Etiket arşivi: veba

Kıtlıklar, Salgın Hastalıklar ve Korku: Ortaçağ Avrupa'sında Küçük Buzul Çağı

Vikingler
Avrupa’da Küçük Buzul Çağı’nın en fazla etkisine maruz kalan topluluklar, Orta Çağ’da ön planda olan Vikingler olmuştur. Vikingler Ortaçağ’da dağınık halde etkilerini Kuzey Atlantik’ten İspanya’ya, Rusya’dan Bizans topraklarına ve Hazar Denizi’ kadar yaymışlardı. Norveçliler, Faroe Adaları, İzlanda, Shetland ve Kuzey İskoçya, İrlanda ve Grönland gibi alanlarda koloni kurmuşlardı. Bununla yetinmeyerek etkilerini İngiltere ve Fransa’da da gösterdiler. 870 senesinde İzlanda’yı keşfettikten sonra bu boş topraklarda koloni kurmak için uğraştılar. İzlanda’yı keşfetmemiş olsalardı, Vikingler belki de İrlandalıları topraklarından edecekti. İzlanda’ya yoğunlaşarak bir süreliğine diğer toprakları ilgi alanlarından çıkardılar. 981 senesinde Vikingler, Grönland’ı keşif ettiler. Daha sonra Leif Erikson’un döneminde Amerika Kıtası’na gittiler. Böylece, Amerika onlar için keşifedilmiş oldu. Ama aşağıda aktaracağımız nedenlerden dolayı, Vikinglerin Amerika’daki varlıkları uzun sürmemiştir.
Yukarıda anlattığımız üzere, Vikingler 950-1250 seneleri arasında uygun iklim koşullarında Grönland ve İzlanda gibi yerlere yayılmışlardı. Özellikle Grönland’ın doğu kıyıları Viking kolonileri için elverişli yerleşim yerleriydi. Fakat onlar bir süre sonra beklenmedik şartlarla karşı karşıya kaldılar. Sıcak ve nemli Ortaçağ’ın (476-1453) sonlarına doğru dünya ölçeğinde iklim soğudu ve Küçük Buzul Çağı (1350-1850) Yeniçağ’a kucak açmış oldu.
Grönland, İzlanda ve Vinland gibi alanlar sıcağa uyumlu bölgelerdi. Ekolojik açıdan hassas ve kırılgan bölgeler olması Vikingler’i zor durumda bıraktı. Diğer bir ifade ile bu alanlar, degredasyona ve iklimde meydana gelebilecek değişimlere dirençli alanlar değillerdi. 1300’lerde sıcaklığın düşmeye başlamasıyla deniz yolları kapandı. Vinland’a yapılan aralıklı yolculuklar durdu ve kısa zaman içinde gemiler Grönland’dan İzlanda’ya bile seyr ü sefer edemez oldu. İlginç olan şu ki, Ortaçağ’da saldırganlıkları ile bilinen Vikingler, sert iklim karşısında dengelerini kaybedip mağlup oldular.
Küçük Buzul Çağı’nın başladığı zaman Grönland’daki Viking koloniyel yerleşimi sorunlarla karşı karşıya kaldı. Enlem faktörü nedeniyle kısa olan ürün yetişme devresi daha da kısalmış ve bir müddet sonra tarım yapmak imkânsız hale gelmişti. Bunda Vikinglerin toprakları yanlış biçimde kullanmasının da rolü vardı. Gerekli hayvan yemi yetiştirilemez hale gelmişti. Soğuk hava nedeniyle hayvanları altı ay kapalı yerlerde beslediler. Bu yüzden hayvanlar o kadar zayıflamış ki, yazın onları kendi elleriyle dışarı çıkarmak zorunda kalmışlar. Hayvanların bu duruma düşmesi Vikingleri zora sokmuştur. Aynı zamanda ılıman koşulların varlığı nedeni ile deniz ürünlerine fazla rağbet etmeyen ve dolayısıyla avlanma becerileri Eskimolar kadar gelişmemiş Vikingler, soğukların fazla arttığı zamanlarda deniz canlılarını da yeteri kadar avlayamamış ve sık sık açlık ile karşı karşıya kalmışlardır. Eskimolar en zor şartlarda bile kemikten olan aletleriyle avcılık yapabiliyor iken, Vikingler kendilerini gelişmiş sayarak Eskimoların avlanma üsulunu öğrenmek istememişlerdir. 1450’lerde Vikinglerin Grönland’ı terk etmelerine karşın Eskimolar o şartlarda yaşamlarını devam ettirdiler. Çünkü Eskimoların bulundukları iklime ve coğrafi şartlara adaptasyonları vardı.
İklim sertleşmesi, Avrupa ana karası ile olan ticareti de etkilediğinden Vikingler, temel tüketim ürünleri bile karşılayamadılar. Vinland’a yani Amerika’ya ulaşan Vikinglerin belki de en büyük şanssızlığı burada pazarlayacak ürünlerinin olmamasıydı. Çünkü oraya ilk ulaştıklarında Amerikan yerlileriyle değişim aracı olarak bezleri kullandılar. Öyle bir an geldi ki, ellerindeki bez stoğu azalınca bezleri daha küçük parçacıklara ayırarak ihtiyaçlarını karşılama yolunu seçtiler. Ancak parçacıklar da tükenince Kızıl Eric (950-1003) ve beraberindekiler için Amerikan rüyası sona ermeye başladı. Bu da gösteriyor ki, kâşif devletlerin, keşifleri sürdürebilir kılmasında alacaklarına karşı vereceklerinin de bulunması çok önemliydi.
Bu süre zarfında soğuk, açlık ve kıtlıktan binlerce ölüm vakasının da olduğu kayıtlara geçmiştir. Neticede, son göçmenler (daha önce de olmuştu) donarak ölmüş ve Leif Eriksson’un (970-1020) keşifi, Kristof Kolomb’un yolculuğunun gölgesinde kalmıştır. Böylelikle Vikingler Küçük Buzul Çağı’nın ilk mağdur toplulukları olarak tarihe geçti. Kendi kaderleriyle Büyük Coğrafi Keşiflerin başlamasına yol açtılar.
eb37dc10-d214-49ba-95d4-8a6c7deebfa7_800x600
Açlık
Küçük Buzul Çağı’nın etkileri sonucunda ortaya çıkan önemli olaylardan biri 1315-1317 senelerinde Avrupa’da ortaya çıkan büyük açlıktır. Bu dönemde Avrupa’ya Kuzey Atlantik’ten bir nem dalgası girmiş, bu nem dalgası on yıl boyunca hayatı felç etmiştir. XIII. yüzyılda bazı Alp buzulları yükseldi ve bu buzullar yüksek dağ vadilerinde, çam ormanlarında sulama sistemlerini mahvetti. Bu sıradışı soğukların getirmiş olduğu erken donmalar, 1215 senesinde Rus ve Polonya ovalarında ürün kıtlığına neden oldu. Aç olan insanlar, çam kabuğu karşılığında evlatlarını satmak zorunda kaldılar.
1312 senesine gelindiğinde NAO (North Atlantic Oscillation-Kuzey Atlantik Salınımı) endeksi yine yükseldi, Atlantik fırtınası güneye kaydığı için kış yumuşadı. Üç yıl sonra büyük bir değişim oldu, yumuşak kış yerini durmadan yağan yağmurlara bıraktı. 1315 yılında şiddetli yağışlar meydana geldi ve yazlar serin geçmeye başladı. 1315 senesinde Paskalya’dan yedi hafta sonra tufan başladı. Dönem gözlemcisi Jean Desnouellese, sezon boyunca hiç şahit olmadığı şekilde yağmur yağdığını yazmaktadır. Kronikçi Bernardo Guidonise’ye göre, şiddetli yağmurlar göklerden gelerek büyük ve derin havuzlar yarattı. Yeni sürülmüş tarlalar sığ göle, şehir sokakları kaygan kayalara çevrildi. Haziran’dan sonra yağmurlar bir az durakladı. Ama Temmuz ve Ağustos aylarında yine başladı. Ağustos bir anda serin Eylül’e dönüştü. Verimlilik, önceki yıllara göre düştü. Şiddetli yağmurlar ürünlerin olgunlaşma devresine denk gelerek hasatı aşağı düşürdü. Sürekli yağan yağmur, ekin arazilerini, ağaçları mahvetti ve sayısız köyü yararsız bataklığa çevirdi. Çiftçiler, toprakta uzun kanallar açarak drenaj problemlerinin önüne geçen, yağmur sularını yutan saheler yaratmak zorunda kaldılar. Yıllar boyunca toprağın alt katının suyla dolması, üst topraktaki humusun verimliliğinin şiddetli şekilde azalmasına yol açtı. İngiltere’nin güneyindeki Yorksire’da binlerce dönüm humuslu arazi yerini derin çukurlara bıraktı.
Bazı yerlerde ekilebilir arazilerin yarısı kayboldu. Çiftçiler yağış emmesinin sürekli olmadığı daha kumlu alanlara taşınmak zorunda kaldılar. Biçilmemiş tahıl, yağmur yüzünden nem olmuştu, kurumadan biçilmesi imkânsızdı. Bu yüzden 1315 yılının sonunda soğuk hava ve sağanak yağışlar, binlerce dönüm tahılın yetişmesine mani oldu. Buğday ve çavdarın Sonbahar ekimi uğursuz oldu. Narthumberland’daki manastırdan Trokelove’li John adlı keşiş, samanın suyun altında fazla kaldığı için biçilemediğini yazmaktadır. Sürekli yağan yağmurlar içinde saman kurutmak imkânsızdı. Sonuçta, birkaç ay içinde açlık başladı. Buğday fiyatları yükseldi. Fiyatlar, dengelenemeyecek oranda artmayı sürdürdü. 1315 yılında Noel’e 4 gün kala artık Güneybatı Avrupa’da halk, çaresiz kalmıştı.
İber Yarımadası’nı ise kıtlık, 1302 yılında etkisine aldı. Ölenlerin sayısı mütemadiyen artmaktaydı. Bu bağlamda Kastilya kralı IV. Ferdinand’nın kroniğinde nüfusun dörtte birinin öldüğü ifade edilmektedir. Kaynaklar, “insanlık hiçbir dönemde böyle büyük bir bela görmemiştir” diye yazmaktadır. İklim değişikliklerinin etkileri, ticari spekülasyonlar sonucunda daha da yoğunlaşmış ve iki yıl boyunca Fransa, İngiltere, Felemenk ülkeleri ve Almanya’da besin yetersizliğine yol açmıştır. Gezginler, tacirler ve hükümet sözcüleri kıtlığın her bölgeye sirayet ettiğini haber verene kadar çok az insan kıtlığın geniş ölçekli bir felaket olduğunu idrak edebilmişti. Salzburg’da, etkilenen bölgenin güney kenarlarında yaşamakta olan bir yazar, eserinde kıtlıkla ilgili “bütün dünyaya sıkıntı vericiydi” yazmıştı. İngiltere Krali II. Edward, sığır fiyatlarını kontrol etmeye çalışsa da, başarısız oldu. Açlık daha da kötüye gittiği zaman kral, bira yapımı ve tahıldan üretilen diğer mahsülleri yasakladı. Kral, psikoposlar üzerinde baskı yaratarak yedek tahıllarını satmaya zorladı ve tahıl ithalatı için teşvikler sundu. Ama insanların açlık çektiği bir dönemde, bu önlemlerin hiçbiri işe yaramadı.
Bir önceki yüzyılda yaşanan nüfus artışı, açlığı daha da pekiştirmişti. XI. yüzyılda İngiltere’nin yaklaşık 1.4 milyonluk nüfusu 1300 yılına kadar 5 milyona yükseldi. XI. yüzyılın sonlarında 6.5 milyon olan Fransa nüfusu, süratle artarak 17.6 milyona ve ertesinde daha büyük rakamlara ulaştı. Bununla birlikte ekonomik büyüme nüfusa ayak uyduramadı. Köylerde hayatın gelişimi ve şehir nüfusunun artışı, yüksek nakliye maliyetleri, sınırlı ilişkiler, giderek Avrupa’nın tamamında arz ve talep arasındaki uçurumu genişletti. Birçok kasaba ve şehir, özellikle kıyıdan veya büyük su yollarından uzakta olan insanlar, besin kıtlığına karşı çok savunmasız kaldı. Birçok köylerde ahali, gelecek sezon besinini kullanarak hayatta kaldı. Gemi güzergâhlarının buzlanması, sellerin köprüleri yıkması, hayvanlarda yayılan bulaşıcı hastalık, teçhizat hatlarının kolayca tahrip olması insanları daha da zor durumda bıraktı. Yerel gıda sıkıntısı; akrabalara ve küçük lordlara teslim olunarak veya dini yapıların sadakati ile dengelenen yeni bir yaşam biçimine hayat verdi. Durmadan yağan yağmurlar, cinayetlerin artmasına neden oldu. Zor durumda kalan insanlar, birbirlerinin can ve mallarına tecavüzde bulunuyordu. Hatta insanlar, kabirleri açıp ölülerin üzerinden değerli eşyalarını çıkarıp gerekli erzaklarla takas etmek zorunda kalmışlardı. Fransa’da bu zorlu kıtlık yaklaşık 101 yıl devam etti. Bu koşullar hayvanların beslenmesini de etkilemiştir. Le Roy Ladurie, 1316 yazında fazla nem yüzünden koyunların tıraş dahi edilemediklerini aktarmaktadır.

Bu vahim hadiselere odaklandığımız anda kıtlıkların derecesinin bölgeden bölgeye değişiklik gösterdiğini de gözardı etmemeliyiz. Massimo Montanari, konumuzla ilgili değerli bilgiler sunuyor:
İtalya öncelikle 1328-30 ve 1347 yıllarında büyük sıkıntılar çekmiştir. Tabii bu tarihler sadece en çok hatırlanan yıllar olup bunun dışında da kıtlık çekilen pek çok yıl olmuştur. Floransa kentindeki fiyat hareketleri 1303, 1306, 1311, 1323 ve 1340 yıllarında da tahıl kıtlığı yaşandığını göstermektedir. 1333 ve 1334’te kıtlık sırası yine İspanya ile Portekiz’e gelmiş, 1340, 1347 yıllarında ise Fransa’nın güneyinde kıtlık yaşanmıştır. Yani tümü hesaba katılırsa yarım yüzyıl boyunca kıtlıklar hüküm sürmüştür. Sadece Forez bölgesinde 1277-1343 yılları arasında toplam 34 yıl, yani iki yılda bir kıtlık yaşandığı hesaplanmıştır. İnsanlar hiç durmadan yağan yağışlardan kiliseye sığınmışlardı. Ali Özdemir’in makelesinden aktardığımız bilgiye göre, 1315’te Rouen ve Chartres’da fazla şekilde zayıflamış insanlar, aralıksız yağan yağmurlardan aman dilemek için dehşet içinde kiliselere akın et diyorlardı. Bu insanlar, beş fersah uzaklıklardan yalın ayak gelmişlerdi. Kadınlar dışında çoğu tümüyle çıplak durumdaydı. Papazlarıyla birlikte dua etmek için Kutsal Kurbanlar Kilisesi’ne geliyorlardı.
Örneğin, Floransalı bir vakanüvisin anlattığına göre, 1329 yılında pek çok kimse buğday bulamadığı için lahana, erik, marul, bitki kökleri, kavun, tere gibi yiyecekleri pişmiş ve çiğ olarak yemek zorunda kaldı. At, eşek ve bizon öküzü gibi hayvanların eti yeniyordu, ancak bunları ekmeksiz yemek zorundaydılar. Bir başka vakanüvis ise 1338 yılında Roma’da meydana gelen kıtlıkta insanların “ekmeksiz” lahana yediğini, hatta bazılarının et bile bulduğunu ancak bunu da “ekmeksiz” yediğini ve sokaklarda “Ekmek, ekmek!” çığlıkları duyulduğunu yazmaktadır. Hatta pancarları bile “ekmek şekline” sokmak için çaresizce girişimlerde bulunulduğu aktarılmaktadır. Halk, ekmeğe ve bu yiyeceğin pişirilip tüketilmesine öylesine alışmıştı ki, ekmek her ne pahasına olursa olsun ve hangi malzeme kullanılırsa kullanılsın mutlaka üretilmesi istenen bir yiyecekti. Avrupa’da tahıl ürünleri tamamen yok olmuştu.
Güç dönemlerde kentle kırsal alanlar arasındaki gerginlik artıyordu. Normal dönemlerde ayrıcalıklı olan kentliler, kentleri varlıklı ve siyasi bakımdan güçlüyse, bunalım dönemlerinde de kendilerini daha iyi koruyabiliyorlardı. Örneğin, 1328-30 kıtlığında Floransa belediyesi pahalı bir yiyecek tedarik politikası uygulayarak, vakanüvis Giovanni Villani’ye göre “halka destek olmak üzere 60. 000 altın florinden fazla para harcamıştı”. Halkın ve yoksulların kızgınlığım yatıştırabilmek ve herkesin hayatla kalabilmesini sağlayacak kadar satın alabilmesi için buğday ve un, sabit fiyatlarla satılmıştı. Bunun sonucunda da köylüler kıtlık döneminde yiyecek bulabilmek umuduyla, çoğu kez boşu boşuna kent sokaklarına dökülmüşlerdi. Bologna’daki kayıtlarda 1347 yılında meydana gelen kıtlık anlatılırken “köylüler kente geldi”denmektedir. Toscana’da da 1323, 1329 ve 1347 yılında meydana gelen kıtlıklarda bölge halkı yığınlar halinde “kırsal alanlardan kentlere, küçük kentlerden büyük kentlere” akmışlardı. Bazen de hem de pek ender olmamakla birlikte yiyecek maddeleri bulunmuyor veya yetersiz oluyordu. Böyle durumlarda da kentliler kent duvarlarını aşıp yiyecek arıyorlardı.
1338 yılındaki kıtlığı anlatan kimliği belirsiz bir vakanüvis, “Roma’nın tüm yoksulları, kadım, erkeği, bekarı Castelli’ye (Roma dışındaki tepeler) gitti” diye yazmakladır. Bu halk, tarlalara ve kırsal alandaki köylere yiyecek bulma umuduyla gitmişti. Aynı vakanüvis karşılığında bir ödülün de elde edildiği bir cömertlik örneğini nakletmektedir: Kendi isteğiyle bir köylü, açlıktan ölmek üzere olanları kıtlık sona erinceye kadar tarlasındaki fava baklasıyla beslemişti. “Yoksullar Roma’ya dönmüş” ve köylü de iyiliğinin karşılığında bol bir hasat almıştı. Özellikle en yoksul sınıflar için kırsal alanların kentlere nazaran verebileceği daha çok şey olacağını düşünmek güç olmasa gerek. Çünkü yoksul halkın tarlalarda ya da ormanda yiyecek bir şeyler bulma ümidi vardı, ancak kent pazarından medet umamıyorlardı. Bunun nedeni de ya pazarda bir şey kalmamış olması ya da sabit fiyatlarla satılmasına rağmen, kalan yiyeceklerin alım güçlerinin üzerinde olmasıydı. Bazı durumlarda anneler çocuklarını kıtlık yüzünden terk etmek zorunda bile kalmışlardı. Yaşlılar torunlarının yaşaması için açlıktan öldüler, genç ebeveynler, yaşamak için çocuklarıyla kendi aralarında seçim yapmak zorunda kaldılar. Evlatlarını kendi elleriyle öldüremeyen aileler çareyi evlatlarını ormanlara terk etmekte buldular.

İskoçya’da 1310 senesinde insanlar kıtlık yüzünden at ve farklı kirli hayvanların etini yemek zorunda kaldılar. Koyun ve keçiler karaciğer kurdu ve kırandan (nemden kaynaklanan hastalıklara verilen genel isim) öldü. Fransa’nın Ypres kentinde kıtlıktan her on kişiden biri öldü. Tournai adlı biri, sürekli insan ölümleri nedeniyle havanın koktuğunu aktarmaktadır.
Aralıksız yağan yağmurlar, savaşların kaderini de değiştirmekteydi. 1315 senesinde yağmurlar, askeri harekâtı durdurdu. Flandre’nin fethi esnasında Fransızlar, çamura saplanıp geri dönmek zorunda kalmışlardı.
Veba
Küçük Buzul Çağı beraberinde bir dizi felaket getirdi. Büyük kıtlığın etkisinden kurtulamayan insanları şimdi de veba sardı. Veba, kemirgen hayvanların taşıyıcılığını yaptığı bir hastalıktır. Kemirgenler öldüğü zaman veba basilini taşıyan pireler, beslenecek yeni bedenler arar. Bu bedenler de genelde insanlar olur. Veba, daha önceleri de görülen bir hastalıktı. Ama 1348’de yaşanan veba, etkisinin büyük olmasına göre tüm veba salgınları arasında en güçlüsüdür. XIV.-XVII. yüzyıllar arasında vebanın Avrupa ve Akdeniz’de çok etkili bir salgın hastalık olduğu kaynaklarda ifade edilmektedir. Vebanın etkisinin bu kadar büyük olmasına sebep birkaç etkenin üst üste gelmesidir. Aşağıda aktaracağımız bu etkenlerden biri soğuk hava şartlarıdır. Sert iklim hastalığın yayılmasını kolaylaştırıyordu.
Kara Veba Nedir ?
Soğuk havanın hastalığı yaydığını düşünen insanlar dışarı çıkmıyor, ocak başında birbirine yakın olmaya çalışıyordu. Sonuç olarak, soğuk havadan sıcak yerlere kaçan fareler de hızla yayılmaya başladı. Vebadan önce büyük kıtlık döneminde insanların sayının hızla artması sık sık beslenme sorununa neden oluyordu. İyi beslenememek insanların bağışıklığını düşürmüş, fiziki anlamda güçsüzlük yaratarak hastalığa karşı direncini zayıflatmıştı. Bu yüzden vebanın etkisi iç bölgelerdeki köylülere nazaran hayvancılık ve balıkçılık sayesinde halkın daha yüksek protein ve yağ tüketimi sağlayabildiği Felemenk ülkelerinde ve kıyı bölgelerinde çok daha hafif olmuştur. Veba basilinin fareler tarafından taşındığını düşünürsek, hastalığın etkin olmasında bir halkın yaşam standartının da rolü büyüktür. Temizlik, konut kalitesi ve beslenme şekli, insanların enfeksiyona karşı korunmasında önemli rol oynamıştır. Ortaçağ Avrupası’nda temiz tutulamayan kentler’de milyonlarca fare, vebanın kısa sürede her tarafa yayılmasına neden oldu. Kirli havanın da salgına neden olduğunu düşünenler vardır. Tütsü yakarak havanın güzel kokması sağlanırsa salgının önleneceği sanılıyordu. Kötü havanın vücuda girmemesi için 1800’lü yıllara kadar, Avrupa’da insanlar yıkanmaktan imtina ediyorlardı.
Olaylardan korkuya düşen insanlar suçlu aramaya başladılar. Sırf bu yüzden insanlar büyücülükle suçlanarak öldürüldü. VIII. İnnocenti, soğuk havanın büyücülerin işi olduğu, önlemek için onları öldürmek emrini vermişti. 1321 senesinde kaynağı belli olmayan bir söylenti yayıldı: Cüzamlılar hastalıklarını herkese yaymak için Fransa’daki kuyuları zehirliyorlardı. Köylüler bu yüzden cüzamlıları yaktı. V. Filippe, cüzamlıların karantinaya alınmasını, Yahudiler’in kovulmasını emretti. 1563 senesinde Almanya’nın Wisensteig şehrinde 63 kadın cadılıkla suçlanarak öldürüldü. İsviçre’nin Bern kentinde 1580-1620 arasında binden fazla insan cadılıkla suçlanıp yakıldı. Aynı zamanda 1587-1588 yılları cadılık suçundan insanların öldürülmesinin en fazla arttığı yıllardır. Suçlu arayan insanların diğer kısmı, su kuyularını zehirledikleri iddiasıyla canlı canlı Yahudileri yaktılar. Deri hastalığı olanlar, cüzzamlılar, çingene ve dilenciler de kentlerin dışına atıldı.
Önemli bir sorun da vebanın kaynağının nereden geldiğidir. Tüm uzmanların ortak kanaatına göre veba, Asya’da ortaya çıktı. Daha sonra ticari ilişkiler yayılmasına sebep oldu. 1332 senesinde Çin’de Sarı Nehir’in üst üste taşması, 7.000.000 Çinli’nin ölümüne neden olmuştu. Bölgede sel sonrasında sayısız insan sellere kapılmış, cesetler ve su kirliliği vebayı ortaya çıkarmıştı. Dünyayı kasıp kavuran veba, Çin’den ticari ilişkiler yoluyla Avrupa’ya geçti. Gemilerle limanlara taşınan hastalıklı fareler, vebanın Avrupa’da hızla yayılmasını sağladı. Yalnızca iki yıl içinde Batı Avrupa nüfusunun üçte biri veba yüzünden yok oldu. İklim tarihçisi Hubert H. Lamb, “sel sularının, insanların yerleşim bölgelerinin yanı sıra veba tasıyıcısı fareler de dâhil, yaban hayvanlarını da yerlerinden ettiğine kuşku yoktur” demektedir.
İlk olarak Çin’de ortaya çıkan veba, İpek Yolu’nu izleyerek 1346’da Kırım’ave 1347’de Avrupa’ya ulaştı. Hastalık ilk olarak İtalya’ya ulaştı. 1347’de Sicilya’yagelen bir Ceneviz kadırgası, hastalığı Akdeniz’e taşıdı. Kadırgalar, hastalığı sırayla 1348’de Venedik’e, Piza’ya yanaşan bir Ceneviz gemisi, vebayı kuzeydeki kentlere, bir Ceneviz gemisi ise Fransa’nın Marsilya limanına taşıdı. Daha sonra da diğer Avrupa ülkelerine yayıldı. Kış gelince azalan hastalık 1349 ilkbaharında yayılmasını sürdürdü. İspanya, Portekiz, İngiltere ve Almanya’ya ulaştı. 1349’da Norveç’te, 1351’de Rusya’da görüldü.

Vebanın Moğol ordusu tarafından kasten yayıldığına dair bir düşünce de mevcuttur. Bu iddiaya göre Kırım civarında Cenevizliler’in kontrolündeki liman kentini kuşatan Moğollar, vebalı ölülerin cesetlerini mancınıkla kentin içine atmıştı. Ceneviz gemileri de, kentten kaçarken vebayı İstanbul, Sicilya Adası ve Avrupa’ya taşımıştı.
Diğer bir düşünceye göre, vebanın ilk ortaya çıktığı yer, Hindistan olmuştur. Hindistan’dan Küçük Asya’ya, oradan da 1347’de Sicilya’ya geçerek tüm İtalya’ya yayılmıştı. Farklı bir düşünceye göre ise hastalık, Ceneviz gemilerinden birindeki bir Fransisken keşiş tarafından taşınmıştır.
Bazı ülkeler, hastalığın yayılmasını önlemek için Veba Salgını’nın hüküm sürdüğü ülkelerle ticari ilişkilere son koydular ve bu ülkelerden giriş, çıkışı engellediler. İspanya`da Galicia, Hollanda, İzlanda, Bohemya, Finlandiya ve Galiçya bu ülkeler sırasındadır. Salgı’nın 1402 senesinde İzlanda`ya ulaşmasına rağmen çok zarar vermemiştir. Ayrıca, Grönland’a veba’nın etkisine hiç maruz kalmamıştır. O dönemdeki Avrupa halkları, neyin salgının ortaya çıkmasına neden olduğuna dair farklı görüş ve inançlar geliştirdiler. Bu inançlardan birine göre veba, tanrıların gazabı yüzünden yıldızların etkisiyle ortaya çıkmıştı. Diğer bir düşünceye göre, Meaux manastırından Thomas Burton, 1349 yılının 27 Mart’ında bir deprem olduğunu kaydetmiş ve bu depremin vebanın İngiltere’ye yayılmasına neden olduğunu söylemişti. Kötü havanın sebep olduğuna da inanlar vardı. Sıcak ve nemli havanın akciğerlere girerek bozuk bir kana sebep olduğu düşünülüyordu. Ayın hareketlerinin de vebayı etkilediğine inanılıyordu. Volkanlar da bir başka nedendir. O yüzden Avrupa’ya veba ilk olarak Etna Yanardağı’nın bulunduğu Sicilya’dan girmişti.
Veba, Avrupa nüfusunun üçte birini öldürmüştü. Avrupa’nın 1300 yılında 73 milyon olan nüfusu salgınlar, kıtlıklar ve savaşlar yüzünden 1350 yılında 51 milyona düştü. 1400-1450 ve 1500 yıllarında Avrupa nüfusu sırasıyla 45, 60 ve 69 milyondu. Veba, Asya ve Afrika’da da etkisini gösterdi. Salgın, Sicilya’yla birlikte Karadeniz ve Akdeniz liman kentlerine de yayıldı. Daha sonra Suriye, Lübnan, Filistin, Mısır ve Hatay’a da ulaştı. Ardından 1349’da Mekke’de ve 1351’de Yemen’de salgın patlak verdi. Veba yüzünden Afrika kıtasının nüfusu, daha önce 80 milyonken 70 milyona indi. Çin’nin nüfusu 123 milyondan 65 milyona geriledi. Kuzey Almanya, Polonya, Macaristan ve Rusya gibi az nüfuslu soğuk ülkelere salgın az zarar verdi. Bu olaylardan sonra Avrupa’nın toparlanması 200 yıl sürdü. Vebanın en fazla zarar verdiği ülke İtalya olmuştur. Burada resmi talimatlara göre hastaların eşyaları, gömülmüş, evleri dumanla, sirkeyle dezenfekte edilmişti. Vebayı şehirden uzaklaştırmak için sağlık heyetleri tarafından şehir dışında toplu cenaze törenleri düzenlemiştir. Aynı zamanda İtalya’da profesörlar tarafından vebaya karşı yöntemler geliştirilmiştir. İnsanların şehir dışına çıkmaları bele yasaklanmıştır.
Vebadan etkilenenler yalnız halk değildi. Hastalık, dokunulmaz görülen iktidardaki şahıslara dahi bulaşmıştı. V. Filippe, soğuk ve kıtlığın etkin olduğu bir dönemde taç giymişti ve soğuğun ortaya çıkardığı iç sorunlarla ilgilenmek zorunda kalmıştı. O, cüzamın etkin olduğu bir zamanda dizanteriye yakalanarak 1322’de 29 yaşında öldü.
Veba başladığı zaman Çin tahtında Yuan İmparatoru Togon Temür, oturmaktaydı. Onun hâkimiyete geçmesinin beşinci senesinde Issık gölü altında bir köyde insanlar ölmeye başladı. Köydeki mezarların birinin üzerinde, “Bu Kutluğun mezarıdır, karısıyla birlikte salgından öldü” yazılmaktadır. 1344’te Delhi’den güneyinde yer alan Mabar’daki bir ayaklanmayı bastırmak için harekete geçen ordu, salgın tarafından yok edilmişti. Floransa’da iki domuzun bir ölünün paçavralarını kokladıktan hemen sonra zehirlenerek öldüğüne şahit olunmuştu. Hastalık, 1350 ortalarında Avrupa’da azalarak Rus topraklarına gitmiştir. Moskova Grandükü ile yedi çocuğunu öldürmüştür. 1349-1350 arasında üç Rus hükümdarı vebadan dolayı hayatını kaybetmiştir.
Büyük Coğrafi Keşiflere Yeni Bakış
Küçük Buzul Çağı’nın etkin olduğu döneme baktığımız zaman onun tam da Büyük Coğrafi Keşifler dönemine denk geldiğinigörüyoruz. Büyük Coğrafi Keşiflerin nedenleri, aslında herkesçe bilinmektedir. Genellikle, tarihçiler nedenler arasında ekonomiyi, denizciliğin gelişmesin, coğrafya bilgisinin artmasını misyonerliği vb. göstermektedir. Son dönemlere kadar Küçük Buzul Çağı’nın etkilerinden bahsedilmemekteydi. Yukarıda aktardığımız üzere çevre tarihine ilgi arttıktan sonra çevre tarihçileri Büyük Coğrafî Keşiflerin başlama nedenlerini yeniden araştırdılar.
Avrupa’yı etkileyen kuraklık, kıtlık, salgın hastalık, sosyal hadiseler, savaşlar vb. Küçük Buzul Çağı’nın yarattığı sosyo-ekonomik sorunlardır. Dünya ticareti tamamen etkilenmiş durumdaydı. 1284-1311 seneleri alışık olmayan sıcaklarla ve kuru geçti. Bu da İngiltere’de birçok çiftçiyi üzüm bağları salmasına teşvik etti. XIV. yüzyıla geçilirken hava beklenmedik şekilde değişti. Soğuk ve kuru geçen kış, Thames Nehri’ni dondurdu ve Baltık denizinden İngiliz kanalına kadar denizciliği akamete uğrattı. Tüm bu olaylar dünya ticaretinde de etkisini gösterdi. Akdeniz ekonomisinin yeni hatları oluştu. Veba salgını nedeniyle ortaya çıkan işgücü sıkıntısı köle emeğinden yararlanılmasına yol açtı. Cenovalı tacirlerin Doğu Akdeniz’den uzaklaştırılması, doğu ürünlerinin Batıya göçünü hızlandırdı. Deniz Cumhuriyetleri ticarete yoğunlaşmaları ve topraklarının sert iklim koşullarına kırılgan olması yüzünden tahıl ihtiyaçlarını karşılamak için yeni kaynaklar aramak zorunda kaldılar. Tahıl arzının bozuk hava koşullarına ve hasat dalgalanmalarına bağlı kararsız niteliği, düşük rekoltelerin sürekliliği, siyasal çalkantılar ve sıklıkla yaşanan salgınlar nedeniyle kent-devletler, beslenme alanlarını uzak kesimlere doğru genişlettiler. Büyük Veba salgınının geride bıraktığı yıkıntı yüzünden bağlar 1350‘den 1500’lere kadar geriledi. Kıtlık başka gelişmelerle dengelendi. Üzüm bağları, taşlı topraklardan verimli alanlara taşındı. Bu durumu esasenverimli alanlardaki halkın salgın hastalıklar nedeniyle nüfusunun azalması mümkün hale getirmişti. Yeni bağlar kurulması “terroir” şaraplarının ortaya çıkmasını sağladı ve daha önceki şarap düşüşünün telafi edilmesini sağlamış oldu. Ama bu genel anlamda bağların daha önceki gücünü dengeleyemedi. Bordeaux, XIV. yüzyıl başlarında 850.000 hektolitre şarap ihraç ederken XVI. yüzyıl ortalarında Loire bölgesinin ihracatı 300.000 hektolitrenin altındaydı. Akdeniz’de seyrekleşen sadece bağlar değildi. Akdeniz’in bu karanlık çağında zeytinyağı üretimi de azaldı. Şeker üretiminde iseişgücü kıtlığıyla karşılaşıldı. Büyük Veba salgını ve dönemin siyasal belirsizlikleri özellikle havzaların tahıl ambarlarına darbe vurdu. Tahıl ticareti XIV. yüzyılın ikinci yarısında zorluklarla karşılaştı.

1380’lerden 1430’lara kadar Osmanlılar ile Venedikliler arasında birkaç kez el değiştiren Selanik ve çevresinde belirsizlik ortamı hüküm sürüyordu. Tesalya ve Selanik’e Osmanlı akınları olmuştu, aynı zamanda Romanya’dan tahıl ihracatının düşüşe geçmesi, Selanik’in ana ticaret limanı konumunu yitirmesine neden oldu. Nüfusu hızla artan İstanbul’a yiyecek sağlama zorunluluğu ve Karadeniz’in Frenk tüccarlarına kapatılışı, büyük miktarda tahılı piyasadan çıkardı. Böyle bir sorunun daha önce yaşanmamasının nedeni kent nüfusunun XV. yüzyılın ilk yarısında 80 bine kadar inmiş olmasıydı. Oysa XVI. yüzyıla gelindiğinde İstanbul’un nüfusu 600.000-700.000 arasında bir rakama ulaşmıştı. İstanbul’a tahıl sevkiyatı Karadeniz ve Balkanlara dayanmaktaydı. Romanya tahılının İstanbul’a kayışıyla ortaya çıkan açık, Venedik’in gıda tedarikine ağır bir darbeydi. Frenk tüccarlarının 1204’ten beri girdiği Karadeniz’in 1480’lerde kapanışı daha önceki stratejinin temellerini sarstı.
Dolayısıyla zayıf düşmüş Avrupa devletleri, toparlanmak için yeni kaynak arayışına çıkmak zorundaydı. Arkaya arkaya baş vermiş açlık ve veba gibi olaylar nerdeyse Avrupa ekonomisini mahvetmiş, nüfusunun üçte birinin ölümüne neden olmuştu. Avrupa’nın kendi kaynakları hesabına toparlanması güç görünüyordu. Ama Avrupa kendi içine kapalı bir uygarlık görünümünde olduğu için keşif başlatacak ve dünyaya önderlik edecek bir konumda da gözükmüyordu. Kara ölüm, Avrupa için aslında iki gereksinim doğurmuştu: Bunlardan birincisi, işgücüydü, diğeri ise ekonomiyi yeniden güçlendirecek değerli madenlerdi. Bunlara erişmek içinse yeni topraklar gerekliydi. Aslında Avrupa insanını böyle zengin yerler olduğuna düşündürecek sebep vardı. Yukarıda aktardığımız üzere, 950-1300 arası sıcak hava şartlarında Vikinglerin İzlanda, Gröland’da koloniler kurarak daha sonra Amerika anakarasının kuzeydoğusunda Vinland’a yerleşmişlerdi. Bu dönemde tarım teknikleri de ibtidaî idi. Ayrıca iklimin soğuması Vinland’a giden deniz yolunda ulaşımı zorlaştırdığı gibi İzlanda ve Grönland arasındaki bağlantıyı da zayıflatmıştı. Bu yüzden Vikingler Amerikanın içerlerine ilerleyemediler. Böylelikle, onların Amerika macerası da sona ermiş oldu. Avrupa insanı, bu olayı unutmamıştı. Keşif yapılacak yeni alanların olduğunu biliyordu. Avrupa ekonomisinin yeniden canlanması için XVI. yüzyılda Amerika’nın maden zenginliğine talep ve gereksinim doğdu. Böylelikle bütün bu olaylar Kristof Kolomb’u 1492 yılında Amerika’nın keşifine götürdü. Çıkan sonuca göre, Büyük Coğrafi Keşifleri, Küçük Buzul Çağı başlattığına göre bugünkü dünya düzenimiz Küçük Buzul Çağı’ın sonucudur.
Küçük Buzul Çağı’nın Getirdiği Savaş ve Ayaklanmalar
XIV. yüzyıl Avrupa tarihinde ziyadesiyle ehemmiyetli bir dönemdir. Küçük Buzul Çağı yeni sosyal, siyasal yapının ortaya çıkmasına neden oldu. En önemlisi bu dönem, halkla devlet yöneticileri arasında büyük bir uçurum yarattı. Yeni ilişkiler ortaya çıktı ve bu dönem yeni bir dünya düzenine kadar devam ettirdi. Artık dünya eskisi gibi olmayacaktı. Halk sanki uykudan uyanmıştı. Artık bazı dogmaları sorguluyordu. Soğuk havalar, insanları zamanlarını daha fazla içerlerde geçirmeye teşvik etti ve bu yeni sosyal iliski türlerinin yaranması demekti, politikada da birey kavramı ortaya çıktı.Önceleri devletle birlikte olan kilse, devlet yöneticileri ile olan anlaşmazlık yüzünden egemenliğini kaybetmeye başladı. Aynı zamanda halkın uyanması kral ve dini görevlilerin daha önceki haklarının kısıtlanmasına yol açtı. Belli olduğu gibi Avrupa halkı çeşitli savaşlar, kıtlıklar ve hastalıklar’dan bıktığı bir dönemde , devlet diğer taraftan kendi zararını telafi için vergileri artırdı, insanları zorlayarak orduya aldı.
Avrupa, sürekli kargaşa, küçük savaşlar, sonsuz cinayetler, baskınlar ve askeri seferlerin kıtasıydı. Savaşlar tahıl depolarını yağmalıyor, ambarlardakı son tahıla kadar hepsini söküp alıyordu. Savaş, zaten acı içinde olan köylülerin acısını daha da artırıyordu. İngiltere’de durum daha karışıktı. Çiftçiler ve köylüler, sorunlarından açgözlü tüccarları, yozlaşmış yargıçları sorumlu tutuyordu, tüccarlar ve yargıçlar, İngiliz baronlarını, baronlar da kralı.
Köylüler, topraklarını bırakarak iş bulmak ya da kaderlerini değiştirmek üzere şehirlere göç ettiğinden köyler boş kalıyordu. Bu da toprak sahiplerini etkilemekteydi. İngiliz devleti, köylülerin yer değiştirmesine engel olmak amacıyla yasa çıkarmak zorunda kalmıştı. Bunlardan bıkan halk, haklarını elde etmek için isyanlara başvurdu ve genelikle de başarılı oldu. Bu dönemde kötü ekonomik ve sosyal şartların sonucu olarak İngiliz köylü ayaklanmaları (1381) Fransa’da The Jacquerie (1358), The Tuchinat (1380ler) ve Kuzey Avrupalı denizci ayaklanmaları (1382-1384) gibi eylemler ortaya çıktı. Bu dönemde köylü ayaklanmaları dışında siyasi amaçlı savaşlar da olmuştu.
Vebanın ortaya çıktığı dönem İtalya’da , Papalık ile Kutsal Roma İmparatorluğu arasında, papalık devletlerine kontrolu elde etmek için sürekli bir savaş durumu hakimdi. Ayrıca Venedik ve Ceneviz`in ticaret merkezleri arasında da gerginlik vardı. İspanya, Almanya, İskoçya, Burgonya Dükalığı ve Britanya, bu gerginlikten uzak değildi. Dönemin en büyük savaşı da 1337-1453 arasında yaşanan Yüzyıl Savaşları’dır. Bu savaş İngiltere ve Fransa arasında, bugünkü güneybatı Fransa toprakların için gerçekleştirildi. Ticaret ve coğrafya, Flandre’yi XIV. yüzyılda Avrupa’nın önde gelen ticaret merkezlerinden biri yaptı. İtalyan tüccar bankerler ve kreditörler Flaman dokuma sanayisinin inkişafi için merkez ofisi buraya kurdu. Teknik açıdan Fransa’nın tebaası olan köy ve zengin kasabalar, Kuzey Denizi’ne çıkışı olduğu için İngiltere’ye bağlımlıydı. Kalitesi ve güzel renkleriyle bilinen Flamen parçaları, Avrupa boyunca ve uzak İstanbul’a kadar yayılmış, refahlık yaratmıştı, ama bu geçici bir siyasî durumdu. Hem İngiltere hem de Fransa, bölgenin kontrolü için mücadele etti. Flamen soyluları, İngiltere ile siyasi ilişkileri sıkılaştırırken, tacirler ve işçi sınıfı bunun aksini yaparak İngiltere’yi özel çıkarlarından uzaklaştırdı.
1302 yılında Flamen işçileri, zengin sahiplerine karşı isyana başladılar. Fransız şövalyeler isyanı bastırmak için giderken karşılarına onları engelleyecek bataklık çıktı. Courtua savaşında 700 şövalye öldürüldü ve ancak yirmi beş sene sonra bu vakanın intikamı alınabildi. Aslında 1315 senesinde beklenmedik yağmur yağmasaydı intikam önceden alınabilirdi. Aynı sene X. Luis, isyancı Flemingleri Kuzey denizi sahillerinden ve gelirli ihracattan izole etmek için askeri müdahale başlattı. Onun ordusu, şiddetli yağmura rağmen sınırda Fleming ordusundan önce avantaji eline aldı. Fransız süvarileri hızla giderken, onların atları eğerlerine kadar çamura battı. O bölgede yük arabaları da çok derin bataklığa battı, hatta yedi at bile onları yerinden çıkaramadı. Piyadeler, dize kadar bataklığa battılar ve ıslanmış çadırlarında soğuktan titrediler. Yiyecekleri tükenmekteydi. X. Luis, utanç verici şekilde geri çekilmek zorunda kaldı. Durumdan hoşnut kalan Flemingler, sellerin tanrının bir mucizesi olduğunu düşünüyorlardı. Bu durum fazla sürmedi, Fransız ordusundan daha öldürücü olan kıtlık başladı. Kuzey İrlanda’dan Almanya’ya kadar durmadan yağan yağmurlar daha da şiddetlendi. Anlaşılacağı üzere, Küçük Buzul Çağı, Avrupa insanının hayatını bir daha geri dönülmeyecek şekilde değiştirdi.
Yaralanılan Kaynaklar
Rojala Mamedova, Küçük Buzul Çağı’nın Osmanlı’ya Etkisi
Özlem Genç, “Kara Ölüm: 1348 Veba Salgını ve Ortaçağ Avrupa’sına Etkileri
Yakup Akkuş, “XIV-XV asırlarda Osmanlı ve Avrupa Ekonomileri
Susan Wise Bauer, Rönesans Dünyası
M. Ali Özdemir, “İklim Değişmeleri ve Uygarlık Üzerindeki Yansımalarına İlişkin Bazı Örnekler
Barbaros Gönençgil, Güneyi Vural, “Çevre Tarihi Açısından Küçük Buzul Çağı ve Sosyal Etkileri
David Arnold, Coğrafi Keşifler Tarihi
Murat Hanilçe, “Coğrafi Keşiflerin Nedenlerine Yeniden Bakmak
Faruk Tabak, Solan Akdeniz: 1550-1870 Coğrafi-Tarihsel Bir Yaklaşım
Massimo Montanari, Avrupada Yemeğin Tarihi
Colin McEvedy, Ortaçağ Tarihi Atlası
H. Evrim Şüküroğlu, “Buzullar ve Kuvaterner Buzul Dönemleri
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Rojala Mamedova’ya aittir.
Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Osmanlı Devleti’nde Salgın Hastalıklar Ve Uygulanan Tedavi Yöntemleri

Veba Nedir?

Veba ne demektir diye soracak olursak, eskiçağdan Yakınçağa kadar uzanan zaman diliminde salgın hastalıklar arasında bu hastalığın özel bir yeri vardı. Tabi ki bu özellik olumlu manada değildir. Veba, bu dönemlerin klasik ve ölümcül hastalığı sayılmaktadır. Geniş bir alana hâkim olması sebebiyle doğal afetsiz yılı neredeyse olmayan Osmanlı Devleti’nde de bu hastalık kendini göstermiştir. Mezar taşlarında vebadan ölenlere ait ibarelerin yer alması da bunu kanıtlar niteliktedir. Depremlerin ve diğer doğal afetlerin yıkıcı etkileri vardır. Fakat vebanın etkisi ise, psikolojiktir. Osmanlı kaynaklarında bu hastalıkla ilgili olarak, veba ve taûn terimleri birlikte kullanılmıştır. Fakat Daniel Panzac; vebanın, çok özel olarak salgın ve öldürücü bir hastalığı ifade ettiğini, muhtemelen diğer salgın hastalıklarında bu ismi aldığını; taûn’un ise daha ziyade hıyarcık vebasının karşılığı olduğunu söylemiştir. Taûn vebadandır, fakat her veba taûn değildir. Veba esas itibariyle bir hayvan hastalığıdır. Batı dünyasında da genellikle black death yani kara ölüm ve kara veba olarak ifade edilmektedir. Vebanın iki farklı türü vardır. Biri, hıyarcıklı veba; diğeri ise, akciğer vebasıdır. Fakat bunun dışında sepsir veya septsemi olarak adlandırılan klinik şekillerine de rastlanılmaktadır.

Veba Belirtileri

Enfeksiyonlu bir pirenin ısırmasıyla başlayan hıyarcıklı vebada, 1-2 gün sonra pirenin ısırdığı bölgede önce siyahımsı bir leke oluşur; ardından da bunu koltuk altlarında, kasıklarda veyahut boyunlarda yumurtayı andıran şişlikler izler. Kurbanlarının yarısından fazlasını öldüren hıyarcıklı vebada; hasta ölmeden önce teri, idrarı ve tükürüğü dayanılmayacak kadar yoğun kokmaktadır. Akciğer vebası ise; pireden değil, enfeksiyonlu kişinin öksürüğünden ve tükürüğünden bulaşır veya soğuk havalarda mikrobun akciğere yerleşmesiyle sirayet edip, burundan kan gelmesine sebep olurdu. Hastalığın tedavisinde, temizlik ön planda tutulmuştur. Çünkü bu hastalığın kirlilik ve pislik sonucu ortaya çıktığı bilinmekteydi. Hatta Avrupalılar hamam geleneğini tekrar başlatmışlardır. Bunun dışında; ilaç ve tıbbi uygulamalar, karantina uygulaması hastalığın tedavisinde kullanılmış yöntemleri teşkil etmekteydi.

Veba Ne Zaman Oldu?

Veba Osmanlı topraklarında da kendini göstermiştir. Bilinen ilk veba salgını 1466-67 yılları arasında Makedonya, Trakya ve İstanbul’u etkilemişti. 1492-1503 yılları arasında Anadolu topraklarında veba çok yoğun görülmüştür. Bundan sonra İstanbul’da 1539, 1573, 1576, 1578, 1591, 1592 ve 1596 yıllarında veba salgını yaşanmıştır. 1615, 1617, 1620, 1637 (Büyük taun), 1650, 1655‘de (Şiddetli taun), 1751’de küçük salgınlar etkisini hissettirmiştir. Daniel Panzac bir buçuk yüzyılın 94 yılında veba görüldüğünü belirtmiştir. Osmanlı belgelerinde veba salgının varlığı ile ilgili Mühimme defterleri ve sicilller bize bilgi vermektedir. 1564’de Halep’te 1565 yılında Karaman’ın bir bölümünde 1568 ve 1572’de Selanik’de veba salgını görülmüştür. 1573 yılında Edirne’de meydana gelen veba salgınında köylülerin yerlerini terketmeleri ile burada eşkiyalar türemiş ve asayişin tekrar sağlanması için ne tarafa gittiler ise “girü getürüp yolları ehl-i fesaddan hıfz ü hirâset itdiresün” denilmiştir. 1577’de Tımışvar’da 1691 yılında Eskişehir’de salgın kendini göstermiştir. Sicillere yansıması; 271, 275, 277 hüküm nolu belgeler vebadan ölenleri anlatmaktadır. 281 hüküm nolu belge ise Veba hastası bir kişin tedavi olmasını konu almıştır. Bu kadı sicilleri; hastalığın İstanbul’da var olduğunu bize anlatmaktadır.

Veba hastalığının ortadan kalkması için camilerde imamlara Ahkâf süresi okutturulmuştur.

“Mefharü’l-eimme mahmiye-i İstanbul mahallâtından olan imâm efendiler ba’de’s-selâm inhâ olunur ki Hâlâ imâmları olduğunuz cevâmi’ ve mesâcidde eyyâm-ı vebâda ber vech-i mu’tâd tilâvet oluna gelen sûre-i Ahkâf ke’l-evvel tilâvet olunması içün sâdır olan fermân-ı âlîye imtisâlen işbu mürâsele tahrîr ve irsâl olundu. Lede’l-vusûl kadîmden tilâvet olunagelen evkâtla ke’l-evvel tilâvet olunup ihmâl ve müsâhamadan ihtirâz oluna ve’s-selâm”.

Bu sicil belgesi ile hastalığın, 1726 senesinde İstanbul’da var olduğunu; hem de bu hastalıktan kurtulmak için sadece tıbbi yöntemlerin değil, dini unsurların da kullanıldığını görmüş oluyoruz. Veba, XVII. Yüzyıldan XIX. Yüzyıla kadar Osmanlı topraklarında var olmuştur. Vebanın Osmanlı topraklarında geçici ve daimi odakları bulunmaktaydı. Anadolunun güneydoğusu, Basra, Bağdat ve Musul havalisi devamlı odak, Arnavutluk, Epir, Eflak-Boğdan, Anadolu, Mısır ve İstanbul geçici odaklardı. Hastalığın bulaşıcılığı konusu Osmanlı’da yaygınlaşınca, salgının olduğu yerden havası temiz olan bir yere gitmenin izni hususunda fetvaların verildiği ile ilgili bilgiler vardır.

İstanbul’da 1773’ten 1778’e kadar Osmanlı İmparatorluğu’nda veba yoktur. 1778’de İstanbul’da ve Galata’da aynı zamanda ortaya çıkar. 1779-1783 yılları arasında Rumeli’deki Osmanlı topraklarına yayılmaya başlar. 1784-1787 yılları arasında tüm imparatorluğa yayılmaya başlamıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun dört bir köşesinde artık veba vardır. Veba bu son on yıl içerisinde Osmanlı topraklarının büyük bir kısmını kasıp kavurur ve daha sonrada hemen yok olmaz. 1803, 1811, 1812, 1813, 1834 (şiddetli taûn) senelerinde veba görülmüştür. Osmanlı Devleti’nde Veba’nın siyasi, ticari ve sosyal yönden olumsuz etkileri oldukça fazladır. Öldürücü etkisinin fazla olması ve tedavi için gerekli yöntem ve ilaçların çok bilinmemesi, devletin her yerinin hekim ihtiyacının karşılanmaması gibi olumsuzluklarda bu hastalığı tetiklemiştir. 1476 yılında, Boğdan seferinde veba salgının çıkmasıyla asker geri dönmek zorunda kalmıştır.

Köprülü Fazıl Ahmed Paşa’nın 1672 yılında çıkmış olduğu seferde, İstefe Kalesi civarında askerlerin veba salgınına yakalanması 18.000 askerin ölmesine sebep olmuştur. Gemiler yoluyla da gelen hastalık dolayısıyla ticaret aksamıştır. Hastalıklı bölgenin terkedilmesi sonucu eski yerlerin tamamen yok olmasına ya da buralarda eşkiya türemesine ve yeni iskân yerlerinin kurulmasına etki etmiştir. Hastalık sonucu kıtlık meydana gelmiş ve karaborsacılık Anadolu’da kendini göstermiştir. Osmanlılar; 1838’de nihayet karantina uygulamasına geçtiğinde veba olayları hemen azalır. Veba, XVII. Yüzyıldan XIX. Yüzyılın başına kadar Osmanlı İmparatorluğu’nun halkına musallat olabilecek en öldürücü ve en sık rastlanan afet olmuştur.

Çiçek Hastalığı

Çiçek hastalığı; çok eski yıllardan beri bilinen, çok büyük salgınlar yapmış, ani başlangıçlı ve ölümcül olabilen bir hastalıktır. Bu hastalığa İslam dünyasında cüderi, Anadolu’da Türkler arasında çiçek hastalığı denilmiştir. XVIII. Yüzyıl başlarından itibaren bütün Avrupa’da olduğu gibi Osmanlı Devleti’nde de çiçek hastalığı etkisini göstermiştir. Hastalığın ortadan kaldırılması, hastalığa yakalanmış olan büyüklerin ve özellikle çocukların çiçek aşısı olması ve gerekli önlemler alınması konusunda devlet uğraşmıştır. Variola isimli bir virüsün yol açmış olduğu çiçek hastalığı %30-40 oranında ölümcüldür. “Hastalık; insandan insana damlacık yolu ile lezyonlara yakın temas ile hastanın kullandığı kıyafetler, yatak, çarşaf vb. eşyası ile nadiren de hasta ile aynı havayı solumak yoluyla bulaşabilir. Hastalık; 7-17 günlük kuluçka döneminden sonra 3-4 gün süren yüksek ateş, baş ve vücut ağrıları ile başlar, yüzde ve ekstremitelerde belirgin olan pembe renkli döküntü sırasıyla papül, vezikül, püstül aşamalarından geçer, kabuklanarak 3-4 hafta içinde iyileşir”. Hastalığın safhaları bu şekildedir.

Bu hastalıktan kurtulmak adına bir takım metotlar denenmiş ve çiçek aşısı bulunmuştur. Dünyada çiçek hastalığını önlemek amacıyla önlem alan ilk millet, Türkler değildir. Daha eski asırlarda farklı milletler de bu hastalığa karşı tedbirler almışlardır. Bizde aşının başlangıcı Lady Montagu’nun kaleme aldığı mektubun tarihi olan 1 Nisan 1717 yılı olarak gösterilir. Fakat aşılama bu tarihte başlamaz. Bu tarihten 38 yıl önce, 1679 yılında İstanbul’da çiçek aşısı yapıldığı bilinmektedir. Dünyanın diğer taraflarında çiçek aşısı tarihi eskilere götürülmek istense de, Batı dünyası çiçek aşısını Osmanlı Devleti vasıtasıyla öğrenmiştir.

Orhan Kılıç, çiçek hastalığında Osmanlı Devleti’nin uygulamış olduğu tedavi yöntemini şöyle aktarmıştır. “Osmanlılar hastalığı deri yoluyla bulaştırma yöntemini geliştirmiştir. Bu usule göre; hafif çiçek çıkarmış olan çocukların kabarmış ve dolmuş olan çiçeklerinin suyunu alıp henüz çiçek çıkarmamış bir çocuğun kolunu çizip o suyu sürerek aşı yapılıyor, yapılan yerde bir kabarcık çıkıyor, bununla o çocuk nöbeti savuşturarak çiçek hastalığından kurtuluyordu.” Lady Montagu mektubuyla Avrupa’daki hekimlerin dikkatini çekmiş ve bu suretle Osmanlı Devleti bu aşının Avrupa’ya geçmesinde bir nevi köprü vazifesi görmüştür.

Mektubunda; hastalığa yönelik uygulamaları anlatmış, vatanını sevdiğini belirterek, bu uygulamanın oraya da girmesini istemiştir. “Bizde pek umumi ve pek zalimane olan çiçek hastalığı bu memlekette keşfedilen aşılanma sayesinde ehemmiyetsiz bir şey. Birçok kocakarılar varki; san’atları sırf bu ameliyatı yapmak. Aşı için en muvafık zaman, sonbaharın başlangıcı, büyük sıcaklar geçtikten sonra. O zaman aile reisleri, aileleri içinde çiçek hastalığına tutulmuş kimse olup olmadığını birbirine soruyorlar. Birkaç aile toplanıyorlar. Adetleri 15-16’ya çıkınca bu kocakarılardan birini çağırıyorlar, o da bir ceviz kabuğu dolusu, en mükemmel cinsten çiçek hastalığının aşısını getiriyor. Hangi damarın açılması istenildiğini soruyor. Aldığı cevaba göre büyük bir iğne ile damar açıyor, tırmık kadar bile ağrı duyulmuyor, iğnesinin ucu alabildiği kadar aşıyı buraya koyuyor. Sonra yarayı bağlıyor, üzerine bir ceviz kabuğu parçası yapıştırıyor. Aynı ameliyeyi dört beş damarada yapıyor. Rumlar alelûmum biri alınlarında, birer tane kollarında, birde göğüslerinde olmak üzere haç taklidi yaptırmaya itikat etmişler. Fakat bu ameliyenin neticesi fena. Çünki bu ufak yaraların yerleri kaybolmuyor. Bu ameliye için mesela bacaklar veya kollar gibi vücudun kapalı taraflarındaki damarlar intihap olunuyor. Aşılanan çocuklar sekiz gün kadar oynuyorlar, bir şey olmuyorlar. Fakat ondan sonra bir sıtmaya tutuluyorlar, o zaman iki gün nadiren üç gün yatakta yatıyorlar. Yüzlerinde yirmi veya otuz kadar sivilce çıkarıyorlar; fakat bunlar behemhal çıkıyor. Sonra sekiz gün içinde güya hiç hasta olmamışa dönüyorlar. Açılan yaralar hastalıkları esnasında pek ziyade akıyor. Süphesiz bu, çiçek hastalığının zehrini akıtıyor başka taraflara şiddetle yayılmasına meydan bırakmıyor. Bu ameliye her sene binlerce çocuğa yapılıyor. Fransa sefiri diyor ki, başka yerde banyo yapıldığı gibi, burada da eğlence makamında herkes çiçeğe yakalanır. Kimsenin aşıdan öldüğü görülmemiş. Bu ameliyenin iyiliğine bende o derece kaniim ki, sevgili yavruma yaptırmaya karar verdim. Vatanımı çok sevdiğim için bu usulün oraya da girmesini arzu ederim” bu sözleriyle Osmanlı’daki çiçek aşısı uygulamasının Avrupada olmadığını görüyoruz.

Ayrıca Montagu, aşının tarifini doktarların tepsikini çekmemek için onlara göndermediğini yazmıştır. “Doktorlarımızın kendi menfaatlerini nev’i beşerin iyiliğine feda edecek ve varidatlarının mühim bir kısmını gözden çıkaracak derecede fedakâr olduklarına iman etsem, bunu bilhassa onlara da yazmaktan geri durmazdım. Fakat bilâkis onları kızdırmaktan korkarım. Kendilerine büyük bir hata işletirsem, tehlikeli olur. İhtimalki İngiltereye dönüşümde onlara bir ilânı harp cür’etinde bulunurum mühibbenizin kahramanca gayretini takdir ediniz”.

Lady Montagu’nun Edirne’de görerek yazdığı çiçek aşısı daha önce İstanbul’da mevcuttur. Süheyl Ünver, bu bilgiye de dayanarak çiçek aşısının XVIII. Asır boyunca çeşitli Osmanlı şehirlerinde yapıldığını bunu da Lady Montagu’nun mektubuyla ve Rıfat Osman’ın raporuyla öğrendiğimizi ifade etmiştir. Çiçek aşısının Türklere ait olduğunu kanıtlayıcı belgelere rağmen İngilizler’de aşının kendilerine ait olduğundan söz etmektedirler. İngiliz hükümeti, hekimlerinden Edward Jenner’i köyleri dolaşıp halkı aşılaması için görevlendirir ve bu esnada halktan inek çiçeği hakkında bilgi edinen Jenner deneylerine başlar. Ve bu doğrultuda bugün kullanılmakta olan çiçek aşısı, Edward Jenner’in 1796 da inek çiçeğini bulaştırarak, insanları çiçeğe karşı korumanın olasılığını, 1798 de yayınlamasıyla öğrenilmiştir. Bu bilgiyle de Avrupa’ya İstanbul’dan çiçek aşısı götürülmek istenirken, devletin dört bir tarafında baş gösteren çiçek hastalığı şikâyetleri neticesinde Osmanlı Devleti taşradan gelen talepler üzerine Avrupa’dan çiçek aşısı tüpleri satın almaya başlamıştır.

Lakin Avrupa’dan aşı getirilmesi, maddi açıdan olduğu kadar ulaşım sıkıntısından dolayı hastalığın yayılmasını artıran etkenlerdendi. Ayrıca, İstanbul’dan uzak yerlere ulaşım zorluğundan dolayı bozulacağından, Osmanlı Devleti sınırları içerisinde telkîhhâneler (aşı evleri) açılmasına karar verildi. 1890 yılı içerisinde, İstanbul’da ilk telkîhhâne açılmıştır.

Bu telkîhhâne açılmasında da, 1889 yılında Tıbbiye Mektepleri Hayvanat Hocası Aşı İnspektörü Dr. Hüseyin Remzi Bey’in hazırlamış olduğu raporun etkisi büyüktür. C. Cüzzam Bilinen en eski hastalıklardan biri olan cüzzam bir tür deri hastalığıdır. Cüzzamın ilk belirtileri hafif eklem ağrıları ve soluk bir tendir. Daha sonraki safhalarında burnu parça parça düşüren, dudakları ve dili şişiren, kaşları ve saçları döken, yüz cildini buruşturan, elleri ve ayakları adeta pençelere çeviren bir gelişme gösterir. Böyle bir cüzzam, konuşmayı boğuk bir fısıltı şekline çevirir, bakışları sabitleştirir. Cüzzamlılar zaman ilerledikçe deri ve kaslarındaki tüm hissi kaybederler, el ve ayak parmaklarını kullanamaz hale gelirler. Hastalığı bu safhada olan bir kişi, 10 yıldan fazla yaşayabilir. Hastalığın çeşitli safhalarında ciltte meydana gelen farklı görünümlerden dolayı İslam tıp literatüründe, cüzzamın yanı sıra “aslan hastalığı” ve “fil hastalığı” gibi terimlerde kullanılmıştır. Bu hastalığın adı bile korku salıyordu. Zaman zaman kimi kişiler cüzzamlı olduğu gerekçesiyle toplum dışına itilerek ölüme terk ediliyordu. Cüzzamlı olarak itham edilen kişiler, hekimler tarafından muayene edilip, tanıklar huzurunda Kadı efendiden durumlarını belirten bir belge aldıkları takdirde insanların arasına karışabiliyorlardı.

Açıkbaş/Şa’ban. “Mahmiye-i Konya’da vâki’ Sırçalu tekyenişîni olan Açıkbaş Dede meclis-i şer’-i hatîra Sahrâ Nâhiyesi’ne tâbi’ Celâlî nâm karye sâkinlerinden râfi’ül- kitâb Şa’ban bin Mehmed nâm kimesneyi ihzâr ve mahzarında takrîr-i kelâm idüp mezbûr Şa’bân cüzzâm zahmetine mübtelâ olmağla tekye-i merkûmede Dede ile ma’â sâkin olmasını taleb iderin didikde hekîmbaşı Halîl Çelebi meclis-i şer’a ihzâr olunup mezbûr Şa’bân’ın a’zâsına nazar eyledikde mezbûr Şa’bân mübtelâ olduğu maraz cüzzâm değildir tuzlu balgamdır deyu ihbâr itmeğin da’vâ-yı merkûmeden mezbûr Açıkbaş men’ bir le mâ- vaka’a bi’t-taleb ketb olundu fi’l-yevmi’s-sânî ‘aşer min Zî’l- hicceti’şşerîfe li-sene semânîn ve elf 12 Zî’l- hicce 1080/ 3 Mayıs 1670”. Osmanlılar döneminde, cüzzamhâneler kurulmuş; cüzzamhânenin olmadığı yerlerde ise, dış mahallerinden birisini onların tecridine tahsis etmiştir. Bunlara miskinler tekkesi adı verilmiştir. Cüzzamhânelerin var olması da bu hastalığın Osmanlı topraklarında olduğunun bir kanıtıdır. Osmanlılar döneminde ilk cüzzamhâne II. Murad tarafından Edirne’de yaptırılmıştır ve burası 1627 yılına kadar faaliyetini sürdürmüştür. Osmanlı dönemine ait en önemli cüzzamhâne ise, Karacaahmet Miskinler Tekkesi’dir. Bursa’da, 1551’den 1817’ye kadar faaliyet gösteren bir cüzzamhânenin varlığı da söz konusudur. Cüzzamlı hastalar tabi ki bir takım kısıtlamalara maruz kalmıştır. Fakat bu hastalığın yayılmasını önlemeye ve halk sağlığını korumaya yönelik önlemler olarak değerlendirilmelidir. Ayrıca, Batı’da olduğu gibi hastaların bütün hukuki ve sosyal haklarından mahrum edecek düzeyde de değildir.

(Cüzzamın dağlanmakla tedavisini gösteren bir resim (Şerefeddin Sabuncuoğlu, Cerrahiyetü’l- Haniye II, Ankara 1992)

Yararlanılan Kaynaklar

Kübra Benli, Klasik Dönem Osmanlı Sağlık Sistemi ve Salgın Hastalıklar (1300-1600)

Bedi Şehsuvaroğlu-Süheyl Ünver, Cüzzam Tarihi

Mehmet Zeki Palalı, D.İ.A ”Cüzzam” Maddesi

Lady Montagu, Şark Mektupları, terc: Ahmet Refik

Süheyl Ünver, Türkiye’de Çiçek Aşısı ve Tarihi

Haldun Eroğlu-Güven Dinç-Fatma Şimşek, “Osmanlı İmparatorluğunda Telkih-i Cüderi”, Milli Folklor, S. 101

 

 

*Bu çalışmanın tüm hakları, Kübra Benli’ye aittir.

*Bizimle iletişim kurmak için: kenandabirkuyu10@gmail.com

[mc4wp_form id=”5315″]