Kategori arşivi: Genel

Kur’an-ı Kerim’de Hayvanlar ve Hakları

Kuranda geçen hayvanlar ve ayetleri, islamda hayvan sevgisi ile ilgili ayetler, Allah’ın hayvanlar için söylediği ayetler, Kur’an hayvanlar ile ilgili ayetler, Kur’an’da geçen hayvanlar ve ayetleri, hayvanlar ile ilgili hadisler ve aklınıza takılan çoğu sorunun cevabı bu yazımızda.. Tarih arşivi sizler için araştırmaya devam ediyor.

Kuran-ı Kerim’de Hayvanlar ve Hayvan Hakları

Kur’ân-ı Kerîm, hayvanların da insanlar gibi birer ümmet olduklarını belirterek onların da belli haklara sahip olduklarını beyan etmektedir:

”Hem yerde debelenen hiçbir hayvan ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki sizin gibi birer ümmet olmasınlar. Biz kitapta da hiçbir noksan yapmamışızdır; sonra hepsi rablerinin huzuruna haşr olunurlar.”

Âyette geçen “امثالكم امم” “ sizin gibi birer ümmettirler” ifadesi, ilk günden itibaren Kur’ân yorumcularının dikkatini çekmiş ve söz konusu bilginler “امثالكم) “sizler gibi) ifadesi ile “امم) “Birer ümmet) kavramından ilâhî muradın neler olabileceği üzerinde düşünmüşlerdir. Meseleyi iyice kavrayabilmek için biz önce “ümmet” kavramının sözlük anlamlarını belirteceğiz, daha sonra tefsircilerin insan – hayvan benzerliğinden nelerin kast edilebileceği ile ilgili görüşlerini aktaracağız.

Ümmet; din, zaman veya mekân birliğinin bir araya getirdiği grupları ifade eder. Kuşlar ve diğer hayvanların oluşturduğu topluluklar da ummet olarak adlandırılmıştır. Hayvandaki birliktelik ve hareketlilik içgüdüseldir. Bir kısmı örümcek gibi ağ örerler, bazıları ise güzel evler yaparlar. Diğer bir kısmı ise kış için zahiresini yazdan hiç durmadan depolar. Yani her hayvanın kendi nev’ine has güdüleri vardır. Böylelikle ümmet, bütün canlı varlıkların tür ve nesillerini ifade ederek öncelikle bazı ortak vasıflara sahip canlı varlıklar topluluğunu gösterir. Bu durumda çoğunlukla topluluk, toplum, millet, cins ve nesil ile eş anlamlı görülür. Böyle her topluluk, onu meydana getiren elemanlara (ister hayvan olsun, isterse insan olsun) hayat bahşedilmiş olduğu temel gerçeği ile nitelendirildiğinden, ümmet terimi bazen Allah’ın mahlûkatı anlamına da gelir.

Hayvanlar ve kuşlar dünyasının çok farklı millet ve cinslerden oluştuğu, Kur’ân’ın kullandığı “ümem” kavramından anlaşılmaktadır ki, bugün Zooloji bilimi de bunu vurgulamaktadır. Konu ile ilgili araştırma yapan âlimler şunu ifade ederler:

“Hayvan dünyası, büyük şehirler gibi, örfleri, dilleri ve kökleri çok farklı olan milletler ve türlere benzemektedirler. İnsan aklı, onların sayılarını kuşatmaktan aciz kalmış ve hayvanların sayısını en iyi şekilde tasvir eden kavram, Kur’ân-ı Kerîm’in kullandığı “امم“ (ümmetler) kavramı olmuştur”.

Âyette insanlar ile hayvanların benzerliğini ifade eden “امثالكم“ (sizin gibi) kavramı müfessirler tarafından farklı değerlendirilmiştir. Bazılarına göre hayvan da insanlar gibi bir topluluktur; Allah onları da yaratmış, rızıklarını üstlenmiş ve onlara karşı adil davranmıştır. Bu nedenle onlara zulüm edilmemeli ve hayvanlar konusunda Allah’ın çizdiği sınırlar çiğnenmemelidir. Zeccâc, insan-hayvan benzerliğini yaratma, rızk, ölüm, yeniden dirilme ve mahşerde birbirinden haklarını almak için toplanma gibi ortak paydalar olarak değerlendirmektedir.

Süfyân b. Uyeyne’ye göre ise âyetteki insan ve hayvan benzerliğinden maksadın, hayvan ve kuşlardaki özelliklerden bazılarının insanda da bulunmasıdır. Yani insan ve hayvan arasındaki benzerlik, taşıdıkları bazı ortak özellikler itibariyledir. Örneğin, insanlardan bazıları aslanlar gibi saldırgan, bazıları ise domuz gibi aşırı cinsel arzulara sahiptir. Bir kısmı köpekler gibi bağırır, bazıları ise tavus kuşu gibi kibirlidirler.

Bir kısım tefsircilere göre âyette sözü edilen insan – hayvan benzerliğinden maksat, bilgi, yeniden dirilme, cennet nimetlerinden istifade etme ve dünyada mahrum kaldıkları haklarının ahirette kendilerine verilmesidir. Mücâhid’e göre bütün hayvanlar belli bir türe aittirler. Katade de Mücahid’in bu görüşünü biraz daha açarak şöyle der:

“Kuşlar, insanlar ve cinler her biri birer ümmettirler.”

Taberî (ö.310/923) ise âyette sözü edilen insan ve hayvan benzerliğini şöyle değerlendirmektedir:

“Allah, hayvanı türlere ve gruplara ayırdı. Sizin bildiğiniz gibi onlar da biliyorlar, sizin tasarruf ettiğiniz gibi onlar da musahhar edildikleri konularda tasarruf ediyorlar, onların da -lehlerine veya aleyhlerine olsun- yaptıkları her şey kayıt altına alınıyor ve “Ümmü’l-Kitap”ta tescil ediliyor.”

Seyyid Kutup (ö.1385/1966) ise insan ve hayvan benzerliğinden söz eden âyeti şöyle değerlendirmektedir:

Âyet bütün canlıları kapsar. Yerde ne kadar canlı varsa hepsi ortak bir özellik ve yaşam tarzına sahip bir cemaate aittir. Onların bu konudaki durumları tıpkı insanlar gibidir. Allah’ın rubûbiyeti hepsini kapsamış ve ilmi de bütün
canlıları kuşatmıştır. İnsan-hayvan benzerliği ile ilgili yapılan yorumlardan anlaşılan şu ki; insan ve hayvan benzerliği bütün yönleri kapsayan bir benzerlik değildir. Aksi takdirde hayvanların da her yönüyle insanlar gibi olduklarını söylememiz gerekmektedir ki bu da hem aklen hem de şer’an imkânsızdır.

Âyette söz edilen insan-hayvan benzerliği ve her birinin birer ümmet oluşundan maksadın ne olduğunu izahtan sonra, Kur’ân’ın hayvana bakış açısını doğru bir şekilde ortaya koyabilmek için Kur’ân’a bütüncül bir tarzda yaklaşmamız gerekmektedir.

kuranı kerimde hayvanlar ve hayvan hakları

“Kur’ân’a kendi sistematik yapısı içinde baktığımızda, onun bize toplu bir kâinat telakkisi verdiğini görüyoruz. Buna göre, bütün varlığın yaratıcısı olan Allah, yalnız insanların veya yalnız Müslümanların değil, taşıyla, toprağıyla, bitkisiyle, hayvanıyla, insanıyla bütün varlıkların rabbidir. Kur’ân bunu “Rabbü’l-âlemin” diye ifade etmektedir. Hz. Muhammed, aynı terminoloji ile bütün varlıklara rahmet olmak üzere (Rahmeten li’l-âlemîn) gönderilmiş bir peygamberdir ve Kur’ân-ı Kerîm’in kendisi de bütün alemlere kılavuzluk yapmak üzere (hüden li’l-alemin) indirilmiş bir kitaptır.”

Kur’ân-ı Kerîm, birçok âyette hayvanlardan bazen adlarıyla bazen de vasıflarıyla söz etmiştir. Hiçbir âyette hayvanı kötüleyici bir ifade kullanılmamakta ve hayvanların hakir yaratıklar oldukları gibi bir vurguya rastlanılmamaktadır. Bilakis birçok âyette, hayvanlar övülmekte ve hatta bazı âyetlerde insanî değerlerini yitiren bazı insanlardan daha üstün oldukları vurgulanarak Kur’ân’ın hayvanlara bakış açısı ortaya konmaktadır.
Kur’ân-ı Kerîm’de yirmi sekiz hayvanın adı açıktan zikredilmektedir. Bunlardan on üç tanesi memelidir: Deve, koyun, keçi, sığır, aslan, kurt, köpek, maymun, domuz, at, katır, eşek ve fil. Dokuz tanesi haşerattandır: Sivrisinek, karasinek, pire, bit, kelebek, çekirge, arı, örümcek ve karınca. Üç tanesi de kuşlardandır: Karga, hüdhüd ve bıldırcın. Balıklar da bir çeşit olarak zikredilmiştir. Sürüngenlerden ise sadece yılanın adı geçmektedir. Bir de hem suda hem de karada yaşayan kurbağadan söz edilmektedir.

Böylelikle Kur’ân-ı Kerîm’in, hayvanlara özel bir itina ve değer verdiğini görmekteyiz:

“Nitekim birisi Kur’ân’ın en uzun suresi olmak üzere Kur’ân-ı Kerîm’de tam altı sure, adını hayvanlardan almaktadır. Kur’ân-ı Kerîm, yeryüzünün imarı görevi kendisine verilmiş olan insanın, bu evrendeki en büyük yardımcısının, çevresini saran hayvanlar olduğunu belirtmekle kalmaz, onların çevreyi süslediğini ve estetik bir değer taşıdığını da sürekli vurgulamaktadır.”

Bu gerçek Nahl suresinde şöyle dile getirilmektedir:

”Hayvanları da o yarattı. Onlarda sizin için ısıtıcı şeyler(yün, tiftik) ve birçok faydalar vardır. Ve siz onlardan bir kısmını da yiyorsunuz. (Hayvanı), akşam vakti getirirken ve sabahleyin salarken, sizin için onlarda bir güzellik ve zevk vardır. Bu hayvanlar, ancak büyük zorluklarla ulaşabileceğiniz bir memlekete yüklerinizi taşırlar. Şüphesiz Rabbiniz çok şefkatlidir, çok merhametlidir. O atları, katırları ve merkepleri hem binmeniz, hem de sizin için zinet olsun diye yarattı. Ve şu anda bilemiyeceğiniz daha nice şeyleri yaratmaktadır. ”

Kur’ân-ı Kerîm, Allah’ın insanlara vahyettiği gibi hayvanlardan bir kısmını da yüceltmektedir:

”Rabbin, bal arısına: ‘Dağlarda, ağaçlarda ve hazırlanmış kovanlarda yuva edin, sonra her çeşit üründen ye, sonra da Rabbinin, işlemen için gösterdiği yollardan yürü’ diye vahyetti. İçlerinden renkleri muhtelif bir içecek peyda olur ki onda insanlara bir şifa vardır. Bunda tefekkür edecek bir kavim için elbet bir âyet vardır. ”

Evrendeki bütün canlıların, insanlar gibi Allah’a ibadet ettiklerini bildiren Kur’ân, kuşların bir ibadet ve tesbih şeklinin bulunduğunu belirtir:

”Göklerde ve yerde bulunanlarla dizi dizi kuşların Allah’ı tesbih ettiklerini görmez misin? Her biri kendi duasını ve tesbihini (öğrenmiş) bilmiştir. Allah, onların yapmakta olduklarını hakkıyla bilir”.

Kâinatı yaratanın iradesinin dünyamıza yansıması olan Kur’ân-ı Kerîm’in insana yönelik söylemleri olduğu gibi diğer canlılarla ilgili buyrukları da vardır. Zira Kur’ân-ıKerîm, yenmesi haram olan hayvanları anlatma bağlamında şöyle demektedir:

”Ölmüş hayvan, kan, domuz eti, Allah’tan başkası adına boğazlanan, (henüz canı çıkmamış iken) kestikleriniz hariç; boğulmuş, darbe sonucu ölmüş, yüksekten düşerek ölmüş, boynuzlanarak ölmüş ve yırtıcı hayvan tarafından parçalanmış hayvanlar ile dikili taşlar üzerinde boğazlanan hayvanlar, bir de fal oklarıyla kısmet aramanız, size haram kılındı. İşte bütün bunlar fısk (Allah’a itaatten kopmak)tır. Bugün kâfirler dininizden (onu yok etmekten) ümitlerini kestiler. Artık onlardan korkmayın, benden korkun. Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Size nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı seçtim. Kim şiddetli açlık durumunda zorda kalır, günaha meyletmeksizin (haram etlerden) yerse, şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.”

Âyette söz edilen “dinin tamamlanmasından” maksat, insanların saadeti için gereken yasaların konulması ve beşer tarihine yansıyan ilâhî iradenin tamamlanmasıdır. Bu açıdan bakıldığında hayvanların haklarından söz etmeyen bir dinin tamamlanmış olduğunu söylemek mümkün değildir. Yine hayvanların birer ümmet olduğunu ”Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık” ifadesinden anlıyor ve Kur’ân-ı Kerîm’in, sadece insanlarla ilgilenmediğini, bilakis yeryüzünün imarında insanların yardımcıları olan hayvanlara da itina gösterdiğini ifade ettiği kanaatindeyiz. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’de her şey açıklanmıştır.155 Bu açıdan konuya baktığımızda Kur’ân’ın, insanlarla beraber yaşayan ve onlara birçok hizmet sunan hayvanlar ile ilgili bir söyleminin olmaması düşünülemez. Aksi takdirde yukarda da bahsettiğimiz gibi dinin tamamlanmasından ve Kur’ân’ın her şeyi açıkladığından söz etmek zor olmalıdır diye düşünüyoruz.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Günümüzde Sokak Hayvanlarının Durumu Ve Dünya’da Hayvan Hakları

Hayvan Hakları – Vikipedi

Kaynak

Adil Bor, Kur’an’a Göre Hayvan Hakları

 

*Bu çalışmanın tüm hakları, Adil Bor’a aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Genel Hatlarıyla Dünya’da İlaç Sektörü (2020)

Bu yazımızda, Türkiye’de ilaç sektörü, Dünya’da ilaç sektörü, Türkiye ve Dünya’da ilaç sektörünün gelişimini ve pandemi sürecinde ilaç sektörü hakkında bilgi aktarmaya çalıştık, iyi okumalar dileriz.. Tarih arşivi sizler için araştırmaya devam ediyor.

İlaç Sektörü

İnsan hayatında en temel ihtiyaç olan sağlığa yönelik üretim yapan sektör ilaç sektörüdür. Toplumların en değerli ekonomik gücü sağlıklı bir toplumdur. İlaç sektörü hem üretim, hem de ticari kapasitesiyle dünya ekonomisinin en kritik sektörlerinden biridir. Gelişen teknoloji, insanların kaliteli yaşam beklentisindeki artış, değişen çevresel koşulların yaşam üzerindeki etkisi sonucu çeşitlenen hastalıklar gibi etkenler bu sektörü çok dinamik bir yapıya büründürmüştür. İlaç sektörü aynı zamanda ülkeler için geliştirilmesi gereken stratejik bir sektördür. Bilim ve teknolojideki gelişmelere paralel olarak ilaç sektöründeki gelişmeler de hızla artış göstermektedir. Bu sayede ilaçlara erişim artarken, ortalama insan ömrü beklentisi de her geçen gün uzamaktadır. Henüz, bazı hastalıkların kesin tedavisi mümkün olmasa da hastaların daha kaliteli bir ömür sürmesini sağlayacak gelişmeler sağlanmaktadır. İlaç sektörünün insan hayatındaki önemi nedeniyle, sektör çok ciddi gözetim ve denetim altındadır. Artan dünya nüfusu ve uzayan insan ömrü sayesinde, ilaç sektörüne olan talep de istikrarlı bir şekilde artmaktadır. Aynı zamanda teknolojik gelişmeler, genetik araştırmalar ve büyük veri gibi yöntemler bazı hastalıklarda önleyici tedavilerin ortaya çıkmasını sağlarken, bu hastalıklardan kaynaklı ilaç talepleri de
azalabilmektedir.

Dünyada İlaç Sektörü

Dünyada nüfus artışı ve bu artış içinde yaşlı nüfusunun artması, insan ömrünün uzamasıyla ilerleyen yaşlarda kronik hastalıklarla karşılaşma riskindeki artış, değişen demografik ve sosyo ekonomik yapı, değişen beslenme alışkanlıkları ve hareketsiz yaşam tarzı hastalıkların çeşitlenmesine ve sağlık hizmetlerine ihtiyacın artarak devam edeceğine işaret etmektedir. Bu durum ilaç sektörünü yukarıdaki özelliklerine istinaden dünyada stratejik sektörler arasında konumlandırmıştır. Küresel ilaç pazarı 2018 yılında %5 büyüme göstererek 1trilyon 200 milyar dolar hacme ulaşmış ve son on yıldır yıllık ortalama %4,2 olarak büyüme kaydetmiştir. Önümüzdeki dönemlerde de bu büyümenin devam etmesi ve ilaç sektörünün 2023 yılında 1,5 trilyon 500 milyar doları aşan bir pazara ulaşacağı öngörülmektedir. Küresel ilaç sektörü liderliğini ABD devam ettirmektedir. İlaç harcamalarında ABD‟yi Çin ve Japonya izlemektedir. 2018 yılı sonunda 1 trilyon 200 milyar dolar hacme ulaşan küresel ilaç pazarının %90‟ını bu pazarda en yüksek payı bulunan on ülke oluşturmaktadır. Türkiye bu pazar içinde 17. sıradadır. İlaç sektörünün önümüzdeki dönemde de hızla büyümeye devam edeceği öngörülmektedir. Dünya Sağlık Örgütü‟nün mevcut liste fiyatları ile projeksiyonuna göre, sektörün önümüzdeki beş yıl içinde %3 ile %6
arasında büyümesi öngörülmektedir.

İlaç sektörünün hem orijinal ilaçlara hem de jenerik ilaçlara ihtiyacı vardır. Tüm dünyada sağlık harcamalarındaki artış, geri ödeme kurumlarının titizliğini artırmıştır. Bu nedenle, akılcı ilaç kullanımı, jenerik ilaçları kullanmaya teşvik, koruyucu tedaviye yönelik bilinçlendirme, reçete yazımı ile ilgili düzenlemeler gibi bir dizi önlemler alınmıştır. Dünyada ilaç satışının en yüksek olduğu tedavi grubu onkoloji ilaçlarıdır. Dünyada geliştirilen yeni ilaçlar ve tedavi yöntemleri ile 1980‟lerden günümüze kanser hastalarının teşhisten sonraki 5 yıl olan yaşam süresi %80 artmıştır. Beslenme alışkanlıklarının değişimine paralel olarak hızla artmaya devam eden diyabet ve küresel ısınmaya bağlı olarak solunum ilaçları da en çok kullanılan tedavi grupları arasında yer almaktadır. Araştırmacı İlaç Firmaları Derneği Vizyon 2023 Raporu verilerine göre; 1900- 2000 yılları arasında
ABD‟de ortalama yaşam ömrü % 66 artmış ve % 78‟e ulaşmıştır ve bunda yeni ilaç ve
tedavilerin etkisinin %40 olduğu görülmüştür. Yine yeni ilaçlar sayesinde ABD‟de HIV/AIDS hastalığından ölüm oranı%40 oranında azalmıştır (AİFD Vizyon 2023 Raporu, 2012). Bütün bunlar dünya ilaç sektörünün çok daha önem kazanacağını da göstermektedir.

Türkiye’de İlaç Sektörü

Türkiye ilaç sektörü, uzun yıllara varan geçmişi, üretim deneyimi, nitelikli insan gücü ve ileri teknolojiye dayanan yapısıyla ülkemizin en gelişime açık ve en stratejik sektörlerinden birisidir. İlaç Endüstrisi İşverenler Sendikası Türkiye İlaç Sektörü 2018 raporu verilerine göre: Türkiye‟de ilaç sektöründe faaliyet gösteren yaklaşık 500 firma,
uluslararası standartlarda üretim yapan 81 ilaç ve 11 hammadde üretim tesisi bulunmaktadır. Ülkemizde ilaç sektöründe 35 binden fazla çalışan istihdam edilmektedir. İlaç sektörü ülkemizde 11 binden fazla ürünü iç pazara sunarken, 160‟tan fazla ülkeye de ihracat gerçekleştirmektedir. Türkiye İlaç Pazarı 2018 yılında % 26,1 büyüme ile 30,94 milyar TL‟ye ulaşmıştır. Bu büyümede pazara giren yeni ürünler, fiyat artışları, yüksek fiyatlı ürünlere kayan satış hacmindeki değişim ve kutu artışından kaynaklanan büyüme etken olmuştur. Kutu bazında ise %3,6 artış ile 2,30 milyar kutu satış gerçekleşmiştir. 2010-2018 yılı verileri incelendiğinde sektörün büyüme trendi içinde olduğu dikkat çekmektedir. İlaç pazarı 2010 yılında 1.62 milyar kutu iken, dönem içinde %42,3 artışla 2018 yılında 2,30 milyar kutuya ulaşmıştır. Bu büyümede sağlık hizmetlerine ulaşımdaki kolaylık, ortalama insan ömründeki uzama ve yaşlanan nüfus etkili olmuştur. Türkiye ilaç pazarı 2019 verileri incelendiğinde ise; Haziran 2019‟dan geriye dönük 12 ay sonu itibariyle 35,5 milyar TL‟ye, kutu satışlarında ise 2,3 milyar kutu satışına ulaşmıştır.

2010 yılında sektörde faaliyet gösteren firma sayısı 441 iken, 2018 yılında bu rakam 488 „e ulaşmıştır. 109 olan çokuluslu firma sayısı da 2018‟de 130‟a yükselmiştir. Bu süre aralığında 26 yerli firma sektöre girmiş ve yerli firma sayısı 358 olmuştur. 2010 yılında pazarın %90‟ını 50 firma oluştururken, 2018‟de bu oran 66‟ya yükselmiştir. Bu firmalar içinde çokuluslu firmaların payı %69‟dur. Türkiye ilaç pazarının yapısını referans ve
eşdeğer ilaçlar oluşturmaktadır (Türkiye İlaç Sektörü 2018 Raporu, 2019). Bütün bu verilere göre Türkiye İlaç Pazarı büyüyen ve büyümeye devam edecek bir yapıya sahiptir. Pazarın büyüklüğünde referans ilaçlar belirleyici rol almaktadır. “Referans ilaç, inovatör firma tarafından geliştirilerek, patent koruması altında pazara verilen ilk üründür. Koruma süreleri bittikten sonra bu ürünler referans alınarak eşdeğer ilaçlar üretilir‟. İlaç Endüstrisi İşverenler Sendikası Türkiye İlaç Sektörü 2018 raporu verilerine göre; referans ilaç pazarının büyüklüğü 2018 yılında 21,02 milyar TL‟ye; eşdeğer ilaç pazarı 9,92 milyar TL‟ye ulaşmıştır. Eşdeğer ilaç pazarı 2015 yılından bu yana referans ilaçlara karşı pazar payını artırarak 2010-2018 arası dönemde kutuda %57,7‟lik artış gerçekleştirmiştir. 2018 yılında referans ürünlerin TL bazında %74‟ünü ithal ürünler oluştururken, eşdeğer ürünlerin ise tamamını yurt içinde üretilen ürünler oluşturmuştur. Referans ilaç pazarı, Haziran 2019 „da 12 aylık dönemde 23,72 milyar TL‟ye, Eşdeğer ilaç pazarı ise, 11,73 milyar TL ye ulaşmıştır.

Gelişen teknoloji ve insan sağlığına verilen öneme paralel olarak, tüm dünyada bitkisel ya da kimyasal kaynaklı ilaçlar yerini biyoteknolojik ilaçlara bırakmıştır. Dünyada biyoteknolojik ilaçların kullanım oranı artmaya başlamış ve %20‟lere ulaşmıştır. Türkiye için de benzer bir durum söz konusudur. Biyoteknolojik ilaçlar canlı sistem ve organizmalar kullanılarak üretilen ilaçlardır. Referans biyoteknolojik ilaçlar, inovatör firma tarafından pazara sunulan ilk üründür. Patent süreleri bittikten sonra biyobenzer ilaçlar üretilebilmektedir. Biyobenzer ilaçlar ise; referans biyoteknolojik ürünlerle kaliteleri, etkinlikleri ve güvenilirlikleri açısından denkliği onaylanmış, ancak geliştiren firmanın kendi geliştirme ve üretim yöntemlerini kullanarak geliştirilen ilaçlardır. Türkiye‟de 2018 yılında 107 marka altında referans biyoteknolojik ve 23 marka biyobenzer ilaç bulunmaktadır. Biyobenzer ilaçlardan 7 markanın üretimi Türkiye‟de yapılmıştır. Biyoteknolojik ilaçların 2018 pazarı içinde 5,4 milyar TL ile %17,6 „lık payı vardır. 2019 yılında da Haziran ayı itibariyle geriye dönük 12 ayda pay 6,1 milyar TL ile %17,4 olmuştur. Bu payın 5,7 milyar TL „sini referans biyoteknolojik ilaçlar oluşturmaktadır. Biyobenzer ilaçların bu pay içindeki oranı ise 434,2 milyon TL‟dir. Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de ilaç sektörünün geleceğine yön verecek alan biyoteknolojik ilaçlardır.

Türkiye ilaç pazarı tedavi grupları bazında incelendiğinde ise; onkoloji ilaçlarının %12,8 pay ile değer bazında 2018 yılında da en çok satışa sahip tedavi grubunu oluşturduğu görülmektedir. Haziran 2019 geriye dönük son 12 aylık veriler incelendiğinde de %12,9 pay ile en çok satışa sahip tedavi grubu olmaya devam etmektedir.

Türkiye‟de ilaç sektörünün dış ticareti incelendiğinde; Avrupa Birliği, Ortadoğu ülkeleri, Kuzey Afrika ve Bağımsız Devletler Topluluğu başta olmak üzere Haziran 2019 geriye dönük son 12 aylık verilerle 160„dan fazla ülkeye ihracat gerçekleştirilirken, dış ticaret 1,2 milyar TL‟ye ulaşmıştır.

İlaç sektöründe Ar-Ge yeni bir molekülün keşfini veya mevcut moleküller üzerinde geliştirilen yeni teknolojiler, farklı formülasyon ve farklı kombinasyonlarla inovatif eşdeğer ürünler çıkaran klinik çalışmaları içermektedir. Türkiye‟de İlaç Sektörü 2019 Mayıs ayında 32 adet olan Ar-Ge merkezi ile ülkemizde sanayi gelişimine katkı sağlayacak öncelikli sektörlerden biridir. Bu sayede ithalatına bağımlı olduğumuz ürünlerin ülkemizde üretimi
gerçekleştirilebilecektir. Bu da ülkemiz için hem ekonomik hem de stratejik öneme sahiptir. Ülkemizde ilaç endüstrisi, uzun yıllara dayanan geçmişi ile yüksek üretim teknolojisi ve kapasitesine sahiptir. Uluslararası standartlarda 81 adet üretim, 11 adet hammadde tesisi vardır. Yurtiçi üretimdeki yerelleşme politikası önemli bir gelişmedir. Bu sayede sahip olunan teknoloji ve kapasite değerlendirilerek yurt içinde üretim sağlanmakta yeni teknolojilere yatırım yapılarak kapasite kullanımı ve istihdamı artırılmaktadır. Küresel firmalarla yapılan üretim anlaşmaları bu ürünlerin ihracatını da kapsadığı için ihracat artmakta bu durum dış ticarete de olumlu katkı sağlamaktadır. Yüksek denetim ve gözetimin olduğu ilaç sektöründe sektörün fiyatlama politikalarına kamunun müdahalesi ile 2004 yılından itibaren referans ilaç sistemi uygulaması başlamıştır. Bu uygulama ile ilaç fiyatları,
ilgili ürünün, Fransa, İtalya, İspanya, Portekiz ve Yunanistan‟daki depoculara satış fiyatının en ucuz olanının referans fiyat olarak alınması suretiyle belirlenmektedir. Eğer ilgili ürün bu ülkeler dışında bir ülkede imal veya ithal edilmiş ise, referans ülke fiyatlarının altında bir depocu fiyatı var ise; depocuya satış fiyatı düşük olan ülkedeki fiyat referans olarak alınmaktadır. Fiyatlandırmada kullanılacak Euro kuru ise her yıl Fiyat Değerleme
Komisyonu tarafından ilan edilir. Türkiye‟de sağlık turizmindeki artış, mülteci nüfusundaki artış, yaşlanan nüfus ile kronik ilaçların tüketimindeki artış ve önleyici ilaç kullanımındaki artışın sektörün büyümesini devam ettireceğini göstermektedir. Böylelikle pazardaki rekabet kızışarak devam edecek ve sektörde, teknoloji üstünlüğü ve satış gücü başarısı yakalayan firmalar ileride olmaya devam edeceklerdir.

Türkiye’de İlaç Sektörünün Yapısı
İlaç sektörü denildiğinde temelde üç zincirden bahsetmek gerekir.
● İmalat
● Dağıtım
● Tüketim
Bunlardan ilki ilacın üretiminin yapıldığı imalat sektörüdür. Bu grupta ilaç hammaddesi üreticileri ile yardımcı mamullerin üretildiği kimya sanayii ile mamul ilacı üretildiği ilaç firmaları yer alır. İlaç üretim tesisleri hammadde ve yardımcı maddeler yardımıyla çeşitli dozlarda farmasötik şekilleri üreten, ambalajlayan ve dağıtıma hazır hale
getiren tesislerdir. Üretimden çıkan ürünlerin kullanıcıya ulaştırıldığı sektör dağıtım sektörüdür. Dağıtım sektöründe toptan satış ecza depoları tarafından gerçekleştirilmekte ve eczaneler aracılığıyla perakende olarak ilaç sektöründe son tüketici olan hastaya ulaştırılmaktadır.

Türkiye‟de ecza depoları özel girişim ya da eczacı ortaklıklarıyla kurulmuş kooperatiflerden oluşmaktadır. İlaç ve ecza depolarının, üç temel rolü vardır;
a. “Üretici ve/ veya İthalatçı firmalar ile eczane ve hastalar arasındaki tedarikçilik işlevini yerine getirmek,
b. İlaçların tüketiciye güvenli ve istenilen kalitede sunumunu temin etmek
c. Hatalı, sahte ve bozulmuş ürünlerin, gereken koşullarda geri çekilmesini sağlamaktır. Bu fonksiyonların sürdürülmesi uluslararası bir standardizasyon olan “İyi Dağıtım Uygulamaları” ölçütlerine göre
düzenlenmektedir.’’ İlaç sektöründe tüketici hastadır. Hastanın ilaç seçiminde rolü ve etkisi yoktur. İlaç
seçimini doktor ve eczacılar belirler. Tüketim de isteğe bağlı değildir. Hastanın ilaca olan ihtiyacı fiyattan da etkilenmez. Aynı zamanda hastaların bu ürünleri tüketmesini sağlayan doktor ve eczacılar da bu sektör içinde bir alt grup oluşturmaktadır. Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu 2019 verilerine göre; Türkiye‟de 25.000 üzerinde eczane vardır. 6197 sayılı Eczacılar ve Eczaneler Hakkında Kanun ile 12.04.2014 tarihli ve 28970 sayılı Resmi
Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren “Eczacılar ve Eczaneler Hakkında Yönetmelik” hükümleri gereğince eczane açma ile ilgili yeni düzenlemeler getirilmiştir. Bu düzenlemeler ile eczacılar, Eczacı Yerleştirme Sistemi (EYS) ile başvuru üzerinden eczane açabilecekleri yerleri tespit edilebilmektedir. Türkiye İstatistik Kurumu‟ndan alınan bilgiler doğrultusunda her 3.500 kişiye bir eczane olacak şekilde ilçe bazında eczane kontenjanları
belirlenmektedir. Aynı zamanda sistem tarafından hesaplanan eczacı yerleştirme puanı ve eczacı ihtiyacı temel alınarak uygun bölgeler belirlenmektedir. Görüldüğü üzere ilaç sektörü aynı anda birçok sektörün girdi sağladığı karmaşık bir yapıdan oluşmaktadır. İlaç tüketicisi, hastalık tanısı konulmuş ve tedavi kararı doktor reçetesi ile belirlenmiş hastadır. Hasta tüketici olarak reçetesini, eczaneden temin etmektedir. Türkiye’de ilacın hasta tarafından tüketimi ile ilgili iki temel geri ödeme mekanizması vardır: Birincisi; hastanın ilaç bedelini tümüyle kendisinin ödeyip, ilaca ulaşmasıdır. Diğeri ise, sosyal güvenlik kapsamı altında, sigorta kurumu aracılığıyla ilaca
ulaşımdır. Sigorta, tedavi giderlerinin ya tümünü karşılamakta ya da hasta katkı payı ödemek koşuluyla, giderlerin bir kısmına katılmaktadır. Sosyal Güvenlik Kurumu ile eczaneler arasında Türk Eczacılar Birliği aracılığıyla yapılan anlaşmalarla tüketiciye düzenlenen ilaç satışı işlemleri, Sağlık Bakanlığı ve Maliye Bakanlığınca ortaklaşa düzenlenen geri ödeme ilaç listelerine uygun olarak gerçekleştirilmektedir. Türk ilaç
sektöründe faaliyet gösteren dört tip firma vardır. Birincisi, Ar-Ge yapamayan, jenerik ilaç üretimi yapan küçük ya da orta ölçekli ulusal firmalar. İkincisi, Ar-Ge yapabilen ulusal veya uluslararası jenerik firmalar. Üçüncüsü, çokuluslu, küresel pazarda büyük paylara sahip ArGe yapabilen uluslararası firmalar. Dördüncüsü ise; özellikle son yıllarda sayısı hızla artış gösteren biyoteknoloji firmalarıdır. Türkiye‟de ilaç sektörüne ilişkin satış verileri Intercontinental Marketing Services (İMS) adı verilen uluslararası ilaç piyasa araştırma ve danışma firması tarafından sunulmaktadır. IMS‟in uluslararası ve ulusal düzeydeki ilaç piyasalarına ilişkin sunduğu aylık ve yıllık raporlar sektörün analizi bakımından en kapsamlı kaynaklardandır. Rekabetin çok yoğun olduğu sektörde IMS verileri satış ekiplerine yol gösterici olmaktadır. Aynı zamanda bu veriler performans izleme, yeni ürün pazarlarını keşfetme, pazar potansiyeli ve hedef belirleme gibi sektördeki pek çok değerlendirmelerde temel alınmaktadır. Türkiye‟de ilaç tanıtım faaliyetleri ‟Beşeri Tıbbi Ürünlerin Tanıtım Faaliyetleri Hakkında Yönetmelik‟‟ çerçevesinde gerçekleştirilir. Bu yönetmelik ilaç tanıtımı sırasında firmaların uyması gereken kuralları kapsar. ’Bu Yönetmelik, 14.5.1928 tarihli ve 1262 sayılı İspençiyari ve Tıbbi Müstahzarlar Kanunu ile 11.10.2011 tarihli ve 663 sayılı Sağlık Bakanlığı ve Bağlı Kuruluşlarının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin 27 ve 40 ncı maddelerine dayanılarak hazırlanmıştır’’.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Sosyal Anksiyete Bozukluğu Nedir?

Tarım Bankacılığı ve Öncü Kuruluşlar

Kaynak

Esra Ünsal, İlaç Sektöründe Satış Ekiplerinin Yönetici, Ekip, Müşteri Etkileşiminin İş Performansında Etkisinde Hedef Baskısının Aracılık Rolü

 

*Bu çalışmanın tüm hakları, Esra Ünsal’a aittir.

Eski Türk Toplumunda Kadının Yeri

İlk Topluluklarda Kadın

Eski Türk toplumlarında kadının sahip olduğu yeri daha iyi gözler önüne serebilmek için kadının, insanlığın varoluşundan itibaren nasıl bir durum içerisinde olduğunun anlaşılması önemlidir. İnsanlık tarihi süresince kültürel ve sosyal değerler açısından kadın, bütün dünyada cinsiyetler arasında yapılan iş bölümü sonucunda
toplumun bir bireyi olarak değişik statülere sahip olmuştur. Yapılan iş bölümleri kadının statüsü üzerinde belirleyici bir etkiye sahiptir. Erkekler fiziksel özellikleri sebebiyle daha çok dış dünyayla ilgili mücadele gerektiren işlerde etkinken, kadın eviyle ve aileyle ilgili konularda sorumlu olduğundan, bir şekilde evin dışındaki
olaylardan uzak kalmıştır. Kadının alanının bu şekilde kısıtlı olması zamanla ikinci planda ve erkeklerin statü olarak altında yer almasına sebep olmuştur. Kadına verilen değer ve kadının yaşadığı toplum içerisindeki yeri, o toplumun medeniyet seviyesini belirleyici niteliktedir.

Milattan önce 15.000 – 8.000 arasındaki Paleolitik çağda, avcılık ve toplayıcılıkla yaşamlarını sürdüren insanların gerek vahşi yaşam, gerekse iklim koşulları sebebiyle topluluklar halinde mağaralarda barındıkları görülür. Ateşin
bulunduğu bu çağda, kadınlar toplayıcılık, erkekler ise avcılık yaparak beslenme ihtiyaçlarını karşılamaktaydılar. Böylelikle toplumdaki rollerinden dolayı kadın ve erkeğin statüleri oluşmaya başlamıştır. Avcılık ve toplayıcılık görevlerinin kadın ve erkek arasında iş bölümü yapılarak paylaşıldığı bu dönemde avcılık yaparak güç sarf eden erkeğin beslenmesi ve bakımı, topladığı bitkilerle beslenmeye katkı sağlamak, erkeğin avlayıp getirdiği besinlerin saklanması ve yenmeye hazır hale getirilmesi kadının göreviydi. Henüz doğurganlık yaşına gelmemiş genç kız çocukları, doğada hazır bulunan yiyecekleri toplama, su ve yakacak odun temini görevlerini üstlenip anne olma yaşına gelinceye kadar yaşça büyük kadınlar tarafından barınak ve yemek hazırlama, hayvan derilerinden giysi dikme, doğal ürünlerden ilaç hazırlama, çocuk bakımı gibi konularda eğitilirlerdi.

Toplumdaki insan nüfusunun artarak toplulukların güçlenmesini ve devamlılığını garantileyen kadınlar bu özellikleri nedeniyle oldukça değerliydiler ve korunmalarına özen gösterilirdi. Paleolitik dönemde, farklı topluluklar
tarafından doğurganlık ve bereket özelliklerinin yanı sıra barınağın düzenini sağlayıp koruyan, hastalıkları iyileştiren kadınların “Venüs” adı verilen heykelciklerinin yapılmış olması kadınların kendi toplumları açısından önemini göstermektedir. Binlerce yıl boyunca avcılık ve toplayıcılıkla hayatta kalma mücadelesi veren insanoğlu, milattan önce 8.000 – 5.000 yılları arasındaki Neolitik çağda tohumları ekerek tarım, avladıkları hayvanları besleyip üremesini sağlayarak hayvancılık yapmaya başlamışlardır. Ancak ektiği tohumların ve barınaklarda besledikleri hayvanların bakımı onların göçebe hayat tarzını bırakıp bir yerde uzun süre yerleşmelerini gerektirdiğinden köy toplumları ortaya çıktı. Üretmeye başlayan insanoğlunun aynı zamanda iş gücüne de ihtiyacı olduğundan doğurganlık daha önem kazandı ve annelik statüsü yüceltildi.

Tarım ve hayvancılık yapan bu toplumlarda erkek zamanla avcılığı bir kenara bırakarak iş gücü ihtiyacının baş göstermesiyle kalıcı olarak yerleşik hayata geçti. Eve dönmüş olan erkek, kadını geri planda bırakarak lider
durumuna geldi. Sabanın icadı sebebiyle iş gücü ihtiyacının azalması, kadının nesnelleşmesi, diğer erkeklerden korumak için eve kapatılması ve hatta kadının topluluklar arası takasının yapılır hale gelmesiyle değeri giderek azaldı. Zamanla sadece evin işlerini yapıp çocuk doğuran kişi sıfatına büründü. Kadının üretimdeki rolünün azalması toplumsal statüsünün düşmesine sebep olmuştur. “Ancak, bu dönemde de, anaerkil düzenin devam ettiği ve kadının halen bereketin simgesi olduğu görülmektedir. Öyle ki, bereket inancına bağlı olarak, yiyecek ve içecek kaplarının hamile kadın vücudunu sembolize ettiği görülmektedir”.

Milattan önce 5.000 – 3.000 dönemine gelindiğinde ise köy toplulukları büyümüş, surlarla çevrili küçük şehirler haline gelmiştir. Yaşadıkları yerin etrafına insanlarını tarım ürünlerini ve hayvanlarını koruyabilmek, o bölgenin sahibi olduğunu belirtmek için duvarlar ören insanoğlu sahip olduğu şeyler uğruna savaşmaya başlamıştır. Fiziksel güçleri nedeniyle savaşlarda etkin rol üstlenen erkeklerin değeri artmıştır. Evlerine dönüp çiftçilik ve hayvancılık yapan erkekler bu dönemde alet ve eşya yapmaya başlayınca üretimde etkin bir hale gelmişlerdir. Toplumların üretkenleşmesi ile ticaret ve ürün takasları başlamıştır. Önceleri bu ataerkil dönemde erkek kadını evliliğe razı etmek için hediyeler verirken zamanla bu durum kadını eş olarak alırken ücret ödemesi durumuna kadar gelmiştir.

Türk Destan ve Mitolojisinde Kadın

Kadınlar, eski Türk destanlarının ve mitlerinin pek çoğunda da hayatın kaynağı, ideal eş, anne, gönlün, aklın ve bilgeliğin sembolü olarak yer almaktadır. Türk destan geleneğinde kadınlar aktif bir şekilde mücadelenin içinde yer alarak erkek kahramanlar gibi hüner sergilemişlerdir. Savaşçı kadınlar destan türünün, pasif ve aşk
konusu olmuş kadınlar ise halk hikayelerinin kahramanları olarak boy göstermişlerdir. Türk kültür tarihi incelendiğinde, inanç sisteminden yaşam biçimine kadar topluma yön veren, çeşitli özellikleriyle milli değerlerin sembolü haline gelen sayısız kadın kahramanın yer aldığı görülür.

Toplum hafızasının gidebildiği en son nokta olan mitolojik anlatılar, o toplumun yapısını ve değerlerini anlayabilmek açısından büyük öneme sahiptir. Türk mitolojisinde kadın figürleri daima doğaüstü güçlere sahip kutsal varlıklardır. Gökyüzü ve tabiata ait unsurlar Türkler için kutsal sayıldığından kadınlar ay, ışık, ağaç veya su gibi unsurlarla özdeşleştirilerek tasvir edilmişlerdir.

Türk Destanlarında Kadın

Destanlar bütün toplumlarda olduğu gibi eski Türk toplumlarında da ilk edebi eserlerdir. Bu destanlar, var oldukları toplumların nasıl yaratıldığı, varlığını nasıl sürdürüp büyüdüğü, başlarından ne gibi olayların geçtiği sorularının cevap bulduğu, nesilden nesle tarihi bir gerçekmiş gibi anlatılarak aktarılan uzun hikayelerdir. Bu nedenle destanlardaki ipuçlarına bakarak bir milletle ilgili pek çok bilgiye ulaşmak mümkündür. Oğuz Han’ın annesinin ismi Ay Kağan’dır. Eşlerinin ilki bir ışık hüzmesinden oluşmuş, diğeri ise bir ağaç kovuğunda karşısına çıkmıştır. Yaratılış Destanı’nda Ülgen’e yaratma ilhamını veren Ak Ana idi. Göç Destanı’nda ise Sungur, Kutur, Tükel, Ur ve Bögü Tigin bir ağaca inen mavi ışıktan doğmuşlardır. Manas Destanı’nda, Manas’ın eşi Kanıkey, kocasının silahlarını kuşanarak, onun atına binmiş ve savaşarak Kalmukların esir aldığı kocasını kurtarmıştır. Kanıkey destanda ayrıca, erkeklerle yapılan at yarışında iyi bir binici olduğunu kanıtlamış, savaş meydanlarında oğlu Semetey’in yanında savaşırken oğlunun yokluğunda da yaşlanmasına rağmen düşmanla birebir savaşarak alt etmiştir.

Almambet, etrafı düşmanlar tarafından sarıldığında annesi Altın Ay atlı ve silahlı bir şekilde düşmana saldırarak oğlunu kendi canı pahasına kurtarmıştır. “Birden at üzerinde silahlı anası Altın Ay’ı gördü. Anası oğlunu kuşatan düşmanlara, yavrusunu yakalayanlara saldıran dişi kaplan gibi, hücum ederek, düşmanın safını yardı. Almambet muhasaradan kurtulup kaçmayı başardı. Altın Ay oğlunu kurtardı fakat kendisi düşman süngüsü ile öldürüldü.

Destanlarda kadın figürlerinin Kanıkey ve Ayçörek örneklerinde olduğu gibi eşleri ve oğullarının başına gelecek kötülükleri önceden rüyalarında görmeleri, Türklerin kadını doğaüstü bir varlık olarak görmelerini açıklayabilecek özelliklerden yalnızca biridir. Göç Destanı’nda Uygur ve Göktürklerce kutsal kabul edilen ağaç, kadınsal bir özellik olan doğurganlıkla tasvir edilmiştir. Dede Korkut masallarında, Kan Turalı’yı düşmandan kurtaran, at binip silah kullanan eşi Selcen Hatun’dur. Bamsı Beyrek’in beşik kertmesi ve sevgilisi Banı Çiçek, sevgilisinin kuvvetini sınamadan onunla evlenmeye razı olmamıştır. Bamsı Beyrek yıllarca esir tutulduğunda ise büyük bir sadakatle onu beklemiştir. Dede Korkut hikayelerinde, Tepegöz örneğinde de görüldüğü üzere, Türk toplumlarında kadının
rızası olmadan yaşanan gayri meşru ilişkilerin sonucunun felaket olacağına inanılırdı. Zira Tepegöz, bir çobanın Peri Kız’a tecavüzü sonucu dünyaya gelmiş bir yaratıktır. Milletlerin kültürü ve medeniyeti hakkında pek çok bilgi içeren destanların oluşum sebebi tarihi olaylar olsa da özellikle toplulukların yaşayış şekillerini anlama bakımından da önem taşır. Nesilden nesle sözlü olarak aktarıldığı göz önünde bulundurulduğunda, anlatılarda yer alan olay, kişi ve unsurların gerçeğe uygunluğunun toplum tarafından onaylanmış olduğu söylenebilir.

Türk Mitolojisinde Kadın

Türklere ait yazılı tarihten daha öncelere gidildiğinde, kadına verilen değeri mitolojik unsurlarda da görebilmek mümkündür. Tanrı katında kadının yeri erkeğin üstündedir. Eski Türklerde tek Tanrı inancı olmakla birlikte, iyi ya da kötü roller üstlenmiş ruhlardan da bahsedilir. Yeraltında kötü ruhların, yeryüzünde insanların ve gökyüzünde Tanrının yanı sıra iyi ruhların yaşadığına inanılırdı. Umay simgesi, Türklerin zihin aleminde kadına verilen kıymetin en önemli göstergelerinden birisidir. İlk kez Kül Tigin abidesinde

“Babam kağan uçtuğunda küçük kardeşim Kül Tigin yedi yaşında
kaldı…

Umay gibi annem hatunun devletinde küçük kardeşim Kül
Tigin Er adını aldı.” sözleriyle anlan Umay, Tonyukuk Yazıtı’nda Göktürkleri kurtaran ilahedir.

türklerde kadının yeri

 

Türk mitolojisinde Umay Ana, yeni doğum yapmış anneleri ve bebekleri koruyarak doğum ve bereketi simgeleyen en üst düzeydeki ruhtur. Kutsallığı sebebiyle güneşle ilişkilendirildiğinden Sarıkız adı da kullanılır. Türk inanışına göre güneş ve ay kutsaldır, güneş kadını, ay ise erkeği temsil eder. Türk mitolojisinde iyi/koruyucu ruhlardan biri olan Umay, çocukların ve lohusa kadınların koruyucusu olarak nitelendirilmektedir. Zira Umay-Ayızıt gökteki süt gölünden su ve süt getirerek çocuğun boğazına ruh ve can olarak bir damla dökmekte ve ona hayat sağlamaktadır. Ayrıca hamile kadınların doğum ağrılarını hafifletebilme ve doğumdan sonra üç gün boyunca
başında bekleme gibi meziyetlere de sahip olan Umay, görünüş olarak bazen beyaz saçlı, beyaz kıyafetli bir insan, bazen de kuş şeklinde tasvir edilmiştir. Altay Türkleri ise onu göklerden inen gümüş saçlı, güzel yüzlü bir kadın olarak düşünmüşlerdir.

Ayzıt, güzelliğin sembolüdür. Bu anlamda Sümer ve Yunan mitlerindeki İştar ve Afrodit’e (Venüs) benzemektedir. Simgesi, Kuğu kuşudur. Ayzıt’ı simgeleyen bu kuş, kutsal sayılmakta ve onlara dokunulmamaktadır. Kuğu aslında kutsal bir kız olup; kızın kuğunun beyaz tülünü üzerine giymesi ile kuğu, çıkarması ile kız olmaktadır. Ayzıt, gökten gümüş tüylü bir kısrak suretinde inmektedir. Yele ve kuyruklarını kanat gibi kullanmaktadır. Bu
nedenle Ayızıt için “Ayızıt töreni” adı verilen özel tören yapılmaktadır. Tören sırasında kadının yüksek ses ile gülmesi kadının hamile kalacağı anlamını taşımaktadır. Ayızıt’ın kadınlar ve çocuklar ile birlikte dişi hayvanları ve hayvan yavrularını koruduğu da söylenmektedir. İnsanları koruyan Ayızıtlar, yaz günlerinde güneşin doğduğu yerde, hayvanları koruyan Ayızıtlar da kış günlerinde güneşin doğduğu yerde bulunmaktadır.

Alaçın Ana, Türk mitolojik inanışında doğaya can veren ve onu korumakla sorumlu olan iyi bir ruhtur. Onun sayesinde doğadaki her şey bir düzen ve uyum içindedir. Kayın ağaçları onun barınağı olduğundan bu ağaç Türkler tarafından kutsal sayılırdı. Alaçın Ana, ışıklı bir yüz ve beyaz saçlarıyla tasvir edilir. Yaratılış Destanı’nda Ülgen’e yeryüzünü yaratma ilhamını veren, yaşamı başlatıp her şeye ruhu veren Ak Ana’dır. Başında üç boynuzlu bir taç taşıyan ve ışıktan oluşan Ak Ana’nın vücudunun alt kısmı balık şeklinde olup mavi bir kuyruğu olduğuna inanılırdı. Tanrı Ülgen’e yaratma kudreti ve ilham veren Ak-Ene veya Ak-Ana ya da Ürüng-Ayızıt Beyaz Kadın Yaratıcı’dır. Altay Türkçesinde ak, cenneti ifade etmekte olup, Cennette oturan, rengi ve ruhu bembeyaz
tanrılara Aktu/Aklılar denilmektedir. Aklılar, SütAk Göl’ün/süt renginde olan göllerin bulunduğu göğün üçüncü katında oturmaktadırlar.

Besleyici, barındırıcı ve hayat verici olan Yer/Toprak Ana, göğün üçüncü katında oturmaktadır. Sekiz köşeli bir eve sahip olan Yer/Toprak Ana, kutlu, güçlü bir kadındır. Aynı zamanda evrenin ruhu olan Toprak Ana, bitmez tükenmez bir hayat gücüne sahiptir. İnsanlara bol tahıl vererek onlara iyilik yapmaktadır. O, sağ göğsünden iki sol göğsünden bir kez emzirerek yiğitleri üstün bir güce kavuşturmaktadır. Bu yiğitlere çeşitli öğütler ve gelecekten
haberler vermektedir. Bu bağlamda da zayıf ve çelimsiz çocuklar, anne babaları tarafından toprağa gömülmesi neticesinde çocuğun orada güçleneceği ve üç gün sonra bir yiğit olarak çıkacağı düşüncesinin kaynağı da bu felsefedir. Her bir arazi parçasına yer İyelerini gönderen Yer Ana’ya beyaz tavuk başta olmak üzere balık, koyun veya öküz kurban edilmektedir.

Türk mitolojisine göre Yer Ana, devleti, hayvanları ve toprağı koruyan bir ruhtur. Topraktan elde edilen her türlü ürün onun eseridir. Genç al bir kısrak üzerinde gezinen Od Ana, uzun kırmızı örülü saçları vardır. Göğüsleri çok büyük olan Od Ana, genel olarak evlerdeki ve çadırlardaki ocakları ve ateşi korumaktadır. Bu bağlamda evin ve ülkenin koruyuculuğunun simgesi olarak da kabul edilmektedir. Dokuz ateş ırmağının kavşağında dokuz köşeli bakır bir evde yaşayan Od Ana’nın her biri ateş tanrısı olan yedi oğlu bulunmaktadır. Yeryüzündeki ilk ocağı Ülgen’in kızları yakmış ve ateşi Od Ana’ya emanet etmişlerdir. Od Ana her bir ateşe ve ocağa bir tane koruyucu ruh göndermektedir. Kendi çocuğunu yediği söylenen Od Ana, Ocak ruhu olarak da değerlendirilmektedir.

Türk mitolojisinde en fazla sözü edilen kötü ruhların başında gelen Od Ana, bir başka deyişle Al Ana, uzun boylu, dağınık saçlı, genellikle kırmızı-siyah uzun bir elbise giyen, güçlü ve çirkin bir kadın olarak tasvir edilir. Hamile ya da yeni doğum yapmış kadınları, bebekleri, çocukları veya hasta insanları uykusunda boğmaya çalıştığına inanılır. Halk arasında al basması olarak adlandırılan inanışın kökeni Od Anadır.

Kurt, eski Türk inanışında kutsal bir varlık olarak kabul edilir. Asena da Türeyiş Destanı’nda Göktürklerin soyunun kurumasına engel olmuş ve soyun devamını sağlamıştır. Türk mitolojisinde güneşin simgesi olan kartalın önemli bir yeri vardır. Bürküt adı verilen çift başlı kartal Tanrı’nın makamı olan gökyüzünün kapısını bekler, Ülgen’i
temsil eder ve yine eski Türkler tarafında kutsal kabul edilen Hayat Ağacı’nın tepesinde yaşar. Tanrı insanoğlunu kötülüklerden korumak için Kartalı göndermiş fakat insanlar onun ne söylediğini anlamayınca Tanrının emriyle ilk karşılaştığı insana kamlık yeteneği vermiştir. Kam’ları yeryüzüne getiren Kartal Ana’dır. Eski Türk inanışında ağaç, soyluluğun sembolü idi. Oğuz Han, Yer’le özdeşleştirilen ikinci eşine ulu bir ağaç kovuğunda rastlamıştır. Özellikle büyük ağaçların içinde Ağaç Ana’nın yaşadığına inanılır ve kutsal kabul edilir, ağaçlara zarar verilmez, verenlerin de başına kötülük geleceğine inanılırdı. Işıktan bir vücudu ve balık gibi bir kuyruğu olan, henüz yeryüzü yaratılmadan her yer sudan ibaretken var olan Deniz İlahesi, sudan karaya çıkarken beyaz bir geyik şekline bürünmekteydi.

Oğuz Kağan Destanı’ndaki Oğuz Han’a ona yol gösteren, rehberlik eden Gök Kurt ile Hun Türklerindeki geyik aynı özelliğe sahiptir. Çin kaynaklarından alınan Göktürkler’in mitlerinde, Göktürk Hakanı’nın sevgilisi Deniz Tanrıçası dişi bir geyiktir. Ayrıca Türk mitolojisinde kılık değiştirerek geyik şeklinde görünme motifi, Anadolu’da ermiş-evliya menkıbelerinde de karşımıza çıkmaktadır.

Türk mitolojisinde yaratıcı olan Ulu Ana, Uluğ (Olı, Olu, Olo, Ulı) Ene olarak da isimlendirilmektedir. Ulu Ana; Ak Ana, Od Ana, Kün Ana, Toprak Ana, Gök Ana gibi yaratıcı güçlerin tamamını ifade etmektedir. Bolluk ve bereketin koruyucusu ve yaratıcısı olan Ulu Ana, hayat verici gücün ve ölümsüzlüğün en üst noktasını oluşturmaktadır. Ayrıca zıtlıkları içinde barındırmakta ve zıt şeyler onun himayesinde birbirleri ile yer değiştirebilmektedir. Bu bağlamda da ters işlevli varlıkları ortaya çıkarabilmektedir. Ulu Ana, çok sayıda mitolojik varlığa ve koruyucu ruhlara dönüşebilme özelliğine sahiptir. Saflığı, doğurganlığı ve cinselliği bünyesinde barındıran Ulu Ana, kendi içinde hem şeytanî hem insanî hem de hayvanî unsurlara sahiptir. O, yer altı dünyasının da göğün de sahibidir. İri göğüslü bir kadın olarak betimlenen Ulu Ana, her şeyi bilebilmektedir. Şamanlar, onu ihtiyar ve bilge bir kadın görünümünde sadece uykularında görebilmektedir. Ayrıca onun en önemli mitolojik özelliği tören koruyuculuğudur.

Eski Türk inanışında Su Ana, kaşsız, büyük siyah gözlü, uzun saçlı yaşlı bir kadın olarak tasvir edilir. Su kaynaklarını koruduğu için buralarda yaşar. Kutsal sayılan suyun kirletilmesi ve hatta suya uzun süre bakılması onu sinirlendirir. Gün/Yaşık Ana, Türk mitolojisinde Kün Ana veya Güneş (Küneş) Ana olarak isimlendirilmektedir. Gün Ana, güneş ile birlikte Gök Âlemi’nin en yüksek yeri olan yedinci katında oturan kutsal bir varlıktır. O, ayrıca insanların ilk büyük annesidir. …Hakanla hatun gök ile yerin evlatlarıydı. Güneş ana ile Ay ata onların gökyüzündeki temsilcileri idi. Hakanın mümessili olan ay ata, gökyüzünün altıncı katında, hatunun mümessili olan gün ana ise daha üstte, gökyüzünün yedinci katında idi.

“Çılan (Zılan, Cılan, Ilan) Ana adı ile de anılan Yılan Ana, yılanların kendisinden türediğine inanılan belden aşağısı yılan, üstü insan şeklinde tanımlanan, insanların derdine deva olabilen varlıklardı”.

Türk mitolojisinde önemli, bir yeri olan Yılan Ana, yeraltı ve yeryüzünün bağlantısını sembolize eder. Yılan Ana’nın dünyadaki bütün yılanları yönettiğine inanılırdı. Türklerde Şaman davullarında yılan figürü görülür.
Türk mitolojisi ve destanlarından yola çıkarak Eski Türk kadınlarının devlet ve toplum yaşayışında en az erkek kadar sözü geçtiğini söylemek mümkündür. Kadın Türk toplumunda her zaman el üstünde tutulmuş, sözlerine ve fikirlerine değer verilmiş, hak ettiği değeri görmüştür.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Eski Türklerde Müzik

Eski Türklerde Silah

Yunanistan’da İşsizlik Oranları ve Gelişimi

Kaynak

Deniz Kolgu, Hüseyin Nihal Atsız’ın Bozkurtlar Romanındaki Türk Kadın Karakterlerinin Toplumdaki Yeri ve Tasviri

 

*Bu çalışmanın tüm hakları, Deniz Kolgu’ya aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@hotmail.com

Dördüncü Sanayi Devrimi’nin (Endüstri 4.0) Ulusal Güvenliğe Etkisi

Sanayi Devrimi ve Ulusal Güvenlik

Dördüncü Sanayi Devrimi çok sayıda buluşun kısa sürede icat edildiği bir dönüşüm sürecidir. Henüz sürecin başında olunmasına rağmen devrim niteliğinde teknolojiler geliştirilmiştir. Dördüncü Sanayi Devrimi’nin üzerinde yükseldiği en önemli teknolojiler; “otonom robotlar”, “yapay zeka”, “nesnelerin interneti”, “siber fiziksel sistemler”, “üç boyutlu yazıcılar”, “bulut bilişim” ve “akıllı fabrikalardır”. Askeri teknoloji ise Dördüncü Sanayi Devrimi’nin “akıllı” ve “özerk” teknolojileri kullanılarak dönüştürülmektedir. Devletler, özel askeri şirketler, silah şirketleri ve terör örgütleri askeri Dördüncü Sanayi Devrimi’nin en önemli teknolojileri olan robotik, yapay zeka ve nesnelerin
internetini askeri çalışmalarına entegre etmeye çalışmaktadır. Otonom robotların ve yapay zeka tarafından yönlendirilen otomatik silahların geliştirilmesiyle savaş olgusu köklü bir değişim geçirmeye başlamıştır. Bu bağlamda üretilen “dronlar” (drones), “özerk silahlar” (autonomous weapons), “biyolojik silahlar” (biological weapons) ve “biyokimyasal silahlar” (biochemical weapons) gibi teknolojiler sayesinde askeri teknoloji özerk hale gelmektedir.

Dronlar, Dördüncü Sanayi Devrimi’yle geliştirilen en önemli askeri teknoloji ürünlerindendir. Temelde uçan robotlar olan dronların sayısı artmakta ve fiyatlarının azalmasıyla kullanımı hızla yaygınlaşmaktadır. Dronlar farklı boyutlarda ve tiplerde üretilmektedir. Dron tipleri kullandıkları sistemlere göre kategorize edilmektedir ve “sabit kanatlı sistemler”, “multirotor sistemler” ile “diğer sistemler” temel alınarak tasarlanmaktadır. “Delfly Explorer”, “Hubsan x4 Drone”, “Parrot AR Drone”, “DJI Phantom”, “Raven”, “ScanEagle” kullanımı yaygın olan dron modelleridir. Dron teknolojisinde ABD öncü olsa da birçok devlet dron teknolojisini geliştirmeye çalışmaktadır. Hatta Irak ve  İslam Devleti başta olmak üzere bazı terör örgütleri tarafından saldırı amacıyla dronlar kullanılmaktadır. Dron teknolojisi ve yapay zekanın bütünleştirildiği özerk silahlar, insan
yönetimine ihtiyaç duymaksızın hedeflerini tanımlayıp müdahale edebilmektedir. Doğurabileceği zararlar açısından ahlaki olup olmadığı tartışmalı olsa da özerk silahlar, savaşı özerkleştirerek “robo-savaş” perspektifinin doğmasına yol açmaktadır. Zira özerk silahlar insanlar arasında yaşanan geleneksel savaşın aksine “robotlar arası savaş” ve “insan-robot savaşı” gibi yeni savaş türlerini ortaya çıkaracak en önemli askeri teknolojidir.

 

Savaş tarihinde birçok örneğine rastlamakla beraber biyolojik ve biyokimyasal silahlar, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD, SSCB, Kanada, İngilt

ere, Fransa, Irak ve Güney Afrika gibi devletler tarafından çeşitli programlar çerçevesinde geliştirilmiştir. Günümüzde ise biyolojik ve biyokimyasal silahlar Dördüncü Sanayi Devrimi’nin üretim teknikleriyle daha kolay tedarik edilebilmektedir. Genetik alanındaki yeni gelişmeler sayesinde tasarım virüsler, doğal olmayan yöntemlerle üretilen dayanıklı bakteriler ve genetiği değiştirilerek salgın haline getirilen hastalıklar milyonlarca insanın hayatını tehdit eden biyolojik silahlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Bahsi geçen teknolojik yenilikler vasıtasıyla biyokimyasal silahların otonom üretimi ve dronlarla nakli mümkün hale gelmiştir.

Giyilebilir cihazlar Dördüncü Sanayi Devrimi’nin geliştirmekte olduğu askeri teknolojilerden birisidir. Giyilebilir teknoloji, belirli bir grubun gereksinimlerini karşılamak için ayarlanmış görevleri yerine getirmek için basit bir arabirimden oluşan, birçok elektronik işleve ve estetik özelliklere sahip giyilebilen ürünler olarak tanımlanabilir. Giyilebilir cihazlar; sensörler, aktüatörler, mikrodenetleyiciler, güç kaynağı ile veri toplama, kullanma, aktarma, depolama amacıyla yapılmış yazılım bileşenlerinden oluşmaktadır. Giyilebilir cihazlar sayesinde bir yandan askerlerin sağlık takibi ve stres yönetimi kolaylaşırken diğer yandan çevre güvenlikleri izlenip insani işlevleri güçlendirilebilmektedir. Bazı askeri teknoloji üreticileri askerlerin ağır yükleri kolayca taşıyabilmeleri amacıyla giyilebilir cihazları bir tür dış iskelet olarak tasarlamaktadır. Örneğin Çinli Norinco firmasının tasarladığı dış iskelet askerlerin 100 kg’lık yük taşıyabilmelerini sağlamaktadır. Bu bağlamda giyilebilir cihazlar sahip oldukları üstün özellikler sayesinde hem askeri teknolojiyi dönüştürmekte hem de askerlerin kapasitelerini biyolojik sınırlarının üzerinde geliştirmektedir. Dördüncü Sanayi Devrimi’nin en önemli üretim teknolojilerinden birisi olan
eklemeli imalatın (additive manifacturing) askeri teknolojideki önemi ise her geçen gün artmaktadır. Eklemeli imalat, başlangıçta üç boyutlu bir bilgisayar destekli tasarım sistemi kullanılarak oluşturulan bir modelin, uzun bir planlama sürecine ihtiyaç olmadan doğrudan üretilebilmesidir. Tarih arşivi sizler için araştırıyor..

Üç boyutlu yazıcıların ucuzlaması eklemeli imalatın giderek yaygınlaşmasını sağlamaktadır. İhtiyaç duyulan askeri malzemelerin kısa sürede girdi israfı olmaksızın üretilmesine imkan tanıyan eklemeli imalat teknolojisinin ABD Savunma Bakanlığı tarafından benimsemesi bu duruma bir örnek niteliğindedir. United Launch Alliance isimli havacılık ve uzay mühendisliği şirketi Savunma Bakanlığı ve Birleşik Devletler Hava Kuvvetleri’nin ihtiyaç duyduğu birçok donanımı bu teknolojiyi kullanarak üretmektedir. Günümüzde askeri donanımların büyük çoğunluğu şirket laboratuvarlarında veya fabrikalarda üretilse de yakın gelecekte eklemeli imalat teknolojisiyle dijital olarak tasarlanan askeri donanımlar ve parçaları çatışmalarda ve operasyon sahasında üretilebilecektir.
Aktardığımız bilgiler kapsamında, Dördüncü Sanayi Devrimi sürecinde nanoteknolojinin askeri sektörde büyük önem kazandığı görülmektedir. Nanoteknolojiyle üretilecek akıllı malzemeler sayesinde silahlar daha hafif ve etkili hale gelecektir. Ayrıca nanoteknoloji alanındaki gelişmeler ışığında kendisini tamir eden akıllı silah sistemlerinin yaratılması beklenmektedir.

2. DÖRDÜNCÜ SANAYİ DEVRİMİ VE ULUSAL GÜVENLİĞİN DÖNÜŞÜMÜ

Soğuk Savaş Sonrası Dönemde küreselleşmenin etkisiyle ulusal güvenliğin anlamı değişmiştir. Devlet-merkezli, tehdit odaklı ve askeri savunma ağırlıklı ulusal güvenlik yaklaşım yerini devleti, devlet dışı aktörleri ve bireyleri içeren, kimlik, risk ve fırsat odaklı ulusal güvenlik yaklaşımına bırakmıştır. Bu bağlamda ulusal güvenlik, devletin bekasına ve refahına yönelik tehditlere ve risklere karşı gereken önlemlerin alınması; müşterek kimlik, değer ve çıkarların muhafaza edilmesidir. Dördüncü Sanayi Devrimi’yle birlikte ulusal güvenlik kavramsal ve aktörel
açıdan yeni bir değişim yaşamaktadır. Akıllı ve özerk teknolojiler askeri alan başta olmak üzere ekonomi, toplum ve siyaset gibi ulusal güvenliği etkileyen alanlarda köklü değişimlere neden olmaktadır. “İnsan” Dördüncü Sanayi Devrimi’ne kadar ulusal güvenliğin temel öznesiyken “akıllı makineler” ulusal güvenliğin yeni öznesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Ulusal güvenliği etkileyen tüm alanlarda insanı ikame eden akıllı makinelerin güvenliği, neredeyse insan güvenliği kadar önemli hale gelmektedir. Üretimde ve savunmada etkinliği arttıkça akıllı makinelerin güvenliğinin sağlanması ulusal güvenlik için öncelik arz edecektir. Zira Dördüncü Sanayi Devrimi ilerledikçe bireylerin, ulusların ve devletlerin varlığı akıllı makinelere daha da bağımlı hale gelecektir.

Zira bir varlığın güvenliğinin sağlanabilmesi için varlığa yönelik tehditlerin önlenmesi gerekmektedir. Dördüncü Sanayi Devrimi sürecinde tehdit algısı köklü bir değişim geçirmektedir. Günümüze kadar güvenliğe yönelik tehditler insan kaynaklı olurken yeni dönemde akıllı makineler de tehdit kaynağı olabilmektedir. Örneğin ulusal
orduların envanterine giren özerk silahlar ve otonom robotlar, insanların ve akıllı makinelerin öznesi olduğu ulusal güvenliğe karşı tehdit niteliği taşımaktadır. Askeri alanda insan kontrolünü azaltan teknolojiler savaşın idaresine dair belirsizliklerin doğmasına yol açmakta ulusal güvenliğe yönelik risk ve tehditleri artırmaktadır. Ayrıca ulusal güvenliğin aktörleri olan devlet, devlet dışı oluşumlar ve bireyler arasındaki güç ilişkileri Dördüncü Sanayi Devrimi’yle değişim göstermektedir. Önceki üç Sanayi Devrimi, devletin ulusal güvenlik alanında en önemli aktör olmasını sağlamıştır. Dördüncü Sanayi Devrimi’nin akıllı teknolojilerinin bireyler ve devlet dışı yapılar tarafından kolayca imal edilebilmesi güç unsurlarının devletlerden devlet dışı oluşumlar ve bireyler lehine artmasına neden olmaktadır. Bir başka deyişle Dördüncü Sanayi Devrimi’yle devletlerden devlet dışı aktörlere doğru bir güç kayması yaşanmaktadır.

Ulusal güvenliğin en önemli konularından biri olan “çatışma” da Dördüncü Sanayi Devrimi’nin etkisiyle dönüşüm süreci geçirmektedir. Bu süreçte çatışmaların karakterinin ve ölçeğinin değiştiği görülmektedir. Savaş-barış ve savaşçı-sivil ayrımları her geçen gün ortadan kalkmakta ve yerel çatışmaların yıkıcı etkileri küresel nitelik kazanmaktadır. Yerel sorunların küresel sorunlara dönüşmesinin nedeni Dördüncü Sanayi Devrimi’yle akıllı makineler, bireyler, devlet dışı oluşumlar ve devletlerarasında hızla artan bağlantılılıktır (connectivity). Bağlantılılıktan en çok faydalanan aktörlerin başında ise terör örgütleri gelmektedir. Örneğin, Ortadoğu’da çatışan IŞİD, sosyal medya aracılığıyla militan kazanabilmekte, Ortadoğu’ya uzak birçok bölgede terör faaliyetleri planlayabilmekte ve propagandalarını milyarlarca insana ulaştırabilmektedir.

endüstri 4.0 ve sanayi devrimi

Dördüncü Sanayi Devrimi’yle birlikte yeni bir savaş türü olan “özerk savaş” olgusunun da ortaya çıktığı gözlenmektedir. Özerk savaşın en önemli unsurları askeri otonom robotlar ve yapay zeka temelli hassas güdümlü silahlardır. Ulusal güvenlik politikalarını özerk savaş konsepti ile uyumlu hale getirme arzusuna sahip devletler öncelikle bir “robo-savaş perspektifi” geliştirmek zorundadır. Özerk savaş kara, deniz, hava, uzay, siber ve beyin gibi çok çeşitli alanlarda görülecektir. Dördüncü Sanayi Devrimi’nin en önemli üretim sistemlerinden olan üç boyutlu yazıcılar ve programlanabilir akıllı fabrikalar sayesinde özerk savaşın muharip araçları devlet dışı örgütlerce de üretilip, etkin bir şekilde kullanabilecektir. Terör örgütleri veya silah şirketleri tarafından üretilen robotik silahlar ulusal güvenlik için büyük tehditler haline gelmektedir. Bu bağlamda Dördüncü Sanayi Devrimi savaş alanında devlet-devlet dışı silahlı güç; asker-sivil; insan-robot; savaşan-savaşmayan; askeri hedef-sivil hedef ve savaş-barış ayrımlarını silikleştirmektedir.

Dördüncü Sanayi Devrimi askeri teknolojiye özerk nitelikler de kazandırmıştır. Zira yapay zeka makinelerin öğrenme, bilgi depolama ve üretme gibi yeteneklere sahip olmasını sağlamaktadır. Yapay zekanın insanın zihinsel gücüne yetişebilmesi veya geçmesi sonucunda ulaşılabilecek “tekillik” (singularity) olgusu uzmanların şiddetle tartıştığı bir konu haline gelmiştir. Birçok yazar tekilliğin gerçekleşmesi sonucunda insanlarla birlikte veya insanlara karşı yaşayan yeni bir otonom robot türünün gelişebileceğini savunmaktadır. Ulusal güvenlik aktörlerinin de endişe duymasına yol açan tekillik olgusu yeni bir güvenlik alanının doğmasına yol açmıştır: “beyin güvenliği”. Bu yaklaşımın savunucularından olan Georgetown Üniversitesi Tıp Merkezi’nde etik uzmanı olarak çalışma yürüten James Giordano, beyni yakın geleceğin muharebe sahası olarak görmektedir.Yani hem ulusal hem de uluslararası güvenlik alanında aktörlerin kıyasıya mücadele edeceği yeni bir cephe doğmuştur. ABD Savunma Bakanlığı’na bağlı bir kurum olan Defense Advanced Research Projects Agency’nin (DARPA) son yıllarda bilgisayar programlama ve nöroloji alanlarında çalışmalar yaparak insan beynini askeri amaçlar doğrultusunda incelemesi bu konuda bir örnek olarak değerlendirilebilir.

Dördüncü Sanayi Devrimi siber güvenliği çok boyutlu bir ulusal güvenlik alanına dönüştürmüştür. Birbirine internet aracılığıyla bağlı cihazların kullanımı Dördüncü Sanayi Devrimi’yle yaygınlık kazanmış ve en temel itici güçlerinden olan nesnelerin interneti ev, iş veya sokak fark etmeksizin akıllı makinelerin, cihazların ve araçların birbirine bağlanmasını sağlamıştır. Bu bağlantılı olma durumu Üçüncü Sanayi Devrimi’nin getirisi olan enformatif gizlilik probleminin çok daha büyük siber tehditlerin muhatabı olmasına yol açmıştır. İnternet bağlantısının bu kadar geniş ve yaygın olduğu yeni dönemde ulusal güvenlik aktörleri olan devletlerin, şirketlerin ve bireylerin gizli tutmak zorunda olduğu bilginin korunması en temel güvenlik sorunlarından biri haline gelmiştir.

Daha geniş bir biçimde analiz edersek nesnelerin interneti, siber saldırganlara nesnelere ve gizli kalması arzu edilen bilgilere ulaşabilme, onların bütünlüğünü bozabilme ve kullanılabilirliğini zafiyete uğratabilmeleri için geniş imkanlar sağlamıştır. Nesnelerin internetiyle birbirine bağlanan neredeyse tüm cihazlar, siber saldırganların sanal ve fiziksel açıdan büyük yıkım yaratan botnet (köle bilgisayar) ordularının askerleri olabilecektir. Siber saldırganların otonom robotların yoğun olarak kullanıldığı bir ordunun idare sistemlerini hacklediği düşünülürse siber zombi haline gelmiş bir ordunun yaratacağı yıkım ve terörün boyutu tahminlerin ötesine bile geçebilir. Ulusal enformasyon güvenliğine yönelik başka bir tehdit ise yapay zekaya sahip otonom robotların insan kontrolüne gerek duymaksızın etkili siber saldırganlar haline gelmeleridir. Bu durum insan merkezli siber tehditlerden daha büyük bir tehdit potansiyelini bünyesinde barındırmaktadır. Özellikle tekilliğe ulaşıldığı anda insan zekasından daha etkili bir kapasiteye sahip olacak yapay zekanın yönettiği siber saldırıların yönü, şiddeti ve etkileri ulusal güvenliğin geleceği adına büyük riskler içermektedir.

Aktardıklarımızın dışında hiç şüphesiz farklı siber tehditler de mevcuttur. Akıllı Makineler Çağı’nın (the Age of the Smart Machine) tüm bileşenlerini bünyesinde barındıran otonom akıllı fabrikalar, siber saldırıların hedefi haline gelecektir. Dördüncü Sanayi Devrimi’nin yaşandığı ülkelerin üretimde verimliliği ve kazancı arttıran akıllı fabrikaları yoğun bir şekilde kullanacağı kesindir. Ancak siber saldırganlarca bu akıllı fabrikaların işleyişine yönelik gerçekleştirilecek olan saldırılar, saldırıya maruz kalan devletin mal ve hizmet üretimini yavaşlatabilir, durdurabilir ve belki de yok edebilir. Bu açıdan bakıldığında Devrim’in akıllı teknolojileri bir yandan devletlerin en önemli güç kaynağı olurken diğer yandan büyük zayıflıkları da barındırmaktadır. İrdelediğimiz örnekler, Dördüncü Sanayi Devrimi’nin kendinden öncekine kıyasla daha farklı ve çok boyutlu bir siber savaş olgusu yarattığını göstermektedir. Akıllı Makineler Çağı’nda ulusal güvenliğin neredeyse hiçbir aktörü, düşman veya rakip olarak gördüğü aktörlerin sensörlerine, otonom robotlarına, akıllı fabrikalarına ve enformasyon sistemlerine siber saldırı yapma güdüsünü bastıramayacaktır. Yeni dönemde siber saldırıların etkilerinin kendilerinden öncekilere kıyasla geometrik hızla artması nükleer silahların karşılıklı yok olma garantisi sebebiyle yükselttiği savaş eşiğini çok daha aşağı seviyeye getirmektedir. Ulusal güvenliğin siber saldırılara karşı korunabilmesi için etkin siber savunma sistemlerine ve devletlerin siber saldırı yapmaktan alıkoyan caydırıcı uluslararası antlaşmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

3.DÖRDÜNCÜ SANAYİ DEVRİMİ’NİN YARATTIĞI SOSYOEKONOMİK
SORUNLARIN ULUSAL GÜVENLİK ÜZERİNE ETKİSİ

Dördüncü Sanayi Devrimi’yle birlikte girişimcilerin mal ve hizmet üretiminde insan kaynaklı işgücünü akıllı makineler olan otonom robotlar ve üç boyutlu yazıcılarla ikame etmesi derin toplumsal krizlerin ortaya çıkmasına zemin hazırlamaktadır. Üretim sürecinden dışlanmış işsiz insan kitleleri ve devrim sürecinin yarattığı dönüşümden faydalanamayan ülkelerin toplumları şiddet eğiliminin en yoğun görüleceği gruplar olacaktır. Eşitsizliklerin giderilmesi için hükümetlere yapılan baskılar olumlu sonuç vermezse talepleri karşılanmayan insanlar ulusal güvenliği tehdit eden şiddet eylemlerine başvurabilir. Eşitsizliklerin mağduru olan insanlar eşitsizliğin kaynağı olarak gördüğü özel şirketlere, serbest piyasa ekonomisine ve çözüm üretmeyen hükümetlere karşı şiddet temelinde örgütlenebilir; eşitsizlikten beslenen terör örgütlerine veya çetelere katılabilir. Öfkeli grupların girişeceği şiddet eyleminin bir diğer muhatabı rakip olarak gördüğü otonom robotlar veya akıllı makineler olabilir. Bu durumda ulusal güvenlik yeni bir alan kazanacaktır: Robot Güvenliği.

Dördüncü Sanayi Devrimi yalnızca bireyler arasında değil ülkeler arasında da eşitsizliği arttıracaktır. Girişimcilere sağladığı ucuz işgücü ve yüksek faiz sayesinde yabancı doğrudan yatırım çeken ve bu yolla ekonomik açıdan kalkınan gelişmekte olan ülkeler, Dördüncü Sanayi Devrimi’nden olumsuz etkilenebilir. Akıllı Makineler Çağı’nda işgücü maliyetinden büyük oranda azade olan girişimciler yatırımlarının akışını Almanya, ABD ve Japonya gibi devrime öncülük eden ülkelere yönlendirebilir. Bu durumda uluslararası politik ekonomik sistemde 19.yy’dakine benzeyen asimetrik güç dağılımı görülebilir. Öyle ki merkez ile arasındaki uçurumun artması ve umudunu kaybeden çevre ülkelerinden gelen istikrarsızlıklar nedeniyle yarı çevre ülkeler, çevre ülke konumuna gerileyebilir. Devletlerarasında böylesine büyük istikrarsızlık artışı ve güç kaymaları ulusal güvenliğe karşı yeni riskleri de beraberinde getirmektedir.

Bu yazılarımız da ilginizi çekebilir:

Türk Havacılık Sanayi Tarihinde Bir Devrim: Türk İHA ve SİHA’ları

Biyolojik Silahların Ekonomik Savaş Aracı Olarak Kullanılması

Kaynak

Hüseyin Yıldırım, Dördüncü Sanayi Devrimi’nin Ulusal Güvenliğe Etkisinin Karşılaştırmalı Analizi

 

*Bu çalışmanın tüm hakları, Hüseyin Yıldırım’a aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Xi Jinping’in Siyasal Programı ve Çin’in Büyük Stratejisi (2020)

Xi Jinping ve Çin

ÇKP 18. Kongresinde Çin’in ancak sosyalizmle kurtulabileceğini, Çin’in gelişmesinin de ancak Çin’e Özgü Sosyalizmle gerçekleşebileceğini vurgulanmıştır. Çin’e özgü sosyalizm yolu, ülkenin sosyalist modernleşmesini
gerçekleştirmenin ve halkın güzel yaşam kazandırmanın tek yolu olarak görülmektedir. Çin’e Özgü Sosyalizm yolunda, ekonomi inşası merkez olarak benimsenmiş, ekonomi, siyaset, kültür, toplum ve ekolojik medeniyet inşası eşgüdüm içinde ilerletilmeye çalışılmaktadır. Dört temel ilkede ısrar edilmektedir; sosyalizm yolunda, halkın demokratik diktatörlüğünde, ÇKP’nin liderliğinde ve Marksizm-Leninizm ve Mao Zedung Düşüncesi’nde ısrar etmeyi içermektedir. Reform ve dışa açılma kararlılıkla sürdürülür; toplumsal üretici güçler durmadan özgürleştirilirken, bütün vatandaşların ortak refahı adım adım ilerletilir, insanların kapsamlı gelişmesi sağlanılmaktadır.

Çin’e Özgü Sosyalizm sisteminde, özlü siyasi sistem ve temel siyasi sistem ile temel ekonomik sistem ve diğer tüm alanlardaki yapısal mekanizmalardan oluşan somut sistemlerin arasında köprülerin olması dikkat çeken bir role sahiptir.

Bunun yanında devlet kademesindeki demokratik sistem ile toplum taban demokrasisi sistemi arasında ki birleşim oldukça ehemmiyet arz etmektedir. ÇKP’nin liderliği ile halkın kendi efendisi olması ve hukuk devleti ilkesi arasındaki entegrasyona büyük önem verilmektedir. Özlü siyasi sistem, Halk Meclisi sistemidir. Halk meclisi, Çin Halk Cumhuriyeti’nin devlet yönetiminin örgütlenmiş biçimidir. Halk tarafından seçilen temsilcilerden oluşturulan Ulusal Halk Meclisi ile değişik kademlerdeki yerel halk meclisleri, halkın devlet yetkisini kullandığı organlar olma özelliği taşır. Ulusal Halk Meclisi, Çin devletinin en yüksek yetki organı olup, anayasayı düzeltme ve değiştirme, yasama ve devletin belli başlı konularında karar verme yetkileriyle donatılır. Yerel halk meclisleri ise, yerel yönetimlerin yetki organları olup anayasa ve yasalarca verilen yetki sınırı içerisinde bulunduğu bölgedeki önemli konularda karar verir. Temel siyasi sistem ise özetle siyasi danışma sistemi, etnik bölgesel özerklik sistemi, mahalli özyönetim sistemi ve ÇKP liderliğindeki çok partili işbirliğindenmeydana gelir. ÇKP liderliğinde koordine edilen siyasi danışma sistemi ile çok partili işbirliği ÇKP ile bütün demokratik partiler partisizler arasında siyasi konularda istişarelerin yapıldığı bir düzenlemedir.

xi jinping ve çin halk cumhuriyeti

Etnik bölgesel özerklik sistemi, devletin yönetimi altında, azınlık etnik grupların toplu halde yaşadığı yörelerde bölgesel özerklik uygulanarak kurulan özerk yönetim organlarıyla özerklik hakkını kullanmalarını güvence altına alan bir sistemdir. Temel ekonomik sistem ise esasını kamu mülkiyetinin oluşturduğu, diğer değişik mülkiyetlerin de bir arada geliştiği bir ekonomik düzenlemedir. Xi Jinping, iktidara geldikten sonra parti disiplinini uygulamak ve iç birliği sağlamak için çok çeşitli önlemler almıştır. Özellikle ülke çapında yaşanan işsizliğin artması, gelir dağılımında meydana gelen uçurum, orta sınıfta gitgide yükselen memnuniyetsiz ortam, ekonomik büyümenin yavaşlaması, gelir dağılımında eşitsizlik, işsizlik artışı, devlet kontrolündeki şirketlerin meydana getirdiği tek taraflı güç, orta sınıfta artan memnuniyetsizlik, sosyal sağlık hizmetlerinin yetersizliği, parti içinde etkisi giderek daha fazla hissedilen çekişmeler, siyasi yolsuzluk, Tibet ve Sincan’da meydana gelen olaylar, Tayvan ve Güney Çin Denizisorunu,Japonya ile gerilim düzeyi giderek yükselen ilişkiler gibi ülkenin dışında ve içinde oluşan pek çok problemi de liderlikle birlikte devralmıştır.

Jinping’in ekonomik açıdan hedefleri; Ülkenin kişi başına düşen milli gelir seviyesini yükseltmek, dengeli sürdürülebilir bir büyüme, ekonomik batı ile doğu arasındaki kalkınma farklılığının azaltılması birincil önceliklidir.

18. Parti kongresinde belirttiği gibi adil ve herkese eşit mesafede bir hukuk sistemi önceliklidir. Sosyalist uyumlu bir toplumu sürdürebilir kılmak için eğitim seviyesini yükseltme, iş fırsatları yaratma, gelir uçurumunu azaltma ve
yoksullukla mücadele ederek refahı sağlama sosyal açıdan hedefler arasındadır. Yolsuzlukla mücadele kampanyası, Politbüro Daimî Komitesi üyeleri de dahil olmak üzere önde gelen bürokratların ve emekli Komünist Parti yetkililerinin sarsılmasına yol açmıştır. Çinli bir milliyetçi olarak nitelendirilen sivil toplum ve ideolojik söylem üzerindeki kısıtlamaları artırmış ve Çin’deki internet sansürünü “internet egemenliği” kavramı olarak savunmuştur. Xi Jinping, “Çin Rüyası” sloganı altında bireysel ve ulusal özlemlere vurgu yaparak, yasalara uygun hareket etmek ve yasal kurumları güçlendirmek için daha fazla sosyalist piyasa ekonomisi reformları çağrısında bulunmuştur.

Komünist Parti’nin sesini dünyaya duyuran Quishi’de Xi Jinping tarafından kaleme alınan makalede, Mao’nun “tek bir hedef etrafında birleşmiş, ideolojisi net, sıkı disiplinli bir parti” çizgisine göndermede bulunup Parti’yi yeniden düzenleyerek arındırma çağrısı yapmıştır.

İdeolojik anlamda yenilenmeyi kapsayan çağrı aynı zamanda uzun süredir devam eden yozlaşma ve yolsuzlukların önüne geçmeyi amaçlamaktadır. Xi Jinping ayrıca parti içindeki iş birliği ile dayanışmaya her koşulda korunması, tam demokratik merkeziyetçi yapının devamı ve parti tüzüğüne aykırı düşen uygulamaların kaldırılması gerektiğini ifade etmiştir. Parti tüm bu adımlar esnasında kitlelerle arasında kurduğu yakın bağlarını koruyacaktır.Gerektiğinde özeleştiri yapmaktan geri durmayacaktır. Son olarakise öznel, bürokratik, sağlıksız davranış biçimlerinden ve geçmişten bu yana dek Parti’ye büyük oranda zarar veren dolandırıcılık, kişisel kazançların peşinde koşma, yalnızca keyfe bağlı kararlar verme ve sahip olunan gücü kötüye kullanma gibi etmenlerden kurtarmayı hedeflemiştir.

Xi Jinping, potansiyeli yüksek addedilen sektörlerdeki yabancı ve özel sektör oyuncularını çekerek daha fazla rekabete izin vermiştir. Genel kurul büyük ölçüde Çin’in insan hakları sicilinde leke olarak görülen “ emekle yeniden eğitim laogai “sistemini ortadan kaldırmaya karar vermiştir. 1 Ocak 2016’dan itibaren tek çocuk politikası da kaldırılmış ve iki çocuk politikasına geçilmiştir. Xi Jinping lider olduktan sonra gerçekleştirdiği yurt dışı gezileri, ekonomiden çok politik önceliklerini ortaya koymuştur. İlk gezisini Rusya Federasyonu’na yaparak iki ülke arasındaki iş birliğine verdiği önem vermiş. Dış politikada Rusya’nın AB’ne yönelik ikili ilişkiler bazındaki izlediği siyaseti Çin’de sürdürmektedir. Ukrayna krizi patlak verdiğinde Çin çekimser kalıp ne Rusya ne de AB’ni karşısına almıştır. AB’nin tamamı yerine, Almanya, Fransa başta olmak üzere belirli ülkelerle ilişkiler ileri seviyeye çıkartılmıştır. Diğer yurt dışı gezileri Afrika ve Latin Amerika’ya yapılmıştır. Bir yıl sonra AB ülkelerine ziyaret gerçekleşmiştir.

AB, Çin için her zaman önemli bir stratejik partner olmuştur. Bu ilişkiyi sürdürebilmek için, 2013 yılında 2020 İş birliği İçin Stratejik Ajanda oluşturulmuş, barış ve güvenlik, refah, sürdürülebilir kalkınma ve karışıklık insan değişimi ana başlıkları altında hangi alanlarda işbirliğinin sürdürülebileceğine yer verilmiştir. 2003’den beri devam eden stratejik iş birliği, her yıl yapılan zirve ve bakan düzeyindeki toplantılar ile de kurumsallaşmıştır. Kasım 2013’te, 18. Merkez Komitesinin Üçüncü Genel Kurulunun bitiminde Komünist Parti hem ekonomik hem de sosyal politikadaki değişikliklere değinilen kapsamlı bir reform gündemi sunmuştur. Xi Jinping, genel oturumda Zhou Yongkang’ın alanı olan büyük iç güvenlik organizasyonunun kontrolünü sağlamlaştırdığını belirtmiştir. Xi Jinping ile birlikte yeni bir Ulusal Güvenlik Komisyonu kurulmuştur. Kapsamlı Derinleşme Reformları Merkezi Lider Grubu; reformların uygulanmasını denetlemek için Xi Jinping’in önderliğinde kurulan bir başka politika koordinasyon organı olarak ortaya çıkmıştır. Ekonomik alanda devletin sermaye dağıtımına katılımının kademeli olarak azaltılmasına karar verilmiştir. Bunun potansiyeli yüksek sektörlere yabancı ve özel sektör oyuncularını çekerek rekabetin artırılması yoluyla yapılmasına karar verilmiştir.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Çin’in Enerji Politikalarının Temelleri ve Ekonomik Kalkınmasında Enerji Kaynaklarının Rolü

Çin Felsefesi’nin Önemli İsmi Lao Tzu Ve Felsefi Argümanları

Önde Gelen Alt Coinler

Kaynak

Cemal Kırman, Xi Jinping Dönemi Çin’in Akdeniz Politikası

 

*Bu çalışmanın tüm hakları, Cemal Kırman’a aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Çerkes Kültüründe Sofra ve Misafirlik

Çerkes Kültürü

Çerkes kültüründe misafir nasıl ağırlanır? Çerkes kültürü mutfağı nasıldır? Çerkez kültüründe misafire nasıl davanılır? Çerkes kültürüne göre hangi hareketler ne anlama gelir? Gelin, çerkes kültürü ile ilgili tüm sorulara birlikte cevap bulalım.

Çerkes kültüründe sofraya büyük önem verilir. Çeşitlilik açısından abartılı sofralar hazırlandığı gibi yemeklerin leziz olmasına da özen gösterilir. Mutfak ve yemek işleri kadının gündelik işlerinin önemli bir parçasını oluşturur. Yemeğin sunumuna ve sofranın düzenine özen gösterilir. Alelade sofralar kurulmaz. Eskiden bütün ev halkının birlikte oturup yemek yemeleri söz konusu değildi. Sofrada oturma düzeni belli bir hiyerarşiye göre olurdu. Babam, büyük abimlerle birlikte ya da yalnız yemek yerdi. Annem ve halamlarla biz birlikte yerdik. Daha kalabalık olursa hanımlara ayrı erkeklere ayrı sofralar kurulurdu. Çocuklar anneleriyle birlikte yerdi.

Bugün ise baba, anne, gelinler ve damatlar, çocuklar hep birlikte aynı sofraya oturabilir. Fakat babanın yeri hep aynıdır, sofranın başköşesidir. Baba oturmadan kimse yemeğe başlamaz. Çerkes sofrası, sosyal hayatın önemli bir parçasıdır. Çerkeslerin çeşitli vesilelerle bir araya geldiklerinde sofra etrafında bir araya gelme âdetleri vardır. Yeni doğan bebek için kutlamalarda, düğün ve bayramlarda, ailede görüşülecek bir konu olduğunda sofra etrafında toplanılır. “Sofra herkesten büyüktür, yaşlıdır”.

Çerkes toplumunda dışarıdan biri geldiğinde ayağa kalkmak çok önemli bir saygı kuralı iken sofrada bulunanlar ayağa kalkmaz. Sofraya saygı, bu kültürün temel bileşenleri arasında yer alır. Çerkes toplumunda sofra, thamete denen lider tarafından idare edilir. Thamete topluluğu rantabl idare edebilen problem çözebilen kişidir. Köyde çıkan bir anlaşmazlığın halli için sofra kurulur, köy halkının ileri gelenleri davet edilir.

Aynı şekilde kan davası varsa onu çözmek için bir sofra hazırlanır. Erkek kardeşinizi evlendireceksiniz, çevrenizdeki güvendiğiniz, sevdiğiniz, olmasını istediğiniz akraba ve komşuları davet ediyorsunuz. O yemekte bu konu konuşuluyor. Thamete başkanlığında herkese sırayla fikri soruluyor, söz hakkı veriliyor. Tabii bu konuşma çok somut gitmiyor. Bu olayın ne kadar hayırlı olacağından bahsediliyor. Dolaylı olarak hane halkına yemekler için iltifat ediyorsunuz. Herkesin fikrini söylemesi çok önemli, ilişkilerin yakınlaşmasını sağlıyor. Böyle sosyal organizasyonlar bireyin iletişim yeteneğini artırıyor, gelişimine yardımcı oluyor.

“Buğday ekmeğin yoksa buğday dilin de mi yok?”.

Çerkes kültüründe misafir ağırlama önemli bir yer tutar. Misafirlik kavramı Çerkeslerin yaşam disiplinleri ve öğretileri dâhilinde hayatlarının merkezinde yer alır. Sosyal ilişkilere önem veren Çerkeslerde misafire saygı ve hürmet olmazsa olmazlardandır. Xabzenin öğretileri çerçevesinde bu kavrama yaklaşan toplum, misafire verilen değerin insana verilen değerin göstergesi olarak nitelendirir. Kafkasya’da her evin “haçeş” adı verilen bir konuk evi vardır ve sürekli açık bulundurulur. Haçeş, evin bahçesinde tek katlı, tek odalı küçük bir evdir. Yolda kalmış, mola vermek isteyen herkes kalabilirdi. Her daim hazırlıklı bulunmak, konuğa yemek ve yatak çıkarmak Çerkes kültürü kadınının onur görevidir. Gelen konuk akrabalardan ya da komşulardan ise evin misafir odasında ağırlanırdı.

Serbes haçeşleri yolcunun, misafirin teklifsiz kalabileceği sosyal tesis özelliğindeki mekânlar olarak tanımlar. ”Haçe” Çerkes dilinde misafir anlamında iken “Haçeş” misafirhane demektir. Eskiden atla gelen misafir sevinçle
karşılanır, atı terlemişse evin delikanlısı teri kuruyana dek gezdirirdi. Misafir silah takımlarını da ev sahibine teslim eder, kendisini tanıtır, nereden gelip nereye gideceğini söylerdi.

Eskiden misafirler atlarla gelirdi köyümüze. Atından indiği zaman kamçısını10 haçeşin duvarına asardı. Kamçının yönü haçeşi gösteriyorsa misafirin yatıya kalacağı kamçının yönü dışarıyı gösteriyorsa gideceği anlamına gelirdi.
Misafire ne kadar kalacağı sorulmazdı, ayıptı. Evin dışında konukevi olurdu, gelen kişi çok yakınınız değilse, kan bağınız yoksa haçeşte misafir edilirdi. Yakınınızsa zaten evinizde ağırlarsınız. Atınızla geçip gideceksiniz buradan, akşam oldu, kalmanız gerekti. “Bu gece size misafir olabilir miyim?” diyorsunuz ve ev sahibi sizi alıp haçeşe bırakıyor, yemeğinizi getiriyorlar, hayvanınıza bakıyorlar, gece çamaşırlarınızı temizleyip, ütüleyip
bırakıyorlar. İklim şartlarına bağlı olarak misafirliğin günleri uzayabiliyor. Misafire yalnız yemek yedirilmez, köyün büyükleri, evin büyüklerine haber verilir. Hep birlikte yemek yenir. Haçeşte hikâyeler anlatılır, sohbet edilir. Ertesi
gün yeni bir misafir gelecekmiş gibi tekrar hazırlanır haçeş.

Alaçam Çerkes köylerindeki haçeş yerine kullanılan köy odaları, yakın tarihlere kadar aynı amaca hizmet etmiş, günümüzde işlerliğini kaybetmiştir. Artık köylerde uzak-yakın misafirler hanelerde ağırlanmaktadır. Özellikle Çerkes kültürü şenliklerinde, düğün ve cenazelerde toplu ve kalabalık gelen misafirler köydeki hanelere paylaştırılır. Hane sahipleri imkânları ölçüsünde misafire ikramda bulunur. Misafire ikramda bulunmanın evdeki bolluk ve bereketi artıracağı inancı vardır. Sabah, öğle ve akşam öğünlerinde hangi yemeklerin ikram edileceği önceden planlanır. Misafirler için kullanılacak nevresim ve yatak takımları önceden hazır bulundurulur. Misafire güler yüz göstermek, mümkün olduğunca rahat ettirmeye çalışmak Çerkes kültürünün en fazla önem verdiği hususlardandır.
Misafire emanet edilmiş kişi gözüyle bakılır. Bu yüzden hane sahibi, misafiri koruyup kollamaktan sorumludur. Misafirin de kaldığı süre içinde saygı ve nezaket sınırları içinde davranışlarında ölçülü davranması beklenir. Ev sahibi tarafından yapılan ikramlar ve gösterilen hürmet karşısında memnuniyetini ifade etmeli, ev sahibini onore etmelidir.

Dubrovin Kafkasya’da misafirin nasıl ağırlandığını şöyle anlatıyor: “Misafirperverlik, Kafkas halkının en önemli meziyetlerinden biri olarak kabul edilir. Ev sahibi için misafir kutsal bir varlıktır. Yedirir, içirir her türlü hakaretten korur. Hatta misafir suçlu ya da ev sahibinin düşmanı olsa dahi ev sahibi onu korumak için canını bile tehlikeye atabilirdi. Yolcu karanlık nerede bastırırsa orada dururdu. Ev sahibi misafirin geldiğini duyunca onu karşılar daha atından inmeden üzengisini tutardı. Ev sahibinin de misafirin de unvanının önemi yoktu. Sadece saygın misafir
gelmesi durumunda karşılanmasında bazı ayrıntılar olurdu. Eğer kalabalıksalar gecelemek için gruplara ayrılarak komşulara dağıtılırdı. Ev sahibi misafirin tüfeğini alır odasında başköşeye yerleştirirdi. Ya da kendi odasına götürürdü. Kendi odasına götürmesinin iki anlamı olabilirdi. Ya, misafiri dost olarak kabul edip onu koruma görevini üstleniyor olmasından ya da misafiri iyi tanımadığı için ona güvenmemesinden dolayı idi.

Geleneklere göre evde hemen bir ateş yakılırdı ve bu ateşin büyüklüğü misafire olan saygının derecesini belli ederdi. Misafir sevinçle karşılanır, el üstünde tutulurdu. Ne kadar isterse kalabilirdi. Fakat çok uzun kalması
yakışık almazdı. Ev sahibi misafiri için koşuşturur, onu yalnız bırakmazdı. Çerkes kültürünün oldukça meraklı oldukları halde misafirin nereden gelip nereye gittiği şeklinde sorular sormazlardı, misafir isterse anlatırdı. Misafir oturup
dinlendikten sonra akşam yemeğine kadar olan süreçte ev sahibi ile sohbet ederdi. Komşular hoş geldin ziyaretine gelirdi. Ev sahibinin oğulları ya da hizmetçilerinin misafiri el yıkamaya davet etmesi akşam yemeğinin hazır olduğunun işareti olurdu. Yemekler az veya çok ev sahibinin imkânları dâhilinde hazırlanırdı. Sofradaki yemekler önce misafirin önüne koyulur, misafir yemeğe başlamadan kimse yemeğe başlamazdı. İlk lokmayla
birlikte misafir dua eder ev sahibine bereket ve sağlık dilerdi.

çerkes sofrası

Yemeklerin her birinden tatması gerekirdi, aksi halde ev sahibi feci bir şekilde gücendirilmiş olurdu. Çerkes kültüründe toplu sofrada yemek yeme geleneği sadece misafirle birlikte sofraya oturulduğunda icra edilirdi. Saygın misafirler için koyun ya da büyükbaş hayvan kesilirdi. Kesilen koyun başı, ayakları ve karaciğeri ayrılmış olarak bütünüyle kazanda kaynatılırdı. Sakatat ise tuzlanmış salamura halinde sunulurdu. Darının Çerkes
sofrasında önemli bir yeri olduğu için darı ekmeği yapılırdı. Tereyağında lor peyniri kavrulur, hamurun içinde fırına verilir, poğaçaya benzer çörekler yapılırdı. Pilav, şiş kebabı, kızarmış koyun eti, bal, kaynatılmış ekşi kaymaklı darı, tatlı ikram edilirdi. Yemekte ölçü ve imtina bu kültürün en değerli vasıflarından biriydi. Yemekten sonra ev sahibi haricinde herkes misafire rahatlıklar dileyerek ayrılırdı. Ev sahibi ise misafirin kendisine artık rahatlamasını söyleyinceye kadar yanından ayrılmazdı.

Misafirin atı, ev sahibi tarafından doyurulur ve koruma altına alınırdı. Misafir, sabah ev sahibinin güneş doğmadan kalkıp kendisine leziz kahvaltı hazırlayarak ağırlayacağını bilirdi. Kahvaltıda yoğurt, makarna (ekmek) bazense börek çıkarılırdı. Öğle yemeğinde koyun eti ikram edilir, akşam yemeğinde ev sahibi tüm hünerini gösterir, ikramda ün sahibi olmak isterdi. Misafir uğurlanacağı zaman atı hazırlanır, yedeklenir, biniciye yardım etmek için üzengisi tutulurdu. Ev sahibi de atına biner misafiri yolcu etmek için onunla bir süre yol alırdı. Ev sahibinin misafirperverlik derecesi misafirini ağırlamak için gösterdiği imtina ile orantılıydı. Misafir ise ev sahibine karşı kırıcı davranmaz, misafirlik kurallarını ihlal etmezdi. Aksi takdirde sadece kişiler arasında değil, aileler
ve hatta onların kuşakları boyunca sürecek kan davalarına neden olabilirdi. Çerkes kültürü yasalarınca misafire hakarette bulunan bir kişi kimin evi olduğuna bakılmaksızın ev sahibine 60 ile 80 öküz değerinde ceza ödemek
durumuna kalırdı. Misafirin öldürülmesi durumunda öldüren kişi bu cezanın 9 katını ölenin akrabalarına ödemek zorundaydı”

Alman kökenli Rus Subayı ve hukukçu Blaramberg’e göre misafirlik Kafkaslıların en büyük erdemlerindendir ve karşılıklı ilişkilerinin temelini oluşturur. Sıkça gittikleri yabancı diyarlarda gizlenmeleri gerektiğinde güvenlikli bir çatı bulmaları çok önemlidir. Bu nedenle misafirperverlik yasası oluşmuştur. Bu yasaya göre kendi yaşamını tehlikeye atarak gelen misafire iyi davranmak, onun tüm ihtiyaçlarını gidermek ve hayatını korumak esas alınmıştır. Evliya Çelebi Seyahatnamesinde Çerkeslerin misafirperverlik konusuna şöyle yer vermiştir:

“Misafirlerinin bir tane eşyası uğruna canlarını verirler. Herkesi konağında yedirip içirip misafirperverlik ederler. Çoluk çocuklarını kıskanmayıp yüzleri ve gözleri açık sana hizmet ederler. Ve nurdide kızları döşeğini yapıp hizmet ederler. Ama bir saldırır ve ya fiil seni edeyim (namusa tecavüz etmek isteyen kimseyi) evden kovarlar veya öldürürler. Misafirhanelerinde birkaç Çerkes hiç uyumayıp misafirlerini hırsızdan korurlar. Garip dostu adamlardır”.

Çerkes kültüründe eve gelen misafir nasıl ağırlanır?

Eve gelen konuklar için, kişi sayısına göre tavuk, kaz, hindi, koyun gibi hayvanlardan biri kesilir. Kesilen bu hayvana niş adı verilir. Bu yemeğin pişirilip yedirilmesinin zamanını ev sahibi belirler. Konuğa gitmesi gerektiği zamanı düşünülerek ikram edilir. Adet gereği konuk bu yemeği yemeden gitmez.

Gergin köye misafir gelişinin şölen, şenlik seremonisine dönüştüğünü anlatır. Ev sahibini haftalarca öncesinden alışveriş yapar, eksiklikleri tamamlar. Misafirlikler çok çeşitlidir. Akraba ziyaretleri, asker arkadaşları ziyaretleri, gelin giden kızlara yapılan ziyaretler vb. Misafir mevsimi olan kış mevsiminde gelenler günlerce kalırdı. Komşular hoş geldin ziyaretine gelir, hep birlikte yenilir, içilirdi. Komşular da gelenleri kendi evlerine davet ederlerdi.
Misafir onuruna eğlenceler düzenlenir, düğünler kurulurdu. Gençler gençlerle bir arada yaşlılar da kendi aralarında sohbet eder, zaman geçirirdi.

Çerkes Kültüründe gelen misafire değer verildiğinin bir göstergesi olarak, hayvan kesilir.

Saha araştırmamızda yaptığımız görüşmelerde misafirin şerefine mutlaka bir hayvan kesildiği anlatılmıştır. Genelde haşlama şeklinde pişirilerek ikram edilen “niş geleneği” günümüzde de devam etmektedir. Misafire ikram konusunda sınır tanımayan Çerkes kültüründe, habersiz gelenler olduğunda komşularından yardım alabilir. Birbirlerinin bahçesine, kümesine teklifsizce girer, ihtiyacı olan sebze, meyve ve küçükbaş hayvanları alabilirler. Misafiri kabul etmemek ya da başka bir tarihe ertelemek hoş karşılanmayan bir durumdur. Eldeki imkân ve olanaklar dâhilinde misafir en iyi şekilde ağırlanır. Misafir kültürüne ilişkin yaptığımız görüşmelerden birkaçını aktarıyoruz:

Misafir bizim için baş tacıdır. Eskiden imkânlarımız kısıtlıydı, herkesin evinde ancak bir hasır ve iki divan vardı. Yeri gelince sen dışarda yatarsın ama yine de misafiri alırsın. Kayınvalidem derdi ki: “Buğday ekmeğin yoksa buğday dilin de mi yok?” Evimizde ne varsa sofraya koyardık, misafirlik sadece yedirip içirmekle olmaz.
Hoşgörülü karşılamalı, geleni onore etmeli. Misafir bizde çok kıymetlidir. Kaç gün kalacağını, ne zaman gideceğini sormak o kadar ayıp ki anlatamam sana. Misafire hürmetini, karşılamanı en iyi şekilde yapacaksın. Güler yüzlü olacaksın her şeyden önce. Ne zaman isterse o zaman “Allahaısmarladık” der sana sen yine de gitmemesi için ısrar edersin. Geldiğinden memnun kaldığını belirteceksin ki o da senin evinde rahat edecek.
Bizim bir odamız vardı bu katta, bir oda da üstte, biz çocuklar üstte yatardık. Misafir geldiği zaman üst katta yatardı, biz annemlerle altta yatardık. Hiç unutmam, annem sabah misafire çıkarmak için gece bir tane portakalla reçel yapmış, herkes yattıktan sonra. Sütü pişirmiş kaymağını almış, kaymak çok önemli bir ikramdır Çerkes kültüründe. Çok değerlisin, kıymetlisin anlamındadır kaymak sunmak.

Saha çalışmamız sırasında görüşme için kabul edildiğimiz mekânlarda Çerkes kültürü insanının güler yüzü ve samimiyeti ile ağırlandık. İkram için zahmet vermemek adına tüm ısrarlarımız geri çevrildi. İkramsız ağırlandığımız hiçbir mekân olmadı. Görüşme sonunda evlerinin bahçesinin dışına kadar ev sahibi eşliğinde uğurlandık. Doğal gözlemlerimizle de misafirperverlik sürecinin işleyişinin kanıksanmış olduğunu tespit ettik.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Sürgün, Katliam Ve Asimilasyon Politikaları İçerisinde Bir Varolma Savaşı: Karaçay Türkleri

Dünya’da İslami Bankacılık Uygulamaları

Kaynak

Makbule Sevinç, Alaçam Çerkes Halk Kültürü (Çerkes Kültürü)

Yeni Yazılım, Kültür ve Eğlence Kaynağınız | SesimOl

Sesimol.net 2019 yılında, kullanıcılara bilgi ve eğitim vermek amacıyla kurulmuş bir platformdur. 100’den fazla içeriğimizin arasında kültür, teknoloji ve eğitimin yanı sıra yazılım dersleri verilmektedir. Eğlence bölümünde ise sizler için hazırlamış olduğumuz testleri çözebilir ve eğlenebilirsiniz.

Yazılım Eğitimleri

Sizler için hazırlamış olduğumuz C programlama rehberi ile c programını öğretiyoruz ve örneklerle destekliyoruz. C’ye temel seviyeden ileriye seviyeye kadar öğrenmek için hemen yazılarımızı okuyabilir bilgi edinebilirsiniz. Hatta yazılım hakkında biraz bilginiz varsa c operatörler nedir? ve c döngüler yazılarımıza göz atabilir, bize yorumlarda soru sorabilir veya öneriler sunabilirsiniz.
 

Oyun, Kültür ve Eğlence

Sitemizde eğitim alanında bilgiler vererek yaranıza olacak şeyler yazıyoruz. Bizimle birlikte kişisel gelişiminize katkı sağlayabilirsiniz. Ayrıca oyunseverleri unutmadık, lol seviye ödülleri gibi yazılarımızla oyuncular için rehber yazılar yazmaya devam edeceğiz.
 

Sitemize yakında gelecek eğitim konuları:

  • C programlama
  • Python dersleri
  • PHP, Css dersleri
  • Ekonomi bilgileri
  • Tarih bilgileri
Bize sesimol.net adresinden ulaşabilir ve eğitimlerimizi okuyabilirsiniz.

Preveze Deniz Zaferi Ve Hızır Hayreddin Paşa

Akdeniz’de Osmanlı Devleti ile Haçlı destekli İspanyol Devleti arasındaki egemenlik mücadelesi bütün hızıyla devam etmektedir. İmparator V. Carlos’un Tunus’u fethine Minorca baskını ile karşılık veren Hayreddin Paşa’nın Adalar Denizi’nde Venediklilere vurduğu darbe ve ardından Girit girişimi Preveze Zaferi’nin yolunu açmıştır. Gazavatname’de Hayreddin Paşa’yı Eğriboz limanından şöyle bildirir:
“Bu sırada İspanya, Papa ve Venedik donanmaları Körfez (Korfu) önünde hazır olup yirmi pare düşman gemisi keşif için Preveze üzerine salınmıştı. Bu taraftan Hayreddin Paşa gönüllü gemilerine Hıristiyan donanmasının Preveze’ye gelip zarar verebileceğini söyleyerek Osmanlı donanması varıncaya dek etrafı korumaları için o bölgede bulunmalarını emretti. Onlar da Preveze yakınında Zakilse (bugünkü Zakhintos) denilen adada bir mahalde gafil yatmakta olan Hıristiyan donanmasına ait kırk parça geminin üzerlerine çıkageldiler. Bunlar Hıristiyanların asıl donanmalarının karakollarıydılar (karavolları); asıl donanmaları ise Preveze’ye düşüp onu dövmekteydiler. Bu haberi alan gönüllü gemiler durumu Hayreddin Paşa’ya bildirmek üzere derhal geri döndüler. Hıristiyan gözcü karakolları leventlerin aniden dönüş yapmalarını Barbaros’un yakın yerde olduğuna bağlayıp kırk gemiyle Preveze’deki asıl donanmaya haber vermeye gittiler. ‘Ne durursunuz, Barbarosa donanması ile geldi’ dediklerinde, mezkûr donanma da Preveze’yi bırakıp kaçtı.

Gönüllü gemilerinden Hıristiyan donanmasının Preveze’de olduğunu işiten Hayreddin Paşa bir an durmayıp Kefalonya denilen kaleye geçti.

Orada bulunan yüz yirmi köyü askere yağma ve talan ettirdi. Ardından Preveze’ye gelip Hıristiyan donanmasını araştırmak amacıyla üç gönüllü levent gemisini Hıristiyan yakasına gönderdi. Bu gemiler o yakada ele geçirdikleri bir kayıkta yakaladıkları bir yarar Hıristiyandan, İspanya, Papa, Portekiz (Portekal) ve Venedik gemilerinden müteşekkil bir donanmanın körfezde hazır beklediğini haber aldılar. O zamanda Padişah Hazretleri devleti ile Edirne’deydi. Hayreddin Paşa sözü edilen kayıktan alınan Hıristiyanı Padişah’ın kapısına gönderdi. Bu arada birleşik düşman donanması, Paşa Preveze’de iken onun üzerine gelip ikindi vakti boğaza kondular ve kale toplarının erişmeyeceği yerde demirlerini bırakıp yattılar. Kondukları mahal Preveze limanı ağzında çan limanının başındaki burun önündeydi.”

Yine Gazavatname’de olayların seyri bundan sonra şöyle devam eder:

“Hayreddin Paşa o gece Osmanlı donanması gemilerine direklerini indirip hep hazır olmalarını, baştardası yani kendi bindiği gemi hareket eder etmez tüm reislerin kendisiyle beraber hareket etmelerini emretti. Reislerin her biri baştardaya nazır olup emir gereğince beklemekteydiler. Paşa akşamdan yine her bir reisin boğaz önüne ve kale altına gemilerini getirip saf tertibi almalarını, gönüllü gemilerinin de bu alaydan taşra başka bir alay etmelerini buyurdu. Reisler öyle yapıp düzen aldılar. Donanmâ-yı Hümâyûn reisleri Preveze Boğazı’nda demirleyen büyük düşman donanmasını görünce içlerine korku düşmüştü. Kendi aralarında toplandılar; ‘düşman donanması sayıca üstün bir donanmadır, bizimki ise az olup onlara karşı duracak bir donanma değildir, Hayreddin Paşa’nın bu denli bir Hıristiyan donanmasına cevap vermesi zordur, biz ona bir tedbir edelim’ dediler.
Reislerin ileri sürdüğü tedbir; düşmanların gelip demirledikleri buruna asker ve top çıkarıp gece beklemek, Hıristiyanlar karaya asker çıkardığında ise onları dökmekti. Hayreddin Paşa’nın huzuruna çıkıp tedbirlerini ve fikirlerini arz ettiler. Paşa gemiden taşra çıkmıştı, kale önünde durmayıp topları arabaya bindirmekteydi. Karadan ve denizden olabilecek cenkin hesaplarını yapıyordu. O anda gelen reisleri hürmetle karşılayıp uygun bir yere çekildi.

Bir bir fikirlerini dinleyip tedbirlerinin aslını bilgi edindikten sonra akla uygun bulmayıp onlara şöyle cevap verdi:

‘Beyler, sizlerin fikirleri fikir değildir. Zira sizin kalenin ve geminin topları altında bu kadar ihtiyat ve ihtiraz eyleyip durursunuz. Sizin bu dediğiniz yer açık bir yerdir. Hıristiyan askeri sizlerin oraya vardığını görüp sandallarını bir yere toplar. Bu donanmada binden fazla sandal bulunur. Her bir barçanın ikişer veya üçer sandalı vardır. Bu donanmada kalyata ve kayıkların haricinde yüz altmış iki pare kadırga var ve hepsi askerle dolu. Bütün bu gemiler eli tüfekli asker ile donatılmış sandalları önlerine bırakıp ve toplarını hazır edip gelip o açık yerde sizlere bir uğurdan top vurduktan sonra orada sığınacak yer de olmadığından size kaçmak görünür. Sizler kaçtıktan sonra bu askerler bizden yana yürüyüşe geçecekler.
Onlar sizleri gemilerden, kaleden ve bilcümle askerden ayırır, zira onların askeri sizler ile bizim gemiler ortasına vaki olur, artık sizlerin ne gemiye ne de kaleye gelmeye kudretiniz olur, ancak karaya çıkıp yan tarafa gitmekten başka dermanınız kalmaz. Sizler toplam dört beş bin ersiniz. Onlar bir aradan karaya yirmi bin er döküp sizlere hücum ederlerse karşı duramazsınız.’ Hayreddin Paşa bu cevabından sonra reislere Preveze Savaşı planının şifrelerini verdi. Buna göre, düşmanın geldiği yer boş bırakılacak, onlar da istedikleri gibi karaya askerlerini çıkaracaklardı. Türkler deryadan o kenara gelen kadırgalara hücum edip yürüyeceklerdi. Hıristiyan kadırgaları Türklere karşı duramayıp barçalarının ardlarına kaçacaklar, durdukları yerden yardım alamayacaklardı. Karada kalan Hıristiyan askeri ise Müslümanların avı olacaktı. Zira artık kendilerine ne kadırgalardan ne de barçalardan derman olacaktı.
Onların gemilerinden ve donanmadan ayrılmaları yok ve zayi olmaları demekti. Yiyecek ve suları dahi olmayacaktı. Eğer kale önüne gelmek dilerlerse kalede o kadar çok nöbetçi, top ve tüfek vardı. Hıristiyanların topları yoktu. Onlar birer eli tüfekli çıplak düşman askeridirler. Beşer onar atımlık barutları var idi. Bu durumda kurtulmaya bir çare bulamayacak ve kendi ayaklarıyla gelip Barbaros’a esir olacak, hatta ona bizi esir alsın diye yalvaracaklardı.

Ferhat Ağa bu sözü işitip Paşa’ya bildirdi. Paşa bu tedbirin Sinan Reis’in katında bile kabul gördüğünü, bunun ifşa olup askerin içine düştüğünü anlayıp huzursuz oldu.

Hemen dönüp akşam olduğunda reislerin fikirleri üzerine karaya asker çıkarıp dedikleri yere toplar gönderdi. Beylere de gece oraya gitmelerini emretti. Beyler gemilerinde olan yeniçerileri ve kendi taifelerinden bazı sipahileri alıp karaya çıkarak belirtilen mahale gidip orada yattılar. Paşa akşamdan Osmanlı donanması reislerine direklerini aşağı indirip kol kol ve saf saf tertip alınmasını, kendisine nazar edilmesini ve kendisi her ne ederse onların da öyle yapmasını tenbih etti.
Gönüllü levent gemilerini de başka bir alay edip diğer bir kol yapmıştı. Zira Hıristiyan askeri o gece yatmayıp her tarafa kayıklar salmıştı. Kayıklar yalı tarafı boş mu, karada asker var mı diye kontrol için geldiklerinde, kenarda olan yoldaşlar yer yer tüfek atıp onları bastırdılar. Kayıklar boş bir yer bulamayıp yine donanmalarına geri döndüler ve etraf hep asker ile dolu diye haber verdiler. Taşraya çıkmaya kadir olamayan Hıristiyanlar kara fikrini terk edip deryadan savaşmaya karar verdiler.”
Yine Gazavatname’ye göre, sabah olunca Hıristiyan askeri seçtikleri bir miktar kadırgayı kara tarafında yani levendlerin olduğu yana gönderip top attılar. Bu taraftan Murat Ağa bu ahvali görüp askerler açık yerde durur, Hıristiyanların toplarına karşı duramazlar, onları def etmek gerekir deyip Hayreddin Paşa hareket etmeden hemen düşman gemilerinden yana varıp onlara karşı yürüdü ve toplar attı. Bunu gören gönüllü gemileri alayından Durgutça, Ali Güle, Güzelce Mehmed ve Sadık nam reisler ki akşamdan hazırlanmışlar idiler varıp Murat Ağa’ya takviye için çıkıp Hıristiyan gemilerini toplamaya başladılar.
Bu kez Hıristiyan gemileri kara canibini terk edip levendlere karşı yürüdüler ve yine top atmaya başladılar. Muhkem hücum edip üzerlerine diretdiler. Murad Ağa bu çoklu hücumu görüp gemileriyle yine Paşa tarafına varıp kendi kollarına girdiler. Bu taraftan Hayreddin Paşa yüz iki parça gemiyle coşkuyla harekete geçti.

Gemilerde olan gaziler gülbang Muhammedi getirip Paşa baştardasından Allah Allah nidalarıyla Hıristiyanlar üzerine toplar atıldığı gibi Donanmâ-yı Hümâyûn gemilerinden ki her birinin üçer pare topu olurdu, toplam üç yüz altı pare top olur, onlar bir uğurdan atılıp kıyametler kopardı.

Deryalar gümleyip yerler sarsıldı. Andrea Doria bu heybeti onlardan görüp artık durmaya iktidarı kalmadı. Yanında olan kadırgaları alıp barçaların öte yanına geçirdi. Barçalar da o kadırgaları görüp deryadan yana çıkıp kaçtılar. Hayreddin Paşa Hıristiyan donanmasının kaçtığını görünce oradan dönüp yine Preveze limanına girdi, kale önüne demir bırakıp yattılar. Paşa önceki gece bazı beyleri ve yeniçerileri kıyıları korumak üzere karaya çıkarmıştı. Düşmanın ardından gitmemesinin sebebi de buydu. Zira Paşa, beylerin tedbiri ve kendi gemilerinin halkı ile Hıristiyan donanmasına karşı varmış idi. O taşrada kalan askeri almak için dönüp gelmesi gerekliydi. Karadaki askerleri gemilere alıp topları hazırladılar. Hıristiyanların gelip sakin oldukları burunda toplanıp akşam o yerde karar eylediler.
Hayreddin Paşa ertesi sabah Hıristiyan donanmasının ardına düşecektir.

Preveze Deniz Savaşı’nın ikinci safhası ve zafer yakındır. Gazavatname’den anlatımıza devam edelim:

”Müminler şafak vakti Yahşılar denilen ada önüne varmışlardı. Hıristiyanların körfeze gittiği düşüncesiyle o tarafa gidilmişti. Öte yandan Hıristiyan donanması Preveze’de hezimete uğrayıp kaçtıklarında körfeze gitme fikrindeydiler. Ancak bu defa tersini düşündüler: ‘Biz buralara gelip henüz cenk etmeden Barbaros’u görmekle bozguna uğrayıp kaçtık. Bu bizim ettiğimiz iş değildir. Bu kadar donanma ile bir erlik yapamadık. Şimdi gelin varıp İnebahtı üzerine düşelim. Almak kolaydır. Şimdi Barbaros bizi muhakkak körfeze gitti diye ardımıza düşüp aramaya gider. O diyarda bizi bulamayıp acaba hangi tarafa gittiler diye araştırıp haberimizi alıp yine bize gelinceye dek biz çok memleketi harap edip yine deryaya kaçarız’ diye o yöne gitmişlerdi. Gaziler Yahşılar (Bahşılar) adası önünde etrafa göz atarken Ayamavri (bugünkü Lefkada) yakınında ve İnebahtı yolunda İncir limanı (bugünkü Vasiliki) denilen mevkide direkler görüp Hayreddin Paşa’ya haber verdiler. Paşa yelkenini çevirip dümenini o tarafa döndürdü.

Gemiler dahi onun ardınca ejderhalar gibi ağızlarını açıp ve burunlarını uzatıp yürüverdiler.

Hıristiyan donanması da müminlerin donanmasını görüp onlara karşı gelmek için o limandan çıkıp bu tarafa hareket ettiler. Onların rüzgârları uygun idi, eğer bu rüzgârla hızla müminlerin üzerine gelirler ise o ağır barçaların önünde kadırgalar helak olurlardı. Müslümanların bu düşünce ile kalplerine bir hayli evham düştü. Hayreddin Paşa tez iki pare kâğıda kelâm-ı kadîmden ve furkân-ı ‘azîmden iki ayet Kur’an yazıp kendi gemisinin iki yanına bırakınca rüzgâr kesildi. O gelen barçalar yerli yerinde hareketsiz kaldılar. Öyle limanlık oldu ki sanki o zamanda hiç rüzgâr esmemiş ve deniz dahi öyle uyumuştu. Paşa Allah’ın bu ihsanını görüp Hıristiyan donanması üzerine yürüdü. Hıristiyanlar da gemilerini saf saf bağlayıp alayı düzüp top atmaya başladılar.
Hıristiyan donanmasında; elli iki pare kadırga Andrea Doria’nın, otuz pare kadırga Papa’nın, seksen pare kadırga Venedik’in, seksen pare barça İspanya Kralının, on pare karaka yine Venedik’indi. O karakaların her biri ikişer bin silah atardı, kendilerini ellişer pare kadırgaya yazdırıp gelmişlerdi. Andrea Doria’nın bir büyük kalyonunun attığı silahı Allah’tan başka kimse bilmezdi. Yüz altmış iki pare kadırga olup doksan bir pare barça mevcuttu. Gönüllü gelenlerle barça sayısı yüz kırk pareyi buluyordu.
Kadırgalarla birlikte üç yüz iki pare gemi olmuşlardı, gönüllü gemileri ile toplam altı yüzden fazla yelkenli görünürdü. Türk donanmasında ise yüz iki parça hassa gemiler ve yirmi parça gönüllü levend gemisi vardı. Derya gibi asker iki taraftan derya yüzeyinde donanıp birbirlerine karşı yürüdüler. Evvela düşman donanmasından bir büyük kalyon ayrılıp geldi, Türk donanmasına her taraftan toplar atmaya başladı. Türk donanması da nice toplar atıp hayli düşman kırdı. O on Hıristiyan karakası beş yüz pare Türk donanmasına cevap verecek güçteydi.

Türk donanması o gemilerle hayli savaşıp nicesini harap etti. Hıristiyan kadırgaları karşı duramayıp o büyük barçaları ve kalyonları önlerine kale edinmişlerdi.

İki taraftan aralıksız o kadar çok top atıldı ki onların ısısından derya kaynar oldu. İki donanma dumandan birbirini görmez oldu. Hayreddin Paşa sağ kola hamle kıldı. Onlar da bu hamleyi görüp sol koldan dolaşıp geldiler. Paşa’nın ardını alıp barçalar ile kendilerinin ortasında koyup iki taraftan top atacaklardı. Paşa bu manevrayı anlayıp döndü ve kadırgaların üzerine yürüdü. Onlar da yine dönüp barçaların üzerine kaçtılar. Paşa bu kez sol kola hamle etti. Hıristiyanlar barçaların ardlarından dolaşıp evvel Paşa’nın hamle kıldığı sağ koldan çıkıp yine evvelki gibi Paşa’nın ardını almak istediklerinde o dahi yine dönüp onların üzerlerine hamle ve hücum etti. Düşman yine durmayıp barçaların arkasına kaçtı. Üç kez öyle vuku buldu.
Nihayet Paşa barçaların üzerine yürüyüp toplar atıp vurdu, nicesini batırıp yok etti. Aralarından yol alıp ve orta yerlerinden geçip o kadırgalara ulaştı. Ama onlar barçalar arasına girdiğinde Paşa’nın yağma ve talana başlayacağını umuyorlardı. Kadırgalar boş kalınca da bu talandan fırsat bulup Paşa’nın üzerine yürüyeceklerdi. Ama öyle olmadı.
Türkler ganimete tamah etmediler. Zira Paşa reisleri rızka ve esire bakmayıp yalnız cenkle meşgul olmaları yönünde tenbihlemişti. Gaziler bu emir gereğince Paşa’nın ardınca yürüyüp önüne gelen gemileri vurup helak ederlerdi. İki namaz ortasına değin cenk ve kıtal olup Hıristiyan donanması ağır bozguna uğrayıp kaçmaya başladılar. Paşa ve gaziler peşlerine düşüp yine hücum ettiler; düşmanın iki pare kadırgasını alıkoydular. O arada akşam vakti geçip yatsı namazı vakti oldu. Dost düşmandan ve derya karadan görünmez oldu. Bu esnada ters rüzgârlar esti. Yağmurlar yağıp şimşekler şakımaya başladı.
Fırtına çıkmak üzereydi. Paşa düşmanı kovalamak fikrinden vazgeçip cenk olan mahalde demir bırakıp yattı. Donanma gemileri de eksiksiz gelip aynı yerde demirlediler. Orada bulunan düşman barçaları ve diğer gemileri ateşe verdiler. O gece deryada yanan ateş hesaba ve kıyasa gelmezdi. Sabah olunca Ayamavri’ye gelindi. Donanmadan alınan iki yarar kapudan o mübarek gazanın zaferini bildirmek için İstanbul’a gönderildi. Paşa da varıp Preveze’de yattı. Ayamavri’den gemilere erzak alınmasını emretti. Beyler toplanıp Paşa’nın gemisine gelip gazanız mübarek olsun diye el öptüler.”

Kâtip Çelebi Gazavatname’ye benzer şekilde Preveze Deniz Savaşını anlatır, ancak vakanın tarihini de vermektedir.

Çelebi, Hıristiyan donanmasının dokuz yüz kırk beş cumadelûlâsının başında (25 Eylül 1538) Preveze’ye yakın iki mil yerde demir attıklarını, iki gün sonra Hayreddin Paşa’nın Preveze Boğazı’dan çıkıp Hıristiyan gemilerine karşı durmak niyetiyle deniz yüzünde altı mil kadar yerde demir atarak yüz yirmi iki parka gemiyle üçer toplu ateş edip düşmanın üzerine yürüdüğünü, cumadelûlânın üçüncü günü (27 Eylül 1538) Ayamavra ve İncir Limanı önlerinde yeniden cereyan eden savaşta Hıristiyan donanmasının bozguna uğratıldığını yazar.
İsmail Hami Danişment Kâtip Çelebi’ye atıfta bulunarak ve yukarıda belirttiği tarihlere işaret ederek, düşmanın Preveze önlerine 25 Eylül’de gelmesi, Barbaros’un körfezden çıkıp ilk hücum hareketine geçmesi bundan iki gün sonra, yani 27 Eylül’e ve zaferle sonuçlanan kesin muharebe de onun ertesi gününe rastladığı gösterildiğine göre, Kâtip Çelebi’nin 27 Eylül olarak kaydettiği tarihin esasen 28 Eylül olması gerektiğine vurgu yapmaktadır.
Gerçekten de literatürde, Preveze Deniz Savaşı’nın 28 Eylül 1538 tarihinde gerçekleştiği genel kabul görmektedir. Yine Kâtip Çelebi, “Sultan Süleyman Han Yanbolu’da avdayken Gazi (Hayreddin) Paşa’nın oğlunun gelip büyük iltifatlara erip ağırlandığını, divan kurulup Preveze fetihnamesinin ayakta okunduğunu, Kapudan Paşa haslarına yüz bin akçe terakki ferman olunduğunu ve etrafa fetihnameler gönderilip şehir donanmaları ısmarlandığını” kaydetmektedir. Bu fasıl Gazavatname’nin Escorial nüshasında yer almamaktadır. Gazavatname’ye göre, Hayreddin Paşa büyük zaferinin ardından gemilere azık alıp Hıristiyan donanmasını aramak için körfeze yöneldi.
Ancak orada bulamadı. Zira hezimete uğrayan düşman donanması Avlonya’ya gitmek üzere yola çıkmış, Türk donanmasının geldiğini haber alınca korkularından Nova’ya (bugünkü Kastel Novi) varmıştı. O zamanda Paşa deryada iken fırtınalar çıkıp ters rüzgârlar estiğinden sekiz pare hassa kadırgası harap oldu. Türkler zaruretten güçlükle Avlonya’ya düştüler.

Andrea Doria Nova kalesini alıp içine altı bin asker koyduktan bir süre sonra ayrıldı.

Nova’nın zaptını işiten Hayreddin Paşa mevsim itibariyle Nova’ya varılmaya kabiliyet olmadığından İstanbul’a dönüp orada kışladı. Bahar geldiğinde Padişahın emriyle yüz elli pare kadırga hazır edip deryaya açıldı. Nova’ya erişip karaya asker çıkararak kaleyi kuşattı. Otuz yedi pare top çıkardı, sekiz gün içinde metrisler yapıp toplarını yerleştirdi ve dövmeye başladı. Yirmi ikinci günde deryadan gemiler ve karadan toplarla dövüp toplam sekiz bin iki yüz yirmi taş vurdu. Kaleyi harap edip kulenin birini aldılar.
Nova’nın iki kulesi vardı. Kılıçtan kurtulup kaçan Hıristiyanlar o kuleye girip aman dilediler. Paşa onları öldürmeyip kaleden çıkardı ve esir etti. Kaleyi tamamen fethedip yirmi altı pare top yerleştirdi. Yoldaşları akına gönderdi. Bunlar büyük ganimetle salimen dönünce toplanıp İstanbul’a geldiler. Bu fetih Frengistan diyarlarında işitildiğinde yas ve matem olup büyük ses getirdi. Zira Nova’daki askerler en usta savaşçılarıydı.
Türklerin Preveze Deniz Zaferi başta İspanyol kronikleri olmak üzere zamanın Batı kaynaklarında fazla yer bulmamış, gözardı edilmiştir. Barbaros hakkında oldukça ayrıntılı anlatılarına şahit olduğumuz Antonio de Sosa, Preveze’yi adeta geçiştirmiştir. Türklerin Preveze ve Kastel Novi zaferlerine kısaca yer verir. Sosa’ya göre, 1538 yılı içerisinde, Türklerin Venediklilerle savaşı hala devam ederken, Barbaros Türk donanmasıyla ikinci kez çıkıp Venedik topraklarına karşı yürüdü, bu gemi ve asker sayısı yönünden son derece büyük bir donanmaydı. Venedikliler Büyük Türk’ün böylesine büyük kuvvetine yalnız başına direnç gösterememişti. Papa III. Paulo ve İmparator V. Carlos birleşip Prens Andrea Doria’nın kumandasında büyük bir donanma oluşturdular. Doria Barbaros’u aramaya çıktı. İki kumandan, Prens ve Barbaros, donanmalarıyla Preveze’de (Previca) karşı karşıya geldi.

Prens Doria tam savaşa başlamak üzereyken, bazı hususlar nedeniyle geri çekildi.

Böylece Barbaros çok gururlandı, Türkler nezdinde yalnız saygınlık kazanmakla kalmadı, aynı zamanda meydan okuyan cesur bir savaşçı olarak ünlendi. Barbaros, 1539 yılında üçüncü kez İstanbul’dan donanma ile çıkıp günlerce muazzam toplarla dövdükten sonra Dalmaçya’daki Castilnovo’yu aldı. Kaleyi yıkıp harap etti, hepsi tecrübeli ve cesur dört bin İspanyol askeri boğazladı. İmparator oraya Francisco Sarmiento idaresinde bir garnizon kurmuştu. O bey de çok cesur savaşıp diğerleriyle birlikte öldü. Barbaros ardından kısa zaman içinde Cataro, Malvasia ve Napoles de Romania (bugünkü Mora Yarımadası’nda Nafplion) adlı önemli Venedik topraklarını fethetti. Bu fetihler nedeniyle Venedik sonra Büyük Türk’le anlaşma yaptı.
López de Gómara Preveze anlatımına Türklerle Venedikliler arasındaki anlaşmazlığa işaret ederek başlar ve Gazavatname’deki gibi rüzgârın kesilmesine de yer verir. Gómara’ya göre, her iki güç 1538 yılında aralarındaki barışa ve ateşkese son verdiğinden denizde birbirleriyle mücadele ediyorlardı. Türk donanması Belona’ya (Velona) gelip Pulla’da ve tüm Adalar Denizi’nde büyük zarar verdi. Andrea Doria İspanya İmparatoru’nun kadırgalarıyla Barbaros’a karşı bir hareket için Doğu Akdeniz’e (Levante) geçti. Adalar Denizi’ni dolaştı ise de netice alamadan döndü. Türkler, denizcilerde adet olduğu üzere küçük gemiler büyük gemileri selamlamadığı gerekçsiyle Venediklilerle sulhu bozup iki Venedik gemisine el koydu. Bu nedenle Venedik Senyörlüğü İspanya İmparatoru ve Papa Paulo ile Büyük Türk’e karşı ittifak yaptı.

Papa, Kutsal Birlik Donanması’na İskenderiye Patriki Marco Grimano’yu Papalık donanmasıyla gönderdi.

Venedik soylu Domingo Capello kumandasında seksenden fazla gemiyle birliğe katıldı. İmparator, Andrea Doria ve Sicilya Kral Nanibi Don Fernando de Gonzaga’yı Napoli ve Sicilya’daki seçme İspanyol askerlerini alarak gemileriyle Venediklilerle buluşmaya sevketti. Papalık donanması ve İmparatorluk donanması Venediklilerle buluşup İspanyol askerleriyle dolu altmış gemi ve kalyon ile yüz elliden fazla kadırgayla Barbaros’un aramaya çıktılar. Barbaros’u Preveze’de daha az sayıda fusta ve kadırgalarıyla buldular. Barbaros böylesine büyük bir donanmayı görünce hareketsiz kaldı. Tüm gemilerinin pruvalarını düşmanlarına çevirdi, kıçlarını da ne karaya oturacak ne de arkalarını alacak şekilde karaya çok yakın koydu. Andrea Doria ordusunu üçe ayırdı; biri öne geçmeye gönderdiği kalyonlar ve gemilerdi ki bunlar karaya yanaşıp düşmanın arkasını alacaklardı, Domingo Capello’yu Venedik kadırgalarıyla ilk hücuma geçmek için artçı bıraktı, kendisi de ön tarafı aldı ve Barbaros’un üstüne yürüdüler.
Hava dinginleşip rüzgâr kesildi, bu nedenle hareket edemediler. Prens sol tarafı alıp uygun yere çekildi. Venediklilerin kaptanı da onun dümenini çevirdiğini görüp arkasından Korfu’ya gitti. Andrea Doria ve peşindekiler geride ve düşman donanmasının ortasında kalanları düşünmeden tedbirsizce Venediklilerin Juques adalarına sığındılar. Barbaros birlik donanmasının kaçtığını görünce coşkuyla ardlarına düşüp bir süre onları izledi. Yavaş giden bir Venedik gemisini aldı, hatta Andrea Doria diğerini yedeğe almasaydı iki gemiyi de zaptedecekti. İki gemi de cesurca savaştı. İspanyolların kumandanı Fulano Figureo’nun olduğu gemiyi ele geçirdi. Birlik donanmasının gemileri Korfu’ya çekildiler.

Andrea Doria ve Don Hernando, Türklerle savaşmak için her bir Venedik gemisine otuz İspanyol askeri koymaya rıza göstermediğinden Domingo Capello’yu suçladılar.

Capello ise savaşa girişmeyip çatışmadan çekildiği için Prensi suçladı. López de Gómara, Barbaros’a karşı hiçbir varlık gösteremeyen Andrea Doria’nın Castilnovo’ya varıp aldığını ve içine üç bin beş yüz seçme asker yerleştirdiğini, ancak Barbaros’un daha sonra Castilnovo’yu alıp harap ettiğini de yazmaktadır. Gómara’ya göre, Barbaros büyük bir donanmayla ve yirmi binden fazla Türkle Castilnovo seferine çıktı. Oraya vardığında karaya asker ve top çıkarıp kaleyi kuşattı ve surları dövmeye başladı. İspanyollar çok iyi savunma yapıp Türklere büyük kayıplar verdirdiler. Barbaros neredeyse kuşatmayı kaldırıp İstanbul’a dönecekti. Ancak içeriden iki Granadalı morisko çıkıp onun yanına geldi ve kaledeki durum hakkında bilgi verdi. Top atışlarıyla harap olan kale artık güçlü değildi ve almak kolaydı. Kale içinde çok sayıda asker ölmüştü.
Bu haber ile sebat eden Barbaros kaleye yeniden hücum edip gece gündüz İspanyollarla savaştı. İki binden fazla güllenin Castilnovo kalesi içine düştüğü söylenir. İspanyolların düşman kuvvetine dayanacak hali kalmamıştı. Kumandanları Francisco Sarmiento ile birlikte hemen bütün kaptanlar ve askerler savaşarak öldü. Üç bin beş yüz askerden kurtulup esir alınan çok azdı. 1539’da Castilnovo’yu fetheden Barbaros İstanbul’a muzaffer döndü. Bu zaferle Büyük Türk çok memnun oldu. Prudencio de Sandoval Preveze Savaşı öncesinde Papa’nın aracılığıyla İspanyol ve Fransız krallarının 18 Ocak 1538 tarihinde on yıllık bir barış anlaşması imzaladıklarını kaydetmektedir.

Öte yandan yine Sandoval’a göre,

“Sultan Süleyman Türklere karşı Roma’da bir kutsak birlik ittifakının oluşturulduğunu öğrenmiştir. Bu vesileyle Barbaros padişahın emri üzerine yüz otuz kadırga ve diğer birçok fustayla İstanbul’dan yelken açmıştır. Mora ve Dalmaçya’da (Esclavonia) Türklerle savaşan Venedik’in Papa, İspanya İmparatoru, Fransa Kralı ve diğer prenslere talebine binaen söz konusu Haçlı birliği oluşturulmuştu. Fransa Kralı Büyük Türk ile olan dostluğu nedeniyle Haçlı birliğine girmek istemedi. Birlik iki yüz kadırganın donatılmasında mutabık kalmıştı. Papa Aquileya Patriki Marco Grimaldo kaptanlığında otuz altı gemi, Venedikliler genel komutanları Vicente Capelo kumandasında seksen iki gemi, İmparator ise Andrea Doria genel kaptanlığında çok sayıda gemi, mühimmat ve erzak verecekti. Ancak o kadarını toplayamadılar. Barbaros donanmasıyla Candia’ya geldi. Çok sayıda Türk Candia’ya alacaklarını düşünerek düzensiz bir şekilde karaya çıktılar.
Hatta beldeleri soymak için kontrolden çıktılar. Ancak yerin muhafızı Andres Griti toplarla onlara büyük zarar verdi. Barbaros Venediklilerin korkusuyla kadırgaları yükledi, yağma için uzaklaşan bin iki yüz adamını gemilere bindirmek için karada bıraktı. Bunların hepsi sonradan adalıların elinden ölecekti. Barbaros Candia’dan Retino’ya geldi, güçlü ve tahkimli göründüğünden saldırmadı. Candia şehrinin üç fersah uzağındaki Frasquia’ya, oradan Sicilya’ya geçti. Ardından Modon’a yürüdü. Sonra Korfu’da bulunan Papalık donanması ile Venediklilere engel olmak amacıyla Preveze’ye vardı. Hıristiyan birliği yüz otuz dört kadırga toplayabilmiş, söz verilen iki yüz parçayı donatamamıştı. Papa’nın yirmi yedi, İmparatorun kırk dokuz, Venediklilerin elli beş kadırgası birliğe katılabilmişti.
İspanyollar Kıbrıs, Napoli, Romanya ve Dalmaçya’nın korunması için bölgelerinde kalmışlar, o yöne gitmemişlerdi. Birliğin toplam iki yüz elli kadar gemisi bulunuyordu. Paralı kuvvet ise beş bin İtalyan ve on bir bin İspanyol askerinden oluşuyordu.

Andrea Doria önce Preveze’ye asker ve erzak çıkarmayı düşünmüş ancak daha sonra bu fikrini  değiştirerek Lepanto’ya gitmeye karar vermişti.

Gemileri kadırgaların yedeğine alıp Santa Maura (bugünkü Lefkada adası) rotasını tuttu. Barbaros seksen yedi kadırga, otuz kalite, otuz beş fusta ve perkende ile Arta (Preveze) Körfezi’nde idi. Adamlarını ve teçhizatlarını kurtarmak amacıyla gemilerin arkalarını (pupa) karaya yakın koydu. Karaya da istihkâm yapıp topları yerleştirdi. Savaş işareti verdi. Üç saf halinde vaziyet aldırdığı donanmasının merkezine kendi gemisini koydu, sağ yanı Tabac, sol yanı ise Salac aldı. Öne on kadırga ve altı kaliteyle Turgut’u (Dragut) yerleştirdi. Kürekçilerin hepsi uyumlu ve uygun tempoda gelişi Barbaros’un sanatını gösteriyordu. Andrea Doria Barbaros’un savaşmak coşkusuyla ilerlediğini anlayıp ona döndü. Kadırgaların kaptanlarına savaş düzeni almalarını emretti. Kutsal birliğin askerlerinin o gün savaşma istekleri yoktu, acele silahlandılar. Barbaros’un kaçacağını düşünüyorlardı. Aniden rüzgâr durdu.
Bu Hıristiyan donanmasının kaybetmesi demekti, zira gemiler hareketsiz kaldı. Barbaros üç kanattan/cenahtan hilal taktiğiyle harp düzeni aldı. Hıristiyan donanmasının hatasını bilip gün batmadan evvel hücum emri verdi. Türkler savaşın başında peksimet taşıyan biri Candialı diğeri Venedikli iki gemiyi yaktılar. İspanyolların bulunduğu üç gemiyle savaşıp Kaptan Villegas de Figuero’nun gemisini zapt ettiler. Yine birçok gemiyi yaktılar. Neticede Hıristiyan donanması ağır bozguna uğradı. Hava karardığında gök gürleyip şimşekler çaktı ve yağmur yağdı. Fırtınadan endişe edip önce Barbaros yelken açtı, sonra da Andrea Doria ki kaptanlarıyla mutabık kalmadan ve düşüncesizce Korfu’ya dönüp yol aldı. Doria o gece şerefini ve şöhretini kaybetmişti. Hatta düşman takip etmesin diye gemisinin fenerlerini söndürmüştü. Barbaros birçok kez kahkahalarla gülerek İspanyolca dilinde, !Oh, Andrea Doria nereye kaçtığını gizlemek için fenerlerini öldürüyor!’ demişti.”

Türk ve İspanyol kroniklerinde Preveze Deniz Savaşı’nda karşı karşıya gelen donanmaların sayılarına dair farklı iddiaların ileri sürüldüğü görülür.

Haçlı donanması sayıca üstün olmasına rağmen özellikle bahsettiğimiz İspanyol kroniklerinde her iki kuvvet arasındaki güç orantısı dengelenmeye çalışılmıştır. Bir bakıma Barbaros’un büyük bir birleşik Haçlı kuvvetine karşı koyarak kazandığı zafer gölgelenmiştir. İspanyol denizci ve tarihçi Cesareo Fernandez Duro, Türk ve Haçlı donanmalarının şifrelerini bir kaynağa dayandırmadan vermektedir. Kıyaslandığında Haçlı donanmasının Türk donanmasına kıyasla kat kat üstün olduğu anlaşılmaktadır. Duro’ya göre, kutsal birliğin hareketi yazın, filoların Korfu’da birleşmesiyle başlamış olmalıdır. İlk gelen Vincenzo Cappello kumandasında elli beş gemiyle Venediklilerdir. Ardından 17 Haziran’da Papalık donanması Marco Grimani idaresinde yirmi yedi gemiyle gözükmüştür. Geciken Andrea Doria birlik donanmasının genel kaptanıdır, 5 Eylül’de kırk dokuz gemiyle Korfu’ya ulaşmıştır.
Eksik gemiler 22 Eylül’de intikal etmiştir. Haçlı donanması tamamlandığında kuvvetin icmali şöyledir; 134 kadırga, 72 ağır savaş gemisi, 250 küçük gemi ve bunlara bindirilmiş 16.000 asker, toplamda 50.000’den fazla adam ve 2.500 top. Bu büyük kuvvete karşın Barbaros Adalar Denizi’nden 85 kadırga, 30 kalite, 35 fusta ve perkende ile iyi takviye edilmiş bir Türk birliğinin başında gelip Arta Körfezi’ne girmiştir. Duro’nun Preveze Savaşı’na dair anlatısı oldukça ayrıntılıdır. Verdiği bilgilerden bazılarının Sandoval ve diğer İspanyol yazarlarla örtüştüğü görülür.

Preveze Deniz Savaşı’nın gerek o zamanın savaşlarına gerekse daha önce yapılan savaşlara göre en büyük ve en şanlı deniz zaferi özelliğini taşıdığına dikkat çeken Ali Rıza Seyfi, Barbaros’un bu savaşta tatbik ettiği yarma hareketi ile deniz savaşı usüllerinde çığır açtığını kaydeder.

Ali Rıza Seyfi’ye göre, “Barbaros’un en kesin manevrası düşman savaş hattını yarmaktı. Bu tabir, düşmanın tüm kuvvetiyle açtığı savunma cephesini ikiye ya da daha küçük kısımlara ayırıp birbirine yarım edemeyecek bir hale getirmek, ardından bu birbirine yardım edemeyen takımları birer birer yok etmek anlamına gelir. Özelikle arkasında ihtiyat filoları bulunmayan savaş hattını yarmaktır.”
Preveze Deniz Zaferi’nin en önemli sonucu, Akdeniz’in bir Türk gölü haline gelmesidir. Bu zaferle Türkler büyük bir kara gücü olmasının yanısıra denizlerde yenilmezliğini de ilan edecek ve 1571 İnebahtı Deniz Savaşı’na kadar havzadaki hâkimiyet mücadelesinin tek galibi olacaktır.
Yararlanılan Kaynaklar
Hüseyin Güngör Şahin, İspanyol Ve Osmanlı Kroniklerinde Barbaros Hayreddin Paşa
İsmail Hami Danişmend, İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, Cilt 2
Seyyid Murad, Gazavât-ı Hayreddin Pâşâ
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Hüseyin Güngör Şahin’e aittir.

Hristiyan Siyonizmi Ve CUFI Teşkilatı

Hristiyan Siyonizm düşüncesi ABD’de bilinmiyor değildi. Ancak ülke çıkarlarına göre liberal ideoloji üzerinden iç ve dış politikasını şekillendiren Amerika, ihtiyaç duyduktan sonra bu düşünce tarzını yerinden uyandırılmasına izin vermiş ve grupların faaliyetlerine göz yummuştur. Zira, sadece dini özgürlükler bazında değerlendirirsek, günümüz ABD dış politikasını düşündüğümüzde pek de inandırıcı gelmeyecektir. Çünkü bu Siyonist Gruplar iç politikadan ziyade dış politikayla özellikle Ortadoğu politikasıyla çok daha fazla ilgilendikleri aşikardır. Dolayısıyla ABD bölgede çıkarlarına uygun olmayan, özellikle içten gelen bir faaliyete izin vermesi realiteyle örtüşmemektedir.
19 yy’da İngiltere’de temelleri atılan Hristiyan Siyonizmi, günümüz emperyalizmin Ortadoğu’da kullanılan bir enstürmanı olmuş, İngiltere’yle başlayan bu süreç, günümüzde ABD ile devam etmektedir. Ülkelerin Ortadoğu politikaları şartlara göre her daim değişiklik göstermiştir. Ancak büyük devletler iç kamuoyu oluşturduktan sonra, bazı kararları uygulamaya sokarlar. Bu aşamada ABD Hristiyan Siyonist gruplar son derece aktif ve içten bir şekilde İsrail’in kuruluşunda ve sonraki dönemlerde çalışmalar yaptılar. Burada kullandığımız içten kelimesi, tezin diğer bölümlerinde örneklendireceğimiz grupların bazı çalışmalarında, daha iyi kavranacaktır. O yüzden ABD Hristiyan Siyonizmi’ni daha iyi kavramak için, nasıl bir alt yapıyla günümüze kadar geldiklerini öğrenmemizde yarar vardır.

John Nelson Darby ve Dispensationalistler’in (Dağıtılan) ABD Faaliyetleri

Darby’nin yeni İncil yorumu, İsrail’in kuruluş aşamasında en önemli dini dayanak olarak Amerikan kamuoyunu etkilemiştir. Bunun sadece dini bir inanış olmadığı, artık adımların atılması gerektiği, yani modern İsrail Devleti’nin kurulmasıyla alakalıydı. Sonraları, İsrail Devleti’nin savunucuları bu öğretiyi öne sürerek ciddi propaganda yapacaklardı. Darby’nin Teorisi 1862-1878 yılları arasında Darby’nin ABD’yi 7 defa ziyaret etmesi sırasında öğrenildi. Darby’nin misyonu Evanjelist okullarda okutulmaya başlatılırken, 1875-1920 yılları arasında ise Evanjelistler ve Fundamentalistler’in konferansları dominant hale geldi.
Adım adım Amerikan dini inanışları içinde yerini alan bu teorinin, özellikle ilk olarak okullarda çocuklar üzerinde öğretilmeye başlaması, çalışmaların gelişigüzel değil, toplum üzerinde kuvvetli bir alt yapı oluşturacak şekilde tasarlandığının da göstergesiydi. Bu teorinin ABD’de yayılmasını etkileyen diğer bir aşama ise Niagara İncil Konferansları (Niagara Bible Conferences) olarak karşımıza çıkmaktadır. Geniş ve çok kapsamlı bir yelpaze içinde yapılan konferanslarda İncil hakkında yeni bir literatür oluşmuş, ayrıca bazı Hristiyan iş adamları ülke içerisindeki kiliselere, okullara, misyonerlere ve gazetelere yardımlara başlamışlardır. Eğitim aşaması tamamlandıktan sonra, ekonomik yardımları da arkasına alan savunucular, geriye kalan politik desteği almak için de çalışmalara olağan hızıyla başlamışlardır.
Chicagolu iş adamı William Eugene Blackstone ise 1841-1935 yılları arasında yaşamış, ABD Siyonizmi’nin yayılmasına katkıda bulunmuştur. 1878’de yazdığı İsa geliyor ‘Jesus Is Coming’ kitabı o dönem en çok okunanlar listesine girmiş, 42 dile çevrilmiş ve 1935’te öldüğünde ise 1.3 milyon üzerinde baskı yapıp, eğitim alanında yerini almıştır. Birinci Dünya Savaşı ile beraber Fundamentalistler ve söz konusu teorinin savunucuları eş anlamlılık kazandı. Bu aşamada devreye Fundamentalistler’in girdiğini görmekteyiz. Zira Darby’nin Teorisi’ni en fazla içselleştiren grup Evanjelistler’in tutucu kanadını oluşturan bu kesim olmuştur. Bugün yaklaşık Beyaz Amerikalı Evanjelistler’in yüzde 10’u (5 milyon) Darby Doktrini’ne sarılmış durumdadır. Bu kesimin günümüzde her türlü yardımı İsrail’e destek için kurulmuş organizasyonlara ve seçim zamanlarında politikacılara verdiklerini düşünmek mümkündür.

ABD Hristiyan Siyonistlerin Genel Düşünce Tarzı

Dünya Siyonist Hareketi, ABD Hristiyan Siyonistleri’nin temel düşünce yapısını oluştursa da, daha çok Fundamentalistler olarak anılan bu grup, içte ve dışta değişen dünya konjonktürüne göre farklılık göstererek, ABD toplum ve politik hayatını etkiledi. Genel olarak, iki savaş arasında Fundamentalistler’in alt kültürü olarak ABD’ye giriş yaptı ancak ana akım Protestanlar’dan pek fazla kabul görmedi. Kozmopolit toplum yapısına sahip olan ABD, aynı paralelde Hristiyanlığın değişik mezhepleri ve buna bağlı olarak da değişik politik düşünce tarzına sahip gruplara sahipti. Diğer mezheplere göre politikayla daha çok ilgilenen Fundamentalistler’in o dönem şartlarında ilgi görmemesi olağandı.
1930-1940 yılları arasında, İncil Okulları (Bible School) ve yapılan seminerlerle ara vermeden hazırlık yaptılar; milli politikayla iç içe olup, iç politikaya odaklanırken, fazla olmasa da dış politikayla da ilgilendiler. II.Dünya Savaşı’nın hazırlık ve başına tekabül eden bu dönemleri, Fundamentalistler çok iyi değerlendirmiş, belirsiz ABD uluslararası dış politikasıyla ilgileneceklerine, hem kendi içlerinde daha iyi organize olmayı hem de iç politikada kendilerini kabul ettirme yollarını arayarak, güçlü bir alt yapı hazırlığına daha o dönemlerde başladılar. “Siyonizm-İsrail” ve “Komünizm-Sovyetler Birliği” her ikisi de ABD Funadamentalistler’in zihninde iç içe geçti, bu politik durum ABD dış politikasında yüksek nazara alınırken, İkinci Dünya Savaşı’nı etkilemiş, Soğuk Savaş’a damgasını vurmuş ve İsrail’in kuruluşunda rol oynamıştır. ABD dış politikası kendini tamamen netleştirdikten sonra, Fundamentalistler’in de izleyeceği yol kesinleşmiş oldu.
Yüksek profilde (high-profil) Hristiyan olduklarını vurgulayıp, anti-kominist olduklarını belirttiler ve ABD’de Yeni Hristiyan Hareketi’ni (New Christian Right) kurdular. Yine Amerikan dış politikasıyla paralellik göstererek, ideolojilerini net bir şekilde ortaya koyarak, politik hayata da daha organize bir şekilde var olma çabasına girdiler. Burada dikkat edilmesi gereken husus, dini yönden taviz vermeden yollarına devam edeceklerini belirtmeleridir. Amerikan Fundamentalist organizasyonlar denetimsiz kapitalizmi savunmaktalar (unregulated Laise-Faire). Ekonomik tercihlerini de belirttikten sonra hemen hemen tüm düşünce tarzlarını ve ideolojilerini ortaya koyan grup, Amerikan toplumu ve politikasında soru işaretlerine yer vermeksizin saflarını belli ettiler. O dönem şartlarında Amerikan iç ve dış politikasıyla hemen hemen hiçbir zıtlık göstermeden, akılcı bir tavır aldılar.

Billy Graham ve Yeni Evanjelistler’in Çalışmaları

Billy Graham, Yeni Evanjelistlerin lideri olarak, militan Fundamentalistler’in geçmişine göre daha yumuşak mizaçlı, toplum ile daha iç içe bir duruş sergileyerek, onları dine döndürmek istiyordu. Dini yönden uç profil çizen Fundamentalistler’in bu tavrı Amerikan toplumu tarafından pek benimsenmemiş, doğal olarak bir yumuşamaya gidilmesi elzem olmuştur. Bill Graham misyonlarını açıklarken, Yahudi organizasyonlara arka çıkan tek ve gerçek kişiler olarak lanse ediyordu. Açıklamalarıyla, Yahudiler ile olan bağlarını daha çok kuvvetlendirirken, aynı zamanda Hristiyan toplumu üzerinden de destek almayı amaçlayan NEA, bu amaçla önemli çalışmalara imza attı. 1986’da Barış, Özgürlük ve Güvenlik Çalışması (Peace, Özgürlük, Security Studies ‘PFSS’) adı altında, genel amacı milli güvenlik konusundaki bilgileri geliştirirken, Amerikan dini liderlerini, barışın nasıl sağlanması gerektiği konusuna dikkatlerini çekerek, bunu milli mesele yapmak ve Sovyetler Birliği nükleer tehtidini düşürmenin yollarını saptamak olarak belirttiler.
Bu program ile radikal çizgisinden biraz daha sıyrılmış olan NEA her yönden milli bir şuur oluşturmayı, Sovyet tehdidine karşı, İsrail’e desteği bir nebze daha geliştirmeyi planlıyorlardı. Diğer bir önemli program ise, kamu bilincini artırarak Evanjelistler’in politik girişimlerini cesaretlendirmek ve İncil prensiplerini yani Mesih İsa’yı politikanın içine sokmak olarak hedeflenen, 2001’de yine NEA tarafından Evanjelist bilginlere hazırlatılan ve 2004’de 90 Evanjelist liderin imzaladığı Health of the Nation (FHN) idi. Dini baskı unsuru olarak kullanan Hristiyan Siyonistler, Amerikan Devleti’nin her kademesinde görülmeye başlayıp daha sıcak ilişkiler kurmayı hedefliyorlardı. Örneğin Graham bir hafta sonu Bush ailesini ziyaret edecek kadar politkayla iç içeydi. Hazırladıkları programlarla bir adım daha öne geçen bu gruplar politik cenaptan kabul görürken, başka bir kesimin eleştirilerinden nasibini alıyorlardı.

Hristiyan Siyonistler’in İslam’a Karşı Bakışları ve Getirilen Bazı Eleştiriler

Evanjelist dini öğretilerinde geçen Mesih İsa’nın düşmanı yenip cennete gidileceği inancındaki düşman, bazı araştırmacılara göre Müslümanlar’dır. Soğuk Savaş döneminde daha çok Sovyet komünizmi üzerinden siyaset yapan Siyonist Gruplar, 11 Eylül saldırılarından sonra İslam söylemlerini sertleştirdiler. Evanjelist bazı liderlere göre, Radikal İslam, düşmanlıkta Komünizm ile aynı seviyeye geldi. Sovyet Rusya dağıldıktan sonra Komünizm tehlikesi önemini yitirirken, geriye kalan diğer düşmanında alt edilmesi gerekiyordu. Özellikle İsrail’e düşman olan İslam ülkeleri Suriye, Lübnan ve özellikle İran Evanjelistler’in gündemindeydi. 2006 Hamas’ın Filistin zaferi Siyonistler’i bir hayli endişelendirmişti. Hamas idealinin Filistin, Arap ve İslam çemberlerine odaklandığını, bu çemberlerin asıl hedefinin ise Siyonistler’le mücadele olduğunu, ayrıca Hamas Hükümeti rotasının da İran’a doğru olacağını savunuyorlardı.
Özetle 11 Eylül saldırıları ABD güvenliğine, Hamas zaferi ise İsrail güvenliğine karşı büyük ölçüde tehdit içeriyordu. Bu durumu Hristiyan Siyonistler ve İsrail ortak düşman olarak lanse edip, Amerikan Hükümeti’ne ciddi şekilde baskı unsuru olarak kullanmışlardır. Farklı açılardan eleştirilere maruz kalan Hristiyan Siyonistler’i, ABD Yahudiler’i de farklı bir noktada eleştirmişlerdir. Birçok Amerikalı Yahudi, Hristiyan politik hareketini kabul etmeyerek, bazı Evanjelist grupların gerçek hedefinin uzun vadede Yahudiler’i Hristiyanlığa döndürmek olduğunu, onları gerçekte sevmediklerini, sadece hikayelerinin karakteri olarak gördüklerini söylemişlerdir.
Amerikan toplumu içerisinde dinlerine en bağlı grup olarak bilinen Yahudiler’in, bu grupların samimiyetlerine inanmamaları, tarih boyunca Hristiyan zulmüne maruz kalmalarından olabileceği ihtimal dahilindedir. Zira kendi Mesihlerini bekleyen Yahudiler’in, Mesih İsa’yı kabul edeceklerine dair bir beyanatları bulunmamaktadır. Bazı Hristiyanlar ise Yahudiler’e verilen sözün koşullu olduğu, eğer hainlik ederlerse verilen lütfun geri alınacağını, Yeni Ahit’in açık olduğunu, Babil sürgününün ise bunun örneği olduğunu söylüyorlar. Her iki dinden de birbirine inanmayan kesimler olduğunu düşündüğümüzde, ortak çıkar çerçevesinde bazı politik konularda anlaştıkları, Hristiyan Siyonistler’in dini kullandığı, Yahudiler’in ise bu dünyada kendi ve İsrail Devleti’nin güvenliği için bu organizasyonlarla ilişki kurdukları akla gelmektedir.
Hristiyan Siyonistler’e getirilen diğer bir eleştiri ise İran’la bir konuda benzerlik göstermeleridir. Bilindiği üzere İran, diğer Müslüman ülkelerden farklı olarak, Şii’liği resmi din olarak kabul edip, İslam’da olmayan bazı inançları sahiplenmektedir. Şia ve Fundamentalistler kendi mesihlerinin finalde zafer kazanacağını ve bunun İsrail’in yıkılmasıyla alakalı olduğunu, yani eğer Yahudiler Mesih İsa’yı kabul etmezlerse öldürüleceklerine, Şia ise kaybolan 12. İmam’ın gelip düşman devletlerini, özellikle İsrail’i yok edeceğine inanmaktadırlar. İsrail odaklı bu kehanetler her iki tarafı da savaş yanlısı olarak eleştirmelerine neden olmaktadır. Günümüz Ortadoğu’nun durumu ve ABD-İran yakınlaşması düşünüldüğünde, dini söylemlerin, ülke çıkarlarıyla bağdaşmadığı zaman nazar-ı dikkate alınmadığını göz ardı etmemek gerekir. Diğer bölümlerde ele alacağımız özellikle Demokrat Partili Başkanlar, Siyonistler ve İsrail arasındaki çekişmelerde bunu çok daha iyi göreceğiz.

Hristiyan Siyonist Örgütler

Genel olarak, Amerikan Yahudi Lobisi’ne ve İsrail Devleti’ne her türlü desteği vermek amacıyla kurulan bu örgütler, Amerika ve dünyanın çeşitli yerlerinde, faal şekilde çalışmalarını sürdürmektedirler. Tezin ana örneği olan Christian United for Israel (CUFI)’nin tanıtımından önce, genelde aynı paralelde çalışan bazı organizasyonlardan bahsetmek yararlı olacaktır.

Kudüs Uluslararası Hristiyan Büyükelçiliği (International Christian Embassy Jeruselam ‘ICEJ’)

20 Eylül 1980’de Kudüs’te resmen kurulan ICEJ, bunu takiben Wasington DC, Avrupa ve dünyanın çeşitli yerlerinde ofis açtı. İncil’in Romalılar 15:27 ayetini misyon olarak kabul ediyorlar. Ayette, “ Evet, uygun gördüler. Gerçekte onlara yardım borçludurlar. Uluslar onların ruhsal bereketlerine ortak olduklarına göre, maddesel bereketlerle onlara hizmet etmeye borçludurlar”. Çok geniş bir yelpazeye sahip olduğu görülen ICEJ’in, aynı derecede İsrail’e yardımları da kayda değer ölçüdedir. Misyon olarak dayandıkları ayete göre, bunu Yahudiler’e bir lütuf olarak değil, Tanrı’nın onlara verdiği bir görev olarak görüyorlar. Politik yönden ziyade daha çok din üzerinden çalışmalarını sürdürüyorlar.
ICEJ başkanı Malcolm Hedding kendilerinin politik Siyonist olmadıklarını, İncil Siyonistleri olduklarını bir konuşmasında açıklamıştır. Politik çelişkilerden uzak durarak, Evanjelist öğretilerine göre Yahudiler’e destek vermeyi amaçlayan örgüt, Yahudiler’e yardım amaçlı kurulan diğer örgütlerden farklı bir çizgide yollarına devam etmektedir. İsrail’de düzenlenen bir kongrede, Yahudiler’in kesinlikle Mesih İsa’yı kabul etmeleri gerektiğini deklare etmişlerdir. Bu açıklamalardan anlaşılacağı üzere, yapılan yardımların koşullu olduğu gerçeği ortaya çıkmaktadır.

Hristiyan İsrail Dostları (Christian Friends of Israel ‘CFI’)

1985’de kurulan CFI, misyonlarını Mesih İsa’yı sevme ve kiliselere Yahudi mirasını anlatmak olarak açıklıyorlar. ICEJ’e göre daha radikal söylemlere sahipler. Özellikle İslam’a ve İran’a yönelik tavırlarını net bir biçimde ortaya koydular. 11 Eylül’den sonra savaşın aktif olarak başladığını, Hizbullah ve Hamas’ın sadece İsrail’in değil tüm dünyanın problemi olduğunu savunuyorlar. Daha çok güvenlik konusuna vurgu yaptıkları ve bu konuda sadece ABD’yi değil tüm dünyanın gözünü de Ortadoğu’ya çevirmeye çalışarak politik yönlerini ortaya koydular. Yapılan bir organizasyonda, Yahudiler’i döndürmeye yeltenmeyeceklerine, Mesih İsa’nın Yahudiler’e söz verdiğine gönülden inandıklarını söylediler.
ICEJ’den daha farklı bir yol kullanarak Yahudiler’le ilişkilerini sürdürüyorlar. Ayrıca finansal olarak da ciddi yardımlar yapmaktadırlar. Örneklendirdiğimiz bu iki örgütte de, kayda değer nokta Yahudiler’in kesinlikle Mesih İsa’yı kabul etmedikleri gerçeği gün yüzüne çıkmaktadır. 1998’de Netanyahu, batıdaki Hristiyan Siyonistler’e minnettar olduklarını beyan ederken, Hristiyan Gruplar ise Yahudiler’i döndürmeye yeltenmeyeceklerine söz verdiler. Ancak bazı Evanjelist gruplar bunu reddetmektedirler. Bu beyanlardan da anlaşılacağı üzere, Hristiyanlar’la Yahudiler arasında ciddi kavram kargaşası olduğu ortaya çıkmaktadır.

Chrıstıans United for Israel (CUFI)

Sovyetler Birliği’nin çökmesinden sonra, ABD için komünizm tehlikesi önemini yitirmiş, Soğuk Savaş’ın bitmesi ile de tüm dünyaya artık tek hegemon güç olduğunu kabul ettirmişti. İsrail’e destek amaçlı kurulan Hristiyan Siyonist gruplar ise çalışmalarını sürdürmekte, komünizm tehlikesinden sonra bölgede bazı İslam ülkelerinde faaliyet gösteren Hamas, El-Kaide, Hizbullah gibi gruplar üzerinden Müslümanlara karşı sert söylemlerini devam ettirip, İsrail güvenliğini ön plana çıkartıyorlardı. CUFI, bu amaçla ABD’de kurulan diğer bir Hristiyan Siyonist örgüttü. İsrail ve ABD güvenliğini tehdit eden özellikle o dönem İran ve Lübnan ülkelerini terörist faaliyetlere göz yummakla suçlayıp, ABD dış politikasını, bunun üzerine yoğunlaşması için ciddi çabalar gösteren güçlü bir sivil toplum niteliğindedir. Tezin bu bölümünde, CUFI’nin yapısı ve faaliyetleri hakkında ayrıntılı bilgi verilip, ABD Ortadoğu politikası üzerindeki etkileri analiz edilecektir.

CUFI’nin Kurucusu John Charles Hagee

1940 Teksas doğumlu olan Hagee, Teksas, San Antonio’da 17.000 üyesi olan Cornerstone Kilisesi’nin rahibi olarak görevine devam etmektedir. Anne ve babası İncil alimi olan Hagee, küçüklüğünden itibaren İsrail ve İncil hikayeleriyle büyüyor. Hristiyan dindar bir aileden geldiği anlaşılan Hagee, küçüklüğünden itibaren Yahudilik ve Hristiyanlık hakkında edindiği derin bilgi birikimiyle 2006’da CUFI örgütünü kurmuştur. 1978’de ailesi ile birlikte İsrail’e 10 günlük turistik bir geziye giden ve Siyonistler’in evinde kalan Hagee, Kudüs’ü ruhsal evi olarak hissettiğini, başka bir söyleminde ise, Tanrı’nın kendisine, ‘Hristiyan ve Yahudiler’in beraber benim gücümün içinde’ söylediğine inandığını belirtmiştir.
Hagee’nin ruh hali hakkında bize ip uçları veren bu cümleler, günümüzde yaptığı azimli çalışmalarının da dini bir vecibe olarak yerine getirdiğinin göstergesidir. 2006’da ‘Jeruselam Countdown’ kitabını yazarak, 11 Eylül saldırılarının ABD’yi uyandırdığını, Üçüncü Dünya Savaşı’nın hareket halinde olduğunu, İslam’ın hedefinin büyük şeytan ABD ve küçük şeytan İsrail’e karşı kutsal savaş başlatmak olduğunu iddia ediyor. İslam hakkındaki görüşlerini soru işaretlerine yer vermeksizin net bir biçimde ortaya koyan Hagee, özellikle İran’ın üzerine dikkatleri çekmiştir. Politikayla iç içe olmasına rağmen, politik bir üslup kullanmadığı görülüyor. Başka bir ifadeyle, ABD’de yaşayan Müslümanlar’a karşı bir sorumluluk hissetmediği, duygu ve düşüncelerini açıkça ifade ettiği görülüyor.
Hagee azimli bir şekilde İslam’la yaşamayı reddediyor, Harward profesörü Samuel Huntington’un ‘Medeniyetler Çatışması’ tezini referans olarak kabul edip, Batı dünyası ve İslam’ın şiddet ile yüz yüze geleceği savını kabullenmiştir. Günümüz realitesinde bu savın gerçek dışı olmadığı, ABD ve Avrupa’daki İslami fobinin yükselmesindeki sebebin İslam adı altında yapılan terörist faaliyetler olduğu gerçeği, Hagee’nin politikada elini kuvvetlendirdiği gibi, bununla propaganda yaparak da hem İsrail hem de ABD’nin güvenlik konusunda beraber hareket etmesi gerektiği savını her fırsatta vurgulamaktadır.
Özet olarak Hagee, Hristiyan Siyonizm Hareketi’nin görüşlerini simgeleyen örneksel bir figürdür. Evanjelist lider İsrail’in güvenliği için, ABD içinde ve dışında yaptığı programlarla milyonlara ulaşıp aktif bir şekilde çalışmakta ve yaklaşık olarak 60 milyon dolar İsrail’e akıttığı söylenmektedir. Hagee’nin görüşlerini hasır altı etmeyip, bu uğurda kesintisiz çalışan aktivist bir kişiliğe sahip olduğu yaptığı faaliyetlerle ortaya çıkmaktadır. Ciddi finansal destek sağladığıda baz alınacak olursa toplumda ve politik çevrede kabul gördüğü de kesindir. Hagee’nin kişiliği ve düşünce tarzı hakkında edindiğimiz bu bilgiler, CUFI’nin yaptığı çalışmaları daha iyi anlamamıza yardımcı olacaktır.

CUFI’nın Kuruluş Amacı

İsrail Devleti’ne maddi manevi destek olmak amacıyla kurulan Hristiyan Siyonist örgütlerin ortak yanları, çok programlı bir şekilde, faaliyetlerini uzun zamana yayarak, profesyonel bir şekilde çalışmalar yapmalarıdır. CUFI’de ondan önce kurulan diğer Hristiyan Siyonist örgütler gibi, kuruluş amacının nedenlerini netleştirdikten sonra, kuruluş aşamasına geçmiştir. Hagee, Müslümanların üç amacı olduğunu belirterek, bunları, tüm Batı’yı Ortadoğu’nun dışına atmak, tüm Hristiyan ve Yahudiler’i yok etmek ve son olarak dünyada bir tane İslam Devlet’i kurmak olarak sıralamıştır. Bu cümlelerden de anlaşılacağı üzere CUFI İslam’ı ve Müslümanlar’ı olumsuz bir perspektif üzerinden merkeze koyarak kurulmuş bir sivil toplum örgütüdür. Başka bir ifadeyle, Hristiyan ve Yahudiler’i ileride gelebilecek tüm olumsuzluklardan korumak amacıyla, büyük dünyada benimsenen ortak çıkar savını bir kenara bırakarak, safını netleştirmiştir.
2006 Şubatı’nda Hagee, milli yanı halka daha yakın olan bir hareketin, İsrail’e destek için kurulması gerektiğini belirterek, ülkenin çeşitli yerlerindeki Evanjelistler’e ve rahiplere çağrı yapmıştır, bu çağrıya 400’den fazla Hristiyan lider, ülkedeki büyük kiliseler ve bazı televizyon yöneticileri cevap vermiş, bir kaç ay içerisinde CUFI Amerikan Hristiyan destekçi organizasyon olarak ülkede önemli bir yere gelmiştir. CUFI’nin sadece politikayla değil aynı zamanda toplum içerisindede kabul görmeyi hedefleyen, organize bir hareket olarak planlandığını görmekteyiz. Olumlu bir kamuoyu oluşturmadan hedeflerine tam ulaşamayacaklarının farkında olan örgüt, bunun için çalışmalarını ilk önce halka kabul ettirip, böylece gereken politik zeminide oluşturmayı hedeflemişlerdir. Zira, halk desteğini alan bir yapı, politik çevredende daha iyi netice alacaktır.
Hagee, geçmişten gelen anti-semitik hareketlere dikkat çekerek, İnci’lin Romalılar 9-11 ayetini referans alarak, Tanrı’nın anti-semitik hareketi redettiğini söylüyor.
“Oğlunun müjdesini yaymakla tüm varlığımla kulluk ettiğim Tanrı, sizi durmadan her zaman dualarımda andığıma tanıktır. Tanrının isteğiyle sonunda size gelebilmek için bana bir yol açmasını istiyorum”
“Çünkü ruhça pekişmemiz için size ruhsal bir armağanı ulaştırmak üzere sizi görmeyi çok istiyorum”.
Yani Hagee, İncil ayetlerinden yola çıkarak, İsrail desteğini vicdani bir görev olarak Hristiyanlar’ın yapması gerektiğini belirtmiştir. ABD’nin büyük şehirlerinde, Kanada ve dünyanın çeşitli yerlerinde geceler düzenleyerek, İsrail’i destekleyen konuşmacılara ortam hazırlıyorlar. Hedef kitlelerini sadece ABD ile sınırlı tutmayıp, tüm dünyaya yayarak özellikle mali yardımları yükseltmeyi planlamaktadırlar. Çünkü Amerikan toplumunun seküler yapısı, yardımların istedikleri boyutlara ulaşmasına engel teşkil etmektedir. Siyonizm Hareketi’nin ABD’den önce Avrupa’da başladığını dikkate aldığımızda, örgütün yaptığı bu faaliyetlerin ne kadar yerinde olduğu daha iyi kavranacaktır.
Bazı Cumhuriyetçiler CUFI’nin Tanrı’nın planının bir parçası olduğunu deklare ederken, CUFI’de kendine bağlı bir çok amatör lobi kurarak, bunların diğer yöneticilerle görüşmesini, Hizbullah ve İran’ın nükleer silahlarına dikkat çekmek için uğraşmışlardır. Örgüt sadece Evanjelist öğretilerine bağlı kalmayarak, kendinede bir kutsallık addetmektedir. Bu sadece Hagee’nin düşüncelerinden değil aynı zamanda politik çevredende gelerek, dindar kesim üzerinde daha etkili bir hal alınması için düşünülmüş akıllıca bir yöntemdir. CUFI’nin faaliyetlerinin yıllar içerisinda yayılarak devam ettiğini baz aldığımızda bu yöntemin işe yaradığını düşünebiliriz.
CUFI düzenli olarak ülkenin her tarafında “ Standing with Israel ” mitingleri düzenleyerek, kişilere politikada aktif çalışmaları için cesaret vermekte, ayrıca Wasington D.C.de yıllık konferanslara sponsor olarak, İsrail için bu gecelerde tartışılarak önemli kararlar alınmasına neden olmaktadır. Özetle, CUFI Evanjelist dini ritüellerine dayanarak, İslam’ı yenilmesi gereken bir düşman olarak lanse edip, bunun üzerinden onlara teveccüh gösteren dindar kesimleri ve ABD dış politikasını etkileyerek, İsrail’e maddi ve manevi desteğiçıkarabileceği en yüksek dereceye çıkarmayı hedefleyen bir örgüt olarak kurulmuştur.

CUFI Üyeleri

CUFI kurulduğu günden itibaren, sosyal ve politik bir çerçevede toplumun her kesimine hitap ederek, üye sayısını her geçen gün artırmıştır. Bir örgütün başarısı üye sayısı ile ölçülecek olursa, CUFI’nin bunu başarmış örgütler arasında olduğu söylenebilir. Kuruluşundan beş ay sonra, ülke içerisindeki rahip ve kilise organizasyonları ile irtibada geçilerek 3,600 den fazla üye sayısına ulaşılmış ve Wasington D.C de ilk faaliyetlerine başlamıştır. Böylece, politik cenahla aynı atmosfer içerisinde, çalışmalarını daha profesyonel şekilde sürdürme imkanı bularak, almak istedikleri politik desteğe de bir adım daha yaklaşmışlardır.
Hagee dünya ve İsrail’in savaşlar ve terörizmden dolayı kasılma halinde olduğunu belirterek, bunu sancılı bir doğuma benzetiyor. Dünyanın sonunun geldiğini, Mesih’in geleceğini, insanların ise vaktinden önce davranıp en iyi hazineyi ucuza alması şeklindeki uyarılarıyla iyi düşünmelerini istiyor. Burda Hagee Yeniden Doğma ve İkinci Geliş kaideleri ile dolaylı olarak insanları etkilemeye çalışmaktadır. Üye sayısı dikkate alındığında, bu çağrının belli bir kesim tarafından özümsendiği kesindir. Bu ruh haliyeti içerisinde üyelerin daha içten ve verimli bir şekilde çalışmaları istenmektedir.
CUFI’nin üyeleri içerisinde bölgesel direktörler, Evanjelist politik aktivistler, Senatörler ve Parlemento Üyeleri bulunmaktadır. Bu durum ABD seküler yapısına zıt bir durum oluşturmuştur. Din ve devlet üyelerinin aynı organizasyon altında bulunmalarında anayasal bir sınırlama bulunmasa bile, laiklik kavramına ters bir durumdur. Kişisel özgürlükler veya Din özgürlüğü çerçevesinde konu ele alınsa bile, mecliste alınan kararlarda baskı unsuru olarak kullanılacağı ihtimali eşitlik ilkesine ters düşmektedir. CUFI örgütü kampüslerde ‘CUFI on Campus’ programları düzenlemekte, burda konuya ilgi duyan öğrencilerin zihinlerini Kutsal Kitap ve politika konusunda geliştirerek, İsrail’i en iyi derecede savunacak iyi eğitilmiş Hristiyan gençleri lider kadrolarına katmak için çaba sarfetmektedir.
CUFI sadece günü kurtarma gibi bir çabalarının olmadığını, geleceğede yatırım yapmak, çalışmalarını en iyi dereceye çıkarmak ve aynı zamanda üye sayılarını artırma endişesi güttükleride düzenledikleri bu programlarla görülmektedir. Cumhuriyetçi ve Demokrat partilerin hakim olduğu ABD siyasal sisteminde, Evanjelist liderler genelde Cumhuriyetçi Parti’ye her daim daha yakın olmuşlardır. Cumhuriyetçi Parti’nin oy portföyünü de genelde bu kesim oluşturmuştur. Yani, CUFİ’nin yetiştirmek istediği bu genç kesim, ileride muhtemelen bu partiden karşılık görecektir, böylelikle CUFI politikadaki yerini sağlamlaştırmış olacaktır. Özetle CUFI, kendini ABD’de geniş bir Pro-İsrail organisyonu olarak lanse etmekte, 2.5 milyonun üzerinde üyesi ve 1.2 milyon Facebook fanı bulunmaktadır. 5 Nüfusu 300 milyonun üzerinde olan ABD’de bu rakam minimum düzeyde kalsa bile, sivil toplum örgütü kapsamında ve politik etkilerini düşündüğümüzde azımsanacak bir rakam değildir.

CUFI Finansal Kaynakları

Ülkenin her tarafında ve başka ülkelerde faaliyetlerine ara vermeden devam eden CUFI hakkında akla gelen en önemli sorulardan biri bu finansmanı nereden sağladıklarıdır. Yapılan arşatırmada bu finansmanı genelde medyadan ve adı pek geçmeyen silah endüstrisinden elde ettikleri görülmüştür. New York Sun, The Wall Street Journal, Weekly Standart Magazin ve bazı gazeteler Evanjelist gruplarına çalışan kurumlardır. Ülkenin her tarafında gazeteler bastırıp, 7 tane sosyal medya kanalı ile dünyadaki diğer insanlara da ulaşma imkanına sahiplerdir.6 Kullandıkları medya olanaklarıyla insanları İsrail ve güvenlik konularında etkilemeye çalışan örgüt, burdan elde ettikleri finansal güçle özellikle seçim zamanlarında partilere yardım etmektedirler. ABD’de seçim sisteminin çok pahalı olması ve seçim kampanya bağışları düzenlenmesinin zayıf olması, ABD’de farklı grupların politikayı etkilemesine neden olmaktadır. Bu tür örgütlerin politikada elde ettikleri başarıların bir kısmı bu yardımlar sayesinde olmuştur. Yaptıkları yardımlar, daha sonra çıkartılmak istenen yasalar için, meclis üyeleri üzerinde baskı unsuru olabilmektedir.
Şimdiye kadar 300 İsrail onur gecesi ‘Night to Honor İsrael’ düzenleyen örgütün hedefleri arasında İsrail için her ay 30 aktivite yapmaktır. Ayrıca 2016 yılında İsrail’i konu alan bir film yapmayı planlamaktalar. Yapılan bu gecelerde İsrail tanıtımının yanında, kayda değer miktarlarda yardım toplanmaktadır. ABD dış politikası ve silah politikası Evanjelist politik aktivizmin görüşlerinden gelmektedir. Evanjelist düşünce sistemine sahip politikacılar Birinci Dünya Savaşın’dan sonra ABD hükümetlerinde görev yapmış, ABD dış politikasının ve silah politikasının şekillenmesinde rol oynamıştır. Hedeflerine ulaşmak için her daim güçlü bir Amerika isteyen Evanjelistler, bunun içinde güçlü bir silah sanayiye sahip olmanın gerekliliğini vurgulamışlardır. Silah sanayiye büyük yatırımlar yapan ABD’nin, bu kişilerin düşüncelerinden de etkilendikleri realiteyle örtüşmektedir.
Evanjelist öğretilerindeki kıyamete yaklaşmadan önce savaşların artacağı, böylelikle Mesih’in gelmesinin çabuklaşacağı inancı, Evanjelistler’in bu endüstride adlarının geçmesine neden olmuştur. Ekonomik görüşlerinde bir sınırlama bulunmayan Evanjelistler’in bu sektörde de etkin olmaları akla yatkındır. Yahudi ve Evanjelist pro-Siyonist Lobiler silah endüstrisini kontrol etmektedirler. Bu iki grubun bu sektörde adlarının yanyana geçmesi, aralarındaki yakın ilişkiden kaynaklanmaktadır. Sadece Evanjelistler değil Yahudiler’de ABD ekonomi hayatında en üst sıralarda bulanmaktalar. Aralarındaki ilişkinin sadece manevi yönden olduğunu düşünmek realiteyle bağdaşmamaktadır. Günümüzde ABD’nin yanında bazı Batı ve Asya ülkelerinin de silah üretimi ve ticareti yaptıkları bilinmektedir. Ortadoğu’nun durumu ve realizm ilkeleriyle baktığımızda, sadece ABD için değil, bu sektörle uğraşan diğer ülkeler için de büyük gelir kaynağıdır. Hegemon güç olarak pastanın en büyük dilimi ABD şirketlerine aittir.

CUFI’nin İki Din Arasındaki Tarihsel Çekişmeleri Çözümlemesi

Siyonist örgütlerin, sadece İsrail için değil, kendi varlıklarını ABD içinde sürdürmeleri için de ciddi halk desteğine ihtiyaçları vardır. Bu örgütlere üye olan vatandaşların hangi ruh haliyeti içerisinde çalıştıklarını anlamamız için, Hagee’nin söylemlerinden yola çıkarak iki din arasındaki tarihsel çekişmelere göz atmamız gerekmektir. Böylelikle CUFI örgütünün yapısını daha iyi kavrayabiliriz. Hagee, aslında Mary (Meryem), Joseph (Yusuf) ve Jesus (Mesih İsa) başlangıçta Yahudi idiler, Yahudiler’in Hristiyanlar’a ihtiyaçları yok fakat Hristiyanlar Yahudiler olmadan kendilerini açıklayamazlar, Hristiyanlığın kökü Yahudilik’tir inancını net bir şekilde ortaya koymuştur. Yani, aslında bir olduklarını, esas muhtaç olanın Hristiyanlar olduklarını söyleyerek, yapılan yardımların minnetsiz olduğunu hissetmelerini istemektedir. Çözümlenmesi gereken en önemli olay ise Mesih İsa’nın Yahudiler tarafından çarmaha gerilmesi ‘Curicifixion’ olayıdır. Bu olay dinsel açıdan Hristiyanlar’ın zihnini her daim meşgul etmiş ve Hristiyanlar’ın Yahudiler’e kin beslemesine neden olmuştur.
Hagee, İncil’in Matta 26: 3-4 ayetini referans göstererek, Mesih İsa’yı Yahudiler’in öldürdüğünü reddetmektedir. “Bu sırada başkahinin ve halkın ihtiyarları, kafaya adındaki başkahinin sarayında toplandılar”, “ İsa’yı hileyle tutuklayıp öldürmek için düzen kurdular”.8 Burdaki kişinin Pagan9 Roma tarafından atandığını ve Yahudiler’i temsil etmediğini, hatta Yahudiler’in bu kişiden nefret ettiklerini, Mesih İsa’nın ise Roma sitiliyle yani çarmaha gerilerek öldürüldüğünü söylüyor. İki din arasındaki bu meseleyi Yeni Ahit’ten örneklendirmesi, Hristiyanlar için inandırıcılığını artırmıştır. Burda sadece Evanjelist kesim değil, aynı zamanda tüm Hristiyanlar’a da mesaj vardır. Tüm Hristiyan mesheplerinin Yeni Ahit’e inandığı varsayılırsa, İsrail’e verilen desteği onaylamasalar bile, toplum tarafından tepkiyle de karşılanmamaktadır.
Hagee, Hristiyanlar’ın geçmişte Anti-Semitizm 10 hareketleriyle Yahudiler’i öldürdüklerini, Anti-Semitizm’in günah olduğunu, günahın ise ruha cehennem azabı verdiğini söylüyor. Hagee, geçmişte yapılan hataları, şimdiki Hristiyan nesle yüklemektedir. Dini kimliğiyle insanların üzerindeki din psikolojisini çok iyi kullanan Hagee, dindar kesime Yahudiler’e karşı vicdani sorumluluk yüklerken, iki din arasındaki tarihsel çekişmeyi de bertaraf ediyor.

Hristiyan Siyonistleri Ve CUFI’nın ABD Siyonist Lobileriyle İlişkisi

ABD Yahudi vatandaşlarının büyük bir kısmı seküler sistem içerisinde, yaşam tarzlarından ödün vermeden, varlıklarını sürdürmekteler. Dünya ülkeleri içerisinde en fazla Yahudi nüfusu Amerika’da bulunmakta, sayılarının yaklaşık olarak 6.5 milyon olduğu tahmin edilmektedir. Yahudiler özellikle siyasi alanda varlıklarını sürdürebilmek için Birinci Dünya Savaşı öncesi ve sonrası bir çok Yahudi örgüt kurmuşlardır. Örneğin, dış politikayla ilgilenen Amerikan Yahudi Komitesi “ American Jewish Committee (AJC)” 1906 yılında kurulmuştur.
The Jewish Institu for National Security (JINSA), The Middle East Forum (MEF), The Project For a New American Century (PNAC) Amerika’da kurulan diğer Yahudi komiteleridir. American Israel Public Affairs Council (AIPAC) ise diğerlerine nazaran, ABD’de çok daha etkili ve geniş bir konumda İsrail’in savunuculuğunu yapmaktadır. Pro-Israel Lobby olarak bilinen Yahudi Lobisi Hristiyan Siyonist örgütlerle özellikle CUFI ile aynı paralelde gitmektedir. Evanjelist ve Yahudiler’in geçmişleri günümüzün aksine zıtlıklarla doludur. İkinci Dünya Savaşı’ndan önce ABD kurumları ve ofislerinde İngiliz asıllı Protestan Amerikalılar bulunmaktaydı ve Yahudiler’e pek iyi bakmıyorlardı.
İsrail Devleti ve Hristiyan Siyonist örgütler kurulduktan sonra, tam manasıyla Hristiyanlar ve Yahudiler arasındaki bağ bu günkü şeklini almıştır. Evanjelistler kendilerini muhafazakar, Amerikalı Yahudiler ise politika, ekonomi ve toplumda liberal olduklarını dile getirmişler, ayrıca Evanjelistler sağ parti için her daim fırsat oluştururken Yahudiler seçim yıllarında Demokrat ve Cumhuriyetçi Partiler arasında değişiklik göstermişlerdir.
Yahudiler’in temel özelliklerinden olan yerleştikleri ülkelerin asimile olmadan sistemlerine entegre olmaları Amerikan Yahudi toplumu için de geçerlidir. Liberal temeller üzerine kurulan ABD’de, Cumhuriyetçiler ve Demokratlar hemen hemen eşit sayılarda iktidara gelmişlerdir. Yahudi seçmeni kendi çıkarları doğrultusunda oylarını kullanmış ne kendi komitelerinden ne de Evanjelistler’den etkilenmemişlerdir. 1930’da Politik Siyonizm, Yahudi Komitesi içinde azınlık kalmış, özellikle sosyalist ve komünist Yahudiler, Yahudi Devleti fikrine onay vermemiş, Filisti’nin kültürel ve mistik olarak kalmasını arzu etmişlerdir.
Amerikan Yahudileri o dönem sadece Evanjelistler’le değil, aynı zamanda uluslararası Siyonistler’le de ters düşmüşlerdi. Kendi komiteleri ve Evanjelistler gibi politik ve dini yönden olaya bakmamışlar, yaşam şartlarını göz önünde bulundurarak karar almışlardır. Yani günümüz İsrail lobisi ve CUFI’nin savunduğu tüm argumanlar, daha o dönemlerde bile ilgilerini çekmemiştir. Hagee (2007) kitabında, İsrail’e yardımların İsrail Komitesi’nin önüne geçtiğini, bu duruma, bazı Hristiyan ve seküler kesimden eleştiriler geldiğini söylüyor. Bu duruma uyabilecek en güzel söz, Siyonist örgütlerin “kraldan daha kralcı” bir tavır aldıklarıdır. Yahudi Lobisi yeni-muhafazakar (neo-conservative) hareketin merkezindeler ve büyük bir kısmını kaplamaktadırlar ancak, Hristiyanlar daha aktifler.
CUFI, Yahudi Lobisi’nin en etkili Hristiyan versiyonudur. İsrail Lobisi’nin amacı, Amerikan Devleti’nin ve halkının, İsrail’e maddi ve politik destek vermesini sağlamaktır, ayrıca İsrail Lobi, farm lobi, sigorta lobi ve silah lobi anlamlarına da gelmektedir. CUFI ve Yahudi Lobisi her anlamda aynı hedefler üzerinde birleşmişlerdir. Aradaki fark CUFI’nin bunu din üzerinden yapmasıdır. Yahudi Lobisi’nin böyle bir kaygısının olduğu söylenemez. Zaman zaman kendi halkınında tasvip etmediği kararlar aldığı bilinmektedir. Başka bir ifadeyle, toplumsal kaygı taşımayan, devlet merkezli bir lobidir. Hagee, zaman zaman Yahudi komitelerinde de konuşmalar yapmaktadır. Örneğin, 2007 AIPAC’ın yıllık konferansında İran ve Ahmedi Necat hakkında uyarılarda bulunmuştur. Bu durum CUFI’nin bölgeyle çok daha fazla ilgilendiğinin göstergesidir. Sonuç olarak Hristiyan Siyonist örgütler ve Yahudi Lobileri’nin aynı amaca hizmet etseler bile, aralarında farklar olduğu, aynı amaç üzerinden farklı hedefler tasarladıkları söylenebilir.
Yararlanılan Kaynak
Derya Evinç, Amerika Birleşik Devletleri’nde Lobiler Ve Dış Siyaset: Christian United For Israel (CUFI) Örneği
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Derya Evinç’e aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Nizamiye Medreseleri'nin Kuruluşu, Devrin Dini Politikasında Medreselerin Yeri Ve Bağdat Nizamiye Medresesi

Müslümanların başlıca eğitim kurumu olan medrese İslâm tarihinde eğitim ve öğretim kurumlarının genel adıdır. Arapça “dirâse” (derase) kökünden bir yer ismi olan medrese, okumak, anlamak, bir metni ezberlemek anlamlarına gelir. Medreselerin ilk olarak ne zaman ve nasıl ortaya çıktığı hakkında kesin bir bilgi bulunmamakla birlikte zaman içerisinde öğrenci sayısının artması, devletlerin genişlemesiyle idari kadrolara memur yetiştirme arzuları ve yöneticilerin, toplumda itibarı bulunan ilim adamlarının desteğini almak istemeleri gibi sebepler, eğitim-öğretim için yeni yerler aramayı zorunlu kılmış ve medreselerin ortaya çıkışında etkili olmuştur. George Makdisi’ye göre dini ilimlerin ve fıkıh eğitiminin verildiği mescitler ile ortaçağ’da eğitim verilen hanların gelişimi medreselerin ortaya çıkışını sağlamıştır.
J. Pedersen’e göre medreseler, çok eski dönemlerden beri bulunan camilerin devamı niteliğindedir. Ayrıca Emeviler ve özellikle Abbasiler döneminde Yunan klasikleri ile doğu eserlerinin Arapçaya tercüme edilmeye başlanması, Müslümanlar arasında felsefe, matematik, tıp, astronomi, fizik, kimya gibi ilim dallarının yayılmasına neden oldu. Bu durum da yeni eğitim-öğretim alanlarının açılmasını zorunlu kılmıştır. Özellikle Halife el-Me’mun döneminde çeviri faaliyetlerinin hız kazanması ve buna paralel olarak Beytü’l-Hikme’nin açılması el-Kindî, Fârâbî, İbn-i Sinâ, Sâbit b. Kurra gibi ilim adamlarının yetişmesini sağlamıştır. Bu kurum için Philip Hitti “Beytü’l-Hikme sadece bir tercüme merkezi değildir. Aynı zamanda bu müessese bir akademi, halka açık bir kütüphanedir” der. Hitti, Beytü’l-Hikme’yi İslâm’daki ilk medrese olarak kabul etmemesine karşın aynı kurumu ilk medrese olarak kabul edenlerde vardır.

İlk medreseler Belh ve Buhara’da Budist viharaları taklit edilerek ortaya çıktığı tezi hâlâ geçerlidir.

Cüveynî, Buhara adının da buradan geldiğini belirtmektedir. Özellikle Belh ve çevresinde medreselerin yoğunluk kazanması bölgede Budizm’in etkili olduğunu gösterir. Bununla birlikte medreseler Nizâmülmülk ile özdeşleştirilmiş ve bir kısım İslâm tarihçilerinin, medresenin ilk kurucusu olarak Selçuklu veziri Nizâmülmülk üzerinde ittifak ettikleri söylenmektedir. Nizâmülmülk tarafından kurulan Nizâmiye medreseleri’nin daha önceki medreselere nazaran uzun ömürlü olması, devlet tarafından desteklenmesi, İslâm dünyasında kalıcı izler bırakması, meşhur din adamlarının bu medreselerde görev alması ve eğitimin sistemli bir hale gelmesi sebebiyle İslâm dünyasında ilk medresenin Nizâmiye Medreseleri olduğu kanaatinin oluşmasına sebep olmuştur. Nizâmülmülk ile birlikte devlet adamları medreseler ile ilgilenmeye başlamışlar ve bu medrese tipi bundan sonra revaç bulmuştur. İbn Hallikân’ın, Medreseleri ilk kuran şahsın Nizâmülmülk olduğunu belirtmesine karşın, Subki ve Makrizi daha öncesinde medreselerin var olduğunu söyler.
Makrizi’ye göre ilk medrese Nişabur’da kurulan Beyhakiyye medresesidir. Yapılan araştırmalar Nizâmiye medreselerinden önce muhtelif bölgelerde medreselerin varlığını ortaya çıkarmıştır ki az önce belirttiğimiz gibi Nişabur’da Beyhakiyye Medresesinin kurulmuş olduğu kaynaklarda ifade edilmektedir. Gazneli Mahmud Gazne’de, kardeşi Sebüktegin Nişabur’da (Medrese-i Saidiyye), birer medrese yaptırmışlardır. İlk Selçuklu sultanı Tuğrul Bey’de Nişabur’da, veziri Kündüri ise Merv’de bir medrese yaptırmıştır. Bunlardan öncede Nişabur’da Şâfiî fakihi en-Neyşaburî için de bir medrese yapıldığı kaydedilmektedir.

Karahanlılarla birlikte medreselerin devlet eliyle kurulmaya başladığını belirten Cahit Baltacı, Arslan Gazi Tafgac Han’ın (öl. 1035) Merv’de bir medrese yaptırdığını söyler.

Barthold, X. Yüzyılda Horasan ve Maverâünnehir medreselerinin İslâmiyet’in yayılmasına büyük katkı sağladığını belirtir. Maverâünnehir bölgesinin, medreselerin kuruluşuna öncülük ettiğini söyleyen Nesimi Yazıcı’ya göre ise, bölgede bilinen ilk eğitim-öğretim kurumu Karahanlı hükümdarı Buğra Han’ın (1033–1056) Buhara’da Abdülaziz b. Salih el-Halvanî (öl. 1057) için yaptırttığı medresedir. Vakfiyesi günümüze kadar ulaşan medreselerden biri de yine Karahanlı hükümdarlarından İbrahim Tamgaç Han (1046–1067) tarafından 1066 yılında Semerkant’ta yaptırılan medresedir. Bu medresede eğitim Hanefi mezhebi esaslarına göre yapılmıştır. Yaptırılan tüm bu eğitim-öğretim kurumları ile Sünnîliğin müdafaası ve yayılması amaçlanmıştır. Bu ifadeler de görüldüğü üzere medreselerin kuruluşunda mezhep çekişmeleri de rol oynamıştır.
Kısacası kaynaklarda medreselerin ilk olarak nerde ve ne şekilde kurulduğu hakkında çeşitli rivayetler bulunmaktadır. Bu yüzden ilk medresenin kesin olarak kim tarafından kurulduğunu söylemek zor olsa da ilk medreselerin Orta Asya’da kurulduğu kesinlik kazanmıştır. Nitekim medrese tabiri ilk olarak, fakih Ebû Bekir Ahmet b. İshak es-Sıbgi (öl. 954) tarafından Nişabur’da kurulan “Dârüssünne” için kullanılmıştır.

Nizâmiye Medreselerinin Kuruluşu ve Devrin Din Politikası İle İlişkisi

İslâm bilim ve düşüncesi Büyük Selçuklular döneminde sadece siyasi yönden değil aynı zamanda ilim ve kültür yönünden de en parlak dönemlerinden birini yaşamıştır. İslâm toplumunun yönlendirilmesinde siyasi, sosyal ve kültürel etkiye sahip olan âlimlerin her zaman için toplumun önemli bir kesitini oluşturduğunu ifade etmiştik. Ayrıca dinin ya da Sünnîliğin korunması ve yayılması amacını devlet üstlenmiş olsa da bunu her zaman pratikte din adamları yaptığından Selçuklu devlet adamları bunun bilincinde olarak din adamlarını himaye etmişler ve onlar için eğitim-öğretim kurumları açmışlardır.
Nizâmülmülk, geçmiş hükümdarların bir kısmının ilim adamlarına yeterli maaş vermedikleri ve onları meşgul olacakları bir görevle görevlendirmedikleri için devletten uzaklaştıklarını ve devlete karşı aleyhte rol aldıklarını belirtmiştir. İşte bu sebeple de hem Selçuklu sultanları hem de devlet adamları ilim adamlarına gerekli alakayı göstermişlerdir. Nitekim Râvendî, “Râhat-Üs- Sudûr” adlı eserinde, Selçuklu sultanları ve devlet adamlarının ilme önem vermeleri ve âlimlere karşı hürmet etmelerinden dolayı Irak ve Horasan bölgesinde birçok âlimin yetiştiğini kaydeder.
Büyük Selçuklular da eğitim-öğretim faaliyetlerine ilk dönemlerden itibaren başlanıldığını bilmekteyiz ki Selçuklu sultanı Tuğrul Bey Nişabur’da, veziri Amîdülmülk el- Kündürî ise Merv’de birer medrese yaptırmışlardır. Medreselerin yanı sıra cami, mescit, zaviye, kütüphane gibi eğitim yapılabilen kurumların oluşturulması ve bu kurumlara vakıflar tahsis edilmesi ile İslâm dünyası eğitim ve kültür merkezi haline gelmiştir. Bu tür müesseselerin gerekli olduğunu söyleyen Agacanov’a göre, bunlar büyük ideolojik anlam ifade ediyor ve devletin hâkimiyetinin pekişmesinde büyük rol oynuyordu. Bu durum Selçukluların daha ilk dönemlerden itibaren ilme önem verdiklerinin bir göstergesidir. Ayrıca bu kuruluşlar devletin ilim ve kültür açısından yükselmesini sağlamıştır.

Büyük Selçuklularda eğitim ve öğretim bakımından İslâm dünyasında yeni bir dönemin başlangıcını oluşturan ve Alparslan zamanında Nizâmülmülk öncülüğünde Şâfiîliğin propagandasını yapabilmek amacıyla Şafiî mezhebi mensupları için yapılan Nizâmiye medreselerinin ise ayrı bir önemi vardır.

Daha önce kurulan medreselerden farklı özelliklere sahip olan Nizâmiye medreseleri, bu özellikleri dolayısıyla Nizâmülmülk ile özdeşleştirilmiş ve bir kısım İslâm tarihçilerinin medresenin ilk kurucusu olarak Nizâmülmülk olduğu kanısına varmalarına sebebiyet vermiştir.
Hakikaten İslâm dünyasında kalıcı izler bırakan Nizâmiye medreseleri, meşhur din adamlarının bu medreselerde görev alması, eğitim öğretim faaliyetlerinin belli bir sisteme bağlanması ve devletin himayesine alınması, müderrisleri maaşlı, ders programları tespit edilmiş, zengin kütüphaneleri ile donatılmış ve parasız eğitim-öğretim yapılabilme özellikleri ile daha önceki medreselerden ayrılmaktadır. Kurulan Nizâmiye medreseleri Sultanlar, vezirler, hatunlar gibi devlet kademesinde yer alan şahıslar üzerinde etkili olmuş ve eğitim-öğretim faaliyetleri hız kazanmıştır. İleride bahsedeceğimiz üzere Nizâmiye medreselerinin kurulmasıyla birlikte Şiî propagandasını yapmak için kurulan Dârü’l-ilimlerin karşısına Sünnî fikirleri ve inançları öğretecek ve yayacak bir medrese modeli ortaya çıkmış oldu.

Nizâmiye Medreselerinin Kuruluş Sebepleri ve İcra Ettiği Fonksiyon

Sünnî Birliği Oluşturma

Büyük Selçuklu Devleti’nin Sünniliği temsil etmesi ve onu koruması diğer taraftan Irak’ın hilâfet merkezi olması dolayısıyla Fatımîler’in mezheplerini yaymak ve Sünnîliğe darbe vurmak için bu bölgeye çok sayıda dâi (misyoner) göndermeleri sebebiyle Selçuklular Fâtımîlerle ilmi ortamda da mücadele etmek zorunda kalmışlardır. Şiî Fatımi Halifeleri (910–1171) Daru’l-Hikme (Bilgelik Evi) ve El-Ezher’den yetiştirdikleri propagandacılar vasıtasıyla hem mezheplerini yaymak hem de Abbâsi halifeliğine darbe vurmak amacındaydılar. Fâtımîler tarafından kurulan bu kuruluşların görevlerinden biri de Şiî propagandası yapmaktı ki bu kurumlar Şiî yöneticilerin ve dâilerin yetiştirildiği birer üs yani propagandalarının merkezi haline geldiler. Kısacası Fâtımîler’in eğitim politikaları İsmailiyye mezhebini yayma esasına dayanmaktaydı.
Ayrıca Fâtımîler güçlerini, bu tür eğitim-öğretim kurumlarında yetiştirdikleri ilim adamlarından almaktaydılar. Fatımîler amaçlarına sadece dâiler aracılığıyla değil aynı zamanda Hasan Sabbah’ın temsil ettiği Bâtınîlik fikir akımıyla da ulaşmak istemişlerdir. Çünkü Bâtınîler, Sünnîliğe darbe vurmak amacıyla kendilerine karşı çıkan din ve devlet adamlarını suikastle ortadan kaldırmaktaydılar. Nitekim Abdülkahir el-Bağdadî’nin “Bâtınîler İslâm dünyasına o kadar zarar verdiler ki bu zarar, Yahudi, Hıristiyan ve Mecusiler’in verdikleri zararlardan daha büyüktür. Hatta âhir zamanda çıkacak olan Deccâl’in vereceği zarardan da daha büyüktür. Nitekim Deccâl’in fitnesi kırk günden fazla sürmeyecekken Bâtınîler’in fitnesi kum taneleri ve yağmur damlalarından daha fazladır” sözleri Bâtınîlere karşı önlem alınması gerekliliğini çok açık bir şekilde ortaya koyar.
Nizâmülmülk siyasetnamesinde Bâtınîlere oldukça geniş yer vermiş ve “…Bugün iş, saray ve divanı onlarla dolduracak mertebeye gelinmiştir. Her Türk’ün peşinde bunların birçoğu koşmaktadır. Bunlardan kurtulmanın çaresi divan’ın Horasanlılardan (Bâtınî ve Râfızîler kastedilmekte) temizlenmesidir”. Bâtınîler güçlü oldukları zaman Müslümanlara ve İslâm beldelerine pek çok kötü işler yapan, uğursuz bir topluluk, islâmın ve padişahın düşmanıdırlar. Bâtınîlere bu kadar yer vermemizin nedeni de bunların inançlarının ne olduğunun ve nasıl çalıştıklarının bilinmesidir” diyerek bu konuda oldukça açıklayıcı bilgiler vermiştir. Devlet kademelerine alınmayan ve amaçları mevcut düzeni yıkmak olan Bâtınîlere karşı Selçuklular Ehl’i sünnet ulemasıyla da işbirliği yapıp fikri planda da Bâtınîliğe cephe almışlardır.

İslâm dünyasında bölünmüşlük yaratan bu sorun sadece askeri tedbirler alınarak çözüme kavuşturulacak gibi değildi. Selçuklu sultanları ve devlet adamları milli birlik ve bütünlüğü sağlama ve koruma adına Ehl-i sünneti savunan iyi yetiştirilmiş ilim adamlarının gerekliliğine inanmışlardır.

Bu amaçla sünni birliği oluşturma gayreti içerisinde olan Selçuklu sultanları da Şiîlik ve diğer Rafızî fikirlerle mücadele etmek yani Fatımîlerin propagandalarına karşı koymak için kültür faaliyetlerine girişmişlerdir ki Nizâmiye medreseleri bu doğrultuda kurulmuştur. Bu durum yapılan mücadelelerin askeri alanda sınırlı kalmadığını gösterir.
Vezir Nizâmülmülk, hem bu kurmuş olduğu medreseler ile hem de ilim adamlarına göstermiş olduğu teveccüh sayesinde “fakih” denilen ve kalabalık müntesibi bulunan ulemanın desteğini sağlamıştır. Nizâmülmülk bu uygulaması ile büyük bir devlet adamı ve politikacı olduğunu göstermiştir. Zira Nizâmülmülk, kendisini yerinden edebilecek rakiplerinin olduğu çalkantılı bir dönemde ulemânın desteğini alarak otuz yıl boyunca vezirlik makamında kalmıştır. Makdisi’nin belirttiği gibi Nizâmülmülk’ün uzun ömürlü başarısının teminatı cömertliklerine mazhar olan ulemâydı. Ehl-i sünnet inancını zararlı fikirlerden korumak ve devletin siyasi ve dinî otoritesine zarar verecek olan görüşler sebebiyle Şiîlik ve diğer Rafızî fikirlerle mücadele etmek Selçukluların temel siyasetlerinden biri olmuştur.
Görüldüğü üzere Nizâmiye medreseleri Sünnî esasları ve bu esasları müdafaa edebilen din adamları yetiştirmek amacıyla kurulmuştu. Bu açıdan Şiî düşüncelere karşı medreselerin rolü inkâr edilemez. Nizâmülmülk bu amaçla İslâm dünyasında şöhret bulmuş birçok Sünnî âlimi medreselere davet etmiş ve onları medreselerde görevlendirmiştir. Böylece Orta Asya’dan Endülüs’e kadar birçok bölgede medreseler açılarak dini bir birliktelik hedeflenmiştir. Kısacası Selçuklular Sünnî inanç birliğinin sağlanması ve devletin resmi, siyasal ve dinî ideolojisinin ikame edilmesi politikasını gütmüşlerdir.

Buradan yetişen öğrencilerde gittikleri yerlerde Nizâmiyenin fikirlerini ve metotlarını yaymaya çalışmışlardır.

Yani bir anlamda Sünnîliği ve Selçuklulara bağlılığı propaganda etmişlerdir. Nizâmülmülk’ün getirdiği dini hedefin ortaya konulması meselesi, daha sonraki dönemlerde okul kurucuları tarafından benimsenmeye başlanmıştır. Meselâ Mâlik Âdil Muhammed b. Ebu Bekr 1224 yılında Kahire’de Kâmiliyye medresesini kurarak burada Şâfii fıkhının öğretilmesini şart koşmuştur. Doğu İslâm dünyasında eğitim kurumlarının ilk kez bu denli geniş kapsamlı olarak devlet tarafından himaye edilmesi ve devletin bir fonksiyonu haline gelmesi Nizâmiye medreselerini önemini daha da artırmıştır.
Büyük Selçuklu Devleti ile Fatımîler’in birbirlerine karşı uygulamış oldukları politikaları göz önüne alırsak medreselerin bu amaç doğrultusunda kurulmuş olduğunu söyleyebiliriz. Selçuklular Şiî ve Râfızî fikirlere karşı Sünnîliği korumak adına yapmış oldukları faaliyetler ile Sünnî birliği oluşturma gayesini gütmüşlerdir. Selçuklu sultanları ve devlet adamları bu amaçla Sünnî akideye mensup din adamlarını devlet himayesine alarak gerekli ilgi ve alakayı göstermişlerdir. El Bundari Nizâmiye medreselerini önemini vurgulamak ve icra etiği fonksiyonu belirtmek için “Medrese-i Nizâmiye tamam oldu ve işler intizama girdi.
Şeriat hamillerinden hakiki adamlar oraya girdi ve yerleşti. Şeyh Ebu ishak eş-Şirazî orada ders okutup ortadan kaybolmuş ilimleri diriltti ve hakkı batıldan ayırt etti” ifadelerini kullanır. Yine El-Bundari Nizâmiye medreselerinin icra ettiği fonksiyonu ve toplumun medreseye olan inancını “Onun zamanında memlekette necip bir nesil yetişti. Babaların, çocuklarını, Nizâmülmülk meclisinde bulundurup ona tekarrüple mahzuz olmak için, onları talim ve terbiye etmelerine saik kuvvetli oldu. Zira o, her kimseyi, onda görülen fazıl ve rüşde göre, lâyık olduğu mertebeye çıkarırdı. Herhangi bir belde de, ulûmda temeyyüz ve tebahhur etmiş bir kimse görürse, onun için medrese bina ederdi” sözleriyle dile getirir. Böylelikle medreselerde Sünnî inanç esaslarını Şiî-Bâtınî düşüncelere karşı koruyacak ve geliştirecek kişiler yetiştirilmek istenmiştir. Bu şekilde Nizâmiye medreseleri eğitimde dini hedefi ortaya koymuştur.

Toplumun Kontrol Edilmek İstenmesi

Nizâmiye medreselerinin kuruluş sebeplerinden biri de daha doğrusu Nizâmülmülk’ün amaçlarından birisi de devletin temellerini sağlamlaştırma ve toplumu kontrol etmekti. Çünkü Nizâmülmülk’ün çekindiği iki grup vardı ki bunlardan biri potansiyel bir güç oluşturan isyancılar (Bâtınîler) bir diğeri toplum içersindeki iktidar hırslıları ve ulemâ idi. Özellikle Fatımîler tarafından yetiştirilen ve İslâm âleminin birçok bölgesine gönderilen dâiler, Şîi düşünceleri yayarken Bâtınî fedaileri de Selçuklu ülkesinde yapmış oldukları suikastler ile toplumun huzurunu ve psikolojisini bozmaya başlamışlardı. Bu durum Sünnî toplum üzerinde oldukça etkili olmuştur. Bunun için Nizâmülmülk dilenci ve sufi kılığında dikkat çekmeden etrafı denetleyebilen casuslar oluşturmuştur. Böylece kaldırılan istihbarat teşkilatının bıraktığı boşluğu bu şekilde doldurmuş oluyordu.
Casusların amaçları, ülkenin hiçbir köşesinde hiçbir şeyin gizli kalmaması için haber getirmekti. Bu sistemi Selçuklu ideolojisini desteklemeye yönelik bir ideolojik araç olarak kullanmak isteyen Nizâmülmülk’ün amacı, hem isyancılar hem de toplum üzerinde istediği denetimi daha doğrusu medreseler vasıtasıyla toplumun yönlendirilmesini sağlayabilmekti. Çünkü ülkede asayiş ve güveni temin edebilmenin yolu hem devlet görevlilerini ve toplumu denetim altında tutabilmek hem de iyi organize olmuş bir haber alma teşkilatına sahip olmaktı. Nizâmülmülk casusları da muhtemelen medresede görev alan dikkat çekmeyen sufi ve dervişler arasından seçmiştir.
Bâtınîlerin kendilerini tasavvuf kisvesi altında gizlemeleri ve Sûfîler ile dervişlerin toplum üzerindeki olumlu etkisini -birlik ve beraberliği sağlama- göz önüne alırsak neden böyle bir yol seçildiği kendiliğinden ortaya çıkar. Toplumdaki itibarları dolayısıyla halifelerin yardımcıları olarak görülen âlimler, İslâm toplumunun yönlendirilmesinde siyasi, sosyal ve kültürel bir etkiye sahip olmuşlardır. Bu yüzden din adamları toplumun önemli bir kesimini oluşturmuştur. Bunun bilincinde olan Selçuklular ve özellikle Nizâmülmülk’de halkı kontrol etmek, onların muhabbetini kazanmak, onları kendilerine kabul ettirip sevdirebilmek amacıyla âlim ve ediplere hürmet ve ikramda bulunmaktan kaçınmamış ve onlar için eğitim-öğretim kurumları açmıştır. Dolayısıyla Nizâmülmülk hem haber alma teşkilatı hemde ulemâ ile toplumu kontrol etmek ve Batınîler’in faaliyetlerine engel olmak istemiştir.

Mezhepler Arası Dengenin Sağlanmak İstenmesi

Bu dönem mezhep farklılıklarını göz önüne alırsak tartışmaların genelde dini konular üzerinde yapıldığını söyleyebiliriz. Çünkü Selçukluların kurulduğu bu dönemde o kadar çok mezhep ve meşrep farklılıkları göze çarpmaktaydı ki halkın zihninde mezhepler konusunda farklı düşünceler mevcuttu. Bu açıdan Ehl-i sünnet anlayışını benimseyecek ve halka benimsetecek, ilmî konularda halkı bilinçlendirecek ilim adamları gerekliydi. Bunu da planlı ve programlı bir şekilde yapabilecek kurum medreseydi. Tabi ki medreseler sadece Sünnî inancı Şiî Fâtımîler’in propagandalarından korumak için kurulmamıştı.
Özellikle Şâfiîler’in Hanefîler ve Hanbelîler ile mücadeleleri sık sık yaşanmaktaydı. Tuğrul Bey döneminde vezir Kündürî’nin Mu’tezile mezhebine mensup olmasından ötürü bu mezhebi ihya etmek istemesi ve siyasi ihtiraslarına yenik düşmesi Eş’ârî-Mu’tezile arasındaki mücadeleleri tekrar başlattı. Kündürî’nin Eş’ârîlere karşı uygulamış olduğu politika neticesinde iki mezhep arasındaki dengenin Eş’ârîlik aleyhine bozulmasına neden oldu. İşte böyle bir ortamda Vezir Nizâmülmülk Ebu İshak eş-Şirazi’ye yazmış olduğu mektupta “ …Biz bu medreseyi (Nizamiyye) anlaşmazlık, ikilik ve ayrıcalık yapılması için değil, bilim ehlinin ve onların işlerinin korunup desteklenmesi için inşasına giriştik” medreselerin kuruluş amacını belirtmekteydi.
Şâfiî mezhebine mensup Nizâmülmülk’ün vezir olmasından sonra, bulundukları şehirleri terk eden Şâfiî âlimler tekrar geri dönmüşler ve kendilerine medreseler yapılmıştır. Bu durum devletin politikasının değiştiğinin çok açık bir göstergesiydi. Her ne kadar vezir Nizâmülmülk, mezhepler arasında bir ayrımcılık gütmedikleri belirtmiş olsa da onun “Biri Hanefî, diğeri Şafiî mezhebi olmak üzere insana iyiyi ve doğruyu gösteren iki mezhep vardır. Bunların dışında kalanlar ise bid’at’tır ve şüphelidir” sözleri ile Nizâmiye medreselerine alınan personelin vakfiye şartları gereğince büyük bir çoğunluğunun Şâfiî mezhebine mensup olması Şâfiî mezhebinin ön planda tutulduğunun belirtisiydi. Kısacası Nizâmülmülk, Sünnî mezhepleri cezalandırmadan Şâfiî ve Eş’ârîliğe ılımlı bir destek vermiştir.

Mehmet Çelik, Şâfiî mezhebinin ön plana çıkmasının sebebini eğitim politikasını Nizâmülmülk’ün yürütmesine ve ulemâ arasındaki tabanın da buna müsait olmasına bağlar.

Tuğrul Bey döneminde Şâfiîlere uygulanan yanlış politika sonucunda devlete küstürülen Şâfiîler muhtemelen bu dönemde tekrar devlete kazandırılmak istenmiştir. Açıkçası Nizâmülmülk’ün yukarıdaki ifadeleri Tuğrul Bey döneminde bozulan dengenin yeniden kurulmak istenmesinin bir göstergesidir.
Nizâmülmülk, kendinden önceki vezir Kündürî gibi mensubu bulunduğu mezhepte aşırılığa kaçmamış ve mezhepler arasında bir denge oluşturmak istemiştir. Kendi mezhebini ön plana çıkarmış olsa da mezhepler arasında ayrımcılığa ve büyük olaylara neden olacak politikalar gütmemiştir. Kendisine Hanbelî âlim Abdullah El-Ensâri şikâyet edildiği zaman mezhebinde taassup göstermemiş Abdullah El-Ensarinin haklılığını ortaya çıkarmıştır. Yine Hanbelîler ile Şafiîler arasındaki olaylar neticesinde Nizâmülmülk Ebu ishak Eş-Şirazi’ye bir mektup yazarak mezhepler arası dengenin korunması gerekliliğini çok açık bir şekilde vurgulamıştır. Nizâmülmülk bu mektubunda Şirazi’ye:
“…Mezheplerde bir tarafı bırakıp öteki tarafa yönelmek, doğru (vâcib) değildir. Bu hususta ki ne hükümdar siyasetini ve ne de halka adalet anlayışını biz, vâcib görmüyoruz. Biz, fitneyi körüklemektense sünneti (Peygamber’in söz ve fiillerini) teyid etmeyi, aha uygun görürüz” diyerek mezhepler karşısındaki tutumunu sergilemiştir.
Nizâmülmülk, Şâfiîliği ve Hanefîliği himaye etmek suretiyle, Sünnî mezhep kavgalarını durdurmayı ve Sünnî gruplar arasında bir birlik oluşturmayı düşünmüştür. Bu siyasetinin temel aracı da medreseler olmuştur.

Devlete Bağlı Bürokratlar Yetiştirilmesi

Nizâmiye medreselerinin kuruluş gerekçelerinden biri de devletin ihtiyaç duyduğu idarî ve mülkî memur kadrosunu yetiştirmekti. Bunun içinde kendi imkânları ile zor şartlar içerisinde okumaya çalışan ihtiyaç sahibi öğrencilerin okumalarını kolaylaştırmak gayesi ile medreseler onların hizmetine sunulmuştur. Siyasi bir dehâ olan Nizâmülmülk, ihtiyaç sahibi bir öğrencinin kendisine maddi imkânlar sağlayan bir kurumun temsil ettiği mezhebi, kendi mezhebi olarak benimsemek durumunda kalacağının bilincinde idi. Bu amaçla, din adamlarını destekleyerek onlara yeni öğrenciler kazanmalarında yardımcı oldu. Nitekim bu şekilde yetiştirilen öğrenciler devletin ihtiyaç duyduğu bu kadrolara atanmışlardır ki bu durum medreselerde tek tip bürokrat yetiştirilmek istendiğinin bir kanıtı olsa gerek. Bu açıdan idari ve mülkî kadrolara memur yetiştirme ihtiyacı da medreselerin kuruluşunda etkili olmuştur.
Nizâmülmülk medreseleri kurmakla hem kültür ve eğitim alanında bir kalkınma hemde yeni kurulmuş olan devlete liyakatli memur temin etmek amacını hedeflemiştir. Bu durum devlet hizmetine girmek isteyen kabiliyetli gençleri de teşvik etmiştir. Zira Tuğrul Bey döneminden itibaren Selçukluların devlet kademelerine memur tayin etmekte güçlük çektikleri anlaşılmaktadır. Bağdat’ta bir hekim bir amîd’in vücudunun yara bere içinde olduğunu görmüş ve durumu vezir Kündürî’ye anlatmıştır. Kündürî cevaben “Devlet teessüs ederken aşağı tabakadan birçok kimseler istihdam edildi. Böyle haller bu sebeptendir” diyerek devletin bu konuda sıkıntı yaşadığını belirtmiştir.Medreseler, devletin tam istediği vasıfta insanlar yetiştirebilmekteydi. Devleti bölmeye çalışan Şiî-Bâtınî düşünce karşısında Sünnî düşünceyi geliştirecek kişiler yetiştirmek esas hedefti.

Bu açıdan medreseler sadece din adamı yetiştirmek gayesi ile kurulmamıştır.

George Makdisi’nin belirttiği gibi ihtiyaç sahibi bir öğrenci, birisi kendisine maddi destek sağlayan diğeri sağlamayan iki kurum arasında kolaylıkla tercihini yapacak ve tercih ettiği kurumun temsil ettiği mezhebi kendi mezhebi olarak benimsemek durumunda kalacaktı. Nitekim bu medreseden yetişen birçok öğrenci aynı siyasi ve dini düşüncelere sahip olarak gittikleri yerlerde Nizâmiyenin fikirlerini ve metotlarını yaymışlardır.
Görüldüğü üzere medreselerde özellikle Sünnî birliği oluşturma, toplumu kontrol etme, devlete bağlı ilim adamı ve bürokrat yetiştirme, eğitim sistemini merkezileştirme, mezhepler arası denge sağlamak gibi amaçlar güdülmüştür. Fakat medreselerin kuruluş gerekçeleri sadece bunlarla sınırlı değildir. Biz burada önemli gördüğümüz ve medreselerin özellikle faaliyette bulunduğu icraatları anlatmaya çalıştık. Bunların yanı sıra medreselerde sûfî insanlar yetiştirmekte amaçlanmıştır. Sultan Alparslan’ın Kutalmış isyanı sırasında durumdan endişelenmesi üzerine, Nizâmülmülk:

“Ey hükümdar! Korkma. Çünkü ben senin için öyle bir ordu hazırladım ki bu ordu hangi askerle savaşacak olursa onu mutlaka kırıp geçer” diyerek endişelenmemesini söylemiştir.

Sultan “Bu ordunun askerleri kimlerdir” dediği zaman Nizâmülmülk cevaben:
“Ben senin için “gece ordusu” denilen bir ordu kurdum. Bu ordunun askerleri öyle kimselerdir ki senin askerlerin gece uyudukları zaman, bu gece askerleri senin için dua ederler, namazlarında ve halvetlerinde teveccühte bulunarak senin muzaffer olmanı dilerler. Askerlerin okları bir milden öteye geçmezken, onların okları, dua ve yalvarma ile yedi kat göğe kadar ulaşır. Onlar âlimler, fakihler ve salih kimselerdir” demiştir.
Sultan Alparslan ile Nizâmülmülk arasında geçen bu diyalogdan da Nizâmiye medreselerinde duası makbul, zahit ve sûfî insanlar yetiştirmek amaçlandığı ortaya çıkmaktadır. Ayrıca bu durum Nizâmülmülk’ün tasavvuf yönünü göstermesi açısından da önemlidir.

Bağdat Nizâmiye Medresesi

Nizâmiye medreseleri içerisinde en meşhuru Bağdat nizâmiye medresesi olmasına karşın Alparslan zamanında kurulan ilk medresenin İmamü’l-Harameyn Cüveynî için kurulan Nişabur medresesi olduğu ifade edilmektedir. Nizâmiye Medreselerinin nasıl kurulduğu hakkında genelde Zekeriya Kazvini’nin aktardıkları esas alınmaktadır. Buna göre Sultan Alparslan, vezir Nizâmülmülk ile Nişabur’da bir caminin önünde kendisine selam vermeyen, elbiseleri perişan gençleri görünce Nizâmülmülk’e bunların kim olduğunu sormuş; vezir de sultan’a:
“Onlar, insanların en şereflileri olup, dünya nimetinden zevk almayan ilim talipleridirler” cevabını vermiştir.
Bunun üzerine Alparslan, kendilerine kalabilecekleri bir yer yapılmasını emretmiş ve bu şekilde medrese yapımına başlanmıştır. Bunun dışında “Siracü’l-Müluk” adlı eserin yazarı Turtuşi’nin aktardığına göre Ebû Said Sufi adında bir şahıs Nizâmülmülk’e gelerek “Ben senin için Bağdat’ta dünya da benzeri olmayan büyük bir medrese inşâ edeyim, bununla adın kıyamete kadar dillerde dolaşsın” demiş ve vezir de bu işi yapmasını emretmiştir. Bağdat Nizâmiye medresesi de bu şekilde yapılmış ve hizmete girmiştir.
Dicle nehrinin doğu kıyısına yapılan Nizâmiye medresesi’nin bânisi hakkında kaynaklarda farklı isimler mevcuttur. M. Altay Köymen, Corci Zeydan, İbrahim Kafesoğlu, Ahmet Çelebi, Mahmut Karakaş gibi araştırmacılar medreseyi Nizâmülmülk’ün vekili sıfatıyla Ebu Sa’id es-Sufi’nin yaptığını belirtirken, Asad Talas, Ebu Sa’d en-Neyşâburi’nin, Abdülkerim Özaydın ise Ebu Sa’id el-Kâşi’nin medresenin yapımını üstlendiğini belirtir. Kısacası kim tarafından yaptırılmış olursa olsun hoca ve öğrencilere özel odalar, dershaneler, mescit, kütüphane, yatakhane gibi bölümlerden oluşan ve bir külliye niteliğinde olan Bağdat Nizâmiye medresesi Selçukluların ve özellikle Nizâmülmülk’ün İslâm dünyasına kazandırdığı bir kültür müessesesidir.

Bağdat Nizâmiye medresesinden sonra Belh, Nişabur, İsfahan, Rey, Herat, Basra, Merv, Taberistan ve Musul gibi bir çok yerde de medreseler yapılmıştır.

Medresenin bir cephesine “Nizâm’ül-mülk” yazıldığı için Nizâmiye adıyla anılan Bağdat Nizâmiye medresesinin etrafına gelirleri medreseye verilmek üzere muhtelif çarşılar yapılmış, hanlar, hamamlar satın alınarak medreseye vakfedilmiştir. Ebu İshak eş-Şirazî için yaptırılan Bağdat Nizâmiye medresesinin kütüphane müdürlüğüne de Şeyh Hatip Tebrizî getirilmiştir.
Bağdat valisi Ebû Sa’d el-Kâşî tarafından düzenlenen Bağdat Nizâmiye medresesinin açılışına (22 Eylül 1067 Cumartesi) Nizâmülmülk katılamamıştır. Bağdat ileri gelenlerinin hazır bulunduğu açılış töreninde daha önce kararlaştırıldığı üzere eş-Şirazî ilk dersi verecekti. Lâkin eş-Şirazî medresenin yapıldığı arazinin, halktan gaspedilmiş bir arazi olduğu düşüncesine kapılmış ve ders vermeyi kabul etmeyerek açılış törenine de katılmamıştır. Kendisini bu düşünceye iten neden ise bir çocuğun “Sahiplerinden zorla koparılan toprağın bir kısmında kurulan bu müessesede nasıl eğitimi kabul edersiniz?” sözleri olmuştur.
M. Asad Talas’ın belirttiği üzere burada Nizâmiye’nin Şiî inançlara karşı kurulmuş olduğunu hatırlarsak bu çocuğun Batınîler tarafından daha ilk baştan Sünîliğe darbe vurmak amacıyla gönderilmiş olduğu akla gelebilir. Eş-Şirazî’nin gelmemesi nedeniyle Ebu Sa’d el-Kâşî’nin ricası ile Ebu Nasr İbnü’s-Sabbağ medresede ilk dersi vermiştir. Halife göndermiş olduğu mektupta kendisine:

“Acemlerle (Selçuklular) olan durumumuzu biliyorsun. Bu olayın sorumluluğunun da bana yüklenmesinden endişe duymaktayım” diyerek medresede ders vermesini rica etmiştir.

Bu, halife’nin Selçuklulardan çekindiğinin bir göstergesi olsa gerek. Ayrıca Nizâmülmülk, bu olayda Bağdat valisi el-Kâşî’yi sorumlu tutmuş ve tehdit etmiştir. Bu durum da Nizâmülmülk’ün dolayısıyla devletin medreseye ne kadar önem verdiğinin kanıtıdır.
Vezir Nizâmülmülk, medresenin muhtelif ihtiyaçlarını karşılamak üzere bir vakıf tahsis etmiş ve medresenin vakfiye şartları da kendisi tarafından hazırlanmıştır. Vakfiye şartları Irak valisi Ebu Nasr tarafından Bağdat’ın ünlü simalarının bulunduğu (Halifenin veziri Fahrü’d-devle’nin oğlu Ebu’l-Kasım İbn Cehir, Hâşimilerle Ali evladının nakibleri, eşraf, kâdı’l-kudât vs.) bir törende okunmuş (14 Nisan 1070) ve vakıf için belirlenen bu şartlar çarşının kapısına asılmıştır. Vakfiye şartlarında medresenin Şafiîler için yaptırıldığı, medreseye vakfedilen arazi, çarşı ve dükkânlardan elde edilen gelirlerin mezhep mensuplarına tahsis edildiği, medreseye Şafiî bir fıkıh müderrisi, vâiz, kütüphane için kütüphaneci vardır. Ayrıca Arap dili ve gramerini öğretecek bir dilci, Kur’ân-ı Kerim okumayı öğretecek bir öğretmen ve kapıcıların da Şafiî olması gerektiği belirtilmiştir. Ayrıca medresede görev alan personele vakıf gelirlerinden belli miktar tahsisat ayrılacağı ve vakfın idaresinin Nizâmülmülk ile çocuklarına ait olduğu vakfiye şartlarında kaydedilmiştir. Nitekim Makdisi’ye göre Nizâmülmülk, Nizâmiye medreselerini kendinin ve kendinden sonra çocuklarının denetiminde bulunmak üzere kurmuştur.
Medreselerin kuruluş gerekçelerinden biri insanlara ilmi konularda faydalı olabilecek, kafalarındaki soru işaretlerini giderebilecek bir ortamı sağlamaktı. Bu durum medresede okutulan derslere yansımış olmalı ki; vakfiye şartlarında belirtilen esasları da göz önüne alırsak medresede bu amaca uygun derslerin okutulduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Çünkü medresede Kur’ân-ı Kerim, Fıkıh, Tefsir, Hadis, Kelâm, Tasavvuf, Nahiv, Sarf vb. dersleri okutulmaktaydı. Eğitim-Öğretimin ağırlık merkezini dini ilimler oluşturmasına karşın bunların dışında Dil, Edebiyat, Tarih, Aritmetik gibi müsbet ilimlerde yer almaktaydı. P. Hitti’nin ifadesiyle medresede temel yapıyı Kur’ân, Arap şiiri ve edebi ilimler teşkil etmekteydi.

A.K.S. Lambton, M. Asad Talas, Abdülkerim Özaydın gibi araştırmacılar Nizâmiye medreselerinde okutulan fıkıh ve kelâm derslerinin Şafiî ve Eş’ârî usulüne göre okutulduğunu yazarlar.

İbnü’l-Esir ve İbn Kesir’in kaydına göre Şâfiî fâkihi Ebu Abdullah et-Taberi Nizâmiye medreselerinde Şâfiî fıkhı okutmaktaydı. İbnü’l Cevzi ve Subki’ye dayanarak bilgi veren Ahmet Ocak’ta medresede Şâfiî fıkhı ve Eş’ârî kelamının okutulduğunu belirtir. Bunun yanı sıra George Makdisi, Bağdat Nizâmiye müderrisi Şirazi’nin usûlu’l-fıkıhta (hukuk teorisi ve metedoloji) Eş’ârî karşıtı olduğunu belirtmesi medresenin Eş’âri kelâmı öğretmek gibi bir amacının olmadığını akıllara getirir.
Ebu’l-Hüseyin İdris b. Hamza b. Ali, Ebu’l-Fütûh Es’ad b. Ebu Nasr el Mehini, Hasan b. Selman, er-Radi Ebu’l-Hayr İsmail el-Kazvini gibi daha birçok müderrisin Şâfiî mezhebine mensup fâkihler olduğunu düşünürsek okuttukları derslerde Şafiî fıkhı usulünü esas almaları normaldir. Ayrıca vakfiye şartlarında belirtilen hususları dikkate alırsak bunun mümkün olduğunu söyleyebiliriz. Bunlara ilaveten birçok kaynak medreselerin Sünnî Eş’âri ekole ait fikirlerin öğretilmesi amacıyla yani Şâfiîler için kurulduğunu yazmaktadır. Netice olarak bu amaçla kurulan bir medresede Şafiî fıkıh usulünün ve Eş’ârî kelâm doktrininin verilmesi gayet doğaldır.
Yararlanılan Kaynaklar
Ahmet Dayandı, Alparslan Zamanında Büyük Selçuklu Devleti’nin Dini Siyaseti
Ahmet Gül, Osmanlı Medreselerinde Eğitim-Öğretim ve Bunlar Arasında Dâru’l-Hadislerin Yeri
John Pedersen, “Mescid” maddesi, İA, Cilt:8
İbrahim Kafesoğlu, Selçuklu Tarihi
Corci Zeydan, İslâm Medeniyeti Tarihi, 3. Cilt
Vladimir Barthold, Orta Asya
Cahit Baltacı, XV. ve XVI. Asırlarda Osmanlı Medreseleri
Montgomery Watt, İslâm
Aydın Çelik, Fâtımî-Selçuklu
Bernard Lewıs, İsmaililer
Müneccimbaşı Tarihi
Abdülkerim Özaydın, Nizâmiye
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Ahmet Dayandı’ya aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Küresel Güçlerin Kripto Paralara Bakışı Ve Değerlendirmeler

Kripto Paraların dünya genelinde yaygınlık kazanması neticesinde kripto paraların alınıp satıldığı özel piyasalar oluşmuştur. Ayrıca, kripto paralar taraflar arasında ödeme aracı olarak da kullanılmaya başlanmıştır. Zaman içerisinde önemli bir hacme ulaşan kripto para piyasası Devletler, Uluslararası Kuruluşlar ve Merkez Bankalarının da dikkatini çekmiştir. Bununla birlikte, kripto paraların öncüsü olan Bitcoin başta olmak üzere kripto paralara yönelik farklı bakış açıları ve uygulamalar söz konusudur. Aşağıdaki şekilde, Dünya’da kripto para algısına ilişkin
mevcut durum gösterilmektedir. Kendi kripto parasını geliştirmeye çalışan Çin ve bazı Asya ülkeleri dışında kripto varlıklara yönelik ciddi bir yaptırım bulunmamaktadır.

IMF Değerlendirmesi

IMF Başkanı Christine Lagarde, 29 Eylül 2017 tarihinde Bank of England (BoE) Konferansında yaptığı konuşmasında kripto paralara ilişkin önemli açıklamalarda bulunmuştur. Lagarde, Bitcoin başta olmak üzere kripto paraların mevcut sistem için tehlike oluşturmadığını belirtmiştir. Kripto Paraların fazla oynak, fazla riskli ve fazla enerji yoğun olduğu değerlendirmelerinde bulunmuştur. Düzenleyici otoriteler için kripto paraları fazla karmaşık bulan Lagarde, kripto paraların tamamen yok sayılmasının ise akıllıca olmayacağını ifade etmiştir. IMF Başkanı, istikrarlı olmayan paralara sahip olan ülkelerde Dolar gibi başka ülkelerin para birimleri yerine kripto paraların daha çok talep görebileceğini öngörmektedir.
Vatandaşların kripto paraların zaman içerisinde daha istikrarlı bir hale geleceğine yönelik beklentilerinin ise bunun en önemli dayanağı olduğunu değerlendirmektedir. Lagarde, ekonomilerin dönüşümüne bağlı olarak Merkez Bankalarının yapacağı en iyi işin etkin para politikalarına devam etmek ve yeni fikirlere ve taleplere açık olmak olduğunu vurgulamıştır. Nitekim mevcut kripto paraların riskli ve oynak kalması neticesinde, vatandaşların da Merkez Bankalarından ulusal para olarak işlem görecek dijital platformlarının oluşturulmasına yönelik talebin olabileceğini ifade etmiştir (IMF 2017).
Lagarde, CNBC’ye yaptığı konuşmasında, dünya merkez bankalarının ve düzenleyici kuruluşların kripto para meselesini ciddiye alması gerektiğini vurgulamıştır. Lagarde ayrıca, kendilerinin bir kripto para geliştireceklerini
söylememekle birlikte, IMF’nin Özel Çekme Hakları (SDR) kapsamında uluslararası rezerve olarak hizmet edecek ve teknolojik anlamda kripto paralara benzer nitelikte olacak bir para biriminin oluşturulabileceğini ifade etmiştir. Meselenin sınırlar ötesinde olmasından dolayı IMF’nin de süreçte yer alabileceğini belirtmiştir. IMF Başkanı Christine Lagarde, 11 Şubat 2018 tarihinde CNN ile yaptığı röportajında ise, kripto paralara ilişkin düzenlemeleri kaçınılmaz olarak değerlendirmiş ve bunun sadece bir zaman meselesi olduğunu ifade etmiştir. Bunun ise uluslararası düzenleme ve uygun denetim gerektiren bir alan olduğunu belirtmiştir (CNBC 2017, CNN 2018).

Dünya Bankası Değerlendirmesi

Dünya Bankası Başkanı Jim Yong Kim ise, kripto para sistemini “Ponzi Düzeni” ile kıyaslamış ve Bitcoin gibi kripto paraların yasallığına yönelik endişe uyandırmıştır. Kim açıklamasında, sistemin çalışma şeklinin hala tam anlamıyla net olmadığını belirtmiş ancak gelişmekte olan ülkelerde paranın daha etkin takip edilmesi ve yolsuzluğun azaltılması açısından da ümit verdiğini ifade etmiştir.

Uluslararası Ödemeler Bankası Değerlendirmesi

Uluslararası Ödemeler Bankası (BIS) Başkanı Agustin Carstens yayınladığı makalede, kripto paraların tanım olarak bilinen para türlerinden hiçbirinin kapsamına girmediğini belirtmiştir. Carstens’a göre, istikrarsız oluşlarından dolayı bir ödeme veya değer saklama aracı olarak güvenli değillerdir. Yeni teknolojiler hayatı kolaylaştırma kolaylığına sahip olsalar da, kripto paraların mevcut yapısı bu durum için iyi bir örnek teşkil etmemektedir. Bu yüzden, Merkez Bankaları gerekli görülmesi durumunda müdahale için hazır bulunmak zorundadır. Böylece, finansal sistemde geniş bir alanda hizmet veren kurumsal altyapının destekleyeceği kripto paralar yasal bir şekle bürünecektir. Bu ise Merkez Bankalarının sorumluluk alanına girmektedir. Bu doğrultuda, Merkez Bankaları ve Finansal Otoriteler iki noktaya dikkat etmelidir. Birincisi, kripto paraların reel para birimleriyle olan ilişkinin sorunsuz olması sağlanmalıdır. İkinci nokta ise, her iki para için eşit şartların sağlanmasıdır. Her iki para için de istisnasız aynı risk ve aynı düzenlemeler geçerli olmalıdır.

ABD Politikası

18 Mart 2013 tarihinde, ABD Hazine Bakanlığı Finansal Suçlarla Mücadele Birimi (FinCEN) kripto paraların yönetimi, alım-satımı ve kullanılmasına ilişkin FinCEN düzenlemelerinin uygulanabilirliğine yönelik bir rehber yayınlamıştır. Kripto para kullanıcıları tescil, raporlama ve kayır tutma zorunluluklarından muaf tutulmuştur. Ancak yönetici konumunda bulunan kimseler ilgili düzenlemelere uymak zorundadır. FinCEN kripto paraların ulusal para kapsamında değerlendirilemeyeceğini belirtmiştir. Bununla birlikte, açıklamada çevrilebilir
kripto paralara değinilmiş, bu tip kripto paraların reel para birimleri karşısında bir değeri olduğu ve reel para gibi işlem gördüğü ifade edilmiştir (FinCEN 2013).
ABD Menkul Kıymetler ve Döviz Komisyonu (SEC) Başkanı Jay Clayton, 11 Aralık 2017 tarihinde kripto paralar ve İlk Dijital Para Arzlarına (ICO) ilişkin bir bildiri yayınlamıştır (SEC 2017). Bildiride, kripto para piyasasının hızlı bir şekilde büyüdüğü ve yerel, ulusal ve uluslararası düzeyde işlem gördüğü ve pek çok ürün ve katılımcısının olduğu belirtilmiştir. Bununla birlikte, kripto paralar hakkında –yasal olup olmadıkları, yatırımcıların korunması amacıyla düzenlemelerin yapılıp yapılmayacağı ve ilk dijital para arzlarının yasal statüsü gibi– pek çok soru işaretinin olduğu vurgulanmıştır.
Bireysel yatırımcılar açısından, geleneksel ABD Menkul Kıymet piyasalarında kripto para yatırımları özelinde bir korumanın olmadığı ve dolandırıcılık ve manipülasyon tehlikesinin bulunduğu belirtilmiştir. Ayrıca ICO’lara ilişkin SEC tarafından bir kaydın veya tescilin söz konusu olmadığı da bildiride yer almıştır. Böyle bir ürüne yatırım yapılması düşünüldüğünde ise, ICO yapanlardan ürüne yönelik sorulardan tatmin edici bir geri bildirim alınması gerektiği vurgulanmıştır. Kripto Para piyasalarının ulusal sınırları aşmasından kaynaklı SEC tarafından kötü niyetli aktörlerin etkin olarak takip edilemeyeceği ve yatırımların kurtarılamayacağı konusunda yatırımcılar uyarılmıştır.

Piyasa Aktörleri

Piyasa Aktörleri (MenkulKıymet Avukatları, Muhasebeciler ve Yatırım Danışmanları) açısından ise, SEC tarafından konuyla alakalı yayınlanan araştırma raporunun dikkate alınması gerektiği ifade edilmiştir. Raporun yayınlanmasının ardından bazı piyasa aktörleri önerdikleri ICO’ların menkul kıymet olmadığını, “Hizmet Ürünü”
kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini iddia etmiştir. Bununla birlikte, bu tür ürünlerin bir “Hizmet ürünü” olması onun aynı zamanda bir menkul kıymet olarak değerlendirilmesini engellememektedir. Bu ürünler, üçüncü tarafların girişimcilik ve yöneticilik çabalarına bağlı olarak potansiyel bir getiri vaat ettiğinden dolayı ABD kanunları açısından bir menkul kıymetin ayırıcı özelliklerini taşımaktadır.
Bu yüzden, piyasa aktörleri yatırımcıların korunması açısından sorumluluklarının farkında olmak zorundadırlar. Bu sebeple, bir kripto para arz eden veya bir ürünün değerini bir veya birden çok kripto paraya bağlayanlar, bu para birimi veya ürünün bir menkul kıymet olmadığı göstermek veya menkul kıymet kanunu kapsamında tescil ve diğer gereksinimleri yerine getirmek zorundadırlar. Ayrıca, komisyoncular, menkul kıymet tacirleri ve diğer piyasa katılımcıları kripto para işlemlerinin kara-para aklamayı önleme ve müşteri tanıma zorunluluklarına uymak durumundadır.

Jerome Powell

Mevcut FED Başkanı Jerome Powell Kripto Paraların şu anda ekonomi için tehlike oluşturacak bir boyutta olmadığını ancak uzun vadede sorun teşkil edebileceğini belirtmiştir. Powell Bitcoin’e alternatif olarak Merkez Bankasının kontörlü altında bir kripto para fikrine yönelik cevabında ise, bu teknolojiye yönelik teknik meselelerin devam devam ettiğini ve kontrol ve risk yönetiminin kritik olduğunu ifade etmiştir. Bu doğrultuda, Merkez Bankasının arz edeceği kripto paranın kişisel mahremiyet konusu gibi pek çok zorlukla karşılaşacağını ve bu sebeple bu işin özel sektör tarafından yapılmasının daha iyi olacağını vurgulamıştır (BBC 2017, Bloomberg 2017).
Powell’ın selefi olan Janet Yellen ise, Bitcoin’in ödeme sisteminde çok küçük bir payı olduğu açıklamasını yapmış; istikrarlı bir değer saklama aracı olmadığını, ulusal para işlevi göremeyeceğini ve çok fazla spekülatif olduğunu belirtmiştir. Buna paralel olarak Yellen, FED’in Bitcoin’e yönelik doğrudan düzenleyici bir rolünün olmadığının altını çizmiştir. Ancak FED’in kendi denetimi altında olan bankacılık kurumlarının, müşterilerinin kripto para piyasasında yapmış olduğu işlemlerin yönetilmesi ve kara-para aklama faaliyetlerinin olup olmadığının izlenmesi ve bankacılık sırrı sorumlulukların yerine getirilmesi konusunda güvence verdiği ifade etmiştir. Bu aşamada FED’in kendi kripto parasını oluşturmasının söz konusu olmadığını ifade etmiştir (CNBC 2017).

Çin Politikası

Çin, 2017 yılı Eylül ayında ICO vasıtasıyla yasadışı kaynak sağlama faaliyetlerini yasakladığını açıklamıştır. Ancak bu kripto paraların tamamen yasaklanması anlamına gelmemektedir. Kişilerin kripto para bulundurmalarında bir sakınca görülmemiştir. Çin bu düzenlemesiyle, son dönemde çok hızlı bir artış gösteren piyasada oluşacak balonların olası olumsuz etkilerine karşı önlem almıştır. Çin Merkez Bankası (PBoC), Çin Menkul Kıymet Düzenleme Komisyonu (CSRC), Çin Bankacılık Düzenleme Komisyonu (CBRC) ve diğer birimler ortak deklarasyonla ICO’yu tamamlayan kişi ve kuruluşların elde edilen fonların geri iadesine ilişkin gereken çalışmaları yapması gerektiğini ifade etmiştir. Bildiride, gelecekte yapılacak ICO’ların şiddetle cezalandırılacağı da belirtilmiş; finansal ve ticaret platformlarında kripto paraların yasal paralarla olan ticareti de yasaklanmış ve bankalar ICO hizmeti vermekten men edilmiştir (Bloomberg 2017, Reuters 2017).
PBoC Başkanı Zhou Xiaochuan 2018 yılı Mart ayında 13. Ulusal Halk Kongresi basın konferansında yaptığı açıklamada, Bitcoin ve diğer dijital paraları kâğıt para, madeni para ve kredi kartı gibi yasal bir ödeme aracı olarak tanımadıklarını belirtmiştir. Xiaochuan ayrıca, Bitcoin ve Çin Para Birimi Yuan arasında doğrudan değişimin de PBoC tarafından desteklenmediğini ve bankacılık sistemimin bunu kabul etmeyeceğini eklemiştir. Bununla birlikte, kripto paraların kaçınılmaz olduğunu ifade eden PBoC Başkanı Xiaochuan, devlet olarak Bitcoin’in de üzerine inşa edildiği blockchain ve dağıtılmış hesap defteri teknolojilerini (distributed ledger technologies) yakından takip ettiklerini ifade etmiştir. Kripto Para endüstrisinde yer alan kişilerle birlikte PBoC’nin kripto para ve elektronik ödeme konusunda çalışma yürüttüklerini de kaydeden Xiaochuan, projede ilerleme olduğunda testlerin yapılacağını eklemiştir.

PBoC

Ancak hiçbir otoriteye dayanmayan bazı spekülatif uygulamaların hızla yayılması sebebiyle olası olumsuz etkilere karşı tüketicilere uyarıda bulunmuştur. Bu durumun finansal istikrar ve parasal aktarım mekanizması üzerinde de beklenmedik etkileri olabileceğini vurgulamıştır. Kripto Para geliştirilmesi meselesinin öngörü ve dikkat gerektirdiğini söyleyen Xiaochuan, böyle bir paranın güvenlik ve gizliliğin korunmasını da hesaba katacak şekilde kullanım açısından kolay, hızlı ve düşük maliyetli olması gerektiğini açıklamıştır (Reuters 2018, Yahoo 2018, People’s Daily 2018).
Nitekim PBoC, 2018 yılı ajandasında ulusal parayı korumanın en büyük öncelik olduğuna ve bu doğrultuda kripto paralara karşı sıkı önlemlerin devam edeceğine yer vermiştir. PBoC Başkan Yardımcısı Fan Yifei ise, Başkan
Xiaochuan ile benzer şekilde PBoC’nin Çin’in kendi dijital parasını geliştireceğini ve çalışmalar yürüttüğünü vurgulamış ve kripto para piyasasına yönelik tasfiye politikasının devam edeceğini ve Bitcoin haricinde de her tür sanal paranın üzerine gidileceğini ifade etmiştir (8BTC 2018).

Rusya Politikası

Rusya Maliye Bakanlığı 25 Ocak 2018 tarihinde kripto para piyasasına yönelik “Dijital Finansal Varlıklara İlişkin Federal Yasa” başlıklı bir yasa taslağını kamuoyuna sunmuştur. Kanunun amacının hem Rusya’daki dijital finansal varlıkların kullanımını hem de akıllı sözleşmeler altında bu hususa ilişkin hakları ve yükümlülükleri düzenlemek olduğu belirtilmiştir. Yasa taslağı dijital finansal varlıkları şifreleme cihazları kullanılarak elektronik formatta oluşturulan varlıklar olarak tanımlamaktadır. Bu varlıklar kripto paralar ve itibari paralar olmak üzere iki kategoriye ayrılmaktadır. Dijital finansal varlıkların dijital işlemler defterine (ledger of digital transactions) kaydedildiği yasa taslağında belirtilmiştir.
Bununla birlikte dijital finansal varlıkların ulusal para olarak tanınmadığı vurgulanmıştır. Yasa taslağında kripto para tanımı detaylandırılmamakla birlikte, katılımcılar tarafından oluşturulan ve dijital işlemler defterine kaydedilen bir dijital varlık türü olduğuna yer verilmiştir. Belli bir ücret karşılığında kripto para oluşturulması ve geçerliliğin onaylanması işlemine madencilik ismi verilmiştir. Bu, ancak bu işi yapan bir katılımcının kripto para ihraç edebileceği anlamına gelmektedir.

İhraç Durumu

İtibari Paralar ise fon sağlamak amacıyla ihraç edilebilmektedir; kripto paralara benzer şekilde deftere kaydedilmek zorundadır. Yasa taslağı sadece bağımsız tüccarları ve tüzel kişileri itibari para ihraç etmeye yetkili kılmıştır. İtibari Para ediniciler için de özel düzenlemeler söz konusudur. Nitelikli yatırımcılar kendi adlarına açılan elektronik cüzdanlar vasıtasıyla itibari para edinebileceklerdir. Diğer kişiler ise, yalnızca özel bir operatörün elektronik cüzdanına Rusya Merkez Bankası tarafından belirtilen özel hesaba havale yaparak itibari para
edinebileceklerdir. Bu kişilerin her bir itibari para ihracında edinebileceği miktar ise 50.000 Ruble ile sınırlandırılmıştır.
Yasa taslağı dijital finansal varlıklarla ilgili işlemlere sadece ticareti organize edecek bir dijital finansal varlık değişim operatörü vasıtasıyla yapılması kaydıyla izin vermektedir. Bu kapsamda, bir dijital finansal varlık bir diğeri ile takas edilebilecek ve dijital finansal varlıklar Ruble, yabancı para ve/veya diğer varlık ve eşyalarla değişime konu olabilecektir. Bu işlemlere yönelik anlaşmalar ise yasa taslağında akıllı anlaşmalar olarak tanımlanmıştır. Akıllı anlaşmalar elektronik formatta olup hak ve sorumlulukların otomatik dijital işlemler vasıtasıyla dağıtılmış hesap defterinde belirli bir sıra ve koşulda yerine getirildiği anlaşmalar olarak ifade edilmiştir.

Venezüela Politikası

Kripto Para bağlamında en büyük gelişmenin yaşandığı ülke Venezuela olmuştur. Venezuela Petro ismini verdikleri kripto parayı yakın dönemde piyasaya sürmüştür. Petro’ya ilişkin yayınlanan resmi raporda Petro, Venezuela Devleti’nin Blockchain platformunda oluşturduğu ve ihraç ettiği ülke petrol varlıklarına dayanan Ulusal Kripto Para Birimi olarak tanımlanmıştır. Bu fikrin yaklaşık on dört yıl Venezuela Devlet Başkanı olarak görev yapan Hugo Chavez dönemine dayandığı belirtilmiştir. Petro’nun bağımsız, şeffaf ve vatandaşların doğrudan katılımına açık bir dijital ekonominin gelişmesinde öncü olması hedeflemektedir.
Petro’nun aynı zamanda Venezuela ve diğer gelişmekte olan ülkelerde kripto varlıkların ve yenilikçiliğin gelişimine hizmet eden bir platform olacağı düşünülmektedir. Bu finansal enstrümanın daha adil ve işbirliğine dayanan bir küresel finansal sistemi destekleyeceği, büyüme, finansal bağımsızlık ve hammadde başta olmak üzere gelişmekte olan ekonomiler arasındaki ticaretin gelişmesine katkı sunacağı ifade edilmiştir.
Petro’nun kripto varlık piyasasında volatiliteyi düşürmesi beklenmektedir. Bilindiği üzere, kripto para piyasasında işlem gören en değerli üç para birimi (Bitcoin, Ethereum ve Ripple) kısa zamanda önemli dalgalanmalar yaşamıştır. Bunlarla karşılaştırıldığında Petro, yatırımcılara daha güvenli, istikrarlı ve temel analize elverişli, büyük hacimdeki işlemler için uygun, değer saklama aracı olarak kullanılabilecek ve daha da önemlisi içsel bir değeri olan yatırım enstrümanı sunmaktadır. Petro ayrıca, teknoloji vasıtasıyla güveni geliştirmeyi ve ekonomik büyümeyi amaçlamaktadır. Petro Blockchain teknolojisi sayesinde doğruluk, şeffaflık, denetlenebilirlik ve iyi yönetişimi garanti etmektedir. Bu doğrultuda, bu kripto varlık daha açık politikalar ve reel ekonomi ile olan sağlam
bağların tesisi ile uluslararası yatırımcılar arasında güven tesis edecektir. Venezuela Ulusal Kripto Para Birimi Petro’ya ilişkin politika dokümanında bu para biriminin sahip olduğu üç nitelikten bahsedilmiştir:

Mübadele (Değiş-Tokuş) Aracı

Petro mal veya hizmet satın almada kullanılabilecek, dijital döviz büroları aracılığıyla kâğıt paraya ve diğer kripto varlık veya paralara çevrilebilecektir.

Dijital Platform

Petro mal ve hammaddelerin (elektronik emtia) dijital gösterim fonksiyonunu görecek ve ulusal ve uluslararası ticarete yönelik diğer dijital enstrümanların türetilmesi görevini yerine getirecektir.

Tasarruf ve Yatırım Aracı

Petro dünya genelinde elektronik döviz bürolarında serbest değişim amacıyla hazır bulunacak ve güvenli ve Venezuela yasalarına uygun biçimde aracısız kambiyo (Atomik Takas) işlevini görecek gerekli niteliklere sahip olacaktır. Venezuela yetkilendirilmiş döviz bürolarında kara-para aklamaya karşı yüksek standartta denetim faaliyeti yürütecek ve müşteri bilgilerini muhafaza edecektir.

Avrupa Birliği Politikası

Avrupa Komisyonu’nun 26 Şubat 2018 tarihinde kripto paralar üzerine düzenlediği yuvarlak masa toplantısının sonucunda Avrupa Komisyonu Başkan Yardımcısı Valdis Dombrovskis önemli açıklamalarda bulunmuştur. Toplantıya önemli otoriteler, endüstri temsilcileri ve uzmanlar katılmış olup kripto paralara yönelik bakış açıları paylaşılmıştır. FinTech Eylem Planı’na ilişkin tartışmaların yaşandığı toplantıda, kripto varlık piyasalarının yatırımcılar, tüketiciler ve aracıların dünya çapında işlem yaptığı küresel bir piyasa olduğu vurgulanmıştır. Tek başına Avrupa’nın küresel kripto para ticaretinde küçük bir paya sahip olduğu belirtilmiş ve G20 ortakları ve uluslararası standart belirleyiciler ile konu üzerinde çalışılmaya ihtiyaç duyulduğu ifade edilmiştir. Toplantıda kripto paralarla ilgili üç başlık ön plana çıkmıştır. Bu hususlar, kripto paraların finansal piyasalara yansımaları, bu paraların kullanımına ilişkin risk ve fırsatlar ve ICO’ların gelişimi olmuştur.

Neticede varılan değerlendirmeler şu şekildedir (Avrupa Komisyonu):

 Blockchain teknolojisi finansal piyasalar açısından gelecek vadetmektedir. Bu sebeple, rekabetçiliği korumak için Avrupa’nın bu yeniliği ele alması zorunludur.
 Kripto Paralar geleneksel anlamda bir para olmadığından bir garantiye sahip değildir ve spekülasyona açıktır. Bu durum tüketici ve yatırımcıları yatırımlarını tamamen kaybetme riskine karşı savunmasız bırakmaktadır.
Potansiyel riskler göz önünde bulundurulduğunda, tüketici ve yatırımcılar bu tür yatırımları yaparken finansal enstrümanın açık, devamlı ve yasal çerçevede faaliyet gösterip göstermediğine dikkat etmelidir.
 ICO’lar yenilikçi firmalar için önemli bir kaynak sağlama aracı haline gelmiştir. Bu gelişme bir fırsat olduğu kadar, ihracı yapan kişilerin kimlikleri ve iş planları şeffaf olmadığı durumlarda, yatırımcılar için büyük risk teşkil
etmektedir.
 Kripto Paraların ve ilişkili hizmetlerin hangi durumlarda mevcut düzenlemelerin kapsamına girdiği hususunda çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Bu enstrümanlar için mevcut yasaların uygulanmasının riskleri, elverişliliği ve uygunluğuna yönelik değerlendirmeler sonucunda ise, Avrupa Komisyonu Avrupa Birliği genelinde bir düzenlemenin gerekip gerekmediğine karar verecektir.
 Toplantıda son olarak, pozitif yanlarının yanı sıra, kripto varlıkların kara-para aklama ve yasa dışı faaliyetlerin finansmanına ilişkin riskler barındırdığına da değinilmiştir. Bu yüzden Komisyon, sanal para ticaretinin ve cüzdan sağlayıcıların “Kara-Para Aklanmasının Önlenmesi Yönergesi”ne tabi tutulmasını önermiştir.
Özetle Komisyon, hem Avrupa Birliği’ndeki hem de, G20 ülkeleri dâhil olmak üzere, uluslararası düzeydeki paydaşları ile kripto varlık piyasalarını izleme ve denetlemeye devam edecektir ve risk ve fırsatlara ilişkin değerlendirmelere bağlı olarak gerekli müdahaleleri yapmak için hazır bulunacaktır. Nitekim son dönemde Avrupa Menkul Kıymetler ve Piyasalar Otoritesi (ESMA) volatiliteyi düzenlemek amacıyla kripto paralar dâhil olmak üzere bazı finansal ürünlerde alınacak pozisyonlara yönelik borçlanma limiti koymuştur (ESMA 2018).

Japonya Politikası

Japonya Merkez Bankası, “Kripto Paralar Hakkında Düşünelim!” başlığı altında kripto paralara ilişkin bazı soru ve cevapların olduğu bir bilgilendirme sayfası hazırlamıştır. Kamuoyunu aydınlatmak maksadıyla oluşturulan sayfada kripto paralara yönelik genel bir tanıtım yapılmış, geleneksel paralardan farkları açıklanmış, herhangi bir Merkez Bankası tarafından desteklenmedikleri vurgulanmıştır. Bu tür araçlara yapılacak yatırımların kâr garanti edemeyeceği ne de değinilmiş ve mevcut durumda kripto varlıkların hedeflenen amaçlardan uzak olduğu ifade edilmiştir. Bununla birlikte, bu teknolojinin yeterince olgunlaşması durumunda, oluşturulacak yeni bir sistemde hayatı kolaylaştırmada önemli değişimlere neden olabileceğinin de göz ardı edilmemesi gerektiği kaydedilmiştir (Bloomberg 2018).
Japonya Merkez Bankası (BoJ) Başkanı Haruhiko Kuroda, kripto paralara ilişkin değerlendirmesinde bu enstrümanların Japon Yeni gibi ulusal paraları tehdit edecek bir durumda olmadıklarını, ödeme ve anlaşma aracı olmaktan ziyade çoğunlukla spekülasyon amacıyla kullanıldıklarını belirtmiştir. Kuroda ayrıca, bu husustaki gelişmelerin takip edildiğini ve halk güvenini ve mevcut ödeme sistemlerini sarsıcı etkilerinin olup olmadığının da izlendiğini kaydetmiştir. Kripto Paraların Ulusal Para Birimi olarak nitelendirilemeyeceklerini ifade eden Başkan
Haruhiko Kuroda, bu paraların değerlemelerinde bir varlığa dayanmadıkları tespitinde bulunmuştur (Reuters 2018).

Soygun

Kuroda, hackerlar tarafından gerçekleştirilen kripto para soygununun ardından Senatodaki bir Komite Toplantısında yaptığı açıklamada ise, sanal para borsalarını işlem güvenliğin sağlanması konusunda uyarmıştır. Kripto Para hizmeti sunan sağlayıcıların güveni tesis etmek için yatırımcıları proaktif olarak riskler hakkında bilgilendirmesi ve etkin güvenlik önlemlerini almaları gerektiğini ifade etmiştir (The Japan Times 2018).
Japonya Maliye Bakanı Taro Aso ise, katıldığı bir konferansta kripto para borsalarının bilişim sistemlerinin güçlendirilmesi gerektiğini belirtmiş ve Finansal Hizmetler Bürosunun yatırımcıları korumak için kripto para ticaretini izlemek zorunda olduğunu ifade etmiştir. Bir taraftan yenilikçiliğin desteklenirken diğer taraftan da kullanıcıların korunmasına ilişkin önemler alınmasının göz ardı edilmemesi gerektiğini vurgulamıştır. Nitekim Finansal Hizmetler Bürosu, soygunun yaşandığı Coincheck dâhil beş şirketten iç kontrollerin iyileştirilmesi ve düzenleyici kuruluşlara bilgi verilmesi hususunda talimat vermiş ve Bitstation ve FSHO isimli kripto para borsalarının faaliyetlerini durdurmuştur (Reuters 2018, The Financial Times 2018).

Türkiye Politikası

Türkiye’de kripto paralara yönelik olarak kurumlar ve yetkililer arasında tam manasıyla bir fikir birliği bulunmamaktadır. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK), 25 Kasım 2013 tarihinde Bitcoin hakkında yaptığı basın açıklamasında aşağıdaki ifadeleri kullanmıştır (BDDK 2013):
Bilindiği üzere, 6493 sayılı “Ödeme ve Menkul Kıymet Mutabakat Sistemleri, Ödeme Hizmetleri ve Elektronik Para Kuruluşları Hakkında Kanun” (Kanun) 27.06.2013 tarih ve 28690 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Kanunun Geçici 1 inci maddesine göre bu Kanunda öngörülen yönetmelikler Kanunun yayımı tarihinden itibaren bir yıl içinde hazırlanarak yürürlüğe konulacaktır. Kanunun Geçici 2 nci maddesine göre ise Kanunun yürürlüğe girdiği tarih itibari ile ödeme hizmetleri sunan ya da elektronik para ihraç eden ve bu Kanun kapsamında ihdas edilen ödeme veya elektronik para kuruluşu kategorisine dâhil edilebilecek olan kuruluşlar Kurumumuzca çıkarılacak ilgili yönetmeliklerin yayımı tarihinden başlayarak bir yıl içinde Kurumumuza başvurarak gerekli izinleri almak ve uygulamalarını bu düzenlemelerde yer alan hükümlere uygun hale getirmek zorundadır.
Herhangi bir resmi ya da özel kuruluş tarafından ihraç edilmeyen ve karşılığı için güvence verilmeyen bir sanal para birimi olarak bilinen Bitcoin, mevcut yapısı ve işleyişi itibarıyla Kanun kapsamında elektronik para olarak değerlendirilmemekte, bu nedenle de söz konusu Kanun çerçevesinde gözetim ve denetimi mümkün görülmemektedir. Diğer taraftan, Bitcoin ve benzeri sanal paralar ile gerçekleştirilen işlemlerde tarafların kimliklerinin bilinmemesi, söz konusu sanal paraların yasadışı faaliyetlerde kullanılması için uygun bir ortam
yaratmaktadır. Ayrıca Bitcoin, piyasa değerinin aşırı oynak olabilmesi, dijital cüzdanların çalınabilmesi, kaybolabilmesi veya sahiplerinin bilgileri dışında usulsüz olarak kullanılabilmesi gibi risklerin yanı sıra yapılan işlemlerin geri döndürülemez olmasından dolayı operasyonel hatalardan ya da kötü niyetli satıcıların suistimalinden kaynaklı risklere de açıktır.

SPK

Diğer taraftan, Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) tarafından 2016 yılında yayınlanan Araştırma Raporu’nda ise, Bitcoin’in haiz olduğu niteliklerden dolayı (belirli bir merkeze bağlı olmama ve şifreleme ile korunma) güvenli bir finansal araç olduğu belirtilmiştir. Raporda ayrıca, yapılan işlemlerde kaldıraç kullanılmadığından dolayı bir balon riskinin olmadığı ve fiyatın piyasada belirlenmesinden dolayı da “Ponzi Düzeni”ne benzetilemeyeceği kaydedilmiştir.
Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek kripto parayla ilgili endişelerini dile getirmiş ve Bitcoin üzerindeki spekülasyonu finans tarihinin gördüğü en büyük balon olarak nitelendirmiştir. Fiyatın birden aşırı derecede yükseldiği gibi sert bir şekilde düşebileceğini de kaydeden Şimşek, bu spekülasyondan uzak durulması konusunda vatandaşları uyarmıştır (Bloomberg 2017). Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) Başkanı Murat Çetinkaya ise, dijital paraların iyi bir şekilde tasarlandığında finansal istikrara olumlu katkı yapabileceğini belirtmiştir. Bununla birlikte, Başkan Çetinkaya kripto paraların Merkez Bankaları için yeni bir risk faktörü olduğuna dikkat çekmiş ve bu araçların parasal aktarım mekanizması, para arzı kontrolü ve fiyat istikrarı açısından problem teşkil edebileceği değerlendirmesinde bulunmuştur.
Çetinkaya, Merkez Bankasının dijital paralara ilişkin gelişmeleri izlediğini, piyasa temsilcileri, politika yapıcılar ve düzenleyici otoriteler ile birlikte bir çalışma grubu oluşturulduğunu açıklamıştır. Diğer Merkez Bankaları ile de koordinasyon halinde olunduğunu kaydeden Merkez Bankası Başkanı, bu varlıkların ödeme sistemlerini hızlandırarak daha etkin hale getirebileceğini ve nakitsiz bir ekonomi için önemli bir adım olduğunu ifade etmiştir (Bloomberg 2017).
Yararlanılan Kaynak
Ahmet Aslan, Kripto Para Olgusu Ve Blockchain Teknolojisi: Ekonomik Aktörlerin Tepkisi, Maliyet Analizi, Var Modeli Ve Granger Nedensellik Testi
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Ahmet Aslan’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Altay Kavimlerinde Kullanılan Hayvan Sembolleri ve Anlamları

Semboller ya da motifler, yazının toplum düzenine hâkim olmadığı dönemlerde, kültürler için bir tür muhafaza, ambar, hafıza vazifesi gören (masal, efsane, destan, hikâye, fıkra, bilmece, türkü, mani, atasözü, deyim vb gibi) estetik dil yaratılarının büyülü yapı taşlarıdır. Bu yapı taşları evrensel olup, tüm kültürlerdeki işlevleri aynıdır. Bu unsurlar, estetik yapılara (efsane, destan, masal, hikâye, fıkra, bilmece, türkü, mani) yoğunluk kazandıran işleviyle evrensel olmakla birlikte, millîdirler. Yani, motiflerin evrensel boyutundan başka bir de kültürel boyutları vardır. Örneğin, at motifi evrensel, “Kırat” motifi Türk destanlarına özgü, akıllı ve kurnaz çocuk motifi evrensel, “Keloğlan” motifi Türk masallarına özgü, cengâver kız motifi evrensel, “Arabüzengi” Türk halk hikâyelerine özgü, kurt motifi evrensel, “Bozkurt” motifi Türk efsaneleri ve destanlarına özgüdür.

Bir motifin, anlatılarında yer aldığı kültür içerisinde neyi simgelediğini çözmek, o kültürün harikalar dünyasına girmek demektir. O kültürü binlerce yıldan beri var eden sırlara ermek demektir. Kısacası motif; “hikâye etmenin en küçük unsurudur” diyerek içerisinden çıkılacak bir olgu değildir.”
Hayvan mücadele sahnelerinin taşıdığı anlamlar çeşitli dini inançlar tarafından da beslenmiştir. Hayvan üslubu sadece Türk mitolojisinin değil aynı zamanda şamanizmin de bir sonucudur. Özgün şaman elbiseleri, hayvan şekillerini taklit eden giysilerden oluşmuştur. J. Baldick; “Animal and Shaman” adlı çalışmasında; Yakut Şamanı örneğinden hareketle, Şamanın toplum adına üstlendiği görevler için şekil değiştirmesinin gerekliliği için şunları söyler: Yakut Şamanı denizlere ya da dağlara seyahat edebilmek için bir ata dönüşür, ve sonra daha ileriye doğru gidebilmek için kuşa dönüşür. Duruma göre hastalıklı bir ruhu kovalamak için ren geyiği olur ve yolculuğun bir safhasında kendini atmacaya dönüştürmelidir.

Şamanizm

Şamanizm, milattan önceki yıllardan bu zamana Türklerin ve çevrelerindeki toplulukların, İç Asya ve Orta Asya’da yaşadıkları bölgelerde uyguladıkları ve şaman ya da kam adı verilen din adamları aracılığıyla gerçekleştirilen bir inanç sistemidir. Aslan, Şamanlarla ilgili olarak onların seçilmiş insanlar olduklarını belirtmiştir. Ünlü din tarihçisi Eliade’nin bahsettiği Buryat efsanesinde şöyle geçer; önceleri mutlu bir şekilde yaşayan insanlar, kötü ruhların hastalık ve ölüm yaymaya başlaması üzerine kötü duruma düşerler.
Bunun üzerine ilahlar ölüm ve hastalıkla savaşması ve insanlara yardım etmesi için, onlara bir şaman göndermeye karar verirler. Ancak şaman olarak gönderilen kartalın dilinden anlamayan insanlar ona güvenmezler. Bunun üzerine kartal ilahlara dönerek, kendisine insanlarla konuşma yeteneğinin verilmesini ya da Buryatlara kendi cinslerinden bir kam gönderilmesini söyler. Böylece ikinci dileği kabul edilen kartal insan şeklinde tekrar dünyaya geri gönderilir. Geri gönderilen kartal bir ağacın altında uykuya daldığı sırada bir kadın görür. Bu kadın ve kartalın beraberliğinden doğan çocuk ilk şaman olarak nitelendirilir Buradan da anlaşılacağı gibi şaman ruhunun simgeleri kartal ve kuş ile ilgilidir. Bu simgecilik Türk mitolojisinde yaygın olarak görülür.

 
Avcı toplumun önderi olan şamanın, çok tecrübeli ve önemli bir avcı olduğu düşünülmektedir. Bu kişinin kurban törenlerinde öncülük yaptığı, toplumun totemi ve atası olan geyiği saygıyla kutsadığı düşünülür. Hayvan sembolizmi, 1300’ler civarında Doğu Türkistan’da oluşan, korunabilmiş en eski geleneksel Türk metni olan Oğuz Kağan Destanı’nda da göze çarpar. Bu destan bize Oğuz Türklerinin kavmine adını veren atanın efsanesini verir, ayrıca başka Türk boylarının isimlerini açıklayan öyküler de sağlar. ‘Oğuz’ adı ‘Genç Boğa’ anlamına gelir ve destanda Oğuz’un kendisi kısmen sığırdan gelir. Ayrıca Ögel, Oğuz’da kurdun, samurun ve ayının olmak üzere başka hayvanların özellikleri de olduğundan bahsetmektedir.

Edebi Eserlerde Hayvan Figürleri

Hayvan figürleri ve hayvan mücadelelerinin tasviri, Karahanlı, Gazneli, Büyük Selçuklu devirlerinde ana tema olmaktan çıkmış fakat simgesel anlamını koruyarak sürmüştür. Örneğin; Firdevsi’nin Şehname’sinin nüshalarında, Kelile ve Dimne yazmalarında, hükümdar avını gösteren minyatürlerin bir köşesinde, Baburname gibi hatıratlarda ayrıca Varka ve Gülşah gibi aşk konusunu işleyen eserlerde bile hayvan mücadele sahnelerinin varlığı göze çarpar. Orta Asya’da gelişen bu hayvan üslubunun uzantıları Anadolu Selçuklu sanatında da yoğun olarak görülmüştür.
M. Rostovtzeff, hayvan üslubunun, insanlığın dekorasyon tarihindeki en eski üslup olduğunu belirtirken, Palaeolitik devir mağara duvarlarındaki resimlerde görülen hayvan figürlerini kastederek bunları başlangıç noktası almaktadır. Özetle hayvan üslubunun doğduğu çevre, Avrupa-Sibirya kuşağı boyunca ilerleyerek Çin’e kadar uzanır. Üslubun, İç Asya’da daha uzun süre devam ederek tarihi çağlara kadar canlılığını korumasının nedeni, kıtasal kış mevsiminin ancak bu bölgede ağırlığını hissettirmesi ayrıca ekolojik şartlar ve toplumsal kültürün Ortaçağ sonlarına kadar bu çevrede devam etmiş olmasıdır.
Şamanın “manyak” diye adlandırılan giysisi, ayin esnasında hangi hayvanın şekline büründüğüne dair bilgi veren önemli bir materyaldir. Çünkü giysi, Şamanın ayin esnasında dönüştüğü hayvanın şekli dikkate alınarak hazırlanır. B. Ögel’in aktardığı gibi, Orta Asya ve Sibirya’da Şaman giysileri, “hayvan ata” dikkate alınarak ‘kuş, geyik ve ayı’ tipinde yapılmaktadır. Türk mitolojik inanç ve düşünce sisteminde, kuşlar farklı işlevlerle karşımıza çıkmaktadır. Türk boylarının yaratılış mitlerinde çeşitli kuşlar yer almaktadır. Örneğin; Yakutların, Yenisey veya Altayların yaratılış mitlerinde kaz, kuğu ve kırlangıç gibi kuşlar yer almaktadır. Şamanların davullarında kaz, kartal gibi kuşlar yer alır. Şamanizm inanışında, ölen kişilerin ruhunun kuş suretine dönüştüğü ruhlarının bir kuş olarak göğe uçtuğu düşünülür.

Çift Başlı Kartal Sembolü

Öney’e göre kartal koruyucu bir güçtür ve asaleti simgeler. Mezar semboliği olarak köklerini Orta Asya inançlarından alır. Ölünün rehberi ve refakatçisidir. Kutsal ağaç üzerinde de şamanın doğmamış ruhunun simgesidir ve aynı zamanda şamanın kendisidir. Çünkü şaman gökle yerin birleştiği ağaç aracılığıyla göğe yükselir. Ayrıca Öney’e göre kartal aydınlık ve Güneş simgesidir.
Çift ya da tek başlı kartal Asya genelinde kozmolojik eserlerde ve görsel sanatlarda yaygın olarak kullanılmış göksel bir simgedir. Altay Dağları ve Sibirya bölgesi göçebelerinin dini inançlarında günümüze kadar gelmiştir. Bir kült nesnesi olarak kartalın ilk defa Asya göçebe toplumlarında ‘kozmik direk’ kavramı ile birlikte kullanılmıştır. Kartal ile ilgili inançlar ve söylemler kozmolojik bir kavram olarak kartalın anavatanının Kuzey Asya olduğu ihtimali öne sürülür. Peker konuyla ilgili şunları belirtir: Turukhansk Yakutları arasında kartal ilk şamanın yaratıcısı olarak Yüce Varlık Ai (Yaratıcı) veya Ai Toyon (Işık Yaratıcısı) adını taşımıştır. Yakutlar kartal ve kutsal ağaçlar, özellikle kayın ağacı arasında ilişki kurmuştur. Şaman rüyasında, tepesinde Dünyanın Efendisi olan kozmik ağaca taşınır. Aynı zamanda kartal önemli bir türeme simgesidir. Özellikle Göktürk ve Uygur devirlerinde kartal ve başka yırtıcı kuşlar hükümdar ya da beylerin timsali, koruyucu ruhun, adaletin simgesi, ayrıca güneşi, gücü ve kudreti ifade ediyordu.

Kurt Figürü

A.İnan’a göre, en eski Türk destanının merkezi unsuru “Başkurt” olmuştur. Bugünkü Şamani Türklerden kurdun kutsi mahiyeti olduğu görülür. Şaman davullarında mutlak kurt resmi bulunur. Tuha (Uranhay) Türklerinin kam dualarında Bozkurt’a aşağıdaki şekilde hitap edilir:
Yukarı Tanrı’dan memurum
Yedi gün (muttasıl) yemek yemez (hayvan)ım
Tanrımın merhametli (bende)si
Bozkurdum, efendim!
Ağız ve burnunu (dili ile) yalamakta olan
Boz kurdum!..
Kafesoğlu ise, Eski Türklerde totemciliğin varlığı ile ilgili görüşlere katılmaz. O, kurdun ata olarak tanınmasının, bu hayvana saygı duyulmasının yeterli delili olmadığını iddia eder. Sosyal ve hukuki yönleri bulunmayan bir teşkilatın inanç sistemi olamayacağını, bu şartların eksikliğinin totemciliğin var olmadığının ortaya koyduğunu dile getirir.

Fotoğraf: Kurt Figürünün Kullanımına Bir Örnek
Eröz, konuyla ilgili olarak canlı örnekler veriyor. O, Kozan Kürtlerinin yeni doğmuş çocuğu kurt gibi güçlü ve uğurlu olsun diye kurt postunun içinden geçirdiklerini dile getiriyor. Dede Korkut da, “Kurt yüzü görmek mübarektir” diyordu. Bütün Türk devletlerinde kurt bir semboldü, kurt başlı bayraklar kullanırlardı. Ergenekon Destanı, Oğuz Destanı’da kurt yol gösterici, kurtarıcı, uğurlu, kutlu bir hayvandı. Kurt, Türklerin eski bir totemi idi. Eröz, Kozan Kürtlerinin yeni doğan çocuklarını kurt postundan geçirmelerini bu gözle değerlendirmenin gerektiğini belirtir. Ayrıca hem Orta Asya’da hem de Kozan Kürtlerin delahusaya musallat olan kadının yatağının altına kurt postundan bir parça koyulduğunu, bu parçanın da ana ve yavruyu albastıya karşı koruduğuna inanıldığını ifade eder.
Türklerde bazı hayvanlar kutsal ya da uğursuz sayıldıkları için, totemik iz taşıyan unsurlar olarak değerlendirilmektedir. Mehmet Eröz, özellikle kurt, koç, at, kartal gibi hayvanların bu şekilde totemik iz taşıdığını öne sürmektedir. Alevîlerin tavşan eti yememeleri ve onu uğursuz saymalarının da totemizme örnek olabileceği söylenebilir. Tavşandan başka, Anadolu’da akrep ve köpek gibi hayvanları da uğursuz olduklarına inanıldığının bir ifadesi olarak kendi isminin dışında bir isimle anılması anlayışı mevcuttur.

Aslan

Türklerde aslan figürü Budizm’le birlikte görülmeye başlamıştır. Pazırık kurganlarından çıkarılan taşların üzerinde aslan resimlerinin bulunması, bu hayvanın Türklerde çok önceden bilindiğini göstermektedir. Eberhard’ın Çin kaynaklarından aktardığı bilgilere göre aslanın Çinliler tarafından bilindiğini, aslan oyunu adı verilen bir oyunun oynandığını ve vergi olarak insanlardan canlı aslan alındığını söylemiştir. “Deve ve aslan oyunlarının raks olması muhtemeldir. Aslan raksına bugün bile şimalî Çin’de rastlanmaktadır.” Aslanın zafer kazanan, iyilik getiren ve aydınlık veren bir hayvan olarak kabul görmesi; savaşlarda kuvveti, zaferi ve iyiliği simgelemiştir.
Türklerde uzun saçın yaygın olması aslanın yelesinin yiğitlik ve kudret simgesi olmasıyla ilişkilidir. Aslan tanrısal bir hayvan olarak Batı Türk Dünyası’nda karşımıza çıkmaktadır. Bu durum Karahanlılarda belirgin bir şekilde görülmektedir. Uygur ve Oğuz bölgelerinde aslan adını taşıyan çok fazla kişi bulunması aslanın çok önceden bilindiğinin kanıtı olmuştur. Aslan Türk Dünyası’nın belirli bölgelerinde kurdun yerini almıştır. Türker’in İslam’ı tanımasından sonra da anlamını yitirmemiştir Budizm’de aslan, tanrı sembolü ve hükümdarın oturduğu tahtı simgelemiştir.

At

At eski Türk Dünyası’nda özellikle insanın ayrılmaz dostu ve savaştaki faydaları ile de kuvvet ve kudret sembolü olmuştur. At sürüleri ise zenginliğin ifadesi olarak görülmüştür. At ile gök arasında bir bağlantı olduğu kesin olmakla birlikte bu inancın Türklerde var olması muhtemeldir. Öyle ki Türk mitolojisinde atın, Tanrı’yı gördüğünden bahsedilmiştir. Yakutların bir efsanesinde anlatılana göre at tanrı tarafından kahramanlara hizmet için gönderilmiştir. Yine bir yakut efsanesinde, şeytan davulunu ters çevirerek üzerine oturmuş, değneğiyle üç delik açmıştır ve davul üç bacaklı bir kısrağa dönüşerek sahibini doğuya götürmüştür. Ayrıca Buryat efsanelerinde ölen şamanları yeni yurtlara taşıyan atlardan söz edilmiştir.

Gök ve At

Atlar kahramanları savaşlarda koruyarak onlara yoldaşlık etmiştir. Yenilmeyen, yorulmayan ve insan gibi konuşan bir hayvan olmuştur. Şamanlarda ölüm hayvanı ve ruh taşıyıcı olmuştur. Şamana göğe çıkma olanağı sağladığı için çoğu kere kanatlı olarak düşünülmüştür. Türkler sonbaharda çayır ve hububatların koruyucusu olan tanrılara at kurban etmişlerdir. Her hayvan Gök için kurban edilmiştir, fakat at kurban etmenin özel bir anlamı olmuştur.
Şamanlarda at kılını yakmak, şamanı öteki dünyaya götürecek hayvanı çağırmaktadır.
Sieroszewskf’in tespitinde şamanın göğe çıkması için hazırladığı düzenekte beyaz at yelesinden yapılmış çelenklerin ağaçlara asıldığı anlatılmaktadır. Yine bu düzenekle ilgili olarak bazı Türk toplulukları tanrılara adaklarını dünyanın eksenini teşkil eden ve Demirkazık denen Kutup yıldızına ulaşan kazığa bağladıkları da söylenmektedir. Çoban yıldızını eril sayıp at sürüsüne sahip olduğu ve bu yıldızın atların koruyucusu olduğuna inanılmıştır. İslamiyet’ten sonra kendisine yeni özellikler eklenen at, Türkler için önemini her zaman koruyan bir hayvan olmuştur. Ayrıca at, uzun ömür, mutluluk, refah, doğruluk, şöhret, iyilik ve soyun devamlılığının sembolü olmuştur. Ayrıca Kazak ve Kırgızların aş-yog törenlerinde halen at kurban edilmektedir.
Şaman davulunun üzerinde tasvir edilen at resmi uzun mesafeyi almaya yardımcı olmayı temsil eder. Şamanizm de davulun ruhlar alemine giden Şamana eşlik ettiğine inanılır. Bu anlamda davul “Şamanın atı” diye de isimlendirilir. Tam ve tipik anlamıyla ruh göçürücü ol an at, şaman tarafından çeşitli bağlamlarda esrimeye, yani mistik yolculuğu mümkün kılan “kendinden-çıkışa”, ulaşmak için kullanılır…. “at” şamanın havada uçmasını, Göğe çıkmasını da sağlar…. At öleni öbür dünyaya taşır; “düzey atlamayı”, yani bu dünyadan başka dünyalara geçişi gerçekleştirir ve bu yüzden, aynı zamanda erkekliğe giriş anlamı taşıyan bazı katılma/sırra- erme törenlerinde de birinci planda rol oynar. At kılı yakmak şamanı öbür dünyaya götürecek olan sihirli hayvanı çağırmak demektir.

Ayı

Türk mitolojisinde önemli bir yeri olmasına rağmen bir kartal, at ya da kurt kadar önemli olmamıştır. Bunula birlikte Türk destanlarında ayı, aptal bir hayvan olarak bilinmiştir. Ayı orman tanrısı ya da orman ruhunun simgesi olmuştur. Başkurtlar onu ata saymıştır. Erken devirlerde kurdun adının tabu olması gibi ayı adının da zikredilmesi yasaklanmıştır. Ayı tipi elbiseler şamanlar tarafından kullanılmış, onun farklı kısımlarından alınan kemiklerde şaman elbiselerine dikilmek suretiyle şamanın göğe seyahatinde yardımcı ruh olarak işlev gördüğüne inanılmıştır. Çinliler için güç ve cesaretin sembolü olmuştur.

Balık

Balık, Türk kozmolojisinde gök gürültüsü unsurunun hayvan biçimli sembolüdür. Özellikle göl ve nehir kıyılarında yaşayan Türk topluluklarında bereket, refah ve bolluk simgesi olarak görülmüş, evlilikte de mutluluk ve üremenin simgesi olmuştur. Fakat Türklerin balık ve balıkçılığa ilgileri az olmuştur. Balıkçı Türkler Asya’nın kuzeyinde soğuk bölgelerde yaşamışlar, çünkü başka geçim kaynağı bulamamışlardır. Ayrıca Uygurlarda balık öldürmek ve balıkçılıkla uğraşmak günah kabul edilmiştir. Bir efsanede; Fuyü kralı, ırmak hâkiminin kızı ile evlenir. Bu evlilikten ırmak hâkimin kızı gebe kalır ve bir yumurta doğurur. Yumurtayı atarlar ve bunu kuşlar himaye eder. Bu yumurtadan bir oğlan çıkar. Oğlan iyi at yetiştirir ve mecburi bu işi yapmak zorunda kalır. Bir gün kaçmaya karar verir. Güneş ve ırmak hâkimlerinin oğlu olduğu için balıklar bu oğlan için sırtından köprü kurarlar. İşte Fu-yü’lerin büyük atalarının bu soydan geldiği söylenir.

Boğa

Boğa genellikle yer unsuru içinde değerlendirilmekle beraber bazı anlamlarıyla gökle de ilişkilendirilmiştir. Eski Türklerde boğa kahramanlık arması ve simgesi olmuştur. Bu nedenle hükümdarlık simgesi ya da arması sayılmıştır. Tonyukuk yazıtında hükümdarın yağlı semiz bir boğayla karşılaşması bu konuyu desteklemektedir. Noyun Ula’daki Hunlara ait mezarlarda aslana benzeyen boğa kabartmaları görülmüştür.

Geyik

Geyik, Türklerde kurttan sonraki en önemli hayvandır. Öyle ki Türklerde bir dönem geyik öldürmenin cezası ölüm olmuştur. Nazmiye Togan makalesinde; “Türk hanları yaz aylarını bin pınar denilen serin yerde geçirirler. Burada pek çok geyik vardır, birçoğunun boynuna çıngıraklar ve bilezikler takılmıştır. Onlar insanlara alışkındır ve hiç korkmazlar ve kaçmazlar. Han bunları çok sever ve onların öldürülmesini ölüm cezası ile yasak etmiştir.” demiştir.
Türk mitolojisinin, en eski simgelerinden birisidir. Diğer hayvanlarla ortak özellikler gösterir. Şaman törenlerinde suretine girilen hayvan-ata ya da ruhlardan birisi olmuştur. Bu nedenle şaman elbisesi ya da davulu üzerinde temsili olarak ya da ona ait bir parçayla görülebilir. Türklerde dona girmek deyimi kullanılmıştır. Geyik donuna girmek yani geyik olmak anlamına gelen bu tabir menkıbe, masal ve efsanelerinde karşımıza çıkmaktadır. Mevcut menkıbelerde don değiştirme örnekleri çokça karşımıza çıkmaktadır. Bunlardan çoğunluğu geyik ve kuş şekline girme biçiminde olmuştur.
Geyiğin adı olan kiyik sözcüğü, genel olarak av hayvanlarını nitelendirmek içinde kullanılmıştır. Bu durum ise, bu hayvanın oynadığı rol konusunda belirsizliğe yol açmıştır. Arkeologlar, bir kurban hayvanı olarak geyiğin atın önceli olabileceğini belirtmişlerdir. Geyiğe yüklenen birçok anlam İslamiyet’ten sonra da sürmüştür. Bolluk ve bereketin sembolü olmuştur. Kimi zaman yol gösterici kimi zaman mübarek bir binek hayvanı kabul edilmiştir.
Türklerin hayatında av hayvanı olarak geyik önemli bir yer teşkil etmektedir ve geyik avlamak, geyik avına çıkmak bir geçim kaynağıdır. Diğer yandan geyiğin kutsallığının Şamanizm inançlarından kaynaklandığı hakkında görüşler de mevcuttur. Şamanlar da geyik donuna girmekte, geyikler şamanların kutsal ruhu olmaktadır. Ayrıca şamanların giysileri ve kullandıkları aletlerde geyiğe dair unsurlar bulunmaktadır.

Türklerin hayatında av hayvanı olarak geyik önemli bir yer teşkil etmektedir ve geyik avlamak, geyik avına çıkmak bir geçim kaynağıdır. Diğer yandan geyiğin kutsallığının Şamanizm inançlarından kaynaklandığı hakkında görüşler de mevcuttur. Şamanlar da geyik donuna girmekte, geyikler şamanların kutsal ruhu olmaktadır. Ayrıca şamanların giysileri ve kullandıkları aletlerde geyiğe dair unsurlar bulunmaktadır.

Horoz ve Tavuk

Pazırık kurganlarından çıkarılan horoz ve tavuk figürleri, deriden kesilmiş ya da lahitler üzerine oyulmuş bir şekilde karşımıza çıkmaktadır. Türklerde horozla ilgili inançlarda Şamanizm’in etkisi bulunmaktadır. Büyük olasılıkla kötü ruhları kovan, koruyucu bir simge olmuştur. Özellikle horoz günün aydınlanışını haber vermesiyle bu anlamı ifade etmiştir. Tavuk ayrıca Oğuz Kağan Destanı’nda da geçmektedir:
“Otağın sağına kırk kulaç uzunluğunda bir sırık diktirdi. Tepesine bir altın tavuk, tavuğun ayağına beyaz bir koyun bağlattı. Sol tarafına da kırk kulaç uzunluğunda bir sırık diktirdi. Tepesine bir gümüş tavuk, tavuğun ayağına bir siyah koyun bağlattı. Sağ tarafta Bozoklar, sol tarafta Üçoklar oturuyordu.” Genel olarak altın tavuk hükümdar ailesinin, gümüş tavuk ise soylu kişilerin simgesi olmuştur. Horoz ve tavuk Türk kozmolojisinde barış unsurunun hayvan biçimli simgesi ve ayrıca Oniki Hayvanlı Türk Takvimi’nin de yıl simgelerinden birisi olmuştur.

Kartal

Eski Türklerde kartal önemli bir yere sahiptir ve Türklerin milli simgelerinden birisi olmuştur. Birçok Türk devletinde ve boylarında kartal figürüne rastlamak mümkündür. Hâkimiyeti, gücü ve kudreti ifade etmiştir. Şamanist uygulamalarda çok yaygın olarak karşımıza çıkmaktadır. Hayvan-ata ya da yardımcı ruhlardan birini temsilen zaman zaman şaman elbisesi üzerinde yer alan kartal, önemli bir türeme simgesi de olmuştur.

Buryatların bir anlatısına göre: “Başlangıçta sadece batıda tanrılar ve doğuda kötü ruhlar varmış. Tanrılar insanı yaratmışlar ve insan, kötü ruhlar yeryüzüne hastalık ve ölüm saçıncaya dek mutlu yaşamış. Tanrılar hastalık ve ölümle savaşmak üzere insanlara bir şaman armağan etmeye karar vermişler ve kartalı göndermişler. Ama insanlar onun dilini anlamamışlar, zaten alt tarafı bir kuş diye güvenememişlerde. Kartal geri dönüp tanrılardan kendisine konuşma yetisi vermelerini ya da insanlara bir Buryat şaman göndermelerini istemiş. Tanrılarsa kartalı, yeryüzünde rastlayacağı ilk kişiye şamanlık yetisi vermesini buyurarak, tekrar dünyaya göndermişler. Kartal yere inince bir ağaç dibinde uyuyan bir kadın görüp onunla çiftleşmiş. Bir süre sonra kadın bir oğlan doğurmuş ve bu çocuk ilk şaman olmuş.” Özellikle Göktürk ve Uygur devirlerinde kartal ve diğer yırtıcı kuşlar hükümdar ya da beylerin, koruyucu ruhun ve adaletin simgesi olmuş güneşi, güç ve kudreti ifade etmiştir.

Keçi, Koç ve Koyun

Taoizm’de ölümsüzlüğü temsil eden keçinin, Budizm’de tanrılarla ilgili olduğu düşünülmüştür. Dağ keçisi şekli hanedan arması olarak da kullanılmıştır. Bunu en güzel örneğini Kültigin Yazıtı’nın doğu yüzündeki dağ keçisi şeklindeki amblem ifade etmektedir. Eski Türklerde dağ keçisi sıgun sözcüğüyle ifade edilmiştir. Keçi yer tanrısının hayvanı sayılmıştır. Özellikle matem törenlerinde kurban edilmiştir. Keçi kalıntıları ve motiflerine birçok yerde rast gelinmiştir. Prof. Anderson, Ordos’ta keçi resimlerinin bulunduğundan bahsetmiştir. Ayrıca Namazgâh-Tepe’de keçiye ait kemikler de bulunmuştur.
Koç eski Türklerde Gök Tanrı’ya sunulan kurbanlardandır. Çin kaynaklarına göre Tabgaçlar Gök Tanrı ayininde koç kurban etmişlerdir. Koç daha çok gökle ilgili sayılmış ve ongun olarak kullanılmıştır. Güç ve kuvvet simgesi olmuştur. Koç Moğollar arasında verimliliği, bereketi simgelemiştir. Koçun gökten geldiğine inanılmış ki bu durumun İslam kaynaklı olduğu muhtemeldir. Uygurlarda koç, cehennemdeki varlıklar arasında sayılmaktadır.
Koyun da koç gibi Gök Tanrı’ya sunulan kurbanlar arasında olmuştur. Günümüz Şamanist topluluklarından Beltirler, gök için düzenledikleri törenlerde beyaz koyun kurban etmişlerdir (Çoruhlu, 1999:150). Kazak ve Kırgızlarda koyunların karnında bulunan bir taşın yağmur yağdırdığı inancı vardır (İnan, 2000:2). Koyun günümüzde de en çok kurban edilen hayvanlardan biridir.

Köpek

Köpek Türklerde kurt kadar yer kaplamasına rağmen daha önemsiz bir rol üstlenmiştir. Bakıldığı zaman güçlü şamanlar ayinlerinde kartal gibi güçlü ve asil hayvanların biçimine girerken, zayıf şamanlar köpek şekline girmişlerdir. Bu hayvan Türk topluluklarının cenaze töreninde kurban edilmiştir. Türk Kozmolojisi’nde ölüme işaret eden örneklerdendir. Eberhard eserinde Vu-Huanlar’ın ölülerine köpek kurban ettikleri ve köpeklerin ruhlara eşlik ettiğini söylemiştir. Batılı tarihçiler, Türklerin bir köpekle asıl yurtlarından göç ettiğini iddia etmişlerse de bunu kurtla karıştırdıkları görülmektedir.

Yılan

Yılan ejderha ile akrabadır. Oniki Hayvanlı Türk Takvimi’nde yer alan hayvanlardan birisidir. Yılan genellikle karayılan adıyla anılmış ve Şamanizm’de yeraltı ilahını simgelemiştir. Türk mitolojisinde ak Gök Tanrı’yı, kara ise yeraltı tanrısını temsil ettiğinden yılan yeraltı hayvanı olarak kabul görmüştür. Uzun süre dış kültürlerden uzak kalan Kuzey Türkleri ve Altaylar, Çin ejderhası yerine efsanevi büyük yılanlarını koymuşlardır. Yılan şeytani varlıklar arasında yer almıştır. Padişah olan yılanın yanı sıra hazinelerin koruyuculuğunu yapan yılanlara da rastlanılmıştır.
Altay efsanesinde anlatılanlara göre yeraltı dünyasının padişahı Erlik, Bekçi Yılan’ın ağzına girip yasak meyveyi yemiştir. Buna ceza olarak Ülgen, yılana “şimdi sen şeytan oldun. Kişiler sana düşman olsun, vursun öldürsün” demiştir. İbn Fadlan, Bulgarların yılanları kutsadığını ve öldürmediğini, aynı zamanda yılanlarında onlara dokunmadığını söylemiştir. Gerdizi ise yılanın Başkırların oniki tanrısından birisi olduğundan bahsetmiştir. Osmanlı kaynaklarında evren büyük bir yılan olarak tanımlanmıştır. Orta Asya Türk inanışlarında yeraltı güçlerinin ve kötülüğün sembolü olan yılan, Anadolu toplumunda da benzer sembollerle yer almaktadır. Şahmeran Anadolu’da çok değişik biçimlerde anlatılan bir yılan efsanesidir.
Yılan, Türk Şamanizm’inde yeraltı Tanrısı Erlik ile ilişkili bir simgedir. Yılandan genellikle karayılan olarak söz edilmesinin nedenlerinden birisi yine Erlik’le ilişkiliydi. Zira Türk mitolojisinde ak ya da gök renk Gök Tanrı’yı kara renk ise yeri ve Yeraltı Tanrısı Erlik’i sembolize etmekteydi. Erlik bazı Şaman dualarında karayılandan bir kamçıya sahip olarak tanıtılmaktadır. Öte yandan bazı Şamanlar yılan biçimine girerler. Tören esnasında onun hareketlerini taklit ederler. Bu nedenle Şaman elbiselerinde yılana işaret eden nesnelerde yer alır. Altay Şaman elbiselerinde bazen yılanın başı ve çatallı kuyruğu belirgin bir şekilde gösterilmiştir. Yuka adı verilen çatal kuyruklu, dört ayaklı yılan, yeraltı canavarını temsil eder. Şamanın külahının ön kısmında da birkaç sıra yılanbaşı yer alır. Ayrıca Şaman davulunun derisi içinde diğer tasvirlerle birlikte yeraltı denizinde yaşadığı varsayılan bir yılan resmi bulunmaktadır.

Tilki

Tilki eski çağlardan beri ata simgesidir. Türklerde hilekâr bir hayvan olarak tanınmıştır. Bununla ilgili olarak Eski Uygurca bir metinde “Yalancı düşünceli tilki şeytanı ayrı götürüp” örneği bulunmaktadır. Tilki kahramanların koruyucu ruhlarından sayılmıştır. Koruyucu ruh öldüğünde, kahramanın da öldüğüne inanılmıştır. Şaman başlığında tilkinin postu da yer almıştır. Bu durum Şamanist törenlerde tilkinin de yer aldığını göstermektedir. İslamiyet’ten sonra da Türklerde korkaklık ve kurnazlığı ile bilinmiştir.

Kuş

Kuş sembolleri Şaman ritüellerinde, formunun kullanıldığı ve şekline büründüğü hayvanlar arasında yer almaktadır. Kartal, baykuş, kaz, karga, kuğu biçiminde tasavvur edilen bu yardımcı kuşlar, gökyüzü seyahati esnasında şamana yardımcı olurlar. Bu ruhlar Şamana gökyüzüne çıkışta kılavuzluk gösterirler. Şaman bazen onların formunu alır, bazen de onları binek olarak kullanır. Diğer taraftan, bu hayvanlar aracılığıyla yeraltına da inebilir. Aynı şekilde Altay yaratılış destanında Tanrı Ülgen kuş formunda temsil edilmektedir. Ayrıca, bir Yakut yaratılış söylencesinde, suyun altından toprağı çıkarmak üzere kırmızı boyunlu balıkçıl ile bir yaban ördeği görevlendirilir.
Ejder Genelde aslan penceli, kuyruğu yılanı anımsatan kanatlı bir hayvan olarak olarak stilize edilen ve büyük bir yılan olarak kabul edilen ejder, hazinelerin ve gizli şeylerin bekçisidir. Ejder hava ve suların hakimidir. Ejder ile Zümrütü Anka’nın kavgası bereketli yağmurlar getirir.

Kaplumbağa

Türk mitolojisnde kaplumbağa eski Çin ve Hint tasavvurlarıyla ilişkilendirilmesi sonucunda gelişmiştir. Kaplumbağanın kubbe şeklini andıran sırtı gök , alt kısmıysa yer unsurlarını işaret etmektedir. II.Köktürk ve Uygur yazıtlarının bir kısmı kaplumbağa üzerine yerleştirilmiştir. Çin kültürünün etkisiyle kullanılımının amacı kaplumbağanın uzun ömrü ifade edişidir.
Anadolu’da akrep, kaplumbağa ve yılanın toprakla ilişkisinden ötürü ve kötülük unsuru hayvanlar olarak nitelendirildiklerinden yağmur yağdı ramadıklarına inanılır ve bu hayvanlar yağmur dualarında yağmurun yağması için yakılırlar.
Yararlanılan Kaynaklar
Yasemin Oğuz Güner, Şaman Giysi Unsurları Üzerlerinde Kullanılan Semboller
Oktay Aslanapa, Türk Sanatı
Yaşar Çoruhlu, Türk Mitolojisinin Anahatları
John Campbell, İlkel Mitoloji Tanrının Maskeleri
Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi
Gönül Öney, Anadolu Selçuk Mimarisinde Avcı Kuşlar, Tek ve Çift Başlı Kartal
Jean Paul Roux, Türklerin ve Moğolların Eski Dini
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Yasemin Oğuz Güner’e aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Yazının Tarihsel Süreci

İnsanlar, yeryüzünde görülmeye başladıkları anda “ toplum ” biçimi kazanmaya yönelmişlerdir. Önceleri ikili, sonraları da artarak bugünkü sosyal yaşamın ilk örneklerini oluşturmuşlardır. Birlikte yaşayan insanlar yine birlikte hareket etmeye başlamışlardır ve böylece insanlar arası “ etkileşim ” ortaya çıkmıştır. Bu etkileşim belki de her şeyden önce bireyler arası ilişkiyi ve anlaşmayı zorunlu kılmıştır. Doğanın güçlüklerine karşı koymak, ilkel insanı birleştirip bir güç oluşturmaya zorlamıştır. Bu zorunluluk ta “ anlaşabilme ” kavramının esprisi ile inceden inceye bağlıdır. İlkel insanın kendi iç güdülerinin oluşturduğu bir iç dünyası ile topluluğun oluşturduğu bir toplum
dünyası vardır. Fikirlerinin açıklanışı ve bildirilmesi söz konusudur.
Antropoloji, insan topluluklarının başından geçen olayların tarihlenmesindeki bilgiyi kesinleştirerek bizi 12 000 yıl öncesine götürür. Bu dönemlerde bulunan eski mezarlar bize ışık tutmaktadır.1 Alfabenin icadından çok önceleri Paleolitik ( Yontma Taş Devri ) çağda ilkel insanların bazı yapıtlarına rastlanmaktadır. Bunlar herkes tarafından bilinen Mağara resimleridir. Ancak, mağara resimlerinin tarihi konusunda kesin bilgiler bulunmamaktadır. Prehistorik Çağ olarak adlandırılan “ Tarih Öncesi Çağ ” tüm uygarlık Tarihinin çok büyük bir kısmını kapsamaktadır. İlk insan ( Homo Faber ) 500 000 yıl önce erken Paleolitik çağda; ondan daha gelişmiş ve bugünkü insan soyunun atası olan “ Homo Sapiens ” ise 50 000 yıl önce Geç Paleolitik Çağda ortaya çıkmıştır. Bilinen tarih çağı ise ancak 5 000 yıl önceleri Yakın Doğudan başlamıştır.2 Bugünkü bilinen insanın ilk tarih sahnesine çıkışınının 40 000 yıl öncelerinden daha fazla olmadığını görüyoruz.

Mağara Resimleri

Tarihin bu karanlık dönemlerinde ilk olarak karşımıza gizem dolu mağara resimleri çıkmaktadır. Tarih öncesi Mitos’ların sihir ve sihirbazlığın her türü bu ilginç resimlerde belirmektedir. İlk duvar resimleri ve gravürler XIX. yüzyılda İspanya’daki Altamira Mağarasında keşfedilmiştir. Bizon, mamut ve ren geyiği resimlerinden oluşan bu çizimlerin Paleolitik Çağa ait oldukları anlaşılmıştır. Daha sonraları mağara resimleri Fransa ve Afrika’da bulunmuştur.
Bu mağara resimleri insanlığın günümüze ulaşabilmiş ilk yapıtlarıdır. Bu yapıtlar, resimler ve yazılar kuşkusuz bugün anladığımız yazı değildir. O dönemlerde insanlar düşüncelerini, yapmak istediklerini, başkalarına olan
duygularını ancak çizerek gerçekleştire biliyorlardı. Örneğin; avlamak istediği bizonu çiziyor ve kafes içerisinde resmederek bir bakıma büyü ve tılsım yapıyor, bir bakıma da duygu ve düşüncelerini başkalarına aktarıyordu.
Tarih yazılarını hızlıca atlayıp binlerce yıl önce mağara duvar resimlerinden gelişmiş başka görüntülerle karşılaşırız. Mağara insanları resimleri çok amaçla çiziyorlardı fakat insanlar topluluk kurup kümeleştikçe zorunlu olarak salt anlaşmak ve iletişim için çizmeye başladılar. Resimleri artık ‘Yazı’ için çiziyorlardı ve böylece başlı başına bir yazı olgusu belirlenmiş oluyordu.

İdeogramlar ( Logogramlar )

Kısaca düşünce yazısı denilmektedir. İdeogram karvamı ile açıklanmak istenen temel olgu, fikirlerin ifade edilmesindeki semboller olma niteliğini göstermesidir. Günümüz temelinde bir logoya baktığımızda logonun bize ne düşündürdüğünü, logonun arkasındaki fikri merak ederiz. Bu yüzden İdeogramların diğer bir adı da logogramlardır ve ‘ Logografik ’ yazı olarak da tanımlanabilir. Yaklaşık 50 000 yıl önce Cro-Magnon insanlarının hayvanları avlamak gibi başlarından geçen olaylardan bazılarını mağaralara resmettikleri bilinmektedir. İyi bir çizim kabiliyetiniz varsa, çizdiğiniz resimler ile bir hadisenin tamamını anlatmak zor değildir. Örneğin; bir kabilede kullanılan totem işaretinde yüzü koyun yatmış adam gözleri açıksa yaralanmış, kapalı ise ölmüş yorumu yapılabilir. Bu örnekten yola çıkarak resimlerin fikir iletişimi için bir yol olduğu görülmektedir. Örneğin; Kadını ifade etmek için çizgili üçgen kullanılır. Bu üçgene dağları simgeleyen işaretlerin eklenmesi yapıldığında, dağların diğer tarafından gelen dişi kölelerin belirtilmiş olduğu ifade edilebilmektedir.
İlk mısır Hiyeroglifleri ve Çin yazı karakterleri İdeogramlara örnek olarak verilebilir. İnsanların dilinden veya dillerinden tamamen bağımsızdır. Bu nedenden kaynaklı olarak İdeogramlar, yazı niteliği taşımamaktadır. Çünkü yazı olgusu her daim, temsil edilmesi gerekliliğini arz eden bir anlam niteliği göstermektedir. Ayrıca Sümerlerin icat ettiği ilk çivi yazıları İdeogram olarak da kabul edilebilir.

Piktogramlar

Kısaca resim yazısı denilmektedir. Bu bağlamda Piktogram eşyanın, objenin, yerin, işleyişin ya da kavramın resmedilmesini belirten semboller olarak açıklayabiliriz. İdeogramlar ise, bir fikrin sembolü olan şekiller kapsamında kelimenin sembolü haline gelmişlerdir. Piktografik sistemler içerisinde İdeogramları saklama eğilimlerini çeşitli uygarlıklarda görebiliriz. Örnek olarak Mısır Hiyerogliflerinde nehir kelimesini inceleyecek olursak; su anlamına gelen “ Nu ” kelimesi için su dalgası şeklinde ideogram kullanılmıştır, nehir anlamına gelen “ İteru ” kelimesini yazarken kullanılan Piktogramlara “ Nu ” kelimesini temsil eden İdeogram eklenmiştir.

Fonogramlar

Ses dizimlerini yada sesi temsil eden yazılı sembol, karakter, harf veya işaretlerin bütünü ayrı isimlendirilir. Diğer alfabetik dillerde kullanılan her harf Fonogram olarak belirtilmektedir. Çoğu zaman kendi başına ifade ettikleri bir
konsept yoktur, kavramları ifade edebilmeleri için çıkarttıkları ses birimlerini belirler ve genel olarak diğer Fonogramlarla beraber anlamlı bir bütün oluşturarak oluşmaktadırlar. Uygarlıkların Fonogramlara başlangıcı hece yazısı ile oluşmuştur ve alfabe bu gelişimler ile devamlılığını sürdürmüştür.4

Ebced

Bu yazı sistemine sessiz alfabe adı da verilmektedir. Ebced alfabesi bu temelde, Arap alfabesinde yer alan ve eski sıralanışı ile beraber ( Elif, Ba, Cim, Dal ) haflerin okunması ( E-B-CED ) şeklinde oluşturulan sözcük olma özelliği taşımaktadır. Ebced yazı sistemi sessiz harfleri ya da sessiz harfle birleşen harfleri temsil eder. Sesli harfleri yazmak için sessiz harflerle birlikte diakritikler ( özel fonetik işaretler ) kullanılır. Günümüz Ebced yazı
sistemlerine, Arap Alfabesi ve İbrani Alfabesi örnek gösterilmektedir.

Abugida

Bu yazı sistemi heceli alfabe olarak tanımlanmaktadır. Abugida bu bağlamda, Ge’ez alfebesi olarak isimlendirilen yazı sistemi, kuzey ve orta Etiyopya’nın milli resmi dili olan Amharca’yı yazmak için kullanılmıştır. Diğer yandan, yine var olan bu yazı sisteminde ilk dört harfin okunması şeklinde olan, ‘ a- bu- gi- da ’ harflerinden almış olmasıdır. Abugida kavramının kullanılması ilk olarak, Peter T. Daniels aracılığıyla kendisine ait olan ( 1990’larda ) yazı sistemlerine bağlı tipolojisinde meydana gelmiştir. Bu yazı sistemi sesli ve sessiz harflerden oluşmaktadır. Var olan sistem içerisinde, birbirinin devamı niteliği taşıyan her sessiz – sesli çifti, yalnızca bir birimi ifade etme şeklinde yazılmaktadır ve bu birim heceyi oluşturmaktadır. Bu bağlamda her birimin, sessiz bir harfi temel alması söz konusudur, sesli harf olgusu ise ikincil ve ayrı bir önem taşımaktadır. Bu yazı sisteminde iki yada daha fazla
sesli harfin oluşturduğu birimlerde bulunur. Abugida yazı sistemi soldan sağa doğru yazılır ve okunur.

Syllabary

Sesleri bütün özellikleri ve ayrıntılarıyla gösteren yazı sisteminde hecelerin karşılığı olan sembollerden oluşan yazı sistemi olarak adlandırılır. Bu sistem ve Abugida alfabesi arasında farklılıklar bulunmaktadır. Bunlardan en
önemli farklılık sesli yada sessiz sesi paylaşan hece birimindeki karakterler arasında sistematik benzerliğin olmamasıdır. Örneğin; ka – ki – ku – ke – ko, Japon Hiragana yazısındaki karakterlerin ortak ‘ K ’ sesini işaret eden bir benzerliğe sahip olmaması gibi. Syllabary yazı sistemi sağdan sola, soldan sağa veya yukarıdan aşağıya yazılıp okunabilir. Japonların kullanmış olduğu Katakana ve Hiragana, Kızıkderili kabilesin de Çerokilerin kullanmış olduğu ‘Çeroki’ yazıları Syllbary’ a örnek olarak gösterilmektedir.


Yararlanılan Kaynaklar
Emirhan Yıldırım, Alfabenin Gelişim Süreci
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Emirhan Yıldırım’a aittir.

İslam Tarihinde Coğrafya Biliminin Gelişimi Ve Önemli İsimler

İslam tarihinde devlet oluşumuyla birlikte, fetih faaliyetleri başlamış ve kısa sürede de sınırlar genişlemiştir. Şam, İskenderiyye, Horasan gibi önemli şehirlerin fethedilmesi ve bu bölgelerdeki insanlarla etkileşim sonucunda Müslümanların bilimsel faaliyetleri hızlanmaya başlamıştır. Yeni kültürlerle karşılaşılan ilk dönemlerden itibaren tercüme faaliyetlerine önem verilmesi bilimsel gelişime büyük katkı sağlamıştır. Bunun yanında Müslümanlar arasında yaşanan siyasi gelişmeler sonucu ortaya çıkan büyük günah meselesi, iman amel ayrımı gibi itikâdî tartışmalar, hızlı bir biçimde ilmi eserlerin yazılmasına ve ilmi literatürün oluşmasına neden olmuştur. Hicri üçüncü yüzyıldan itibaren özgünlüğün artması ve Halife Me’mun’un (198-218/813-833) tercüme ve bilimsel faaliyetlere verdiği destekle birlikte gelişmeler hız kazanmıştır. Bu gelişim sürecinde bilim dallarının tedrici bir biçimde müstakil olarak ortaya çıkmaya başladığı görülmektedir. Coğrafya literatürünün oluşumu da bu süreçte meydana gelmiştir. Öncelikle, bu literatürün, özellikle de konumuz itibariyle beşeri coğrafya eserlerinin örnekleri olan klasik coğrafya eserlerinin oluşum sürecini, gelişimde etkili olan faktörlerle birlikte ele almak gerekmektedir.

İslam Coğrafyacılığının Oluşum Süreci

İslam öncesi Arap toplumunun çöllerde hayatını geçirme, ticaret faaliyetleri yürütme ve seyahat etme gibi sebeplerle temel coğrafi bilgilere sahip olduklarını düşünmek mümkündür. Yıldızlara ve gök cisimlerine önem vermeleri, Şiirlerinde bu unsurların yer alması, bir takım bilgilere sahip olduklarını göstermektedir. İslamiyet’in ardından askeri seferlerin coğrafi bilgi gerektirmesi, namaz, oruç ve özellikle de hac gibi ibadetlerin coğrafyayla ilişkili olması, fethedilen yerlerde idarenin yeniden yapılandırılması ve gelirlerin toplanabilmesi için bölgeyi ayrıntılı bir biçimde tanımanın gerekliliği, siyasi gelişmelerle birlikte ticari münasebetlerin artması ve farklı kültürlerle kurulan yeni ilişkiler coğrafi bilgilenme sürecinde etkili olmuştur. Dolayısıyla coğrafi çalışmalarda siyasi, idari, ekonomik ve ilmi hususların etkili olduğunu söylemek mümkündür.
Coğrafi literatürün oluşumunda temel etken, siyasi ve idari ihtiyaçlar olmuştur. Bilindiği üzere Abbasiler döneminde, İslam Devleti geniş sınırlara ulaşmıştır. Bu durumda merkezi yönetimin tüm coğrafyaya hâkim olabilmesi için, her bölgede yaşayan insanların sosyal durumundan, vergilendirilmesinden ve terkibinden, eyaletlerin şehirlerinden ve bu şehirlerin konumlarından, nüfus durumlarından haberdar olunması gerekiyordu. Bir bölgeye atanacak olan vali, kadı ve vergi memuru gibi görevlilerin de görevlendirildikleri bölge hakkında bilgi edinmesi gerekiyordu. Bu idari ihtiyaçlar coğrafya ilmiyle ilgilenmeyi bir gereklilik haline getirmiştir. Bu ihtiyaçları gidermeyi amaçlayan posta kurumuyla birlikte coğrafya literatürünün temeli de atılmıştır.
Hz. Peygamber ve Halifeler döneminde, elçilik sistemiyle sağlanan bölgeler arası haberleşme, Muaviye’nin İran ve Bizans’ı örnek alarak kurduğu berîd yani posta teşkilatı ile birlikte sistemli hale getirilmiştir. Halifeler döneminde bu teşkilat sadece haberleşme için kullanılırken, Emeviler döneminde buna istihbarat görevi de dâhil olmuştur ve bu teşkilatın, halkın siyasi tutumunu rapor etmeleri gerekmiştir. Abbasiler döneminde yeniden düzenlenen berîd teşkilatı, halifenin tüm bölgelerde isteklerine cevap verebilecek düzeye getirilmiştir.
Halife el-Mansur, posta görevlisi olan sahibu’l-berîdi, kadı, emniyet amiri ve haraç reisi ile birlikte devletin muntazam yönetilmesi için gerekli olan dört görevliden biri olarak saymıştır. Bu durum berîd teşkilatının önemini göstermektedir. Yolların, bölgeler arası mesafelerin ve konaklama şartlarının ayrıntılı kayıtlarını tutan posta görevlileri, coğrafya literatürünün başlangıcını oluşturmuşlardır. Bu kayıtlara fiziki ve ilk coğrafi bilgilerin eklenmesiyle yazılı literatür gelişmeye başlamıştır. İbn Hurdazbih (ö.300/912-3) ve Kudame b. Cafer (ö.337/948) idari görevleri nedeniyle eserlerini kaleme almış olanlara örnek gösterilebilir.

Kültürel Temas

Posta görevlilerinin yanında, halifeler ya da emirler tarafından diplomatik veya ticari amaçlarla gayr-ı müslim hükümdarların saraylarına gönderilen elçiler de seyahat notları ile bu literatürün gelişimine katkı sağlamışlardır. Bu elçiler, ziyaret ettikleri ülkeler, gördükleri insanların özellikleri ve adetleri hakkında raporlar yazmışlardır. Abbasi halifesi el-Muktedir döneminde, Orta Rusya’daki Volga Bulgarlarının prensine gönderilen İbn Fadlân’ın (ö.310/922’den sonra) er- Rıhle/Seyahatname’si ve Türk, Çin ve Hint ülkelerine seyahat eden Ebû Dûlef Mis’ar b. Mühelhil’in (ö.390/1000[?]) Risale’si bu tür eserlere örnek gösterilebilir. İdari ihtiyaçlarla ortaya çıkan bu yazılı literatür, zamanla gelişme göstermiş ve tercüme faaliyetlerinin hız kazanmasıyla birlikte de idari yapılardan bağımsız coğrafi eserler ortaya çıkmıştır.
İslam devletinin toprakları fetihlerle birlikte genişlerken bir yandan da Helenistik kültür, İran ve Hint kültürü gibi farklı kültürlerle ilişkiler ve etkileşimler gerçekleşmeye başlamıştır. Bu kültürlerin temel eserlerinin tercümeleriyle birlikte, bilimsel anlamda ciddi gelişmelerin ilk adımı atılmıştır. Fetihlerin ilk dönemlerinden itibaren yapılmaya başlanan tercümeler Abbasiler döneminde, özellikle de Halife Me’mun döneminde (198-218/813-833), yoğunluk kazanmış ve Müslümanların düşünce sisteminde değişiklikleri beraberinde getirmiştir.
Kuteybe b. Müslim (ö.96/715) tarafından Horasan’da bulunup Irak valisi Haccac b. Yusuf’a (ö.95/714) gönderilen ve Zadenferruh b. Peri tarafından Arapça’ya çevrilen İran coğrafyasına dair eserin, ilk tercüme edilen coğrafya eseri olduğu kabul edilmektedir. Böylece ilk dönemden itibaren coğrafyada İran kültürünün etkisinin olduğu söylenebilir. Bunun dışında bir eser ismi zikredilmemekle birlikte, Müslümanların Sâsânî coğrafyası hakkındaki bilgilerinin geniş olduğu, özellikle denizcilik literatüründeki kavram benzerliklerinden çıkarılmaktadır. Hint etkisi ise ilk olarak astronomi kitaplarının tercümesiyle kendisini göstermiştir.
Süryasindhanta adlı eserin tercümesi sayesinde, Hint coğrafyasıyla tanışılmıştır. Çeşitli astronomik hesaplamalarda, bazı kavram kullanımlarında ve kuzey yarım küreyi yedi iklime ayırma anlayışının gelişmesinde Hint kültürünün etkisinin olduğu görülmektedir. Yunan kültürünün, Müslümanların coğrafya anlayışı üzerindeki etkisi de oldukça önemlidir. Coğrafi bilgiler içeren Aristo’nun De Caelo ve Meteorologica’sı ile Platon’un Timaeus’u Müslümanlar tarafından bilinmekteydi. Ancak İslam coğrafyacılarında asıl etkili olan Batlamyus’un Coğrafya’sı olmuştur. Bu eser, Arapça’ya filozof Ya’kub b. İshak el-Kindi (ö.252/866) tarafından tercüme edilmiş ancak istenen başarı elde edilemediği için çeviri Sâbit b. Kurre (ö.288/901)’nin çabasıyla tamamlanmıştır.
Eseri tercüme edenlerden birisi de İslam coğrafyacılarından İbn Hurdazbih’tir (ö.300/912-3). İbn Hurdazbih, el-Mesâlik ve’l-Memâlik adlı eserinde Batlamyus’un eserini gördüğünü, tercüme ettiğini ve onun çizdiği haritaları düzelterek yeniden çizdiğini ifade etmektedir. Bu tercümeler günümüze ulaşmamıştır. Ancak Fatih Sultan Mehmed’in yaptırdığı tercüme, Süleymaniye Kütüphanesi’nde mevcuttur. Yunan literatürünün etkisi büyük olsa da İslam coğrafyacıları İran ve Hint kültüründen aldıkları bilgilerle birlikte, bir sentez oluşturmuşlar ve bu bilgileri ileriye taşıyarak özgün bir coğrafya anlayışı meydana getirmişlerdir.

Goldhzier

Tüm bunların yanı sıra, coğrafi gelişmelerde din ve bilim kaygısıyla yapılan faaliyetlerin de etkisi büyüktür. Goldziher bu durumu şu sözleriyle ifade etmiştir:
“İmparatorluk yönetiminin gereksinimleri, diplomatik misyonlar ve prenslerin uğraşları önemli olmakla birlikte, yine de Arap coğrafya literatürünün bu kadar zengin ve özlü oluşunu bütünüyle izah etmekten uzaktır. Bu konuda onlar için önemli olan iki dürtü daha vardı. Din ve bilim kaygısı da onların büyük çapta seyahatler yapmalarında etken olmuştur.”

Bahsedilen tercüme faaliyetlerinin bu bilim kaygısıyla yakın ilişkisi vardır. Bunun dışında, namaz ve oruç ibadetlerinin güneşin ve ayın hareketleriyle ilgili olması ve Kâbe’ye yönelmek için coğrafi koordinatların belirlenmesi ihtiyacı Müslümanların astronomi ve coğrafyayla ilgilenmelerine neden olan hususlardandır. Diğer bir husus ise, hem Hac ibadeti hem de ilim öğrenme için yapılan seyahatlerdir. Bu seyahatler; hadisleri toplama, gerçekliklerini ortaya koyma ve bir bütün haline getirme amacıyla, II./VIII. yüzyılın başlarında yapılmaya başlanmıştır ki bunlara er-rıhle fi talebi’l-hadis adı verilmektedir.
Seyahatler ilim öğrenme isteğiyle hadis dışında pek çok farklı alanı da içine alarak yaygınlaşmıştır. Bazı önemli âlimlerin derslerine katılmak için Endülüs’ten Bağdad ya da Horasan’a kadar uzanan ya da bunun tam tersi istikameti izleyen kapsamlı seyahatler yapmak, ilk dönemlerden itibaren yaygın olan bir faaliyet haline gelmiştir. Talebeler ilgi alanlarına göre o ilmin merkezi olan şehirlere seyahat etmişlerdir. Aynı şekilde zaman zaman âlimler de çeşitli yolculuklar yapmıştır. Erken dönemlerden itibaren seyahat kültürü oluşmuş olsa da bunun yazıya geçirilmesi biraz daha geç bir dönemde, III./IX. yüzyıldan itibaren meydana gelmiştir. Bu süreçte ortaya çıkan rihle adı verilen seyahatnameler, coğrafya literatürünün bir türünü oluşturmuştur.
Zikredilen gelişmelerle birlikte, II./VIII. yüzyıldan III./IX. yüzyıla geçişte özgün bir biçimde ortaya çıkmış olan coğrafya literatürü, tercümelerin etkisiyle dönüşüm geçirmiş ve IV/X. yüzyıldan itibaren kendine özgü yeni bir özellik kazanmıştır. İdari görevler sebebiyle başlayan coğrafya yazıcılığı, zamanla kapsamını genişletmiş, şifahi bilgiler yerini uzun süren seyahatlerde yapılan gözlemler sonucu elde edilen bilgilere bırakmış, haritalarla bu literatür daha da zenginleşmiştir. Halife Me’mun döneminde, harita çalışmalarına özel bir önem verilmiştir. Me’mun’un emriyle coğrafyacılar tarafından çizilen ve yakın zamanda keşfedilen dünya haritasının, yapıldığı zaman şartlarına göre oldukça başarılı olduğunu ve bu nedenle büyük önem taşıdığını söylemek mümkündür. İlk dönemlerde matematiksel ve astrolojik unsurlar coğrafya çalışmalarında ağırlık kazanmıştır. IV./X. yüzyıldan itibaren yaşanan dönüşümle birlikte, beşeri ve tarihsel coğrafya olarak adlandırılabilecek olan ve tezimizin de temel kaynaklarını oluşturan coğrafya yazıcılığı ortaya çıkmıştır.
Coğrafyacılar geniş bölgeleri kapsayan seyahatlerinde, gezdikleri yerlerin fiziksel özelliklerini, kültürlerini, yaşayışlarını, ekonomik ve dini durumlarını aktararak büyük bir kültürel miras bırakmışlardır. İlk olarak büyük çabalarla hazırlanmış olmasına rağmen bilgilerin karmaşık bir biçimde sunulduğu eserler ortaya çıkmışsa da süreç içerisinde eserlerin sistematiği gelişme göstermiştir. Tarih ve coğrafyanın karmaşık bir biçimde ele alınışı, zamanla yerini coğrafyanın temel alındığı ve tarihsel bilgilerin de işlendiği eserlere bırakmıştır. Bu eserlerin kendilerine özgü yönteminin ve çerçevesinin oluşmasıyla birlikte coğrafya alanında zirve eserler meydana gelmiştir. Fuat Sezgin, İslam coğrafyacılarının IV./X. yüzyılda beşeri coğrafya alanında gösterdiği gelişme ve başarıya Avrupa’da ancak XIII./XIX. yüzyılda rastlanabildiğini belirtmektedir.

İslam Coğrafyacılığının Önemli Temsilcileri ve Eserleri

Astronomi bilginleri, matematikçiler ve filozofların coğrafya ile ilgili yaptıkları çalışmalar dışarıda tutulduğunda, coğrafya eserlerini Irak Ekolü ve Belh Ekolü olarak iki grupta incelememiz mümkündür. Irak ekolünün temsilcileri; İbn Hurdazbih (ö.300/912-3), Yakûbî (ö.292/905’ten sonra), Mesʽûdî (ö.345/956), İbnu’l Fakih (ö.300/913’ten sonra), İbn Rüsteh (ö.300/913’ten sonra) ve Ku’dame b. Cafer’dir (ö.337/948). Belh ekolünün önemli temsilcileri ise; Belhî (ö.322/934), İstahrî (ö.340/952’den sonra), İbn Havkal (ö.367/977’den sonra) ve Makdisî’dir (ö. 390/1000 civarı). Bu iki ekol arasındaki temel farklılık şu şekilde izah edilebilir:
Irak ekolünün temsilcileri dünyayı bir bütün olarak ele alıp tasvir ve tasnif etmekte, Belh ekolünün temsilcileri ise daha çok İslam dünyasının topraklarını esas alarak bu ülkeler ve halkları hakkında geniş bilgiler vermektedirler. Bu nedenle Belh ekolüyle birlikte bölgesel coğrafyaya adım atılmıştır. Bunun yanında daha çok gözleme dayanmalarının da etkisiyle Belh ekolü eserleri kültürel, tarihsel, sosyal, dini unsurları daha çok işlemekte ve beşeri coğrafya türünün önemli örnekleri olarak karşımıza çıkmaktadır.

İbn Hurdazbih (ö.300/912-3) ve Kitâbu’l-Mesâlik ve’l-Memâlik’i

Tam adı Ebû’l Kasım Ubeydullah b. Abdullah b. Hurdazbih el-Bağdâdî el- Fârisî olup aslen İranlıdır. Eseri elimize ulaşan en eski İslam coğrafyacılarındandır ve bu nedenle “İslam coğrafyacılarının babası” olarak nitelendirilmiştir. Babasının Me’mun zamanında Taberistan valisi olması, onun seçkin bir aileye mensup olduğunu göstermektedir. İyi bir eğitim almış olan İbn Hurdazbih, Cibal bölgesinde berîd sorumlusu olarak görev yapmıştır. Resmi görevi dolayısıyla eserini kaleme alması ve konumunun etkisiyle, resmi yazılı kaynaklara ulaşmasının kolay olması verdiği bilgilerin güvenirliğini artırmaktadır. Berîd teşkilatında görev yaparken raporlarıyla dikkat çekmiş, Bağdad’a çağırılmış ve sarayın önemli isimlerinden biri olmuştur. Makdisî, İbn Hurdazbih’in halifenin veziri olduğu, bu nedenle bilgilere daha kolay ulaştığı bilgisini aktarmıştır. Bu ifade sarayda önemli görevleri olduğunu destekleyen görüşlerdendir. İbn Hurdazbih, hem İslam coğrafyacılarının ilk temsilcilerinden biri olması hem de Irak ekolünün kurucusu sayılması sebebiyle İbnu’l Fakih, İbn Havkal ve Makdisî gibi kendisinden sonraki coğrafyacılar üzerinde de etkili olmuştur.

İbn Hurdazbih’in tarih, coğrafya, edebiyat ve eğlence tarihiyle alakalı eserler yazdığı bilinmektedir. İbn Nedim’in verdiği bilgilere göre, İbn Hurdazbih’in eserleri şunlardır; Kitâbu’l-Lehv ve’l-Melahi, Kitabu Edebû’s-Sema’, Kitabu Cemheretü’l- Ensabu’l-Furs ve’n-Nevafil, Kitabu’t-Tabîh, Kitabu’ş-Şarab, Kitabu’n-Nudemâ ve’l- Culesâ, Kitâbu’l-Envac ve meşhur coğrafya eseri Kitâbu’l-Mesâlik ve’l-Memâlik. İbn Hurdazbih’in, Kitâbu’l-Mesâlik ve’l-Memâlik adlı eserini 232/846-7 yılında tamamladığı ve 272/885-6’da tekrar yazdığı belirtilmektedir. Ancak Ramazan Şeşen’in de belirttiği gibi, 232/846-7 tarihi, eserin tamamlanması için oldukça erken bir tarihtir ve muhtemelen doğru değildir. Dolayısıyla eserin, 272/885-6 yılı civarında tamamlandığı söylenebilir.
Eser, Barbier de Meynard tarafından, 1865 yılında Fransızca tercümesiyle birlikte yayınlanmıştır. Daha sonra M. J. De Goeje tarafından, 1889’da Bibliotheca Geographorum Arabicorum adlı coğrafya serisinin VI. cildinde farklı nüshalar gözden geçirilerek neşredilmiştir. 1967’de bu neşir tekrarlanmıştır. Fuat Sezgin, Goeje’nin neşrinin tıpkıbasımını Islamic Geography serisinde yayınlamıştır. Farsça tercümesi de bulunan eser, Türkçe’ye Murat Ağarı tarafından çevrilmiş ve 2008 yılında Yollar ve Ülkeler Kitabı adıyla yayınlanmıştır. El-Mesâlik ve’l-Memâlik türü eserlerin ilki olması sebebiyle oldukça önemli olan bu eserde İbn Hurdazbih, dünyanın yolları, ülkeleri, bunların özellikleri, uzaklıkları ve yakınlıkları, mamur ve metruk yerleri, bu yerler arasındaki uzaklıkları zikredeceğini belirtmiştir.
Batlamyus’un eserinin tercümesini yaptığını belirtmesi, İbn Hurdazbih’in ondan faydalandığını ortaya koymaktadır. Yeryüzünün özelliklerine yer verdikten sonra, bölge tasvirine Sevâd yani Irak ile başlamıştır. Daha sonra Maşrık, Çin, Hindistan, Mağrib, Cerbî ve Teymen bölgeleri hakkında bilgiler vermiştir. Ardından ülkelerin posta konakları, dünyanın acayiplikleri, dünyanın tuhaf yapıları, Yecüc ve Mecüc Seddi, ülkelerin tabiatlarında bulunan garip durumlara yer vererek eserini tamamlamıştır.
Mesʽûdî, İbn Hurdazbih’in bu eserini mesafelerden bahsettiği halde ülkeler ve hükümdarları zikretmemesi sebebiyle eleştirmekte ancak buna rağmen alanında en iyi eser olduğunu öne sürmektedir. İbn Hurdazbih’in bu eseri çoğunlukla coğrafi bilgiler barındırmasının yanında az da olsa tarihsel, kültürel, ekonomik hususlarla ve insan ilişkileriyle alakalı bilgiler de içermektedir. Dünyanın acayiplikleri ve ülkelerin tabiatlarında bulunan garip durumlar hakkında verdiği bilgiler buna örnek gösterilebilir.

Yakûbî (ö.292/905’ten sonra) ve Kitâbu’l-Buldân’ı

Bağdad’ta doğan Ahmed b. İshak b. Ca’fer b. Vehb b. Vâzıh el-Yakûbî’nin babası ve dedesi, dönemin ileri gelen posta görevlilerindendir. Atalarının devlet teşkilatında görev yaptığı bilinmektedir. Dolayısıyla Abbasi Devleti’nin önemli kademelerinde görev yapan bir aileye mensup olduğu söylenebilir. Kendisi de Ermeniye ve Horasan’da iken Tâhirîlerin hizmetinde kâtiplik yapmıştır. İstihbarat teşkilatına benzer bir posta servisinde çalıştığı tahmin edilmektedir. Yakûbî, gençlik çağlarında Ermeniye’ye seyahat etmiş ve bunu başka bölgelere yaptığı seyahatler takip etmiştir. Ermeniye ve Horasan’da uzun süre kalmıştır. Hindistan, Çin, Mağrib, İran, Endülüs, Suriye ve pek çok Arap ülkesinde bulunmuştur. Ölüm tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Ancak Tolunoğulları’nın yıkılışının ardından onların güzelliklerini dile getirmesi, onun bu devletin yıkılışından, yani 292/905’ten sonra öldüğünün tahmin edilmesini sağlamıştır.
Daha çok tarihçiliği ile bilinen Yakûbî’nin, günümüze ulaşan üç eseri bulunmaktadır. Bunlardan en çok tanınanı Kitabu’t-Tarih adlı eseridir. Önsözü ve başlangıç kısmı kayıp olan bu eser, bir dünya tarihi niteliği taşımaktadır. Yakûbî, bu eserine Hz. Âdem ile başlamış, geçmiş peygamberlerden ve geçmiş hükümdarlardan bahsetmiş, İslam öncesi Arap toplumu hakkında bilgi vermiştir. Ardından İslam tarihine geçmiş ve Hz. Peygamber’in doğumundan itibaren Abbasi Halifesi Muhammed Mühtedi’ye (255-256/869-870) kadar olan dönemi ele almıştır. Elimize ulaşan bir diğer eseri, ”Müşakeletü’n-nâs li zemanihim ve ma yağlibu aleyhim fi külli asr” adını taşımaktadır.
Yakûbî, bu eserinde Hz. Ebû Bekir’den (11-13/632-634) Abbasi halifesi Muʽtazıd-Billâh’a (278-289/892-902) kadar halifelerin hayat tarzları, dini ve ahlaki durumları, karakteristik özellikleri, giyim kuşamları hakkında bilgi vermiş ve valilerin halifeleri ne kadar taklit ettiğini ortaya koymaya çalışmıştır. Günümüze ulaşan üçüncü eseri, coğrafyayla ilgili olan Kitâbu’l-buldân adlı eseridir. İki yazma nüshası olan bu eser, ilk olarak M. J. De Goeje tarafından tahkik edilerek 1860’da Leiden’de neşredilmiştir. Aynı yıllarda T.G. J. Juy Nboll tarafından bir başka neşir yapılmıştır. Goeje neşri 1892’de İbn Rüsteh’in Kitâbu’l-A’lâki’n- Nefîse’si ile birlikte Bibliotheca Geographorum Arabicorum serisinin VII. cildi olarak 1892’de tekrar yayınlanmıştır. Fuat Sezgin, bu yayının tıpkıbasımını 1992’de Islamic Geography serisinin XL. cildi olarak yapmıştır. Fransızca ve Farsça çevirileri bulunan eserin Türkçe çevirisini Murat Ağarı Ülkeler Kitabı adıyla yapmıştır. Günümüze ulaşan bu eserleri dışında Fethu İfrîkiyye, Ahbaru’lÜmemi’s-Sâlife, el-Mesâlik ve’l-Memâlik adlı kitaplarının olduğu ve Tahirîler ile alakalı müstakil bir eser kaleme aldığı bilinmektedir.

Yakûbî, eserin başında belirttiği gibi genç yaşında, beldelerin haberleri ve aralarındaki mesafelerle meşgul olmuş ve bu nedenle seyahatlerine başlamıştır. Yolculukları sırasında, güvenilir insanlardan öğrendikleri çerçevesinde, bölgeleri kimin fethettiği, halife ve emirlerden kimlerin askeri seferler düzenlediği, haraç miktarı, ticari mallar gibi hususlarda bilgiler aktarmıştır. Bu çerçevede Yakûbî, anlatımına Bağdad ile başlamış ardından; Samarra, Doğu bölgesi, Güney bölgesi, Kuzey bölgesi ve Batı bölgesini şehirleriyle birlikte incelemiştir. Yakûbî’nin Kitâbu’l-buldân’ı ilk coğrafya eserlerinden biri olmasının yanı sıra İbn Hurdazbih’ten farklı olarak, seyahatler sonucu yazılmış olması dolayısıyla oldukça önemlidir. Touati’ye göre, Yakûbî, yaptığı seyahatler sonucu ilk elden bilgiler verme çabası dolayısıyla, IV/X. yüzyıl coğrafyacılarının yöntemini oluşturan unsurları barındırmaktadır ancak henüz tam olarak geliştirememiştir. Yakûbî’nin bu çabası, kendisinden sonrakilere kaynaklık etmesi ve gözlemi ön plana çıkarması açısından dikkate değerdir.

İbn Rüsteh (ö.300/913’ten sonra) ve Kitâbu’l-A’lâki’n-Nefîse’si

İbn Rüsteh olarak tanınan coğrafyacının tam adı Ebû Ali Ahmed b. Ömer’dir. Hayatı hakkında geniş bilgi mevcut değildir. İran asıllı, İsfahanlı olduğu, Halife Muktefi (289-295/902-908) döneminde devlet idaresinde görev aldığı ve bir dönem berîd teşkilatında müdürlük yaptığı bilinmektedir. Ölüm tarihi ise kesin olarak bilinmemektedir. Bilinen ve günümüze bir cildinin ulaştığı tek eseri Kitâbu’l- A’lâki’n-Nefîse’dir. Eserin coğrafyayla alakalı olan yedinci cildi günümüze kadar ulaşmıştır. Eserin 290-300/903-913 yılları arasında tamamlandığı tahmin edilmektedir. Birinin British Library, diğerinin ise Cambridge Üniversitesi’nde bulunduğu iki yazma nüshası vardır. M. J. De Goeje tarafından Bibliotheca Geographorum Arabicorum serisi içerisinde 1891 yılında ilk neşri yapılmıştır.
Fuat Sezgin bu neşrin tıpkıbasımını 1992’de Islamic Geography serisinde yayınlamıştır.Eserin, kısmi Farsça çevirisi ve tam Rusça çevirisi yapılmıştır. Erken dönem coğrafya çalışmalarından olması, Hazarlar, Slavlar ve Macarlar gibi o zamana kadar bilinmeyen halklar hakkında bilgi vermiş olması açısından eser önemlidir. Ancak kendisinin de belirttiği gibi, İsfahan dışındaki bölgeler hakkında yazdıkları, başkalarından öğrendiklerinden oluşmaktadır ve bu yazılanlarda hatalar olması mümkündür. İsfahan bölgesini ise kendi gözlemlerine dayanarak ve teferruatlı bir şekilde anlatmıştır. Yazarın verdiği bu bilgi eserin yöntemini ortaya koyması açısından dikkate değer olup, aynı zamanda eserde yer alan bilgilerin güvenirliğini değerlendirmemize yardımcı olmaktadır.
Eserde ele alınan hususları şu şekilde özetlemek mümkündür: Öncelikle gökyüzü olaylarına yer vermiş daha sonra ülkeler ve yollar hakkında bilgi vermiştir. Bu kısımda Mekke ve Medine’yi ele almış, ardından dünyanın acayiplikleri, denizler ve nehirler hakkında bilgi vermiştir. Yedi iklim ve şehirlerinden bahsettikten sonra şehirler ve mesafeleri ele almıştır. Mesafe bilgilerinin ardından, İslam ve dünya tarihinde yaşanan ilklere, Cahiliyye’de ve İslam sonrasında ismi Muhammed olanlara, müşriklerin ve Hristiyanların isimlerine, Arapların Cahiliyye’deki dinlerine ve bunların okuma-yazma bilenlerine Müslümanların ayrıldığı fırkalara, hastalıklı kimselere ve bazı fiziksel özelliklere değinmiştir. Tespitlerimize göre, mesafelerden sonra yer alan bilgiler, İbn Kuteybe’nin (ö.276/889) el-Maârif adlı eserinden alınmıştır.

İbnu’l Fakîh (ö.300/913’ten sonra) ve Kitâbu’l-Buldân’ı

Hemedân’da doğduğu tahmin edilen İbnu’l Fakîh’in hayatı hakkında fazla bilgi bulunmamaktadır. Sâmânîlerin veziri Ceyhanî’den yararlanmış olması dolayısıyla X. yüzyılın ilk çeyreğinde yaşadığı ve Halife Mu’tezid’in (ö.289/902) vefatından sonra öldüğü tahmin edilmektedir. İbnu’l Fakîh’in coğrafyaya dair olan Kitâbu’l-Buldân’ı dışında Kitabu Zikru’ş-Şuarâ u el-Muhaddisîn ve’l-Belağa minhum ve’l-Mufhamin adlı bir başka eserinin olduğu bilinmektedir ancak bu eseri günümüze ulaşmamıştır. Kitâbu’l-Buldân’ın iki farklı nüshası bulunmaktadır. Bunlardan biri Ali b. Hasan Şeyzarî tarafından yapılan muhtasarıdır ve Atıf Efendi Kütüphanesinde bulunmaktadır. Bu nüsha M. J. De Goeje tarafından 1885’te Bibliotheca Geographorum Arabicorum serisinin V. cildi olarak yayınlanmıştır.
İbn Nedim’in belirttiğine göre, eserin orijinal hali bin sayfadır. Dolayısıyla bu nüsha eksiktir. Eserin İbnu’l Fakîh tarafından yazılan mufassal şekli ise Zeki Velidi Togan tarafından 1923’te Meşhed’de İmam Rıza Ravza Kütüphanesi’nde, X. yüzyılda isimleri bilinmeyen iki kardeş tarafından Ebû Dulef ve İbn Fazlân’ın seyahatnamelerini de içeren bir mecmuaya dâhil edilmiş vaziyette bulunmuştur. Bu nüsha da kitabın tam nüshası değildir. Togan’ın belirttiğine göre Türkler hakkında yazılan kısım tamdır. İbn Hurdazbih, Ceyhanî gibi isimlerden bölümler aktarması, farklı kaynaklardan alıntılar yapması, dönem hakkında coğrafi, tarihi ve kültürel bilgilere yer vermesi nedeniyle bu eser oldukça önemlidir.
İbnu’l Fakîh, eserini, şehirlerin haberlerini, illerin ve büyük yapıların mükemmel olanlarını ihtiva etmek üzere yazdığını, esere hafızasının eriştiği şeyleri, şiir, mesel ve haberlerden kendi işittiklerini koyduğunu belirtmiş ve kusurlarının bağışlanmasını dilemiştir. Kitabın uzun olmasını da bu duruma bağlamıştır. İbn Rüsteh gibi bu eserde de verilen bilgiler şifahi verilere dayanmaktadır. Eserine yeryüzü tarifiyle başlayan İbnu’l Fakîh daha sonra yedi iklim, dünyanın yaşanabilir bölümleri ve denizlerden bahsedip şehir ve bölgelere geçmiştir. Bu haliyle eser, düzenli bir klasik coğrafya eseri özelliği göstermektedir. Kubbetu’s Sahrâ ve Mescidu’l Aksâ hakkında kaynaklarda ilk malumatın İbnu’l Fakîh’te yer alması ve onun Kudüs’ü yeryüzünün merkezi olarak nitelendirmesi eserde dikkat çeken hususlardandır.

Kudâme b. Cafer (ö.337/948[?]) ve Kitâbu’l-Harâc’ı

Tam adı Kudâme b. Cafer Ebû’l-Ferec Kâtib el-Bağdâdî olup dilci ve tarihçidir. Arap diliyle alakalı sistematik çalışma yapan ilk isimdir. Hıristiyan asıllı olan Kudâme b. Cafer’in, Halife Muktefî zamanında (289-295/902-908) Müslüman olduğuna dair veriler mevcuttur. Müslümanlığı kabulünün ardından seçkin bir konuma yükselmiş ve idarede görev almış, Meclisi Zimam başkanlığına yükselmiştir. Vefat tarihi tam bilinmemekle birlikte, 320/931’den sonra muhtemelen de 337/948’de öldüğü ifade edilmektedir. Edebiyat alanında önemli bir isim olan Kudâme b. Cafer’in bu alanda iki eseri bulunmaktadır. Bunlar; Nakdu’n-Nesr el-Ma’ruf bi Kitabi Beyan ve Nakdu’ş-Şi’r adlı beyan ilmi ve şiir tenkidiyle alakalı eserleridir.
Cevâhiru’l-elfâz adlı eseri ise kâtipler ve edebiyat öğrencileri için hazırlanmış, eş anlamlıları ve deyimleri içeren bir sözlüktür. En meşhur eseri ise konumuzla alakalı olan Kitâbu’l-Harâc ve San’ati’l Kitâbe’dir. İdari görevleri nedeniyle Abbasi Devleti’nin geniş bölgelerini gezen Kudâme b. Cafer, eserini bu imkânlarla kâtipler için yazmıştır. Sekiz kısım halinde yazılmış olan eserin beşinci-sekizinci kısımları günümüze ulaşmıştır. Eserin altıncı bölümü coğrafyaya tahsis edilmiştir. Eser, M. J. De Goeje tarafından 1889’da Bibliotheca Geographorum Arabicorum serisinin VI. cildinde, İbn Hurdazbih’in Kitâbu’l-Mesâlik ve’l-Memâlik’i ile birlikte yayınlanmıştır. 1986’da bu yayın tekrarlanmıştır.
Eser, coğrafi ve iktisadi konularda bilgi vermektedir. Öncelikle posta teşkilatı hakkında bilgi verildikten sonra yollar ve bölgeler anlatılmaktadır. Ardından iklim bölgeleri, denizler, nehirler, vergiler ve sınır uçları ele alınmaktadır. Eserin fetihlerle alakalı olan kısa bir bölümü ise Belâzurî’nin Fütuh’ul-Buldân adlı eserinden alınmıştır. Yazılış amacı itibariyle iktisadi hususların ön planda olması eseri diğer coğrafya kitaplarından ayırsa da eser, ele aldığı hususlar çerçevesinde önemini korumaktadır. İbn Hurdazbih’te olduğu gibi Kudame b. Cafer’de de konumunun, eserinde yer alan bilgilerin güvenirliğini arttırması durumu söz konusudur. Bu hususta İbn Havkal’ın, Kudâme’nin eserinin bütünüyle hakikat, her açıdan doğru olduğunu ifade etmesi dikkate değerdir.

Ebû Zeyd el-Belhî (ö.322/934) ve Suveru’l-Ekâlim’i

Belh coğrafya ekolünün kurucusu kabul edilen, Belh doğumlu olan Ebû Zeyd el-Belhî, İslam dünyasının önemli âlimlerinden biridir. Felsefe, astroloji, astronomi, dini ilimler ve tıp gibi farklı alanlarda çalışmalar yapmış ve Kindî’nin (ö.252/866) öğrencilerinden biri olmuştur. Şehristanî, onu geç dönem İslam filozofları arasında zikretmektedir. Edebi anlamda da güçlü olan Belhî’yi, İbn Nedim, filozof kabul etmesine rağmen edebiyatçılar arasında saymıştır. Hayatının ilk dönemlerinde İmamiyye Şiası’nı savunurken daha sonra Sünnî anlayışı benimsediği bilinmektedir. Resmi yönetimle arasının iyi ve kötü olduğu zamanlar olmuş ve kendisine idari yönetimden resmi görev teklifleri gelmişse de hayatını memleketinde ilimle geçirerek tamamlamayı seçmiştir.
İbn Nedim, Belhî’ye kırk üç eser nispet ederken, Yâkut bu sayıyı elli altıya çıkarmıştır. Ancak bunlardan sadece ikisi; yüzyılının en önemli çalışmalarından biri olarak kabul edilen Mesâlihu’l-Ebdân ve’l-Enfüs adlı eseri ve coğrafyaya dair olan Suveru’l-Ekâlim adlı eseri günümüze ulaşmıştır. Bu nedenle Belhî’nin ilmi şahsiyeti daha çok kendisinden sonrakilere etkisiyle ortaya konulmaktadır. Suveru’l- Ekâlim’e ait tek yazma nüshanın Necef’te bulunduğu tespit edilmiştir. Belhî’nin eserine ulaşıp inceleme imkânı bulamadığımız için içerik hakkında ayrıntılı bilgi vermemiz mümkün olmamıştır. Ancak eser; İstahrî, İbn Havkal, Makdisî gibi isimler üzerinde oldukça etkili olmuş ve bu müelliflerin mensubu olarak kabul edildiği Belh ekolünün kurucu unsuru kabul edilmiştir. İstahrî’nin, Belhî’nin eserini temel aldığı ve bunu genişleterek eserini ortaya koyduğu kabul edilmektedir. Bu durumda Belhî’yi bu yazı türünün ilk örneği olarak değerlendirmek gerekmektedir.

İstahrî (ö.346/957) ve Kitabu Mesâlik ve’l-Memâlik’i

Tam adı Ebû İshak İbrahim b. Muhammed İstahrî olan ve Kerhî olarak da bilinen müellifin hayatı hakkında detaylı bilgi mevcut değildir. İran’ın Fars bölgesindeki İstahr şehrinden olduğu, farklı bölgelere seyahat ettiği ve kendisi gibi Belh ekolünün önemli temsilcilerinden biri olan İbn Havkal ile görüştüğü, eserinin bazı kısımlarını ona kontrol ettirdiği bilinmektedir. İstahrî’nin bilinen ve günümüze ulaşan tek eseri Kitabu Mesâlik ve’l-Memâlik’tir. IV./X. yüzyılın en önemli coğrafya eserlerinden biri olan bu kitap, Belhî’nin eserinin yeniden işlenmiş ve genişletilmiş hali olarak kabul edilmektedir. İlk olarak J. H. Moeller tarafından 1839’da özet halinde yayınlanmış daha sonra 1849’da İngilizce tercümesiyle beraber fasiküller halinde tekrar basılmıştır. M. J. De Goeje tarafından gözden geçirilerek Bibliotheca Geographorum Arabicorum içerisinde 1870’te yayınlanmıştır. 1961’de Kahire’de yeniden neşredilmiştir. Eserin, Almanca, İngilizce ve Farsça tercümeleri bulunmaktadır. Kitabu Mesâlik ve’l-Memâlik İslam coğrafyacılığının en önemli eserlerinden biridir.
Daha önce belirttiğimiz gibi Belh ekolü, İslam coğrafyacılığına farklı bir boyut kazandırmıştır. Matematiksel coğrafyanın dışına çıkılmış, fiziksel özelliklere ek olarak tarihi ve beşeri unsurlara da yer verilmiştir. Bu tarz eserlerin ilk örneklerinden birisi olması dolayısıyla İstahrî’nin bu eseri oldukça önemlidir. İstahrî’nin seyahatleri sonrasında kendi gözlemlerine dayanarak eserini yazmış olması ve haritalar yapması onun değerini artırmaktadır. Böylece İstahrî’nin çalışmasında, ilk izleri Yakûbî’de görülen uzun süren seyahatler gerçekleştirip gözlenenleri yazma işi ciddi bir biçimde kendisini göstermiştir. Mesʽûdî de eserlerini, uzun süren seyahatlerine dayanarak, gözlemlerini değerlendirerek kaleme almıştır. Ancak bunlar beşeri coğrafya eserleri değil, daha çok geniş coğrafi hususların yer aldığı tarih eserleridir. Dolayısıyla gözleme dayanan, seyahatler sonucu yazılan beşeri coğrafya eserlerinin ilkleri olarak İstahrî ve İbn Havkal’ı kabul etmek daha doğru olacaktır.
İstahrî, eserini yazma amacının, tanıdıklarından hiç kimsenin zikretmediği iklimleri tasvir etmek olduğunu bildirerek takip ettiği yöntemi ortaya koymuştur. Buna göre; kitabında arz (yeryüzü) iklimlerini ülkelere göre zikretmiştir. Arz iklimlerinden de yedi iklimi değil, Müslüman vilayetlerini, bu vilayetlerin tafsilini ve bu vilayetlere ait olan bütün işlerin taksim edilmesini kastetmiştir. Her kıtayı parçalara bölmüş ve söz edilen iklimin yerini tarif eden haritalar koymuştur. İklimleri tanıtırken okuyucuları usandırmamak için detaya girmemiştir. İslam beldelerini yirmi iklime ayırmış ve iklimleri anlatmaya Arap diyarı ile başlamıştır. Daha sonra, Şam’ı, Rum denizini, el-Cezire’yi, Irak’ı, Huzistan’ı, Faris’i, Kirman’ı, Mansûre’yi, Sind, Hind ve İslam beldelerinden Mansûre’ye komşu olanları, Azerbaycan’ı ve komşularını, Cibal şehirlerini, Deylem’i, Hazar denizini, Faris ile Horasan arasındaki ovayı, Sicistan ve komşularını, Horasan ve Mâverâünnehir’i anlatmıştır.

İbn Havkal (ö.367/977’den sonra) ve Sûretü’l-Arz’ı

IV/X. yüzyılın en önemli ve meşhur seyyahlarından, Belh ekolü coğrafyacılarından olan Ebû’l-Kâsım Muhammed b. Havkal’ın hayatı hakkında detaylı bilgi mevcut değildir. Nusaybinli olduğu, Bağdad’ta yaşadığı ve tüccar olduğu bilinmektedir. Eserinde bildirdiğine göre, 331/943’te, genç yaşta, Bağdad’tan ayrılarak seyahatlerine başlamıştır. Uzun süren seyahatlerinde Mağrib, Endülüs, Mısır, Ermeniye, Azerbaycan, Horasan, Irak ve Fars bölgesini dolaşmış ve büyük bir çabanın ürünü olan Kitâbu’l-Mesâlik ve’l-Memâlik veya Sûretü’l-Arz adıyla bilinen eserini oluşturmuştur. Bu eserin ilk olarak 1800 yılında Sir William Ouseley tarafından eksik bir İngilizce tercümesi yapılmış ve yayınlanmıştır. Orijinal hali ise, M. J. De Goeje tarafından 1873’te Bibliotheca Geographorum Arabicorum serisinin ikinci cildi olarak yayınlanmıştır. Daha sonra J. Kramers tarafından 1938’de Leiden’de tenkitli neşri yapılmıştır. Farsça ve Fransızca’ya çevrilmiş olan eserin Ramazan Şeşen tarafından yapılmış Türkçe tercümesi de bulunmaktadır. İbn Havkal eserinde takip ettiği yöntemi, seyahat etme arzusunu, kullandığı kaynakları açıklamaktadır.

Kendisinin anlatımını şu şekilde özetleyebiliriz: Arzın şekillerini, enlem ve boylamlarını, İslam ülkelerinin şehirlerinin ayrıntılarını anlatmayı amaçlamıştır. Çocukluğundan itibaren coğrafya kitaplarını okumaya istekli olmuş ve bu alanda meşhur olan büyük kitapları okumuştur. İbn Hurdazbih, Cehyânî ve Kudâme b. Cafer’in eserlerini yanından ayırmamıştır. Ancak bunlar içerisinde tatmin edici bir kitap bulamamıştır. Sefer edenlere, tacirlere ve coğrafya alanındaki kitapları okumuş olanlara sorular sormuş ve dürüst olduğuna inandıklarının cevaplarını karşılaştırıp bunlar arasında pek çok yanlışlık bulunduğuna şahit olmuştur. İstahrî ile görüşmüş ve onunla fikir alışverişinde bulunmuştur. İstahrî, yaşına rağmen İbn Havkal’ın çalışmalarını çok beğenmiş ve ondan kendi eserini kontrol edip düzeltmesini istemiştir. İstahrî’nin eserinde bir takım düzeltmeler yapıp ona iade etmiş ve bundan daha kapsamlı ve mükemmel bir eser yazmaya, haritalarıyla bir bütün oluşturmaya karar vermiştir. Bu nedenle İstahrî ve İbn Havkal’ın eserlerinde pek çok benzerliğe rastlamak mümkündür.
Kudâme b. Cafer’in eserinin bütünüyle doğruları ihtiva ettiğini, dolayısıyla onlara da yer vermesi gerektiğini ama başkasının emeğiyle eserini genişletmeyi uygun bulmadığını belirtmiştir. Eserinde seyahatlerini, bu sırada gördüklerini anlatmış ancak okuyucuyu usandırmamak adına fazla ayrıntıya girmemiştir. Zira kitaptaki asıl amacı, iklimleri tasvir etmektir. Okuyucuya kitapta hata gibi gözüken bir yer fark ederse, bu hususla alakalı doğruyu araştırmasını ve bulmasını tavsiye etmiştir. Bu açıklamalarının ardından bölgelerin tanıtımına geçen İbn Havkal, Mekke ve Kâbe’nin bulunduğu bölge olması dolayısıyla Arap Bölgesi ile başlamış ve ardından Fars ve Rum denizleri, Mağrib, Endülüs, Mısır, Şam, Cezire, Irak ve Fâris, Kirman, Sind, Azerbaycan-Ermeniye, Cibâl, Deylem, Taberistan, Mefâze, Horasan, Sicistan ve Mâverâünnehir bölgelerini anlatmıştır.
Açıklamalarından da anlaşıldığı üzere İbn Havkal, kendisine ulaşan eserleri okumuş ve hem bunlardan faydalanarak hem de eksiklerini kapatmaya çalışarak bir adım öne gitmeyi amaçlamıştır. Kendisinden önce yapılmış çalışmalara hâkim olması ve uzun süreli seyahatler yaparak gözlemlerini aktarmış olması onun eserinin kıymetini arttırmaktadır. Coğrafi bilgilerin yanı sıra kültürel ve tarihsel özelliklere de yer vermiştir. Uzun süreli seyahatleri buna imkân sağlamıştır. İbn Havkal’ın “mekânsal bağlamlarla zamansal süreçleri kendine özgü bir yöntemle ilişkilendirerek öne çıktığı” şeklinde değerlendirmeler yapılmıştır.8Kendisinden sonra gelen Makdisî ile birlikte İbn Havkal’ın eserinin coğrafya alanında dönemlerinin en önemli çalışmaları olduğunu söylemek mümkündür.

Makdisî (ö.390/1000 civarı) ve Ahsenü’t-Tekâsim’i

IV/X. yüzyılın en önemli coğrafyacılarından olan ve döneminde coğrafya yazımını zirveye taşıyan isim, lakabı Beşşarî olan ancak daha çok memleketi dolayısıyla Makdisî veya Mukaddesî olarak anılan ve bilinen Şemseddin Ebû Abdullah Muhammed b. Ahmed b. Ebi Bekr Bennâ’dır. Hayatı hakkında bilinenler eserinde anlattıklarından ibarettir. 335/946 yılında Kudüs’te doğduğu, gençliğini Kudüs’te geçirdiği, genç yaşta seyahatlere çıktığı, Endülüs ve Sicistan hariç İslam âleminin tamamını dolaştığı bilinmektedir. Eserinde verilen olaylardan yola çıkarak, 390/1000 civarına kadar yaşadığı tahmin edilmektedir. Makdisî’nin bilinen tek eseri coğrafyaya dair olan eseridir. Eserin, biri Berlin’de diğeri İstanbul’da bulunmakta olan iki nüshası vardır.
375’te tamamlanmış olan Berlin yazmasının adı Ahsenü’t-Tekâsim fi Ma’rifeti’l-Ekâlim’dir. İstanbul’da bulunan, 387’de istinsah edilmiş olan nüshada ise sadece Kitâbu’l-Ekâlim ifadesi yer almaktadır. M. J. De Goeje’nin 1877’de yaptığı neşir Berlin yazmasına dayanmaktadır. 1906’da açıklamalarla birlikte ikinci kez neşredilmiştir. Bunun tıpkıbasımı Fuat Sezgin tarafından Frankfurt’ta 1977’de Islamic Geography serisi içerisinde yapılmıştır. Eserin Farsça, Urduca, kısmi Fransızca tercümeleri vardır. Ayrıca Basil Anthony Collins tarafından her iki nüshanın birlikte değerlendirildiği ve haritalara yer verilen bir İngilizce tercüme yapılmıştır. Eserin yakın zamanda Ahsen Batur tarafından Türkçe çevirisi de yapılmıştır.
Makdisî’nin eseri, coğrafi, kültürel ve tarihsel verilerin yönteme dayalı ve oldukça düzenli bir biçimde işlendiği, döneminin en sistemli coğrafya çalışmasıdır. Eserini Belhî’nin usûlüne göre kaleme almış, ancak bu ekolün önemli isimleri olan İstahrî ve İbn Havkal’i aşarak beşeri coğrafya alanını ileriye taşımıştır. Touati, Makdisî ile birlikte beşeri coğrafyanın olgunluk çağına girdiği ve bu olgunluğa bir daha asla kavuşulamadığı fikrini ileri sürmüştür. Andre Miquel’e göre, yeni bir beşeri coğrafya; her ne kadar geleneksel Arap coğrafyasındaki insan, mekân ve iklim arasındaki yerleşik ilişkiden etkilenmiş olsa da Makdisî’nin açıklamalarındaki özen ve titizlik, açıklayıcı ve yaşamla iç içe sunum tarzı yoluyla doğmuştur. Makdisî’nin iki yazmasından birini Hindistan’da bulmuş olan Alois Sprenger ise, onu “yaşamış en büyük coğrafyacı” olarak nitelendirmektedir. Onun ifadesine göre, o denli çok seyahat eden ve keskin gözlemlerde bulunan, aynı zamanda topladığı malzemeyi o denli planlı işleyen bir kimse belki de hiç var olmamıştır.

Esere Dair

Goldziher de Makdisî’nin diğer coğrafyacıları gölgede bıraktığını, çok yönlü kişisel tecrübelerini oldukça ilginç ve inandırıcı bir biçimde anlattığını ve cezbedici bir üslup kullandığını belirtmiştir. Makdisî, kendisinden önceki yazarlardan farklı olarak bir önsöz yazmış ve takip ettiği yöntemi burada ayrıntılı bir biçimde ortaya koymuştur. Böylece coğrafya yazıcılığının sistemli hale gelmesi için önemli bir girişimde bulunmuştur. Önsözde, Ceyhanî, İbn Hurdazbih, Belhî, İbnu’l Fakîh ve Cahız’ın eserlerini gördüğünü, onlardan yararlandığını belirtmiş ve bu isimler hakkında kısa değerlendirmelerde bulunmuştur. Birinden duyduğunu ya da okuduğunu yazmışsa, kaynağını belirtmiş ve okuduklarını tekrar etmekten kaçınmıştır. Eseri üç farklı kaynaktan beslenmiştir ki bunlar; şahit oldukları, bu konuyla ve diğer konularla alakalı kitaplardan okudukları ve güvenilir kişilerden duyduklarıdır.
Makdisî’nin, kaynaklarını bu şekilde belirtmiş olması oldukça dikkate değerdir. İşittiklerini, okuduklarını ve gördüklerini aktararak hem yazılı hem sözlü kültüre yer vermiş hem de deneyimlerini birinci elden aktarmıştır. Bunları, kendisinin de belirttiği gibi, oldukça titiz bir çalışma yürüterek, bilgilerin güvenilir olmasına gayret ederek eserine almıştır.

Makdisî, bu kitabını nasıl oluşturduğunu da şu şekilde ifade etmiştir:

 
“Bu kitaptaki bilgileri derleyip meydana getirmek, ancak ülkeleri dolaşarak, İslam ülkelerine giderek, bilginlerle görüşerek, hükümdarlara hizmet ederek, kadılarla aynı mecliste bulunarak, fukahâdan ders alarak, ediplerle, kurrâlarla, hadis müstensihleriyle bir arada bulunarak, zâhid ve mutasavvıflarla görüşerek, vaiz ve hikâyecilerin meclislerine devam ederek, her gittiğim yerde ticareti elden bırakmayarak, herkesle sohbet ederek, karşılaştığım olayların sebeplerini anlayıncaya kadar elden gelen gayreti göstererek mümkün oldu.”
Makdisî, önsözünde eserin içeriğini de açıklamıştır. İslam ülkelerini, burada bulunan çölleri, denizleri, gölleri ve nehirleri, meşhur şehirlerin tasvirini, belirtilen şehirleri, geçilen mola yerlerini, kullanılan yolları, tüccarlar tarafından satın alınan malları, madenleri, şehirlerde yaşayan insanları, dilleri, renkleri, mezhepleri, paraları, yiyecekleri, içecekleri, dağları anlattığını belirtmiş ve bu içerik tanıtımını detaylandırmıştır. Bölgelerin tasvirine geçmeden önce, mezhepler ve zımmilere özel bir bahis ayırmış, seyahati sırasındaki deneyimleri hakkında kısa bilgiler vermiştir. İslam dünyasını Arap ülkeleri ve Acem ülkeleri olmak üzere ikiye ayırmıştır. Bölgeleri ise altısı Arap ülkelerinden, sekizi Acem ülkelerinden olmak üzere on dörde ayırmıştır. Arap ülkeleri; Arap yarımadası, Irak, Akûr, Şam, Mısır ve Mağrib’dir. Maşrık, Deylem, Rehab, Cibal, Hûzistan, Fars, Kirman ve Sind bölgeleri ise Acem ülkelerindendir.
Makdisî, ele aldığı bölgelerin coğrafi özelliklerine, lisanlarına, dinî ve mezhebî durumlarına, kıraat şekillerine, sosyal ve ticari hayatlarına, bazı tarihsel olaylarına yer vererek dönem hakkında çok yönlü ve tafsilatlı bilgilerin günümüze ulaşmasını sağlamıştır. Kendisinden önceki eserlere kıyasla, detaylı bilgi vermesinin yanı sıra bu bilgileri derli toplu ve sistemli bir biçimde, başarılı bir üslupla aktardığı dikkat çekmektedir. Bu ustalığa ulaşmasında kendisinden önce yazılan eserleri iyi bir değerlendirmeden geçirmesinin ve eksiklikleri fark etmesinin etkisi olsa gerektir. Ancak bu başarıyı sadece buna bağlamak doğru olmaz. Belirttiği üç bilgi kaynağını başarılı bir biçimde derlemiş ve işlemiştir. Deneyimlerini anlatırken belirttiği gibi gittiği bölgeleri, bölge insanlarını, kültürlerini ve alışkanlıklarını tanımak için büyük çaba sarf etmiş ve bu gözlemlerini açıklıkla aktarmıştır. Bölgelerde yaşayan insanlarla yaptığı tartışmaları, konuşmaları dile getirerek farklı hususlara açıklık getirmiştir. Döneminin özelliklerini çok yönlü bir biçimde ortaya koyarak, önemli bir başvuru kaynağı haline gelmiştir.
Hudûdu’l-Âlem (372/982-3)
IV/X. yüzyıla ait coğrafya eserleri arasında zikredilmesi gereken bir diğer çalışma, Farsça olarak kaleme alınmış olan ve müellifi bilinmeyen Hudûdu’lÂlem’dir. 372/982-3 yılında kaleme alınmış olan bu eser, Guzgânân’ın yöneticisi Emir Ebû’l-Haris Muhammed b. Ahmed’e atfedilmiş ve 656/1258 yılında Ebû’l- Muayyed Abdu’l-Kayyûm ibn el-Hüseyin ibn Ali el-Farisî tarafından istinsah edilmiştir. Bu eser, Rus oryantalist A. G. Toumansky’nin Uluğ Bey’in kayıp eseri Ulûs-u Erbaa adlı eserini bulmaya çalışırken Buhara’daki arkadaşı Ebû’l Fazl Gulpâyagânî’den yardım istemesi ve onun Uluğ Bey’in eserini ararken Hudûdu’l Âlem ile karşılaşması sonucu 1892 yılında ortaya çıkmıştır.
1893 yılında Toumansky Buhara’ya gittiğinde Gulpâyagânî, bu eseri ona yayınlanması şartıyla vermiştir. Ancak Toumansky bu eseri yayınlayamadan, sadece onunla alakalı bir makale yazmış olarak vefat etmiştir. Bunun üzerine eserin yayınlanma işleri V. Vladimirovich Barthold tarafından devralınmış ve 1930’da Barthold’un vefatından kısa bir süre sonra basılmıştır. V. Minorsky detaylı bir açıklama kısmıyla birlikte eseri İngilizce’ye çevirmiştir. 1937’de yayınlanan Barthold’un önsözünün de yer aldığı bu çeviri geliştirilerek 1970’te tekrar basılmıştır. Abdullah Duman ve Murat Ağarı, İngilizce çeviriyi esas alarak eserin Türkçe tercümesini yapmışlardır. Eserin genelinden, müellifin seyahatlere dayanarak kitabını kaleme almadığı, okuduklarını ve duyduklarını aktardığı çıkarılmaktadır. Aristo ve Batlamyus’tan yararlandığı, eserinde bu isimleri zikretmesinden çıkarılmaktadır.
Bunun dışında isimlerini eserde açıkça ifade etmemiş olsa da müellif kendisinden önceki kaynaklardan yararlandığını belirtmiştir. Dolayısıyla onun; İbn Hurdazbih, İbn Rüsteh, İstahrî, Cehyânî ve Mesʽûdî gibi isimlerden yararlandığını söylemek mümkündür. Müellif eserine dünyanın özelikleri, tarım yapılan ve yapılmayan yerlerin yüzdesi ile başladığını ve ardından dünyanın bütün ülkeleri, şimdiye kadar bilinen halleriyle yönetimlerini, bu ülkelerdeki kavimlerin durumlarını, yöneticilerinin yaşadığı dönemdeki uygulamalarını ve ülkelerden elde edilen şeyleri, ülkelerin özelliklerini, büyüklük küçüklüklerini, zenginliklerini, nüfuslarını, konumlarını, denizleri, adaları, dağları, nehirleri aktardığını belirtmiştir. Ülkeleri Asyatu’l-Kebir, Afrika ve Avrupa olmak üzere üç kısımda ve elli bir ülke olarak ele almıştır. Diğer İslam coğrafyacılarına göre, Müslüman olmayanların yaşadığı bölgelere daha çok yer vermiş olan müellif, geniş bir coğrafyayı ele almış ve özet bilgilere yer vermiştir.
Yararlanılan Kaynaklar
Betül Yurtalan, İslamCoğrafyacılarına Göre Mezhepler
Sezgin, İslam’da Bilim ve Teknik, 3. Cilt
Touati, Ortaçağ’da İslam ve Seyahat
Ağarı, İslam Coğrafyacılığı ve Müslüman Coğrafyacılar
Mukaddesî, İslam Coğrafyası
İbn Havkal, 10. Asırda İslam Coğrafyası
Hitti, Siyasi ve Kültürel İslam Tarihi
Togan, “İbn al-Fakih’in Türklere ait Haberleri
Goldziher, Klasik Arap Literatürü
Çamyar, Ya’kûbî ve Tarihçiliği
Murat Ağarı, Irak ve Belh Coğrafya Ekolleri ve İlk Temsilcileri: İbn Hurdazbih, Yakûbî ve İstahrî
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Betül Yurtalan’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Jeopolitik Açıdan Birinci Dünya Savaşı Ve Alman Yayılmacılığı

I. Dünya Savaşının birçok sebepleri vardır. Ancak temel sebebi Almanya’nın sömürge edinme hedefi ve Jeopolitik sorunlarından kaynaklanmaktadır. Denize açılan kıyısı İngiltere tarafından abluka altında olan ve etrafı büyük güçlerle çevrilmiş halde bulunan Almanya kendini tehdit altında gördüğü için bölgede denge ve ittifak çabalarına girişmiş ve ülkelerin çeşitli jeopolitik, jeostratejik ve tarihi hedeflerinin bir araya getirdiği iki güçlü blok oluşmuştur. Bu iki blok arasındaki çatışmalar bir kıvılcımla başlayıp önce Avrupa’yı ve daha sonra Tüm Dünya’yı savaşın içine çekmiştir.

I. Dünya Savaşının Nedenleri

1 – Sanayi Devriminin neden olduğu sanayileşme, hammadde ve sömürgecilik yarışı, silahlanma yarışı:
Hammadde arayışı ve sömürge rekabetine bir de petrolün önem kazanması eklenince başta İngiltere olmak üzere, batılı devletler gözlerini Ortadoğu ve Hindistan’a dikmişlerdi. İngiltere bu konuyu, “Hindistan’a sahip olduğumuz sürece dünyanın en büyük devletiyiz” diyerek dile getiriyordu. İngiltere diğer tarafta Basra körfezi nedeniyle Osmanlı Devleti ile sorun yaşıyordu. Rusya’nın ise güneye inme, İran, Afganistan ve Mezopotamya bölgesinin ele geçirilmesi hayali vardı. Bu rekabetten geri kalmak istemeyen Almanya ise Osmanlı ile sıkı ilişkiler kuruyordu. Özellikle demiryolları ile Ortadoğu’ya ulaşmaya çalışıyordu ve Bağdat’a kadar uzanan demiryolları yapımı için imtiyazlar almış durumda idi.Ancak Bismarck’ı sömürge rekabetine sürükleyenler Hamburglu tüccarlardı ve II. Wilhelm’i de Ortadoğu’ya sürükleyen kendi imparatorluk hırsı yanında yine Avrupa’ya kapanıp kalmamak yönündeki iç baskılardır. Almanya’nın Ortadoğu ile ilgilenmesi İngiltere’yi rahatsız ediyordu. Zira 1908 yılında İran’daki petrol gelirlerinin %84’ü İngiltere’ye gidiyordu.
2 – Almanya ve İtalya’nın ulusal birliklerini kurarak Avrupa’daki güç dengelerini bozmaları ve Almanya’nın güçlenerek İngiltere ile rekabete girişmesi:
Özellikle Almanya kıtanın merkezinde olduğu için büyümesi Avrupa’daki diğer güçlü devletler için tehdit oluyordu.
3 – Bu rekabet ve silahlanma sonucunda Almanya ve İngiltere etrafında birleşen güçlü devletlerden iki rakip blok oluşması:
Sömürge ve hammadde yarışında İngiltere I. Dünya Savaşına kadar sömürgelerin çoğuna hâkim olmuş, ancak XIX. yüzyıl’ın sonunda Almanya ve ABD’nin güçlenerek bu rekabete katılması özellikle Avrupa’da İngiltere ile Almanya’yı karşı karşıya getirmiş ve iki blok oluşmuştur. 1871’den 1914’e kadar bu rekabet şiddetlenerek devam etmiş, adeta barışı korumak için var güçleriyle savaşa hazırlanmışlardır. Ancak, “…barışı tehlikeye atan bu iki lider ülkenin rekabeti değil, bunlara dayanarak politika yapan blok içi diğer ülkelerin davranışları olmuştur. Sırbistan’ın Rusya’ya, Avusturya’nın Almanya’ya ve Fransa’nın da hem İngiltere ve hem de Rusya’ya sırtını dayayarak sorunlara yaklaşmaları 1914 öncesi uluslararası ilişkilerin en kırılgan özelliğini oluşturuyordu.”
Oluşan bloklardan birisi, İngiltere, Fransa, Rusya, Belçika, Sırbistan ve Karadağ’ın oluşturduğu Üçlü İtilaf, (Trible Entente), diğer blok ise Avusturya, Almanya ve savaşın başında tarafsızlık ilan edip sonradan itilaf devleri safına geçen İtalya’dan mürekkep Üçlü İttifak(Trible Alliance)’dır. Daha sonra ittifak devletlerine Osmanlı Devleti ve Bulgaristan katıldı.
Güçlü devletlerin hepsinin kendini diğerlerinden üstün görerek, her türlü rekabette ve anlaşmazlıkta sert tavır takınmaları ve geri adım atmamaları. Her iki blokta da saygın güce sahip olan devletler bulunuyordu ve hiçbir alanda rekabetten geri kalmak istemiyorlardı. Silahlanma yarışı içerisinde her iki taraf da kendisini diğerinden üstün gördüğünden, en ufak anlaşmazlıklardan bile buhranlar doğuyordu. Buhranlar büyüdükçe silahlanma yarışı daha da hızlanmıştı. “Fabrika bacasından çıkan dumanlar coğrafî havayı olduğu kadar siyasî havayı da bozdu.”
5 – Fransa ile Almanya arasındaki Alsac-e Lorainne bölgesi anlaşmazlığı:
Prusya’nın Alman birliğini sağlarken Avusturya’yı yenilgiye uğrattığında, yenik muamelesi yapmayıp, Fransa’yı işgal ettiğinde ise acımasızca davranması, Fransa için bir onur meselesine dönüşmüş, böylece Almanya ve Fransa çatışması ortaya çıkmıştı. Bu çatışma özellikle Alsac-e Lorainne bölgesi üzerinde yoğunlaşmıştır. Bismarck Fransa’nın gelecekte intikam alma tehlikesini öngördüğünden Avrupa’da Fransa’yı yalnız bırakma siyâseti gütmüştü. Diğer taraftan Avrupa’daki diğer güçlere karşıda politikalar geliştirmişti. Fransa’nın İngiltere ve Rusya ile bir araya gelmesine engel olup, İngiltere ile mümkün olduğu kadar anlaşmazlık yaşamamaya çalıştı. Ancak Fransa da gizliden gizliye intikam için fırsat kolluyordu.
6 – Avusturya ile Rusya arasında Balkan topraklarını ele geçirme mücadelesi.
7 – Rusya’nın Osmanlı Devleti üzerindeki emelleri. “Nitekim, Akdeniz’e ulaşmak isteyen Ruslar, Boğazları almak veya en azından Boğazlardan rahatça geçmek amacındaydılar.”
8 – 1890’dan sonraki Alman Dış Politikaları;
1890’a kadar Bismarck’ın politikaları içte ve dışta büyük devletlerle uyumu amaçlıyordu. Ancak tahta genç yaştaki II.Wilhelm’in geçmesi, gençliğin ve tecrübesizliğin etkisi ile Bismarck’ın politikalarına itiraz etmesi ve tam aksi niyetler gütmesi sonucunda Bismarck başbakanlıktan azledildi. İngiltere ile ilişkiler tam tersine dönmeye başladı. Bismarck’ın politikalarını korkakça bulan II.Wilhelm büyük bir dünya gücü olmak istiyordu. İlk olarak donanma gücünü artırmak için tersaneler kurdu ve büyük gemiler inşa etmekle işe başladı. Tabi güçlü bir donanma demek İngiltere’nin denizlerdeki hâkimiyetine tehdit demekti. 1910 yılına gelindiğinde Almanya, Avrupa’nın en büyük sanayi ülkesi olmuştu. Jeopolitik tıkanma nedeniyle Almanya’nın güvenliği için yeni çözümler gerekiyordu. İngiltere gibi sömürgelerden yardım alamayacağına ve etrafında ittifak kuracak güçlü komşular olmadığına göre düşmanlarından daha yüksek savaş gücü gerekli idi. Bu sebeple hızlı bir silahlanma başlattı.
Ayrıca II. Wilhelm Rusya’yı da önemsemiyordu. Deniz gücü olan bir İngiltere ile ittifak kurmanın daha uygun olduğunu düşünüyordu. Bu sebeple Rusya ile anlaşmaları yenilemedi fakat İngiltere ile de arzu ettiği ittifakı kuramadı. Hatta politikaları İngiltere’nin Rusya ve Fransa ile ittifak kurmasına zemin hazırladı. Bu ortamda her an devletler arasında bir savaş çıkabilirdi. İki gruba ayrılan dünya milletleri, aynı ray üzerinde birbirine doğru giden iki lokomotif gibiydi.
Denizlerden hammadde ve sömürgelere çıkamayacağını gören Almanya’nın bunun yerine Osmanlı coğrafyasını kullanarak karadan Afrika ve Ortadoğu’ya yönelmesinin İngiltere’nin sömürge alanlarına bir tehdit içermeye başlaması ve Almanya’nın hızla güçlenip silahlanması İngiltere’yi tedirgin ediyordu. Ekim 1898 yılında Osmanlı Devletine düzenlediği gezi sırasında 13 Kasımda Sultan Selahaddin’in mezarı önünde 300 Milyon Müslüman’ın en iyi dostu olduğunu söyleyen II. Wilhelm böylece Müslümanların koruyucusu olduğunu ilan etmişti. II. Wilhelm’in doğu gezisi dış dünyada herkesi endişe ve hiddete sevk etmiştir. Sonuçta Almanya’nın bu politikaları İngiltere’nin Fransa ve Rusya ile ittifakına sebep olmuştur. Kısacası Almanya’nın Avrupa’nın kuzeyinde, denizlere çıkışı olmayan, sömürgeciliğe ve ticarete elvermeyen, etrafı büyük güçlerle çevrili olarak hareket edemez halde olması, jeopolitik olarak dezavantajlı duruma sokmaktadır. Bu dezavantajlı duruma çare arama çabaları yukarıdaki savaş sebeplerinin çoğuna kaynak teşkil eder.
Büyük bir silahlanma yarışının yaşandığı ortamda bir kıvılcım beklenirken Sırp gencin Avusturya-Macaristan veliahdını öldürmesi adeta domino etkisi yaratmıştı. Avusturya Sırbistan’a önce 23 Temmuz 1914’de ültimatom vermiş, 25 Temmuz’da savaş açmıştı, ancak Sırbistan’ın müttefiki Rusya idi ve Avusturya da Almanya ile anlaşma halindeydi. Avusturya Sırbistan’a savaş açınca, Sırbistan’ın müttefiki olan Rusya Avusturya’ya, Avusturya ile Pan-Germen birliğinden ötürü Almanya Rusya’ya ve Rusya’nın yeni müttefikleri İngiltere ve Fransa’da Almanya’ya savaş açtı. Caydırıcılık ve barışın sağlanması adına yapılan ittifaklar bir girdap gibi ülkeleri savaşın içine çekmişti hatta istemeseler de. O halde bu ittifaklar gerçekten barışı sağlamak için mi yapılmıştı? Yoksa barış bahâne miydi? Belki de bu ittifaklar kendilerini daha güçlü hissetmek için yapılmıştı.
İttifakların oluşturduğu iki blokta kara gücü olarak Merkezi devletler (İttifak Devletleri) daha güçlü iken denizlerde İtilaf devletleri özellikle İngiltere çok üstün durumda idi. Henüz tarafsız olan İtalya ittifak ve itilaf devletleri ile çeşitli görüşmeler yaparak savaş sonunda en çok toprak kazanacağı bir seçim yapmaya çalıştı. Avusturya İtalya’nın isteklerini ancak savaş bitiminde yerine getirmek üzere kabul etti. Aslında İtalya’nın Merkez devletlere pek güveni de yoktu, 26 Nisan 1915’de İngiltere’nin şartlarını kabul etmesi ve savaştan sonra Osmanlı topraklarından Antalya bölgesini de vaat etmesiyle anlaşma yaparak savaşa katıldı ve 20 Mayıs’ta Avusturya’ya savaş açtı. Savaşın başında Almanlar kısa sürede Belçika’yı işgal etti. Fransa’ya girdi. Ve İngiliz desteği ile Mern de durduruldular.

Batı Cephesi

Almanya’da iki cepheli savaş riski daha önce düşünülüp 1900 yılında Genel Kurmay Başkanı Schlieffen tarafından bu duruma göre planlar yapılmıştı. Bu planlara göre Rusya ulaşım ve coğrafî şartlardan dolayı seferberliği geç tamamlayacağı için önce Fransa’ya saldırıp altı hafta içinde Fransa yenildikten sonra Rusya’ya saldırılacaktı. Ancak Fransız ve Ruslar da bu plana göre hazırlanmış, Rusya üç haftada seferberliği tamamlarken Fransa İngiltere’nin desteğiyle Marne şehrinde güçlü bir savunma hattı kurmuştu. Müttefik güçler bu plan ile Almanları durdurdu ve Schlieffen’in planı tutmadı. Bu cephede İngiliz ve Fransız kuvvetleri Mayıs ve Eylül 1915’de iki kez taarruza geçse de sonuç alamadı ve 250.000 kayıp verdiler. Almanların kayıpları ise 140.000 oldu. 1915 yılında bu cephede sonuç verici bir gelişme olmadı. 1916’da Almanya Verdun’e saldırdı. 2.000.000 kişinin katıldığı savaşta 1.000.000’a yakın kayıp oldu. Bu cepheyi rahatlatmak için İngilizler Somme’ye saldırdı ve burada 420.000 kişilik kayıp verdi. Kısa sürede verilen kayıplar batı cephesinde yaşanan vahşeti gözler önüne sermektedir.

Fotoğraf: Ağustos 1916, Yakalanan Alman Tutsaklar Batı Cephesi’ndeki Longueau’da


1916’ya gelindiğinde batı cephesinde durum merkez devletlerin aleyhine gitmeye başladı ve Alman genel Kurmay Başkanı Falkenhayn görevinden alındı yerine Hindenburg atandı. Üç yıl kadar siper savaşları halinde geçen ve iki tarafında üstünlük sağlayamadığı bu cephe, savaş tarihinde eşi görülmemiş bir katliam makinesine döndü. Haftalarca süren topçu atışları, siper savaşları ve makineli tüfeklerin biçtiği insan tarlaları milyonlarca ölüm demekti. Mart 1918’de Rusların ihtilal nedeniyle savaştan çekilmesi üzerine Almanya tekrar batıya yönelerek batı cephesini yardı ve Paris’e yürüdü. Müttefikler ABD’nin desteği ile Almanları durdurabildiler. Özellikle Amerikan tanklarının gücüyle Almanlar tekrar doğuya doğru sürüldü.

Doğu Cephesi

Batı cephesinde taraflar çok kanlı çarpışmalarda birbirine üstünlük sağlayamazken doğu cephesinde Almanlar seferberlikte aceleci davranıp yeterli düzeni sağlayamayan Ruslar karşısında hızlı zaferler kazanıyordu. Nisan 1915’de başlayan taarruzla Galiçya Ruslardan temizlendi. Daha sonra Varşova, Konvo ve Vilna Almanların eline geçti. Osmanlı kaynaklarında Galiçya cephesi hakkında, Rus ordusundaki teşkilat eksikliğinin, levazım ve ulaşım bozukluğunun, günlük 15-20 bin esir verilmesine neden olduğu, altı hafta içinde Rus savunmasının hiç seviyesine geldiği, birkaç milyondan oluşan güçlü bir ordunun gerilme gücünü kaybetmiş bir zemberek gibi büzülüp kalmasının dünyada başka örneğinin olmadığı gibi bilgiler bulunmaktadır.
Bulgaristan da İtalya gibi toprak hesapları yapıyordu, ancak bulunduğu konum itibari ile Almanya ile Osmanlı arasındaki bağlantıları sağlama imkânı vardı. Bu özelliğinden dolayı isteklerini ittifak devletleri kabul etti ve 3 Eylül 1915’de Osmanlı ile 6 Eylülde Almanya ve Avusturya ile anlaşma imzaladı ve 12 Ekimde Sırbistan’a savaş açtı. Sırbistan iki cephe arasında kalmıştı, İngiltere ve Fransa’nın yardımı da yetmedi Avusturya Sırbistan ve Arnavutluğu işgal etti. Ancak savaşın genel sonuçları bu durumu tersine çevirecektir. Romanya 28 Ağustos 1916’da itilaf devletleri safında savaşa katıldı, Avusturya’ya saldırdı, Bulgaristan yardıma geldi. Ancak Rusya’da ihtilal olması Romanya’yı zor durumda bıraktı. 1917 baharında ateşkes imzalamak zorunda kaldı. Bu cephede Sırbistan ağır kayıplar verirken, İtalya Avusturya’ya karşı açtığı savaşta pek varlık gösteremeyip müttefiklerden yardım alması gerekti. Askeri teknolojisi rakiplerinden üstün olan Almanya, 1917-18’de Rusya’nın saf dışı kalmasıyla Batı Cephesine yüklendi ancak ABD’nin savaşa girmesi durumu tersine çevirecekti.

Osmanlı Cepheleri

Avrupa’daki rekabet nedeniyle başlayan savaşa Almanya’nın stratejik hamle olarak Osmanlı’yı da dâhil etmesiyle savaş büyük alanlara yayıldığı gibi Hilafet çağrısının muhatabı olan İslam coğrafyasında İngiltere’nin sömürgelerini de İngiltere açısından olumsuz etkilemiştir. Berlin’de Alman devlet adamları daha 1898’de Almanya ile Rusya arasındaki bir savaşta Türklerin bölgede 100.000 Rus askerini tutabileceklerini hesaplamışlardı. Nitekim I. Dünya Savaşında Osmanlı askerlerinin Galiçya ve Kafkas cephesinde etten duvar örmeleri Almanların bu hesaplarında yanılmadıklarını gösterdi. Aslında Osmanlı Devleti önce itilaf devletleri tarafında yer almak istemişti, ancak itilaf devletleri Rusya’ya verilen sözler nedeniyle Osmanlı’nın ittifak başvurularını kabul etmediler. Ayrıca Osmanlı’nın kendilerine yük olacağını düşünüyorlardı fakat stratejik öneminden dolayı tarafsız kalmasını istediler.
İngiltere’nin sömürgecilik faaliyetleri özellikle II. Wilhelm’den itibaren Osmanlı ve Almanya arasında bir yakınlaşmanın doğmasına neden olmuştu. Almanya açısından Osmanlı toprakları, Almanya’nın sömürgelerine çıkış yolu demekti, ayrıca Osmanlı coğrafyası savunma için yeterli stratejik derinliğe sahipti. Bu durumdan faydalanabilmek için Almanya Osmanlı Devleti ile çok yönlü ilişkiler kurmaya başladı. Askeri eğitim, silah desteği, İzmir-Ankara demiryolunun yapımı ve Bağdat demiryolları gibi. Özellikle demiryolların yapımı aslında Osmanlı’dan çok Almanya’ya hizmet için yapılmaktaydı. Çünkü Almanya’nın sömürgelerinden elde ettiği hammaddelerin ulaşımını sağlayacak başka yolu yoktu.
Almanya İtilaf Devletleri’nin çevrelemesinden kurtulmak için Osmanlı jeopolitiğinden faydalanmak istiyordu, ancak Osmanlı’nın ayak direme ve çeşitli bahâneleri sonunda Osmanlıya 500 milyon frank para ve 5 milyon lira kredi yardımı yaptı. Almanya ile ittifak edip hemen arkasından savaşa girmemek için, seferberlik tamamlanmadı, paramız yok, Bulgaristan girmeden biz de girmeyiz gibi bahâneler üreterek 3 ay oyalamaları, ittihatçıların hatalarını anlamış olmalarından olabilir.
Osmanlı Devleti ile Almanların savaş planı;
1. Doğu Anadolu ve Kafkasya’dan Rusya’yı çevirmek,
2. Süveyş Kanalı ve Mısır’a saldırarak İngiltere’nin sömürge yolunu kesmek.
3. Çanakkale’yi korumak için Trakya’ya güçlü bir ordu bırakmaktı.
Yeni ortaya çıkan cepheler sayesinde Osmanlı birlikleri çok sayıda Rus ve İngiliz Koloni tümenini kendi üstüne çekmişti. İngiliz tümenlerinin Mısır’da birikmesi, Gelibolu, Filistin ve Irak’ta açılan cephelerin takviyesi ve Ruslar için ikinci cephe açılması Osmanlı sayesinde olmuştur. Bu da Almanlara stratejik avantaj sağlamıştır.
Osmanlı Kafkasya, Çanakkale ve Kanal Cepheleri için hazırlanırken İngiltere ilk olarak Irak’a saldırdı. Böylece Osmanlı 4 cephede savaşa başlamış oldu. Irak cephesinde Kut-el-Amara’da İngilizler Türk güçleri tarafından sarıldı 18,000 kişi ile teslim oldu. 1916’da tekrar taarruza geçtiler ve Mart 1917’de Bağdat’a girdiler.
Kanal cephesinde Cemal Paşa 1916 da iki saldırı gerçekleştirdi başarılı olamadı, 1916 sonunda İngiltere Suriye sınırına kadar geldi.
Osmanlının en önemli jeopolitik unsuru boğazlarıdır. Başka devletlerin gemilerinin geçişine kapatarak stratejik sonuç getirmektedir. Aynı zamanda Rusya’nın denizlere ve sömürgelere açılması için tek yoldur. Çanakkale boğazı ise hem boğazdan hem de kara boyunca stratejik savunma imkânına sahip ve Osmanlı başkentinin kale kapısı niteliğindeydi.

Çanakkale geçilirse müttefikler kısa sürede savaşı sonuçlandırabilirlerdi. Bu sebeple İngiltere Fransa ile birlikte Rusya’ya yardım ulaştırmak ve İstanbul’a ulaşıp Osmanlı Devletini savaş dışı bırakmak için Çanakkale’ye denizden saldırmayı planladı. Ortak bir İngiliz-Fransız donanması, 19 Şubat 1915’ten itibaren, Çanakkale Boğazındaki Türk tabyalarını bombardımana başladılar ve bu bombardımanlar 18 Marta kadar sürdü. 18 Mart günü Çanakkale deniz savaşı İngiliz ve Fransız gemilerinden oluşan büyük bir donanmanın hezimetiyle sonuçlandı. Denizden Çanakkale’yi geçemeyen müttefikler karadan çıkarma yapmaya karar verdi. Müttefikler Çanakkale cephesinde Anafartalar’da üç haftada 40.000 kayıp verdi. Sürekli asker kaybetmeye başlayan müttefikler Aralık ayından itibaren çekilmeye başladı. Bu cephede 250.000 müttefikler, 250.000 de Osmanlı askeri kaybedildi.
Müttefiklerin Çanakkale’de beklenmedik yenilgisi Kafkasya ve İran cephelerinin önemini artırmıştır. Bu durumda İngiltere Almanya’yı durdurmak ve Ruslara yardım ulaştırmak için başka yollar aramak zorunda kalmış ve Basra’dan Kafkaslara geçebilmek için İran ile Osmanlı arasındaki ulaşım imkânlarını ve askeri güzergâhlarını ayrıntılı olarak ele alan bir rapor hazırlatmıştır. Bu raporun günümüzün teknik imkânları ile ölçülen değerleri ile neredeyse aynı olması çok önemlidir.
İngiliz başbakanı Çanakkale’de yenildiklerini ancak, 200.000 Türk askerini Çanakkale’de tutarak Kafkasya ve Mısır’da taarruza geçmelerini önlediklerini beyan etmiştir. Çanakkale cephesi ve diğer Osmanlı cepheleri jeopolitik gücü oluşturan unsurların değerlendirilmesinde önemli bir örnektir. Millî gücün hesaplanması güç unsurlarını alt alta toplamakla değil, bu unsurların birbirini de etkileme özelliklerine göre değerlendirilmesi gerektiğinden, Osmanlı’nın jeopolitik gücü, hem stratejik derinlik, hem boğazlar ve ulaşım yolları açısından güçlü olmasına rağmen, askeri güç olarak çok zayıf, teknoloji ve sanayi eski, ekonomik güçse yetersizdi. Hatta öyle ki itilaf devletleri müttefiklik başvurularını kabul etmemiş, adeta sen ayağımıza takılma, işimizi aksatma, bir de seninle uğraşmayalım şeklinde bir muamele görmüştür.
Ancak Osmanlı Devleti özellikle Clausewitz’in önemini işaret ettiği manevî unsurlar açısından çok güçlüydü. Osmanlı ordularında komutanların tecrübesi ve idare kabiliyetinin yüksek olması, savaş cephesinin kendi toprakları olmasının verdiği psikolojik motivasyon ve özellikle vatan savunmasının kutsallığı, buna millî bir kültür olarak cesaret ve savaşçı kimliği de eklendiğinde beklenmedik başarılar kazanmasını sağladığı görülmektedir.
Osmanlı cepheleri I. Dünya Savaşının uzamasını ve savaşın geniş bir coğrafyaya yayılmasını sağlayarak Almanya’ya stratejik olarak nefes alma şansı sağlamıştır. Çünkü denizlere ulaşamayan ve özellikle Rusya’nın savaşa girmesi ile çevrelenmiş durumda olan Almanya için çek çıkış yolu Osmanlı Coğrafyası idi.
Askeri açıdan hazırlıksız girilen savaşta, 1915’de Çanakkale, 1916’da Kut-ül-amare zaferleriyle müttefiklerinin bile beklemediği bir başarı gösteren Osmanlı Devleti için bu savaş son savaş olacaktır. I. Dünya Savaşında Çanakkale, Irak, Kafkasya, Hicaz ve Yemen cephelerinde vatan savunması yaparken, Galiçya, Makedonya ve Romanya’da müttefiklerinin yardımına koşan cesur, gözü pek ve fedakarane savaşan Osmanlı Ordusu son yıllarda kendini iyice hissettiren imkansızlıkların da etkisi ile kaçınılmaz olarak mütareke imzalamak durumunda kalmıştır.
Deniz Savaşları
Ocak 1915’de Dogger Bank’da bir savaş oldu, bir Alman gemisi battı. Daha sonra abluka mücadeleleri başladı. 18 Mart Çanakkale deniz savaşlarında hezimete uğrayan ve karadan yaptıkları çıkarma da sonuçsuz kalan İngilizlerin Rusya’ya yardım ulaştırmak için Çanakkale’den geçip İstanbul’u düşürerek Osmanlı’yı savaş dışı bırakma planları suya düşmüştü. Çanakkale savaşlarında yıldızı parlayan Mustafa Kemal daha Ocak 1915’de General Liman Von Sanders’e Almanya’nın savaşı kaybedeceğini söylemiştir. Denizlerde 1917 yılına gelene kadar ittifak devletleri avantajlıydı, savaş uzadıkça Almanya kaynak sıkıntısı çekmeye başladı. İngiltere ve Fransa Almanya’yı denizden ablukaya almıştı. Buna karşı Almanlar denizaltı kozunu kullanmaya başladı.
1918’e kadar savaşta en büyük etki eden teknoloji, denizden abluka ile ticaret gemilerini dahi geçirmeyen denizaltılardı. Denizlerdeki savaşlar kilitlenmişti ve batı cephesinden gelecek sonuç bekleniyordu. Denizaltıların savaşa olan etkisi İngiltere’nin jeopolitik gücünü değiştirmiştir. Bu noktada teknolojik gücün jeopolitik gücü dengelemeye çalıştığı söylenilebilir. Çünkü Almanya için en büyük sorun kuzey denizinin İngiltere tarafından kapatılarak Almanya’nın deniz ulaşımının kesilmesiydi. Oysa şimdi denizaltılar İngiltere’yi neredeyse dünyadan soyutlamıştı. Fakat savaş Almanya’nın lehine giderken birden her şeyi tersine çevirecek bir gelişme oldu. Alman denizaltıların ablukası İngiltere’yi boğmaya başlamıştı ki, Alman denizaltıların sivil gemileri batırması ve bu gemilerde Amerikan vatandaşların ölmesi, ABD’yi savaş’a çekti. Alman denizaltılar ticaret ve yolcu gemilerini de batırıyorlardı ve bu gemilerde birçok Amerikalı sivil ölmüştü.
Bu sırada Alman dış işlerinin Meksika’yı ABD’ye karşı kışkırttığı telgraflardan biri İngiliz istihbaratı tarafından deşifre edilerek ABD’ye ulaştırıldı. Bu mesajların 1 Martta ABD basınında yayınlanması büyük tepki doğurdu ve ABD 6 Nisanda Almanya’ya savaş açtı. Savaş uzadıkça Almanya’da hammadde ve gıda sıkıntısı ağırlaşmaya başlamıştı. Ayrıca ABD’nin savaşa girmesi de savaşın seyrini değiştirmişti. 1918’de savaş tamamen ittifak devletlerinin aleyhine döndü. Amerikan tanklarının karşısında Almanlar geri çekildi. Mayıs 1918’de Romanya, Eylülde Bulgaristan, Ekimde Osmanlı Devleti teslim oldu.
Ocak 1918’de başkan Wilson savaş sonrası ile ilgili 14 prensip yayımlamıştı. ABD Almanya’ya “Wilson ilkelerini” kabul etmesi için notalar gönderiyor ve Wilson İlkelerini kabul etmesi, işgal ettiği ülkeleri boşaltması, denizaltı savaşına derhal son vermesi, krallığa son verilmesi isteniyordu. Bu kararlara direnmeye çalışan Ludendorff, başbakan yardımcısına, teslim olmak anlamına gelen bu kararlara uymamanın askerlik onuru gereği olduğunu belirtmiş, buna karşı başbakan yardımcısı Payer, “Ben askerlik onuru falan tanımam, açlık içinde kıvranan halkı bilirim.” şeklinde cevap vermiştir. 26 Ekimde Ludenddorff görevinden alındı. 27 Ekim’de Alman hükümeti Wilson ilkelerini kayıtsız şartsız kabul ettiğini bildirdi. 31 Ekim’de hükümet II.Wilhelm’in tahttan inmesine karar verdi. 6 Kasım’da prens Max, II.Wilhelm’e haber vermeden İmparatorun tahttan çekildiğini bildirdi. Wilhelm için bu durumu kabul etmekten başka çare kalmamıştı ve ülkeyi terk etti.
I. Dünya Savaşının Sonuçları
– Avrupa’da güç dengeleri bozuldu.
– ABD Avrupa politikalarına karışmaya başladı.
– Milletler Cemiyeti kuruldu.
– Topyekün zafer, yenilen devletleri devrime, galipleri ise iflasa götürmüştü. Savaşın getirdiği ekonomik bunalımlar ayaklanmalara neden oldu, işçi sınıfı birleşerek eylemler başlattı ve bazı ülkelerde rejim değişikliklerine neden oldu.
– 1917’de Rusya’da maliye iflas etti, Japonya yenilgisi ve ardından I. Dünya Savaşı’nın neden olduğu huzursuzluklar, büyük çatışmalara neden oldu. Sonunda savaşlardan bunalan halk Çarlık rejimine karşı ayaklandı, ordu barış isteyen halka karşı silah kullanmadı ve bu devrimle Çarlık rejimi yıkılmış oldu.
– Savaşın sonunda yıkılan imparatorluklardan ortaya çıkan devletler için sınırlar belirlenirken Ortadoğu haritası Fransa ve İngiltere’nin emperyal emelleri doğrultusunda çizildi.
– Bu savaşta İngiliz ordusunda Oxford ve Cambridge öğrencilerinin dörtte biri öldü. Toplamda yaklaşık olarak Almanya 1.800.000, Fransa 1.600.000, İngiltere 800.000 kayıp verdi. İngiltere’de altı milyon erkek seferberliğe katıldı, bunların 700 bini öldü; bu da yüzde 11,5 gibi bir orana karşılık geliyor. Fransa askerlik çağındaki erkek nüfusunun %20’sini kaybetti. Savaşa katılan askerin 3’te 2’si öldü veya yaralandı. Yine İngilizlerden yaklaşık 5.000.000 askerinin 3’te 2’si zarar gördü.
– Almanların 1916’da Verdun’de cepheyi yarmak için yaptıkları girişim 2 milyon kişinin katıldığı, 1 milyona yakın kayıp yaşanan bir çatışma oldu.
I. Dünya Savaşı’nın maliyetleri uluslararası ekonomiyi de etkilemiş, ülkelerin altyapılarını çökertmiş, işsizlik yaratmış, enflasyonun aşırı artışına neden olmuş, ülkelerin dış borçlarını ödenmez hale getirmiştir. Savaşın bedeli Avrupa’da 350 Milyar Dolar olarak tespit edilmiştir. Diğer bir kaynakta, 8,5 milyon kişinin öldüğü ve 338 Milyar dolar maddî kayıp olduğu geçmektedir.
Ekonomilerin çıkmaza girmesi sonucu hükümetlerce vergiler, koruyucu yasalar çıkmış ve planlı ekonomi uygulaması ortaya çıkmıştır.
– Avrupa’da uzun süre ekonomiler rayına oturamadı. Fiyatlar arttı, enflasyon ve borçlanma yükseldi. Devlet ekonomik faaliyetlere müdahale etme gereği duydu. Almanya’da ekonomik sistemler alt üst oldu, enflasyon inanılmaz boyutlara ulaştı. 1923 Şubat’ta bir kilo et 3.400 Mark iken, Kasım’ bu 280 milyar Mark idi. 1921’de bir Dolar 70 Mark iken, 1923 Kasımında bir Dolar 840 Milyar Mark oldu. Vergiler devlet masraflarının ancak %2’sini karşılıyordu.

Savaşta milyonlarca gencin ölmesi aile düzenini de bozdu, doğum oranı düştü Avrupa’nın gelecek kuşağı yok oldu. Kadınlar savaş için üretime ve fabrika işlerine katılmak zorunda kaldı, iş hayatına girmeleriyle birlikte erkeklerle aynı haklar istemeleri kadının toplumdaki yerini değiştirdi.
Bu savaşın neticesi olarak, 27 Ağustos 1928’de ABD, İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya ve Japonya arasında Paris Paktı imzalandı. Buna göre “Taraflar uluslararası anlaşmazlıkları çözmek için savaşa başvurmayacaklardı.” Daha sonra bu pakta katılan ülke sayısı 65 oldu. Fakat paktın bir yaptırım uygulaması yoktu. Birkaç yıl sonra pakta aykırı davranışlar başladı. I. Dünya Savaşından sonra İngiltere Ortadoğu petrollerine hâkim olmak ve Rusya’nın ve komünizmin yayılmasını önlemek için çaba harcamaya başlamıştır.
Jeopolitik Analiz
Bu savaş güç merkezleri arasında bir mücadele şeklinde gelişmiş ve savaşın sonunda güç merkezleri değişmiştir, bazıları yok olurken bazıları güçlenmiştir. Almanya, Avusturya ve Osmanlı güçlerini yitirmiş, İngiltere, Fransa ve İtalya güç kazanmıştır. Ancak Almanya ve Osmanlı Devleti’nin potansiyel güç imkânları vardı, bu imkânlar da Versailles ve Serv Anlaşmalarıyla güçleri sınırlandırılarak kontrol altına alınmaya çalışıldı. Almanya’nın jeopolitik dezavantajlarını sömürgelere ulaşarak giderme niyetiyle başlayan bu savaşın dünyayı sarması jeopolitik ve jeostratejik unsurların öneminin fark edilmesi ve savaşta güç dengesi olarak kullanılması hâkimiyet teorilerin üretilmesinde etkili olmuştur. Almanya’nın Osmanlı jeopolitiğinden faydalanmak için Osmanlı’yı savaşa sokması ve Rusya jeopolitiğini hafife almasının sonuca etkileri, savaş ve politikalarda jeopolitiğin öneminin anlaşılmasını sağlamış ve II. Dünya Savaşı ve sonrasında jeopolitikçilerin devlet politikalarına etkisini artırmıştır.
I. Dünya Savaşından sonra İngilizlerin Basra körfezi ve Irak’ı, Fransızların Suriye’yi işgal etmeleri Ortadoğu’nun batı için ayrı bir önem kazandığını gösterir. Nitekim gelecek yüzyıl boyunca Doğu Akdeniz ve Ortadoğu dünya politikasının ve jeopolitikçilerin odak noktası olacaktır. Almanya’nın en stratejik hatası, ABD’nin savaşa çekilmesine engel olamamaktır. Hem sivil gemilere saldırıp hem Meksika’yı kışkırtmak İngiltere’ye beklediği fırsatı vermiştir. Bu manevra savaşın tüm dünyayı sardığı, müttefiklerin yer değiştirdiği ve sürekli dengelerin değiştiği bir ortamda bilinçli ve planlı olmayan bir karar olabilir Alan büyüklüğü, ulaşım azlığı, cephelerin uzaklığı gibi jeopolitik avantajlar Rusya için sadece stratejik değil aynı zamanda İstihbarat açısından da fayda sağlıyordu, çünkü Rusya’nın hamleleri hakkında istihbarat sağlansa bile geç kalınıyordu. Bu da jeopolitik unsurların ve millî güç unsurlarının birbiri ile ne kadar bağlantılı olduğuna örnek teşkil eder.
Yararlanılan Kaynaklar
Arif Yayılgan, Alman Yayılmacılığı Ve Jeopolitiği
İlhan, Harp Yönetimi ve Atatürk
Ahmet Eyicil, Siyasî Tarih
Emre Ozan, “Birinci Dünya Savaşı ve Uluslararası İlişkiler Disiplininin Doğuşu Üzerine Bir Değerlendirme” Akademik Bakış Dergisi
Pierre Renaouvin, Birinci Dünya Savaşı
Oral Sander, Siyasî Tarih
Burak Çınar, “Birinci Dünya Savaşında Osmanlı Jeopolitiğinin Rolü”, Akademik Bakış Dergisi
Ramazan Çalık, “Alman Kaynaklarına Göre Cemal Paşa”, Osmanlı Araştırmaları Dergisi
Uğur Ünal, Osmanlı Belgelerine Birinci Dünya Harbi
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Arif Yayılgan’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Balkanlarda Milliyetçiliğin Doğuşu Ve Balkan Savaşları

Balkan milliyetçiliği, Batı Avrupa’daki diğer milliyetçiliklere nazaran özel niteliklere sahiptir. Balkan milliyetçiliği dinsel ve etnik niteliklerin karışımıyla oluşmuştur. Balkanlar, yaklaşık olarak dört yüzyıl boyunca Osmanlı İmparatorluğu’nun egemenliği altında kalmış ve bu dönemde uygulanan iskân politikalarına bağlı olarak da Anadolu’dan getirilen Türkmenler, bu coğrafyaya yerleştirilmişlerdir. Türk ve Balkan halkları bu sürede hem birbirlerini etkilemişler hem de birbirlerinden etkilenmişlerdir. Todorova, “Balkanlar’da Osmanlı mirasını aramak anlamsız bir şeydir. Bizzat Balkanlar Osmanlı mirasıdır.” derken Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkanlar’ın siyasi tarihi üzerindeki yerini göstermektedir. Yine Nesime Ceyhan bu konuyla alakalı olarak şöyle demektedir:
“Osmanlı Devleti’nin Balkanlar’daki hâkimiyeti devletin güçlü vakitlerinde bir problem teşkil etmezken; devletin zayıfladığı dönemlerde bu topraklar, başta Rusya olmak üzere Hristiyan halkın hamiliği öne sürülerek neredeyse bütün Avrupa ülkelerinin ilgisini çeker ve bu topraklar üzerindeki hesaplar, Müslüman Türkleri Balkanlar’dan topyekün uzaklaştırma ihtirasına dönüşür.Bu düşüncenin arka planında ise büyük devletlerin İstanbul’a ve dolayısıyla Boğazlara hâkim olma arzuları yatar.”
Osmanlı İmparatorluğu’nun egemenliğinde rahat ve huzurlu yaşarken, Balkan halkları da Fransız Devrimi sonrası dönemde milliyetçilik düşüncelerinden etkilenmişlerdir. Bu yüzden de “çok uluslu egemen” imparatorluğa başkaldırmaya başlamışlardır.

Balkanlar’da Milliyetçiliğin Doğuşu ve Balkan Savaşları

Sosyal bilimciler milliyetçiliğin Fransız İhtilali ile başladığı ve yayıldığı konusunda hemfikirdirler. Aydınlanma felsefesinin bir ürünü olan Fransız pozitivizmi daha çok dili ve kültürü merkez alan bir milliyetçilik anlayışı geliştirmiş ve bu milliyetçilik fikri sayesinde Fransa’da bir ulus devletin temelleri atılmıştır. 19. yüzyıl başlarında Balkanlar, yanı başlarındaki milliyetçilik rüzgârlarından dalga dalga etkilenmeye başlamışlardır. Tam bu dönemde Osmanlı İmparatorluğu çatısı altında yaşamlarını sürdüren Balkanlar’daki çeşitli etnik yapıya sahip halklar, milliyetçilik fikirlerini benimsemişlerdir. McNeill, “Balkanlar’daki Hristiyan toplulukların (Müslüman) Osmanlı efendilerinin yazgısında görülen gerilemeyi sevinçle karşıladıkları söylenebilir” derken coğrafyadaki güç boşluğunu yansıtmaktadır, denilebilir. İşte bu güç boşluğu içinde Balkan milletleri içinde “İmparatorluk ile bağlarını gevşeten ilk millet Sırplar olmuştur.”
McNeill, Sırp Ayaklanması ile başlayan ve Balkan Savaşlarına kadar giden dönemi anlatırken şu ifadeleri kullanmaktadır:
“Eski biçim Balkan eşkıyalığıyla büyük ölçüde çakışan bu ruh, Sırp Devrimine (1803-1815) ve Yunan Devrimine (1821-1830) kendine özgü bir karakter kazandırdı. Aynı zamanda bu halkların Batı toplumuna ileride daha eksiksiz bir biçimde katılmaları yolunda ilk adımlarını atmalarına yol açtı. Ancak çok geçmeden Balkanlar’ın Hristiyan uluslarının, birbiriyle çatışan toprak istekleri yüzünden ortaya önemli sorunlar çıktı. Ne var ki bu çıkar çelişkileri, her yerde devrimci çevreleri sarmış olan özgür insanların kardeşliğine dayalı bir geleceğe duyulan inançla, 1850’den sonraki tarihlere dek örtüldü.”
Nesime Ceyhan ise aynı konuda:
“Osmanlı Devleti uzun yıllar Balkan topraklarının korunmasında İngiltere ile Rusya arasındaki mücadeleyi kullanmış, Rusya’ya karşı İngiltere’ye dayanarak toprak bütünlüğünü muhafaza etmiştir” demektedir.
Ayrıca Ceyhan:
“93 Harbinin ardından gelen yirmi yıllık süreçte kısmen durulan Balkan Devletleri daha ziyade kendi içlerindeki mücadeleleri sebebiyle topyekun Osmanlı karşısına geçememişlerdir. II.Meşrutiyetin ilanı ve ihtilal ardından devlette oluşan siyasal boşluk,Bulgaristan’ın sınırları içerisine Makedonya’yı alması ,Sırbistan’ın bağımsızlığını ilan etmesi, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun Bosna Hersek’i ilhakı;Avusturya-Macaristan karşısında Balkanlar’daki Slav ırkının Rusya desteğiyle birleşme eğilimleri 1912-1913 Balkan Savaşlarının zeminini oluşturmuştur ” demektedir.

Balkanlar’daki milliyetçilik rüzgârları bir anda Osmanlı İmparatorluğu’na karşı güç mücadelesine dönüşmüştür. Yunanistan, Sırbistan, Karadağ, Romanya ve Bulgaristan’ın bağımsızlıklarını kazanmaları, bu devletler açısından sorunları bitirmemiş, aksine yeniden başlatmıştır. Balkanlar’ın kozmopolitik kimliği sebebiyle hemen her devletin milletinden olan unsurlar, diğer devletlerin de içerisinde kalmıştır. Aynı zamanda hızla geri çekilen Osmanlı İmparatorluğu’nun boşalttığı veya boşaltacağı beklenen bölgeler hepsinin de gelecek planlarında yer almaya başlamıştır.
Bağımsızlıklarını kazanmalarından itibaren Balkan Devletleri çok hızlı bir şekilde silahlanmaya girişmişlerdir. 1878 Berlin Barışı ile aradığını bulamayan Bulgaristan, bağımsızlığını kazandıktan sonra ’da etkin bir politika izlemeye başlamıştır. Bulgar Hükûmeti, Avrupa silah üretiminin en büyük rakipleri olan Fransız Schneider-Creusot ve Almanya’nın Krupps şirketlerinden büyük miktarlarda top satın almıştır. Bulgaristan, yıllık bütçesinin üçte birinden fazlasını orduya ayırmıştır. Bulgaristan’da en yüksek ücret alanlar arasında subaylar önemli noktaya gelmişler ve halk arasında orduya ilgi artmıştır. Bosna-Hersek’in ilhakı ise Sırbistan’ı aynı yönde bir politika izlemeye itmiştir. Sırbistan da Fransız Schneider-Creusot firmasından yüksek miktarlarda top satın almıştır. Yunanistan ise askerî alanda diğerleri kadar hızlı olmamakla birlikte, Balkan Savaşına kısa süre kala o da aynı çizgiye gelmiştir.
Bulgaristan, Balkan Savaşları öncesinde Ayastefenos Antlaşmasındaki sınırlarını elde etmeyi ve geniş topraklar kazanıp, büyük bir Bulgaristan Devleti hâline gelmeyi planlamıştır. Ege Denizi’ne açılmak ise bir başka arzusu olmuştur. Diğer Balkan Devletlerinin de gözü üzerinde olan Makedonya, Bulgaristan’ın da elde etmek istediği yerlerden birisi hâline gelmiştir. Yapılan müzakerelerde Bulgar temsilciler, en sonunda Bulgaristan’a katılır umuduyla, özerk bir Makedon Devleti’nin kurulmasına taraftar bile olmuşlardır. Ayrıca, diğer taraftan bu bölgeyi ele geçirmek için Makedonya’da en fazla karışıklık çıkaran unsur Bulgarlar olarak gözlemlenmiştir. Dönemin Bulgar Başbakanı Stoyan Danev, “O dönemde halkın görüşüne göre Bulgar dış politikası yalnız bir sorun etrafında dönüyordu. O da Makedonya’ydı.” demiştir.

Balkan Savaşlarına yaklaşılırken Sırbistan’ın en büyük hedefi ise “Büyük Sırbistan”ı kurmak olmuştur. Bosna-Hersek’in Avusturya tarafından ilhak edilmesiyle, Sırbistan sıkışmış, Adriyatik Denizi’ne açılma ihtimali kapanınca, tek yol Makedonya üzerinden Ege Denizi’ne açılmak umuduna dönüşmüştür. Fakat Avusturya da aynı niyette olduğu için iki ülkenin planları çakışmıştır. Makedonya’da Sırp gizli örgütleri birleşip Kara El adıyla örgütlenmişler, bölgeyi Sırbistan kontrolüne almak için daha sistemli çalışmaya başlamışlardır. Ayrıca Sırbistan, Makedonya için bir paylaşma antlaşması istemiştir. Yunanistan da mevcut durumdan fazlaca yararlanmak peşinde koşmuştur.
Balkan Savaşları öncesinde Makedonya üzerinde tarihî hak iddia etmiş (ki günümüzde hâlâ devam ediyor), Makedonya’daki huzursuzluğu arttırmada rol oynamaya çalışmıştır. Megali İdea peşinde olan Yunanistan için Makedonya’nın yanında, Girit ve tüm Ege adaları da alınması gereken topraklar olarak önem kazanmıştır. Bu açıdan bakıldığında Balkan Devletleri arasındaki ihtilafların ve savaşa götüren sebeplerin en önemli kısmını Makedonya meselesi oluşturmuştur. Buna ek olarak “Kiliseler Meselesi” de bu anlaşmazlıklardan biri olmuştur. Bulgar kilisesinin, Rum Ortodoks kilisesinden ayrılmasından sonra, Makedonya’da mevcut olan kiliselerin ve okulların kime ait olduğu tartışması ve uyuşmazlıkları ortaya çıkmıştır. Balkan Harbi aslında Sultan II.Abdülhamit zamanında olacaktı ancak onun Balkanlar’da yürüttüğü uyanık politikalar Balkan Harbinin gecikmesine yol açmıştır.
1905’teki Japonya’ya ve 1909’da Avusturya’ya karşı diplomatik yenilgi üzerine Rusya, Balkanlar’da daha aktif rol oynama yolları aramaya başlamıştır. Balkan Devletlerinin ihtilaflarının çözümünü en çok isteyen Rusya olmuştur. Zaten Rusya’nın siyaseti Slavları birleştirip, tüm Balkan topraklarını aralarında paylaştırmak ve üzerlerinde Rus hâkimiyeti kurmaktır. Balkanlar’ı Slavlara verdikten sonra Osmanlının elinde kalan İstanbul ve Boğazları ele geçirmek bağlamında bir politika geliştirmişlerdi. Balkan Devletleri ise, Rusya’nın Balkanlar’da daha aktif politika yapması hususunda bölünmüşlerdir. Balkan Devletleri, Rusya’nın öncülüğünde ve diplomatik yardımları ile özellikle Makedonya’nın paylaşılması konusunda anlaşmaya varmışlardır. Böylece, 13 Mart 1912’de Sırplar ve Bulgarlar anlaşmışlardır. 29 Mayıs 1912’de Bulgar-Yunan, Mayıs 1912 Karadağ-Yunanistan ve Ağustos 1912’de Bulgaristan-Karadağ ittifak antlaşmaları imzalanmıştır. Böylece ilk kez bir Balkan ittifakı kurulmuştur.
Balkan Devletleri, ittifaklarını kurdukları sırada Osmanlı İmparatorluğu zor günler geçirmekteydi. Âdeta hasta adam ölmek üzereydi. 1911 yılında başlayan Trablusgarp Savaşı devam etmekteydi. İtalya, Trablusgarp’taki direnişi kırmak için On İki Ada’ya yerleştikten sonra Çanakkale önlerine gelip İstanbul’u tehdit altında tutmaktaydı. Mayıs 1912’de Arnavutluk’ta çıkan ayaklanmayı, Balkan Devletleri desteklemiş, hatta onları kışkırtmışlardır. Bu da Osmanlının karşısına güçlükler çıkarmıştır. 1908’den beri devam eden ayaklanmalar, karışıklıklar, Trablusgarp Savaşı, Arnavutluk ayaklanmaları ve siyasi etkiler ordunun zayıflamasında etkili olmuştur. Tüm bunlara rağmen Balkan Savaşı öncesinde Osmanlının galip geleceğine ilişkin ilginç bir inanış da egemen durumdaydı. Ancak ordu içindeki siyasi mücadele, Balkanlar’da harp olması durumunda hazırlanmış bir planın olmayışı, terhis edilmiş Rumeli ordusunun tekrar hazırlanmasının zaman alması bu savaşı Osmanlı Devleti aleyhine dönüştürmüştür.
7 Ekim 1912’de Balkanlar’da sınırların değiştirilmesine izin vermeyeceklerini seslendiren Avusturya ve Rusya’nın açıklamalarından sonra, 8 Ekim 1912’de Karadağ’ın Osmanlı İmparatorluğu’na savaş ilanıyla Birinci Balkan Savaşı başlamıştır. Bunu âdeta bir domino etkisi ile diğer Balkan Devletlerinin Sırbistan, Bulgaristan ve Yunanistan’ın Osmanlı İmparatorluğu’na savaş ilanları izlemiştir. 8 Ekim 1912’de başlayan taarruz ardından başlayan I.Balkan Harbi 30 Mayıs 1913’e kadar sürer. Kırkkilise ve Komanova bozgunları duyulunca, Almanya ve Avusturya’da büyük huzursuzluk oluşmuştur. İngiltere, Fransa, Almanya açısından Osmanlı galibiyeti, Balkan galibiyetine tercih edilmiştir. Çünkü zayıf olan Osmanlı İmparatorluğu’ndan daha sonra uygun fırsatta istenilen yerler geri alınabilirdi. Ancak Balkanlılar galip gelirse ellerindeki toprakları bırakmak istemeyecekler ve Rusya da bunlara arka çıkacaktı. Avusturya’nın telaşı, Sırbistan’ın ilerlemesinden dolayı olmuştur. Sırbistan, Arnavutluk’a girip, Durazza limanını alarak Adriyatik’e çıkmıştır.
Sırbistan’ın Adriyatik’e çıkması, Avusturya tarafından protesto edilmiş ve derhâl çıkması istenmiştir. İtalya da bağımsız Arnavutluk’u istemekteydi. Böylece bölgeyi kolayca etki alanına alacaktı ve Adriyatik, kendi kontrolünde olacaktı. Avusturya-Macaristan ile Sırbistan arasındaki ilişkiler iyice gerilmiş, çatışma tehlikesi doğmuştu. Almanya’nın da Avusturya-Macaristan isteklerini desteklemesi sonucu, bu sorundan genel savaş çıkmasını istemeyen İngiltere, Fransa ve Rusya, Sırbistan’dan çekilmesini isteyince, Sırbistan çekilmek zorunda kalmıştır. Bu da gösteriyor ki en küçük bir kıvılcım, büyük savaşları doğuracak potansiyel oluşturmaktaydı. Bulgarlar tekrar saldırılarla Çatalca hattını yarmaya çalışmışlar ve Edirne de kuşatma altına girmiştir. 13 Aralık 1912’de Londra’da barış görüşmeleri başlamış; ancak sonuç alınamamıştır.

Balkan Savaşlarının başlamasıyla Bulgar saldırıları Edirne’ye yönelmiş,kısa bir süre sonra Trakya Bulgarların, Kosova, Manastır, Ohri ve Üsküp Sırpların eline geçmiştir.Yunanistan ise Makedonya’dan pay almıştır. 30 Mayıs 1913 yılında Londra Barışına göre Osmanlı Devleti Avrupa’daki topraklarını kaybetmiş elinde sadece İstanbul ve çevresi kalmıştır. Ancak Londra Antlaşması Balkan Devletlerini tatmin etmemiş Sırbistan, Bulgaristan, Romanya ve Yunanistan durumdan memnun olmamıştır. Osmanlı içinde de 23 Ocak 1912’de İttihat ve Terakki Grubu İstanbul’da, Babıali Baskını yapıp, Kâmil Paşa’yı istifa ettirip, Mahmut Şevket Paşa’ya hükûmet kurdurmuşlardır. 3 Şubatta savaş yeniden başlamıştır.
6 Martta Yunanlılar Yanya’yı, Bulgarlar ise 26 Martta Osmanlı İmparatorluğu’nun Rumeli’deki ilk başkenti olan Edirne’yi ele geçirmişler, Karadağlılar ise 23 Nisanda İşkodra’yı işgal etmişlerdi.Bu başarısızlıklar nedeniyle Osmanlı İmparatorluğu, büyük devletlerin aracılığını kabul edeceğini bildirince Londra Konferansı tekrar toplanmış, 30 Mayıs 1913’te Osmanlı İmparatorluğu ile Balkan Devletleri arasında anlaşmaya varılmıştır. Buna göre Arnavutluk bağımsızlığını kazanmıştır. Midye-Enez hattı Osmanlı-Bulgar sınırı olmuş, Edirne, Dedeağaç ve Trakya Bulgaristan’a verilmiş; Yunanistan’a Güney Makedonya ve Girit, Selanik; Sırbistan’a kuzey ve orta Makedonya; Romanya’ya ise Silistre verilmiştir.
Birinci Balkan Savaşı sonucunda tüm devletler toprak kazanmalarına karşın, paylaşımlar hiçbirini tatmin etmemiştir. 1912 Aralık-1913 Ocak arasında geçen dönem, Balkan ligi üyeleri için hayal kırıklığı dönemi olmuştur. Hiçbiri tam olarak hedeflerine ulaşamamıştır. Bu dönemde aynı zamanda Bulgaristan’ın izolasyonu söz konusu olmuştur. Bulgaristan; Yunanistan ve Sırbistan’la Makedonya konusunda anlaşmazlığa düşmüştür. Makedonya’nın büyük kısmının Bulgaristan’da kalmasına, Sırbistan ve Yunanistan itiraz etmiştir. Özellikle Bulgaristan ile Yunanistan arasındaki durum gergin bir görüntü çizmiştir. Bulgaristan, her fırsatta Selanik’in Yunanistan’a bırakılamayacağını yinelemiştir.
Yunanistan, Bulgaristan’ın Dedeağaç ve Kavala’yı almasından rahatsızlık duymuştur. Sırbistan ise hem Bulgarların durumu hem de Bulgaristan’ın Manastır’a yayılıp, Yunanistan’la arasına girmesinden çekinmiştir. Bu hadiseler çok geçmeden Sırbistan ve Yunanistan’ı, Bulgaristan’a karşı birleştirmiştir. Bulgaristan ile Romanya arasında da gerginlikler yaşanmıştır. Savaşa girmeyen Romanya, Bulgaristan’dan sınır düzeltmesi yapmasını ve kendisine toprak vermesini istemiştir. Bu durumda Osmanlıya karşı, Bulgaristan’a asker yardımı yapacağını da bildirmiştir. Ancak Bulgaristan buna razı olmamıştır. Bulgaristan, Osmanlı İmparatorluğu ile savaşırken geride Romanya’ya karşı savunmasız kalmıştır. Daha sonra Romanya Mayıs 1913’te, Silistre’yi elde etmiş; fakat bu durum da Romanya için tatmin edici olmamıştır. Sırbistan ve Yunanistan 1 Haziran 1913’te ittifak antlaşması imzalamışlardır. Bulgar Hükûmeti, durumu yanlış değerlendirip askerî bir zafer kazanabileceğine inanarak 29-30 Haziran 1913’te Yunanistan ve Sırbistan’a saldırı emri vermesiyle İkinci Balkan Savaşı başlamıştır.
Taarruza geçen Bulgar ordusu kısa sürede püskürtülmüştür. Yunanlılar Kavala’yı ele geçirip İstanbul’a yaklaşmışlardır. 10 Temmuz’da “altın fırsatı” kaçırmak istemeyen Romanya, Bulgaristan’a savaş ilan etmiş, Bulgar Dobruca’sını işgal edip Bulgaristan içerilerine doğru ilerlemeye başlamıştır. Osmanlı İmparatorluğu da durumdan yararlanıp 20 Temmuzda Edirne’yi geri almıştır. Bulgaristan için İkinci Balkan Savaşı, tam bir hezimet olmuştur.
10 Ağustos 1913’te Bulgaristan, Sırbistan, Yunanistan ve Karadağ arasında Bükreş Antlaşması imzalanmıştır. Türk kuvvetleri Bulgarların elindeki Edirne’yi 22 Temmuz 1913 tarihinde geri almış, Bükreş Antlaşmasından sonra Balkan Devletleriyle ayrı ayrı antlaşmalar yapılmıştır. İstanbul Antlaşmasıyla Edirne Osmanlı Devleti’ne bırakılmıştır. Osmanlı Devleti’nin İkinci Balkan Savaşında galibiyetine rağmen Oniki Ada İtaiya’ya, İmroz ve Bozcada dışındaki bütün adalar Yunanistan’a bırakılmıştır. Balkan Savaşları Osmanlı Devleti’nin küçük devletçikler karşısında bile ayakta duramadığının ve eski gücünü kaybettiğinin bir göstergesidir.
Balkan Savaşlarının barut kokusu daha geçmeden Avrupa’da Birinci Dünya Savaşı başlamıştır. 28 Haziran 1914’te Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun veliahdı Franz Ferdinand’ın bir Sırp milliyetçisi olan Princip tarafından öldürülmesi, son dönemde Avrupa’da yaşanan ittifaklaşmaların birbirlerine karşı savaş açmalarına yol açan bir kıvılcım etkisi yaratmıştır. Birinci Dünya Savaşı sonrasında ise Avusturya- Macaristan ve Osmanlı İmparatorluğu tarih sahnesinden silinmiş; yerlerine yeni devletler kurulmaya başlamıştır. Bunlardan biri de özellikle çalışmayı ilgilendirmesi bakımından Balkan topraklarında kurulan, Sırp-Hırvat-Sloven Krallığı olmuştur.
Yararlanılan Kaynaklar
Abdullah Kutalmış Yalçın, Balkanlarda Sırp Milliyetçiliği
Halil Akman, Paylaşılamayan Balkanlar
Fahir Armaoğlu, 20.Yüzyıl Siyasi Tarihi
Barbara Jelavich, Balkan Tarihi: 20.Yüzyıl
Emin Gürses, Milliyetçi Hareketler ve Uluslararası Sistem
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Abdullah Kutalmış Yalçın’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com