Ortaçağ İslam Düşünürleri Açısından Evrim Teorisi

Evrim Teorisi

Antik Yunan’daki çok önemli bilimsel düşünce temelleri uzun bir süre unutulmaya yüz tutmuştur. Bu miras daha sonra Müslümanlar tarafından tekrar keşfedilmiştir ve Müslümanlar bu mirası belki de tamamen unutulmaktan kurtarmışlardır. Antik Yunan medeniyeti ile karşılaşan Müslüman medeniyeti özellikle 8. ve 13.yy.’larda çok önemli bilimsel çalışmalar yapmıştır. Birçok kaynakta Müslümanların altın çağı olarak geçen bu zaman diliminde Antik Yunan çalışmalarının tesirini fazlasıyla görmek mümkündür. Sorgulayıcı ve araştırmacı bakış açısı ile birlikte devralınan miras, Müslüman medeniyetinin yükselmesine olanak sağlamıştır. Bu dönemde Müslüman bilimciler, canlılığın ortaya çıkışı ve gelişimi ile ilgili kendilerinde mevcut olan görüşlerden farklı olan açıklamalarla da tanışmıştır. Doğaya karşı bu yeni pencereden bakmışlar ve bu fikri kendi bakış açılarıyla hem geliştirmiş hem de daha sonra Avrupa medeniyetine bırakmışlardır. Bunu yaparken Antik Yunan’daki çalışmaları kendi dillerine çevirmiş ve bu çalışmalar üzerine kendi yorumlarını yapmışlardır.

El-Cahiz ( Ebu Osman Amr bin Bahr el-Kinani el-Fukaimi el-Basri)

Müslüman bilimciler arasında canlılığın aşamalı olarak gelişimi ile ilgili konuyu ciddi anlamda ilk ele alan kişi El-Cahiz (M.S 776-868)’dir. Cahiz, Kitabu’l Hayavan adlı eserinde hayvanlarla ilgili uzun bir süre gözlem yaptıktan sonra görüşlerini dile getirmiştir. Cahiz, hayvanları alt gruplara ayırarak basitten karmaşığa doğru sıralamıştır. Ayrıca hayvanları kendi aralarında tür ve cins olarak gruplandırmıştır. Bunlara ek olarak, hayvanlar üzerinde çevrenin etkisini keşfetmiştir. Hayvanların çevreye uyum sağlamak için değiştiklerini ve bu değişimlerini sonraki kuşaklara aktardığını söylemiştir. Cahiz, tüm gözlemlerinden yola çıkarak aşamalı gelişime dair mekanizmayı 3 başlık altında incelemiştir. Bu başlıklar Cahiz tarafından, hayatta kalma mücadelesi, türlerin birbirlerine dönüşmesi ve çevresel etkenler olarak üç ana başlık altında değerlendirilmiştir. Burada başlıklardan ilki olan hayatta kalma mücadelesi ile modern anlamda kullandığımız doğal seleksiyon kavramında benzer yanlar bulmak mümkündür. Cahiz’e göre hayatta kalan canlılar Tanrı’nın ilahi buyruğu sayesinde hayatta kalabilmektedir. Yani güçlü olan hayvan, kendinden daha güçsüz olanları tüketerek hayatta kalabilmektedir.

Bu düzeni kuran ve devamlılığını sağlayan da tanrının kendisidir. Canlıların birbirini yemesi, azalması veya çoğalması, var olması ya da yok olması süreçlerini tanrısal iradenin teşekkülü olarak değerlendirmiştir. Yani tanrısal irade dilediği canlıların hayatta kalmasını sağlamak için yine o canlının avlanmasını, besin bulabilmesini ve beslenmesini sağlar. Bu düzeni doğadaki değişen koşullar değil bizzat tanrının kendisi sağlamaktadır. Cahiz’in yine bu başlıkta değindiği bir diğer konu da canlı türleri arasında bir hayatta kalma mücadelesi olduğudur. Yani türler arasında aşırı çoğalma dengesizlik yaratacağı için bir hayvan için av durumunda olan canlı başka bir hayvan için de avcı durumuna dönüşmektedir. Doğadaki düzen avcıların ava dönüştüğü bir dengede ilerlemektedir.

Cahiz, çağının bilgisine oranla türlerin birbiri arasındaki dönüşümlerine yönelik belki de en keskin ve doğru görüşü sunmuştur. Bir türün çevresel etkilere maruz kalarak tamamen başka bir türe dönüşebileceğini de söylemiştir. Günümüzde adaptasyon olarak nitelendirdiğimiz bu kavram, iyi açıklanmış bir haliyle Cahiz tarafından ele alınmıştır. Çevresel etkilere maruz kalarak, bir türün beslenme, türleşme ve adaptasyona yönelik olarak yeni türlere dönüşebileceği görüşünü savunmuştur. Cahiz’in savunduğu görüş oldukça mantıklı ve doğrudur. Doğada gıda kıtlığı ve gıdaya ulaşmadaki farklılıklar ya da avcılardan kaçabilme yeteneği gibi birçok yetenek tamamen evrimsel gelişmelere bağlıdır.

Cahiz, doğal seçilimde olduğu gibi türlerin adaptasyon ile farklı türlere dönüşmesini de tanrının iradesine ve isteğine bırakmıştır. Ona göre tanrı bir türü çeşitli değişimlere maruz bırakarak başka bir türe dönüştürebilir.
Bunlara ek olarak çevresel etkiler konusunda da önemli açıklamalar yapmaktadır. Beslenme, barınma veya avcılardan kaçma vb. gibi birçok zorunlu unsurun, türlerin çevreye daha iyi uyum sağlama ihtiyacını doğurduğunu söylemiştir. Bu ihtiyaç neticesinde küçük küçük değişimlerin toplanması ve bir sonraki kuşağa aktarılması ile türler arasındaki çevreye adaptasyon sorununun gitgide azaldığını dile getirmiştir. Yani yeni doğan nesillerin çevreye daha uyumlu halde doğduğunu vurgulamıştır. Cahiz’in bu görüşleri gerçekten önemli katkılar olarak
görülmelidir. Mehmet Bayrakdar’a göre Cahiz, hem kendisinden sonra gelecek Müslüman âlimleri hem de teoriyi bilimsel bir yapıya dönüştürecek olan Buffon, Lamarck ve Darwin gibi kişileri fazlasıyla etkilemiştir.

Cahiz, canlılığın gelişimi ile ilgili düşünceleriyle birlikte çoğunlukla zoolojik yönden katkılar yapmıştır. Bu katkıyı biyolojik tespitleriyle de genişletmiştir. Onun çalışmaları kendisinden yüzlerce sene sonra birçok dile çevrilmiştir. Cahiz’in bir diğer katkısı da Müslüman dünyasının dikkatini bu konuya çekmiş olmasıdır. Bu konuyla ilgili daha sonra düşünürler ve din adamları arasında birçok tartışma yapılmıştır. Günümüzde dahi bu konu hala tartışılmaya devam etmektedir. İhvan El-Safa (M.S. 945-985) ise Cahiz’den farklı olarak canlılığın aşamalı olarak gelişimi meselesine biraz daha anti-rastlantısal yaklaşmıştır. Ona göre yaratılışta tek ve geçerli irade tanrının bizzat kendisidir. Doğa bu konuda sadece emirlere itaat eden bir mekanizma gibidir. Bu sebeple doğal seçilimi kabul etmesine rağmen bu mekanizmayı tanrının bir yardımı ve hikmeti olarak görmüştür. Bu görüşlerine ek olarak insanın diğer varlıklara oranla üstünlüklerini ve becerilerini diğer hayvanlara benzetme yoluna gitmiştir. Yani insan, hayvanlardaki bazı becerilerin bir araya getirilmiş halidir, görüşünü savunmuştur. Maymun, vücudunun insana benzemesi ile ön plana çıkarken, papağan, fil ve güvercin aklıyla, arı ise sanatı ile insana ait olan üstünlükleri ayrı ayrı temsil etmektedir. Bu İslam’daki eşref-i mahlûkat∗ terimi ile de birebir uyumludur. Hepsinin üstünlüklerini toplayıp hepsinden üstün sayılan varlık görüşü bu açıdan İslami kökenlidir.

Ayrıca türler de kendi aralarında ilişkilendirilmiştir. Yani türün son hali ile ilk hali arasında bağlantı olduğunu belirtmiştir. Buna göre inorganik maddeler toprağın, toprak bitkilerin, bitkiler hayvanların, hayvanlar insanların, insanlar da meleklerin oluşmasında önemli roller üstlenmişlerdir. Bu düşüncelerine paralel olarak hayvanlar arasında insani özelliklere en yakın bulunan hayvanı ise maymun olarak göstermiştir. Kendisi görüşleri ile birlikte canlılığın aşamalı olarak gelişimi düşüncesini materyalist temelden tamamen İslami bir tabana taşımıştır. Canlılar arasında dönüşüm ve türleşme ilişkisini benimsemiş ve bunu İslami kavramlarla açıklamaya çalışmıştır. Düşünceleri ile birlikte kendisinden sonra geleceklere, İslami temellere dayalı olarak açıklanmış olan, canlılığın aşamalı bir şekilde oluştuğuna dair görüşünü bırakmıştır. Canlılığın meydana gelmesi konusunda Farabi (M.S. 870-950) de görüş bildirmiştir. Onun canlılığın gelişimine dair düşüncelerine El- Medinetü’l Fazıla adlı eserinin “Var olmada maddi cisimlerin mertebeleri hakkında” başlığı altındaki bölümünden ulaşmaktayız.

Farabi varlıkları var oluş sırasına göre sınıflandırmıştır. Ona göre en alt katmanda olan varlık ilk maddi varlık olarak nitelendirilmiştir. Burada bahsedilen ilk maddi varlık zamanla gelişerek ve dönüşerek daha üst mertebedeki canlılara dönüşmüştür. Farabi burada kademeli bir dönüşümden bahsetmektedir. Dönüşüm neticesinde de varlıkların rütbelere ayrıldığı bir hiyerarşi kurmuştur. Farabi’ye göre ilk teşekkül eden varlıktan sonra maden, ondan sonra bitkiler, ondan sonra konuşamayan hayvanlar, en son olarak da konuşabilen hayvanlar ortaya çıkmıştır. Varlıkları bu şekilde bir hiyerarşi içine sokmuştur. Farabi bunlara ek olarak dünya
içerisinde yaşayan canlılar arasında hayatta kalma savaşı olduğunu söyler. Canlılar hem kendi türünün varlığını hem de kendi hayatını sürdürmek için diğer bir canlının yaşamına son vermektedir. Başka bir varlıkta aynı şeyi kendisi için yapar ve bu şey sürekli tekrarlanır. Farabi canlıların yaratıldıkları ilk halleriyle değil aşamalı olarak geliştiğini söylemiştir. Bunu da zaman içerisinde canlıların birbirine dönüşmesi ile açıklamaktadır.
Farabi’nin canlılar arasındaki hiyerarşik düzeni ise kendisinden sonra gelecek âlimler için önemli bir katkı olmuştur.

Canlılığın oluşması ile ilgili İbn-i Miskeveyh (M.S. 920-1020) görüşlerini El-Taharet, Tahzib- El-Ahlak ve El- Fevz el-Aşğar adlı eserlerinde dile getirmiştir. Ona göre hayvanlar âleminde ve hayvanların en üst mertebesinde insana benzeyen bir hayvan vardır. Bu canlı hem insana hem de maymuna benzemektedir. Hayvanlar âlemindeki en üst katmana da daha sonra dil, zekâ vb. yetenekler kazanan insan geçmiştir. Miskeveyh, aşamalı bir gelişmeden bahseder ve canlıların oluşumunu cansız maddeden bitkiye, bitkiden hayvana, hayvandan maymuna ve son olarak da maymundan insana olacak şekilde sıralamıştır. Ona göre Tanrı maddeyi yaratır, ardından madde suya ve buhara dönüşür. Sonra mineraller meydana gelir ve bu minerallerden de bitkiler oluşur. Bitkiler de uzun bir zaman sonra hayvansı özellikler taşıyan canlıya dönüşür ve bunların erkek ve dişi şeklinde cinsiyetleri olur.

İbn-i Miskeveyh’e göre bu şekilde gelişen ilk canlı hurma ağacıdır. Hurma ağacı kazandığı özellikler neticesiyle
bitkiler âleminin en üst, hayvanlar âleminin de en alt seviyesinde sayılmıştır. Bitkiler de lif ve köklerinden koparak hayvanlar âleminin ilk aşamasını oluşturmuştur. Hayvanlarda ise en üst seviyedeki canlılar gruplandırılmıştır. Mesela 4 ayaklı hayvanlarda en üst seviyeye at konulmuştur. Kuşlarda ise kartal konulmuştur. İnsandan önceki son sınırda ise maymunlar yer almaktadır. Tüm bu görüşlerinin temelinde doğada değişim ve dönüşümleri gözlemesi yatmaktadır. Canlılar âlemi içerisinde olan her tür, daha önce farklı sınıfa ait türler arasından gelişerek başka bir canlıya dönüşmüştür. İbn-i Miskeveyh’in bütün canlıların ortak bir maddeden türeyerek ve sınıflara ayrılarak meydana geldiğini söylemesi ise çok önemli bir katkıdır.

Evrim Teorisi ve Canlılık Kavramı

Canlılık üzerine İbn El-Heysem (M.S. 965-1039) ise aşamalı bir türleşmeyi savunmuştur. Ona göre yaratılış maddi dünyada meydana gelmiştir. İnsan, insan olmadan önce bazı merhalelerden geçmiştir. Bu aşamalar; öküz, eşek, at ve maymundur. Maymun mertebesinden sonra da insan dediğimiz eşref-i mahlûkat meydana gelmiştir. Heysem’in asıl uzmanlığı fizik, matematik ve optik bilimi gibi konular olduğu için bu mesele üzerine fazla eğilmemiştir fakat kısa da olsa bu düşünceye karşı kayıtsız kalamayarak fikrini belirtmiştir. Canlılığın meydana gelmesi ile ilgili Ragıb El- İsfahani (M.S. yak. 954- 1033) ise dünyada yaratıcı tarafından düzenlenen ve belli bir amaca yönelik olarak gerçekleştirilen bir sistemi kabul etmektedir. Yani ona göre dünya yaratıcı tarafından sonunda insanın ortaya çıkması muradıyla belli bir değişim ve dönüşüme uğratılmıştır. Ona göre yaratıcı güç insanı yaratmak için canlıları uzunca bir süre değişim ve dönüşüm mekanizmasından geçirmiştir. İnsandan önce yaratılan bitkiler ve hayvanlar gibi bütün oluşlardan maksat insanı meydana getirecek olan ortamı hazırlamak içindir.

Ragıb El- İsfahani ayrıca varlıkların davranışsal yönden de insana benzer özellikleri olduğunu belirtmiştir. İnsanın oburluğunu, pintiliğini ve taklitçiliğini sırasıyla domuz, köpek ve maymuna benzetir. Hayvanların bu davranışlarının insanda da olduğunu söylemiştir. Ragıp El-İsfahani’nin görüşü canlılığın değişimi ve dönüşümünün belli bir zamanda ve belli bir amaç doğrultusunda olduğuna yöneliktir. İnsanı meydana getirmek için gerçekleştirilen eylemler, insan meydana geldikten sonra da onu hayatta tutmak için işlevini yerine getirmeye devam etmektedir. Yani yaratılış sistemi insanın yaratılması ve varlığını sürdürmesi için düzenlenen bir yapıda ele alınmıştır. Seyyid Emir Ali ve Turka El-İsfehani ise canlılığın oluşumu ile ilgili olarak yaratılışın en alt safhasına madenleri yerleştirmiştir. Buna göre madenlerden bitkiler, bitkilerden hayvanlar ve onlardan da insan meydana gelmiştir. Kendilerinden sonra gelen Nasır El- Din Tusi (M.S. 1201-1274), Mevlana Celaleddin-i Rumi (1207-1273) ve Zekeriya Bin Muhammed El- Kazvini (1203-1283) gibi birçok âlim benzer görüşlere sahip olduğu için birlikte ele alınmıştır.

ortaçağ islam düşünürleri açısından evrim teorisi

Bu âlimlerin ortak görüşleri ile birlikte Turka El- İsfehani’nin önemli bir tespiti de vardır. Ona göre günümüzde türler arasında ara geçiş formları dediğimiz canlılar vardır. Mantarlar, maden ile bitki arasında, hurma ağacı bitki ile hayvan arasında, maymunlar da hayvan ve insan arasında geçiş formları olarak gösterilmiştir. Bu ayrımlar bugün için ilkel görünebilir fakat canlılar arasındaki geçiş türleri ilk kez bu kadar net belirlenmiştir. Ara geçiş formları düşüncesi açısından da önemli bir gelişme olarak değerlendirilebilir. İbn-i Haldun (M.S. 1332-1406) tarih felsefesinin kurucusu olarak tanınmıştır fakat onun bilime yaklaşımı çok yönlü olmuştur. Kendisinin canlılığın oluşumu hakkındaki fikri ise toplumlara bakış açısı gibi aşamalı bir görüştür. Ona göre toplumlar doğar, gelişir, olgunlaşır ve ölür. Toplumların ve canlıların oluşması konusunda ise coğrafi şartlara fazlasıyla dikkat çekmiştir.

Coğrafi şartların iklim üzerindeki etkisini görerek, fiziksel açıdan oluşan farklılıklara yönelmiştir. Zenciler üzerine yaptığı tespitte onların sıcak yerlerde yaşamasının hem davranışsal etkilerine hem de iklimin, fiziksel yapıda değişiklikler yaratmasına dikkat çeker. İnsanın gelişimine de dikkat çeken büyük düşünür onun madenden sonra belli aşamalarla maymun ve sonra insan olma gibi aşamalardan geçtiğini söylemektedir. İbn-i Haldun, canlıların aşamalı olarak gelişimine dair kendisinden önceki görüşleri genel olarak tekrar etmiştir. Farklı olarak iklim şartlarının toplumlar ve insan açısından önemine dikkat çekmiştir. İnsan renklerinin kalıcı olarak aktarılmasında iklimin zorlayıcı rolüne dikkat çekmiştir. Kınalızade Ali Efendi (M.S. 1510-1571) İlk kez Türkçe olarak canlılığın aşamalı olarak gelişimine dair düşünceden bahseden kişidir. Bu konuda kendisinden önceki görüşlerinin aynısını yani maddi varlık, maden, bitkiler ve hayvanlardan sonra insanın meydana gelmesi görüşünü tekrar eder. Onun asıl katkısı maymundan insana geçerken bir ara geçiş bulmasıdır. Vahşi insan (nesnas) adını verdiği bu canlı daha sonra Osmanlı’da evrim teorisine dair görüş ve değerlendirmelere oldukça etki etmiştir. Burada ismi geçen vahşi insan denilen canlı, hem maymun hem insan özelliklerini taşıyan ama ikisini de tam olarak temsil etmeyen bir canlıdır.

Canlılığın ortaya çıkmasıyla ilgili Hazini (1077), Kutubi ve El- Kadir Mirza Bidel ise aynı görüşe sahip oldukları için ortak bir başlıkta ele alınmıştır. Hazini, canlılığın aşamalı olarak gelişimi ile türlerin dönüşümü fikrini metal cisimlerin zamanla birbirine dönüştüğü gibi canlıların da dönüşebileceği fikrinden yola çıkarak kabul eder. Aşamalı şekilde ilerleyen bir sürecin varlığını kabul etmiştir. Kutubi ise yine aşamalı bir gelişim fikrini tekrar ederek, maymunların hayvanlar ve insanlar arasında bir geçişi temsil ettiğini söylemektedir. Son olarak El-Kadir Mirza Bidel’de âdem cinsinin ve âdemin bizzat kendisinin insan olmadan önce maymun cinsinin bir üyesi olduğunu kabul etmiştir. Ünlü Türk düşünür Erzurumlu İbrahim Hakkı (M.S. 1703-1780) birçok alanda eser vermiştir. Eserleri arasında en ünlülerinden biri olan “Marifetname” adlı çalışmasında canlılığın aşamalı olarak gelişiminden de bahsetmiştir. Ona göre kâinatın ilk mertebesi toprak son mertebesi temiz nefstir. En alttan en üste mertebeleri bu şekilde sıralandırmıştır. Canlılığın gelişimi konusunda ise ilk maddi varlık olan madenlerin, başının toprak ve suya, sonunun ise bitkiye gittiğini söylemiştir. Ona göre hayvanların da başlangıcı bitkiye sonu ise insana gitmektedir. Yani burada bitki ve hayvan sınıfları arasında ilk hal ve son hal durumlarını göstererek canlılığın oluşumuna dair bakış açısını sunmuştur. Canlılık ona göre cansız madde ile başlayıp canlı maddeye geçmiştir. Bundan sonra da basit yapılı canlılar meydana gelmiş ve bu canlılar da zaman içerisinde daha karmaşık yapılı canlılar meydana getirmiştir.

Erzurumlu İbrahim Hakkı, bu düşüncelerine ek olarak canlılığın oluşumunu üç aşamaya ayırmıştır. Bunlar: birleşim, derece ve dönüşümdür. Madenle ve bitki arasına ara tür olarak mercan türünü yerleştirmiştir. Bitki ile hayvan arasına hurma ağacını, hayvan ve insan arasına da kendisinden önce de dile getirilen nesnası yani vahşi insanı koymuştur. Ona göre tüm bu dönüşüm ve değişimler maksatlı bir şekilde sonunda insanın yaratılması murad edilerek Tanrı tarafından yapılmıştır. Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın dile getirdiği görüşler daha sonra Osmanlı aydınları arasından evrim teorisini İslami görüşe aykırı olarak değerlendirmeyenler için önemli bir dayanak noktası olacaktır. İslam âlimleri uzun bir zaman boyunca aşamalı bir şekilde oluşan canlılık düşüncesini hem benimsemiş hem de bu düşünceyi bilimsel bir temele oturtacak olan Avrupa medeniyetine taşımıştır. Antik Yunan düşünürlerinden aldıkları canlılığın aşamalı olarak gelişimi fikrini incelemiş ve geliştirmişlerdir. İslam âlimleri genel olarak materyalist temelde gelişen Antik Yunan’daki canlıların gelişimi ve çeşitlenmesi düşüncesini İslami temellere uyarlayarak yorumlamışlardır.

Yaratılışta sürekli olarak bir değişim ve gelişim olduğu görüşünü ise desteklemişlerdir. Ayrıca bu dönemdeki âlimler yaratılışın tek bir kökenden geldiği ve değişime uğradığı görüşünü de genel olarak benimsemişlerdir. Yani belli özellikler zamanla birikerek yeni türler meydana getirmiştir. Aşamalı bir şekilde doğal şartların da zorlaması ile canlılar ortama uyum sağlamak için gelişmişlerdir. Âlimlerden bazıları türler arasında bugünkü tabirle ara form
diyebileceğimiz bir evrim mekanizması düşünmüşlerdir. İnsan ve hayvan davranışlarının benzediğini söyleyerek bu canlıların ortak bir temelden geldiklerini de savunmuşlardır. Özellikle İbn-i Haldun ile birlikte coğrafi şartların canlılar üzerinde ne kadar belirleyici olduğuna dair görüş ortaya çıkmıştır. Âlimlerin ortak bir payda da buluştuğu bir diğer önemli nokta da doğadaki amansız mücadeledir. Hayatta kalma mücadelesi için av-avcı pozisyonunda
olan hayvanlara bakarak, güçlü olanın hayatta kaldığı düşünceyi desteklemişlerdir. Güçlü olanın güçlülüğü de değişen ortam şartlarına yani doğaya ne kadar uyumlu olabildiği ile ölçülmüştür. İslam düşünürleri insanın insan olmadan önce varlık âleminde bitki ve hayvan köklerinden geldiğini de savunmuşlardır. Cansız maddelerden canlı maddelere geçiş ile birlikte canlılığın başladığı ve devam ettiği de âlimlerin birçoğunun ortak görüşüdür.

Görüldüğü üzere İslam âlimleri temelde iki konu üzerinde tamamen ittifak halindedir. Bunlar; aşamalı bir şekilde canlıların gelişmesi ve doğadaki amansız mücadeledir. Bu iki fikir Avrupa’da yaşanacak olan bilimsel aydınlanma ile birlikte tekrar ele alınmıştır. Hem Antik Yunan düşünürleri hem de Müslüman âlimlerin katkısıyla oldukça mesafe kat eden canlılığın aşamalı olarak gelişimi fikri, yeni yükselecek olan Avrupa medeniyetine miras bırakılmıştır. Bu fikir ilerleyen süreçte Avrupa’da deney ve gözleme dayalı olarak bilimsel bir temelde ele alınacaktır.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Bilim – Din İlişkilerine Etki Eden Faktörler

Evrim Teorisi – Vikipedi

Kaynak

Deniz Gültekin, Modernleşme Döneminde Osmanlı Düşünce Dünyasında Evrim Teorisi Tartışmaları

 

*Bu çalışmanın tüm hakları, Deniz Gültekin’e aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@hotmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir