip dünyayı idare etmekle görevlendirilmiştir. O, yeryüzündeki bütün insanların başıdır. Bu telakki Türkler’de “Cihan Hâkimiyeti” mefkûresini doğurmuştur. Bu mefkûre ve bilinçle hareket eden Türk hâkânlarından biri olan Attila, Batı Roma’yı mutlaka ele geçirmeli ve sonra da Sasaniler üzerine yürümelidir. Onun cihan hâkimiyeti fikri, Hunların esas politikasının temelini oluşturmuştur.

Attila’nın siyasi politikalarında devletin refahını sağlamak ön plandadır.

Bu bakımdan Hunların refahı, ya doğrudan talan etme ya da üstlerine vergi salma yoluyla komşu ülkelerin arazilerinin metodik bir şekilde yağmalanmasına ve sürekli gelir elde edilebilmesine dayanmaktadır. Bu bağlamda da ilk yöntem Hunların harekât çapının devamlı olarak genişletilmesini gerektirmektedir. Çünkü bir yerin sürekli yağmalanıp gelir elde edilmesi mümkün değildir. İkinci yöntem ise, vergiye bağlanmış devletlerin vergilerinin geciktirilmesini önlemek ve vergi yükümlülüğü altında olan devletlerin tahammül, tükenme eğilimlerini ortadan kaldırıcı önlemler almaktır. Bu sayede devletin ekonomik gelirleri sekteye uğramayacak ve halkın refahı sağlanacaktır.
Attila’nın siyasi politikalarını uyguladığı zaman zarfında maiyetinde bulunan herkes onun hedefleri doğrultusunda görevini koşulsuz yerine getirme çabasındadır. Şöhreti ve askerî hamlelerinin adamları üzerinde pek etkili olduğu aşikârdır. Emri altında bulunan Germen kralları ve ordusuyla cihana korku salarak ordularını hareket ettirmeden dahi hedefe ulaşabilme yetisine sahiptir. Zaten “korkutma” göçebe taktiğinin temel siyasi ve askerî unsurlarından biridir.
Attila, düşmanlarının sabrını tüketen, onların gizli maksatlarını ortaya çıkarmaya mecbur eden ve uzun müzakereler esnasında akıllıca planlar yapmasını bilen mahir bir diplomat olduğundan diplomatik manevralarda istediği faydayı elde edemediği zamanlarda en mantıklısını düşünüp, gerektiğinde hiç çekinmeden savaşa başvurduğu görülmüştür. Ancak savaştan çok, diplomaside zekâsına güvenmiştir. Bu bakımdan onun generalliğinin yanında diplomatlığı da ön plana çıkmıştır. O, zekice bir planlama yaparak düşmana taleplerini kabul ettirmek için genel itibariyle düşman ordularının başka bir cephede olduğu zamanları kullanmasını iyi bilmiştir. Bu sayede düşmanın çaresizliğinden ve yetersizliğinden faydalanarak, politik girişimleri devlet menfaatlerine dönüştürmeyi amaçlamıştır. Onun siyaseti ince ve katî bir satranç oyunu gibi ilerlemiş ve büyük ölçüde başarıya götürmüştür. Her iki Roma’ya uyguladığı politikalarda asıl maksadını gizlemeyi önemli hedefleri arasında tutmuştur.

Ticari – Diplomatik İlişkiler Bağlamında Attila’nın Haraç Sistemi

Öner Tolan, Attila ile Bleda’nın Doğu Romalı yetlililer ile gerçekleştirdiği Margus Barışı kararları arasında yer alan ticaretle ilgili maddeye dikkat çekerek, Attila’nın diplomasi kabiliyeti hakkında kısa bir değerlendirme yapmıştır. Buna göre; Margus Barışı kararları arasında yer alan “ticaret yapmak için eşit şartlarda, emniyetli olan bir yerde bir araya gelinecek” ibaresi üzerinde durulmuştur. Margus Barışı’nda açıkça ifade edildiği üzere Attila’nın, Doğu Roma sınırında tüccarların ve halkın diğer kesiminin yararlanabileceği Pazar yerleri olması için ısrar etmesi Doğu Roma İmparatorluğu ile ilişkilere ve ticarete verdiği önemi göstermektedir. Attila, Doğu Romalılar ile ticari-diplomatik ilişkileri gerçekleştirerek, halkın ihtiyaçlarını karşılayarak, devletinin refah seviyesini yükseltmeyi hedeflemiştir.
Öte yandan siyasi-iktisadi açıdan bakıldığında, Hunlar ile Doğu Romalılar arasında gerçekleşen alışverişlerde Hunların ne şekilde ödeme yaptıkları hususunda herhangi bir bilgiye ulaşamamaktayız. Muhtemelen at ya da başka bir hayvanın takas yöntemi kullanılarak ödeme yapılmış olması mümkündür. Ancak bir diğer taraftan düşünüldüğünde, vergiler ve fidyeler sayesinde elde edilen yüklü miktarda altınla da satın alınan herhangi bir ürünün bedelinin kolaylıkla ödenebilmesi olasıdır.

Burada akla hemen, II. Theodosius döneminde vergi şeklinde alınarak elde edilen altınlar gelmektedir.

Şayet ticari münasebetlerde altın kullanılmış ise, alışveriş kanalıyla altınların Doğu Roma sarayına tekrar dönme olasılığı yüksektir. Aynı şekilde yine ticaret yoluyla Doğu Roma altınlarının Hun hazinesine akmaya devam etmesi mümkündür. Bu ihtimaller göz önünde bulundurulduğunda, Hun-Doğu Roma münasebetlerinin tüccarlara ve asilzadelere yarar sağladığı düşünülmektedir. Bu gelişim, zamanla II. Theodosius’un Attila’ya yüklü miktarda haraç ödediği bir sistemi meydana getirmiştir.
II. Theodosius, patron-müşteri ilişkisinde baskın işbirlikçi konumundaki Attila’ya bir himâye şekli olarak altın nakli sunarken, barış için haraç ödemesi Doğu Roma İmparatorluğu üzerindeki Hun egemenliğinin açık ispatıdır. Diplomatik gerilim anlarında II. Theodosius’un imdadına yine altın ve değeri yüksek hediyeler yetişmiştir. Bu şekilde olası bir krizde Attila’nın gönlünü almak istemiştir. Bunun aksine Attila, II. Theodosius’a karşı diplomatik üstünlüğünü her fırsatta hissettirmiştir. Bunun en güzel örneği; kendisine karşı düzenlenen komployu (ya da suikasti) ortaya çıkardıktan sonra elçiler aracılığıyla Doğu Roma imparatoruna, Priscus’tan öğrendiğimiz şekliyle, “[…] Attila, asil soyunu muhafaza etmişken, Theodosius onun kölesi durumuna düşmüştür, çünkü o, haraç ödemek zorundadır,” mesajını iletmesi olmuştur.

Constantius’un Evlilik Meselesi ve Attila’nın Meseleye Bakışı

Attila, Doğu Roma elçilik heyetinin kendisini ziyareti sırasında kâtibi Constantius’un evlenmesi meselesini bir devlet sorunu yapıp diplomatik malzeme olarak kullanmakta kararlıdır. Attila’nın iddiasına göre, Constantius, 444 yılında imparatorluk sarayına bir elçilik görevi sırasında, imparatorun Constantinopolis’te varlıklı ve iyi aileye mensup bir kadınla kendisini evlendirmesi karşılığında, Hunlarla uzun sürecek bir barışı gerçekleştirmek için II. Theodosius ile pazarlık yapmıştır. II. Theodosius pazarlığa olumlu yanıt vermiş ve kendisine Saturninus’un kızını vereceğini vadetmiştir.
Ancak onun aday göstermiş olduğu kız hangi şartlar altında gerçekleştiği bilinmemekle birlikte imparatorluğun doğu sınırının güvenliğinden sorumlu olan General Flavius Zeno tarafından ele geçirilmiştir. Kız, bu generalin kıdemli subaylarından ya da bazı kaynaklara göre akrabalarından Rufus ile evlendirilmiştir. Ayrıca, Gibbon’a göre kızın tiksinmesi, iç karışıklıklar ve servetinin haksız yere gasp edilmesi gayretli olan Constantius’un da hevesini kaçırmıştır.
Bunun üzerine Constantius, Hun kralına kendisine yapılan hakareti ihmal etmeyip sonuçlandırmasını, kendisine kızın verilmesini veya ona eş değer bir kız verilmesini ve bu sayede çeyiz getirmesini sağlaması için yalvarmıştır. O halde Attila, Constantius’un kendisine söz verilen kızı almasını ya da benzer mertebede bir başkasının verilmesini istemiştir. O, Zeno’nun müdahalesi hakkında imparatorun bilgilendirilmesi ve ona karşı önlem alınması için Doğu Roma sefiri Maximinus’a talimat vermiştir. Maximinus’a imparatora iletmesi için “[…] sözde durmamanın soyluluğa yakışmayacağını ve Constantius’u kandırmayı bırakıp ona verdiği sözü tutmasını” söylemiştir.

Onun bu mesele üzerinde durmasının sebebi; Constantius’un kendisine Romalı ve varlıklı bir kız alabilirse, Attila’ya çok para vermeyi vadetmiş olmasıdır.

Attila, Constantius’un evlilik meselesi üzerinden yine hareket ederek söz konusu kızın imparatorun rızası olmaksızın başka bir kimseye verilmesinin uygun olmadığını, bunun zıddına teşebbüs edenlerin derhal cezalandırılması gerektiğini, yoksa imparatorluğun durumunun kölelerine dahi söz geçiremeyecek seviyeye geleceğini ve isyana teşebbüs eden kölelerine karşı Hun kuvvetleriyle kendisinin yardıma geleceğini ifade etmiştir.
Bu açıklamaları elçi Maximinus imparatora iletmiştir. Onun ithamları ve II. Theodosius’un bir generalini kontrol altına alabilmesi için umulmadık yardım teklifi Maximinus’un diplomatik faaliyetlerini daha da zor durumda bırakmıştır. Zaman zaman Maximinus kendi tercümanının bir çeviri hatası yapıp yapmadığından şüphe etmiş olmalıdır. Ancak bu şüphesini herhangi bir hadiseye dayandıramamaktadır. Attila’nın alaycı sözleri şüphesiz ki, Doğu Roma elçisini rahatsız eder niteliktedir. O, bu sayede Romalılara istediğini yaptırma çabasında olmuştur.
Priscus’a göre, Doğu Roma hükümeti Constantius’a birçok özür dilemeler ve yararsız girişimlerden sonra zenginliği ve güzelliğiyle meşhur ve Roma hanımlarının baş sırasında yer alan Armatius’un dul karısını gözden çıkarma özverisinde bulunmuştur. Armatius’un hastalanarak ölümünden sonra onun soyca ve servetçe ileri gelen karısı imparator tarafından Constantius ile evlenmeye ikna edilmiştir. Bu sayede Hunlar ile aralarında sorun olan Constantius meselesi çözüme kavuşturulmuştur. Attila yine durumdan ustaca istifade etmiş ve meselenin lehlerine sonuçlanmasını sağlamıştır.

Doğu Roma Elçilik Heyetine Karşı Attila’nın Politikası

Doğu Roma’da İmparator II. Theodosius’un M.S. 450 yılında ölümü sonrasında Marcianus’un (Marcian) başa geçmesi, Doğu Roma siyasetinde yeni dönemi beraberinde getirmiştir. Theodosius döneminde Hunlar’a ödenen ağır vergiler, İmparator Marcianus’un yönetimi tarafından reddedilmiş ve bundan böyle Hun İmparatorluğu’na vergi ödenmeyeceği bildirilmiştir. Bunun üzerine Attila, Doğu Roma imparatorunu savaş ve topraklarını yağmalama fikriyle tehdit etme niyetindedir.
Bu durumda o, Doğu Roma ile Hunlar arasındaki barışı askıya almıştır. Bir hayli öfkelenmiş olan Attila, tehditlerini iletmesi için elçiler göndermiştir. O, Theodosius tarafından kabul edilmiş haracı talep ettiğinde, savaş ile tehdit etmiştir. Romalılar ona elçi Apollonius’u göndererek cevap vermiştir. Constantius meselesinden hatırlanacağı üzere onun kardeşi, eş meselesi nedeniyle Attila aracılığıyla Theodosius’tan iade-i itibar talep eden Constantius’tur. Bu iki kardeş de Hun-Doğu Roma ilişkilerinde önemli bir yere sahiptir. Çünkü biri Theodosius döneminde, diğeri de Marcianus döneminde Hun siyasetinin içinde olmuşlardır.

Zeno’nun dostlarından biri olan General Apollonius, elçi olarak Hun ülkesine gönderilmiştir.

Elçi, Istrum’u geçmiş, ancak Hun ülkesine giriş izni verilmemiştir. Çünkü Attila, Apollonius’u kabul etmemiştir. Bunun nedeni ise, en muteber ve kral soyundan adamlar tarafından kendisiyle hem fikir olunan haracın ona gönderilmemesidir. Attila, İmparator Marcianus’un bu saygısızlığı devam ettiği sürece elçiyi hor görerek huzuruna kabul etmeyecektir. Bu vaziyette elçi Apollonius’un yerine getirdiği vazife ve takındığı tavır, cesur bir adamın hareketidir. Zira Attila, elçilik heyetini huzuruna kabul etmemiş ve elçi ile konuşmayı reddetmiştir.
Buna rağmen o, imparatordan kendisine gönderilen her hediyenin teslim edilmesini elçiye emretmiş, aksi halde onlar teslim edilmezse ölümle tehdit edileceğini bildirmiştir. Apollonius ise, “hediye ya da ganimet olarak alabildikleri şeyi talep etmek, Hunlar için uygun değil […],” şeklinde cevap vermiştir. Onun burada kastetmek istediği husus şudur: Eğer Hunlar onu elçi olarak kabul ederlerse, talep edilen hediyelerin onlara hediye şeklinde verileceği, eğer Hunlar onu öldürürse veya uzağa gönderirlerse, hediyelerin ganimet şeklinde olacağı anlatılmaktadır. Böylece Apollonius hiçbir şey elde edemeden ve başaramadan Hun ülkesinden ayrılmıştır.
Anlaşıldığı üzere Attila, politikasından taviz vermemiş, imparatorluğunun menfaatleri çerçevesinde mevcut şartları korumaya çalışmış, ancak Romalılar da Marcianus dönemi ile birlikte dış politikada direnç göstermeye başlamışlardır. Bu gelişme, Hun-Doğu Roma ilişkilerini büyük ölçüde bozmuştur.
Yararlanılan Kaynaklar
Yusuf Acar, Attila’nın Batı ve Doğu Roma İmparatorluğu Üzerinde Uyguladığı Siyasi Politikalar
Öner Tolan, Avrupa Hunlarında Devlet Teşkilatı ve Sosyo-Ekonomik Yapı, TOD, Yıl 7, Sayı 20, Aralık 2014
Osman Karatay, Doğu Avrupa Türk Tarihi’nin Ana Hatları, Karadeniz Araştırmaları Dergisi, S.3, Güz 2004
Mihail Artamonov, Hazar Tarihi
Geza Feher, Bulgar Türkleri Tarihi
Ali Ahmetbeyoğlu, Grek Seyyahı Priskos’a Göre Attila Hunları
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Yusuf Acar’ aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Dönemsel Şartlar Ve Osmanlı Ordusunun Tarihi

Türk teşkilat tarihi içerisinde önemli bir yere sahip olan “ordu” Hakan’ın karargâhı anlamına gelmektedir. Ordunun yapılandırılmasına dair ilk uygulamaların Büyük Hun Devleti zamanında olduğu ve Mete Han’ın M.Ö. 209’da orduyu onluk sistem üzerine bina ettiği bilinmektedir. Büyük Hun Devleti ile başlayan ordunun yapılanma sistemi Büyük Selçuklu Devleti ile Anadolu coğrafyasına kadar ulaşmıştır. Moğol istilasının getirdiği kargaşa ortamında şekillenmeye başlayan Osmanlı Devleti de, teşkilata büyük önem vermiş ve kadim köklere bağlı kalarak askeri teşkilatını şekillendirmiştir. Bu şekillenmede Anadolu Selçukluları, İlhanlılar ve Memlukluların etkisi olmuştur. Kuruluş döneminde ilk önceleri yalnızca savaş sırasında bir araya gelen atlı
akıncılardan ibaret olan bir askerî güç bulunuyordu. Orhan Bey döneminde, Vezir Alâeddin Paşa ile Çandarlı Kara Halil’in tavsiyeleriyle Türk gençlerinden oluşturulan ilk düzenli ordu kurulmuştur. Sultan I. Murat döneminde Selçuklu Devleti örnek alınarak “Yeniçeri Ocağı” adıyla 1362 tarihinde, daimî ve ücretli bir ordu kurulmuştur.
1402’deki Ankara Savaşı’ndan sonra Fetret Devri’nde tahta çıkan Çelebi Mehmet ve oğlu Sultan II. Murat döneminde ordu tekrar düzene sokulmuş, artan asker ihtiyacını karşılamak üzere de “Devşirme Kanunu” çıkarılmıştır. Osmanlı Devleti’nin temel askerî güçlerinden birini de, temelini Tımarlı Sipahilerin oluşturduğu Eyalet Kuvvetleri teşkil ediyordu. Bu sistem yalnızca askeri değil aynı zamanda mali ve idari alandaki bir yapılanmayı da şekillendiriyordu ki Anadolu Selçuklu Devleti’nin uygulaması olarak intikal etmişti. XVII. ve XVIII. yüzyıllardan itibaren Avrupa orduları eğitim, teçhizat ve teşkilâtlanma bakımından modern bir hüviyete kavuşurken, Osmanlı Ordusu bu gelişmelere ayak uydurmak yerine daha da kötüleşmiştir. Bu kötü gidişi durdurmak
amacıyla yapılan çalışmalarda, askerî meseleler üzerinde yüzeysel durulmuştur. Sultan IV. Murat ve Köprülüler dönemi reform girişimleri kısa süreli iyileşmeler getirmiş, ancak kesin bir çözüm olamamıştır. Sultan II. Osman’ın, Sultan IV. Murat’ın ve Köprülülerin açtığı bu çığır Lale Devri ile birlikte yeni bir biçime bürünmüştür. Lale Devri’ni müteakip tahta çıkan Sultan I. Mahmut (1730-1754), Avrupa orduları karşısında, askerî bir ıslahat yapmadan zaferler kazanmanın artık kolay olmayacağını iyice anlamıştı.  Bu nedenle Avrupa’da oldukça tanınmış bir Fransız asilzadesi olan Comte Bonneval’i (Ahmet Paşa) 1731 yılında Avrupa tarzında humbaracı kıtaları kurmakla görevlendirmiştir.  İbrahim Müteferrika ve Humbaracı Ahmet Paşa’nın çabalarıyla humbaracı teşkilatı kurulmuştur.  Sultan III. Mustafa döneminde (1757-1774) ise batı tarzı askerî ıslahatlar hız kesmeden devam etmiştir. Sultan III. Mustafa, Yeniçeri Ocağı ile uğraşmak yerine, topçu sınıfını ve tophaneyi düzenlemeye, bir mühendis okulu açmaya karar vermiştir.
Sultan I. Abdülhamit (1774-1789) XVIII. yüzyıl padişahlarının en güçlü reformcularından biri olmuştur. Sultan I. Abdülhamit, başta Fransa’dan olmak üzere çok sayıda yabancı askerî danışman getirtmiştir. Böylece XIX. yüzyılda egemen olacak olan yeni reform biçimini başlatan padişah olmuştur. 1781 yılında kapatılmış olan Sürat Topçuları Ocağı tekrar açılmış ve Ocak için Tophane’de yeni kışlalar yaptırılarak yeni bir kanun hazırlatmıştır. Sultan III. Selim 1789 yılında tahta çıkmasıyla ıslahatlar yeni bir döneme girmiştir. İstişareye büyük önem veren Sultan 1789’da bir “Meşveret Meclisi” toplamıştır. Yapacağı ıslahatların devlet adamları tarafından sahiplenilmesini istediğinden Meşveret Meclisi’nde ortaya çıkan görüşlere göre hareket etmek isteyen Sultan III. Selim, düşündüğü kapsamlı ıslahat projesini bir süre için ertelemek zorunda kaldı. Çünkü Meşveret Meclisi’ne katılan temsilcilerin çoğunluğu radikal girişimlerden kaçınılmasını, özellikle askeri alanda Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmadan yeni bir askeri ocak ile yenileşmenin gerçekleştirilmesini savundular. Bu görüşe uygu olarak hareket eden Sultan III. Selim, Nizam-ı Cedit hareketini başlattı. Sultan III. Selim, yeni kurulan Nizâm-ı Cedit birliklerinin eğitimi için farklı sınıflara mensup, başta Fransa olmak üzere İsveç, Prusya ve İngiltere’den birçok uzman getirtmiştir. Gerek askerî gerekse de askerî olmayan Batı’ya dönük aydın tipi, Sultan III. Selim döneminde oluşmaya başlamıştır. Bu dönemde Osmanlı Devleti, Avrupa’da ne gibi değişimlerin olduğunun farkına varmıştır. Batı’nın kendisiyle rekabet edebilecek güce ulaştığını daha iyi anlamaya başlamıştır.

Sultan III. Selim döneminde kurulan Nizam-ı Cedit kuvvetleri; topçu, süvari ve piyade olmak üzere üç kısımdan oluşmuştu. Bu dönemde Osmanlı topçuluğu yeni ve ileri bir hüviyete kavuşmuştur. Askerî reformlar sayesinde cephane ve silah üretiminde kalite artmış, devlet kendi kendine yeter duruma gelmiştir. Fakat Sultan III. Selim, reform karşıtlarının çıkarttığı “Kabakçı Mustafa İsyanı” ile 29 Mayıs 1807 tarihinde tahttan indirilmiştir. III. Selim’in başlattığı ıslahatlara, Sultan II. Mahmut döneminde bütün hızıyla devam edilmiştir. Sultan II. Mahmut, ilk olarak Eylül 1808’de Âyânlar ile Sened-i İttifak’ı imzalamıştır. Sened-i İttifak imzalandıktan sonra, padişah ordunun yeniden düzenlenmesi işine girişmiştir. Bozulmuş olan Yeniçeri Ocağı’nı kaldırmayı düşünse de muhaliflerin tepkisinden çekindiğinden, Ocakta düzenlemeler yapmaya karar vermiştir. Ayrıca Yeniçeri kuvvetleri karşısında bir güç dengesi oluşturmak amacıyla, Ekim 1808’de Sekban-ı Cedit Ocağı’nı kurmuştur. Sekban-ı Cedit Ocağı’ndan rahtsız olan Yeniçeriler 16 Kasım 1808’de isyan etmiştir. İsyan üzerine Sultan II. Mahmut 18 Kasım 1808’de Ocağı ilga ettiğini açıklamıştır. Ulemanın ve halkın desteğini alan Sultan II. Mahmut 25 Mayıs 1826’da Meşveret Meclisi’ni toplamıştır. Mecliste alınan karar ile mevcut ocakların dışında “Eşkinci” adıyla yeni ve modern bir ocağın kurulmasına karar verilmiştir. Eşkinci Ocağı’nın kâfirlere benzediğini ileri süren Yeniçeriler, 15 Haziran 1826’de isyan etmiştir. Yeniçeri Ocağı’nı kaldırmayı düşünen Sultan II. Mahmut için bu isyan bir fırsat olmuştur. 17 Haziran 1826 tarihinde Yeniçeri Ocağı ortadan kaldırılmıştır. 17 Haziran 1826 günü yayımlanan bir kanunname ile “Asakîr-i Mansûre-i Muhammediye” adı altında yeni ve modern bir ordunun kurulmasına karar verilmiştir.
Yeni kurulan bu ordunun başkumandanlığı için “Seraskerlik” birimi oluşturulmuştur. Yeni ordunun kurulmasıyla, merkez ve eyalet ordularından oluşan iki yapılı anlayış kaldırılmış, tek ve düzenli bir orduya dönüştürülmüştür. Âsâkir-i Mansûre-i Muhammediye yükümlülüğe dayanan bir sistem olduğundan, millî orduya geçiş sürecinde çok önemli bir aşama olmuştur. Sultan II. Mahmut, saray ve çevresini korumakla yükümlü Bostancı birliklerinin yerine, Avrupaî tarzda “Hassa Birlikleri” ordusunu oluşturmuştur. Yeni ordunun kuruluşuna paralel olarak 1834’de “Mekteb-i Ulum-ı Harbiye” kurulmuştur. Orduyu modern bir yapıya kavuşturmak isteyen Sultan II. Mahmut, Avrupalı uzmanlardan yararlanmak istemiştir. Bu doğrultuda iki kişiden oluşan Prusya askerî heyetini İstanbul’a getirmiştir. Heyette yer alan Yüzbaşı Von Moltke, Türkiye’de dört yıldan fazla kalmıştır.
Sultan II. Mahmut döneminde askeri alanda yapılan düzenlemelerden biri de Prusya’daki Landor Teşkilatı örnek alınarak Redif teşkilatının kurulmasıdır. Âsâkir-i Mansûre-i Muhammediye ordusu ile bütün imparatorluğun güvenliğinin sağlanması mümkün olmuyor, bu ordu için kurulan “Mansure Hazinesi’ne” birçok kaynak aktarılmasına rağmen askerlerin masrafları karşılanamıyordu. Bu soruna çözüm arayan Sultan II. Mahmut’un girişimleri üzerine toplanan Meclis-i Şura’da 1834 Ağustos’unda Redif birliklerinin kurulmasına karar verildi. Redif teşkilatının kurulmasından sonra ordu için Âsâkir-i Mansûre yerine “Âsâkir-i Nizamiye” adı kullanılmaya başlandı. Rediflik barış dönemlerinde çok büyük miktarda askeri silâhaltında bulundurmayı öngörmeyen bir sistemdi. Redif askerleri 23-32 yaş arası gönüllülerden oluşur, haftada iki gün askeri kıyafet giyerek eğitim yapar, diğer günlerde kendi işleriyle uğraşırlardı. Redif taburlarında görevli subaylar da haftada iki gün çalışır ve normal subay maaşının dörtte birini alırdı. Taburlar şeklinde teşkilatlandırılan redif birlikleri sefer halinde silâhaltına alınarak ait oldukları ordu birliklerinde savaşa katılırlardı. Rediflik uygulaması ile devlet bir taraftan mali bakımdan önemli miktarda tasarruf sağlarken, bir taraftan da üretimde düşüşü önlemiş oluyordu.
Tanzimat Fermanı’ndan II. Meşrutiyet’e Osmanlı Ordusu
Tanzimat Fermanı’nın getirdiği yeniliklerden askeri teşkilat da etkilenmiştir. Tanzimat Fermanı ile sınırsız olan askerlik süresi sınırlandı ve askerlik, bütün Osmanlı tebaası için bir vatandaşlık ödevi haline getirildi. Ordunun ismi, “Asâkir-i Nizamiye-i Şahane” olarak değiştirildi ve 1841 yılında askeri kuvvetler, bölge komutanlıklarına bölündü. Asker alma işleri hala eski usulde yapıldığından firarlar ve askere gitmeme eğilimi yaygındı. Askeri alanda yapılan ıslahatların yetersizliğinin iyice gün yüzüne çıkması üzerine Sultan Abdülmecit Mabeyn-i Hümayun ve Hassa Müşiri Rıza Paşa’yı ordunun ıslahıyla görevlendirdi. Diğer taraftan ıslahat konusunun ayrıntılı bir şekilde görüşülmesi için “Meclis-i Muvakkat” adı ile özel bir kurul teşkil edildi. Yapılan çalışmalar neticesinde alınan kararlar Sultan Abdülmecit tarafından onaylanarak 6 Eylül 1843’de bir fermanla ilan edildi. Bu fermanla Osmanlı ordusu, Fransız ve Prusya ordu teşkilatları örnek alınarak yeniden düzenlenmiştir. Serasker Rıza Paşa, Abdülkerim Nadir Paşa ve Mütercim Rüştü Paşa gibi önemli devlet adamlarının katkılarıyla hazırlanan 1843 teşkilatına göre Osmanlı ordusu muvazzaf, yedek, yardımcı ve başıbozuk kuvvetler olarak dört bölüme ayrılmıştır. Osmanlı topraklarının coğrafi konumu, nüfus yoğunluğu ve ulaşım imkânları göz önünde bulundurularak ülke beş ordu bölgesine ayrılmıştır. 1848 yılında çıkartılan bir ilave kanunla bu beş bölgeye, Irak ve Hicaz orduları da ilave edilmiş, bu şekilde ülke yedi ordu bölgesine ayrılmıştır.

6 Eylül 1843 tarihli kanunla askerlik hizmet süreleri de belirlenmiştir. Kanun muvazzaf askerlik süresini beş yıl olarak tespit etmiş, beş yıl muvazzaflıktan sonra yedi yıllık bir rediflik süresi öngörülmüştür. 1844 yılında asker alma kanununda yapılan düzenleme ile ise, her bölge genişliği ve nüfusuyla orantılı olarak asker vermeye başlamıştır. 1846 yılı başlarında “Dâr-ı Şurâ-yı Askeri” de asker alma meselesi ele alınarak bir tasarı hazırlanmıştır. Hazırlanan tasarı “Meclis-i Valâ-yı Ahkâm-ı Adliye”ye sunulmuştur. Mecliste yapılan görüşmelerde son şekli verilen kanun Sultan Abdülmecit’in onayıyla yürürlüğe girmiştir. 1846 asker alma kanunu ile asker almada ocak usulü terk edilerek kur’a usulüne geçilmiştir. Tanzimat Fermanı’nın ilan edildiği sırada topçu, top arabacıları birliği, askeri dökümhane fabrikaları, tophane, fişekhane, baruthane gibi kurumlar Tophane Müşirliği’ne bağlıydı. Tophane Müşirliği bütün bu kurumların idaresi ve topçu sınıfının ihtiyaçlarını karşılama noktasında yetersiz kalıyordu. 1843 tarihli kanuna dayanarak, topçu sınıfının ıslahı ve ihtiyaçlarının karşılamasını yürütmek üzere Meclîs-i Tophâne-i Âmire kurulmuştur. Ordu teşkilatında yapılan düzenlemelerle Seraskerlik makamı yeni bir statüye kavuşturulmuştur. Seraskerlik makamı, sadrazamlık ve şeyhülislamlık makamlarıyla aynı seviyeye getirilmiştir.
25 Haziran 1861’de Sultan Abdülmecit’in ölümü üzerine Osmanlı tahtına Sultan Abdülaziz çıkmıştır. Sultan Abdülaziz tahta çıktıktan hemen sonra ordu ve donanmaya önem verileceğini ilan etmiştir. 1861-1868 tarihleri arasında yeni askerî kıyafetlerin kabulü, tophane ve askerî okulların ıslahı ile orduda modern silahların artırılmasına çalışılmıştır. 1869’dan sonra ise askerî kuvvetlerin yeniden teşkilatlandırılması ve güçlendirilmesine yönelik daha köklü adımlar atılmıştır. 18 Ağustos 1869 (10 Cemaziyülevvel 1286) tarihinde “Kuvve-i Umumiye-i Askeriyye’ye Dair Nizamname” adı ile yeni askeri teşkilat yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Bu kanunla ordu sayısı yediye çıkartılmıştır. Ordunun Nizamiye, Redif ve Müstahfiz olmak üzere üç kısımdan oluşması uygun bulunmuştur. Ordunun çekirdeğini oluşturan Nizamiye kuvvetleri, faal ve yedek kuvvetler olmak üzere iki kısma ayrılmıştır. Redif kuvvetleri de birinci ve ikinci tertip olmak üzere ikiye bölünmüştür. Ayrıca bu kanunla on iki yıldan ibaret olan askerlik süresi yirmi yıla çıkarılmıştır. Sultan Abdülaziz döneminde 1874 Eylülü’nden itibaren Harp Okulu programlarının batı harp okulları programlarına benzetilmesi yönünde çalışmalar başlatılmıştır. Ayrıca yabancı uzmanlardan da yararlanılarak, sık sık manevralar ve harp oyunları tertip edilerek ordunun savaş kabiliyeti geliştirilmeye çalışılmıştır. Sultan Abdülaziz döneminde yapılan düzenlemeler ve yapılanmayla 700.000 kişilik bir ordu çıkartabilecek hale gelinmiştir. Kara ordusu dışında, Sultan Abdülaziz döneminde donanmanın geliştirilmesi için de çaba sarf edilmiştir. Donanmanın mali idari ve askeri bütün sorumluluklarının Kaptan-ı Derya’nın uhdesinde bulunması deniz işlerinin yürütülmesinde sıkıntılara sebep oluyordu. Bu sıkıntıları ortadan kaldırmak için donanmanın idari ve mali işlerini yürütmek üzere 12 Mart 1268’de Bahriye Nezareti kurulmuştur. Böylece Kaptan-ı Derya’nın sadece donanmanın komutanı olması sağlanmıştır. Sultan Abdülaziz döneminde hem dışarıdan alınan hem de kendi tersanelerinde üretilen zırhlı gemilerle Osmanlı donanması uluslararası deniz gücü açısından hatırı sayılır bir konuma gelmiştir.
Sultan Abdülaziz döneminde yapılan düzenlemelerle Osmanlı ordusu, teşkilat ve malzeme yönünden daha kuvvetli bir hale gelmiştir. Ancak mali yetersizlikler, bilgili ve tecrübeli komutanların eksikliği gibi nedenlerden dolayı hedeflenen seviyeye ulaşılamamıştır. Genç Osmanlılara Meşrutiyeti ilan sözü veren Sultan II. Abdülhamit, 31 Ağustos 1876’da Osmanlı tahtına çıkmıştır. Sultan II. Abdülhamit cülus törenlerinden sonra bürokrat ve aydınları davet ederek ülke sorunlarına çözüm aramaya başlamıştır. Sultan II. Abdülhamit saltanat makamına geçtikten hemen sonra askeri eğitimin düzenlenmesi ve modernize edilmesi için harekete geçmiştir. Bunun için 1876’da askerî rüştiyeler açılmış, öğrencilerin askerî rüştiyeler ve askerî idadîlerde eğitim gördükten sonra Harbiye Mektebi’ne girmeleri sağlanmıştır. İlk defa İstanbul dışında Edirne, Manastır, Erzincan, Şam ve Bağdat’ta harp okulları faaliyete geçmiştir. Tanzimat Fermanı’nın ilanından sonra eğitimin önemine vurgu yapmak için – başka kurumlarda olduğu gibi- eğitim kurumlarında en yüksek yetkili kişiye nazır unvanı verilmeye başlanmıştır. 1857’de medreseler dışındaki modern eğitim kurumlarının idaresi için Maarif-i Umumiye Nezareti kurulmuştur. Sultan Abdülaziz devrinde Harp Okulu Nazırı aynı zamanda diğer askerî okulların da nazırlığı görevini yürütmüştür. Sultan II. Abdülhamit döneminde ise bütün askeri okullar 1877’de kurulan Mekâtib-i Askerîyye Nezareti çatısı altında toplanmıştır. Harbiye Mektebi’nin ders müfredatının, Avrupa’daki askeri okulların müfredatlarıyla uyumlu hale getirilmesine gayret gösterilmiştir. Harbiye Mektebi içinde İstihkâm, Topçu, Piyade ve Süvari ile Erkân-ı Harbiye bölümleri oluşturulmuştur. 1878’de tümenlerin kurulması ve muvazzaf askerlik süresinin üç yıla indirilmesine karar verilmişti. 1879 yılındaFransız Jandarma Nizamnamesi tercüme edilerek Âsâkir-i Zaptiye Nizamnamesi olarak kabul edilmiştir. Bu nizamname ile jandarmanın; kuruluş, görev, tayin ve terfileri yeniesaslara bağlanmıştır. 1880 yılında Zaptiye adı Jandarma’ya, Zaptiye Müşirliği de Jandarma Dairesi Reisliği’ne dönüştürülmüştür.

Sultan II. Abdülhamit döneminde ordunun ıslahı için Alman askeri uzmanlardan yararlanma yoluna gidilmiştir. 14 Temmuz 1880’de imzalanan sözleşme çerçevesinde 11 Nisan 1882’de Albay Kaehler başkanlığındaki bir heyet İstanbul’a gelerek çalışmalarına başlamıştır. Ordunun ıslahı için Alman uzmanlar getirilirken, bazı Türk subayları da eğitim için Almanya’ya gönderilmiştir. Sultan II. Abdülhamit, bir taraftan orduyu ıslaha çalışırken diğer taraftan da insan kaynaklarının tespiti amacıyla 1882’de yeni bir nüfus sayımı yaptırmıştır. Alman askerî heyet başkanı Kaehler’in 1885 yılında ölmesi üzerine, Colmar Von der Goltz olağanüstü yetkilerle Alman askerî heyeti başkanlığına getirilmiştir. Von der Goltz İstanbul’da kaldığı 1895’e kadar, askerî eğitim sisteminin genişletilmesinde etkili olmuştur. Ayrıca topçu sınıfı Almanya’dan getirilen yeni toplarla daha modern bir hüviyete kavuşturulmuştur. Alman ıslah heyetinin teklifi doğrultusunda 25 Ekim 1886’da kabul edilen “Asâkir-i Nizamiye-i Şahane’nin Ahzine Dair Kanunname-i Hümayun” ile askerlik ve asker alma sağlam esaslara bağlanmıştır. İlk defa bu düzenleme ile “Ahz-ı Asker
Teşkilatı” kurulmuştur. 1886 tarihli kanunla redif sınıfına dair de önemli düzenlemeler yapılmıştır. Kanun “Mukaddem” ve “Tali” isimli tabular kaldırılarak redifler iki kısımlı sınıflıktan çıkartılıp tek sınıf haline getirilmiştir. Ayrıca her redif dairesi bir tabur çıkaracak şekilde yeniden düzenlenmiştir. 1886 tarihli kanunun 1887 Mart ayında yürürlüğe gireceği kanunnamede yer almıştır.
Muhtemel bir sefer sırasında oluşturulacak cephe gerisi teşkillerinin süratle meydana getirilmesi amacıyla 17 Eylül 1899’da “Seferberlik Nizamnamesi” yayınlandı. Savaş sırasında gerekli olan askeri malzemelerin her an kullanıma hazır bulundurulması için de tedbirler alındı. 18 Şubat 1890 tarihli “Redif Debboylarında İstihdam Edilecek Efrad-ı Askeriye Hakkında Nizamname” ile redif depolarındaki silah, elbise, mühimmat vesaire teçhizatın iyi bir şekilde muhafazası için yeterli miktarda askerin görevlendirilmesine karar verilmiştir. Bu düzenlemelerin dışında özellikle Ermeni isyanlarının olduğu bölgelerde asayişi sağlayabilmek için aşiretlerden ihtiyat süvari alayları oluşturulmasına karar verilmiştir. 20 Kasım 1890 tarihinde çıkartılan “Hamidiye Süvari Alaylarına Dair Kanunname” ile mensuplarını Kürtlerin oluşturduğu alaylar kurulmuş ve bu alaylara “Hamidiye Alayları” adı verilmiştir. 1903 yılının Ocak ayında yürürlüğe giren yeni bir nizamname ile her ilde piyade ve süvariden oluşan jandarma alaylarının kurulması kabul edilmiştir. Ayrıca jandarma alaylarına bağlı olmak üzere bazı vilâyetlerde seyyar jandarma taburları oluşturulmuştur.
Yararlanılan Kaynaklar
İsmail Efe, Orduda Islahat Ve Ordu Müfettişlikleri (1908-1920)
Yusuf Halaçoğlu, XIV-XVII. Yüzyıllarda Osmanlılarda Devlet Teşkilatı ve Sosyal Yapı
Kaşgarlı Mahmud, Divanü Lügati’t-Türk
İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, Cilt:1
Mithat Sertoğlu, Resimli Haritalı Mufassal Osmanlı Tarihi, Cilt:5
Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu
Fuat Köprülü, Bizans Müesseselerinin Osmanlı Müesseselerine Tesiri
Nafi Atuf Kansu, Türkiye Maarif Tarihi
Roderic H. Davidson, Küçük Kaynarca Antlaşmasının Yeniden Tenkidi
Auguste Boppe, On Sekizinci Asırda Fransa ve Türk Askerliği
Halil Cin ve Ahmet Akgündüz, Anayasa ve İdare Hukuku
Bülent Tanör, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri

*Bu çalışmanın tüm hakları, İsmail Efe’ye aittir.
*Bizimle iletişim kurmak için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Eski Türklerde Silah

Orta Çağ’da, Avrasya çöllerinde göçebe halklar arasında yaşayan, kendilerini tarihî savaşları ve sanatsal yönleri ile tanıtan ve üç asır içinde Altay’a yerleşen, I. bin yılın ortalarında, Eski Türkler olmuşlardır.
Türkler, VI. asırda Avarların yönetimini dağıtarak, güçlü bir askerî yönetim kurmayı başarmışlardı.
Birinci Göktürk Kağanlığı, Doğu Avrupa ve Doğu Asya civarlarında yaşayan Avrasya çöllerinin göçebe kabilelerini kendi yönetimine ve Orta Asya ve Doğu Türkmenistan bölgelerinde yaşayan halkları kendi sınırları kapsamına almıştır.
Eski Türkler, tarihi meydana çıktığı andan itibaren, kültürel değişikliklere uğramışlardır.
Eski Türklerin savaş başarıları, göçebe ve yerleşik etnik birliklerin zengin kesimlerini harekete geçirmiş ve Türklerin savaş kültür bilgilerini ve detaylarını örnek almaya başlamışlardı. Savaş kültür detaylarını; savaş rütbeleri, Orta Çağ Dönemi için çok gelişmiş silah örnekleri, askerde ve atlarda kullanılan askerî donanım, ideolojik ve etnik fikirler olarak açıklayabiliriz.
Orta Çağ’da, Eski Türklerin kültürel örnekleri ve onların yarattığı etki, Türklerin yaşadıkları sınırların dışına çıkmaktaydı.
Avrasya bölgesinin göllerinde ve ormanlık bölgelerinde yerleşen, Türk olmayan etnik gruplar ve kabileler, Türklerin savaş yönetimi, siyasî ve kültürel etkisi altında kalarak Türkleşmişlerdi. Onlar kültürel değişikliğe uğramaktaydılar.
Eski Türk göçebe halkı, kendisine karşı çıkan oturak toprak sahiplerinden korunmak için, merkezi savaş birim ve çeşitli silahlar üretmekteydi. Bu koruyucu strateji, Eski Türkleri Orta Asya bölgesinde, Büyük İpek Yolu ticaretinde ve Doğu Türkistan’da hakim tutmayı başaracaktı.
Eski Türklerin, Çinlilere karşı savaşlarında bir çok başarısızlıklarına rağmen, birkaç asır Türkler güçlü Tan İmparatorluğu’na karşı direnmişler ve özgürlüklerini korumayı başarmışlardı. Zaman içinde, yerleşik ve tarım işleriyle uğraşan devletlerin zayıflaması sonucu, Tan İmparatorluğu, Eski Türkleri kendi siyasî yönetimine dahil edebilmişlerdi.
Orta Çağlar, tarihte savaşlar dönemi olarak bilinmektedir, bundan dolayı silah üretim teknolojisinde, metal işlemecilik sektöründe gelişmeler oluşmuştur. Büyük sayıda silah ihtiyacı, üretim merkezleri ve hükümdara bağımlı derebeyi kabileler arasında vergi ve ticaretle sağlanmaktaydı.
Eski Türklerin ilk devletleri, Birinci Göktürk, İkinci Doğu Göktürk ve Batı Göktürk kağanlıkları, gelişmiş silah üretim teknolojisi ve eğitimli savaş atlarıyla örnek teşkil etmekteydiler. Yakın ve uzak taktiklerde kullanılan savaş silahlarının birçok çeşidi, yaylar, oklar ve hançerler Orta Çağ’a en uygun şekilde geliştirilmiştir. Demir başlıklar ve vücudu koruyan kıyafetleri askerlerin savaşta vazgeçilmez aksesuarları olmuştur. Savaşçılar kıyafetlerine, bir de toplama kemerler dahil ediyorlardı. Savaş atları için de özel sert palan ve üzengi kullanılmaktaydı. Bu usul aslında, atlının rahat etmesi ve savaş alanında ön cepheyi daha rahat görebilmesi için düşünülmüştür. Savaşta, atlının rolü büyüktür. Atlı özel koruyucu kıyafetleri ve kullandığı silahlarla ordunun direği olarak nitelendirilmekteydi.
Eski Türklerin savaş organizasyon bölgelerinde, ordu ve halk arasında ciddî farklar vardır. Göçebe halkın savaş sanat anlayışında ve atlılar ordusunun savaş tekniğinde de değişiklikler oluşmuştur.
VIII. asırda, Batı ve Doğu Göktürk kağanlıklarının dağılması, Eski Türk etnosunun kaybolmasına sebep olmuştur. Göktürk Kağanlığı’nın dağılışından sonra, göçebe Türklerin savaş sanatı kaybolmadı. Türklerin savaş sanat gelişmesini onlara akraba olan Orta Asya bölgesinde yaşayan Türgeş, Uygur, Kırgız, Kimek kağanlıkları ve Karluk Devleti dahilinde devam ettirilmiştir. Eski Türklerin savaş sanat gelenekleri, Orta Çağ’ın diğer göçebe olan Türk halkları tarafından örnek olarak alınmıştır ve Türklerin savaş sanat gelenekleri Moğol halklarına ve günümüze ulaşmayı başarmıştır.
Eski Türklerin Birinci Göktürk Kağanlığı’ndan Önceki Savaş Sanatı
Çin soylarını ve Eski Türk etnik köklerinin rivayetlerini araştırarak bir sonuca varılmıştır, Eski Türkler Hun etnik ve kültür ortamında gelişmişlerdir. Aşına neslinin yönetiminde Eski Türkler, Hun topraklarından III. asırda Orta Asya’nın Alaşana, oradan da V. asırda Gaoçan bölgesine göç etmişlerdir. Bu dönem içinde Eski Türkler Avar adını taşıyan bir kabilenin yönetiminde yaşamışlardı.
VVI. asırlarda, Avarlar, Gaoguyslar ve Batı Dinlinler arasında baş veren savaşlar döneminde, Eski Türkler Avarlar Devleti’nin bölge yöneticileri olmuşlar ve Altay topraklarına taşınmışlardı. Türkler, Avarların kağanlık yönetimini, yerli göçebe kabileler için de desteklemek zorunda idiler. Aynı zamanda ürettikleri metal ürünlerini onlara vergi olarak sunmak zorunda kalıyorlardı. Araştırmacı N. J. Bicurin’e göre “Türk” kavramı Moğolca “Şlem”, yani miğfer demektir. Bu ismi Türkler, Altay topraklarına yerleştikten sonra almışlardı. İsmin asıl kaynağı ise, Altay Dağlarının bir “miğfer”e benzeyiş şekli oluştururdu. Türklerin ismiyle ilgili diğer versiyon, araştırmacı Mahmud Kaşgarî tarafından belirlenmiştir. “Türk”, bir “Ordu” manasını taşıyan bir kavramdır. Buna göre bu isim Türklere, Allah tarafından verilmiştir. “Benim gerçek manada bir ordum var, ona Türk ismi verdim ve Doğu’ya yerleştirdim.” Bu belirlemeler, “halk etimolojisi” rivayetine benziyordu. Yalnız Türkler, Altay’a Avar Kağanlığı’nın koruyucu savaş gücü olarak yerleşti. Aşına Türklerinin sanat abideleri, Alaşan ve Gaoçan bölgelerine yapılan arkeoloji kazıları esnasında maalesef bulunamamıştır. Bu da IIIIV. asırlarda yaşayan Türklerin, savaş sanatıyla ilgili bilgileri kısıtlamaktadır.
XIX. asırda V. V. Radlov tarafından, Türklerin yaşadığı Altay bölgesinde bulunan Berel tipli abideleri incelenmiştir. Bu abidelere A. A. Gavrilova tarafından “Berel tipi” adı verilmiştir. Bu abideler, VVI. asırlara kadar gidiyorlardı. Eski Türkler Altay’a göçtükleri zaman, bir yıl Dağlık Altay topraklarında diğer göçebe kabilelerle birlikte yaşıyorlardı. Bu topraklarda yaşayan kabileler, Türk savaş birliklerine dahil oluyordu. Eski Türklerin yükseliş döneminde birlik oluşturan bu göçebe kabileler güçlü etnososyal ve savaş yönetim sistemi oluşturuyorlardı.
Aşına Türklerinin, Altay abidelerinden bulunan farklı silah çeşitleri, onların harbe verdiği önemi sergilemektedir. Berel abidesinde Eski Türklerin atla birlikte gömülü mezarlıklarında iki tipli savaş yayı bulunmuştur. Bulunan iki tipli, ahşap temelli yaylar, o dönem için zor yapılı ve üzerinde bir çok detayı olan silahlardandır. Birinci tip yaylarda, son uç ve orta yan takmalar dikkat çekiyordu, yayın iç kısmında ve bir köşesinde yamuk çizgiler vardı, bu detaylar yayın ahşap temeline iki taraftan iyice tutunması için ve okçunun rahat atış yapması için düşünülen yöntemlerden biridir. İkinci tip yaylarda, uçları birleştiren, orta köşeli takmalar vardır. Orta köşelerin takmaları uzundur, yayın uçlarına doğru genişlemektedir. Uç köşelerin takmaları uzun, hafif yamuk ve yuvarlak, uçları kesiklidir. Bu kesikler yayın kiriş düğünü için düşünülmüştür.
Dağlık Altay bölgesinde bulunan yaylar büyük boyutları ile dikkat çekmektedir. Yayın gerilme kapasitesi en az 1,5 m. idi. Bu tip yaylar Hanların ve Güney Sibirya göçebe kabilelerinin kullandıkları silahlara benziyordu. Üzerinde Hun geleneği etkisini taşıyan yaylar, orta ve uç takmaları ile bilinmektedirler. Bu yaylarda detayların fazla oluşu, onların gerilim gücünü artırmış olmaktaydı. Yaylar, uzun mesafelere ok atışı, okçunun fiziksel gücü ile bağlantılı idi. Eski Türkler, daha geniş omuzlara sahip olmaları sebebiyle, bu ağır ve büyük savaş yaylarını kaldırabilmekteydiler. Berel tipli abidelerde ise, metal başlıklı oklara çok nadir rastlanmaktadır. Dağlık Altay bölgesinde bulunan ilk göçebe Türklerin yayları birinci binyılın ikinci yarısını kapsıyordu.
Balıktıyül abidesinde, birçok değişik metalden ok başlıkları bulunmuştur. Bulunan tarihî parçalar içinde, farklı ok uçları vardı. Okların uçları, uzun, altı köşeli ve sivriydi. Berel bölgesinde yassı ve dikenli ok başlıkları bulunmuştur. Bu ok başlıkları sivri uçlu ve köşeleri dikenli çıkıntılardan oluşuyordu. Dağlık Altay bölgesinde bulunan bu tarihî yaylar ve oklar, birinci binyılın ikinci yarısını kapsamaktadır ve Orta Asyalı Hun-Sarmat göçebe halklarına uygundur. Bulunan yaylar ve oklar, hafif silahlı ve zırh gömleği olmayan düşmana karşı kullanılıyordu. Uzun ve altı köşeli oklar da savaşta hafif silahlanmış düşmana karşı kullanılabilmekteydi. Ok başlıkları arasında bir de birkaç katlı başlıklar vardır. Bu başlıkları savaşta düşmanın hedeflerini dağıtmak için kullanıyorlardı. Hedefleri dağıtan ok başlıkları, uzun ve özel kanatlardan oluşuyorlardı. Bu özelliklerinden dolayı hedef aldıkları yüzeylerin derinliklerine girebilirlerdi.
Bulunan ok başlıkları içinde çok az rastlanan yassı ve dikenli başlıklardır. Bu oklar özellikle Hunlarda ve Güney Sibirya göçebelerinde sık kullanılabilen aletlerdir. Yalnız, yukarıda söz konusu olan bölgede, dağıtıcı özellik taşıyan ok başlıkları bulunamamıştır. Dağlık Altay’da Berel bölgesinde bulunan savaş aletler arasında, ilk Türklerin sivri süvari kılıçları bulunmuştur. Dağlık Altay’da bulunan Eski Türklerin arkeolojik kalıntılarında savaş eşyaları bulunmuştur. Savaş eşyaları, özellikle Berel abidesinde çıkarılmıştır. Birkaç tipli süvari kılıçları vardır. Birinci tip kılıçlar kesişmesiz, sivri uçlu ve uzun, düz kılıç demirlidir. Süvari kılıçlarının ikinci tipi, yamuk kesişmeli, sivri uçlu, uzun, düz, demiri keskin, düzgün saplı ve halka başlıklıydılar. Sivri süvari kılıçlarını uzun süre Orta Asya’da yaşayan göçebeler kullanmaktaydılar. Bu kılıçlar Aşına Türkleri tarafından, Dağlık Altay bölgesinden, onların Doğu Türkistan topraklarına yerleşmeleri ile gelmiştir. Çünkü bu silahlar Doğu Türkistan’da Erken Orta Çağ Dönemi’nde vardı. İlerideki dönemde bu tarz süvari, halka başlıklı kılıçlar Sarmat göçebelerine mâl edildi. Bu kılıçlar Hanlık Dönemi’nde Çin’de yaygın olarak kullanımdaydılar. Bu bölgeden, Hunlara ve Göktürklere kadar ulaşmışlardı.
Berel abidesinde zırh gömlek bulunmuştur, onun üzerinde kullanılan demir levhalar deliklerle birleşerek bir köşede çerçevelenmekteydi. Zırh gömlekler, üzerindeki levhaların şekli, boyut, sayı ve sıkıştırmak için kullanılan delik sayısından dolayı farklı idiler. Üzerlerinde yatay dizilmiş levhalar ile koruyucu bölge düzeylerinden çerçevelenmiş bu tarz zırh gömlekler birinci bin yılın ikinci yarısına ait olan, Yukarı Obi bölgesinde de bulunmuştur. İlk Türklerin silah komplekslerinde, onların Dağlık Altay bölgesinde Avarlar ve Aşına sülalesi hakimiyet döneminden kalan, savaşta uzak mesafeli kullanılan yayları, okları, demir ok başlıkları, sivri süvari kılıçları ve savaşta korunma amacıyla kullanılan zırh gömlekleri bulunmuştur.
Eski Türkler, savaşta yakın cephede ve el savaşlarında kullandıkları gelişmiş silahlarından dolayı, Dağlık Altay ve Orta Asya komşu göçebeleri geçmişlerdi. Bu unsur da onların ilerde savaş ve siyasî güçlerinin temelini oluşturmaktaydı. Bazı kaynaklara göre, Türkler silahlarını, kendileri yapıyorlardı. “demiri eritiyor” ve demir ürünleri ile Avarlara vergi ödüyorlardı. Eski Türkler, Avar kağanlarının hükümdara bağımlı derebeyi olarak onların Teles kabilelerine karşı yaptıkları savaşta bulunmuşlardı. Savaşı kazandıktan sonra Teles kabilelerini Eski Türkler kendi hükümdarlığına tâbi etmişlerdi. Türk hükümdarı Bumin, Wei Sülalesi imparatoruyla hanedanlık arasında barış oluşturmuştur. Windi, Avar Kağanı Anahuan’a kızını vermiyor ve Çin prensesini Türk hükümdarı ile evlendiriyor. Bu davranış şekli Avarların Windi’ye savaş açtıklarını gösteriyor. Bu savaşta Avarlar yenilgiye uğradı (darmadağın edildi). Bunun sonucunda Göktürkler tüm Orta Asya göçebe kabilelerini kendi hakimiyetine geçirdi, böylece birinci Türk Kağanlığı tarihi meydana çıkmış oldu.
Eski Türklerin, Birinci Göktürk Kağanlığı Zamanı Silahları ve Silah Sanatı
Avarların yenilmesi ve Kağan Anahuan’ın 552 yılında vefat etmesi, Eski Türkleri Orta Asya topraklarında yaşayan göçebe halkların yönetici etnosu yapmış oldu. Bumin, İli Han yani El Kağan unvanını almış oldu. Avarlar savaşı devam ettirmek istemişler, ancak tekrar bozguna uğramışlardı. Göçebelerin bir kısmı batı yönde Doğu Avrupa’ya kaçıp orada Avar Kağanlığı kurmuşlardı. Avarların peşinde olan Türkler, Bumin’in kardeşi İstemihan’la birlikte Orta Asya ve Doğu Avrupa’da yaşayan göçebe halklarını kendi yönetimine dahil etmişlerdi. Bumin’in yakınlarından biri, MuhanKağan, Orta Asya göçebelerini, kuzeyde Kırgızları, doğuda Kidanları kendi yönetimine almıştır. Bu olay Göktürklerin sınır dışında yaşayan bölgelerini korkutuyordu.
Doğudan Kore Körfezi’ne, batıda Batı denizine 10.000 km. uzanan tüm topraklar, MuhanKağan’ın hükümdarlığı altında toplanmıştı. O, Orta Çağ’ın tek çarı olmuştur. Kuzey Çin İmparatorluğu, MuhanKağan’ın hakimiyetine geçmiştir. Orta Asya’da, Türkler Eftalit Devleti’ni dağıtıp, İran’la başarılı bir savaş yaptılar. Türkler, Doğu Avrupa çöllerinde Avarları Pannoniya bölgesine sürerek, Bizans İmparatorluğu’yla savaş içinde iken anlaşmalar yaptılar. Büyük İpek Yolu Türklerin kontrolü altına geçmişti. VI. asrın ikinci yarısında Birinci Göktürk Kağanlığı büyük bir savaş güce (potansiyele) nail olmuştur. Göçebe Türk kabileleri Avrasya’nın geniş çöllerinde yerleşmişlerdi. Eski Türklerin kültür abideleri, genelde Birinci Göktürk Kağanlığı’na dahil edilmiştir. Kültürel abideler Altay, Tuva, Moğolistan, TyanŞan bölgelerinde bulunmuştur. Abidelerde farklı savaş silahları bulunmuştur; bugün onların incelenmesi sonucunda Eski Türklerin savaş ürün sanatına merakının derecesini görmekteyiz.
Eski Türklerin silah kompleksinin kurgulanmasının asıl kaynağı kaya tasvirleri olmuştur. Bu tasvirlerde savaşçılar tasvir olunmuştur. Farklı bölgelerde VIVII. asır Eski Türk abidelerinde birçok yay bulunmuştur. Dağlık Altay, Kazakistan ve Kırgızistan’da iki tip yay bulunmuştur. Kudırge abidesinde bulunan yayların uç ve orta köşeli tırnakları vardı. Bu tip yaylar, ahşap kılıflı ve boynuz şeklinde tırnaklarla belli idi. Uç tırnakları, uzun veya kısa bazen uzunluğu dik ve yamuktur. Bulunan yayların uç kısımları yuvarlaktır ve kemer şeklinde oyuntuları var. Bu oyuntular kiriş düğününü deliğe sıkıştırmak için kullanılmaktadır. Orta tırnaklar kaykılan yan uçlara sahiptir. Yayların iç kısımları, uç ve tırnakların bir ucuna yan süzgeç şeklinde çizikler atılmış, bu çizikler yayın ahşaplı kılıfına yapışmasını sağlıyordu. Diğer tipli yaylarda uç, orta, yan tırnakları vardı. Bu tarz yaylar Altay’da Kudırge abidesinde ve Kazakistan’ın Altay bölgesinde bulunmuştur. Yayların uç tırnakları kısa idi, hafif eğilmiş ve kemerli kiriş düğünü için oyuntuludur. Yan köşeli tırnakları geniştir, uçları tırpanlıdır. Orta ve karşı tırnakları dar ve uç kısımları genişlemiyordu. Bu tip yaylar her halde asimetriktiler.
Eski Türklerin, TyanŞan bölgesinde bulunan yaylar farklıdır. TyaşTübe abidesinde bulunan yay çift orta yan tırnaklardan oluşuyordu. Tırnakları uzun, büyük ve kaykılan uçludurlar. İç ve uç tırnakların taraklarında yana yatık çizikler yapılmış. Bu çizikler kılıfın ahşap zeminine yapıştırmak için yapılmıştır. Tırnakların birinde, dış yüzeyinde bir okçu tasviri oyulmuştur. Okçu kendi yayıyla kaçan geyikleri vurarak tavfir oluyor. Okçu bir dizinin üzerine oturmuş onun elinde çamdan yapılmış yay var. Yay tırnaksının köşelerinde kırık hatlarla oyulu bir desen yapılmış. Kudırge’de bulunan kemik levhalarda atlar üzerinde Türk atlıları tasvir olunmuştur; bu atlılar atlar hızlı koşarken yaylarından ok atabiliyorlardı. Çinlilerin, Tan Dönemi kaynaklarına göre, Türklerin kullandıkları silah, “boynuzlu yaylardır” onlar at üzerinde “başarılı bir yay nişancısıdılar”.
Birinci Göktürk Kağanlığı Dönemi’nde Eski Türklerin yayları (okları) farklı tipleriyle göz önünde idi. Birinci tip yaylar, Hun Dönemi’nden kalmış merkezi Asya göçebeleri için karakteristiktir. Bu tip yaylar VIIX. asırlarda Eski Türklerin yaygın kullandıkları silah olmuştur. Her halde bu yaylar uzun ve hızlı, nişan almada daha kolay ve pratiktiler. Dağlık Altay’da, Kudırgi tipi abidelerde bulunan demir uçlar fazla değil. Birçok mızrak ucu, üçlü kanatlı kesitler oluşturmaktadırlar. Üç kanatlı oklar içinde, en çok göze batan, üçgen şeklinde, sivri uçlu, eğik çizgili, uzun, çiginli uçlar bulunmuştur. Bir diğeri, uzun beş köşeli sivri uçlu, paralel taraflı ve eğik başlıklardır. Savaşta kullanılan diğer uçlar sivri uçlu ve diken başlıklı idiler. Bazı oklar kanatlarda yuvarlak delik oluşturmaktadırlar. Okların saplarında ok uçlarının altında kemikten yapılı yuvarlak (top şekilli) düdükler yerleştirilmiştir. Üç kanatlı oklar, özellikle savaşta, üzerinde koruyucu zırh gömleği olmayan düşmana karşı kullanılmaktadırlar. Kudırge, UlugHorum ve Kudırge abidelerinde üç köşesi yontulmuş demir ok ucu bulunmuştur; bu ok ucu ile düşman hedefinin dağılması sağlanmaktaydı.
Dağlık Altay ve Tuva’da bulunan Eski Türklerin Birinci Göktürk Kağanlığı Dönemi metal yayları, genelde merkezi Asya’da, Orta Çağlarda yaşayan hafif silah atlılar tarafından savaşta kullanılırdı. Abidelerde, savaşta düşman hedeflerini dağıtan oklar çok nadir bulunmaktadır. Bu da okçuların düşmana karşı hafif silah kullandıklarının göstergesidir. Oklar akağaç kabuğundan yapılmıştı ve kapalı kılıf içinde muhafaza edilirdi. Kılıfların alt kısmı genişliyordu. Kapalı ve takma bir altı olan kılıflar ahşap ak ağaç kabuğundan yapılmıştır. Bu kılıfların içinde muhafaza edilen oklar başlık uçları ile kılıfın içine yerleşiyorlardı. Bulunan ok kılıflarında iki veya yedi ok bulunmaktaydı. Yalnız savaş durumlarında (savaşta) bu tarz kılıflar kullanılmazdı, geniş daha çok ok tutabilen kılıflar kullanılırdı. Bu ok taşıyan kılıflar atlı askerin omzuna kemerle sıkıştırılarak asılır veya bel kemerine bağlanırdı. Eski Türklerin yakın mesafeli savaşlarında kullanılan demir kılıçlar, düz, geniş demirli, iki başlı, kıvrımlı uç kısımlıdırlar. Kılıç demirinin üzerinde, savaş izleri kalmış. Karşı tarafın savaş esnasında kılıca karşı bıçakla kendini savunmasında kılıcın üzerinde bıçak çizikleri bırakmıştır.
Birinci Göktürk Kağanlığı Dönemi’nde savaşçıların kullandıkları silahlar arasında süvari kılıçları da bulunmuştur. Yalnız VI ve VII. asırda kalıntılarında bu tarz silahlar bulunamamıştır. Erken Orta Çağ göçebelerin abidelerinde kılıçlar çok nadir bulunmuştur. Eski Türklerin kaya oymalarında çok sık rastladığımız, düz kılıç demirlerinin tasviri vardır. Herhalde bunlar süvari kılıç tasvirleri idi. Eski Türklerin önemli silahlardan biri vurucu darbe yönlü oklardır. Okun uç kısmı eşkenar dörtgen, ince uçlu eğiktir. Moğolistan’ın HarHad kayaları üzerine çizilen Eski Türklerin elleri mızraklı ve zırh gömlekli atlıları, Türklerin harbe verdiği değeri gösteriyor. Kağanın ordusu ve ağır zırhlı gömlekler taşıyan atlıları düşmanı bir darbeyle dağıtan oklara sahiplerdi. Çin kaynaklarına göre bu askerler “Fuli” yani “Buri”, kurtlar ismini taşıyorlardı. Okların başlıklarında “Altın Kurt Başlı Bayrak” asılıyordu.
Eski Türkler savaşta, göğüs göğüse çarpışmalarda karşısındaki düşmana darbeleri hançerle vuruyordu. Bu hançerler, düz eşkenar dörtgen veya yassı iki tarafı da keskin demirlidirler. Savaşta, korunma amaçlı kullanılan pullu zırh gömlekler vücuda deri kemerlerle sarılırdı. HarHad kaya tasvirlerinde savaşçıların zırh gömlekleri paçalı yelekten oluşuyordu. Bu yelekler demir levhalardan yapılmıştır. Atlının çiyin ve elleri açık ve korunmasız kalıyordu. Dağlık Altay bölgesinde Kudırge abidesinde bulunan demir halkalardan yapılmış yelme detayı bulunmuştur. Bulunan detay, Eski Türklerin halka şekli taşıyan savaş aletlerinin olduğunu ispatlıyordu. Eski Türk, zırh gömlekli atlılar kendi atlarını da düşünürlerdi, onlara koruyucu metal levhalardan çul giydiriyorlardı. HarHad resimlerinde görüldüğü gibi Eski Türklerin atları için çuldan koruyucu giysiler kullanması Birinci Göktürk Kağanlığı Dönemi’nde başlamıştır.
VIVII. asırda Türk zırh gömlekli atlıların yer aldığı kalıntılarda, bileşik içerikli farklı tipli oklar, üç kanatlı, üçyüzlü darbe yapan mızrak uçları, hançer, kılıçlar bulunmuştur. Koruyucu olarak zırh gömlekler, yelmeler ve başlıklar kullanılıyordu. Savaş atları için demir pullardan yapılı özel at giysileri kullanıyorlardı. Hafif silahlanmış atlılar, yay, ok, hançerler ve koruyucu kalkan kullanmıyorlardı. Göktürk zırh gömlekli atlıları Orta Asya’nın diğer göçebe kabilelerinden güçlü silahlanmış ordusuyla ayırt ediliyordu. Bu unsur da Eski Türkleri savaşlarda başarılı kılıyordu. Türklerin Avarlarla, Töleslerle, Eftalitlerle ve diğer halklarla savaşlarında galip gelmeleri, Birinci Göktürk Kağanlığı’nın genişlemesine sebep olmuştur. Bundan dolayı da Birinci Göktürk Kağanlığı birkaç sene içinde Avrasya çöllerinin göçebe kabilelerini eline geçirip, kendi hakimiyetini kurmuştur.
VIVII. asırlarda Eski Türklerin savaş organizasyonunda önemli değişiklikler oluşmuştur. Birinci Türk Kağanlığı Dönemi’nde tüm göçebeler, kağanın tebaları, ordularını Asya’nın onluk sistemini uygulayarak 5li, 10lu, 50li, 100lü, 500lü, 1000li, 5000li, 10000li birliklere (tümen) bölmüşlerdi. Kağanın ordusu ondan 40 tümene kadar çıkmaktaydı. Ordunun içinde zırh gömlekli birimler, Türklerin bizzat kendilerinden oluşuyordu, bu birimler kağanın şahsî pozisyonunu korumak zorunda idi. Ordunun başına da savaş rütbeli savaşçılar “Şadı”, “Yabgu”, “Tutuk”, “Tarhan”, “Buyuruk”oluşturulmaktaydı. Bu rütbeleri büyük Türk Aşına soyundan gelmiş askerler taşıyordu.
Türk ordusunda 28 sınıflı savaş rütbe vardı. Birinci Göktürk Kağanlığı Dönemi’nde Eski Türk ordusunun temelini hafif atlılar oluşturmaktaydı. Bu ordu sıra içine dağılmış düşmana oklarla darbe vuruyordu. Çin kaynaklarına göre “Türkler büyük başarı ile atları üzerinden yaylarından ok atıyorlardı, onlar azgın ve acımasızdılar”. Savaştan önce Türk ordu yöneticileri kendi ordusunu düşman ordusu karşısına yerleştirirdi. Türkler tarafından savaş hafif atlılar ordusunun hücumu ile başlıyordu. Bu bir taktikti, düşmanın yerleşim şeklini, ordu sayısını öğrenmek ve onları hazırlıksız hücuma teşvik etmek için kullanılırdı. Türklerin, diğer kabilelerden oluşan geçici atlı ordusu kendi ordusuna nazaran düzensiz ve yönetimsizdi.
Çin ordusu yöneticisi Yaçjun, bu ordu hakkında pek olumlu şeyler söylemiyordu:
“Tukue (Türk) askerleri kendi ordusunun yöneticilerine saygısız davranıyor ve orduda düzeni korumuyor, onları ele almak çok kolay. Buradan belli oluyor ki onların gücü hakkında söylenenler boşmuş. Onlar dış görünüşleri ile düşmanı korkutuyorlar, gerçekte ise, onları yenilgiye uğratmak çok kolay.”.
Savaşta Eski Türklerin başarısını, her zaman onların hafif ordusunun atlı askerlerinin hücumu sağlıyordu. Bir başarısız hücum olduğu zaman, Türk atlıları geriye daha sağlam bir bölgeye çekilirdi, burada yeniden toparlanarak hücuma hazırlanıyordu. Zırh gömlekli birimler, Eski Türk ordusunun en önemli direğini oluşturmaktaydı. Savaşta hücum zamanı düşmana sık dizilmiş sırayla saldırır ve sivri süvari kılıç ve ciritleri ile darbe vururdu. Savaşta orduyu yönetmek için “altın başlı kurt” tasvirli bayrak kullanıyorlardı. Orduya emir vermek için ise “altın mızraklı ok ve doğu damgası” tasvir edilen bayrak kullanıyorlardı.
Kağanlığa dahil edilen yerleşikçiftçi ahali ve onun yaşadığı topraklar, Türk ordusunda değişikliklere neden oldu. Türk ordusu sıralarına piyadeler dahil oldu. Ünlü Herat savaşında özel eğitilmiş savaş filleri de kullanılmıştır. Savaşta sık ve dağınık dizilmiş sıralarda hücuma hazırlanan Eski Türk ordusu savaş duruma göre düzeni değiştirip farklı yöntemlerle kendini koruyabiliyordu. Onlar düşmana karşı at üzerinde, bazen de piyade ordu sıralarında hücuma geçebiliyordu. Türk ordusu çok geniş bölgelere dahil olmuş ve orda savaşmıştır. Bu yolculuk, Sayan Altay, Orta Asya, Karadeniz yakınları ve Çin sınırlarına kadar uzanmıştır. Kaynakta Eski Türk Kağanı hakkında şunlar söyleniyordu:
“Devletler farklı; yalnız hepsi ona tabi olmuştu. Türklerin ordusunda 1.000.000 fazla okçu vardı. Kuzey bölgelerde yaşayan yabancılar hiçbir zaman bu güce sahip değildiler.”
Yalnız Eski Türklerin geniş arazilere sahip olması bu bölgeleri kontrol altında tutmasını zorlaştırıyordu. Kağanlığın dahilinde varlıklı yüksek tabakalar arasında guruplaşmalar oluşmaya başlamıştır ve VII. asırda Kağanlık iki ayrı devlete bölünmüş oldu.
Eski Türklerin Savaş Sanatı ve Silahları
Göktürk Kağanlığı’nın dağılmasından sonra, Moğolistan ve SayanAltay bölgesinde yaşayan Doğu ve Batı Türk göçebe kabileler Doğu Türk Kağanlığı yönetimi altında kalmışlardı. Kendi içinde olan çatışmalardan, savaşlardan ve Töles kabilelerinin isyanlarından dolayı Kağanlık zayıflamıştır. Bu unsurlar Kağanlığı’n savaş gücünü de azaltmıştır. Göktürklerin zayıflamasından faydalanarak 629 yılında Tölesler Seyanto hakimiyetinde, Doğu Türk Kağanlığı’nı dağıtmışlardı. Doğu Göktürk Kağanı Heyli, Tan İmparatorluğu’na teslim olmak zorunda kaldı. Doğu Türkler Çin’e bağımlı kaldılar. Elli yıl içinde Doğu Türklerin savaş ordusu Tan İmparatorluğu’nun emri altında, onların sınırlarını koruyordu. Tan İmparatorluğu’nun ordusu dahilinde Teles kabileleriyle savaşıyorlardı. Bu döneme ait Türklerin silahlanması ve silah sanatı ile ilgili herhangi bir kaynak bulunmamıştır. 679 yılında Doğu Türkler, Tan İmparatorluğu’na karşı isyan çıkardılar ve isyan sonucu İkinci Doğu Kağanlığını yeniden kurdular. Kağanlığın yeniden oluşumu sürecinde, bu savaşın İlteriş Kağan unvanlı Kutluğ ve onun baş danışmanı Tonyukuk büyük rol oynamıştır. İlk önce Kutluğ’u birkaç yüz atlı destekliyordu. Çin ordusuyla karşı karşıya geldikleri zaman, o ve ordusu “dağılmış bir halde Kuzeye dağlık çöllere doğru geri çekildi”.
Kutluğ’un, kuzey bölgesine doğru gitmesi ve orada Kara Ötüken bölgesini ele geçirmesi Kağanlığ’ın merkezi oldu. Türklerin etrafına birçok göçebe Türk kabileler dahil oldu ve böylece savaş göç büyümeye başladı. Kuruluşundan sonraki yıllar Türk Kağanlığı için birçok savaşlara uzak seferlere ve başarılara imzasını atmıştır. Bu başarıları Eski Türklere savaşta kullandıkları silahlar kazandırmıştır. VIIX. asırlar Eski Türklerin uzak mesafeli savaşlarda kullandıkları önemli bir silahları farklı tipli yaylar olmuştur. Birinci tip yaylar, uç ve orta yan takmalarla bilinmektedir. Yayların bulunduğu bölgeler Katanda, Kurota, Dağlık Altay’da Tuekta, Aymırlıg, Kokel, Tuva’da Mongun Taygadır. Bu yayların uzunluğu 140-150 cm.’dir. Orta takmaların üst düzeyinde bazen resimler çizilirdi. İkinci tip yaylarda, bir uç ve çift orta yan takmaları vardır. Bu tür yayların bulunduğu bölgeler Eski Türklerin Tuva’da Argalıktı ve Kokel abideleridir. Uzunluğu 150 cm., uç takmaları kiriş oyuntulu, orta takmaların uçları yana doğru yatmış şekildedir. Üçüncü yay tipi, bir tane uç, orta yan takmalara sahipti. Bu tip yaylar Eski Türklerin Dağlık Altay bölgesinde Katanda abidesinde bulunmuştur. Bu yaylarda çift uç ve orta takmaların haricinde, orta ince yan yerleşik takması vardı.
Okun omuz kısımları farklı uzunlukta idi. Dördüncü tip yaylarda, iki yay başı kabzaya bağlı omuza takılabilecek kollar vardır. Bu tip yaylar Dağlık Altay bölgesi Boratal ve Yakonur abidelerinde bulunmuştur. Diğer yay tiplerinden farklı olarak dördüncü tip yaylarda karşı takmalar vardır, bunlar esnekliği sağlıyordu. Beşinci tip, orta yan, karşı, çiyinli karşı takmalıdırlar. Bu tip yayın tek bir örneği var, o da Dağlık Altay’da Uzuntal abidesinde bulunan yaydır. Bu yayın uç takmaları yoktur. Altıncı tip yaylar, orta yan ve karşı takmaları olanlardır. Tuva bölgesinde Argalıktı ve Aymırlık abidelerinde bulunan yaylardır. Bu tip en çok VIIIX. asırlarda Orta Asya Türk dilli göçebelerin kullandıkları yaylar olmuştur. Yedinci yay, tipi orta yan takmalıdır. Yedinci yay tipi Dağlık Altay ve Tuva bölgelerinde bulunmuştur. Altay abidelerinden birinde Kural abidesinde bulunan okların boyutları uzunluğu 110 cm. Dağlık Altay bölgesinde yaşayan Türklerin yayları farklı şekillerdedir. Yalnız bazı tipli yaylar tek (nadir) olarak bulunmuştur.
Eski Türklerin yay evrimi onların çiyin kısmının uzunluğunun azalması, uç takmaların kayboluşu ve karşı takmaların meydana çıkmasıyla bilinmektedir. Tüm bu değişiklikler yayların atış hızlarını artırmak için yapılıyordu. Bir Orta Çağ Arap kaynağına göre “Türkler 10 ok attığı zaman Arap sadece bir oku yayın kiriş kısmına yerleştirebiliyordu”. Eski Türklerin, Moğolistan’da SayanAltay abidesinde demir ok başlıkları bulunmuştur. Eski Türklerin oklarının uçlarının kesiti üç kanatlıdır. Bunlardan 8 farklı tipli oklar ortaya çıkıyordu: asimetrikeşkenar dörtgen uçlu, uzun eşkenar dörtgen uçlu, uzunüçgen uçlu, uzunbeşgen ve uzunaltı köşeli ok uçlarıdırlar. İki son tip ok uçları geniş yaygındır. Bu okların uç kanatlarında delik vardır. Mızrak ucu altında kemikten yapılı yuvarlak düdük yerleşiktir. Bazen çok az rastlanan üç kanatlı ince uçlu ve üzerinde iğneli; yuvarlak uçlu yatay boyunlu; küt uçlu, geniş kanatlı, eğik ve kıvrık boyunlu oklara rastlayabiliriz. Uç kanatlı okların haricinde Eski Türklerde, iki kanatlı, dört kanatlı ve yassı uçlu oklar vardır. Bu tip oklara çok az rastlanabilir. Bu tip oklar, her halde silah ustalarının yaptıkları örnek oklar olmuştur. Tüm bu farklı tip oklar koruyucu giysiler kullanmayan düşmana karşı uygulanıyordu.
VIIX. asırda Eski Türklerin önemli silahlarından biri karşısındaki hedefi dağıtıcı oklardır, üç yontulu, dört yontulu yuvarlak uç kesitlidirler. Bu tip oklar Eski Türklerin Dağlık Altay, Tuva ve Moğolistan bölgelerinden bulunmuştur. Eski Türk askerleri oklarını özel ok kılıflarında muhafaza ediyordu. Sadaklar iki çeşittir. Kapalı olanlar, oklar uçları kılıfın içine doğru yerleştirilirdi. Bir de açık cepli kılıflar vardı. Bu ok kılıflarında (açık cepli) okların uç kısmı yukarıya doğru yerleştirilirdi. Ok kılıfı okçunun kemerine takılırdı. Bu kılıflar kemere takıldıktan sonda sağ tarafta bazen de kemere takılarak sırtta taşınırdı. VIIVIII. asırlarda, İkinci Doğu Göktürk Kağanlığı Dönemi’nde Türk askerleri üç kanatlı okları yaygın bir biçimde kullanıyorlardı. Bu oklar özel olarak uzak mesafeli atış için tasarlanmıştır Düşmanın hedefinin dağıtmak için üç yontulu veya dört yontulu oklar kullanılıyordu. VIII. asırda Türkler, devletçilik ve özgürlüklerini kaybetseler de uzak mesafeli savaş silahları üretimi aksamamıştır. Bu dönemde onlar iki kanatlı, dört kanatlı ve yassı, düşman hedefini dağıtan oklardan ise üç yontulu ve üç kantlı ve yuvarlak kesitli oklar üretiyorlardı.
VIIIX. asırlarda yaydan hedefli ok atışının rolü büyümüştür. Buna sebep Göktürklerin Uygur ve Kırgız kağanlarının ordularında hafif silahlı birimleri kurması olmalıdır. VIIX. asırlarda savaşta yakın mesafe için kullanılan silahların çeşidi artmıştır. Bu dönemde sivri süvari kılıçlar sık kullanılmakta idi. Tek tarafı keskin düz demirli süvari kılıçları Tuva’da Eski Türk Aymırlık abidesinde bulunmuştur. Altay’da Sivri süvari kılıçlar Colin ve KaraKoba abidelerinde bulunmuş bu sivri süvari kılıçları, Eski Türklere ait kalıntılarda az rastlanan silahlardandır. Onlar Türk askerlerinin her zaman yanında taşıdığı silahlardır. Çin kaynağına göre, Eski Türklerin sevdiği silahları “sivri süvari kılıçlar ve normal kılıçlar idi”. Düz ve kıvrık uzun kılıç demirleri birçok Eski Türk kaya tasvirlerine aksettirilmiştir. Düz kılıç demirleri Doğu Türklerde, Dağlık Altay, Tuva, Moğolistan’da taş heykellerin üzerinde tasvir olunmuştur. Kılıç demiri genellikle kılıfın içinde ve savaşçının kemerine takılır. Kılıç demirinin başlığı yuvarlak halka şeklinde ve mantara benzer şapkalıdır. Kılıçların sapları tırtıklıdır, bu da özellikle askerin elinden kaymaması ve rahatlık açısından düşünülmüştür.
Kıvrık kılıç demirli, düz demirli ve eğik saplı kılıçlar vardı. Kılıç demirlerinin kılıfları üzerinde bir veya iki düğün yeri ve zincirler vardı. Bunlar kılıcı askerin kemerinin üzerine takılması için düşünülmüştü. Bir kılıcın sapı tırtıklıdır. Dağlık Altay, Tuva, Moğolistan’da kaya tasvirlerinde bir çok askerin kemerine ön taraftan takılı olan kılıfta kılıçlar tasfir olunmaktadır. Tasvir olan kılıçlar düz ve eğik demire sahiplerdir, çok nadir olarak yuvarlak başlıklı ve tırtıklı saplı tasvirler bulunmaktaydı. Eski Türk heykellerinde, savaşçının kemerinin arkasına sancak takılırdı; bu sancağın düz sapı vardır. Bazı sancaklarda yuvarlak darbe bölümü gösterilmiştir. Eski Türk zırh gömlekli atlılar düşmana genelde darbe yapan ciritlerini kullanıyorlardı, bu darbe yapan ciritler eşkenar dörtgen, ucu kesitli, uzuneşkenar dörtgen, uzunüçgen ve uzun altı eşit kenarlı şekillerdedirler. Ciritlerin başlıkları, Dağlık Altay ve Moğolistan bölgelerinde Eski Türk abidelerinde bulunmuştur.
Zırh gömlekle korunan atlılar ordusu genelde ciritlerle silahlanıyor ve “Fuli” veya “Buri” Kağan ordusu olarak adlandırılıyorlardı. İkinci Doğu Göktürk Kağanlığı’nın yıkılmasından sonda, Türk atlılarının hafif silahlı ordu askerleri de ciritlerle silahlanırlardı. Dağlık Altay’da, Eski Türk abidelerden metal savaş baltaları bulunmuştur. Birinci bin yılın sonunda, İkinci Doğu Göktürk Kağanlığı’nın yıkılışından sonra da savaş baltaları Eski Türk ordu mensupları tarafından geniş kullanılmaktaydı. Savaş baltaları hafif silahlı atlıların yakın mesafeli savaşta geniş kullandıkları alettir. Eski Türkler, VIIX. asırlarda vücutlarını savaşta korumak için pullu zırh gömlekleri giyiniyorlardı. Bu koruyucu zırh gömlekler ise alt kısmı yuvarlak köşeli levhalardan oluşuyordu. Bu levhalar birbirlerine deri kemerlerle bağlanırdı. Bu gömlekler askerin çiynini, göğsünü, sırtını ve kafasının üst kısmını kapatıyordu.
İkinci Doğu Göktürk Kağanlığı Dönemi’nde, Türk ordusunda sadece zırh gömlek taşıyan birimler vardı, bu birimler Türklerden oluşurdu. Bu birimler, ordunun güç kaynağıydı, meşhur “Buriler” yani “Kurtlar” adını taşıyorlardı. Kağanlığ’ın düşüşünden sonda, zırhlı gömlekleri orduda sadece varlıklı ve soylu askerler taşıyabiliyordu. Eski Türklerin arkeolojik buluntuları arasında, Tuva’da Aymırlık abidesinde ahşap yuvarlak şeklinde bir kalkan bulunmuştur. Aynı zamanda bulunan kalkanla atın kalça iskeleti üzerinde metal levhalardan oluşan koruyucu takı bulunmuştur. asırlar, Birinci Doğu Göktürk Kağanlığı Dönemi’nde, Eski Türklerin ağır silahlı atlılarının eşyalarından oluşan sette bir çok koruyucu pullu zırh gömlekler bulunmuştur. Eski Türklerin ağır silahlı askerleri kendilerini korumak için başlıklar ve kalkanlar kullanıyorlardı Yakın savaşta, askerler düşmana çevgan (cirit/mızrak) ve süvari kılıçlarla hücum ederken darbe vurabilirdi. Uzak mesafeli savaş taktiğinde savaşçıların düşmana karşı ok yağdırırlardı. Bundan dolayı darbe almamak için korunma amaçlı atların üzerinde özel koruyucu takılar vardı. Eski Türk atlı ordusu yakın savaş taktiğinde çok başarılı idi. Hafif silahlı Türk atlıları yay, ok ve hançerlerle silahlanırdı.
VIIIX. asırlarda, Göktürk ordusu Uygur ve Kırgız kağanlarının birimlerine dahil olmuştur. Zırh gömlek taşıyan atlılar, artık orduda ayrı birimler oluşturmuyordu, onlar hafif atlılar birimini temsil etmekteydiler. Türk askerlerin en sık kullandıkları silahlar ciritler, sivri süvari kılıçları, savaş baltalardır. Savaşçılar, hızlı atışlı yaylar ve farklı başlıklı, bir darbeyle hedefi dağıtan oklar kullanıyorlardı. İkinci Doğu Göktürk Kağanlığı’nın kuruluşundan sonda, onluk ve savaşyönetim sistemi yeniden düzenlenmiştir. Bu sistemde iki bölüm vardı: savaş gücü ve halk Çin Hükümdarlığı’na karşı isyanda, Kağan Kutluğu’n gücü o kadar da büyük değildir. Ona önce 700 asker tâbi idi. Sonra da asker sayısı 5000 kişiye ulaştı.
Otügen Çern bölgesini aldıktan sonda, Göktürklere Töles göçebeleri de dahil oldu. Kapağan Kağan’ın döneminde, Türk ordusu 10 tümenden oluşuyordu. Kapağan ordusunu ikiye bölmüştür, sol kanadTölesler, sağ kanadTarduşlar ve merkezi bölge. Ordu birimlerinin başına Kağan’ın yakın akrabaları tayin edilmiştir. Merkezi bölge komutanı Kapağan’ın oğlu, Buğ, küçük kağan rütbesini taşıyordu. Bu sistem BilgeKağan Dönemi’ne de intikal etmiştir. Türk ordusu komutanları ile birlikte şu şekilde saf tutardı:
“Arkada (Batıda)TarduşBegi ve onları komuta eden KuliÇur; onların arkasında Şadapıtbegi; önde (doğuda) TölesBegi ve onları komuta eden ApaTarkan: arkalarında güneyde ŞadapıtBegi Taman Tarkan ve Tonyukuk; onların arkasında Boyuruk(Begi) ve Kül Erkin.”
ApaTarkan yönetiminde Eski Türk ordusu ikiye bölünürdü. Tölesler ve ŞadapıtBegler; Aregardlar onları yöneten KuliÇur, Tarduşlara ve ŞadapıtBegere bölünürdü. Merkezi bölge, boyruk kabilelerinden oluşurdu, onları yöneten Taman Tarkan ve Tonyukuk Boyla BağaTarhan’dır. Birde iç boyuruklar vardı; onların başında da KülErkin’di. Savaş yönetiminde yüksek rütbeler kağan sülalesi Aşına Aşide ve diğer varlıklı sülalelere bağlı idi. Yöneticiler bu sülalelerden gelmeleri şart idi. Türkler haricinde orduda, onların hakimiyetinde kalmış Teles kabilelerinden oluşan birimler de vardı. Onlar hafif atlı ordusunu oluştururdu.
VIIIX. asırlarda Göktürkler Uygur ve Kırgız ordusu dahilinde kendilerine yardımcı ve müttefik birimler kurmuşlardı. Savaşta Türk askerleri düşman önce ok yağmuruna tutarak darbe vuruyordu. İkinci taktik ise, sırada dizilen zırh gömlekli atlılar çevganlarıyla düşmana darbe yedirirdi. Kaynaklarda Türk ordusunun düşmana karşı uyguladığı taktikler şu ifadelerle anlatılmıştır:
“KülTeğin Bayurku renkli atına bindi ve hücuma geçti, düşmanın bir askerini okuyla öldürdü.” Hızlı bir hücum taktiği ile Eski Türk askerleri galibiyet kazandılar. Onlar “Çevganları ile düşman arasından kendilerine yol açtılar ve kazandılar”.
Eski Türklerin savaşma yeteneği çok yüksektir. Türkler dinlenmeden düşman çemberi içinde savaşıyorlardı. Telaşların isyanını bastırmaya çalışıyorlardı. Yüksek savaş potansiyelinden dolayı Türkler kendi devletlerini VIII. asrın ortalarına kadar muhafaza edebilmişlerdi. Savaşta, gerektiği takdirde Türk ordusu ayrı birimlere bölünürdü, bu birimlerin her biri özgür hareket edebilirdi. Tarihi bir gözlem şu şekildedir:
”Bir ordu yola düştü, diğeri evde kaldı. ÜçOğuz askerleri bizlere hücum etti, onlar bizleri atsız ve güçsüz gördü. Bir ordu bizi soyup evlerimizi dağıtmak istiyordu, diğer ordu ise bizlerle savaşmaya gelmiştir. Bizler azdık ve güçsüz, kötü silahlıydık. Oğuzlar… bizlere gücü gökyüzü verdi. Ben onları dağıttım.”
Sürekli savaş ve hücumlar içinde yaşayan Türk askerlerinin başarısı onların eğitimli, dirençli olması ve yetenekli, komutanlar tarafından kumanda edilmelerinden kaynaklanıyordu. BilgeKağan hakkındaki yazılarda, günlerce süren savaşlar anlatılmaktadır. “Tabgaçların on yedi bin insandan oluşan atlı ordusunu, ben (BilgeKağan) bir günde dağıttım. Türk askerleri başarı ve zaferler peşindeydiler. Bundan dolayı, başarılı olana kadar düşmanlarını izliyor onları zorla savaşa sürüklüyordu. TokuzOğuzlarla savaşta BilgeKağan düşmanlarıyla beş kez savaştı. Beşbalık bölgesindeki savaşlarda ise BilgeKağan başarılı altı savaş yaptı. Bu tempoyu ve gerginliği sadece çok güçlü, deneyimli savaşçılar kaldırabilirdi Savaş taktiklerin olumlu sona ulaşması askerlerin ve onları yöneten komutanların büyük potansiyel gücünden kaynaklanmaktaydı.
Türk askerlerinin kendine güveni sonsuzdu. Bundan dolayı zafer mutlaka kazanılacaktı. Uzun süreli savaşlar sürekli ilerleyen Türk halkının bacaklarını yormuştur, halk panikteydi. Düşmanın ordusu galip gelmek üzereydi, ben onları kovaladım. Bir çoğu zor ayakta duruyordu, onlar ölüme mahkumdular, yalnız yaşıyorlardı.”. Yüksek savaş yeteneği olan Türk ordu komutanları tüm cephelerde sürekli savaş yapıyorlardı. Türk ordusu uzun yolculuklara çıkıyor, savaş alanlarından binlerce kilometre uzaklara ilerliyorlardı. Türkler güneyde Orta Asya ve Doğu Türkistan’da, kuzeyde Çin sınırlarından Minusinsk’e kadar olan coğrafyada, Doğu Türkistan ve Kuzey Altay’dan Mançurya’ya kadar uzanan geniş coğrafyada savaşmıştır. Önemli strateji, ilerlemek ve hücum etmektir. Stratejik unsurlar aynıydı: Orta Asya’nın tüm göçebe halklarını hakimiyet altına almak, Büyük İpek Yolu’nun kontrolünü sağlamak, Tan İmparatorluğu’nu baş eğdirmek.
İkinci Doğu Göktürk Kağanlığı Töles kabilelerinin darbesiyle yenik düşer. Kağanlığı’n asıl dağılış nedeni, içeride baş gösteren çatışmalardır. Uygur ve Töles kabilelerin Göktürk Hükümdarlığı’na karşı başlattığı özgürlük savaşıdır. Kağanlığın dağılmasından sonra, Göktürkler, Uygur ve Kırgızların hakimiyeti altına düştüler. Türk savaş takımları Uygur ve Kırgız ordusuna dahil olarak savaşlarda yer alıyorlardı. Genelde, hafif atlılardan oluşan yakın mesafeli savaş taktiklerinde savaşıyorlardı. VIIX. asırlarda Göktürkler zorlanıp “boğulmak” üzereydi, yalnız kendi isimlerinin Uygur kağanları yönetiminde gururla taşımayı başarmışlardı. IXX. asırda, Göktürkler Orta Asya’da Kırgızların hakimiyeti altında yaşamışlardı. X. asırdan sonra onların artık kaynaklarda ismi geçmiyordu. Herhalde onlar yukarıda da bahsedilen Türk soylu göçebe kabileler arasında tümden asimile olmuşlardı.
 
Makale Sahibi: Prof. Dr. Yuliy S. Hudyakov
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Hititler Türk Müdür, Değil Midir ?

Etnik bakımdan bir mozaik tablosu oluşturmuş olan eski Anadolu halkları arasında Hititlerin çok önemli bir yeri vardır. Onlar, yalnız bin yıllık bir süper güç olmakla kalmamış, uygarlık bakımından da birçok konularda dünyaya örnek olmuşlardır.
Eski Anadolu’da en yaygın bir biçimde konuşulmuş olan ve aynı zamanda en uzun süre yaşamış olan dil, Hititçenin çok yakın akrabası olan Luwi dilidir. Bu dile ait örnekler, bir yanda çivi yazılı tabletlerde diğer yanda Hiyeroglif yazılı anıtlarda ele geçmiştir: Luwi diliyle ilgili yazıtların incelenmesi sonucunda önemli sonuçlar ortaya çıkmaktadır.
Birçok Türk aydınının merakla sorduğu Hititler Türk müdür değil midir sorusunu yanıtlamadan önce dil konusunda bazı temel bilgilerden söz edeceğim. Dünyada yaşamış ve yaşamını sürdüren diller iki büyük gruba ayrılmaktadır. Birinci grup flektif diller, ikinci grup aglütinant diller. Türkçe’nin mensup olduğu Ural Altaik diller, ikinci gruptandır. Bu dillerde sözün özü değişmez kalır.
Örneğin Türkçe görmek verb’inde öz olan “gör” sözü değişmez. Dil, ekler vasıtasıyla çalışır; gören, görülen, görücü, görür, görürüm, görüyorum, gördüm, göreceğim gibi… Ya da “yaz” fiilinin çekilmiş halini gözden geçirirsek; yazıyorum, yazıyorsun, yazıyor gibi, fiilin kendisinin değişikliğe uğramadığını görürüz.
Flektif diller arasında iki büyük grup vardır: İndo-Avrupa diller grubu ve Sami diller grubu. Bu dillerde takılar kullanılmaz. Sözün özü dediğimiz kısım kendi içinde değişikliğe uğrar. Örneğin Sami dillerden Arapçayı alalım. Arapçada faala verb’inde, fail “yapan”, fiil “yapma”, meful “yapılan”, faal “sık yapan” anlamına gelir. Bu örneklerin gösterdiği gibi öz kendi içinde değişikliğe uğruyor.
İndo-Avrupa dillerinden biri olan İngilizcede gitmek anlamına gelen “to go” verb’ini örnek olarak alalım. I go “giderim” demektir. “Gittim” anlamında kullandığımız taktirde I went denilmektedir. Ya da görmek anlamına gelen “to see” verb’ini örnek olarak gösterebiliriz. I saw “gördüm”, I had seen “görmüştüm” anlamlarına gelmektedir. Aynı şekilde “to come” gelmek fiili, I came dendiğinde “geldim” anlamına gelmektedir. Burada görüldüğü gibi sözün özü kendi içinde değişikliğe uğruyor.
Yüzyılımızın başlarında Norveçli bilim adamı Knudtzon, Mısır’da Tel-Amarna’da bulunan, Anadolu’dan gitmiş Arzawa mektupları denilen iki tableti incelemiş ve Hititçe ile aynı dil olan bu dilin bir İndo-Avrupa dili olduğunu söylemişti. Yani Knudtzon’a göre Hitit dili bir İndo-Avrupa dili idi. 1917 yılında Viyana Üniversitesi profesörlerinden Bedrich Hronzâ de Hititçenin bir İndo-Avrupa dili olduğunu yazdı. Hronzâ bazı etimolojik yakınlıklara dayanmaktadır. Örneğin Hititçede watar, İngilizcede “su” anlamına gelen water sözü ile aynıdır. Hronzâ, bu sözleri Slav dillerinde su anlamına gelen voda ile de karşılaştırmıştır. Hititçede ez- “yemek” fiili, İngilizcedeki to eat ve Almancadaki essen ile birbirine çok yaklaşmaktadır. Hronzâ’nin görüşü dünyada çok tartışıldı ve sonunda Hititçenin bir İndo-Avrupa dili olduğu kabul edildi. Türkçe aglütinant bir dil olduğu için bir İndo-Avrupa dili değildir. Bu nedenle Hititçe ile Türkçenin bir yakınlığı söz konusu değildir. ‘Hititler Türk değildir’ diyebiliriz, ancak iş bununla bitmiyor.
Kısa zaman önce TÜBİTAK tarafından yayınlanan Hitit Çağında Anadolu adlı kitabımın önsözünde yazdığım gibi Türkler Anadolu’ya geldikleri zaman yerli Anadolu halkını imha etmemişler, gittikleri her ülkede olduğu gibi yerli Anadolu halkına karşı büyük bir hoşgörü göstermişlerdir. Yerli Anadolu halkı ile Türkler karışmışlar, kaynaşmışlar ve Orta Asya’dan getirdikleri kendi yüksek kültürleri ile eski Anadolu uygarlıklarından bir sentez oluşturmuşlardır. Hatta Hitit çağına ait bazı yer adları günümüze kadar yaşamıştır. Örneğin Hitit kenti Anzilia, klasik çağlarda Zela ve günümüzde Zile olmuştur. Hitit ırmağı Zuliya{ klasik çağlarda Skulaks ve günümüzde Çekerek olmuştur. Hitit çağı ırmağı {ehiria, klasik çağlarda Sangarios günümüzde Sakarya olmuştur. Hitit kenti Parha, günümüzde Perge olmuştur. Hitit metinlerinde Adaniia diye geçen kent bugün Adana’dır. Hitit kentleri arasında, bugünkü İndo-Avrupa dillerinde şarap kelimesi ile benzerlik gösteren ve Hititçede de şarap kenti anlamına gelen Wiyanawanda adlı bir kent vardı. Bu kent hakkında Hititlerde Şarkı, Müzik ve Dans, Hitit Çağında Anadolu’da Üzüm ve Şarap adlı kitabımda bilgi vermiştim.
Hititler birçok bakımdan Avrupa ülkelerine örnek olmuş bir uygarlık yaratmışlardır. Örneğin insan haklarının öncülleri Hititlerdir. O zamanın dünyasının iki süper gücü arasında gerçekleştirilen ve ilk uluslararası antlaşma olan Hitit-Mısır antlaşmasına ait olan tabletin fotoğrafı günümüzde Birleşmiş Milletler’de sergilenmektedir (Resim I). Bu antlaşma iki tarafçada kabul edildikten sonra, kabul edilen metinler taraflar arasında değiştiriliyordu. Günümüzde de aynı uygulama devam etmektedir. Bu uygulama günümüzde de örnek olmuştur. Antlaşma metinleri imzalandıktan sonra imzalı nüshalar taraflar arasında değiştirilmektedir. Sözü edilen antlaşmanın taraflarca kabulünden hemen sonra bu vesileyle iki tarafın kral ailelerinin, saray mensuplarının ve yüksek bürokratların katılımıyla sık sık yazışmalar oldu. Mektupların konuları hatır sorma, iyi dilekler ve hediyeler gönderme idi. Mısır’dan gönderilen hediyelerin çalınmasını önlemek için hediyelerin kim tarafından ve kiminle gönderildiği, sayıları, her birinin ağırlıkları, nitelikleri ve kaliteleri hakkında bilgi veriliyordu. Bu hediyeler arasında herhalde Mısır ve Hitit sanatlarının şaheserleri de bulunuyordu. Ne yazık ki Anadolu’da ve Mısır’da yapılan kazılarda bu hediyelerin hiçbiri bulunamamıştır.
Hattu{ ili Ramses’den hastaları tedavi için bazen doktor istiyordu. Bir defasında Hattu{ ili hamile kalamayan kızkardeşi Matanazi için bir ilaç yapmak üzere bir doktor istemişti. Ramses gönderdiği yanıtta “benim bilgime göre senin kızkardeşin, 60 yaşlarında bir kadındı, bu yaşta bir kadını doğurtmak için bizde ilaç yoktur, ama ben yine de sana bir sihir rahibi göndereyim, o istediğin ilacı yapsın ve onu bir müddet sonra geri gönder diye yazmıştır.
Bu mektuplar arasında, Mısır firavunu II. Ramses’in Hitit kralı III. Hattu{ ili’ye gönderdiği uluslararası Hitit-Mısır antlaşması ile ilgili bir mektubun önemli bir yeri vardır. Sözü edilen mektubun Türkçeye çevirisi şöyledir (antlaşma metni gümüş tablet üzerine yazıldığı için mektupta antlaşmadan “günüş tablet” diye söz edilmektedir): .ve kardeşinin bana aşağıdaki gibi yazdığı konuya gelince: “Kardeşim için gümüş tableti hazırlattım ve ona gönderdim. Sen de gümüş tableti hazırlat ve bana gönder, onları Hatti ülkesinin tanrıları ile Mısır ülkesinin tanrılarının önüne koyalım” kardeşim bana böyle yazdı. İşte kardeşimin benim için hazırlattığı gümüş tableti habercilerin (elçilerin) getirince çok sevindim.
İşte şimdi onun üzerindeki bütün sözleri işittim ve gümüş tableti asil kişiler ile fakir kişiler önünde (tanrıların önüne) koydum ve Mısır ülkesinin insanlarına onun üzerindeki bütün antlaşmaları dinlettim ve kardeşimin benim için hazırlattığı gümüş tableti Heliopolis kentinin Güneş tanrısının önüne koydum.
Ve ben gümüş tableti Mısır ülkesinin büyük tanrıları önüne koydum. Artık kardeşimin bana ettiği bütün teklifleri uyguladım; ben de gümüş bir tablet hazırlatacağım ve gümüş tableti kardeşime göndereceğim ve kardeşim onun üzerindeki bütün sözleri Hatti ülkesinin insanlarına dinletsin, sen (de) onu Hatti ülkesinin tanrılarının önüne koy!
Güneş Tanrısı ile Fırtına Tanrısı, benim tanrılarım ve kardeşimin tanrıları bizim güzel barışımızı gümüş tablet üzerinde sulh temini için yarattığımız güzel ilişkiye uygun olarak bizim güzel kardeşliğimizi aramızda sonsuza dek geliştirsinler! Kardeşime <şöyle söyle>: Kardeşimin bana aşağıdaki gibi yazdığı konuya gelince: “Kardeşim ikimizi ilgilendiren konuyu işitsin; ‘Kardeşim bana buluşacağımız yer hakkında bütün tekliflerini yapsın.’ Kardeşim bana böyle yazdı. İşte kardeşimin bana söylediği bu teklif çok çok iyidir. Güneş Tanrısı ile Fırtına Tanrısı ve benim tanrılarım ile kardeşimin tanrıları, kardeşimin kardeşini görmesini sağlasınlar, kardeşim bana gelsin ve beni ziyaret için yapılan güzel teklifi uygulasın! Biri diğerine gelsin ve biri diğerinin yüzüne baksın kralın taht(ın)da bulunduğu yerde. Ben Mısır’ın kralı Büyük Kral, Hatti Ülkesi’nin kralı, kardeşim Büyük Kral’ı görmek, onun yüzüne bakmak ve onu ülkemde karşılamak için Kinahhi Ülkesi’ne gideceğim. Kardeşime şöyle (söyle): Kardeşimin bana aşağıdaki gibi yazdığı konuya gelince: “Kardeşin kral sana gelmek istiyor. Kardeşin kral seni ziyaret etmek konusundaki güzel teklifi uygulamak istiyor. Kardeşin ülkende kardeşinin yüzüne bakmak için yanına gelmek istiyor”.
Bu tabletin devamı kırıktır. Diğer bir tablette de Hattu{ ili’nin Mısır’ı ziyaretinden ve gümüş tabletten söz ediliyor.
Hitit Kralı III. Hattu{ili ile Mısır Kralı II. Ramses arasındaki antlaşmada inisiyatif, II. Ramses’in III. Hattu{ili’ye yazdığı bu mektuptan da anladığımıza göre Hititlerdedir. Antlaşmanın iç redaksiyonu Hititler tarafından Hattu{a’da hazırlanmıştır. Bu önemli antlaşmayı hazırlama şerefi Hititlere aittir. Hititlerin hazırladığı bu antlaşmanın hükümleri arasında göz çıkarma, kulak koparma, el, kol ve ayak kesme gibi işkence cezaları kaldırılmıştır. Hititler suçların kişiselliği düşüncesini ilk defa kabul etmişlerdir.
Dönemin ünlü Hitit kraliçesi Puduhepa’nın da Mısır’ın kral ve kraliçesi ile mektuplaşmaları olmuştur. Birkaç yıl önce Londra’da bir müzayededen bir fragmanı satın alınmış olan ve tamamlanarak Ankara’da Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde sergilenen Mısır Kraliçesi Naptera’nın Hitit Kraliçesi Puduhepa’ya mektubu şöyledir: Mısır Ülkesi’nin büyük kraliçesi Naptera şöyle (der): Hatti Ülkesi’nin büyük kraliçesi Puduhepa’ya söyle: Ben kızkardeşin, iyiyim. Ülkem (de) iyidir.
Sen, kızkardeşim (de) iyi olasın. Ülken de iyi olsun. İşte senin kızkardeşimin nasıl olduğumu sormak için ve büyük kral, Mısır Ülkesi’nin kralı ile büyük kral, Hatti Ülkesi’nin kralı, arasındaki iyi barış ile iyi kardeşlik ilişkisinin varlığı dolayısı ile bana yazdığını işittim.
Güneş Tanrısı ile Fırtına Tanrısı senin başını yüceltecekler. Güneş Tanrısı barışı geliştirecek. Büyük Kral, Mısır Ülkesi’nin kralı, ile kardeşi büyük kral, Hatti Ülkesi’nin kralı arasındaki iyi kardeşliği sonsuza dek koruyacak; ben de seninle barış içindeyim. Sen kızkardeşimle aynı biçimde kardeş olduk.
İşte sana kızkardeşime, senin için, selamlama hediyesi olarak bir hediye gönderdim.
Sen, kızkardeşim, kralın habercisi Parihnawa’nın eliyle gönderdiğim hediyeyi bilesin;
Boyun için bir (kolye); çok renkli, saf altından, on iki telden oluşmuş, ağırlığı 88 şekel; bir tane çok renkli Maklalu giysisi, kral kalitesi, bir tane çok renkli koton tunika, kral kalitesi; 5 adet çok renkli koton giysi, iyi kalite ince (iplikten) 5 adet çok renkli koton tunika, iyi kaliteli ince (iplikten), Bütün giysilerin toplamı: 12 koton giysi.
Anadolu’da yaklaşık bin yıl devam eden bir uygarlık kuran Hititler, Anadolu’nun kendilerinden önce ve kendileri ile beraber yaşayan kültür ve uygarlıklardan büyük ölçüde etkilenmişlerdir. Örneğin, Hitit kültürü büyük ölçüde Hatti kültürünün etkisi altındaydı. “Hitit” ismi dahil pek çok konuda Hatti kültür unsurları Hitit uygarlığı içine nüfuz etmiştir. Hitit Çağında Anadolu kitabımda yazdığım gibi, Hititlerden önce Anadolu’nun en eski dili Hatticeyi konuşmuş olan Hattililer de Türkçe gibi aglütinant bir dil konuşmaktaydılar. Hatti sözü Hitit çağında da Hititlerin oturduğu coğrafi bölgenin adı olarak kullanılmaya devam etmiştir. Ayrıca Güneydoğu Anadolu’da uzun yıllar yaşamış olan ve Hitit Devleti’ni ve kültürünü çok etkilemiş olan bir başka halk olan Hurrilerin konuştuğu Hurrice de Türkçe gibi aglütinant bir dil idi. Aglütinant dillerin en eskisi ve dünyanın ilk yazısı çivi yazısını keşfeden Sümerlilerin konuştukları Sümerce de aglütinant dillerin başında gelmektedir. Bütün Mezopotamya kültürlerinin yaratıcısı olan Sümerliler eski Anadolu kültürlerini ve bu arada Hitit kültürünü de çok etkilemişlerdir. Türk olarak eski Anadolu kültürlerinin varisi olduğumuz için gururluyuz ve bu eserleri koruduğumuz ve araştırdığımız ölçüde görevimizi iyi yapmış oluruz.
Yazdıklarımızı özetlemek gerekirse Hititler, Türk değilse de Türkler, kan bakımından ve kültür bakımından Hitit uygarlığı ile eski Anadolu uygarlıklarının en doğal mirasçısıdırlar.
 
Kaynak: Sedat Alp, Türkler Ansiklopedisi
*Bu çalışmanın tüm hakları, Sedat Alp’e aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Sürgün, Katliam Ve Asimilasyon Politikaları İçerisinde Bir Varolma Savaşı: Karaçay Türkleri

Karaçayların ilk yurtları ve büyük bir kısmının hala yaşamlarını sürdürdüğü Karaçay- Malkar bölgesi, sadece Kafkasya’nın değil Avrupa’nın en yüksek dağları olan, Karaçayların Mingi Tav (Elbruz Dağı) (5642 m.), Dıh Tav (5203 m.), Koştan Tav (5145 m.) dediği dağların yer aldığı Kafkasya’nın Orta Kafkaslar olarak bilinen merkezi kısmında yer alır. Güneyde Abhazya ve Gürcü-Svanetya bölgeleri, batıda Rusya Federasyonu toprakları ile Adige bölgesi, kuzeyde Nogaylar, Abazinler ve Besleney- Kabardey Çerkezlerinin toprakları, doğuda ise Kuzey Osetya ile komşudurlar. Karaçayların yaşadıkları alan, doğuda Çerek ırmağının kaynak havzasından, batıda Laba ırmağı havzası boyunca uzanan ve Kafkas dağlarının en sarp ve yüksek bölümünü meydana getiren dağlık arazidir.5 Bu bölge içerisinde Karaçaylar, batıda, Büyük Zelencuk, Küçük Zelencuk ve Kuban Nehirleri ve kollarının aktığı vadilere ve Elbruz Dağı eteklerine yerleşmişlerdir. Doğuda, Malkarlıların yerleştiği bölgede ise, Terek Nehri, Malka, Kurkusun, Baksan (Bashan), Çeğem, Çerek, Lesken ve Uruh ırmak ve vadileri yer almaktadır. Çerek ırmağının bulunduğu vadiye, “Malkar Vadisi” adı verilmiş ve buraya yerleşenler “Malkarlı” adı ile anılmışlardır. Elbruz dağının batısında yer alan Kuban (Koban) ırmağının kaynak havzasında, yüksek vadilerdeki Hurzuk, Uçkulan, Kart Curt adlı köylerin bulunduğu bölgeye “Ullu Karaçay” adı verilmiş ve Elbruz dağının doğusundaki Bashan (Baksan) vadisinden göçüp buraya yerleşenlere de “Karaçaylı” denmiştir. Yani Karaçaylılar ve Malkarlılar birbirinden farklı dile, kültüre ve tarihe sahip iki ayrı halk değil, tersine aynı dil, kültür ve tarihi paylaşan bir Türk boyudur.
Karaçay Adı
Karaçay adı, Osmanlı kaynaklarında ilk olarak 6 Aralık 1582 tarihli bir fermanda geçmektedir. Topkapı Sarayı arşivinde bulunan Mühimme Defterlerinin 44. cildindeki 222 hüküm numaralı bir fermanda, Osmanlı hazinesinin Azak yolu ile Demirkapı Şirvan’a ulaştırılmasında yardımlarından faydalanılan Karaçay Beyi Kaziy oğlu Mirzabek’e hizmetinden dolayı gönderilen hediyelerden söz edilmektedir. Rus kaynaklarında 1649 yılında Gürcistan’a giden Rus elçilerinden Fedot Elçin’in kayıtlarında “Karaçayev” ve “Karaçeyova Kabarda” şeklinde geçerken; Avrupa kaynaklarında 1635- 1653 yılları arasında Kafkasya’da bulunan İtalyan misyoner Archangelo Lamberti’nin notlarında “Caracioli” (Karaçaylı) şeklinde geçmektedir. Bunlardan önce 1404 yılında Kafkasya’da bulunan Başpiskopos Johannes de Galonifontibus kayıtlarında “Kara Çerkesler” olarak bahsedilen halkın da Karaçaylar olduğu anlaşılmaktadır. Karaçaylar arasında anlatılan bir rivayete göre, Karaçaylar önceleri Kırım civarında yaşarlarken burada çıkan siyasi karışıklıklar üzerine “Karça” adlı bir beyin önderliğinde Kuban ırmağının kaynak havzasına yerleşmişler. Karça adı zamanla Karaçay şekline dönüşmüş ve kabilesinin adı da Karaçay olmuş. Karça adının aslında başlangıçta “Karaca” “Karaça” “Karçıga” veya “Karçaga” olduğu ve bunlardan Karaçay biçimine dönüştüğü şeklinde görüşler de vardır. Karça’nın XVI. yüzyıl sonları ile XVII. yüzyıl başlarında (muhtemelen 1580- 1630 yıllarında) yaşadığı tahmin edilmektedir. Karça adının zamanla Karaçay’a dönüştüğü tezinden hareketle Karaçayların tarihini Karça ile başlatmak doğru olmaz. Karça’dan Karaçayların ilk kurucusu olarak değil, XVI. yüzyıl sonları ile XVII. yüzyıl başlarında Karaçayların lideri olarak bahsetmek daha doğru olur.
Karaçayların Kökeni
Karaçayların kökeni ile ilgili teorileri ve tarih boyunca Kafkasya’da yaşayan kavimler ile, bu kavimlerin Karaçayların etnik oluşumuna etkilerini şöyle ifade edebiliriz:
Kimmerler
Kimmerler, M.Ö. 13.yüzyıldan 8. Yüzyıla kadar Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlarda, Kafkasya, Kırım ve Dinyeper havzasında meskun iken, Sakalar’ın (İskitler) gelmesi ile Kafkasya’ya yönelmişler Derbent ve Daryal geçitlerini aşarak Anadolu ve Mezopotamya topraklarına yayılmışlardır. Güneye göç eden Kimmer boyları Kafkas geçitlerini aşarken burada da kendilerinden önemli ölçüde nüfus bırakmışlardır. Eskiçağ tarihinde “Bozkır Göçebeleri”nin yaratmış olduğu “Atlı Kavimler Medeniyeti” veya “Bozkır Kurgan Kültürü”nün sahipleri olan Proto-Türk kavimleri Kafkasya’ya geldiğinde buradaki yerli kavimlerle karışarak “Maykop ve Koban” kültürlerini oluşturmuşlardır. Bu kültürün en önemli özelliği ise Türk kavimlerinin en eski mezar biçimi olan kurgan tipi mezarlardır. Kafkasya’da Kurgan Kültürünü yaratan Proto-Türk kavimlerinden Kimmer ve Sakalar’a ait arkeolojik bulguların en açık örneği M.Ö. IV. binden kaldığı sanılan Nalçik Mezarlığıdır. Bu mezarlık Zatişye bölgesindedir. Kurgan Kültürüne ait arkeolojik kalıntılar Malkar’da Bıllım Köyü yakınlarında ve Krasnodar bölgesinde; Karaçay’da Kelermeskiy, Novolabinskiy, Zubovskiy köyleri ile Cögetey şehri yakınlarında oldukça fazladır. Ayrıca Kimmerler’e ait avcılıkla ilgili eşyalar, silahlar, bakır ve tunçtan yapılmış oraklar günümüzde Karaçayların yoğun olarak
yaşadığı Kartcurt, Uçkulan, Teberdi, İndiş ve Sarıtüz köylerinde ortaya çıkarılmıştır.
Sakalar (İskitler)
Avrupalı, Rus ve Türk tarihçiler tarafından Sakaların İran kökenli, Slav ve Ural-Altay kökenli bir kavim oldukları yönünde çeşitli görüşler olsa da Heredotos Tarihinde Sakaların aslen Orta Asyalı bir kavim olduğu ve Massagetlerle (Hunlar) yaptığı savaşı kaybedince Kimmerlerin yaşadığı yerlere geldiği anlatılır. Hippokrates, Sakaların hayat tarzı ile ilgili verdiği bilgilerde onların pişmiş et yediklerini ve kısrak sütü içtiklerini ifade ettikten sonra bu sütten “hippage” denilen bir peynir yaptıklarını belirtir. Zeki Velidi Togan bunu “Kurut” olarak açıklarken Adilhan Adiloğlu buna karşı çıkarak “hippage”yi Karaçay- Malkar Türkçesindeki yoğurt suyu- peynir suyu anlamına gelen “hüppegi” kelimesi ile açıklamaktadır. Karaçay- Malkar Türklerinin peynir veya yoğurt suyundan lor peynirine benzeyen bir tür peynir yaptıklarını ve buna “hüppegi bışlak” adını verdiklerini vurgular. Ancak Tokat’taki Karaçaylar, peynir suyuna “hüppegi” demekte ve hüppegiden yapılanı da “çökelik” olarak adlandırmaktadırlar. Ama burada önemli olan “hüppegi” kelimesinin Karaçaylar tarafından kullanılıyor olmasıdır. Sakalar, et pişirmek için kapları olmadığında, etleri eti sıyrılmış kemikler üzerine koyarak pişirirler; yani hayvanın iskeletini ızgara olarak kullanırlardı. Bu uygulama halen Kafkasya meralarında Karaçay çobanlar tarafından devam ettirilmektedir. Heredot, İskitlerin “Tabiti” adını verdikleri Ocak Tanrıçasına çok önem verdiklerini ve ona taptıklarını yazmaktadır. İskitlerin Ocak Tanrıçasına verdikleri “Tabiti” adı ile Karaçay-Malkarların günümüzde dahi Ocak Tanrıçasına verdikleri “Tabu” ve “Tabıt” isimleri arasında büyük benzerlik vardır. Bu örnekler Karaçayların, Kimmerlerin ve Sakaların devamı olduğunun kanıtı olmasa da Karaçayların etnik-kültürel yapısının oluşumunda etkili olduklarını göstermektedir.

Hunlar ve Sabirler
Hunların M.S. 330’lu yıllarda Kafkaslara geldikleri ve Hazar denizinden Azak denizine kadar bütün Kafkasya coğrafyasını kontrol altına aldıkları belirtilmektedir. Fakat asıl Hun topluluğu 355-360 yıllarında Balamir Han komutasında dalgalar halinde göç ederek İtil ve Don ırmaklarını geçtikten sonra Terek ve Koban havzasındaki Alanları hakimiyetleri altına alarak bu bölgeye yerleşmişlerdir.
460’lı yıllarda Avarların saldırısı ile Kafkasya’ya yönelen Sabirler, bir süre burada Hun ve Ogur kabileleriyle birlikte yaşadılar. Fakat Sabirler, 506-558 yıllarında Koban Havzasında yaşamışlar ve bir dönem Kafkasya’ya hakim olmuşlardır. İran Kralı I. Hüsrev’in 545’teki Kafkasya seferi ile zayıflama sürecine giren Sabirler, merkezi idareden mahrum bir şekilde Koban, Terek, Kura, Rion ırmakları dolaylarında yaşamaya başlamışlardır. Ayrıca Karaçayların komşusu Gürcü-Svanlar eskiden Karaçay Türkleri için “Savar” Malkar Türkleri için de “Sabir” adını kullanmışlardır.
Hun Bulgarları (Kara Bulgarlar)
Batı Hunlarının bir kolu Bulgar Türklerinin 3.-4. Yüzyıllarda Kuban bölgesine yerleştikleri anlaşılmaktadır. Kök-Türklerin baskısı ile 560’lı yıllarda batıya yönelen Avarlar, Kırım ve Kafkasya’daki Hun-Bulgarlarını hakimiyeti altına almıştır. Bulgarların bir kısmı Avarların baskısı ile Kafkasya dağlarına sığınmışlardır. Bir kısım Bulgarlar Avarlar ile batıya giderken bir kısmı burada kalmış ve “Kara Bulgarlar” olarak anılmışlardır. 635 yılında Kubrat Han önderliğinde kurulan “Magna Bulgarya” (Büyük Bulgarya) devleti VII. yy. ortalarında Hazarların hakimiyetine girmiştir. Bulgarların bir kısmı Hazarların idaresine girerken; bir kısmı da Kafkasya’yı terk etmişlerdir.
V. F.Miller, V. Minorsky, Marqwart, E. P. Alekseyeva, M. Miller, A. Miller gibi tarihçi ve araştırmacıların Karaçayları, tarihte “Kara Bulgarlar” veya “Koban Bulgarları” şeklinde geçen Kafkasya Bulgarlarının devamı olarak kabul ettikleri belirtilmektedir. M. Fahrettin Kırzıoğlu da Bulgar Türklerinin Karaçay-Malkarların ataları olduğunu söylemektedir. İndiş Irmağı yakınları, Aşağı Çeğem, Laşkuta köylerinde bulunan arkeolojik eserler ile; Yukarı Çegem, Lıgıt, Kaşha-Tav yakınlarında ortaya çıkarılan mezarlar, Bulgar Türkleri ile Karaçay- Malkarlar arasındaki etnik ilişkiyi desteklemektedir. Ayrıca “Gudurgu” “Biturgu” “Bulungu” “Uçkulan” “Çılmas” “Bıllım” gibi köy isimlerinin de Bulgar Türklerinden kaldığı ileri sürülmektedir. 20 hektardan fazla alanı kaplayan, çevresi blok taşlarla çevrili, dokuz kulesi olan, yapılış tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte VIII. Yüzyılda Arapların Kafkasya saldırılarına karşı Bulgar ve Alanlar tarafından inşa edildiği tahmin edilen Humara Şehrinde 1960- 1962 yıllarında yapılan kazı çalışmalarında runik harfli özel bir alfabe ile yazılan kitabeler bulunmuştur. Karaçay- Malkar topraklarında bu kitabelerin    çoğu Soslanbek Y. Bayçora tarafından çözülmüş, kitabelerdeki kelimelerden bunların Türklere ait olduğu ispatlanmış hatta bazı kelimelerin biraz değişerek veya aynen Karaçaylar tarafından kullanıldığı belirtilmiştir.
Aslar- Alanlar
Alanlar, miladın ilk yıllarında Orta Asya’dan göç ederek Don ırmağı ile Kırım arasındaki geniş bir sahaya yerleştiler. M.S. 370-375 yıllarında gerçekleşen Hun baskısıyla As ve Alanların bir kısmı batıya doğru kaymış, bir kısmı da güneye doğru giderek Kafkasya dağlarına sığınmışlardır. M.S. 1000 yılı sonlarında Alanlar, Kuban ırmağının kaynak bölümlerinde -bugünkü Karaçay’da- merkezlenerek toplanmaya başladılar. Alan prensleri 921-925 yılları arasında Abhaz Kralı Gorgi’nin etkisiyle Hıristiyanlığı kabul ettiler ve çok sayıda taş kilise yaptırdılar. Bunlardan Karaçay’da Kuban ırmağı yamaçlarında Çuvana, Teberdi ırmağı yamaçlarında “Sıntı” adlarıyla iki Alan kilisesinden başka, Karaçay’ın Zelençuk ırmağı kıyılarındaki Arhız bölgesinde de bir Alan kilisesi bulunmaktadır. Çinlilerin “Alang-ni” ve “An-tsi”, Romalıların “Alani”, Bizanslıların “Asioi” dedikleri Alanlar, bazı tarihi kaynaklarda “As” olarak geçmektedir. Ebul Fida’nın kayıtlarında As ve Alanlardan Türk kavmi şeklinde söz edilmektedir:
“Ancaz’ın doğusunda deniz kıyında bir Alan şehri vardır. Türk olan Alanlardan bir topluluğun iskan olduğu bir şehirdir. Bunlar Hıristiyanlaşmışlardır. Alanlar bu bölgede kalabalık bir kavimdir. Alan’ın arkasında Babul Ebvab vardır. Al-As denilen bir Türk kavmine komşudurlar.”
Said el-Mağribi de “Kitab el-Coğrafya” adlı eserinde bu konuda “Gürcistan’ın doğusunda Alan ülkesi bulunur. Bunlar Hıristiyan Türklerdir. Alanlardan sonra Türklerden As denen bir kavim vardır.” Kaziy T. Laypan, ve İsmail M. Mızı, başta olmak üzere genel olarak Karaçay- Malkarlı tarihçilerin büyük çoğunluğu As-Alanların bugünkü devamının Karaçay- Malkar Türkleri olduğunu savunmaktadırlar. Buna en güçlü dayanak olarak da Karaçay-Malkar Türkçesinde kardeş, dost, arkadaş anlamında bir hitap şeklinde kullanılan “Alan” sözü gösterilmektedir. Bu gün kendilerini As-Alanların devamı sayan Osetler eskiden Karaçay-Malkar Türklerini “Asi” ve “Asson” şeklinde, Malkar ülkesini “Asiyag” ve Karaçay ülkesine de “Tstur-Asiyag” (Ustur Asiya) şeklinde adlandırmışlardır. Yine Gürcü-Megreller, Karaçaylıları “Alani” şeklinde adlandırırken, Abhazlar da “Azuho” ve “As” şeklinde adlandırmışlardır. As-Alanların Türk veya İrani bir kavim oldukları konusunda tartışmalar devam etse de Karaçayların etnik oluşumunda önemli etkilerinin olduğunu söyleyebiliriz.

Hazarlar
Aşağı Volga (İdil), Dağıstan, Kuban boyları, Azak denizi çevresi ve Karadeniz’in kuzeyinde Orta Dinyeper’e kadar uzanan geniş sahadaki Hazar Kağanlığı 8. Yüzyıl içinde siyasi, askeri ve ekonomik yönlerden mühim bir faktör teşkil etmiştir. 10 yüzyılda Hazar İmparatorluğunun çökmesiyle Hazarlardan pek çok aile Kafkasya’da Adigeler arasına sığınmış ve onlara karışmışlardır. Kabardeylerin ilk atasının “Kabarda Tambiy” adlı bir prens olduğu, bunun da Hazarların Kabar boyundan olabileceği belirtilmektedir. Hazar örf ve adetleri, sanatları, giyim kuşamları, daha açık bir ifadeyle Hazar kültürü çok geniş bir sahaya yayılmış, pek çok milletin kültürünü etkileyerek onların gelişmesine yardım etmiştir. Rus bilim adamları Hazar kültür çevresinin devamını Karaçay- Malkarlılar, Tatarlar ve diğer Kafkasya halkları ile Karaimler arasında aramışlardır. Bugün Polonya ve Rusya’da yaşayan Karaim (Karay) Türkleri, Kıpçak ve Hazarların karışımından ortaya çıkmış ve Hazar Yahudiliğini günümüzde de yaşatan bir Türk boyudur. Karaimlerin Polonya’ya Kafkasya’dan gittiklerini ispatlayacak dil ve kültür verileri mevcuttur. Bu veriler bize Hazar kültürünün Kafkasya’daki mirasçılarının kimler olduğunu da belgelemektedir. Bunlar Karaçay- Malkarlılardır. Çünkü bugün Polonya’daki Karaimler ile Kafkasya’daki Karaçay- Malkarlıların dilleri dışında hiçbir dilde rastlanmayan bazı ortak kelimeler vardır. Gelin tarafının damat tarafının akrabalarına gönderdiği hediyeler anlamına gelen “berne” kelimesi bunlardan biridir. Hazarların, Musevilik dininin Karai mezhebini benimsediklerinden hareketle Hazar Türklerinin devamını Karaylarda, Balkarlarda ve Karaçaylarda aramak uygun düşmektedir.
Kıpçaklar- Kumanlar
Kıpçak Türkleri önceleri İrtiş- Talas sahasında yaşarken 1060 yılından itibaren vaktiyle Peçeneklerin işgal ettiği Karadeniz kuzeyi bozkırlarına gelmişler, kısa bir süre sonra da doğuda Balkaş- Talas havzası, batıda ise Tuna Havzasına kadar geniş bir sahaya yayılmışlardır. Kafkasya’da Koban Irmağı havzasından Dağıstan’a kadar uzanan bölgeleri de içine alan bu geniş saha kuzeyde İtil Bulgarları sınırına kadar uzanmaktadır. Doğu Avrupa ile Batı Sibirya bozkırlarının tamamını içine alan Kıpçak sahası daha o tarihten itibaren İslam kaynaklarında “Deşt-i Kıpçak” (Kıpçak Bozkırı) adını almış, Bizans-Latin kaynaklarında da “Komania” şeklinde anılmıştır. 1223 yılında Moğollar ile karşılaşan Kıpçaklar, Alanlar ile ittifak etmişler. Daha sonra ittifak bozulmuştur. Moğollar önce Alanları yenmişler sonra Kıpçaklar üzerine yürümüşlerdir. Bunun üzerine Kıpçakların bir kısmı kuzeydeki bozkırlara kaçarken, bir kısmı da Kuban Bulgarları ve Alanlar ile birleşerek Kafkas dağlarına sığınmışlardır. Karaçay- Malkar etnik yapısının oluşumunda bu tarihi olayların etkisi büyüktür. Moğolların istilası sonucu Deşt-i Kıpçak ve uzantısı Kafkasya’da olan Altınorda Devleti kurulmuştur. Bu devletin yönetim tabakası Moğollardan oluşurken, ordunun ve ahalinin çoğunluğu Kıpçak’tı.
1395 yılında Altınorda hükümdarı Tohtamış Han ile Emir Timur arasında Terek nehri civarında yapılan savaşta Tohtamış Han ağır bir yenilgiye uğramıştır. Timur’un ordusu tarafından tamamen yok edilme korkusuyla kaçan Kıpçak ve Bulgar kökenli askerler Kafkasya dağlarındaki yüksek ve kuytu vadilere sığınmışlardır. Yaşanan bu olayların etkisiyle yüksek dağ vadilerine sığınan Hun, Bulgar, Sabir, Alan ve Kıpçak kabileleri Karaçay-Malkar Türklerinin temelini oluşturmuşlardır. Kafkasya’da Karaçay –Malkar bölgesinde Kıpçaklara ait arkeolojik eserler, mezarlar ve heykeller, Kıpçakların bu bölgenin etnik ve kültürel yapısının oluşumunda oldukça etkili olduklarını belgelemektedir. Milletlerin kimliğini belirleyen en önemli unsur dil olduğuna göre Karaçay- Malkar Türklerini de Kıpçak-Kuman Türklerinin devamı saymak gerekir. Çünkü Karaçay- Malkar Türklerinin konuştuğu dil, ana çizgileri ile tipik bir Kıpçak Türkçesidir. Karaçay-Malkar Türkçesinde Hun-Bulgar dilinden kalma çok sayıda kelime bulunmakla birlikte Karaçay- Malkar Türkçesinin kelime hazinesinin tamamına yakını Kıpçak Türkçesine aittir.
XIV. Yüzyıl başlarında Avrupalı misyonerlerin Kıpçak Türkleri arasında Hıristiyanlığı yaymak ve Kıpçak Türkçesini Avrupalılara öğretmek amacıyla hazırlanan “Codex Cumanicus” adlı eserde kullanılan Kıpçak-Kuman Türkçesi ile bugünkü Karaçay- Malkar Türkçesi neredeyse aynıdır. Eserdeki kelime hazinesinin dörtte üçünden fazlası şekil ve anlam bakımından Karaçay-Malkar Türkçesinde mevcuttur.4Tarihi araştırmalar 17. yüzyılda, Elbruz dağının doğu eteklerindeki Bashan (Baksan) vadisinin yukarı kısımlarında, Kıpçak kökenli Karça, Navruz, Budyan, Adurhay, Botaş ve Abazin kökenli Tram klanlarının yaşadıklarını ve bunlara Kabardey prenslerinden Tohçuk (Dohşuh) ve Tambiy soylarının katılmasıyla Karaçay halkının çekirdeğinin oluştuğunu göstermektedir. Karaçaylar daha sonra Yukarı Bashan’dan Elbruz dağının batısındaki Yukarı Kuban-Hurzuk vadilerine göç ettiler ve burada çoğalarak günümüzdeki Karaçay halkını oluşturdular.
Yukarıdaki açıklamalardan da anlaşılacağı üzere Karaçay-Malkarlar, tarih boyunca Kafkasya’da hakimiyet kuran Kimmer, İskit, Hun, Bulgar, Alan, Hazar, Kıpçak gibi Proto-Türk ve Eski Türk kavimleri ile çeşitli Kafkas halklarının etnik ve sosyo-kültürel bütünleşmesinden ortaya çıkmış bir Kafkasya halkıdır.

XIV-XVII. YY’larda Karaçaylar
Rus yazılı kaynaklarında Karaçay adı ilk defa 1649 yılında geçmektedir. Gürcistan’a giden Rus elçilerinden Fedot Elçin’in notlarında “Karaçaeva Kabardi” ve “Karaçai” şeklinde geçen ifadede Karaçayların tam olarak nerede yaşadıkları anlatılmasa da tarihçi H. Laypanov ve Arkeolog E.P. Alekseyeva Karaçayların XIV-XVII. Yüzyıllarda Bashan’da ve Kuban Irmağının kaynak bölgesinde yaşadığını belirtirler. Karaçaylar XVI. yy sonlarında Kabardey çerkeslerinin baskıları sonucu Bashan’dan Elbruz dağının batısındaki Kuban vadisine göç etmişlerdir. İtalyan misyoner Archangelo Lamberti’nin 1654 yılında “Relationa Della Colchide Boggi Detta Mengrellia” adıyla Napoli’de yayınlanan eserinde “Caracioli” (Karaçaylı) şeklinde geçen Karaçaylar, onlarla ilgili haritada Elbruz dağının batısında, şimdiki “Ullu Karaçay” bölgesinde gösterilmiştir.
Karaçayların Müslüman Oluşları
Geleneksel Türk Dinindeki “ıduk yer-sub” (kutsal yer-su) inanışıyla bağlantılı olarak bazı dağların, suların, ağaçların sahibi/tanrısı/ruhu olduğuna inanan Karaçaylar, Elbruz Dağı eteklerine gelip yerleştikleri zaman bu dağa kendi dillerinde “sonsuz ebedi dağ” anlamına gelen “Mingi Tav” adını vermişler. Kendilerini de Tanrı kabul ettikleri bu dağın kulları olarak görüp “Mingi Tavnu Kulları” adını benimsemişlerdir. Hemen her Türk boyunda kabul edilen ve lehçe farklılıklarına göre birbirine yakın kelimelerle ifade edilen “Tengri” Karaçaylarda “Teyri” şeklinde kullanılmakta ve “yüce/gök tanrı” anlamına gelmektedir. Bununla birlikte Politeist anlayışı yansıtacak şekilde “Tabu” (ev ve aile ocağını koruyan tanrı) “Çoppa” (ziraat tanrısı) “Umay” (çocukları koruyan tanrı) “Gollu” (bereket tanrısı) “Apsatı” (av ve av hayvanları tanrısı) “Gori” (rüzgar tanrısı) “Şıbla” (yıldırım, şimşek ve gök gürültüsü tanrısı) “Eliya” (yüksek dağların tanrısı) “Cer İyesi” (yeryüzü topraklarının tanrısı) “Suv Anası” (Irmakların ve göllerin koruyucu tanrıçası), “Cek” (yeraltında yaşadığına inanılan kötü karakterli ruh/şeytan) “Celmavuz” (bir tür ejderha olarak düşünülen kötü karakterli tabiatüstü varlık) “Obur” (özellikle yeni doğan çocukları kaçıran cadı, hortlak) “Emegen” (su kaynaklarının çıktığı yerde bulunan kötü karakterli dev)… gibi birçok tanrı, ruh veya doğaüstü güçlere inanıyorlardı. Karaçaylar hakkında notlar tutan seyyahlar onları, Müslüman olmadan önce “putperest” ve “pagan” olarak nitelemektedirler. Toplumsal yaşamları ve gelenekleri incelendiğinde Karaçayların önceleri Animist- Naturalist sapmalar gösteren eski Gök Tanrı Dini müntesibi oldukları anlaşılmaktadır.
Hıristiyanlık, Kafkasya’da VI. Yüzyılın başında yayılmaya başlamıştır. Hıristiyanlığın yayılmasında Bizans’ın ve Bizanslı din adamlarının büyük etkisi olmuştur. Karaçaylar Hıristiyanlığı kabul etmiş olsalar da eski pagan inançlarını tamamen terk etmemişlerdir. Hıristiyanlık, Şamanist ve Pagan inançları ile karışarak semavi bir din olma özelliğini kaybederek çok tanrılı bir görünüm kazanmıştır. Kafkasya bölgesi İslam’ın erken dönemlerinde (643) İslam dini ile karşılaşmasına rağmen bölgedeki ulaşım zorluğu, kabileler arasındaki dil farklılıkları, Müslüman tacirlerin dikkatini çekecek derecede ticari canlılığın olmaması ve ciddi bir dini tebliğin olmaması gibi sebeplerle dağlık bölgelere doğru İslamlaşma hareketi hızını kaybetmiştir. Kafkasya’nın en dağlık bölgelerinden Elbruz Dağının eteklerinde yaşayan Karaçaylar XVIII. Yüzyılın sonları gibi geç bir dönemde İslam dinini benimsemişlerdir. 17. yüzyıl başındaki savaşta Kırım Hanı, Karaçaylara İslam’ı kabul ettirmeye çalışmış ancak başarılı olamamıştır. Karaçay-Malkarlar 1782 yılında Kabardeylerin Abuk soyundan İshak Efendi adlı bir din adamı vasıtasıyla İslam’ı kabul etmişlerdir. Karaçay’a gelerek halka İslamiyet’i öğreten bir hocanın da (Kumuklu Aliy) Karaçaylar arasında İslamiyet’in yayılmasında önemli rolleri vardır. Osmanlı devletinin Kafkasya Soğucak valisi Ferah Ali Paşa’nın da (1780-1784) Karaçayların İslam dinini kabul etmesinde etkisi büyük olmuştur. Ferah Ali Paşa’nın bölge halkının ileri gelenleri ile istişare toplantıları yapması, halkın gelenek, görenek ve adetlerini, yaşam biçimlerini inceleyip araştırması, kendinin ve askerlerinin ve askerlerinin evlendikleri kızlara çok iyi din eğitimi vermeleri, kızların da ailelerine İslam dinini anlatmaları İslam dininin yayılmasında etkili olmuştur.

Karaçayların Osmanlı ve Rusya İle İlişkileri
1783 yılında Ruslar Kırım’ı Osmanlılardan aldıktan sonra, Kuban ırmağı Osmanlılar ile Ruslar arasında sınır kabul edildi. Kuban ırmağının her iki tarafında da Karaçaylar yaşadığından bu durum Karaçaylar açısından çok zor bir döneme girildiğinin işaretiydi. Rusların desteklediği Kabarteyler Karaçaylara baskıyı artırınca, Karaçaylar Osmanlıya yaklaştı. Osmanlılar Karaçay bölgesinin stratejik önemini de dikkate alarak bölgeye Batal Paşa komutasında 30.000 kişilik bir ordu gönderdi. Ancak bu ordu Tohtamış ırmağı yakınlarında Ruslara yenildi. Batal Paşanın bu savaştaki kahramanlığından dolayı savaşın yapıldığı yerde kurulan kasabaya Ruslar Batalpaşinsk adını vermiştir. Bu kasaba şu anda Karaçay- Çerkes Özerk Cumhuriyetinin başkenti Çerkessk’dir. 1804 yılındaki Kafkasyalılar ile Rusların savaşında Karaçaylar Ruslara karşı ön saflarda savaştı. 1806-1812 Osmanlı-Rus savaşı sonundaki Bükreş Antlaşmasına göre Karaçay bölgesi Rusya sınırlarında kalmıştır. Karaçaylar 1822’de Rus tabiiyetinde oldukları ilan edilince ayaklandılar. 1826’da Osmanlılardan yardım istediler. Anapa Muhafızı Hasan Paşa Karaçaylara yardım sözü verse de gereken desteği vermemiştir. General Emenual’ın tehditleri karşısında Karaçaylara, Kuban ırmağının Osmanlı-Rus sınırı olduğu ve Rus nüfuzunu kabul etmeleri gerektiği söylenmiştir. Osmanlıların atadığı Karaçay valisi İslam Kırımşavhal ile diğer Karaçay prensleri arasında Osmanlı ve Rus yanlısı olma konusunda görüş ayrılıkları çıkmıştır.
1828’deki Hasavka savaşında Karaçay Duda oğlu Tengizbiy ve Kabardey Atajuk, Karaçay bölgesine çıkan ve Karaçaylardan başka kimsenin bilmediği gizli yolları Ruslara rehberlik ederek göstermiştir. Karaçaylar, General Emanuel komutasındaki Rusları “Aman Nıhıt” geçidinde beklerken, Ruslar arkadan dolaşarak Hasavka geçidine ulaştılar. Buradaki az sayıda Karaçay, Ruslara karşı koymaya çalışsa da yenilerek teslim olmak zorunda kaldılar. Karaçay valisi Kırımşavhal oğlu İslam’ın Ruslara kılıcını teslim etmesiyle Karaçaylar üzerindeki Rus hakimiyeti başlamış oldu. Kırımşavhal, Koçak, Duda, Karabaş soylarına mensup bazı prensler Rus çarına bağlı kalacaklarına dair bir mektup yazıp söz verseler de Karaçayların çoğunluğu bu duruma karşıydı. Nitekim 1835- 1837, 1845-1846, 1853-1855 yıllarında Ruslara defalarca isyan ettiler. 1864 yılında Dağıstanlılar ve Çeçenlerden sonra Çerkeslerin de Ruslara yenilmesi ile Kafkasya Rusların eline geçti. Ruslar her Kafkas kabilesine özel bir idare sistemi kurdular. Karaçay- Malkarları da ikiye böldüler. Kuban ırmağının yukarı kısmında yaşayanlar Kuban Eyaleti’ne, Orusbiy, Çegem, Holam, Malkar ve Bızıngı’da yaşayanlar da Terek Eyaleti’ne bağlandılar. 1873 yılında Karaçaylar tekrar ayaklandılar ve Ruslar bu isyanı güçlükle bastırdı.
Karaçayların Kafkasya’dan Anadolu’ya Göçlerinin Nedenleri
Sosyal Nedenler
Karaçay- Malkar toplumu başlangıçta Biy (Prens), Özden (Soylular), Kul (Köleler) olarak tabakalara ayrılmışken, nüfusun artması, toprakların genişlemesi, sosyal ilişkilerde ve ekonomideki gelişmelerle toplumda yeni tabakalar oluştu. Bunlar: “Biy” veya “Tavbiy” (Prensler), “Çanka” (Siyasi ve ekonomik gücü azalan prensler), “Özden” (Soylular), “Kara Özden” (İkinci sınıf soylular), “Kul” (Köleler) şeklindedir. Ayrıca XVIII. Yüzyıl sonlarında İslam dininin yayılması ile “Mollalar” denilen din adamları sınıfı oluşmuştur. Mollalar, Prenslerin himayesindedir ve halk onların geçimini sağlamak zorundadır. Bu durum halka zor gelse de Prenslerin emriyle yapılmaktadır. 1868 yılında Rusya tarafından kölelik resmen kaldırıldı. Ancak kölelerin azat olabilmeleri prenslerine bir bedel ödemeleri gerekiyordu. Özgür olmak için ellerinde olanı prenslere veren köleler, geçimlerini sağlamak için zenginlerden toprak kiralamak zorunda kalmıştır. Ancak borçlarını ödeyemeyen ve faizle borçları artan köleler, ömür boyu gizli bir kölelik şeklinde beyler veya prenslere çalışmak zorunda kalmıştır. Rus yanlısı olan bazı prens ve asilzade aileler Karaçay topraklarının büyük çoğunluğunu ele geçirmişti. Sınıf çatışmaları ve ekonomik eşitsizliğin artmasıyla huzursuz olan bazı zengin aileler ve kaybedecek bir şeyi kalmayan topraksız köylüler Osmanlı topraklarına göç etmişlerdir.
Ekonomik Nedenler
Kölelik sistemi kalktığından ellerindeki toprakların işlenmesinde sıkıntı çeken asiller, siyasi gelişmelerin de etkisiyle topraklarını satamaz duruma gelme ya da değerinde satamayacakları endişesiyle, ellerindeki toprakları bir an önce satıp bu parayı Osmanlı topraklarında değerlendirmek istemişlerdir. Ancak bu durumda olanların çok az olduğu tahmin edilmektedir.
Siyasi Nedenler
1783 yılında Kırım’ın Rusların eline geçmesinden sonra Kuban ırmağı Osmanlılar ile Ruslar arasında sınır kabul edilmiştir. Rusların desteklediği Kabardeyler Karaçaylara baskılarını artırmışlardır. Bu durum Karaçayları Osmanlılara yaklaştırmıştır. Rus idaresine girmek istemeyen Karaçayların 1822, 1835- 1837, 1845-1846, 1853-1855 yıllarındaki isyanları kanlı bir şekilde bastırılmıştır. 1860 yılında Karaçayların Kuban Eyaletine, Malkarların Terek Eyaletine bağlanarak Karaçay-Malkar halkının ikiye bölünmesi göçün siyasi sebeplerindendir.
Dini Nedenler
XVIII. yüzyıl sonlarında Müslüman olan Karaçaylar, dinlerini yaşamakta çektikleri sıkıntıları ve Rusların baskısı sonucu ilerde çıkabilecek sorunlar da hesaba katarak, Müslüman Osmanlı topraklarına göçü “hicret” olarak değerlendirmişlerdir. 1900’lü yılların başında hac amacıyla Mekke ve Medine’ye giden birkaç Karaçaylı dönüşte Şam’da daha önce Kafkasya’dan buraya gelen Karaçaylarla görüşmüş ve hicret etmeye karar vermişlerdir. Karaçay bölgesine dönen hacılar halka Şam vilayetinin güzelliğinden, Mekke ve Medine’ye yakınlığından ve yakın gelecekte Rusların çok büyük zulümler yapacaklarından bahsederek hicret edilmesi gerektiğini anlatırlar. 1870’li yıllarda Batalpaşinski (bugünkü Çerkessk) şehrinde görev yapan Rus idarecisi Gregoriy Stepanoviç Petrov’un Karaçaylar ile ilgili notlarında bahsettiğine göre, Karaçayların efsanevi atası Karça ve kabilesi, Hudes sonunda Kuban ırmağı kıyısında yaşarken şiddetli bir yağmurun yağdığı gece buraya düşen büyük bir meteor taşının şiddetli gürültüsünden çok korkmuş endişelenmişler. Ancak sabah olup da herkesin hayatta olduğu anlaşılınca, bu meteor taşı parçalanıp dağılıncaya kadar burayı terk etmeyeceklerine yemin etmişler. Karaçaylar, bu taşa “Karaçaynı Kadav Taşı” (Karaçay’ın temel taşı) adını vererek zamanla onu kutsallaştırmış ve ona tapınmaya başlamışlar. Mara’daki kömür işletmelerinin sahibi N. Utyakov adlı bir Rus 1872 yılında değirmen taşı yapmak için bu kayadan bir parça kırmış, bunun üzerine bazı Karaçaylılar, “Karaçaynı Kadav Taşı”nın parçalandığı, Karça’nın yemininin bozulduğu ve bir anlamının kalmadığı, artık yeni bir yurt aramak gerektiği şeklinde cahil halka propaganda yapmışlardır. “Karaçay’ın temel taşı” konusundaki inançlar ve onun parçalanması da göçün dini bir nedeni olarak belirtilebilir. Burada “Karaçaynı Kadav Taşı” ile ilgili inanışlar ile, Uygurların “Türeyiş Destanı”ndaki taş inanışı arasındaki benzerliği de belirtmek gerekir.

Karaçayların Kafkasya’dan Anadolu’ya Göçleri
Karaçay-Malkarların, Kafkasya’dan Anadolu’ya 1828 yılındaki Hasavka savaşından sonra başlayarak 1862-1865, 1877-1878, 1890-1908 yıllarında gruplar halindeki göçlerini 1921 ve 1948 yıllarındaki iltica hareketleri izlemiştir. 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşı sonrası yıllar ile 1905 civarında Karaçay-Malkarların göçünün yoğunlaştığı bilinmektedir. Tokat’taki Karaçayların 1880’lerde göç ettiklerini söyleyebiliriz. Kafkasya’dan Anadolu’ya göç eden Karaçayların sayısını tam olarak tespit etmek güçtür. Çünkü göç edenler, geldikleri yerlere ve etnik kökenlerine göre iyice belirtilmemiş genel olarak “Çerkes” ve “Muhacir” olarak ifade edilmiş ve kaydedilmişlerdir. Ayrıca göçmenlerin çoğunun Rusya’dan izin almadan göç etmesi ve Rusya’nın dünya kamuoyunu yatıştırmak için göç edenlerin sayısını daima düşük göstermesi de Karaçayların sayısını tespit etmemizi zorlaştırmaktadır. 1885 yılındaki takriben 500 aileden oluşan toplu göç grubundan yaklaşık 200 ailenin Tokat iline yerleştirildiği tahmin edilmektedir.
Türkiye’deki Karaçay-Malkar Köyleri
Karaçaylar Kafkasya’dan Anadolu’ya göç ettikten sonra Osmanlı Devleti tarafından kendilerine birçok kolaylıklar sağlanmış, onlar da Anadolu’nun değişik yerlerine yerleşmişlerdir. Türkiye’deki Karaçay nüfusu üzerine araştırma yapanlar sayının 20.000 veya biraz fazla olduğunu belirtmektedirler. 1920 yılında Rusların Kuzey Kafkasya’ya hakimiyetlerinden sonra 1921-1948 yılları arasında özellikle Malkar kökenli sığınmacılardan İstanbul’a, İzmir’e ve Bursa’ya yerleşenler olmuştur. Günümüzde Türkiye’deki Karaçay köylerin adları ve bağlı oldukları il ve ilçeler şunlardır:
* Eskişehir’in Han ilçesine bağlı Akhisar köyü.
* Tokat ili Sulusaray ilçesine bağlı Arpacıkaraçay köyü.
* Konya ili Sarayönü ilçesine bağlı Başhüyük kasabası.
* Eskişehir ili Çifteler ilçesine bağlı Belpınar köyü.
* Sivas ili Yıldızeli ilçesine bağlı Emirler köyü.
* Tokat ili Almus ilçesine bağlı Çilehane köyü.
* Afyon ili İncehisar ilçesine bağlı Doğlat köyü.
* Kayseri ili Pınarbaşı ilçesine bağlı Eğrisöğüt köyü.
* Eskişehir ili Sivrihisar ilçesine bağlı Ertuğrul (Yakapınar) köyü.
* Eskişehir ili Han ilçesine bağlı Gökçeyayla Köyü.
* Ankara ili Gölbaşı ilçesine bağlı Yağlıpınar köyü.
* Eskişehir ili Han ilçesine bağlı Yazılıkaya köyü.
* Yalova İline bağlı Çiftlikköy Kasabasında 20 hane.
Yararlanılan Kaynaklar
Salih Çinpolat, Karaçay Halk İnanışları Ve Uygulamalarının Dinler Tarihi Açısından Değerlendirilmesi (Tokat Örneği)
Abdullah Saydam, “Kırım ve Kafkasya’dan Yapılan Göçler ve Osmanlı İskan Siyaseti” (1856-1876)
Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, 1. cilt
Ufuk Tavkul, Kafkasya Dağlılarında Hayat ve Kültür
Yusuf Karaca, Karaçay Türklerinde Dini Hayat (Başhüyük Kasabası Örneği)
Ufuk Tavkul, Karaçay-Malkarlıların Kökeni Üzerine Düşünceler
Hayati Bice, Kafkasya’dan Anadolu’ya Göçler
Ufuk Tavkul, Karaçay-Malkar Soyo-Kültürel Yapısının Etnik Kökenleri ve Kültürleşme
Harun Güngör-Ünver Günay, Türklerin Dini Tarihi
Şaban Kuzgun, Hazar ve Karay Türkleri
Cemal Reşid Ahmed, Ataların Karşılaşması-Derbent ve Şervan Ülkesinde Kürtler ve Alanlar
Ramazan Şeşen, İslam Coğrafyacılarına Göre Türkler ve Türk Ülkeleri
Feher Geza, Bulgar Türkleri Tarihi
Fahrettin Kırzıoğlu, Dede Korkut Oğuznameleri Coğrafyası ve Düşünceler
Akdes Nimet Kurat, IV-XVIII. Yüzyıllarda Karadeniz Kuzeyindeki Türk Kavimleri ve Devletleri
Zeki Velidi Togan, Umumi Türk Tarihine Giriş
İlhami Durmuş, İskitler- Sakalar
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Salih Çinpolat’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com