Kategori arşivi: Felsefe

Ortaçağ İslam Düşünürleri Açısından Evrim Teorisi

Evrim Teorisi

Antik Yunan’daki çok önemli bilimsel düşünce temelleri uzun bir süre unutulmaya yüz tutmuştur. Bu miras daha sonra Müslümanlar tarafından tekrar keşfedilmiştir ve Müslümanlar bu mirası belki de tamamen unutulmaktan kurtarmışlardır. Antik Yunan medeniyeti ile karşılaşan Müslüman medeniyeti özellikle 8. ve 13.yy.’larda çok önemli bilimsel çalışmalar yapmıştır. Birçok kaynakta Müslümanların altın çağı olarak geçen bu zaman diliminde Antik Yunan çalışmalarının tesirini fazlasıyla görmek mümkündür. Sorgulayıcı ve araştırmacı bakış açısı ile birlikte devralınan miras, Müslüman medeniyetinin yükselmesine olanak sağlamıştır. Bu dönemde Müslüman bilimciler, canlılığın ortaya çıkışı ve gelişimi ile ilgili kendilerinde mevcut olan görüşlerden farklı olan açıklamalarla da tanışmıştır. Doğaya karşı bu yeni pencereden bakmışlar ve bu fikri kendi bakış açılarıyla hem geliştirmiş hem de daha sonra Avrupa medeniyetine bırakmışlardır. Bunu yaparken Antik Yunan’daki çalışmaları kendi dillerine çevirmiş ve bu çalışmalar üzerine kendi yorumlarını yapmışlardır.

El-Cahiz ( Ebu Osman Amr bin Bahr el-Kinani el-Fukaimi el-Basri)

Müslüman bilimciler arasında canlılığın aşamalı olarak gelişimi ile ilgili konuyu ciddi anlamda ilk ele alan kişi El-Cahiz (M.S 776-868)’dir. Cahiz, Kitabu’l Hayavan adlı eserinde hayvanlarla ilgili uzun bir süre gözlem yaptıktan sonra görüşlerini dile getirmiştir. Cahiz, hayvanları alt gruplara ayırarak basitten karmaşığa doğru sıralamıştır. Ayrıca hayvanları kendi aralarında tür ve cins olarak gruplandırmıştır. Bunlara ek olarak, hayvanlar üzerinde çevrenin etkisini keşfetmiştir. Hayvanların çevreye uyum sağlamak için değiştiklerini ve bu değişimlerini sonraki kuşaklara aktardığını söylemiştir. Cahiz, tüm gözlemlerinden yola çıkarak aşamalı gelişime dair mekanizmayı 3 başlık altında incelemiştir. Bu başlıklar Cahiz tarafından, hayatta kalma mücadelesi, türlerin birbirlerine dönüşmesi ve çevresel etkenler olarak üç ana başlık altında değerlendirilmiştir. Burada başlıklardan ilki olan hayatta kalma mücadelesi ile modern anlamda kullandığımız doğal seleksiyon kavramında benzer yanlar bulmak mümkündür. Cahiz’e göre hayatta kalan canlılar Tanrı’nın ilahi buyruğu sayesinde hayatta kalabilmektedir. Yani güçlü olan hayvan, kendinden daha güçsüz olanları tüketerek hayatta kalabilmektedir.

Bu düzeni kuran ve devamlılığını sağlayan da tanrının kendisidir. Canlıların birbirini yemesi, azalması veya çoğalması, var olması ya da yok olması süreçlerini tanrısal iradenin teşekkülü olarak değerlendirmiştir. Yani tanrısal irade dilediği canlıların hayatta kalmasını sağlamak için yine o canlının avlanmasını, besin bulabilmesini ve beslenmesini sağlar. Bu düzeni doğadaki değişen koşullar değil bizzat tanrının kendisi sağlamaktadır. Cahiz’in yine bu başlıkta değindiği bir diğer konu da canlı türleri arasında bir hayatta kalma mücadelesi olduğudur. Yani türler arasında aşırı çoğalma dengesizlik yaratacağı için bir hayvan için av durumunda olan canlı başka bir hayvan için de avcı durumuna dönüşmektedir. Doğadaki düzen avcıların ava dönüştüğü bir dengede ilerlemektedir.

Cahiz, çağının bilgisine oranla türlerin birbiri arasındaki dönüşümlerine yönelik belki de en keskin ve doğru görüşü sunmuştur. Bir türün çevresel etkilere maruz kalarak tamamen başka bir türe dönüşebileceğini de söylemiştir. Günümüzde adaptasyon olarak nitelendirdiğimiz bu kavram, iyi açıklanmış bir haliyle Cahiz tarafından ele alınmıştır. Çevresel etkilere maruz kalarak, bir türün beslenme, türleşme ve adaptasyona yönelik olarak yeni türlere dönüşebileceği görüşünü savunmuştur. Cahiz’in savunduğu görüş oldukça mantıklı ve doğrudur. Doğada gıda kıtlığı ve gıdaya ulaşmadaki farklılıklar ya da avcılardan kaçabilme yeteneği gibi birçok yetenek tamamen evrimsel gelişmelere bağlıdır.

Cahiz, doğal seçilimde olduğu gibi türlerin adaptasyon ile farklı türlere dönüşmesini de tanrının iradesine ve isteğine bırakmıştır. Ona göre tanrı bir türü çeşitli değişimlere maruz bırakarak başka bir türe dönüştürebilir.
Bunlara ek olarak çevresel etkiler konusunda da önemli açıklamalar yapmaktadır. Beslenme, barınma veya avcılardan kaçma vb. gibi birçok zorunlu unsurun, türlerin çevreye daha iyi uyum sağlama ihtiyacını doğurduğunu söylemiştir. Bu ihtiyaç neticesinde küçük küçük değişimlerin toplanması ve bir sonraki kuşağa aktarılması ile türler arasındaki çevreye adaptasyon sorununun gitgide azaldığını dile getirmiştir. Yani yeni doğan nesillerin çevreye daha uyumlu halde doğduğunu vurgulamıştır. Cahiz’in bu görüşleri gerçekten önemli katkılar olarak
görülmelidir. Mehmet Bayrakdar’a göre Cahiz, hem kendisinden sonra gelecek Müslüman âlimleri hem de teoriyi bilimsel bir yapıya dönüştürecek olan Buffon, Lamarck ve Darwin gibi kişileri fazlasıyla etkilemiştir.

Cahiz, canlılığın gelişimi ile ilgili düşünceleriyle birlikte çoğunlukla zoolojik yönden katkılar yapmıştır. Bu katkıyı biyolojik tespitleriyle de genişletmiştir. Onun çalışmaları kendisinden yüzlerce sene sonra birçok dile çevrilmiştir. Cahiz’in bir diğer katkısı da Müslüman dünyasının dikkatini bu konuya çekmiş olmasıdır. Bu konuyla ilgili daha sonra düşünürler ve din adamları arasında birçok tartışma yapılmıştır. Günümüzde dahi bu konu hala tartışılmaya devam etmektedir. İhvan El-Safa (M.S. 945-985) ise Cahiz’den farklı olarak canlılığın aşamalı olarak gelişimi meselesine biraz daha anti-rastlantısal yaklaşmıştır. Ona göre yaratılışta tek ve geçerli irade tanrının bizzat kendisidir. Doğa bu konuda sadece emirlere itaat eden bir mekanizma gibidir. Bu sebeple doğal seçilimi kabul etmesine rağmen bu mekanizmayı tanrının bir yardımı ve hikmeti olarak görmüştür. Bu görüşlerine ek olarak insanın diğer varlıklara oranla üstünlüklerini ve becerilerini diğer hayvanlara benzetme yoluna gitmiştir. Yani insan, hayvanlardaki bazı becerilerin bir araya getirilmiş halidir, görüşünü savunmuştur. Maymun, vücudunun insana benzemesi ile ön plana çıkarken, papağan, fil ve güvercin aklıyla, arı ise sanatı ile insana ait olan üstünlükleri ayrı ayrı temsil etmektedir. Bu İslam’daki eşref-i mahlûkat∗ terimi ile de birebir uyumludur. Hepsinin üstünlüklerini toplayıp hepsinden üstün sayılan varlık görüşü bu açıdan İslami kökenlidir.

Ayrıca türler de kendi aralarında ilişkilendirilmiştir. Yani türün son hali ile ilk hali arasında bağlantı olduğunu belirtmiştir. Buna göre inorganik maddeler toprağın, toprak bitkilerin, bitkiler hayvanların, hayvanlar insanların, insanlar da meleklerin oluşmasında önemli roller üstlenmişlerdir. Bu düşüncelerine paralel olarak hayvanlar arasında insani özelliklere en yakın bulunan hayvanı ise maymun olarak göstermiştir. Kendisi görüşleri ile birlikte canlılığın aşamalı olarak gelişimi düşüncesini materyalist temelden tamamen İslami bir tabana taşımıştır. Canlılar arasında dönüşüm ve türleşme ilişkisini benimsemiş ve bunu İslami kavramlarla açıklamaya çalışmıştır. Düşünceleri ile birlikte kendisinden sonra geleceklere, İslami temellere dayalı olarak açıklanmış olan, canlılığın aşamalı bir şekilde oluştuğuna dair görüşünü bırakmıştır. Canlılığın meydana gelmesi konusunda Farabi (M.S. 870-950) de görüş bildirmiştir. Onun canlılığın gelişimine dair düşüncelerine El- Medinetü’l Fazıla adlı eserinin “Var olmada maddi cisimlerin mertebeleri hakkında” başlığı altındaki bölümünden ulaşmaktayız.

Farabi varlıkları var oluş sırasına göre sınıflandırmıştır. Ona göre en alt katmanda olan varlık ilk maddi varlık olarak nitelendirilmiştir. Burada bahsedilen ilk maddi varlık zamanla gelişerek ve dönüşerek daha üst mertebedeki canlılara dönüşmüştür. Farabi burada kademeli bir dönüşümden bahsetmektedir. Dönüşüm neticesinde de varlıkların rütbelere ayrıldığı bir hiyerarşi kurmuştur. Farabi’ye göre ilk teşekkül eden varlıktan sonra maden, ondan sonra bitkiler, ondan sonra konuşamayan hayvanlar, en son olarak da konuşabilen hayvanlar ortaya çıkmıştır. Varlıkları bu şekilde bir hiyerarşi içine sokmuştur. Farabi bunlara ek olarak dünya
içerisinde yaşayan canlılar arasında hayatta kalma savaşı olduğunu söyler. Canlılar hem kendi türünün varlığını hem de kendi hayatını sürdürmek için diğer bir canlının yaşamına son vermektedir. Başka bir varlıkta aynı şeyi kendisi için yapar ve bu şey sürekli tekrarlanır. Farabi canlıların yaratıldıkları ilk halleriyle değil aşamalı olarak geliştiğini söylemiştir. Bunu da zaman içerisinde canlıların birbirine dönüşmesi ile açıklamaktadır.
Farabi’nin canlılar arasındaki hiyerarşik düzeni ise kendisinden sonra gelecek âlimler için önemli bir katkı olmuştur.

Canlılığın oluşması ile ilgili İbn-i Miskeveyh (M.S. 920-1020) görüşlerini El-Taharet, Tahzib- El-Ahlak ve El- Fevz el-Aşğar adlı eserlerinde dile getirmiştir. Ona göre hayvanlar âleminde ve hayvanların en üst mertebesinde insana benzeyen bir hayvan vardır. Bu canlı hem insana hem de maymuna benzemektedir. Hayvanlar âlemindeki en üst katmana da daha sonra dil, zekâ vb. yetenekler kazanan insan geçmiştir. Miskeveyh, aşamalı bir gelişmeden bahseder ve canlıların oluşumunu cansız maddeden bitkiye, bitkiden hayvana, hayvandan maymuna ve son olarak da maymundan insana olacak şekilde sıralamıştır. Ona göre Tanrı maddeyi yaratır, ardından madde suya ve buhara dönüşür. Sonra mineraller meydana gelir ve bu minerallerden de bitkiler oluşur. Bitkiler de uzun bir zaman sonra hayvansı özellikler taşıyan canlıya dönüşür ve bunların erkek ve dişi şeklinde cinsiyetleri olur.

İbn-i Miskeveyh’e göre bu şekilde gelişen ilk canlı hurma ağacıdır. Hurma ağacı kazandığı özellikler neticesiyle
bitkiler âleminin en üst, hayvanlar âleminin de en alt seviyesinde sayılmıştır. Bitkiler de lif ve köklerinden koparak hayvanlar âleminin ilk aşamasını oluşturmuştur. Hayvanlarda ise en üst seviyedeki canlılar gruplandırılmıştır. Mesela 4 ayaklı hayvanlarda en üst seviyeye at konulmuştur. Kuşlarda ise kartal konulmuştur. İnsandan önceki son sınırda ise maymunlar yer almaktadır. Tüm bu görüşlerinin temelinde doğada değişim ve dönüşümleri gözlemesi yatmaktadır. Canlılar âlemi içerisinde olan her tür, daha önce farklı sınıfa ait türler arasından gelişerek başka bir canlıya dönüşmüştür. İbn-i Miskeveyh’in bütün canlıların ortak bir maddeden türeyerek ve sınıflara ayrılarak meydana geldiğini söylemesi ise çok önemli bir katkıdır.

Evrim Teorisi ve Canlılık Kavramı

Canlılık üzerine İbn El-Heysem (M.S. 965-1039) ise aşamalı bir türleşmeyi savunmuştur. Ona göre yaratılış maddi dünyada meydana gelmiştir. İnsan, insan olmadan önce bazı merhalelerden geçmiştir. Bu aşamalar; öküz, eşek, at ve maymundur. Maymun mertebesinden sonra da insan dediğimiz eşref-i mahlûkat meydana gelmiştir. Heysem’in asıl uzmanlığı fizik, matematik ve optik bilimi gibi konular olduğu için bu mesele üzerine fazla eğilmemiştir fakat kısa da olsa bu düşünceye karşı kayıtsız kalamayarak fikrini belirtmiştir. Canlılığın meydana gelmesi ile ilgili Ragıb El- İsfahani (M.S. yak. 954- 1033) ise dünyada yaratıcı tarafından düzenlenen ve belli bir amaca yönelik olarak gerçekleştirilen bir sistemi kabul etmektedir. Yani ona göre dünya yaratıcı tarafından sonunda insanın ortaya çıkması muradıyla belli bir değişim ve dönüşüme uğratılmıştır. Ona göre yaratıcı güç insanı yaratmak için canlıları uzunca bir süre değişim ve dönüşüm mekanizmasından geçirmiştir. İnsandan önce yaratılan bitkiler ve hayvanlar gibi bütün oluşlardan maksat insanı meydana getirecek olan ortamı hazırlamak içindir.

Ragıb El- İsfahani ayrıca varlıkların davranışsal yönden de insana benzer özellikleri olduğunu belirtmiştir. İnsanın oburluğunu, pintiliğini ve taklitçiliğini sırasıyla domuz, köpek ve maymuna benzetir. Hayvanların bu davranışlarının insanda da olduğunu söylemiştir. Ragıp El-İsfahani’nin görüşü canlılığın değişimi ve dönüşümünün belli bir zamanda ve belli bir amaç doğrultusunda olduğuna yöneliktir. İnsanı meydana getirmek için gerçekleştirilen eylemler, insan meydana geldikten sonra da onu hayatta tutmak için işlevini yerine getirmeye devam etmektedir. Yani yaratılış sistemi insanın yaratılması ve varlığını sürdürmesi için düzenlenen bir yapıda ele alınmıştır. Seyyid Emir Ali ve Turka El-İsfehani ise canlılığın oluşumu ile ilgili olarak yaratılışın en alt safhasına madenleri yerleştirmiştir. Buna göre madenlerden bitkiler, bitkilerden hayvanlar ve onlardan da insan meydana gelmiştir. Kendilerinden sonra gelen Nasır El- Din Tusi (M.S. 1201-1274), Mevlana Celaleddin-i Rumi (1207-1273) ve Zekeriya Bin Muhammed El- Kazvini (1203-1283) gibi birçok âlim benzer görüşlere sahip olduğu için birlikte ele alınmıştır.

ortaçağ islam düşünürleri açısından evrim teorisi

Bu âlimlerin ortak görüşleri ile birlikte Turka El- İsfehani’nin önemli bir tespiti de vardır. Ona göre günümüzde türler arasında ara geçiş formları dediğimiz canlılar vardır. Mantarlar, maden ile bitki arasında, hurma ağacı bitki ile hayvan arasında, maymunlar da hayvan ve insan arasında geçiş formları olarak gösterilmiştir. Bu ayrımlar bugün için ilkel görünebilir fakat canlılar arasındaki geçiş türleri ilk kez bu kadar net belirlenmiştir. Ara geçiş formları düşüncesi açısından da önemli bir gelişme olarak değerlendirilebilir. İbn-i Haldun (M.S. 1332-1406) tarih felsefesinin kurucusu olarak tanınmıştır fakat onun bilime yaklaşımı çok yönlü olmuştur. Kendisinin canlılığın oluşumu hakkındaki fikri ise toplumlara bakış açısı gibi aşamalı bir görüştür. Ona göre toplumlar doğar, gelişir, olgunlaşır ve ölür. Toplumların ve canlıların oluşması konusunda ise coğrafi şartlara fazlasıyla dikkat çekmiştir.

Coğrafi şartların iklim üzerindeki etkisini görerek, fiziksel açıdan oluşan farklılıklara yönelmiştir. Zenciler üzerine yaptığı tespitte onların sıcak yerlerde yaşamasının hem davranışsal etkilerine hem de iklimin, fiziksel yapıda değişiklikler yaratmasına dikkat çeker. İnsanın gelişimine de dikkat çeken büyük düşünür onun madenden sonra belli aşamalarla maymun ve sonra insan olma gibi aşamalardan geçtiğini söylemektedir. İbn-i Haldun, canlıların aşamalı olarak gelişimine dair kendisinden önceki görüşleri genel olarak tekrar etmiştir. Farklı olarak iklim şartlarının toplumlar ve insan açısından önemine dikkat çekmiştir. İnsan renklerinin kalıcı olarak aktarılmasında iklimin zorlayıcı rolüne dikkat çekmiştir. Kınalızade Ali Efendi (M.S. 1510-1571) İlk kez Türkçe olarak canlılığın aşamalı olarak gelişimine dair düşünceden bahseden kişidir. Bu konuda kendisinden önceki görüşlerinin aynısını yani maddi varlık, maden, bitkiler ve hayvanlardan sonra insanın meydana gelmesi görüşünü tekrar eder. Onun asıl katkısı maymundan insana geçerken bir ara geçiş bulmasıdır. Vahşi insan (nesnas) adını verdiği bu canlı daha sonra Osmanlı’da evrim teorisine dair görüş ve değerlendirmelere oldukça etki etmiştir. Burada ismi geçen vahşi insan denilen canlı, hem maymun hem insan özelliklerini taşıyan ama ikisini de tam olarak temsil etmeyen bir canlıdır.

Canlılığın ortaya çıkmasıyla ilgili Hazini (1077), Kutubi ve El- Kadir Mirza Bidel ise aynı görüşe sahip oldukları için ortak bir başlıkta ele alınmıştır. Hazini, canlılığın aşamalı olarak gelişimi ile türlerin dönüşümü fikrini metal cisimlerin zamanla birbirine dönüştüğü gibi canlıların da dönüşebileceği fikrinden yola çıkarak kabul eder. Aşamalı şekilde ilerleyen bir sürecin varlığını kabul etmiştir. Kutubi ise yine aşamalı bir gelişim fikrini tekrar ederek, maymunların hayvanlar ve insanlar arasında bir geçişi temsil ettiğini söylemektedir. Son olarak El-Kadir Mirza Bidel’de âdem cinsinin ve âdemin bizzat kendisinin insan olmadan önce maymun cinsinin bir üyesi olduğunu kabul etmiştir. Ünlü Türk düşünür Erzurumlu İbrahim Hakkı (M.S. 1703-1780) birçok alanda eser vermiştir. Eserleri arasında en ünlülerinden biri olan “Marifetname” adlı çalışmasında canlılığın aşamalı olarak gelişiminden de bahsetmiştir. Ona göre kâinatın ilk mertebesi toprak son mertebesi temiz nefstir. En alttan en üste mertebeleri bu şekilde sıralandırmıştır. Canlılığın gelişimi konusunda ise ilk maddi varlık olan madenlerin, başının toprak ve suya, sonunun ise bitkiye gittiğini söylemiştir. Ona göre hayvanların da başlangıcı bitkiye sonu ise insana gitmektedir. Yani burada bitki ve hayvan sınıfları arasında ilk hal ve son hal durumlarını göstererek canlılığın oluşumuna dair bakış açısını sunmuştur. Canlılık ona göre cansız madde ile başlayıp canlı maddeye geçmiştir. Bundan sonra da basit yapılı canlılar meydana gelmiş ve bu canlılar da zaman içerisinde daha karmaşık yapılı canlılar meydana getirmiştir.

Erzurumlu İbrahim Hakkı, bu düşüncelerine ek olarak canlılığın oluşumunu üç aşamaya ayırmıştır. Bunlar: birleşim, derece ve dönüşümdür. Madenle ve bitki arasına ara tür olarak mercan türünü yerleştirmiştir. Bitki ile hayvan arasına hurma ağacını, hayvan ve insan arasına da kendisinden önce de dile getirilen nesnası yani vahşi insanı koymuştur. Ona göre tüm bu dönüşüm ve değişimler maksatlı bir şekilde sonunda insanın yaratılması murad edilerek Tanrı tarafından yapılmıştır. Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın dile getirdiği görüşler daha sonra Osmanlı aydınları arasından evrim teorisini İslami görüşe aykırı olarak değerlendirmeyenler için önemli bir dayanak noktası olacaktır. İslam âlimleri uzun bir zaman boyunca aşamalı bir şekilde oluşan canlılık düşüncesini hem benimsemiş hem de bu düşünceyi bilimsel bir temele oturtacak olan Avrupa medeniyetine taşımıştır. Antik Yunan düşünürlerinden aldıkları canlılığın aşamalı olarak gelişimi fikrini incelemiş ve geliştirmişlerdir. İslam âlimleri genel olarak materyalist temelde gelişen Antik Yunan’daki canlıların gelişimi ve çeşitlenmesi düşüncesini İslami temellere uyarlayarak yorumlamışlardır.

Yaratılışta sürekli olarak bir değişim ve gelişim olduğu görüşünü ise desteklemişlerdir. Ayrıca bu dönemdeki âlimler yaratılışın tek bir kökenden geldiği ve değişime uğradığı görüşünü de genel olarak benimsemişlerdir. Yani belli özellikler zamanla birikerek yeni türler meydana getirmiştir. Aşamalı bir şekilde doğal şartların da zorlaması ile canlılar ortama uyum sağlamak için gelişmişlerdir. Âlimlerden bazıları türler arasında bugünkü tabirle ara form
diyebileceğimiz bir evrim mekanizması düşünmüşlerdir. İnsan ve hayvan davranışlarının benzediğini söyleyerek bu canlıların ortak bir temelden geldiklerini de savunmuşlardır. Özellikle İbn-i Haldun ile birlikte coğrafi şartların canlılar üzerinde ne kadar belirleyici olduğuna dair görüş ortaya çıkmıştır. Âlimlerin ortak bir payda da buluştuğu bir diğer önemli nokta da doğadaki amansız mücadeledir. Hayatta kalma mücadelesi için av-avcı pozisyonunda
olan hayvanlara bakarak, güçlü olanın hayatta kaldığı düşünceyi desteklemişlerdir. Güçlü olanın güçlülüğü de değişen ortam şartlarına yani doğaya ne kadar uyumlu olabildiği ile ölçülmüştür. İslam düşünürleri insanın insan olmadan önce varlık âleminde bitki ve hayvan köklerinden geldiğini de savunmuşlardır. Cansız maddelerden canlı maddelere geçiş ile birlikte canlılığın başladığı ve devam ettiği de âlimlerin birçoğunun ortak görüşüdür.

Görüldüğü üzere İslam âlimleri temelde iki konu üzerinde tamamen ittifak halindedir. Bunlar; aşamalı bir şekilde canlıların gelişmesi ve doğadaki amansız mücadeledir. Bu iki fikir Avrupa’da yaşanacak olan bilimsel aydınlanma ile birlikte tekrar ele alınmıştır. Hem Antik Yunan düşünürleri hem de Müslüman âlimlerin katkısıyla oldukça mesafe kat eden canlılığın aşamalı olarak gelişimi fikri, yeni yükselecek olan Avrupa medeniyetine miras bırakılmıştır. Bu fikir ilerleyen süreçte Avrupa’da deney ve gözleme dayalı olarak bilimsel bir temelde ele alınacaktır.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Bilim – Din İlişkilerine Etki Eden Faktörler

Evrim Teorisi – Vikipedi

Kaynak

Deniz Gültekin, Modernleşme Döneminde Osmanlı Düşünce Dünyasında Evrim Teorisi Tartışmaları

 

*Bu çalışmanın tüm hakları, Deniz Gültekin’e aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@hotmail.com

Burçlar ve Özellikleri Hakkında Geniş Bir Araştırma (2020)

Güneş Burcumuz ve Karakterimiz (Burçlar ve Özellikleri)

Burçlar ve Özellikleri;

En basit haliyle Güneş burcu ‘Burcun Ne? veya Burcum Ne?’ sorularına verdiğimiz cevaplardır. Güneş burcu halk arasında da en çok bilinen astrolojik terimlerden biridir. Sebebi ise benlik ve karakter oluşumunda, yansıtılışında Güneş burcunuzun kendisini göstermesidir. Güneş burcumuz özümüzü ve asıl benliğimizi temsil eder. Fakat unutulmamalıdır ki harita bir bütündür. Makaleyi okurken lütfen ‘’Ama ben burcumun özelliğini taşımıyorum ki’’ demeyiniz. Güneş burcumuzun etkilerine bakacak olursak sırayla;

KOÇ BURCU (Burçlar ve özellikleri)

Yönetici gezegeni Mars olan Koç burcu doğuştan gelen bir hırsa sahiptir. Tuttuğunu koparması ve inadı en belirgin özelliklerindendir. Özellikle Venüs’ü Koç burcunda bulunan kişiler ilişkilerinde maymun iştahlı gözükebilir fakat gerçekten sevdiği zaman karşısındaki insanı hayatının merkezine koyacaktır. Yapısı gereği sevdiklerini üzmemek için fazla açık sözlü oluşu ürkütebilir, incitebilir fakat gerçeklerle yüzleşmenizi sağlar. Normalde bencil ve egolu olan koç burcu sevdiğine sadık olup onu kendi isteklerinin önünde tutacaktır. Kişisel gözlemim olarak olumsuz bir özelliği ise çıkarcı olmalarıdır. Evet her insan çıkarlarını gözetir fakat bazen abartabilirler. İş hayatlarında başarılıdırlar, yöneldikleri alanda hırsı ve çabasıyla kendinden başarıyla söz ettirmesi olasıdır.

BOĞA BURCU (Burçlar ve özellikleri)

Yönetici gezegeni Venüs olan boğa burçları toprak burcu olmasının da verdiği özelliklerle ağırbaşlı, çalışkan ve ne istediğini bilen kişilerdir. Maddiyata ve bedensel zevklerine düşkündür. Para biriktirmeyi ve hesap yapmayı severler. Venüs, hem Boğa burcunu hem de Terazi burcunu yönetir. Venüs, boğa burcunda Terazi burcundaki o havailikten sıyrılıp sorumluluklarının farkındadır ayrıca Terazi burcu kadar flörtöz değildir. İyi bir eş, baba konumundadır. Söz konusu aşksa bu kişi temiz, tertipli, alımlı ve bakımlı kadınlardan hoşlanacaktır. Kadınlarda ise güven veren, çalışan, statü olarak iyi bir işe sahip olan erkekler göze çarpacaktır. Olumsuz yönü çok inatçı ve maddiyata olan düşkünlüğüdür. Toprak burçları genel itibariyle inatçıdır. Duvara konuşuyormuşsunuz hissini verebilirler. Bu yönden kendilerini geliştirmelidirler.

İKİZLER BURCU (Burçlar ve özellikleri)

İkizler burcu için genellikle dengesiz, yalancı, kışkırtıcı insanlar oldukları söylenir. Hava grubunda olan ikizler burcu için insanların neden bu kadar acımasız söylemlerde bulunduğunu anlamıyorum adı üstüne hava, sabit olması saçma olurdu. İkizler burcunun yönetici gezegeni Merkür’dür ve bu da İkizlere pratik bir zeka ve sürekli konuşan bir zihin verir bu yüzden çok konuşması da normaldir. Durağan ve sıradan olan hiçbir şey ilgisini çekmez böyle bir ortama maruz kaldığında ise kendi zihninde oyunlar yaratır, düşlere dalabilir. Sürekli aynı şey anlatıldığında ise dinlemez, anlarsınız. Özgürlüğüne oldukça düşkün kişilerdir. Aşkta da bu özgürlüğü kaybetmek istemez ve kendine her zaman kişisel bir alan kalmasını ister. Fiziksel çekiciliğe önem verir. İş hayatında başarılıdır. Zodyağın en zeki burçlarındandır. Pratikliği onu sonuca kolay ulaştırır ve başarı kaçınılmazdır. Olumsuz özelliklerinden en belirgini modunun çok ani düşmesi ve yükselmesidir. Bir olumlu düşünür bir olumsuz ve bu durumda sizi sıkabilir. Venüs’ü İkizler burcunda olanların genelde Venüs burcu Oğlak olanlara çekildiğini düşünüyorum.

YENGEÇ BURCU (Burçlar ve özellikleri)

Ay tarafından yönetilen Yengeç burçları hassas, kırılgan, anaç, fedakar, duygusal ve sezgisel bir yapıya sahiptir. Sevdikleri için kendini feda edebilir. Kendilerine durup ‘’Ben ne istiyorum?’’ demelidirler. Astrolojide Ay anne demektir. Bu yüzden size karşı aşırı korumacı davranabilir. Sizin derdinizi kendi derdi gibi sırtlanır ve çözmeye çalışır. Bu noktada asla kendini düşünmez hep kendinden daha fazla ne verebileceğini düşünür durur. Kendini bu kadar düşünse nerelere gelirdi kim bilir. Yengeç için duygusal dedik, kırılgan dedik ama canı yandığında bu kimliğini kendisine de size de unutturur, pişman eder. Kindar bir yapıları olabilir. Su grubuna mensup olan kişiler 6. hisleri kuvvetli olan kişilerdir. Özellikle ay burcu Yengeç, Akrep veya balık burcunda bulunan kişiler için derin sezgilere sahip olduklarını söyleyebiliriz. Meslek olarak bu özelliklerini ortaya çıkartabilecekleri meslekler edinebilirler. Örneğin; psikolog, hemşire, öğretmenlik ideal meslekler olabilir.

ASLAN BURCU (Burçlar ve özellikleri)

Aslan burcunun yöneticisi Güneştir. Kişiye ego, kibir, yönetmeyi ve idare etmeyi seven kısacası liderlik gibi özellikler verebilir. Güneş tarafından yönetildikleri için ego ve kibirli olmaları normal bir durum fakat eğer toplum tarafından daha hoş karşılanmak isterlerse bu özelliklerini törpülemelidirler. Aslan burcu yaptığı işte en iyisi olmak ve alkışlanmak isteyebilir. ‘’Güneş’’ gibi parlamak isteyebilir. Bir Aslan burcuyla veya Ay burcu Aslan olan biriyle beraberseniz o kişiyi sürekli överek, pahalı hediyeler alarak veya taparak mutlu edebilirsiniz. Çok pozitif, neşeli kişilerdir. Girdikleri ortamı aydınlatırlar bir nevi, aranılan kişidir. İkili ilişkilerinde sevdiği zaman tam sever, sildiği zaman da tam silebilir. Gerçekten sevildiğini anlayınca aslanımız kediye dönüşecektir. Liderlik özelliğinden dolayı her şeyi çok iyi analiz eder ve size ışık olur.

burç yorumları ve doğum tarihlerine göre burçlar

BAŞAK BURCU (Burçlar ve özellikleri)

Merkür tarafından yönetilen bir diğer burç ise Başaktır. Analitik ve pratik zekası, detaylara olan hakimiyeti, mükemmeliyetçi özellikleriyle öne çıkar. Detaylara fazla takılması onu yıpratabilir. Onun için her şey bir plan ve program çerçevesinde gelişmelidir. Emrivaki hiçbir şeyden hoşlanmaz. Başak burcu için Zodyağın hizmetçisi denilir. Sevdiklerine hizmet etmek onu mutlu eder. Faydalı olmak onun en büyük amaçlarından biridir. Faydasız olduğunu düşündüğünde veya üretkenlik alanı kısıtlandığında mutsuz olacaktır. Aşk hayatında çok fazla duygularını belli edemeyebilir, daha çok mantığıyla hareket etmeyi sever. Gizli duygusaldır. Zeki ve çalışkan insanlardan hoşlanabilirler. Öğretmenlik mesleği için en uygun burçlardan biridir. Temizlik hastası denmesinin sebebi ilgilendiği konu her neyse üzerinde çok fazla duruyor olmasıdır. Bu iş temizlik olabilir, yemek yapmak olabilir. Zamanla bu takıntılar kişilik bozukluğuna dek varabilir bu yüzden kendilerine yüklenmeyi bırakmalıdırlar.

TERAZİ BURCU (Burçlar ve özellikleri)

Venüs tarafından yönetilen bir diğer burcumuz ise Terazidir. Dengeyi, adaleti simgelerler. Dengeyi bulmak için bazen dengesiz olabilirler. Hayata pembe gözlükleriyle bakmayı severler. Olumsuzluklara veya sıkıntılara çok fazla tahammül gücü olamamasına karşın yüklenmiş oldukları adalet duygusuyla çözümlemede oldukça iyilerdir. Hukuki alanda başarılı olabilirler. İkili ilişkiler Terazi burcu için oldukça önemlidir. Bazen karşı dtarafı gereğinden fazla tolere edebilir ama hava sildiği zaman da geri dönmez çünkü o aşka aşıktır. Terazi doğum haritasında 7. evimizi yönettiği için evlilik için de en uygun burçlardan biridir. Haritasında Güneş, Ay veya Venüsü ya da hepsi Terazi burcunda bulunan kişiler eğer diğer gezegenlerle de olumlu açılar alıyorsa evlilik için en uygun kişilerdir diyebiliriz. Dış görünüşlerini çok önemserler, övülmek ve takdir edilmek isteyebilirler.

AKREP BURCU (Burçlar ve özellikleri)

Plüton tarafından yönetilen akrep burçları sezgileri güçlü, hırslı ve gizli duygusal burçlardır. Aşırı kıskanç, sahiplenici davranabilirler. İkili ilişkilerinde de bu özelliği yüzünden çok yargılanabilir. Sevdiklerine aşırı bir bağlılık ve tutku hisseder. Akrep Boğa burcunun tam karşısında yer alır. Yani orada bulunan maddi haz ve istekler Akrep için maneviyata dönüşmüştür. Tutkularında, cinselliğinde de amacı Boğa’nın aksine tatmin olmak değil tamamlanma isteğidir. Akrep için gri yoktur ya başından evettir ya da hayır. Hedeflerine ulaşamaması gibi bir durum olamaz çünkü kafasına koyduğunu mutlaka yapar. Düşman olmak istemezsiniz çünkü intikam alma konusunda da çok başarılıdır. Yoğun tabuları olabilir. Bağlandıkları şeylerden vazgeçmesi için içsel bir soruşturmaya gitmesi gerekir. İyi bir mühendis, dedektif olabilirler. Bazı akrepler olumsuz bir durumla karşılaştığında akışa bırakabilirken bazıları da yakıp yıkmayı elinde olan her şeyi kullanarak gücünü tüketmeyi seçebilir. Bu anlamda duygularını kontrol etmeyi öğrenmeli ve evrende olan her şeyin aslında bizim iyiliğimize, gelişimimize katkısı olduğunu bilmelidir.

YAY BURCU (Burçlar ve özellikleri)

Jüpiter tarafından yönetilen Yay burçlarının en belirgin özelliği özgürlüklerine düşkünlüğüdür. Baskıya, sıkıntıya gelemezler. Pozitif ve iyimser yönleri gelişmiştir. Seyahat etmek, farklı kültürleri tanımak ve iç içe olmak onları keyiflendirir. Yurtdışına gitmek, yeni bir dil öğrenmek, felsefe konuşmak onları keyiflendirir. Aşk hayatında biraz maymun iştahlı olabilir çünkü çabuk sıkılabilir. Fazla kıskanç, baskıcı insanlarla birlikte olamazlar, yıpranırlar. En nadir görülen burçtur. Stres, sıkıntıya geldiğinde kendisi de sinirlenebilir ve öfkelenebilir. Biraz daha oturaklı olmalı ve derin düşünmelidir. Filozofluk, Mimarlık gibi mesleklerde başarılı olabilir.

OĞLAK BURCU (Burçlar ve özellikleri)

Satürn tarafından yönetilen Oğlak burçları inatçı, ketum, geleneklerine aşırı bağlı, çalışkan, duygularını gizleyen ve çok önemsemeyen kişilerdir. Yengeçteki anne figürü tam zıt burcu olan Oğlak burcunda babaya dönüşür. Çalışır, çabalar durur. Duygularını gizler ama yaptıklarından size ne kadar değer verdiğini anlarsınız. Planlıdır, hesaplıdır. Satürn tarafından yönetildiği için hayatı boyunca sürekli içsel veya dışsal sınavlarla uğraşmak zorunda kalabilir. Genelde olgun insanlardır. Erkekleri kendilerinden yaşça büyük kadınlardan hoşlanabilir. Tabularını yıkmasına, duvarlarını aşmasına yardımcı olursanız ne kadar hassas kalpli olduğunu görebilirsiniz. Sayısal alanlarda başarılıdırlar. Mühendislik, doktorluk gibi alanlarda başarılı olabilirler.

KOVA BURCU (Burçlar ve özellikleri)

Kova burcu Uranüs tarafından yönetilir. Uranüs hayatımızdaki ani başlangıç ve bitişlerle alakalıdır. Dışarıdan çok soğuk ve sert görünür. Duygularını belli etmekten hoşlanmaz ki zaten aşırı duygusal bir yapıları da yoktur. Bir olaya koşulsuz inanmak onların yapılarına terstir. Gelenekleri reddeden asi bir yapısı olabilir. Aile kavramında da aynı şeyi düşünürler koşulsuz sevginin de bir koşulu olmalıdır. Olduğu gibi kabul ederseniz çok kaliteli ve güzel vakit geçirebilirsiniz. Eğlenceli, zeki ve insancıl kişilerle birliktelikleri olabilir. Biriyle birlikte olmadan önce arkadaş olmalıdır. Aslanın tam karşısındadır. Aslan burcundaki ‘’Ben’’ teması Kova burcunda ‘’Biz’’ temasına dönüşür. Tam bir grup çalışması kişisidir. Tasarımcılık, oyunculuk, gazetecilik gibi alanlarda başarılı olur.

BALIK BURCU (Burçlar ve özellikleri)

Balık burcu Neptün tarafından yönetilir. Neptün hayallerimizi, duygularımızı temsil ettiğinden balık burçları duygusal, yaratıcı, sezgileri yüksek, iradesiz, hassas ve fazla merhametli kişiler olabilir. Şıpsevdi olabilirler. Hayatlarında biri olsa da başkalarına aşık olabilirler, aldatmaya meyillidir. Tam zıttı olan Başak burcundaki ‘’mantık’’ teması Balık burcunda ‘’hassasiyet ve duygusallık’’ temasına dönüşür. Yaratıcılık yönleri çok güçlü olduğundan ilgilerini topladıkları alanlarda çok başarılı olabilirler. Özellikle ressamlık, müzisyen, doktor, veterinerlik gibi alanlarda işinin en iyisi olur. Sezgileri çoğu zaman onu yanıltmaz ve arkasından çevirdiğiniz her işten haberdar olur, hisseder. Anlık duygularıyla verdiği kararlardan pişman olur ama ders almaz.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Hurafe mi? Batıl İnanç mı? Yoksa Hepsi Gerçek mi? Fal Olgusu Üzerine Detaylı Bir İnceleme

Burçlar – Vikipedi

Bu yazının tüm hakları, Esma Beşik’e Aittir.

Sosyal Anksiyete Bozukluğu Nedir?

Sosyal Anksiyete Bozukluğu Nedir?

Yaklaşık elli bin yıl önce, modern insan doğmuş, insan genomuna yapılan mutasyonlar, bu yeni türün gelişmiş araçlar yapma, dil ve kültür geliştirme ve kendilik duygusu geliştirme kapasitesine sahip olmasını sağlayan insan beynindeki değişikliklere yol açmıştır. Bu değişiklikler daha sonra türlere çevresel koşullardan muazzam bağımsızlık veren karmaşık sosyal sistemlerin geliştirilmesine yol açmıştır. Bu sosyal sistemleri desteklemek için, insanlar başkalarının onayı ve desteği için rekabet etmek üzere üst düzey motivasyonlar geliştirmişlerdir. Ebeveyn desteği, destekleyici akran ilişkileri geliştirmek, arzu edilen arkadaşları çekmek ve birçok sosyal ilişkide başarılı olmak için sevilmeye, değerlendirilmeye ve onaylanmaya ihtiyaç duyulmaktadır.

Sosyal anksiyete bozukluğu, performans veya sosyal etkileşimleri içeren negatif yaşam olaylarının doğrultusunda gelişmektedir. Sosyal anksiyete insanın diğer insanlarla olan ilişkilerinde yaşadığı korku, sinirlilik ve endişeyi anlatan bir terimdir. Sosyal anksiyeteden mustarip olan insanlar utangaç olup ve tüm hayatlarını utangaç olarak geçirebilirler, ancak utangaç olmayan insanlar da sosyal kaygıdan mustarip olabilmektedirler. Yani utangaçlık anksiyete için tam karşılık değildir. Sosyal anksiyete, aşağılayıcı veya utanç verici bir şey yapabileceklerini düşündüklerinde insanların karşısına çıkmaktadır.

Sosyal anksiyete, diğer insanların sizi yargıladığını ve bunu yaptığınız veya yaptığınız bir şey yüzünden olumsuz yönde yaptığınızı düşünmenizi sağlamaktadır.

Bunu yapmanın, sadece onların beceriksizliğini, yetersizliğini veya utanma eğilimini ortaya çıkaracağı düşünürse, sosyal ilişkileri olumsuz etkileyeceği ortadadır. Sosyal anksiyete yaşayan insanlar, başkalarıyla olan etkileşimlerinin acı verici bir duruma neden olacağını varsaymaktadır. Bu durum uyumsuz davranışlar nedeni ile reddedilmeye, yok sayılmaya, eleştiriye neden olacaktır.

Bu şekilde şeyler görmek, insanlarla doğal olarak etkileşimde bulunmayı zorlaştırır ve konuşmak ya da arkadaş edinmek zorlaşmaktadır. Çoğunlukla yalnızlığa yol açar ve birçok insan için bu sorundan mustarip üzüntülerinden biri, diğer insanlarla samimi olmalarını ya da hayatlarını paylaşacakları bir ortak bulmalarını engellemesidir. Eğlenceli, enerjik, cömert, nazik, anlayışlı, ciddi, sessiz ya da canlı olabilirler. Anksiyete ifadelerine engel olur ve bunları gösterme yeteneği kullanım eksikliğinden paslanabilir. Gerçekten de, sosyal anksiyete yaşayan insanlar, kendi özgüvenleri ile birlikte, sempatik niteliklerine olan inançlarını tamamen kaybetmiş olabilirler. Sosyal anksiyetenin üstesinden gelmek için daha önce boğulmuş olunan yönleri ifade etme ve kendinden korkmaktan ziyade zevk almayı sağlamadır.

Sosyal gruptan dışlanma, kişinin özsaygısı ve aidiyet duygusunu olumsuz etkilemektedir. İnsanlar doğal olarak akranlarının olumsuz değerlendirmesinden çekinmektedir.

Bu evrimsel kaygı ifadesi sosyal anksiyete bozukluğudur. Çevrenin olumsuz değerlendirme korkusunun temel özelliği nedeniyle sosyal kaygıyı başlatabilecek sosyal etkileşim çeşitliliği: kamuda yemek yeme, yazma, konuşmaların başlatılması, sürdürülmesi, kalabalık ortamlara girme, yabancılarla tanışma gibi durumlar veya otorite figürleriyle etkileşimde bulunmaktır. Sosyal korkular arasında, özellikle zorlayıcı olay kamuya açık alanlardır. Bu ortaklığın yanı sıra sosyal anksiyeteli bireyler arasında korku unsurları, sayısı ve türü değişkenlik göstermektedir.

Sosyal anksiyete bozukluğu prevalansı batı ülkelerinde yaşam boyu yaygınlığı, nüfusun yüzde 7 ila yüzde 12’si arasında değişmektedir. Sosyal anksiyete bozukluğu, kadın ve erkekleri eşit olarak etkilemektedir. Sosyal kaygı sıklıkla orta yaşlarda başlar ancak erken çocukluk döneminde de görülebilir. Çocukluk döneminde sosyal anksiyete sıklıkla aşırı derecede karmaşa, okul reddi, ayrılık kaygısı, davranışsal sorunlar ve utangaçlık ile ilişkilidir. Sosyal kaygı tedavi edilmezse, bozukluk tipik olarak kronik bir seyir izler, mesleki ve sosyal işlevsellikte önemli bozulmalara yol açar.

Sosyal kaygı bozukluğunun tanısal kategorisi büyük ölçüde heterojendir.

Sosyal kaygı bozukluğu, şiddetli sosyal kaygı, genel psikososyal işlevsellik, psikopatoloji, sürekli kaygı ve depresyon ile ilişkilidir. Sosyal kaygı bozukluğu olan bireylerin, performans veya sosyal etkileşimlerini içeren negatif yaşam olayları kaygı ilişkilidir. En şiddetli sosyal kaygı bozukluğu olan bireyin dahi kişiye özel, uzun süreli bilişsel davranışçı tedaviye olumlu yanıt verebilmektedir. Clark’ın, bilişsel terapi protokolü 16 seanstan oluşan bireysel bir yaklaşımdır. Tedavi çabaları, sosyal durumları, sosyal performansı ve sosyal riski anlamak için alternatif bir bilişsel çerçevenin sistematik öğretilmesine yöneliktir. Müdahaleler bilişseldir ve hastalardan sosyal durumlara ilişkin beklentilerini ve kusurlu sosyal performansların sosyal sonuçlarını incelemelerini istemekte ve daha sonra bu beklentilerin doğruluğu değerlendirilmektedir. Bu protokol, seçkin, dikkatlice düzenlenmiş, ancak genellikle maruz kalma temelli sosyal deneylerdeki varsayımların test edilmesine daha fazla önem vermektedir.

Sosyal Anksiyete Bozukluğu Tanı Kriterleri

Sosyal anksiyete tarih boyunca gözlenmiştir. Bununla birlikte, bugün kullandığımız sosyal anksiyete tanımı, belirli bir sosyal görevi yerine getirirken, başkaları tarafından incelemeye tabi tutulduğunda bir kişinin çok kaygılı hale geldiği bir durumu tarif etmektedir. Sosyal anksiyete anketlerinde ve diğer öz rapor araçlarında yer alan maddelere dayanarak korkulan sosyal durumların sayısı ve türü belirlemiştir. Holt, Liebowitz Sosyal Anksiyete Ölçeğinin 24 maddesinin incelenmesine dayalı olarak dört durumsal alan olduğunu ileri sürmüştür. Bunlar; resmi konuşma / etkileşim, informal konuşma / etkileşim, iddialı etkileşim ve diğerleri tarafından gözlemdir.

En büyük örneklem ile yapılan çalışmalar 1998 yılında Kessler, Stein ve Berglund ve 2006 yılında Kollman ve arkadaşları tarafından yapılan çalışmalardır. Kessler, Stein ve Berglund, Ulusal Araştırmasının bir parçası olarak değerlendirilen altı sosyal durumun korku puanlarını analiz etmiştir. Gizli sınıf analizinin sonuçları, sosyal anksiyeteli bireylerin üçte birinin sadece konuşma korkularını bildirdiklerini, diğer üçte ikisinin de en az bir başka sosyal korku yaşayarak konuştuğunu göstermiştir. Benzer başlangıçlar, aile hikâyeleri ve demografik özelliklerdir. Kollman bozukluğun kategorik veya boyutsal olarak işleyip işlemediğini belirlemek için anksiyete ve duygudurum bozukluğu olan 2.035 hastadan oluşan sosyal anksiyetenin gizli yapısını incelemiştir. Klinik görüşme notlarından ve sosyal anksiyete belirtilerinin anket ölçütlerinden oluşturulan göstergelerle sosyal anksiyetenin gizli yapısının boyutsal olduğunu ileri sürmüşlerdir Tanısal bir varlık olarak sosyal anksiyete ilk olarak 1980 yılında Amerikan Psikiyatri Birliği (APA) tarafından yayınlanan “Ruhsal Bozukluklar için Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı’nın üçüncü baskısında yayınlanmasıyla karakterize edilmiştir.

Ruhsal Bozukluklar için Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı’nda bir tanı kategorisi ilk kez kullanıldığında, sosyal anksiyete, özgül fobi ile benzer şekilde kavramsallaştırılmıştır.

Özellikle Ruhsal Bozukluklar için Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı III (DSM-III) hem toplumsal hem de basit fobiler, genellikle sınırlı bir uyaranı içerir ifadesi kullanılmıştır. Birden fazla tip mevcut olduğunda, çoklu teşhis yapılmalıdır. Ruhsal Bozukluklar için Tanısal ve İstatistiksel El Kitabına (DSM-IV) göre, sosyal anksiyete için genelleştirilmiş belirteci korkuların çoğu sosyal durumla ilişkilidir. Ruhsal Bozukluklar için Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı, genelleştirilmiş alt türü tanımlayan sosyal durumların sayısını ve türünü belirtmemektedir. Bireyin sosyal toplantılara katılmasından, konuşmaları başlatmasından veya konuşmaların sürdürülmesinden korkması halinde genelleştirilmiş bir alt tip belirlemiştir. Kişi sadece toplantılarda konuşma, halka açık yemek yeme veya yazma, umumi tuvaleti kullanma gibi durumlardan korktuğunda özel bir alt tip verilmiştir. Bu gruba atanan insanlar çok sayıda özgül toplumsal durumdan korkabilir, ancak partiler veya konuşmalar gibi daha genel sosyal durumlardan korkmazlar.

Sorunun tanımlanması yararlıdır çünkü sorun yaratan sosyal anksiyetenin özelliklerine odaklanılmasına yardımcı olmaktadır. Herkes kimi zaman sosyal anksiyete yaşayabilir. Her bireyin asla sosyal anksiyete yaşamadığını düşünmek mantıklı değildir. Bu nedenle, sosyal anksiyetenin bir sorun haline gelmesi ve hayatı müdahale ettiğinde değişmesi gereken şey hakkında net bir şekilde düşünerek tanımlamaya başlanabilir. Birincisi, eğer sosyal anksiyete normal boyutlarda ise enerji, acı verici yönleri ve sonuçları nasıl azaltacağını öğrenmek gerekmektedir. Böylece anksiyetenin yaşama olan olumsuz yönleri giderilebilir. Amerikan Psikiyatri Birliği’nin Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı kılavuz alınmasında fayda vardır; Birey, aşağılayıcı veya utanç verici bir şekilde hareket etmekten (ya da endişe belirtileri göstermesinden) korkmasıdır. Sosyal anksiyete sahibi insanların aslında aşağılayıcı veya utanç verici bir şey yapmasından ziyade yapacağından korkmaktadırlar. Semptomlarının göstermesi bile gerekmiyor. Sadece kendileri için korku ve endişe hissi ortaya çıkmaktadır.

sosyal anksiyete

 

Korkulan sosyal durumlara maruz kalmak kaygıya yol açar.

Telefonda konuşma, sohbet etme, insanlarla dolu bir odaya girme, başkalarının ne yaptığını gördükleri zaman yemek yeme veya yazma ya da onların önünde konuşma neredeyse imkansızlaşır. Tabii ki, normal ve klinik kaygı düzeyleri arasında am bir çizgi yoktur. Duygular gelir ve giderler. Herkes için, özellikle yeni bir işe başlanıldığında ve kendisinden beklenenleri yapabildiğini gösterme durumundan kötü zamanlar geçirilebilir. Daha güvenli ve rahat hissedildiğinde, nispeten semptomların azalması muhtemeldir. Kişi korkunun aşırı ve mantıksız olduğunu kabul eder. Sosyal anksiyetenin sıkıntı verici sonuçlarından biri de endişelendiren şeylerin gerçekten tehlikeli olmadığını ve diğer insanları hiç rahatsız etmeyeceklerinin bilinmemesidir. Korkulan toplumsal ya da performans durumlarından kaçınılır ya da yoğun bir kaygı yaşanır. Korku insanı tehlikeye karşı uyarır ancak sosyal anksiyetesi olan insanlar korkularını kontrol edemedikleri için özellikle zor durumda kalmaktadırlar. Zor durumlardan kaçınmak yerine, hissettikleri sıkıntıya rağmen onlara tahammül edebilir ve riskleri ya da tehditleri olabildiğince küçük tutmaya odaklanabilirler. Kendilerini olabildiğince güvenli tutmak istemektedirler. Ruhsal Bozukluklar için Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı (DSM-V) beşinci baskısında yayınlanmıştır.

A. Kişinin, başkalarınca değerlendirilebilecek olduğu bir ya da birden çok toplumsal durumda belirgin bir korku ya da kaygı duyması. Örnekler arasında toplumsal etkileşmeler (Karşılıklı konuşma, tanımadık insanlarla karşılaşma), gözlenme (Yemek yerken ya da içerken) ve başkalarının önünde bir eylemi gerçekleştirme (bir konuşma yapma) vardır.

B. Kişi, olumsuz olarak değerlendirilebilecek bir şekilde davranmaktan ya da kaygı duyduğuna ilişkin belirtiler göstermekten korkar (küçük düşeceği ya da utanç duyacağı bir biçimde; başkalarınca dışlanacağı ya da başkalarının kırılmasına yol açacak bir biçimde).

C. Söz konusu toplumsal durumlar, neredeyse her zaman, korku ya da kaygı doğurur.

D. Söz konusu toplumsal durumlardan kaçınılır ya da yoğun bir korku ya da kaygı ile bunlara katlanılır.

E. Duyulan korku ya da kaygı, söz konusu toplumsal ortamlarda çekinilen duruma göre ve toplumsal-kültürel bağlamda orantısızdır.

F. Korku, kaygı ya da kaçınma sürekli bir durumdur, 6 ay veya daha uzun sürer.

G. Korku, kaygı ya da kaçınma klinik açıdan belirgin bir sıkıntıya ya da toplumsal, işle ilgili alanlarda ya da önemli diğer işlevsellik alanlarında işlevsellikte düşmeye neden olur.

H. Korku, kaygı ya da kaçınma bir maddenin (Kötüye kullanılabilen bir madde, bir ilaç) ya da başka bir sağlık durumunun fizyoloji ile ilgili etkilerine bağlanamaz.

I. Korku, kaygı ya da kaçınma, panik bozukluğu, beden algısı bozukluğu ya da otizm açılımı kapsamında bozukluk gibi başka bir ruhsal bozuklukla daha iyi açıklanamaz.

J. Sağlığı ilgilendiren başka bir durum varsa (Parkinson hastalığı, şişmanlık, yanık ya da yaralanmadan kaynaklanan biçimsel bozukluk), korku, kaygı ya da kaçınma bu durumla açıkça ilişkisizdir ya da aşırı bir düzeydedir.

Normal sosyal anksiyete ile sosyal anksiyete, klinik tanı ile teknik terim arasındaki farkı vurgulamak üzere bazı genel noktalar üzerinde durmaktadır. Problem kişinin yaşamına müdahale etmeli, önemli derecede sıkıntıya neden olmalı ve en az altı ay sürmelidir. Tanı amaçlı olarak iki çeşit sosyal anksiyete ayırt edilmiştir. Bazı insanlar için problem nispeten sınırlıdır ve kamusal alanda konuşmak gibi birkaç durumla sınırlıdır. Diğerleri ile etkileşim, diğerleriyle etkileşimi içeren çoğu durumu etkileme olasılığı da yüksektir ve bu durumlar genelleştirilmiş sosyal anksiyete olarak adlandırılır.

Utangaçlık, burada kullanılabilecek başka bir terimdir ve utangaç insanlar, yukarıda verilen açıklamaların çoğunu yaşamaktadır. Utangaçlık bir “teşhis” olmasa da sosyal anksiyeteye benzemektedir. Sosyal anksiyete ile utangaçlık arasında birçok çakışma vardır. Bu, utangaç insanların psikolojik bir bozukluğa sahip olarak “teşhis edilmeleri” gerektiği anlamına gelmez, aynı zamanda utangaçlığın yanı sıra sosyal anksiyetenin değişken derecelerde görüldüğü ve etkilerinin az ya da çok olabileceği gerçeğini yansıtmaktadır.

Görüldüğü üzere sosyal kaygının genişliği ve ciddiyeti değişkenlik göstermekte ve gelişimsel özellikler, kroniklik ve sakatlıktaki farklılıklar ile karakterize edilebilir.

Bazı bireyler halka konuşma, bir restoranda yemek yeme, halka açık bir tuvaleti kullanma, insanların izliyor olmaları gibi sadece belirli durumlardan korkmaktadır. Bazıları da yeni insanlarla tanışmak gibi birçok performans durumu ve etkileşimli korkuları içeren çeşitli korkular sergilemektedir. Sosyal anksiyete bozukluğu için değerlendirme önlemlerinin kapsamlı bir incelemesi Hofmann, DiBartolo ve Holaway, tarafından yapılmıştır. En popüler ölçüm araçları klinisyen puan ortalama ölçeği, sosyal durumlarda anksiyete ve kaçınma şiddetini ölçmek için Liebowitz Sosyal Anksiyete Ölçeğidir. Her madde korku ve kaçınma için derecelendirilmiştir.

Bu yazımızı da okuyabilirsiniz:

Hayat Ağacı İnancı Hakkında Geniş Araştırma

Dünya Üzerinde Kullanılan İslami Bankacılık Uygulamaları

Kaynak

Sadun Akbal, Sosyal Anksiyete Bozukluğu ve Akıllı Telefon Bağımlılığı Arasındaki İlişki

 

*Bu çalışmanın tüm hakları, Sadun Akbal’a aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

İlk Dönem İslam Tasavvufu ve Horasan Ekolü

Horasân’da tasavvuf, Hint-İran geleneğinin tam ortasında yer alan tarihsel bir doygunluğa sahiptir. Horasan İslâm’ın ilk yıllarından beri sahabe ve tabiîn nesli ile tanışmıştır. Bu iki özellik Horasân’daki tasavvufun önemli noktalarındandır.

Horasan Mektebi

“Horasan diyârı” olarak anılan Mâverâünnehr bölgesinin hicrî II. asırdan başlayarak son devirlere kadar mühim tasavvufî şahsiyetlerle temâyüz ettiği ve pek çok ekolün kurucusunun bu bölgeden yetiştiği, özellikle Anadolu’nun İslâmlaşması ve Türkleşmesi olayında hizmet îfâ eden sûfîlerin bu bölgeden geldiği bilinmektedir. Horasan coğrafyası birçok tasavvuf ekolünün kurucusunun yetiştiği ve Anadolu’nun İslamlaşmasında rol oynayan mutasasavvıfların yaşadığı bölgedir. Bu sebeple de Horasan tasavvuf tarihinde önemli bir yere sahiptir. Fudayl b. İyâd (ö. 802), İbrahim b. Ethem (ö. 809), Şakîk Belhî (ö.809) bu bölgede yetişen ilk tasavvuf âlimlerinden birkaçıdır. İlerleyen zamanlarda ise Nişabür ekolünün etkisi ile birliktede “melâmet ve fütüvvet” konularına önem veren bir ekol haline gelecek ve Bağdat ekolünden ayrılacaktır. Dönem âlimlerinden Ma’ruf Kerhî (ö. 815) “ma’rifatullah” kavramını tasavvufun temeli haline getirmiş ve eğitimin manevi boyutunda “mürşid” sahibi olma geleneğini savunmuştur.

Hicrî II. asırın sonuna kadar olan dönemde Râbiatü’l Adeviyye “muhabbetullah”ı, Ma’ruf Kerhî “ma’rifetullah”ı zühdün esası kabul etti. Mânevî eğitimde mürşid edinme işi de Ma’ruf’un geliştirdiği hususlar arasındadır.Yine bu
dönemde riyâzat ve mücâhede hayli ileri noktalarda uygulanmıştır. Cezbe, vecd ve semâ gibi konular henüz pek yaygınlık kazanmış değildir

Nişabur Mektebi

Nişabur, Tâhirî Hanedanı’nın etkin olduğu dönemde (820-870), hanedanlığın başkenti Horasan şehriydi. Nişabur da huzur 9.yy.’dan itibaren başlayan ve dönemine etki eden mezhep çatışmaları yüzünden yok olmaya başlamıştı. Bağdat şehri Büveyhîler tarafından eline geçirilince (945), 11.yy ortalarına doğru ehl-i sünnet için çok önemli bir kent ve merkez olmuştur. Hanefîlik ve Şâfiîlik arasındaki mezhep çatışması bu dönemde Nişabur ve çevresini merkez alan bir coğrafyada alevlenmişti. Hanifilik ve Şafilik dışındaki diğer mezhepler ise sayıca az ve azınlık durumunda olduklarından bu olumsuz ortam ve çatışmadan diğer mezhepler kadar çok etkilenmemiştir.
Hicri II. yüzyıldan sonra Horasan mektebinin yerini melamat ve fütüvvet anlaşının aldığı görülmektedir. Bu asırda Yahyâ b. Muâz er-Râzî, Ebû Hafs Haddâd, Hamdûn el-Kassâr ve Bâyezidî Bistâmî gibi tasavvuf âlimlerinin dönemin önde gelen mutasavvıfları olarak bilinmektedir. Öte yandan Nişabur’da gelişen bu tasavvuf ekolünün liderlerinden biri de Ebû Osman el-Hîrî’ (ö. 915)’dir.

Melamiler, ortak fikir olarak insani bütün yetilerinin kendi gözlerince riya ve davranışlarını da sade bir dava olarak görmedikleri sürece gerçek anlamda bir sufi olamayacakları savunulmuştur.

İlk zamanlarda meşreb olarak ortaya çıkmış olan Melamilik daha sonralarda ise bir tarikat yapısına bürünmüş ve Anadolu’da Hacı Bayram Velî’nin (ö. 1429) halifelerinden olan Ömer Sikkînî (ö. 880/1475), Bayrâmîye Melâmîliğini kurarak İkinci Dönem Melâmîliğinde ilk tarîkatlaşma sürecini başlatan tasavvuf lideri olmuştur. Muhammed Nûrü’l-Arabî (ö. 1887) ise Üçüncü Dönem Melamiliği şeklinde tanımlanan dönemin lideri kabul edilmektedir. Muhammed Nûrü’l-Arabî çeşitli sûfî üstatlarından ders almış olan ve hayatının büyük bir kısmını Anadolu ve Rumeli topraklarında yaşamış bir Melami olarak tarihte yer almıştır. Horasan yıllarca Melamilere ev sahipliği yapmıştır bunların bir kaçı şu şekilde sıralanabilir;

1. Hamdûn el-Kassâr
2. Ebû Hafs el-Haddâd
3. Ebû Osman el-Hîrî ve diğerleri horasan melamileri olarak tarihe geçmiştir.

Günümüz tasavvuf araştırmacıları tasavvufu, İslâm’ın son çıkış kapısı, fikrî donukluktan kurtuluş çaresi, dinin özünü bireyin iç dünyasında yaşanır hale getirme çabası olarak görmüşlerdir.

Horasan Ekolünün Özellikleri

Horasan ekolünü Semâ, Hângâh Âdâbı, Fütüvvet, Şeyhin İrşadı, Şiir, İlm-i Ledünn, Ehlibeyt Muhabbeti ve Zulme Karşı Tutum ve Melâmet alt başlıkllarıyla açıklamak doğru olacaktır ki bu özellikler ekolünün genel çerçevesini oluşturmaktadır.

Semâ

Sema Arapça kökenli bir kelime olup işitme, dinleme anlamlarına gelmektedir. Tasavvufta ise sema’ duygusal heyecanlar etkisiyle coşma olarak ifade edilebilir. Genel olarak semâ yaratandan gelen ve kullarını kendine çağıran bir mesaj niteliğindedir. Bu çağrıyı doğru dinleyen ve idrak eden amacına ulaşacaktır. Sema, mekân, zaman ve hallere bağlı olarak vuku bulan bir durumdur. İlk sûfîler eserlerinde semâ’ı “sûfînin kendisine gelen vâridi işitmesi ve işittiğini kalbe aktarması” şeklinde tanımlamıştır. Hücvîrî şeriatı ve dini vâcip kılan şeyin sem‘
(işitme, vahiy, nakil), şer‘î hükümlerin kabulünün işitmeye bağlı olduğunu belirtir. Dinî mükellefiyetler sahasında işitmenin görmekten daha üstün bir nitelik olduğunu, şeriat, tarikat ve mârifetin elde edilmesi için işitmenin zorunlu bir kabul olduğunu söyleyerek semânın diğer tüm tasavvufî eylem ve hallerden önde geldiğini dile getirir.

Sema Horasan Tasavvuf Ekolü’nün özelliklerinden biri ve önde geleniydi. Günümüzde ise topluca yapılan zikirler sema fiiline dayanmaktadır. Türkye’de dervişlerin geleneksel musiki entsrümanları eşliğinde toplu şekilde dönmesi olarak tarif etmek yanlış olmayacaktır. Sema H. 500 M. 1100’lü yıllardan günümüze kadar ulaşan Mevlana Celaleddin-i Rumi sevenleri ve müridleri arasında gittikçe yaygınlaşan özel adaba ve erkâna bağlı olarak sürdürülen bir ritüeldir.

Hângâh Âdâbı

Horasân Tasavvuf Ekolü’nün belirgin özelliklerinden bir diğeri olan Hangah adabı dergâhın eğitim ve öğretimidir. Tarikat salikleri vird, zikir, namaz, oruç, itikâf, ilmihal, nefis tezkiyesi gibi uygulamaları dergâhın hangahında gerçekleştirmektedir. Hangah kelimesi Farsça hân kervansaray, ev, mâbed, sultan, hân sofra, eyvan ve hâne ev, oda kelimelerine yer bildiren -gâh ve -geh eklenerek türetilmiştir. Farsça edebî ve tarihî metinlerde hângâh şekliyle kullanımı gerçekleşmiş ve yaygınlık kazanmıştır. İlk hangahın Filistin’de Remle’de bir hıristiyan emîr tarafından kurulduğu söylendiği gibi Basra civarında eski bir yerleşim merkezi olan Abadan’da Abdülvâhid b. Zeyd’in (ö. 793) bir müridi tarafından kurulduğu da nakledilir. IX. yüzyıldan itibaren diğer İslâm beldelerinde de hangâhlar kurulmaya başlanmıştır. Bağdat’ta Ma‘rûf-i Kerhî (ö.816), Bistam’da Bâyezîd-i Bistâmî (ö. 874), Hemedan’da Ebû Tâlib el-Hazrecî (ö. 910) Hângâhları bunlar içinde en tanınmışlarıdır.

Kabul edilen dönem adabı gereğince hangah sahipleri gelen misafirlere nereden geldikleri ve nereye gideceklerine dair sorular sormamalıdır ve misafire seccadesini verip misafir ile istekli bir şekilde hasbihalde bulunması gerekmektedir. Hângâhı her daim temiz tutmak, misafirleri ağırlamak, hângâhın işlerine koşturmak ve hângâhın manevi havasını her zaman diri tutmak ve bu havayı muhafaza etmek kurallardandır. Çünkü Hangahlar çok amaçlı kullanım için inşa edilmiştir ve genellikle yol güzergâhlarında bulunan bu hangahlar yolcular için birer dinlenme alanı ve uğrak mekânı olmuştur. Bu sebeple de bu mekânlar sadece eğitim öğretim değil aynı zamanda sınır güvenliği, konukevi işlevi görmüştür.

Fütüvvet

Arapça kökenli bir sözcük olan fütüvvet lügatta‘alçakgönüllülük, yiğitlik, eliaçıklık, başkalarını sevmek, dünya malına önem vermemek, hoşgörü vb. anlamlara gelmektedir. Fütüvvet’in Anadolu’da karşılığı Ahilik teşkilatıdır. Cömertlik, hoşgörü ve İslamın yayılmasını görev edinen bu teşkilat fütüvveti doğru şekilde karşılamaktadır. Hicrî II. asırda özellikle Horasân ve Maveraünnehir coğrafyasında etkili ve hızlı şekilde yaygınlaştığı bilinmektedir. Mutasavvıflar arasından fütüvvet ilkelerine ilk olarak Horasân’lı Ebû Abdurrahman Muhammed b. Hüseyin b. Muhammed es-Sülemi (ö. 1021) Kitabü’l-Fütüvve adlı eserinde değinmiştir.

Horasânda gelişen ve yaygınlaşan ilke, “genellikle başkasını kendine tercih etmek, engin bir mürüvvete sahip olmak” anlamlarına gelmektir. Fütüvvet kavramı, Kur’ân’daki ‘îsâr‘ kavramı ile irtibatlı ve yakın anlamlıdır. Îsâr, ele geçen bir şeyi tercihen başkalarının istifadesine sunmak, ele geçmeyen bir şey için de şükretmek demektir. Özetle insanın karşısındakini kendi nefsine tercih etmesi anlamına gelmektedir.

Dolayısıyla işar, fütüvvet ahlakının temelini oluşturmaktadır. Öyleki Arapçadaki “Feta”, Farsçadaki “civânmerd” ve Türkçedeki “delikanlı” kelimeleri kardeşinin ihtayıcını öncelik bilmek ve giderilmesini istemek fütüvvet’in gereğidir. Tüm bu bilgiler ışığında Horasan Tasavvuf ekolünün temellerinden birine de cömertlik yani fütüvvet oluşturmaktadır kanısına varmak doğru olacaktır.

Şeyhin İrşadı

Şeyh bir topluluk veya grubun lideri anlamlarına gelmektedir. Bu tasavvufi kavram müridlerin liderlerine hitaben kullandıkları bir saygı ibaresidir. Sözlükte “Yaşlı Kişi” anlamında açıklanan şeyh kelimesi dönemin tasavvuf liderlerine verilen isim niteliğini taşımaktadır. Şeyh kelimesi Kur’ân-ı Kerîm’de üç yerde tekil (Hûd 11/72; Yûsuf 12/78; Kasas 28/23), bir yerde çoğul (Mü’min 40/67) şekliyle sözlük anlamında kullanılmıştır. Şeyh kelimesi aynı zamanda bir saygı göstergesi olarak da kullanılmıştır. Tasavvufdaki şeyh tanımına gelecek olursak, tarikat liderleri şeyh olarak adlandırılmaktaydı. Öyleki hângâh’daki etkinliklerde ve müritlerin yetiştirilerek kişisel gelişimlerinin sağlanmasında şeyhin olmazsa olmaz bir rolü vardır.Tasavvuf eğitimi bir teori eğitimi değil uygulama esaslı bir nefis tezkiyesi, kalp tasfiyesidir. Bu sebeplerden dolayı da şeyhin varlığı bir gerekçe konumundadır. Luizen’e göre de hângâhta şeyhin merkezî bir rolü vardır. Onsuz faaliyetlerin devamı imkânsızdır. Herkes ondan ta’lîm ve terbiye almalıdır. Birkaç farklı üstâd ve mürşidikabul görmek müridlik geleneği ile uyuşmamaktadır. Dolayısıyla Horasân’da şeyhin merkezi rolü çok büyük bir önem arz etmektedir. Toplu merasimlerde ve zikirlerde şeyhin rehberliğine ve yönlendirmlerine ihtiyaç vardır. Bu sebeple de büyük küçük, genç yaşlı herkesçe şeyhin rehberiğinde irşad etmesi ve fikren tek beden olması büyük önem arz etmektedir.

Şiir

Çoğu sufi merasimlerde iç dünyalarını manzum bir şekilde dile getirmiş ve adaba ve geleneklere dair mesajlarını iletmek için şiirden faydalanmıştır. Horasân tasavvuf ekolünün diğer bir özelliği de şiir ve edebiyatın bu gelenekte
özel ve kutsal bir konuma sahip olmasıdır. Nitekim Yeseviliğin kurucusu olan Hoca Ahmed Yesevî (ö. 1166) de aynı zamanda bir şâirdir. Divân-ı Hikmet adlı eseri toplumunçeşitli kesimlerine öğütleri içeren, Türkçe manzûm hikmetlerden oluşmaktadır.

İlm-i Ledünn

Horasân ekolünün özelliklerinden bir diğeri ekol liderlenin İlm-i Ledün’e verdikleri değerdir. Ekol öncüleri duyu organlarımız aracılığıyla algıladığımız zâhirin yeterli olmayacağını, âlemin ötesinde duyularımız ile algılayamadığımız hakikatlerin mevcut olduğunu ve bu hakikatlerin ancak kalp ve ruhani yol ile keşfedileceğini savunurlar.

Ehl-i Beyt Muhabbeti ve Zulme Karşı Tutum

Horasan Tasavvuf ekolünün en önemli özelliklerinden biri zülme karşı tutumu olmuştur. Mutasavvıflarca her hali ile zulüm kınanmış ve önüne geçilmeye çalışılmıştır.Bu duruşu sonucunda bazı âlimler idam, sürgün, hapis gibi durumlara maruz kalmışlardır. Öyleki Şakîk-i Belhî’nin şehîd edilişi, Bâyezîd-i Bestâmî’nin defalarca sürgünü, Hakîm-i Tirmîzî’nin Nişabur’da şehid edilişi ve diğerlerinin bu neviden uğradıkları çile ve mihnetler, örnek verilebilir. Bununla beraber Horasan ekolünün bu tutumları yönetimler ve halk tarafından saygınlık kazanmalarını sağlamış ve kendilerine olan sempatinin giderek artması sonucunu doğurmuştur. Ancak hakkaniyetsiz yöneticiler tarafından baskı ve zulüm gören halk Horasan tasavvuf büyüklerine karşı baskı ve şiddet göstermiştir. Bu duruma birçok örnek Horasan tasavvuf tarinde mevcuttur.

Melamet

Horasan ekolünün karakterini oluşturan temel kavramlardan olan melamet levm kökeninden türemiş arap asıllı bir kelimedir. Sözlükte “kınamak, kötülemek, ayıplamak” gibi anlamları bulunan melâmet kelimesi tasavvufta bir terim, bir makam ve bir tasavvuf anlayışının adı olarak kullanılmıştır. Horasan’da ortaya çıkıp özellikle Nîşâbur’da yaygınlık kazanan ve etkisini günümüzde de sürdüren bu tasavvuf anlayışını benimseyenlere ehl-i melâmet,
melâmî, melâmetî isimleri verilirken bu akıma da Melâmetiyye, Melâmiyye (Melâmetîlik) denilmiştir.

Allah’ın kendisine yönelenleri halka levmettirdiğini, fakat kınanan kişilerin kalplerini bu eleştirilerle meşgul olmaktan muhafaza ettiğini söyleyen Hücvîrî, böylece Cenâb-ı Hak o kişileri başkalarını mülâhaza etmekten koruduğu gibi kendilerindeki güzellikleri görüp kibirlenme ve kendini beğenme âfetinden de korumuştur.

Bir Yesevi Temsilcisi (Halifesi) Olarak Hacı Bektaş-ı Veli El Horasani

Bektaşî ananelerinin görüşünce Hacı Bektaş-ı Veli, Hz. Ali soyundan gelmektedir. İmamların altıncısı olan Musa el-Kazım (öl.183/799) neslinden Horasan’ın dönem hükümdarı olan Seyyid İbrahim-i Sâni ile Hatem Hatun’dan Nişabur şehrinde doğmuştur. Daha sonra Anadolu’ya gelerek Kırşehir civarındaki Sulucakarahöyük’te yerleşmiş ve burada birçok halife ve derviş yetiştirmiştir. Bu derviş ve halifelerini çeşitli coğrafyalara irşat görevi için göndermiş ve Sulucakarahöyük’te vefat etmiştir. Hacı Bektaş hakkında sağlıklı bir inceleme yapabilmek için birinci dereceden kaynaklara müracaat etmek gereklidir. Ancak çağdaş eserlerin yokluğu sebebiyle ikinci
ve üçüncü dereceden eserlere bakma zorunluluğu hâsıl olmaktadır. Bu eserler arasında; XIV. yüzyılın sufilerinden Elvan Çelebi’nin Menakıbü’l-Kudsiyye’si, Ahmed Eflaki’nin Menakıbu’l-Arifin adlı Farsça eseri, Hacı Bektaş-ı Veli adına düzenlenen ve XV. yüzyılın son çeyreğinde kaleme alınan Menâkıb-ı Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli adlı eser, aynı yüzyılda yaşayan Lamii Çelebi’nin Nefehât Tercümesi, Aşıkpaşazâde’nin Tevârih-i
Âl-i Osman adlı eseri ve XVI. yüzyıldan Taşköprüzâde’nin eş-Şekâyıku’n-Nu’mâniyye adlı eserini zikretmek gerekir.

Horasan’dan Anadolu’ya gelmiş olan Hac-ı Bektaşi Veli (669-1271) burada Ahilik teşkilatı ile sıkı ilişkilerde bulunmuş ve bu bağlantıları sayesinde fütüvvet anlayışı ile hemhal olan Ahiler tarafınca faaliyetleri desteklenmiştir.

Bu duruma örnek olarak Hacı Bektaş’ın Velayetname’sinde Ahilerce Pîr kabul edilen Ahi Evran (ö. 1262) ile Hacı Bektaş’ın yakın arkadaş oldukları yazılmaktadır. İlk Hacı Bektaş sevenlerinin ahilikle ilgileri sebebiyle Bektaşîlik’teki tarikata giriş ayini, eşik öpme, kuşak bağlama törenleri, aynı kâseden şerbet içme âdeti,
kıyafetle ilgili teferruat, ayinlerde okunan dualar tamamıyla ahilikten alınmıştır. Hacı Bektaş’tan bahseden diğer eski bir kaynak da; Aşıkpaşazade Tarihi’dir. Bu eserde Hacı Bektaş’ın doğum ve vefat tarihleri için herhangi bir bilgi bulunmamakla birlikte, seyahatlerinin açıklanması Hacı Bektaş için kayda değer bir bilgi niteliğindedir. Taşköprüzâde Ahmed (Ö. 1553), “eş-Şakâ-iku’n-Nu’mâniyye fî Ulemâʾi Devlet-i Osmaniyye” adlı eserinde onu I. Murad (1362-1389) devri âlimleri arasında olduğunu söylemektedir.

Aslı Horasan’a dayanan ve Nişabur’da doğan Hacı Bektaş’ın Lokman-ı Perende’nin etekleri altında 3 yıllık bir eğitim aldıktan sonra şeyhinden emanetleri ve icazeti alarak Anadolu’ya yöneldiği bilinmektedir. Şeyhince Hacı Bektaşa “Müjdeler olsun ki Kutb’ul aktâblık” senindir; kırk yıl hükmün vardır” nasihatı verilmiştir. Seni Rum diyarına gönderdik ve Sulucakarahöyük’te sana bir yurt verdik var git ve Rum abdallarına liderlik et diyerek şeyhi Hacı Bektaş’ı Anadolu’ya uğurlamıştır. Velâyetnâmedeki bu kayıt, tarihî kaynaklarca da doğrulanmaktadır. Hacı Bektaş’ın Amasya, Kayseri, Sivas şehirlerine gittiği daha sonra Karacahöyük’e yerleştiği de Aşıkpaşazâde tarafından eserince belirtilmektedir. Bazı kaynaklarda ise Hacı Bektaş’ın önce Necef, Kerbelâ, Bağdat ve bazı imamların makamlarını ziyaret ettiği daha sonra da Şam, Kudüs, Halep, Gaziantep, Elbistan, Tarsus, Bozhöyük, Muğla Kalesi gibi birkaç yeri ziyarette bulunduğu yazılmaktadır. Hacı Bektaş Veli, Sulucakarahöyük’e vardığında İdris Hoca ile karısı Kutlu Melek (Kadıncık Ana)’in misafiri olmuştur ve Hacı Bektaş’ın müridleri İdris hoca ve eşi olmuştur.

Hacı Bektaş Veli’nin vefatı da doğumun da olduğu gibi kesin bilgilerden uzaktır. Kaynakların birçoğu Hacı Bektaş Veli’nin 63 yıl yaşadığı H.606 (1209)’da doğup H.669 (1270)de vefat ettiği kanısındadır.

Eserleri

Bilindiği üzere yakın tarihe kadar Hacı Bektaş’ın eserlerinin günümüze ulaşan ve bilinenlerinin oldukça az olduğu görülmektedir. Fuat Köprülü, “Anadolu’da İslâmiyet” adlı makalesinde Hacı Bektaş Veli’nin bir Fatiha Tefsiri, bir Makâlât’ı bir de Farisi bir eseri olduğunu dile getirmektedir. Daha sonradan arıştırma yapan kişilerce Hacı Bektaşı Veli’ye ait olduğunu dile getirilen eserler: Kitabü’1-Fevâ’id, Fatiha Suresi Tefsiri ve Şathiyya’dır. Bunlar dışında da Hacı Bektaşın eserleri;

* Velâyet-nâme-i Hacı Bektâş-ı Velî
* Makalat – (Arapça)
* Makâlât-ı Gaybiyye ve Kelimât-ı Ayniyye günümüzde bilinen ve kabul görülenlerdir.

Kaynak

Ömer Altun, Türklerin ve Anadolu’nun İslamlaşmasında Yesevi Hareketi ve Ahmed Yesevi’nin Etkisi

 

*Bu çalışmanın tüm hakları, Ömer Altun’a aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Muhyiddin İbn’ül Arabi’de Zaman

Ortaçağ’ın büyük mutasavvıfı ve İslam tarihindeki en etkili müelliflerden İbn-ül Arabi –tam ismi Ebu’ Abdullah Muhammed İbn el-Arabi el-Hatimi et-Tai, İslam medeniyetine derinden tesir etmiştir. En çok bilinen eserleri Fütühat-ı Mekiyye ve Füsusu’l Hikem’dir.

İslam filozofları arasında zaman kavramını kozmolojik açıdan en karmaşık ve ayrıntılı yapıda öznel teorilerle ifade eden filozof denilebilir ki; Muhyiddin İbn-ül Arabi’dir. Takvimlerdeki zaman parçalanmalarının büyük bir bölümü, kainatta gerçekleşen astronomik bir döngüselliğe tekabül etmesiyle tanımlanırken; örneğin, bir günün dünyanın kendi ekseni etrafında batıdan doğuya doğru olan dönüşünü tamamlaması, bir yılın dünyanın güneş etrafındaki devrini tekrar aynı noktaya gelerek bitirmiş olması gibi, bir hafta için böyle bir astronomik döngüsellik söz konusu değildir.

Muhyiddin İbn-ül Arabi haftanın bu yönüyle kazanmış olduğu zamansal önemine şu şekilde bir yaklaşım getirmiştir. Ona göre haftanın da aslında astronomik bir devirsel anlamı bulunmaktadır. İbn-ül Arabi’nin Kuran-ı Kerim’de geçen kainatın yaratılışına dair ayetlerden yola çıkarak elde etmiş olduğu söylenilen bu kozmolojik modellemeye, daha önce birçok filozofun ilk yaratılış teorilerini açıklarken bazı yönleriyle benzer olarak kullanmış olan Cevher-i Ferd modellemesi denilmektedir.Bu teori, birbirine geçen günler düşüncesine dayanmaktadır. İbn-ül Arabi bu düşünceyle aslında zamanın her lahzasında, kürede vuku bulan yaratılışın tam bir haftasının var olduğunu göstermektedir.

Buradaki yaklaşım, zamanda mekanın dahil edilmesiyle birlikte anlam bulan kısmının, altı gün metaforuna denk düşürülmesidir.

Yani daha açık bir ifadeyle; zamanın akışının gözle görülebilir şekilde fark edilebilir olduğu düzen, birbirine geçen günler modellemesinde vardır. Mesela, Pazar gününde alemin ‘kün’ ilahi emrinin duyulmasıyla mevcudiyetinin başlatılması, sonra Pazar günü devrinin sıfatı olan ‘’semi’ sıfatının ardından, ‘’hayat’’ sıfatının gelmesi gibi… Bu şekliyle günler birbiri ardınca kazandırdıkları ilahi anlamlar ile aleme zuhur ediyor ve hatta onunla birlikte var edilmiş oluyor. Fakat burada şunu önemle belirtmek gerekir ki; bu bahsedilen Platon’un ‘’oluş ve bozuluş’’ yaklaşımındaki döngüsel anlamda birbirini var etme ve yok etme mantığından biraz farklı bir iç içe geçme halidir.

Burada esas olarak zamanın algılanışındaki mekansal gerçekliğinin oluşumu anlatılmaktadır. İbn-ül Arabi’de zamanın temel devri, diğer birçok filozoftan farklı olarak, gün değil haftadır. Ona göre alemin yaratıldığı altı gün mekanı, son gün olan yedinci gün ise, zamanı temsil etmektedir. Bu günün Cumartesi günü olduğunu birçok eserinde defalarca belirtmiş ve bu günü ‘yevm-ül ebed’ (ebediyet günü) olarak isimlendirmiştir. Buradaki ilahi yaratılış anlayışı karmaşık her an yenilenen yapısı, onda zamanın ve mekanın hakiki birliktelik kavrayışını oluşturmaktadır. Dünyanın altı günde yaratılışı daima ve yenilenerek her an gerçekleşir. Bu nedenle ilk ilahi altı gün aslında zamanın değil mekanın yaratıcı kökenidir. Zaman da sadece yedinci gündedir.

İbn-ül Arabi’nin Fütühat adlı önemli eserinde şöyle geçmektedir;

“Çünkü alem Hak’tan Pazar gününden Cuma gününe kadar ortaya çıkmış ve ardından ebediyet gününe girmiştir. O gün sebt günüdür. Sebt, rahat demektir. Sebt günlerin sonuyken kendisinin bir sonu yoktur. Yaratana yarattıkları nedeniyle bir yorgunluk ilişmez. Fakat sebt günü alemin tabakalarını tamamlama günü olmuştur. Allah’ın yaratması bu amelin muhtaç kaldığı hallerle ilgilidir ve bu hallerin zamanı ve süresi sona ermez.”

Dolayısıyla bu yönüyle düşünülmüş olan, zaman için yaratılıştaki zamansallık; sonsuzdur. Yaratılış gününü ise bölünemez en küçük gün, anlık bir zaman olarak kabul eder. Fakat bu ana bir gün içerisindeki bütün anlar dahildir. Bu durumda zaman hem sıfır hem de bir olmaktadır. Yani o yaratılış bir anda meydana gelir ki buna sıfır noktası tekabul eder, fakat o an için ise onun bir gündeki tüm anların toplamıdır yaklaşımını sunar ki bu da birdir.

“ …yaratılış günü (tüm yaratılışı içerdiği için) bölünemez en küçük güne; içerisinde bizim de yaşadığımız ve saat, dakika, saniye ve benzeri şekillerde dilimlere ayırdığımız normal bir gün içerisindeki bütün ‘an’lar dahildir. … İbn-ül Arabi üç çok farklı gün tertibinin(devri günler, çıkarılıp alınan günler ve birbirine geçen günler) olarak farklı doğalarını ve rollerini açıklar. Ayrıca bu durum zamanın esas akışının hissettiğimiz ve düşündüğümüz kadar yeknesak ve düz olmadığı gerçeğinin altını çizmektedir. Bu karmaşık gelişmelerin altında yatan asıl fikir, gözlemlediğimiz birçok zamansal-mekansal olayın değil, her gün sadece bir halin meydana gelmesidir.’’

Kuran’da Rahman suresi 29. ayette geçtiği üzere ‘O her gün bir şe’n/iş/oluş üzerindir.’

İbn-ül Arabi’ye göre, Allah aslında gün anlamındaki zamanda sadece bir yeni olay yaratmaktadır fakat bize bunlar, olaylar olarak gözükmektedir. Ortaya koyduğu bu paradoksun anlaşılması için de zamanın asıl akışının anlaşılabilmesinin gerektiğini ifade eder. Eyyam-ı Şen adlı kitabında, güneşin batışından batışına veya doğuşundan doğuşuna süren bizim normal günlerimizin her birinde 360 günün sonu vardır, der. Dünyayı 360 derece kabul etmektedir.

Bizim algıladığımız haliyle normal bir günün her anında, dünyanın başka yerlerinde bir günün sonu veya başlangıcı olmaktadır. Yani, diyelim ki dünyanın çevresi 360 derecelik boylama ve bir günlük zaman dilimi de 360 derecelik boylamlara bölünsün. Bu haliyle dünyanın belirli bir yerindeki bir tam gün başka bir yerlerdeki son açıların veya ilk açıların toplamıdır. Yani dünyanın başka yerindeki 360 günün toplamıdır. Bu asıl günlerin akışı da zaman ve mekanda geçen olayların gerçek serisini işaretlemektedir.

Dolayısıyla, bu mantıkla düşünüldüğünde görülür ki; her an dünyanın çevresinde bir tam gün vardır. Daha ayrıntılı ifade edilecek olunursa; örneğin tam olarak şu anda, bir yerde sabahtır başka bir yerde öğle ve bir diğerinde ise gece ve hepsinin geçişlerindeki zaman; tüm bunların toplamı bir tam gün yapmaktadır. İbn-ül Arabi’nin bu teorisi de; görülmektedir ki bu tezde ifade edilen geometrik yorumlamayla elde edilmiş olan zamanın; sıfır, bir ve sonsuz olma öğretisiyle ciddi tutarlılık taşımaktadır.

Yararlanılan Kaynaklar

Ayşegül Bulut, Zamanın Geometrik Yorumu

 

*Bu çalışmanın tüm hakları, Ayşegül Bulut’a aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Pozitivizm Nedir ?

Pozitivizmin, kelime anlamı olarak şu şekilde tanımlamalar yapılmaktadır:
1. Duyularla anlaşılabilir dış dünyanın olaylarla yetinmek isteyen ve başka menşee sahip olan deneye ve gözleme dayanmayan bilgiyi değersiz kabul eden öğretidir.
2. A.Comte’un sistemine bağlı olan veya ona benzeyen doktrinlere verilen isimdir.
3. Taraftarları aynı inancı kabule mecbur olmaksızın, doktrinlerinin benzerliğinden ziyade inkârdaki birlikleri ile belli olan bir felsefe sistemidir.
4. Deney ile ispatlanmamış her şeyi reddedenlerin felsefi çığırı. Bu anlamda pozitivizm olayları ve olayların kanunlarını deney ve gözlem vasıtasıyla araştırmayı konu edinir.
5. Felsefi sistemlerin dışında olarak her şeyde hakikat ve menfaati arayanların veya özellikle zevkleri ve maddi menfaatleri düşünen ve hiçbir üstün gayeleri olmayan kimselerin gittiği yol.
Pozitivizmin çeşitli tanımları yapıldıktan sonra bu sistemin temel görüşlerini açıklamak konuya yararlılık getirir. Bu bakımdan konuyu genel olarak pozitivizm, felsefi bakış açısından pozitivizm ve sosyolojik bakış açısından pozitivizm olarak biraz daha ayrıntılı incelemeye çalışacağız.

Genel Anlamda Pozitivizm

Genel olarak pozitivizm modern bilimi temele alan bilim dışı fikirleri, metafiziği ve dini, insanlığın gelişimine mani olan bilim öncesi düşünceler olarak kabul eden görüştür. Pozitivizm neyin olması gerektiği ile ilgili soruları, gerçekte olanla ilgili sorulara indirger. Pozitivist düşünürler ilahi ve metafizik öğretilere şüpheyle bakarlar. İnsan sorgulamasının kesin cevaplar verilebilecek sorunlarla sınırlanması gerektiğini düşünürler. Zihnin pozitivist hali, ayrıntılı dünya görüşlerinin kurulmasından çok belli sorunların çözümüyle ilgilidir.
Pozitivizm bir düşünce dönüşümüne işaret eder; geçmiş ile günümüz arasında bir köprü görevi görmektedir. Pozitivizm bazı geleneksel felsefe problemlerinin yeni bir aynadan günümüze yansıyan yüzüdür. Pozitivizm, bazı sorunları kendine özgü felsefi bir yaklaşımla ifade etmektedir; nasıl ki Antik Çağ’dan Orta Çağ’a, Yeni Çağ’dan günümüze gelinceye kadar her dönemin toplumsal, kültürel, bireysel vb. sorunları farklı olmuş ve bu sorunların hem tanımında hem de çözümünde felsefe temel bir rol oynamış ise aynı durum pozitivizm için de geçerlidir.
Pozitivizmin doğuşunu etkileyen sorunlar o dönemin bilimsel gelişimi ile ilgilidir. Bu çerçevede ortaya çıkan pozitivizm giderek çok yönlü bir etki alanı oluşturmuşlardır. Dolayısıyla, pozitivizmi sadece felsefi ve bilimsel konulara odaklanmış bir akım olarak sınırlamak yanlış olacaktır. Bu durumda hem günümüzün sorunlarını hem de geçmişten devralınan sorunları çeşitli yönleriyle anlamak ve onlara nasıl bir çözüm getirildiğini görmek için pozitivizm çok önemli bir ipucudur.
Simon ve onun bir dönem sekreterliğini yapan A. Comte’un kurduğu bir öğreti olan pozitivizm, dünyanın ancak deney ve gözlem yoluyla anlaşılabileceğini savunur. Pozitivizm öğretisine göre bilgi son safhada duyu deneyine dayanmak zorundadır. Pozitivizmin arka planında Aydınlanma hareketi vardır. Pozitivizm anlayışına göre kabul edilebilecek tek bilgi türü deneysel araştırmalara dayanan bilgi olmalıdır. Bu noktada pozitivizm, bilimi bilgi ile özdeşleştirmeye, kısacası bilimciliğe dayanır.

Hebarmans’ın vurguladığı gibi, pozitivizm; bilimin felsefesi boyutunu düşünmek yerine, somut veriyi kuvvetlendirmek ister ve bilimlerin mantığını bu çerçevede açıklamak ister.

Günümüzde ise pozitivizm, bilim konusunda deneyci bir görüşe bağlılığı, toplumsal yaşamda deneyci bilgi modeli üzerine kurulu bilimsel bir yaklaşımı ifade eder. Sosyal bilimler bağlamında ise pozitivizm, insan ve toplum bilimlerinin yöntemlerinin doğa bilimlerinin yöntemlerine göre oluşmasına olgularla değerlerin birbirinden ayrılması gerektiğini belirtir. Bu yapıldığında, sosyal bilimlerin de doğa bilimlerindeki gibi toplumsal yasalara ulaşılabileceği kanısındadır.

Felsefi Anlamda Pozitivizm

Özellikle gençlik yıllarında teolojik düşünme tarzı içinde eserler vermiş olan Hegel pozitif ve pozitivite sözcüklerine yeni anlamlar yüklemiştir. O önce sözcüklerin geleneksel anlamlarıyla işe başlar ve özellikle lise öğretmenliği yaptığı yıllarda doğal hukuk ve pozitif hukuk arasındaki karşıtlığı Hristiyan teolojisi zemininde işler. Hegel bu sıralarda Hristiyan dininin pozitivistinin eleştirisine yönelmiştir. Hegel pozitiviteyi gramatik olarak yalın hal olarak kullanmakta ve Hristiyan dininin o anki durumunu belirtmek için Hristiyanlığın pozitivitesi terimine başvurmaktadır. Ona göre pozitifleşme bir öğretinin özellikle Hristiyan öğretisinin doğmatikleşmesi anlamına gelir.
Aslında Hegel dünyanın evrimci bir kuramını idealist terimlerle ortaya koydu. Başlangıçta insanlar sadece, etraflarındaki dünyayı duygusal olarak anlamaya elverişli bir yetenekle donatılmıştı. Onlar toplumsal ve fiziksel dünyanın görünüşü, kokusu ve hissedilişi gibi durumları anlayabileceklerdi. Sonradan, insanlar kendilerinin bilincinde olma ve kendilerini anlama yeteneğini geliştirdiler. İnsanlar, kendini bilme ve kendini anlamayla birlikte, olduklarından daha fazlası olabileceklerini anlamaya başladılar.

Hegel pozitif ve pozitivite terimlerine teolojideki geleneksel anlamların ötesinde yeni ve felsefi anlamlar yüklemekle bunların birer felsefe terimi olarak kullanılmalarına giden yolu da hazırlamıştır.

Ne var ki bu terimlerin 20.Yüzyılı da kapsayacak şekilde en yaygın anlamlarını belirleyen A.Comte ve onun pozitivizmi olmuştur. Comte sözcüklerin farklı alanlardaki farklı anlamlarını adeta unutturmak istercesine onlara tek, biricik bir anlam verme ve bu anlamı yaygınlaştırma çabası içinde olmuştur. A.Comte kendi felsefesini pozitivizm olarak adlandırmış ve felsefenin politikleştirilmesinden söz etmiştir. Pozitivizm felsefesinin ortaya çıkışı tarihi 16. yüzyıl olmasına rağmen Pozitivizm 18. yüzyıl da Aydınlanma düşüncesi ile önem ve popülarite kazanmıştır.
Simon pozitivizm öğretisini başlatsa da pozitivizmin asıl kurucusu A.Comte olmuştur. Simon ‘un ortaya attığı manada pozitivizm, toplumu akıl ve bilime dayalı bilimsel yöntemler kullanarak yeniden dizayn etme çabasıdır. O dönem pozitivizmi savunan düşünürlere göre pozitivist felsefenin amacı, akıl ve bilime dayanan ortak bilim ilkelerini tespit ederek bu ilkeler ışığında toplumu yeniden şekillendirmek ve toplumun yeniden kurulmasını sağlamaktır. Pozitif felsefe bilimden ayrı bir yönteme sahip olamaz. Dolayısıyla da bu felsefede deney ve gözleme dayanan bilgi ve yöntem dışında bir yönteme yer yoktur. Comte’a göre pozitivizm öğretisinin amacı toplumsal olayları araştırmak ve topluma düzen getirmektir. Comte felsefesini ve kendi verdiği adla bilimsel dünya görüşünü doğa bilimlerinin sonuçlarını ve bu sonuçlardan hareketle elde edilen teknik endüstriyel uygulamaları gözeterek geliştirilmiş ve bizzat bu bilimsel dünya görüşünü felsefe olarak adlandırılmıştır.

Sosyolojik Bakış Açısı Olarak Pozitivizm

Fransa’da Sosyoloji 1830-1850 yılları arasında A.Comte ve Le Play’ın çalışmaları ile doğar. A.Comte ’den sonra Fransa sosyolojik bakımdan bir sükûnet devresi yaşar. Bu devrede pozitivist sosyoloji cereyanı Herbert Spencer’ in şahsında İngiltere’ye geçer. Pozitivizmin İngiltere’de yayılmasını sağlayanların başında John Stuart Mill ve Herbert Spencer gelir. 19. Yüzyılın ikinci yarısında büyük bir değer kazanan pozitivizm 1870’den 1900’e kadar İtalya’nın bütün manevi hayatını etkilemiştir. Pozitivizmin sistem haline gelmesinde 1789 Fransız İhtilalinin rolü çok büyüktür.

Fikirlerinin birçoğunu Saint Simon’dan alan A.Comte ‘un sosyolojisi 30 senelik aradan sonra Durkheim ile tekrar hayat bularak en son şeklini alır. Durkheim ’in amacı bir takım sosyal olayları diğerlerine bağlayan kanunları bulmak için çalışan pozitif sosyolojiyi kurmaktır.
Durkheim ‘in sosyolojisi felsefenin yetkisi içinde olan problemlerle uğraşıp felsefi problemleri, sosyolojik problemler haline getirir. Felsefi düşünceleri, sosyal gerçeklerin doğru görülüp öğrenilmesini engelleyen bir unsur olarak kabul eden Durkheim her yerde toplumu savunur. Durkheim’ e göre toplumsal olaylar ferde bağlı olmaksızın müstakil olarak mevcuttur.

Durkheim fikir ve ilmi menşe bakımından bir pozitivist olmasına rağmen aynı zamanda kuvvetli bir ahlakçıdır.

Pozitivizmin Ahlak Anlayışı ‘içinde onun ahlakı laik bir ahlaktır. Durkheim bilim ve toplumsal reformculuk üzerine vurgusu nedeniyle Aydınlanma geleneğinin mirasçısı olarak ta görülmüştür. Durkheim politik olarak liberaldi fakat entelektüel olarak daha muhafazakâr bir görüş benimsedi. Marx, modern dünyanın sorunlarını, toplumun doğasında görürken, Durkheim böyle görmedi. Sonuç olarak Marx’ın toplumsal devrim gereksinimi üzerine fikirleri Durkheim’ın ve başkalarının reformculuğunun kesin olarak karşısında yer aldı. Klasik sosyoloji geliştikçe, Marxçı fikir bastırılırken, Durkheim’ ci düzen ve reform egemen hale geldi.
Durkheim, sosyolojinin konusuna ilişkin özgün bir kavrayış getirdi ve daha sonra bu görüşü deneysel olarak bir araştırmada sınadı. Durkheim, ’Sosyolojik Yöntemin Kurallarında’, toplumsal olgular olarak adlandırdığı şeyin araştırılmasının sosyolojinin özel görevi olduğunu ileri sürdü. Toplumsal olguları, bireylerin dışında var olan ve bireylerin üzerinde yaptırımı olan güçler ve yapılar olarak kavradı.
Durkheim, Sosyolojik Yöntemin Kuralların’ da iki tür toplumsal olguyu maddi ve maddi olmayan olarak birbirinden ayırdı. Çalışmasının içinde her ikisini de ele almasına karşın, temel olarak, maddi toplumsal olgulardan daha fazla maddi olmayan toplumsal olgular üzerinde odaklandı. Daha çok modern sistemi yatıştırabilecek ve onun işleyişini sürdürebilecek çeşitli reformlar önerdi.

Durkheim’ın ilerleyen dönemlerdeki eserlerinde manevi boyut taşıyan toplumsal olgular çok daha fazla bir yer işgal etti.

Dinin kaynağının toplumun kendisi olduğunu düşündü. Durkheim bir zamanlar A.Comte’un düşündüğü, ama sonra vaz geçtiği toplumsal gelişmede temel etkenin can sıkıntısı ya da mutluluk arayışı olduğu açıklamasını terk eder. Çünkü toplumsal gerçekler bunlarla açıklanamaz. O zaman önce toplumsal gerçekliğin bir ihtiyaçtan kaynaklandığı fikri zihinlerde yer etmesi gerekir. Sosyoloji biliminin kurulması için bu şarttır. Özellikle Montesquice (1689-1755) ve Conderect (1743-1794) toplumsal olayların bir düzene bağlı olduğunu iddia etmişlerdir.
Saint Simon ise toplumsal olaylarla ilgili sorunların çözümü için eski değerlerin yıkıldığını, yenilerinin de doğmadığını görmüş ve toplumsal sorunlara sadece bilim yoluyla çare bulunabileceği düşünmüştür. Ancak Simon’a göre mevcut bilimlerin hiç biri toplumsal gerçekleri anlamaya yeterli değildi. Bu yüzden toplumun sorunlarına çözüm bulacak yeni bir bilimin ortaya çıkması gerekiyordu. Toplumun sorunlarına çözüm bulacağı düşünülen bilime sosyal fizyoloji adını verildi. Ona göre her düzenli toplum maddi ve manevi güce dayanır. Orta Çağda manevi güç kilisenin elindedir. Maddi güç ise asillerin elindedir. Ortaya çıkacak yeni bilimin iki ayağı olacaktır bunlardan biri manevi gücü oluşturan aydınlar diğeri ise maddi gücü oluşturan endüstriyeller olacaktır.

Saint Simon, çağında gözlediği geniş çaplı ve köklü toplumsal dönüşümlerin gerçek kaynağının endüstri ve ekonomideki gelişmeler olduğunu ve gelecekte değişmelerin hızının giderek artacağını ilk açıklıkla gören ve açıklayan yazardır.

Ona göre toplumsal evrimin temel yasası üç hal kanunudur. Ancak Saint Simon bu üç hal kanunu oldukça değişik bir biçimde ele alıp yorumlamakta ve onu ekonomik ve toplumsal bir içerikle doldurmaktadır. Simon tarafından öne sürülen bu fikir akımını, sekreteri Comte üç hal kanunu ile gerçekleştirmeye çalışmıştır. A.Comte yayınlamış olduğu kitaplardan biri olan Prospektüsün 1824 baskısında şunu ifade etmiştir; ‘Uzun bir süredir Simon’ un ortaya attığı fikirler üzerine çalışmaktayım. Simon’un toplumsal düzeni sağlamayı amaç edinmiş fikirlrtini sistemleştirmeye, geliştirmeye ve olgunlaştırmaya çaba harcadım. Pozitif politika anlayışı bu çalışmalarım neticesinde ortaya çıktı.
Comte’un Saint Simon’ a çok şey borçlu olduğu bir gerçektir.18.Yüzyılla 19.Yüzyılın terkibini yapmaya kalkışı, Fransız devriminin tarihi manasını değerlendirişi, çalışan sınıflara, proletarya ya karşı beslediği ilgi, organik ve kritik çağları birbirinden ayrışır Saint Simon kaynaklıdır. İkisi arasındaki fark, birininki seziş, öbürününki sistemleştirmedir. Kaldı ki izledikleri yolda ayrıdır. Saint Simon’ un sosyolojisinde ağır basan ilerlemedir. Comte’ da ise düzendir. Saint Simon devletle toplumu birbirinden ayırır. O, bugün emeğe dayanan, medeniyet adını verdiğimiz oluşun kurucularından biridir. Comte’un eğilimi tam tersinedir. O mutlak bir birlik peşindedir. Her türlü eşitliğe düşmandır. Toplumun bütün güçlerini kendinde toplayan devleti, sosyal bir hücre saydığı geleneksel aileyi göklere çıkarır.

Comte düzencesinin değişmeyen fikirleri: birlik, bağlılık, konumlar dizisi iken, Saint Simonculuğun ana fikirleri, devlet dışı organizasyon, ekonomik toplumun egemenliği ve siyasi devletin ortadan kalkışıdır.

İnsanın insanı sömürmesine son vererek insanların doğaya hükmetmesidir. Auguste Comte, daha derin, Saint Simon daha ilericidir diyebiliriz. Toplumun davranış tarzlarını inceleyen sosyal fizyolojinin karşısına sosyal morfolojiyi çıkaran Durkheim, Saint Simon’ un dinamik sosyolojisinden ilham almıştır. Bugüne kadar sosyologlar, toplumsal olguların incelenmesinde kullandıkları metodu karakterize etmek ve tanımlamak için pek az çaba sarf etmişlerdir. Örneğin Spencer’ın bütün yapıtlarında metodolojik problem hiç yer almamaktadır. Aslında büyük sosyologlar toplumun yapısı toplumsal dünya ve biyolojik dünya arasındaki ilişkilerde ilerlemenin genel seyri üzerinden öteye geçememişlerdir.
Sonuç olarak olguların gözlemlenmesinde alınacak önlemler, başlıca problemlerin ortaya konulmasında gerekli olan tarz, araştırmaların yönlendirilmesinde gerekli olan anlayış, bu araştırmaların sonuca vardırılmasını sağlayacak özel pratikler, kanıtların yönlendirilmesinde başvurulması gereken kurallar belirlenmemiştir. Sosyoloji de cevabı aranan şey toplumsal olgunun ne olduğudur. Toplumsalı oluşturan şey toplumun bir bütün olarak incelenen inançları, eğilimleri ve yaşam tarzlarıdır. Toplumsal olgunun ifade ettiği şey, kolektif ruhun belirli bir halidir. Sosyoloji, bugüne gelinceye kadar şeyleri değil, kavramları ele almıştır. Comte toplumsal olguların doğal yasalara bağımlı toplumsal olgular olduklarını açıklamıştır. O bununla toplumsal olguların eşya karakteri taşıdıklarını kabul etmiştir. Çünkü doğada sadece şeyler vardır. Ne var ki bu felsefi genellik sahasından çıkıp da kendi ilkesini uygulamaya ve bu ilkenin içerdiği bilimi çıkarsamaya giriştiği zaman, incelemelerin objeleri olarak ele aldığı şey, fikirlerdir.

Kaynak

Onur Çakmak, Auguste Comte Pozitivizmi Ve Sosyoloji

*Bu çalışmanın tüm hakları, Onur Çakmak’a aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Tarihsel Süreçte Kehanetler ve Kahinlik Mesleği

İnsanoğlunun hayatta kalma mücadelesine avcılık ve toplayıcılık yaparak devam ettiği çağlarda yaşam tarzı günlük yemeği bir şekilde elde etmek ve bir sonraki gün için yeterli enerjiyi sağlamak ekseninde ilerlemekteydi. Kaçmak, kovalamak ve barınmak gibi faaliyetler şeklinde devam eden günlük hayat, alet edevat kullanımı ve sonrasında gelen yerleşik hayata geçiş ile bu toplulukların dikkatlerini farklı mecralara çevirmelerini sağlamıştı. Yavaş yavaş sosyal hayata geçiş yapan insanoğlu bireylerarası iletişimin ivme kazandığı dönemlerden itibaren etrafında cereyan eden olaylara daha geniş bir perspektiften bakmaya başladı. Daha öncesinde hiçbir şekilde kontrol edemeyeceğini düşündüğü doğa olaylarına karşı harekete geçme isteği buna örnek olarak verilebilir. Müdahale edemedikleri bu olayları önceden bilmenin ona sağlayacağı yararı fark eden insanoğlu kendince geliştirdiği tekniklerle geleceği okuma macerasına atlamış ve çağlar boyunca farklı yollarla bu uğraşa devam etmiştir. Bu sebeple kâhinlik ve gelecekten haber verme olgusu toplum içindeki popülaritesini korumuştur.
İnsanoğlunun geleceği öğrenme yahut tahmin etme çabalarının temelinin gökyüzü incelemeleri ve takvim oluşturma çabaları olduğunu bilmekteyiz; Günümüzden 40.000 yıl öncesinde başlayan Geç Paleolitik Çağda insanın Ay gözlemleri yaparak, bunları hayvan kemikleri üzerine kaydettiği tespit edilmiştir. Ele geçen bulgular Neolitik Çağ insanının gökyüzünü, özellikle de Güneş’in ve Ay’ın hareketlerini gözlemlediğini göstermektedir. Bu tür kayıtların ilk örneklerinden biri, günümüzden 15.000 yıl öncesine tarihlenip, Ukrayna’da mamut boynuzu üzerine kazınmış halde bulunmuş olan, dolunay ve yeniayın sıra ve aralıklarını gösteren buluntulardır. Bu buluntular bugün, insanın tuttuğu en eski ay evresi kayıtları olarak kabul edilmektedir. Bu kayıtlar sürekli bir gelenek oluşturmadığı için, Paleolitik Çağ insanının takvimi olarak yorumlanamasa da insanın doğa olaylarını gözlemleyerek kaydetmesi geleneğinin öncülerindendir.
İnsanların daha fazlasını bilebilme isteklerini kendi yöntemleriyle karşılamaya çalışan kâhinler sezgi yoluyla veya bazı materyaller kullanarak geleceği görebildikleri iddiasındaydılar. Bazı bilim insanları ise bilimsel gerçekliklerden hareketle başladıkları varsayımları kehanette bulunma noktasına taşımaktaydılar. Örneğin filozof, ekonomist ve yazar A.A. Bogdanov (Ö:1928) Kızıl Yıldız adlı romanında (1908) eksi madde adını verdiği antimaddenin keşfi hakkında kehanette bulunuyordu. Ayrıca atomun parçalanmasıyla çalışacak olan atom motorlarını, kompüterlerin kullanımından doğacak olan bilimsel ve teknik bir devrimi ve sentetik maddelerin ortaya çıkışını önceden görüyordu.
Sosyal statü anlamında içinde yaşadıkları toplumların ait oldukları dini ve kültürel değerlerine paralel olarak yükselen kâhinler, öngörüleri için astronomik olayları analiz etme, yüz hatlarını inceleme, el çizgilerine bakma gibi yöntemler kullanmaktaydılar. Bunlarla beraber zar, bakla, kum, kemik, kâğıt, kahve ve çok eski zamanlarda hayvan bağırsağı da onların öngörüleri için kullandıkları materyallerdendi. “Babil’de çocukların doğum ayları ve özürlü doğumlara göre yapılan yorumlar, tıbbi belirtiler, insan fizyonomisi ve hayvan davranışları için rüya ve takvim falı ile astroloji teknikleri kullanılıyordu. Mezopotamyalılar göğün yazıları olan yıldızları, eski Yunan’lar kuşların uçuş tarzlarını inceleyen Mantist ismindeki rahip yardımcılarını bu amaç için kullanırken, eski Roma’lılar da kuş falları vasıtası ile gelecekten ve tanrıların isteklerinden haberdar olmaya çalışıyorlardı. Eski Çinliler’de de fal ve kehanet uzun bir geçmişe sahipti. Şang hanedanı zamanından itibaren bu ülkede devlete ait işlerde verilecek kararı belirlemek amacıyla koyun, öküz kemikleri, kaplumbağa kabuğu ile tabiat ruhları ve atalara danışma şeklinde fala bakılırdı”. Bazı ritüellerde kurban edilen hayvanın belli iç organlarına bakılır, ateş yakılır, bu ateşin ve ondan çıkan dumanın oluşturduğu şekillere göre henüz vuku bulmamış olaylar tahmin edilmeye çalışılırdı. Bundan farklı şekilde su kullanılarak da bazı öngörülerde bulunulur, etrafında ateş yanan bir tasa bakılıp alevlerin suyun üstünde oluşturduğu yansımalara göre gelecek hakkında yorumlar yapılırdı. Bu alev yansımalarının sadece hamile olan kadınlar veya ergenlik döneminde olan gençler tarafından görülebilecekleri düşünülürdü. Ayrıca rüzgârın suda oluşturduğu dalgalara bakılarak da kâhinlik yapılmaktaydı.

Bir diğer kâhinlik şeklide yılanın yeni doğan bir çocuğu ısırıp ısırmadığına bakılır, yılan ona zarar vermezse çocuğun meşru annesinin kehanete başvurulan konuda masum olduğuna kanaat getirilirdi. Başka bir geleceği
görme ritüelinde kemiklerin ve zarların üzerine harfler yazılır sonra rasgele atılan zar ve kemiklerde çıkan harflere göre danışanın sorularına yanıt aranırdı. Kişinin ismine göre yapılmaya çalışılan bir kehanette her harfin karşılığı olarak bir sayı verilir çıkan sonuca göre değerlendirmeler yapılırdı. Bu tekniklerden farklı olarak diğer âlemlerden ruhsal varlıklara danışarak yapılan kehanetler de mevcuttu. Gerçek olduğu düşünülen kehanetlerde kullanılan eşyanın sadece odaklanmayı sağladığı, o sırada asıl olanın ise ruhani varlıklardan alınan yardımlar olduğu bu kişiler tarafından söylenegelmiştir. Sadece herhangi bir cisme bakıp onun aldığı şekil ve durumuna göre yorum yaparak kehanette bulunmanın onlar tarafından çok güvenilir bir yöntem olarak kabul edilmediği açıktır. Kehanetlerde bulunma eylemi kâhinler tarafından kendilerine doğuştan verilen bir yetenek olarak aktarılsa da eğitim bu mesleğin önemli ayaklarından birini oluşturmakta idi. Çok eski çağlardan bu yana kâhinlerin eğitildiği birçok mekân keşfedilmiş, yapılan çalışmalarla bu yerlerin rastgele belirlenmediği ortaya çıkmıştır. Ulaşım bakımından sapa yerlerde olan bu merkezlerden bazıları, Mısır’ın kuzeyinde olan Canopus’taki Serapeum mabedidir. Bu mabetle ilgili bilgiler oranın bir kehanet merkezi olduğunu kesin olarak ortaya koymaktadır. Yine Dodona, Omfalos, Thera, Apollon, Gata Burno, El Mara, Triton Gölü bu kehanet merkezlerindendir. Bu yerlerin birbirlerine 1 derece enlem uzaklığında olmaları da yine rastgele kurulmadıklarına işarettir.
Tarih öncesi devirleri de içine alan çok geniş bir zaman diliminde geçerli olan kâhinlik kavramı ile İslâm kültüründeki müneccimliğin birbirlerinden ayrıldıkları temel nokta müneccimliğin bilimsel temeller üzerine kurulu olmasıdır. Bu temelin dayanak noktası astronomi bilimine müracaatın zarureti idi. Bu bilim Müslümanların dini hayatında önem taşıyan bilgilere ulaşılması, mesela namaz vakitlerinin belirlenmesi, Ramazan ayının başlangıcının tespiti ve hac ibadetinin ifası açısından önem taşımaktaydı. Çin, Mezopotamya, Eski Yunan, Mısır gibi köklü uygarlıkların tarımsal faaliyetler ve hava tahminleri gibi konularda başlattığı astronomi atılımları zaman içerisinde gök cisimlerinin konumlarının belli bir disiplin çerçevesinde incelenmesiyle yoluna devam etmiştir. Hiparkos’un milattan 4O Yıl önce Güneş ile Ay’ın hareket takvimini gösteren zîci bunun örneklerindendir. Ancak kendisinden önce gelenlerin usulüne uymadığı, başka yıldızların hareket takvimini vermediği gibi pek çok gözlem yanlışını da ihtiva eden bu zîc 285 yıl kullanıldıktan sonra İskenderiyeli Batlamyus M.S. 120 Yılında yıldızların hareketlerini gözleyerek yeni bir zîc yazdı.
İlk zamanlarda yalnızca kralların ve yüksek mevkideki yöneticilerin hizmetinde elitist bir disiplin olarak ortaya çıkan astroloji gerek tarımsal faaliyet hesaplamalarındaki tartışılmaz işlevi gerekse iklimsel olayların önceden tahmininin getirdiği konfor sayesinde gitgide daha geniş kesimler tarafından kullanılmaya başladı. Bahsi geçen
kültürler gibi Arap toplumu da yıldızlar ilmine eski çağlardan beri ilgi duymaktaydı. İslam öncesi dönemde Yunan medeniyeti ile temas halinde olan Araplar birçok Latince eseri kendi dillerine çevirmiş ve Arap astrolojisi bu eserler üzerine bina edilip müneccimlik ilmi ortaya konmuştur. Ortaçağa gelindiğinde farklı bir bilim dalının kahinlikle birlikte zikredildiğini görmekteyiz. Artan madencilik faaliyetleriyle beraber elde edilen malzemelerin çeşitliliği bu madenlerin birbirlerini dönüştürmede kullanılma çabalarını da beraberinde getirmiştir. İşte simyacılık faaliyetleri bu çalışmaların sonucunda ortaya çıkmış ve elde ettiği şaşırtıcı sonuçlarla günden güne popülaritesini artırmıştır. Kehanetlerde bulunan insanların diğerlerini etkilemek için kullandıkları ateş, duman gibi simya ile elde edilen görsel malzemeler toplum tarafından onların mucizesi olarak nitelendirilmiş ve kâhinlerin ünlerinin artırmalarını sağlamıştır. Ortaçağın, şüphesiz en tanınmış kâhinlerinden biri Nostradamus’tur. Onu eğiten dedesinin ilgi alanı aslında astronomi yani gökyüzü, yıldızlar ve hareketleridir.
Kendisi aslen Fransız bir doktor olan Nostradamus bu dönemde insanlarca bir dizi kehanette bulunduğu düşünülen bir eser bırakmıştır. Kimi bilim insanlarına göre Nostradamus geçmişte yaşanmış olayları çok iyi okuyup kehanetlerini bunlarla temellendirmiştir. O, evrende vuku bulan olayların hepsinin birbirinin aynısı olmakla beraber büyüklüklerinin ve dolayısı ile de etki alanlarının farklı olduğunu savunmaktadır. Kilise engizisyonu uzunca bir müddet Nostradamus’u cadılıkla ilişkilendirmeye çalışmış ancak onunla büyücülük arasında bir bağ bulamamıştır. Bunun sebebinin onun kehanetlerinin şiirsel ve tam anlaşılır olmaması olduğu söylenebilir. Metinlerindeki bu örtülü anlatım sebebiyle onun büyük bir kâhin mi, yoksa dizeleri zorlama şekilde birtakım olaylarla ilişkilendirilen bir bilim insanı mı olduğu halen tartışılmaktadır.Ortaçağın başlarında yönetimin ve toplumun kâhinliğe bakışı son derece pozitif iken daha sonra yaşanan gelişmelerle bu durum değişmiş, büyücü gibi algılanan ve bazı insanların ölümüne yol açtığı düşünülen insanların idamlarıyla farklı olaylar gelişmiştir. Ardı ardına gelen bu idamların toplumun huzurunu kaçırdığı iddia edilen cadıları avlama merasimine dönüşecek kadar ileri gitmesi binlerce kişinin öldürülmesiyle sonuçlanmıştır.

Kehanet Yılı
Ortaçağdaki cadı avları sırasında birçok şamanın da yapageldikleri mesleklerinden dolayı öldürüldükleri söylenmektedir. Cadıların, yaptıkları kara büyüler sebebiyle öldürüldükleri söylense de bununla itham edilen birçok kadının çok fakir olduğu ve aslında yönetimlere direndikleri gerçeği, öldürülme sebeplerinin toplumsal yanlışları yüksek sesle dillendirmeleri olabileceği kanısını güçlendirmektedir. Ortaçağın sonunda başlayan ve 350 yıl boyunca süren cadı avında kadınların suçlanmasını sağlayan standart bir ölçü olmadığını, ilk başlarda ebeler ve şifacı kadınların büyü yaptıkları iddiasıyla hedef olarak seçildiğini görüyoruz. Bununla beraber başlangıçta kimsesiz ve fiziksel engelli yaşlı kadınların seçilip akabinde cadı profilinin değişime uğrayarak şeytan ile iş birliği yapan kadın profilinin oluştuğunu anlıyoruz. Bu ve bunun gibi tarihlendirmelerle kopmayan kıyamete, dünyanın gelmeyen sonuna, hep başka tarihler gösterilerek defalarca zaman tayininde bulunulmaya çalışılmış, ancak beklenen son gelmemiştir.
Kehanetler Kitabı
Ortaçağda öngörülen kehanetlerin ne olduğuna ve hangilerinin gerçekleştiğine göz attığımızda; 1139 yılında Aziz Malaki’nin yazdığı ‘Papalar Kehaneti’ enteresan bir örnek olarak karşımıza çıkar. 800 yıldan fazla sürecek bir zaman diliminde gelecek papaları, yani 111 kişiyi, başa gelme sırasıyla yazan Aziz Malaki kehanetinde bu papaların ya doğduğu şehirlere ya da isimlerine yer vermiştir. Söylenenlere göre Aziz Malaki kendi ölümünü de tahmin etmişti. Bingenli Azize Hildegarde (ö 1179) 1138 yılında insanlara aktarması gerektiğini düşündüğü içindeki sesin şunları söylediğini bildirmiştir “Tanrı inancı tamamen bir kenara itildiğinde, zorlu ve kanlı savaşlar birbirleriyle yarışırcasına patlak verecek ve sayısız insan buralarda ölecek, şehirler de birer harabeye dönüşecek.” Azize Hildegarde’ın bu kehaneti çağdaşı olan Aziz Malaki’nin kehanetleriyle de bir anlamda örtüşmekteydi. Bir grup tarihçi sonraki yüzyıllarda artarak devam eden kanlı savaşların Hildegarde’ı haklı çıkardığını düşünürken, bunun tersini düşünen diğer bir grup da bahsi geçen yüzyıllardaki siyasi çözülmelerin ve kötüye gidişin sıradan insanlar tarafından da pekâlâ okunabileceğini iddia etmiştir.
Ortaçağ İtalya’sında bir keşiş olan Fiore, dönemin en büyük kâhini olarak adlandırılmıştır. Ölümünün ardından incelenen eserlerinde Hristiyanlık dünyasının merkezi rolünü üstlenmiş olan Roma’nın, aslında bizzat kendisinin tüm disiplinlerden uzak ve dindeki bozuklukların başlıca kaynağı olduğu ve dolayısıyla bunun karşılığını göreceği, Tanrı’nın ilk tokadını Roma’nın yiyeceği söyleminde bulunmuştur. Fiore’nin ifadelerinde yine Malaki’nin kehanetlerine benzer söylemlere rastlanmaktadır. Jean De Vatıguerro, (ö ) Ortaçağda yapılan kehanetleri toplayarak bir kitapta yayınladı. Bu kitapta kendisine büyü ile uğraşanlar tarafından birçok bilgi aktarıldığını belirtmiş ve kehanetlerde bulunmuştur. Fransa ve başkenti ile ilgili kehanetlerinde ihtilali, cumhuriyetin ilanını, bazı depremlerle şehirlerin, kalelerin yıkılacağını söylemiştir. Ayrıca salgın hastalıklar, açlık gibi felaketlerden de söz etmiştir.
Bu bilgiler ışığında müneccimlik kurumunun köklü, temellerini bilimden alan ve çıkış noktası itibarı ile insanlığın ortak faydalanımını amaçlayan yapısıyla kâhinlik ve kehanette bulunma gerçeğinden ayrıldığını söyleyebiliriz. Zira kehanet birtakım farklı teknikler ortaya koyan kâhinlerin bireysel faaliyeti, kendi söylemleriyle, kendilerine verilen yüce bir armağan olarak daha bireysel, kapalı ve öznel bir eylem olarak karşımıza çıkmaktadır.
Yararlanılan Kaynaklar
Esma Özçelik Morkoç, Osmanlı Devleti’nde Müneccimbaşılık ve Müneccimbaşı Hüseyin Efendi
James E. McClellan III ve Harold Dorn, Dünya Tarihinde Bilim ve Teknoloji
Ekmeleddin İhsanoğlu, Batı Bilimi ve Osmanlı Dünyası: Bir İnceleme Örneği Olarak Modern Astronominin Osmanlı’ya Girişi(1660-1860)
Yücel Aksan, “1450-1750 Yılları Arasında Avrupa’da Cadılık”, Tarih İncelemeleri Dergisi, C: XXVIII, sy.2
Haydar Akın, Ortaçağ Avrupası’nda Cadılar ve Cadı Avı
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Esma Özçelik Morkoç’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Felsefi Açıdan Yapay Zeka

Geçmişten Bugüne Yapay Zeka Tartışmaları
Yapay zeka ile ilgili tartışmalara baktığımızda, yapay zeka projesinin doğuşunun, dijital bilgisayarların ortaya çıkışıyla koşut olduğu görülmektedir. Gerek yapay zeka araştırma alanı içinde, gerekse konuya uzaktan yaklaşanlar arasında yaygın olarak bu kanı hakimdir. Eğer yapay zeka akıllı bilgisayarlar tasarımlamaya çalışan bir alansa, bilgisayarların keşfedilmesinden öncesi var olması zaten beklenemezdi. “Makineler düşünebilir mi?” sorusu üzerinde düşünmemiz gerektiğini öne sürüyorum. “Buna da makine ve düşünme terimlerinin anlamlarının tanımlanmasıyla başlamamız gerekir.” Bilgisayarların düşünebilmesi fikrini derinlemesine irdeleyen ve bu fikre karşı çıkan görüşleri (örneğin, makineler düşünemez çünkü insanların sinir sistemleri analog ilkelere göre çalışırken, bilgisayarlar ancak dijital ilkelere göre çalışabilirler; ya da, makineler düşünemez çünkü düşünce ve bilinç kul yapısı cihazlara değil yalnızca Tanrı yapısı canlılara özgüdür, vb.) dokuz anabaşlık altında toplayarak yanıtlayan Turing’i yapay zeka’nın yaratıcısı olarak düşünmek mümkün. “Yapay Zeka” teriminin kendisiyse, bu alandaki en yaygın işlevsel programlama dili olan LİSP’in yaratıcısı John McCarthy’ye aittir.
Öte yandan, yapay zeka’nın temelinde yatan fikrin 1950’lerden, hatta yirminci yüzyıldan çok daha gerilere gittiğini ve dijital bilgisayarların kavramsallaştırılması ve tasarımından bağımsız olarak var ola geldiğini görmek mümkün. “Ben bu temel fikrin, insanın doğada gördüğü, bulduğu, karşılaştığı, uzun evrimsel süreçler sonucunda ortaya çıkmış olan canlıların benzerlerini, kendi eliyle ve yine doğada bulduğu cansız nesneleri yapıtaşları olarak kullanarak inşa etme merakından kaynaklandığını öne süreceğim”. Bu merak temelinde milattan önceden bu yana sürdürülmekte olan bu “yapım projesi”nin en ileri noktası da elbette insanın kendi eliyle kendi benzerini kurgulaması, tasarımlaması ve sonunda inşa etmeye çalışması olarak görülebilir. Öyleyse, dijital bilgisayarların bugün yapay zeka alanında oynadığı rol, daha önceki yüzyıllarda teknolojinin daha başka ürünleri tarafından oynanmış olan bir roldür ve günümüz bilgisayarlarının uzun bir tarihsel sürecin yalnızca bugün için son halkasını oluşturduğu ileri sürülebilir.
Yapay zeka’nın temel fikrinin, insanın doğadaki canlılara öykünerek, kendi kendine hareket etme ve edimde bulunma yetisine sahip nesneler, yani otomatlar inşa etmesi olduğu kabul edilirse, bu fikrin ilk uygulamalarının milattan önce 4.yy .’a kadar gittiği görülür. Tarihte adı geçen ilk otomat yapımcılarından birisi, Antik Yunan bilimci ve felsefecisi Tarantolu Arkitas’tır. Pisagor okulunun ikinci kuşak matematikçilerinden olan ve hem Platon hem de Öklid’e mekanik araçların matematiği üzerindeki çalışmalarıyla esin kaynağı olmuş olan Arkitas, tahtadan yapılma ve havada insan eli değmeden buharlı bir mekanizma sayesinde ucuna tutturulduğu çubuğun çevresinde dönebilen bir otomat güvercin inşa etmiştir. Aynı dönem antik Yunan tiyatrosunda örneğin Sofokles’in ve Öripides’in oyunlarında rastlanan, oyunun akışını beklenmedik bir şekilde değiştirmek için sahneye bir maçuna vasıtasıyla getirilen Deus ex Machina (Mekanik Tanrı) da benzer fikirlerden doğmuş bir tür otomat olarak düşünülebilir.
Antik Yunan uygarlığındakine benzer otomatların, yine aynı çağlarda Çin’deki Han Hanedanlığında inşa edildiği söylenir. İslam dünyasındaysa, 12 yy.’da Memlûk İmparatorluğu devrinde yaşamış olan Diyarbakırlı bilim adamı El Cezeri, mekanik ve hidrolik ilkelere göre çalışan ve konuklara içki getirip bardaklarına doldurmak gibi nispeten karmaşık edimleri yerine getirebilen bir otomat tasarımlamış ve bizzat inşa etmiştir.
İnsan yapımı mekanik otomatlar, Batı dünyasında ve modern çağın imgeleminde de büyük yer tutmaya devam etmiştir. Örneğin çağdaş Batı felsefesinin en önemli isimlerinden olan René Descartes, bir yandan tutkuyla insan ve hayvanların anatomisi ve nörofizyolojisi üzerinde araştırmalar yapar ve 17.yy’ın kuramsal çerçevesi içinde insan sinir sisteminin hidrolik ilkelere dayalı modellerini geliştirirken, “bir yandan da otomatlar ve buna bağlı olarak insan zihninin ve yaşamının doğası hakkında uzun uzadıya fikir yürütmekten geri durmamıştır.”
Varlıkbilimsel açıdan varolan her şeyi, temelleri uzam ve düşünce ile belirlenmiş olan ve birbirini dışlayan iki tözsel kümeye (res extensa ve res cogitans) ayıran Descartes’a göre, “canlılık” da dahil olmak üzere bedenle ilgili bütün nitelikler ilk kümenin içinde yer alırken, rasyonel zihinle ilgili tüm nitelikler ikinci kümede yer alır. Hayvanları yalnızca bedenleri olan ama ruhları olmayan canlılar olarak gören Descartes’ın bu varlık bilimsel varsayımından Yapay Zeka’ya dair şu iki sonuç çıkartılabilir:
1. Otomatların inşası projesi, gerçek anlamda akıllı (zihni olan) nesnelerin yapımı olarak görüldüğü müddetçe başarısızlığa mahkumdur, çünkü zihin, kategorik olarak, uzama sahip nesneler dünyasının bir ürünü ya da niteliği değildir.
2. Öte yandan, yalnız saatler ya da basit kuklalar değil, canlı hayvanlar kadar karmaşık otomatlar inşa etmek ilke olarak mümkündür. Üstelik, yeterince geliştirilmiş bir iç mekanik yapıya sahip olan bir otomat, hiçbir zaman bir zihne sahip olamasa da, hayvanlar gibi “canlı” olarak kabul edilebilir. Bu konudaki görüşlerini çeşitli yazılarında ifade eden Descartes, örneğin öğrencisi Regius’a 1642 yılında yazdığı bir mektupta şöyle diyor:
“Siz yaşayan (canlı) şeylerle yaşamayan (cansız) şeyler arasında, bir saat veya bir otomat ile, bir anahtar ya da kılıç veya kendi kendine hareket edemeyen herhangi bir nesne arasında olduğundan daha büyük bir fark varmış gibi düşünüyorsunuz. Ben aynı fikirde değilim.”
Buna benzer bir fikri Descartes’ın Ruhun Tutkuları başlıklı kitabında da bulabiliriz:
“Kabul etmemiz gerekir ki, canlı bir insanın bedeniyle ölmüş bir insanın bedeni arasındaki fark, aynen kendi kendine çalışması için gerekli her şeye sahip olan ve bu amaçla inşa edilmiş bulunan, kurulu bir saat veya benzeri basit bir otomat ile kırılmış ve dolayısıyla hareket etme yeteneğini yitirmiş bulunan aynı türden bir makinenin arasındaki fark gibidir.”
Darwin’in evrim kuramını ve bu bağlamda tanrıtanımazlığı savunan görüşleriyle tanınan ingiliz biyoloğu Thomas Huxley ise, Descartes’ın kimi varsayımlarını kabul ederek, Descartes’dan farklı sonuçlara varıyor. Huxley’e göre, eğer hayvanlar tıpkı incelikle tasarımlanmış ve kurulmuş saatler gibi birer makineyse, biz insanlar da öyleyiz. Huxley’in görüşüne göre, Yapay Zeka projesinin bütünüyle başarıya ulaşmaması için ilkece hiç bir engel olmadığı söylenebilir. Avrupa’da yine modern çağda inşa edilmiş olan ve çok ün salmış otomatlardan biri de 18. yy .’da yaşamış mucitlerden Baron Wolfgang von Kempelen’in yapımı olan “Satranç Oynayan Türk” isimli otomattı. “Satranç Oynayan Türk”, üzerinde satranç tahtası olan bir masanın önünde oturmakta olan, dev cüsseli, koca bıyıklı ve sarıklı bir 18. yy. Türk erkeği görünümünde bir mankendi. Baron von Kempelen, bu mankeni şehir şehir gezdirerek isteyenlerle bazen gösteri amacıyla bazense para karşılığında satranç oynatıyor, izleyenleri hayretten hayrete düşürüyordu. Görünüşte, kurgulu bir mekanizma sayesinde el ve kollarını oynatarak satranç taşlarını hareket ettirebilen, rakibi kurallara uygun olmayan bir hamle yaptığında da kafasını sallayan bu kul yapısı cansız dev manken, satranç oynamayı becerebiliyor, yaptığı doğru hamleler sonucunda çoğu karşılaşmadan galip ayrılıyordu.
Tabii izleyicilerden gizlenen işin aslı başkaydı. Masanın altındaki saklı bir kapalı bölmede gizlenmiş olan satranç ustası bir cüce, aynalı bir mekanizma sayesinde gizlendiği yerden satranç tahtasındaki durumu görebiliyor ve küçük gizli kaldıraçlar sayesinde de mankenin kollarını hareket ettirerek satranç oynatıyordu. Bu hile dolayısıyla Baron von Kempelen’in otomatı “Satranç Oynayan Türk”ün gerçek anlamda bir otomat olmadığı, yapay zeka projesinin tarihsel bir parçası olarak anılmaması gerektiği söylenebilir. Yine de şu kadarını söylemek mümkün: Antik ve modern çağlarda yapılan otomatların, teknolojik açıdan bugünkü yapay zeka sistemleriyle aşık atamayacakları kesinse de, yapay zeka’nın özündeki fikir, yani insanın kendi benzerini tasarımlayıp kendi eliyle inşa etmesi fikri dijital bilgisayarlarla ortaya çıkmış yeni bir fikir değil, insan zihnini çok uzun yüzyıllardır meşgul etmiş, üzerinde hem çok mürekkep hem de çok kol gücü harcanmış olan köklü bir fikir. Günümüz bilgisayar teknolojisinin yapay zeka projesini tarihte hiç görülmedik derecede ileri bir düzeye getirmiş olduğundan kuşku yok, ama bu, bir gün gerçekten insanlar kadar akıllı makineler inşa edilecekse, onların bugün anladığımız anlamda bilgisayar mimarileri üzerine kurulacağı çıkarımını doğrulamıyor.

Bugünkü bilgisayarların tasarımı büyük ölçüde matematikçi Alan Turing’e ait olsa da, kendi kendilerine hesap yapabilen mekanik cihazlar inşa etme fikri geçtiğimiz yüzyılda yaşamış olan başka bir İngiliz matematikçiye, Charles Babbage’a ait. Bugünkü bilgisayarların ilk prototipini oluşturan, ama elektronik değil de mekanik ilkeler doğrultusunda işleyen, Babbage’ın “Çözümleme Motoru” (“Analytical Engine”) adını verdiği hesaplama makinesi, 1830’larda üzerinde epeyce bir süre çalışıldıktan sonra teknik ve finansal yetersizlikler nedeniyle terk edilmiş, daha sonra da 1937’de Babbage’ın notları yeniden bulunana kadar bir daha hatırlanmamıştı. Babbage’ın son halini göremediği makinesi, kendi notları doğrultusunda ve 31 haneye kadar sayıları kullanarak hesap yapabilecek şekilde İngiliz mühendisler tarafından yeniden tasarlanmış ve 1991 yılında bitirilmiştir.Tarih arşivi sizler için yapay zekayı felsefi açıdan ele alıyor…
II. Dünya Savaşını izleyen günlerde Turing’in oluşturduğu ve Macar matematikçi John von Neumann’ın geliştirdiği model, modern elektronik bilgisayarların bugün de kullanılan modeli haline geldi. Turing’in kendisi bilgisayarlar ve hesaplama konularında, II. Dünya Savaşı sırasında Alman ordusunun kullandığı şifreleri İngiliz istihbaratı adına çözmek için çalıştıysa da, savaş sonrası dönemde ilgisini yapay zeka alanına yöneltti. Aynı dönemlerde, Amerika Birleşik Devletleri’nde, basit matematik problemleri çözebilen ve dama, satranç gibi bedensel beceri gerektirmeyen oyunlar oynayabilen bilgisayar programları yazmaya çalışan bir grup araştırmacı da ortak çalışmalar yapmakta ve henüz emekleme devresinde olan çağdaş yapay zeka’nın ufkunu saptamaya çalışmaktaydılar. Bu bağlamda, 1956 yazında, Dartmouth Koleji’nde bir yaz okulunda M.I.T.’den Marvin Minsky’nin, Stanford’dan John McCarthy’nin ve Carnegie-Mellon’dan Allen Newell ile Herbert Simon’ın diğer araştırmacılarla bir araya gelmesi tarihsel olarak bir dönüm noktası teşkil eder.
Bu yaz okulunu izleyen yıllarda yapay zeka araştırmaları hızla ivme kazanmış, elde edilen ilk başarılı sonuçlar geleceğe yönelik büyük umutlar doğurmuştur. Örneğin Herbert Simon 1958 yılında şu öngörüde bulunur:
Simon’a göre, konuşmasını izleyen on yıl içinde, yani 1968’e kadar, Yapay zeka alanında şu aşamalara gelinmiş olunacaktır:
1. Bir bilgisayar programı, eğer turnuvalara katılmaktan alıkonmazsa, dünya satranç şampiyonluğunu kazanacak.
2. Bir bilgisayar programı, yeni ve önemli bir matematik teoremi keşfedip kanıtlayacak.
3. Psikolojide kullanılan kuramların pek çoğu bilgisayar programları biçimine dönüşecek, ya da bu programların özellikleri hakkında niteliksel önermeler halini alacaklar.
Simon’un bu öngörüde bulunduğu tarihin üzerinden on değil tam kırk yıl geçmişken, Yapay Zeka hangi aşamaya ulaşmış durumda? Bir bilgisayar programı (“Deep Blue”), otuz yıla yakın rötarla da olsa bir dünya satranç şampiyonunu alt etmeyi başardı, yani Simon’m ilk iddiası gerçekleşti. Diğer iki iddia için aynı şeyi söylemek zor; hatta durum daha da kötü. Matematiksel kanıtlama programlarındaki çalışmalara bakarak ikinci iddianın ne zaman gerçekleşeceği hakkında bugün sağlıklı hiçbir öngörü yapacak durumda değiliz; psikoloji çalışmalarına baktığımızdaysa onların üçüncü iddiayı gelecekte de doğrulamayacak bambaşka yönlere doğru yelken açmış olduğunu görüyoruz. Aslında yapay zeka, başlangıç ilkeleri ve amaçları göz önüne alınırsa, bugün yalnız matematik ve psikolojide değil, diğer araştırma alanlarında da bir duraklama ve yön değiştirme devresi içinde görülüyor. Gerek bu alanın önde gelen isimlerinin geleceğe yönelik beyanlarından, gerekse ticari amaçlı olmayan yapay xeka projeleri için ayrılan araştırma fonlarının yirmi ya da otuz yıl öncesine oranla hatırı sayılır ölçüde küçülmüş olmasından da bu sonucu çıkartmak mümkün.
Satranç, yapay zeka araştırmalarının ilk günlerinden beri odaktaki yerini korumuş ve üzerinde sürekli gelişme kaydedilmiş bir oyun. Son birkaç onyıldır yapay zeka satranç programlarının büyük satranç ustalarıyla yaptığı karşılaşmalar halk arasında da çok ilgi çekiyor, popüler basında sık sık manşetten verilen bir haber halini alabiliyor. “Deep Blue”nun yaratıcılarının Kasparov galibiyetiyle azimli çalışmalarının semeresini aldıkları açık. Ama bu sonuç, yapay zeka’nın varmak istediği asıl aşama açısından ne tür bir başarı ölçütü olarak kabul edilmeli? Bu soruya kapsamlı bir yanıt verebilmek için önce bir oyun olarak satrancın yapısına ve bir faaliyet olarak satranç oynamanın doğasına bakalım. Newell ve Simon, satranç konusunda şöyle diyorlar:
“Satranç bir oyundur. Problem çözme alanında oyunların cazip bulunmasının bir çok sebebi var: Oyunlar, kurallar tarafından kesinlikle belirlenmiş ve kapalı bir dünya içinde tanımlıdırlar; ortada yine kesinlikle belirlenmiş bir amaç vardır; oyunların kazanılma/kaybedilme niteliği (bizim kültürümüzde) gerçek bir rakibin olmadığı durumlarda bile oynayanlarda güdüm sağlanması için yeterli olur.”
Burada dikkat edilmesi gereken en önemli iki noktadan ilki, satranç dahil bütün oyunların, bir bilgisayarda nispeten kolayca temsil edilebilecek soyut ve “kapalı bir dünya” içinde tanımlanabilmeleri. Örneğin, bir satranç programının “bilmesi gerekenler” arasında, satranç dışı dünyaya ait hiç bir nitelik ya da özellik yer almaz. Oyunun nerede, ne zaman, ve hangi amaçla oynanıyor olduğu, satranç tahtasının ya da taşlarının hangi maddeden ya da hangi şekillerde yapılmış olduğu, satranç oyununun belli bir alış-veriş kavramına dayandığı, satranç oyuncusunun bir gece önce iyi uyuyamamışsa yorgun ve dikkatsiz olabileceği, basit bir hata yüzünden maçı kaybederse bundan utanacağı, kazandığında gururlanacağı, vb. satranç oyununun kapalı dünyasının dışında kalan özellikler olduğundan, satranç oyuncusu insanı çok ilgilendirdiği halde satranç oyuncusu programı hiç ilgilendirmez. Oysa bir satranç karşılaşmasında, zekasını kullanarak rakibini alt etmeye çalışan bir insan için bu özellikler, satranç oyununun kapalı dünyasına içkin özellikler kadar önem taşıyabilir. Bu anlamda, satranç oynamak için programlanmış bir yapay zeka programının, ancak kendisine satrancın kapalı dünyası dışında kalan bu özellikler de bir anlam ifade ettiği zaman, oynamakta olduğu oyunun gerçekten ne olduğunu anlayabileceği söylenebilir.
Daha da ileri gidelim: Bir satranç programı için, satrancın 8×8’lik 64 kareden oluşan bir tahta üzerinde oynanıyor olması bile anlamlı değildir; programın veri yapısında satranç yan yana eklemlenmiş 64 karelik lineer bir tahta üzerinde oynanan bir oyunmuş gibi de tanımlansa bu programın performansını etkilemez. Oysa satrancın görsel temsilinde yapılacak bu tür bir değişiklik insanlar için oynamayı hemen hemen olanaksız kılabilirdi. Son olarak, satranç programlarının her hamle öncesi büyük ustaların hamle yapmadan önce düşündükleri hamle sayısının binlerce katını denedikleri, buna rağmen ara sıra da olsa ancak çok acemi bir oyuncunun yapacağı türden hatalar yaptıkları göz önüne alınırsa, insanlarla makinelerin satranç oynama adı altında birbirinden çok farklı edimler gerçekleştiriyor olduğunu görebiliriz.

Durum böyleyse, “Deep Blue”nun yalnızca çok fazla sayıda olasılığı çok kısa bir zaman diliminde tarayabilen bir hesap makinesi olduğu, bu haliyle akıllı bir satranç oyuncusuna hiç benzemezken, çok sayıda aritmetiksel işlemi çok kısa zamanda gerçekleştirip büyük sayılarla çarpma işlemini her insandan daha hızlı yapabilen basit bir hesap makinesinden farklı olmadığı söylenebilir mi? En azından, “Deep Blue”nun satranç oyuncusu insanlar kategorisinden çok, hesap makineleri kategorisine ait olduğu söylenebilir. Ama o halde hızlı bölme/çarpma yapabilen hesap makineleriyle kimse ilgilenmezken, satranç oynayan makinelere gösterilen bunca ilgi niye?
Bu sorunun yanıtını da Newell ve Simon’ın satranç üzerine söylediklerindeki ikinci önemli noktada bulabiliriz. Satranç, kültür tarihindeki yeri itibarıyla, hep aklı kullanarak yenmenin-yenilmenin temsil edildiği bir yarışma olagelmiş. Satrancın diğer birçok oyuna göre karmaşıklığı ve buna bağlı olarak tarihte satranç ustalarma verilen değer göz önüne alınırsa, satranç oynayan programlara atfedilen önem ortaya çıkacaktır. Bir başka deyişle, insanların satranca “zihinlerin arenasında rakiplerin çarpışması” olarak yaklaşması, rakiplerden birini oluşturan bilgisayar programının iç yapışma ilişkin sorunlardan daha baskın çıkarak, dikkati içsel mekanizmadan, performansa çevirmektedir. Baron von Kempelen’in mankeninin zamanın diğer bütün otomatlarından daha fazla ilgi toplaması da bir anlamda buna bağlanabilir.
Sonuç olarak, “Deep Blue”, Yapay Zeka’nın çağdaş tarihçesinde önemli bir yer tutsa da, bu önemin bir kısmının, “Deep Blue”nun satranç anlayışının gelişmişliğinden çok, biz insanların satranca bakışından kaynaklandığını söylemek gerçekçi olacaktır. Satrançta durum böyleyken, şimdi de Yapay Zeka araştırmacılarının ilk zamanlarda yaptıkları tahminlerden çoğunun niye doğru çıkmadığı konusuna dönelim.
Yapay Zekâ alanında 1960’lı yıllarda, geleceğe yönelik, ama sonradan gerçekleştirilmesinin mümkün olmadığı görülen, pek çok iddia ortaya atılmış olmasını Patrick Winston şöyle açıklıyor: 1960’lardaki yapay zeka’nın ilk çağlarında, “bilgisayarlar on yıl içinde insanlar kadar akıllı hale gelecekler” diyenler vardı. Sonradan görüldüğü gibi, bunun iflah olmayacak derecede romantik bir tahmin olduğu ortaya çıktı. Ama bu romantikliğin altında ilginç nedenler yatıyor. Yapay zeka hakkında yapılmış tahminleri dikkatlice incelersek, bunları yapanların hayalperest kaçıklar değil, ciddi olasılıklar üzerinde fikir yürüten akıl vicdan sahibi bilim insanları olduğunu görürüz. “Bu insanlar, yalnızca, halkı yakında karşılarına çıkacakmış gibi görünen bir duruma hazırlamak [örneğin akıllı robotların dünyayı sarması] konusunda üstlerine düşen görevi yerine getirmeye çalışıyorlardı.”
Yapay zeka alanındaki gelişmelerin kronolojik olarak sıralanışı aşağıdaki gibidir:
1940-1953: Genetik algoritmalarla ilgili ilk çalışmalar yapıldı. Bu çalışmalar günümüz yapay zeka teknolojisinin temellerini oluşturuyordu.
1957: Newell, Shaw ve Simon, Genel Problem çözücü (The General Problem Solver) isimli programı yazdılar.
1952 -1962: IBM’den Arthur Samuel, satranç oynayabilen ilk programı yazdı.
1958: MIT’den John McCarthy, LISP dilini ortaya çıkardı.
1961: James Slagle, LISP dilini kullanarak üniversite birinci sınıf düzeyindeki matematik problemlerini çözebilen bir program olan Saint(Aziz)’i yazdı.
1962: İlk endüstriyel robot şirketi Unimation kuruldu.
1963: MIT’den Thomas Evans, IQ testlerinde sorulanlara benzer soruları çözebilen Analogy (Benzeşim) isimli programı yazdı.
Ivan Sutherland, bilgisayarlarda etkileşimli grafik kullanımını başlattı.
Edward A. Feigenbaum ve Julian Feldmnan, yapay zeka konusundaki makalelerin ilki olan “Bilgisayarlar ve Düşünce”yi yayımladı.
1964: Danny Bobrow’un MIT’de yaptığı araştırmanın sonuçları, bilgisayarların doğal dili basit matematik problemlerini çözmeye yetecek derecede anlayabildiğini gösterdi. Bert Raphael, bilginin mantıksal şekilde gösteriminin soru-cevap sistemlerine uygulandığında başarılı olduğunu gösterdi.
1965: Joseph Weizenbaum, İngilizce olarak herhangi bir konuyla ilgili sohbet edebilen, etkileşimli program ELIZA’yı piyasaya tanıttı. Bu programın psikoterapist görevi yapan versiyonu, oldukça popüler bir oyuncak haline geldi.
Yine bu tarihlerde Prof. Dr. Zadeh’in bulanık mantık ile ilgili çalışmaları yayınlandı.
1966: Donald Michie ve ekibi, Machine Intelligence (Makine Zekası) konulu atölye serisinin ilkini gerçekleştirdi.
1967: Organik kimyasal bileşiklerin kütle spektrumunu yorumlayabilen bir program yazıldı. Bu bilimsel mantığa uygun olarak yazılmış ilk başarılı programdı.
1968: Marvin Minsky ve Seymour Pappert, sinir ağlarının sınırları konusunda bir makale yayımladı.
1969: Yapay zeka konusundaki ilk uluslararası konferans düzenlendi.
1970: Iaime Carbonell, bilgiyi anlambilimsel ağlar şeklinde sunan Scholar (Bilgin) isimli etkileşimli bilgisayar destekli öğretim programını geliştirdi.
1971: MIT’den Terry Winograd’in geliştirdiği robot kol, İngilizce söylenen komutları yerine getirebildi.
1975: Meta Dendral isimli öğrenme yeteneğine sahip programın bulduğu kütle spektrumu sonuçlan, bir bilgisayar tarafından bulunan Sonuçların bilimsel dergilerde yayımlanmasının ilk örneği oldu.
1978: Herb Simon, yapay zeka alanındaki önemli adımlardan biri olan “sınırlı rasyonalite” teorisiyle ekonomi alanındaki Nobel Ödülü’nü kazandı. Mark Stetik ve Peter Friedland’ın yazdığı Molgen isimli program, bilginin nesne tabanlı gösteriminin genetik klonlama deneylerinde kullanılabileceğini gösterdi.
1979: Uzman sistemler geliştirilmeye başlandı. Pittsburgh Universitesi’nden Jack Myers ve Harry Pople, Myers’in klinik deneyimlerinden yola çıkarak bilgi tabanlı ilk iyileştirici program olan lnternist (Stajer)’i geliştirdi.
1980: Uzman sistemler, ticari alanda kullanılmaya başladı. Amerika Yapay Zeka Derneği, ilk ulusal yapay zeka konferansını gerçekleştirdi.
1981: Japonlar tarafından ortaya atılan 5. kuşak bilgisayarlar “Japon Projesi” yol açtığı yeniliklerle, YZ adına önemli gelişmelerden biri oldu.
1984: Yapay sinir ağları yaklaşımında büyük ilerlemeler kaydedildi.
1985: Harold Cohen, bilgisayarda çizim yapmayı sağlayan Aaron isimli programı geliştirdi.
1987: Marvin Minsky, zihnin teorik tanımlamasını yapan “Toplumun Zihni” isimli kitabı yayımladı.
1997: “The Deep Blue” isimli satranç programı, oldukça geniş bir kitlenin izlediği maçta Dünya satranç şampiyonu Garry Kasparov’u yendi.
1998: İnternet’in yaygınlaşmasıyla birlikte, yapay zeka tabanlı birçok program geniş kitlelere ulaştı.
2000: Sevimli oyuncaklar olarak adlandırılan etkileşimli robot oyuncaklar, piyasaya sürüldü.
2001: “Yapay Zeka” isimli film, sinema endüstrisinde dev bir proje olarak Steven Spilberg yönetmenliğinde beyaz perdeye aktarıldı
2005: İnsan benzeri robotlar üzerindeki çalışmalar hız kazandı.
Yapay Zeka, Felsefe ve Sınırlar
Yapay zeka teknik bir konu olarak görünmesine rağmen, genel kanının aksine, sınırları yalnızca bilim, mühendislik ya da teknolojiyle çevrili ve yirminci yüzyılın ikinci yarısına özgü bir araştırma alanı değildir. Yapay zeka gerek fikir gerekse uygulama çalışmaları olarak veya tasarıları olarak oldukça uzun bir geçmişe sahiptir. Son dönem yapay zeka araştırmaları sadece felsefe ile ilgili değil aynı zamanda psikolojiden edebiyata bir çok alanı derinden ilgilendirecek bulgular öne sürmüştür. Dolayısıyla yapay zeka yirminci yüzyılın şu son yıllarında, bilim ve teknolojiyle ilgisi olsun olmasın pek çok kişiyi ilgilendirmesi gereken, uzun ve önemli bir tarihsel sürecin son halkasını oluşturan bir proje olarak karşımızda durmaktadır. Teknoloji alanındaki gelişmelerin hızı birçokları için ürkütücü boyutlara ulaştığı günümüzde, bir uçağın hızını ikiye katlaması bizi çok fazla düşündürmeden memnun olmamamızı sağlasa da makinelerin düşünme yeteneğine sahip olabilecekleri düşüncesi bile bizi korkutuyor.
Makinelerin düşünme yeteneğine sahip olmaları –işte bu çok insanca bir özellik. “Ne de olsa düşünme yeteneğimiz sayesinde fiziksel yetersizliğimizi aşabildik ve diğer canlılara karşı üstünlük sağlayabildik. Üstünlüğümüzü kanıtlayan bu önemli özelliğimizi bir gün makinelere kaptırırsak, onlara boyun eğmek zorun kalacak mıyız?”
Yapay zeka ile ilgili olarak kaygılarımızı veya sorularımızı dile getirdiğimizde karşımızda kesin bir yapay zeka örneği olmadığını da hesaba katarsak, çözüme ulaşabileceğimiz yegane alan felsefedir. Gelecekte karşımıza çıkma ihtimali olan düşünen makinelerin mümkün olup olmayacağını bilmek için felsefenin temel konularından biri olan zihin konusunu anlamak kesinlikle gereklidir. Yapay zeka mümkün müdür sorusunu sorduğumuzda karşımıza zeka nedir, akıl nedir, akıl sadece beyinsel faaliyetlerden mi ibarettir, zihin ile beden arasında nasıl bir ilişki vardır, bilinç nedir gibi felsefe tarihinde de uzun tartışmalara yol açmış sorular çıkmaktadır. Yapay zekanın mümkün olup olmayacağını anlayabilmek için öncelikli olarak kendi düşünme yetimizi anlamamız gerekmektedir.

Yapay Zeka Mümkün müdür?
Felsefe ve psikolojide, insan ve sayısal bilgisayarlar arasındaki benzerlikleri vurgulayan görüş daha baskındır. Bu görüşün en uç noktası beynin bir bilgisayar, aklınsa bir bilgisayar programı olduğunu savunur. Buna göre insan beyni konusunda temel olarak biyolojik hiçbir şey yoktur. Doğru programı saklayan beyin ve doğru girdi-çıktılar sayesinde işleyiş sürmektedir. Duygu ve düşüncelerin elde edilmesi de yine doğru bir program ile mümkündür. Kabul edilmesi oldukça zor olan bu duruma, hala zeki denilebilecek bilgisayar programlarının üretilmemiş olmasından hareketle itiraz edilebilir. Ancak mevcut bilgisayarların aslında yeterince zeki olduğunu savunan bir başka görüş daha vardır. Yapay zeka terimini ortaya atan McCarthy, termostatlar kadar basit makinelerin bile bir inanca sahip olduğunu yani sorun çözme yeteneği olan hemen hemen her makinenin, inancı olduğu dile getirmiştir.
Termostatın ne gibi inançları vardır sorusuna verilen yanıtlar ise basit olduğu kadar da düşündürücüdür: burası çok sıcak, burası çok soğuk ve burası normal. Bu tipik bir bilgisayar karar verme kuralıdır. (makine belli bir durumdayken şeridin üzerinde belli bir simge bulunduğu zaman makinenin belli bir işlemle bu simgeyi silmesi ya da başka bir simgeyi yazması gibi.) Ancak simgelerin anlamları yoktur. Simgeler biçimsel veya sözdizimsel yapılarına göre belirlenmelidir. Örneğin sıfırlar ve birler, yalnızca sayıları temsil etmekte kullanılan simgelerdir, sayıların yerine geçmezler. Gerçekte sayısal bilgisayarları bu kadar güçlü yapan da bu özellikleridir. Birbirinin benzeri tipteki donanımlar, uygun biçimde tasarlanmışlarsa, sonsuz çeşitlilikte farklı programları kullanabilirler. Benzer programlar da sonsuz çeşitlilikte farklı tip donanımlarda çalıştırılabilirler. Ama “biçimsel ve veya sözdizimsel olarak nitelenen programların bu özellikleri aklın işleyiş ilkesiyle programın işleyişi özdeş olduğu görüşü için çok tehlikelidir.” Çünkü bir zekaya sahip olmak, biçimsel veya sözdizimsel işletime sahip olmaktan çok daha öte bir şeydir. Akılda sözdizimin ötesinde, anlam vardır. Bilgisayar programı yalnızca sözdizimidir ve anlamsal olan akıl çok daha fazlasına sahiptir, bir içeriğe sahiptir.
Bu durumla ilgili olarak ortaya atılmış olan ‘Çin Odası Deneyi’ni ele alalım. Bir grup bilgisayar programcısının, bir bilgisayarın Çince anlamasını ve anında çeviri yapmasını sağlayacak bir program yazdığını varsayalım. Bilgisayar, Çince bir soru sorulduğunda, veritabanındaki bilgiyle karşılaştırıp, o soruya karşılık gelen Çince cevabı verecektir. Ses olarak da bir Çinli gibi konuştuğu varsaydığımız bu bilgisayarın, Çinlilerin Çince anladığı kadar kusursuz anladığını söyleyebilir miyiz? Başka bir örnek vermek gerekirse, bütün hastalıkların belirti, teşhis ve tedavilerinin girildiği bir bilgisayara hastalıklarımızın tedavisi için güvenebilir miyiz? Yine deneye dönelim, içerisinde Çince tabelalar bulunan bir odada kilitli bulunan ve hiç Çince bilmeyen bir insan aynı zamanda bu tabelaları İngilizce olarak açıklayan bir kurallar kitabına sahip olsun. Bu kitaptaki açıklamalar, kuralları biçimsel olarak açıklamaktadır. Anlamlarına göre açıklamayan bu kural, “bir numaralı tabelayı, ikinci tabelanın yanına koy” gibi şeyler söyleyebilir. Odaya getirilen ve odadaki tarafından bilinmeyen simgelerin oda dışındakilere soru, kurallar sonrası yapılan işlemlerin de cevap olarak, tanıtılması durumunda dışarıdakiler, odada kurallar kitabına göre işleyen kişinin Çinceyi çok iyi bildiğini düşüneceklerdir. Biçimsel bir bilgisayar programını işletirken, dışta bulunan bir gözlemcinin bakış açısından sanki Çince anlayan biri olarak görünen bu insan aslında bir kelime bile Çince anlamamaktadır. Bu durumda en iyi yazılmış bir bilgisayar programının bile bir dili anlaması mümkün değildir. Ve bu programın çalıştığı bilgisayarın da Çince anladığı iddia edilemez. Çünkü bilgisayar, programının haricinde anlamasını sağlayacak ek hiçbir özellik yoktur. Bilgisayar programında olan tek şey ise biçimsel söz dizimidir, hiçbir şekilde anlam yoktur.
Bir dili anlamak demek, birtakım biçimsel simgeleri bilmek değil, akıl durumlarına sahip olmak, yorum yapabilmek veya ilgili simgeleri anlamlandırabilmek demektir. Sayısal bilgisayarların, biçimsel simgeleri dizmek dışında bir özelliği yoktur. Çünkü bilgisayarın çalıştırılması, programların yeteneği ile açıklanabilir. Bu programlar ise tamamen biçimsel olarak belirlenmiştir ve anlamsal içerikleri yoktur.
Kaynak
Mehmet Tahça, Felsefi Açıdan Yapay Zeka
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Mehmet Tahça’ya aittir.
*Bizimle iletişim kurmak için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Machiavelli’nin Siyaset Anlayışı Ve Makyavelizm’in Günümüze Yansımaları, Machiavelli Kimdir?

niccolo machiavelli ve siyaset

Ortaçağ’daki Hristiyan dini eksenli ve Tanrı merkezli bir siyasal anlayışın, insanı temel alan hümanist bir anlayışa evrilmesinde Machiavelli’nin düşünceleri, 20. yüzyıla kadar olan zaman diliminde ister açık isterse örtülü olsun devam edegelmiştir. Ahmet Kesgin, burada tamamen filozofların düşünce dünyalarında Tanrı’ya yer ayırmamak gibi bir algının olmamasının altınıa çizmekte, Machiavelli Prens adlı eserindeki ahlâk, din ve Tanrı ile ilgili bölümlerdeki ananevi çizgilerden hareketle; dönem düşünürlerinin gelenekselden tamamen kopuk bir anlayışla yazmadıklarını da ortaya koymaktadır.Bu çalışmamızda, Machiavelli’’nin düşüncelerinin siyaset adamlarında ve devlet anlayışlarında nasıl yer bulduğu ile ilgili çıkarımlarda bulunulacaktır.

Batı Dünyasında Machiavelli Yankıları

Machiavelli siyaset arenasına getirdiği yeni dinamiklerle adından söz ettirmiştir. Machiavelli’nin savunduğu, “önce devlet anlayışı”, tüm dünyada karşılık bulan bir görüş haline gelmiştir. Machiavelli’nin siyasi anlayışında yeni bir insan ve toplum modeli üzerine kurulu iktidar ve siyaset anlayışındaki kadercilik anlayışı yerine; insanın düşüncesini baz alan bir yaklaşım benimsenerek, tek bir iktidarın liderliğinde yönetim anlayışı hedeflenmektedir. Ancak meşruiyetin sürekliliği noktasında eksik kalan Machiavelli’nin düşünceleri, toplum sözleşmesi düşüncesi ile doldurulmaktadır. Machiavelli’nin etkisiyle doğa bilimlerindeki nedensellik ilkesi, siyaset alanında da kullanılmaya başlanmıştır. Bu şekilde kökeni Stoa felsefesine dayanan, kilisenin dinsel misyonundan doğan boşluğun doldurulması hedeflenmiştir. Bu amaçla Rönesans dönemi sonrasında yapılmak istenen, insan düşüncesi eksenli yeni bir din anlayışı oluşturmaktır. Günümüz siyasal rejimlerinde de örnekleri görünen ve insanlara kendi iktidarlarını belirleme yetkisi veren bu anlayış neticesinde, insanlar arasında yapılacak sözleşmelerle toplumsal itaatin sağlanması hedeflenmiştir. Toplum sözleşmeleri; eşitlik, özgürlük ve güvenlik olmak üzere üçlü bir sac ayağının üzerine oturtulmuştur. Hobbes’un meşruiyet kaynağı olarak güvenliği görmesi, otoriter ve totaliter devlet yapılarının ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Rousseau’nun toplum kaynaklı eşitliği temel alan meşruiyet anlayışı, devlet ve toplumu birbirinin yerine koyan sosyalist ve kollektivist siyasal anlayışların ortaya çıkmasını sağlamıştır. Siyasal erkin şekillenmesinde meşruiyetin kaynağına özgürlük esaslı bir anlayış getiren Locke’un öğretileriyle liberal ve demokratik siyasal sistemlerin temeli atılmış olmaktadır.
Modern zamanlarda özgürlük, eşitlik ve birey eksenli siyasal rejimlerin oluşumunda, Machiavelli’nin öğretilerinin ışığında Hobbes’un güvenlik gerekçeli siyasi anlayışı vücut bulmuştur. Güç, başarı ve bunların birlikteliğiyle oluşacak güvenliğin esas gaye yapıldığı bir siyasi anlayışı savunan Machiavelli, iktidarı sınırlandıracak bir gücün olmadığı, birey ve toplumun mutlak iktidara itaatini amaçlayan ve siyasal erkin toplumsal iradenin üstündeki bir güçte toplanması anlayışına dayanan bir yönetim anlayışını benimsemektedir. Machiavelli, bu amaçla özgürlüğü kimseye emanet edilmeyecek kadar değerli bir meta haline getirerek, bu yönde izlediği paradoksal ilişki sayesinde hem özgürlüğün koruyucusu hem de özgürlüğün kısıtlayıcısı konumunda olmuştur. Machiavelli, 17. ve 18. yüzyılda Amerika’nın kurucu babaları dâhil olmak üzere Francis Bacon’dan modern felsefenin babası olarak anılan Descartes ve Montesquieu, John Milton, Spinoza, Rousseau, David Hume ve Adam Smith’e kadar pek çok düşünüre esin kaynağı olmuştur. Araştırmacılar, Machiavelli’nin adından doğrudan bahsedilmese de Montaigne, John Locke ve Thomas Hobbes arasında da düşünsel bağlılıklar olduğunu saptamışlardır.
Rönesans dönemindeki düşünürlerin kendi siyasi sistemlerini açıklarken insan doğası ve bu olguya endeksli bir toplum oluşturma çalışmaları her zaman mevcuttur. Machiavelli’nin insan doğasının vefasız, bencil, çıkarcı gibi özellikleri yanında aldatma ve aldanma özellikleriyle beraber değişmeyen bir yapıya sahip olduğunu savunmasına rağmen; Bacon, insanın doğuştan getirdiği özelliklerin kimi zaman baskı altına alınsa da kolayca sökülüp atılamadığını, insanın gerekli şartlar oluştuğunda yaratılıştan gelen köleliğinden kurtulacağına inanmaktadır. F. Bacon, bunun yanında uygun koşullar oluştuğunda insanın da değişebileceğine dair görüşlere sahiptir. B. Ferguson kaleme aldığı “The Influence of Machiavelli on Francis Bacon: A Critical Examination” adlı makalesinde Machiavelli ile Bacon arasındaki ilişkiyi araştırmaktadır. B. Ferguson, öncelikle her ikisinin de yaptıkları gözlem ve bunlardan çıkardıkları sonuçlarla, sahip oldukları düşünceler bakımından dönemlerinin bir adım ötesine geçtikleri sonucuna varmaktadır. B. Ferguson, ayrıca F. Bacon’un düşün dünyasının oluşmasında Machiavelli’nin eserlerindeki üslup ve tarihsel konuların etkisinde kaldığını ifade etmektedir.
Ampirik (deneyimci) siyaset anlayışının temelleri Aristoteles’ten başlayıp, Machiavelli’nin realist kuramında ve Montesquieu’nun devlete ait sosyolojik temelleriyle devam etmektedir. Özellikle Amerika ve İngiltere’de deneyimci geleneğin yaygın olduğunu belirten Heywood; Machiavelli’nin, siyasi olaylara duygusallıktan uzak, tarafsız bir şekilde bakabilmeyi öğrettiğini belirtmektedir. Machiavelli, ampirik siyaset anlayışının oluşmasındaki etkileri yanında, insanların kendi kendilerini yönetememe durumunda, başkalarının yönetimi altına girmelerinin kaçınılmazlığı üzerinde durmaktadır. İnsanların bu olumsuz durumdan kurtulmaları için, kişisel özgürlüklerin savunusu alanında idealize edilen Cumhuriyetlerde siyasal katılım, bir araç olmaktan ziyade bir amaç görevi üstlenmektedir. Machivelli, Prens adlı eserinde Cumhuriyet rejiminde yöneticilerin veraset yoluyla değil de seçimle iş başına geldiğini belirtmektedir. Montesquieu da Cumhuriyetçi devletin meşruti bir yönetimle iş başında olmasını savunmaktadır.

Machiavelli ve Siyaset

Kendisinden sonraki dönemde etkisi yadsınamayan Machiavelli, kendisinden iki yüz yıl sonra yaşamış Spinoza’yı da düşünsel bakımdan etkilemiştir. Spinoza’nın Tanrı’ya içkin görüşlerinin olmasına ve ateist olarak hala eleştiri almasına karşın; Machiavelli’nin de özgürlük ve Cumhuriyet ile ilgili görüşlerinin varlığına rağmen; despot, mutlak monarşi yanlısı biri olarak anılması arasındaki çelişkiler giderilmiş değildir. Machiavelli’nin siyasi gelenekte açmış olduğu modernleşme etkisi kendisini Spinoza’da da devam ettirmiştir. Temelde bir yönetici, insanları ahlâki ilkelerle yönetmeyi vaat etmekten ziyade barış ve huzur içinde idare etmeyi amaçlamalıdır. Bu durum öncelikle Machiavelli’de arkasından da Spinoza’da başarı ve fayda odaklı bir siyaset anlayışının oluşmasına etki etmiştir. Machiavelli’nin, dini iktidara götüren yolda bir araç olarak ele almasına karşın; Spinoza ise hiçbir şekilde dinin siyasette yeri olmadığı anlayışını savunur. Bu anlayış, ikisinin de iktidarı dinin üzerinde bir konumda gördükleri sonucuna götürmektedir. İnsan doğası gereği kendisine faydalı olan şeyleri talep edeceği için; verilen sözlere riayet konusunda içerisinde bulunulan koşullara göre hareket edilmesi gerektiği görüşü her iki düşünürde de kendini göstermiştir. İki düşünür arasındaki benzer görüş birliğinden anlaşılacağı üzere, Machiavelli’nin görüşlerinin sonrasında Spinoza’da nasıl olgunlaştığı önem taşımaktadır.
İnsanların açlık, yokluk gibi durumlarla karşılaştıklarında, bu durumlara direnç göstermek amaçlı daha verimli çalıştıklarını ve insan davranışlarını yönlendirmede hukuk kurallarının etkisini de bilen Machiavelli, insanların toplu halde yaşamalarında, bu bileşenlerin etkileşim ve çatışmasına dikkat çekmektedir. Bir lider eşliğinde oluşturulacak yönetimle öncelikle aristokrasiye doğru bir yönelimin yaşanacağını, ardından da hükümdarlıktan demokrasiye doğru bir dönüşün yaşanacağını ifade eder. David Hume da yönetimin temelini güçte görmekte ve yönetilenlerin sadece fikir işçiliği yaptıklarını belirtmektedir. O da devletlerin egemenliklerini sağlamlaştırmak için otorite ve özgürlük arasında gelgitlerin varlığına dikkat çekmektedir. Hume’daki yönetim – güç ilişkisinin kaynağının, Machiavelli’nin varsaydığı gerek Monarşi gerekse Cumhuriyet olsun, asıl hedefin otoriteyi sağlama güdüsü olduğu aşikârdır. Machiavelli’nin idealize ettiği her duruma göre kendini ayarlamasını bilen Prens, iktidarı ve devletinin geleceği için gerektiğinde ahlâki olmayan kararlar alabilmekten çekinmemektedir. Hume ise ahlâklı, dürüst ve öncelikle kamu çıkarını düşünen siyasetçileri seçememe algısına karşılık, seçilecek siyasetçilerin bu davranışlar göstermesi bakımından bir sistemin gerekliliğinden bahsetmektedir. Machiavelli’nin açıkça belirttiği siyaset ve ahlâkın bu kadar sorunlu bir hal almasında din bağlamında, kilisenin etkisinin olduğu görüşü Hume’da da mevcuttur.
Machiavelli’nin devleti ve mevcut iktidarı korumaya yönelik siyasal anlayışının yanında, 17. yüzyıldan itibaren bireyi ön plana çıkaran, ticaret öğelerinin siyasete uyarlanmış hali liberalizm anlayışı da kendine siyaset arenasında yer bulmuştur. Machiavelli’deki amaç konumundaki devlet, liberalizmle birlikte bireyin önceliğinden kaynaklı araç durumuna gelmiştir. Bu değişimin temel paradigması konumundaki devlet – birey ilişkisinin yeri değişse de temel mantalite aynı kalmıştır. Çünkü belli hedefler oluşturulması ve bunun için birçok değerden fedakârlıkta bulunulması, Machiavelli yönteminin farklı versiyonunun liberalizmde de uygulandığını ortaya çıkarmaktadır.
Ulus devletlerin etkileri 18. yüzyıldan itibaren Batı Avrupa’da kendini iyice belli etse de ilk ulus kavramına benzer uygulamaların, Machiavelli’nin devlet özelinde bir milleti kendine kaynak olarak görmesinde de etkisinin büyük olduğu daha önceden de belirtilmişti. Halka siyasi bir güç olarak (egemenlik derecesine ulaşmamış olsa da) siyasi iktidar boyutlarında yer verilmesi 14. yüzyıldan itibaren gerçekleşmeye başlamıştır. İktidarın kaynağı tek bir elde ve yerde toplanmaya Machiavelli ile başlamış ve Jean Bodin ile devlet kavramı mündemiç bir hal almıştır.
Bodin tarafından sistematik bir hale getirilen ulusal devlet kavramının ilk belirtileri; İngiltere, Fransa ve İtalya gibi devletlerde kendini göstermiştir. Bodin, “Devletin Altı Kitabı” adlı eserinde ilk defa egemenliğin klasik ve geleneksel bir çerçevesini çizmiştir. Y. Abadan’a göre, Hobbes da Bodin gibi halkın egemen konuma geleceğini açıkça ifade etmekte ve daha ileri giderek egemenliğin kaynağını halk olarak göstermektedir. Modern anlamda “devlet” kavramını ilk kullanan düşünürlerden biri olan Machiavelli’nin öğretileri özellikle Fransız Devrimi’nden kaynaklanan ulusalcılık akımında kendini iyice hissettirmektedir. Mehmet Ali Ağaoğulları, Prens adlı eseri 1798 yılında Fransızcaya çeviren Guiraudet’in, Machiavelli’nin vatanına olan tutkusunun büyüklüğünden bahsettiğini ifade etmektedir. Ayrıca Hegel de ulusal devletin lüzumunun ve ulusalcılık hareketinin kuvvetli bir savunucusu olarak Machiavelli’yi işaret etmektedir.
Şeytanın avukatlığını yapan adam gibi unvanlarla itham edilen Machiavelli, üzerinden dört yüz yıl geçtikten sonra İtalya’da ulusal bir kahraman gibi lanse edilir. Gramsi onu bir devrimci olarak, İtalyan komünizmi adına sahiplenirken, Mussolini ise Machiavelli’nin öğretilerindeki canlılığın tazeliği üzerinden faşizmle ilişki kurar. XX. yüzyıla gelindiğinde Machiavelli adına ön yargılardan uzak bir değerlendirmenin yokluğu ve düşüncelerindeki etkinin hala devam etmesi, Machiavelli’nin başta Leo Strauss’un da tanımladığı “kötülüğün öğretmeni” gibi unvanlarla anılmasında etkili olmuştur. Oysaki Machiavelli, Prens adlı eserinde Monarşilerin gerekliliğinden bahsederken, Söylevler adlı eserinde ise Cumhuriyetlerin özelliklerini sıralamaktadır. Machiavelli’nin başyapıtı olan Prens adlı eserinde, devlet kurmak ve bunun devamını sağlamak için hünerli siyasetçilerin nasıl olması gerektiği ile ilgili yapılan tasvirler ve tavsiyeler bakımından, günümüz devlet anlayışlarındaki siyasetçilerin ve siyasal sistemlerin de bir ön çerçevesi çizilmiş olmaktadır. Dönemsel olarak İtalya’nın siyasal birliğini hedef alan Machiavelli, dönemin siyasetçilerinin kişisel çıkar peşinde koşan, ulusal birlikten ziyade kendi yönetimi altındaki kentlerin birliğini savunan kimseler olmalarından yakınmaktadır. İşte bu minvalde Machiavelli arivizmine ihtiyaç duyulmaktadır. Modern diplomasinin kurucusu konumundaki Machiavelli, insan tabiatını ve dış ilişkilerdeki çelişkiyi iyi tahlil etmiş ve bu doğrultuda devletin amaçlarını belirlemiştir.
19. yüzyıl siyasetinin şekillenmesinde Machiavelli’nin savunduğu ahlâki ilkelerin etkili olduğunu belirten Friedrich Meinecke, toplumsal geçerliliği olan ahlâksal değerlerin dışında olan her şeyi, ahlâki bir kılıfla yeniden meşrulaştırma çalışmalarındaki çelişkide, bu durum ile gayri meşru olayların bile yasallık kazanmasıda Machiavelli fikirlerinin önemli derecede etkili olduğunu belirtir. Katı bir ahlâk savunucusu olan Fichte’nin de ahlâki konularda, Machiavelli’nin Hristiyan düşüncesine olan kin ve nefret duygularındaki realitesini yadsımasına rağmen, Machiavelli’nin siyaset alanındaki fikirlerinde, onunla aynı düşüncede olduğu görülmektedir. Bu durum, Machiavelli’nin düşüncelerinin canlılığını ortaya koyması bakımından önem arz etmektedir. Machiavelli’nin etkisi sadece kendisinden sonraki düşünürleri etkilemekle kalmamış, ulusalcılık gibi çeşitli kavramların oluşmasına da yardımcı olmuştur. 18. yüzyıl öncesinde, yönetici temelli devletin amaçları doğrultusundaki çıkar kavramı, hanedan ya da yöneticinin kendi amacını gerçekleştirmek odaklı bir anlamla ifade edilirken; bu zamanla ulusallık kavramından hareketle ulus devletlerin ortaya çıkmasıyla, ulusal bir çıkara dönüşmüş ve neredeyse ulusun bütününü kapsayan bir hâl almıştır. Realist özelliğiyle ön plana çıkarılan Machivavelli, siyaset arenasına getirdiği güçlü politikalarla anılmaktadır. Ebenstein, siyaset arenasında Machiavelli’nin de öncülüğünü yaptığı realist düşüncelerin, belli bir süzgeçten geçirilmeden; kendine has yollarla hayatta uygulanması durumunda, katliamlarla neticelenebilecek sonuçlara sebebiyet verebileceğini belirtir. Ebenstein, bu tezini Hitler, Napolyon gibi diktatör yöneticilerin sadece kendi fikirlerine göre hareket edip, insanların hürriyetini görmezden gelmeleri neticesinde yaşananlardan hareketle açıklamaktadır. Tarih arşivi Machiavelli’nin Siyaset Anlayışı Ve Makyavelizm’in Günümüze Yansımaları araştırması ile sizlerle…
Ulusal devletlerin oluşması ve ulusal çıkarların öncelikli hale gelmesi, diğer devletlere olan güvenin azalacağı gibi bir algının oluşmasına sebebiyet vermiştir. Bu durum, aynı zamanda uluslararası arenada yapılan antlaşmaların geçerliliğine de gölge düşürerek, ulusal nitelikteki devletlerin kendi çıkarlarına öncelik vererek hareket edeceği gibi bir algının oluşmasına da yol açmaktadır. İşte bu aşamada devletler arasındaki ahlâki yükümlülükler ve karşılıklı sorumluluklar devreye girmektedir. Devletlerin devamlılığı açısından bir yönetici için en büyük hedefin kendi ülkesinin menfaatleri olduğunu belirten Machiavelli, iyi bir yöneticinin zorunlu durumlar olmadıkça iyilikten ayrılmaması gerektiğini, iyi niyetli ve sözüne güvenilir biri olmasını; ancak gerektiğinde siyasetin değişken yörüngesine göre hareket etmesini de bilmesi gerekliliği üzerinde durmaktadır.
Dönemler ve isimleri farklı olsa da dünya üzerindeki siyaset anlayışının pek değişmediği gözlenen bir durumdur. Çünkü yöneticinin en temel görevi ülkesini korumak ve devletinin bekasını sağlamaktır. Machiavelli’yi realist bir kuramın kurucusu yapmada; İtalyan şehir devletlerinin dağınıklığı, merkezi ve güçlü bir devlete olan ihtiyacın varlığı ve çok başarılı sayılmasa da Machiavelli’nin yaptığı diplomatlıkların etkilerini de sayabiliriz. Machiavelli’nin anlayışında, uluslararası arenada adil ve haksız bir savaşa ihtiyaç duyulmasını gerektiren bir durumun varlığının ortaya çıkması ve bunun tehditvâri bir çehreye bürünmesi hengâmında; önlem amaçlı saldırı ve savunma haklı bir hâl almaktadır. Bu durum realist politikaların oluşmasında etkili olmuştur. Machiavelli, insanın aklı ve iradesi ile dünyevi ve uhrevi ikilemini ortadan kaldırarak, insan aklı sayesinde her şeyin üstesinden gelebileceğine hükmetmiştir. Siyasal gücü kendisine hedef seçen ve tek amacını güçlü bir devlet oluşturmak şeklinde açıklayan Machiavelli, güç ile desteklenen yasalarla yöneticinin kendi hırslarının etkisinde kalmadan, yönetme görevini yerine getireceğini belirtmektedir. Bu noktada klasik realistler ile neorealistler arasında önemli farlılıklar mevcuttur. Antik Yunan’dan 1960’lara kadar, içlerinde Machiavelli’nin de bulunduğu klasik realistlerin amacı, devletin devamlılığını sağlamak noktasında ulusal çıkarların üstünlüğüne odaklanmıştır. Oysaki bu tarihten sonra davranışçılığın etkisi ve bilimsel yöntemlerin de katkısıyla realist anlayış yerini uluslararası bir sistemin var olması anlayışına bırakmıştır. Bu dönüşüm, devlet ve egemenlik tartışmalarına yeni bir boyut kazandırmak amaçlı olarak, ulusalcı ve devletçi düşüncelere karşı bir başkaldırış hareketi olarak değerlendirilir. M. Aydın, realist kişilerin güçlü politikalar belirlediğini, ABD’nin de bu amaçla gücü, diplomasiyi ve ulusal çıkarı (Amerikan Çıkarlarını) dış ilişkilerde ön plana çıkaran kişilere sıkça yer verdiğini belirtmektedir.
Harun Semercioğlu, Machiavelli’nin kendisinden sonra gelen realist düşünürleri derinden etkileyerek, uluslararası ilişkilerin şekillenmesinde önemli rol oynadığını belirtmektedir. H. Semercioğlu, yukarıda da açıklanan modern siyaset biliminin oluşmasında hiç kuşkusuz Machiavelli’nin Prens adlı eserinin mühim bir yol oynadığını ve Machiavelli’nin bu doğrultudaki düşüncelerinin sonrasında İngiltere’de Hobbes ile devam ettiğini belirtmiştir. H. Semercioğlu, Machiavelli’nin geleneksel anlayışı ret tarzındaki fikirlerinin şekillenmesinde, Aristo ve Platon’dan gelme kent devlet işleyişlerindeki mantığı incelemesinin de etkili olduğunu dile getirmiştir. Machiavelli’nin önemle üzerinde durduğu insan doğası, ordu, yönetici, egemenlik ve yönetim çeşitleri gibi konular günümüze kadar etkili olmuştur. Ayrıca Machiavelli’yle yeniden şekillenen bu kavramlar, uluslararası ilişkilerin de belli bir özerklik kazanmasında büyük rol oynamışlardır. H. Semercioğlu, son dönem Ortadoğu’da yaşanan gelişmelerin arkasında da Makyavelist düşüncelerin varlığına dikkat çekmektedir. Bu durum Machiavelli’yi realpolitikanın kurucusu konumuna getirmektedir. Ayrıca günümüz devletlerindeki “güçlü ordu ve güçlü devlet” sloganlarının arkasında Machiavelli’yi görmek de mümkündür.
M. Aydın, iki dünya savaşı arasında modernitenin bir unsuru olarak yer alan faşizmin; rasyonalizm, liberalizm, sosyalizm ve Aydınlanma düşüncesinin karşısında yer aldığını belirtir. Toplumu yekpare bir vücut halinde gören faşizm, bireyi temel alan liberalizmin karşısında ulusu ve ulusun çıkarlarını ön plana çıkarmaktadır. Bireyi itaatkâr olarak nitelendirmekte ve toplumu yönlendirecek bir lidere ihtiyaç duymaktadır. Faşizm, aynı zamanda sosyalizm ile de toplumu sınıflara ayırdığı için, ulusal çıkarların engellendiği gerekçesiyle çatışmaktadır. İşte bu kertede ulusal çıkarlar ve bir liderin önderliği konularında Machiavelli’nin fikirleri tekrar gündeme gelmektedir. Faşist özellikleriyle anılan İtalyan lider Mussolini, Machiavelli’nin idealize ettiği Prens’in gücünün etkisinde kalmış ve kitaptaki düşünceleri ölçüp tartmadan kendi perspektifinden siyaseti dizayn etmeye çalışmıştır. M. Aydın, İtalyan Mussolini’nin kendisini, Machiavelli’nin tarif ettiği karizmatik lider olarak gördüğünü belirtmektedir. Machiavelli’nin savunduğu İtalya’nın yekpare bütünlüğünü bütün haşmetiyle Mussolini de savunmaktadır. Mussolini, hile ve manipülasyon üzerine inşa ettiği siyaset anlayışında, Machiavelli’nin tilki ve aslan paradigmasını başarıyla uygulamıştır. Öncelikle işçi ve köylülerin desteğini alırken tilki gibi kurnaz davranır ve bunlara verdiği vaatleri yerine getirmezken; kendisine rakip gördüğü sosyalist, komünist ve sendikacılara karşı kaba kuvvet uygulamaktan çekinmez.
Mussolini, Machiavelli’nin çizdiği güçlü ve başarılı liderlik idealine uygun hareket ettiğini bütün davranışlarında ortaya koymuştur. Mussolini, Machiavelli’nin idealize ettiği yönetici davranışını sergileyerek, toplumsal gerçekleri ve dinsel öğeleri göz önünde bulundurarak siyasetine yön vermiştir. Mussolini bu doğrultuda, halkın sahip olduğu geleneksel ve dinsel anlayışından hareketle gençliğinde ateist bir çizgideyken, iktidarı boyunca dine atıflar yaparak, kilise ve toplumun desteğini almak amaçlı olarak siyaset arenasında dindar görünmeye çalışmıştır. Machivelli, devlet çıkarı için yaptığı gayrı meşru işlerde bile, halkın tepkisini çekmeyecek davranışların temel alınmasını istemektedir. Oysaki Mussolini, sol ağırlıklı olmak üzere toplumun belirli kesimlerini sindirme yoluna gitmiştir. Mussolini özelinde İtalyan Faşizmi, Machiavelli’nin öğretilerinin etkisinde kalmıştır. Ancak Mussolini son dönemlerinde Machiavelli’nin ahlâk siyasetinin dışına çıkarak, Nazilerin etkisinde kalmış ve halka şiddet uygulamaktan geri kalmayarak ve Machiavelli’nin ilkelerini uygulamada başarısız bir lider olarak tarih sahnesinde yerini almıştır.
Machiavelli’nin Görüşlerinin Amerikan Dünyasındaki Algısı
20. yüzyılın şekillenmesinde en etkili devletlerin başında yer alan Amerikan devlet adamlarının, Machiavelli’nin öğretisinden yararlanmaması düşünülemezdi. Doğrudan olmasa bile Amerika’nın ilk kurucularının, Rönesans siyaset filozofu Machiavelli’nin etkisinde kalan düşünürlerin fikirleriyle şekillendiği aşikârdır. Amerika’nın kurucu babası ve ikinci başkanı John Adams, Machiavelli’nin fikirleri doğrultusundaki anlayışla siyasi bir yol izlediğini ve Machiavelli’nin düşünsel bakımdan Milton, Locke ve Montesquieu’ye tesirinin büyük olduğunu belirtmiştir.
E. Baldini, Machaiavelle’yi modernitenin kurucusu, Batılı değerler ile ABD’nin siyasi ve askeri rolünün gereklerini yerine getirme noktasında bir öğretmen olarak tarif etmektedir. Özellikle ABD’de başkan ve başkan yardımcılarından, savunma müsteşarlarına kadar bir silsiledeki her alanda bu işleyişin geçerli olduğunu ifade etmiştir. E. Baldini, Amerikan başkanlarının Makyavelist bir özellik sergilediklerini Harvey Mansfield’in “Ehlileştirilmiş Hükümdar” kitabındaki lider tarifiyle ortaya koyduğunu ifade ediyor. Bu amaçla Amerikan başkanları ile Machiavelli’nin idealize ettiği hükümdarlar arasındaki benzerliğe dikkat çeken E. Baldini, Amerikan yöneticilerinin çıkarcı durumlarını, Mansfield’in belirttiği gibi modern demokrasilere uygun biçimde, ihtiyaç duyuluncaya kadar sakladıklarını belirtiyor. E. Baldini, Amerikan devlet yönetiminde devleti gerektiği gibi yönetme konusunda, Makyavelist özellikleri taşıyacak kararlı liderlerin seçildiğine de dikkat çeker. E. Baldini ayrıca, 20. yüzyılın ikinci yarısında yaşanan Soğuk Savaş döneminde, ABD’li liderlerin çatışmalarla birlikte yaşamayı ve bu arada siyasetlerinin gereklerine göre ikiyüzlü davranmayı kendilerine rehber edinmelerinde, Machiavelli’nin savunduğu amacın uğruna kullanılan yöntemlerin meşruluğu bağlamındaki düşüncelerin etkisinin yadsınamayacağını belirtmektedir.
Block’un, Ledeen’dan aktardığına göre George Washington’un, viski isyanında vergilerini vermek istemeyenlere karşı şiddete başvurmasında; Machiavelli’nin etkili liderlik anlayışındaki halkın gerektiğinde yöneticiden korkması tezi üzerine bir yol izlediğini belirtir. Ayrıca, yeni dönem Amerikan liderlerinin kabul ettiği, karar almanın hızlanması için tek yönetici olgusunda ve devlete karşı oluşabilecek isyan ve kışkırtmalarda politik fayda için gerektiğinde cezai yaptırımların hızlı bir şekilde uygulanması noktasında da Machiavelli öğretilerinin etkisi görülmektedir. Özellikle ülke içerisinde kargaşa çıkarma durumu olan farklı eyalet ve bunlardaki rejimlerin üst bir yönetim çatısı altında toplanması ile devletin başkaları tarafından idare edildiği algısı üzerine yapılan bu çalışma, ülkedeki siyasi birliği sağlama adına bir hamle olarak düşünülebilir. Burada sağlanan siyasi birlik ekseninde, Amerikan yöneticilerinin hızlı karar alarak, parçalı bir siyasi görüntü vermelerinin önüne geçilmiş olmaktadır. Bu durum Machiavelli düşüncelerinin, hem Amerikan dünyasına hem de günümüze yansıması olarak değerlendirilebilir.
Machiavelli’nin sözlerini silah olarak kullandığını belirten Loyola Üniversitesi’nde siyaset profesörü olan Diana Schaub, silahsızların yenildiği ve silahlı peygamberlerin yendiği örneğinden hareketle, Amerikan sınırları içerisinde fiziksel şiddetten ziyade, kelimelerin en güçlü propaganda olması gerektiği yönünde görüş beyan eder. T. Block, Machiavelli için silahlardan daha güçlü olan siyasi sahtekârlığın, Amerikan siyasetinde savaş çığırtkanlığı, kişisel ve kitlesel tehditler ile dini takiyelerin varlığı şeklindeki tezahürüne dikkat çeker. T. Block, İnsanların gerçeklerden çok görünüşe göre değer verdiğini belirten Machiavelli tezinden hareketle, 2012 Amerikan seçimlerinde üç milyar dolar kadar bir savurganlıkla yapılan reklamların önem arz ettiğini ifade etmektedir.
Dünyada birçok liderin iktidarını koruma amaçlı olarak Machiavelli’nin öğretilerinin etkisinde kaldıklarını belirten T. Block, bu liderler arasındaki farklılığın, kullandıkları yöntemlerde değil, derecelerindeki çeşitlilikte gizli olduğunu belirtiyor. Machiavelli ile beraber anılan; hızlı karar alma, gösterişe önem verme, övgü, gerektiğinde yalan söyleme ve karşı tarafı dolandırma gibi ilkeler ışığında siyasetçiler, kendi çıkarlarına yönelik olarak eylemde bulunmaktadırlar. T. Block, bu amaçla Makyavelyen harekete en uç örnek olarak Hitler’i vermektedir. T. Block, Hitler’in iktidara geldikten sonra muhalefet partilerini feshetmesi sonucunda “evet – hayır” şeklinde gerçekleşen 1934 refarandurmunda % 90 gibi bir oy oranına ulaşmasında, yukarıda belirtilen Makyavelyen çizgilerden yararlandığı görüşündedir. Ledeen, Amerikan siyasetçilerinde sadece idealize edilen hükümdar özellikleri değil, kadınsı özellikler yüklenen ve deyim yerindeyse “korkak adam” olarak nitelendirilen liderlerin de çıktığına dikkat çekmektedir. Ledeen, özellikle son dönem Amerikan başkanlarından Bill Clinton’un kendi rahatını düşünmesi ve silahlı kuvvetlere karşı olan küçümseyici tutumunu, Machiavelli’nin öğretileriyle, Clinton’un kişisel yozlaşması şeklinde kadınsı bir özellik olarak değerlendirmektedir. Ledeen, Bill Clinton’u başkanlığı döneminde Amerikan ordularını savaş alanına (Burada kastedilen Irak savaşı) göndermekten imtina etmesiyle de eleştirmektedir.
Ledeen, “Liderlik ve Güç Kullanımında Machiavelli” adlı eserinde sadece yöneticilerin değil, spordan ticarete her alanda Machiavelli öğretilerinin hayat bulduğunu aktarmaktadır. Ledeen, bu amaçla bilişim devi Bill Gates’in de büyük bir Machiavellici olduğunu belirtiyor. Çünkü Gates, en başından beri bilişim pazarına hâkim olmak için, Microsoft’a sürekli değişim ve esneklik ilkesi çerçevesince “güncelleme” fonksiyonunu yerleştirerek, bu yolda kimsenin kendisini geçmemesini istemektedir. Gates’deki bu başarının ardında, Machiavelli’de yer bulan, değişimi yönlendiren liderlerin hükümranlığının devamlılığı arasındaki ilişkiye dikkat çekmektedir. Bu noktada başarının sadece değişime ayak uyduranlarda saklı olmadığı, Machiavelli’nin öğretilerindeki savaşın kaçınılmazlığında yapılacak en iyi yöntemin, kendi çıkarları açısından en iyi zamanı belirleyerek, ona göre hareket etmenin başarıya etki edeceği bilinmelidir.
Türkiye’de Machiavelli Etkisi
Machiavelli’nin düşünceleri sadece Avrupa ve Amerika’da karşılık bulmamış, ülkemizde de tarihsel süreçte çeşitli şekillerde yankı bulmuştur. C. Meriç, insanlığın velinimeti, ipliğimizi pazara çıkaran adam olarak gördüğü Machiavelli’nin, insanın doğasını bilme kaynaklı olarak, nasıl dolandırıldığımızı bizlere anlattığını ifade etmektedir. C. Meriç bu doğrultuda, bizlerin de yönetici konumunda olmamız durumunda, ahlâki boyutta Machiavelli’nin savunduğu çıkar endeksli insan tipinden farklı olamayacağımızı söyler. Machiavelli, ahlâkın özel hayatın bir misyonu olduğunu, eğer namuslu siyaset yapmak isteyen olursa, bunda başarılı olmayacağını belirtirken; tarihi olaylarda yufka yüreklilikle alınan kararlar neticesinde toplumların felakete sürüklenebileceğini belirtir. C. Meriç, bu noktada politikanın işlevinin görünüşte olduğunu, insanların bir şeyleri duymaktan çok, olaylara yönelik olarak gözlemleriyle ve olayların neticelerine göre hüküm verdiklerini belirtir. C. Meriç, insanların değişmezliğine olan saplantı ve rejimlerin devamlılığına olan inanç ile yöneten ve yönetilen arasındaki noktada iki tür insan davranışının dünyada var olacağı, gerçeğini dile getirmektedir. C. Meriç, Machiavelli’deki bu söyleminin neticesinde, insanların hep gücün sembolü olan iktidarın yanında yer aldığını belirterek, bunu Machiavelli’nin anlayışında yer etmiş bir çıkmaz olarak değerlendirmektedir. C. Meriç, aynı zamanda bu durumu, Machiavelli’nin siyaset ve ahlâk anlayışındaki çelişkinin kaynağı olarak da yorumlamaktadır.
Düşünce yapısıyla tüm dünyada etkili olan Machiavelli, C. Meriç’e göre tarihsel bir figür olmaktan çıkmıştır. Bu doğrultuda ismi konmamış bir şekilde Machiaveli düşüncelerinin ortaya çıkmasından önce, Osmanlı padişahlarından Fatih Sultan Mehmed’in uygulamalarında da benzer yönler görülmektedir. B. Ekinci, Osmanlı Padişahlarından Fatih Sultan Mehmed’in siyasal yaşamı incelendiğinde, her ne kadar Machiavelli döneminden önce yaşasa da Machiavelci argümanları ne kadar kullanıldığını ifade etmekte ve Machiavelli’nin ondan etkilenmemesinin zor olduğunu belirtmektedir. Fatih’in savunduğu Anadolu birliği fikri ile Machiavelli’nin hedeflediği İtalya’nın birliği meseleleri uyuşmaktadır. Fatih’in meşhur kanunnamesinde aile fertlerinin gerekirse vatanın bütünlüğü için feda edileceği gibi bir maddenin yer alması, modern silahların (İstanbul’un fethinde kullanılan toplar) Osmanlı orduları tarafından kullanılması, fethedilen yerlere Müslüman bir valinin atanması gibi uygulamalar; yukarıda zikredilen Machiavelli’nin düşün dünyasının oluşmasında etkili olan kavramlarla Fatih’in uygulamaları arasındaki bağlantıyı gösterir. Çünkü Machiavelli düşüncesi, bir yöneticinin ülkesinin birliği için başta ahlâki ilkeler olmak üzere, gerekirse tüm değerlerden vazgeçmeyi hedef almaktadır. Ancak bu kadar benzerliğe rağmen, Fatih’in fethettiği yerlerde ahlâki ölçüleri baz alarak adalet ilkesini uygulaması ile Machiavelli’nin öğretisindeki ahlâk ve siyasetin aynı minvalde yer almaması noktasında belirli kıstaslarının olması şeklindeki görüşleriyle birbirlerinden ayrılmaktadırlar.
Ledeen, Atatürk’ün, I. Dünya Savaşı sonunda parçalanmış haldeki Osmanlı coğrafyasında Türkiye Devleti’ni kurmasını, Machiavelli’nin ülke bütünlüğünü sağlama prensibiyle açıklamaktadır. Ayrıca Atatürk’ün kurduğu bu devletin uzun ömürlü olmasında Machiavelli’nin Söylevler adlı eserinde savunduğu Cumhuriyet yönetiminin sayesinde olduğunu belirtmektedir. Ledeen, Türkiye’deki Machiavelli etkisinin sadece kişiler bağlamında değil, önemli olaylarda da aktif rol oynadığını ifade etmektedir. Bu bağlamda Ledeen, Türkiye’deki 1980 darbesine yaptığı göndermelerle, sorunun kökenine inmeden ülkede çıkan olaylarda Türk generallerinin yaptığı darbeyi bastırma hareketi sonucunda birçok insanın ölmesini engellediklerini belirtiyor. Ledeen, sadece terörizmi son buldurma adına, bu yapılanların Machiavelli öğretisiyle olan benzerliğine dikkat çekmekte ve ordunun temel görevinin ülkedeki düzeni sağlamakla ilgili olduğuna değinmektedir. Türkiye’de zaman zaman ön plana çıkarılan “güçlü ordu, güçlü devlet” gibi tematik sloganlarda da Machiavelli etkisini görmek mümkündür.
Machiavelli ve Olağanüstü Hal Bağlantısı
Machiavelli düşünceleri sadece devlet adamlarına yön göstermemiş, aynı zamanda devlet yönetimine girmiş olan güvenlik amaçlı terminolojilere de yeniden yön vermiştir. Siyasetin şekillenmesinde ve ahlâki ilkelerin hangi hallerde önceliğinin kısıtlanacağı ile ilgili olarak, dönemsel olarak farklı adlar altında anılan ve 21. yüzyıl siyasetinde Olağanüstü Hal olarak anılan uygulama ile bir kere daha Makyavelyen düşünce ile karşılaşmaktayız. Kaynağı Roma Cumhuriyet dönemine kadar uzanan OHAL uygulaması, hukuk ve siyaset arasındaki bir minvalde yer alarak, siyasetin ahlâki olmayan yönünü göstermesi bakımından önem arz etmektedir. Carl Smith yirminci yüzyıl OHAL kuramcısı olarak bilinir. Ancak Smith’in bu kuramının mutfağında Platon’dan Machiavelli’ye, Rousseau’dan Hobbes’a kadar birçok düşünürün fikirlerinden esin kaynağı mevcuttur.
Machiavelli’nin, Roma üzerinden idealize ettiği devlet kurumunda OHAL ile ilgili görüşlerinin Söylevler kitabının otuz üçüncü bölümünde OHAL’e götüren durum örneklendirilmektedir. Buna göre Roma’da kurulan Cumhuriyet rejiminin açıklarını fark eden, komşularının komplolarına karşı Romalılar, Diktatör adını verdikleri bir kişiye herhangi bir danışma kurulu olmadan karar alması amaçlı olarak yetki veririrler. Buna göre Diktatör, gerektiğinde verdiği kararlara itiraz yolu kapalı olmak üzere görevlendirilir ve gerektiği zamanlarda bu durum yinelenir. Diktatörün oluşturulma biçiminin önemine değinen Machiavelli, gücün kolayca ün kazanacağı görüşünden hareketle, illegal biçimde oluşturulmuş Diktatörlerin keyfi uygulamalarının sakıncası karşısında, Romalılar tarafından yasal yollardan oluşturulmuş Diktatörün, Cumhuriyet’i tehlikeye atamayacağını belirtmektedir. Diktatörün gerekli nedenler hâsıl olduğunda, süresi belli olacak şekilde görevlendirilmesini ve sadece acil durumlarda yukarıda da belirtildiği gibi herhangi bir danışma kurulunun onayına gerek görülmeden karar alabileceğini belirten Machiavelli, devletin bekasına aykırı hiçbir fiili işleyemeyeceğinin altını çizmektedir. Machiavelli, OHAL uygulamasının başarılı olmasını, Diktatörlüğün kısa süreli uygulamalarının gerekliliğine, Diktatör’ün yetkisinin kanunlarla sınırlandırılmış olmasının gerektiğine ve tahrip olmamış bir halkın varlığına bağlı olduğunu ifade etmektedir. Machiavelli bu yasaların gerekliliğini o dönem Cumhuriyet yönetimindeki kararların alınmasındaki yavaş hareket etmeye bağlamakta ve Cumhuriyet’in elinde böyle bir kurumun olmaması durumunda, devletin yıkılmayla karşı karşıya kalacağını vurgulamaktadır.
Machiavelli’nin ifade ettiği OHAL durumu günümüz devletlerinde uygulanan bir durumdur. Türkiye’de de 6175 sayılı Olağanüstü Hal Kanunu adı altında gerektiğinde kullanılmış ve ihtiyaç olduğunda kullanılmak üzere Machiavelli’nin belirttiği belli süre esası gözetilerek, yasallık gibi düzenlemelerle uygulanmaktadır.
Machiavelli hem düşünürleri hem de siyasetçileri derinden etkilemiş ve siyaset arenasında uluslararası bir politika teorisi geliştirmekten ziyade, siyasetin kendine ait bir alanı olduğunu ve kendi kuralları içerinde oluşturulacak kriterlerle açıklanabileceğini ortaya koymuştur. Machiavelli’nin ayrıca olayları tümevarımcı bir doğrultuda ele almasında, siyasi olaylara yaklaşmasında ve devletin kökenini aramaya yönelik faaliyetlerinde nedensellik ilişkisini kullanması, O’nun siyaset anlayışının farklılaşmasındaki en önemli etken olarak gösterilebilir. Waltz ve Quester’e göre Machiavelli öğretilerinin günümüze kadar etkili olmasında, Rönesans’dan sonra siyaset öğretilerinde esaslı bir değişikliğin olmaması ve Machiavelli’nin olayları belli bir nedensellik ilişkisi içerisinde incelemesi neticesinde, benzer olaylar arasında yaptığı genellemelerin de etkisi büyüktür.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Sosyal Anksiyete Bozukluğu Nedir?

2002-2018 Yılları Arasındaki Vergi Affı Uygulamaları

Yararlanılan Kaynaklar
Asım Celep, Niccolo Machiavelli Bağlamında Siyaset Ve Ahlak İlişkisinin İncelenmesi
Machiavelli, Titus Livius’un İlk On Kitabı Üzerine Söylevler
Muhammet Behçet, Olağanüstü Hal Uygulaması ve Teorik Temelleri
Cemil Meriç, Umrandan Uygarlığa
Erdem Özlük, Uluslararası İlişkilerde Devlet Egemenliğinin Dönüşüm Sorunu
Anthony D. Smith, Milli Kimlik
Fahir Armanoğlu, 19. Yüzyıl Siyasi Tarihi
Machiavelli, Prens

*Bu çalışmanın tüm hakları, Asım Celep’e aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Toplumlar Ve Mitolojik Yansımalar

Her milletin bir mitolojisi vardır. Yaratılan her toplum yaratılışından nasıl sona ereceğine kadar olan tüm olayları nesilden nesile aktarıp hikayeleştirerek kendi yaratılış mitlerini oluşturmuşlardır. Yaratılış için insanlar inandıkları ve duydukları öznel tanımlar aktarmışlardır. Nesnel tanım olarak yaşamın, evrenin, doğanın genel olarak ele alındığında bir canlının varlığı daha önceden kabul olunup ve doğaüstü bir güç tarafından yoktan var edilme olayı halini almıştır. Bu nesnel yargı herkes için kabul görünür bir düşünce boyutuna ulaşamamıştır.
Kadim Yakındoğu Mitolojisi
En eski ve en görkemli uygarlığın doğduğu yer Mezopotamya olan Kadim Yakındoğu‟dur. İnsanlığın gelişimi için büyük buluşlar bu dönemde ortaya çıkmıştır. Ateşin bulunması, tekerleğin icadı, yazının ve paranın bulunması gibi birçok kültürel gelişim bu devirde sağlanmıştır. Kadim Yakındoğu kültüründe çok sayıda ve farklı tanrılara tapma gibi dinsel bir boyut söz konusu olmuştur. Söz konusu olan bu olgu din ve mitoloji alanlarına da yansıdığı bilinmektedir. Farklı tanrıya tapma olayı çoğu kez aynı tanrıdan bahsedilse bile kültürler arası oluşan geleneksel bir adet halini almıştır. Tanrılar, kültürlere ve inanışlara göre bazen insan, bazen hayvan, gökyüzünde oluşan doğa olayı, kullandıkları nesne ya da bir simge boyutuna ulaşmıştır. Bu tanrılar insanların rüyalarına girebildiği gibi başlarına kötü bir şey geldiğinde tanrıların onları cezalandırdığını ve hatta onları kaçırıp ölüler diyarına götürdükleri düşüncesi insanların inançları arasında yerini almıştır. Mezopotamya medeniyeti kendine özgü coğrafi ve kültürel şartlarla büyüyüp gelişmiştir. Bu nedenle Mezopotamya‟yı etkisi altına alan dağlar, ovalar, ırmaklar ve mevsimlerin yanı sıra güneş, ay ve yıldızların kozmik ritmi bu medeniyetin temelini oluşturmuştur.
Bu bağlamda coğrafi yapı ve iklim üzerinden insanoğlunun yaşamı değerlendirildiğinde, bir bölgenin coğrafyası yani yeryüzü şekilleri ve iklimi (dağları,arazi yapısı, mevsimleri, su kaynakları) ile benzeri etkenleri, insanı bunlarla uyumlu düşünmeye ve yaşamaya sevk etmiştir. Yani bu fiziksel etken, yaşamsal faaliyetlerini ve inançlarını da etkileyecek boyuta ulaşmıştır. İklim ve coğrafya etkisinin günümüzde de olduğu gibi insanın ten ve göz rengini, duygularını, düşüncelerini, karakterini, rüyalarını, dilini, kültürünü etkileyebildiği gibi insanların inancını ve tanrıya olan bakış açısını da etkilemiştir. Örneğin Mısır‟daki güneş tanrısı “Ra” ve Mezopotamya‟daki Tanrı “Utu/Şamaş‟ın” fonksiyonları bağlamında bu tanrıların kendi toplumlarına olan etkisinin göstergesi olarak güneşin, doğuşu ve batışına yüklenen anlamlar, güneşin yeryüzüne olan yaşamsal etkilerinden dolayı insanların güneşe olan bakış açılarını da değiştirmiştir. Güneş ve gün ışığının her yere ulaşmasına paralel olarak Mezopotamyalılar güneşe insanları korumanın ve adaletin tesisi gibi görevler yüklemiştir. Mezopotamya tanrıları ile ilgili bilgiler ve anlatımlar eskiçağ mitolojik belgelerinde daha belirgin anlaşılmıştır. Bu mitolojik belgeler bilinen ve görünen dünyanın çok ötesinde bir gücü temsil eden tanrılardan bahsedilmiştir.
Eski Mezopotamya insanı, tanrıya ve doğaya anlam verme gerekliliği ile hep karşılaşmıştır. Her şeyden önce yaratılışı gerçekleştiren yegâne güç olan tanrı kavramı, bu insanları derinden etkilemiştir. Bu insanlar için tanrı esasen bir arayış, elde edilemez, gözler önüne sergilenemez, ulaşılmaz bir güç olmuştur. İnsanın en büyük uğraşı da yenilgisi de tanrı imgelemleri ile başlayan, yani zihnin uzanış biçimi olarak nesneleştirdikleri mitolojik tanrısal varlıklar oluşmuştur. İnsanoğlu böylece kutsal gördüğü değerlerini, ulaşamadığı bir tanrı özlemine bağlamıştır. Bu yaklaşım insanların tanrılarına hayati anlamlar yüklemesi ile gerçekleşmiştir.
Mısır Mitolojisi
Mısır medeniyeti, Nil Nehri Vadisi yakınında kurulan en eski uygarlık beşiklerinden biridir. M.Ö. 3050‟ler de Kuzey ve Güney Mısır hükümdarları arasında geçen çekişme, krallığın Narmer‟in boyunduruğu altına girmesiyle son bulmuştur. Eski yönetimin sona ermesiyle yeni oluşan firavun kültü güçlenmiş ve yüzyıllar boyu süren bir yönetim şekli olmuştur. Eski Mısırlılar binden fazla Tanrı ve Tanrıça yaratıp onlara inanmış ve böylece halk tarafından karmaşık bir din yaratılmıştır. Yaratılan Tanrı ve Tanrıçaların bazıları sadece adlarıyla bazıları ise anlatılan hikayelerden ve tasvir edildikleri resimlerden günümüze ulaşmıştır. Her kültürde olan tanrılar gibi Mısır kültüründeki tanrılar kendilerini seven ve onlara dua eden insanları korumuşlardır. M.Ö.3050 dolaylarından sonra Mısır, Firavun‟un yönetimi altına girmiştir. Firavun “Tanrıların Oğlu” sıfatına uygun görülmüştür. Yunan mitolojisinde görülen tapınaklar ve tapınak içindeki heykeller Mısır mitolojisinde de mevcut olmakla birlikte bu tapınaklar Firavun ‟un tanrılara adak sunarken kullanılan yer olmuştur. Her tapınağın içinde tapılan tanrıyla bağdaştırılan değerli taş ve altından yapılan heykeller bulunmaktadır. Mısır halkı bu heykellerin her canlının olduğu gibi bakıma ihtiyacı olduklarını savunmuşlardır. Her gün rahipler tarafından tapınağın kapısı açılıp, içeriye bir öğün yemek konulurmuş. Bu durumun tanrıları hoşnut etmesi ve insanlara istediklerini vermesi beklenirmiş. Eski Mısırlarının gözünde mitoloji onlar için tanrılarla ilgili oluşan hikayeler değil aksine günlük yaşamda ve onlarla birlikte yaşadığına inanılan bir güç halini almıştır.
Viking Mitolojisi
Viking Mitolojisi şu an Orta Avrupa ve İskandinavya bölgelerine yerleşen Germen kabilelerinin efsanelerine dayanmaktadır. Efsaneler bilindiği üzere sözlü kültüre dayandığı için sözlü aktarım nedeniyle Viking mitolojisine ait bazı runik yazılar bir kenara bırakılırsa çok az sayıda kaynağa ulaşılmıştır. Asıl kaynaklar M.S. 100 dolaylarında Romalı yazar Tacitus‟a ait olan “Edda” derlemesinde bulunmuştur. Bu derleme de Vikingler‟ in Roma görüş ve inançlarına karşı geldikleri bilgisine ulaşılmıştır. Ulaşılan kaynaklarda bilgilere göre Viking efsanelerinde ihanet ve vefasızlık temaları hakimdir. Viking Tanrı‟ları Viking‟ler tarafından insani özellikleri olan doğal varlıklar olarak algılanmıştır. “Herkesin Babası” olarak bilinen tek gözlü ve başlığı yüzüne inmiş Odin örnek olarak verilmiştir. Vikingler tanrılarının insana ait özellik taşıdığını düşünmüşlerdir. Kızmak, korkmak, sevmek, kıskanmak gibi insana ait özelliklerin onlarda da olduğunu savunmuşlardır.
Vikingler gezgin ve göçebe bir hayat sürdürdüklerinden dinleri düzene oturmamıştır. Ayinleri için belirli bir tapınak yerine kutsal olduğuna inanılan açık alanlar tercih edilmiştir. Bu törenlerde tanrılara genellikle at ve domuz olmak üzere hayvanlar kurban edilmiştir (Paajanen, 2015, s.245). Kurban edildikten sonra kutsal olduğu ve özel güçleri olduğuna inanılan kurban kanları yapılan Tanrı heykellerine ve törene katılan insanların üzerine sürülmüştür. Bunun amacı tanrılardan dilenen dilek ve isteklerin çabuk olması ve olası bir Tanrı‟nın kızgınlık durumunda tanrıların yatışacağına inanılan bir inançtan kaynaklanmıştır.
Kelt Mitolojisi
Keltler M.Ö. 6 M.S. 50 dolayları arasında İspanya, Fransa, Almanya, Kuzey İtalya, Macaristan‟a yerleşen Hint-Germen kabilesinden oluşur. Kelt Mitolojisi ve dini hakkındaki bilgiler Romalı yazarların anlatımına ve arkeolojik bulgulara dayanmıştır. Kelt‟ler tanrılarını doğa şekilleriyle bağdaştırmışlardır. Birçok dinde olduğu gibi Kelt dininde de hayvanlar yaygın bir kurban sunma geleneği halini almıştır. Savaşlardan önce adak olarak silah sunulurmuş. Bazı durumlarda insanların kurban edilme durumu söz konusu olmuştur. Bu durum Kelt kabilesinde ki insanlara göre insanları kurban etmenin yaşam döngüsüne etkisi olacağını ve ölümden yeni bir yaşamın doğacağı inanışını ortaya koymuştur. Ölen insanları mezara kullandıkları eşyalarla gömülmesi ve diğer dünya inancı Eski Türkler‟de olan mezar geleneği ile benzerlik göstermiştir.
Hint Mitolojisi
Hint mitolojisinin gelişimi M.Ö. 2500 dolaylarında İndus Vadisi‟nde, coğrafyanın en eski uygarlığı ile başlamıştır. Hindu felsefesinin karmaşık olmasından dolayı insanlara sözlü yollarla hikaye anlatımı tercih edilmiştir. Bu sözlü aktarım sayesinde anlatılanlar insanların günlük hayatlarına da yansımıştır. Hint dünyasının her kesiminde farklı farklı dinsel gelenekler söz konusu olmasının yanı sıra, “Puja” denen dua ayini yapılmıştır. Bu dua için yer önemli değildir. Bazen bir ev bazen bir tapınak veya yol kenarı dua için uygun şartları oluşturmuştur.
Çin Mitolojisi
Çin Mitolojisi yaklaşık altı binlik bir tarihe dayanmakla birlikte dünyayı açıklamaya yardımcı olma işlevini gören bir mitolojidir. Diğer mitolojilere nazaran Çin mitolojisinde Dünya‟nın yaratılışında Tanrı‟ların bir rol oynamadığı düşünülmekle birlikte Dünya sonsuz bir okyanusta yüzen bir alan olarak algılanmıştır. Dünya‟nın bileşimi ise beş temel unsura dayanır: Su, metal, ateş, toprak ve tahta. Bu elementlerin birleşimiyle oluşan evrenin ve ilk insan P‟an ku‟nun olağan üstü güçlerle değil evrim sürecinde karanlık ve biçimsiz bir maddeden doğduğuna inanılmıştır. Bu inanışa göre Çin mitolojisinde inanılan “ Yin ve Yang” ilkesine yani karşıtlıkların kusursuz ve ayrılmaz ikiliğine yön verilmiştir. “Yin” dişilliği temsil ederken “Yang” ise erilliği temsil etmiştir. Çin mitolojisindeki inanışa göre dünyada yaşayan kötü ruhların yanı sıra canavar ve tek boynuzlu at mevcuttur. Çin mitolojisinde kutsal sayılan ejderhalar kutsal dağların üzerinde uçtukları bilinmektedir. Çin mitolojisinde olağan bir felaket “Yin ve Yang” dengesinin bozulmasına bağlanmıştır. Felaket esnasında kurtarıcılar Orta Krallık ‟tan gelecek olan kahramanlardır. Türk kültür ve dini inancındaki cennet ve cehennem inancı Çin mitolojisinde de söz konusu olmuştur.
Japon Mitolojisi
Japonlar eski çağlardan günümüze kadar ülkelerini “Tanrılar Diyarı” sıfatına layık görmüşlerdir. Japon halkının neredeyse geneli kendi hayatlarını “Şinto” yani “Tanrıların Yolu” felsefesine göre şekillendirmişlerdir. Şinto ibadetinde Güneş Tanrıça‟sı “Amaterasu” önemli rol taşımıştır. Ameterasu İzanagi ve İzanami tanrısal çiftinin kızlarından biridir. Bu çiftin mitolojik asıl yönü başka ilah ve ruhların dünyaya gelişi arasındaki bağı kurmasından kaynaklanmaktadır. Söz konusu olan bu ruhlar her biçime bürünmekle birlikte onlar “Kami” adıyla da anılmaktadırlar. Kami‟ler insanlara mutluluk ve şans getirmenin yanı sıra uğursuzluk ve kötü talih getirdiklerine inanılan yüce varlıklar olarak bilinmektedir. Japon mitolojisine 6. Yüzyılda Budizm eklenmiştir. Bu eklenen din daha önceki Şinto dinini tahtından etmek yerine onunla birleştirilerek yeni bir din elde edilmek istenmiştir. Böylece dinler arasında ayrım yapılmaksızın ibadetler bir arada yapılmıştır. Her iki din için önem arz eden yer tapınakların kutsal kapısı anlamına gelen Torii‟lerdir. Bu kapılar oldukça gösterişli olmasıyla birlikte göze daha çok çarpması istenildiği için kırmızı renk tercih edilmiştir. İbadet için gelen ziyaretçilerin bu kapılardan geçip tapınağın girişinde olan köprü üzerinden geçmeleri ve daha sonrasında bir çeşmede arınmaları gerekmektedir. İbadet yapmaya gelenler bazen tahta bir kutuya demir para atıp bazen de ellerin çırpılması ya da bir çan çalarak ruhların ve ilahi güçlerin ilgisini çekmeğe uğraşıp onlara dualar okunulmuştur. Bu mitolojik gelenek günümüz Japonya‟sında halen devam etmektedir.
Amerikan Mitolojisi
Amerikan mitolojisi Aztekler, Mayalar, İnkalar ve birçok uygarlığı temelinde barındırdığı geniş bir mitolojiye sahiptir. Bunun nedeni yerleşim tarihi boyunca tek bir millete ev sahipliği etmemesidir. Ev sahipliği sonucunda her kabilenin inandığı din ve yaptığı ibadetler aynı olmamakla birlikte anlatılan efsaneler kabileler ve coğrafi bölgelerce farklılık göstermiştir. Amerikan yerli inanışlarında dünyada yaşam olmadan önce dünyanın tabula rasa olması onlar için ekstrem bir olay değildir. Belli bir zaman sonra yaratıcı tanrı aracılığıyla evrendeki karanlık ve suları işleyerek güneşi, ayı, hayvanları yaratmıştır. Bu yaratılış hemen hemen her mitolojide olduğu gibi önce gökyüzü, yeryüzü ve yeraltı olarak sıralanmıştır.
Afrika Mitolojisi
Bilindiği üzere Afrika Dünya‟nın ikinci büyük kıtasıdır. İnsan dışındaki her varlığa ister hayvan, çiçek, ağaç, göl veya bir yıldız olsun ayrı ayrı nitelik eklenmiştir. Verilen nitelikler insanların inançları dolayısıyla doğaya tapmış olduğunun bir kanıtıdır. Afrika atalarının sözlü kültüre dayalı yaratılış efsanesi ve inanışları anlatılırken süslü müziklere ve çalınan davullara, sahnede sergilenen oyunlara, okunan şiirlere yer verildiği bilinmektedir.
Avustralya ve Okyanusya Mitolojisi
18.yüzyılda sömürge güçlerinin etkisiyle Pasifik adasındaki kabilelerin ve Avustralya‟ da yerleşik hayat süren Aborijin halkının kültürleri diğer kültürlere nazaran geleneksel bir yaşam tarzı sürülmüştür. Rapa Nui halkı yani Paskalya Adası‟ndaki yerli halk dışında yazılı kültür geleneği olmadığı için kültürlerini bugün de olduğu gibi danslara ve şarkılara yansımıştır. Sosyal hiyerarşi tanrıların dünyasında geniş izler bırakmıştır. Aborijin halkı efsanelerini dönem şartları nedeniyle yazıya değil, hayallerinin dışavurumculuğu sonucu kayalara ve duvarlara çizdikleri resimlerde anlatılmıştır. Okyanusya‟nın ada toplumları olması gerekçesiyle yaratılış efsanesi bölgeden bölgeye değişkenlik göstermektedir. Genel inanışa göre yaratılışın ana kahramanları yeryüzünü yaratan yaratıcı tanrılar ve onlara tekne yapımı ve ulaşım becerilerini kazandıran yarı tanrılardır. Okyanusya dünya görüşünde Atalar koruyucu ruhlar olarak büyük rol oynamıştır. Atalardan öğüt ve yardım istenir kızmamaları için törenler yapılarak saygı ve sevgi gösterisinde bulunulmuştur. Ölen bir kişinin vefat ettiğini söylemek yerine, varoluşun daha da yükseldiğine inanılmıştır.
Arap Mitolojisi
Araplar İslamiyet öncesinde çok tanrıcı dinin etkisinde kalmışlardır. Arap mitolojisi Sümer ve Mezopotamya mitolojisinin devamı niteliğini taşımıştır. Arap mitolojisinde de putlarla sembolize edilen tanrı ve tanrıçalar kutsal sayılıp önem arz etmiştir. Kutsal kitap olarak bilinen Kur‟an-ı Kerim „de Arapların cinlere, meleklere ve dişi tanrıçaya tapındıkları söylenmektedir. Tapındıkları melek ya da cinler tek ve baş tanrı olan “ Yaratıcı” sıfatıyla anılan tanrı ile aralarında aracı konumundadır. Günümüze kadar bazı şiir metinlerinde “Allah” adıyla andıkları yüce bir Tanrı‟ya rastlanır ifadeler bulunmaktadır. Bunun yanı sıra İbnu‟l-Kelbi‟nin kaleme aldığı “Kitabu‟l Asnam” adlı eserde Arapların “Allah” adıyla andıkları tanrının yanı sıra farklı tanrılara da taptıkları bilgilerine ulaşılmaktadır.
Arap mitolojisindeki yaratılış evrenin düz ve Kaf Dağı‟nı da içeren ve bulunulan her yerin dağlarla çevrili olduğuna inanılmıştır. Dünya “Bahamut” denilen balığın sırtında duran öküz tarafından ayakta durmaktadır. Bahamut okyanusta yüzmektedir. Okyanus bir kabın içerisinde olup, o kap meleğin ve cinin sırtında durmaktadır. İslamiyet‟ten önce “Kâbe” adlı bir tapınım merkezinin yokluğu söz konusu olup yerine ziyaret merkezli putlar, dikili taşlar ve kutsal ağaçlar bulunmaktadır. Günümüzde de söz konusu olan Zemzem suyu o dönemlerde de kutsallığını taşımaktadır. Kâbe‟nin bulunduğu Mekke şehri günümüzde olduğu gibi geçmişte de Araplarca kutsal olarak sayılmaktadır.
Yararlanılan Kaynaklar
Özge Parlardemir, Yunan, Roma Ve Türk Mitolojisinde Tanrılar (Benzerlik Ve Farklılıklar)
Usta, İ. , İslam Öncesi Arap Mitolojisi
Trutanow,I. ,( J.V.Laffert Ed.). Mitoloji, Çin Mitolojisi
Paajnen, M. , ( J.V.Laffert Ed.). Mitoloji Viking ve Kelt Mitolojisi
Hattstein, M. , Mitoloji Kadim Yakındoğu Mitolojisi
Bullen, M. , ( J.V.Laffert Ed.). Mitoloji, Amerikan Mitolojisi
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Özge Parlardemir’e aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Semavi Dinlerde Reenkarnasyon Düşüncesi

İslâm’ın gelişinden önce, bilindiği şekliyle tenâsühün Arap Yarımadası’nda mevcut olduğuna dair elimizde herhangi bir veri yoktur. Bu inancın yayılmasında, daha ziyade ruh göçü fikirlerini içeren bazı Yunan felsefe eserlerinin çevrilmesinin ve fetihlerin etkili olduğunu düşünüyoruz. Fakat bu noktada, Kahtan Arapları arasında İslâm’dan önce cari olan bir uygulamadan da bahsetmek gerekmektedir. İslâm dininin yayılması ile birlikte Mısır, Suriye ve Mezopotamya gibi pek çok eski kültür ve medeniyetlere beşiklik yapmış ülke ve beldeler peş peşe Müslümanların eline geçmişti. Fethedilen bu beldelerde, birçok din ve inanca mensup insanlar yaşıyordu. Farklı din ve inançlara mensup bu insanlar İslâm’a ısınmaya başlamalarına ve nihayet Müslüman olmalarına rağmen, eski bilgi ve inançlarını da kolay kolay zihinlerinden söküp atamıyorlardı. Nitekim İslâm kaynaklarında, Müslüman olduğu halde Tenâsüh fikrine sahip birisi olarak tanıtılan Ahmed b. Habıt’ın (ö. 231/849) düşünce yapısında eski inanç ve kültür çevresinin birikimlerinin bulunması muhtemel gözükmektedir. Bu şahsın kimliği ile ilgili olarak elimizde ciddi sayılabilecek bir bilgi olmamakla birlikte, Tenâsühü benimseyen yönüyle karşımıza çıkan isimlerden biri olduğunu görüyoruz. Ahmed b. Habıt, Tenâsüh akidesini savunmakta yalnız değildi. Onunla birlikte, aynı bağlamda, kaynaklarda zikredilen başka isimler de mevcuttur. Bunlar sırasıyla, Nazzam’ın talebesi ve İbn Habıt’ın arkadaşı Ahmed b. Eyyub b. Banuş (veya Nanus), meşhur Mutezili âlim Ebu Ali el-Cubba’i’nin (ö. 303/915) öğrencilerinden Ahmed b. Muhammed el-Kahti ve Abdülkerim b. Ebi’l Avca’ (ö.160/776-7) ile onun yeğeni Ma’n b. Za’ide’dir.(ö. 151/768). Bağdadi, bu isimler dışında Ebu Müslim el-Horasani’yi ve Nazzam’ın dostu Fedl el-Hadesi’yi de sayar. Bu arada Tenâsühü savunanlar çerçevesinde, tarihi Mes’udi’nin de (ö.346 H.) bazı isimler zikrettiğini görüyoruz.
Bütün bu isimler dikkate alındığında, Müslüman olduğu halde Tenâsüh akidesini savunanların İslâm toplumu içerisinde çok küçük bir azınlık oldukları, bir grup olmaktan ziyade münferit şahsiyetler oldukları anlaşılmaktadır. İsimlerini saydığımız bu insanların bir kısmı sapık fikirleri dolayısıyla bid’atçi kabul edilirken, Fadl el-Hadesi gibi bazıları da, bulundukları toplumdan uzaklaştırılmışlardır. Ayrıca bu isimlerin günümüzdeki gibi sistemli bir Tenâsüh nazarisi etrafında birleşmedikleri, kelamcı İsferayini’nin de ifade ettiği gibi, aralarında bu konuda önemli fikir ayrılıkları bulunduğu görülmektedir. İslâm tarihinde, “ashâbu’t-tenâsüh” (Tenâsüh taraftarları)terimi, Sumeniye, Maneviye, Sebeiye, Beyaniye, Cenahiye gibi Tenâsühü savunan fırkalar ve yukarıda sayılan şahıslar için kullanılmıştır. Yukarıda saydığımız isimlerinden ayrı olarak, Tenâsühü savunanlar arasında zikredilen bir başka isim de, felsefe ve kelamın yanında pozitif ilimlerde de birçok eser ortaya koyan ve ilaveten, tıpçı kimliği ile de şöhret bulan Muhammed b. Zekeriyya er-Râzî’dir (ö. 313/925). Onun Tenâsühü savunduğunu İbn Hazm’ın Kitabu’l-fasl’ından öğreniyoruz. Râzî, hayvanların kesilmesinin caiz olmasının onların hayvan suretli bedenlerden insan suretli bedenlere geçişlerini mümkün kılmak için olduğunu söyler. Ona göre, böyle bir şey mümkün olmasaydı, hayvanların kesilmesine izin verilmezdi. Dolayısıyla Râzî, hayvan ruhlarının insana, insan ruhlarının da –amelleri kötü olduğu takdirde olsa gerek- hayvana intikalini
mümkün gören bir Tenâsüh anlayışını savunmaktadır.
Mezhepler tarihine dair en eski eserlerden biri kabul edilen “et-Tenbih ve’rreddin” yazarı Malatyalı Şafii âlim Malati de (ö. 377/987), söz konusu eserinde Tenâsühü savunan fırkaları ve onların Tenâsüh anlayışlarını zikreder. Örneğin, “Ashabu’t-Tenâsüh” içerisinde zikredilen Hululiye fırkasının ilginç Tenâsüh anlayışı şöyledir; Allah, bedenler ve mekânlar/mahaller (emakin) üzerinde bir nurdur. Dolayısıyla, ruhlar kadim olan Allah’tan doğmuştur. Beden, kendisinde ruh, elem ve lezzetin bulunmadığı bir elbisedir. İnsan hayır ve iyilik işleyip öldüğünde, ruhu nimet
içerisindeki (na’im) bir ata, kuşa veya yine rahat içerisindeki bir öküze intikal eder. Bu bedenlerde bir süre nimetlendikten sonra insan bedenine geri döner,; ama insan kötü amel işlemiş ise, öldüğünde ruhu sırtında yara olan bir merkebe “el-hımaru’ddebr” veya uyuz “cerib” bir köpeğe göçer. İsyan etmesinden dolayı bu bedenlerde bir müddet azap gördükten sonra yeniden insan bedenine döner. Dünya böyle gidiş gelişlerle sonsuza kadar devam eder. Tenâsühe inanan bir diğer Şii fırkası ise Carudiyedir. Bu fırka Tenâsühü, ruhun insan bedeninden yine bir başka insan bedenine intikali şeklinde anlamaktadır. Onlara göre, kötü insanın ruhu elemli, hastalıklı bir insanın bedenine intikal etmektedir. Burada işlemiş olduğu kötülüğün karşılığı kadar bir ceza gördükten sonra nimet içerisindeki bir insanın bedenine intikal eder. Bu bedende daha önceki bedende kaldığı süre kadar kalarak nimete nail olur.

Dürzîlere göre, yeniden doğuş “rebirth”, ölümün hemen arkasından gerçekleşir. Bu yeniden doğuşun gerçekleşmesinin ön şartı, ölünün ruhunun bir sonraki bedene geçişinin kolay olabilmesi için, ölmekte olan kişinin bulunduğu mekânda sessizliğin temin edilmesidir. Ölünün ruhunun yeni bedeni ise, dokuz ay süresince gelişmekte olan ve bir kadının doğurması ile ortaya çıkan bedendir, yani bebektir. Dürzîler, kendi toplumlarında ölüm oranının doğum oranından fazla olduğu durumlarda -ki birçok savaşta bu gerçekleşmiştir- Dürzî ruhların uygun fiziki bedenlerde doğabileceği bir bekleme süresinin ve bir bekleme mekânının olduğunu varsayarlar. Onlar için bu en uygun mekânın bazen Çin olduğu söylenir. Dürzî toplumu, kendilerini Allah’ın özel seçilmiş halkı olarak kabul ettiğinden, O’nun kendi sayılarını sürekli muhafaza edeceğine inanırlar. Buna bağlı olarak, ölüm ile yeniden doğuş arasında herhangi bir fasılayı kabul etmezler. Nusayrilik de Tenâsühü kabul eden inanç gruplarından biridir. Nusayrileri aşırı bir Şii fırkası olarak kabul edenler olduğu gibi, aslında Şii olmadıkları, ancak Şii Fatımi devletine bağlı olmalarından dolayı, kendilerini Şii gibi gösterdiklerini ileri sürenler de vardır. Nusayrilerin inancına göre, Hz. Ali aramızda yaşamakta idi, cisimden cisme intikal etmek suretiyle şu anda güneşte karar kılmıştır. Bir mümin, yani bir Nusayri de, yıldızlar arasındaki yerini almadan önce kalıp değiştirmek suretiyle yedi mertebeden geçer ve bu geçişler esnasında günahlarından arınır. Gökyüzünde hâlihazırda parlayan yıldızlar, temizlenmiş, günahlarından arınmış ruhlar âlemidir. Şüphesiz, Nusayriler nazarında Hz. Ali’ye tapmayan, ona ibadet etmeyen kimse, yeniden doğduğunda köpek, deve, katır, eşek, koyun vb. hayvan suretinde gelir. Bir diğer rivayette ise, Nusayrilerin, Hz. Ali’ye tapmayan Müslümanların eşek, Hıristiyanların domuz, Yahudilerin ise maymun şeklinde geleceklerine inandıkları ifade edilir. Onlara göre, şeytanlar erkeklerin günahlarından, kadınların da şeytanların günahlarından türemiştir. Dolayısı ile Nusayriler, kadınları hakir görürler, dinlerinin öğretilerini onlara öğretmezler.
Kendilerine mahsus bir dine sahip olan ve inanç esasları içerisinde, Tenâsühü barındıran bir diğer oluşum ise, Yezidiliktir. Yezidilerin günümüzdeki lideri Mu’aviye b. İsma’il el-Yezidi, en büyük Yezidi cemaatinin Türkiye’de yaşadığını ifade eder. Yezidiler ayrıca Irak, İran, Sureyi, Ermenistan, Gürcistan gibi ülkelerde de yoğun olarak yaşarlar ve kendilerini Dürzîler, Nusayriler, İran’daki Parslar, Ehl-i Hak Cemaati ve Irak’taki Şabaklar ile aynı dini ve etnik kökeni paylaşıyor kabul ederler. Kökeni ve gelişmesi tam olarak izah edilememekle birlikte, Yezidilik dini, eski putperestlik, Zerdüştlük, Manihaizm, Yahudilik, Hıristiyanlık ve özellikle Nesturilik, Sufilik, Rafizilik, Sabiilik, Şamanlık gibi birçok unsurun karışımı olarak kabul edilir. Müslümanlar nazarında, “Yezid” adından dolayı, nefretle karşılanmışlar ve İslâm’ın Rafızîleri olarak isimlendirilmişlerdir. Ancak, günümüzde onlar kendilerini hem Yezidi, hem de Azday halkı olarak tanımlarlar ve Zerdüşt’ün öğretilerini takip ettiklerini söylerler.204 İki kutsal kitaplarından bir olan ve Yezidilerin uyması gereken kuralları içeren “Kitabu’l-cilve’de” (Tecelli Kitabı/İlahi Açıklama Kitabı) iyilik tanrısı Melek Tavus şöyle der:
“Kim benim buyruklarıma uyarsa, öbür insanlar gibi ölmez. Bu düşük dünyada hiç kimsenin, kendisi için belirlediğim süreden fazla kalmasına dayanamam; ama istersem, onu bu dünyaya iki kez, üç kez ya da daha fazla, geri gönderirim, ruhunu başka bedenin içine sokarak; bu evrensel bir yasadır”.
Görüldüğü gibi, Tenâsüh akidesi Yezidiliğin temel inançlarından biridir ve bunun Sabiilik’ten geldiği sanılmaktadır. Ruhların, Tenâsüh yoluyla yaşamlarını devam ettirdiğine inanan Yezidiler, bazen ruhların hayvan suretinde de gelebileceğini kabul ederek hayvanlara saygı gösterirler. Bektaşilikte de Tenâsüh inancının mevcut olduğu ifade edilir. Bektaşilerin coğrafi olarak etkin oldukları alan, orta Anadolu’dan batıya doğru başlar ve Macaristan’daki Gül Baba Tekkesi’ni de içine alır. Bektaşiliğin merkezi ise, müze halinde kullanıma açık bulunan Hacı Bektaş-ı Veli Dergâhı’nı sınırları içinde barındıran Nevşehir’in Hacıbektaş İlçesi’dir.
Bektaşi inancında, Azrail, ölüm esnasında insanların ruhlarını kabzeder. Bazı ruhlar vücutlarını kolayca terk ederken bazıları da vücutla sıkı sıkıya birleşmelerinden dolayı ancak bir mücadele ile bedenlerinden koparılabilirler. Ruh bedenden koparıldığında, hangi yaşam türüne sabitlenmiş ise, o türde bir cisimleşmeye, hulule uğrar. Yani, hayatı boyunca iyi vasıflara sahip olanlar Tanrı’ya yükselirken, kötü hayat sürenler yükselemedikleri gibi, bu fiziki dünyada kendi kötü kişiliklerine hapis olmuş bir vaziyette kalırlar. Bektaşiler nazarında, ölmek, “ bir diyardan diğer bir diyara göçmek taşınmak, kalıbı dinlendirmektir.” Ölmek, “don değiştirmek”, “donuna girmek”, “kalıbı değiştirmek, gerçeklere karışmak, yürümek” olarak da tabir edilir. Özellikle, “don” kelimesi, Bektaşi menakıpnamelerinde ruhun girdiği bedeni ifade etmek amacıyla Seyyit Battal donu, Âdem donu, Ali donu vs. gibi terkipler şeklinde bolca kullanılmıştır. “ Sır” kelimesi de beden değiştiren ruhu ifade eder ve Bektaşi-Kızılbaş metinlerinde Ali sırrı, sırr-ı Muhammed, Ata sırrı gibi terkipler halinde yer alır.

Bektaşilik de dâhil olmak üzere, Türklerdeki Tenâsüh inancının kaynağının Budizm olduğu ve bu inancın tutunmasının başlıca sebebinin, Türklerde daha önce mevcut olan atalar kültürü olduğu belirtilir. Ancak, bu inancın kökenini Türklerin İslâmiyet’i kabulden önceki dönemlere götürmek mümkün görünmekle birlikte, aşırı Şii fırkalarda var olan hulul ile karışık vaziyetteki Tenâsüh anlayışlarının da, Bektaşiliğin Tenâsüh anlayışında derin etkilere sahip olduğunu kabullenmek durumundayız. Nitekim tek bir ruhun bütün peygamberleri ve sonra da imamları dolaşması inancı, aşırı Şii fırkaların bir kısmında da mevcuttur. Hemen ifade etmeliyiz ki, İslâmiyet’i kabul eden hemen bütün toplumların, önceki inançlarını tamamıyla terk etmeleri mümkün olmamış ve bu toplumlar eski inançlarının kalıntılarını yeni dinlerine de sokmuşlardır. Bektaşilikteki Tenâsüh inancını da bu bağlamda değerlendirmek durumundayız. Görüldüğü gibi, söz konusu Tenâsüh şekli ile Hint anlayışındaki olgun, mütekâmil ruhun nihayette nirvanaya ulaşması arasında bir fark yoktur. Nitekim bu inancın Budizm yolu ile Orta Asya’ya sirayet ettiği kabul edilince, İslâm’ın kesin
muhalefetine rağmen, yüzyıllar boyunca nesilden nesle tanınmasında ve günümüz Bektaşiliği’nde de yaşatılıyor olmasında şaşılacak bir durum yoktur. Bu arada, Anadolu Selçukluları devrinde II. Gıyaseddin Keyhüsrev’in kötü yönetimine bağlı olarak Orta ve Güneydoğu Anadolu’da baba İlyas Horasani’ye (ö. 1240) bağlı Türkmenlerin isyanından sonra ortaya çıkan ve zamanla Sünniliğe uymayan bir biçimde gelişen dini-tasavvufi Babailik hareketinde de, Tenâsüh inancının bulunduğunu belirtmeliyiz. Bu inanç, diğer atalar kültü, dağ, tepe, taş, kaya kültleri; ağaç, su ve ateş kültleri; hulul ve metamorfoz (don değiştirme, yani ruhun sağken bir biçimden başka bir biçime yahut bir kalıptan başka bir kalıba geçmesi Tenâsüh anlayışında şu hususlar dikkatimizi çekmektedir: öncelikle, sayısız geliş ve gidişler mevcuttur. İkinci olarak, İslâmi akidesinde kabul edilen haşir, hesap, mizan, cennet ve cehennem gibi ahiret ile ilgili temel unsurlar reddedilmektedir. Üçüncü olarak da, burada sanki Kur’ân-ı Kerim’in, 7. A’raf, 179. Ayetinde geçen “işte onlar hayvanlar gibidir, hatta onlardan daha da sapıtmış durumdadırlar” (ula’ike ke’l-en’ami bel hum edall) ifadesine üstü kapalı bir atıf vardır. Burada dikkat çeken bir diğer önemli nokta ise, insanın sonu gelmeyen bir kısır döngü içerisine kıstırılmış ve insan iradesinin, gücünün, atılımcılığının, kısacası, insanla ilgili her şeyin göz ardı edilmiş olmasıdır.
Şimdi, Hıristiyanlık ve Yahudiliğin, tekrar doğuş olgusunu nasıl değerlendirdiğini üzerinde durmak istiyoruz, bu dinler tekrar doğuşu kabul ediyorlar mı? Kabul etmiyorlarsa niçin etmiyorlar? Bu dinlere mensup insanlar arasında da tekrar doğuşu savunan ve buna kutsal metinlerden destek bulmaya çalışanlar var mı? Bu soruların cevaplarını daha net ve anlaşılır olması için, her iki dine ayrı başlıklar açmamız daha uygun olacaktır.
Hıristiyanlık’ta Tenâsüh Anlayışı
Öncelikle, Hıristiyanlıkta, İslâm inancına benzer şekilde, insanın işlediği her türlü kötülüğü cezalandıracağını ve işlediği her iyiliği mükâfatlandıracağını vaat eden adil, hâkim bir Tanrı anlayışının mevcut olduğunu belirtmeliyiz. Hıristiyanların “baba” adını verdikleri Tanrı, “ebedi”, her şeye muktedir, her şeyi bilen, evreni ve evrenin içerdiği her şeyi yaratan, her yerde hazır ve nazır, hayatı ihsan eden, merhametli ve bağışlayıcı, yüce ve fakat içkin, her şeye üstün rab, kıyamette tüm insanlığın adil yargıcı, ebedi mükâfatı veya cezayı veren tek varlıktır.” Adil ve hâkim Tanrı, faziletli insanlara bu dünyada sıkıntı ve musibetler verebileceği gibi, kötü, azgın insanlara da nimetler verebilir. Ancak O, bütün bunların nihai hesabını ahrette görecektir. Buna göre, ölüm sonrasında ruh bedenden ayrılıp ahirete intikal ettiğinde, dünyadaki iyiliklerinin ecrini alacaktır. Dolayısıyla, insan için yegâne çalışma ve imtihan yeri dünya olup artık öldükten sonra bir sevap ya da günah kazanma söz konusu değildir. Amelleri neticesinde cezayı hak edenler cehenneme, mükâfatı hak edenler ise cennete gideceklerdir. Hem cehennem hem de cennet, sakinleri için ebedi birer kalış mekânı olacaktır. Ayrıca, nimetlenme veya azap görme esnasında ruh ve beden birlikteliği esastır. Görüldüğü üzere, bazı ayrılık noktaları bulunmakla birlikte, Hıristiyanlığın ahiret anlayışı, ana hatları ile İslâm’ın ahiret anlayışı ile uygunluk arz etmektedir.
Reenkarnasyon fikrinin batı dünyasında revaç görmeye başlaması aslında yeni bir hadisedir. Bu çerçevede, Batı toplumlarında reenkarnasyona duyulan ilginin son yıllarda yoğunluk kazanması birtakım sebeplere bağlanır. Bu sebeplerden birisi, geleneksel Hıristiyanlığın halkın muhayyilesi üzerindeki etkisinin giderek azalmaya başladığı iddiasıdır. İleri sürülen bir diğer sebep, Batı’da aktif bir şekilde faaliyet gösteren Budistlerin ve Hinduların sayısının hızla artmasıdır. Üçüncü bir sebep ise, insanların ruh dünyalarıyla alakalıdır. Buna göre insanlar, mana bakımından daha yüce bir şeye ait olduklarını düşünerek bir arayış içerisine girmekteler ve sonuçta, “ Bize ölümden sonra ne olacak?” sorusu ile hayatın anlamını, acı çekmenin sebeplerini soruşturmaya başlamaktadırlar. Onların bu arayış ve soruşturma çabaları, sonuçta, reenkarnasyon fikrine kapı açmaktadır. Bu arada, Yeni Ahit’in “New Testament”, İsa’nın ana öğretilerinin bazı bölümlerinin kaybolduğuna dair şüphe götürmez işaretler ihtiva ettiğini ve bu kayıp bölümlerden birinin de karma ve reenkarnasyon ile ilgili olduğunu ileri sürerek bu konuda kitap dahi kaleme alan Hıristiyan yazarlar mevcuttur. Bu yazarlara göre, İsa’nın asıl öğretilerini içeren İncil metinleri asla kayda geçirilmemiştir. Kayda geçirilenler ise, ya sayısız Hıristiyan âlimlerin elinde değiştirilip tahrif edilmiş, ya da bu bölümleri tamamıyla gizleyen ‘iman bekçileri’nin ellerinde kaybolup gitmiştir. Aynı şekilde, reenkarnasyon iddiasının Hıristiyanlığın önemli birtakım esasları ile çeliştiği ileri sürülerek, bazı noktalardan tenkide tabi tutulduğu da bir vakıadır. Bu noktaları şöyle özetlemek mümkündür: reenkarnasyon düşüncesi Hıristiyanlık’taki kurtuluş “salvation” inancının önemini azaltmaktadır. Yine bu düşünce, bedenin yeniden dirilmesi “resurrection” inancı ile çelişmekte olup beden ile ruh arasında tabii olmayan bir ayrımı gündeme getirmektedir. Tenkit noktalarından biri de, reenkarnasyon fikrinin, gerçekte İncil ayetlerinin açık ve net bir işareti olmadığı, ancak, daha ziyade çeşitli spekülasyonlar ile ispatlanmaya çalışılan bir fikir olduğudur. Bütün bunlara ilaveten, insanların geçmiş hayatları hatırlamaması da reenkarnasyonun olmadığına dair ileri sürülen gerekçelerden bir tanesidir.
Bir başka Hıristiyan yazara göre de, bu inanç, Hıristiyanlığın rahmet “grace”, kefaret “atonement”, İsa’nın günahkâr insanlığın affedilmesi için ölmesi ve nihayet İsa Mesih’in yeniden dirilmesi “resurrection” gibi esaslarına ters düşmektedir. Üstelik, aynı yazara göre, reenkarnasyon, İncil’in şu açık hükmüne de terstir:
“İnsanlara bir kere ölmek ve ondan sonra da hükmolunmak mukadderdir” (İbranilere 9: 27).
Bu arada, Hıristiyanlar arasında da, tıpkı Müslümanlar arasında olduğu gibi, bazı İncil ayetlerinin reenkarnasyona işaret ettiğini, İncil’in aslında söz konusu inanca karşı çıkmak şöyle dursun, onu destekler mahiyette olduğu görüşünü savunanlar da yok değildir. Reenkarnasyon inancını savunan Hıristiyanlar, kendi görüşlerini desteklemek için bazı İncil ayetlerini delil olarak kullanmanın yanında, bu inancın niçin son zamanlara kadar Avrupa’da bilinmediği ve Hıristiyanlığın niçin bu öğretiyi öğretmediği gibi soruları da kendi zaviyelerinden cevaplamaya çalışmışlardır. Ayrıca, Amerika ve Avrupa’da reenkarnasyon inancının insanlar arasında hızla yayıldığına dair bazı istatistiksel verilere de eserlerinde yer vermektedirler. Ancak, reenkarnasyonu savunan ve buna İncil’den destek arayışına giren bazı meslektaşlarımı, samimiyetsizlikle suçlamakta, onların İncil’in ve Hıristiyanlığın öğretilerini gerçekten anlama ve özümsemeden uzak olduklarını söylemektedirler. Ne Hıristiyanlığın, ne de onun kutsal kitabının böyle bir öğreti ile uzlaşmasının mümkün olmadığını üstüne basarak vurgulamaktadırlar. Hıristiyanlık bağlamında bütün bu söylediklerimizi bir cümle ile özetleyecek olursak, reenkarnasyon inancının ana Hıristiyan akımları tarafından itibar görmeyen, kesin bir dille reddedilen bir inanç olduğunu söylemek durumundayız.
Yahudilik’te Tenâsüh Anlayışı
Yahudi teolojisinde de, Hıristiyanlıktaki anlayışa paralel olarak, iyinin mükâfatlandırıldığı, kötünün ise cezalandırıldığı bir ahiret inancı vardır. İyi olan cennete “gan eden” giderken, kötü olan cehenneme “gehinnom” gidecektir. Bir başka ifadeyle, ölüm sonrasında kişinin mezarda ve öte dünyada “olam habba” durumunun ne olacağı, bu dünyayı yöneten Tanrı ile arasındaki ilişkinin şekline göre belirlenecektir. Evrenin bir ve tek yaratıcısı olan tanrı “elohim”, insanın bütün eylemlerinden haberdardır; Tevrat’ın emirlerine uyanlara mükâfat verirken, bu emirleri çiğneyenlere ceza verir. Bu dünyada hayat stresini tamamlayan kimse ölecektir ve yaptıklarının hesabını vermek üzere tekrar diriltilecektir. Bu, Tevrat’ın emirlerine uyanlara mükâfat verirken, bu emirleri çiğneyenlere ceza verir. Bu dünyada hayat süresini tamamlayan kimse ölecektir ve yaptıklarının hesabını vermek üzere tekrar diriltilecektir. Bu Tevrat’ın ve Musa’nın kesin olarak ifade ettiği temel ilkelerden bir tanesidir. Yahudilikte, bireyin kurtuluşunun, ayrılmaz bir biçimde Yahudi halkının kurtuluşu ile alakalı olduğunu belirtmeliyiz. Bu, Yahudiliğin ahiret anlayışına özel bir karakter vermektedir. Buna göre, vakit geldiğinde Tanrı’nın planı gerçekleşecek ve ölüler tekrar hayat bularak mezarlarından kalkacaklardır. Her ölü hayattaki bedenine, karakterine, davranış tarzına bürünecek ve tanrı’nın karşısında “bir bütün insan” olarak hesap verecektir. Ne var ki, iyi ve faziletli Yahudiler, Allah’ın nimetlerine gark olurken, diğerleri azap çukurunda cezalarını çekeceklerdir. Bu dönemde, bağımsızlık, barış, iyi yönetim, adalet, doğruluk, zenginlik, mutluluk gibi bütün iyi ve güzel şeyler tadılacaktır. Ama yalnızca Yahudiler bu nimetleri tadacaklardır. Tanrı’ya inanmayan Yahudiler de dâhil olmak üzere diğer bütün insanlar, bu nimetlerden mahrum kalacaklardır. Görüldüğü gibi, Yahudi eskatolojisinde her birey nihai olarak kendi ameli ile ya kurtulacak ya da lanetlenecektir. Ahiret için birey yeniden diriltilecek, iyiler saadet yurduna, yani cennete giderken, kötüler cehennemde, yani azap yurdunda kalacaklardır.
Bununla birlikte, Yahudilikte reenkarnasyonun bulunduğunu iddia edenler de vardır. Hemen belirtmeliyiz ki, Eski Ahitte reenkarnasyon doğrudan zikredilmemektedir; fakat reenkarnasyon iddiasında olanlar, bazı ayetleri delil olarak kullanmaktadırlar. Her küçük çocuğun, bir atanın ruhuna sahip Ortodoks Yahudiliğin temel bir inancı olduğu ileri sürülür. Hatta Âdem’in Davud olarak yeniden doğduğunun Talmud’da bulunduğu iddia edilir. Yahudi mistik geleneğinde, yani Kabbala’da (Kabbalah) ciddi bir eğitim almış, kutsal literatürdeki kıssaların ve mistik kıyazların özüne vakıf olanların, bu kıssalarda tekrar doğuşa “rebirth” referans bulabilecekleri söylenir. Hatta kabalistler, reenkarnasyonun Yahudi kutsal metinlerinde açıkça destek bulduğunu iddia ederler bu arada bütün Yahudilerin Kabbala’ya inanmadıkları gibi, reenkarnasyonu da kabul etmediklerini vurgulamalıyız. Kabala, eğer kişilerin dünyevi hayatı normalde kısa sürmüş veya aniden kesilmişse, çok geçmeden yeniden döneceklerini öğretir. Bu çerçevede, II. Dünya Savaşı’nda öldüğünü ve yeniden dirildiğini söyleyen Yahudilere rastlanmaktadır. Diğer taraftan, yirminci yüzyıl Yahudi mistisizminin en tanınmış düşünürlerinden biri kabul edilen Gershom Scholem ise şöyle der;
“ Yahudilik’te gilgul (reenkarnsyon) doktrininin varlığına dair kesin bir delil yoktur. Talmud’da da ona bir atıf yoktur”.
Talmud’da tekrar doğuşa herhangi bir işaretin bulunmadığı, Encyclopaedia Judaica’da da kesin bir dille ifade edilir. Bu öğretinin bazı Yahudi çevrelerde kabul görmüş olabileceği kabul edilmekle birlikte, bunun muhtemelen Hint felsefelerinden, Maniheizmden, Hlatonculuktan ve Orfik öğretilerden etkilenmenin bir sonucu olabileceği ihtimali üzerinde durulur. Hatta bazı Yahudilerin
Mutezilenin felsefi ilkelerinin cazibesine kapılarak, bu düşünceyi oradan taşımış olabilecekleri de ihtimaller arasında zikredilir. Hemen belirtmeliyiz ki, Mutezili bazı şahısların –Ahmed b. Habıt, Ahmed b. Muhammed el-Kahti vb. gibi-Tenâsühü çağrıştıran görüşleri bulunmakla beraber, mezhep olarak Mutezilenin böyle bir anlayışı yoktur.
Sonuç olarak, yukarıda belirttiğimiz bazı Yahudiler hariç, reenkarnasyonun, Yahudi nüfusunun çoğunluğu tarafından kabul edilmediğini, Eski Ahit’te reenkarnasyonu destekler mahiyette çok açık ve net ayetlerinde de bulunmadığını belirtmeliyiz.
Yararlanılan Kaynaklar
Galimbek Sharivkhan, Kur’an’da Ölüm Sonrası Ve Reenkarnasyon
Thomas Michel, Hıristiyan Tanrı Bilimine Giriş
Ahmet Yaşar Ocak, Babailer İsyanı
İsmet Zeki Eyüboğlu, Bütün Yönleriyle Bektaşilik
Mehmet Ersöz, Eski Türk Dini (Gök Tanrı İnancı) ve Alevilik Bektaşilik
Erol Sever, Yezidilik ve Yezidilerin Köken
Mehmet Aydın, Şeytana Tapma Yezidilerin İnanç Esasları
Hayri Başbuğ, Yezidilik İnancı
Neşet Çağatay – İbrahim Ağah Çubukçu, İslâm Mezhepleri
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Galimbek Sharivkhan’a aittir.
Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Osmanlı Aydınları Ve Sosyalizm

Şemsettin Sami ve İştirak-ı Emval Meselesi
Tercüman-ı Şark gazetesinin yazı işleri müdürlüğünü yapan Şemsettin Sami Bey, gazetenin 10 Haziran 1878 tarihli 74. sayısında “Sosyalizm-İştirak-ı Emval” başlıklı bir makale kaleme almıştır. Sami Bey’in bu makaleyi kaleme almasındaki amacı ise bu iki kelimenin gerçek anlamlarının tam olarak bilinmemesinden dolayı çoğu zaman birbirinin yerine kullanılmasından kaynaklanan kavram kargaşasına son vermektir. Sami Bey’e göre sosyalizm kelimesi Türkçeye iştirak-i emval şeklinde çevrilemezdi. Çünkü sosyalizm, iştirak-ı emvalin yani komünizmin zıddıydı. Bu iki kavramın birbirinin yerine kullanılmasını “beyazı siyah diye tercüme etmeye” benzeten Sami Bey sosyalizmi, insanlığı refah ve mutluluğa götürecek bir yol olarak görmüş ve yüceltmeye çalışmıştır. Sami Bey’e göre sosyalizm batı medeniyetinin önemli bir kıpırdanma hamlesiydi. Bundan dolayı da sosyalizm, gelecekte başta Avrupa’yı daha sonra da bütün dünyayı sarsacak ve insanlığın şeklini değiştirecektir.
Şemsettin Sami Bey’e göre sosyalizm; “cemiyet-i beşerin hüsn-ü idaresiyle refah ve saadetini ve bilâ istisna bütün efrad-ı beşerin hürriyet ve müsavatını ve hiç kimsenin hukuk-u tabiiyyesinin payimâl olmamasıyla hak ve adlin meydana çıkmasını ve niam-ı tabiiyyeden herkesin mütena’im ve hissemend olmasını arar bir tarik-i selâmettir.” İştirak-i emval ise “adalete ve hakka olduğu gibi insan tabiatına da aykırıdır. İnsanı hayvanlaştırdığı için filozoflarca beğenilmemiş; bütün dinler ve uluslar ve özellikle ahlâk denilen değişmez meşru yasa onu meşru saymamıştır.” Makalenin devamında iştirak-ı emvalin kısa bir tarihçesinden bahseden Şemsettin Sami Bey, bu kavramın 1871 Paris Komünü’nden çok daha önce Avrupa’da, Hicret’ten sonra da İran’da ve Asya’nın muhtelif bölgelerinde ortaya çıktığını ifade etmiştir. Kadınlarda ve çocuklarda ortaklık isteyen bu fikrin insanın tabiatına ve yaratılışına aykırı olduğundan dolayı bu fikri savunanların toplumum nefretini kazandıklarına dikkat çeken Sami Bey, bu fikre taraftar olanların “tarihten bir iki sayfayı kirlettikleri” görüşündedir. Sami Bey, Komünizmin nefret edilmesi, sosyalizmin ise son derece uygun ve tutulması gereken bir yol olarak kabul edilmesi taraftarıdır. Bundan dolayı Miladi 1875 yılında Almanya’nın Gotha şehrinde Avrupalı ve Amerikalı sosyalistler tarafından düzenlenen toplantıda kabul edilen programı da, sosyalizmin amacı ve dayandığı temel ilkeler olarak kabul etmiştir.
Sakızlı Ohannes Paşa
Divan-ı Muhasebat hâkimliğine ek olarak Mekteb-i Mülkiye-i Şahane’de ilm-i servet ve usul-ü idare-i mülkiye hocalığı da yapmış olan Sakızlı Ohannes Paşa, “Mebadi-i İlm-i Servet-i Milel” adlı eserinin 38. faslını sosyalizm ve komünizm eleştirisine ayırmıştır. Ohannes Paşa, doğanın yaratılışı gereği insanlar arasında görülen eşitsizliğe çare bulmaya ve insanlar arasında mutlak bir eşitlik tesis etmeye çalışanları “sosyalist” olarak tanımlamıştır. Yani Paşa’ya göre sosyalist kelimesi, “cemiyet-i beşeriyenin tanzimine taraftar” anlamına gelmektedir. Sosyalistlerin bireysel çıkarları yok sayarak toplumun çıkarlarını ön plana almasını eleştiren Ohannes Paşa, bu durumun özel mülkiyet, kişi hürriyeti ve sorumluluk kavramlarına muhalif olduğuna dikkat çekmiştir. Hatta sosyalistlerin arzu ettikleri böyle bir toplumsal düzeni, ilkçağlarda insanoğlunun yarı vahşi bir şekilde sürdürdüğü hayata benzeten Ohannes Paşa, eski çağlarda görülen bu toplumsal düzenin bazı yerlerde hala izlerine rastlandığını da ifade etmiştir.
Ohannes Paşa’ya göre; sosyalistlerin iddialarının aksine, insanları birbiriyle mücadele etmeye hükümetler değil, insanların ihtiyaçları zorlamıştır. Yani insanlar hayatlarını devam ettirebilmek için kendilerine lazım olan her türlü eşyayı kanuni bir zorlamayla değil kendi isteğiyle tedarik etmeye çalışmıştır. Gayet doğaldır ki kişisel farklılar sonucu her insan eşit oranda iş yapamaz ve çalışamaz. Kişisel farklılıkların ortaya çıkarmış olduğu bu durum da ister istemez kişiler arasında bir takım bölünmeleri, çeşitliliği de beraberinde getirmiştir. Ancak sosyalistler bu bölünmeyi hükümetlerin veya siyasi otoritelerin tesis veya teşvik ettiğini ileri sürerek bunlara müdahale etmeyi gerekli görmüşlerdir. Bunu yaparken de kişi hak ve hürriyetlerini de hiçe saymışlardır. Sosyalistlerin iddialarının aksine Ohannes Paşa, bu durumla mücadele etmek için insanların doğuştan kazanmış oldukları doğal haklarının serbest bir şekilde kullanılmasına mani olan sebeplerin ortadan kaldırılmasının yeterli olacağını iddia etmiştir. Ohannes Paşa, bütün toplumun emval ve emlâktan ortak ve eşit bir şekilde faydalanması şeklinde tarif ettiği komünizm’in ise özel mülkiyeti, kişi hürriyetini, aile ve veraset kavramlarını yok saydığını iddia etmiştir.

Paşa’ya göre garip olan, bir yandan insanları belli kalıplara sığdırmaya çalışan, diğer yandan da onların kişisel hürriyetlerini yasaklayan ve şahsi menfaatlerini engelleyen bir idari sistemde insanların mutlu olduklarının iddia edilmesidir. Ohannes Paşa’nın iddiasına göre kişiler arasında tam bir eşitlikten bahsetmek mümkün değildir. Emval ve emlakın herkese eşit bir şekilde dağıtıldığını varsaysak bile, zamanla nüfus artışına paralel olarak dağıtılan bu emval ve emlakın küçülerek yeni sorunlara neden olacaktır. Ohannes Paşa, sosyalistlerin devletin her işe müdahale etmesi gerektiği, hatta yeri geldiği zaman herkesin hükümetten iş ve aş isteme hakkının bulunması yönündeki görüşlerini de eleştirmiştir. Ona göre, devlet gerektiği zaman vatandaşlarına yardım etmek mecburiyetindedir. Ancak kişilere iş bulmak mecburiyetinde değildir. Eğer devlet vatandaşlara iş bulmak gibi bir sorumluluğu üzerine alırsa, vatandaşlar arasında geçim sıkıntısı ortadan kalkar ve bu durum zamanla vatandaşlar arasında sorumluluk duygusunun körelmesine yol açar. Bu duruma alışan halkı da bu şekilde idare etmenin zorluğuna dikkat çeken Ohannes Paşa 1848 ihtilalinden örneklerle bu durumun imkânsızlığını ispat etmeye çalışmıştır. Paşa’ya göre, Fransa’da sosyalistler halka iş verecekleri yönünde vaatlerde bulunmuş ve bu maksatla fabrikalar kurmuşlardı. İnsanların eğilim ve maharetlerine bakılmaksızın herkese eşit ücret verilmiş ve böylece insanlar arasında sahte bir eşitlik tesis edilmeye çalışılmıştır. Fakat bu tedbirlerin hiçbirisi ilerleme kaydetmemiş hatta iç işlerinde meydana gelen aksamalar yüzünden bu uygulamadan vazgeçilmişti. Devletin vatandaşına iş bulmak bahsini bu şekilde eleştiren Ohannes Paşa, fakir halka devletin yardım yapmasının sakıncalarını da şu şekilde açıklamaya çalışmıştır. İngiltere örneğinden hareketle 1201 yılında vatandaşlık kanununda yapılan değişiklikten önce devletin fakir halka yardım ettiğini bu durumun ise fakirliği önlemenin aksine iyice artırdığını ifade etmiştir. Paşa’ya göre devletten yardım alan vatandaş, yarınını düşünmediği gibi gelecekte belki faydalı olabilecek kabiliyetleri de zamanla yok olacaktır. Devletin yardımıyla geçinen fakirler arasında ahlaksızlık, nüfus ve ölüm artar. Ekonomik anlamda da az da olsa toplumun geneli için kullanılabilecek bir sermaye bu şekilde harcanmış olur. Paşa’ya göre devlet fakir halka yardım etmeyi kişilere veya sivil toplum örgütlerine terk etmelidir.
Asaf Nefi
Mehmed Cavit, Ahmet Şuayb ve Rıza Tevfik tarafından 28 Aralık 1908 – 14 Mart 1911 tarihleri arasında 28 sayı yayınlanan ve dönemin en önemli liberal yayın organı olan Ulum-u İktisadiye ve İçtimaiye Mecmuası II. Meşrutiyet döneminde sosyalizm eleştirisi yapan basın-yayın organları arasında ilk sırayı almaktadır. Aslında mecmuada toplumsal hayattan psikolojiye, ahlaktan terbiyeye, dinden devlete, siyasetten sanata pek çok konuda makale kaleme alınmıştı. Bu makalelerden biri de mecmuanın 1 Haziran 1325 tarihli 6. sayısında Asâf Nefi imzasıyla yayınlanan “Demokrasi ve Sosyalizm” başlıklı makaledir.
Asaf Nefi makalesinde, demokrasinin temelinin “insanların hukuk-u mütesaviyeden müstefid olarak aralarında serbest bir rekabetin mevcudiyetini teminden ibaret” olduğunu ifade etmiştir. Nefi, Demokrasi’nin kimsenin tekelinde olmadığını ve sınıfsal bir toplumu reddettiğini, bunun için de herkesin bu fikri kolaylıkla benimseyebileceğini ifade etmiştir. Buna rağmen demokrasinin en büyük sorunu, halka kim daha fazla vaat verirse onun iktidara gelmesidir. Bu durum ise bazı yeteneksiz kişilerin ülke yönetiminde söz sahibi olmasına sebebiyet vermektedir. Böylece halkın müdahalesiyle sık sık iktidar değişikliği olmakta, çıkarılan kanunlar uygulanamamaktadır. Bunun önüne geçebilmek için zaman zaman parlamentolar kanunlar çıkarsa da, bu defa halkın düşünceleri hiçe sayıldığı için yeni problemler doğuracaktı. Nefi’ye göre, demokratik sistemlerin bir diğer problemi de, onu idare edenlerin adi birer ruha sahip olmasıdır. Çünkü bir mebus adayı kendisine oy verecek seçmenlere yapılması imkânsız şeyler için olmadık vaatler vererek kendisini seçtirmeye muvaffak olabilmektedir. Sosyalistlerin “kavanini ekseriyeti teşkil eden zayıfların lehine değiştirmek ve kuvvileri feda etmek” fikriyle sosyalizm eleştirisine başlayan Nefi, bunun mümkün olmayacağı kanaatindedir. Mümkün olsa bile bu durumda halkın bir şey kazanamayacağını ifade eden Nefi’ye göre, aksine halk bu durumda çok şey kaybedecektir. Çünkü işçi sınıfı sermayedarlar sayesinde zenginleşmişti. Yine sermayedarların sayesinde medeni anlamda bir sürü ilerleme kaydedilmiştir. Nefi’ye göre “efkâr-ı mütefevvika eshabı olmayınca zayıfların istikbali daha sefil, daha şayan-ı merhamet” bir hal alacaktır.
Demokrasi ile sosyalizm arasındaki ihtilâfın henüz açıkça görülememesi yüzünden çoğu kişinin sosyalizmi demokrasinin bir sonucu olarak gördüğünü ifade eden Asaf Nefi “hâlbuki bu ikisi kadar hiç bir şey bir birinden o kadar amik girdaplarla ayrılmamıştır” diyerek dinsiz bir insanla dini bütün bir insanın bir araya gelebileceğini ancak demokrasi ve sosyalizmin bir araya gelemeyeceğini iddia etmiştir. Ayrıca Nefi, bilim veya fen ile demokrasi arasında ihtilâf olduğunu iddia edenlerin de yanıldığını, aristokrasinin gelecekte demokrasiyi mahvedeceği iddialarının da gülünç olduğunu belirtmiştir. Asaf Nefi’ye göre demokrasiyi mahvedebilecek en büyük düşman sosyalizmdir. Sosyalizm’in sınıfsız toplum düzenini de eleştiren Asaf Nefi’ye göre tarih, insanların menfaat sağlamak amacıyla birbirleriyle olan mücadelesine dayanmaktadır. Bu mücadelenin de dünya tarihi kadar eski olduğunu belirten Nefi, tarihin her döneminde bir sınıf kendi menfaatine muhalif olan başka bir sınıfı bulacağına, hatta bu çatışmanın bazı zamanlar aynı sınıf içerisinde de ortaya çıkabileceğine dikkat çekmiştir. Toplumsal hayattaki eşitsizliği ortadan kaldıracak yegâne fikrin sosyalizm olduğunu iddia edenlere karşı Asaf Nefi, tabiattaki eşitsizliğe bağlı olarak sosyal hayatta mutlak bir eşitliğin olmayacağı cevabını vermiştir. Tabiat kanunlarına muhalif olarak nitelendirdiği sosyalizmin insanlık için doğuracağı felâkeketleri de; “kanun-u tabiata muhalif olan bu cereyan sonra şikârına asıl merhamet etmeyen dehşetli bir girdap husule getirebilir” diyen Nefi makalesine bu cümlelerle son vermiştir.
Ali Kâmi
Ulum-ı İktisadiye ve İçtimaiye Mecmuası yazarlarından Ali Kâmi de mecmuanın 1 Mayıs 1326 tarihli 17. sayısında “Sosyalizm Hakkında Tenkidat” başlıklı bir makale ile sosyalizmin eleştirisini yapmıştır. Osmanlı Devleti’nde de sosyalizm fikrinin yavaş yavaş yayılmaya hatta bu fikri savunanların İştirak adlı bir gazete dahi çıkarmaya başladığına dikkat çeken Ali Kâmi, sosyalizmin fukarayı zenginlere, zayıfları da kuvvetlilere karşı korumak ve kollamak gibi gayet halis bir niyetle ortaya çıktığını belirtmiştir. Sosyalizm’e bu açıdan bakıldığında da toplumda sosyalist olmayacak az sayıda insan olacağını iddia etmiştir. Ancak bu amaca ulaşabilmek amacıyla sosyalistlerin düşünceleri ve uygulamaları iyice araştırılınca bu fikrin pratikte bu kadar halis niyetli olmadığı görülecektir. O zaman da kendini sosyalist olarak tanımlayan pek çok kişinin görüşlerinin değişeceğini belirten Kâmi, birçok sosyalistin “yok, ben bu fikirde değilim” demeğe mecbur olacağını iddia etmiştir.

Ali Kâmi, fakirin servete karşı isyanının ezeli olduğunu, çünkü bu duygunun doğuştan getirildiğini iddia etmiştir. Ona göre insan kendi cinsinin kendisine üstünlük kurmasını hazmedemez. Bu üstünlük maddi olduğu gibi soy, beceri, iktidar hatta sağlık ve fazilet gibi manevi unsurları da içine alabilirdi. Ancak insanlar arasındaki asıl mücadele ve üstünlük kavgası servet ve servetin paylaşımı noktasında yaşanmaktadır. Servet ise bazı kanunlar icabı zenginlerin tekelindedir. En akıllı, en faziletli, en âlim, en çalışkan kişiler zengin olsaydı servet ve servetin paylaşımı da böyle bir tartışmaya konu olmazdı. Çalışma ile servet arasında ters bir orantının olduğunu iddia eden Kâmi, bu iddiasını ünlü düşünür Stuart Mill’in “insanlar arasında en çok çalışanlar, en çok zahmet çekenler en az para kazananlardır” cümlesiyle temellendirmeye çalışmıştır. İnsanların elinde olmayan bazı sebeplerden dolayı servetin belli kesimlerin tekelinde olmasının dışında bunun veraset yoluyla intikalinin de olumsuz sonuçlar doğurduğunu iddia eden Kâmi, çalışıp yorulmadan, kazanıp üretmeden bir sürü mirasyedinin ortaya çıktığını belirtmiştir. Bu gibi toplumlarda alt ve üst tabakanın topluma herhangi bir faydasının dokunmaması ve bütün yükün orta tabakanın omuzlarına yüklenmesi bu durumun doğurduğu bir başka olumsuz neticeydi.
Ali Kâmi’ye göre, tam olarak ekonomi-politik kavramının bir bilim dalı olarak kabul edilmesinden sonra ortaya çıkan sosyalizm, ondan sonra iktisadiyyun ve iştirakiyyun arasında sürüp giden tartışmaları da beraberinde getirmişti. Bu durumun bir sonucu olarak İngiltere’de Adam Smith, Ricardo, Maltas ve Stuart Mill, Fransa’da Jean Batista, Bastiye ve Lüensa gibi iktisatçılara karşı Fransa’da Saint Simon ve Frue, İngiltere’de Owen, Almanya’da Karl Marx ve Lasalle gibi sosyalistler ortaya çıkmıştır. Ancak sosyalistlerin varmak istedikleri nokta ortak olmakla birlikte bu amaca ulaşmak için ortaya attıkları fikirler arasında ihtilâf vardır. Bu açıdan da sosyalistler sadece ekonomistlerle değil kendi aralarında da bir takım mücadeleler ve çatışmalar yaşamaktaydı. Servetin insanlar arasında dağılımı noktasında sosyalistler dört farklı gruba ayrılmışlardır.
Herkese Müsavi Bir Pay
Bu fikri savunanlar, arazinin ve servetin bireylere eşit bir şekilde dağıtılması halinde insanlar arasındaki eşitsizliğin de ortadan kalkacağını iddia etmişlerdir. Ancak Ali Kami, Romulus döneminde Roma’da bunun uygulandığını fakat istenilen sonucun alınamadığını örnek göstererek eleştirmiştir. Romulus döneminde Roma’da arazi bireyler arasında değil de aileler arasında eşit bir şekilde dağıtılmış ancak istenilen sonuç alınamamıştır. Çünkü nüfus artışına bağlı olarak aile bireylerinin de sayısı artacağı için ailelere taksim edilen arazi ve servet bu defa aile bireyleri arasında paylaştırılacaktır. Bu da zamanla arazinin ve servetin küçük parçalara ayrılmasına ve sonuçta ortadan kalkmasına sebep olacaktır. Yani nihai noktada hem toplum geldiği noktaya geri dönmüş, hem de eskiden zengin olanlar fakirler sınıfına dâhil olmuş olacaktı. Ali Kami’ye göre servet sadece paradan ibaret olmayıp arazi, fabrikalar, mağazalar, evler dahi servettir. Buradan hareketle Fransa’nın toplam gelirinin Fransız nüfusuna eşit bir şekilde paylaştırıldığında kişi başına düşen gelir 300 lira, Amerika’da 325 ve İngiltere’de 450 lira civarındadır. İtalya’da bu durum daha da aşağı seviyelerdedir. Avrupa’nın gelişmiş ülkelerinde durum böyle iken fakir ülkelerde durum daha da üzücü boyutlardadır. Teoride böyle bir taksimin kolaylıkla yapılabileceğini ancak pratikte bunun uygulanabilirliğinin imkânsızlığına dikkat çeken Ali Kâmi, bunun uygulanması halinde insanların servet artırımı yoluna gitmeyeceklerinden dolayı ülke ekonomisinin zamanla iflas etme noktasına geleceğini iddia etmiştir. Ayrıca yukarıda ifade edildiği gibi gün geçtikçe servet veya sermaye küçülecek ve bir müddet sonra da tamamen ortadan kalkacaktır.
Herkese İhtiyaç Derecesine Göre Bir Pay (Komünizm)
Bu fikri savunanlar servetin bireyler arasında ortak olmasını ve bundan herkesin ihtiyacı kadar pay almasını öngörmektedirler. Bunu yapabilmek için de servetin bütün bireylerin ihtiyacını karşılayacak kadar olması gerektiğini savunmuşlardır. Acaba herkesin ihtiyacı oranında servetten pay almasını kim belirleyecektir? Her ailede bir aile reisi vardır ve aile bireylerinin ihtiyaçlarını belirleme hakkı ona tanınmıştır. Ancak anarşistler ve komünistler hiçbir otoriteyi kabul etmedikleri için bu taksimat neye göre veya kim tarafından yapılacaktı? O zaman insanlar kendi aralarında kardeş payı yapacak ve güzel güzel geçinecekti. Bu durum ise ancak mükemmel bir toplumsal yapıda geçerli olabilecek uygulamadır ki bu da tabiatın kanununa aykırı bir durumdur. Kâmi, zaman zaman komünist prensiplerle çok küçük toplumsal gruplar arasında böyle bir taksimin yapıldığını ifade etmiş olsa da bu taksimin pek sağlıklı bir şekilde yürümediğini de belirtmiştir. Çünkü herkesin topluma bağlılık derecesi bir değildir. Kami’ye göre iki kişi bir işte çalıştığı zaman kazanacakları ücretin kendi aralarında paylaşılacağını bildiği için canla başla çalışacağını ifade etmiştir. Ancak bu sayı arttıkça bireyler emeklerinin karşılığını alıp almayacaklarından emin olmadıkları için verimlilikleri de düşecektir. Merkezi devletlerin kabul gördüğü bir dönemde anarşistlerin “hiç hükümet olmasın, köyler, kasabalar, şehirler muhtariyet-i idareye malik olarak birer cemiyet-i müştereke halinde bulunsun” iddialarını da eleştiren Kami, iklim, coğrafya, tabiat, arazi ve insanların yetenekleri gibi şartlardan dolayı bu tür cemiyetlerin kimisinin zengin kimisinin de fakir olacağını, bu durumun ise eşitsizlikleri artıracağını savunmuştur. Hiçbir otoriteyi kabul etmeyen anarşizmin komünizmle taban tabana zıt olduğunu ifade eden Ali Kami’ye göre, “anarşizm hiçbir kayd-ı inzibat, hiçbir tavr-ı hâkimiyeti çekemezmiş. Yine kendi ciğerinden böyle yaralanan Komünizm her haliyle asrın timsaliyet-i ruhiyesine muvafık bir meslek olmaktan uzaktır.”

Herkese Liyakatına Göre Bir Pay ( Saint Simonizm)
Bu fikri savunanlara göre insanlar arasında yaratılışından itibaren mevcut olan eşitsizlik, zorla ve tabi olmayan yöntemlerle değil de kişilere göre muamele edilerek ortadan kaldırılabilirdi. Saint Simonizm’e göre anadan doğma eşitsizlikler son bulmalı, veraset kaldırılmalı sadece bireysel farklılıklar devam etmeliydi. Ali Kami ise, sınıf farklarını ortadan kaldırmayı amaçlayan Fransız İhtilali’nin asilzade sınıfının siyasi hâkimiyetine son verdiğini fakat ekonomik hâkimiyetleri devam ettiği için bu yönüyle de ihtilalin yarım kaldığını iddia etmiştir. Saint Simonizm’in çözmeye çalıştığı en temel problem şüphesiz ki veraset usulünün ortadan kaldırılmasıdır. Saint Simonistlere göre “mademki hidmet umumidir, menafi de bir nisbet-i adilede umumi olmalıdır.” Çok çalışanla az çalışan veya hiç çalışmayan bir tutulmamalıdır. Bir kaldırımcıyla bir doktor eşit değildir. Çünkü ikisinin de topluma hizmeti eşit derecede değildir. Her kim topluma ne derece katkı sağlıyorsa bundan elde edeceği gelir o oranda olmalıdır. Veraset usulü ortadan kalkınca da hiç kimse gelecek nesillere mal-mülk bırakma kaygısı içerisine girmeyeceğinden, insanları çalışmaya, üretmeye, ilerlemeye teşvik edici bir durum kalmayacağından herkes ihtiyacı olduğu kadar çalışacaktı. Bu da sermayenin tükenmesine, sanayinin bozulmasına, üretimin durmasına yol açar. Bunun sonucunda da açlık ve işsizlik artar, toplumsal düzen bozulur.
Herkese Derece-i Say’ine Göre Bir Pay (Kolektivizm)
Komünizmin biraz daha mutedil bir şekli olan Kolektivizm, bireylerin harcamalarına bir sınır tayin etmeyip, yalnızca üretim araçlarının ortak kullanılmasını ön gören bir fikirdir. Kolektivistlere göre, herkes kazanabildiği kadar kazanmalıdır. Ancak kazanmak için lazım olan araçlara herkes sahip olmadığından arazilerin, maden ocaklarının, fabrikaların, ulaşım ve üretim araçlarının kullanımı ortak olmalıdır. Sonuç itibariyle, sermayeye, servete, verasete, özel mülkiyete, aile kavramına karşı çıkan bu dört grubu da eleştiren Ali Kami’ye göre; “ bir millet ancak müteşebbis ve muktesid efrada nail olursa kesb-i refah ve servet eder. Millet veya hükümet efrada ait olmak lazım gelen bütün kuvva-yi teşebbüseyi kendi boynuna alırsa ezilir, bir iş göremez.”
Muslihiddin Adil
Sosyalizm’le ilgilenen bir başka Osmanlı aydını da Selanik Mekteb-i Hukuk Müdürlüğü ve İlm-i İkitsad ve Hukuk-u İdare hocalığı yapan Muslihiddin Adil Bey’dir. Adil Bey, “İktisat Dersleri” adlı eserinin birinci cildinde sosyalizm bahsine geniş yer vermiştir. Sosyalizm bahsine geçmeden önce liberalizm hakkında kısa bir ön bilgi veren Muslihiddin Adil Bey, liberalistlerin temel programlarının “Laisser faire, laisser passer” yani bırakın yapsınlar, bırakın geçsinler, düsturu olduğunu ifade etmiştir. Siyasi otoritenin günlük hayata müdahalesini istemeyen bu ideolojiye göre hükümet, sadece halkın refahını ve mutluğunu ilgilendirecek meselelere müdahale etmelidir. Otoritenin çalışma şartlarına ve ekonomiye müdahalesini reddeden liberalizm, rekabetin de sınırsız olması taraftarıdır. Hatta rekabeti toplum hayatının olmazsa olmaz bir kuvveti olarak kabul etmektedirler. Liberalizm ve sosyalizm arasındaki en önemli ayrılığın bu noktada ortaya çıktığını belirten Adil Bey, eksikliklerine rağmen ekonomik anlamda kullanılabilecek en uygun ideolojinin de liberalizm olduğunu iddia ediyordu. Muslihiddin Adil Bey, “vehim bir hayal ile başlamış” ve zamanla bazı değişikliklerle önemli bir sosyal hareket olarak tanımladığı sosyalizmin, Fransız İhtilali ile toplum tarafından kabul görmeye başlamasına rağmen çok eski bir fikir olduğunu belirtmiştir. Eflatun’un Cumhuriyet ve Kanun adlı eserlerinde sosyalizmden bahsettiğini ifade eden Adil Bey, sosyalizmi sistemli bir hale getiren hatta anarşizm düşüncesini de ortaya atan kişinin de Russo olduğunu iddia etmiştir. Sosyalizmin bu devresini “pek ifratperver” olarak kabul eden Adil Bey’e göre; bu devrede akıl ve mantıktan ziyade kalpleriyle ve hisleriyle hareket eden sosyalistler, ihtilal ve karışıklık çıkarmaya çalışmışlardır.
Sosyalizm kelimesini ilk önce Pierre Leroux adlı bir Fransız yazarın kullandığını belirten Adil Bey eserinde, sırasıyla Prudon, Lucien Pemjean, Leruva Boliyö ve Karl Marx’ın sosyalizm tariflerine yer vermiştir. Prudon’a göre sosyalizm, “usul-ü maişet ve tarz-ı hayatı” düzenlemeye çalışan siyasi bir fikirdir. Ancak bunun nasıl sağlanacağına dair fikir beyan etmediğinden Adil Bey’e göre Prudon’un bu tarifi yeterli değildi. Lucien Pemjean ise sosyalizm’i, sermaye ile işçi sınıfı arasındaki mevcut durumun işçi sınıfının menfaatine olarak değiştirilmesi ve şahsi mülkiyetin kaldırılması şeklinde tarif etmiştir. Leruva Boliyö’ye göre de sosyalizm “bir şahsın tabiaten haiz olduğu kuvvetlerden bir kısmının kendisinden nez’ edilerek cemiyete ita edilmesidir”
Bunlar içerisinde en kısa tanımı ise Karl Marx yapmıştı. Ona göre sosyalizm; özel mülkiyetin ortadan kaldırılmasıdır. Muslihiddin Adil Bey, sosyalizmi, Mutlak Sosyalizm, Hükümet Sosyalizmi, Hıristiyan Sosyalizmi ve Teavün Mesleği olarak dört farklı şekilde ele almıştır. Mutlak Sosyalizm: Bu fikir taraftarları kişiler arasındaki eşitsizliğin tamamen ortadan kaldırılmasını ve herkesin eşit haklara sahip olmasını savunmaktadırlar. Toplumdaki eşitsizliğin temel sebebinin de özel mülkiyet olduğunu kabul eden Mutlak sosyalizm, özel mülkiyetin kaldırılması halinde toplumda eşitliğin sağlanacağını iddia eder.
Muslihiddin Adil Bey, Mutlak Sosyalizm’i kendi arasında Komünizm, Kollektivizm, Sosyalizm Agraire ve Saint Simonizm olmak üzere dört alt başlıkta açıklamaya çalışmıştır.
Komünizm: Üretim ve tüketim araçlarında özel mülkiyetin kaldırılmasını savunur. Ancak bu sayede insanlar arasında ortaya çıkan eşitsizliklerin giderileceğini savunan Komünistler, üretimden herkese eşit miktarda değil de, ihtiyacı kadar pay vermeyi uygun görmüşlerdir. Yazar, bu tarz paylaşımın uygulanabilirliğini bazı dini cemaatleri ve Amerika’da bu şekilde oluşturulmuş Komünist toplumları örnek vererek izah etmeye çalışmıştır.

Kolektivizm: En önemli savunucusu Karl Marx’tır. Üretimde tekelleşmenin doğuracağı sonuçları dikkate alan kolektivistler, üretim araçları üzerinde özel mülkiyet hakkının kaldırılmasını savunmaktadır.
Sosyalizm Agraire (Tarım Sosyalizmi): 1892 Marsilya ve 1895 Breslav Kongrelerinden sonra taraftar sayısı gittikçe artan bu fikir, arazi üzerinde mülkiyet hakkının kaldırılmasını ve arazinin herkese eşit bir şekilde taksimini savunmaktadır.
Saint Simonizm: Fransız filozof Saint Simon tarafından ortaya atıldığı için bu isimle anılan bu fikre göre herkes çalıştığı oranda ve topluma katkıları nispetinde servetten pay almalıdır. Bu fikre göre insanlar arasındaki eşitsizlik doğuştan getirildiği için bunu zorla veya gayr-i tabii yöntemlerle eşit duruma getirmek mümkün olmadığından “liyakat-ı şahsiyeye göre muamele ederek tevzi-i adalet” en doğru seçim olacaktır.
Mutlak sosyalizmi, mutlak adalet ve eşitlik aradığı için eleştiren Muslihiddin Adil Bey’e göre insanların doğuştan getirmiş olduğu bir takım özelliklerden dolayı aralarında da asla mutlak bir eşitlikten söz edilemez. Karl Marx’ın özel mülkiyetin kaldırılması görüşünü de eleştiren yazar, özel mülkiyetin insanların en meşru haklarından biri olduğunu belirtmiştir. Komünizmin küçük toplumsal gruplar arasında uygulanabileceğini ifade eden Adil Bey, asla çok geniş bir yayılma alanı bulamayacağını iddia etmiştir. Ona göre bunlar içinde en mantıklı ve makul olanı Saint Simonizm’dir. Servetin dağılımının ortadan kaldırılması fikrini de eleştirerek insanların ailelerinin geleceği için illaki servet biriktirebileceğini belirterek servetin ortadan kaldırılmasının iktisadi anlamda ülke ekonomisini de felâkete sürükleyeceğini iddia etmiştir.
Hükümet Sosyalizmi: Bu fikir, her şeyin siyasi bir otorite veya hükümetler tarafından yürütülmesini savunur. Güçlü bir otoriteden yana olan bu fikre göre özel mülkiyetin gelişmesine paralel olarak devlet zayıflamaya başlayacaktır. Bu yüzden devlet her şeyi kendi eline alarak kuvvetli olmak zorundadır. Musluhittin Adil Bey’e göre devlet her işi kendi kontrolüne alırsa, “fikr-i teşebbüs ve faaliyet-i şahsiye” ortadan kalkar ve bu da uzun vadede yetenekli iş gücünün ortadan kalkmasına sebep olur. Eğitimin ailede başladığına dikkat çeken Adil Bey, çocuk terbiyesinin dahi devletin tasarrufuna bırakılmasını, aile kavramının ortadan kalkması olarak yorumlamıştır.
Hıristiyan Sosyalizmi: İncil’de de sosyalist öğretilerin var olduğunu iddia eden bu fikir taraftarları Katolik ve Proteston olmak üzere ikiye ayrılırlar.
Katolikler: Özel mülkiyete karşı olan Katolikler, toplumda düzenin sağlanmasını, kişi hürriyetinin sınırlandırılmasına ve rekabetin ortadan kaldırılmasına bağlı olduğunu savunmaktadırlar. Katolikler ayrıca herkesin gelirine göre vergi vermesi gerektiğini savunmuşlardır.
Protestanlar: Kooperatifçiliği savunan Protestanlar, sanayide gelişmenin ancak bu tür şirketler vasıtasıyla sağlayabileceğini savunmuştur. Rekabete karşı olan Protestanlara göre kooperatifler sayesinde serbest rekabet büyük bir darbe yiyecekti. Ancak Adil Bey, gerek rekabete karşı olmalarından gerekse herkesin kazancına göre vergi vermesi taleplerinden dolayı Protestanları ve Katolikleri eleştirmektedir.
Teavün Mesleği (Solidarizm): Sosyalizmden pratikte ayrılan ama teoride birçok ortak noktası bulunan bu fikir, sosyalistlerin aksine mülkiyet ve veraset usulünü kabul etmektedir. Solidaristlere göre toplumda kısmen de olsa eşitlik sağlamak için kuvvetlilerin zayıflara karşı yardım etme zorunluluklarının olması gerekmektedir. Adil Bey de kuvvetlilerin zayıflara yardım etmesini insanlığın bir gereği olarak kabul etmiş, ancak bu yardımın zorunlu hale getirip kanunlarla uygulamaya kalkışmanın doğru olmadığını ifade etmiştir.

Bedii Nuri
Sosyalizm hakkında fikir sahibi olan bir başka Osmanlı aydını da Bedii Nuri’dir. Bedi Nuri, Resimli Kitap’ta yayınlamış olduğu “Ferdiyyun ve İştirakiyyun” adlı makalede liberal ve sosyalist fikirlerin temel prensiplerini ve bu fikirlerin siyasi otoriteye, özel mülkiyete, rekabete bakış açılarını ortaya koymaya çalışmıştır. Bedii Nuri’ye göre, Liberalistler siyasi otoritenin sadece toplumsal hayatın düzenli bir şekilde yürütülmesine müdahale etmesi gerektiğini savunurken, sosyalistler siyasi otoritenin vatandaşını koruyup kollaması gerektiğini hatta onun temel ihtiyaçlarının da hükümet tarafından karşılanması gerektiğini savunmuşlardır. Liberalistler rekabeti toplumsal hayat için önemli ve korunması gereken bir eylem olarak algılarken, sosyalistler zenginlerin elinde zararlı bir kuvvet olan rekabetin toplumsal hayattan tamamen çıkarılması gerektiğini savunmuşlardır. Liberalistlere göre servet tamamen kişisel bir tasarruf hakkıyken, sosyalistlere göre bu hak yalnızca siyasi otorite tarafından kontrol altına alınmalıdır.
Münif Paşa
Sosyalizm hakkında kısa da olsa fikir beyan eden aydınlardan birisi de Münif Paşa’dır. Münif Paşa, “Hikmet-i Hukuk” adlı eserinin bir bölümünü sosyalizm eleştirisine ayırmıştır. Sosyalizm’i boş ve batıl bir fikir olarak sıfatlandıran Münif Paşa, sosyalistlerin mutlak eşitlik taleplerini eleştirmiştir. Ancak Paşa’ya göre “bu mezhebin butlanı zahir iken birçok ulema buna zahip olmuş ve bittabi fukara takımı da taraftar görünmüştür.”
Münif Paşa, sosyalistlerin insanlar arasındaki eşitsizlikleri ve bu eşitsizlikleri ortaya çıkaran sebepleri ortadan kaldırarak eşit bir şekilde yaşama isteklerini eleştirmiştir. İnsanlar arasındaki aşırı gelir dağılımı konusunda sosyalistlerle aynı fikirde olmayan Paşa’ya göre bu durum bütün toplumlar için bir musibettir. Ancak sosyalistlerin buldukları çözüm yolu doğru değildir. Çünkü herkes kendisi için çalışır. Emeklerinin karşılığını alamayan veya kazançlarından istedikleri gibi istifade edemeyen insanlar çalışma arzusunu kaybedecektir. Kazancına birilerinin ortak olması durumunda da hiç kimsenin çalışmayacağını iddia eden Münif Paşa, şimdi az sayıda da olsa bir miktar zengin varken bu nedenden dolayı kısa süre içerisinde herkesin fakir düşeceğini iddia etmiştir. Bu yüzden sosyalistlerin bulmuş olduğu çare, bu musibeti azaltmak yerine iyice çoğaltacaktır. Bir kişiyi zengin etmek isterseniz, o kişiye emeğinin karşılığını vermelisiniz. Servetinin de gerek çocuklarına gerekse istediği kişiye ait olacağı garantisini vermelisiniz. Aksi takdirde herkesin kazancının herkese eşit bir şekilde taksim edilmesi toplumu işsizliğe ve tembelliğe sevk eder. Bunun sonucunda da bütün dünya harap olur. Paşa’ya göre yoksulun hakkını korumayı kendisine vazife sayan bu fikir, fakir halkı iyice yoksullaştırmaktan başka bir şey değildir.
Alâaddin Cemil
Osmanlı aydınları arasında sosyalizmi en sert ifadelerle eleştirenlerin başında İslamcılık akımının yayın organı Sırat-ı Müstakim yazarlarından Alâaddin Cemil gelmektedir. Alâaddin Cemil, “İslam ve Sosyalizm” başlıklı makalesinde “cenin-i sakıt” olarak nitelendirdiği sosyalistlerin sırf insanlığı huzursuz etmek için bu fikri ortaya attıklarını iddia etmiştir. Yazara göre tam da ilerleme kaydetmeye başlayan Doğu toplumlarının hayatta kalabilmesinin tek çaresi, bu zararlı fikirlerden kendilerini muhafaza etmelerine bağlıdır. Yazarın ifadesiyle; “çünkü biz daha ne fikren ve ne de maddeten o kadar terakki etmemişizdir. Midemizin henüz garp yemeklerinden bazılarını hazmedemeyecek kadar zafiyeti vardır.”
Sosyalizmi garp yemeklerine benzeten yazar dini anlamda onun içinde bizim kabul edemeyeceğimiz pek çok fikrin olduğunu ileri sürmüştür. Sosyalizm eleştirisini dini boyutuyla ele alan yazar zararlı şeylerin dinimizce yasaklanmasına şükretmemiz gerektiğini de belirtmektedir. Buna rağmen yazar gelecekten ümitlidir ve sosyalizmin ülkemizde sınırlı bir çevrenin dışına çıkamayacağını iddia etmektedir. Buna sebep olarak da bizde işçi sınıfının bulunmamasını göstermektedir. Alâaddin Cemil Bey’e göre sosyalizmin, hayatın akışını değiştirmek ve toplumda mutlak bir eşitlik tesis etmek gibi bir amacının olduğunu, bu durumun da toplumsal hayatı mahvedecek kanunsuzluklara sebep olacağından, “Avrupa’nın güç hal zabt edebildiği bu şımarıkların” bizim ülkemizde yayılması mümkün değildir. Amelenin hukukunu ve menfaatini korumayı ve kollamayı kendilerine vazife edinen sosyalistlere Alâaddin Cemil şu soruyu sormaktadır: “niçin sosyalistliğin revacına hadim gazetelerinde çalışan amelelere fazla fazla ücret vermiyorlar?” Sorunun cevabını Alâaddin Cemil Bey’in kendisi veriyor: Çünkü asıl maksat amelenin himayesi veya menfaati değildir. Yazara göre fitnenin kıtalden daha zararlı olduğunu bildiren İslam dini, Batı’nın bu zararlı fikirleri karşında kale gibi duracaktır. “Çünkü İslamiyet hürriyet-i beşeriyeyi ve adalet-i mümküneyi, müsavat-ı hukukiyeyi katiyyen emrolmakla beraber zulmü sevmez, ondan nefret eder ve payidar oldukça ne fukarayı ne de beşeriyetin o zavallı yetimlerini, amelelerini ezmek ister.”
Şura-yı Ümmet gazetesinde de sosyalizm eleştirisi yapan Alâaddin Cemil, anarşistlerin küçük kardeşi olarak tanımladığı sosyalistlerin adi bir iştirak daha doğrusu para iştirakine taraftar olduklarını iddia etmiştir. Sosyalizmle İslamiyet arasında bağ kurmaya çalışan hatta İslamiyet’te de sosyalist fikirlerin bulunduğunu iddia edenlere karşılık Alâaddin Cemil, İslamiyet’in demokratlarla bir araya gelebileceğini, ancak iştirakiyyunla yani sosyalistlerle yollarının kesinlikle ayrı olduğunu ifade etmiştir. Sosyalistlerin mutlak eşitlik fikrine karşı çıkan Alâaddin Cemil Bey, İslamiyet’in servet paylaşımında erkeğe iki kıza bir pay vermesi hükmüne atıfta bulunarak, sosyalizmin Müslümanlar için uygun olmadığını iddia etmiştir.
Şehbenderzade Ahmet Hilmi
Sosyalizmi safdillik olarak nitelendiren Şehbenderzade’ye göre, toplumumuz bazı kavramların anlamını bilmediği halde, okumuş oldukları birkaç eserin etkisiyle kendisine bazı sıfatları yakıştırmaktadır. Batlılaşmanın bizde yanlış anlaşıldığına vurgu yapan Ahmet Hilmi, Avrupa’da pek çok kıymetli şeylerin bulunduğunu, bunlardan bir kısmının milleti kalkındırmak ve milletin hayatını devam ettirmek için gerekli olduğunu, diğer bir kısmının ise zararlı olduğunu ifade etmiştir. Modernleşmenin milli ve manevi değerlerden kopuk olmaması gerektiğini ifade eden Ahmet Hilmi, Türk modernleşmesi için Japonya’nın çok güzel bir örnek olduğunu iddia etmiştir.
Avrupa’dan ırkımıza uygun olan fikirleri almamız gerektiğini ifade eden Ahmet Hilmi Bey’e göre, Avrupalılar için zararlı olan fikirleri, bizim için faydalı olur düşüncesiyle almamalıyız. Taklitten kaçınmalıyız. Buna rağmen Avrupa’dan milliyetsizlik, dinsizlik, sembolizm, materyalizm, sosyalizm gibi faydasız fikirleri aldık. Ahmet Hilmi sadece sosyalistleri safdillilikle nitelendirmiyordu. İngilizler, Almanlar, Fransızlar kendi milletlerinin menfaati için bütün dünyayı ateşe atmaya, feda etmeye hazırken, ülkemizde milliyetçiliğe düşmanca bakmanın faydalı bir iş olduğunu düşünenleri de safdil olarak nitelendirmiştir.
Yararlanılan Kaynaklar
Serkan Erdal, Osmanlı Devleti’nde Sosyalist Faaliyetler Üzerine Bazı Örnek İncelemeler
A. Cerrahoğlu, İslâmiyet ve Osmanlı Sosyalistleri, İslamiyet ve Yöncü Sosyalistler
T. Nadir, Beynelmilel İhtilal Fırkaları
Yavuz Aslan, Türkiye Komünist Fırkası’nın Kuruluşu ve Mustafa Suphi
Şehbenderzade Ahmet Hilmi, Hangi Meslek-i Felsefeyi Kabul Etmeliyiz?
Sırat-ı Müstakim, 27 Mayıs 1326/ 09 Haziran 1910, No: 92
Şura-yı Ümmet, 25 Şubat 1325 / 10 Mart 1910, No: 211
Münif Paşa, Hikmet-i Hukuk
Bedii Nuri, Ferdiyyun ve İştirakiyyun
Ali Kâmi, Sosyalizm Hakkında Tenkidat

*Bu çalışmanın tüm hakları, Serkan Erdal’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Rüyanın Tanımlanması , Tarihçesi Ve Rüya Türleri

Rüyanın Sözlük ve Kavramsal Anlamı
Öncelikle rüya nedir sorusuna verilecek en güzel cevapları derleyelim. Rüyaya kavramsal açıdan bakıldığında birçok sözlük ve ansiklopedide birbirine benzer şekillerde tanımlaması yer almaktadır . “Görmek” anlamındaki rû’yet kökünden türeyen rüya, sözlükte uyku sırasında zihinde beliren görüntülerin bütününü (düş) ifade eder. Sözlük anlamı aynı olan hulm (çoğulu ahlâm) ise daha çok korkunç düşler için kullanılır . Rüya; uyku esnasında görülen birtakım olaylara verilen, Arapça “rü’yâ” kökünden “düş görmek” anlamına gelen bir kelimedir.
Başka bir kaynakta ise rüya, “Bir kimsenin zihninden geçen hayal dizisi olarak” da tanımlanmaktadır. Bir diğer kaynakta rüya, “Uyku sırasında zihinde ortaya çıkan ve bir kısmı belleğe kaydedilen ruhsal olaydır.” şeklinde tanımlanmıştır. Rüyanın bir başka tanımı şu şekildedir: “Rüya, uyku sırasında canlı, çarpıcı, görsel ve işitsel varsanılarla ortaya çıkan yaşantıdır.” Büyük Felsefe Lugatı’nda rüyalar, “Uyurken zihinde beliren olayların tümüdür.” tanımlamasıyla karşımıza çıkmaktadır . Farklı bir sözlüğe bakıldığında “Rüya, uyku sırasında oluşan, bilincin ve iradenin denetiminden bütünüyle bağımsız bir biçimde oluşan ruhsal hayallerdir.” tanımı yer almaktadır. Köksal’ın rüyalarla ilgili çalışmasında rüya, “Misal âlemindeki kaderle alakalı levhaların, aynen veya değişik yansımalar halinde uyku halinde ruhumuza aksetmesidir.” diye tanımlanmıştır . TDK Sözlüğü’nde rüyanın anlam karşılığı; “Düş, gerçekleşmesi imkânsız durum, hayal; gerçekleşmesi beklenen ve istenen şey, umut” gibi birkaç anlama gelmektedir .

Rüyanın Psikolojik Anlamı

Rüyanın insanlık tarihi boyunca tüm insanlar tarafından tecrübe edilen psikolojik bir deneyim olduğu düşünülecek olunursa, ruh bilimi olan psikoloji açısından anlamı yadsınamayacak derecede önemlidir. Bu anlamda çalışmamızda rüyanın psikoloji sözlüklerinde ve psikoloji kitaplarında verilen tanımlarına da bakılmasının gerekliliği düşünülmüştür. Psikoloji Sözlüğünde rüya, “Uyku esnasında ortaya çıkan ve birbirleriyle bağıntılı ya da bağıntısız olarak algılanan görüntüler bütünüdür” şeklinde tanımlanmaktadır. Bir başka psikoloji kaynağında ise rüya, “Uykuda iken imajların canlanması ile meydana gelir” denilmektedir. Alfred Adler’e göre rüya, “insanın uyuduğu sırada ortaya çıkan önemli ve anlamlı faaliyettir.” Sigmund Freud ise rüyayı, “açık olarak uyku sırasındaki zihinsel yaşamdır, uyanıklık zihinsel yaşamına bazı benzerlikleri olan ama öte yandan ondan büyük farklarla ayrılan bir şey” şeklinde tanımlamaktadır. Webster’in Yeni Dünya Sözlüğü rüyayı, “uyku sırasında ortaya çıkan mental görüntüler, düşünceler ve duygular” olarak tanımlamıştır.
Bu tanımlamalardan anlaşılmaktadır ki genel anlamda rüya, zihinden geçen ve uyku sırasında oluşan hayal dizisi olmakla beraber uykunun nihayet bulmasıyla zihinde kalan görüntüler bütünüdür. Psikolojik açıdan düşünüldüğünde rüya, zihinsel yaşam olmakla beraber uyku sırasında yaşanan duyguların ve düşüncelerin tamamıdır. Aslında rüya; uykuda iken, uyanıklık yaşamın tecrübesinin yaşanmasıdır. Bir anlamda rüya, insanın bedenen uykuyu yaşarken zihnen uyanık yaşamın içinde olmasıdır. Bireyin bütün gün biriktirdiklerini uyku sırasında bir şekilde hissederek ve düşünerek uykusuna aktarmasıdır.

Rüya İle İlişkili Kavramlar

Rüya hemen hemen tüm bilim dallarının ilgilendiği bir konu olması dolayısıyla birçok kitapta tanımlamalara gidilmiştir. Bu anlamda rüyaya yakın birtakım kavramlar ve tanımlamalar ortaya çıkmıştır. Bu tanımlamalardan bazıları rüya yerine kullanılan kavramlar olduğu kadar bazıları da rüyanın boyutlarını karşılamaktadır. Bunlardan sadece birkaçının tanımı burada verilecektir. Dilimizde rüya kelimesini karşılayan birçok kelime veya onunla ilişkili olan deyim vardır. Bu kelimelerden bazıları şunlardır: Düş, ağır basma, seyr, vak’a, vâkıa, zuhurât, düş azmak, düş görmek, düş yormak, kara basan, kara düş, kara kaygılı rüya, karakura, karakura basan, karakura basmak, karakura düş görmek; Arapçada ise, ihtilâm (düşte cinsî münasebette bulunmak), kabus (ağır basma), kabus basmak. Bunların dışında psikolojik terim olarak rüyaya benzer olan şu kelimeler kullanılır: Rüya ile ilgili kavramların başında genel olarak hülya gelmektedir. Hülya; uyanık halde iken imaj ve anıların zihinde canlanmaları şeklinde tanımlanmaktadır. Hülya, çocukta ve gençte farklı şekillerde görülür. Çocuk devamlı hülya içindedir .
Örneğin küçük bir pencerede saatlerce oynamaktan hoşlanan kız çocuğu, kendini bebekleriyle beraber büyük bir çiftlikte zanneder. Gençte ise hülya, hayata hazırlıktır. Hülyada, kuvvetli duyguların ve isteklerin etkisi görülür. Örneğin; gerçek yaşamda gerçekleşmemiş bir arzu, hülyaya sebep olabilir. İyimser insanlarda sevinçli, kötümser insanlarda kederli sahneleri düşündürür. Normal şartlarda hülyanın “hezeyan” denilen hastalık halinin başladığı yerde durması gereklidir. Hülya genel bir haldir. Psikolog Smith’in yapmış olduğu bir ankette 147 kişi içinde ancak 5 kişinin hülya halini tanımadıkları görülmüştür. Dikkatin dağılması, can sıkıntısı, zihnini belli bir suje üzerinde toplayamamak, günlük hayatta yeteri derecede heyecan bulmamak gibi sebepler hülyalara kaynak olarak gösterilmiştir . Rüya ile ilgili kavramlardan bir diğeri sanrıdır. “Sanrı; sanrı halinde görecek bir şey yokken birtakım şeyler görmektir. Ne kadar duyum varsa o kadar sanrı vardır . Görme ve işitme sanrıları daha çok rastlananlardır. Alkol, kokain gibi maddelere düşkün olan insanlarda da sanrılara rastlanmaktadır. Sanrının ilerlemiş şekli hastalık durumudur.” Rüya ile ilgili bir diğer kavram da hayaldir. “L. Mc. Cutchen, rüya ile hayal arasındaki ilişkinin gizlilik vasfında olduğunu belirtmektedir. Bu konudaki tartışmalarla ilgili olarak; rüyanın oluşumu ile hayal dünyasının şekillenmesi birbiriyle ilişkilidir ki bunun sebebi, hayalle ilgili muhakemedir. Rüya ile hayal üç yönden birbiriyle ilişkilidir. Birincisi, benzer düşünceler onları birbirine uygun olarak üretir. İkinci olarak, her ikisinin faaliyet merkezlerinin aynı olması, kendileri ve kültürlerindeki özel ilişkiyi açıkça göstermektedir. Üçüncü ise rüya ve hayalin her ikisi de arzu ile ilişkilidir.”

Rüyanın Tarihçesi

İnsanlık tarihinin başlangıcından günümüze kadarki süreçte rüya; hep merak edilen, büyülü, gizemli ve hayata etki eden önemli bir psikolojik tecrübe olarak görülmüştür. Bu nedenle tüm kültür ve medeniyetlerde ayrıca hemen hemen tüm dinlerde rüyaya büyük önem atfedilmiş ve rüyalar üzerine çok sayıda kitaplar yazılmıştır. Bununla da kalınmamış çoğu medeniyetlerde rüya kutsallığın ve Tanrı’nın varlığının bir işareti olarak kabul edilmiştir. Bundan dolayı rüya konusunun derinliğine inmeden önce bu önemli tecrübenin tarihsel serüvenine bakmakta fayda vardır. Çalışmanın bu bölümünde eski kültür ve dinlerde rüyaya yer verilecektir.

Eski Kültürlerde ve Dinlerde Rüya Olgusu

İlk çağlarda yaşayan insanlar da doğal olarak rüya görüyorlardı. İlk çağlardan beri rüyaların içinde yaşanılan dünya ile bilinmeyen bir dünyanın, insan ile insanüstü kuvvetlerin arasında bir bağ olduğu inancı vardı. İnsanlarda din fikrine ilişkin ilk anlayışlar , ruh ve ölüm kavramlarına ilişkin ilk sorgulamalar muhtemelen rüya izlenimlerinin bir sonucuydu. İlkel insanlarla ilgili antropolojik araştırmalar, o devirlerde yaşayan insanların rüya ile gerçek hayat arasında kesin bir sınır çizemediklerini göstermektedir. Araştırmaların sonuçlarına göre iki biyolojik olay , ilkel insanı sürekli rahatsız etmekteydi. Bunlardan birincisi, ölü beden ile dirisi arasındaki fark, ikincisi ise rüyalarda görülen insan şekilleridir. O zamanlar insanlar şöyle düşünüyorlardı: Her insanın bir bedeni, bir ruhu ve bir de bedeninin eşi, “dublesi” olması gereklidir. Bedenin eşi, bedene rüyasında bir hayal olarak görünür. Uyku, ruhun bedeni geçici olarak terk etmesidir. Ruh, bedeni terk ettiği süre boyunca nereleri geziyorsa, ne işler yapıyorsa, kişi bunları rüyasında görür. İlkel kültürlerin birçoğunda uyku sırasında ruhun bedenden ayrılarak dolaştığına inanılır ve bu yüzden uyuyan kişiye asla dokunulmazdı. Geçmiş dönemlerde bazı din adamları animizmi yani ruhlara inanışı bütün ibtidai dinlerin temeli sanmışlardır. Şahsiyetin bir aksi olan ruha inanış insanı heyecanlandıran rüyalardan inkişaf etmiştir. Ölümün, insanı son derece korkutması şüphesiz olsa gerektir; ölünün vücudunda görülen değişiklik, hareketsizlik, sükut yaşayanları sarsmıştır. Ölünün dostlarının ve akrabalarının rüyalarında görünmesi onun belki şekil değişmekle beraber hala yaşadığı düşüncesine insanları inandırmıştır. Belki de insanın bir kısmının yani ruhunun ölümden sonra yaşamaya devam ettiğini zannetmişlerdir. Bu gibi düşüncelere göre insanın ruhu ile gölgesi arasında sıkı bir ilişki vardır; nitekim efsane ve mitolojilerde ara sıra gölgesini kaybeden bir insanın ruhunu da kaybettiği gibi bir motife rastlanmaktadır . Eski bir geleneğe göre, gündüz sorular güneşe fırlatılırsa, gece ayın vereceği yanıt dinlenir. Kuzey Amerika yerlileri rüya duasını kabile geleneği olarak yaparlar ve rüyanın anlamı netleşene kadar bunu gerçekleştirirler . “Mu ve Atlantis uygarlıkları dönemlerinde insanlar astral∗ bir şuurluğa sahipken, rüyaları merak ederlerdi. Yüzyıllar geçmesine rağmen Mu ve de özellikle Atlantis uygarlığının gerilemesi ve ardından yıkılışıyla birlikte aradan geçen yıllar boyunca rüyalara olan ilgide hiçbir zaman bir azalma olmamıştır.”
Örneğin Norveç mitolojisinde rüyaların, ölülerin canlılarla iletişimde bulunduğu bir ortam olduğu anlatılır. Avustralyalı ilkel bir kabilenin, maddesel dünyanın da aslında bir imajinasyon ortamı olduğunu ifade eden şöyle bir deyimi vardır: “Bizi rüyasında gören bir rüya var.” Rüyanın, uyandıktan sonraki yaşam üstündeki etkisini fark eden her uygarlık, tarih boyunca kendi içinden kahinler ve medyumlar çıkarmıştır ve bu insanlar aydın kesimlere, kraliyet mensuplarına ve sokaktaki insana gördükleri rüyaları yorumlama gibi bir görev üstlenmişlerdir. Malezya Yarımadası’nda medeniyetten uzak, ormanların içinde bir arada yaşayan “Senoiler”, rüyalarına büyük önem vermektedirler. Bu kabile rüyalarını zengin birer bilgi ve rehber olarak görmektedirler. Gördükleri rüyayı aileleri ile paylaşıp , tartışmaktalar. Freud’un rüya üzerine yazılmış klasiklerinden biri olan “Düşlerin Yorumu” adlı eserinde, eski insanların rüya yorumlamada kullandıkları iki temel kuraldan söz edilmiştir. İlki; rüyayı bir bütün olarak ele almak ve temsil etmek istediği gerçek olayı bulmaya çalışmaktır. Bu yönteme simgesel düş yorumu denmektedir. İkinci yaklaşım ise, her rüya imajını farklı bir işaret olarak ele almak ve sembolik anlamını ortaya çıkarmaya çalışmaktır. Bu yönteme ise şifre çözme denilmektedir.

Eski Mısır’da Rüya Olgusu

Günümüze kadar ulaşan zengin arkeolojik buluntuları, yazı ve takvimiyle köklü bir uygarlık olduğu kabul edilen Eski Mısır’da insanlar, yaşam hakkındaki anlayışlara doğrudan deneyimle sahip olurlar, olayları birebir kabul ederlerdi. Onlara göre rüyalar, uyanık yaşamdan daha farklı muhtevalar içeriyordu. O halde onların da deneyimleri daha farklı bir dünyaya ait olmalıydı. Rüyanın kendisi dışında daha ileri bir kanıta ise hiç gerek yoktu. Rüyalar, rüya görenin uyanık deneyimleri dışında gibi görünen bilgiler taşıdıkları için, daha erdemli üstün varlıkların, hatta tanrıların kendileriyle konuştuğu durumlar olarak kabul edilirdi. İletilen bilgilerin hoş olmaması durumunda, rüyayı gören kişinin kötü tesirlerin etkisi altında olduğu düşünülürdü. İnsanlarda iyi etkiler bırakan ve kendilerini koruyan rüyaların Uyku Tanrısı Bes’ten geldiğine inanılırdı. Eski Mısırlılar iyi etki bırakan rüyalar görmek için, Eski Mısır’ın başkenti olan Memfis’de bulunan İmhotep ve İsis tapınaklarında dua eder, oruç tutar ve hastalarını iyileştirmek için özel çalışmalar yaparlardı . Rüyalarla ilgili iki farklı kaynakta, rüyalara ait en eski yazılı kayıtla ilgili iki farklı tarih karşımıza çıkmaktadır. Bunlardan birincisi, rüya yorumuyla ilgili en eski yazılı kayıtın M.Ö. 1350 yıllarına ait olduğu düşünülen Chester Beatty isimli Mısır papirüsleri olduğu belirtilmektedir.  Ancak diğer kaynakta ise günümüzde 4000 yıl öncesine dayanan rüya yorumlarının varlığından söz edilmektedir. İnsanların, hayatları hakkında bırakabildikleri ilk yazılı belgeler içinde doğrudan doğruya rüya yorumları da yer almaktadır. Bu kaynağa göre ele geçen rüya yorum kitaplarından en eskisi, M.Ö. 2000-1800 yıllarında papirüs üzerine yazılmış bir Mısır kitabıdır ve halen İngiltere’de British Museum’da bulunmaktadır. İçindeki rüyalardan ancak 200 kadarı okunabilmektedir. Bu kitaptaki tüm kayıtlarda önce rüya tasvir edilmekte, ardından rüyanın iyiye mi yoksa kötüye mi işaret olduğu anlatılmakta ve rüyayı gören kimsenin geleceği hakkında yorum yapılmaktadır. Psiko- Sosyal Açıdan Rüya ve İstihare isimli kitapta ise “Mısırlılar kendi rüyalarının Tanrılar tarafından yönetildiğine inanırlar ayrıca diğer dünya ile ilişki kurmada rüyaların geleceğe ait bir öğüt olduğunu kabul ederler.” denilmektedir.

Hindistan’da Rüya Olgusu

“Hinduizm’in kutsal kitabı Veda’da uğurlu uğursuz sayılar yanında rüya listeleri de bulunmaktadır. Yine kötü rüyaların sebebiyet vereceği kötü olaylardan kurtulmak için çeşitli ayinler yapılmakta ve özel hazırlanmış sularla yıkanılmaktadır. Rüya görme ile rüya gören kişinin karakteri arasında bağlantı olduğu kabul edilmektedir.”  Günlük olaylardan etkilenerek ortaya çıkan sıradan rüyaların dışında, sembollerle bezenmiş geniş anlamlar içeren mistik rüyalar Hintlilere göre daha önemliydi. Bu tür rüyalarda tanrısal gücün ortaya çıktığına inanılırdı. M.Ö. 1000 yıllarında yazıldığı sanılan Hintlilerin Atharvaveda isimli rüya kitabı, çok sonraları Freud ve diğer araştırmacılar için de sürekli başvurulan bir kaynak olmuştur. Bu esere göre rüyalar “yarı uyanıklık, rüyasız uyku hali, rüya durumu ve Brahman tanrısıyla mistik bağlantının kurulduğu üst rüya hali” olmak üzere dört bölümden oluşmaktadır. Miladın başlarına doğru kim tarafından yazıldığı bilinmeyen ancak Kuzey Hindistan’da yazıldığı bilinen Kral Milinda’nın Soruları isimli bir belgede ise bir Hintli düşünüre göre rüya gören altı değişik insan tipi vardır. Bunlar:
Ateşli insanlar;
Çabuk öfkelenen (kolerik karakterli) insanlar;
Soğukkanlı (flegmatik karakterli) insanlar;
Tanrının etkisiyle rüya gören insanlar;
Kendi alışkanlıkları doğrultusunda rüya gören insanlar;
Bir kehanet olarak rüya gören insanlar.
Budist rüya deneyimine en kolay şekilde, Hindistan ve Tibet’in zengin ve çeşitli kutsal biyografileri aracılığıyla erişilebilmektedir. Rüyalar bu metinlerde büyük bir rol oynamaktadır. Hareketlerde dramatik değişiklikler yaratmakta, daha sonra gerçekleşen olayların kaçınılmazlığının üstünde durmakta ve rüyayı gören kişinin manevi ve maddi yaşamındaki önemli değişimleri hızlandırmaktadır. Budizm’de en meşhur rüya, Buda’nın doğumundan önce annesi Kraliçe Maya’nın gördüğü rüyadır. Rüyasında onun büyük bir insan olacağının söylenmesi, bu din taraftarlarının da rüyaya değer verdiklerini göstermektedir. Tarih arşivi Rüya’nın derinliklerine iniyor…

Babil ve Asur’da Rüya Olgusu

Bazı rüyaların dini anlamda bir yardımcı pozisyonunda olduğu da kabul edilmiştir. Çünkü rüyada bir vahyin alınma özelliği söz konusudur. Örneğin Eski Suriye’de kralların ve din adamlarının gördüğü kötü rüya ve ardından gerçekleşen olaylarla ilgili rüya kitabı da bulunmaktadır. M. Ö. 5000 yılında Babil ve Eski Suriye’de bir rüya geleneğine göre kim bir yerden başka bir yere uçtuğunu görürse, bu rüyayı mal ve mülkünü kaybedeceği şeklinde yorumlandığı ifade edilmektedir. Babil ve Asur medeniyetleri rüyalar konusunda biraz daha farklı inanışlara sahiptiler. Onlara göre Babil rüya tanrıçası Mamu, tüm kötü tesirli rüyaların etkilerinden kurtulabilmek için birebirdi. Ninova’da M.Ö. 669- 626 yılları arasında yaşamış olan Asur imparatoru Asurbanibal’in kitaplığında, rüya ile ilgili taş basması bazı eserler bulunmuştur. Bu eserlerde sadece rüyaların yorumları değil, kötü rüyalardan nasıl kaçınılacağı ve nasıl iyi rüyalar görülebileceği hakkında da bilgiler yer almaktadır. Ayrıca bu belgeler, rüyalar ve cinsellik ilişkisini ilk ortaya koyan toplumların Asur ve Babil uygarlıkları olduğunu ve olumsuz rüyaların etkilerinden korunmak için adak törenleri düzenlediklerini de göstermektedir. Asurbanibal’in kitaplığında farklı rüya kitapları bulunmuştur .

Eski Yunan’da Rüya Olgusu

Antik Yunan’da Stoacı filozoflar rüyaları; ruhtan, diğer ruhlardan ya da tanrıların kendilerinden gelen görüşler olarak kabul etmişlerdir. Bu geleneği izleyen insanlar bazen iyileştirici ya da geleceği gösterici düşler görebilmek amacıyla kutsal tapınaklara kapanmışlardır. Ayrıca Hipokrat, rüyaların ortaya çıkmamış fiziksel hastalıkların göstergesi olduğunu ileri sürmüştür .Eski Yunan, Roma ve Yahudi uygarlıkları; Asur ve Mısırlıların rüya yorumlama yöntemlerini biliyorlar ve kullanıyorlardı. Bu bölgede kurulan ilk felsefe ve din okullarında öğrencilere, ruhun beslenme için uyku sırasında bedenden çekildiği öğretiliyordu. Eski Yunanlılar tıpkı Mısırlılar gibi rüyaları için tapınaklar inşa ettiler, fiziksel hastalıkların iyileştirilmesinde ve dünyadan ayrılmış bulunan ruhlarla iletişimde rüyalardan yararlandılar. Eski Yunanlılara göre rüyalar üç türde gruplandırılıyordu :
Tanrıların veya ruhların kendilerini insanlara gösterdikleri rüyalar;
Sembolik tarzda görülen rüyalar;
Gelecekten haber verilen rüyalar.

Uyku Ve Rüya

Rüya gibi, bilimsel çalışmalar açısından oldukça soyut kalan ve bir o kadar da merak uyandıran bir konunun önce kavramsal çerçevesine bakılıp ardından da nasıl ve ne şekilde oluştuğu üzerinde durulması bizce konunun derinlemesine anlaşılmasını kolaylaştırıcı bir etkendir. Rüyaların tarihsel geçmişinin ardından, nasıl ve ne zaman oluştuğu bizler için önem taşımaktadır. Çünkü tüm insanlar rüya görmektedirler ve bu olay uyku sırasında olmaktadır. Bu nedenle önce kısa bir şekilde uykunun oluşumu üzerinde durulacak ardından rüyanın nasıl oluştuğu, hangi uyku evresinde tecrübe edildiği bilimsel deneyler ışığında açıklanacaktır. İnsanlar her gece uyur ve tam anlamıyla dünyayla bağlantısını keserler. Bilimsel, psikolojik ve fizyolojik bazı verilere rağmen hala uykunun temel amacı tam olarak bilinememektedir. 20. yüzyıla kadar uyku hakkında tek bilinen şey, hatırlanan rüyalardır. Şimdilerde ise, beyin hareketlerinin elektronik gözleminin gelişmesiyle birlikte belli bilgi ve buluşlara ulaşılmıştır. Yüzyıllar boyunca uykunun tek amacının fiziksel olarak vücudu dinlendirmek olduğu varsayılmıştır. Uykunun gün içindeki yorgunluktan dolayı ortaya çıktığı düşünülmüştür. Ancak kasların dinlenirken uykudaki kadar rahatladığı bilgisine ulaşılınca uykunun amacının sadece fiziksel dinlenme olmadığı anlaşılmıştır. Ayrıca uykudaki insanlardan alınan fotoğraflarda kasları çalıştırmak için gecede yirmi defa dönme, gerinme gibi hareketler yapılarak uyku sırasında tamamıyla hareketsiz olunmadığı ortaya çıkmıştır.
Bu araştırmalar sonucunda uykunun fiziksel dinlenmeden çok ruhsal dinlenmeye hizmet ettiği fark edilmiştir. Ancak beynin uyku sırasındaki tepkileri izlenince beynin tam anlamıyla kendini kapatmadığı ve çalışmaya devam ettiği gözlemlenmiştir. Bu nedenle uykunun ruhsal dinlenmeyi sağladığı tezi de sonlandırılmıştır. Uzay yolculukları sayesinde insanın kendini izole etmesi sonucunda uyku ihtiyacının azaldığı görülmüştür . Bu da demek oluyor ki insan ilişkileri ve dolayısıyla dış dünya ile olan bağlantı azalınca daha az uyuma gereksinimi doğmaktadır. İnsan yatınca önce bedeni ardından zihni gevşer ve uyur. Uyuyunca kalp atışları ve nefes yavaşlar, kan basıncı ve vücut ısısı düşer. Uyanıklık ve uyku arasındaki fark bilincin devre dışı kalmasıdır. Örneğin, sese ya da sorulan sorulara tepki gösterilmemesi gibi. Uyku uyanıklığın zıddı gibi görünmekle birlikte bu iki bilinç halinin ortak yanları çoktur. Uyku tamamıyla bir sükûnet ve istirahat hali değildir, bazıları uykuda yürür, konuşur. Uykuda olanlar çevreden tamamıyla kopuk da değildirler. Uyku plansız da değildir, bazı insanlar belli saatte kalkmak üzere uykuya dalar ve o saatte kalkarlar. İnsan hayatının 1/3’ü uykuda geçmekle birlikte uykunun işlevleri tam olarak anlaşılamamıştır. Son yıllarda yapılan araştırmalara göre uyku; dış dünyaya olan duyarlılığın ve farkında oluşun azaldığı bir durumda faaliyetsizlik halinin geri dönüşü sayılabilir. Uyku hali, anestezi veya ilaç, alkol alımına bağlı olarak veya hastalık sebebi ile ortaya çıkan komaya bağlı bilinçsizlik halinden; uyuyan kişinin uykudan kolaylıkla uyandırılması nedeniyle ayırt edilir. Aynı zamanda uyku, bilinçsizlik halinden uyku sırasında olan ve rüya şeklinde ifade edilen zihni faaliyet olgusu ile ayırt edilebilir.

Uyku uyanıklığın belli bir aşamasıdır. Örneğin anneler; çocuklarının en ufacık sesinde bile anında uyanırlar. Uykudayken insanların yataktan düşmemeleri de insanın uyurken belli sınırları algıladığını göstermektedir .Uykuyu anlamak için beyni anlamak gerekir. 1920’de nörolog Hans Berger tarafından milyonlarca beyin hücresinin faaliyetlerinden doğan elektrik akımları, Alfa ve Beta olmak üzere iki tür beyin dalgası kaydedilmiştir. 1953’te Kleitman Elektroansefalografi’yi (EEG) rüyaların görüldüğü anın tespitinde kullanmıştır. Uyanık olduğu halde gözleri kapalı birisinin beyni ritmik olarak saniyede 8-13 saykıllık dalgalar yayınlamaktadır. Daha sonrasında Delta, Teta, Mu, Gama, Verteks, Spike (tepe noktası) ve K dalgaları bulunmuştur. Bu dalgaların yorumu henüz netlik kazanmamıştır. 1960’lı yıllarda A, B, C, D, E ve F olmak üzere uykunun altı düzeyi olduğu anlaşılmıştır. A en hafif uyku hali ve F ise en derin uyku düzeyidir. Bu düzeylerle bağlantılı olmak üzere iki çeşit uyku vardır. Bunlar REM ( Rapid Eye Movement) – Hızlı Göz Hareketi Olan- ve NREM ( non REM) -Hızlı Göz Hareketi Olmayan- uyku olarak tanımlanmaktadır. Sessiz uyku olarak bilinen erken uyku NREM uykudur. NREM uykunun gece içinde birkaç düzeyi vardır. İlki 90 dakikadır ve bunu 10 dakikalık REM durumu takip eder. Gece içinde NREM ve REM birbirlerini takip ederler. Başlangıçta NREM durumları uzundur ancak gece ilerledikçe REM durumları uzamaktadır. REM durumu, yüz kasları ve ellerdeki hareketlerden anlaşılmaktadır. NREM durumda horlama varsa REM uykuda ses kesilir. Beden fiziksel baskıdaymış gibi kan basıncı ve kalp atışı REM uykuda artar. En önemlisi gözler, bir şeyi takip edercesine devamlı sağa sola hareket durumundadır. Denekler, REM uykusundayken uyandırıldıklarında rüya gördüklerini söylemişlerdir. Göz hareketleri en çok REM uykunun F düzeyinde artmaktadır. Görüntüsel rüyalar bu düzeyde görülmektedir. REM uykudayken rüya halindeki insanların uyandırıldıklarında agresif yapıda olmaları rüya görmek için uyunduğu sonucuna varılmasına neden olmuştur .
Çok az hatta hiç rüya görmediğini belirten denekler üzerinde yapılan araştırmada EEG ve REM traseleri ortaya çıktığı anda uyandırılınca rüya gördükleri tespit edilmiştir. Buradan ulaşılan sonuca göre herkes her gece çeşitli rüyalar görmektedir. Rüya görmemek diye bir şey söz konusu değildir, rüyaların hatırlanması veya hatırlanmaması söz konusudur . Rüyaların birçoğu, günlük hayatın bir parçası ya da ondan bir sahneyi ihtiva eden dertleri, heyecanları, sevinç ve istekleri içine alabilir. Rüyaların insana en hayret veren yönü çok kısa sürmeleri ve süratli hareket etmeleridir. Normalde günler sürecek bir olay rüyada saniyelerle ifade edilecek bir zaman dilimi içinde gerçekleşmiş gibi görülebilir. Rüya görmede etkili olan iki durumdan biri uykudan önce yaşanmış olan olaylar olabildiği gibi uykuya daldıktan sonra etkili olan olaylar da olabilir . Bu konuyla ilgilenen C. S. Hall, kendi öğrencilerinin yardımıyla, insanların rüyalarında genelde neleri gördüklerini merak etmiş ve on bin kişi üzerinde bir araştırma yapmıştır. Bu araştırmayı yaptığında Hiroşima’ya atom bombası atılmıştı. Onun beklentisi rüyalarda genelde bununla ilgili bulguların olmasıydı. Fakat bununla ilgili bulgular yoktu. Ayrıca kişiler kendi meslekleri ile ilgili rüyalar görmemişti . Görülen rüyalar günlük hayatta duygu ve davranışları uyaran olaylarla ilgiliydi. Bu araştırmaya göre; kişi rüyalarında en çok kendini sonra, aile fertlerinden birini görmektedir . Erkekler daha çok erkekleri, kadınlar ise kadın ve erkekleri eşit oranda görmektedir. Görülen yerlerin başında ev gelmekte, daha sonra herhangi bir yer, yol ve meydan gelmektedir. Bu araştırmada davranış olarak en az görülen, düşme ve uçma gibi davranışlar olmuştur. Duygusal yönden, zevk veren rüyaların zevk vermeyenlerden daha az olduğu tespit edilmiştir. On bin rüyanın yarısında bir cinsiyet hadisesinin geçtiği ve rüyaların üçte birinde bir renk motifinin bulunduğu belirlenmiştir. Rüyalardaki imajlarla ilgili olarak araştırmalar yapan Hacker, Calkins, Köhler; bu imajlarda; görmenin birinci derecede etkili olduğu, işitilenlerin ikinci derecede etkili olduğunu tespit etmişlerdir. Bu araştırmalara göre, dokunma ve davranışla ilgili imajların etkisi %5’ten daha düşüktür .
“Rüyanın hatırlanışını etkileyen faktörleri Cohen mümkün olabilecek  değişkenle ifade etmektedir. Bunlar; bastırma, ön plana gelme ve araya girmedir. Cohen bastırma hipotezini destekleyen bulgunun az miktarda olduğunu buna karşın ön plana gelme hipotezini kuvvetle destekleyen bulgular olduğunu öne sürmüştür. Kendisi rüyanın hatırlanması ile ilgili bir ön model ileri sürer, bu modelde uyku sırasında zihni olayları daha az veya daha çok ön plana taşıyan ve rüyaların hatırlanışı ile birlikte daha büyük veya daha küçük ölçüde araya girebilecek olan bireysel farklılıklar, uyku öncesi, uyku anı ve uyku sonrası gibi faktörler hesaba katılmaktadır.”

Rüya Türleri

Rüya ile ilgili yazılmış olan hemen hemen tüm kitaplarda çeşitli rüyaların varlığına yer verilmiştir. Bu nedenle birçok rüya türü karşımıza çıkmaktadır. Ancak bu çalışmada hepsine yer verilmesinin imkansız olacağı düşünülerek genel bir çerçevede ve hemen hemen herkes tarafından varlığı kabul edilmiş olan rüya türleri üzerinde durulacaktır.
Fizyolojik Kökenli Rüyalar: Uyurken vücudumuzdaki herhangi bir organımızın işleyişinde meydana gelen bir değişiklikten dolayı görülen rüyalardır. Örneğin midede meydana gelen bir ekşime, kan basıncında oluşan bir değişim bu tür rüyaların görülmesine neden olmaktadır. En fazla görülen rüya türlerinden biridir. Genellikle kâbusların görüldüğü rüyaların oluşumu bunlara bağlıdır. Midedeki bir ekşime, uyku sırasında midenin bir katilin bıçakla mideyi oymasına dönüşen bir his vererek böyle bir rüyanın ortaya çıkmasına neden olabilir. Başka bir örnek ise uykusu sırasında bir kimseye çiçek koklatılsa kendisini bir gül bahçesinde gördüğü bir rüya oluşabilir . Fizyolojik rüyalar, tamamen ruh ve madde ilişkisinden kaynaklanan canlılığın gerekliliğinden doğarlar. Bu tür rüyalar, kaynağı beden olan ve bedendeki değişimlerden etkilenen rüyalardır. İnsan bedeninde oluşan her türlü işlevin şuuraltıyla bir ilgisi vardır . İşlevlerdeki bir aksaklık, fizik bedenin dışına bir mesaj yolladığı gibi, şuur altına da bir mesaj yollar. Odanın penceresi açıktır ve uykuya dalarken sıcak olan hava sabaha karşı serinlemeye başlamıştır; o sırada kişi kendini ya birden soğuk ve karlı bir dağ başında bulduğu bir rüya görmeye başlar ya da o sırada bambaşka bir rüya görüyorken, o sahnenin içine birden karlar yağmaya başlar. Bu sırada beden, insanı uykunun derinliklerinde uyarmakta, normal duyularıyla odanın içindeki havanın buz gibi olduğunu fark edemeyen kişiye “üşüyorsun” mesajını iletmeye çalışmaktadır. Bu tür rüyalar özellikle ışık ve temas sonucu meydana gelirler. Örneğin uyku sırasında parmakla dürtülen kişi, bir kılıçla yaralandığını görebilir. Buradan duyu organlarının, uyurken bile tetikte oldukları sonucu ortaya çıkmaktadır. Diyelim ki, rüyada kolunu bir köpeğin ısırdığını gören kişi uyandığında elinin üzerine yatmış ve kolunun uyuşmuş olduğunu fark edebilir.

Rüya kişiyi başka türlü uyandıramadığı için mesajını bu şekilde vermektedir. Beden açısından şuurlu işlevle şuursuz işlevi ayırt etmek mümkün değildir bu nedenle durum değişiklikleri ile ilgili tüm mesajlar şuurun her iki bölgesine de yollanır. Aslında insanlar için fizik plana çıkan mesajlar kolayca algılanabilir. Örneğin, diş ağrısı, mide rahatsızlığı gibi durumlarda kişi doktora gider ve bunlara bir çare bulmaya çalışır . Ancak bazı mesajlar vardır ki, bunlar fizik plana ulaşmaz ama şuuraltına ulaşırlar. Nitekim henüz ağrılar veya diğer fizyolojik belirtiler ortaya çıkmadan, birçok rahatsızlıkların ve hastalıkların başlamış ve gizli gizli ilerlemiş olduğu; rüyalardaki sembollerin, uyarıların yorumuyla anlaşılabilmektedir. Bu mesajlar sembol haline dönüştüğünde çok farklı rüyalar görülebilir. Birçok psikolojik ekol çeşitli teorilerden yola çıkarak, şuuraltı sembolizminin insan bedeniyle olan ilişkisi konusunu ele alıp incelemektedir. Bütün duyu (işitme, tatma, koklama, dokunma, görme) organları ve de insanın kendi varlığı ve fonksiyonları hakkında sahip olduğu şüpheli izlenimlerin tamamı; rüyaların içine kendilerinden birçok sahneler eklerler. Rüya araştırmacılarına göre bu tür rüyalar, ağır hastalıklardan sonraki iyileşme süreçlerinde daha çok görülmektedirler. İnsanla ilgili her şeyde olduğu gibi burada da iç/ dış bütünleşmesi söz konusudur; dıştaki fizyolojik iyileşmeye eşlik eden iyilik ve sağlık duygusu içten gelmektedir . Yapılan araştırmalarda değişik biçimde yatmanın, koku ve su sesi gibi duyusal uyaranların rüyaları etkilediği meydana çıkarılmıştır. Kaliforniya Üniversitesi profesörlerinden Knight Dunlap’e göre gece üşüdüğü zaman insan kendini rüyada çıplak görmekte, düşme ve kayma rüyaları ise bedende bazı kasların büzülüp gevşemesinden ileri gelmektedir. L.H.W. Horton aynı şekilde rüyaların, duyusal izlenimlerin yanlış yorumlanmasından ileri geldiği kanısındadır. Kendisi, kulağındaki bir arızadan ötürü kafa içinde birtakım seslerden rahatsız olan bir kimsenin rüyasında sık sık gök gürültüleri ile uyanmasını, örnek olarak vermektedir. Bunun gibi, dişi ağrıyan bir öğrencinin rüyada kendisinin bir arkadaşı ile boks yaparak çenesine birkaç yumruk yediğini görmesini anlatmaktadır .
Psişik Kökenli (Ruhsal) Rüyalar: “Psişik kökenli rüyalar insanlara rehberlik eden, yol gösteren rehber varlıkların, insanlara yakın hamilerin yani koruyucu varlıkların etkilerinden kaynaklanan rüyalardır ve rüyaların neredeyse üçte birini oluşturmaktadır.”
Psişik kökenli (ruhsal) rüyaları, Sevda Yücesoy Uykudaki Bilgelik Rüyalar isimli kitabında beş bölümde incelemiştir. Rüya ile ilgili diğer kitaplarda da bu tür rüyalara rastlanmıştır ve aşağıdaki gibi bir inceleme ortaya konulmuştur . Bunlar :
a) Şuuraltı Kökenli Rüyalar: Bu tür rüyalara “yapıcı rüyalar” ya da“psikolojik rüyalar” da denilmektedir. Bunlar hislerin uyarılması, şuuraltı birikintileri ve içgüdüsel unsurlarla ilgili olan rüyalardır. Günlük yaşantıda deneyimlenen; bencillik, his, vicdan, inanç gibi çeşitli seviyelerdeki yeni oluşumlar veya yıkıntılar sebebiyle ortaya çıkarlar. Günlük hayattaki olayları, kişisel arzu ve tutkuları içeren bu rüyalarda, gün içinde yapılan tecrübelerin başarılı veya başarısız sonuçları imajlar halinde görülebilir. Karışık, kesik kesik ve genel olarak mantıksızdırlar. Bu rüyalarda, semboller arasında “çağrışıma” dayanan bir ilişki vardır . Günlük yaşantı içerisinde (ki, bu bir ya da birkaç günü veya birkaç ayı kapsayabilir), dikkat etmeyen bir şuur ile yaşanılan birçok olay şuur altına iner . Şuur altına inen bu mesajlar genellikle etik, yani bir bakıma ahlaki ve manevi değerleri olan kavramları, tartışmaları taşıyan bazı olaylardır. Bunlar; duygusal, ahlaki hatta siyasi yaşamdan kaynaklanan, bir bölümü cinsel yaşamdan gelen etik değerlerin hepsini içine alan birtakım iç mesajlardır. Bu mesajların indiği şuur altında kendimiz yani özümüz, şuur altımızı yöneten asıl benliğimiz tarafından yaratılan vicdani bir tartışma, bir mücadele, bir çalışma biçimi vardır. Bu kaynaktan da çok önemli rüyalar oluşur.
İnsanlar uyanık durumdayken birtakım sorunları kontrol etmez, onları düşünmez, vicdan azabı ya da pişmanlık duymazlar. İnsanların büyük bir çoğunluğu günlük yaşamında bunları bastırabilir ve göğüsleyebilir. Böyle durumlarda çeşitli gerekçelerle vicdan sesini dikkate bile almazlar, olayları mantığa uydurup, akli hale getirirler. Ancak mantığa uygun hale getirmiş olmalarına rağmen, şuuraltını yöneten asıl benlik bundan tatmin olmaz. Memnun olmadığı için şuuraltı daha derin bir muhasebeye girer. Vicdanın hiçbir şekilde engellenmediği şuuraltında, olaylar daha doğru değerlendirilir ve bilincin kontrolü iyice zayıfladığında, yani uyku sırasındayken bunlar sembollerle bürünüp rüya şeklinde insanlara ulaşırlar. Eğer insanın hayatı normal bir gidiş içindeyse telkin, fikir, imaj, arzu şeklinde şuuraltında korunan etkiler kişiyi zorlamaz ve rahatsız etmezler. Ancak yaşam koşulları (maddi ve manevi) kişinin standardını aşıp, düzensizlik ve şuur kontrolsüzlüğü artarsa, karmaşık ve enerjisi yoğun olan bu içerik; her yolla ortaya çıkmak ve görevini yerine getirmek ister. Bu durum kişide kompleksli davranışlar, nevrozlar, sürçmeler ve rahatsız hallerin yanı sıra ilhamlara, icatlara ve yetenek dışı eylemlere de sebep olabilir.
Bu karmaşık ve enerjisi yoğun içerik kendi eylemlerini, istek ve arzularını rüyalar şeklinde şuurumuza yansıtır. Hatta bu durumun bedensel rahatsızlıkları oluşum halindeyken ifade etme gücü de vardır. Bu tür rüyalar; anlaşılması güç, saçma ya da karışık sahne ve imajlar tarzında sembolleşebilirler. Şuuraltında pek çok birikim vardır. İnsan duygularını her zaman dışarıya yansıtamaz. Düşük duygusal yaşantıyı bir yandan şuuraltı birikimleri diğer yandan içgüdüsel dürtüler zorlar. Bu rüyalarda çıkan amaç ve bilgi, saklı ya da örtülü gibi görünür. Ancak bu rüyaları hafife almadan, anlatmak istediklerini sembolleriyle birlikte anlamaya çalışmak çok büyük faydalar sağlar. Şuuraltı rüyalarının kaynakları çok önemlidir. Asıl bunlar keşfedilip bulunmalıdır. Unutmamak gerekir ki, şuuraltı rüyalarının en önemli kaynaklarından biri; kişinin ben’i (egosu) ile vicdanı arasındaki çatışmalar süresince, daima egosunu destekleyen içgüdüsel eylemler, eğilimler ve arzulardır. Şuuraltı rüyaları ayrıca, insanın kendi kendine meydana getirdiği bir karşılaştırma sistemi olmaktadır. Yorumlanması sırasında en çok yanlışlığa düşülen rüyalar bu türdendir çünkü aslında bir vicdan muhasebesinin doğru sonucunu taşıyan bir şuuraltı rüyası, vicdan muhasebesine hiç girişme yanlısı olmayan egonun etkisi ve çarpıtması altında yorumlanabilir, bu durumda mesaj yanlış anlaşılmış olacaktır .

b) Astral Kökenli Rüyalar: Astral rüyalar, uyku süresince astral planda yaşanan ses ve görüntülerin görsel bir hatırlanışıdır. Bu plan ruhun bedenden geçici olarak ayrıldığı sırada şuurun uzandığı bir yerdir. Astral dünyayla ilişkili olan bu tip rüyalar, açıkça bilindiği gibi yanıltıcı parlaklıklara ve görüntülere sahip olabilirler. Bunlar bazen kişinin astral faaliyetlere katılımıyla ilgilidir, bazen de uyuyan kişinin, astral ortamda bulunan varlıkların yaptıkları işlere ve genel görünüme astral bir seyirci olarak katılırken elde ettiği izlenimlerin kaydından ibarettir. Bu tür rüyalar arasında ayrıca, uyanıkken yapılan ve daha sonra uyku saatleri sırasında astral planda da devam eden bazı faaliyetlerin fizik beyne kaydedilmesiyle oluşan rüyalar da vardır. Astral rüyalar kişiye doğrudan yapılmış bir yardım niteliği taşısa da yine de dikkatli bir biçimde ele alınmalıdır. Çünkü bu rüyalar hem yanıltıcı görüntülerden, hem de bu tür astral seyahatlerde karşılaşılan diğer varlıkların izlenimlerinden etkilenebilirler. Psişik safhadaki astral rüyaların farklı bir uzantısı olan telepatik geçişlerin asıl sebebi, bedensiz varlıklardır. Bu noktada bedenliler arasındaki telepatinin aksine bedensiz bir varlıkla bağlantıya geçildiği gözlemlenir. Geri ve uyumsuz bedensiz varlıkların, bedenli varlıklara yaptıkları etkiler sonucunda bu tür rüyalar oluşabilmektedir. Bu tarz rüyalarda kişiye obsede edici nitelikteki telkinler, imajlar ve duygular gönderilir. Rüya gören kişi bunları açıkça anlayamaz.
Şuur altına geçen etkiler, çeşitli sabit imajlara bürünerek, uyanık halde vizyonlar tarzında veya uyurken rüyalar şeklinde şuura çıkarlar. Yaydığı etkiler bakımından geri varlıklarla irtibat kurup bunun tezahürlerini, uykusunda düş olarak yaşayan kimseler için bu rüyalar aslında çok iyi uyarılardır. Fakat çoğu kimse bu konularda yeterince bilgili olmadığı için bunu anlayamaz. Kabul etmesi zor olsa bile geçerli olabilecek gerçek şudur: Genellikle günlük yaşamlarında düşük tesirli düşünce ve eylemler içinde olan kimseler, doğal olarak uykudayken de bu düşük tesirlerle rezonansa geçebilecek geri varlıkların titreşim bölgelerini aşamazlar. Bu durumda, negatif bir yaşamın rüyalarının pozitif olabileceğini düşünmek pek mantıklı olmayacaktır .
c) Haberci ve Eğitici Rüyalar: Haberci rüyaların duyu ötesi algı, yani altıncı his yeteneklerinden biri olduğu da söylenmektedir. Buna göre duyu ötesi algının daha çok değişmiş bilinçlilik durumlarında gerçekleştiğine inanılmaktadır. Değişmiş bilinçlilik durumu, zihnin günlük normal işleyişinden ve iradesinden farklı bir halde olmasıdır. Sinirsel gerilimler, uyku öncesi ve uyanmak üzereyken yaşanılan yarı bilinçlilik durumu, hipnoz ve en önemlisi hayal gücünün serbestçe kendisini gösterdiği rüyalarla kendini anlattığı uyku, değişmiş bilinçlilik durumlarıdır. Nasıl ki görme duyusunu kaybeden bir kişinin işitme duyusu gelişirse , beş duyunun çalışmadığı bilinç ve iradenin hükmünü kaybettiği dönemlerde, eğer varsa altıncı hissin devreye girmesi mantıklıdır. Altıncı his görüşünü paylaşanlar, haberci düşlerin tek ve kesin bir geleceği göstermeyip, ancak belki bir fiilin işlenmesi durumunda kişinin başına gelecek olayları simgelediğini düşünmektedirler .

Haberci rüyalar; henüz daha gerçekleşmemiş olan bir olayın rüyada görülmesidir. Gelecekten haber verme özelliği vardır. Bu nedenle bu tür rüyalara “kehanet rüyaları” da denir. Haberci rüyalar da, kendi içinde iki bölümde ele alınmaktadır. Birincisi, bedensiz varlıklar tarafından aktarılan bilgilerle görülen haberci rüyalardır. İkincisi ise, duyular dışı algılamalarla önceden bir olayın hissedilmesi ile görülen haberci rüyalar olmak üzere ender görülen rüya çeşitlerindendir . Haberci ve eğitici rüyalar; beden dışı yaşam ile asıl büyük, geniş ve yüce yaşam arasındaki ilişkilerden doğan rüyalardır. İnsan uykudayken spatyoma∗ geçişi sonucunda bazı bilgilere ulaşır. Çünkü uyku; öte aleme, ruh dünyasına açılan küçük bir penceredir. Rüyaların büyük bir bölümü insanlara buradan gelir. İşte bunlar haberci, uyarıcı, geçmişi ya da geleceği bildiren rüyalardır. Hepsine birden haberci ya da eğitici rüyalar da denilebilir. Haberci rüyalar birkaç amaç taşırlar. Bunlardan biri, ne durumda bulunduğunu insana göstermektir. Bir diğeri de, kişiye bu bilgiyi ya da bu kehaneti veren kaynağın şuur seviyesinin ne kadar kapsamlı olduğunu göstermektir. Bu tür ayrıntılı rüyalarla çok sık karşılaşılır ve zihinde ileride meydana gelebilecek olayları önceden bilme yönündeki çalışmasını işaret ederler; zaten insan şuurunun zaman ve mekana tabi olmayan yanı, şu anda oluşan ve gelecekte oluşacak olan olaylara ait etkileri meydana getirmektedir.
Gelecekte olacak bir olayı önceden görmek nasıl mümkün olabilir? Bu, en çok merak edilen bir durumdur. Yaşamı yöneten “kronoloji” denilen zaman olgusu, rüya yaşamı için geçerli değildir. İnsanlara geleceğe ait bir bilgi veriliyorsa, bu hiç yoktan ortaya çıkmış bir gelecek değildir. Eğer rüyalarda gelecekte olacak ama oluşmaları önlenebilecek olaylar gösteriliyorsa, aslında insanlara olağanüstü güzel bir bilgi verilmektedir. Bu bilgi “Bunlar senin atmış olduğun adımlardır ve seni işte buraya kadar getiriyor. Hiç kimseyi suçlaman gerekmez, çünkü bu işi yapan sensin. İşte yürüdün, şimdi buradan geçiyorsun. Az sonra de şuradan geçip gideceksin ama oradan değil de buradan da gitmeyi seçebilirsin” demektedir. Sebep-sonuç zincirinin küçük bir bölümü, rüyalarda kişilere gösterilir. Süreleri, uyanık durumda olunsa birçok saati alacak olan olayların rüyasını görmeye birkaç saniyenin yettiği bilinir. Rüyalarda zamanı belirleyen, bir saat kadranında iğnelerin yer değiştirme hızı değil, zihindeki algılamaların birbirini izleme hızıdır. İşte bu yüzden rüya zamanı saatlerle ölçülemez. Eğer rüyalardaki beş dakikalık durum, beş gün gerektirecek bir dizi olayı canlandırmaya yetiyorsa, zihnin rüya görürken uyanık duruma kıyasla düşünülemeyecek bir hızla çalıştığı görülmektedir. Haberci, bilgi verici ve insanın kendi iç muhasebesiyle ilgili rüyaları, fizyolojik rüyalar gibi kontrol etme imkânı yoktur.
Haberci rüyalar, varlığın belirli bir şuur seviyesinde zaman zaman irtibat kurabildiği “geçmiş hayat bilgisinin” etkisi altında görülen rüyalardır. Ayrıca kişinin ruhsal koruyucusu ve rehberi ile olan irtibatından da oluşabilirler. Bu rüyalar, Yüksek Ruhsal Yönetici Varlıklar tarafından yapılan özel ve genel etkiler sonucu ortaya çıkan rüyalardır. Bu rüyalar insanlara, ferdin şuurlu tatbikatlar sonucunda adeta birer mükâfat olarak verilirler. İnsan böylece geçmiş enkarnasyonlarında almış olduğu bilgiyi bu yaşamında tatbik edebilir hale gelir; bu bakımdan bu tip rüyalar hakiki güç ve bilgi kaynağı durumundadırlar. Eğitici rüyaların çok büyük bir bölümünden, belki % 98’inden, bir şey öğrenmiş olmanın, bir gerçeğe ulaşmanın lezzet ve tatminiyle uyanılır. Ama “Bu gerçek neydi? Bunu bana bir cümleyle anlatır mısınız?” diye sorulsa, anlatılmaz. Sadece ihtiyaç olan bir bilgiyi almış olmanın verdiği hazzı ve huzuru hissederiz . Bu durum bütün gün devam eder. İşte bu, eğitici rüyadır .
d) Kolektif Tesir Rüyaları: Jung’a göre kolektif bilinçdışı, tüm insanlığın mirasını, tarihten, tek tek toplumlardan ve ırklardan bağımsız olarak başlangıçtan beri süregelen ve evrensellik kazanmış durumlar karşısında gösterilen kalıpsal tepkileri içerir. Korku, tehlike, savaş, aşk, nefret, doğum, ölüm, aydınlık, karanlık gibi durumlar, bu tür içeriklerden bazılarıdır. Jung’a göre kişiliğin bu bölümü, yapısında barındırdığı olumlu-olumsuz güçler nedeniyle, içeriklerini sürekli çözen ve etkinliklerine göre sınıflandıran dinamik bir yapıdır. Durağanlıktan uzak kolektif bilinçdışının bu dinamik yapısı, üretici fonksiyonlarıyla insan üzerinde belirleyici etkiler icra ettiği için kendine özgü bir gerçeklik arz eder. Kolektif bilinçdışının içeriklerini “arketip”ler teşkil eder. Jung en genel anlamıyla kolektif bilinçdışını, insanın kişisel deneyimlerine dayanmayan ve bu nedenle kişisel deneyim ya da çabalar sonucunda oluşmayan; daha önce hiçbir şekilde bilinç alanına ulaşmamış, miras olarak devralınan insanlığın tümüne ait ortak öğelerin toplandığı psişik kısım olarak tanımlar.

Jung özellikle kolektif bilinçdışına ait içeriklerin beyin aracılığıyla  aktarıldığını iddia eder. Ona göre bu aktarım, beynin tüm insanlığa ait eski ve derin deneyimler tarafından biçimlendirilmesi sonucunda mümkün olabilmektedir. Kolektif bilinçdışı, bilinçten çok daha eski ve köklüdür. Arketipler, en genel anlamıyla zihinsel prototipler, biçimler ya da bilinçdışı tabiata ait imgeler olarak tanımlanabilirler. Bunlar, dünyanın hemen her yerinde kültürel yapıyı belirleyen ortak mitlerden, yaşantılardan ve bireyi her zaman etkileyen bilinçdışı kaynaklı ürünlerden oluşurlar. Diğer taraftan insanların, rüyalarında karşılaştıkları gerçek hayatta daha önce hiç tecrübe etmedikleri ve bilgi sahibi olamadıkları mitolojik imgeler, kolektif bilinçdışının mevcudiyetine dair başka bir delildir .
Kolektif tesir rüyaları, küçük farklılıklarla birçok kişi tarafından görülürler. Bu tür rüyalar, ortak bir tesir planının yardımlarını fertlere ulaştırmaktadırlar. Varlıklar idrak ve anlayışa ulaşmak için gösterdikleri çaba ve gayretlerle bir kademe meydana getirmişlerse bu yönde çalışan herkesin bağlı olduğu etki mekanizması, fertleri içine alan kolektif bir etki sahası ya da ortak bir etki alanı oluşturur. Bu ortak etki alanı, beden içindeki varlıkları topluca idare etmek ve onlara yardım etmek için kolektif tesir rüyalarını oluşturur. Bunun sonucunda kişiler birbirleriyle aynılık gösteren rüyalar görmeye başlarlar. Bu durum, sanki bir soru karşısında, özellikle zorlanma karşısında uzun süren çabalara rağmen hatırlanamayan bir şeyi rahatlıkla ifade etmek gibidir. Varlıksal seviyede, çaba ve gayretlerle hak edilen cevap, bu tür rüyalar sayesinde bir grup insana aynı anda ulaşır. Bazen de tekâmülün açık bilgi devrelerinde, ferdi tesirler genel tesirle birleşir ve kişisel akaşalarda∗ kayıtlı bilgiler; bir şuur sıçramasına sebep olacak biçimde kullanılır hale gelirler .
e) Üst Realite Rüyaları: Üst realite rüyaları insanların gelişim seviyeleriyle ilgili olmayıp, bir üst seviyenin yardım ve etkisiyle meydana gelmektedirler. Bu tip rüyalarda insan yaşayışına yön veren, kişiyi kendine çeken bilgi ve yardımlar mevcuttur. Örneğin; duygu realitesinde olan bir kişinin vicdan realitesinden etki aldığı düşünülürse, alınan bu etkiler şuurda imajinatif olarak şekillenecek ve o kişinin , bir üst realiteye geçişine hazırlık anlamında bilgiler almasını sağlayacaktır . Bu üstün sembolik düzeydeki rüyaların hem uyku sırasında hem de uyandıktan sonra kişi üzerindeki etkileri çok fazladır. Çoğunlukla üzerinden yıllar geçse de akıldaki parlaklıklarını hiç yitirmezler. Üst realite rüyalarında kişi içinde yaşadığı hal ile gelecekte alacağı durumun karşılaştırmasını görür veya sadece o andaki hal ortaya konulur ya da yalnızca gelecek anlatılır. Bu tip rüyalar çok semboliktir ve kendilerini kuvvetle belli ederler. Renkleri belirgin, ışık yoğundur .
Tipik Rüyalar: Rüya türlerinden biri de tipik rüyalardır. Tipik rüyalar , “ hemen herkesin benzer biçimde gördüğü ve herkes için aynı anlamı taşıması gereken belli sayıdaki rüyalardır. Tipik rüyalar aynı kaynaklardan doğmakta ve bu nedenle rüyaların kaynaklarına ışık tutmada özellikle iyi niteliklidirler.” Freud’a göre tipik rüyalar kendi arasında dört gruba ayrılmaktadır. Bunlar; çıplak olmaktan utanma rüyaları, düş görenin düşkün olduğu kişilerin ölmesi rüyaları, diğer tipik rüyalar ve sınav rüyalarıdır.
a) Çıplak Olmaktan Utanma Rüyaları: “Tipik rüyalardan biri, kendini çıplak görmektir. Bu tip rüyalarda, insan kendini kalabalık içinde çırılçıplak görür, hiç kimse onu fark etmediği halde hayrettir ki, büyük bir utanma hissi duyar. Bu tür rüyalar da bazen biraz değişebilir, örneğin kişi çıplak olacağına yer ve zaman ile uyumsuz giysiler kullanabilir.”  “Bu tür rüyalar, Freud’a göre utanma devrinin başlamadığı çocukluk çıplaklığına bir dönüş arzusunun ifadesidir.”
b) Düş Görenin Düşkün Olduğu Kişilerin Ölmesi Rüyaları: Tipik olarak betimlenebilecek bir başka rüya grubu bazı sevilen akrabaların örneğin bir ana babanın, bir erkek ya da kız kardeşin veya bir çocuğun ölümünü içerenlerdir. Bu tür düşlerin iki sınıfa ayırt edilmesi gerekir: Düş görenin acı duymadığı bu nedenle uyandığında duygusuzluğuna şaşırdığı düşler; düş görenin ölüm acısını derinlemesine duyduğu ve hatta uykusunda acı acı ağladığı düşler. Bunlardan ikincisi tipik sayılan düşler arasına girmektedir. Bu tip rüyaların kaynağında rüyayı gören insanlar, rüyasındaki ölen kişinin gerçekten ölümünü belli bir zaman diliminde istemiş olmasıdır; rüyayı gördüğü zamanda değil de hayatının bir döneminde rüyasında ölü olarak gördüğü insandan kurtulma duygusu yatar .  “Örneğin ablası tarafından kullanılan ve kontrol edilen küçük bir kız çocuk, ergin yaşta ablasının ölümünü rüyasında görebilir. Bu, onun, ablasının ölümünü arzu ediyor demek değildir; belki, ondan bir süre için kurtulması arzusu, ölüm şeklinde simgelenmiş olabilir. Eğer bilinç ötesi herhangi bir malzemeyi artık saklamak istemiyorsa, ölüm dahil, herhangi bir simgeyi serbestçe kullanabilir.
c) Diğer Tipik Rüyalar: Düş görenin hoş duygularla kendini havada uçarken ya da anksiyete duygularıyla düşerken gördüğü başka tür tipik rüyaları Freud, ruh çözümlemelerine dayandırmaktadır. Bu tür rüyalarda, aslında çocukluk döneminde yaşanılan oyunların, sekmelerin, hoplamaların bırakmış olduğu duygular tekrar yaşanmaktadır . Uçma temasını içeren düşler, insanın ruhunu kendinden emin ve yüce bir havayla donatır, insanı aşağılardan alıp yukarılara çıkarır, güçlüklerin yenilip üstünlük amacına ulaşılmasını basit ve kolay bir iş gibi gösterirler; dolayısıyla böyle bir düşü görenin uykuda bile içindeki hırsın elinden yakasını kurtaramayan cesur, ileriye bakan, gözleri yükseklerde biri olduğu söylenebilir. Düşte “İlerlemeli miyim, yoksa ilerlememeli miyim?” sorusu üzerinde durulur ve düşü gören gördüğü düşten “Yolumda hiçbir engel yoktur, ilerlemeliyim” yanıtını alır . Uykuya daldıktan hemen sonra düşme duygusu çok sık yaşanır. Bunun uyanıklık ile uyku arasındaki geçişle ilgili olduğu düşünülmektedir. Birden uyanınca hissedilen kaldırım kenarından kayma duygusu da benzer bir tecrübedir. Bu da bir rüya değildir aslında. Kol ve özellikle bacak kaslarının kasılmasından kaynaklanır. Buna miyoklonik kasılma denir. Kaldırım kenarından kayılırsa benzer bir spazm geçirilir.  “Düşme düşleri; güçlükleri kolları sıvayıp yenmekten çok ayakta kalma kaygısının ve yenilgi korkusunun insan ruhunu daha çok uğraştırdığını gösterir.”
d) Sınav Rüyaları: Rüya gören genellikle bir sınava girer ve uyandığında hala onun duygusal izlenimini taşır. İlginç olarak imtihan edilen kimsenin imtihan edildiği suje onun zayıf bir yanı değil, tam tersine kuvvetli olduğu bir konudur. Bu tür rüyalar iyi tahsil terbiye görmüş, akademik çalışma yapmış kişilerin yeni bir teşebbüs veya maceraya başlamalarından önce görülür .“Freud’a göre, okul çalışmalarının sonunda bitirme sınavlarına girmiş herkes, başarısız olduğu biçiminde anksiyete düşleri görür. Kötü davranışlar nedeniyle çocuklukta uğranılan cezalar silinmez anılar biçiminde kendilerini bu tür rüyalarda gösterirler. Okul dönemi bittikten sonra ana baba ya da öğretmen tarafından bu tür cezalar uygulanmaz. Gerçek yaşamda artık ne zaman kişi bir şeyleri yanlış yapsa ya da doğru dürüst yapmasa, ne zaman sorumluluğun yükünü duyumsasa bu tür düşleri sık sık görür.”  Pek çok insan sınavdan geçirildiğini görür düşünde. Bulundukları yaşta hala bir sınavdan geçmek zorunda kalmalarına ya da çoktan ilgilenmedikleri bir bilim dalında sınavdan geçirilmek istenmelerine kimi kez hayret ederler. Bazı insanlarda bu gibi düşlerin söylemek istediği şudur: “Sen karşılaştığın sorunları çözecek hazırlığa sahip değilsin!”. Bazı kimseler ise şöyle demek isterler: “Sen bu sınavı daha önce vermiştin, onu şimdi de başaracaksın!”. Aynı görüntülerin değişik insanların düşlerinde taşıdığı anlam hiç de birbirinin aynısı değildir. Her düşte öncelikle dikkat edilmesi gereken, düşün, düşü görenin ruhunda estirdiği hava ve düşü görenin yaşam üslubuyla ilişkisidir .

Halüsinatif Rüyalar : Eter, klorofor, lüminal, nembütal gibi sinir sisteminin belirli yerlerine veya doğrudan uyku merkezine etkili bazı uyuşturucu ilaçlar, bedene girdikleri zaman dozlarına göre uyku hali veya onun daha derini olan narkoz halini meydana getirirler. Bu tür ilaçlar uyku dozunda verildiklerinde kişi uyku ihtiyacı duyar ve uyur. Bu durumda normal bir uykuda olduğu gibi şiddetli uyarılarla uyandırılabilir ya da belirli bir süre uyuduktan sonra kişi kendi kendine uyanabilir. Bu sonuç, uykuyu düzenleyen mekanizmanın bedendeki maddelerin etkisi altında kaldığını göstermektedir. Ancak bu uyuma her zaman sadece ilacın dozuna değil, aynı zamanda alt şuurun, şuurun ve üst şuurun haline ve kararına da bağlıdır. Şuurla ilgili değişiklikler meydana getiren bir diğer grup ise keyif verici uyuşturuculardır. Esrar sarhoşluğunun patolojik rüyasında normal yaşamdaki uyku rüyasının özellikleri görülebilmektedir. Bu durumdaki bir kişi bir bardak suya bakarak, okyanusların rüyasını görebilir veya rüyasında kendisini kuş gibi hissedebilir .
Telepatik Rüyalar: Telepatik yolla başka biri tarafından oluşturulan ve sözcükler olmadan onunla haberleşmeyi sağlayan rüyalardır. İnsan aklının, uykudayken “görünmez, hissedilmez” ve kendi bilinçaltımız ya da başka birinin enerji alanları tarafından oluşturulan bazı uyaranlara açık olduğu saptanmıştır. Genellikle telepatik rüyalar, rüyayı görenin tanıdığı kişilerle ilgilidir. Bu tip rüyalar, kişinin o anda görüşmesi fiziksel olarak mümkün olmayan biriyle arada telefon kablosu varmışçasına iletişim kurmasını sağlar. Telepatik rüyayı yorumlamaktan ziyade neden görüldüğü üzerinde durulmalıdır . Telepatik rüyalar kişilerin diğer kişilerden aldığı etkilerle oluşan şaşırtıcı rüyalardır ve oldukça sık görülürler. Uyku sırasında kişinin içinde olduğu zaman ve mekânı aşan vibrasyonlara açık bir ekran oluşmuştur. Bu ekran üzerinde, insan varlığının sempatize olduğu planlardan etki ve ikazların gelmesi rüyalar kanalıyla olur. Önsezilerin bazıları da telepatiye dayanmaktadır. Birbirleriyle sempatize iki kişi düşünülürse birisinin ölümü diğeri tarafından algılanabilir. Sonrasında diğeri bunu rüya olarak da görebilir. Bu durum bir önsezi gibi görünse de aslında telepatik bir algılamaya dayanmaktadır. Bazen insan uzun süredir görmediği bir yakınını bir gece rüyasında görür . Ertesi gün ise o yakınını ya bizzat görür ya da kendisinden haber alır. Bu olay tesadüf olarak değerlendirilmemelidir. İnsan şuuru alıcı bir durumdadır . Burada bir fikir veya duygu aktarımı olduğu da açıktır. Yani telepatik bir irtibat söz konusudur. Sonuç olarak uyanıkken algılanabilinen telepatik etkenler uykudayken olursa telepatik rüyalar oluşur. Örneğin birbirini çok seven iki kişiden birinin yaydığı baskın tesirleri , diğeri uykusunda algılayabilir. Açık veya kapalı rüyalar görebilir. Düşünce ve imajlarla yayılan bu tesirler ilgilisini bulunca rüyaya dönüşür. Çoğu zaman kişiler diğer kişilerle oluşan sempatizasyona göre birbirinden etkilenir ve ruhsal durumunu birbirine yansıtır .

Yararlanılan Kaynaklar

Nilüfer Evginer, Psikolojik Ve Dini Bir Fenomen Olarak Rüya
Alfred Adler ,  İnsan Tabiatını Tanıma
Sibel Arkonaç ,Psikoloji Zihin Süreçleri Bilimi
Adil Asımgil , Gizemli Dünya
Doğan Cüceloğlu , İnsan ve Davranışı
Sigmund Freud , Günlük Yaşamın Psikopatolojisi
Sevda Yücesoy , Uykudaki Bilgelik Rüyalar
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Nilüfer Evginer’e aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Mustafa Kemal Atatürk Dönemi Din-Siyaset İlişkisi Ve Atatürk’ün Dine Bakışı

Atatürk ve Cumhuriyet

29 Ekim 1923’te Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nda yapılan bir düzenlemeyle Türkiye Devleti’nin hükümet şekli Cumhuriyet olarak kabul edilmiş ve böylece Cumhuriyet resmen ilân edilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal ve ilk Başbakanı da İsmet Paşa oldu. Cumhuriyetin kurulmasıyla, birbiri ardı sıra gelecek bir dizi reformun kapısı açılmış oluyordu : 1924’te halifelik kaldırıldı, Şer’iye ve Evkaf Vekâleti kaldırılarak yerine Diyanet İşleri Başkanlığı kuruldu, yine medreseler kaldırılarak bütün eğitim tek çatı altında toplandı; 1925’te şapka takmak zorunlu hâle geldi, tekke ve türbeler kapatıldı; 1928’de devletle din bağlılığını kuran madde Anayasa’dan kaldırıldı, Latin harfleri kabul edildi; 1932’de ezan Türkçeleştirildi; 1937’de laiklik ilkesi Anayasa’ya girdi… Cumhuriyet devrimi, Kemalist Devrim ya da Türk İnkılâbı olarak da isimlendirilen bu reformlar şu veya bu ölçüde din ile bağlantılıdır. Dolayısıyla Cumhuriyetin ilk yıllarında Türkiye’de din-siyaset ilişkileri bakımından bir değişimin yaşandığı açıktır. Şu bir realitedir ki Türk siyasi tarihinin en önemli aktörlerinden birisi olan Mustafa Kemal Atatürk söz konusu inkılâbın, devrimin önderidir. Reformlar temelde, Atatürk’ün fikir ve görüşlerinden beslenir. Reformların dinî mahiyeti dikkate alındığında ise Atatürk’ün dinle ilgili görüşleri önem kazanmaktadır. Onun din karşısındaki tutumu dinsiyaset ilişkileri açısından son derece önemlidir. Bu bağlamda söz konusu dönemde gerçekleştirilen reformların, inkılâpların, din politikalarının sağlıklı bir şekilde değerlendirilebilmesi için öncelikle Atatürk’ün din anlayışının kavranması gerekir.

Atatürk’ün Din Anlayışı

Atatürk’ün dinle ilgili kendi ağzından ve elinden kayıtlara geçmiş birçok veri olmasına rağmen, belki de bunların birbiriyle çelişmesinden dolayı, onun din anlayışını belirlemede birbirinden oldukça farklı görüşler ortaya çıkmıştır. Kimileri Atatürk’ün materyalist olduğu görüşündedirler ve bu çerçevede onun deist ya da ateist olduğuna, doğaüstü bir güç tanımadığına ve tabiatı ilah kabul ettiğine dair görüşler ortaya atılmıştır. Kimileri ise Atatürk’ün dinle ilgili konularda takiyye yaptığı görüşündedir. Bu kesimlere göre Atatürk, din konusunda gerçek düşüncelerini saklamış, hatta gerçek düşüncelerine aykırı görüşler ortaya atarak muhataplarını kandırmış; dinî değerleri kullanarak hedefine ulaşmış, sonra da dini ortadan kaldırmaya çalışmıştır. Atatürk’ün dine karşı olduğu yönündeki bu görüş daha yaygındır. Zira Atatürk’ün din karşıtı olduğu noktasında çoğu resmi, sol ve muhafazakâr kesimler hemfikirdir. Bir başka kesime göre ise Atatürk iyi bir din eğitimi almış, Allah’a ve İslâm dinine samimi bir kalple bağlı bulunan, Peygamber’e ve Kur’an’a inanan samimi bir Müslümandı. Atatürk, ne dini toplumsal hayattan çıkarmak istemiş ne de dinin özüne dokunmuştur. Bunlara göre Atatürk dinin değil; cehalet, bid’atlar, hurafeler ve din istismarcılarının karşısındaydı. O, Kur’an’ın özüne uygun Hz. Peygamber zamanındaki gerçek İslamiyet’in yanındaydı ve gerçek bir dindardı. Atatürk’le ilgili bu farklı görüşler, ister istemez, “Hangi Atatürk?” sorusunu gündeme getiriyor.
Genel olarak tarihe baktığımız zaman iki farklı Atatürk görüyoruz. Bunlar Cumhuriyet’ten öncesi ve sonrası veyahut asker ve siyasetçi Atatürk olarak ifade edilebilir. Öncesinde İslam’ı ve hilafeti müdafaa eden, söylemlerinde dinî terimleri sıkça kullanan bir “Atatürk” görmemize karşılık; sonrasında adeta hilafetin karşısına dikilmiş, İslam inancına aykırı ifadeler kullanan ve dinî söylemleri belli bir tarihten sonra önemli ölçüde azalan bir “Atatürk” görüyoruz. Atatürk’ün din konusundaki görüş ve düşünceleri dikkatle incelendiğinde, bu iki farklı “Atatürk”ü görmek mümkündür. Söz konusu farklılığı konusunda Akyol , Atatürk’ün İslamî terimleri kullanma sıklığını incelediği bir çalışmasında, tablolarla meseleyi izah etmeye çalışmıştır . Bu çalışmaya göre Atatürk, Nisan 1920-Ocak 1923 tarihleri arasında toplam 792 defa İslamî içerikli terminoloji kullanmıştır.

Perinçek’e göre de halifeliğin kaldırılmasından sonra Cumhuriyet yönetiminin söylemi değişmiştir. Artık bu dönemde dinsel ideolojiye daha önce verilen ödünlerin hiçbirine rastlanmaz; konuşmalarda Allah’ın adı anılmaz, İslamî inanca vurgu yapılmaz, dua edilmez. Böylece Kemalist Devrim, Fransız Devrimi’nin temsil ettiği evrensel ideolojik yatağına girerek, gerçek kişiliğini bulmuştur. Dolayısıyla Perinçek, Atatürk’ün İslamî inanca ilişkin 1924 öncesindeki sözlerine bakarak din konusundaki görüşlerinin açıklanamayacağını savunmaktadır. Kılıç’a göre ise Atatürk’ün dinî söylemlerindeki azalma din karşıtlığı olarak algılanmamalı; bu daha çok insan ontolojisi ve dönemin sosyokültürel ortamıyla ilgilidir. Zira insanlar daha çok aciz ve çaresiz kaldıkları zamanlarda dua ederlerken, rahatlık zamanlarında duanın keyfiyet ve kemiyetinde azalma görülür. Atatürk’ün din anlayışını ve din hakkındaki görüşlerini yansız bir şekilde tespit
edebilmek için, onun hakkındaki yorumlardan ziyade bizzat onun bu konudaki sözlerine ve yazılarına bakmak gerekir. Bunu yapmaya girişen birçok yazar onun din aleyhine herhangi
bir sözüne veya tavrına, özellikle İslâm dini aleyhinde herhangi bir ifadesine rastlanmadığını iddia etmektedirler. Ancak Atatürk’ün din konusundaki görüş ve düşünceleri dikkatli bir şekilde incelendiğinde bunun böyle olmadığı açıkça görülmektedir. Aşağıda Atatürk’ün din anlayışını, dinle ilgili görüş ve düşüncelerini ortaya koyabilecek birtakım sözlerine, konuşmalarına, demeçlerine, el yazılarına ve farklı şahsiyetlerin aktardığı hatıratlara -büyük oranda kronolojik olarak- yer verilmiştir. Şunu belirtmek gerekir ki Atatürk’ün din konusundaki açıklamaları yer yer sadeleştirilmekle birlikte onun kendine özgü üslubunun korunmasına özen gösterilmiştir.
” Sarık saran hafiyelerin din perdesi altındaki icraatı, menfaatten başka bir şey değildir. Din, şeriat, vatan ve millet onurunun hakiki gerekleri, Kur’an-ı Kerim’in hükümlerini ve onun hükümlerinin uygulanması olan anayasayı muhafaza etmektir. İşte bizim hareketimiz gibi. ”

4 Nisan 1909

31 Mart Vakası üzerine İstanbul halkı için Hareket Ordusu Kurmay Başkanı Mustafa Kemal tarafından hazırlanmış beyannameden:
Faziletli din heyeti başımızın tacı, yüceltilmeye ve saygıya değerdir. Fakat melanet sağlamak ve adi menfaat maksadıyla yalandan din kisvesine bürünerek Muhammed’in mübarek dinini karalayıp küçük düşürmekten çekinmeyerek bozgunculuğa kalkışan birtakım hafiyeler, menfaatçiler elbette şer-i kanunun gereklerine göre muamele görmekten kurtulamayacaklardır.

19 Nisan 1909

17 Ekim 1911’de Fuat Bulca’ya yazdığı mektupta “… Allah nasip ederse mücadele sahasında birleşiriz. Cenab-ı Hak takdir etmişse ahirette kavuşuruz” diyen Atatürk,
Temmuz 1915’te Madam Corinne’ye yazdığı mektupta şunları diyor:
Çok şükür askerlerim pek cesur ve düşmandan daha kuvvetlidirler. Bundan başka içsel inançları, çok defa ölüme sevk eden emirlerimi yerine getirmelerini çok kolaylaştırıyor. Hakikaten, onlara göre iki semavi netice mümkün: Gazi veya şehit olmak. Bu sonuncusu nedir, bilir misiniz? Dosdoğru cennete gitmek. Orada Allah’ın en güzel kadınları, hurileri onları karşılayacak ve ebediyen onların arzusuna tabi olacaklar. Yüce saadet. Görüyorsunuz ya Madam, benim insanlarım şehit olmayı ararken de budalaca davranmıyorlar. Peygamberimiz ne kadar bilgeymiş. İnsanların gerçek arzularını ne kadar biliyormuş. Bana gelince, çok yazık ki, bu inanmış insanların, Allah vergisi nitelikleri bende yok, ama bu nitelikleri desteklemeyi de hiç ihmal etmiyorum. Çok garip bulduğum bir şey var. Erkeklere huriler ve başka güzel eğlenceler vaat eden Hazreti Muhammed, kadınlar için hiçbir taahhüde girmiyor. Bu duruma göre ölümden sonra erkekler, cennetteki kadınlara sahip olarak hoş vakit geçirirlerken, kadınların dayanılmaz hale düşecekleri anlaşılıyor. Öyle değil mi? Gördüğünüz gibi Madam, dağdağalı ve kanlı bir yaşama alıştıktan sonra da insan, cennet ve cehennemden söz etmek ve hatta yüce Tanrı’yı bile eleştirmek için zaman bulabiliyor. Madam, eğer Tanrımızı bile eleştirerek günaha girmemi önlemek isterseniz, çarpışmalar dışında kalan zamanımızı, hangi meşgaleyle geçirebileceğim konusunda lütfen bana yol gösteriniz.

Temmuz 1915

Atatürk, 1918 Mart’ındaki bir konuşmasında Çanakkale Savaşı’nı kazandıran ruh hakkında şunları söylüyor:
Biz ferdi kahramanlık sahneleriyle meşgul olmuyoruz. Yalnız size Bombasırtı olayını anlatmadan geçemeyeceğim. Karşılıklı siperler arasında mesafeniz sekiz metre, yani ölüm muhakkak… Birinci siperdekiler, hiçbiri kurtulmamacasına hepsi düşüyor, ikincidekiler onların yerine gidiyor. Fakat ne kadar imrenilecek bir soğukkanlılık ve tevekkülle biliyor musunuz? Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini, en ufak bir duraksama bile göstermiyor; sarsılmak yok! Okuma bilenler ellerinde Kur’an’ı Kerim, cennete girmeye hazırlanıyorlar. Bilmeyenler şehadet çekerek yürüyorlar. Bu, Türk askerindeki ruh kuvvetini gösteren, hayret ve tebrik edilecek bir misaldir. Emin olmalısınız ki, Çanakkale muharebesini kazandıran, bu yüksek ruhtur. Irak Şeyhülmeşâyihi Uceymî Paşa Hazretlerine yazdığı mektubundan :
Bütün İslam Dünyasının iki gözbebeği olan Türk ve Arap milletlerinin dağınıklık yüzünden ayrı ayrı zaafa uğraması, Muhammed Ümmeti için şanlı bir halde buna karşı el ele vererek Muhammed Ümmetinin hürriyet ve bağımsızlığı uğrunda mücadele etmek bizler için Allah’ın emridir. Unsurların saflığını ve gelenekleri koruyarak Mukaddes Hilafet Makamı etrafında toplanarak kâfirlerin esaretinden yakamızı kurtarmaya yönelik mücadelenizde soylu kişiliğinizle beraber olduğumu arz ederim.

15 Haziran 1919

“Hükümdar Hazretlerinin Saray Dairesi Yüksek Başkâtipliği Aracılığıyla Padişah Hazretinin Katına” başlıklı telgraftan :
Yüce saltanat ve hilafet makamının ve soylu milletimizin hayatımın son noktasına kadar daima koruyucusu ve sadık bir ferdi gibi kalacağımı tam bir bağlılıkla arz ve temin
eylerim.
Kulları Mustafa Kemal

8-9 Temmuz 1919

Erzurum Kongresi’ni açarken ve kaparken yaptığı konuşmalardan:
En son olarak niyazım şudur ki, cenabı Vahibülâmâl Hazretleri, Habibi Ekrem’i hürmetine bu mübarek vatanına sahip ve müdafii ve Diyaneti Celilei Ahmediye’nin kıyamete kadar en sadık bekçisi olan asil milletimizi ve saltanat makamını ve yüce hilafeti korusun ve mukaddesatımızı düşünmekle mükellef olan heyetimizi muvaffak buyursun!..
Amin

23 Temmuz 1919

Bu kurtarıcı toplantımız sona ererken Cenabı Vahibülâmâl Hazretleri’nden yardım ve hidayet ve Peygamberi Zişanımızın ruhu pür fütuhundan feyiz ve şefaat niyazıyla vatan ve milletimize ve sonsuza kadar yaşayacak olan devletimize mesut akıbetler temenni ederim.

7 Ağustos 1919

Hükümet teşkilatı hakkındaki konuşmasından:
Saltanat makamı, aynı zamanda hilafet makamı olmak itibariyle Padişahımız, cumhuru İslamın da reisidir. Mücahedelerimizin birinci gayesi ise, saltanat ve hilafet makamlarının ayrılmasını hedefleyen düşmanlarımıza, milli iradenin buna müsait olmadığını göstermek ve bu mukaddes makamları yabancı esaretinden kurtararak, padişahın salahiyetini düşmanın tehdit ve zorlamasından uzak kılmaktır.

24 Nisan 1920

Hilafet ve saltanat’ın muhafaza edilmesi zaten birinci esasımızdır. Hakikaten, düşündüğümüz hakiki kurtuluşa ulaşmak için, arz ettiğim üzere hilafet ve saltanat makamına olan bağlılığımız ve o makamın bütün lüzumlu şartlarıyla muhafazası birinci esasımızdır. Bu, İslam dünyasının dayanağı olan, hakiki rabıtasını tesise birinci derecede vesile olan bu makamı ihmal etmek hiçbir vakitte akıl kârı değildir. Ve bunu bizden zorla almak mümkün değildir. Gayeye ulaşmak için, büyük ihtiyaç duyduğumuz kuvvetler, birinci derece İslam dünyasıdır.

25 Eylül 1920

Başkumandanlık Kanunu münasebetiyle yaptığı konuşmadan: Yüce Meclis’inizin ilk toplanma günlerinde kabul ettiği bir esas vardır ki, o esas milli ananelerimizi ve dini mukaddesatımızı tamamen saklı bulundurur. Şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da o esasa uygun hareket ederek mesut neticeye emniyetle
ulaşacağımıza şüphe yoktur. (İnşallah sesleri)

20 Temmuz 1922

Meclis’i Osmanlı tarihinde örneği görülmemiş bir İslami tezahüratla açan Mustafa Kemal’in, Milli Mücadele zaferi sonrasında, muzaffer Başkumandan olarak Ankara’ya
dönüşünde yaşananları M. Esat Bozkurt şöyle anlatıyor :
Mecliste müezzin beş vakit ezan okur, imam cemaatle namaz kıldırırdı. Dikkate değer ki, Kurtuluş Savaşları zaferle taçlandıktan sonra, Atatürk, Ankara’ya döndü. Meclis kapısı önünde resmi üniformasıyla bekleyen imam efendi Atatürk’ü durdurdu, ellerini kaldırdı, fakat dinî duaya başlar başlamaz, Atatürk hiddetle: “Burada böyle şeylere lüzum yoktur. Bunları camide yapabilirsiniz! Biz savaşı dua ile değil, Mehmetçiğin kanı ile kazandık!” dedi ve imamı kovdu.

2 Ekim 1922

Atatürk, saltanatın yıkılmasına dair karar münasebetiyle Meclis’te şunları söylüyor:
Ey arkadaşlar! Tanrı birdir, büyüktür. İlahi âdetlerin tecellilerine bakarak diyebiliriz ki, insanlar iki sınıfta, iki devirde mütalâa olunabilir. İlk devir, beşeriyetin çocukluk ve gençlik devridir. İkinci devir, beşeriyetin erginlik ve olgunluk devridir. İnsanlık birinci devirde tıpkı bir çocuk gibi, tıpkı bir genç gibi yakından ve maddî vasıtalarla kendisiyle meşgul olunmayı gerektirir. Allah, kullarının lâzım olan olgunlaşma noktasına erişinceye kadar içlerinden vasıtalarla dahi kullarıyla meşgul olmayı Tanrılığın gereklerinden saymıştır. Onlara Hazreti Âdem Aleyhisselâm’dan itibaren kaydedilmiş ve edilmemiş ve sayısız denecek kadar çok nebiler, peygamberler ve resuller göndermiştir. Fakat Peygamberimiz vasıtasıyla en son dini ve medenî hakikatleri verdikten sonra artık insanlıkla dolaylı olarak temasta bulunmaya lüzum görmemiştir. İnsanlığın idrak, aydınlanma ve olgunlaşma derecesi her kulun doğrudan doğruya, ilahi ilhamlar ile temas kabiliyetine vasıl olduğunu kabul buyurmuştur ve bu sebepledir ki, Cenabı Peygamber,peygamberlerin sonuncusu olmuştur ve kitabı, en mükemmel kitaptır.

1 Kasım 1922

Atatürk, Nutuk’ta, hilafet konusunda halkın şüphe ve endişesini gidermek için yaptığı açıklamalar kısmında İngiliz tarihçi Wells’in bir eserindeki “birleşik dünya devleti”
tezinden bahsettikten sonra kendi görüşünü şu şekilde ifade ediyor:
Efendiler, bütün insanlığın görgü, bilgi ve düşüncede yükselip olgunlaşması, Hristiyanlığı, Müslümanlığı, Budizmi bir yana bırakarak basitleştirilmiş ve herkes için anlaşılacak duruma getirilmiş saf ve lekesiz bir dünya dininin kurulması ve insanların, şimdiye kadar kavgalar, çirkeflikler, kaba istek ve iştahlar arasında bir sefalethanede yaşamakta olduklarını kabul ederek, bütün vücutları ve zekâları zehirleyen zararlı tohumları yok etmeye karar vermesi gibi şartların gerçekleşmesini gerektiren “birleşik bir dünya devleti” kurma hayalinin tatlı olduğunu inkâr edecek değiliz.
Atatürk, Ankara Orman Çiftliği’nde Asaf İlbay’ın “Paşam din hakkındaki düşüncelerinizi öğrenmek istiyorum” sözleri üzerine şunları söylüyor:
Din vardır ve lazımdır. Temeli çok sağlam bir dinimiz var. Malzemesi iyi; fakat bina uzun asırlardır ihmale uğramış. Harçlar döküldükçe yeni harç yapıp binayı
sağlamlaştırmak lüzumu duyulmamış. Aksine olarak, birçok yabancı unsur -tefsirler, hurafeler- binayı daha fazla hırpalamış. Bugün bu binaya dokunulamaz, tamir de edilmez.
Ancak zamanla çatlaklar derinleşecek ve sağlam temeller üzerinde yeni bir bina kurmak lüzumu hâsıl olacaktır.
Din, bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz, dine saygı gösteririz. Düşünce ve tefekküre muhalif değiliz. Biz sadece din işlerini, millet
ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyor; kasde ve fiile dayanan taassupkâr hareketlerden sakınıyoruz. Mürtecilere asla fırsat vermeyeceğiz.
Münir Hayri Egeli, Atatürk’ten Bilinmeyen Hatıralar adlı eserinde şu olayı naklediyor:
Atatürk için dinsiz diyenler oldu. Bunu bir moda imiş gibi yayanlar vardı. Onun lâik anlayışını dinsiz gibi göstermekte fayda bulanlar oldu. Halbuki, Atatürk yobaz
aleyhtarı idi. Size başımdan geçen bir vak’ayı naklederek başlayayım:
Bir gün Necip Ali O’na:
-Efendim, Münir Hayri namaz kılar, dedi.
En yakın bir dostumun beni bu şekilde takdim ettiğini gören beni sevmeyenler, şimdi kovulacağımı zannederek gülüştüler.
Atatürk’le aramızda şu konuşma geçti.
-Sahi mi?
-Evet Paşam.
-Niçin namaz kılıyorsun?
-Namaz kılınca içimde bir huzur ve sessizlik hissederim.
Atatürk demin gülenlere döndü:
-Batmak üzere bulunan bir gemide bulunsanız, her halde, yetiş Gazi, demezsiniz; Allah dersiniz. Bundan tabii ne olabilir.
Sonra bana döndü:
-Dünyadaki işlerine zarar getirmemek şartıyla namazını kıl ama, heykel yap, resim de.
Kendisine, 1923 yılında armağan olarak küçük boyda bir Kur’an gönderilmesi üzerine “Bence değerini takdire imkân olmayan bu hediyeyi, en derin ve hürmetkâr din duygularımla muhafaza edeceğim” diyerek teşekkür eden Atatürk, başka bir konuşmasında “Müslümanlık, aslında en geniş anlamıyla hoşgörülü ve çağdaş bir dindir” demiştir.
İzmir’de halk ile konuşmasından :
Bizim dinimiz, en makul ve en tabiî bir dindir. Ve ancak bundan dolayıdır ki son din olmuştur. Bir dinin tabiî olması için akla, fenne, ilme ve mantığa tetabuk etmesi (uyması) lâzımdır. Bizim dinimiz bunlara tamamen mutabıktır. İslam toplumsal hayatında, hiç kimsenin özel bir sınıf halinde mevcudiyetini muhafazaya hakkı yoktur. Kendilerinde böyle bir hak görenler, dinî hükümlere uygun harekette bulunmuş olmazlar. Bizde ruhbanlık yoktur, hepimiz eşitiz ve dinimizin hükümlerini eşit olarak öğrenmeye mecburuz. Her fert dinini, din duygusunu, imanını öğrenmek için bir yere muhtaçtır; orası da mekteptir.

31 Ocak 1923

İzmir’de halk ile konuşmasından:
Efendiler, değerli ulema! Çok iyi bilelim ki, bizim dinimizi bizden daha çok inceleyen onlardır. Bugün biliyoruz ki, Batı’da dinsizliği kendine meslek yapanlar vardır. Fakat bence, dinsizim diyen mutlaka dindardır. İnsan için dinsiz olmanın imkânı yoktur. Bu bahiste sizi daha çok yormak istemem. Yalnız bu sözü ne için söyledim, arz edeyim. Dinsiz kimse olamaz. Bu umumiyet içinde şu dinin veya bu dinin tercih edilmesi söz konusu olabilir. Bittabi biz, mensup olduğumuz dinin en çok isabetli ve en mükemmel olduğunu biliyoruz ve imanımız da vardır. Fakat bu imanı nurlandırmak lazım, temizlendirmek, güzelleştirmek lazımdır ki, hakikaten kuvvetli olabilsin. Yoksa imanı çok zayıf insanlardan sayılırız. O zaman bu milleti, bu memleketi yıkmak için çalışan Şükrü Hoca gibi olabiliriz.

2 Şubat 1923

Akhisar’daki konuşmasından:
İslam ehlinin uğradığı zulüm ve sefaletin elbette birçok müsebbipleri vardır. İslam âlemi dinî hakikat dairesinde Allah’ın emrini yapmış olsaydı, bu âkıbetlere maruz kalmazdı. Allah’ın emri çok çalışmaktır. İtiraf ederim ki, düşmanlarımız çok çalışıyor. Biz de onlardan ziyade çalışmaya mecburuz. Çalışmak demek, boşuna yorulmak, terlemek değildir. Zamanın icaplarına göre ilim ve fen ve her türlü medeni icatlardan azami derecede istifade etmek zaruridir. Hepimiz itirafa mecburuz ki, bu husustaki hatalarımız çok büyüktür. (…) Bizim dinimiz, milletimize hakir, miskin ve zelil [aşağı, alçalmış] olmayı tavsiye etmez. Aksine Allah da, Peygamber de insanların ve milletlerin değer ve şerefini muhafaza etmelerini emrediyor.

5 Şubat 1923

Balıkesir Zağnos Paşa Camii’nde okuduğu hutbeden:
Ey Millet! Allah birdir, şanı büyüktür. Allah’ın selameti, âtıfeti ve hayrı üzerinize olsun. Peygamberimiz efendimiz hazretleri, cenabı hak tarafından insanlara dinî hakikatleri tebliğe memur ve resul olmuştur. Kanunu esasisi, cümlemizce malûmdur ki, Kur’anı azimüşşandaki nusustur [husustur]. İnsanlara feyz ruhu vermiş olan dinimiz, son dindir. Ekmel [mükemmel, kusursuz] dindir. Çünkü dinimiz akla, mantığa ve hakikate tamamen uyuyor ve denk düşüyor. Eğer akla, mantığa ve hakikate uymamış olsaydı, bununla diğer tabii ilahî kanunlar arasında tezat olması icap ederdi. Çünkü bütün kâinatın kanunlarını yapan cenabı haktır.

7 Şubat 1923

Atatürk, Adana’da Türk Ocağı’nda esnaf ve sanatkârlara yaptığı hitabede şöyle diyor:
Muhterem sanatkârlar, aziz arkadaşlar, bizi yanlış yola sevk eden habisler bilirsiniz ki, çok kere din perdesine bürünmüşler, saf ve nezih halkımızı hep şeriat sözleriyle aldata gelmişlerdir. Tarihimizi okuyunuz, dinleyiniz… Görürsünüz ki milleti mahveden, esir eden, harap eden fenalıklar hep din kisvesi altındaki küfür ve melânetten gelmiştir. Onlar her türlü hareketi dinle karıştırırlar. Hâlbuki, elhamdülillah hepimiz Müslümanız, hepimiz dindarız; artık bizim dinin icaplarını öğrenmek için şundan bundan derse ve akıl hocalığına ihtiyacımız yoktur. Analarımızın, babalarımızın kucaklarında verdikleri dersler bile, bize dinimizin esaslarını anlatmaya kâfidirler. Buna rağmen hafta tatili dine aykırıdır gibi, hayırlı ve akla, dine uygun meseleler hakkında, sizi aldatmaya ve küçük düşürmeye çalışan habislere iltifat etmeyin. Milletimizin içinde hakiki ve ciddi ulema vardır. Milletimizin bu gibi ulemasıyla iftihar etmektedir. Onlar milletin emniyetine ve ümmetin itimadına mazhardırlar. Bu gibi ulemaya gidin. “Bu efendi bize böyle diyor, siz ne diyorsunuz?” deyiniz. Fakat genel olarak buna da ihtiyaç yoktur. Bilhassa bizim dinimiz için herkesin elinde bir miyar [ölçüt] vardır. Bu miyarla hangi şeyin bu dine uygun olup olmadığını kolayca takdir edebilirsiniz. Hangi şey ki akla, mantığa, halkın menfaatine uygundur, biliniz ki, o bizim dinimize de uygundur. Bir şey akıl ve mantığa, milletin menfaatine, İslam’ın menfaatine muvafıksa (uygunsa) kimseye sormayın. O şey dinidir. Eğer bizim dinimiz aklın, mantığın tetabuk ettiği bir din olmasaydı mükemmel olmazdı, ahir din olmazdı. (…) Büyük dinimiz çalışmayanın insanlıkla alakası olmadığını bildiriyor. Bazı kimseler asri olmayı kâfir olmak sayıyorlar. Asıl küfür, onların bu zannıdır. Bu yanlış tefsiri yapanların maksadı, İslamların kâfirlere esir olmasını istemek değil de nedir? Her sarıklıyı hoca sanmayın. Hoca olmak sarıkla değil, beyinledir.

16 Mart 1923

Konya gençleriyle konuşmasından:
İtiraf mecburiyetindeyiz ki, bütün İslâm âleminin cemiyat-ı içtimaiyesinde hep yanlış zihniyetler hüküm sürdüğü içindir ki, şarktan garbe kadar İslâm memleketleri düşmanların ayakları altında çiğnenmiş ve düşmanların zincir-i esaretine geçmiştir.
(…)
Her şeyden evvel şunu en temel bir dinî hakikat olarak bilelim ki, bizim dinimizde özel bir sınıf yoktur. Ruhbaniyeti reddeden bu din, tekelciliği kabul etmez. Mesela ulema; mutlaka aydınlatma vazifesi ulemaya ait olmadıktan başka, dinimiz de bunu katiyetle men eder. O halde biz diyemeyiz ki, bizde özel bir sınıf vardır, diğerleri dinen aydınlanma hakkından mahrumdur. Böyle kabul edersek kabahat bizde, bizim cahilliğimizdedir. Hoca olmak için, yani dinî hakikatleri halka telkin etmek için, mutlaka ilmi kisve şart değildir. Bizim ulvi dinimiz her müslim ve müslimeye ilmin araştırılmasını farz kılıyor ve her müslim ve müslime ümmeti aydınlatmak ile mükelleftir .

20 Mart 1923

Kâzım Karabekir’le konuşmasından: Dini ve ahlâkı olanlar aç kalmaya mahkûmdurlar…
(…)
Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkûmdurlar. Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Onun için önce din ve namus telâkkisini [anlayışını] kaldırmalıyız. Partiyi, bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz. Bu suretle kalkınma kolay ve çabuk olur.
(…)
Dinî ve ahlakî inkılâp yapmadan önce bir şey yapmak doğru değildir. Bunu da ancak bu prensibi kabul edebilecek genç unsurlarla yapabiliriz.

10 Temmuz 1923

Yine Kâzım Karabekir’le bir konuşmasında Kur’ân’ın Türkçeye tercümesi mevzusunda şöyle demiştir :
Evet, Karabekir; Arap oğlunun yavelerini [saçmalıklarını] Türk oğullarına öğretmek için Kur`ân`ı Türkçeye tercüme ettireceğim. Ve böylece de okutacağım. Ta ki, budalalık edip de aldanmakta devam etsinler [etmesinler]…

14 Ağustos 1923

Fransız gazeteci Maurice Pernot ile yapılan mülakattan:
Siyasetimizi dine aykırı olmak şöyle dursun, din bakımından eksik bile hissediyoruz. Türk Milleti daha dindar olmalıdır, yani bütün sadeliği ile dindar olmalıdır demek istiyorum. Dinime, bizzat hakikate nasıl inanıyorsam, buna da öyle inanıyorum. Şuura muhalif, terakkiye mani hiçbir şey ihtiva etmiyor. Hâlbuki Türkiye’ye istiklâlini veren, bu Asya milletinin içinde daha karışık, sun’i, itikadat-ı bâtıladan [batıl inanışlardan] ibaret bir din daha vardır. Fakat bu cahiller, bu âcizler sırası gelince, tenevvür edeceklerdir [aydınlanacaklardır]. Onlar ziyaya takarrüp edemezlerse [aydınlığa yaklaşamazlarsa] kendilerini mahv ve mahkûm etmişler demektir. Onları kurtaracağız.

29 Ekim 1923

Atatürk irtica hakkında şunları söylemiştir :
Unutulmamalıdır ki, milletin hâkimiyetini bir şahısta yahut mahdut eşhasın [az sayıda kişinin] elinde bulundurmakta menfaat bekleyen cahil ve gâfil insanlar vardır. Hükümdarlar, kendilerini mevhum bir kuvvetin mümessili tanırlar ve bundan zevk alırlar.
Fakat onların etrafındaki menfaatperestler bunu din kisvesine büründürerek bütün milleti iğfale [kandırmaya], idlâle [saptırmaya] çalışırlar. Nitekim şimdiye kadar çalışmışlardır. Nihayet milletin kulağı bu terennümat [güzel güzel anlatmalar] ile dolar ve o telkinâtı icab-ı din ve hakikat-ı mahz [halis gerçek] telâkki eder. Bu gibilere mürteci ve hareketlerine de irtica derler. Fetva veyahut şu ve bu gibi telkinâtla milleti irticaa sevk etmek isteyenlerin yeri zindan olacaktır. Kat’iyetle ve bilaperva söylerim ki, hâkimiyet-i millîyemizin bir zerresini şu veya bu suretle takyit etmek isteyenler en koyu mürtecidir. Öylelere karşı milletin yapacağı şey, onları parçalamaktır.

Şubat 1923

New-York Herald muhabirine hilâfet ve yabancı dinî müesseseler hakkında verilen demeçten:
Hilafetle beraber Türkiye’de mevcut olan Ortodoks ve Ermeni kiliseleri patrikhaneleri ile Musevi hahamhanelerinin ortadan kalkması lazımdır. Hilafet ve bu muhtelif patriklikler asırlardan beri ruhani salahiyet daireleri haricinde muazzam imtiyazlar topladılar. Halkın görüşüne dayanarak bahşedilen haklar haricinde imtiyazlar ile Cumhuriyet idaresinin tatbiki mümkün değildir. Mazide, bilhassa Abdülhamit’in hal’inden sonra Kanunu Esasi’mizi ve Meşrutiyet kanunlarımızı Batı’nın medeniyet makinesini örnek alarak değiştirmeye çok çalıştık. Fakat bu teşebbüsümüz neticesiz kaldı. Zira her adımda patrikhaneler ve hilafet gibi siyasi, dinî müesseselerin hukuku ile karşı karşıya geldik.

4 Mayıs 1924

Samsun öğretmenleriyle konuşmasından: Dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, hayat için, muvaffakiyetler için en hakiki mürşit ilimdir, fendir. İlim ve fennin haricinde yol gösterici aramak gaflettir, cehalettir, sapkınlıktır.
(…)
İstikamet yanlış ise ve koskoca bir millet emniyet ve itimat ettiği kitapları, mukaddes kitapları şahit göstererek rehber olduklarını iddia edenlerin sözlerine inanarak yürürse ve bu yürüyüş istikameti kendilerini mahv ve yok olmaya düşürürse, kabahat bu istikameti takip eden nezih, ahlaklı, fedakâr, rehberlerine itimat eden zavallı halktan ziyade, rehberlere ait değil midir?

22 Eylül 1924

Atatürk, 31 Ekim 1924’te, Cumhuriyetin birinci yıldönümü münasebetiyle yaptığı bir konuşmasında şöyle demiştir: “Artık Türkiye, din ve şeriat oyunlarına sahne olmaktan çok yüksektir. Bu gibi oyuncular varsa, kendilerine başka taraflarda sahne arasınlar.”
Kastamonu seyahatindeki bir konuşmasından:
Ölülerden yardım istemek medeni bir toplum için lekedir, ayıptır. Mevcut tarikatların gayesi, kendilerine tabi olan kimseleri dünyevi ve manevi olan hayatta sadece mazhar kılmaktan başka ne olabilir? Bugün ilmin, fennin, bütün kapsamıyla medeniyetin yaydığı ışık karşısında filan ve falan şeyhin yol göstericiliğiyle maddi ve manevi saadet arayacak kadar ilkel insanların Türkiye medeni camiasında mevcudiyetini asla kabul etmiyorum (şiddetli alkışlar). Efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, tarikatı medeniyedir (sürekli alkışlar). Medeniyetin emir ve talep ettiğini yapmak insan olmak için kâfidir. Rüesayı tarikat bu dediğim hakikati bütün vuzuhiyle idrak edecek ve kendilerinden derhal tekkelerini kapatacak, müritlerinin artık vasılı rüşt olduklarını elbette kabul edeceklerdir.

30 Ağustos 1925

Atatürk 1926’da, Hz. Muhammed hakkında şunları söylüyor: “O, Allah’ın birinci
ve en büyük kuludur. Onun izinde bugün milyonlarca insan yürüyor. Benim, senin adın
silinir, fakat sonsuza kadar O, ölümsüzdür.”
1928’de yayımlanan bir kitabında, Grace Ellison Atatürk’ün 1926-1927’de kendisine söylediklerini aktarıyor:
” Benim bir dinim yok ve bazen bütün dinlerin denizin dibini boylamasını istiyorum. Hükümetini ayakta tutmak için dini kullanmaya gerek duyanlar zayıf yöneticilerdir; âdeta
halkı bir kapana kıstırırlar. Benim halkım demokrasi ilkelerini, gerçeğin emirlerini ve bilimin öğretilerini öğrenecektir. Batıl inançlardan vazgeçilmelidir. İsteyen istediği gibi
ibadet edebilir. Herkes kendi vicdanının sesini dinler. Ama bu davranış ne sağduyulu mantıkla çelişmeli ne de başkalarının özgürlüğüne karşı çıkmasına yol açmalıdır.
İstanbul halkı temsilcileriyle konuşmasından:
Hissiyat ve vicdani anlayışları ilim ve fenle geliştirerek ve terbiye ederek toplumumuzun hakiki huzur ve saadetine çalışmak ulvi bir görüştür. Bu görüşü size, aziz
İstanbul halkına, sekiz sene evveline kadar içinde yedi evliya kuvvetinde bir heyula tasavvur ettirilmek istenilen bu sarayın içinde söylüyorum. Yalnız artık bu saray, Allah’ın
gölgelerinin değil, gölge olmayan, hakikat olan milletin sarayıdır. Ve ben burada milletin bir ferdi, bir misafiri olarak bulunmakla bahtiyarım.

1 Temmuz 1927

Atatürk’ün, Kemalizmin resmi tarih tezlerini içeren Türk Tarihinin Ana Hatları adlı kitabın ilk daktilo taslağına el yazısıyla yazdığı değişiklik ve eklerde, Allah’ın doğuşuyla ilgili yazdıklarında şöyle diyor (1930): “Masum ve cahil insanları, yüzlerce Allaha taptırmak, veya, Allahları, muayyen gruplarda toplamak ve en nihayet bir Allah kabul ettirmek, siyasetin doğurduğu neticelerdir.”

Atatürk’ün Hz. Muhammed ve İslamiyet’in doğuşu konusunda, Lise Tarih kitabı için eliyle yazdıklarından:
Muhammedin Peygamberlik vazifesinin nasıl başladığını izah etmek en nazik ve en müşkül meseledir. Muhammedin bir melek ile ve allah ile Hakikaten konuşmuş olduğu kanaatında bulunanlar olduğu gibi, Muhammedin, isteyerek böyle söylediğini de ileri sürenler olmuştur. Bu faziyeleri bir tarafa bırakmak ve meseleyi ilim ve mantık çerçevesi içinde mütalaa etmek daha doğru olur.
Kuranda öğrendiğimize göre, Muhammet hiç değişmeden yaşamış bir insan değildi; o da hayat ve Hadiselerin zaruri icapları karşısında adeta her gün değişmiştir. Muhammet, iptidai allahın resulüyüm diyerek ortaya çıkmamıştır; bunu düşünmemiştir. Bu düşünce, senelerce mücadele ettikten ve fikirlerini neşreyledikten sonra kendisinde hasıl olmuştur. Asıl meselenin Hal noktası şurdadır:
Bütün iptidai kavimlerde olduğu gibi Araplarda da, şairlerin akıl erdirmedikleri küvvetlerden ilham aldıklarına inanırlardı. Bu küvvetler Araplar için Cinler idi. Cinler, güya kâhinlere de kâyıptan haber vermek kûdretini ilham ederlerdi. Bu nevi itikatlar arabistanda her zaman o kadar canlı ve derin olmuştur ki Muhammet dahi cinlerin vücuduna samimi olarak inanmıştır. Hakikaten cinlerin şairlere şiir ilham ettiğine kani idi. Muhammedin İsa ve Musa dinlerine dair öğrendikleri de bu itikadını kuvvetlendirmiştir. İsaya atfolunan mucizelerin çoğu cinleri habis ruhlar gibi telakki etti. Ve onları şeytanlarla bir tuttu. Fakat Muhammet diğer taraftan tabiat fevkinde bir kuvvetin ilhamlarına maruz kaldığına inandı. Muhammet ilhamlarını cinlerden almadığını ve fakat cinlerden yüksek olan Allahtan aldığını söyler. Bu sebeple Kuran ayetlerinin manzum değil mensur olduğunu delil gösterir. Muhammet başlangıçta her halde şedit bir heyecana maruz oldu. Birtakım dini endişeler ve vicdani mülahazalarla samimi surette üzüldü. Muhammet namuskâr, samimi ve menfaat fikrinden arî olarak ortaya atıldı. Onun gayesi ırktaşlarının ahlak ve dinini ıslah etmekti. Muhammedin peygamberliğinin başlangıcına dair birçok eski rivayetler vardır. Bunlar artık efsanelere karışmıştır. Hakikatta peygamberin ilk söylediği Kuran ayetinin ne olduğu malûm ve belki de mazbut değildir. Kuran sureleri Muhammede açık semada peyda olmuş bir şimşek gibi günün birinde, birdenbire bir taraftan inmiş değillerdir. Muhammedin beyan ettiği sureler uzun bir devirde dini tefekkürlerinin mahsulü olmuştur. Muhammet bu surelere birçok çalıştıktan ve tedkikler yaptıktan sonra edebi bir şekil vermiştir. Mamafı kendisini tahrik eden batıni amilin yukarda söylediğimiz gibi tabiatın üstünde bir vücut olduğuna kani idi.
Muhammedi harekete geçiren bir amil samimi heycanlar olmuştur. Muhammet daha sonra irticalen dini hitabede bulunan bir vaiz oldu. Vaizlikten nebiliğe, nebiliktende nihayet allahın Resulü haline geçti. İçinde yaşadığı insanların manevi menfaati için ve büyük bir hakikat namına mücahedeye atılmış olan Muhammet, sonunda dini bir imparatorluğun mutlak reisi ve bütün dünyaya hâkim olmak iddiasını besliyen muharip bir dinin müessisi sıfatı ile ömrünü bitirdi. Bu iki netice münhasıran Muhammedin kendi manevi ve fikri kuvvetinin mahsulü idi. Muhammedin neşrettiği din, insanların kalplerinde derin bir ihtizaz uyandırdı. O ölüp gittiği halde on üç asır sonra hâlâ islamiyetin kalplerde ihtizaz husule getirmekte olduğu his olunuyor. Bu harikanın sebebini araştırırken yalnız Muhammedin şahsı üzerinde durmak kâfi değildir. Başka unsurları da nazarı dikkate almak lazımdır. O unsurlar, mevzuu bahs adamın faaliyet sahasını teşkil eden kavmin halleridir. Her halde içtimai heyet Muhammedin ilk telkinlerini batî bir tekamül ile tadil ve tevsi etmiştir.

Mart 1930

Dinin milletleşmeye, milli egemenliğe, özgürlüğe ve hoşgörüye karşıt rolü konusunda, Atatürk’ün Afet İnan imzasıyla yazdırdığı Vatandaş İçin Medenî Bilgiler kitabını hazırlarken eliyle yazdıklarından:
Din birliğinin de bir millet teşkilinde müessir olduğunu söyleyenler vardır. fakat biz, bizim gözümüz önündeki türk milleti tablosunda bunun aksini görmekteyiz. Türkler arapların dinini kabul etmeden evvel de büyük bir millet idi. arap dinini kabul ettikten sonra, bu din, ne arapların, ne aynı dinde bulunan acemlerin ve ne de mısırlıların vesairenin Türklerle birleşip bir millet teşkil etmelerine hiçbir tesir etmedi. bilakis, Türk milletinin milli rabıtalarını gevşetti; milli hislerini, milli heyecanını uyuşturdu. Bu pek tabii idi. Çünkü, Muhammedin kurduğu dinin gayesi, bütün milliyetlerin fevkinde şamil bir arap milliyeti siyasetine müncer oluyordu. Bu arap fikri, Ümmet kelimesi ile ifade olundu. Muhammedin dinini kabul edenler, kendilerini unutmağa, hayatlarını allah kelimesinin, her yerde yükseltilmesine hasretmeğe mecburdular. Bununla beraber, allaha kendi milli lisanında değil, allahın arap kavmine gönderdiği arapça kitapla ibadet ve münacatta bunacaktı. Arapça öğrenmedikçe, allaha ne dediğini bilmeyecekti. Bu vaziyet karşısında türk milleti bir çok asırlar, ne yaptığını, ne yapacağını bilmeksizin, adeta, bir kelimesinin manasını bilmediği halde Kuranı ezberlemekten beyni sulanmış hafızlara döndüler. Başlarına geçebilmiş olan haris serdarlar, Türk milletince, karışık, cahil hocalar ağziyle, ateş ve azap ile müdhiş bir muamma halinde kalan, dini, hırs ve siyasetlerine alet ittihaz ettiler. bir taraftan arapları zorla emirleri altına aldılar, bir taraftan avrupada, allah kelimesinin ilâsı parulası altında, hıristiyan milletlerini idareleri altına geçirdiler, fakat onların dinlerine ve milliyetlerine ilişmeyi düşünmediler.
Ne onları ümmet yaptılar, ne onlarla birleşerek bir kuvvetli millet yaptılar. Mısırda, belirsiz bir adamı halifedir diye yok ettiler, hırkasıdır diye bir palaspareyi, hilâfet alameti ve imtiyazı olarak altın sandıklara koydular, halife oldular. gâh şarka, gâh garba veya her tarafa birden saldıra saldıra Türk milletini allah için, peygamber için topraklarını, menfaatlerini, benliğini unutturacak, allaha mütevekkil kılacak derin bir gaflet ve yorgunluk beşiğinde uyuttular. Milli duyguyu boğan, fani dünyaya kıymet verdirmeyen, sefaletler, zaruretler, felaketler his olmaya başlayınca, asıl hakiki saadete öldükten sonra ahrette kavuşacağını vaat ve temin eden dinî akide ve dinî his, millet uyandığı zaman onun şu hakikati görmesine mani olmadı. Bu feci manzara karşısında kalanlara, kendilerinden evvel ölenlerin, ahretteki saadetlerini düşünerek veya bir an evvel ölüm niyaz ederek ahret hayatına kavuşmak telkin eden din hissi; dünyanın acısına duyulan tokatıyle derhal Türk milletinin vicdanındaki çadırını yıktı, davetlileri, türk düşmanları olan arap çöllerine gitti. Türk vicdanı umumisi, derhal, yüzlerce asırlık kudret ve küşayişiyle, büyük heycanlarla çarpıyordu. ne oldu? türkün milli hissi, artık ocağında ateşlenmişti. Artık türk, cenneti değil, eski, hakiki büyük türk cedlerinin mukaddes miraslarının, son türk ellerinin müdafaa ve muhafazasını düşünüyordu. işte, dinin, din hissinin türk milliyetinde bıraktığı hatıra. Türk milleti, milli hissi; dinî hisle değil fakat insanî hisle yan yana düşünmekten zevk alır, vicdanında, milli hissin yanında, insani hissin şerefli yerini daima muhafaza etmekle müftehirdir.
(…)
Hürriyet, insanın, düşündüğünü ve dilediğini mutlak olarak yapabilmesidir. Bu tarif, Hürriyet kelimesinin en geniş manasıdır. İnsanlar, bu manada, hürriyete hiçbir zaman sahip olmamışlardır ve olamazlar. Çünkü, malumdur ki, insan tabiatın mahlukudur. Tabiatın kendisi dahi, mutlak hür değildir; kâinatın kanunlarına tabidir. Bu sebeple insan ilk önce, tabiat içinde, tabiatın kanunlarına, şartlarına, sebeplerine, âmillerine bağlıdır.
(…)
Buraya kadar olan mütalaalarımızı, şöyle bir neticeye bağlayabiliriz: İnsan, evvela tabiatın esiri idi; sonra, buna, semadan kuvvet ve salahiyet alan birtakım adamlara esir olmak zam oldu. İnsan cemiyetleri büyüdükçe ve devlet haline geldikçe, fertler üzerindeki sıklet o kadar çoğaldı. Devletin başında bulunan adamın hakkı, hududsuz, kaydsız, şartsız mutlak bir kudret olarak kabul ediliyordu.
(…)
Tabiatın her şeyden büyük ve her şey olduğu anlaşıldıkça tabiatın çocuğu olan insan, kendinin de büyüklüğünü ve haysiyetini anlamaya başladı.
(…)
Türkiye Cumhuriyetinde, her reşit dinini intihapta hür olduğu gibi, muayyen bir dinin merasimi de serbesttir; yani âyin hürriyeti masundur. Tabiatile, ayinler asayiş ve umumi adaba mugayir olamaz; siyasi nümayiş şeklinde de yapılamaz. Mazide çok görülmüş olan bu gibi hallere, artık, Türkiye Cumhuriyeti asla tahammül edemez. Bir de, türkiye cumhuriyeti dahilinde bilumum tekkeler ve zaviyeler ve türbeler kanunla set edilmişlerdir. tarikatlar lağvolunmuştur. şeyhlik, dervişlik, çelebilik, halifelik, falcılık, büyücülük, türbedirlik v.s. memnudur. Çünkü bunlar irtica membaı ve cehalet tamgalarıdır. Türk milleti böyle müesseselere ve onların mensuplarına tahammül edemezdi ve etmedi.
(…)
Türkiye Cumhuriyetinde, herkes allaha istediği gibi ibadet eder. Hiç kimseye dinî fikirlerinden dolayı bir şey yapılmaz. Türk Cumhuriyetinin resmi dini yoktur. Türkiyede, bir kimsenin fikirlerini, zorla başkalarına kabul ettirmeye kalkışacak kimse yoktur ve buna müsaade edilmez. Artık samimi mutekitler, derin iman sahipleri, hürriyetin icaplarını öğrenmiş görünüyor.

Nisan 1930

Kılıç Ali’nin Atatürk’ün Hususiyetleri adlı eserindeki aktarımına göre Atatürk şöyle demiştir :
Din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletlerin devamına imkân yoktur. Yalnız şurası vardır ki, din, Allah ile kul arasındaki bağlılıktır. Mutaassıp İslâmcıların din simsarlığına müsaade edilmemelidir. Dinden maddi menfaat temin edenler, iğrenç kimselerdir. İşte biz, bu vaziyete muhalifiz ve buna müsaade etmiyoruz.

Aralık 1930

Atatürk, Hz. Muhammed’i yüksek kişiliğine yaraşır şekilde belirtemeyen bir eser hakkında şunları söylemiştir:
Muhammed’i bana, cezbeye tutulmuş sönük bir derviş gibi tanıttırmak gayretine kapılan bu gibi cahil adamlar, onun yüksek şahsiyetini ve başarılarını asla kavrayamamışlardır. Anlamaktan da çok uzak görünüyorlar. Cezbeye tutulmuş bir derviş, Uhud Muharebesi’nde en büyük bir komutanın yapabileceği bir plânı nasıl düşünür ve tatbik edebilir.
Tarih, hakikatleri çarpıtan bir sanat değil, belirten bir ilim olmalıdır. Bu küçük harpte bile askerî dehası kadar siyasi görüşüyle de yükselen bir insanı, cezbeli bir derviş
gibi tasvire yeltenen cahil serseriler, bizim tarih mesaimize katılamazlar. Muhammed bu harp sonunda çevresindekilerin direnmelerini yenerek ve kendisinin yaralı olmasına
bakmayarak, galip düşmanı takibe kalkışmamış olsaydı, bugün yeryüzünde Müslümanlık diye bir varlık görülemezdi!

Aralık 1930

Afet İnan, “İnsanların nereden ve nasıl geldikleri hakkında, beşeriyetin bugünkü umumi telakkisine yaraşabilecek esas ne olabilir?” sorusuna, Atatürk’ün şu cevabı verdiğini aktarmıştır:
Malumdur ki umumiyetle hayat hakkında bugün kabule şayan görülen nazariye [kuram] şudur: Hayat, herhangi bir tabiat harici amilin [doğa dışı etkenin] müdahalesi olmaksızın dünya üzerinde tabii ve zaruri, bir kimya ve fizik seyri neticesidir. Hayat sıcak, güneşli, sığ, bataklıkta başladı. Oradan sahillere ve denizlerden tekrar karalara geçti. İlk hayvan denizlerde balık ve karalarda muhtelif kemikli mahlûklar oldu; bunlar muhtelif uzun devirlerde şekilden şekle tekâmül ettiler [evrimleştiler]. Şimdi insanların nereden ve nasıl geldiği hakkındaki nokta-i nazarı tespit edelim: İnsanlar sularda kaynaşıp çırpınan bir mevcuttan bugünkü şekline geldi. İnsanın bugünkü yüksek zekâ, idrak ve kudreti milyonlarca ve milyonlarca nesilden geçerek hazırlandı. Artık insan, bugün, tabiatın nihayetsiz [sonsuz] büyüklüğüne ve tabiat içinde kendi nevinin [türünün] mukadderatına [kaderine] gittikçe büyüyen bir irade ve şuur ile
bakıyor.

Ağustos 1930

Mustafa Kemal yine yaradılış ve evrim hakkında şunları söylemiştir: “İnsanlar, sürfeler [kurtçuklar] gibi sulardan çıktıkları için önce, ilk ceddimiz balıktır. İşler daha ilerledikçe o insanlar, primat [maymun] zümresinden türediler; biz maymunuz, düşüncelerimiz insandır!” Mustafa Kemal’in Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti Yüksek Başkanlığı’na yazdığı mektuptan:
[Mektubumuza açıklamadır]
Mektubumuzda heyetinizin gözlemine çok şeyler arz olunduğunu zannederim. Bu görüşleri içeren mektup yazılıp zarfa konulduktan sonra çok önemli olduğu düşüncemizde
bir defa beliren noktaları dikkatinize sunmayı önemli gördük. Son senelerde İstanbul’da yayınlanan gazetelerde Roman diye okuduğumuz bazı tarihi eserler vardır ki, bunlar şüphesiz yüksek heyetinizin gözleminden kaçmış değillerdir; Bu roman sayfaları bence gerçek tarih belgelerinin yorumudur; bu roman sayfalarında görülen şeyler yaklaşık şöyle
açıklanabilir. Arabistan yarımadasının kumsal çöllerinden; “Ikre, Bismi, Rabbi” safsatasını esas tutmuş olan Araplar, uygar dünyada, bilhassa Türk zengin uygar bölgelerinde bu ilkel
ve cahiliyet devrinin simgesi olan ilkeye dayanarak yapmadıkları tahrifat kalmamıştır. Bu zihniyetle hareket edenler İslam’dan önce evrensel Türk uygarlığının bütün belgelerini
imha etmekte engel görmediler. Yazacağınız İslam tarihinin de bu doğrultuda toplayabileceğiniz belgelere dayanarak açıklanmasını önemli görürüm.

16/17 Ağustos 1931

Enver Behnan Şapolyo’nun aktarımıyla Atatürk’ün Allah’ın ortaya çıkışı hususundaki sözlerinden:
İnsanlar ilk devirlerinde pek âcizdi. Kendilerini koruyamıyorlar, hiçbir olayın da sebebini bilmiyorlardı. Kendilerini koruyacak bir kuvvet aradılar. Sonunda insanlık,
vicdanında bir kuvvet yarattı. O da işte “Allah”tır. Her şeyi ondan beklediler, ondan istediler. Hastalıktan, felaketten korunmayı hep Allahlarından istediler. Fakat modern
çağlarda, insan, her şeyi Allah’tan beklemedi. Ancak toplumdan bekledi. Her şeyin koruyucusu insan toplumudur. Bu sebeple topluma önem vermek, onu kuvvetlendirmek ve
yaşatmak lazımdır. Bunun, için her türlü gelişme, huzur ve güven kaynağı toplumdur.

Ocak 1932

Kılıç Ali’nin aktarımıyla Atatürk din ve hilafet konusunda şöyle diyor: Din ile hilafeti birbirinden ayırt etmek lazımdır. Birincisi ne kadar faydalı ise, ikincisi o kadar lüzumsuz bir hal almıştır. Hilafeti kaldırdığımız günden bugüne kadar kimsenin buna sahip çıkmaması, Müslüman dünyasının halifesiz de yürüyeceğine ve yürümekte olduğuna en güzel misal değil midir?

1932

ABD Büyükelçisi Charles H. Sherrill, raporunda Atatürk’ün din üzerine anlattıklarını şöyle aktarıyor: Kendisinin bir agnostik olduğuna dair genelde kabul görmüş kanaati tamamen reddediyor, ancak dininin sadece kâinatın mucidi ve hâkimi tek Tanrı’nın varlığına inanmaktan öteye gitmediğini söylüyor. Bundan başka inanlığın böyle bir Tanrı inancına ihtiyacı olduğuna inanıyor. Buna bazı bakımdan dualar şeklinde bu Tanrı’ya başvurmanın insanlık için iyi olduğunu da ilave etti.
(…)
Daha sonra genel ve biraz da şaşırtıcı bir beyanda bulunarak Türk halkının gerçekte hiçbir şekilde dindar olmadığını, hâlâ camilere giden az sayıda insanın alışkanlıktan veya duaların dokunaklı icrasının cezbine kapıldıklarından camiye gittiklerini ileri sürdü. Bu beyanatlarını bitirdiğinde şimdilik ortaöğretimde ve aynı zamanda üniversitenin dar ilahiyat bölümünde üç büyük din hakkında verilen tarihi eğitimden daha fazlasını öğretmeye inanmadığı açıktı. Ancak Sovyetler’in dini tamamen lağvetme fikriyle kesinlikle mutabık değil. Belli başlı camilerin hükümet tarafından itinayla muhafaza edilmeleri ve tahsis edildikleri asli amaçlar için kullanılmaları gerektiği hususunda ısrarlı. Üç büyük dinin ahlak öğretilerinin hepsine inanıyor; ancak dinden ziyade ahlak olarak.

17 Mart 1933

Havacılık hakkındaki konuşmasından:
Bizim dünyamız –bilirsiniz- topraktan, sudan ve havadan unulmuştur. Hayatın da,
esas unsurları, bunlar değil midir?
Bu unsurlardan birinin eksikliği, yalnız eksikliği değil, sadece, bozukluğu, hayatı
imkansız kılar.
(…)
Natür [tabiat] insanları türetti, onları kendine taptırdı da. Ancak, insanların dünyada, yaşayabilmeleri için, onların tabiata egemenliğini de şart kıldı. Tabiata egemen olmasını bilemeyen yaratıklar, varlıklarını koruyamamışlardır. Tabiat onları, kendi unsurları içinde ezmekten, boğmaktan, yok etmekten ve ettirmekten cuda çekinmemiştir.

3 Mayıs 1935

Afet İnan, Atatürk’ün bilim üzerine düşüncüleri bahsinde şunları aktarıyor: Atatürk, “Akıl ve mantığın halletmeyeceği mesele yoktur” derdi. Ancak, O, aklın rehberinin bilgi, bilim olduğunu da yine kabul etmişti.
(…)
Atatürk, kendi yetiştiği devrin pozitif bilimlerini mesleki uzmanlığı bakımından bellediği zaman, berrak ve müspet bir görüşe sahip olabildiğini ve herhangi bir meseleyi matematiksel bir kesinlikle çözmeyi hedef tuttuğunu söylerdi. Romanya Dışişleri Bakanı Antonescu ile konuşmasından: Vaktiyle kitaplar karıştırdım. Hayat hakkında filozofların ne dediklerini anlamak
istedim. Bir kısmı her şeyi kara görüyordu. “Mademki hiçiz ve sıfıra varacağız, dünyadaki geçici ömür esnasında neşe ve saadete yer bulunmaz” diyorlardı.
Başka kitaplar okudum. Bunları daha akıllı adamlar yazmışlardı. Diyorlardı ki, “Mademki sonu nasıl olsa sıfırdır, bari yaşadığımız müddetçe şen ve şatır olalım”.
Ben kendi karakterim itibariyle ikinci hayat telâkkisini tercih ediyorum, fakat şu kayıtlar içinde:
Bütün insanlığın varlığını kendi şahıslarında gören adamlar bedbahttırlar. Besbelli ki o adam fert sıfatile mahvolacaktır. Herhangi bir şahsın, yaşadıkça memnun ve mesut
olması için lazım gelen şey, kendisi için değil, kendisinden sonra gelecekler için çalışmaktır. Makul bir adam, ancak bu suretle hareket edebilir. Hayatta tam zevk ve saadet, ancak gelecek nesillerin şerefi, varlığı, saadeti için çalışmakta bulunabilir.

17 Mart 1937

Ve son olarak Atatürk, Türkiye Büyük Millet Meclisinin Beşinci Dönem Üçüncü Yasama Yılını Açış Konuşmasında şöyle demiştir:
Dünyaca malûm olmuştur ki, bizim devlet idaresindeki ana programımız, Cumhuriyet Halk Partisi programıdır. Bunun kapsadığı prensipler, idarede ve siyasette bizi aydınlatıcı ana hatlardır. Fakat bu prensipleri, gökten indiği sanılan kitapların doğmalariyle asla bir tutmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz.
Bizim yolumuzu çizen, içinde yaşadığımız yurt; bağrından çıktığımız Türk milleti ve bir de, milletler tarihinin bin bir facia ve ıztırap kaydeden yapraklarından çıkardığımız neticelerdir.

1 Kasım 1937

Görüldüğü gibi M. Kemal Atatürk’ün dinî söylemleri Cumhuriyet’ten önce ve sonra farklılık arz etmektedir. Bilhassa halifeliğin kaldırılması bu farklılığın bir dönüm noktasını teşkil eder. Zira halifeliğin kaldırıldığı 1924 Martından önce M. Kemal Atatürk adeta bir Şeyhülislam edasıyla İslam’ı ve hilafeti müdafaa ve muhafaza etmiş, söylemlerinde dinî unsurlara çokça başvurmuş, İslam dinine, Allah’ın birliğine ve Hz. Muhammed’in Allah’ın resulü olduğuna inancını belirtmiştir. Ancak bu tarihten sonra Atatürk, hilafeti adeta düşman bellemiş, dinî söylemleri önemli ölçüde azalmış, hatta İslam inancına aykırı ifadeler kullanmıştır. Kuşkusuz bu tarihten sonra da dine ilişkin birtakım olumlu görüşlerine rastlamak mümkündür; ancak bunların sayısı önceki döneme nazaran oldukça sınırlıdır. Ayrıca bu tarihten evvelki demeçlerin, bilhassa Milli Mücadele yıllarında, muhafazakâr halkın desteğini sağlamak için verilmiş olduğu da kabul edilirse, nasıl hilafete dair 1924 öncesindeki olumlu görüşlerine bakılarak Atatürk’ün hilafetçi olduğu söylenemezse, aynı şekilde bu tarihten önceki dine dair olumlu görüşlerine bakılarak dindar olduğu da söylenemez.
Atatürk, her ne kadar, Batı’ya karşı girişilen bir mücadelenin liderliğini üstlenmiş olsa da Batı karşıtı değildir. Nitekim zaferden sonra Batı’ya yönelmiş ve Batı’nın
pozitivist, materyalist, evrimci dünya görüşünden etkilenmiştir. Atatürk’ün yukarıda yer verilen sözlerinden alıntılanan şu örnek ifadeler bu görüşün delilleri niteliğindedir:
“Dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, hayat için, muvaffakiyetler için en hakiki mürşit ilimdir, fendir. İlim ve fennin haricinde yol gösterici aramak gaflettir, cehalettir, sapkınlıktır.”; “Akıl ve mantığın halletmeyeceği mesele yoktur”; “insan tabiatın mahlukudur.”; “Natür [tabiat] insanları türetti, onları kendine taptırdı da.”; “Tabiatın herşeyden büyük ve her şey olduğu anlaşıldıkça tabiatın çocuğu olan insan…”; “Hayat, herhangi bir tabiat harici amilin [doğa dışı etkenin] müdahalesi olmaksızın dünya üzerinde tabii ve zaruri, bir kimya ve fizik seyri neticesidir.”; “İnsanlar, sürfeler [kurtçuklar] gibi sulardan çıktıkları için önce, ilk ceddimiz balıktır. İşler daha ilerledikçe o insanlar, primat [maymun] zümresinden türediler; biz maymunuz, düşüncelerimiz insandır!”
Doğaüstü bir gücü kabul etmeyen bu dünya görüşü İslam inancına açık bir şekilde aykırılık teşkil eder. Zira Kur’an-ı Kerim’de Allah’ın varlığına, birliğine, “her şeyi yaratan” olduğuna ve insanın topraktan yaratıldığına dair açık hükümler mevcuttur. Aynı şekilde “Müslümanlığın bir yana bırakılması”ndan ve “saf ve lekesiz bir dünya dini oluşturulması”ndan bahseden Atatürk’ün Kur’an ve ayetleri için kullanmış olduğu “Arap oğlunun yaveleri [saçmalıkları]”, “Ikre, Bismi, Rabbi safsatası”, “gökten indiği sanılan kitapların doğmaları” gibi ifadeler de İslam inancına aykırı söylemlerine verilebilecek örneklerdendir.
Bir bütün olarak ele alındığında Atatürk’ün tarihin farklı dönemlerinde karşılaştığı farklı sorunlara karşı değişik politikalar geliştirdiği görülmektedir. Bu dönemlerin birinde din ile yakın ilişki içerisindeyken, bir başka dönemde din ile arasına mesafe koymuştur. Bu, Atatürk’ün siyasi esnekliğini gösterir. Ayrıca Atatürk’ün, dönemin pozitivist-maddeci dünya görüşünden etkilendiği de göz önünde bulundurulduğunda onun pragmatist ve modernist bir kişisel felsefeye sahip olduğu söylenebilir. Nitekim 1923 sonrası kurulan yeni laik Cumhuriyet’te Atatürk’ün bu kişisel felsefesinin yansımalarını görmek mümkündür.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Marshall Planı ve Türkiye’deki Sonuçları, Detaylı Bir Araştırma

Tarım Bankacılığı ve Öncü Kuruluşlar

Yararlanılan Kaynaklar

Erol Şimşek, Atatürk Dönemi Din-Siyaset İlişkisi
Ahmet Faruk Kılıç, Atatürk ve Din
Şahin Filiz , Atatürk, Din ve Laiklik
Ruhi Fığlalı, Atatürk’ün Din ve Laiklik Anlayışı
Can Dündar, Hangi Atatürk?
Doğu Perinçek , Atatürk Din ve Laiklik Üzerine
Utkan Kocatürk, Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri
Mahmut Esat Bozkurt, Atatürk İhtilali
Sadi Borak, Atatürk ve Din
Uğur Mumcu, Kâzım Karabekir Anlatıyor
Enver Ziya Karal, Atatürk’ten Düşünceler
Ali Rıza Ünal, Atatürk Hakkında Anılarım
Andrew Mango, Atatürk: Modern Türkiye’nin Kurucusu
Kılıç Ali, Atatürk’ün Hususiyetleri
Afet İnan, Medenî Bilgiler ve M. Kemal Atatürk’ün El Yazıları
Ruşen Eşraf Ünaydın, Hatıralar

*Bu çalışmanın tüm hakları, Erol Şimşek’e aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

İlk Çağ'da Fizik, Felsefe ve Dinler Üzerine Bir Araştırma…

 
İlk Çağ‟da Yunanlılar, felsefe ve bilim arasında net bir ayrım yapmıyorlardı. Yani bilim ve felsefe arasındaki sınır çok belirgin değildi. Antik dönemdeki filozoflar, filozof olduğu kadar bilim adamıdır da. Bu dönemdeki doğa filozofları, ileride, Rönesans döneminde deneysel ve matematiksel olarak düzenlenmiş doğa bilimlerinin kuruluşunda çok büyük etkisi olacak, mekanik atom teorisi gibi, teorilerin oluşumuna götüren kavramların gelişimine katkıda bulunmuşlardır. Yunanlılar, modern deneysel doğa bilimlerinin kuruluşunda etkin olacak pek çok kavramın da gelişimi için bir zemin hazırlamışlardır.
İlk Çağ felsefesini kronolojik olarak dört ana bölüme ayırabiliriz. İlk dönem diyebileceğimiz Thales ve devamındaki filozofları içeren „Kozmolojik Dönem‟de odak noktası tabiattır. Yani dış dünyada olup bitenler, evrenin ve maddenin kökeni hakkında iddialar ortaya atılır. Sofistler ve Sokrates‟in bulunduğu ikinci dönemde ise felsefenin odağı içseldir. Yani bilginin mümkün olup olmadığı, ahlaki değerlerin var olup olmadığı temel tartışma konusudur. Platon ve Aristo‟nun olduğu üçüncü dönem olan„ Sistematik Dönem‟de ise filozoflar hem dışsal hem de içsel konulara odaklanmışlardır. Yani hem dış dünyada olup bitenler hem de insanın iç dünyasıyla ilgili konularla ilgilenmişlerdir. Bu dönem filozofları olan Aristo ve Platon belli bir sistem ve tutarlılık çerçevesinde hem epistemolojilerini hem kozmolojilerini hem de siyaset ve ahlak felsefelerini ortaya koymuşlardır. İlk Çağ felsefesinin son döneminde ise felsefenin odağı tekrardan insan olmuştur. Bu dönemde filozofların ana tartışma konusu insanın nasıl mutlu olabileceği ve iç huzur olmuştur. İlk Çağ’da felsefenin odak noktasının ne olduğuna göre de bilimde gelişme yaşanmıştır.
İlk Çağ‟da ilk felsefi çalışmalar Batı Anadolu kıyılarında, İyonya olarak bilinen yerde başlamıştır. İyonyalı filozoflar olarak da bilinen bu ilk filozofların üzerinde durduğu problem „varlık ve oluş‟tur. Varlık problemi, her türlü fiziksel nesnenin kendinden çıktığı ilk varlık, yani „arke‟nin araştırılmasıdır. Oluş problemi ise, temel varlıktan görünen çeşitliliğe geçiş sürecinin açıklanmasıdır. İlk filozof olarak kabul edilen Thales (MÖ 624-580), öğretisini doğanın maddesel yapılı olması üzerine kurmuştur. Araştırma alanı, henüz önem kazanmamış olan düşünce sistemlerinden çok, bilebildiği kadarıyla doğa olaylarıydı. Doğanın açıklanmasında, kimi doğaüstü güçlere inancın ve mitolojinin, bilgi edinme sürecindeki egemenliklerine karşı çıkarak evrendeki varlık ve olayların doğal olduğu görüşünü öne sürmesi, tüm İyonya filozoflarında karşılaştığımız maddeci yaklaşımın temeli olmuştur. Thales ilk madde olarak„ su‟yu kabul etmiş, bitki ve hayvanları inceleyerek dünyanın, içinde su bulunan varlıkların ilk hallerinden evrimleştiğini öne sürmüştür. Matematik çalışmalarından günümüze kalan en önemli katkısı, kendi adıyla anılan ve paralel doğrularla ilgili bir teoremdir. Thales‟in izleyicilerinden Anaksimandros (MÖ 610-545), yıldızların, kutup yıldız çevresinde döndüğünü, göklerin, merkezinde dünyanın bulunduğu bir küre üzerinde olduğunu öne sürmüştür. Anaksimandros‟a göre evrenin temel maddesi, bitmeyen, değişmeyen, görünmeyen, ölümsüz, yok olmaz niteliklere sahip olan „Apeiron (sınırsız)‟ dır. Bu öğeden ya da tözden bütün cisimler farklı özelliklerle oluşmuşlardır. Aperiron‟un kendisi devinime sahiptir. Karşıtlıklar bu devinimden çıkar. Bu karşıtlıklardan sıcak – soğuk, hava buradan da Güneş, Ay ve Yıldızlar çıkar. MÖ 590-526 yılları arasında gene Miletos‟ta yaşayan Anaksimenes, doğacı ve maddeci düşünce geleneğini daha da ileri götürmüştür. Evrenin temel yapıtaşı olarak Apeiron yerine, „Hava‟ ya da Buharı önermiştir. Havanın iki yönlü hareketinden ateş, rüzgar sonrasında da su ve taş oluşur. Hava her zaman hareketli olduğundan, değişim de süreklidir. Hava aynı zaman da yaşamın da kaynağıdır.
İlk Çağ‟da bilimsel faaliyetler de İyonyalı düşünürlerle başlamıştır. Bu faaliyetler MS 529 yılında Akademi‟nin ve Lise‟nin İmparator Jüstinyan tarafından kapatılmasına kadar sürdüğünü söylemek mümkündür. İlk Çağ’ın özelliklerinden birisi, gözlemlerin ilk defa teorik bir çerçevede anlamlandırılmasıdır. Bu anlayış, günümüz bilimsel faaliyetlerinin basit bir modeli durumundadır. Bu dönemde en fazla gelişen bilim matematik olmuştur. Matematiğin antik dönemdeki bu gelişiminde deneysel olmaması ve dolayısıyla felsefi sorunlardan etkilenmemesi önemli rol oynamıştır. İlk Çağ‟da matematiğin bu ilerlemesinde duyu organlarına olan güveni sarsan Heraklit ve Parmenides felsefelerinin yanı sıra, Pitagorasçılar, Öklit, Apolonyus ve Arşimet etkili olmuştur. Pitagoras’ın sayı kavramına evrenin özü niteliğini veren yaklaşımı doğa olaylarını açıklama ve yorumlamalarına da yansımaktadır. Buna göre uzayda 10 gök bulunmalıdır. Gökler, eş merkezli, iç içe kristal küreler olup, Dünya, Ay, Güneş, Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter, Satürn, Merkez Ateş, Karşıt Dünya olarak adlandırılırlar. Dünya evrenin merkezi değildir. Güneş ve öbür gezegenlerle birlikte Merkez Ateş çevresinde dolanmaktadır. olduğunu öne sürmüştür. Anaksimandros‟a göre evrenin temel maddesi, bitmeyen, değişmeyen, görünmeyen, ölümsüz, yok olmaz niteliklere sahip olan Apeiron (sınırsız) dır . Bu öğeden ya da tözden bütün cisimler farklı özelliklerle oluşmuşlardır. Aperiron‟un kendisi devinime sahiptir. Karşıtlıklar bu devinimden çıkar. Bu karşıtlıklardan sıcak – soğuk, hava buradan da Güneş, Ay ve Yıldızlar çıkar . MÖ 590-526 yılları arasında gene Miletos‟ta yaşayan Anaksimenes, doğacı ve maddeci düşünce geleneğini daha da ileri götürmüştür. Evrenin temel yapıtaşı olarak Apeiron yerine, Hava ya da Buharı önermiştir. Havanın iki yönlü hareketinden ateş, rüzgar sonrasında da su ve taş oluşur. Hava her zaman hareketli olduğundan, değişim de süreklidir. Hava aynı zaman da yaşamın da kaynağıdır.

İlk Çağ’da bilimsel faaliyetler de İyonyalı düşünürlerle başlamıştır. Bu faaliyetler MS 529 yılında Akademi‟nin ve Lise‟nin İmparator Jüstinyan tarafından kapatılmasına kadar sürdüğünü söylemek mümkündür. İlk Çağ’ın özelliklerinden birisi, gözlemlerin ilk defa teorik bir çerçevede anlamlandırılmasıdır. Bu anlayış, günümüz bilimsel faaliyetlerinin basit bir modeli durumundadır. Bu dönemde en fazla gelişen bilim matematik olmuştur. Matematiğin antik dönemdeki bu gelişiminde deneysel olmaması ve dolayısıyla felsefi sorunlardan etkilenmemesi önemli rol oynamıştır. İlk Çağ‟da matematiğin bu ilerlemesinde duyu organlarına olan güveni sarsan Heraklit ve Parmenides felsefelerinin yanı sıra, Pitagorasçılar, Öklit, Apolonyus ve Arşimet etkili olmuştur. Pitagoras‟ın „sayı‟ kavramına evrenin özü niteliğini veren yaklaşımı doğa olaylarını açıklama ve yorumlamalarına da yansımaktadır. Buna göre uzayda 10 gök bulunmalıdır. Gökler, eş merkezli, iç içe kristal küreler olup, Dünya, Ay, Güneş, Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter, Satürn, Merkez Ateş, Karşıt Dünya olarak adlandırılırlar. Dünya evrenin merkezi değildir. Güneş ve öbür gezegenlerle birlikte Merkez Ateş çevresinde dolanmaktadır. Demokritos‟un ortaya koyduğu atomculuk, maddenin özünü saptayarak, şeylerin bütün özellikleri arasında maddeye yüklemek üzere uzayda ve zamanda meydana gelen bir olayı anlatmakta en basit, en zorunlu olanlarını ayırıp onları kabul etmiş ve olayların bütününü sadece bu özelliklerden çıkarmaya çalışmıştır. Atomcular, maddenin bütün olayların temeli olduğu görüşünün son derece açık biçimde ilk örneğini vermişlerdir.
Çağdaş atomculuk da Demokritos‟un atomculuğundan çıkmıştır. Demokritos‟un atomculuğuna göre hiçten hiçbir şey çıkmaz. Var olan hiçbir şey yok edilemez. Her değişme, parçaların birleşmesi ve ayrılmasından başka bir şey değildir. Demokritos‟un teorisi 19. yüzyıl fiziğinde bulunan maddenin yok edilemezliği ve kuvvetin sakınımı savlarını barındırıyordu. Atomculuk, Empedokles‟in her türlü doğuş ve yok oluşu öğelerin karışımı ve ayrılmasına indiren yaklaşımının ardından, evrene ilişkin tümüyle mekanist bir tasarımı ortaya koymuştur.
Demokritos‟un bir diğer argümanı da ise hiçbir şeyin rastlantıyla meydana gelmediği ve her şeyin bir nedeni ve zorunluluğu olduğudur. Bu görüşü evrende her türlü teleolojinin kesin bir biçimde reddedilmesi anlamında anlamak gerekir. Çünkü buradaki „neden‟, atomların, hareketlerinde mutlak bir zorunlulukla kendisine boyun eğdikleri matematik ve mekanik yasadır. Demokritos‟un teorisine göre atomlar ve boşluktan başka hiçbir şey yoktur. Geri kalan her şey sadece varsayımdır. Doğa hakkındaki her türlü akılsal açıklamanın, bütün büyük çağdaş buluşların temelinde, olayların en küçük moleküllerin hareketine indirgenmesi olgusu yatar. Bugün ses, ışık, ısı olayları, en geniş fiziksel ve kimyasal dönüşüm yasaları atomculukla açıklanmaktadır. Ancak öte yandan bugün atomculuk en basit ses, ışık, ısı, tat alma vb. duyumunu açıklamakta Demokritos‟un zamanındaki kadar güçsüzdür. Demokritos atomların sonsuz sayıda olduğunu ve biçimlerinin de sonsuz bir çeşitlilik gösterdiğini ifade eder. Uzay içinde başlangıçtan beri düşerlerken, onların en büyükleri, en küçüklerine çarpar. Bundan doğan sapma hareketleri ve çevrintiler evrenin meydana gelişinin başlangıcını oluşturur. Böylece daha sonra yeniden yokluğa gitmek üzere aynı zamanda veya birbiri ardından sayısız dünyalar meydana gelir. Aynı yoğunlukta olan cisimlerden kütlesi büyük olanların küçük olanlarınkinden daha hızlı düştüğünü ileri süren Demokritos; uzay içindeki bu düşüşlerinde büyük atomların küçüklere yetiştiğini ve onlara çarptığını düşünmekteydi. Demokritos‟ta şeylerin birbirinden farklılığı, atomların sayı, büyüklük, biçim ve düzenlenişlerinin farklılığından ileri gelir. Atomlar niteliksel olarak birbirinden farklı değildirler. Onların iç durumları yoktur. Atomlar birbirleri üzerine ancak çarpma veya basınçla etkide bulunabilirler. Demokritos ayrıca nesnelerin duyusal niteliklerine temel ödevi görmesi gereken şeyin ne olduğu hakkında da derin araştırmalara girmiştir. Ona göre duyusal izlenimlerimizin temelinde atomların bazı farklı modellerde gruplanmaları olayı yatmaktadır.

Demokritos‟un atomculuğunda ruh ince, düz, yuvarlak ve ateş atomlarına benzer atomlardan yapılmıştır. Bu atomlar, en hareketli atomlardır ve onların bütün bedene nüfuz eden hareketlerinden yaşam olayları doğar. Ruh, Demokritos‟ta özel bir maddedir. Demokritos‟a göre bu madde, bütün evrene yayılmıştır ve her yerde ısı ve yaşam olaylarını meydana getirir. Demokritos günümüz materyalistlerinin hiç hoşuna gitmeyecek biçimde, ruhla beden arasında bir fark olduğunu kabul etmektedir. Demokritos‟tan yaklaşık 100 yıl sonra yaşamış olan Epikuros‟un felsefe ve fizik anlayışı Demokritos‟un devamı niteliğindedir. Ancak bize daha ayrıntılı olarak erişmiştir. Epikuros‟un fiziğine göre; hiçten hiçbir şey çıkmaz. Yoksa her şey her şey olurdu. Var olan her şey cisimdir. Yalnız boşluk, cisimsel değildir. Cisimler içinde bazıları birleşmelerin sonuçlarıdır. Diğer bazıları ise her türlü birleşmenin öğeleridir. Bu ikinciler bölünemezler ve mutlak olarak değişmez, hareketsizdirler. Epikuros‟a göre evren sonsuzdur. Dolayısıyla cisimlerin sayısı da sonsuz olmak zorundadır. Atomlar sürekli olarak hareket içindedirler. Bazen birbirlerinden çok uzaktadırlar. Bazen birbirlerine yaklaşırlar ve birleşirler. Bu ta başlangıçtan beri böyle olagelmiştir. Atomların büyüklük, biçim ve yerçekimlerinden başka özellikleri yoktur. Atomlar ölçülebilir her büyüklükten daha küçüktürler. Onların bir büyüklüğü vardır. Fakat bu büyüklük belirlenemez. Çünkü hiçbir ölçüye gelmez. Çok kısa olduğundan ötürü atomların boşluktaki hareketlerinin zamanını da ölçmek olanaksızdır. Boşlukta atomların hareketi hiçbir engelle karşılaşmaksızın gerçekleşir. Atomlar ifade edilmeyecek kadar çok değişik biçimlerdedir. Ancak bu biçimlerin sayısı sonsuz değildir. Yoksa ne kadar geriye gidilirse gidilsin, evrende bütün olanaklı cisimlerin meydana gelişi belli sınırlar içinde kalamazdı. Boşlukta ne yukarı ne de aşağı vardır. Bununla birlikte onda karşıt yönde hareketler meydana gelmek zorundadır. Bu hareket yönleri sayısızdır ve boşlukta aşağıdan yukarıya ve yukarıdan aşağıya hareketlerin meydana geldiğini düşünmekte bir sakınca yoktur. Epikuros ayrıca göksel cisimlerin hareketlerinin bir tanrısal varlığın arzu ve eyleminden ileri gelmediğini ifade eder. O‟na göre göksel cisimler tanrısal varlıklar değillerdi. Tersine Epikuros‟a göre her şey, birbiri ardından doğum ve ölümü meydana getiren öncesiz-sonrasız bir düzene göre işlemekteydi. Bu öncesiz-sonrasız düzenin nedenini araştırmak, doğa inceleyicisinin amacıydı ve ölümlü varlıklar, bu nedenin bilgisinde mutluluklarını bulacaklardı.
İlk Çağ atomculuğunun son temsilcisi olan Lucretius (MÖ 99-MS 55)‟un fizik ve felsefe anlayışı da Epikuros‟un devamı niteliğindedir. O‟na göre hiçten hiçbir şey çıkmaz. Eğer şeyler hiçten doğabilseydi, bu varlığa getirici nedenin özü gereği sınırsız olması, dolayısıyla her şeyin her şeyden çıkabilmesi gerekirdi. Lucretius‟a göre doğa gözle görülemeyen bazı cisimcikler, yani atomlar yardımıyla iş görmektedir. Lucretius maddenin bütün evreni kaplamadığını, atomların içinde hareket ettikleri boş bir uzayın var olduğunu ortaya koyar. Eğer uzay mutlak olarak dolu olsaydı, evrende varlığını saptadığımız şeylerin sürekli hareketliliği olanaksız olurdu. Cisimler ve boş uzay dışında hiçbir şey yoktur. Var olan her şey bu iki öğeden meydana gelir veya onlarla ilgili bir olayı ifade eder. Zaman kendi başına hiçbir şey değildir. O ancak belli bir anda olmakta olanın, olmuş olanın ve olacak olanın duyumunu temsil eder. O halde onun boş uzay kadar bile bir gerçekliği yoktur. Kısaca „tarihsel olaylar‟ı ancak cisimlerde meydana gelen veya uzayda gerçekleşen değişmeler olarak göz önüne almamız gerekir. Bütün cisimler ya basittir, ya bileşik. Lucretius‟un genellikle „şeylerin başlangıçları‟, „ilkeler‟i, veya „kaynaklar‟ı diye adlandırdığı basit cisimler, yani atomlar, hiçbir kuvvet tarafından yok edilemezler. Sonsuza kadar bölünme olanaksızdır. Çünkü her cisim meydana geldiğinden daha kolayca ve daha kısa zamanda çözülür. Eğer sonsuza kadar bölünme olanaklı olmuş olsaydı, sonsuz bir süre içinde bu yok olma o kadar ileriye gitmiş olurdu ki şeylerin yeniden bir araya gelmeleri olanaksız olurdu. Şeylerin varlıklarını devam ettirebilmelerinin tek nedeni, bölünmenin sonsuza kadar gidememesidir. Öte yandan sonsuza kadar bölünme, varlıkların meydana gelişindeki düzenliliği ortadan kaldırırdı. Çünkü eğer cisimler değişmez ve hemen hemen hissedilmeyen moleküllerden yapılmış olmasalardı, sabit bir kural, bir bağlantı olmaksızın her şey ortaya çıkabilirdi. Sonsuza kadar bölünebilmenin reddedilmesi, atomlar ve boşluk kuramının temelini oluşturur. Lucretius evrenin biçiminin ne olduğu konusunda da Epikuros‟a sağdık kalarak, evrenin belirgin sınırlara sahip olduğu görüşünü reddeder. O‟na göre eğer evrenin sabit sınırları olmuş olsaydı, uzun zamandan beri bütün madde kütlesi bu sınırlı uzayın dibinde çökmüş ve birikmiş olurdu. Lucretius çok sayıdaki İlk Çağ düşünürü tarafından kabul edilmiş olan „yerin merkezine doğru çekim‟ görüşüne kesin olarak karşı çıkmaktadır. Lucretius atomların hareketleri hakkında ise atomların daima hareket halinde olduklarını ve doğa yasalarına göre bu hareketin, sonsuz boşluk içinde öncesiz-sonrasız bir düzgün düşme hareketi olduğunu ifade etmiştir. Lucretius, atomların boşlukta, güneşle dünya arasındaki uzaklığı göz açıp kapayıncaya kadar kısa bir süre içinde alan güneş ışınlarından sonsuz derecede daha büyük bir hızla hareket ettiklerini söylemektedir.
İlk Çağ felsefesinin sistematik döneminde yer alan Platon (MÖ 430-347), Sokrates‟in ölümünden sonra Atina‟dan ayrıldıktan yıllar sonra bu kente geri dönerek ünlü okulu Akademia‟yı kurdu. Burada, çok önem verdiği matematik yanında doğa felsefesi, politika ve moral değerler gibi konularda felsefesini sundu. Platon‟a göre evren, „idea‟lar ve „olgu‟lar alemlerinden oluşmuştur. İdealar alemi, soyut düşünce ve biçimlerin oluşturulduğu, sürekli, yetkin ve asıl gerçeklik alemidir. Olgular alemi ise, idealar aleminin üstünkörü bir kopyasıdır. Duyularımıza gerçek gibi görünenler, birer yanılsamadır. Bizi doğrulara yalnız eğitilmiş akıl götürür. Bu nedenle, soyut kavramlarla düşündüğü için matematikçi gerçeğe ulaşabilir. Platon‟da madde ve uzay ayrılmaz bir biçimde birleştiler. Platon maddeyi boş uzayla bir tuttu, çünkü fiziksel cisimlerin dünyasını geometrik formlarınkiyle eşitledi. Onun için fizik geometri olmuştu. Akılcı yaklaşımın temsilcilerinden olan Platon, gözlem dünyasını küçümser. Evrenin, bir yaratıcının yasalarıyla düzenlendiğini kabul eder. Doğa araştırmasına ilişkin yapıtı Tiamios, dünyanın yaratılışının bir söylencesidir. En yüce Tanrının bir yanardağ ağzında, „Aynı‟ ile „Başka‟dan bir karışım yaparak, dünyanın hem sürekli hem değişken ruhunu oluşturduğunu öne sürer. Geri kalan malzemeyle de yıldız Tanrılar ve ruhlar oluşturulmuştur. Aristoteles, öğretmeni Platon‟dan farklı olarak, kendi araştırma merkezini insan ruhundan doğa ve dünyanın anlaşılmasına kaydırmıştır. Aristoteles‟in felsefesi; gerek kozmolojisi, gerek siyaset felsefesi gerekse ahlak felsefesi erekselliğe (amaçsallığa) dayalıdır. Yani insanların, canlıların ya da diğer varlıkların bulunmaları gereken yere doğru yöneldiği, hareket ettiğini savunur. Bu düşüncesi Aristo‟nun bilim anlayışında da geçerlidir. Aristo, „Gökler Üzerine‟ (Fizik ve De Caelo) isimli incelemelerinde, evren üzerine on altıncı yüzyıla dek Batı düşüncesine egemen olan, organizmacı görüşlerini sundu. Burada „organizmacı‟ ile yalnızca Aristo‟nun cansız varlıkların davranışını canlı organizmalarla benzerlikler kurarak anlatmaya çalıştığı kastedilmektedir. Bu terim kullanılırken; Aristo‟nun cansız nesneleri canlılar gibi gördüğünü değil, Aristo‟ya göre cansızların da canlılar gibi belirli bir amaca yönelmiş göründükleri ifade edilmektedir. Aristo‟ya göre; her nesne kendi doğasına, eğilimine ya da amacına sahiptir. Böylece, ateş gibi hafif bir elementin yukarı, toprak gibi ağır bir elementin de aşağı gitmesi, doğaları gereğidir. Bunlar onların doğal hareketleridir.

Evrenin merkezini aramak toprağın doğası olduğuna göre, Dünya‟nın merkezi aynı zamanda evrenin de merkezindeydi ve şekli küre olmalıydı. Benzer şekilde, bir daire değişmez kabul edildiği, gökler ve elementi, eter de değişmez görüldüğü için, gök cisimlerinin (örneğin yıldızların) doğal hareketi dairesel hareket alınıyordu. Toprağın dünyasında değişim ve bozulma açık olgular oldukları için, toprağa göklerden apayrı bir doğa atanmıştı. Yerküreye ait elementlerin (toprak, hava, ateş, su) doğal hareketi doğrusal hareketti (örneğin ateş için düz yukarı ve toprak için düz aşağı). Gökleri yönetenlerle yeryüzünde geçerli yasalar arasındaki bu temel ayrılık, Galileo Galileo‟nun (1564-1642) zamanına kadar kabul gördü. Aristo‟nun sisteminde evren küreseldi, merkezinde Dünya vardı ve diğer gezegenler sırasıyla izleyen katmanları dolduruyorlardı. Bu küresel kabuklar (ayın yörüngesinden dışa doğru) beşinci elementten, yani eterden oluşuyordu. Onun evreni sonluydu ve en dıştaki kürenin en uzak kenarının ötesinde başka bir şey yoktu. Ay‟ın iç tarafında kalan, Dünya‟yı da içeren bölge dört elementten oluşmuştu: ateş, hava, su ve toprak. Ateş ve toprak en „uçtayken‟ (en yüksekte ve en aşağıda), hava ve su „aradaydılar‟ (uçtakilerin arasındaki bölgedeydiler). Her elementin kendine ait doğal yeri vardı ve bir kez kendi yerindeyken durağandı. Değişim ve oluşum fikri çok önemliydi: Potansiyelin gerçekliğe dönüşmesi; bu Aristo‟nun fiziksel nesnelerin hareketini açıklayışına da uzanıyordu. Bir element, yalnızca kendi doğal yerinde tamamen gerçekti ve her şey kendi doğası için iyi olana doğru yöneliyordu. Bu planda kendi kendine olan, nedensiz hareket yoktu, çünkü her hareket için bir etkene gerek vardı. Aristo‟nun fiziksel evreni açıklamasında son nedenler çok önemli bir rol oynuyordu. Onunki birleşik, her şeyi kapsayan bütün bir dünya görüşüydü. Canlı varlıklar bir sona ya da bir amaca doğru davranıyormuş ya da yönlendiriliyormuş gibi göründükleri için, Aristo cansız nesnelerin davranışını son nedenlerle (ya da nesnenin doğası gereği ulaşmaya çalıştığı sona ya da amaca göre) açıklamaya çalıştı. Canlı organizmaların belirli bir son için ya da belli bir hedef için davranmalarıyla kendini gösteren bu davranışın bir amacının olması durumuna telenomi ya da „telenomi ilkesi‟ denir.
Aristo, hareket konusunda görüşlerinde ise cisimlerin doğal hareketlerinin ağırlıkla (ya da hafiflikle) sağlandığını ve verilen bir cismin belirli bir zamanda alacağı yolun cismin ağırlığıyla arttığını söyler. Aristo için bir cismin düşüş hızı, ağırlığının bir ölçüsüydü. Bu açıdan bakınca, bir cismin ağırlığı, cisim hareket ettikçe değişebilir fikri anlaşılabilir. Bir cisim için uygun doğal hareket, içindeki dört temel elementin oranıyla belirleniyordu. (Dolayısıyla büyük oranda toprak elementinden oluşmuş bir cisim, içinde daha çok ateş elementi bulunan bir cisme göre daha büyük bir düşme hızına sahip olacaktır.) Topraktan oluşan bir cisim, doğal yerine (Dünya‟nın ve evrenin merkezine) yaklaştıkça daha hızlı hareket edecekti. Böylece cismin ağırlığı ve dolayısıyla da hızı hareket ettikçe artabilirdi. Aristo (örneğin su ya da hava gibi) bir ortamdaki doğal hareketi tartışırken, cismin hızının ortamın yoğunluğuna (ya da ortamın direncine) ters orantılı olduğunu kabul eder. Aristo‟nun bir cismin doğal hızının, ağırlığıyla doğru, ortamın direnciyle ters orantılı olduğunu düşündüğünü söyleyebiliriz. Aristo Fizik isimli eserinde; bir cismin harekete hiç direnç göstermeyen boşlukta sonsuz hızla hareket etmesi gerekt iğini belirtir. Aristo, bunu olanaksız bulduğu için, boşluğun olamayacağı sonucuna varır. Bir boşluğun varlığı, bir yere yönelmiş doğal hareket kavramıyla da çelişir, çünkü Aristo evrensel bir boşlukta yerin tanımlanamayacağını düşünür. Modern fizik kuramı, “boşlukta bir kere hareket etmeye başlayan bir cisim sonsuza dek hareketinin doğal halinde devam edecektir” sonucuna varacaktır. Aksine Aristo, sonlu bir evrende sonsuz doğrusal hareket sağlanamayacağı için, bir boşluğun var olması olasılığını reddeder. Bu boşluğun olanaksızlığı fikri, Aristo fiziği ve genelde Aristo‟nun dünyaya bakışı için çok önemlidir. Bir boşluğun mantıksal olarak var olabileceğini reddeden Aristo; daha baştan atomların bir boşlukta düzensizce dolaştıklarını öngören atomculukla ilgili mekanikçi ve maddeci felsefeleri reddeder. Aristo‟ya göre evrenin boyutları sonluydu ve bu sonluluk ona her cismin yerinin ve hareketinin tek bir şekilde tanımlanabileceğini öngördüğü için mutlak bir merkez de veriyordu. Aristo‟nun ardından gelen Helenistik Dönem; Mısır da içinde olmak üzere, Hindistan‟a kadar ulaşan geniş bir bölgeyi egemenliği altına alan Makedonya Kralı Büyük İskender‟in MÖ 323‟te ölümünden, 3. yüz yıla kadar geçen döneme verilen addır. Helenistik dönemi Antik Çağdan ayıran niteliklerin en önemlilerinden biri, doğa olaylarına çok daha bilimsel bir yaklaşımın ortaya çıkmasıdır. Antik çağda, doğa bilgisine ilişkin görüşler, genel felsefi sistemlerin içine oturtuluyordu. Bu dönemde ise; keşif gezileri, ticaret gibi yollarla ulaşılabilen her yerden toplanan bilgilerle oluşan ansiklopedik bilgi birikimi önem kazanmıştır.

Antik çağda, Thales‟in geometrisi, Aristoteles‟in biyolojisi hatta Demokritos‟un atomistik öğretisi, içlerinde gözlem öğeleri taşısa da, tümüyle bireşimci, sistematik felsefelere dayanmaktaydı. Yeni dönem araştırmalarında ise, önce sorunlar belirleniyor, sınırları saptanıyor ve sonra başka öğelerden arındırılıp tek başına inceleniyordu. Böylece çözümleyici bilim öne çıkmıştır. Bu dönemde özellikle astronomi alanında önemli gelişmeler yaşanmıştır. Samoslu Aristarchus (MÖ 310-230) “Ay ve Güneşin Uzaklıkları ve Büyüklükleri” adlı yapıtında, Güneşin çapının Dünyanın çapından daha büyük olduğunu, Güneşin sabit durduğunu ve Dünyanın onun çevresinde bir çember üzerinde dolandığını öne sürmüştür. Aristarchus‟un bu görüşleri o dönemde hakim durumda olan Aristoteles‟in görüşlerine karşıt bulunuyordu. Aristarchus‟un bu görüşleri Arşimet‟in (MÖ 290-212) “Kum Hesapçısı” adlı eserinde şöyle geçer: “Şimdi „evren‟in, çoğu gökbilimci tarafından merkezi Dünya‟nın merkezi olan ve yarıçapı Dünya‟nın merkeziyle Güneş‟in merkezi arasındaki doğrunun uzunluğu olan küreye verilen isim olduğunun farkındasınız. Bu, gökbilimcilerden duyduğunuz sıkça verilen açıklamadır. Fakat Samos‟lu Aristarchus, öncüllerinden evrenin şimdi söylenenden defalarca kat daha büyük olduğu sonucunu veren bazı hipotezlerden oluşan bir kitap çıkardı. Hipotezlerine göre, Dünya bir çemberin üzerinde Güneş‟in etrafında döner, Güneş bu yörüngenin merkezindedir ve yine merkezinde Güneş‟in olduğu sabit yıldızlar kümesi çok büyüktür.” Daha önce Dünya‟nın küresel olduğuna inanan Aristo‟nun ardından, MÖ 3. yüzyılda Yunanlı gökbilimci ve coğrafyacı Eratosthenes (MÖ 276-194), Dünya‟nın çevresinin uzunluğunu 38.500 kilometre ile bugün bilinen 40.300 kilometreye oldukça yakın bir biçimde ölçmüştü. Ayrıca Güneşin dünyaya uzaklığı için öngördüğü 148×106 km değeri, günümüzdeki 149,6×106 km değerine çok yakındır. İznikli Hipparchus, Güneş, Ay ve gezegenlerin hareketlerini, „ilmek‟ denilen bir yörüngede dolanmalarıyla açıkladı. İlmeğin kendisi de Dünya çevresinde çok daha büyük çaplı, „taşıyıcı‟ adlı bir çemberin çevresinde dönmektedir.  Dünya, bu taşıyıcı çemberin merkezinde değildir. Hem ilmeğin hem de taşıyıcı çemberin kendi merkezleri çevresinde döndüğü düşünülmektedir.
Ptolemaios (85-165) Almagest isimli yapıtında tüm Antik ve Helenistik dönem astronomi bulgularını toplamış, özellikle elde ettiği sonuçlarla, Aristoteles geleneğini birleştirmiştir. O‟na göre gökcisimlerinin dönemsel hareketlerini açıklamak için seksen kadar küre ya da çember taşıyan bir sistem kurulması gerekmekteydi. Ptolemaios bu sorunu geometriyle çözerek geniş bir araştırma çığırı açmıştır. Almagest‟te, Dünya‟nın evrenin merkezi olduğu ve hareket etmediği kabul edilir. Bu görüşün kanıtı olarak, bütün cisimlerin yerin merkezine doğru düştükleri öne sürülür. Eğer dünya ekseni çevresinde dönseydi, dikey olarak yukarı atılan bir taş gene aynı yere düşmezdi. Bu ve benzeri kanıtlar, zamanla birer dogmaya dönüşerek yer merkezli evren sisteminin 15. yüzyıla kadar tartışılmaz egemenliğine yol açmıştır. Ptolemaios sisteminde, çemberler çevresinde tek düze hareket esastır ama, ters hareketler ve bunların değişimi de incelenir. Hipparchus‟un taşıyıcı çember ve ilmek kavramları kabul edilmiştir. Ancak, Dünya‟nın taşıyıcının merkezinde bulunduğu öngörülür. Ptolemaios böylece gökteki cisimlerin küresel olduklarını ve küresel hareket ettiklerini; Dünya‟nın da, şeklen, bir bütün olarak ele alındığında akla uygun biçimde küresel olduğunu; konum olarak da, geometrik bir merkez gibi gökyüzünün tam ortasında bulunduğunu; büyüklük ve uzaklık olarak da, sabit yıldızların küresine göre bir noktaya orantılı olduğunu; kendisinin yerel hiçbir hareketi olmadığını söyler. Ptolemaios, gezegenlerin düzgün dairesel hareketini kabul edişiyle de Aristocu kaldı ve genel olarak gezegenlerin diğer gök cisimlerinin hareket yönüne ters yönde olan hareketlerinin hepsinin, evrenin öteki yöndeki hareketi gibi, düzgün ve doğaları gereği dairesel olduklarını varsayar.

Kaynak

Ferhat Yöney, Din Felsefesi Açısından İzafiyet Teorisi
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Ferhat Yöney’e aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Kutsal Metinlerde Evrenin Başlangıcına Dair Bölümler, Varoluşun İfadeleri…

Herhangi bir yolculuğa eşlik eden İlk Gizem şudur: Yngıç noktasına en başta nasıl ulaşmıştır?
Louise Bogan, Journey Around My Room (Odamın Çevresinde Yolculuk)
Bu bölümde, çalışmamızın temel amacı olan arkhe probleminin kutsal metinlerde nasıl karşılık bulduğu ele alınacak ve bunun için de Tevrat, İncil ve Kur’an-ı Kerim konu edilecektir.

TEVRAT
Tevrat’taki yaratılış bahsi Tekvin bölümünde izah edilir. Buna göre yaratılış altı gün içerisinde olmuştur.

Yaratılışta İlk Gün
1-Başlangıçta Tanrı gökleri ve yeri yarattı.
2-Yer boştu, yeryüzü şekilleri yoktu; engin karanlıklarla kaplıydı. Tanrı’nın
ruhu suyun üzerinde hareket halindeydi.
3-Tanrı ışık olsun dedi ve ışık var oldu.
4-Tanrı ışığın iyi olduğunu gördü; Tanrı ışık ve karanlığı birbirinden ayırdı.
5- Tanrı ışığa “gündüz” adını verdi ve karanlığa “gece” adını verdi; akşam oldu sabah oldu; bir gün. ( Tekvin, I).
Yukarıdaki ifadelerin yaratılışa dair bir kronoloji içerip içermediği tevrat yorumcuları arasında bir ihtilaf konusudur. “Başlangıçta Tanrı gökleri ve yeri yarattı” ifadelerine bakıldığında, yaratılış dizisinin –Tanrı önce gökleri yarattı; sonra yeryüzünü, karanlığı, ışığı vs. şeklinde – sıralandığı anlaşılmaktadır . Bununla birlikte klasik tefsir yorumcularından Razi ve İbn Ezra bu görüşe katılmamaktadırlar ve pasajı, “Tanrı’nın gökyüzünü ve yeryüzünü yaratma faaliyetinin başlangıcında, yeryüzü şekilsiz ve boştu…” şeklinde açıklamaktadırlar .
“Tanrı ışığın iyi olduğunu gördü.”
Klasik Tevrat tefsircilerinden Ramban’a göre “iyi olduğunu gördü” ifadesi Tanrı’nın onayını ifade etmekte ve bu durumun artık kemale (mükemmele) ulaşmış olmasından dolayı kalıcı olmasına karar verdiğini göstermektedir. Tekvinin ilk pasajında “Tanrı ilkin gökleri ve yeryüzünü yarattı” ifadesiyle sanki bu yaratılanlar yaratık olarak düşünülmemiş ve “ışık olsun” (Bkz.Tekvin I, 3) sözü ana unsur ve yaratılanlarda temel ilke kabul edilmiştir .
İNCİL
Yuhann a’nın ilk a yetinde başlangıçta ne olduğuna dair dolaysız bir açıklama yapar İncil:
“Başlangıçta söz vardı. Söz Tanrı’
yla birlikteydi ve söz Tanrı’ydı. Başlangıçta o Tanrı’yla birlikteydi. Her şey o’nun aracılığıyla var oldu, Var ola
n hiçbir şey O’nsuz olmadı. Yaşam O’ndaydı ve yaşam insanların ışığıydı. Işık karanlıkta parlar ve karanlık onu alt edememiştir”  (Yeni Ahit, Yuhanna, 1, 1-5).
İncil’de, yaratılışın Allah’ın kelimesiyle başladığı İncil’in başka bölümlerinde de önemle vurgulanmıştır: “Ne var ki göklerin, çok önceden Tanrı’nın sözüyle var olduğunu ve yerin su aracılığıyla sudan şekillendiğini kasıtlı olarak unutuyorlar” (İncil, Petrus’un İkinci Mektubu, 3/5; İbranilere Mektup, 11, 3).
KUR’AN-I KERİM

Kur’an’da yaratılış kavramına geçmeden önce Kur’an’ın kendisini nasıl tarif ettiğine bakıldığında, Kur’an-ı Kerim’de;
“Biz, kitap’ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık” (el-En’am 6/28) .
“Yerin karanlıkları içindeki tek bir tane, yaş ve kuru hiçbir şey müstesna olmamak üzere hepsi apaçık bir kitaptadır” (el- En’am 6/59) buyrulmaktadır.
Evrenin varlığı, meydana geliş şekli ve nedenlerine bir cevap olabilecek şekilde Kur’an Allah’ın sıfatlarından ayrıntılı bir şekilde bahseder. O her şeyi yaratan, var eden ve onlara şekil verendir. O, yaratıcıdır. Yaratma sürecini başlatan ve dilediği gibi yaratandır (el- Haşr 59/24; el-Alak 96/1; er-Rum 30/27). Gökleri ve yeri ve bu ikisi arasındakileri, geceyi, gündüzü, ayı, güneşi ve galaksileri yaratan O’dur (Kaf 50/38; el-Enbiya 21/33; el- Furkan 25/61).
Allah’ın isimlerinden birisi olan El-Bedi ‘örneği ve numunesi olmayan şeyleri yoktan var eden’ anlamına gelmektedir . Kur’an’ın ilk nazil olan ayetleri el-Alak suresinin ilk beş ayetidir . Allah, peygamberine indirdiği ilk ayetlerde, ‘zat’ının ilk fiilini “Yaratan Rabbinin adıyla oku” (el- Alak 96/1) şeklinde ortaya koymuştur. Acaba bütün bu varlığa, yaratılışa temel teşkil eden bir ilk ana madde (arkhe) var mıdır? Varsa Kur’an bu konuda bir cevap vermekte midir? Müfessirlerin ayetleri yorumlamalarından yeryüzünün sudan, göklerin de dumandan yaratıldığı izlenimi edinmekteyiz. O halde, evrenin kendisinden yaratıldığı temel maddenin su veya duman olduğunu söylemek mümkün müdür?
Kur’an’da Yaratılışın Temel Maddesi Olabilecek Üç Yorum
Su
“O, hanginizin ameli güzel olduğu hususunda sizi imtihan etmek için gökleri ve yeri altı günde yaratandır. Bundan önce Arş’ı su üstünde idi” (Hud, 11/7)

Ayetteki, “bundan önce Arş’ı su üzerinde idi” ifadesinden yer ve göklerin yaratılışından önce Arş’ın altında suyun olduğu, ayrıca arşın su üstünde oluşu, geminin su üstünde oluşu gibi yorumlanmaması gerektiği ve suyun canlı hayatın kaynağı oluşu gerçeğine bir işaret olduğu şeklinde te’viller yapılmıştır . Tözün (cevherin), Aristotelesci bir anlamı da görünüşlerin arkasındaki ‘dayanak’tır.

“O küfre sapanlar görmüyorlar mı ki, başlangıçta göklerle yer bir biriyle bitişik iken, biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık” (el- Enbiya, 21/30).

Ayette bütün canlı hayatın kaynağının su olduğuna bir işaret vardır .
“O küfre sapanlar görmüyorlar mı ki, başlangıçta göklerle yerler bir biriyle bitişik iken, biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık” (el- Enbiya 21/30) ayetindeki iki kelime üzerinde çeşitli yorumlar yapılmıştır; ratk ve fatk. Ratk sözlükte; “bitişmek, birleşmek ve yapışmak” fatk da; “yarmak, ayırmak, sökmek ve sözü düzeltmek” anlamındadır. Anlaşıldığı üzere ratk, fatk’ın zıttı olarak kullanılmaktadır. Elmalılı ayetle ilgili olarak kendisine ulaşan görüşleri üç noktada birleştirmiştir;
1. İbn Ömer ve ibn Abbas’tan rivayet edildiğine göre, sema ratk idi, yağmur yağdırmıyordu ve arz ratk idi, ot bitirmiyordu. Sonra Allah semayı fatk etti yağmur yağdırdı, arzı fatk etti ot bitirdi.
2. İbn Abbas’tan İkrime, Hasen, Kadade ve İbn Cübeyr tarikiyle gelen bir rivayette, semavat ve arz ikisi bitişik bir şeydi. Allah aralarını ayırdı. Bu mana madde-i ûla nazariyesine tevâfuk ettiği gibi arzın şemsten ayrılmış olması hakkındaki son nazariyeye de temas eder.
3. Ratk ademde iştirak, fatk icat ve temyiz manasına olmaktır. Mamafih gösterdiğimiz veçhile ayet üçüne de muhtemel ve üç manada sahihtir ve cem’lerinde münâfât yoktur .
Elmalılı, ayeti “öyleyken biz onları fatk ettik, kopardık, yok iken yaratıldılar, bir şey iken çoğaldılar. İbtida duman gibi madde iken müteaddit ecram ve ecsam oldular. Bir tabiatla kalmayıp muhtelif tabiatlara tenevvü ettirildiler, arz semavattan ayrıldı, yukarısından yağmur yağdırdı. Üzerinden otlar bitirdi” şeklinde tefsir etmiştir.
Muhammed Esed de “ratk” ve “fatk” ifâdelerinden yola çıkarak Enbiyâ suresindeki yaratılış olayını şöyle yorumlamaktadır: “Kural olarak Kur’ân’i ifâdeleri, bugün doğru gibi göründüğü halde yarın yeni bir teoriyle yanlışlanabilecek olan bilimsel buluş veya teorilerle açıklamaya çalışmak boş ve yararsızdır. Bununla birlikte Kur’ân’da deyimsel olarak “gökler ve yer” diye ifade edilen evrenin başlangıçta bir bütün, tek bir kütle olduğunu belirten ayet, evrenin başlangıçta tekbir elementten, yâni hidrojenden meydana geldiğini, tek bir kütle olduğunu ve bu bütünsel kütlenin sonradan merkezi çekim yüzünden büzüşüp, muhtelif noktalarda yoğunlaştığını ve böylece zaman içinde münferit Nebula (bulutumsu), galaksi ve güneş sistemlerine ve bunlardan da giderek yıldızlara, gezegenlere ve onların uydularına dönüştüğü yolundaki bilgi bugün hemen hemen bütün astrofizikçilerin paylaştığı görüşü şaşırtıcı biçimde doğrulamaktadır .
Duman
“De ki: Gerçekten siz mi yeri iki günde yaratana karşı küfre sapıyor ve O’na bir takım eşler kılıyorsunuz? O, âlemlerin rabbidir. Orada yerin üstünde sarsılmaz dağlar yarattı, onda bereketler yarattı ve onda isteyip arayanlar için eşit olmak üzere oradaki rızıkları dört günde takdir etti. Sonra, kendisi duman halinde olan göğe yöneldi; böylece ona ve yere dedi ki: İsteyerek veya istemeyerek gelin dedi. İkisi de, isteyerek geldik dediler. Böylelikle onları iki gün içinde yedi gök olarak tamamladı ve her bir göğe kendi emrini vahyetti. Biz dünya göğünü de kandillerle süsleyip
donattık ve koruma altına aldık.” (Fussilet, 41/9-12).

“Duhan” kelimesi lügatte duman, buhar vb. anlamlara gelmektedir. Ayrıca renk (duman rengi) anlamında da kullanılmaktadır . Ayrıca birbirine bitişmemiş, ışıksız ayrı ayrı parçalar (“eczaün müzlümetün”, ışıksız atomlar) anlamına geldiği de söylenmiştir . Duman hakkında “su buharı” olduğunu söyleyenler de vardır .
Fussilet 11’de geçen “duhan” kelimesinin bütün müfessirler tarafından “duman” olarak anlaşıldığını söylemek mümkündür . Kur’an’da yer alan iki “duhan” ayeti birlikte değerlendirildiğinde, duhan olarak yer alan kelimenin sadece göklerin temel maddesi olduğu görülecektir . Farklı şekillerde yorumlanmakla birlikte Fussilet suresinde geçen “duhan”ı evrenin yaratılışındaki temel töz olarak görmek mümkündür. Farklı şekillerde yorumlayanlar da olmuştur: “duman” kelimesi karanlık bir durum olarak anlaşılmış, göğün maddesini veya onu oluşturan çok küçük parçaların karışıklığını ve bilinmezliğini ifade etmek için kullanılmıştı . Yani “duman”la kastedilenin evrenin yaratılmasından önce bir bulut şeklinde olması ve tüm maddelerin muğlâk ve meçhul olduğu şeklinde de yorumlar olmuştur . Günümüzde modern fizik bunu “nebula” olarak adlandırmaktadır. Yani kâinatın yaratılışındaki temel madde, arkhe bir “nebula” gibi dağınıktı . Kur’an’da göklerin ve yerin yaratılması konusu açıklanırken kâinat duhan (duman) gibi bir maddeden teşekkül etmiştir. Bu madde önce yaratılmış ve sonra da birbirinden ayrılmıştır. Çok ince ve küçük parçalardan oluşan söz konusu madde sabit olmayıp döndüğü için, câzibe kuvvetinin etkisiyle parçalanmış ve dönen yeni küreler meydana gelmiştir. Bu dönen ve ateşe benzeyen küreler de tekrar
parçalanarak yeni bir takımyıldızları ve güneş sistemimizi oluşturmuşlardır .
Söz ( Kün Feyekün)
“O bir şeyin olmasını istediği zaman ona sadece ‘ol’ der! O da oluverir ” (Yasin 26/82; el- En’am 6/73; el- Bakara 2/117; Ali İmran 3/47-50).
“Kün feyekün” ifadesi, Kur’an’da toplam beş defa aynı formuyla tekrar edilmektedir. Evren ister maddeden, ister doğrudan doğruya meydana gelmiş olsun her yaratılışın öncesinde yaratıcının ‘ol!’ emri olduğu yukarıdaki ayetlere göre sarihtir. Buraya kadar ele aldığımız şekliyle, evrenin kendisinden yaratıldığı bir temel maddeye dair Kur’an’da bir takım veriler olmasına rağmen, bunlardan hareketle, o halde Kur’an’a göre evren tek bir maddeden yaratıldı demek mümkün değildir .
İslam düşünürlerini evrenin yaratılışında bir ana madde aramaya sevk eden temel saik nedir? “Çoğu İslam âlimini Kur’an’da bir temel madde aramaya sevkeden amil, geçmişte çeşitli isimler altında Yunan filozoflarının kadim madde anlayışlarının etkisi olarak değerlendirilebilir”. Bir diğer unsurun da bizzat Kur’an-ı Kerim’in kendisi olduğunu söylemek yanlış olmaz. Yaratılışla ilgili ayetler dikkate alındığında ne yer ve ne de göklerin yaratılışından önce ‘tek bir’ madde olduğu ve ne de bu tek maddenin duhan, söz veya su olduğu sonucu kolaylıkla çıkarılamaz.

Kaynak

Mustafa Demirci , Kur’an’ın Temel Konuları
*Bu çalışmanın tüm hakları, Mustafa Demirci’ye aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com