Etiket arşivi: Yaradılış

Muhyiddin İbn’ül Arabi’de Zaman

Ortaçağ’ın büyük mutasavvıfı ve İslam tarihindeki en etkili müelliflerden İbn-ül Arabi –tam ismi Ebu’ Abdullah Muhammed İbn el-Arabi el-Hatimi et-Tai, İslam medeniyetine derinden tesir etmiştir. En çok bilinen eserleri Fütühat-ı Mekiyye ve Füsusu’l Hikem’dir.

İslam filozofları arasında zaman kavramını kozmolojik açıdan en karmaşık ve ayrıntılı yapıda öznel teorilerle ifade eden filozof denilebilir ki; Muhyiddin İbn-ül Arabi’dir. Takvimlerdeki zaman parçalanmalarının büyük bir bölümü, kainatta gerçekleşen astronomik bir döngüselliğe tekabül etmesiyle tanımlanırken; örneğin, bir günün dünyanın kendi ekseni etrafında batıdan doğuya doğru olan dönüşünü tamamlaması, bir yılın dünyanın güneş etrafındaki devrini tekrar aynı noktaya gelerek bitirmiş olması gibi, bir hafta için böyle bir astronomik döngüsellik söz konusu değildir.

Muhyiddin İbn-ül Arabi haftanın bu yönüyle kazanmış olduğu zamansal önemine şu şekilde bir yaklaşım getirmiştir. Ona göre haftanın da aslında astronomik bir devirsel anlamı bulunmaktadır. İbn-ül Arabi’nin Kuran-ı Kerim’de geçen kainatın yaratılışına dair ayetlerden yola çıkarak elde etmiş olduğu söylenilen bu kozmolojik modellemeye, daha önce birçok filozofun ilk yaratılış teorilerini açıklarken bazı yönleriyle benzer olarak kullanmış olan Cevher-i Ferd modellemesi denilmektedir.Bu teori, birbirine geçen günler düşüncesine dayanmaktadır. İbn-ül Arabi bu düşünceyle aslında zamanın her lahzasında, kürede vuku bulan yaratılışın tam bir haftasının var olduğunu göstermektedir.

Buradaki yaklaşım, zamanda mekanın dahil edilmesiyle birlikte anlam bulan kısmının, altı gün metaforuna denk düşürülmesidir.

Yani daha açık bir ifadeyle; zamanın akışının gözle görülebilir şekilde fark edilebilir olduğu düzen, birbirine geçen günler modellemesinde vardır. Mesela, Pazar gününde alemin ‘kün’ ilahi emrinin duyulmasıyla mevcudiyetinin başlatılması, sonra Pazar günü devrinin sıfatı olan ‘’semi’ sıfatının ardından, ‘’hayat’’ sıfatının gelmesi gibi… Bu şekliyle günler birbiri ardınca kazandırdıkları ilahi anlamlar ile aleme zuhur ediyor ve hatta onunla birlikte var edilmiş oluyor. Fakat burada şunu önemle belirtmek gerekir ki; bu bahsedilen Platon’un ‘’oluş ve bozuluş’’ yaklaşımındaki döngüsel anlamda birbirini var etme ve yok etme mantığından biraz farklı bir iç içe geçme halidir.

Burada esas olarak zamanın algılanışındaki mekansal gerçekliğinin oluşumu anlatılmaktadır. İbn-ül Arabi’de zamanın temel devri, diğer birçok filozoftan farklı olarak, gün değil haftadır. Ona göre alemin yaratıldığı altı gün mekanı, son gün olan yedinci gün ise, zamanı temsil etmektedir. Bu günün Cumartesi günü olduğunu birçok eserinde defalarca belirtmiş ve bu günü ‘yevm-ül ebed’ (ebediyet günü) olarak isimlendirmiştir. Buradaki ilahi yaratılış anlayışı karmaşık her an yenilenen yapısı, onda zamanın ve mekanın hakiki birliktelik kavrayışını oluşturmaktadır. Dünyanın altı günde yaratılışı daima ve yenilenerek her an gerçekleşir. Bu nedenle ilk ilahi altı gün aslında zamanın değil mekanın yaratıcı kökenidir. Zaman da sadece yedinci gündedir.

İbn-ül Arabi’nin Fütühat adlı önemli eserinde şöyle geçmektedir;

“Çünkü alem Hak’tan Pazar gününden Cuma gününe kadar ortaya çıkmış ve ardından ebediyet gününe girmiştir. O gün sebt günüdür. Sebt, rahat demektir. Sebt günlerin sonuyken kendisinin bir sonu yoktur. Yaratana yarattıkları nedeniyle bir yorgunluk ilişmez. Fakat sebt günü alemin tabakalarını tamamlama günü olmuştur. Allah’ın yaratması bu amelin muhtaç kaldığı hallerle ilgilidir ve bu hallerin zamanı ve süresi sona ermez.”

Dolayısıyla bu yönüyle düşünülmüş olan, zaman için yaratılıştaki zamansallık; sonsuzdur. Yaratılış gününü ise bölünemez en küçük gün, anlık bir zaman olarak kabul eder. Fakat bu ana bir gün içerisindeki bütün anlar dahildir. Bu durumda zaman hem sıfır hem de bir olmaktadır. Yani o yaratılış bir anda meydana gelir ki buna sıfır noktası tekabul eder, fakat o an için ise onun bir gündeki tüm anların toplamıdır yaklaşımını sunar ki bu da birdir.

“ …yaratılış günü (tüm yaratılışı içerdiği için) bölünemez en küçük güne; içerisinde bizim de yaşadığımız ve saat, dakika, saniye ve benzeri şekillerde dilimlere ayırdığımız normal bir gün içerisindeki bütün ‘an’lar dahildir. … İbn-ül Arabi üç çok farklı gün tertibinin(devri günler, çıkarılıp alınan günler ve birbirine geçen günler) olarak farklı doğalarını ve rollerini açıklar. Ayrıca bu durum zamanın esas akışının hissettiğimiz ve düşündüğümüz kadar yeknesak ve düz olmadığı gerçeğinin altını çizmektedir. Bu karmaşık gelişmelerin altında yatan asıl fikir, gözlemlediğimiz birçok zamansal-mekansal olayın değil, her gün sadece bir halin meydana gelmesidir.’’

Kuran’da Rahman suresi 29. ayette geçtiği üzere ‘O her gün bir şe’n/iş/oluş üzerindir.’

İbn-ül Arabi’ye göre, Allah aslında gün anlamındaki zamanda sadece bir yeni olay yaratmaktadır fakat bize bunlar, olaylar olarak gözükmektedir. Ortaya koyduğu bu paradoksun anlaşılması için de zamanın asıl akışının anlaşılabilmesinin gerektiğini ifade eder. Eyyam-ı Şen adlı kitabında, güneşin batışından batışına veya doğuşundan doğuşuna süren bizim normal günlerimizin her birinde 360 günün sonu vardır, der. Dünyayı 360 derece kabul etmektedir.

Bizim algıladığımız haliyle normal bir günün her anında, dünyanın başka yerlerinde bir günün sonu veya başlangıcı olmaktadır. Yani, diyelim ki dünyanın çevresi 360 derecelik boylama ve bir günlük zaman dilimi de 360 derecelik boylamlara bölünsün. Bu haliyle dünyanın belirli bir yerindeki bir tam gün başka bir yerlerdeki son açıların veya ilk açıların toplamıdır. Yani dünyanın başka yerindeki 360 günün toplamıdır. Bu asıl günlerin akışı da zaman ve mekanda geçen olayların gerçek serisini işaretlemektedir.

Dolayısıyla, bu mantıkla düşünüldüğünde görülür ki; her an dünyanın çevresinde bir tam gün vardır. Daha ayrıntılı ifade edilecek olunursa; örneğin tam olarak şu anda, bir yerde sabahtır başka bir yerde öğle ve bir diğerinde ise gece ve hepsinin geçişlerindeki zaman; tüm bunların toplamı bir tam gün yapmaktadır. İbn-ül Arabi’nin bu teorisi de; görülmektedir ki bu tezde ifade edilen geometrik yorumlamayla elde edilmiş olan zamanın; sıfır, bir ve sonsuz olma öğretisiyle ciddi tutarlılık taşımaktadır.

Yararlanılan Kaynaklar

Ayşegül Bulut, Zamanın Geometrik Yorumu

 

*Bu çalışmanın tüm hakları, Ayşegül Bulut’a aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Kur'an-ı Kerim'de İnsanın Yaradılış Amacı

Kur’an’da amaçlılık ilkesi ile ilgili ayetleri incelediğimizde yaratılışın bir gayeye dayandığı gerçeğinin açık şekilde vurgulandığını görüyoruz. Bu vurgulama genel olarak bütün varlıklar için olabildiği gibi özel olarak insanlar için de olabilmektedir. İnsanla diğer varlıkların yaratılış gayesi tabii ki farklıdır. Çünkü Allah insana akıl, irade gibi diğer varlıklarda bulunmayan özellikler vererek onlardan üstün kılmıştır. Onun için Kur’an’da yaradılış amacı konusunu insan ve insan dışındaki varlıklar olmak üzere ayrı ayrı ele almak gerekir. Kur’an’ın birçok ayetinde yaratılışın sebep ve hikmetlerinin olduğu; yaratılanların boş yere, anlamsız, oyun ve eğlence olsun diye yaratılmadığı vurgusu yapılır. Şu ayet özel olarak insanın boş yere yaratılmadığından bahseder:
“Yoksa sizi boş yere yarattığımızı ve bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız” mealini vereceğimiz şu ayetlerde ise yaratılan bütün varlıkların boş yere, gayesiz yaratılmadığı bildirilir:
“Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık; bu inkâr edenlerin zannıdır”
“Biz gökleri, yeri ve bunlar arasındakileri oyuncular olarak -oyun ve eğlence olsun diye- yaratmadık. Bunları sadece gerçekle yarattık. Fakat onların çoğu bilmiyorlar.”
“Biz yeri, göğü ve arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık. Eğer bir eğlence edinmek isteseydik onu kendi katımızdan edinirdik. Yapacak olsaydık böyle yapardık”
Yukarıdaki ayetlerde yüce Allah evreni boş yere gâyesiz yaratmadığını, kâinatta yaratılan her şeyin bir hikmeti olduğunu haber vermiştir. İnsanın da bu hikmetleri anlaması gerektiğine bir işaret vardır. Aynı zamanda bu ayetlerde Allah’ı yaratılanlara benzeten putperestlere karşı bir uyarı vardır. Çünkü Allah beşeri özellikler olan oyun ve eğlence gibi özelliklerden münezzehtir. Allah boş ve anlamsız iş yapmaz; onun yaratması anlamlı ve hikmetlidir. Allah bu mükemmel kâinatı kâfirlerin hayal etmek istedikleri gibi sadece dünya hayatı için oyuncak olarak yaratmamıştır. Aksine yaratılanların büyük bir hikmeti vardır. Yaratılan bu kusursuz evren sayesinde insan Allah’ı tanıyacak ve onun kudretini anlamış olacaktır.
Bu ayetlerden iki çeşit zihniyetin ortaya çıktığını anlıyoruz. Birincisi bu âlemin yaratılışının bir gayesi olduğunu inanmayanlardır. Onlar bu dünyanın oyun ve eğlence için yaratıldığını zannederler. İkincisi yaratılan her şeyin bir hikmeti, bir gayesinin olduğunu inanan zihniyettir. Onlar da bu inkârcı zihniyete karşılık Allah’a ve âhiret gününe inananır ve yaratılış üzerinde düşünerek, “Rabbimiz! Bunu boşuna yaratmadın. Seni tenzih ederiz. Bizi cehennem azabından koru.” derler. Onların zihninde gâiyet, ibadet ve akıbet düşüncesi iç içedir. Bu kâinata baktığımızda yaratılan hiçbir şeyin amaçsız, boş ve anlamsız olmadığını anlıyoruz. Atomdan gezegenlere ve galaksilere varıncaya kadar her şey bir amaç doğrultusunda yaratılmıştır. Yaratılanlar bu amaç doğrultusunda hareket ederler. Elbette ki dünyanın halifesi ve diğer varlıklardan üstün yaratılan insan da başıboş, amaçsız ve gâyesiz değildir.
İnsanın Yaratılma Amacı
Yüce Allah, insanı en güzel biçimde yaratmış,437 insanı mükerrem yani şan ve şeref sahibi kılmış, yeryüzünde, gökyüzünde ve ikisi arasında bulunan her şeyi onun hizmetine sunmuştur. Kur’an’da insan için “ahsen-i takvîm” yani en güzel şekilde yaratıldığından söz edilmiştir. “Takvîm”, eğriyi doğrultmak, kıvama, nizama koyma, kıymet biçmek, kıymetlendirmek anlamlarına gelmektedir. Ahsen-i takvîm terkibi; kıvama koymanın, biçimlendirmenin en güzeli demek olur. İnsan maddi ve manevi olarak gerek fiziki gerekse maneviyat yönüyle en güzel şekilde yaratılmış bir varlıktır. Yine Kur’an’da insan için “mükerrem” olarak yaratıldığından söz edilmiştir. Mükerrem, şan ve şeref sahibi demektir. İnsanoğlunun mükerrem olmasının birçok sebebi vardır. Çünkü yüce Allah insana diğer varlıklarda olmayan pek çok özelliği ona bahşederek dünyada insana özel bir yer vermiş, onu diğer varlıklardan üstün kılmıştır. Müfessirler insanın şan ve şeref sahibi olmasını Allah’ın ona verdiği şu özelliklerden kaynaklandığını söylerler: Öncelikle insanın akıl, irade, zekâ, düşünme ve yazma gibi melekeleri vardır. İnsan bunlar sayesinde doğruyu-yanlışı, güzeli çirkini ayırabilir, canlı ve cansız varlıkları kendi hizmetinde kullanır. Allah’ın kendisine bahşettiği kol, el, göz gibi organları düzgün bir şekilde kullanabilir. Yine insan elde edeceği bilgiler sayesinde icatlar eder, uygarlıklar kurar, ekonomik faaliyetlerde bulunur. Olaylar arasında sebep-sonuç ilişkisi kurar ve bu sayede geleceğini planlayabilir. Elbette ki bu kadar özellik verilen insanın gâyesiz, boş yere yaratılması düşünülemez.
Allah’ın insan için var ettiği nimetler sayılamayacak kadar çoktur. Bu itibarla, inanç, söylem, eylem ve davranışı ne olursa olsun insan şerefli, itibarlı, değerli ve üstün bir varlıktır. İyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan, hakkı batıldan, hayrı şerden ayırt edebilecek yeteneklerle donatılmış; düşünme, konuşma ve anlama yeteneği verilmiş ve yeryüzüne halife yapılmıştır. Bakara suresinin şu ayetinde yüce Allah insanı yeryüzünde kendisinin halifesi olarak yarattığını bildirmiştir: “Hani, Rabbin meleklere, ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.’ demişti. Onlar, ‘Orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birini mi yaratacaksın? Oysa biz sana hamdederek daima seni tesbih ve takdis ediyoruz.’ demişler, Allah da, ‘Ben sizin bilmediğinizi bilirim.’ demişti.”
“Halife” kelimesinin aslı “halif”dir. Bitişik “te” ise mübalağa içindir. Mastarı ise “hilâfet”tir. “Halife” kelimesi, birinin arkasından makamına oturmak manasına gelir. “Hilâfet”, ise başkasına vekil olmak, onun yerini tutmak, onu temsil etmek demektir. Asaletin karşıtı diyebiliriz. Bu vekillik çeşitli sebeplerden olabilir. Ya asilin aczinden veya ihtiyacından, ya da aslın kaybolmasından dolayı olabilir. Bunların hiçbiri olmazsa aslın vekile bir şeref vermesinden kaynaklanır. İşte insanın vekil olması da Allah’ın insana değer vermesi, ona şeref verme lütfundan kaynaklanmaktadır. İnsan Allah’ın ona verdiği diğer varlıklarda bulunmayan özelliklerinden dolayı Allah’ın en iyi vekili olabilir. İnsana, yeryüzünde Allah’ın hükümlerini, emir ve buyruklarını uygulayacağı için halife denmiştir. Başka bir ayette Yüce Allah insanoğlunu yeryüzünde hilâfet yetkisi vermesi iman ve amel-i sâlih (Allah rızâsına uygun hareket, amel, davranış) şartına bağlanmıştır. İşte insan Allah’ın yeryüzündeki halifesi olarak yaratılmış, ilahi plandaki Allah’ın sıfatlarının insani planda sahip olmuştur. Bu sebeple insan bilen, isteyen, isterken hür olan bir varlık olmuştur. Allah’ın bazı sıfatlarının insani ölçüler içinde insana vermesi insanı asla ilahlaştırmaz; insanın şerefini, değerini daha da arttırmış olur. Tabi ki insanın halifeliği kendi sıfatlarına uygun olarak kısıtlıdır. Yeryüzünde hiçbir varlık Allah’ın yerini alarak istediği gibi tasarrufta bulunamaz. Hz. Âdem’in ve neslinin halifeliği, Allah’ın mülkü bulunan yeryüzünde Allah’ın iradesine uygun yaşamak ve talimatı doğrultusunda tasarrufta bulunmaktan ibarettir.
Allah insana kendisiyle bilgi sahibi olacağı akıl nimetini vererek onurlandırmıştır. Akıl yaratıcının varlığını gösteren en büyük delillerden biridir. Akıl sayesinde insan kâinata bakarak varlığının delillerini kavrar, yaratıcısını tanır, sıfatlarını öğrenir. Akıl sayesinde insan düşünebilir, bilgi sahibi olabilir, çeşitli ilimler öğrenebilir, iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayırabilir. Akıl, ilim ve hikmet kaynağıdır. Aklın ilmi arttıkça ufku genişler, kuvvetlenir. Azalara hareket etmelerini emreder. Akıl zanaatların icrasında bir alet durumundadır; işler onun ölçüp biçmesiyle, onun
hesaplamalarıyla yürür. Sonuç olarak Rabbimiz insana diğer varlıklarda olmayan akıl ve irade vererek diğer varlıklardan üstün kılmıştır. İnsan dışında yaratılan varlıkları da insanın hizmetine vermiştir. İnsan aynı zamanda yeryüzünün halifesi olarak nitelendirilmiştir. İşte bu özelliklerde yaratılan insanın yaratıcısı olan Allah’a, ailesine ve çevresine karşı yerine getirmek durumunda olduğu sorumlulukları vardır. Rabbimize karşı sorumluluğumuz, onun emir ve yasaklarına uyarak rızasına uygun yaşayan bir kul olmaktır.
Şu ayet-i kerimeden insanın yaratılmasının amacının Allah’a kulluk ve ibadet etmek olduğunu anlıyoruz. Zariyat suresinin 56. ayetinde yüce Allah şöyle buyurmuştur:
“Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.”
Bu ayet insanların ve cinlerin yaratılışının hikmetini gösterir. Buna göre insanların ve cinlerin yaratılış gayesi dünyalık peşine düşüp onu ısrarla istemeleri için değil Allah’ı tanımak, Allah’ı bir kabul edip sadece ona ibadet ve kulluk etmektir.
Ayette insan ve cinlerin vazifeleri hatırlatılmaktadır. İnsan ve cinlerin vazifeleri Allah’a kulluk ve ibadet etmektir. İnsan ve cinlerin yaratılış gayesi öncelikle Rablerini tanımaları, daha sonra ona kulluk ve ibadet etmeleridir. Eğer bu yapılmazsa ömürler de boşa gitmiş olur. Bazı tefsirciler ayeti “beni mabud olarak tanısınlar” olarak anlamışlardır. Allah’ı tanımak demek de Allah’ın buyruklarını tutarak ona kulluk ve ibadet etmek anlamına gelmektedir. Yine ayetten insan ve cinlerin mümin olsun veya mümin olmasın hepsinin Allah’ın buyrukları ve ilahi yasalar önünde boyun eğmeleri kastedildiğini de söyleyenler olmuştur. Taberî’nin (838 – 923) tercih ettiği görüş budur. Ayette geçen “bana ibadet etsinler diye…” ifadesinde ibadet kelimesini, insan ve cinlerin sadece namaz, oruç, dua, zikir vs. için yaratılmış oldukları şeklinde anlamak yanlıştır. İbadetin anlamı, içine bu sayılanlar girmekle birlikte onun kapsadığı mana daha geniştir. İbadet denilince, sadece Allah’a tapmaları ve ona ibadet etmeleri, Allah’tan başkasına mabut kabul etmemeleri ve ondan başkasına itaat etmemeleri, sadece Allah’ın dininin kurallarına uymaları akla gelmektedir. İbadet insanın dini olarak yapması gerektiği görevleri (mesela namaz, zekât, hac, oruç vb.) kapsadığı gibi sırf Allah’ın rızasını kazanmak için yapmış olduğu her fiil de ibadet kapsamındadır.
Yüce Allah yaratmanın gayesini gerçekleştirmeyi insanın karşısına bir emanetler bütünü olarak koymuştur. Allah tarafından arz edilen ve insanın hür iradesiyle kabul ettiği bu emanet insanın yerine getireceği vazifelerin bir toplamıdır. İnsanın üzerine almış olduğu bu emanet Allah’a ibadettir. İbadet de özünde Allah’a saygı ve sevgi ile yönelmektir. Ayetlere baktığımızda insanın yaratılma hikmetlerinden birisi de bu dünya hayatında imtihana tabi tutulması olduğunu anlıyoruz. Mülk suresinin 2. ayetinde yüce Allah şöyle buyurmuştur:
“O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır.”
İnsanın yaratılma hikmetlerinden birisi de imtihana tabi tutulmasıdır. Allah insana akıl ve irade vermesi, bunun yanında peygamberler ve kitaplar göndermesi bize bu gerçeği göstermektedir. Ayetten anladığımıza göre ölüm ve hayat ise insanların yeryüzünde yaptıkları davranışlarının ortaya çıkması ve karşılığının verilmesi için bir imtihan aracıdır. Hayat ve ölüm imtihan için yaratılmıştır. Sınav yeri dünyadır, ahiret ise dünyada yapılanların karşılığının alınacağı yerdir. Allah kimlerin Allah’ın emir ve yasaklarına uyarak güzel işler yaptığını kimlerin de Allah’ın emir ve yasaklarına karşı gelerek kötü işler yaptığını sınamak, insanların güzel amel noktasında rekabet etmelerini sağlamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır. Allah hayat ile ölümü yarattı ki bizleri imtihan etsin ve hangimizin güzel iş yaptığını, hangimizin kötü iş yaptığını görsün. Allah insanlara imtihan muamelesi yapmak için böyle yapmıştır. Yoksa Allah kimin aklını ve iradesini doğru kullanarak imtihanı kimin kazanacağı veya akıl ve iradesini yanlış kullanarak kimin sınavı kazanamayacağını ezelden bilmektedir. Dikkat edilirse hayat ölümden önce gelmesine rağmen ayette ölüm hayattan önce gelmiştir. Bunun sebebi ölüm, insanı ahireti hatırlatması ve insanın sorumluluğunun farkına varmasıdır. Ölüm insanı iyi işler yapmaya, kötülüklerden uzak durmaya bir teşviktir. Dolayısıyla insana bu dünya hayatında hesap bilincini hatırlatmış olur. Eğer hayattan sonra ölüm, ölümden sonra da diğer hayat gelmemiş olsaydı dünyada her türlü sıkıntılara katlanarak salih amel işleyen insanlar bu sıkıntıları unutturacak mükâfatı almamış, mertebe olarak daha yüksek mertebelere çıkmamış olurlardı. Allah’ın emir ve yasaklarına karşı çıkanlar ise yaptığı işlere göre cezalandırma, rütbesinde alçaltma söz konusu olmayacaktı. Dolayısıyla insanlarda hiçbir hayat izi, bir hayat ümidi kalmayacak, kurtuluş ümidi olmayan, bıktırıcı, sefalet bir hayat sürerlerdi. Bu da Allah’ın insana yaratılışına bahşetmek istediği bol ihsan ve lütfuna uygun olmazdı.
Yine şu ayetten de insanın bu dünyada imtihan için yaratıldığını ve yapmış olduklarından hesaba çekileceğini anlıyoruz:
“Yoksa sizi boş yere yarattığımızı ve bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız” 
İnsan öldükten sonra dünyada yapmış olduğu işlerden hesaba çekilecektir. Bütün varlıklar yok olup giderken sadece insan ebedi olarak yaşayacaktır.
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki kuşkusuz Allah insanı gayesiz, boşu boşuna yaratmadığı gibi, onu başıboş da bırakmamıştır. Onu kulluk yapmakla yükümlü kılmış, hayatı ve ölümü ile imtihana tabi tutmuştur. Kur’an’ın birçok ayetinde insanın bu imtihanında başarılı olabilmesi, bu imtihanı kazanması iman ve salih amel işlemesine bağlı olduğu haber verilmiştir.
İnsanın Erkek ve Kadın Olarak Yaratılma Amacı
Mealini vereceğimiz şu ayet insanların neden aynı özden fakat kadın ve erkek olarak iki farklı cinste yaratılmasının hikmetini bize göstermektedir. “Kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de onun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır.” Yüce Allah insanı hikmeti gereğince, belirttiğimiz gibi, kadın ve erkek olarak iki cins yaratmıştır. Kadın ve erkek aynı özden yaratılmalarına karşı fiziksel ve psikolojik yapıları farklı olduğu görülür. Bu ikisi arasında o denli mükemmel bir ahenk yaratılmıştır ki her ikisi de diğerine mükemmel bir eş olur. Bu iki eş birbirlerinin fiziksel ve psikolojik ihtiyaçlarını karşılar durumdadırlar. Kur’an eşleri birbirlerine karşı bir elbise olarak göstermektedir. Nasıl ki elbise vücudu örterek insanı birçok şeyden koruyorsa eşler de birbirlerinin açığını, eksikliğini kapatarak günaha düşmekten korumuş olurlar.
Söz konusu ayet insana, eşini huzur ve mutluluk bulacağı bir varlık olarak görmesini sağlamaktadır. Ayette geçen “Meveddet” ve “rahmet” kelimeleri hakkında tefsirciler çeşitli yorumlar yapmışsa da genel olarak bu kelimeler eşlerin birbirine meyletmesini, ısınmasını ve bağlanmasını sağlayan “sevgi ve merhamet duyguları” şeklinde tercüme edilmiştir. İbn Abbas “meveddet” sözcüğü için erkeğin eşini sevmesi, “rahmet” için de erkeğin eşini koruyup şefkat göstermesi demiştir. Rabbimiz insana yine kendi beşer cinsinden eşler yaratmış ve aralarında bir sevgi ve merhamet var etmiştir. Bu Allah’ın varlığının ve lütfunun delillerindendir. Allah insanoğluna hayvan veya cin cinsinden değil de kendi cinsinden eşler yaratmıştır. Çünkü aynı cinsler sevgiye ve yakınlaşmaya sebep olurken farklı cinsler nefrete ve ürküntüye sebep olur. İnsan ancak kendi cinsiyle huzur ve mutluluk bulabilir. Yine insanların erkek ve kadın olarak yaratılmasının sebebi; temeli iffete, karşılıklı sevgi ve güvene dayanan bir aile kurulması içindir. Allah’ın insanı iki cins yaratıp aralarında sevgi ve merhamet var etmesi sayesinde birbirini sonradan tanıyan iki cins birbirlerine bağlanır. Bunun sonucunda temeli iffette dayanan, insana uygun bir üremenin olduğu, karşılıklı sevgi ve şefkat duygularının var olduğu aile kurumu inşa edilmiş olur.
İnsanların Farklı Kabileler Şeklinde Yaratılma Amacı
Yüce Allah Hucurat suresinde insanların farklı kabile ve kavimler şeklinde yaratılma amacının insanların birbiriyle tanışmak, kaynaşmak olduğunu bildirmiştir. Ayette şöyle buyrulmuştur:
“Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O’ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.”
Rabbimiz insanları bir erkek ve bir dişiden yani Hz. Âdem ile Hz. Havva’dan yaratmıştır. Yani herkes aynı anne-babadan gelmiştir. Dolayısıyla birbirlerine karşı herhangi bir üstünlük yoktur. Kimsenin kavmiyle, atalarıyla öğünmesi doğru değildir. Ayette Allah katında üstünlüğün takva olduğu vurgulanır. Yüce Allah insanları milletler ve kabileler şeklinde ayırmıştır ki insanlar birbirleri ile tanışıp ona göre yardımlaşsınlar.
İnsanlar dillerinin, renklerinin ve yeteneklerinin farklı olması ayrılık değil tanışıp kaynaşmalarını gerektirir. İnsanlar yapılması gerekli olan bir işi kendisi veya içinde yaşadığı toplum yapamayabilir. Dolayısıyla özellikleri ve kabiliyetleri farklı olan kavimler ve kabileler birbirlerin ihtiyacını gidermek için tanışmak ve yardımlaşmak durumundadırlar.
Yararlanılan Kaynaklar
Talha Çelik, Bir Akıl İlkesi Olarak, Kur’anda Yeter-Neden Prensibi
Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsir, Cilt: 4
Nureddin Sabuni, Safvet’üt Tefasir
Gazali, Yaratılış Hikmetleri
Hüseyin Aydın, Yaradılış ve Gayelik
İsmail Karagöz, İyi İnsan İyi Müslüman
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Talha Çelik’e aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Kur'an-ı Kerim'de Yaradılışa Dair Kavramlar

İlahi kitaplar ve özellikle Kur’an-ı Kerim tam, yetkin, her şeye gücü yeten bir Tanrı algısı üzerinden hareket eder. İslam’da bu algının adına Tevhid denir. İnsanın her halinde onunla etkin bir şekilde var olan ve her şeye gücü yeten Tanrı algısı, insanda; O’na layık olma güdüsünü geliştirir. Bu da Tanrı’nın emir ve yasaklarının insan için bir anlam ifade etmesi demektir. Çünkü insanın en önemli karakteristik özelliği onun her şeyi anlamlandırma yeteneğine sahip olmasıdır. Allah, onu bu yeti ile yaratmış hatta insanın bu yönünü kullanması için Kur’an-ı Kerimde vurgular yapmıştır. Allah’ın, insana yaratma ile sunmak istediği mesajı anlamanın ilk yolu, yaratılış ve amacını ifade eden kavramları anlamakla olur. Bu amaçla Kur’an-ı Kerimde yaratılış ifade eden birçok kelime bulunmaktadır. Bu kelimelerin bir kısmıyla yer ve göklerin yaratılışı, bir kısmıyla da canlı ve cansız varlıkların yaratılışı dile getirilmiştir. Allah’ın Kur’an-ı Kerimde yaratma ile ilgili kullanmış olduğu her kavram, O’nun azametine ve kudretine ithaftır. Çünkü yaratma mefhumu sadece var etmekten ibaret değildir. Gerek kavramın içeriğinde var olan ‘bir ölçüye göre takdir etme’ anlamı, gerekse kâinat ve unsurlarının yaratılışını anlatan ayetlerde yer alan ‘tedbir’ ve ‘takdir’ ifadeleri, yaratılışın bir ölçü ve plana göre gerçekleştiğini göstermektedir. Yaratma mefhumu bir olgunun ötesinde, ilahi nizam, hikmet güç ve iyilikten meydana gelerek Allah’ın bir lütfu haline dönüşmektedir. Bu bakımdan yaratılış ve kavramları genel olarak fiziksel özellikler çerçevesinde Yaratıcının kudretini ortaya koyan fiiller değildir. Bu fiilleri ifade eden kavramlara bakıldığı zaman O’nun belirli özelliklerini kapsayan ve yaratılışın çeşitli yönlerine vurgu yapan kavramlar olarak karşımıza çıkmaktadır. İlk önce bu kavramların yaratılış sürecinde kazandıkları ve Râzî’nin bu kavramlara yüklediği anlamları ortaya koymamız uygun olacaktır.
Kudret
Sözlükte “gücü yetmek, bir işi ölçülü ve planlı bir şekilde yapmak, planlamak, kıymetini bilmek, bir şeyin niteliğini, niceliğini ve şeklini belirlemek, rızkını daraltmak” manalarındaki kudret (kadr) kelimesi, Allah’a nispet edildiğinde “dilediğini eksiği ve fazlası olmaksızın hikmet çerçevesinde yapmak” anlamına gelir. Kudretin zıddı “bir fiili gerçekleştirememe” anlamındaki acz’dir. Kudret kavramı, Kur’an-ı Kerîm’in 103 ayetinde Allah’a nispet edilmektedir. Bunların yetmişten fazlası isim, diğerleri fiil şeklindedir ve genellikle “güç yetirmek, ölçülü ve planlı yaratıp düzenlemek” gibi manalara gelmektedir. Allah’a izafe edilen kudret kavramlarından bir kısmı “takdir” sığasıyladır. Râğıb el-İsfahânî, takdirin iki şekilde gerçekleşebileceğini söyler. Biri Allah’ın kudret vermesi, diğeri şeyleri hikmet çerçevesinde belli miktar ve biçimde meydana getirmesidir. Buna bağlı olarak ilâhî fiillerin de iki kategoride tecelli ettiğini belirtmek gerekir. Birincisi tek icatla yarattığı şeyler olup bunlarda artma veya eksilme yoluyla miktar değişikliği olmaz. Bu tür nesneler ancak O’nun iradesi dâhilinde değişir veya yok olur. Örneğin; Gök cisimleri gibi. İkincisi var oluş prensiplerini bi’l-fiil, kendilerinden türeyecek nesneleri de bi’l-kuvve kıldığı şeylerdir; meselâ hurma çekirdeğinden elma veya zeytin değil hurmanın oluşması, spermden diğer canlılar değil de insanın üremesi gibi. Kudret kavramı, çeşitli hadis rivayetlerinde hem fiil kalıpları hem isim şeklinde (kader, kādir, kadîr) Allah’a nispet edilmiş ve genellikle “güç yetirme, planlayıp takdir etme” manalarında kullanılmıştır. Kudret, “güç yetirmek, ölçüp biçerek planlamak; bir şeyi muhkem ve sağlam yapmak” anlamlarıyla naslarda kula da nispet edilmektedir. Bundan başka kuvvet, takat, vüs’ kavramları da ona izafe edilmiştir.
Kudret sıfatı, Allah için kullanıldığında mübalağa sığasıyla ‘kadir’ kalıbında kullanılır. Allah’ın 99 ismi arasında yer almamakla birlikte Kur’an-ı Kerimde çokça geçmektedir. Kadir sıfatı, ‘k-d-r’ sıfatının mübalağa şekliyle gelmiş halidir. Bu durum Allah’ın var olan her şeyi iradesi çerçevesinde yapabilecek güce sahip olduğunu ve bunu takdir ettiği zaman yetkinliğinin olduğunun ifadesidir. Kudret, Allah’ın kadim bir sıfatı olup O’nun yaratma eyleminin gereğidir. Çünkü var olan her şeyin taalluk ettiği ve yapılabilirliğini gösteren sıfat, bu sıfattır. Bunun için var olanlar açısından bu durum imkânla olan şeydir. Bu imkânla var olan her şey mümkün kavramını ifade eder. Bu bakımdan kudret kavramı, Allah’ın gökleri ve yeri yarattığını fiilen ifade eder. Kudret kavramının her şeyi yaratan Allah’a ait olduğunu söyleyen Râzî, yaratıcılık hususundan başka hiçbir varlığın ortaklığının kabul edilmeyeceğini ve yaratıcı kudretin sadece Allah’a ait olduğunu belirtir. Kadir olan varlık, çeşitli fiilleri yapmada özgürdür. Bu fiiller yapabilmeyi kapsadığı gibi yok edebilmeyi de kapsar. Bu açıdan Kudret kavramı, her yönüyle ortaya koyma ve ortadan kaldırma kapasitesini içine alır. Nasıl ki insanların, yerin, göğün yaratılması bir kudretin ifadesi ise, bunların yok edilmesi de aynı oranda bir kudretin ifadesidir. Yani bir insanın yürümek istemesi ve yürümek istememesi gibi. Bu açıdan kadri olan varlığın seçme ve irade etme gücünü içerdiği açıktır. Kudretin cansız veya irade yeteneği olmayan varlıklarda olması söz konusu olamaz. Ateşin yakmak isteyip istememesi onun irade ve isteğine göre değildir. Ateşin yakması bir kudretin gereği olmakla birlikte bu iradeyi gösteren Allah’tır. Bundan dolayı Allah’ın kudreti âlemde sürekli kendini gösteren, âlemdeki mekanizmanın etkin ve düzenli bir şekilde devamını sağlayan; aynı zamanda yok etme, ortadan kaldırma anlamı taşıyan bir kavram olduğunu söyleyebiliriz. Bu anlamda kudret dilediğini yapma ve planlama anlamını da kapsamış olur.
Rab
Rab kelimesinin, şeddeli ‘b’ ( ب ) harfi ile asıl manası ‘terbiye’dir. Sonra bundan tasarruf, taahhüt, ıslah etme, tamamlama, kemale erdirme, manaları çıkmıştır. Bütün bunlardan da yücelik, riyaset, malik olmak ve efendilik gibi manalara gelen kelimeler doğmaktadır. Arap dilinde kelimenin değişik anlamlarda kullanışına ait misaller vardır. Bu misallerdeki en çok kullanım, bir şeyi düzenleme ve iyileştirme anlamındadır. Ancak bu kavrama, zatı ve sıfatı ile bir şeyi ortaya çıkarma manası yüklenemez. Öyle ki bu konuda denilir ki, Allah bu âlemi ezeli madde ile yarattı ve düzenini yaptı bundan dolayı da kendini âlemi düzenleyen olarak tanıtır. Allah kendini rab diye isimlendirmiş, Rab kelimesi de terbiyeden oluşturulmuş bir sıfat olup, özellikle şefkat ve rahmete delalet eder. Kelimenin somut manasına bakıldığı zaman; eğitmek, çocuğu büyütmek, terbiye temek, yetiştirmek anlamlarına gelmektedir. Dini mücerret manasına baktığımızda ise; rızık veren, şansları mahlûkat arasından taksim eden anlamlarına gelir. Rab kavramı, terbiyeden türeyen bu isim olarak, terbiye etmek büyütmek, yetiştirmek manasında Rabbin terbiye eden, yetiştiren ile sıkı sıkıya ilgisi vardır. Bir mürebbi küçüğü büyütürken, yetiştirip terbiye ederken onunla inceden inceye alakadar olur. Halini, hareketini, bütün tavırlarını ve gelişmesini kontrol eder. Uygun olmayanları ıslah edip düzenler nasıl hareket edeceğini gösterir ve öğretir. Mürebbi kelimesi, öğretmeyi, doğruyu göstermeyi ve bunları yaparken merhametli olmayı ihtiva etmektedir. Bundan dolayı terbiye manasında rab, hidayet ve rahmetle alakalıdır. Allah da, Rab olması bakımından yarattıklarını terbiyece ıslah ederek, idare etmektedir. Rab kelimesinin merhamet, rahmet, sıfatlarını ihtiva etmesi, insanların ruhlarına ümit vermekte ve bu rabbe karşı sevgi ve saygı duymanın gerektiğini ifade temektedir.
Rab ismi ile üzerinde durulması gereken nokta, Allah’ın kâinatı yaratıp kendi haline bırakmadığıdır. Özellikle Aristo’dan etkilenen Farabi ve İbn-i Rüşd gibi bir takım Müslüman filozoflar, Allah’ın Muharrik-i evvel yani ilk hareket ettirici, olduğunu öne sürmüş, yaratılıştan sonra kâinatın içindeki varlıklarla birlikte fıtratından taşıdığı melekelerle, hareket etmekte olduğunu ileri sürmüşler. Yani Allah, kâinatı yarattı ve bıraktı gibi yanlış bir anlayışa düşmüşlerdir. Bu yanlış anlayış sonunda, insanlar peygamber olmadan filozofların koyacakları, kurallarla da yeryüzünde ilahi bir hükümet kurulabilir düşüncesine varmışlar. Oysa Kur’an, muharriki evvel anlayışına karşıdır. “İnsan başıboş bırakılacağını mı sanır.” ayetiyle Allah’ın kâinatın yaratılış amacına yönelik vurgusu ortaya çıkmaktadır. Allah’ın rab ismiyle temelde vurgulanan esas şudur: Doğumdan ölüme var olan bütün kâinat düzeni aktif bir şekilde Allah tarafından idare edilmektedir. Allah, Rab olarak kâinatta mutlak tasarruf sahibidir. Bu tasarrufu Kur’an-ı Kerim’in birçok ayetinde dua ve yaratana karşı istekten görebiliyoruz.
“Ve rabbiniz dedi ki bana dua edin kabul edeyim çünkü bana ibadeti bırakıp büyüklük taslayanlar aşağılanarak cehenneme gireceklerdir.” ayeti ile “Kullarım beni sana sorduğunda (onlara söyle):ben çok yakınım bana dua ettiği vakit dua edenin dileğine karşılık veririm halde kullarımda benim davetime uysunlar ve bana inansınlar ki doğru yolu bulsunlar.” ayetlerinde Allah, insanların yaratıcı ile ilişkilerinin zaman ve mekân sınırı olmaksızın olabileceğini, kulların bu durumuna sınır koymayan bir yaratıcının, kâinattaki her şeyle doğrudan ilişki içerisinde olduğuna dikkat çeker.
Rab ismi, Kur’an-ı Kerimde 962 yerde Allah’a nispet edilmiştir. Bu kullanımdan hareketle Rab isminin, Allah’ın nasıl bir yaratıcı olduğunu ve genel özelliklerinin nasıl olduğunu yansıtan bir kullanıma sahip olduğu söylenebilir. Bu ismin içerisinde Allah’ın diğer sıfatları da dolaylı olarak yer almaktadır. Çünkü yetiştiren bir yaratıcıda doğal olarak güç ve kudretin olması zorunludur. Allah’ın diğer sıfatlarında baktığımızda Rab ismi, bunların genel bir ifadesi şeklinde hepsini kapsayıcı bir nitelik arz etmektedir. Bundan dolayı Allah, her şeyin Rabbi, insanların Rabbi, âlemlerin Rabbi, gibi isimleri Kur’an-ı Kerim de çokça kullanmaktadır. Kur’an’da geçen Rab kelimelerinin neredeyse tamamı, Yüce Allah’ın adlandırılması ve mutlak Rubûbiyyetinin ön plana çıkarılması amacıyla kullanılmıştır. Ancak bu kavram, Allah dışındaki varlıklarla karşılaştırma tarzında Kur’an-ı Kerimde bir yöntem olarak kullanılmıştır. Rab kavramı, gerekliliğini yerine getiremeyen
varlıklardan yola çıkılarak; rab denilince akla sadece Allah’ın geleceğini ve başka varlıkların bu kavramla nitelenemeyeceğini ortaya koymaktadır.
Haleka (خلق)
Kur’an-ı Kerim’e bakıldığı zaman, yaratma kavramının bir fiil ve bir eylem, bir oluş olduğu görülür. Kur’an’da Allah’ın yaratma fiilini ifade etmek için birçok kavram kullanılmakla birlikte, en çok kullanılan kavram ‘halk’ sözcüğüdür. Göklerle yerin yaratılışından bahsedilirken de, ‘haleka’ ve türevleri kullanılmaktadır. Lügatte; yokluktan icat etme, yaratma çıkarma, ana maddesi ve örneği olmadan nesneleri icat etme, anlamlarına gelir. Lisanu’l Arab, gibi lügatlerde ‘halk’ kelimesinin normal kullanışlarında daima bir örneğe göre yapmak veya takdir etmek, ölçmek manalarının varlığına işaret edilmektedir. Kavramdaki diğer bir özellik ise; bir asıl ve misal olmadan var etme anlamıdır. Bundan anlaşılması gereken var ediş, ya da takdir edişteki özgünlüktür.
Allah, herhangi bir prototipi örnek almaksızın ilim ve iradesine göre nesneleri var etmektedir. Ancak kavramın bu tanımından aslında Kur’an’da doğrudan doğruya zikredilmeyen fakat sonraları yaratma anlamını içeren ilahi fiillere yüklenen ‘yoktan yaratma’ mefhumu tebarüz etmiştir. Kur’an-ı Kerimde yer alan ‘onu topraktan yarattı’, ‘cinleri ateşten yarattı’ gibi pek çok ifade de yaratmanın bir asıldan gerçekleştirildiğini gösterir. Bazı âlimler de ‘halk’ kelimesinin Kur’an-ı Kerimde açıkça yoktan yaratma anlamında kullanıldığını belirtmişlerdir. Ancak kelimenin lügat anlamı ve Kur’an-ı Kerimdeki kullanışlarından yola çıktığımız da ‘halk’ kavramı, misalsiz yaratmayı ifade etse de, ilk maddesiz yani yoktan var etmeyi ifade etmez. Yaratma, eserin yaratıcıya ihtiyacı sonrasıdır. Varoluşun olabilmesi için ilk önce bir yaratma olayının olması gerekir. Eserin ihtiyacı ise sebebinden, sebebin parçasından ve şartından sonra oluşur. Bu bakımdan kavrama verilen bir diğer mana da ‘takdir etme’dir. ‘Halk’ kelimesini takdir etme, olma manasında kullanan Râzî, Kur’an-ı Kerim’in ayetlerinden yola çıkarak bu görüşünü şu şekilde temellendirmeye çalışır.
a) “İsa’nın örneği Allah’ın katında âdemin örneği gibidir onu topraktan yarattı ve ona ol dedi oldu.”
Bu ayetle ‘künfeyekün’ ile yoktan yaratma durumunu ifade eden Allah, halk kelimesi ile yaratma olayından önce bunu takdir ettiğini vurgular.
b) “Emir ve yaratma onun değil midir?”
Ayetinde yaratma anlamına gelen ‘halk’ kelimesinin ‘takdir etme’ anlamında kullanıldığını belirtir. Çünkü ayetteki anlamsal bütünlük bu şekilde sağlanmıştır. Eğer ‘halk’ kelimesi ‘takdir etme’ anlamında kullanılmazsa anlamsal bütünlük bozulmuş olur. Anlamsal bütünlükten yola çıkarak kendi görüşünü ispat etmeye çalışan Râzî, ‘halk’ kelimesin ‘ilk takdir etme’ anlamında olduğunu vurgular.
Allah’ın takdiri Râzî’nin ifadesiyle onun tüm kâinatı ve mümkünatı kapsayan külli ve cüziler hakkında geçerli olanın ilminden ibarettir. Aşağıda zikredilecek olan ‘fitr’ kavramı ise yaratması ve icad etmesinden ibarettir. Dolayısıyla Allah’ın halik olması ilim sıfatına, ‘fatır’ olması da kudret sıfatına işaret etmektedir. Bu ayırımın en önemli sonucu, ‘halk’ kavramının ilim manasında
olmasından dolayı, bu kavramın oluşması esnasında, nesnelerin fiilen varlığını gerektirmemesidir. Râzî’nin bu kavramla ilgili görüşlerine bakıldığı zaman, bu kavrama yaratma ve var etme anlamının verilemeyeceği gerçeğidir. Çünkü ona göre ‘halk’ kelimesi yoktan yaratmayı ifade etmiş olsaydı, ’onu topraktan halk etti sonra ona ol dedi’ ayeti de Allah’ın olmuş bir şeye tekrar ol emrini vermesi, gibi muhal bir sonuç ortaya çıkarmış olacaktı. Böylece Râzî, ‘halk’ kavramının yoktan var etmeyi değil, bir şeyi var edeceğine hükmetme ve bunu gerçekleştirecek olma anlamında ‘takdir etme’yi ifade ettiği sonucuna ulaşır. Kur’an-ı Kerim’de yer alan bu kavrama bakıldığı zaman, özellikle birçok âlimin ‘halk’ fiiline yoktan yaratma anlamı verdiği görülür. ‘Halk’ kelimesi takdir manasında anlaşılınca, haklı olarak ‘her şeyi yarattı, sonra takdir etti’ ayetinin ‘her şeyi takdir etti, sonra takdir etti, şeklinde bir tekrarı, ihtiva ettiği sonucu çıkmaktadır. Çözüm mahiyetinde Râzî, ayetteki ‘halk’ kavramının canlı ya da cansız varlıkların, mevcut mütenasip yapılarını, ifade eden bir takdirle var edilmelerini; takdir kavramının ise; sonraki süreçte, insanların dini dünyevi, sorumlulara ehil, tarzda oluşlarını, cansızların da bir iş ve maslahata elverişli kılınışlarını, ifade ettiğini belirtir. Bu yoruma göre ‘halk’ varoluşsal, ‘takdir’ ise; varoluş sonrası, yaşamsal bir içeriğe sahiptir.
Fetara ( فطر )
“Fetara” kelimesi, lügatte; yarmak, ayırmak, yaratmak, vücuda getirmek anlamına gelir. “Fatır” kelimesi ise yaratıcı anlamında kullanılmaktadır. Dilciler “fâtır” lafzının lügat anlamının “yarmak” olduğunu söylerler; nitekim devenin azı dişi (damağını yarıp) çıkmaya başladığındaki durum için “fetara” kavramı kullanılır. Yani “onu yardım, o da yarıldı” manasında da kullanılır. Yeryüzünde bitkilerin çıkması, ağacın dalları, yaprakların çıkması ile âdeta yarık olduğunda, bu şekilde denilir. Kelimenin Arapçadaki kök manası budur. Daha sonra bu kelime, var etme ve yaratma manasına kullanılmıştır. Çünkü var edilen o şey, yok iken sanki bir karanlık içinde imiş de, yaratılmak sureti ile o yokluk ve karanlık yarılmış ve içinden o çıkmış gibi olur. Bu kelime bazen, bahsettiğimiz şeklinin delil oluşu ile bir şeyi sırf yokluktan meydana getirme manasına geldiği sanılmıştır. Ama gerçekte bu, buna delil değildir. Bunun böyle olduğunu şunlar gösterir:
a) Allah; “Hamd, göklerin ve yerin fâtırı olan Allah´a mahsustur” buyurmuş; daha sonra da o gökleri ve yeri;
“Sonra (Allah) buhar halinde (duhân) olan göğe yöneldi.” Diyerek, onları buhardan yarattığını beyân etmiştir. Binâenaleyh bu ifade, “fâtır” lafzının, Allah’ın onları sırf yokluktan yarattığı manasına gelmediğine delâlet eder.
b) Allah Teâlâ, insanları topraktan yarattığı halde;
“Yüzünü Allah´ın fıtratına çevir ki. O, insanları bunun üzerine yaratmıştır.” Demiştir.
O, “Sizi ondan (topraktan) yarattık, yine ona döndüreceğiz. Sizi bir kere daha ondan (topraktan) çıkaracağız.” Buyurur.
Bu ayetlerden anlaşıldığına göre ‘fatır’ kelimesi yokluktan yaratma anlamına gelmemektedir.
c) Bir şey, maddesi ve sureti (şekli) bulunduğu zaman, meydana gelir. Mesela bir sürahiyi ele alalım. Bu ancak, o belli madde, o belli özelliğe sahip olduğu zaman, mevcut olur, meydana gelir. O suret bulunmadığı zaman, bunların toplamı (demek olan sürahi) meydana gelmez. Bu sureti var eden, o sürahiyi icad etmiş sayılır. Binâenaleyh Onun madde olarak kâinatı icad etmesinin, sürahi maddesini icad etmesini gerektirmediğini anlarız.
Böylece sabit olur ki “fâtır” lafzı, Allah Teâlâ´nın göklerin ve yerin kendisinden meydana geldiği parçaları var ettiğini ifade etmez. Allah Teâlâ´nın bu parçaların yaratıcısı oluşu Kur’an’ın zahirî manaları ile değil, aklî deliller ile sabittir. Ayetteki, “Gökleri ve yerin yaratan” ifadesi, ‘vav’ edatının tertip (sıra) ifade ettiğini söyleyenlere göre, Allah´ın gökleri, yerden önce yarattığı zannını uyandırmaktadır. Akıl da bunu destekler. Çünkü bir daireyi meydana getirmek, mutlaka onun için bir merkez belirlemeyi gerektirir. Ama merkezi belirlemek, mutlaka daireyi meydana getirmeyi gerektirmez. Çünkü tek bir merkez ile sayısız daireler çizilebilir. Fakat bir dairenin, ancak bir tek merkezi vardır.
“Fetara” kavramı, Kur’an-ı Kerimde müştaklarıyla birlikte 20 defa geçmektedir. Diğer fiiller insan veya başka varlıklar için mecaz veya acz anlamında kullanılıyorken bu fiilin faili sadece Allah olup, mefulü ise gökler, yer ve insanlardır. Râzî, bu kavramın ne kadar yoktan yaratma anlamı ifade etmediğini belirtse de, bu anlamda âlemi oluşturan maddenin ezeli ve kadim olmasını da gerekli olmayacağını da belirtir. Sonuç olarak; Râzî’ye göre ‘fatır’ kavramı yoktan yaratan veya oluşturan anlamı taşımaz.
Evvel ( الاول )
Bu kelime ‘başkası yokken var olmak’ anlamını taşımaktadır. “Evvel” demek ezeli olarak her şeyden önce var olmaktır, evvel olan varlık, icat etme ve yaratmayı sağlayan varlık anlamını taşır. “Evvel” demek, var olan her şeyin öncesi demektir.
Bunun zıddı ise ahir; sonda olmakla var olan her şeyin sonuncusu olmak demektir. Bu açıdan bakıldığında “evvel” ve “ahir” kavramları, Allah’ın varlıksal bütünlük içeresinde, hem ezeli hem ebedi boyutunu ifade eder. “Evvel” Allah’ın zatının gereği iken, “ahir” kavramı ise Allah’ın sıfatının gereğidir. Bu lafız ezelde Allah’la birlikte hiçbir varlığın olmadığını gösterir. Râzî, “evvel” kavramına klasik anlayışların vermiş olduğu anlamı vermez. Mefatihu’l Ğayb adlı eserinde bu konuya değinen Râzî, ilk önce bu kelimeye yüklenen anlamları sıralar, daha sonra bunları kendi delilleriyle eleştirir; “evvel” kelimesine beş anlamın yüklendiğini belirtir;
a) Tesir bakımından öncelik: parmağın hareketinin, üzerindeki yüzüğün hareketinden önce olduğunu düşünebiliyoruz. Dolayısıyla bu öncelikten (evvellikten), önce olanın, sonra olana tesiri kastedilmiştir.
b) İhtiyaç bakımından öncelik: Her ne kadar bir’in, iki için illet olmadığını biliyor isek de, ikinin bir’e muhtaç olduğu kesindir bununla da ifade edilmek istenen budur.
c) Şeref bakımından öncelik: Hz. Ebû Bekir (r.a)´in, Hz. Ömer (r.a)´den önce gelişi gibi.
d) Rütbe bakımından öncelik: Bu da, ,imamın cemaate önceliği gibi, maddî bir başlangıçtan dolayı olan öncelik yahut da aklî bir başlangıçtan olan önceliktir.
e) Zaman bakımından öncelik: önceki zamanda mevcut olanın, sonraki zamanda mevcut olandan önceliğidir.
Bu açıklamalardan sonra Râzî, öncelik ve sonralığa dair, akıl erbabının ortaya koyabildiği kısımları saydıktan sonra bir başka öncülün olduğunu belirtir. Bu öncülde de, ortaya konacak her türlü delil’in, “evvel” kavramının açıklaması için yetersiz olacağını ifade eder. Allah’ın “el-evvel” oluşu, mücmel olarak malumdur, ama bunun tafsilatı ve o evveliyyetin (önceliğin) özünü kuşatma, mahlûkatın akıllarının gücünün yetmediği bir şeydir. Binâenaleyh bunlar, “takaddüm”, “evveliyet” ve “ezeliyet” gibi şeylerin hakikatini ortaya koyma hususunda, kapalı ve anlaşılması zor konulardır. Bu kapalılık ise, insan aklının, ezeliyet ve evveliyyet mahiyetinin göz kamaştırıcı azameti ve parlaklığı önünde hayrete düşmesi sebebiyledir. Çünkü akıl, bir şeyi, onu ancak çepeçevre kuşattığında bilip anlayabilir. Aklın bulup getireceği, düşünebileceği her şey ise, çepeçevre kuşatılabilen şey demektir. Çepeçevre kuşatılan şey ise, sonludur. Hâlbuki ezeliyyet, bunun ötesindedir. O halde Allah, “evvel” oluşu hususunda, hem “zâhir”dir (açıktır), hem “batın” (gizli) dır. Zira akıllar, muhdes varlıkların, kendilerinden önce olan bir mucîde (varediciye) varıp dayandığını görmektedir. O halde Allah’ın “evvel” oluşu, işte bu açıdan açık olan her şeyden daha açık ve nettir. Bundan dolayı evveliyyetin hakikatini bilmeyi isterse de insan âciz olur. Zira aklının ve ilminin kuşatabildiği her şey, aklının ve ilminin kuşatıp sınırladığı şeydir, dolayısıyla da sonludur, sınırlıdır. Böylece “evveliyyet”, bunun ötesinde olmuş olur. Binâenaleyh Allah’ın “evvel” oluşu, düşünebileceğin her açıdan, her bâtın (gizli) olandan, daha bâtın (gizli) bir evveliyyettir.
Kun Feyekun ( كن فيكون )
“Bir şeyi dilediği zaman, O’nun buyruğu sadece, o şeye ‘ol’ demektir, hemen olur.” ayetinde ‘ol’ kavramının, Allah’ın mutlak manada yoktan yaratmasını ifade etmek üzere kullanıldığı belirtilmiştir.126 ‘Kun’ yani ‘ol’ kavramı, Allah’ın eşyaları kendi kudretiyle yaratması anlamı taşır. Bununla Allah’ın istediği her şeyi oluşturma gücünü ifade ettiği bildirilir. Bu kavramlardan yola çıkarak Râzî, âlemin kadim hadis boyutunu ortaya koymaya çalışırken, ilahi kitaplar yani; Tevrat ve Kur’an’da bu konuyla ilgili herhangi bir bilgi olmadığının da altını çizer. Bu açıdan konunun zorluğuna değinen Râzî, lugavi tahlillerle düşüncesini oluşturmaya çalışır. Klasik anlamda Allah’ın yaratması olarak tanımlanan bu kavramı farklı yorumlar. Allah´ın, “Ancak ona “ol” der o da oluverir” ayetinden kastın, “Allah´ın olmasını istediği o şeye bizzat “ol” dediği ve o anda o şeyin meydana geldiği” manası değildir dedikten sonra bu görüşüyle ilgili delilleri şu şekilde sıralar:
1- Allah´ın, “ol” sözü ya öncesiz (kadim) ya da sonradan (muhdes) dır. Her iki ihtimal de fâsiddir. Böylece eşyanın meydana gelmesinin, (ol) sözüne dayandığını iddia eden görüş bâtıl olur. ‘Ol’ sözünün bazı bakımlardan dolayı kadim olması caiz değildir.
2- Allah Teâlâ, mahlûkata, ya onlar henüz var olmazdan önce veya varlık âlemine girerlerken, (ol) demiştir. Henüz onlar yok iken onlara, demiş olması görüşü bâtıldır. Çünkü mevcut olmayana, mevcut olmadığı zamanda hitap etmek akılsızlıktır. İkinci ihtimal de bâtıldır, çünkü bunun neticesi de, Allah´ın mevcut olan varlıklara, mevcut olmalarını söylemiş olduğu neticesine götürür ki, bunun manası yoktur.
3- Yaratılmış olanların bazısı cansızdır. Cansızı mükellef tutmak ise abestir. Onlara ‘ol’ demek hakîm olan Allah´a yakışmaz.
4- ‘Ol’ lâfzının, şayet yaratmada (tekvin) de bir tesiri olsaydı, biz de bu kelimeyi söylediğimizde, aynı tekvini tesirin, meydana gelmesi gerekirdi. Biz bu hususun fesadını (bozukluğunu) açıkça bildiğimiz için, bu kelimenin yaratmada bir etkisi olmadığı ortaya çıkmış oluyor.
5- Allah: “Muhakkak ki Allah indinde, İsa’nın hâli, Âdem´in hâli gibidir. Allah o Âdem´i topraktan yarattı. Sonra ona “ol” dedi o da oluverdi” buyurmuş ve “ol” deyişinin, Hz. Âdem´i yaratmasından sonra olduğunu göstermiştir. Çünkü bir şeyden sonra olan, kendinden öncekinde müessir (etkili) olamaz. Böylece biz bir şeyin meydana gelmesinde Allah´ın, sözünün bir etkisi olmadığını anlamış oluyoruz. Bu sebeple de, bu izahlara göre, bu görüşün yanlışlığı ortaya çıkmış oluyor. Râzî, Allah´ın “ol” demesinden maksadın, eşyanın yaratılmasında kudret-i İlahi’nin süratle nüfuz ettiğini göstermesidir, der. Bu ifade, Allah´ın eşyayı düşünmeksizin, yardım olmaksızın ve denemeksizin yarattığını gösterir. Bunun bir benzeri de, Allah´ın gökleri ve yeri yaratılışını anlattığı şu sözüdür:
“Allah o (göğe) ve arza “ister isteyerek, ister istemeden (kerhen) gelin ” dedi. Onlar da “İsteyerek geldik” dediler.” ayetinde onların söylediği bir söz olmadığı halde, o yer ile göğün yaratılmasında ilâhî kudretin, hiçbir mâniayla karşılaşmaksızın süratli bir şekilde nüfuz edişini göstermektedir.
Müellif, klasik düşünce sisteminde yoktan yaratılış kavramı olarak algılanan ‘Kün feyekun’ kavramının yoktan yaratma ifade etmediğini, aksine var olan maddeye etki ve tesirin olduğunu ifade eder. Bu anlayışıyla Râzî, ezeli madde anlayışına açık kapı bırakmış oluyor.
İbda- Bedi ( بديع )
Bedi’ kavramı sözlükte bir örneğe bakmadan veya özgün bir şekilde yapmak demektir. Allah için kullanıldığında, zaman, mekân, araç ve madde olmadan ortaya koyan anlamına gelir. Bu özellik sadece Allah’a ait bir özelliktir. Râzî, bedi’ ismini misali bulunmaksızın, bir şeyi var etmekten ibaret olduğunu belirtir. Bu sebepten dolayı, herhangi bir bilim dalında, daha önce benzeri bulunmayan herhangi bir yol, metot ortaya koyan kimse hakkında, ‘ebdea’ “bunu ilk kez, o kimse buldu” denilir. İşte bu sebepten ötürü insanlar daha önce olmayan bir şeyi söyleyen veya yapan kimseye “mübtedî”, bidatcı demişlerdir. Herhangi bir örneği olmadan bir şeyi oluşturmak anlamına verilecek en güzel örnek; Hz. İsa’nın yaratılışında bir ibda’nın söz konusu olmasıdır. Çünkü insanın doğması için sperm gerekirken, Allah ‘ibda’ sıfatı ile spermsiz olarak Hz. İsa’yı yaratmıştır. “İbda” daha önce benzeri olmayan bir şeyin yaratılmasıdır, “Göklerin ve yerin eşsiz yaratıcısıdır. O’nun eşi olmadığı halde nasıl çocuğu olabilir! Her şeyi O yaratmıştır ve her şeyi hakkıyla bilen o’dur.” ayetinde Allah’ın yerin ve göklerin bedi’i olduğu vurgusuyla tasarımı, yaratılışı ve her haliyle ilahi olduğunun vurgusunu görmekteyiz.
“Bedî” ve “mübdî” aynı manaya gelir. “Bedi” kavramı normal şeklin bırakılıp, Bedi sıfatına geçildiği için bir mübalağa manası vardır. Çünkü “Bedî” kelimesi, Allah bir şeyi yapmazken de, yaratmanın onun şanından olup bu sıfata müstahak olduğunu gösterir.
İnşa’ ( إنشاء )
Kur’an-ı Kerimde yaratılışla ilgili kavramlardan biri de ‘ne-şe-e’ fiil kökünden gelen ‘inşa’ kavramıdır. ‘İnşa’ kelimesinin fiil hali ‘en-şe-e’; yaratmak, yapmak, meydana getirmek, terbiye etmek, çıkarmak, yetiştirmek, dikmek, büyütmek, yazmak, kurmak, bina etmek anlamlarına gelir. ’İnşa’ kavramı da yaratma, ortaya çıkarma, ilk kez yapma, yapılandırma, dikme, inşa etme, imal etme, üretme anlamlarına gelir. Bu fiil varlığı meydana getirdikten sonra, onun gelişimi de içine alır. “O, sizi daha iyi bilir, sizi yerden inşa ettirdiği zaman…” ayetinde geçen “inşa” kavramı insanlar, bitkiler, kavimler, için de kullanılır. Bu kavramın en önemli özelliği ilk oluşumdan itibaren büyüyüp yetişme dönemleri de dâhil olmak üzere, gelişmenin tamamlandığı noktaya kadar uzanmasıdır. Bu kavram Türkçede en güzel ‘inşaat’ kelimesi ile açıklanabilir. Bilindiği gibi, ’inşaat’ yapılarla ilgili olarak kullanılır ve temelin atılmasından yapının tamamlanmasına kadar geçen dönemi içine alır. Bu bakımdan inşa kavramı, ilk yaratma ile birlikte yetiştirmek ve terbiye etmek aşamalarının hepsini kapsamaktadır.
Sana’e ( صنع )
Kelime olarak; bir şeyi yapmak, düzenlemek, düzene koymak, üretmek, imal etmek, çalıştırmak, işletmek, yaratmak anlamlarına gelir. Bir fiilin ve işin hakkıyla ortaya konmasının karşılığıdır. Bu anlamda her sun’ bir fiil olmakla birlikte her fiil, sun’ değildir. Fiil’in iyi ve güzel olmasını ifade ederken, mübalağalı olarak bir şeyin en iyi şekilde ortaya konmasıdır.
“Sen dağları görürsün de, onları yerinde durur sanırsın. Oysa onlar bulutların yürümesi gibi yürümektedirler. (Bu,) her şeyi sapasağlam yapan Allah’ın sanatıdır. Şüphesiz ki O, yaptıklarınızdan tamamıyla haberdardır.”
Bu ayette “sane’e” fiili ile Allah’ın yaratmış olduğu işlerin estetik yönüyle birlikte yerli yerinde, sapasağlam, güzel olduğunu gösterir. Fiillerin güzel olması anlamı, bu fiilleri ortaya koyan varlığın da akıl irade ve kudrete sahip olmasını gerekli kılar.
Ahraca ( اخرج )
Kelime olarak; dışarı çıkarmak, getirmek, boşaltmak, tahliye temek, yaymak saçmak, dışa doğru çıkarmak, ortaya koymak, meydana getirmek anlamlarına gelir. “Allah sizi annelerinizin karnından bir şey bilmez halde çıkarmıştır. Belki şükredersiniz diye size kulak, göz ve kalp vermiştir.” ayetinde kullanılan bu kavram yaratılış anlamında meydana getirmek anlamıyla kullanılmıştır. Kavramın kendisinden hareketle yaratma anlamı çıkmazken, Allah için kullanıldığı zaman yaratma anlamını alır. O Rabbin ki, mer’ayı çıkardı. Ayetinde meraların çıkarılması bir yaratma olayına atıftır. Kur’an-ı Kerimin birçok ayetinde de otlar ve yerden bitenler için “çıkardı”(ahraca) kavramı kullanılmaktadır.
Canlıların doğrudan yaratıldığı anlamında da kullanılmıştır; “Şüphesiz Allah, tohumu ve çekirdeği çatlatandır, ölüden diriyi çıkaran, diriden de ölüyü çıkarandır. İşte Allah budur. O halde (haktan) nasıl dönersiniz.” ayetinde canlıların çıkarılması tabiri, doğrudan bir yaratma olayının olduğunu ve bu kavramın canlıların yaratılması anlamına geldiğini gösterir. Allah bu kavramla, yaratılış olayında insanların algısının oluşturabileceği imkânsızlık ölçüsünü yok etmeye çalışır. İnsanların doğal hayatta karşılaştıkları doğa olaylarının ve faydalandıkları nimetleri yaratanın kim olduğu vurgusunu yansıtırken, bitkiler ve canlılar gibi insanların yaratılmasının benzer bir durum olduğunu anlatır. Râzî bu ayetin yorumunda ayette geçen “tohumu ve çekirdeği çatlatandır..” sözünün , “ölüden diriyi çıkaran, diriden de ölüyü çıkarandır..” cümlesinin adeta bir beyânı ve tefsiri olduğunu vurgular. Çünkü bitki ve büyüyen ağacı bitirmek için taneyi ve çekirdeği çatlatmak, ölüden canlı çıkarma cinsindendir. Çünkü “büyüyen”, canlı hükmündedir. Allah’ın, “arzı, ölümünün ardından, O canlandırıyor.” ayetinde de aynı durumun ifade edildiğini söyler.
Fe’ale ( فعل )
Kelime olarak; yapmak, etkisi olmak anlamlarına gelir. Allah, bu fiili zatı için Fa’al kalıbı ile kullanılır. Bu kalıp hem devamlılık hem de mübalağa ifade eder. İçerisinde hem çokluk hem de mastar vurgusu vardır. Buna göre fa’al sonsuzca her daim mükemmel bir şekilde yapan manasına gelir. “Dilediği şeyleri mutlaka yapandır.” ayetinde ‘Fa’alun lime yurid’ ismi şerifi Allah’ın her işinde ve yaratmasında hür olduğunu, yarattıklarına asla tabi olmadığını, her zamanda ve halen dilediğini, dilediği kadar ve hikmetine göre yapmakta ve yaratmakta olduğunu belirtir. Onun kullar gibi mes’ul olmadığını ve her an bir işte olduğunu, zaman ve mekâna bağlı olmadan hareket ettiğini ifade eder. Ayrıca bütün varlıkları yaratanın O olduğu, onların birer mahlûk olduklarını ve bunlardan bağımsız olduğunu vurgular. Râzî, Mefatihu’l Ğayb adlı eserinde ayetteki bu manaya Kaffal’ın bu vasfa şu manayı verdiğini belirtir; “Allah, dilediğini, dilediği şekilde yapandır. O´na itiraz edilemez ve hiçbir güç O´nu mağlup edemez. Binâenaleyh O, kendi dostlarını cennete sokar ve buna kimse mani olamaz. Düşmanlarını cehennemine sokar, düşmanlarına, Allah´a rağmen kimse yardım edemez. Asi kimselere, cezalandıracağı vakte kadar, dilediği kadar mühlet verir; işlediğinde de, kimisini hemen cezalandırır, dolayısıyla da kimisine dünyada, kimisine de ahirette azap eder. Bütün bu şeyleri ve bunun dışında kalanları dilediği gibi yapar.
Enbete ( أنبت )
Ne-be-te fiili; bitmek, çıkmak, filizlenmek, bitkili olmak, ekmek, dikmek, büyütmek anlamlarına gelir. Nebt, nebat ister ağaç gibi gövdesi olsun, ister ot gibi kökü üzerinde olsun yerden çıkan şeye denir. Ancak örfte gövdesi olmayan bitkiler hakkında özelleşmiş bir kavram haline gelmiş olup bu hayatta hayvanların yediği otlara tahsis edilmiş bir mana taşımaktadır. “İnbat” kavramı, gerçekte ise bitki, hayvan ve insan yani her büyüyen hakkında kullanılır. “(Onlar mı hayırlı) yoksa gökleri ve yeri yaratan, gökten size su indiren mi? O suyla, bir ağacını bile bitirmeye gücünüzün yetmediği güzel güzel bahçeler bitirdik. Allah’tan başka bir tanrı mı var! Doğrusu onlar sapıklıkta devam eden bir güruhtur.” “Enbete” kavramının bitkiler ve yerden yetişenler için bir var etme, yaratma olduğu açıkça görülür. Ancak bu kavram; “Rabbi Meryem’e hüsnü kabul gösterdi; onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Zekeriya’yı da onun bakımı ile görevlendirdi. Zekeriya, onun yanına, mabede her girişinde orada bir rızık bulur ve «Ey Meryem, bu sana nereden geliyor?» der; o da: Bu, Allah tarafındandır. Allah, dilediğine sayısız rızık verir, derdi.” ayetinde olduğu gibi güzelliği ve saflığı ifade etmek için mecaz anlamında da kullanılmıştır. Allah sizi yerden bitirdi. Ayetinde insanın bir bitki gibi bitirilişinin ifade edildiğini görüyoruz. Râzî; ‘Sizi arzdan bitirdi, yani babanızı hepinizi yerden bitirdi demekten maksadın; Allah’ın bizleri nutfelerden, nutfeleri nebattan, onu da arzdan yaratmasıdır’ diye yorumlar.
Ce’ale ( جعل )
Sözlükte; yapmak, yaratmak, oluşturmak yerine koymak, yerleştirmek, sebep olmak, hâsıl etmek, anlamlarına gelir. Kur’an-ı Kerimde ise; bir şeyi bir şeyden yaratıp onu oluşturma anlamı taşımaktadır. “Ve Allah, sizin için sizin nefsinizden zevceler (eşler) ve sizin için zevcelerinizden oğullar ve torunlar kıldı.” ayeti buna örnek olarak gösterilebilir. Râzî, “cea’le” lafzının, yaratmak, yapmak, inşa etmek, hâsıl etmek gibi anlamlara geldiğini belirtir. Ayrıca kelimenin gramatik yapısını inceleyen Râzî, iki fiil ile muteaddi olduğu zaman manasının; ‘hâline getirdi’ şeklinde olduğunu söyler. “haleka” ve “cea’le” fiilleri arasında fark olduğunu, “haleka” fiilinin ‘takdir etme’ olduğunu “cea’le” fiilinin ise; bir şeyden başka bir şeyi çıkarıp yaratma ve bir şeyi başka bir şey haline dönüştürme, çevirme gibi manası olduğunu açıklar.
Yararlanılan Kaynaklar
Seyithan Can, Fahreddin Er-Razi’de Yaratılış Teorisi
Gündoğar, Hamdi, Fahreddin er-Râzî’de İnsan Fiilleri
Rağıb el-İsfahani, Mufratedü Elfazi’l-Kur’an
Ulutürk, Veli, Kur’an-ı Kerimde Yaratma Kavramı
Hüseyin Aydın, İlim Felsefe ve Din açısından Yaratılış ve Gayelilik
Sait Şimşek, Yaratılış Olayı
Şahin Efil, İslam ve Batı Düşüncesinde Yaratılış Modelleri
Mevdudî, Kur’an’a Göre Dört Terim
Hüseyin Atay, Kur’an’da İman Esasları ve Kader Sorunu
Sinan Öğe, Allah’tan Âleme İlahi Fiiller
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Seyithan Can’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com