Etiket arşivi: Varoluş

Kur'an-ı Kerim'de İnsanın Yaradılış Amacı

Kur’an’da amaçlılık ilkesi ile ilgili ayetleri incelediğimizde yaratılışın bir gayeye dayandığı gerçeğinin açık şekilde vurgulandığını görüyoruz. Bu vurgulama genel olarak bütün varlıklar için olabildiği gibi özel olarak insanlar için de olabilmektedir. İnsanla diğer varlıkların yaratılış gayesi tabii ki farklıdır. Çünkü Allah insana akıl, irade gibi diğer varlıklarda bulunmayan özellikler vererek onlardan üstün kılmıştır. Onun için Kur’an’da yaradılış amacı konusunu insan ve insan dışındaki varlıklar olmak üzere ayrı ayrı ele almak gerekir. Kur’an’ın birçok ayetinde yaratılışın sebep ve hikmetlerinin olduğu; yaratılanların boş yere, anlamsız, oyun ve eğlence olsun diye yaratılmadığı vurgusu yapılır. Şu ayet özel olarak insanın boş yere yaratılmadığından bahseder:
“Yoksa sizi boş yere yarattığımızı ve bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız” mealini vereceğimiz şu ayetlerde ise yaratılan bütün varlıkların boş yere, gayesiz yaratılmadığı bildirilir:
“Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık; bu inkâr edenlerin zannıdır”
“Biz gökleri, yeri ve bunlar arasındakileri oyuncular olarak -oyun ve eğlence olsun diye- yaratmadık. Bunları sadece gerçekle yarattık. Fakat onların çoğu bilmiyorlar.”
“Biz yeri, göğü ve arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık. Eğer bir eğlence edinmek isteseydik onu kendi katımızdan edinirdik. Yapacak olsaydık böyle yapardık”
Yukarıdaki ayetlerde yüce Allah evreni boş yere gâyesiz yaratmadığını, kâinatta yaratılan her şeyin bir hikmeti olduğunu haber vermiştir. İnsanın da bu hikmetleri anlaması gerektiğine bir işaret vardır. Aynı zamanda bu ayetlerde Allah’ı yaratılanlara benzeten putperestlere karşı bir uyarı vardır. Çünkü Allah beşeri özellikler olan oyun ve eğlence gibi özelliklerden münezzehtir. Allah boş ve anlamsız iş yapmaz; onun yaratması anlamlı ve hikmetlidir. Allah bu mükemmel kâinatı kâfirlerin hayal etmek istedikleri gibi sadece dünya hayatı için oyuncak olarak yaratmamıştır. Aksine yaratılanların büyük bir hikmeti vardır. Yaratılan bu kusursuz evren sayesinde insan Allah’ı tanıyacak ve onun kudretini anlamış olacaktır.
Bu ayetlerden iki çeşit zihniyetin ortaya çıktığını anlıyoruz. Birincisi bu âlemin yaratılışının bir gayesi olduğunu inanmayanlardır. Onlar bu dünyanın oyun ve eğlence için yaratıldığını zannederler. İkincisi yaratılan her şeyin bir hikmeti, bir gayesinin olduğunu inanan zihniyettir. Onlar da bu inkârcı zihniyete karşılık Allah’a ve âhiret gününe inananır ve yaratılış üzerinde düşünerek, “Rabbimiz! Bunu boşuna yaratmadın. Seni tenzih ederiz. Bizi cehennem azabından koru.” derler. Onların zihninde gâiyet, ibadet ve akıbet düşüncesi iç içedir. Bu kâinata baktığımızda yaratılan hiçbir şeyin amaçsız, boş ve anlamsız olmadığını anlıyoruz. Atomdan gezegenlere ve galaksilere varıncaya kadar her şey bir amaç doğrultusunda yaratılmıştır. Yaratılanlar bu amaç doğrultusunda hareket ederler. Elbette ki dünyanın halifesi ve diğer varlıklardan üstün yaratılan insan da başıboş, amaçsız ve gâyesiz değildir.
İnsanın Yaratılma Amacı
Yüce Allah, insanı en güzel biçimde yaratmış,437 insanı mükerrem yani şan ve şeref sahibi kılmış, yeryüzünde, gökyüzünde ve ikisi arasında bulunan her şeyi onun hizmetine sunmuştur. Kur’an’da insan için “ahsen-i takvîm” yani en güzel şekilde yaratıldığından söz edilmiştir. “Takvîm”, eğriyi doğrultmak, kıvama, nizama koyma, kıymet biçmek, kıymetlendirmek anlamlarına gelmektedir. Ahsen-i takvîm terkibi; kıvama koymanın, biçimlendirmenin en güzeli demek olur. İnsan maddi ve manevi olarak gerek fiziki gerekse maneviyat yönüyle en güzel şekilde yaratılmış bir varlıktır. Yine Kur’an’da insan için “mükerrem” olarak yaratıldığından söz edilmiştir. Mükerrem, şan ve şeref sahibi demektir. İnsanoğlunun mükerrem olmasının birçok sebebi vardır. Çünkü yüce Allah insana diğer varlıklarda olmayan pek çok özelliği ona bahşederek dünyada insana özel bir yer vermiş, onu diğer varlıklardan üstün kılmıştır. Müfessirler insanın şan ve şeref sahibi olmasını Allah’ın ona verdiği şu özelliklerden kaynaklandığını söylerler: Öncelikle insanın akıl, irade, zekâ, düşünme ve yazma gibi melekeleri vardır. İnsan bunlar sayesinde doğruyu-yanlışı, güzeli çirkini ayırabilir, canlı ve cansız varlıkları kendi hizmetinde kullanır. Allah’ın kendisine bahşettiği kol, el, göz gibi organları düzgün bir şekilde kullanabilir. Yine insan elde edeceği bilgiler sayesinde icatlar eder, uygarlıklar kurar, ekonomik faaliyetlerde bulunur. Olaylar arasında sebep-sonuç ilişkisi kurar ve bu sayede geleceğini planlayabilir. Elbette ki bu kadar özellik verilen insanın gâyesiz, boş yere yaratılması düşünülemez.
Allah’ın insan için var ettiği nimetler sayılamayacak kadar çoktur. Bu itibarla, inanç, söylem, eylem ve davranışı ne olursa olsun insan şerefli, itibarlı, değerli ve üstün bir varlıktır. İyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan, hakkı batıldan, hayrı şerden ayırt edebilecek yeteneklerle donatılmış; düşünme, konuşma ve anlama yeteneği verilmiş ve yeryüzüne halife yapılmıştır. Bakara suresinin şu ayetinde yüce Allah insanı yeryüzünde kendisinin halifesi olarak yarattığını bildirmiştir: “Hani, Rabbin meleklere, ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.’ demişti. Onlar, ‘Orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birini mi yaratacaksın? Oysa biz sana hamdederek daima seni tesbih ve takdis ediyoruz.’ demişler, Allah da, ‘Ben sizin bilmediğinizi bilirim.’ demişti.”
“Halife” kelimesinin aslı “halif”dir. Bitişik “te” ise mübalağa içindir. Mastarı ise “hilâfet”tir. “Halife” kelimesi, birinin arkasından makamına oturmak manasına gelir. “Hilâfet”, ise başkasına vekil olmak, onun yerini tutmak, onu temsil etmek demektir. Asaletin karşıtı diyebiliriz. Bu vekillik çeşitli sebeplerden olabilir. Ya asilin aczinden veya ihtiyacından, ya da aslın kaybolmasından dolayı olabilir. Bunların hiçbiri olmazsa aslın vekile bir şeref vermesinden kaynaklanır. İşte insanın vekil olması da Allah’ın insana değer vermesi, ona şeref verme lütfundan kaynaklanmaktadır. İnsan Allah’ın ona verdiği diğer varlıklarda bulunmayan özelliklerinden dolayı Allah’ın en iyi vekili olabilir. İnsana, yeryüzünde Allah’ın hükümlerini, emir ve buyruklarını uygulayacağı için halife denmiştir. Başka bir ayette Yüce Allah insanoğlunu yeryüzünde hilâfet yetkisi vermesi iman ve amel-i sâlih (Allah rızâsına uygun hareket, amel, davranış) şartına bağlanmıştır. İşte insan Allah’ın yeryüzündeki halifesi olarak yaratılmış, ilahi plandaki Allah’ın sıfatlarının insani planda sahip olmuştur. Bu sebeple insan bilen, isteyen, isterken hür olan bir varlık olmuştur. Allah’ın bazı sıfatlarının insani ölçüler içinde insana vermesi insanı asla ilahlaştırmaz; insanın şerefini, değerini daha da arttırmış olur. Tabi ki insanın halifeliği kendi sıfatlarına uygun olarak kısıtlıdır. Yeryüzünde hiçbir varlık Allah’ın yerini alarak istediği gibi tasarrufta bulunamaz. Hz. Âdem’in ve neslinin halifeliği, Allah’ın mülkü bulunan yeryüzünde Allah’ın iradesine uygun yaşamak ve talimatı doğrultusunda tasarrufta bulunmaktan ibarettir.
Allah insana kendisiyle bilgi sahibi olacağı akıl nimetini vererek onurlandırmıştır. Akıl yaratıcının varlığını gösteren en büyük delillerden biridir. Akıl sayesinde insan kâinata bakarak varlığının delillerini kavrar, yaratıcısını tanır, sıfatlarını öğrenir. Akıl sayesinde insan düşünebilir, bilgi sahibi olabilir, çeşitli ilimler öğrenebilir, iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayırabilir. Akıl, ilim ve hikmet kaynağıdır. Aklın ilmi arttıkça ufku genişler, kuvvetlenir. Azalara hareket etmelerini emreder. Akıl zanaatların icrasında bir alet durumundadır; işler onun ölçüp biçmesiyle, onun
hesaplamalarıyla yürür. Sonuç olarak Rabbimiz insana diğer varlıklarda olmayan akıl ve irade vererek diğer varlıklardan üstün kılmıştır. İnsan dışında yaratılan varlıkları da insanın hizmetine vermiştir. İnsan aynı zamanda yeryüzünün halifesi olarak nitelendirilmiştir. İşte bu özelliklerde yaratılan insanın yaratıcısı olan Allah’a, ailesine ve çevresine karşı yerine getirmek durumunda olduğu sorumlulukları vardır. Rabbimize karşı sorumluluğumuz, onun emir ve yasaklarına uyarak rızasına uygun yaşayan bir kul olmaktır.
Şu ayet-i kerimeden insanın yaratılmasının amacının Allah’a kulluk ve ibadet etmek olduğunu anlıyoruz. Zariyat suresinin 56. ayetinde yüce Allah şöyle buyurmuştur:
“Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.”
Bu ayet insanların ve cinlerin yaratılışının hikmetini gösterir. Buna göre insanların ve cinlerin yaratılış gayesi dünyalık peşine düşüp onu ısrarla istemeleri için değil Allah’ı tanımak, Allah’ı bir kabul edip sadece ona ibadet ve kulluk etmektir.
Ayette insan ve cinlerin vazifeleri hatırlatılmaktadır. İnsan ve cinlerin vazifeleri Allah’a kulluk ve ibadet etmektir. İnsan ve cinlerin yaratılış gayesi öncelikle Rablerini tanımaları, daha sonra ona kulluk ve ibadet etmeleridir. Eğer bu yapılmazsa ömürler de boşa gitmiş olur. Bazı tefsirciler ayeti “beni mabud olarak tanısınlar” olarak anlamışlardır. Allah’ı tanımak demek de Allah’ın buyruklarını tutarak ona kulluk ve ibadet etmek anlamına gelmektedir. Yine ayetten insan ve cinlerin mümin olsun veya mümin olmasın hepsinin Allah’ın buyrukları ve ilahi yasalar önünde boyun eğmeleri kastedildiğini de söyleyenler olmuştur. Taberî’nin (838 – 923) tercih ettiği görüş budur. Ayette geçen “bana ibadet etsinler diye…” ifadesinde ibadet kelimesini, insan ve cinlerin sadece namaz, oruç, dua, zikir vs. için yaratılmış oldukları şeklinde anlamak yanlıştır. İbadetin anlamı, içine bu sayılanlar girmekle birlikte onun kapsadığı mana daha geniştir. İbadet denilince, sadece Allah’a tapmaları ve ona ibadet etmeleri, Allah’tan başkasına mabut kabul etmemeleri ve ondan başkasına itaat etmemeleri, sadece Allah’ın dininin kurallarına uymaları akla gelmektedir. İbadet insanın dini olarak yapması gerektiği görevleri (mesela namaz, zekât, hac, oruç vb.) kapsadığı gibi sırf Allah’ın rızasını kazanmak için yapmış olduğu her fiil de ibadet kapsamındadır.
Yüce Allah yaratmanın gayesini gerçekleştirmeyi insanın karşısına bir emanetler bütünü olarak koymuştur. Allah tarafından arz edilen ve insanın hür iradesiyle kabul ettiği bu emanet insanın yerine getireceği vazifelerin bir toplamıdır. İnsanın üzerine almış olduğu bu emanet Allah’a ibadettir. İbadet de özünde Allah’a saygı ve sevgi ile yönelmektir. Ayetlere baktığımızda insanın yaratılma hikmetlerinden birisi de bu dünya hayatında imtihana tabi tutulması olduğunu anlıyoruz. Mülk suresinin 2. ayetinde yüce Allah şöyle buyurmuştur:
“O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır.”
İnsanın yaratılma hikmetlerinden birisi de imtihana tabi tutulmasıdır. Allah insana akıl ve irade vermesi, bunun yanında peygamberler ve kitaplar göndermesi bize bu gerçeği göstermektedir. Ayetten anladığımıza göre ölüm ve hayat ise insanların yeryüzünde yaptıkları davranışlarının ortaya çıkması ve karşılığının verilmesi için bir imtihan aracıdır. Hayat ve ölüm imtihan için yaratılmıştır. Sınav yeri dünyadır, ahiret ise dünyada yapılanların karşılığının alınacağı yerdir. Allah kimlerin Allah’ın emir ve yasaklarına uyarak güzel işler yaptığını kimlerin de Allah’ın emir ve yasaklarına karşı gelerek kötü işler yaptığını sınamak, insanların güzel amel noktasında rekabet etmelerini sağlamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır. Allah hayat ile ölümü yarattı ki bizleri imtihan etsin ve hangimizin güzel iş yaptığını, hangimizin kötü iş yaptığını görsün. Allah insanlara imtihan muamelesi yapmak için böyle yapmıştır. Yoksa Allah kimin aklını ve iradesini doğru kullanarak imtihanı kimin kazanacağı veya akıl ve iradesini yanlış kullanarak kimin sınavı kazanamayacağını ezelden bilmektedir. Dikkat edilirse hayat ölümden önce gelmesine rağmen ayette ölüm hayattan önce gelmiştir. Bunun sebebi ölüm, insanı ahireti hatırlatması ve insanın sorumluluğunun farkına varmasıdır. Ölüm insanı iyi işler yapmaya, kötülüklerden uzak durmaya bir teşviktir. Dolayısıyla insana bu dünya hayatında hesap bilincini hatırlatmış olur. Eğer hayattan sonra ölüm, ölümden sonra da diğer hayat gelmemiş olsaydı dünyada her türlü sıkıntılara katlanarak salih amel işleyen insanlar bu sıkıntıları unutturacak mükâfatı almamış, mertebe olarak daha yüksek mertebelere çıkmamış olurlardı. Allah’ın emir ve yasaklarına karşı çıkanlar ise yaptığı işlere göre cezalandırma, rütbesinde alçaltma söz konusu olmayacaktı. Dolayısıyla insanlarda hiçbir hayat izi, bir hayat ümidi kalmayacak, kurtuluş ümidi olmayan, bıktırıcı, sefalet bir hayat sürerlerdi. Bu da Allah’ın insana yaratılışına bahşetmek istediği bol ihsan ve lütfuna uygun olmazdı.
Yine şu ayetten de insanın bu dünyada imtihan için yaratıldığını ve yapmış olduklarından hesaba çekileceğini anlıyoruz:
“Yoksa sizi boş yere yarattığımızı ve bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız” 
İnsan öldükten sonra dünyada yapmış olduğu işlerden hesaba çekilecektir. Bütün varlıklar yok olup giderken sadece insan ebedi olarak yaşayacaktır.
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki kuşkusuz Allah insanı gayesiz, boşu boşuna yaratmadığı gibi, onu başıboş da bırakmamıştır. Onu kulluk yapmakla yükümlü kılmış, hayatı ve ölümü ile imtihana tabi tutmuştur. Kur’an’ın birçok ayetinde insanın bu imtihanında başarılı olabilmesi, bu imtihanı kazanması iman ve salih amel işlemesine bağlı olduğu haber verilmiştir.
İnsanın Erkek ve Kadın Olarak Yaratılma Amacı
Mealini vereceğimiz şu ayet insanların neden aynı özden fakat kadın ve erkek olarak iki farklı cinste yaratılmasının hikmetini bize göstermektedir. “Kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de onun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır.” Yüce Allah insanı hikmeti gereğince, belirttiğimiz gibi, kadın ve erkek olarak iki cins yaratmıştır. Kadın ve erkek aynı özden yaratılmalarına karşı fiziksel ve psikolojik yapıları farklı olduğu görülür. Bu ikisi arasında o denli mükemmel bir ahenk yaratılmıştır ki her ikisi de diğerine mükemmel bir eş olur. Bu iki eş birbirlerinin fiziksel ve psikolojik ihtiyaçlarını karşılar durumdadırlar. Kur’an eşleri birbirlerine karşı bir elbise olarak göstermektedir. Nasıl ki elbise vücudu örterek insanı birçok şeyden koruyorsa eşler de birbirlerinin açığını, eksikliğini kapatarak günaha düşmekten korumuş olurlar.
Söz konusu ayet insana, eşini huzur ve mutluluk bulacağı bir varlık olarak görmesini sağlamaktadır. Ayette geçen “Meveddet” ve “rahmet” kelimeleri hakkında tefsirciler çeşitli yorumlar yapmışsa da genel olarak bu kelimeler eşlerin birbirine meyletmesini, ısınmasını ve bağlanmasını sağlayan “sevgi ve merhamet duyguları” şeklinde tercüme edilmiştir. İbn Abbas “meveddet” sözcüğü için erkeğin eşini sevmesi, “rahmet” için de erkeğin eşini koruyup şefkat göstermesi demiştir. Rabbimiz insana yine kendi beşer cinsinden eşler yaratmış ve aralarında bir sevgi ve merhamet var etmiştir. Bu Allah’ın varlığının ve lütfunun delillerindendir. Allah insanoğluna hayvan veya cin cinsinden değil de kendi cinsinden eşler yaratmıştır. Çünkü aynı cinsler sevgiye ve yakınlaşmaya sebep olurken farklı cinsler nefrete ve ürküntüye sebep olur. İnsan ancak kendi cinsiyle huzur ve mutluluk bulabilir. Yine insanların erkek ve kadın olarak yaratılmasının sebebi; temeli iffete, karşılıklı sevgi ve güvene dayanan bir aile kurulması içindir. Allah’ın insanı iki cins yaratıp aralarında sevgi ve merhamet var etmesi sayesinde birbirini sonradan tanıyan iki cins birbirlerine bağlanır. Bunun sonucunda temeli iffette dayanan, insana uygun bir üremenin olduğu, karşılıklı sevgi ve şefkat duygularının var olduğu aile kurumu inşa edilmiş olur.
İnsanların Farklı Kabileler Şeklinde Yaratılma Amacı
Yüce Allah Hucurat suresinde insanların farklı kabile ve kavimler şeklinde yaratılma amacının insanların birbiriyle tanışmak, kaynaşmak olduğunu bildirmiştir. Ayette şöyle buyrulmuştur:
“Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O’ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.”
Rabbimiz insanları bir erkek ve bir dişiden yani Hz. Âdem ile Hz. Havva’dan yaratmıştır. Yani herkes aynı anne-babadan gelmiştir. Dolayısıyla birbirlerine karşı herhangi bir üstünlük yoktur. Kimsenin kavmiyle, atalarıyla öğünmesi doğru değildir. Ayette Allah katında üstünlüğün takva olduğu vurgulanır. Yüce Allah insanları milletler ve kabileler şeklinde ayırmıştır ki insanlar birbirleri ile tanışıp ona göre yardımlaşsınlar.
İnsanlar dillerinin, renklerinin ve yeteneklerinin farklı olması ayrılık değil tanışıp kaynaşmalarını gerektirir. İnsanlar yapılması gerekli olan bir işi kendisi veya içinde yaşadığı toplum yapamayabilir. Dolayısıyla özellikleri ve kabiliyetleri farklı olan kavimler ve kabileler birbirlerin ihtiyacını gidermek için tanışmak ve yardımlaşmak durumundadırlar.
Yararlanılan Kaynaklar
Talha Çelik, Bir Akıl İlkesi Olarak, Kur’anda Yeter-Neden Prensibi
Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsir, Cilt: 4
Nureddin Sabuni, Safvet’üt Tefasir
Gazali, Yaratılış Hikmetleri
Hüseyin Aydın, Yaradılış ve Gayelik
İsmail Karagöz, İyi İnsan İyi Müslüman
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Talha Çelik’e aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Kutsal Metinlerde Evrenin Başlangıcına Dair Bölümler, Varoluşun İfadeleri…

Herhangi bir yolculuğa eşlik eden İlk Gizem şudur: Yngıç noktasına en başta nasıl ulaşmıştır?
Louise Bogan, Journey Around My Room (Odamın Çevresinde Yolculuk)
Bu bölümde, çalışmamızın temel amacı olan arkhe probleminin kutsal metinlerde nasıl karşılık bulduğu ele alınacak ve bunun için de Tevrat, İncil ve Kur’an-ı Kerim konu edilecektir.

TEVRAT
Tevrat’taki yaratılış bahsi Tekvin bölümünde izah edilir. Buna göre yaratılış altı gün içerisinde olmuştur.

Yaratılışta İlk Gün
1-Başlangıçta Tanrı gökleri ve yeri yarattı.
2-Yer boştu, yeryüzü şekilleri yoktu; engin karanlıklarla kaplıydı. Tanrı’nın
ruhu suyun üzerinde hareket halindeydi.
3-Tanrı ışık olsun dedi ve ışık var oldu.
4-Tanrı ışığın iyi olduğunu gördü; Tanrı ışık ve karanlığı birbirinden ayırdı.
5- Tanrı ışığa “gündüz” adını verdi ve karanlığa “gece” adını verdi; akşam oldu sabah oldu; bir gün. ( Tekvin, I).
Yukarıdaki ifadelerin yaratılışa dair bir kronoloji içerip içermediği tevrat yorumcuları arasında bir ihtilaf konusudur. “Başlangıçta Tanrı gökleri ve yeri yarattı” ifadelerine bakıldığında, yaratılış dizisinin –Tanrı önce gökleri yarattı; sonra yeryüzünü, karanlığı, ışığı vs. şeklinde – sıralandığı anlaşılmaktadır . Bununla birlikte klasik tefsir yorumcularından Razi ve İbn Ezra bu görüşe katılmamaktadırlar ve pasajı, “Tanrı’nın gökyüzünü ve yeryüzünü yaratma faaliyetinin başlangıcında, yeryüzü şekilsiz ve boştu…” şeklinde açıklamaktadırlar .
“Tanrı ışığın iyi olduğunu gördü.”
Klasik Tevrat tefsircilerinden Ramban’a göre “iyi olduğunu gördü” ifadesi Tanrı’nın onayını ifade etmekte ve bu durumun artık kemale (mükemmele) ulaşmış olmasından dolayı kalıcı olmasına karar verdiğini göstermektedir. Tekvinin ilk pasajında “Tanrı ilkin gökleri ve yeryüzünü yarattı” ifadesiyle sanki bu yaratılanlar yaratık olarak düşünülmemiş ve “ışık olsun” (Bkz.Tekvin I, 3) sözü ana unsur ve yaratılanlarda temel ilke kabul edilmiştir .
İNCİL
Yuhann a’nın ilk a yetinde başlangıçta ne olduğuna dair dolaysız bir açıklama yapar İncil:
“Başlangıçta söz vardı. Söz Tanrı’
yla birlikteydi ve söz Tanrı’ydı. Başlangıçta o Tanrı’yla birlikteydi. Her şey o’nun aracılığıyla var oldu, Var ola
n hiçbir şey O’nsuz olmadı. Yaşam O’ndaydı ve yaşam insanların ışığıydı. Işık karanlıkta parlar ve karanlık onu alt edememiştir”  (Yeni Ahit, Yuhanna, 1, 1-5).
İncil’de, yaratılışın Allah’ın kelimesiyle başladığı İncil’in başka bölümlerinde de önemle vurgulanmıştır: “Ne var ki göklerin, çok önceden Tanrı’nın sözüyle var olduğunu ve yerin su aracılığıyla sudan şekillendiğini kasıtlı olarak unutuyorlar” (İncil, Petrus’un İkinci Mektubu, 3/5; İbranilere Mektup, 11, 3).
KUR’AN-I KERİM

Kur’an’da yaratılış kavramına geçmeden önce Kur’an’ın kendisini nasıl tarif ettiğine bakıldığında, Kur’an-ı Kerim’de;
“Biz, kitap’ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık” (el-En’am 6/28) .
“Yerin karanlıkları içindeki tek bir tane, yaş ve kuru hiçbir şey müstesna olmamak üzere hepsi apaçık bir kitaptadır” (el- En’am 6/59) buyrulmaktadır.
Evrenin varlığı, meydana geliş şekli ve nedenlerine bir cevap olabilecek şekilde Kur’an Allah’ın sıfatlarından ayrıntılı bir şekilde bahseder. O her şeyi yaratan, var eden ve onlara şekil verendir. O, yaratıcıdır. Yaratma sürecini başlatan ve dilediği gibi yaratandır (el- Haşr 59/24; el-Alak 96/1; er-Rum 30/27). Gökleri ve yeri ve bu ikisi arasındakileri, geceyi, gündüzü, ayı, güneşi ve galaksileri yaratan O’dur (Kaf 50/38; el-Enbiya 21/33; el- Furkan 25/61).
Allah’ın isimlerinden birisi olan El-Bedi ‘örneği ve numunesi olmayan şeyleri yoktan var eden’ anlamına gelmektedir . Kur’an’ın ilk nazil olan ayetleri el-Alak suresinin ilk beş ayetidir . Allah, peygamberine indirdiği ilk ayetlerde, ‘zat’ının ilk fiilini “Yaratan Rabbinin adıyla oku” (el- Alak 96/1) şeklinde ortaya koymuştur. Acaba bütün bu varlığa, yaratılışa temel teşkil eden bir ilk ana madde (arkhe) var mıdır? Varsa Kur’an bu konuda bir cevap vermekte midir? Müfessirlerin ayetleri yorumlamalarından yeryüzünün sudan, göklerin de dumandan yaratıldığı izlenimi edinmekteyiz. O halde, evrenin kendisinden yaratıldığı temel maddenin su veya duman olduğunu söylemek mümkün müdür?
Kur’an’da Yaratılışın Temel Maddesi Olabilecek Üç Yorum
Su
“O, hanginizin ameli güzel olduğu hususunda sizi imtihan etmek için gökleri ve yeri altı günde yaratandır. Bundan önce Arş’ı su üstünde idi” (Hud, 11/7)

Ayetteki, “bundan önce Arş’ı su üzerinde idi” ifadesinden yer ve göklerin yaratılışından önce Arş’ın altında suyun olduğu, ayrıca arşın su üstünde oluşu, geminin su üstünde oluşu gibi yorumlanmaması gerektiği ve suyun canlı hayatın kaynağı oluşu gerçeğine bir işaret olduğu şeklinde te’viller yapılmıştır . Tözün (cevherin), Aristotelesci bir anlamı da görünüşlerin arkasındaki ‘dayanak’tır.

“O küfre sapanlar görmüyorlar mı ki, başlangıçta göklerle yer bir biriyle bitişik iken, biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık” (el- Enbiya, 21/30).

Ayette bütün canlı hayatın kaynağının su olduğuna bir işaret vardır .
“O küfre sapanlar görmüyorlar mı ki, başlangıçta göklerle yerler bir biriyle bitişik iken, biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık” (el- Enbiya 21/30) ayetindeki iki kelime üzerinde çeşitli yorumlar yapılmıştır; ratk ve fatk. Ratk sözlükte; “bitişmek, birleşmek ve yapışmak” fatk da; “yarmak, ayırmak, sökmek ve sözü düzeltmek” anlamındadır. Anlaşıldığı üzere ratk, fatk’ın zıttı olarak kullanılmaktadır. Elmalılı ayetle ilgili olarak kendisine ulaşan görüşleri üç noktada birleştirmiştir;
1. İbn Ömer ve ibn Abbas’tan rivayet edildiğine göre, sema ratk idi, yağmur yağdırmıyordu ve arz ratk idi, ot bitirmiyordu. Sonra Allah semayı fatk etti yağmur yağdırdı, arzı fatk etti ot bitirdi.
2. İbn Abbas’tan İkrime, Hasen, Kadade ve İbn Cübeyr tarikiyle gelen bir rivayette, semavat ve arz ikisi bitişik bir şeydi. Allah aralarını ayırdı. Bu mana madde-i ûla nazariyesine tevâfuk ettiği gibi arzın şemsten ayrılmış olması hakkındaki son nazariyeye de temas eder.
3. Ratk ademde iştirak, fatk icat ve temyiz manasına olmaktır. Mamafih gösterdiğimiz veçhile ayet üçüne de muhtemel ve üç manada sahihtir ve cem’lerinde münâfât yoktur .
Elmalılı, ayeti “öyleyken biz onları fatk ettik, kopardık, yok iken yaratıldılar, bir şey iken çoğaldılar. İbtida duman gibi madde iken müteaddit ecram ve ecsam oldular. Bir tabiatla kalmayıp muhtelif tabiatlara tenevvü ettirildiler, arz semavattan ayrıldı, yukarısından yağmur yağdırdı. Üzerinden otlar bitirdi” şeklinde tefsir etmiştir.
Muhammed Esed de “ratk” ve “fatk” ifâdelerinden yola çıkarak Enbiyâ suresindeki yaratılış olayını şöyle yorumlamaktadır: “Kural olarak Kur’ân’i ifâdeleri, bugün doğru gibi göründüğü halde yarın yeni bir teoriyle yanlışlanabilecek olan bilimsel buluş veya teorilerle açıklamaya çalışmak boş ve yararsızdır. Bununla birlikte Kur’ân’da deyimsel olarak “gökler ve yer” diye ifade edilen evrenin başlangıçta bir bütün, tek bir kütle olduğunu belirten ayet, evrenin başlangıçta tekbir elementten, yâni hidrojenden meydana geldiğini, tek bir kütle olduğunu ve bu bütünsel kütlenin sonradan merkezi çekim yüzünden büzüşüp, muhtelif noktalarda yoğunlaştığını ve böylece zaman içinde münferit Nebula (bulutumsu), galaksi ve güneş sistemlerine ve bunlardan da giderek yıldızlara, gezegenlere ve onların uydularına dönüştüğü yolundaki bilgi bugün hemen hemen bütün astrofizikçilerin paylaştığı görüşü şaşırtıcı biçimde doğrulamaktadır .
Duman
“De ki: Gerçekten siz mi yeri iki günde yaratana karşı küfre sapıyor ve O’na bir takım eşler kılıyorsunuz? O, âlemlerin rabbidir. Orada yerin üstünde sarsılmaz dağlar yarattı, onda bereketler yarattı ve onda isteyip arayanlar için eşit olmak üzere oradaki rızıkları dört günde takdir etti. Sonra, kendisi duman halinde olan göğe yöneldi; böylece ona ve yere dedi ki: İsteyerek veya istemeyerek gelin dedi. İkisi de, isteyerek geldik dediler. Böylelikle onları iki gün içinde yedi gök olarak tamamladı ve her bir göğe kendi emrini vahyetti. Biz dünya göğünü de kandillerle süsleyip
donattık ve koruma altına aldık.” (Fussilet, 41/9-12).

“Duhan” kelimesi lügatte duman, buhar vb. anlamlara gelmektedir. Ayrıca renk (duman rengi) anlamında da kullanılmaktadır . Ayrıca birbirine bitişmemiş, ışıksız ayrı ayrı parçalar (“eczaün müzlümetün”, ışıksız atomlar) anlamına geldiği de söylenmiştir . Duman hakkında “su buharı” olduğunu söyleyenler de vardır .
Fussilet 11’de geçen “duhan” kelimesinin bütün müfessirler tarafından “duman” olarak anlaşıldığını söylemek mümkündür . Kur’an’da yer alan iki “duhan” ayeti birlikte değerlendirildiğinde, duhan olarak yer alan kelimenin sadece göklerin temel maddesi olduğu görülecektir . Farklı şekillerde yorumlanmakla birlikte Fussilet suresinde geçen “duhan”ı evrenin yaratılışındaki temel töz olarak görmek mümkündür. Farklı şekillerde yorumlayanlar da olmuştur: “duman” kelimesi karanlık bir durum olarak anlaşılmış, göğün maddesini veya onu oluşturan çok küçük parçaların karışıklığını ve bilinmezliğini ifade etmek için kullanılmıştı . Yani “duman”la kastedilenin evrenin yaratılmasından önce bir bulut şeklinde olması ve tüm maddelerin muğlâk ve meçhul olduğu şeklinde de yorumlar olmuştur . Günümüzde modern fizik bunu “nebula” olarak adlandırmaktadır. Yani kâinatın yaratılışındaki temel madde, arkhe bir “nebula” gibi dağınıktı . Kur’an’da göklerin ve yerin yaratılması konusu açıklanırken kâinat duhan (duman) gibi bir maddeden teşekkül etmiştir. Bu madde önce yaratılmış ve sonra da birbirinden ayrılmıştır. Çok ince ve küçük parçalardan oluşan söz konusu madde sabit olmayıp döndüğü için, câzibe kuvvetinin etkisiyle parçalanmış ve dönen yeni küreler meydana gelmiştir. Bu dönen ve ateşe benzeyen küreler de tekrar
parçalanarak yeni bir takımyıldızları ve güneş sistemimizi oluşturmuşlardır .
Söz ( Kün Feyekün)
“O bir şeyin olmasını istediği zaman ona sadece ‘ol’ der! O da oluverir ” (Yasin 26/82; el- En’am 6/73; el- Bakara 2/117; Ali İmran 3/47-50).
“Kün feyekün” ifadesi, Kur’an’da toplam beş defa aynı formuyla tekrar edilmektedir. Evren ister maddeden, ister doğrudan doğruya meydana gelmiş olsun her yaratılışın öncesinde yaratıcının ‘ol!’ emri olduğu yukarıdaki ayetlere göre sarihtir. Buraya kadar ele aldığımız şekliyle, evrenin kendisinden yaratıldığı bir temel maddeye dair Kur’an’da bir takım veriler olmasına rağmen, bunlardan hareketle, o halde Kur’an’a göre evren tek bir maddeden yaratıldı demek mümkün değildir .
İslam düşünürlerini evrenin yaratılışında bir ana madde aramaya sevk eden temel saik nedir? “Çoğu İslam âlimini Kur’an’da bir temel madde aramaya sevkeden amil, geçmişte çeşitli isimler altında Yunan filozoflarının kadim madde anlayışlarının etkisi olarak değerlendirilebilir”. Bir diğer unsurun da bizzat Kur’an-ı Kerim’in kendisi olduğunu söylemek yanlış olmaz. Yaratılışla ilgili ayetler dikkate alındığında ne yer ve ne de göklerin yaratılışından önce ‘tek bir’ madde olduğu ve ne de bu tek maddenin duhan, söz veya su olduğu sonucu kolaylıkla çıkarılamaz.

Kaynak

Mustafa Demirci , Kur’an’ın Temel Konuları
*Bu çalışmanın tüm hakları, Mustafa Demirci’ye aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com