GenelGündemTarih

Futbol Şiddetinin Toplumsal Kaynakları ve Sebepleri

Bu çalışmamızda, futbol dünyasında ortaya çıkan şiddetin toplumsal kaynaklarına inebilmek amaçlamaktadır. Futbol şiddetinin ırkçı milliyetçilik ve kitleleşme sonucu açığa çıkan bastırılmış duygularla ilişkileri irdelenmektedir.

Irkçı – Milliyetçilik Benzeri Takım Fanatizmi

Sosyal Bilimler literatüründe içinde yaşadığımız çağın “bilgi çağı”, “iletişim çağı”, “enformasyon çağı”, “post-endüstri çağı” vb. olarak tanımlandığını bilmekteyiz. Hatta bazılarına göre; çağımız, insanın psişik dünyasına vurguyla, ayni zamanda bir “bunalım çağı”, bir “endişe çağı” bir “ruh çöküntüsü çağı” olarak da nitelenebilmektedir. Çağımıza bu kavramların hangisiyle bakarsak bakalım değerlendirmemizin dünyayı etkisi altına alan küreselleşme dalgasıyla bağlantı taşıyacağı açıktır. Bu noktada Giddens küresel bir krizden söz etmektedir. Bu krizin ilk kaynağı “İmal edilmiş belirsizliğin yayılmasından kaynaklanan yüksek maliyetli riskler”dir.84 İkinci bir kriz kaynağı; yoksulluğun büyük bir ölçekte gelişmesiyle ilgili olarak öne çıkan ve Giddens’in “yoksulluk faciası” olarak adlandırdığı durumdur. Bu kriz nedeniyle; “Dünya nüfusunun yüzde 20’sinden fazlası tam yoksulluk koşullarında, insanların en temel varlık gereksinmelerini düzenli olarak karşılayamadıkları bir durumda yaşamaktadır” Üçüncü bir kriz kaynağı da günümüz dünyasında şiddetin hemen tüm boyutlarıyla yaygınlaşmış olmasıdır. Şiddet; kitle imha silahlarının yaygınlığına bağlı kolektif şiddetin yanı sıra, çok daha günlük ve sıradan durumlarda da karşılaşılan bir olgudur. Erkeklerin kadınlara uyguladığı şiddet başta olmak üzere futbol dünyasındaki şiddeti de buna dahil etmemiz gerekmektedir. Şiddetin bu en yaygın türünün, çoğu kez milliyetçi, dini ve etnik bölünmelere bağlı olarak ortaya çıkan yerel gerilimlerden de kaynaklandığını bilmekteyiz. Çağımızın en çok öne çıkan spor dalı olarak futbol söz konusu olduğunda, onu aynı zamanda bir “saldırganlık ve şiddet çağı” ürünü olarak nitelemek çok da abartılı sayılmasa gerek. Saldırganlık ve onunla paralel giden şiddet, nasıl ve hangi nedenlerle bir tür eğlence ve boş zaman etkinliği olarak ortaya çıkan futbolla bir araya gelmekte, insanın yaşam dünyasında çarpık ve çelişik bir birliktelik oluşturmaktadır? Futbolla ilgili çözümlemelerde cevaplanmaya çalışılması gereken ilk soru budur. Bu soruyu cevaplamaya çalışanların düşünsel açıdan ana durağı; “ırkçımilliyetçilik” ile “kitleleşme ve engellenmiş cinsellik” kavramları çerçevesinde geliştirilen düşüncelerdir. Bu nedenle ilkin ırkçı-milliyetçiliğin futbolla bağlantısını irdelemeye çalışmak gerekmektedir. Çoğu yerde ırkçılık ve milliyetçilik olarak ayrı kavramlar olarak ele alınan bu gerçeklik alanlarını, ırkçı-milliyetçilik olarak birleşik bir kavram altında toplamak geleneksel anlayışlar açısından yanlış sayılabilir.

Boca_Juniors_vs._Pumas

Ne var ki futbol ve milliyetçilik ilişkisi söz konusu olduğunda, ırkçılık ve milliyetçilik birbirine bağlı, birbirini üreten, tek bir gerçekliğin değişik boyutlardaki ifadesi olarak gözükmektedir. Örneğin Balibar’a göre; ırkçılıkla milliyetçilik arasındaki ilişkide “(…) milliyetçilik ırkçılığın tek nedeni değilse de ortaya çıkışının belirleyici koşuludur.(…)Irkçı örgütler milliyetçiliği sahiplenerek bu iki kavramın (ırkçılık ve milliyetçiliğin) birbirine indirgenemeyeceğini ilan ederek en çok da ırkçı olarak nitelenmeyi reddederler.”  Milliyetçilik olarak bir ölçüde masum bir görünüm kazanma peşinde olan ırkçılık, çeşitli boyutlarıyla futbolda şiddete neden olan taraftarların takımlarına olan bağı, aşırı milliyetçi-ırkçı yaklaşımlara benzer biçimde ortaya çıktığı düşünülebilir. Irk ayırımcılığının yaşandığı ya da filizlendiği toplumlarda bu duruma sıkça rastlanmaktadır. Bu değerlendirme açısından, dikkatli bakışlar için, Avrupa ya da Dünya Kupası maçlarında arka plan olarak yansıyan şey; yeni biçimiyle bir ırkçı milliyetçi üstünlük mücadelesidir denebilir. Konumuz olan futbol şiddeti açısından bakıldığında, ırkçı-milliyetçilik benzeri yaklaşımlardan kaynaklanan şiddetin bir boyutunu, yerel lig takımları arasındaki zıtlaşmalarda görmekteyiz. Örneğin futbol karşılaşmasının yapılacağı kente gelen rakip kent takımın oyuncuları ve yöneticilerine dinlenme olanağı verilmemekte, konaklama yerlerinde sabahlara kadar sürekli gürültü yapılarak karşılaşmaya yorgun-argın çıkmaları amaçlanmaktadır. Bu durum yerel düzeyde ortaya konan ırkçı-milliyetçi benzeri bir şiddetin en sıradan biçimidir ve söz konusu şiddeti uygulamada ev sahibi kentin halkıyla devlet bürokrasisi ve kolluk kuvvetleri de çoğu zaman el eledir. Bu durumda taraftarlık, bir takımın taraftarı olmaktan daha çok, bir kentin mensubu olmayla özdeşleşmektedir. Öyle ki bu özdeşleşme hemen bütün kentler ve bütün kent takımları için geçerlidir. Söz konusu özdeşlik, doğal sayılabilecek türden, yumuşak bir milliyetçilikle de desteklenmektedir. Futbolda şiddetin ırkçı-milliyetçilik benzeri yönelimlerden kaynaklanan ikinci boyutu ise; kent taraftarlığı yerine, daha geniş ölçekli bir taraftarlıktan, bir takımın taraftarlığından kaynaklanan boyutudur. Bu yeni şiddet yapısında durum elbette ilkinden çok farklıdır .

Yeniden Balibar’a dönecek olursak; “Belirli bir ırkçı biçimlenmenin sabit sınırları yoktur. O kendi potansiyelinin, ayni zamanda tarihsel durumların, toplumsal oluşumdaki güç ilişkilerinin olası ırkçılıklar spektrumunda yer değiştireceği bir evrimin bir anıdır.(…) Son noktada ırkçılığın var olmadığı çağdaş ülkeler bulmak(…) güçtür.”  Irkçılığın “Ötekisi” zaman zaman değişmektedir. Balibar’a göre örneğin; “Genç ‘dazlak’ çetelerinin zavallı bile olsa Nazi taklitçiliğinin (ki bu görüntü bana hiçbir zaman marjinalmiş gibi görünmedi) ‘mahşer’ den sonraki üçüncü kuşak için günümüz ırkçılığının bağrında, kolektif hafızanın biçimlerinden birini(…) ya da kolektif hafızanın, günümüz ırkçılığının güç çizgilerini belirlemeye katkıda bulunma biçimlerinden birini temsil ettiği söylenebilir. Bunun anlamı günümüzde ırkçılıktan, sadece onu bastırma ya da vaaz yoluyla kurtulmaya umut bağlanamayacağıdır(…)ırkçılık, ırkçı kişilerin basit bir hezeyanı değil toplumsal bir ilişkidir” O halde ırkçılık, bir ötekileştirme süreci olarak, toplumsal ilişkilerin içinde her zaman varolacaktır. Bu toplumsal ilişkinin, tıpkı diğer toplumsal ilişkiler gibi farklı boyutlarda ve değişik şekillerde gerçekleştiği söylenebilir. Bir başka ifadeyle; bu ırkçı toplumsal ilişkinin gerçekleşme süreci, her boyutta karşımıza çıkabilen bir ötekileştirme sürecidir.

futbolda şiddet

Futbolda ortaya çıkan ırkçı-milliyetçi benzeri şiddetin ilk boyutunda, ötekileştirmenin farklı kentlerin mensubu olmak gibi doğal bir kaynağı olduğu görülmektedir. Aynı coğrafyayı paylaşmak, aynı iklimde yaşamak, aynı kültürel ortamın, aynı gelenek ve göreneklerin etkisi altında bulunmak ve benzer bir yaşam tarzı sürdürmektir. Son zamanların moda söylemiyle ifade edilecek olursa aynı “mahalle baskısı” altında yaşıyor olmaktır . Sonuç olarak Sivaslılık, Kayserililik, Trabzonluluk gibi tüm bu benzerliklerin ürettiği ve desteklediği mekânsal bir ‘aidiyet duygusu’ dur. Bu yerel ve yumuşak milliyetçilik, futbol söz konusu olduğunda, ötekileştirilen rakip takımlar karşısında sertleşebilmekte, basit bir manipülasyonla şiddet üreten dinamikler harekete geçmekte ve şiddet ırkçı-milliyetçi yaklaşımlar niteliğindeki bir tutum olarak ortaya çıkmaktadır. Örneğin bir takımın seyircilerinden oluşan bir grup ya da takımın amigosu veya takımın oyuncularından birinin yaptığı ters bir hareket, attığı olumsuz bir slogan, takımlardan birinin bayrağının yere atılması gibi benzer olaylar kitledeki şiddet içeren davranışlarla ilgili dinamikleri harekete geçirebilmektedir. Burada ateşlenmeyi bekleyen bir fitil gibi kitlesel bir reaksiyon ortaya çıkmaktadır .

Bu konuyla ilgili olarak görüştüğümüz eski milli futbolcu Saffet Sancaklı’nın söyledikleri şu şekildedir:

–Maçlardan sonra bakıyorsun insanların ellerinde döner bıçaklar, baltalar vs. bunların bir öncesi var. Yıllarca bunları beslemenin sonunda şimdi bunlar bir güçler. Hiçbir kulüp başkanı bunları istemez bunlardan da kurtulmak istiyor ama kurtulamaz çünkü bunlar artık bir güçler. Güç olmuşlar. Türkiye de eğitim şart sözü çok söyleniyor ama pek uygulanmaz. Ben size de söylüyorum. Antrenörleri oyuncuları onu bunu eğitiyorlar. Ya bu idarecileri niye eğitmiyorlar. Futbol federasyonu bir kurs açsın bizi de eğitsin ya! Biz herşeyi biliyoruz diyemeyiz ki. Bunu da ben hepsinden çok bilen bir adam olarak söylüyorum yani. Eğitim için o amigoları bir çağırın bakalım? Bir kere gelirler bakarlar burada para yok bir şey yok, rahat yok ne anlatıyor bu deli der gider. Bir daha da gelmez yani. Eğitemezsiniz ki. Ama tabi maddi problemler, sıkıntılar, bu kaos da var tabi sebepler arasında.

Futbol dünyasındaki ırkçı-milliyetçilik benzeri şiddetin ikinci boyutunda ise; ayni kentte yaşamaktan kaynaklanan mekânsal bir aidiyet duygusu değil; herhangi bir takımın taraftarı olmak gibi, doğrudan seçilmiş bir aidiyet duygusu söz konusudur. Başka biçimde ifade edildiğinde; burada söz konusu olan farklı bir ötekileştirme biçimidir. Bu farklı ötekileştirme biçiminin de toplumsal yapılarla derinden ilişkili ve ancak sosyolojik bakış açısıyla çözümlenebilecek, ulusal dinamikleri olduğu öne sürülebilir. Futbol dünyasında temel bir ötekileştirme biçimi olan bu ırkçı-milliyetçi benzeri şiddetin dinamiklerini öne çıkarmak konumuz açısından daha da açıklayıcı olacaktır. Bir takımın taraftarı olmayla, bir ulusa mensup olma arasında dış göstergeler bakımından pek çok benzerlik bulunabilmektedir. Örneğin; her ikisi de “etnik-üstü” bir var oluş yapısı taşımaktadır. Tıpkı ulus gibi, her takımın çeşitli etniklerden, çeşitli sınıf ve mesleklerden, çeşitli yaş ve cinsiyetlerden bir araya gelmiş taraftarları ve oyuncuları vardır. Her ikisinde de simgeler, mitler, öyküler, bayraklar söz konusudur. Her takımın bir tarihi ve hatta coğrafyası vardır. Bir egemenlik öyküsü ve bir egemenlik alanı vardır. Örneğin bugün İstanbul’da Kadıköy yakasının hatta tüm Anadolu yakasının Fenerbahçe’ye, Avrupa yakasının da Beşiktaş ve Galatasaray takımlarına ait olduğuna kimse itiraz edememektedir. Aslında burada söylemek istediğimiz daha fazla Kadıköy yakasının Fenerbahçelilere özgü bir mekan olduğunun altını çizmektir. Böylece her takım tüm taraftarlarıyla birlikte adeta bir ulus ya da bir “alt ulus” tur. Bir başka açıdan değerlendirildiğinde ise her takım bir sınıftır. Hem ekonomik kapital açısından bir sınıftır hem de -Bourdieu’cü anlamda kültürel kapital açısından bir sınıftır. Bu nedenle pek çok Batı toplumunda olduğu gibi bizde de büyük futbol takımlarıyla toplumsal sınıflar arasında bir paralellikten söz etmek yanlış olmayacaktır. Örneğin Fişek’ in de çözümlemesiyle Fenerbahçe takımı burjuvazinin, Galatasaray takımı aristokrasinin Beşiktaş takımı da geleneksel eşraf sınıfının takımı olarak değerlendirilebilmektedir ve bu değerlendirme bugün hala geçerliğini korumaktadır.

Aile İçinde Yetiştirilme- Kişiliğin Gelişme Süreci

Friedman’ a göre; gerçekte olduğu gibi, futbol söz konusu olduğunda da bir takımın taraftarlarının oluşturduğu uluslar, alt uluslar ya da sınıflar tümden hayali topluluklardır. Bu hayali topluluklar içinde “Grubun imgelemi, grubun kendisinin ötesine geçer; dışarıda kalanları da inşa eder ve hayalinde canlandırır. Bu dışarıdakiler, ‘öteki’ yi(…) oluşturur”. Bu “düşman öteki” algısı bireysel kişilik yapısıyla ilişkili olduğu gibi kişilik gelişimiyle de ilgilidir. Özellikle aile yeni kuşakların kişilik oluşturmasında çift yönlü bir etkiye sahiptir. Bu etkiler biri; anne-babanın ve aile içerisindeki öteki büyüklerin benimsemiş oldukları eğitim yöntemleri, çocuk yetiştirme ile ilgili tutumlardır. Diğeri ise; aile içerisindeki bireylerin davranışlarının ve karşılıklı ilişkilerinin sağlamış olduğu örneklerle gerçekleşmektedir. Örneğin Kağıtçıbaşı “kalıplaşmış tutumlar” olarak belirlediği bu durumun kişiliğin oluşum aşamasında küçük yaşlarda gelişmeye başladığını belirtmektedir. Kağıtçıbaşı bu süreçte “(…) politik, tarihsel, ekonomik ve kültürel etkenlerin rol oynadığını”, bu tutumların “kulaktan dolma bilgilerle beslendiğini ve gerçek bilgi eksikliğini kapatma ve kişi için gerçeği tanımlama görevi gördüğünü, dolayısıyla, çoğu zaman akılcı olmaktan çok duygusal nitelik gösterdiğini” vurgulamakta bu nedenle de değişmeye dirençli ve durağan bir yapı taşıdığını öne sürmektedir.  O halde çocuk yetişirken aile büyüklerinin tutumlarındaki yanlışlıklar, hızla değişen koşullara ayak uydurarak bu yanlışlığı düzeltmede çaba göstermiyor olmaları, başka bir deyişle değişen koşullara karşı direnç göstermesi, onu olumsuz yönde etkileyecektir.

Her toplumda aile yapılarının tarihselliği ve farklılığı nedeniyle, çocuk gelişimi sürecinde uygulanan yöntemlerin de farklılıklar taşıdığını gözlemleyebiliyoruz. Örneğin kimi aileler çocuğun gelişmesi üzerinde engelleyici bir tavır takınmakta, gelişmenin her aşamasında çocuğa karşı çeşitli müdahaleler yapmakta ve baskılar uygulanmaktadır. Merak duygusuna set çekme, sorduğu soruları öfkeyle karşılama ya da cevapsız bırakma, hareketlerini aşırı derecede kısıtlama, zevklerine ve kişisel görüşlerine önem vermeme, başka çocuklarla arkadaşlık kurmasına imkân vermeme, haksız yere ve aşırı bir şekilde cezalandırma gibi uygulamalar çocuğun birey olarak gelişimini sakatlamaktadır. Bu yanlış yöntemin ikinci boyutu ise ailelerin çocuk gelişiminde otorite ve disipline aşırı derecede önem vermeleriyle bağlantılıdır. Otorite ve disiplin kavramlarının yanlış yorumlanmasından kaynaklanan bu durum, çoğu zaman otorite ve disiplinle cezalandırmanın eş anlama gelmesiyle sonuçlanmaktadır. Örneğin Küntay da; ülkemizdeki çocuk suçluluğuna ilişkin araştırmaların verilerine dayanarak aile içi yatay (ebeveynler arası), düşey (anne/baba-çocuk arası) ilişkilerin çatışmalı, kopuk, sorunlu olduğu ortamlarda yaşayan çocukların bundan büyük ölçüde olumsuz etkilendiğini, anne/babanın yanlış tutumlarının çocuğu kimi sapkın davranışlara yönlendirdiğini belirtmektedir.

Böylesi bir aile ortamında yetişen ve kişilik oluşturan bireylerde bazen açık ve çoğu zaman örtülü bir isyan duygusu söz konusu olmakta, bu isyan duygusuyla beslenen saldırgan eğilimler ise önce başka objelere ve giderek ötekileştirilen insanlara yönelmektedir. Bu saldırgan eğilimlerin tümünün baskı altına alındığı durumlarda ise bireylerde görünüşte hiçbir saldırgan davranışta bulunmadığı halde, kendi içerisinde tüm dünyaya karşı gizli ve büyük bir düşmanlık, bilinçaltı bir nefret duygusu oluşmaktadır. Bu düşmanlık ve nefret duygusu ise, daha sonraki yıllarda, açığa çıkmak için elverişli bir ortam bulduğu zaman, patlamaya hazır bir yanardağa dönüşmektedir. Her tür şiddetin çocuğun toplumsallaşma süreciyle bağlantılı olduğu görülmektedir. Anne babası tarafından şiddet gören, ebeveyni arasındaki şiddet olaylarına tanık olan bir çocuğun, ergin olduğu dönemde ebeveynlerine benzer davranışlar içine girme olasılığı yüksektir. Ne var ki bu toplumsallaşmada “(…) anne/baba birincil önem taşısa da çocuğun toplumsal enformasyonunun edilgin alıcısı olduğunu düşünmek doğru değildir. Erken çocukluk döneminde çevresiyle ilişkilerinde başka kaynaklardan da etkilenir”  Yine Küntay’a göre bu kaynaklardan en önemlisi toplumsallaşmanın başlangıç aşamalarında çocuğun davranışlarını aileden daha fazla etkileyen grup arkadaşlık grubudur. Bu grup içerisinde çocuk onaylanmak ve öne çıkmak istemektedir ve bu istek çoğu zaman onu grubun onayladığı “maço” davranışlara itmektedir .

Böylece uzlaşmazlıkların çözümünde saldırı ve şiddet uygulama, ötekini yola getirme yöntemi olarak benimsenmekte ve bu, ötekileştirme eğilimini pekiştirmektedir. Bu eğilimin yoksulluk ve sefaletle beslendiğinde; daha büyük bir güç kazandığını ve sosyal patlamaların kaynağını oluşturduğunu düşünebilmekteyiz. Öte yandan kimi aileler içinde ortaya çıkan ve çocuk üzerinde uygulanmaya çalışılan yanlış otorite ve disiplin anlayışı çoğu zaman okulda eğitim içinde de geçerli olabilmekte, iş yaşamındaki ekonomik ve yönetsel eşitsizlikler de bu eğilimin güçlenmesine katkıda bulunmaktadır. Bunlar yoksulluk ve sefaletle de beslendiğinde daha büyük bir güç kazanmakta, toplumda birbirinden farklı olanaklara sahip toplumsal sınıfların varlığı da belli sosyal patlamalara doğru itmektedir. Şayet futbolda şiddete neden olan bazı aktörlerin geçmiş yaşam öyküleri irdelenmiş olsaydı, işaret ettiğimiz bu faktörlerden bazılarının, hatta, tümünün, birlikte etkisini görebilecektik.

osman-turhan-futbol-teroru-FF6C-D57D-235D

Böylece, Balibar’ın deyimiyle “toplumsal bir ilişki biçimi” olan ırkçımilliyetçi yaklaşımlardan kaynaklanan ötekileştirme, diğer ilişki biçimleriyle birlikte aile eğitimi içinde de kimi zaman öğrenilmekte, toplumsal yaşam içinde de pekiştirilmektedir . Ötekileştirmenin karşı tarafında ise “aidiyet duygusu” yer almaktadır. Buna kimlik kazanma süreci de denebilmektedir. Bir yere, bir şeye, bir kimliğe sahip olmak, “ben buyum” diyebilmektir. Endüstri devrimiyle birlikte ortaya çıkan ve günümüze kadar evrimleşerek gelen yeni ilişki biçimleri sosyolojik çözümlemelerdeki karşılığıyla teğet ilişkilerdir. Teğet ilişkiler bireyin parçalanmış bir benlikle hareket etmesine neden olan ilişkilerdir. Öyle ki çağımız insanı hiçbir yerde, hiçbir ilişkide tümüyle kendisi değildir. Örneğin üniversitede öğrenciler içinde bir öğrencidir. Toplu taşıma araçlarında yolcular içinde bir yolcudur. Markette alıcılar arasında bir alıcıdır. Trafikte sürücüler arasında bir sürücüdür. Özetle öğrenci, yolcu, alıcı, sürücü vb.dir. Bu tür ilişkilerde, bireyin olumlu ya da olumsuz oluşturmuş olduğu tüm kişiliğiyle yer aldığı söylenemez. Bu durumda tek bir seçenek söz konusudur birey için; ya tüm kişiliğiyle var olmaya çabalamak ya da tüm kişiliğini unutmak. Bunun en kolay yolu da kalabalıklara, kitlelere karışmak ve herkes gibi olmakta  geçmektedir. Kitlelerin sürekli var olma mekânı ise stadyumlardır. Böylece çağdaş insan için kitleleşmek çoğu kez bir takımın taraftarı olmakla başlamaktadır. Öte yandan kitleleşme gibi şiddet de “(…) günümüzde toplum ve aile yaşamında gerçekleşmekte olan büyük değişmelere bağlanabilir. Asıl ürkütücü olan, şiddet uygulamasının toplumda giderek normal görülmesi, istisna olarak algılanmamasıdır. Bireyler aralarındaki uyuşmazlıkları saldırarak, şiddet yöntemini benimseyerek çözme yöneliminde. Şiddet engellenemediği, denetlenemediği sürece ve toplumda kabul edilebilir bir sınırı aştığında üçüncü kişilerin öfke ve korkusunu arttırır. Yetkililerin şiddet olgusuyla baş etmede yetersiz kalmaları halinde zamanla öfke ve korku giderek ‘artık bir şey yapılamaz’ yolunda yaygın umutsuzluğa dönüşür.”

 Kitleselleşme ve Bastırılmış Duygular

Futbol şiddetinin kaynaklarından ilki ırkçı-milliyetçilik benzeri takım fanatizmi olarak ele alınabileceği gibi ikincisi de kitleleşme ve kitleleşmenin sonucu olarak ortaya çıkan bastırılmış duygular olarak görünmektedir. Kitleleşme Durkheim’in “Toplum üyelerinin toplamından daha fazla bir şeydir” görüşüne paralel bir biçimde çözümlenebilir. Ne var ki bu “daha fazla bir şey” çoğu kez olumlu sonuçlar ortaya çıkarabildiği gibi, zaman zaman da olumsuz sonuçlara neden olabilmektedir. Bilindiği üzere Durkheim kitleleşmenin olumlu sonuçları olarak; dinlerin, ahlakların, hukukun, dayanışma ve işbölümünün ve bütün bunların toplamı olmak üzere “ortak toplumsal bilincin” nedeni olduğunu öne sürmektedir. Kitleleşmenin olumsuz sonuçlarını vurgulayan düşünür ise Le Bon’dur. “Kitleler Psikolojisi” adlı eserinde kitleyi; olumsuz yanlarını vurgulayan bir tanımla ele almaktadır. “Belirli bazı durumlarda, bir insan topluluğu, onu meydana getiren bireylerin sahip oldukları karakterlerden çok farklı yeni karakterlere sahip olur. Bilinçli şahsiyet ortadan silinir, biraraya gelmiş bütün bireylerin düşünce ve duyguları tek bir istikamete yönelir. Şüphesiz, geçici, fakat pek açık nitelikler taşıyan bir kolektif bilinç oluşur. (…) Kitle bir tek varlık haline gelir ve (Kitlelerdeki Zihniyetin Tekleşmesi Kanunu) na tabi olur.” Le Bon’ un “Kitlelerin Zihni Tekleşmesinin Psikolojik Kanunu” dediği oluşum, günümüz toplumlarında futbol maçları sırasında ortaya çıkan ve çoğu kez çeşitli ölçeklerde şiddetle paralel giden bir yapı olarak da anlaşılabilir. Bu yapının temel özelliklerini Le Bon’ a katılarak şöyle özetleyebiliriz: “Kitleyi meydana getiren bireyler kimler olursa olsun, yaşama tarzları, iş-güçleri, karakterleri yahut zekâları ister benzer, ister ayrı olsun, kalabalık haline gelmiş olmaları onlara bir tür kolektif ruh aşılar. Bu ruh onları, her biri tek başına, ayrı ayrı bulundukları halde duyacaklarından, düşüneceklerinden ve yapacaklarından tamamıyla ayrı hissettirir, düşündürür ve yaptırır.” Kitleleşme süreçleri içinde bireyi tümüyle başka bir varlık haline dönüştüren bu yapı, toplumsal normları hiçe sayan, kural dışı tutum ve davranışların sergilenmesinden başlayarak, bireyi her türden şiddet eylemine, yakıp-yıkmaya, mal ve cana zarar vermeye kadar bir dizi suça itebilmektedir. Bunun bir başka nedeni de bireyin kitleleşme sürecinde manipülasyona müsait hale gelmesi ve kolayca manipüle edilebilmesidir denebilmektedir. Örneğin bir maç sırasında hakemlerin, karşı takım oyuncuları ya da seyircilerinin farklı bir hareketi, ya da bir hareketin yanlış yorumu, büyük bir şiddet olayını başlatabilmektedir. Böylece rasyonel(ussal) olanın yerini irrasyonel(ussal olmayan) alır. Durkheim ve Le Bon’un değişik açılardan ele aldıkları bu ortak toplumsal bilincin temel özelliği; içinde bireysel aklın ve kişiliğin silinmesi, farklı olanın türdeş olanın içinde boğulup yok olmasıdır. Durkheim bu durumun olumlu sonuçlarına dikkatini yöneltmekte, kitleleşmenin toplumsal dayanışmanın kaynağı olduğunu öne sürmekte ve toplumsal dayanışma biçimlerinin de toplumsal yapıları belirlediği görüşüne varmaktadır.

Le BON ise kitleleşmeyi olumsuz yanlarıyla -ve tam futbol şiddetini açıklayacak şekilde – ele almaktadır. Kitleleşmiş bireyi etraflıca şöyle tanımlamaktadır: “Bu kimsede, (…) bazı yetenekler tahrip edilmiş olduğu halde, diğerleri son derece tahrik edilmiştir. Bir telkinin etkisi o kimseyi karşı konulamaz bir coşkunlukla bazı davranışlara sürükleyebilir. Kitlelerdeki coşkunluk, uyutulan kimselerdekinden daha fazladır. Çünkü telkin bütün bireyler için ayni olduğundan, birbiri üzerinde karşılıklı tesirler coşkunluğu artırır. Bir kitlenin, telkine karşı direnecek derecede güçlü bireyleri sayıca pek azdır ve genel akım onları sürükler.(…) Bu halde bir kitleye mensup olması yüzünden, uygarlık merdiveninden bir basamak aşağı iner. Yalnız bulunduğu zaman terbiyeli, aydın bir kimse iken, kitle halinde ise içgüdüleri ile hareket eden bir mahlûk, yani bir vahşidir.” Böylece sosyoloji açısından futbol şiddetinin kaynaklarından birinin de, kitlesel bir yapı içinde, bastırılmış duyguların açığa çıkması ve şiddete yönelmesidir denebilmektedir. Le Bon’un ifadesiyle “içgüdüleri ile hareket eden bir mahlûk” haline gelen kitle insanında toplumsal kontrol mekanizmaları işlemez hale gelmekte ve bunun sonucunda bastırılmış ya da en azından dizginlenmiş güdüler açığa çıkmaktadır. Bu durumun en açık kanıtı, stadyumlarda kimi zaman rakip takım oyuncularına, ya da rakip takım seyircilerine, kimi zaman da hakemlere, takım idarecilerine yönelik “retorik saldırganlık” ta ve kimi durumda cinsel ağırlıklı küfürlerde görülmektedir. Hatta söz konusu küfürlerin yanı sıra, gol atan futbolcunun sevinç gösterisinde olduğu gibi, başarılı takımın taraftarlarının sevinç gösterilerinde el kol hareketlerinde de cinsel sembollerin öne çıkmakta olduğunu görüyoruz. Kitlesel şiddet eylemleri için kışkırtıcı bir işlev üstlenmektedir.

Yararlanılan Kaynaklar :

Gustave Le Bon , Kitleler Psikolojisi

Esin Küntay , Okul Çağındaki Çocuklar Arasında Şiddet Olgusu

Emile Durkheim , Toplumsal İş Bölümü

Çiğdem Kağıtçıbaşı , İnsan ve İnsanlar

Etienne Balibar , Irkçılık ve Milliyetçilik

Ayda Yörükan , Saldırganlık ve Yıkıcılık

Anthony Giddens , Sağ ve Solun Ötesinde Radikal Politikaların Geleceği

 

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı

Reklam Engelleyici Algılandı

Lütfen reklam engelleyiciyi devre dışı bırakarak bizi desteklemeyi düşünün