Etiket arşivi: Yahudi

Hristiyan Siyonizmi Ve CUFI Teşkilatı

Hristiyan Siyonizm düşüncesi ABD’de bilinmiyor değildi. Ancak ülke çıkarlarına göre liberal ideoloji üzerinden iç ve dış politikasını şekillendiren Amerika, ihtiyaç duyduktan sonra bu düşünce tarzını yerinden uyandırılmasına izin vermiş ve grupların faaliyetlerine göz yummuştur. Zira, sadece dini özgürlükler bazında değerlendirirsek, günümüz ABD dış politikasını düşündüğümüzde pek de inandırıcı gelmeyecektir. Çünkü bu Siyonist Gruplar iç politikadan ziyade dış politikayla özellikle Ortadoğu politikasıyla çok daha fazla ilgilendikleri aşikardır. Dolayısıyla ABD bölgede çıkarlarına uygun olmayan, özellikle içten gelen bir faaliyete izin vermesi realiteyle örtüşmemektedir.
19 yy’da İngiltere’de temelleri atılan Hristiyan Siyonizmi, günümüz emperyalizmin Ortadoğu’da kullanılan bir enstürmanı olmuş, İngiltere’yle başlayan bu süreç, günümüzde ABD ile devam etmektedir. Ülkelerin Ortadoğu politikaları şartlara göre her daim değişiklik göstermiştir. Ancak büyük devletler iç kamuoyu oluşturduktan sonra, bazı kararları uygulamaya sokarlar. Bu aşamada ABD Hristiyan Siyonist gruplar son derece aktif ve içten bir şekilde İsrail’in kuruluşunda ve sonraki dönemlerde çalışmalar yaptılar. Burada kullandığımız içten kelimesi, tezin diğer bölümlerinde örneklendireceğimiz grupların bazı çalışmalarında, daha iyi kavranacaktır. O yüzden ABD Hristiyan Siyonizmi’ni daha iyi kavramak için, nasıl bir alt yapıyla günümüze kadar geldiklerini öğrenmemizde yarar vardır.

John Nelson Darby ve Dispensationalistler’in (Dağıtılan) ABD Faaliyetleri

Darby’nin yeni İncil yorumu, İsrail’in kuruluş aşamasında en önemli dini dayanak olarak Amerikan kamuoyunu etkilemiştir. Bunun sadece dini bir inanış olmadığı, artık adımların atılması gerektiği, yani modern İsrail Devleti’nin kurulmasıyla alakalıydı. Sonraları, İsrail Devleti’nin savunucuları bu öğretiyi öne sürerek ciddi propaganda yapacaklardı. Darby’nin Teorisi 1862-1878 yılları arasında Darby’nin ABD’yi 7 defa ziyaret etmesi sırasında öğrenildi. Darby’nin misyonu Evanjelist okullarda okutulmaya başlatılırken, 1875-1920 yılları arasında ise Evanjelistler ve Fundamentalistler’in konferansları dominant hale geldi.
Adım adım Amerikan dini inanışları içinde yerini alan bu teorinin, özellikle ilk olarak okullarda çocuklar üzerinde öğretilmeye başlaması, çalışmaların gelişigüzel değil, toplum üzerinde kuvvetli bir alt yapı oluşturacak şekilde tasarlandığının da göstergesiydi. Bu teorinin ABD’de yayılmasını etkileyen diğer bir aşama ise Niagara İncil Konferansları (Niagara Bible Conferences) olarak karşımıza çıkmaktadır. Geniş ve çok kapsamlı bir yelpaze içinde yapılan konferanslarda İncil hakkında yeni bir literatür oluşmuş, ayrıca bazı Hristiyan iş adamları ülke içerisindeki kiliselere, okullara, misyonerlere ve gazetelere yardımlara başlamışlardır. Eğitim aşaması tamamlandıktan sonra, ekonomik yardımları da arkasına alan savunucular, geriye kalan politik desteği almak için de çalışmalara olağan hızıyla başlamışlardır.
Chicagolu iş adamı William Eugene Blackstone ise 1841-1935 yılları arasında yaşamış, ABD Siyonizmi’nin yayılmasına katkıda bulunmuştur. 1878’de yazdığı İsa geliyor ‘Jesus Is Coming’ kitabı o dönem en çok okunanlar listesine girmiş, 42 dile çevrilmiş ve 1935’te öldüğünde ise 1.3 milyon üzerinde baskı yapıp, eğitim alanında yerini almıştır. Birinci Dünya Savaşı ile beraber Fundamentalistler ve söz konusu teorinin savunucuları eş anlamlılık kazandı. Bu aşamada devreye Fundamentalistler’in girdiğini görmekteyiz. Zira Darby’nin Teorisi’ni en fazla içselleştiren grup Evanjelistler’in tutucu kanadını oluşturan bu kesim olmuştur. Bugün yaklaşık Beyaz Amerikalı Evanjelistler’in yüzde 10’u (5 milyon) Darby Doktrini’ne sarılmış durumdadır. Bu kesimin günümüzde her türlü yardımı İsrail’e destek için kurulmuş organizasyonlara ve seçim zamanlarında politikacılara verdiklerini düşünmek mümkündür.

ABD Hristiyan Siyonistlerin Genel Düşünce Tarzı

Dünya Siyonist Hareketi, ABD Hristiyan Siyonistleri’nin temel düşünce yapısını oluştursa da, daha çok Fundamentalistler olarak anılan bu grup, içte ve dışta değişen dünya konjonktürüne göre farklılık göstererek, ABD toplum ve politik hayatını etkiledi. Genel olarak, iki savaş arasında Fundamentalistler’in alt kültürü olarak ABD’ye giriş yaptı ancak ana akım Protestanlar’dan pek fazla kabul görmedi. Kozmopolit toplum yapısına sahip olan ABD, aynı paralelde Hristiyanlığın değişik mezhepleri ve buna bağlı olarak da değişik politik düşünce tarzına sahip gruplara sahipti. Diğer mezheplere göre politikayla daha çok ilgilenen Fundamentalistler’in o dönem şartlarında ilgi görmemesi olağandı.
1930-1940 yılları arasında, İncil Okulları (Bible School) ve yapılan seminerlerle ara vermeden hazırlık yaptılar; milli politikayla iç içe olup, iç politikaya odaklanırken, fazla olmasa da dış politikayla da ilgilendiler. II.Dünya Savaşı’nın hazırlık ve başına tekabül eden bu dönemleri, Fundamentalistler çok iyi değerlendirmiş, belirsiz ABD uluslararası dış politikasıyla ilgileneceklerine, hem kendi içlerinde daha iyi organize olmayı hem de iç politikada kendilerini kabul ettirme yollarını arayarak, güçlü bir alt yapı hazırlığına daha o dönemlerde başladılar. “Siyonizm-İsrail” ve “Komünizm-Sovyetler Birliği” her ikisi de ABD Funadamentalistler’in zihninde iç içe geçti, bu politik durum ABD dış politikasında yüksek nazara alınırken, İkinci Dünya Savaşı’nı etkilemiş, Soğuk Savaş’a damgasını vurmuş ve İsrail’in kuruluşunda rol oynamıştır. ABD dış politikası kendini tamamen netleştirdikten sonra, Fundamentalistler’in de izleyeceği yol kesinleşmiş oldu.
Yüksek profilde (high-profil) Hristiyan olduklarını vurgulayıp, anti-kominist olduklarını belirttiler ve ABD’de Yeni Hristiyan Hareketi’ni (New Christian Right) kurdular. Yine Amerikan dış politikasıyla paralellik göstererek, ideolojilerini net bir şekilde ortaya koyarak, politik hayata da daha organize bir şekilde var olma çabasına girdiler. Burada dikkat edilmesi gereken husus, dini yönden taviz vermeden yollarına devam edeceklerini belirtmeleridir. Amerikan Fundamentalist organizasyonlar denetimsiz kapitalizmi savunmaktalar (unregulated Laise-Faire). Ekonomik tercihlerini de belirttikten sonra hemen hemen tüm düşünce tarzlarını ve ideolojilerini ortaya koyan grup, Amerikan toplumu ve politikasında soru işaretlerine yer vermeksizin saflarını belli ettiler. O dönem şartlarında Amerikan iç ve dış politikasıyla hemen hemen hiçbir zıtlık göstermeden, akılcı bir tavır aldılar.

Billy Graham ve Yeni Evanjelistler’in Çalışmaları

Billy Graham, Yeni Evanjelistlerin lideri olarak, militan Fundamentalistler’in geçmişine göre daha yumuşak mizaçlı, toplum ile daha iç içe bir duruş sergileyerek, onları dine döndürmek istiyordu. Dini yönden uç profil çizen Fundamentalistler’in bu tavrı Amerikan toplumu tarafından pek benimsenmemiş, doğal olarak bir yumuşamaya gidilmesi elzem olmuştur. Bill Graham misyonlarını açıklarken, Yahudi organizasyonlara arka çıkan tek ve gerçek kişiler olarak lanse ediyordu. Açıklamalarıyla, Yahudiler ile olan bağlarını daha çok kuvvetlendirirken, aynı zamanda Hristiyan toplumu üzerinden de destek almayı amaçlayan NEA, bu amaçla önemli çalışmalara imza attı. 1986’da Barış, Özgürlük ve Güvenlik Çalışması (Peace, Özgürlük, Security Studies ‘PFSS’) adı altında, genel amacı milli güvenlik konusundaki bilgileri geliştirirken, Amerikan dini liderlerini, barışın nasıl sağlanması gerektiği konusuna dikkatlerini çekerek, bunu milli mesele yapmak ve Sovyetler Birliği nükleer tehtidini düşürmenin yollarını saptamak olarak belirttiler.
Bu program ile radikal çizgisinden biraz daha sıyrılmış olan NEA her yönden milli bir şuur oluşturmayı, Sovyet tehdidine karşı, İsrail’e desteği bir nebze daha geliştirmeyi planlıyorlardı. Diğer bir önemli program ise, kamu bilincini artırarak Evanjelistler’in politik girişimlerini cesaretlendirmek ve İncil prensiplerini yani Mesih İsa’yı politikanın içine sokmak olarak hedeflenen, 2001’de yine NEA tarafından Evanjelist bilginlere hazırlatılan ve 2004’de 90 Evanjelist liderin imzaladığı Health of the Nation (FHN) idi. Dini baskı unsuru olarak kullanan Hristiyan Siyonistler, Amerikan Devleti’nin her kademesinde görülmeye başlayıp daha sıcak ilişkiler kurmayı hedefliyorlardı. Örneğin Graham bir hafta sonu Bush ailesini ziyaret edecek kadar politkayla iç içeydi. Hazırladıkları programlarla bir adım daha öne geçen bu gruplar politik cenaptan kabul görürken, başka bir kesimin eleştirilerinden nasibini alıyorlardı.

Hristiyan Siyonistler’in İslam’a Karşı Bakışları ve Getirilen Bazı Eleştiriler

Evanjelist dini öğretilerinde geçen Mesih İsa’nın düşmanı yenip cennete gidileceği inancındaki düşman, bazı araştırmacılara göre Müslümanlar’dır. Soğuk Savaş döneminde daha çok Sovyet komünizmi üzerinden siyaset yapan Siyonist Gruplar, 11 Eylül saldırılarından sonra İslam söylemlerini sertleştirdiler. Evanjelist bazı liderlere göre, Radikal İslam, düşmanlıkta Komünizm ile aynı seviyeye geldi. Sovyet Rusya dağıldıktan sonra Komünizm tehlikesi önemini yitirirken, geriye kalan diğer düşmanında alt edilmesi gerekiyordu. Özellikle İsrail’e düşman olan İslam ülkeleri Suriye, Lübnan ve özellikle İran Evanjelistler’in gündemindeydi. 2006 Hamas’ın Filistin zaferi Siyonistler’i bir hayli endişelendirmişti. Hamas idealinin Filistin, Arap ve İslam çemberlerine odaklandığını, bu çemberlerin asıl hedefinin ise Siyonistler’le mücadele olduğunu, ayrıca Hamas Hükümeti rotasının da İran’a doğru olacağını savunuyorlardı.
Özetle 11 Eylül saldırıları ABD güvenliğine, Hamas zaferi ise İsrail güvenliğine karşı büyük ölçüde tehdit içeriyordu. Bu durumu Hristiyan Siyonistler ve İsrail ortak düşman olarak lanse edip, Amerikan Hükümeti’ne ciddi şekilde baskı unsuru olarak kullanmışlardır. Farklı açılardan eleştirilere maruz kalan Hristiyan Siyonistler’i, ABD Yahudiler’i de farklı bir noktada eleştirmişlerdir. Birçok Amerikalı Yahudi, Hristiyan politik hareketini kabul etmeyerek, bazı Evanjelist grupların gerçek hedefinin uzun vadede Yahudiler’i Hristiyanlığa döndürmek olduğunu, onları gerçekte sevmediklerini, sadece hikayelerinin karakteri olarak gördüklerini söylemişlerdir.
Amerikan toplumu içerisinde dinlerine en bağlı grup olarak bilinen Yahudiler’in, bu grupların samimiyetlerine inanmamaları, tarih boyunca Hristiyan zulmüne maruz kalmalarından olabileceği ihtimal dahilindedir. Zira kendi Mesihlerini bekleyen Yahudiler’in, Mesih İsa’yı kabul edeceklerine dair bir beyanatları bulunmamaktadır. Bazı Hristiyanlar ise Yahudiler’e verilen sözün koşullu olduğu, eğer hainlik ederlerse verilen lütfun geri alınacağını, Yeni Ahit’in açık olduğunu, Babil sürgününün ise bunun örneği olduğunu söylüyorlar. Her iki dinden de birbirine inanmayan kesimler olduğunu düşündüğümüzde, ortak çıkar çerçevesinde bazı politik konularda anlaştıkları, Hristiyan Siyonistler’in dini kullandığı, Yahudiler’in ise bu dünyada kendi ve İsrail Devleti’nin güvenliği için bu organizasyonlarla ilişki kurdukları akla gelmektedir.
Hristiyan Siyonistler’e getirilen diğer bir eleştiri ise İran’la bir konuda benzerlik göstermeleridir. Bilindiği üzere İran, diğer Müslüman ülkelerden farklı olarak, Şii’liği resmi din olarak kabul edip, İslam’da olmayan bazı inançları sahiplenmektedir. Şia ve Fundamentalistler kendi mesihlerinin finalde zafer kazanacağını ve bunun İsrail’in yıkılmasıyla alakalı olduğunu, yani eğer Yahudiler Mesih İsa’yı kabul etmezlerse öldürüleceklerine, Şia ise kaybolan 12. İmam’ın gelip düşman devletlerini, özellikle İsrail’i yok edeceğine inanmaktadırlar. İsrail odaklı bu kehanetler her iki tarafı da savaş yanlısı olarak eleştirmelerine neden olmaktadır. Günümüz Ortadoğu’nun durumu ve ABD-İran yakınlaşması düşünüldüğünde, dini söylemlerin, ülke çıkarlarıyla bağdaşmadığı zaman nazar-ı dikkate alınmadığını göz ardı etmemek gerekir. Diğer bölümlerde ele alacağımız özellikle Demokrat Partili Başkanlar, Siyonistler ve İsrail arasındaki çekişmelerde bunu çok daha iyi göreceğiz.

Hristiyan Siyonist Örgütler

Genel olarak, Amerikan Yahudi Lobisi’ne ve İsrail Devleti’ne her türlü desteği vermek amacıyla kurulan bu örgütler, Amerika ve dünyanın çeşitli yerlerinde, faal şekilde çalışmalarını sürdürmektedirler. Tezin ana örneği olan Christian United for Israel (CUFI)’nin tanıtımından önce, genelde aynı paralelde çalışan bazı organizasyonlardan bahsetmek yararlı olacaktır.

Kudüs Uluslararası Hristiyan Büyükelçiliği (International Christian Embassy Jeruselam ‘ICEJ’)

20 Eylül 1980’de Kudüs’te resmen kurulan ICEJ, bunu takiben Wasington DC, Avrupa ve dünyanın çeşitli yerlerinde ofis açtı. İncil’in Romalılar 15:27 ayetini misyon olarak kabul ediyorlar. Ayette, “ Evet, uygun gördüler. Gerçekte onlara yardım borçludurlar. Uluslar onların ruhsal bereketlerine ortak olduklarına göre, maddesel bereketlerle onlara hizmet etmeye borçludurlar”. Çok geniş bir yelpazeye sahip olduğu görülen ICEJ’in, aynı derecede İsrail’e yardımları da kayda değer ölçüdedir. Misyon olarak dayandıkları ayete göre, bunu Yahudiler’e bir lütuf olarak değil, Tanrı’nın onlara verdiği bir görev olarak görüyorlar. Politik yönden ziyade daha çok din üzerinden çalışmalarını sürdürüyorlar.
ICEJ başkanı Malcolm Hedding kendilerinin politik Siyonist olmadıklarını, İncil Siyonistleri olduklarını bir konuşmasında açıklamıştır. Politik çelişkilerden uzak durarak, Evanjelist öğretilerine göre Yahudiler’e destek vermeyi amaçlayan örgüt, Yahudiler’e yardım amaçlı kurulan diğer örgütlerden farklı bir çizgide yollarına devam etmektedir. İsrail’de düzenlenen bir kongrede, Yahudiler’in kesinlikle Mesih İsa’yı kabul etmeleri gerektiğini deklare etmişlerdir. Bu açıklamalardan anlaşılacağı üzere, yapılan yardımların koşullu olduğu gerçeği ortaya çıkmaktadır.

Hristiyan İsrail Dostları (Christian Friends of Israel ‘CFI’)

1985’de kurulan CFI, misyonlarını Mesih İsa’yı sevme ve kiliselere Yahudi mirasını anlatmak olarak açıklıyorlar. ICEJ’e göre daha radikal söylemlere sahipler. Özellikle İslam’a ve İran’a yönelik tavırlarını net bir biçimde ortaya koydular. 11 Eylül’den sonra savaşın aktif olarak başladığını, Hizbullah ve Hamas’ın sadece İsrail’in değil tüm dünyanın problemi olduğunu savunuyorlar. Daha çok güvenlik konusuna vurgu yaptıkları ve bu konuda sadece ABD’yi değil tüm dünyanın gözünü de Ortadoğu’ya çevirmeye çalışarak politik yönlerini ortaya koydular. Yapılan bir organizasyonda, Yahudiler’i döndürmeye yeltenmeyeceklerine, Mesih İsa’nın Yahudiler’e söz verdiğine gönülden inandıklarını söylediler.
ICEJ’den daha farklı bir yol kullanarak Yahudiler’le ilişkilerini sürdürüyorlar. Ayrıca finansal olarak da ciddi yardımlar yapmaktadırlar. Örneklendirdiğimiz bu iki örgütte de, kayda değer nokta Yahudiler’in kesinlikle Mesih İsa’yı kabul etmedikleri gerçeği gün yüzüne çıkmaktadır. 1998’de Netanyahu, batıdaki Hristiyan Siyonistler’e minnettar olduklarını beyan ederken, Hristiyan Gruplar ise Yahudiler’i döndürmeye yeltenmeyeceklerine söz verdiler. Ancak bazı Evanjelist gruplar bunu reddetmektedirler. Bu beyanlardan da anlaşılacağı üzere, Hristiyanlar’la Yahudiler arasında ciddi kavram kargaşası olduğu ortaya çıkmaktadır.

Chrıstıans United for Israel (CUFI)

Sovyetler Birliği’nin çökmesinden sonra, ABD için komünizm tehlikesi önemini yitirmiş, Soğuk Savaş’ın bitmesi ile de tüm dünyaya artık tek hegemon güç olduğunu kabul ettirmişti. İsrail’e destek amaçlı kurulan Hristiyan Siyonist gruplar ise çalışmalarını sürdürmekte, komünizm tehlikesinden sonra bölgede bazı İslam ülkelerinde faaliyet gösteren Hamas, El-Kaide, Hizbullah gibi gruplar üzerinden Müslümanlara karşı sert söylemlerini devam ettirip, İsrail güvenliğini ön plana çıkartıyorlardı. CUFI, bu amaçla ABD’de kurulan diğer bir Hristiyan Siyonist örgüttü. İsrail ve ABD güvenliğini tehdit eden özellikle o dönem İran ve Lübnan ülkelerini terörist faaliyetlere göz yummakla suçlayıp, ABD dış politikasını, bunun üzerine yoğunlaşması için ciddi çabalar gösteren güçlü bir sivil toplum niteliğindedir. Tezin bu bölümünde, CUFI’nin yapısı ve faaliyetleri hakkında ayrıntılı bilgi verilip, ABD Ortadoğu politikası üzerindeki etkileri analiz edilecektir.

CUFI’nin Kurucusu John Charles Hagee

1940 Teksas doğumlu olan Hagee, Teksas, San Antonio’da 17.000 üyesi olan Cornerstone Kilisesi’nin rahibi olarak görevine devam etmektedir. Anne ve babası İncil alimi olan Hagee, küçüklüğünden itibaren İsrail ve İncil hikayeleriyle büyüyor. Hristiyan dindar bir aileden geldiği anlaşılan Hagee, küçüklüğünden itibaren Yahudilik ve Hristiyanlık hakkında edindiği derin bilgi birikimiyle 2006’da CUFI örgütünü kurmuştur. 1978’de ailesi ile birlikte İsrail’e 10 günlük turistik bir geziye giden ve Siyonistler’in evinde kalan Hagee, Kudüs’ü ruhsal evi olarak hissettiğini, başka bir söyleminde ise, Tanrı’nın kendisine, ‘Hristiyan ve Yahudiler’in beraber benim gücümün içinde’ söylediğine inandığını belirtmiştir.
Hagee’nin ruh hali hakkında bize ip uçları veren bu cümleler, günümüzde yaptığı azimli çalışmalarının da dini bir vecibe olarak yerine getirdiğinin göstergesidir. 2006’da ‘Jeruselam Countdown’ kitabını yazarak, 11 Eylül saldırılarının ABD’yi uyandırdığını, Üçüncü Dünya Savaşı’nın hareket halinde olduğunu, İslam’ın hedefinin büyük şeytan ABD ve küçük şeytan İsrail’e karşı kutsal savaş başlatmak olduğunu iddia ediyor. İslam hakkındaki görüşlerini soru işaretlerine yer vermeksizin net bir biçimde ortaya koyan Hagee, özellikle İran’ın üzerine dikkatleri çekmiştir. Politikayla iç içe olmasına rağmen, politik bir üslup kullanmadığı görülüyor. Başka bir ifadeyle, ABD’de yaşayan Müslümanlar’a karşı bir sorumluluk hissetmediği, duygu ve düşüncelerini açıkça ifade ettiği görülüyor.
Hagee azimli bir şekilde İslam’la yaşamayı reddediyor, Harward profesörü Samuel Huntington’un ‘Medeniyetler Çatışması’ tezini referans olarak kabul edip, Batı dünyası ve İslam’ın şiddet ile yüz yüze geleceği savını kabullenmiştir. Günümüz realitesinde bu savın gerçek dışı olmadığı, ABD ve Avrupa’daki İslami fobinin yükselmesindeki sebebin İslam adı altında yapılan terörist faaliyetler olduğu gerçeği, Hagee’nin politikada elini kuvvetlendirdiği gibi, bununla propaganda yaparak da hem İsrail hem de ABD’nin güvenlik konusunda beraber hareket etmesi gerektiği savını her fırsatta vurgulamaktadır.
Özet olarak Hagee, Hristiyan Siyonizm Hareketi’nin görüşlerini simgeleyen örneksel bir figürdür. Evanjelist lider İsrail’in güvenliği için, ABD içinde ve dışında yaptığı programlarla milyonlara ulaşıp aktif bir şekilde çalışmakta ve yaklaşık olarak 60 milyon dolar İsrail’e akıttığı söylenmektedir. Hagee’nin görüşlerini hasır altı etmeyip, bu uğurda kesintisiz çalışan aktivist bir kişiliğe sahip olduğu yaptığı faaliyetlerle ortaya çıkmaktadır. Ciddi finansal destek sağladığıda baz alınacak olursa toplumda ve politik çevrede kabul gördüğü de kesindir. Hagee’nin kişiliği ve düşünce tarzı hakkında edindiğimiz bu bilgiler, CUFI’nin yaptığı çalışmaları daha iyi anlamamıza yardımcı olacaktır.

CUFI’nın Kuruluş Amacı

İsrail Devleti’ne maddi manevi destek olmak amacıyla kurulan Hristiyan Siyonist örgütlerin ortak yanları, çok programlı bir şekilde, faaliyetlerini uzun zamana yayarak, profesyonel bir şekilde çalışmalar yapmalarıdır. CUFI’de ondan önce kurulan diğer Hristiyan Siyonist örgütler gibi, kuruluş amacının nedenlerini netleştirdikten sonra, kuruluş aşamasına geçmiştir. Hagee, Müslümanların üç amacı olduğunu belirterek, bunları, tüm Batı’yı Ortadoğu’nun dışına atmak, tüm Hristiyan ve Yahudiler’i yok etmek ve son olarak dünyada bir tane İslam Devlet’i kurmak olarak sıralamıştır. Bu cümlelerden de anlaşılacağı üzere CUFI İslam’ı ve Müslümanlar’ı olumsuz bir perspektif üzerinden merkeze koyarak kurulmuş bir sivil toplum örgütüdür. Başka bir ifadeyle, Hristiyan ve Yahudiler’i ileride gelebilecek tüm olumsuzluklardan korumak amacıyla, büyük dünyada benimsenen ortak çıkar savını bir kenara bırakarak, safını netleştirmiştir.
2006 Şubatı’nda Hagee, milli yanı halka daha yakın olan bir hareketin, İsrail’e destek için kurulması gerektiğini belirterek, ülkenin çeşitli yerlerindeki Evanjelistler’e ve rahiplere çağrı yapmıştır, bu çağrıya 400’den fazla Hristiyan lider, ülkedeki büyük kiliseler ve bazı televizyon yöneticileri cevap vermiş, bir kaç ay içerisinde CUFI Amerikan Hristiyan destekçi organizasyon olarak ülkede önemli bir yere gelmiştir. CUFI’nin sadece politikayla değil aynı zamanda toplum içerisindede kabul görmeyi hedefleyen, organize bir hareket olarak planlandığını görmekteyiz. Olumlu bir kamuoyu oluşturmadan hedeflerine tam ulaşamayacaklarının farkında olan örgüt, bunun için çalışmalarını ilk önce halka kabul ettirip, böylece gereken politik zeminide oluşturmayı hedeflemişlerdir. Zira, halk desteğini alan bir yapı, politik çevredende daha iyi netice alacaktır.
Hagee, geçmişten gelen anti-semitik hareketlere dikkat çekerek, İnci’lin Romalılar 9-11 ayetini referans alarak, Tanrı’nın anti-semitik hareketi redettiğini söylüyor.
“Oğlunun müjdesini yaymakla tüm varlığımla kulluk ettiğim Tanrı, sizi durmadan her zaman dualarımda andığıma tanıktır. Tanrının isteğiyle sonunda size gelebilmek için bana bir yol açmasını istiyorum”
“Çünkü ruhça pekişmemiz için size ruhsal bir armağanı ulaştırmak üzere sizi görmeyi çok istiyorum”.
Yani Hagee, İncil ayetlerinden yola çıkarak, İsrail desteğini vicdani bir görev olarak Hristiyanlar’ın yapması gerektiğini belirtmiştir. ABD’nin büyük şehirlerinde, Kanada ve dünyanın çeşitli yerlerinde geceler düzenleyerek, İsrail’i destekleyen konuşmacılara ortam hazırlıyorlar. Hedef kitlelerini sadece ABD ile sınırlı tutmayıp, tüm dünyaya yayarak özellikle mali yardımları yükseltmeyi planlamaktadırlar. Çünkü Amerikan toplumunun seküler yapısı, yardımların istedikleri boyutlara ulaşmasına engel teşkil etmektedir. Siyonizm Hareketi’nin ABD’den önce Avrupa’da başladığını dikkate aldığımızda, örgütün yaptığı bu faaliyetlerin ne kadar yerinde olduğu daha iyi kavranacaktır.
Bazı Cumhuriyetçiler CUFI’nin Tanrı’nın planının bir parçası olduğunu deklare ederken, CUFI’de kendine bağlı bir çok amatör lobi kurarak, bunların diğer yöneticilerle görüşmesini, Hizbullah ve İran’ın nükleer silahlarına dikkat çekmek için uğraşmışlardır. Örgüt sadece Evanjelist öğretilerine bağlı kalmayarak, kendinede bir kutsallık addetmektedir. Bu sadece Hagee’nin düşüncelerinden değil aynı zamanda politik çevredende gelerek, dindar kesim üzerinde daha etkili bir hal alınması için düşünülmüş akıllıca bir yöntemdir. CUFI’nin faaliyetlerinin yıllar içerisinda yayılarak devam ettiğini baz aldığımızda bu yöntemin işe yaradığını düşünebiliriz.
CUFI düzenli olarak ülkenin her tarafında “ Standing with Israel ” mitingleri düzenleyerek, kişilere politikada aktif çalışmaları için cesaret vermekte, ayrıca Wasington D.C.de yıllık konferanslara sponsor olarak, İsrail için bu gecelerde tartışılarak önemli kararlar alınmasına neden olmaktadır. Özetle, CUFI Evanjelist dini ritüellerine dayanarak, İslam’ı yenilmesi gereken bir düşman olarak lanse edip, bunun üzerinden onlara teveccüh gösteren dindar kesimleri ve ABD dış politikasını etkileyerek, İsrail’e maddi ve manevi desteğiçıkarabileceği en yüksek dereceye çıkarmayı hedefleyen bir örgüt olarak kurulmuştur.

CUFI Üyeleri

CUFI kurulduğu günden itibaren, sosyal ve politik bir çerçevede toplumun her kesimine hitap ederek, üye sayısını her geçen gün artırmıştır. Bir örgütün başarısı üye sayısı ile ölçülecek olursa, CUFI’nin bunu başarmış örgütler arasında olduğu söylenebilir. Kuruluşundan beş ay sonra, ülke içerisindeki rahip ve kilise organizasyonları ile irtibada geçilerek 3,600 den fazla üye sayısına ulaşılmış ve Wasington D.C de ilk faaliyetlerine başlamıştır. Böylece, politik cenahla aynı atmosfer içerisinde, çalışmalarını daha profesyonel şekilde sürdürme imkanı bularak, almak istedikleri politik desteğe de bir adım daha yaklaşmışlardır.
Hagee dünya ve İsrail’in savaşlar ve terörizmden dolayı kasılma halinde olduğunu belirterek, bunu sancılı bir doğuma benzetiyor. Dünyanın sonunun geldiğini, Mesih’in geleceğini, insanların ise vaktinden önce davranıp en iyi hazineyi ucuza alması şeklindeki uyarılarıyla iyi düşünmelerini istiyor. Burda Hagee Yeniden Doğma ve İkinci Geliş kaideleri ile dolaylı olarak insanları etkilemeye çalışmaktadır. Üye sayısı dikkate alındığında, bu çağrının belli bir kesim tarafından özümsendiği kesindir. Bu ruh haliyeti içerisinde üyelerin daha içten ve verimli bir şekilde çalışmaları istenmektedir.
CUFI’nin üyeleri içerisinde bölgesel direktörler, Evanjelist politik aktivistler, Senatörler ve Parlemento Üyeleri bulunmaktadır. Bu durum ABD seküler yapısına zıt bir durum oluşturmuştur. Din ve devlet üyelerinin aynı organizasyon altında bulunmalarında anayasal bir sınırlama bulunmasa bile, laiklik kavramına ters bir durumdur. Kişisel özgürlükler veya Din özgürlüğü çerçevesinde konu ele alınsa bile, mecliste alınan kararlarda baskı unsuru olarak kullanılacağı ihtimali eşitlik ilkesine ters düşmektedir. CUFI örgütü kampüslerde ‘CUFI on Campus’ programları düzenlemekte, burda konuya ilgi duyan öğrencilerin zihinlerini Kutsal Kitap ve politika konusunda geliştirerek, İsrail’i en iyi derecede savunacak iyi eğitilmiş Hristiyan gençleri lider kadrolarına katmak için çaba sarfetmektedir.
CUFI sadece günü kurtarma gibi bir çabalarının olmadığını, geleceğede yatırım yapmak, çalışmalarını en iyi dereceye çıkarmak ve aynı zamanda üye sayılarını artırma endişesi güttükleride düzenledikleri bu programlarla görülmektedir. Cumhuriyetçi ve Demokrat partilerin hakim olduğu ABD siyasal sisteminde, Evanjelist liderler genelde Cumhuriyetçi Parti’ye her daim daha yakın olmuşlardır. Cumhuriyetçi Parti’nin oy portföyünü de genelde bu kesim oluşturmuştur. Yani, CUFİ’nin yetiştirmek istediği bu genç kesim, ileride muhtemelen bu partiden karşılık görecektir, böylelikle CUFI politikadaki yerini sağlamlaştırmış olacaktır. Özetle CUFI, kendini ABD’de geniş bir Pro-İsrail organisyonu olarak lanse etmekte, 2.5 milyonun üzerinde üyesi ve 1.2 milyon Facebook fanı bulunmaktadır. 5 Nüfusu 300 milyonun üzerinde olan ABD’de bu rakam minimum düzeyde kalsa bile, sivil toplum örgütü kapsamında ve politik etkilerini düşündüğümüzde azımsanacak bir rakam değildir.

CUFI Finansal Kaynakları

Ülkenin her tarafında ve başka ülkelerde faaliyetlerine ara vermeden devam eden CUFI hakkında akla gelen en önemli sorulardan biri bu finansmanı nereden sağladıklarıdır. Yapılan arşatırmada bu finansmanı genelde medyadan ve adı pek geçmeyen silah endüstrisinden elde ettikleri görülmüştür. New York Sun, The Wall Street Journal, Weekly Standart Magazin ve bazı gazeteler Evanjelist gruplarına çalışan kurumlardır. Ülkenin her tarafında gazeteler bastırıp, 7 tane sosyal medya kanalı ile dünyadaki diğer insanlara da ulaşma imkanına sahiplerdir.6 Kullandıkları medya olanaklarıyla insanları İsrail ve güvenlik konularında etkilemeye çalışan örgüt, burdan elde ettikleri finansal güçle özellikle seçim zamanlarında partilere yardım etmektedirler. ABD’de seçim sisteminin çok pahalı olması ve seçim kampanya bağışları düzenlenmesinin zayıf olması, ABD’de farklı grupların politikayı etkilemesine neden olmaktadır. Bu tür örgütlerin politikada elde ettikleri başarıların bir kısmı bu yardımlar sayesinde olmuştur. Yaptıkları yardımlar, daha sonra çıkartılmak istenen yasalar için, meclis üyeleri üzerinde baskı unsuru olabilmektedir.
Şimdiye kadar 300 İsrail onur gecesi ‘Night to Honor İsrael’ düzenleyen örgütün hedefleri arasında İsrail için her ay 30 aktivite yapmaktır. Ayrıca 2016 yılında İsrail’i konu alan bir film yapmayı planlamaktalar. Yapılan bu gecelerde İsrail tanıtımının yanında, kayda değer miktarlarda yardım toplanmaktadır. ABD dış politikası ve silah politikası Evanjelist politik aktivizmin görüşlerinden gelmektedir. Evanjelist düşünce sistemine sahip politikacılar Birinci Dünya Savaşın’dan sonra ABD hükümetlerinde görev yapmış, ABD dış politikasının ve silah politikasının şekillenmesinde rol oynamıştır. Hedeflerine ulaşmak için her daim güçlü bir Amerika isteyen Evanjelistler, bunun içinde güçlü bir silah sanayiye sahip olmanın gerekliliğini vurgulamışlardır. Silah sanayiye büyük yatırımlar yapan ABD’nin, bu kişilerin düşüncelerinden de etkilendikleri realiteyle örtüşmektedir.
Evanjelist öğretilerindeki kıyamete yaklaşmadan önce savaşların artacağı, böylelikle Mesih’in gelmesinin çabuklaşacağı inancı, Evanjelistler’in bu endüstride adlarının geçmesine neden olmuştur. Ekonomik görüşlerinde bir sınırlama bulunmayan Evanjelistler’in bu sektörde de etkin olmaları akla yatkındır. Yahudi ve Evanjelist pro-Siyonist Lobiler silah endüstrisini kontrol etmektedirler. Bu iki grubun bu sektörde adlarının yanyana geçmesi, aralarındaki yakın ilişkiden kaynaklanmaktadır. Sadece Evanjelistler değil Yahudiler’de ABD ekonomi hayatında en üst sıralarda bulanmaktalar. Aralarındaki ilişkinin sadece manevi yönden olduğunu düşünmek realiteyle bağdaşmamaktadır. Günümüzde ABD’nin yanında bazı Batı ve Asya ülkelerinin de silah üretimi ve ticareti yaptıkları bilinmektedir. Ortadoğu’nun durumu ve realizm ilkeleriyle baktığımızda, sadece ABD için değil, bu sektörle uğraşan diğer ülkeler için de büyük gelir kaynağıdır. Hegemon güç olarak pastanın en büyük dilimi ABD şirketlerine aittir.

CUFI’nin İki Din Arasındaki Tarihsel Çekişmeleri Çözümlemesi

Siyonist örgütlerin, sadece İsrail için değil, kendi varlıklarını ABD içinde sürdürmeleri için de ciddi halk desteğine ihtiyaçları vardır. Bu örgütlere üye olan vatandaşların hangi ruh haliyeti içerisinde çalıştıklarını anlamamız için, Hagee’nin söylemlerinden yola çıkarak iki din arasındaki tarihsel çekişmelere göz atmamız gerekmektir. Böylelikle CUFI örgütünün yapısını daha iyi kavrayabiliriz. Hagee, aslında Mary (Meryem), Joseph (Yusuf) ve Jesus (Mesih İsa) başlangıçta Yahudi idiler, Yahudiler’in Hristiyanlar’a ihtiyaçları yok fakat Hristiyanlar Yahudiler olmadan kendilerini açıklayamazlar, Hristiyanlığın kökü Yahudilik’tir inancını net bir şekilde ortaya koymuştur. Yani, aslında bir olduklarını, esas muhtaç olanın Hristiyanlar olduklarını söyleyerek, yapılan yardımların minnetsiz olduğunu hissetmelerini istemektedir. Çözümlenmesi gereken en önemli olay ise Mesih İsa’nın Yahudiler tarafından çarmaha gerilmesi ‘Curicifixion’ olayıdır. Bu olay dinsel açıdan Hristiyanlar’ın zihnini her daim meşgul etmiş ve Hristiyanlar’ın Yahudiler’e kin beslemesine neden olmuştur.
Hagee, İncil’in Matta 26: 3-4 ayetini referans göstererek, Mesih İsa’yı Yahudiler’in öldürdüğünü reddetmektedir. “Bu sırada başkahinin ve halkın ihtiyarları, kafaya adındaki başkahinin sarayında toplandılar”, “ İsa’yı hileyle tutuklayıp öldürmek için düzen kurdular”.8 Burdaki kişinin Pagan9 Roma tarafından atandığını ve Yahudiler’i temsil etmediğini, hatta Yahudiler’in bu kişiden nefret ettiklerini, Mesih İsa’nın ise Roma sitiliyle yani çarmaha gerilerek öldürüldüğünü söylüyor. İki din arasındaki bu meseleyi Yeni Ahit’ten örneklendirmesi, Hristiyanlar için inandırıcılığını artırmıştır. Burda sadece Evanjelist kesim değil, aynı zamanda tüm Hristiyanlar’a da mesaj vardır. Tüm Hristiyan mesheplerinin Yeni Ahit’e inandığı varsayılırsa, İsrail’e verilen desteği onaylamasalar bile, toplum tarafından tepkiyle de karşılanmamaktadır.
Hagee, Hristiyanlar’ın geçmişte Anti-Semitizm 10 hareketleriyle Yahudiler’i öldürdüklerini, Anti-Semitizm’in günah olduğunu, günahın ise ruha cehennem azabı verdiğini söylüyor. Hagee, geçmişte yapılan hataları, şimdiki Hristiyan nesle yüklemektedir. Dini kimliğiyle insanların üzerindeki din psikolojisini çok iyi kullanan Hagee, dindar kesime Yahudiler’e karşı vicdani sorumluluk yüklerken, iki din arasındaki tarihsel çekişmeyi de bertaraf ediyor.

Hristiyan Siyonistleri Ve CUFI’nın ABD Siyonist Lobileriyle İlişkisi

ABD Yahudi vatandaşlarının büyük bir kısmı seküler sistem içerisinde, yaşam tarzlarından ödün vermeden, varlıklarını sürdürmekteler. Dünya ülkeleri içerisinde en fazla Yahudi nüfusu Amerika’da bulunmakta, sayılarının yaklaşık olarak 6.5 milyon olduğu tahmin edilmektedir. Yahudiler özellikle siyasi alanda varlıklarını sürdürebilmek için Birinci Dünya Savaşı öncesi ve sonrası bir çok Yahudi örgüt kurmuşlardır. Örneğin, dış politikayla ilgilenen Amerikan Yahudi Komitesi “ American Jewish Committee (AJC)” 1906 yılında kurulmuştur.
The Jewish Institu for National Security (JINSA), The Middle East Forum (MEF), The Project For a New American Century (PNAC) Amerika’da kurulan diğer Yahudi komiteleridir. American Israel Public Affairs Council (AIPAC) ise diğerlerine nazaran, ABD’de çok daha etkili ve geniş bir konumda İsrail’in savunuculuğunu yapmaktadır. Pro-Israel Lobby olarak bilinen Yahudi Lobisi Hristiyan Siyonist örgütlerle özellikle CUFI ile aynı paralelde gitmektedir. Evanjelist ve Yahudiler’in geçmişleri günümüzün aksine zıtlıklarla doludur. İkinci Dünya Savaşı’ndan önce ABD kurumları ve ofislerinde İngiliz asıllı Protestan Amerikalılar bulunmaktaydı ve Yahudiler’e pek iyi bakmıyorlardı.
İsrail Devleti ve Hristiyan Siyonist örgütler kurulduktan sonra, tam manasıyla Hristiyanlar ve Yahudiler arasındaki bağ bu günkü şeklini almıştır. Evanjelistler kendilerini muhafazakar, Amerikalı Yahudiler ise politika, ekonomi ve toplumda liberal olduklarını dile getirmişler, ayrıca Evanjelistler sağ parti için her daim fırsat oluştururken Yahudiler seçim yıllarında Demokrat ve Cumhuriyetçi Partiler arasında değişiklik göstermişlerdir.
Yahudiler’in temel özelliklerinden olan yerleştikleri ülkelerin asimile olmadan sistemlerine entegre olmaları Amerikan Yahudi toplumu için de geçerlidir. Liberal temeller üzerine kurulan ABD’de, Cumhuriyetçiler ve Demokratlar hemen hemen eşit sayılarda iktidara gelmişlerdir. Yahudi seçmeni kendi çıkarları doğrultusunda oylarını kullanmış ne kendi komitelerinden ne de Evanjelistler’den etkilenmemişlerdir. 1930’da Politik Siyonizm, Yahudi Komitesi içinde azınlık kalmış, özellikle sosyalist ve komünist Yahudiler, Yahudi Devleti fikrine onay vermemiş, Filisti’nin kültürel ve mistik olarak kalmasını arzu etmişlerdir.
Amerikan Yahudileri o dönem sadece Evanjelistler’le değil, aynı zamanda uluslararası Siyonistler’le de ters düşmüşlerdi. Kendi komiteleri ve Evanjelistler gibi politik ve dini yönden olaya bakmamışlar, yaşam şartlarını göz önünde bulundurarak karar almışlardır. Yani günümüz İsrail lobisi ve CUFI’nin savunduğu tüm argumanlar, daha o dönemlerde bile ilgilerini çekmemiştir. Hagee (2007) kitabında, İsrail’e yardımların İsrail Komitesi’nin önüne geçtiğini, bu duruma, bazı Hristiyan ve seküler kesimden eleştiriler geldiğini söylüyor. Bu duruma uyabilecek en güzel söz, Siyonist örgütlerin “kraldan daha kralcı” bir tavır aldıklarıdır. Yahudi Lobisi yeni-muhafazakar (neo-conservative) hareketin merkezindeler ve büyük bir kısmını kaplamaktadırlar ancak, Hristiyanlar daha aktifler.
CUFI, Yahudi Lobisi’nin en etkili Hristiyan versiyonudur. İsrail Lobisi’nin amacı, Amerikan Devleti’nin ve halkının, İsrail’e maddi ve politik destek vermesini sağlamaktır, ayrıca İsrail Lobi, farm lobi, sigorta lobi ve silah lobi anlamlarına da gelmektedir. CUFI ve Yahudi Lobisi her anlamda aynı hedefler üzerinde birleşmişlerdir. Aradaki fark CUFI’nin bunu din üzerinden yapmasıdır. Yahudi Lobisi’nin böyle bir kaygısının olduğu söylenemez. Zaman zaman kendi halkınında tasvip etmediği kararlar aldığı bilinmektedir. Başka bir ifadeyle, toplumsal kaygı taşımayan, devlet merkezli bir lobidir. Hagee, zaman zaman Yahudi komitelerinde de konuşmalar yapmaktadır. Örneğin, 2007 AIPAC’ın yıllık konferansında İran ve Ahmedi Necat hakkında uyarılarda bulunmuştur. Bu durum CUFI’nin bölgeyle çok daha fazla ilgilendiğinin göstergesidir. Sonuç olarak Hristiyan Siyonist örgütler ve Yahudi Lobileri’nin aynı amaca hizmet etseler bile, aralarında farklar olduğu, aynı amaç üzerinden farklı hedefler tasarladıkları söylenebilir.
Yararlanılan Kaynak
Derya Evinç, Amerika Birleşik Devletleri’nde Lobiler Ve Dış Siyaset: Christian United For Israel (CUFI) Örneği
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Derya Evinç’e aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Osmanlıların Yıkılış Dönemi’nde Önemli Bir Aktör: Kamondo Ailesi, Tarihi Ve Devlet İle İlişkiler

Osmanlı topraklarında yaşayan Yahudiler Kanuni Sultan Süleyman döneminde İstanbul’da ve İmparatorluğu’nun her yerinde altın çağını yaşamışlardır. Daha sonra saray üzerindeki etkinliklerini Ermenilere kaptırmakla birlikte, parayla, dolayısıyla da devlet adamları ve kurumları ile ilişkileri daima devam etmiştir. Ancak Yahudi sarraflar için 1826’da yeniçeri ocağının kaldırılması büyük yıkım olmuştur. Bu tarihten itibaren yeniçeri ocağının tedarikçileri olan Carmona, Aciman, Zonana ve Gabay gibi İstanbul’un Yahudi zengin ailelerinin mallarına el konulmuş, ileri gelenleri idam ya da sınırdışı edilmişlerdir. İşte bu tarihlerden sonra artık saray içinde ve çevresinde etkin Yahudi sarraflara rastlamak da güçleşmiştir. 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren İstanbul’da göze çarpan hemen hemen tek Yahudi sarraf/banker aile Kamondolar ise bu genellemenin dışında kalmışlardır. Bahsi geçen büyük zengin ailelerin Yahudi cemaati içindeki yerlerini kaybetmeleriyle beraber Kamondoların yükselişi de başlamıştır.
Yahudi sarraflar İstanbul başta olmak üzere İmparatorluğun her yerinde itibar kaybederken ve yerlerini Ermeni-Rum sarraf ve bankerlere terk ederken Kamondoların yükselişi oldukça ilginçtir. Diğerlerini saf dışı bırakırken onları Osmanlı padişah ve devlet adamlarının en yakını haline getiren sebep ve gücün ne olduğu büyük bir soru işaretidir. Bununla beraber, Kamondoları iktidar sahibi yapan gücün para olduğu düşünülürse ve para ilişkisinin padişah dahil en önemli bürokratlarla Kamondolar arasındaki ilişkinin belirleyici unsuru olduğu göz önünde bulundurulursa, ortaya tek bir cevap çıkmaktadır. O da, bu dönemde cemaatin artık fakirleşmeye başlaması ile beraber onlar kadar zengin başka bir Yahudi ailenin bulunmamasıdır. Oysa ki Kamondolar bu dönemde sahip oldukları Kamondo Bankası ile kendilerinden bahsettirmeye başlamışlardır.

Daha sonra da bahsedileceği üzere, Kamondo Bankası İstanbul’da sarraflıktan modern bankacılığa geçişin ilk temsilcisi olmuştur.

Aynı zamanda Osmanlı Bankası kurulana kadar Avrupa ile olan para alışverişindeki en büyük aktördür. En üst kademedeki bürokratlara açılan bol rakamlı krediler de buna eklendiğinde, böylesi sağlam bir parasal gücün Osmanlı yöneticilerinden uzak tutulmasının pek de akıl kârı olmadığı sonucu ortaya çıkmaktadır. Ayrıca padişah ve sarayla sıkı borç ilişkileri bulunan Carmona, Gabay, Zonana gibi önemli Yahudi sarraf ailelerin tasfiye sebebi her ne kadar yeniçeri ocağı ile olan bağlantıları olarak gösterilmişse de, verilen cezanın sonuçları başka bir amacı da ortaya çıkarmaktadır. Zira Bohor Carmona’nın idamı, Zonanaların sınır dışı edilmeleri ve mallarına el konulması, bu zengin ailelere olan borçları da silmiştir. Yani iktidar bir taşla iki kuş vurmuştur. Bu dönemde Kamondoların henüz saray ve bürokratlar ile derin borç ilişkisinin olmayışı, tasfiye edilen ailelerden ayrı tutulmasının bir başka sebebini oluşturmaktadır.
Osmanlı padişahları ve bürokratları Kamondoların parasal gücünü kullanırken, onlar da bu vasıtayla yakınlık kurdukları yöneticilerin iktidar gücünü kullanmışlardır. Yabancıların toprak ve mülk sahibi olmalarına izin verilmediği bir dönemde onlara mahsus çıkarılan fermanlar bunun bir örneğidir. Yine yangın gibi afetlerde çaresiz kalan Yahudi cemaatine arcılık ederek büyük yardımlar sağlamak, Trablusgarp, Safed gibi daha pek çok yerde yerli halk tarafından hor görülen Yahudilere devlet tarafından himaye gösterilmesini sağlamak yöneticilerin iktidar gücüyle olmuştur. Özellikle 1826’dan sonra İstanbul’da kök salmış ve adından asırlarca bahsettirmiş hemen hemen tek Yahudi aile olan Kamondoların kökeni İspanya’ya kadar uzanmaktadır. 1492’de Katolik kral ve kraliçenin Hıristiyanlar dışında kalan Müslüman ve Musevilerin İspanya’yı terk etmesine yönelik verdikleri karar, tıpkı diğerleri gibi Kamondoların ataları için de yeni bir başlangıç olmuştur. Bu konuda kesin bilgiler vermek güç olmakla birlikte, İspanya’dan İtalya’ya, Venedik’e gelip yerleştikleri, oradan da 17. yüzyıl ortalarında İstanbul’a geldikleri bilinmektedir.

Kamondo adı “Ca’Mondo” yani yerel lehçede “dünyanın evi” anlamına gelmektedir ve büyük olasılıkla da Kamondoların Musevilikle alakası olmayan bu ismi, bir kasaba ya da yerleşim yerinden almış oldukları tahmin edilmektedir.

18. yüzyılın ikinci yarısında İstanbul’da bulunan aile üyeleri Venedik, Trieste ve Viyana ile ticaret yaparken ve hızlı bir yükseliş içinde görülmektedir. Ailenin İstanbul’da varlığı tespit edilebilen ilk üyesi Hayim’dir. Hayim Fransa, Avusturya ve İngiltere konsolosluklarının koruması altında beratlı bir tüccar olarak Kamondo servetinin temellerini atmıştır. Sahip olduğu koruma hakkı ona hem ticari konularda bazı imtiyazlar vermiş, hem de belki de onun ve ailesinin hayatta kalmasına büyük ölçüde yardımcı olmuştur. Nitekim 1782 yılında tam olarak bilinemeyen bir sebepten dolayı, Osmanlı padişahı tarafından ülkeyi terk etmesi için kendisine yirmi dört saat süre tanındığında Hayim Kamondo bu kez ailesi ile birlikte soluğu Trieste’de almıştır. Bu yolculukta yanında karısı Sinyora ve çocukları da bulunmaktadır.

1784 yılında nihayet Papa’nın temsilcisi Baron Rathkeal’in çabaları ile Abraham İstanbul’a dönüp işlerine kaldıkları yerden devam etmeyi başarmıştır. Sürgünden sonra ailenin İstanbul’daki mal varlığına devlet tarafından el konulmadığı için pek de zor bir durumla karşılaşmamışlardır. Sürgün dönüşünde İstanbul’da Kamondo hanedanını kuran kişi Abraham Kamondo’dur. Abraham’ın doğum tarihi tam olarak bilinememekle birlikte 1780 veya 1781 yılı üzerinde en çok birleşilen tarihtir. İstanbul’da doğduğunda, aile muhteşem yaşantısına ve servetine henüz sahip değildir. Sarraflık ve bankerlik kavramları ile daha bütünleşmemiş ama ortanın üzerindeki zenginliği ile Kamondo ailesi bu yıllarda yeni yeni camiada kendini göstermeye başlamıştır.

Kamondo fertlerinin İtalya ve Avusturya ile olan ticari bağları Abraham Kamondo’nun kısa zamanda Osmanlı İmparatorluğu içindeki elit Yahudi çevrelere entegrasyonunu sağlamıştır.

Franko adı verilen ve kökleri Toskano’nun Livorno limanından gelmiş ve çoğunlukla Selanik, İstanbul, İzmir, Halep ve Kahire’de yerleşmiş olan bu elit kesime kısa sürede Kamondolar da dahil olmuşlardır. Allatini, Modiano, Fernandez, Morpurgo, Fua gibi franko ailelerle sıkı bağlar kurmuş olan Abraham, Kamondo ailesini kısa süre içinde bu kesimin lideri haline getirmeyi başarmıştır. Abraham Kamondo aslında yalnız değildir. Ağabeyi Isaac 1832’de ansızın ölene kadar çoğu işi o idare etmiştir. Isaac’ın herhangi bir varis bırakmaksızın vefatı, Abraham’ı ailenin tek temsilcisi durumuna getirmiş ve özellikle 1840’lardan itibaren finans dünyasına adını yazdırmıştır.
Abraham Kamondo 1804’de Hayim Sabetay Yuda’nın kızı Clara Levy ile evlenmiş ve Raphael adında bir de çocukları olmuştur. Ancak Raphael 1866 yılında 56 yaşındayken ölmüştür. Abraham Kamondo’nun başka çocuğu olmadığından, Raphael’den sonra serveti büyütme görevini çocukları Abraham Behor ve Nissim üstlenmişlerdir. Büyükbaba Abraham Kamondo ölene kadar torunlarına işlerin yürütülmesinde öncülük etmeye devam etmiştir. Hatta ilerlemiş yaşına rağmen işlerin idaresinden elini çekmediği ve torunları ile birlikte hareket ettiği için çoğu zaman büyükbaba Abraham ile torun Abraham Behor isimleri karıştırılmıştır. Abraham Kamondo önemli bürokratların özel bankeri olarak tanınmışken, “Isaac Kamondo ve Şürekası” adıyla devam etmiş olan şirketi de Osmanlı imparatorluğu içindeki her türlü ekonomik girişimin ya öncüsü ya da katılımcısı olmuştur. Aşağıda da bahsedileceği üzere sayısız ekonomik kurum ve kuruluşun içinde yer almıştır.

Abraham Kamondo İstanbul’un belediyecilik faaliyetlerinde de üzerine düşen görevi yapmış, diğer yandan da Yahudi cemaatinin önderliğine soyunmuştur.

Böylece aile “Doğunun Rothschildleri” olarak adlandırılmayı bu sayede hak etmiştir. Tıpkı diğer frankolar gibi Venedik’e kökleri ile bağlı olan Kamondolar, Venedik Avusturya’nın elinde bulunduğu sürece Avusturya tabiyetinde yer alırken, Venedik’in İtalya’ya geçmesiyle birlikte İtalyan vatandaşlığına geçmişlerdir. İtalya siyasi birliğinin sağlanmasında kral Victor Emanuel II’ye destek vermiş, Avusturya-İtalya savaşında dul ve yetimlere büyük yardımlarda bulunmuş ve İstanbul’daki İtalyan Okuluna büyük bağışlarda bulunmak suretiyle sadık bir İtalyan vatandaşı olduğunu göstermiştir. Elbette bu çabaları boşuna gitmemiş ve İtalya Kralı 28 Nisan 1867’de Abraham Kamondo’ya ailenin en büyük oğluna geçebilmek imtiyazı ile kont ünvanını vermiştir.
1869 yazında yaşlı büyük baba Abraham Kamondo dahil, Kamondo ailesinin İstanbul’u terk etmeleri ilk bakışta oldukça ilginç gelmektedir. Aslında Kamondo adı imparatorluğun her yanında saygıyla anılırken ve servet üstüne servet katılırken ortaya çıkan göçün tek bir nedeni vardır, o da Kamondo adının bir marka olarak korunma ve daha fazla geliştirilme arzusudur. Nitekim 1860’lardan itibaren kurulan yeni banka ve şirketlerle beraber yerli Rum bankerlerle ortaklık yapan Avrupalı bankerler Kamondoların yerini almaya başlamışlardır. Dünyanın en önemli finansal merkezlerinden biri olan Paris’e yerleşmek, Avrupa ve Paris’in ünlü bankerleri ile birlikte çalışmak ve iş yapmak, yerlerini almaya başlayan Rum bankerlerle rekabette büyük ölçüde avantaj sağlayacaktır.

Bu niyetlerle Paris’e yerleşen Kamondo ailesinin bir ayağı bu nedenle daima İstanbul’da kalmaya devam etmiştir.

Şirketle birlikte büyük miktardaki mal varlığı, hanlar, arsalar, evler, apartmanlar İstanbul’da Kamondoların hala var olduklarının en büyük kanıtları olarak kalmışlardır. Büyük baba Kamondo’nun 1873’de ölümüyle cenazesinin İstanbul’a getirilerek Hasköy mezarlığına defnedilişi sırasında düzenlenen görkemli cenaze töreni de Kamondoların İstanbul’dan kopmadıklarının bir başka göstergesidir. Paris’e yerleşme kararının sahipleri olan Abraham Behor ve Nissim Kamondo büyük babalarının ölümünden sonra da şehirle ve finans çevreleri ile bağlantısını sürdürmüşlerse bile, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağı sinyalleri yavaş yavaş verilmeye başlanmıştır.

Bundan sonra bir yandan Paris’in ekonomik ve sosyal dünyası içine yerleşmeye çalışan Kamondolar, diğer taraftan da İstanbul’daki şirketin idaresini ve yeni yatırımlarını Paris’le İstanbul arasında gidip gelen mektuplarla sağlamaya çalışmışlardır. İlk etapta Paris’teki dünyaca ünlü bankerlerle sıkı samimiyet ve iş ortaklıkları kurmak suretiyle şık bir Paris sayfası oluşturulurken, İstanbul’daki ekonomik aktiviteler de hız kesmemiştir. Zamanla Paris’e gidiş amacına ulaşılma yolunda elde edilen zaferlerle beraber, Paris ve İstanbul arasında kurulan denge de İstanbul aleyhine bozulmaya başlamıştır. Abraham ve Nissim’in ölümünden sonra ağırlık tamamen Paris’e kaymıştır. Abraham Behor ve Nissim her ne kadar Paris aristokrasisi içinde artık İstanbul’daki Osmanlı yaşantısından uzaklaşmışlarsa da, zaman zaman Monceau’daki büyük malikanelerinin bahçesinde başlarında fesleriyle görülmeleri en azından gönül bağlarının henüz kopmadığını göstermiştir.

Abraham Behor ve Nissim Kamondo aslında büyükbaba Kamondo’nun yolundan ilerleyen son aile üyeleri olmuşlardır.

Şubat 1889’da Nissim Kamondo ve 13 Aralık 1889’da da Abraham Behor’un ölümünden sonra Kamondoların İstanbul ile olan bağı kesilirken, Nissim ve Abraham Behor’un çocukları daha çok Paris aristokrasisi içinde yerleşmeye gayret etmişlerdir. İki kuzen Isaac ve Moise bankerlik konusunda pek de hevesli davranmamışlardır. Abraham Behor Kamondo’nun oğlu Isaac, babasının ölümünden sonra ilk olarak İstanbul’daki işlere bir çeki düzen vermeyi ve işlerin alanını daraltmayı hedeflemiştir. Nitekim İstanbul ona artık ağır gelmektedir. Paris’ten binlerce kilometre uzaktaki bu şehirde otorite kurmayı başaramamış olması, onu serveti büyütme değil, muhafaza etme amacına yönlendirmiştir.
Isaac Kamondo 1891 yılında Osmanlı Devleti’nin Paris başşehbenderinin ölümü üzerine bu göreve tayin edilmiş ve bu onur verici görevi büyük bir hevesle ve sevinçle kabul etmiştir. Ancak 1895 yılında yine Osmanlı Hükümeti tarafından bu görevinden azledilmiştir. Görevden alınma sebebi, Osmanlı Devleti’ndeki gayrımenkullerle ilgili olarak önce İstanbul’da başlayıp sonra İtalya’da devam eden davada, avukatının Osmanlı kanunları ve halifenin aleyhinde sözler sarfetmiş olmasıdır. Isaac her ne kadar avukatının yaptığı savunmadan ve kullandığı kelimelerden daha önce bir malumatı olmadığını söyleyerek kendini aklamaya çalışmışsa da, bu çabaları hükümetçe kabul görmemiştir. Isaac’ın İstanbul’daki finans işlerine soğuk bakışı 1894 yılında ilk sonucu vermiştir. Kamondo Bankası’nın işleri tasfiye edilmiş, şirketin bundan sonra yalnızca mülklerin idaresi ile ilgilenmeye devam etmesi kararı alınmıştır. Güzel sanatlar ve müziğe karşı büyük ilgi duyan Isaac Komondo hiç evlenmemiş ve 1911 yılında öldükten sonra ardında bir mirasçı bırakmamıştır.

Nissim Kamondo’nun oğlu Moise Kamondo da tıpkı kuzeni Isaac gibi, İstanbul’daki işleri minumum düzeye indirmek düşüncesiyle hareket etmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu içindeki gayrımenkullerin idaresini “bitmek tükenmek bilmeyen bir dert” olarak nitelendirmiştir. Moise, oğlu Nissim’i kaybettikten sonra 1919’da İstanbul’da bulunan şirketteki tüm menfaatlerinin ve gayrımenkullerinin tasfiyesi kararını almıştır. Moise Kamondo’nun oğlu Nissim Birinci Dünya Savaşında Fransız ordusuna gönüllü olarak katılmış ve 5 Eylül 1917’de hava pilotu görevindeyken bir hava saldırısında hayatını kaybetmiştir. Moise 1935’de öldüğünde Kamondo ailesinden geriye sadece kızı Beatrice ve onun çocukları Fanny ile Bertrand kalmıştır. Ancak onlar da ailenin adını sürdürememişler, 1942 yılında Nazi askerlerince Drancy toplama kampına getirilen Beatrice ve çocukları 1944 yılında kampta öldürülmüşlerdir.
Bir asırdan fazla bir süreye büyük bir şöhret ve servet sığdırmış olan Kamondo ailesi böylece yok olup gitmiştir. Ancak Moise Kamondo’nun çabalarıyla hem babası Nissim Kamondo, hem de genç yaşta kaybetmiş olduğu oğlu Nissim Kamondo’nun hatırası için Paris’te Monceau sokağındaki ev ölümünden sonra bir müzeye çevrilmiştir. “Nissim de Camondo Müzesi” içindeki tüm eşya ve muhteviyatı ile halen Kamondoların yaşamını anlatmaya devam etmektedir.

Kamondoların Devlet İle İlişkileri

Büyükbaba Abraham Kamondo ve torunları Abraham Behor ile Nissim’in Kamondo hanedanının başında olduğu dönemlerde Osmanlı padişahları ve bürokratları ile olan yakın ilişkileri bilinmektedir. Kamondoların devlet içindeki konumları dikkate alındığında böylesi bir ilişki oldukça doğal görünmektedir. Osmanlı Devlet adamları ile Kamondoların bağlantısı iki şekilde olmuştur. Bunlardan biri Kamondo Bankası ve devlet arasındaki resmi ekonomik ilişkiler şeklinde, ikincisi de sarraf veya banker kimliği ile Kamondoların bürokratlarla şahsi olarak kurdukları ilişkiler şeklinde kendini göstermiştir.
Sarraf Abraham Kamondo’nun Osmanlı Devleti’nin padişahları ve bürokratları ile olan şahsi ilişkileri hep üst düzeyde olmuştur. Herşeyden önce Kamondolar İstanbul’da aktif oldukları dönem içinde Abdülmecid, Abdülaziz, V. Murat ve II. Abdülhamid olmak üzere dört padişah görmüşlerdir. Gerek büyük baba Kamondo gerekse de torunları Osmanlı yöneticilerine karşı daima dikkatli davranmışlar, padişah ve devlete olan sadakat ve bağlılıklarını sık sık dile getirmişlerdir. Padişah değişiklikleri onlar için çok fazla bir ehemmiyet taşımamıştır, onlar için mevcut ilişkilerin devamı her şeyden önce gelmiştir. Ancak bununla beraber Abdülaziz’in tahttan indirilmesi ile birlikte başa geçen V. Murat’la ilgili memnuniyetlerinin daha bir başka olduğu da söylenebilir. Nitekim diğerleriyle ilgili bir cülus tebriğine rastlanmazken, tahta geçtiği daha ilk gün V. Murat’a duydukları memnuniyeti ve tebriklerini sunmayı bir borç olarak görmüşlerdir.

Elbette ki karşılıklı istekler de padişahlar ve diğer yöneticilerle olan yakınlığın bir parçasını oluşturmuştur.

Örneğin Kamondo’nun padişah Abdülmecid’den Bükreş’te bulunan akrabası Halfon’un “haline göre uygun bir hizmette kullanılması” için rahatlıkla ricada bulunabildiği ve ricasının hiçbir şekilde geri çevrilmediği görülmektedir. Padişah Abdülaziz döneminde de benzer isteklerle karşılıklı iyi ilişkiler devam etmiştir. Bunlardan birinde Kamondo bu kez Mösyö Joseph için aracılık rolünü üstlenmiştir. Fransa’nın mücevherat ticaretiyle uğraşan en büyük şirketlerinden birinin müdürü ve aynı zamanda İspanya kraliçesinin kuyumcusu olan Mösyö Joseph, padişahın kuyumculuğu işini almak istemektedir. “..işbu ünvanın kendilerine itası hususuna müsaade verileceği ümidinde” olan Kamondo’nun bu isteğinin de olumlu bir karşılık gördüğünü tahmin etmek hiç de güç değildir.
Nitekim her an ihtiyaç duyulabilecek olan acil para ihtiyacının karşılanması için Kamondo’dan olumlu cevap alabilmek için gönlünü hoş tutmak gerekmektedir. Ricalarının hüsn-ü kabul görmesinden cesaret alan Kamondo için artık bu küçük istekler olağan hale gelmiştir. Zira bulunduğu memuriyette gayretli çalışmaları yöneticilerin dikkatini çekmemiş olan Maskil Efendi’nin “daha büyücek” bir işte çalıştırılması gerektiğini takdir eden kişi yine o olmuştur. Avusturyalı büyük yük taşıma şirketi olan Lloyd Kumpanyası’nın Osmanlı Devleti ticaretinin ilerlemesine yaptığı büyük katkılar da Kont Kamondo’nun dikkatini çekmiş ve kumpanyanın direktörüne tebdilen bir mecidiye nişanı verilmesi için hükümetten ricada bulunmuştur. Kamondo ticaretinin de taşımacılığında büyük rol oynuyor olsa gerek ki, Kont Kamondo daha üst rütbeden bir nişanın verilmesi konusunda oldukça ısrarlı davranmıştır.

Tanzimat ve Islahat Fermanlarının ilanından sonra girişilen ıslahat hareketleri için gerekli finansmanın sağlanmasında Kamondolar çok büyük çaba sarfetmişlerdir.

Bu fermanın getirileri en çok gayrımüslimleri ilgilendirdiğinden, Yahudi cemaatinin de bundan üzerine düşeni alması fakir ve cahil cemaatin gelişmesine çok büyük bir katkıda bulunacağından, Kamondolar bu tür reform hareketlerine oldukça sıcak bakmışlardır. Hatta Tanzimat Fermanı ile gayrımüslimlerin fes giymesine müsaade edilmesinden sonra, Abraham Kamondo’nun Yahudi milli kıyafetleri üzerine fes takarak yaptırdığı resim bu reformları ne derecede benimsediğine önemli bir örnek olarak gösterilebilir.
Tanzimat Dönemi’nin önemli isimleri olan Reşid, Ali ve Fuad Paşalar ile Kamondolar arasında çok sıkı bir samimiyet bulunmaktadır. Özellikle büyük baba Abraham Kamondo’nun Reşid Paşa’nın hem çok yakın dostu hem de özel sarrafı olduğu Kamondolarla ilgili yazılmış tüm kaynaklarda belirtilmektedir. Yine Reşid Paşa’nın halefleri olan Ali ve Fuad Paşalar döneminde de aynı samimiyet eksiksiz olarak devam etmiştir. Abraham Kamondo, Kırım Savaşı ve Islahat Fermanının ilanı sırasında sadrazam olan Ali Paşa ve bu sırada hariciye nazırı olan Fuad Paşa ile gayrımüslimlere yönelik ıslahatlar fikri üzerinde de memnuniyetle hemfikir olmuştur. Sarraf Abraham Kamondo Fuad Paşa’nın da özel sarraflığını yapmıştır. Akşam gazetesinin 10 Aralık 1934 tarihli nüshasında Süleyman Kani İrtem tarafından kaleme alınmış olan “Eski Vezir ve Sarraf” başlıklı yazıda bu ilişkinin rakamsal ifadelerine yer verilmiştir. 1865 yılında Ticaret ve Nafia bakanı olan Kabuli Paşa’nın arşivinde yer alan beş adet tahvil Fuad Paşa’nın Kamondo’dan almış olduğu külliyetli miktardaki borçları göstermektedir.

1855 tarihini taşıyan ilk tahvilde 23.181 kuruş ve aynı tarihi taşıyan ikincisinde de 30.000 kuruşluk kredi hesapları yer almaktadır.

İlk tahvildeki kredi faizsiz olmakla birlikte, ikincisinde, bir kese 500 kuruş hesabıyla, kese başına 5 kuruş faiz belirlenmiştir. 30 Mart 1860 tarihli üçüncü tahvilde rakam ve buna bağlı olarak faiz oranı da yükselmiş, 50.000 kuruşluk kredi için % 12 faiz hesabı yapılmıştır. Dördüncü ve beşinci tahvillerde ise kredi limiti daha da yükselmiştir. Ocak 1859’da Kamondo’dan alınan meblağ 83.624 kuruş iken Ekim 1859’da 150.000 kuruşa kadar çıkmıştır.

Kamondoların kişisel para alışverişi içinde olduğu bürokratlardan birisi de Selanik’teki Yahudi bankerlerle sıkı ilişkilerinden bahsedilmiş olan Sadık Paşa’dır. Sadık Paşa’nın Aydın vilayeti valiliği esnasında Kamondo Bankası’ndan kendisine gönderilmiş olan hesap pusulaları bu finansal bağlantının dökümünü vermektedir. 23 Kasım 1870’de Fernandez imzası ile Kamondo Bankası adına Sadık Paşa’ya yazılan mektupta, bankanın hesaplarının yıl sonu kapanışının uzun sürmesinden dolayı, bankada olan hesabının yeniden düzenlenmesi için kendisinden bazı makbuzlar istenmektedir.
Buradan Sadık Paşa’nın Kamondolara kazandırdığı tapu vasıtasıyla borç hesabında bazı indirimlere gidildiği anlaşılabilir. Bu çağrı üzerine paşanın İstanbul’daki adamı Astur Efendi iki kez gitmişse de çeşitli sebeplerle görüşme yapılamamış ve yıl sonu kapanışının gecikmesini önlemek için hesap yeniden banka görevlilerince düzenlenmiştir. 22 Aralık 1870’de paşaya yazılan ikinci mektupta bununla ilgili bilgi verilmiştir. Yeni düzenleme ile bilançosu 621.50 lira olarak kapatılan cari hesabın kendisi istediği takdirde tekrar teyit edilebileceği ve ister doğrudan, isterse de o şehirdeki temsilci aracılığı ile senetlerin takasının yapılabileceği belirtilmiştir. Ayrıca hesap özetinin bir pusulası da paşaya gönderilmiştir.
Yararlanılan Kaynaklar
Nurdan İpek, Selanik Ve İstanbul’da Seçkin Yahudi Bankerler (1850-1908)
Berke Metin, Selanik Bankası’ndan İnterbank’a 110 Yıllık Mazi
Niyazi Berkes, 100 Soruda Türkiye İktisat Tarihi: Osmanlı Ekonomik Tarihinin Temelleri
Edhem Eldem, Osmanlı Bankası Tarihi
Azmi Fertekligil, Türkiye’de Borsanın Tarihçesi
Kemal Karpat, Osmanlı Nüfusu: 1830-1914
Emine Kıray, Osmanlı’da Ekonomik Yapı Ve Dış Borçlar

*Bu çalışmanın tüm hakları, Nurdan İpek’e aittir.
Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Yahudi Anlayışında Ölüdeniz El Yazmaları Ve Vaftizci Yahya

Vaftizci Yahya ve Öğretisinin Arka Planı

Vaftizci Yahya hakkındaki bilgilerimizi tarihçi Josephus, Eski Ahit, Yeni Ahit ve muğlâk da olsa Kumran metinlerinden hareketle elde etmekteyiz. Vaftiz konu edildiğinde akla gelen ilk isim Hz. Yahya’dır. Hz. Yahya, Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam’da peygamber olarak kabul edilen Hz. Zekeriya’nın oğlu ve Hz. İsa’nın çağdaşıdır. Kuran-ı Kerim’in ifadesiyle Hz. Yahya’nın, babası Zekeriya peygambere bir müjdesi olduğu, kendisinden sonra gelecek Hz. İsa’yı müjdelemesi gibi bilgiler de dönemin tarihi ve dini arka planını anlamamıza yardımcı olmaktadır. Adından anlaşılacağı gibi Hz. Yahya halk tarafından bilinen şekliyle insanları vaftiz etme görevi ile onları tövbeye çağırdığını biliyoruz.

Öncelikle Vaftizci Yahya’nın yaptığı vaftizin mahiyeti üzerinde durmakta fayda vardır. Hz. İsa ile Hristiyanlık tarihi içinde yer alan vaftiz, şekli ve gayesi farklı da olsa, Yahudilik başta olmak üzere, birçok dinde görülmektedir. Türkçede ‘vaftiz’, Fransızcada ‘bapteme’, İngilizcede ‘baptism’ ve Almancada ‘taufe’ şeklinde ifade edilen kelime, Yunanca ‘bap-tein’ veya ‘baptezein’ kelimelerinden gelmektedir.

Bu kelimelerin hepsi, suya daldırmak, yıkanmak veya necasetten temizlenmek gibi anlamlara gelmektedir. Terim olarak vaftiz, Hristiyanlıkta, dine girmek, ‘asli günahtan’ kirli geçmişten temizlenmek ve kutsal hayat tarzına kavuşmak amacıyla ve belli usullere riayet etmek suretiyle su ile yapılan bir ritüeldir . Vaftizci Yahya halkı yaklaşmakta olan Yargı Gününe hazırlık yapmak için bilgilendirmeye, tövbe ederek doğru yola girmeleri için çaba harcayan biri olarak karşımıza çıkmaktadır.

Matta İncili’nde geçen ifade ile  “O günlerde Vaftizci Yahya Yahudiye Çölü’nde ortaya çıktı.

Şu çağrıyı yapıyordu: Tövbe edin! Göklerin Egemenliği yaklaşmıştır.” halkı arındırmaya başladığını anlıyoruz. Buradan hareketle Vaftizci Yahya’nın bu uyarıcı rolünü nerden başlattığı sorusu aklımıza gelmektedir. Yine Luka İncili’nde geçen “Çocuk büyüyor, ruhta kuvvetleniyordu ve İsrail’e görüneceği güne kadar çöllerde kaldı” ifadesi ile Yahya’nın çocuk yaşlarından itibaren çöllerde yetişen bir kişi olduğunu anlıyoruz. O dönemdeki bir çocuğun ıssız çöllerde tek başına yaşamasının zorluğu göz ününe alındığında onun Esseni cemaati ile beraber büyüdüğü tezi de bir açıdan kuvvetlenmekteydi.

Bunun üstüne Essenilerin kendilerinin evlilikten uzak durdukları halde, ailelerin çocuklarını himaye edip eğittikleri bilgisi de bu teze başka açıdan destek vermektedir. Fitzmyer, Vaftizci Yahya’nın Kumran cemaatin bir ferdi olduğunu ancak “Tanrı çölde bulunan Zekeriya oğlu Yahya’ya seslendi”sözü ile başlayan süreçle buradan ayrılıp Yahudileri kurtuluş için vaftiz etmeye başlaması ile farklı bir yola girdiğini savunur.

Sinoptik İncillerde geçen ifadelerden Vaftizci Yahya’nın kişiliğine dair bir takım ipuçları da elde edebiliriz.

Luka 1: 15’de geçen ifadelerle Yahya’nın kendisini Kutsal Ruh’la doldurduğunu, Matta 11: 18’de geçtiğine göre hiç şarap içmediğini, Markus 1: 6’da geçen ifadelerle devetüyünden elbise ve deriden bir kuşağa sahip olduğuna, ayrıca çekirge ve yaban balı yediğine dair bilgiler mevcuttur. Burada diğer önemli bir nokta da Yahya’nın yaşam tarzı, giyim kuşamı ve sözleri onun Yahudilik içinde kendisini adayan anlamında ‘Naziri’ olarak bilinen kişilerden olabileceği yönündeki bilgilerdir. Kutsal Kitabın ifadesi ile onları şu şekilde tanımlayabiliriz:

“Rab Musa`ya şöyle dedi: İsrail halkına de ki, Eğer bir erkek ya da kadın Rabb’e adanmış kişi olarak Rabb’e özel bir adak adamak, kendini Rabb’e adamak isterse, şaraptan ya da herhangi bir içkiden kaçınacak, şaraptan ya da başka içkilerden yapılmış sirke içmeyecek. Üzüm suyu da içmeyecek. Yaş ya da kuru üzüm yemeyecek. Rabb’e adanmışlığı süresince çekirdekten kabuğuna dek asmanın ürününden hiçbir şey yemeyecek. Rabb’e adanmışlığı süresince başına ustura değmeyecek. Kendini Rabb’e adadığı günler tamamlanıncaya dek kutsal olacak, saçını uzatacak.”

Görüldüğü gibi bu kişiler şarap içememek, saçlarını uzatmak ve kendilerini Tanrıya adamak yönünden toplumun çoğu tarafından kabul edilen davranışlardan farklı bir hayat sürmekte idiler. Yahudi geleneğinde sadece belli süreler bu hayat tarzını sürdürenler olduğu gibi, Samson ve Samuel örneklerinde olduğu gibi bunu bir ömre yayanlarda mevcuttu.

Vaftizci Yahya ve Hz. İsa Bağlantısı

Vaftizci Yahya ile Hz. İsa arasındaki bağa geçmeden önce Hz. İsa’nın Yahudi toplumu içerisindeki yerine kısaca değinmekte fayda vardır. Zira Yahudi topraklarında doğup büyüyen Hz. İsa’nın, İncillerde geçen bir takım sözleri ve uygulamaları Yahudiler tarafından eleştirilmiş hatta çarmıha gerilmek istenmesinin ana sebebini oluşturmuştur. Dolayısıyla Yahudilik içinde önemli bir figür olan Yahya peygamber ile Hz. İsa arasındaki bağlantıda her ikisinin de dini inançları ve uygulamaları önemli hale gelmektedir.

Hz. İsa zamanında Yahudilerin üzerinde anlaşmaya vardıkları bir metin geleneği bulunmamakla beraber bir inanç dairesi oluşturduklarını söyleyebiliriz. Bu daire içerisinde Tanrı, Musa’nın liderliği, İsrail milletinin seçilmişliği, Mesih gibi kavramlar bulunmaktaydı. Hz. İsa’nın bu konulara ters olan akideler söylemediğini İncillerden bilmekteyiz. İsa’nın kullandığı ‘Baba’ ve ‘Kutsal Ruh’ gibi tabirlerin Tanrı’nın birliği inancı ilkesi üzerinde yoğunlaşan Yahudi ilkelerine ters düştüğü ilk başta düşünülebilir. Ancak Eski Ahit metninde bu gibi ifadelere rastlamak mümkündür. Dolayısıyla temel akidelerde İsa’nın Yahudi inancına ters düştüğü görülmemektedir.

Aynı zamanda İncillerde Musa, Davud ve İşaya (Yahya) peygamberlerin adının sıkça geçmesi İsa’nın Yahudilere gönderilen peygamberlere olan sevgisini de gösterir. Ancak bunların dışında İsa’nın Sebt gününe riayet etmediği, temizliğe önem vermediği, cüzzamlılar ve vergi tahsildarlarıyla konuşması gibi durumlar özellikle Ferisiler tarafından eleştirilmiş ancak İsa bu konulara verdiği cevaplarla dinin anlaşılmasında şekilcilikten çok maneviyata önem verdiğini göstermektedir. Ona göre kendilerini din adamı olarak tanıtanlar, birçok ibadetin salt dış yapısına önem vermekteydi.

Sinoptik İncil geleneğinin belirttiğine göre Yahya, İsa öncesi gelen bir peygamber olup, kendisinden sonra gelecek olan kurtarıcı Mesih’in yolunu açan bir şahsiyettir.

Yahya’nın “Fakat benden sonra gelen, benden daha kuvvetlidir. Onun çarıklarını taşımaya ben layık değilim. O sizi Ruhulkudüs ile ve ateş ile vaftiz edecektir.” sözleriyle İsa’nın kendisinden daha üstün olduğunu belirtmiştir. Ancak Yahya’nın İsa’yı o sırada tanıyıp tanımadığı sorusu İncillerde çelişkili ifadelerle belirtilmektedir. Zira “Ben senin tarafından vaftiz olunmaya muhtaç iken, sen bana mı geliyorsun” diyerek onu tanıdığını ve bekledikleri kurtarıcı olduğunu ifade etmiştir. Yuhanna İncilinde geçen ifadelerle bu durum daha da açık hale gelmiştir:

“Ertesi gün, İsa’nın kendisine gelmekte olduğunu Yahya görüp dedi: İşte dünyanın günahını kaldıran Allah’ın kuzusu. Benden sonra bir adam geliyor ki, benden ileri oldu, çünkü benden önce idi, diye söylediğim adam budur. Ve ben onu bilmezdim, fakat kendisi İsrail’e bildirilsin diye, ben su ile vaftiz ederek geldim. Yahya şahadet edip dedi. Ruhun gökten güvercin gibi indiğini gördüm ve onun üzerinde kaldı. Ben onu bilmezdim; fakat su ile vaftiz etmek için beni gönderen, bana kendisi dedi: Kimin üzerine ruhun inip kaldığını görürsen, Ruhulkudüs ile vaftiz eden odur. Ben de görüp, Allah’ın oğlu budur diye şahadet ettim.”

Vaftizci Yahya tarafından İsa’nın böylesine kabul edildiği ve yüceltildiği bu bölümlerin aksine Matta İncilinde geçen “İsa, on iki öğrencisine bu buyrukları verdikten sonra onların kentlerinde öğretmek ve Tanrı sözünü duyurmak üzere oradan ayrıldı.

Tutukevinde bulunan Yahya, Mesih`in yaptığı işleri duyunca, O`na gönderdiği öğrencileri aracılığıyla şunu sordu: “Gelecek olan sen misin, yoksa başkasını mı bekleyelim?” sözleri ile Yahya’nın İsa ile olan düşüncesinde bir takım soru işaretleri görünmekte hatta onu ilk defa tanıdığına dair izlenimler bırakmaktadır. İsa’nın Yahya tarafından vaftiz edilmesi hem İncil yazarları hem de Pavlus ve kilise babaları tarafından İsa’nın Yahya figürü altında ezilmesi ve ona tabi olması şeklinde anlaşılmasından rahatsız oldukları ve bunu da yine İncil yazarları tarafından eklenen cümlelerle bunu dengeledikleri de söylenmektedir . Yuhanna’da geçen şu ifadelerden bunu görmemiz mümkündür.

“Yahya şöyle yanıt verdi: “İnsan, kendisine gökten verilmedikçe hiçbir şey alamaz. Ben Mesih değilim, ama O`nun öncüsü olarak gönderildim dediğime siz kendiniz tanıksınız. Gelin kiminse, güvey odur. Ama güveyin yanında duran ve onu dinleyen dostu onun sesini işitince çok sevinir. İşte benim sevincim böylece tamamlandı. O büyümeli, bense küçülmeliyim. Yukarıdan gelen, herkesten üstündür. Dünyadan olan dünyaya aittir ve dünyadan söz eder. Gökten gelen ise, herkesten üstündür.”

Ayrıca insanların vaftizi bir çeşit günahlarından arınma olarak görüp de Vaftizci Yahya’ya gitmeleri, İsa’nın da günahlarından ötürü vaftiz olması meselesini beraberinde getirmiştir.

Hz. Yahya’ya isnat edilen ifadelere itimat eden ilahiyatçılar, İsa’nın esasta vaftize ihtiyaç hissetmediği noktasında birleşmişler ve onun vaftiz olmasını şahsi günahlarından arınmak yerine insanları günahlarından temizlemek için teşvik edici bir rol olarak değerlendirmişlerdir. Vaftizci Yahya ile İsa’nın bu tebliğ faaliyetlerine ayrı ayrı devam ettiğini İncillerden elde ettiğimiz bilgiye görebilmekteyiz. Bu farklı yoldaki tebliğ faaliyetlerine rağmen, Herod tarafından Yahya’nın öldürülmesinde sonra İsa’nın gösterdiği mucizelerden yola çıkarak halkın Yahya’nın yerinden dirildiğini söylemesi ve bunun Herod tarafından da endişeyle karşılanması ikisi arasındaki derin benzerliğin ve halk tarafından iki şahsiyetinden benimsendiğinin bir göstergesidir.

Ayrıca Yuhanna’nın İsa’nın havarilerinden olan Andrew’in (Andreas) Yahya’nın talebelerinden biri olarak tanıtması , İsa’nın Yahya’nın vaazlarına intisabı ikisi arasındaki dini bağın kuvvetini ortaya koymakta, Yahya ile başlayan tebliğin İsa ile devam ettiği tezini güçlendirmektedir.

Vaftizci Yahya ve Kumran Cemaati Bağlantısı

Ölüdeniz Yazmalarındaki geçen ifadelerde Vaftizci Yahya hakkında net bir beyanat olmadığını biliyoruz. Eldeki bilgilerin tam anlamıyla bütünlük arz etmemesi, Kumran metinlerinde isimler yerine yoruma açık ifadelerin yer alması bu konuda değişik fikirlerin ortaya atılmasına sebep olmuştur. Bunun için yazmalarda ifade edilen teolojik anlayışlar, ibadet kavramları, cemaatin kendi içindeki kurallarından yola çıkarak Vaftizci Yahya hakkında Kumran cemaatinin bir üyesi olup olmadığı konusunda birbirine zıt fikirler ortaya atılmıştır.

Özellikle yazmalarda önemli bir yer tutan Doğruluk Öğretmeni ile Vaftizci Yahya arasında benzerlikler ve eskatolojik beklentilerin benzerliği böyle fikirlerin gelişmesine katkıda bulunmuştur. Şimdi Vaftizci Yahya ile Kumran cemaati arasındaki bağlantıda bu tezi destekleyen fikirleri inceledikten sonra, böylesine bir tezin tarihi, coğrafi ve teolojik nedenlerle mümkün olmadığını iddia eden fikirleri sıralamaya geçebiliriz.

Kumran Cemaati İle Vaftizci Yahya Arasındaki Bağlantıyı Destekleyen Tezler

Kumran yazmalarında ‘doğruluk öğretmeni’ (teacher of righteousness) olarak nitelenen kişinin sık sık cemaatle beraber anılması, cemaatin kurucusu olması hatta Şükran İlahilerinin yazarı olduğu gibi bilgiler, onun bu dönemde ne denli önemli bir şahsiyet olduğunu belirten etkenlerdir. Doğruluk Öğretmeninin, cemaate olan katkısı, Kötü Din Görevlisi ile mücadelesi gibi açıklayıcı bilgilerin yanı sıra; kendisini tam olarak nasıl tanıttığı, cemaatten ayrılma sebepleri gibi de muğlâk ifadelerin varlığı bilinmektedir.

Bu farklı ifadelerden yola çıkarak Doğruluk Öğretmenin Yahya, İsa, Yakup gibi kişiler olabileceği değişik bilim adamları tarafından belirtilmiştir. İşte biz burada daha çok muğlâk Doğruluk Öğretmeni ile Vaftizci Yahya arasındaki benzerlikleri ve farklıları belirterek bu tezin sağlamlığını ortaya koymaya ardından da Kumran cemaati ve onların dini anlayışları ile Yahya’nın dini yaşayışı arsındaki bağlantıları incelemeye çalışacağız.

Vaftizci Yahya ve Doğruluk Öğretmeni arasındaki benzerlik konusundaki fikirlerden ilki her ikisinin de peygamber olarak görev yaptığıdır. Gerek Eski Ahit kaynaklarından gerekse Josephus gibi yazarlar gibi kaynaklardan elde ettiğimiz bilgilerle Yahya, içinde yetiştiği toplumun resmi din haline getirdiği alışkanlıklara başkaldırarak Yudea kırsalında ve Ürdün nehrinde halkı bilgilendirmeye devam etmiştir.

Kaynaklar onun iki önemli mesele üzerinde durduğunu belirtir.Bunlardan ilki halkı yaklaşan büyük güne hazırlaması bunun için de onları tövbe yoluyla arındırmaya, sadaka vermeye teşvik etmeye, zulümden uzaklaşmaya ve vaftiz olmaya çağırmasıdır. Burada dikkat çeken ikinci nokta da Yahya peygamberin halkın kendilerini bir garanti nesnesi ve üstünlük olarak görmelerine kızmakta ve İbrahim soyundan gelmenin bir erdem olmadığını söylemektedir.

Doğruluk Öğretmeni hakkında ise Kumran yazmalarında özellikle de Habakkuk Yorumunda onun toplumda üstlendiği uyarıcı rolünü görebiliriz.

Yazmalarda Moreh Hassedek olarak geçen Doğruluk Öğretmeni de kendisini bir din görevlisi olarak tanıtmakta, Tanrı’dan aldığı Yasa’nın kalbine kazındığını söylemekte, böylelikle kendisinin de bir peygamber olduğunu belirtmektedir . Yine her ikisinin de mevcut dini anlayışa karşı çıktıkları bu nedenle toplumun tümü tarafından benimsenmedikleri gibi bilgiler bu kişilerle yaşadıkları mücadelelerin benzer özellik taşımaktadır. Kumran metinlerinde ‘duvarı örenler’, ‘basit şeylerin peşinde koşanlar’ olarak anılan kesimlerin Doğruluk Öğretmenine tavır aldıkları, bu kişilerin törensel temizlik, adalet, namus, bayram ve tapınak ibadeti tarihleri konusunda kurallara riayet etmedikleri görülmektedir.

Bunun sonucunda ise kardeşkanı döküldüğünü ve Doğruluk Öğretmeni ile ona inananların sürgün edildikleri Vermes tarafından söylenmektedir. Benzer şekilde Yahya da toplum tarafından kabul edilmemiş, oruç tutup içkiden kaçındığı için ‘cinli’ diye damga yemiştir. Yine Yahya’da kendi dönemindeki yanlış dini anlayışlara, Tanrının sözlerinin çarpıtılmasına ve yanlış uygulanmasına karşı cesurca mücadele etmiş ve sonunda karşı çıktığı bu düzen nedeniyle öldürülmüştür. Yaptığı evliliğin Yasa’ya aykırı olduğunu söyleyen Yahya’nın bu sözü ve yaptığı faaliyetler Herod tarafından tehlikeli görülmüş, Herod’un eşi Herodia’nın etkisiyle de başı kesilmiştir. Bu olay İncillerde de şu şekilde geçmektedir.

‘Hirodes, kardeşi Filipus`un karısı Hirodiya yüzünden Yahya`yı tutuklatmış, bağlatıp zindana attırmıştı.

Çünkü Yahya Hirodes`e, “O kadınla evlenmen Kutsal Yasa`ya aykırıdır” demişti. Hirodes Yahya`yı öldürtmek istemiş, ama halktan korkmuştu. Çünkü halk Yahya`yı peygamber sayıyordu. Hirodes`in doğum günü şenliği sırasında Hirodiya`nın kızı ortaya çıkıp dans etti. Bu, Hirodes`in öyle hoşuna gitti ki, ant içerek kıza ne dilerse vereceğini söyledi. Kız, annesinin kışkırtmasıyla, “Bana şimdi, bir tepsi üzerinde Vaftizci Yahya`nın başını ver” dedi. Kral buna çok üzüldüyse de, konuklarının önünde içtiği anttan ötürü bu dileğin yerine getirilmesini buyurdu. Adam gönderip zindanda Yahya`nın başını kestirdi. Kesik baş tepsiyle getirilip kıza verildi, kız da bunu annesine götürdü.’

Doğruluk Öğretmeni ve Yahya’nın bu mücadelesindeki sıkıntılı süreçlerin yanı sıra toplumun bu tepkisinden dolayı kendilerini inzivaya çekip, dini yaşantıları için hicret etmeleri konusunda da benzerlikler olduğunu görmekteyiz. Zira Doğruluk Öğretmeni Kumran’a gelerek bu inzivayı başlatırken, Yahya ise Ürdün nehri kıyısında bu görevini sürdürmüştür. Burada çok önemli olan noktalardan birisi de çölde yaşamın tarihsel arka planı ve bu münzevi hayatın Vaftizci Yahya’nın çöl deneyiminin öncesi ve sonrası ile bağlantısıdır. Yahudi geleneğinde çöle çekilme basit anlamıyla kendini kalabalıklardan sıyırma ve tek başına yaşama tecrübesi olarak görülmez. Adeta Yahve’nin arzu ettiği prototip bir alem tecrübesi olarak değerlendirilir.

Çöl hayatı, Davud, ondan önceki diğer peygamberler gibi putperest yabancı istilalardan kaçanlar için her zaman bir sığınak olmuştur.

Çöl ikliminin vermiş olduğu zorluklar ve bedenin çektiği ıstıraplar bir nevi manevi olgunlaşmanın adımı olarak kabul edilmiştir. Bu manevi olgunlaşma açısından değerlendirildiğinde dönemin tarihçisi Josephus’un çölde sadece ağaç yapraklarıyla örtünen, yabani bitkiler yiyen ve soğuk suyla yıkanarak kendisini arındıran ‘Bannus’ adlı bir zahidin denetiminde geçirdiği üç yıl dikkate değerdir. Hatta bazı eserlerde, Yehova’ya imanın ve manevi dirilişin sembolü olan çöller Tek- Tanrıcılığından da simgesi olarak kabul edilmiştir.

Çöl münzeviliği konusunu Hristiyanlık literatüründe de görebiliriz. Athananasius’un Mısırlı Antony’nin (250-355) inzivaya çekiliş hikâyesinin anlatıldığı ‘Vita Antonii’ (Antony’in Hayatı) adlı eserinde, Tanrı ile yakın olmanın en iyi yolu çölde yaşam olarak görülmüştür. Buradan yola çıkarak çöl tecrübesinin insanın kendi benliğini yetiştirmesi, iyi ve kötü ruhu ayırt etmesi için derin bir tefekkür hayatı yaşaması gerektiği belirtilmiştir. Diğer bir dikkat çeken nokta da bu eserde kötü ruhun ve onun temsilcisi şeytanın kuru mekânları yani çölü kendisine ikametgâh edinmesinden dolayı başta İsa olmak üzere bütün keşişlerin Kutsal Ruh vasıtasıyla çöle gönderilmesidir.

Buradan da anlaşılmaktadır ki tıpkı Yahudi kaynaklarında görülen Tanrı’nın istediği çöl tecrübesi, Hristiyanlıkta da çölün bir kaçış ve sığınma yeri olmayıp, bilakis manevi bir olgunluğa ulaşmanın pratik sahası olarak görülmüştür.

Hatta ‘İsa ona, Eğer eksiksiz olmak istiyorsan, git, varını yoğunu sat, parasını yoksullara ver; böylece göklerde hazinen olur. Sonra gel, beni izle dedi.’ ifadelerinin bizzat İsa tarafından bu hayatı desteklediği de söylenebilir. Yahudi geleneğindeki çöl tecrübesinin ilk temellerini ise Rekabi (Rechabites) cemaatine Masoretik metnin ifadesi ile ‘Rekavlılara’ kadar götürebiliriz. Yeremya kitabında geçen aşağıdaki ifadelerde şu bilgiler yer almaktadır:

Yahuda Kralı Yoşiya oğlu Yehoyakim döneminde Rab Yeremya`ya şöyle seslendi: Rekavlılar`ın evine gidip onlarla konuş. Onları Rab`bin Tapınağı`nın odalarından birine götürüp şarap içir. Bunun üzerine Havassinya oğlu Yirmeya oğlu Yaazanya`yı, kardeşlerini, bütün çocuklarını ve Rekav ailesinin öbür üyelerini yanıma alıp Tanrı adamı Yigdalya oğlu Hanan`ın oğullarının Rab`bin Tapınağı`ndaki odasına götürdüm. Bu oda önderlerin odasının bitişiğinde, kapı görevlisi Şallum oğlu Maaseya`nın odasının üstündeydi. Rekav ailesinin üyelerinin önüne şarap dolu testiler, kâseler koyarak, Buyrun, şarap için dedim. Ne var ki, “Biz şarap içmeyiz” diye karşılık verdiler, Çünkü atamız Rekav oğlu Yehonadav bize şu buyruğu verdi: Siz de soyunuzdan gelenler de asla şarap içmeyeceksiniz! Ayrıca ev yapmayacak, tohum ekmeyecek, bağ dikmeyeceksiniz. Böyle şeyler edinmeyecek, ömür boyu çadırlarda yaşayacaksınız. Öyle ki, göç ettiğiniz topraklarda uzun süre yaşayasınız.’

Rekavlılar, İngilizce kaynaklarda ‘Rechabites’ olarak ifade edilen ve Rekab’ın oğlu Jonadab (diğer bir ifadeyle Yehonadab) tarafından temsil edilen küçük bir dini cemaat olarak bilinir.

M.Ö. sekizinci asırlarda Yahuda kralı olan Yehu zamanında yaşamış olan Yehonadab, Yeremya kitabında geçen yukarıdaki ifadelerde görüldüğü gibi içkiden uzak durarak, şehir hayatının yerine çölde çadırlarda yaşamayı seçmiştir. Nabukednazar tarafından yapılan istilaya kadar bu hayatlarını sürdüren Rekabiler’in bu istila süreciyle beraber çöldeki çadır hayatlarına devam edip etmedikleri tam olarak bilinmese de, içki içmeye dair yasaklarının devam ettiği bilinmektedir. Dolayısıyla Rekabiler cemaatinin Kumran’da yaşayanları çölde yaşama konusunda etkiledikleri söylenebilir. Hatta Hegesippus’un İsa’nın kardeşi Yakup için bazı Rekabi hahamlarının aracı olarak devreye girdiğine dair bilgi, Rekabiler ile Kumran ve Hristiyanlık arasındaki ilişkilere delil olarak kullanılabilir.

Yine aynı şekilde Vaftizci Yahya’nın giyim kuşamından, hayat prensiplerine kadar, Rekavlılar örneğinde olduğu gibi, benzer disiplinlere sahip olan ve Eski Ahit metinlerinde de geçen Naziriler’le olan uyumu dikkat çekmektedir. Epiphanius’un Vaftizci Yahya’yı da Naziri olarak sayması ile bu tez desteklenmiştir. İbranice ‘ayrılmak, adamak ve kendisini vakfetmek’ anlamına gelen Naziri terimi, Eski Ahit metinlerde ‘kendini Tanrı’ya adayan’ kimseler için kullanılmaktadır. ‘Bundan böyle şarap ya da içki içmemeye dikkat et, murdar bir şey de yeme. Çünkü gebe kalıp bir oğul doğuracaksın. Onun başına ustura değmeyecek. Çünkü o daha rahmindeyken Tanrı’ya adanmış olacak. İsrail’i Filistinliler’in elinden kurtarmaya başlayacak olan odur.’

Vaftizci Yahya konusunda daha fazla referans veren Kanonik Matta ve Luka İncilleri ise ‘Yahya geldiği zaman oruç tutup içkiden kaçındı, ona `cinli’ diyorlar.’

‘Melek ona, Korkma, Zekeriya dedi, duan kabul edildi. Karın Elizabet sana bir oğul doğuracak, onun adını Yahya koyacaksın. Sevinip coşacaksın. Birçokları da onun doğumuna sevinecek. O, Rab’bin gözünde büyük olacak. Hiç şarap ve içki içmeyecek; daha annesinin rahmindeyken Kutsal Ruh’la dolacak.’ cümleleri de, oruç ve içki yasağı konularında Yahya’nın Naziri anlayışla benzer olduğunu vurgulamıştır. Buradan Kumran cemaatinin çöl tecrübesine nasıl başladıklarına gelecek olursak aradaki benzerlikler daha da netleşecektir.

Yazmalardan elde ettiğimiz bilgiler ve yazmaları yorumlayan bilim adamlarının ifadeleri ile Doğruluk Öğretmeni’nin başkahinlik görevinin Sadukilerden alınıp Haşmonlara (Haşmoni) verilmesi üzerine bir grup müridiyle birlikte Kudüs’ü terk edip Yahuda çölüne geçtiğini bilmekteyiz. Dolayısıyla Kumran cemaatinin bundan sonra oluşacak olan manastır hayatının ilk temellerini attığı bilgisinden yola çıkarak Hristiyanlık tarihinde önemli bir yer tutan zühd hayatının ve keşişlik zümresinin tohumlarını attığını söyleyebiliriz.

Sonuç olarak Kumran cemaatinin çöl tecrübesinin kendilerinden önceki geleneğe ait olan Rekabiler ile kendisinden sonra inkişaf edecek olan ve Hristiyanlığın dinamiklerinden olan manastır hayatı arası bir köprü görevi üstlendiğini rahatlıkla söyleyebilir. Yine buradan hareketle Kumran cemaatinin çöldeki inziva hayatı ile Tanrı’nın egemenliği için çölde yolu hazırlayacak olan Vaftizci Yahya’nın aynı geleneğin ve belki de aynı cemaatin bir parçası olduğu tezi daha güçlenmektedir. Doğruluk Öğretmeni ve Vaftizci Yahya hakkındaki bu benzerlikleri sıraladıktan sonra, Kumran cemaatinin dini anlayışı ile Yahya’nın öğretileri arasındaki benzerlikleri ele almaya başlayabiliriz. İlk olarak Kumran cemaati ile Vaftizci Yahya’nın da içinde bulunduğu Yahudi ve Hristiyan düşüncesindeki eskatolojik benzerlikler dikkat çekmektedir.

Eskatolojik anlatımlar, bir topluluğun olmasını istediği arzuların ve hayallerin dışa vurumudur.

Bu metinler, topluluğun gelecekten neler beklediğini yansıtırken aynı zamanda bizlere onların şimdiki dünyaları hakkında da bazı fikirler verir. En genel anlamıyla eskatoloji mitleri evrenin, kâinatın ve tarihin sonu, insanın gelecekteki durumu ya da sonunu konu alan ve gelecekten söz eden mitlerdir. Sürgün, acı, kıtlık, yokluk gibi felaketlerle karşı karşıya olan toplumların geleceğe dair umut taşıdıkları ve kendilerini kurtaracak, güzel günlere ulaştıracak bir kurtarıcı (Mesih, Mehdi) bekledikleri görülmektedir. Bu düşüncelere yaşanılan acılara katlanma konusunda inananlara psikolojik olarak destek olur ve güç verir.

Yahudi ve Hristiyan geleneğindeki apokaliptik edebiyat, eskatoloji mitlerinin en güzel örneklerini sunar. Apokaliptik terimi, Grekçe’de ‘apokalypsis’ kelimesinden türetilmiştir. Genel olarak ‘revelation’ (esinleme-vahiy) kelimesi ile karşılanmakta olup ‘açığa çıkarma, perdesini kaldırma’ gibi anlamlara gelmektedir.  Genellikle geleceğe ve özellikle dünyanın sonuna dair olan ve kehanetler içeren bu bilgilerin çoğunlukla bir melek ya da metafiziksel bir varlık tarafından özel bir tarzda verildiği söylenilir.

Yahudi tarihi açısından apokaliptik literatürün altın dönemi olarak M.Ö III. yy. ile M.S. I. yy. arasındaki dönem kabul edilmektedir. Bu dönem Yahudilerin farklıkültürel etkilere maruz kaldığı sürgün yıllarını kapsamaktadır. Bu nedenle apokaliptiklerde yoğun olarak Helenistik ve İran gibi dış etkilerin yanı sıra kendi yaşadıkları acıların, toplumsal hadiselerin, siyasi baskıların, umudun ve özlemin izleri bulunmaktadır.

Metinlerde ilk Eski Ahit metinlerinden beri savunulan Yahudi inançlarının büyük oranda mevcut olduğu, hatta çoğu zaman yaşanılan acıların Yahve ile yapılan antlaşmaya sadık kalmamanın bir sonucu olduğu ısrarla vurgulanarak geçmişe dönmeye bir özlem ve çaba vardır.

Yahudi geleneğinde oldukça etkin olan apokaliptik edebiyat özellikle diaspora döneminde görülmeye başlanır. Baruch’un Apokalipsi (Apocalypse of Baruch), Enoch’un Kitabı (Book of Enoch/The Book of the Secrets of Enoch ve Ethiopic Book of Enoch), İşaya’nın Yükselişi (Ascension of Isaiah), Jübileler Kitabı (Book of Jubilees), Sibylline Kehanetleri (Sibylline Oracles) gibi birçok apokrif metnin yanı sıra Daniel’in kitabı gibi kanonik apokaliptik metinler bu dönemde ortaya çıkarlar.

Bir kıyametle yeryüzünün son bulacağı düşüncesi dönemin bütün Yahudi mezhepleri tarafından kabul edilmiş olsa bile, sonun geleceği konusuna vurgu yapan sadece özel cemaatlerdi. Bu tür özel cemaatlerde büyük oranda Kumran/Esseniler örneğinde olduğu gibi münzevi hayat yaşayan heterodoks ve kısmen gnostik gruplardı . Aynı zamanda pseudoepigrafik literatür içerisinde yer alan Ölüdeniz yazmalarında geçen eskatolojik betimlemelerin bu tezi desteklediğini ve cemaatin dünyanın sonuna dair ayrıntılı tasvirlerin dönemin diğer Yahudi cemaatlerine nazaran çok daha kuvvetli olduğunu söyleyebiliriz. Yeni Ahit penceresinden baktığımızda ise Yahudi apokaliptik geleneğinin Hristiyan literatürüne doğrudan etki gösterdiğini söyleyebiliriz.

Özellikle Kanonik olan Vahiy kitabının yazarı Yuhanna, geleceğe dair sunduğu bilgilerin kaynağını şöyle ifade eder.

‘İsa Mesih`in vahyidir. Tanrı yakın zamanda olması gereken olayları kullarına göstermesi için O`na bu vahyi verdi. O da gönderdiği meleği aracılığıyla bunu kulu Yuhanna`ya iletti. Yuhanna, Tanrı`nın sözüne ve İsa Mesih`in tanıklığına – gördüğü her şeye- tanıklık etmektedir. Bu peygamberlik sözlerini okuyana, burada yazılanları dinleyip yerine getirene ne mutlu! Çünkü beklenen zaman yakındır.’

Her ne kadar Hristiyanlığın otantik bir geçmişi olduğunu düşünen muhafazakâr yazarlar eskatolojik betimlemelerin Yahudi geleneğinin ve intertestamantel dönemin bir ürünü olduğunu söyleseler de kanonik metinlerde tıpkı yukarıdaki geçen ifadeler gibi metinlere rastlamak mümkündür. Örneğin Selaniklilere 1. Mektup’ta:

‘Tanrı adil olanı yapacak: Size sıkıntı çektirenlere sıkıntı ile karşılık verecek, sıkıntı çeken sizleriyse bizimle birlikte rahata kavuşturacaktır. Bütün bunlar Rab İsa alev alev yanan ateş içinde güçlü melekleriyle gökten gelip göründüğü zaman olacak. Rabbimiz İsa, Tanrı`yı tanımayanları ve kendisiyle ilgili Müjde`ye uymayanları cezalandıracak.’ geçen ifadeler örnek gösterilebilir. Eskatolojik literatürün oluşumuna dair tarihsel bir değerlendirmeden sonra Vaftizci Yahya hakkında daha çok bilgi veren Yeni Ahit literatürü ile Kumran Cemaati’ne ait olan metinlerde geçen apokaliptik benzerliklere geçebiliriz. Bu konudaki benzerliklerden ilki ‘Göklerin Egemenliği’ ve ya ‘Tanrı’nın Krallığı’ ifadelerinin her iki metin geleneğinde de önemli yer tutmasıdır.

Burada zamanın sonunda gerçekleşecek olan büyük kıyamet öncesindeki son saadet dönemi ve ardından gerçekleşecek olan yıkım ve nihayetinde Tanrı’nın ilahi müdahalesi ile kurulacak olan yeni düzene ait betimlemelere rastlamaktayız.

Aynı zamanda Mesih kavramı ile gazaptan kurtulan imtiyazlı zümrelerin özellikleri hakkındaki bilgilerin yazmalarda ve Yeni Ahit literatüründeki Vaftizci Yahya’nın sözlerinde paralel bir görünümü arz etmekte olduğunu söyleyebiliriz. Yazmalar içerisindeki geçen aşağıdaki ifadelerde:

‘Bizim Hükümdarımız kutsaldır ve görkemli kral bizimledir; bu yüzden ruhların yaratıcısı süvarilerimizle ve atlılarımızla yanında. Onlar yeryüzünü saran yağmur bulutları ve ekinlerin üzerine yağan selleri gibidir… Hükümdarlık Rab’bindir ve daimi egemenlik, İsrail’in.’

‘Çünkü günahkârlık devri sona ermiş ve bütün adaletsizlikler geçmiş olacak. Çünkü doğruluk zamanı gelmiş ve yeryüzü, Tanrı’nın kutsamasıyla ve bilgiyle dolmuş olacak… Doğruluğun/iyiliğin egemenliği kurulduğundan, O krallığın tahtını yükseltecek.’

Geçen ‘daimi egemenlik’, ‘doğruluğun egemenliği’ gibi ifadelerin benzerlerine aşağıda yer alan Yeni Ahit metinlerinde ve Vaftizci Yahya’nın cümlelerinde rastlamaktayız:

‘O günlerde Vaftizci Yahya Yahudiye Çölü’nde ortaya çıktı. Şu çağrıyı yapıyordu: “Tövbe edin! Göklerin Egemenliği yaklaşmıştır.’ ‘Size doğrusunu söyleyeyim, kadından doğanlar arasında Vaftizci Yahya`dan daha üstün biri çıkmamıştır. Bununla birlikte, Göklerin Egemenliği`nde en küçük olan ondan üstündür. Vaftizci Yahya`nın ortaya çıktığı günden bu yana Göklerin Egemenliği zorlanıyor, zorlu kişiler onu ele geçirmeye çalışıyor.’

Görünen o ki Kumran metinlerindeki Tanrı’nın iradesiyle gerçekleşecek olan sondan sonra kurulacak olan ‘İlahi Egemenlik’ kavramının benzer ifadelerle Yeni Ahit literatüründe yer alması ve bizzat Yahya’nın cümleleriyle bunun desteklenmesi Vaftizci Yahya ve cemaat arasındaki bağlantılara dair önemli bir işaret sunmaktadır.

Yine aynı şekilde Kumran cemaatinin son savaş sırasında beklediği üç kahraman (ikinci bir Musa olacak peygamber, Harun soyundan gelecek olan kâhin Mesih ve bir de gentileleri yola getirecek siyasal Mesih) kavramlarının Hristiyanlık teolojisinde önemli bir yeri vardır . Buradan yola çıkarak ilk Hristiyanlar tarafından Vaftizci Yahya’nın peygamber, İsa’nın siyasal Mesih ve Paul’ün de gentilelere karşı duran fenomen olarak görüldüğü de söylenebilir.

Yine aynı şekilde gelecek olan günlerin sonundaki gazaptan kurtulacak olan seçilmişler zümresi de her iki metin geleneğinde benzerlik taşımaktadır. Örneğin ‘Çünkü çağrılanlar çok, ama seçilenler azdır.’ ifadesi ile Kumran metinlerindeki ‘Tanrı’nın ebedi büyüklüğü sayesinde, Işığın Oğulları huzur, kutsama, zenginlik, mutluluk ve uzun bir yaşama kavuşacaklar.’ ifadesi her iki metin geleneğindeki benzerlikler olarak göze çarpmaktadır. Ayrıca apokaliptik vurgusu olmayan geleneksel Yahudilik’te ‘bütün İsrail’in kurtulacağı’ doktrini dolayısıyla ‘bakiye’ kavramının hiçbir öneminin olmaması, intertestamantel dönemdeki rabbinik ve apokaliptik Yahudilik arasındaki farklılığı göstermektedir.

Kumran cemaati ile Yahya’nın öğretileri arasındaki diğer bir benzerliği temizlik konusunda yaklaşım olarak ortaya koyabiliriz. Her ne kadar Kumran cemaati temizlik deyince daha çok manevi kirlerden arınma şeklindeki temizliği önemsemiş olsalar dahi bir takım konularda da su ile temizlenme, yiyeceklerin temizliğine dikkat etmeleri gibi bilgiler onların da maddi temizlik anlayışına önem verdiklerini göstermektedir. Kumran metinlerinde geçen ifadelerle geceleyin ihtilam (cünüplük) olan kişinin üç gün boyunca tapınaktan uzak tutulmaları ve temizlenmeleri için banyo yapmaları gibi konularda temizliğe verdikleri önemi görmekteyiz.

Yine Kumran metinlerindeki diğer bir temizlik konusu da yiyeceklerin temizliğidir. Aşağıdaki metinde Kumran cemaati tarafından temiz sayılan ve sayılmayan yiyeceklerin kısaca tarifini görebiliriz:

“Kentleri temiz olacak… Sonsuza dek… Buraya sokulan her şey temiz olacak: şarap, yağ, yiyecekler ve sulu yemekler… Diğer kentlerde kesilen kurban derileri buraya sokulmayacak”

Yiyebileceğiniz uçan böcekler şunlardır: Bütün büyük çekirge türleri, uzun başlı çekirge türleri, Bütün yeşil çekirgeler, bütün çöl çekirgeleri… Kuş ölüsü yemeyeceksiniz, ancak bunu yabancılara satabilirsiniz . Yerde yaşayan bütün canlıları kirli sayacaksınız: fare, bütün kertenkele türleri, duvar kertenkelesi, kum kertenkelesi, büyük kertenkele ve bukalemun… Ölü hayvanın kemiğini, leşini, derisini, etini ya da pençesini taşıyan kişi kıyafetlerini yıkayacak ve banyo yapacaktır.

Kumran metinlerindeki bu ayrıntılı anlatımlarla temizlik konusunda nelerin önemli olduğunu gördük. Aynı zamanda Tapınak Yazmasında yukarıdaki bölümlerden hemen sonra yani yine Tapınak Yazması 50. Bölümde, manevi temizlik ilkelerinin de sıralanması temizlik konusundaki devamlılığı ve iç temizliğin de yiyeceklerin temizliği kadar önemli olduğunu bize göstermektedir. Dolayısıyla başta söylediğimiz gibi Yahya’nın öğretisindeki manevi kirlerden arınmanın önemini, Kumran metinlerinde de görmekteyiz. Şimdi yazmalar içindeki bu temizlik ilkelerine kısaca değinelim :

‘Yaşadığınız kentlere yargıç ve memurlar atayacaksınız ve bu kişiler, ,insanları adil bir biçimde yargılayacaklar. Yargılarında yanlı davranmayacaklar, rüşvet almayacak, adaleti yanıltmayacaklar, çünkü rüşvet adaleti yanıltır, adil biçimde yürütülen işleri bozar, erdemli insanları köreltir, onları suça teşvik eder.’ Kumran cemaatinin ahlaki anlayışlarını diğer metinlerde de rahatlıkla görebiliriz . Burada temizlikten sonra bu metnin gelmesi diğer metinlerden farklı bir bağlamı yansıtmakta ve temizliğin maddi ve manevi bir bütün olduğunu da
vurgulanmaktadır.

Vaftizci Yahya’nın da yukarıdaki metinler kadar ayrıntılı olmasa da bu temizlik konusundaki hassasiyetini görebiliriz.

Vaftizci Yahya hakkında İncillerden elde ettiğimiz bilgilerle onun daha çok arınmaya, tövbeye önem verdiği kadar, yediklerine de dikkat ettiği bilgisini bulabiliriz. Evvela Yahya vaftiz sayesinde bir nevi manevi kirlerden arınmayı hedefliyordu. Yahya tarafından vaftize gelen Yahudilerin tıpkı putperestlikten Yahudiliğe geçişleri gibi günahlı olduklarını kabul etmeleri de bu arınmanın bir ön şartı sayılabilir.

Diğer taraftan Vaftizci Yahya’nın babası tarafından yetiştirilip sonradan bir din görevlisi olması ile Kumran metinlerindeki Doğruluk Öğretmeninin de dini eğitim sonrasında bu görevi üstlenmesi dikkate değer bir durumdur. Ayrıca yaşadıkları coğrafyanın da aynı olması, Vaftizci Yahya ile Kumran cemaati arasındaki benzerlikler arasında sayabilir. Buraya kadar Vaftizci Yahya figürünün, Kumran metinlerinde, Hristiyanlık ve
Yahudilikteki yerinden yola çıkarak, onun bu cemaate dâhil olduğunu konusundaki tezlere dayanak olan görüşleri inceledik. Şimdi de bu tezlerin çeşitli nedenlerle doğru olmadığını savunan görüşleri ele alabiliriz.

Kumran Metinleri ile Vaftizci Yahya Arasındaki Bağlantıya Yapılan İtirazlar

Vaftizci Yahya ile Kumran cemaati arasındaki bağlantıyı destekleyen görüşlerin tersine bu tezin doğru olmadığı yönündeki tezler de mevcuttur. Öncelikle dönemin tarihi hakkında bilgi veren Josephus’un o dönem hakkındaki görüşlerinin kapsayıcılığı sorunu, Kumran metinlerindeki bütünlük sorunu, Yeni Ahit ekolünün Esseniler hakkında bilgi vermemesi, Yahya’nın yaşantısı hakkındaki yetersiz bilgiler böylesine bir bağın doğru olması yönündeki engeller olarak sıralanabilir. Zira Doğruluk Öğretmeninin kim olduğu yönündeki onlarca fikirden bu karmaşıklığı anlayabiliriz. Zaten bu konudaki kuramların da en basit güvenlik testinden dahi geçemedikleri, bunların Kumran metinlerinden destek almadıkları da bazı bilim adamları tarafından bildirilmiştir.

İlk olarak Vaftizci Yahya bütün Yahudiye’ye tebliğ görevini yaydığını, bu nedenle hiçbir şekilde ayrımcı bir anlayışının olmadığını, bu uğurda Herod olsa bile doğruları söylemekten çekinmediğini, kendi kurtuluşunun yanında vaftiz sayesinde toplumun da kurtuluşunu amaç edindiğini biliyoruz. Dolayısıyla kurtuluş için inziva ve züht hayatı yerine yani bireysel kurtuluşun yanında milletin de kurtuluşu için Yahya misyonunu genişletmiş ve toplumun her kesimine yaymıştır.

Yine burada Kumran cemaati olarak Esseniler tezini kabul ettiğimizde Vaftizci Yahya ile Esseniler arasındaki bağlantının bütünsel olarak iki fikirden birini doğrular nitelikte olmadığını söyleyebiliriz.

Zira Esseniler arasında çok değişik grupların mevcudiyeti bilinmektedir ve bunlar arasında kesin çizgilerle bir ayrım yapmak mümkün değildir. Josephus’un dört sınıf olarak bahsettiği ancak ikisi hakkında bilgi verdiği bilgilerden yola çıkarak Essenilerle Yahya arasında birebir karşılaştırma yapmak doğru değildir. Zira Esseniler hakkında da farklı metin geleneklerinin ortaya çıkması, örneğin bekârlığı esas alan Essenilerin yanı sıra, kazılar sırasında çocuk ve kadın iskeletlerinin bulunmasıyla evli Essenilerin olabileceği, savaşa karşı durmalarıyla bildiğimiz bu gruba ait Savaş Parşömenlerinin varlığı, onların tek bir sosyal yapıda olmadıklarını göstermektedir.

Bütün bu bilgilerden sonra Vaftizci Yahya’nın Kumran ile bağlantısı yönündeki her iki tezin de eldeki bilgilerin yetersizliği, güvenirliği ve kapsayıcılığı açısından tamamen doğru olmadığını, bu konudaki muğlâklığın devam ettiğini söyleyebiliriz. Konunun Yeni Ahit penceresinden ele alınışı da net değildir. Zira İsa’nın yaşamına dair bilgilerin mevcut otoritenin süzgecinden geçtikten sonra Kanonik kabul edilen kitaplardan elde etmekteyiz. Dolayısıyla bu dönemde yaşanılanlara dair tarihsel arka planı kavrama yetkimiz ancak bize verilenle sınırlıdır.

Ancak şunu da belirtmek gerekir ki farklı eleştirilere rağmen Vaftizci Yahya, Kumran ve İsa arasındaki ilişkinin türü net olmasa da böyle bir bağın varlığı yadsınamaz bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır.

Zamanın entelektüel birikimine sahip olan birkaç cemaatten biri olan Essenilerin uyguladıkları eğitim disiplininden Vaftizci Yahya’nın da nasiplendiğini söyleyebiliriz. Hz. Zekeriyya ve eşi İyşa’nın (Elizabeth) biricik erkek çocukları olan Yahya’yı sadece Yehova’ya ibadet eden bir topluğun içinde büyütmek istemelerinin ve bunu sağlayacak olan cemaatin de Esseniler olduğunu düşünmelerini anlamak güç değildir.Daha sonra ise İsa’nın gençlik yıllarında Vaftizci Yahya’nın tebliği görevini aktif olarak yaymak istemesi ve Essenilerin uzun ve meşakkatli deneme süreci yerine insanlara doğrudan ulaşmak istemesi gibi bir takım fikir ayrılıkları yaşayarak cemaatten ayrılıp insanlara vaaz etmeye devam ettiği söylenebilir.Mircea Eliade’nin sözleriyle ‘Kumran yerleşkesinin yıkılmasından ve Essenilerin dağılmasından sonra, bazı geride kalanların muhtemelen Filistin’deki Hristiyan toplumun çekirdeklerini meydana getirdiği’de hatırda tutulması gereken bir bilgi olarak değerlendirilebilir.

Yararlanılan Kaynaklar

Halil Temiztürk, Ölüdeniz El Yazmaları Ve Yahudi Literatüründeki Yeri
Vermes, Ölüdeniz Parşömenleri Kumran Yazıtlar
Mustafa Erdem, Hıristiyanlıktaki Vaftiz Anlayışı Üzerine Bir İnceleme
Şinasi Gündüz, Pavlus Hıristiyanlığın Mimarı
Ali İsra Güngör, Cizvitler ve Katolik Kilisesindeki Yeri

*Bu çalışmanın tüm hakları, Halil Temiztürk’e aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com