Kategori arşivi: Gündem

Eski Türk Toplumunda Kadının Yeri

İlk Topluluklarda Kadın

Eski Türk toplumlarında kadının sahip olduğu yeri daha iyi gözler önüne serebilmek için kadının, insanlığın varoluşundan itibaren nasıl bir durum içerisinde olduğunun anlaşılması önemlidir. İnsanlık tarihi süresince kültürel ve sosyal değerler açısından kadın, bütün dünyada cinsiyetler arasında yapılan iş bölümü sonucunda
toplumun bir bireyi olarak değişik statülere sahip olmuştur. Yapılan iş bölümleri kadının statüsü üzerinde belirleyici bir etkiye sahiptir. Erkekler fiziksel özellikleri sebebiyle daha çok dış dünyayla ilgili mücadele gerektiren işlerde etkinken, kadın eviyle ve aileyle ilgili konularda sorumlu olduğundan, bir şekilde evin dışındaki
olaylardan uzak kalmıştır. Kadının alanının bu şekilde kısıtlı olması zamanla ikinci planda ve erkeklerin statü olarak altında yer almasına sebep olmuştur. Kadına verilen değer ve kadının yaşadığı toplum içerisindeki yeri, o toplumun medeniyet seviyesini belirleyici niteliktedir.

Milattan önce 15.000 – 8.000 arasındaki Paleolitik çağda, avcılık ve toplayıcılıkla yaşamlarını sürdüren insanların gerek vahşi yaşam, gerekse iklim koşulları sebebiyle topluluklar halinde mağaralarda barındıkları görülür. Ateşin
bulunduğu bu çağda, kadınlar toplayıcılık, erkekler ise avcılık yaparak beslenme ihtiyaçlarını karşılamaktaydılar. Böylelikle toplumdaki rollerinden dolayı kadın ve erkeğin statüleri oluşmaya başlamıştır. Avcılık ve toplayıcılık görevlerinin kadın ve erkek arasında iş bölümü yapılarak paylaşıldığı bu dönemde avcılık yaparak güç sarf eden erkeğin beslenmesi ve bakımı, topladığı bitkilerle beslenmeye katkı sağlamak, erkeğin avlayıp getirdiği besinlerin saklanması ve yenmeye hazır hale getirilmesi kadının göreviydi. Henüz doğurganlık yaşına gelmemiş genç kız çocukları, doğada hazır bulunan yiyecekleri toplama, su ve yakacak odun temini görevlerini üstlenip anne olma yaşına gelinceye kadar yaşça büyük kadınlar tarafından barınak ve yemek hazırlama, hayvan derilerinden giysi dikme, doğal ürünlerden ilaç hazırlama, çocuk bakımı gibi konularda eğitilirlerdi.

Toplumdaki insan nüfusunun artarak toplulukların güçlenmesini ve devamlılığını garantileyen kadınlar bu özellikleri nedeniyle oldukça değerliydiler ve korunmalarına özen gösterilirdi. Paleolitik dönemde, farklı topluluklar
tarafından doğurganlık ve bereket özelliklerinin yanı sıra barınağın düzenini sağlayıp koruyan, hastalıkları iyileştiren kadınların “Venüs” adı verilen heykelciklerinin yapılmış olması kadınların kendi toplumları açısından önemini göstermektedir. Binlerce yıl boyunca avcılık ve toplayıcılıkla hayatta kalma mücadelesi veren insanoğlu, milattan önce 8.000 – 5.000 yılları arasındaki Neolitik çağda tohumları ekerek tarım, avladıkları hayvanları besleyip üremesini sağlayarak hayvancılık yapmaya başlamışlardır. Ancak ektiği tohumların ve barınaklarda besledikleri hayvanların bakımı onların göçebe hayat tarzını bırakıp bir yerde uzun süre yerleşmelerini gerektirdiğinden köy toplumları ortaya çıktı. Üretmeye başlayan insanoğlunun aynı zamanda iş gücüne de ihtiyacı olduğundan doğurganlık daha önem kazandı ve annelik statüsü yüceltildi.

Tarım ve hayvancılık yapan bu toplumlarda erkek zamanla avcılığı bir kenara bırakarak iş gücü ihtiyacının baş göstermesiyle kalıcı olarak yerleşik hayata geçti. Eve dönmüş olan erkek, kadını geri planda bırakarak lider
durumuna geldi. Sabanın icadı sebebiyle iş gücü ihtiyacının azalması, kadının nesnelleşmesi, diğer erkeklerden korumak için eve kapatılması ve hatta kadının topluluklar arası takasının yapılır hale gelmesiyle değeri giderek azaldı. Zamanla sadece evin işlerini yapıp çocuk doğuran kişi sıfatına büründü. Kadının üretimdeki rolünün azalması toplumsal statüsünün düşmesine sebep olmuştur. “Ancak, bu dönemde de, anaerkil düzenin devam ettiği ve kadının halen bereketin simgesi olduğu görülmektedir. Öyle ki, bereket inancına bağlı olarak, yiyecek ve içecek kaplarının hamile kadın vücudunu sembolize ettiği görülmektedir”.

Milattan önce 5.000 – 3.000 dönemine gelindiğinde ise köy toplulukları büyümüş, surlarla çevrili küçük şehirler haline gelmiştir. Yaşadıkları yerin etrafına insanlarını tarım ürünlerini ve hayvanlarını koruyabilmek, o bölgenin sahibi olduğunu belirtmek için duvarlar ören insanoğlu sahip olduğu şeyler uğruna savaşmaya başlamıştır. Fiziksel güçleri nedeniyle savaşlarda etkin rol üstlenen erkeklerin değeri artmıştır. Evlerine dönüp çiftçilik ve hayvancılık yapan erkekler bu dönemde alet ve eşya yapmaya başlayınca üretimde etkin bir hale gelmişlerdir. Toplumların üretkenleşmesi ile ticaret ve ürün takasları başlamıştır. Önceleri bu ataerkil dönemde erkek kadını evliliğe razı etmek için hediyeler verirken zamanla bu durum kadını eş olarak alırken ücret ödemesi durumuna kadar gelmiştir.

Türk Destan ve Mitolojisinde Kadın

Kadınlar, eski Türk destanlarının ve mitlerinin pek çoğunda da hayatın kaynağı, ideal eş, anne, gönlün, aklın ve bilgeliğin sembolü olarak yer almaktadır. Türk destan geleneğinde kadınlar aktif bir şekilde mücadelenin içinde yer alarak erkek kahramanlar gibi hüner sergilemişlerdir. Savaşçı kadınlar destan türünün, pasif ve aşk
konusu olmuş kadınlar ise halk hikayelerinin kahramanları olarak boy göstermişlerdir. Türk kültür tarihi incelendiğinde, inanç sisteminden yaşam biçimine kadar topluma yön veren, çeşitli özellikleriyle milli değerlerin sembolü haline gelen sayısız kadın kahramanın yer aldığı görülür.

Toplum hafızasının gidebildiği en son nokta olan mitolojik anlatılar, o toplumun yapısını ve değerlerini anlayabilmek açısından büyük öneme sahiptir. Türk mitolojisinde kadın figürleri daima doğaüstü güçlere sahip kutsal varlıklardır. Gökyüzü ve tabiata ait unsurlar Türkler için kutsal sayıldığından kadınlar ay, ışık, ağaç veya su gibi unsurlarla özdeşleştirilerek tasvir edilmişlerdir.

Türk Destanlarında Kadın

Destanlar bütün toplumlarda olduğu gibi eski Türk toplumlarında da ilk edebi eserlerdir. Bu destanlar, var oldukları toplumların nasıl yaratıldığı, varlığını nasıl sürdürüp büyüdüğü, başlarından ne gibi olayların geçtiği sorularının cevap bulduğu, nesilden nesle tarihi bir gerçekmiş gibi anlatılarak aktarılan uzun hikayelerdir. Bu nedenle destanlardaki ipuçlarına bakarak bir milletle ilgili pek çok bilgiye ulaşmak mümkündür. Oğuz Han’ın annesinin ismi Ay Kağan’dır. Eşlerinin ilki bir ışık hüzmesinden oluşmuş, diğeri ise bir ağaç kovuğunda karşısına çıkmıştır. Yaratılış Destanı’nda Ülgen’e yaratma ilhamını veren Ak Ana idi. Göç Destanı’nda ise Sungur, Kutur, Tükel, Ur ve Bögü Tigin bir ağaca inen mavi ışıktan doğmuşlardır. Manas Destanı’nda, Manas’ın eşi Kanıkey, kocasının silahlarını kuşanarak, onun atına binmiş ve savaşarak Kalmukların esir aldığı kocasını kurtarmıştır. Kanıkey destanda ayrıca, erkeklerle yapılan at yarışında iyi bir binici olduğunu kanıtlamış, savaş meydanlarında oğlu Semetey’in yanında savaşırken oğlunun yokluğunda da yaşlanmasına rağmen düşmanla birebir savaşarak alt etmiştir.

Almambet, etrafı düşmanlar tarafından sarıldığında annesi Altın Ay atlı ve silahlı bir şekilde düşmana saldırarak oğlunu kendi canı pahasına kurtarmıştır. “Birden at üzerinde silahlı anası Altın Ay’ı gördü. Anası oğlunu kuşatan düşmanlara, yavrusunu yakalayanlara saldıran dişi kaplan gibi, hücum ederek, düşmanın safını yardı. Almambet muhasaradan kurtulup kaçmayı başardı. Altın Ay oğlunu kurtardı fakat kendisi düşman süngüsü ile öldürüldü.

Destanlarda kadın figürlerinin Kanıkey ve Ayçörek örneklerinde olduğu gibi eşleri ve oğullarının başına gelecek kötülükleri önceden rüyalarında görmeleri, Türklerin kadını doğaüstü bir varlık olarak görmelerini açıklayabilecek özelliklerden yalnızca biridir. Göç Destanı’nda Uygur ve Göktürklerce kutsal kabul edilen ağaç, kadınsal bir özellik olan doğurganlıkla tasvir edilmiştir. Dede Korkut masallarında, Kan Turalı’yı düşmandan kurtaran, at binip silah kullanan eşi Selcen Hatun’dur. Bamsı Beyrek’in beşik kertmesi ve sevgilisi Banı Çiçek, sevgilisinin kuvvetini sınamadan onunla evlenmeye razı olmamıştır. Bamsı Beyrek yıllarca esir tutulduğunda ise büyük bir sadakatle onu beklemiştir. Dede Korkut hikayelerinde, Tepegöz örneğinde de görüldüğü üzere, Türk toplumlarında kadının
rızası olmadan yaşanan gayri meşru ilişkilerin sonucunun felaket olacağına inanılırdı. Zira Tepegöz, bir çobanın Peri Kız’a tecavüzü sonucu dünyaya gelmiş bir yaratıktır. Milletlerin kültürü ve medeniyeti hakkında pek çok bilgi içeren destanların oluşum sebebi tarihi olaylar olsa da özellikle toplulukların yaşayış şekillerini anlama bakımından da önem taşır. Nesilden nesle sözlü olarak aktarıldığı göz önünde bulundurulduğunda, anlatılarda yer alan olay, kişi ve unsurların gerçeğe uygunluğunun toplum tarafından onaylanmış olduğu söylenebilir.

Türk Mitolojisinde Kadın

Türklere ait yazılı tarihten daha öncelere gidildiğinde, kadına verilen değeri mitolojik unsurlarda da görebilmek mümkündür. Tanrı katında kadının yeri erkeğin üstündedir. Eski Türklerde tek Tanrı inancı olmakla birlikte, iyi ya da kötü roller üstlenmiş ruhlardan da bahsedilir. Yeraltında kötü ruhların, yeryüzünde insanların ve gökyüzünde Tanrının yanı sıra iyi ruhların yaşadığına inanılırdı. Umay simgesi, Türklerin zihin aleminde kadına verilen kıymetin en önemli göstergelerinden birisidir. İlk kez Kül Tigin abidesinde

“Babam kağan uçtuğunda küçük kardeşim Kül Tigin yedi yaşında
kaldı…

Umay gibi annem hatunun devletinde küçük kardeşim Kül
Tigin Er adını aldı.” sözleriyle anlan Umay, Tonyukuk Yazıtı’nda Göktürkleri kurtaran ilahedir.

türklerde kadının yeri

 

Türk mitolojisinde Umay Ana, yeni doğum yapmış anneleri ve bebekleri koruyarak doğum ve bereketi simgeleyen en üst düzeydeki ruhtur. Kutsallığı sebebiyle güneşle ilişkilendirildiğinden Sarıkız adı da kullanılır. Türk inanışına göre güneş ve ay kutsaldır, güneş kadını, ay ise erkeği temsil eder. Türk mitolojisinde iyi/koruyucu ruhlardan biri olan Umay, çocukların ve lohusa kadınların koruyucusu olarak nitelendirilmektedir. Zira Umay-Ayızıt gökteki süt gölünden su ve süt getirerek çocuğun boğazına ruh ve can olarak bir damla dökmekte ve ona hayat sağlamaktadır. Ayrıca hamile kadınların doğum ağrılarını hafifletebilme ve doğumdan sonra üç gün boyunca
başında bekleme gibi meziyetlere de sahip olan Umay, görünüş olarak bazen beyaz saçlı, beyaz kıyafetli bir insan, bazen de kuş şeklinde tasvir edilmiştir. Altay Türkleri ise onu göklerden inen gümüş saçlı, güzel yüzlü bir kadın olarak düşünmüşlerdir.

Ayzıt, güzelliğin sembolüdür. Bu anlamda Sümer ve Yunan mitlerindeki İştar ve Afrodit’e (Venüs) benzemektedir. Simgesi, Kuğu kuşudur. Ayzıt’ı simgeleyen bu kuş, kutsal sayılmakta ve onlara dokunulmamaktadır. Kuğu aslında kutsal bir kız olup; kızın kuğunun beyaz tülünü üzerine giymesi ile kuğu, çıkarması ile kız olmaktadır. Ayzıt, gökten gümüş tüylü bir kısrak suretinde inmektedir. Yele ve kuyruklarını kanat gibi kullanmaktadır. Bu
nedenle Ayızıt için “Ayızıt töreni” adı verilen özel tören yapılmaktadır. Tören sırasında kadının yüksek ses ile gülmesi kadının hamile kalacağı anlamını taşımaktadır. Ayızıt’ın kadınlar ve çocuklar ile birlikte dişi hayvanları ve hayvan yavrularını koruduğu da söylenmektedir. İnsanları koruyan Ayızıtlar, yaz günlerinde güneşin doğduğu yerde, hayvanları koruyan Ayızıtlar da kış günlerinde güneşin doğduğu yerde bulunmaktadır.

Alaçın Ana, Türk mitolojik inanışında doğaya can veren ve onu korumakla sorumlu olan iyi bir ruhtur. Onun sayesinde doğadaki her şey bir düzen ve uyum içindedir. Kayın ağaçları onun barınağı olduğundan bu ağaç Türkler tarafından kutsal sayılırdı. Alaçın Ana, ışıklı bir yüz ve beyaz saçlarıyla tasvir edilir. Yaratılış Destanı’nda Ülgen’e yeryüzünü yaratma ilhamını veren, yaşamı başlatıp her şeye ruhu veren Ak Ana’dır. Başında üç boynuzlu bir taç taşıyan ve ışıktan oluşan Ak Ana’nın vücudunun alt kısmı balık şeklinde olup mavi bir kuyruğu olduğuna inanılırdı. Tanrı Ülgen’e yaratma kudreti ve ilham veren Ak-Ene veya Ak-Ana ya da Ürüng-Ayızıt Beyaz Kadın Yaratıcı’dır. Altay Türkçesinde ak, cenneti ifade etmekte olup, Cennette oturan, rengi ve ruhu bembeyaz
tanrılara Aktu/Aklılar denilmektedir. Aklılar, SütAk Göl’ün/süt renginde olan göllerin bulunduğu göğün üçüncü katında oturmaktadırlar.

Besleyici, barındırıcı ve hayat verici olan Yer/Toprak Ana, göğün üçüncü katında oturmaktadır. Sekiz köşeli bir eve sahip olan Yer/Toprak Ana, kutlu, güçlü bir kadındır. Aynı zamanda evrenin ruhu olan Toprak Ana, bitmez tükenmez bir hayat gücüne sahiptir. İnsanlara bol tahıl vererek onlara iyilik yapmaktadır. O, sağ göğsünden iki sol göğsünden bir kez emzirerek yiğitleri üstün bir güce kavuşturmaktadır. Bu yiğitlere çeşitli öğütler ve gelecekten
haberler vermektedir. Bu bağlamda da zayıf ve çelimsiz çocuklar, anne babaları tarafından toprağa gömülmesi neticesinde çocuğun orada güçleneceği ve üç gün sonra bir yiğit olarak çıkacağı düşüncesinin kaynağı da bu felsefedir. Her bir arazi parçasına yer İyelerini gönderen Yer Ana’ya beyaz tavuk başta olmak üzere balık, koyun veya öküz kurban edilmektedir.

Türk mitolojisine göre Yer Ana, devleti, hayvanları ve toprağı koruyan bir ruhtur. Topraktan elde edilen her türlü ürün onun eseridir. Genç al bir kısrak üzerinde gezinen Od Ana, uzun kırmızı örülü saçları vardır. Göğüsleri çok büyük olan Od Ana, genel olarak evlerdeki ve çadırlardaki ocakları ve ateşi korumaktadır. Bu bağlamda evin ve ülkenin koruyuculuğunun simgesi olarak da kabul edilmektedir. Dokuz ateş ırmağının kavşağında dokuz köşeli bakır bir evde yaşayan Od Ana’nın her biri ateş tanrısı olan yedi oğlu bulunmaktadır. Yeryüzündeki ilk ocağı Ülgen’in kızları yakmış ve ateşi Od Ana’ya emanet etmişlerdir. Od Ana her bir ateşe ve ocağa bir tane koruyucu ruh göndermektedir. Kendi çocuğunu yediği söylenen Od Ana, Ocak ruhu olarak da değerlendirilmektedir.

Türk mitolojisinde en fazla sözü edilen kötü ruhların başında gelen Od Ana, bir başka deyişle Al Ana, uzun boylu, dağınık saçlı, genellikle kırmızı-siyah uzun bir elbise giyen, güçlü ve çirkin bir kadın olarak tasvir edilir. Hamile ya da yeni doğum yapmış kadınları, bebekleri, çocukları veya hasta insanları uykusunda boğmaya çalıştığına inanılır. Halk arasında al basması olarak adlandırılan inanışın kökeni Od Anadır.

Kurt, eski Türk inanışında kutsal bir varlık olarak kabul edilir. Asena da Türeyiş Destanı’nda Göktürklerin soyunun kurumasına engel olmuş ve soyun devamını sağlamıştır. Türk mitolojisinde güneşin simgesi olan kartalın önemli bir yeri vardır. Bürküt adı verilen çift başlı kartal Tanrı’nın makamı olan gökyüzünün kapısını bekler, Ülgen’i
temsil eder ve yine eski Türkler tarafında kutsal kabul edilen Hayat Ağacı’nın tepesinde yaşar. Tanrı insanoğlunu kötülüklerden korumak için Kartalı göndermiş fakat insanlar onun ne söylediğini anlamayınca Tanrının emriyle ilk karşılaştığı insana kamlık yeteneği vermiştir. Kam’ları yeryüzüne getiren Kartal Ana’dır. Eski Türk inanışında ağaç, soyluluğun sembolü idi. Oğuz Han, Yer’le özdeşleştirilen ikinci eşine ulu bir ağaç kovuğunda rastlamıştır. Özellikle büyük ağaçların içinde Ağaç Ana’nın yaşadığına inanılır ve kutsal kabul edilir, ağaçlara zarar verilmez, verenlerin de başına kötülük geleceğine inanılırdı. Işıktan bir vücudu ve balık gibi bir kuyruğu olan, henüz yeryüzü yaratılmadan her yer sudan ibaretken var olan Deniz İlahesi, sudan karaya çıkarken beyaz bir geyik şekline bürünmekteydi.

Oğuz Kağan Destanı’ndaki Oğuz Han’a ona yol gösteren, rehberlik eden Gök Kurt ile Hun Türklerindeki geyik aynı özelliğe sahiptir. Çin kaynaklarından alınan Göktürkler’in mitlerinde, Göktürk Hakanı’nın sevgilisi Deniz Tanrıçası dişi bir geyiktir. Ayrıca Türk mitolojisinde kılık değiştirerek geyik şeklinde görünme motifi, Anadolu’da ermiş-evliya menkıbelerinde de karşımıza çıkmaktadır.

Türk mitolojisinde yaratıcı olan Ulu Ana, Uluğ (Olı, Olu, Olo, Ulı) Ene olarak da isimlendirilmektedir. Ulu Ana; Ak Ana, Od Ana, Kün Ana, Toprak Ana, Gök Ana gibi yaratıcı güçlerin tamamını ifade etmektedir. Bolluk ve bereketin koruyucusu ve yaratıcısı olan Ulu Ana, hayat verici gücün ve ölümsüzlüğün en üst noktasını oluşturmaktadır. Ayrıca zıtlıkları içinde barındırmakta ve zıt şeyler onun himayesinde birbirleri ile yer değiştirebilmektedir. Bu bağlamda da ters işlevli varlıkları ortaya çıkarabilmektedir. Ulu Ana, çok sayıda mitolojik varlığa ve koruyucu ruhlara dönüşebilme özelliğine sahiptir. Saflığı, doğurganlığı ve cinselliği bünyesinde barındıran Ulu Ana, kendi içinde hem şeytanî hem insanî hem de hayvanî unsurlara sahiptir. O, yer altı dünyasının da göğün de sahibidir. İri göğüslü bir kadın olarak betimlenen Ulu Ana, her şeyi bilebilmektedir. Şamanlar, onu ihtiyar ve bilge bir kadın görünümünde sadece uykularında görebilmektedir. Ayrıca onun en önemli mitolojik özelliği tören koruyuculuğudur.

Eski Türk inanışında Su Ana, kaşsız, büyük siyah gözlü, uzun saçlı yaşlı bir kadın olarak tasvir edilir. Su kaynaklarını koruduğu için buralarda yaşar. Kutsal sayılan suyun kirletilmesi ve hatta suya uzun süre bakılması onu sinirlendirir. Gün/Yaşık Ana, Türk mitolojisinde Kün Ana veya Güneş (Küneş) Ana olarak isimlendirilmektedir. Gün Ana, güneş ile birlikte Gök Âlemi’nin en yüksek yeri olan yedinci katında oturan kutsal bir varlıktır. O, ayrıca insanların ilk büyük annesidir. …Hakanla hatun gök ile yerin evlatlarıydı. Güneş ana ile Ay ata onların gökyüzündeki temsilcileri idi. Hakanın mümessili olan ay ata, gökyüzünün altıncı katında, hatunun mümessili olan gün ana ise daha üstte, gökyüzünün yedinci katında idi.

“Çılan (Zılan, Cılan, Ilan) Ana adı ile de anılan Yılan Ana, yılanların kendisinden türediğine inanılan belden aşağısı yılan, üstü insan şeklinde tanımlanan, insanların derdine deva olabilen varlıklardı”.

Türk mitolojisinde önemli, bir yeri olan Yılan Ana, yeraltı ve yeryüzünün bağlantısını sembolize eder. Yılan Ana’nın dünyadaki bütün yılanları yönettiğine inanılırdı. Türklerde Şaman davullarında yılan figürü görülür.
Türk mitolojisi ve destanlarından yola çıkarak Eski Türk kadınlarının devlet ve toplum yaşayışında en az erkek kadar sözü geçtiğini söylemek mümkündür. Kadın Türk toplumunda her zaman el üstünde tutulmuş, sözlerine ve fikirlerine değer verilmiş, hak ettiği değeri görmüştür.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Eski Türklerde Müzik

Eski Türklerde Silah

Yunanistan’da İşsizlik Oranları ve Gelişimi

Kaynak

Deniz Kolgu, Hüseyin Nihal Atsız’ın Bozkurtlar Romanındaki Türk Kadın Karakterlerinin Toplumdaki Yeri ve Tasviri

 

*Bu çalışmanın tüm hakları, Deniz Kolgu’ya aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@hotmail.com

E-Spor Nedir? E-Spor Tarihi ve Türkiye’de E-Spor Araştırması (Elektronik Sporlar) 2020

E-Spor ve Türkiye, E-Sporun tarihi, E-Spor nedir? Türkiye’de E-Spor tarihi ve daha fazlası, bu yazımızda. Tarih arşivi sizler için araştırıyor..

E-Spor (Elektronik Sporlar) Nedir ?

Gelişen teknoloji ve küreselleşme ile birçok kavram değişime uğramaktadır. Son yıllarda bu değişen kavramlardan biri de spor olmuş ve espor başlığını içine alacak şekilde genişlemiştir. Espor günümüzde birçok ülkede resmi bir spor dalı olarak kabul görse de bazı çevrelerde hala tam olarak bir spor olup olmadığı tartışma konusudur. Birçok spor branşının günümüzde teknolojik gelişmelere ayak uydurmak için değişiklikler yapmak zorunda kalmıştır. Hutchins’e göre esporun ortaya çıkışı küreselleşme, neoliberalizm ve bilişim teknolojilerinin her yerde yaygınlaşmasının doğal bir sonucu olduğunu savunmuştur.

Diğer bir bakış açısı ile espor endüstriyel toplumdan günümüzdeki bilgi ve iletişim temelli topluma geçişin geri dönüşü olmayan bir sonucu olarak yorumlanabilir. Öte yandan espor ve geleneksel sporun organizasyonel ve yapısal olarak birçok benzerlikleri bulunmaktadır. Düzenlenen espor şampiyonalarının açılış ve kapanış törenleri, ev sahibi şehir seçim süreci, sponsorluk programları, milli takımlar ve madalya tabloları gibi Uluslararası Olimpiyat Komitesi’nin süreçleri bir benzerini yansıtmaktadır. Borowy’a göre motor sporlarının temelinde yatan rekabetçi oyun biçiminin teknolojik olarak farklılaşmış bir uygulama olması gibi esporda da işin çoğunu makineler yapar fakat yine de kazanan olmak için sporcuların önemli miktarda bedensel bir beceriye sahip olması gerekir. Ayrıca e-sporcular ile geleneksel sporcular arasında düzenli antrenman yapmak, takım çalışması, bireysel performans ve önceden belirlenmiş taktik ve stratejileri müsabaka sırasında uygulamaya çalışmak gibi benzerlikler bulunmaktadır. Esporun sahip olduğu ekonomik değerler, istatistikler ve espora dair tanımlamalar, aşağıdaki şekilde gösterilmektedir.

E-spor nedir

E-sporun temeli çevrimiçi ve çevrimdışı oynanabilen rekabetçi oyunlara dayanmaktadır. Espor bilgisayar, oyun konsolları ve cep telefonları gibi platformlar üzerinden oynanmaktadır. Espor bu oyun platformları üzerinden birbirleriyle hem zihnen hem de bedensel olarak rekabet etmeleri anlamına gelmektedir. Bu sebepten dolayı espor arenasında çevrimiçi oyunlar ön plana çıkmaktadır. Bu oyunlara örnek vermek gerekirse League of Legends, Dota2, Cs: Go, Starcraft 2 ve son birkaç yılda popülerlik kazanan Fortnite ve Pubg sayılabilir. Hayatımıza 90’lı yıllarda giren bir kavram olmasına karşın son on yıldaki büyüme oranı ile geleneksel sporlarla yarışır duruma gelmiştir.

Esporun literatürde birçok tanımı bulunmaktadır. 2018 yılında yayımlanan Gençlik Araştırmaları Haber Bülteni’nin 5.sayında espor “sporun yeni formu olarak lanse edilen ve Bilgisayar/Konsol/Mobil platformlar üzerinden, çevrimiçi veya çevrimdışı, bireysel ve/veya takım olarak oynanan rekabetçi çok oyunculu, dijital oyunların çeşitli modlarıyla oynanan bir alan” olarak tanımlanmıştır (Gençlik ve Spor Bakanlığı, 2018). Bir tanıma göre espor fenomeni, siber ortam içerisindeki rekabetçi video veya bilgisayar oyunları, yeni gelişen bir spor dalı olarak tanımlanmaktadır (Jonasson & Thiborg 2010). Hamilton (2012) ise Elektronik Spor veya esporu, “dijital video oyunlarının üst düzey oynanmasına ve gösterimine işaret eder” şeklinde tanımlamıştır (aktaran: Kozachuk ve arkadaşları, 2016). Son olarak Keach (2015) espor için “video oyunlarının profesyonelleştirilmesi” şeklinde kısa ve basit bir tanım yapmıştır.

E-Sporun Tarihi

Espor temelindeki rekabete dayalı oyun tecrübesi, video oyunların piyasaya çıkmasından bu yana var olan bir durumdur. 1980’li ve 1990’lı yıllarda günümüzdeki oyun konsollarının ortaya çıkmasına öncülük eden arcade oyun makineleri ve bu makineler için üretilen video oyunları büyük bir ilgi görmüş ve oyun salonları popülerlik kazanmıştır. Bu oyunlar günümüzdeki internet ağı teknolojisine sahip olmasalar bile oyunlarda en yüksek skoru elde edebilmek rekabetçi oyunculuğun başlamasını sağlamış ve günümüzdeki e-spor kavramının temelini atmıştır. Bilinen en eski dijital oyun yarışması 1972 yılında Spare War adlı oyun ile Stanford Üniversitesinde gerçekleştirilmiştir.

İlk video oyun turnuvası ise 1980 yılında Atari’nin Spice Invaders Turnuvasını düzenlenmesi ile gerçekleşmiştir. Bu turnuvaya yaklaşık 10 bin kişi katılmıştır. Bunun ardından Nintendo, Blockbuster ve Atari gibi markaların atılımları e-sporun temelini oluşturmuştur. 1990’lı yılların sonları ve 2000’li yılların başlarıyla birlikte bilgisayarlar
günlük hayatımızın bir parçası olmaya başlamıştır. Bu gelişmeyle birlikte günümüzdeki espor karşılaşmaları ortaya çıkmıştır.

1990’lı yıllarda bilgisayar oyunlarının yükselmiş ve internet dünya çapında hızla yaygınlaşmıştır. Bu sayede espor karşılaşmaları rekabetçi turnuvalar haline gelebilmiştir. İlk ödüllü turnuva 1997 yılında “Red Annihilation” adıyla ve İngiltere’de düzenlenen “Quake” oyununun turnuvasıdır. Daha sonrasından ise Starcraft: Brood War isimli e-spor arenasında ayrı bir yer edinecek oyunla birlikte strateji oyunları e-spora giriş yapmıştır. Bu birbiri ardına gelen hızlı adımlardan sonra e-spor tarihi için önemli bir kilometre taşı olan ve e-sporcuları tek bir çatı altında buluşturmayı başarmış bugünkü adı ile “Cyberathlete Professional League” adlı şirket Angel Munoz isimli bir girişimci tarafından kurularak 1997 ve 2007 yılları arasında 17 büyük espor turnuvasının organizatörlüğünü üstlenmiş ve birçok ülkenin, insanın esporu tanımasında büyük rol oynamıştır.

2000 yılında ise iki büyük espor organizasyonu olan World Cyber Games ve Electronic Sports World Cup kurulmuştur ve bu organizasyonlar hâlâ yıllık olarak turnuvalar düzenlemeye devam etmektedir. E-spora konu olan oyunların firmaları kendi oyunları için oluşturdukları ulusal liglerin yanı sıra uluslararası turnuvaları da mevcuttur. Bunların dışında uluslararası resmi ve özel olarak birçok turnuva düzenlenmektedir. Bunlara örnek verecek olursak European Nations Championship (Avrupa Kupası), International Premiership Series (Uluslararası Lig), ESL Amateur Series (Elektronik Spor Amatör Ligi) ve ESL Pro Series (Elektronik Spor Profesyonel Ligi) verilebilir. Ayrıca F1, WRC, NBA, FIFA gibi birçok spor organizasyonları kendi e-spor liglerini ve turnuvalarını düzenlemektedir.

2010 yılında resmi olarak yayınlanan ve dünyada en çok oynanan dijital oyun olan League of Legends oyununun yapımcısı olan Riot Games birçok kıtada ulusal ligler kurmuş ve e-sporun popülerliğinin artmasında önemli bir rol oynamıştır. 2012 yılında günümüzdeki en büyük ve başarılı liglerinden biri olan Major League Gaming kurulmuş, böylece e-spor 380 milyona ulaşan ve her gün artan izleyici kitlesi ve milyonlarca dolarlık gelir ve ödül havuzları ile kendi başına bir ekosistem olmuştur.

Türkiye’de E-Sporun Tarihi

Türkiye e-spor konusunda çoğu konuda olduğu gibi takipçi konumdadır. Bu e-spor bazında yatırımların ancak son birkaç yılda gündeme gelmesine sebep olmuştur. Türkiye’de espor internet kafelerde düzenlenen turnuvalarla ilk olarak kendini göstermeye başlamıştır ve bu 2000’li yılların başlarına dayanmaktadır. Kulüp bazında ise yatırımlar 2003 yılında “Dark Passege” bugünkü adı ile “Dark Passege Dominos” espor kulübünün kurulmasıyla başlamıştır. Daha sonrasında bunu HWA Gaming ve Team Turquality gibi öncü takımlar izlemiştir. Team Turqaulity gibi öncü kulüplerin bazılarının bugün varlıkları sürmemesine karşın Fenerbahçe, Beşiktaş, Galatasaray, Bursaspor gibi ülkemizin büyük spor kulüpleri dernek veya kulüp olarak e-spor branşları ile bu arenaya katılmışlardır.

Spor kulüplerinin espor branşına yönelmesinin öncüsü ise Beşiktaş olmuştur. Beşiktaş 2015 yılında profesyonel League of Legends liginde mücadele etmek üzere “Beşiktaş E-spor Takımı” kurarak ülkemizde ve dünyada bir ilki
gerçekleştirmiş bulundurmaktadır. Ayrıca Beşiktaş ve 1907 Fenerbahçe kısa süre içerisinde başarılı olarak ülkemizde şampiyonluklar yaşayıp uluslararası turnuvalarda ülkemizi temsil etmişlerdir. Türkiye espor arenasında League of Legends’ın bu kadar baskın olmasına karşın elde edilen en büyük başarı “CS: GO” olarak bilinen “Counter Strike: Global Offensive” adlı oyunun her yıl düzenlenen milli takımlar dünya şampiyonasında kazanılmıştır. Türk CS: GO milli takımı Sırbistan’ın Belgrad şehrinde 2016 yılında düzenlenen dünya şampiyonasını kazanarak ülkemiz adına espor arenasındaki ilk dünya şampiyonluğunu elde etmiştir.

Ülkemizde e-sporun tarihi 2000’li yılların başlarına kadar uzansa da Riot Games’in League of Legends adlı oyunu ile Türkiye’de yapmış olduğu yatırımlara kadar büyük gelişmeler görülmemiştir. Ülkemizdeki ilk resmi e-spor organizasyonu olan League of Legends Şampiyonluk Ligi ve Yükselme Ligi 2014 yılında Riot Games’in yatırımları sayesinde kurulmuştur. Bu yatırımla birlikte Türkiye dünya çapında espor konusunda önemli bir konuma yükselmiştir ve yine 2014 yılından itibaren espor oyuncularına sporcu lisansı verilmeye başlanmıştır. Ayrıca yine Riot Games’in Bahçeşehir Üniversitesi ile iş birliği yapması sonrasında 1 milyon TL’lik Türkiye’nin ilk espor bursu projesi Mart 2017’de hayata geçirilmiş ve bu proje kapsamında “Oyun sektörü ve Espor” seçmeli ders olarak Türkiye’de ilk kez yükseköğretim müfredatına dahil olmuştur. Fakat League of Legends dışında diğer espor türleri için herhangi bir yatırım, düzenleme veya destek bulunmaması ülkemizin bu alandaki gelişimini sınırlı hale getirmektedir.

Yönetsel olarak bakıldığında e-spor ilk olarak 2011 yılında Gençlik ve Spor Bakanlığı altında Türkiye Dijital Oyunlar Federasyonu (TÜDOF) olarak yönetimsel bir çatı kazanmıştır fakat bu federasyon 2013 yılında kapatılarak Gelişmekte Olan Spor Branşları Federasyonu bünyesinde Dijital Oyunlar As Başkanlığı olarak varlığını sürdürmüştür. Ardından dünyada ve ülkemizde e-spor son yıllarda popülaritesinin giderek artması ile “Türkiye E-spor Federasyonu” adıyla sadece espor için bir federasyon kurulmuştur. Federasyonun kurucu başkanı olarak ise Alper Afşin Özdemir seçilmiştir.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Dünden Bugüne Türk Tarihinde Spor

Elektronik Spor – Vikipedi

Kaynak

Tunahan Aslan, Akademik ve Yönetsel Bakış Açısıyla Espor

 

*Bu çalışmanın tüm hakları, Tunahan Aslan’a aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Yenilenebilir Enerji Kaynakları ve Güneş Şehirler (2020)

Yenilenebilir enerji kaynakları nelerdir? Yenilenebilir ve yenilenemez enerji kaynakları, güneş şehirler ile ilgili derin bir araştırma, güneş şehir nedir? Sorularınızın hepsini, tarih arşivi bu yazısında sizlere aktarıyor..

Geçmişten günümüze insanlar ve toplumlar sürekli bir gelişim ve dönüşüm içerisinde olmaktadır. Sanayi devrimi ile yaşanan büyük dönüşüm kırdan kente hızlı göçler yaşanmasına neden olmuştur. Günümüzde hala hızlı kentleşmeye çözüm aranırken, BM’nin 2017 Yılında yayınladığı Dünya Kentleşme Beklentileri raporuna göre, her
hafta bir milyon insan kentsel bölgelere taşınmaktadır. Yine bu rapora göre, Dünya nüfusunun yaklaşık üçte ikisinin 2050 yılında şehirlerde yaşayacağı tahmin edilmektedir. Dünya’da birçok şehirde artan nüfusla beraber, elektrik talebinde de hızlı bir artış yaşanmaktadır. Yerel yönetimler ve elektrik şirketleri, talepteki bu hızlı artışla, başa çıkmakta zorlanmakta ve şehirlerin çoğu elektrik kesintileriyle karşı karşıya kalmaktadır. Özellikle enerji piyasasında yaşanan krizler, yenilenemeyen enerji kaynaklarına erişim sorunları ve bu kaynakların tükeniyor
olması, Dünya’da yenilenebilir enerji kaynaklarına olan talebi arttırmaktadır. Hükümetler ve yerel yönetimler, şehirlerde bu gibi sorunların çözülebilmesi için güneş şehir uygulamalarına adeta bir yol haritası niteliğinde başvurmaktadır. Güneş şehirler; şehirdeki ihtiyaç ve kaynak mevcudiyetine bağlı olarak güneş, rüzgar,
hidroelektrik ve biokütle yani atıktan enerji gibi her türlü yenilenebilir enerji tabanlı projeleri desteklemektedir. Daha geniş anlamda güneş şehirler, yenilenebilir enerji, enerji verimliliği, sürdürülebilir ulaşım seçenekleri, mimari yenilikleri içeren çeşitli girişimleri, faaliyetleri ve teknolojileri içermektedir. Çalışmanın bu bölümünde güneş şehir kavramının literatürdeki yeri, güneş şehir kriterleri ve bileşenleri, güneş şehirleri destekleyen kuruluşlar ve son olarak Dünya’da güneş şehir örneklerinin değerlendirilmesi yer almaktadır.

Güneş Şehir Kavramı

Sanayi devriminin gerçekleşmesi, kentleşmeyi hızlandırmasının yanı sıra enerjiye olan talebi de arttırmıştır. Günümüze baktığımızda, Dünya nüfusunun büyük bir kısmı kentsel alanlarda yaşamaktadır. Kentsel alanlarda, toplam enerji tüketiminin dörtte üçü gerçekleşmektedir. Kentsel alanlarda; temel kamu hizmetlerinin,
konutların, ulaşımın, altyapının, sanayinin ve ticaretin geliştirilmesi ve sürdürülebilmesi için kullanılan enerjinin büyük çoğunluğu yenilenemeyen enerji kaynaklarından sağlanmaktadır. Kentsel alanlardaki enerji talebinin artması ve bu talebin yenilenemeyen kaynaklardan sağlanmasına devam edilmesi başta küresel ısınma olmak üzere birçok çevre sorununa devam etmesine neden olmaktadır. Bu sorunların başlıcası olan sera gazı
emisyonlarının artmasının önlenmesi için yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımının arttırılması gerekmektedir. Güneş şehir kavramı da temelde yenilenebilir enerji kullanımını şehirlere entegre
etmeye çalışmaktadır. Güneş şehir yaklaşımında başta güneş enerjisi olmak üzere yenilenebilir enerji kaynaklarından faydalanmak hem ekonomik hem de çevre açısından ele alınmaktadır. Temel amaç, yenilenebilir enerji teknolojilerini ve enerji verimliliği önlemlerini benimsemek için yerel yönetimleri motive etmektir. Uluslararası Güneş Şehirleri Girişimleri (ISCI) ve Avrupa Güneş Şehirleri Girişimleri (ESCI) gibi çeşitli girişimler, “Güneş şehirleri” kavramını, şehirlerin gelecekteki sera gazı emisyonları için “iklim istikrarı” yönünü de içeren tanımlama yapmaktadırlar. Bu tanımlama, atmosferik karbondioksit ve diğer sera gazlarının gelecekteki seviyelerinin azaltılmasını da içermektedir. Güneş şehirler, enerji kaynaklarının kullanımının seçimi, sera gazı emisyonlarının azaltılması gibi büyük çaplı çevresel değişimlerle başa çıkmak için planlama ve yönetim düzenlemelerine ihtiyaç duymaktadır. Bununla birlikte güneş şehirlerin uygulanabilmesi ve sürdürülebilmesi için yerel yönetimler ile girişimcilerin hatta şehirde yaşayan insanların katkıları önemli bir yer tutmaktadır. Sonuç olarak güneş şehir kavramı, yenilenebilir enerji kullanımın ön planda olduğu, sera gazı emisyonlarını azaltıcı hedef ve tasarımları olan, kentsel topluluklar için yeni planlama ve yönetim modeli olarak tanımlanabilmektedir.

Güneş Şehir Hedefleri ve Kriterleri

Güneş şehir oluşturmak için atılacak olan ilk adım programa ilişkin hedeflerin belirlenmesidir. Hükümetlerin ve/veya yerel yönetimlerin güneş şehir oluşturmak için koydukları hedefler ve uygulayacakları politikalar farklılık gösterebilmektedir. Fakat bütün güneş şehirlerin temel hedefleri ortaktır. Bu temel hedefler; sera gazı emisyonlarında keskin bir düşüş sağlamak, ekolojik ayak izlerini daraltmak, su ve gıda kaynaklarının korunması ve yenilenmesi, beklenmeyen hava olaylarına maruz kalmanın etkilerinin azaltılması ve iklim değişikliğinin diğer
özelliklerinin bertaraf edilmesidir. Binaların, altyapıların ve arazi kullanım düzenlemelerinin geliştirilmesi ve yönetimi için daha sürdürülebilir bir bağlam sağlayacak olması diğer bir temel hedeftir. Hedeflerin yanı sıra güneş şehirler kriterler açısından değerlendirildiğinde ana kriterler; yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımı, sera gazı emisyonu değerleri, güneş enerjisinin kentsel alanda kullanımı, ulaşım, binalar, planlama stratejileri ve
örnek projelerin yapılmış olması olarak karşımıza çıkmaktadır. Yapılan çalışmalarda ortaya koyulan güneş şehir kriterlerinin neleri referans gösterdiği önem kazanmaktadır. Bu kriterler, aktivite kontrol listesinde değerlendirildiğinde, yenilenebilir enerji hedeflerinin payının belirlenmesi, karbondioksit emisyonu hedeflerinin konulması, güneşten hem ısıl enerji hem de elektrik enerjisi elde edilmesi için politikalar üretilmesi ve teşvik edilmesi bulunmaktadır. Ek olarak, ulaşımın sürdürülebilir olması için uygulanması gereken stratejilerin belirlenmiş olması, enerji verimli binalar oluşturulması için düzenlemeler yapılması, planlama stratejilerinin oluşturulması ve örnek projelerin uygulanması kriterlerin değerlendirilmesi adına büyük önem taşımaktadır.
Güneş şehre dönüşmek isteyen şehirlerin belirtilen kriterleri uygulamaları beklenmektedir. Özellikle koydukları hedeflere ulaşmak üzere şehirleri periyodik olarak yerel yönetimlerin izlemeleri ve yönetmeleri gerekmektedir. Ayrıca güneş şehirler, operasyonel süreç yani stratejik planlar ve politikalar ile destekleniyorsa sonuca ulaşabilir.

Droege, bütün bu hedef ve kriterlere ek olarak “yerel olarak düşünün, dünya çapında hareket edin.” mottosuyla güneş şehirlerin bölgesel, ulusal ve uluslararası şehir ağlarına katılmasının da gerekliliğini vurgulamıştır. Bir başka deyişle sürdürülebilir güneş şehirleri, küresel sürdürülebilirlik hedeflerini de göz önünde bulundurmalıdır. Enerji konusunu, gelecekteki şehirlerin kalite ve işlevsel karakteri için belirleyici bir faktör olarak kullanan, yerel stratejiler uygulanmalıdır. Stratejilerin yanı sıra yatırımların finansmanı, güneş şehirleri oluşturan bileşenlerin ortaya konulması, kriterlerin ve aktivite kontrol listesinin uygulanmasının başarısından meydana gelmektedir. Tarih arşivi sizler için araştırıyor.

Güneş Şehir Bileşenleri

Güneş şehir girişiminin uygulandığı tüm ülkelerde, fon sağlama ve politikanın geliştirilmesinde güçlü merkezi veya bölgesel hükümet desteği mevcuttur. Bunun yanı sıra güneş şehir bileşenlerinin uygulanmasında ortak olan ve güneş şehrin en iyi şekilde çalışacağı genel çerçeveyi anlamada yararlı olan birkaç temel husus bulunmaktadır. Yapılan çalışmalara bakılacak olunduğunda, güneş şehirlerin temel bileşenleri beş temel kategoride ortaya çıkmaktadır. Bu kategoriler; paydaşlar, politika, planlama, teknoloji ve finansman olarak bir araya getirilebilmektedir.

Paydaşlar:

Güneş şehirler bileşenlerinin en önemli özelliklerinden biri iş birliği yapacak olan paydaşlardır. Bazı paydaşların, iş gücü, finans ve diğer kaynakların aktif bir şekilde güneş şehir uygulamalarının içinde olması beklenmektedir. Kamu ve özel sektör ortaklıklarını içeren paydaşlar topluma rehberlik etmekle birlikte yenilenebilir enerji kaynakların kullanımının yaygınlaştırılmasını da sağlamalıdır. Hükümet, hükümete bağlı il müdürlükleri, yerel yönetimler, üniversiteler, kalkınma ajansları, yerel halk, sivil toplum kuruluşları ve odaların katkılarının yanında özel sektör yatırımcıları ve çalışanları da güneş şehirlerin paydaşlarını oluşturmaktadır. Topluma rehberlik sağlamak için yerel yönetim veya yerel yönetim tarafından kontrol edilen enerji planlama ve politika ajansları kurulması güneş şehirlerin sürdürülebilmesine katkı sağlayacaktır. Bölgesel yenilenebilir enerji üretim kapasitesinin arttırılması yönünde yapılan planlamalar bu ajanslar sayesinde yapılacaktır. Buna ek olarak kamuda, medyada, yazılı ve görsel basında yenilenebilir enerjiler konusu yoğun bir şekilde işlenerek toplumsal bilinç sağlanacaktır. Böylece enerji alanında yeni bir kültürel anlayış topluma kazandırılacaktır. Sonuç olarak paydaşları oluşturan kamu, özel sektör ve toplum birlikte hareket ederek güneş şehir modelini geliştirebilecektir.

Politika:

Güneş şehirleri oluşturan bir diğer önemli bileşen uygulanacak olan politikaların belirlenmesidir. Politikalar ülkelere bağlı olarak farklılık gösterse de temelde hedefledikleri ve ilerledikleri yollar benzerlik göstermektedir. Özellikle sera gazı emisyonunu azaltmak hem güneş şehirler için hem de iklim değişikliği için son derece
önemli bir politikadır. Sera gazının kişi başına düşen emisyon miktarının belirlenmesi ve şehirde yaşayanların ürettiği toplam sera gazı miktarlarının yüksek olması halinde bunun azaltılması gerekmektedir. Uygun olması halinde bu durumun korunması, sürekli bir izleme ve kontrol sürecinde tutulmalıdır. Bir başka politika adımı olarak güneş şehir, yenilenemeyen enerji kaynaklarının belirli ülkelerde bulunmasının yanı sıra giderek pahalılaşması ve talepleri bir süre sonra karşılamayacağı endişesi nedeniyle kendi öz kaynaklarına özellikle yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmesini teşvik etmektedir. Mevcut güneş şehirlerinin birçoğunda yasal düzenlemeler bulunmaktadır. Bu yasal düzenlemeler öncelikle konut sahiplerinin güneş enerjili ısıtma sistemleri veya fotovoltaik sistemleri kurması için düzenlenmiş teşvik edici politikaları içermektedir. Yasal düzenlemeler kapsamında, tüm yeni binaların güneş enerjisi sisteminin kolayca kurulmasını sağlamak için sıhhi tesisat ve kablo tesisatı açısından binalara kodlar verilmektedir. Diğer taraftan, mevcutta var olan binalardaki güneş enerjisi
tesisatlarının yeni teknolojilere uyarlanması sırasında ortaya çıkabilecek yüksek maliyetleri azaltmak için yapılması gerekenlere belirlenen politikalarda yer verilmektedir. Binaların uluslararası kabul görmüş asgari enerji verimliliği seviyesine ulaşabilmeleri için, politikalar oluşturulurken “Energy Star” ve “LEED” gibi başlıca programların standartlarının sağlanması gerekliliği göz önünde bulundurulmaktadır. Bu programlar Dünya çapında prestij açısından da kullanılmaktadır. Özetle politika kriteri, güneş şehirlerinde yaşayanlar için politik düzenleri içeren, güneş enerji sistemleri kullanımının yaygınlaştırılmasını destekleyen başlıca kriterlerdendir. Politika kriteri, güneş şehirlerin oluşumunda yol gösterici rehber niteliğini de taşımaktadır

Teknoloji:

Güneş şehirler dinamik şehirlerin yanı sıra her geçen gün teknoloji alanında önemli gelişmeleri takip etmesi gereken bir modeldir. Bu sebeple güneş şehirlerin bir bileşini olan teknoloji önem kazanmaktadır. Birçok güneş şehirde kamu yapıları, ticari yapılar ve konutlar için güneş enerjisi kurulum teşviklerine ve güneş enerjisi üreten
teknolojilere odaklanılmaktadır. Bu teknolojiler, belirli kriterleri karşılayan spesifik güneş üreticileri tarafından da sağlanabilmektedir. Güneş şehir oluşturmada incelenen teknoloji kriteri, gelişen teknolojik sistemler ile yenilenebilir enerji sistemlerinin güneş şehirlere entegre edilmesi yönündeki hedeflere yoğunlaşmaktadır. Bu çalışmalar kapsamında şehirde bulunan bölgesel ısıtma sistemleri, rüzgar enerji sistemleri, bioyakıt ve güneş enerjisi projeleri teşvik edilip, işletmeye alınıp, desteklenecektir. Aynı zamanda teknolojik gelişmeler doğrultusunda ortaya konan politikalar, yerelde teknik açıdan uzmanlık oluşturmak amacıyla yenilenebilir enerji
eğitimi sağlayacak kurumlar ve üniversitelerle ortaklıklar kurulmasını da içerip istihdam olanağı yaratacaktır.

Planlama:

Güneş şehir olabilmek için bir plan doğrultusunda ilerlenmesi gerekmektedir. Şehirlerin güneş şehir master planlarının olup olmaması veya stratejik yaklaşımlarında ‘güneş şehir’e yer verip vermemeleri önemli bir bileşini oluşturmaktadır. Çünkü yerel yönetimlerin yapmış oldukları bu planlamalar, şehir sakinlerinin yenilenebilir
enerjiden faydalanmaları noktasında önemli bir rol oynamaktadır. Ayrıca yapılması gereken planlama hem bölge hem de alt bölgelerdeki kalkınma politikalarının yanı sıra ulaştırma politikalarını da içerecek şekilde olmalıdır.
Güneş şehir stratejik planlama modelidir. Yenilenebilirlik ve sürdürülebilirlik kavramlarının uygulanmasının yanı sıra, Enerji ve Çevresel Tasarımda Liderlik (LEED) gibi yenilenebilir veya sürdürülebilir bina derecelendirme sistemleri planlama yönetiminin bir parçası olarak kurulması gerekmektedir. Yeşil çatı, soğuk çatı programları veya eşdeğer kentsel termal yönetim programları ile arazi kullanım planlamasının birlikte yapılması gerekmektedir. Bu çalışmalar doğrultusunda kentsel tarımı, toplum bahçelerini ve parklarını teşvik etmek ve genişletmek için politikalar yürürlüğe girecektir. Arazi kullanım planlama politikaları, çevre kirliliğini ve sera gazı emisyonlarını azaltmak için yenilenebilir enerji duyarlı ulaşım planlaması ile entegre edilecektir. Şehrin ve programın başarısını, kurumsal geri bildirimler ve yerinde öğrenme mekanizmalarıyla ölçmek için genel bir izleme ve değerlendirme programı oluşturulacaktır.

Finansman:

Kamu-özel sektör ortaklıklarının teşvik edilip, yenilenebilir enerji projelerinin yerel politikalar ile desteklenmesi yönündeki hedefleri gerçekleştirecek güneş şehir bileşeni finansmandır. Bütün güneş şehirlerde finansman önemli bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır. Yenilenebilir enerji projelerine yönelik finansman, hükümet tarafından gösterilen liderlik aracılığıyla yerel yönetimleri büyük ölçüde etkileyebilmektedir. Bu da ülke ölçeğinden yerel ölçeğe kadar finansmanın doğru bir şekilde yönlendirilmesi gerekliliğini vurgulamaktadır. Droege, “… güvenli bir temel finansmanın, bir güneş şehri tasarımında çok önemli bir unsur olduğunu ve programların başlatılması için girişimci finansal becerilerin gerekli olduğunu” öne sürmektedir. Örnek ile açıklayacak olursak, Kanada Dawson Creek’te yerel yönetim, tüm belediye binaları üzerinde güneş enerji sistemleri kurmuştur. Bu teknolojileri kendi evlerinde ve işyerlerinde benimsemeyi düşünmeye teşvik etmek için çevresel faydaları,
verimlilik kazanımlarını ve sistemlerin estetiği gösterilmiştir. Ayrıca yerel yönetim, yenilenebilir enerji sistemlerinin kurulum maliyetine yardımcı olmak için vatandaşların fon sağlamaya yardımcı olması yönünde bir sürdürülebilirlik departmanı kurmuştur. Bu durum hem paydaşların katılımının arttırılmasını hem de
finansman açısından atılan adımların benimsenmesini sağlamıştır. Sonuç olarak güneş şehirler, kriterlerine uyulmasının yanı sıra, bileşenlerinin bir arada çalışmasıyla varlığını sürdürebilmektedir. Güneş şehir bileşenleri bu vizyonu oluşturmak isteyen bütün şehirlere rehber niteliği taşımaktadır.

Güneş Şehirler Üzerine Çalışan Çeşitli Kurumlar

 

Kurum ve kuruluşlar konularına göre ülkelerin ve/veya yerel yönetimlerin bir araya gelerek bilgi ve birikimlerini paylaştıkları platformları oluşturmaktadır. Bu platformlar sayesinde küresel anlamda bir ağın parçası haline gelmenin yanı sıra gerekli eğitimlerin ve teşviklerin alınması sağlanmaktadır.

Güneş şehirler yakın geçmişte ortaya çıkmış bir kavram olmuşsa da güneş enerjisi ile ilgili çalışmalar çok daha eskiye dayanmaktadır. Yenilenebilir enerji kaynaklarından biri olan güneş enerji kaynaklarının kullanımının önemi birçok kurum ve kuruluş tarafından birçok kez vurgulanmasına rağmen, çoğu kurum ve kuruluş güneş şehirler
üzerine hiçbir beyanda bulunmamıştır. Bu başlık altında incelenecek olan kuruluşların hemen hepsi güneş enerjisinin öneminden bahsetmiş olsalar da uluslararası güneş şehir girişimleri ve REN21 hariç güneş şehirler ile ilgili doğrudan görüş beyan etmemişlerdir. Droege ve Martinot ’un özellikle dikkat çektiği kuruluşlar incelenmiştir. İncelenen kuruluşların bazılarında ülkemizden de üyeler bulunmaktadır.

Uluslararası Güneş Şehirleri Girişimleri (ISCI)

Uluslararası güneş şehirleri girişimi kar amacı gütmeyen, yeni kentsel politikaları, planlamayı ve uygulamaları teşvik etmeye adanmış uluslararası bir organizasyondur. 2003 yılında kurulan Uluslararası Güneş Enerjisi Kentleri Girişimi, 2004 yılında Daegu, Kore’de ilk Uluslararası Güneş Şehirleri Kongresi’ni düzenlemiştir.
ISCI’nin öncelikli hedefi, yenilenebilir enerji sistemlerinin desteklenmesi ve uzun vadede sera gazı emisyonlarının azaltmaktır. ISCI, 2004’ten bu yana çalışmalarda ana enerji kaynağının yenilenebilir enerji olduğu sürdürülebilir
toplumlara geçiş için pratik bilgileri paylaşmaktadır. Bu şekilde bilim insanı ve politikacıları bir araya getirmek için çaba sarf etmektedir. Şekil 3.2’de yer alan haritada gösterilen, Daegu (Kore), Oxford (İngiltere), Adelaide (Avusturalya), Dezhou (Çin), Buenos Aires (Arjantin) bu girişime üye olan şehirlerdir. Düzenlenen ilk Uluslararası Güneş Şehirleri Kongresinde yayınlanan Daegu Deklarasyonunda; her şehrin kendi coğrafi, ekonomik ve politik koşullarına uygun şekilde belirli bir takvim belirleyerek yenilenebilir enerjinin kabulü için hedeflerini ortaya koyması, yenilenebilir enerji uygulama tekniklerinin karşılıklı geliştirilmesi, şehirlerde kapasite oluşturulması, paylaşılan uzmanlıklar için kurumlar ve merkezler arasında ortaklıklar kurulması, yenilenebilir enerji uygulamalarında kardeş şehir ilişkilerinin teşvik edilmesi vurgulanmıştır.

Yenilenebilir Enerji Kaynakları ve Güneş Şehirler

 21. Yüzyıl İçin Yenilenebilir Enerji Politikası Ağı (REN21)

REN21, geniş bir yelpazedeki önemli aktörleri birbirine bağlayan küresel yenilenebilir enerji politikası üreten çok Paydaşlı bir ağdır. REN21’in hedefi, bilgi alışverişini, politika geliştirmeyi ve yenilenebilir enerjiye hızlı bir küresel geçişe yönelik ortak eylemi kolaylaştırmaktır. REN21, hükümetlerden, sivil toplum ve araştırma kuruluşlarından, akademik kurumlardan, uluslararası kuruluşlardan ve endüstriden paydaşları bir araya getirir. Bu sayede farklı bakış açılarını aynı konu üzerine yoğunlaştırarak, paydaşların hem birbirlerinden bir şeyler öğrenmelerine hem de yenilenebilir enerji konusunda gelişmeler sağlanmasına yardımcı olmaktadır. REN21, politika geliştirme ve karar verme sürecine yardımcı olmak için yüksek kalitede bilgi sağlar ve tartışma ortamını katalize eder. REN21 yenilenebilir enerji konusunda kapsamlı ve zamanında bilgi toplanmasını kolaylaştırır. Toplanan bilgiler hem özel hem de kamu sektöründeki aktörlerin farklı bakış açılarını yansıtmakta, yenilenebilir enerjiler alanındaki katı duruşu ortadan kaldırmaya ve politika değişikliğini katalize etmeye hizmet etmektedir.

Uluslararası Güneş Enerjisi Derneği (ISES)

Uluslararası Güneş Enerjisi Derneği (ISES), 1954 yılında Birleşmiş Milletler tarafından onaylanmış olan ve kar amacı gütmeyen bir sivil toplum kuruluşudur. Yenilenebilir enerji sektörünün büyümesine yardımcı olan ürün araştırmalarını üstlenmiş olan ISES, bilgi paylaşımı ve teknik cevaplar sağlamak konusunda da üyelerine destek sağlamaktadır. %100 yenilenebilir bir dünya öngören ISES, herkes için akıllıca ve verimli enerji kullanımını hedeflemektedir. ISES, ulusal veya bölgesel düzeyde çalışan ve bu seviyede uluslararası kuruluşu temsil
eden bölümlerden oluşan bir kuruluştur. Üyelerin kendi bölgelerindeki bölümlere katılmaları teşvik edilmektedir. ISES’in Türkiye bölümünden GÜNDER sorumlu bulunmaktadır.

Energie-Cities Derneği

Yerel düzeyde çalışmalar yürüten Energie-Cities derneği, üyelerine yerel sürdürülebilir enerji politikası geliştirmelerinde yardımcı olmak için Avrupa projeleri geliştirmektedir. Energie-Cities derneği uygulamalarında yerel emisyonları, zararlı atık suları ve gereksiz enerji tüketimini azaltmayı, yerel kaynaklardan yararlanarak yerel büyümeyi teşvik etmeyi amaçlamaktadır. 1990 yılında şehirleri geliştirmek veya yenilikçi şehirler oluşturmak için Avrupalı yerel yetkililer tarafından kurulmuştur. 24 ülkede 140’tan fazla üyesi bulunan ve 500’den fazla şehri temsil eden Energie-Cities derneği, yerel sürdürülebilir enerji politikalarının tanıtımı için Avrupa yerel yönetimlerinin birliğidir. Türkiye’de Bornova Belediyesi (İzmir), Büyükçekmece Belediyesi (İstanbul), Gaziantep Belediyesi (Gaziantep), Karşıyaka Belediyesi (İzmir), Nilüfer Belediyesi (Bursa), Seferihisar Belediyesi (İzmir) Energie-Cities üyeleridir.

Sürdürülebilirlik İçin Yerel Yönetimler (ICLEI)

Sürdürülebilirlik İçin Yerel Yönetimler Birliği (ICLEI), şehir, kasaba, ilçe, büyükşehir hükümetleri ve yerel yönetim derneklerinin demokratik olarak yönetildiği bir birliktir. Misyonu, “kümülatif yerel eylemler yoluyla çevresel koşullara özel odaklanarak küresel sürdürülebilirlikte somut iyileştirmeler elde etmek için yerel yönetimlerin dünya çapında bir hareketini inşa ve hizmet etmek” olarak belirlenmiştir. ICLEI İklim Koruma Kentleri kapsamında küresel karbondioksit emisyonlarının %8’ini temsil eden yerel yönetimler bulunmaktadır. Beş yüzden fazla yönetimin katıldığı programda, küresel ısınma ve hava kirliliği emisyonlarını azaltmak için yerel yönetimlerin stratejik bir gündem geliştirmesi için bir çerçeve sunan performans odaklı bir kampanya başlatılmıştır.

Türkiye’den Kadıköy Belediyesi, Tepebaşı Belediyesi, Şişli Belediyesi, Konya
Büyükşehir Belediyesi, Gaziantep Büyükşehir Belediyesi, Kartal Belediyesi, Beşiktaş
Belediyesi, Seferihisar Belediyesi, Yalova Belediyesi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi,
Bursa Büyükşehir Belediyesi, Nevşehir Belediyesi, Eskişehir Büyükşehir Belediyesi,
İzmir Büyükşehir Belediyesi ICLEI üyesi yerel yönetimlerdir.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Alternatif Enerji Kaynakları ve Türkiye

Suriye’de Enerji Kaynakları ve Türkiye

Kaynak

Ece Özmen, Yenilenebilir Enerji Kaynaklarının Kullanımında Bir Model Olarak Güneş Şehirler: Manisa Örneği

 

*Bu çalışmanın tüm hakları, Ece Özmen’e aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Azerbaycan Ekonomisinin Genel Durumu ve Yabancı Yatırımlar (2020)

Azerbaycan ekonomisi nasıldır? Azerbaycan ekonomisi küçüldü mü? Azerbaycan ekonomisi ne şartlarda ayakta kalıyor? Azerbaycan ekonomisi ile ilgili herşey, bu yazımızda.. Tarih arşivi sizler için Azerbaycan ekonomisi konusunu araştırıyor…

Azerbaycan Ekonomisinin Genel Durumu

Tarihten günümüze kadar Güneyle Kuzey, Doğuyla Batı arasında konumlanan Azerbaycan her zaman ister coğrafi yapısı, isterse de doğal rezervleriyle yabancı ülke ve şirketlerin yatırım listelerine öncülük yapmıştır. Dünyanın en eski insan yaşam merkezlerinden olan Azerbaycan antik çağlardan Doğuyla Batı arasındaki ticari hayatın koridoru rolünü üstlenmiştir. Çin ve Hindistan’da üretilen mallar Avrupa pazarlarına taşınması için Büyük İpek Yolu ve diğer ticari yollar aracılığıyla bu coğrafya üzerinden taşınmış, özelliklede Rusya ve Doğu Avrupa ülkeleri için en uygun koşullu ulaşım Azerbaycan üzerinden olmuştur. Bunun içinde Azerbaycan her zaman diğer ülkelerin merakında olduğu ve bu ülkeyle ticaret yaptığı bir ülke olmuştur.

Zengin petrol ve doğalgaz rezervlerine sahip Azerbaycan ’a yapılan yabancı yatırımlar XIX yüzyılda petrol ve sanayiinin diğer kollarının gelişimiyle daha çok ön plana çıkmıştır. İlk olarak Azerbaycan ’a yapılan büyük çaplı yabancı yatırımlar arasında Siemens kardeşleri yer alıyor ki, 1865 yılında Gedebey adlanın bölgede bir bakır madeni ve bakır eritme fabrikası inşa etmiş olan Siemens kardeşler, çok kısa zamanda altın, gümüş madenleri üzerinde büyük fabrikalar kurmuş ve diğer ülkelere ihracat yapmıştır. 1914 yılına kadar Azerbaycan ’da farklı sektörlerde yatırım yapan Siemens kardeşleri şirketi harcadığı sermayenin çok üstünde bir gelir elde etmiştir.

Bunun ardınca yapılan büyük çaplı ikinci yatırım petrol saniyesine yapılmıştır. 1883 yılında dünyaca ünlü Rothshild ailesine bağlı olarak Hazar- Kara deniz birliği şirketi kurulmuş ve kısa sürede Bakü ’nün petrolle zengin Balxanı, Sabunçu, Ramana gibi bölgelerinde araziler alarak Rusya’nın kırsal kısımlarına ham ve beyaz petroller gönderilmiştir. Kısa zamanda bir çığ gibi büyüyen Hazar- Kara deniz birliği 1883 yılında 2.4 milyon pud petrol ihraç ederek başlangıç yapmıştıysa artık 1889 yılında bu rakamı 30 milyon puda ulaştırmıştır. Şirket Azerbaycan ’da petrolün taşınması için Bakü-Batum boru hattının çekilmesinde büyük pay sahibi olmuş ve finansman sağlamıştır. 1913 yılına kadar petrol sektörüne öncülük yapan Rothshildler 1.5 milyon ruble sermayeyle kurdukları şirket onlara sadece 1913 yılında 10 milyon ruble kazandırmıştır.

XIX yüzyılda Azerbaycan’a yapılan büyük çaplı yabancı yatırımlardan arasında Nobel kardeşleri de büyük bir paya sahiptir. Şöyle ki, bu şirket Bakü ’nün zengin petrol rezervlerine yönelik ilk yatırımını 1875 yılın da 1000 sterlin para ödeyerek petrol kuyuları kazılırken kullanılan küçük çaplı mekanizmalar hazırlayan bir fabrika
alarak 1876 yılında ilk kazı işlerine başlamıştır. Kısa sürede bol kazanç elde eden şirket artık beyaz petrol ve petrol mamulleri üretimini ve petrolün taşınmasını hayata geçirmiş ve 1879 yılında 3 milyon ruble yatırım yaparak Nobel Kardeşleri Birliğini kurmuştur. Kurulduğu zamandan 1900 yılına kadar Nobel Kardeşleri Birliğinin sermayesi 15 milyon rubleye kadar yükselmiştir. Günümüzdeki Nobel ödüllerinin büyük ölçüde finansmanını Bakü petrollerinden elde edilen gelir sağlamaktadır.

Petrol sanayisinin yanısıra bu dönemde pamuk, ipek, tarım gibi sektörlere de bir çok yatırımlar yapılmış ve genel olarak büyük kar elde eden yabancı şirketler olmuştur. Rekabetin daha çok olduğu bu dönemde doğru yatırım politikası izleyen şirketler hep kar etmiş, kazançlarını daha da artırmıştır. Yukardaki bazı örneklere bakarsak bu dönemde Azerbaycan doğal rezervleri ve coğrafi açısından yabancı ülkeler ve yatırımcılar açısından kazançlı ve cazip bir pazar olarak çok büyük öneme sahip olmuştur.

Birinci dünya savaşından sonra 1918 yılında doğuda ilk demokratik cumhuriyeti kuran Azerbaycan, Birinci Dünya Savaşı’nın ve Çarlık Rusya’sının bıraktığı ekonomik zorlukları aşmak için ilk olarak enflasyonu frenlemeli, komşu ülkelerle ekonomik ilişkileri düzenlemeli, kendi para birimini hazırlamalı, vergi sistemini düzenlemeliydi. Kısa zamanda hükümet özel mülkiyetin desteklenmesi için kanun tasarısı çıkarmış, milli para birimini, merkez bankasını, gümrük ve vergi sistemlerini yaratmıştır. Ama tüm bunlar ülkedeki mali durumu düzeltememiş, siyasal istikrarın olmaması işsizlik oranını artırmış, milli para birimi değerden düşmüş, devlete güven azalmıştır. Tüm bunları göz önünde bulunduran genç hükümet bu durumdan kurtulmak için ilk olarak dış ülkelerle ekonomik ilişkileri kurarak yabancı sermayenin ülkeye gelişini açmak için bir sıra kanun tasarısı hazırlamış, Türkiye , İran, İngiltere, Amerika, Fransa, Gürcistan ve bazı Orta Asya ülkeleriyle ekonomik ilişkilerin yaratılması için adımlar atmıştır. Ülkenin en önemli kazanç elde ettiği petrol sektörünün altyapısının çökmesi ve Bakü- Batum petrol boru hattının işlev durumda olmaması bu ilişkilerin kurulmasını ve yabancı sermayenin gelişini engelliyordu ki, bunun aradan kaldırılması için, beyaz ve ham petrolün Gürcistan üzerinden dünya piyasasına çıkması için bu ülkeyle transit anlaşmaları yapılmış, Bakü- Batum hattı işlev duruma getirilmiştir.

Tüm bu reformlar yabancı ülke ve yatırımcılar açısından dikkatle izlenmiş ve olumlu bulunmuştur. Zira artık Paris Barış Konferansında bağımsızlığı resmen tanınmamasına bakmayarak Almanya ’yla karşılıklı ekonomik ilişkilerin
kurulması için sözlü anlaşma yapılmış, Fransız dış ilişkiler bakanı Pişoyla görüşler sırasındaysa Fransa ’dan ülkeye günlük tüketim ürünlerinin getirilmesi için müzakereler olmuştur. Bundan sonraysa artık Fransa ve İtalya ’dan sanayii ürünleri ülkeye ithal edilmeğe başlanılmıştır. ABD ve İngiltere ’yle de ekonomik ilişkilerin kurulması için müzakereler başlamış ve 1920 yılının Ocak ayında dönemin ekonomik gücü olan ABD ile ticari anlaşma için anlaşma elde edilmiştir.

Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti ülkedeki mevcut yabancı sermayenin ve şirketlerin çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve kalkınması içinde bir sıra adımlar atmıştır. İlk olarak 1919 yılı şubat ayında değeri 20 milyon manat olan fon yaratılarak ülkedeki sermayenin teşviki için bu fonttan 10 milyon manat değerinde kredi ayrılmıştır. 18 Ekim 1919 tarihinde ülkedeki en büyük yabancı şirketlerden olan Nobel kardeşleri birliğine Büyük Şor gölünün işletilmesi anlaşmasının vaktinin bittiği için yenilemiş ve şartlarda bir sıra kolaylıklar yer almıştır. Faaliyet gösterdiği iki yıl gibi kısa sürede Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti ekonomik alanda büyük işler görmüş ve reformlar yapmıştır. Bağımsızlığının kısa sürmesiyse bu reformların hayata geçmesini engellemiş, yapılmış olan reformlarınsa etkisinin ülke ekonomisinde his edilmesinin karşısını almıştır.

Sovyetler Döneminde Azerbaycan Ekonomisi ve Yapılan Yabancı Yatırımlar

azerbaycan ekonomisinin genel durumu

Birinci dünya savaşından sonra merkezi Rusya ’dan yönetilen sosyalist devrimi kısa sürede Azerbaycan ’a ulaşmış ve 1920 yılında Azerbaycan kendi bağımsızlığını kaybetmiştir. Siyasal bağımsızlığının yanında kendi ekonomik bağımsızlığını da kaybeden Azerbaycan artık Sovyetlerin ekonomik ihtiyaçlarına göre planlanan
ekonominin özerki haline gelmiştir. Sovyetler döneminde de Azerbaycan’ın en önemli ekonomik gücü olan petrol diğer Sovyet cumhuriyetlerine ihraç edilmiştir. Ekonomide tüm olumsuzluklara rağmen sanayi ve tarım sektörleri planlı bir şekilde hazırlandığı için ülkede iyi bir şekilde altyapı hazırlanmış, üretim artmış, istihdamınsa minimize edilmesi istikrarlı ama sağlam ve temelleri olmayan bir ekonomik büyümeyi tetiklemiştir.

İkinci dünya savaşının patlak vermesi ve Sovyetlerin bu savaşa katılımı Azerbaycan ’ı da bir Sovyet ülkesi olarak derinden etkilemiş ve ekonomisi 1941-1945 yıllarında savaşın ihtiyaçlarını karşılanması şeklinde düzenlenmiştir. İkinci dünya savaşının sona ermesiyle dağılmış ekonominin toparlanması için merkezi devlet tarafından birçok beş yıllık plan kabul edilmiş ve ekonominin tüm yönlerinde neredeyse devrim niteliğinde olumlu değişiklikler başlamış, özellikle dağılmış altyapı hızla toparlanarak yüksek bir seviyeye ulaşmıştır (Azerbaycan tarihi V cilt 2008:123). Ülkede ekonomik büyüme oranları artık 1960 – 1970 yıllarında %5.2 1970-1980 yıllarındaysa %7.4 olmuştur. Ama Sovyetlerin kendisini dünya piyasa ekonomisinden tecrit etmesi, doğal kaynakların ve bol işçi gücünün kullanımı, enerji sektörü gibi alanlara daha çok önem verilmesi genel Sovyet ekonomisini diğer gelişmiş ülkelerden ve hatta bazı gelişmekte olan ülkelerin ekonomisinin gerisinde kalmasını ve krize sürüklenmesini sağlamış, sonda Sovyetlerin dünya tarihinde sonunu getirmiştir.

Bu durum Azerbaycan ekonomisi için ele alındığındaysa bir çok ürün ve hammadde diğer birlik üyesi ülkelere ucuz satılarak daha sonraysa nihai ürün olarak Azerbaycan ’a yüksek fiyattan satılmış, diğer yandan ülkenin ihraç ettiydi petrol ve petrol ürünleri, pamuk, tütün , şarap gibi ürünlerden elde edilen yüksek gelir birlik bünyesinde toplanmış, böylelikle Azerbaycan öz servetlerinde mülkiyet hakkından mahrum edilmiştir. Tüm
ekonomik veriler genel olarak dikkate alındığında Sovyetler döneminde Azerbaycan ekonomisinin kaybettikleri kazandıklarından daha çok olmuştur.

Bağımsızlıktan Sonra Azerbaycan Ekonomisi ve Yapılan Yabancı Yatırımlar.

18 Ekim 1991’de bağımsızlığını kazanan ve 70 yıllık Sovyetler Birliği yönetiminden ayrılan Azerbaycan için ilk yıllar sancılı geçmiştir. Ermenistan’ın Azerbaycan’a saldırması üzerine ülkede savaş başlamış, bunun yanısıra ülke içi istikrarsızlık, hükümet değişimleri gibi olumsuz faktörler ekonomini de doğrudan etkilemiş, enflasyonlar, yüksek seviyede işsizlik, ekonomik büyümeyi durdurmuş, iş yerleri kapanmış, üretim azalmıştır.

Bu durumda ülke ekonomisinin krizden çıkması için zengin doğal rezervlere ve elverişli coğrafi konuma sahip Azerbaycan’a yabancı sermayenin gelmesi için hükümet bir sıra adımlar atmış sonuçta ilk olarak petrol sanayisine yatırım yapması için yabancı şirketlerle mutabakata varılmıştır. Azerbaycan’ın ilk cumhurbaşkanı
olan Ayaz Mütallibov döneminde Amoco şirketinin petrol sanayisine 650 milyon dolar yatırım yapması için 3 maddelik anlaşma yapılmış, bunun ardınca Ramco ve Penzoil şirketleriyle SOCAR arasında görüşmeler başlasa da Mütallibov’un istifa vermesiyle görüşmeler rafa kalkmıştır. Ebulfez Elçibey ’in iktidarı dönemindeyse batılı devletler ve şirketlerle görüşmeler daha da sıkılaştırılmış ve 1992 yılının eylül ayında Azerbaycan’ın en büyük petrol yataklarından olan Çırag ve Şahdeniz yataklarının işletilmesi için BP ve Statoil şirketleriyle bir ön anlaşma imzalanmış, 9 kasım 1992 tarihindeyse Azer-Çırag- Güneşli yataklarının ortak işletimi hakkında BP ile SOCAR arasında memorandum imzalanmıştır.

 

Tüm bu gelişmeleri Azerbaycan’ın komşu ülkeleri olan Rusya , İran kaygıyla izlemiş ve Hazar Denizinin statüsü belirlenmemiş bu coğrafyaya yabancı sermayenin gelişiminden rahatsız olduklarını defalarca belirtmiş, Elçibey liderliğindeki Azerbaycan Halk Cephesi partisiyse ekonomik kriz ve Dağlık Karabağ sorununun adaletli çözümü için yabancı sermayenin ülkeye gelmesi ve ülkenin zengin petrol rezervlerinin dünya piyasasına çıkmasında görmüştür. Ülkenin petrol rezervlerine büyük ölçekte yabancı sermayenin gelmesi için yapılan görüşmeler ve anlaşmaların hayat geçmesi için somut adımlar atılmağa başladığı dönem Azerbaycan ’da Rusya destekli Suret
Huseynov darbe yapmış ve AHCP iktidarının istifasının ardından tüm anlaşmalar askıya alınmıştır. Haydar Aliyev zamanında Azerbaycan ekonomisi…

Haydar Aliyev’in iktidarı devralmasıyla ilk olarak 1994 yılında Ermenistan’la ateşkes imzalanmış, siyasal istikrar sağlandıktan sonra ülkenin ekonomik durumunun iyileştirilmesi ve yabancı sermayenin Azerbaycan’a gelmesi için kollar sıvanmıştır. Toprakların yüzde 20 si işgal edilmiş, 1 milyondan fazla vatandaşı göçmen durumuna düşmüş, ekonominin tüm yönlerinde düşüş kaydedilmiş Azerbaycan ekonomisinin toparlanması hiç de kolay görünmüyordu. İlk olarak temeli 7 ocak 1993 yılında atılan Devlet mülkiyetinin Özelleştirilmesi Kanununun uygulaması sıkılaştırılmış daha sonra İMF le yürütülen müzakereler sonrası İMF’nin önerdiği reçete tam uygulanmış ve enflasyonun tek haneli rakama indirilmesi için program çerçevesinde 93 milyon dolarlık düşük faizli kredi alınmıştır. Bundan kısa süre sonra enflasyon kontrol altına alınmış, GSYİH ’ in hızla düşüşü önlenmiştir. Bu programlar ülke nüfusunun refahını olumsuz yönde etkilemesine bakmayarak, genel olarak
ülkenin ekonomik çizelgesini iyileştirmiş, yabancı ülke ve şirketlerin takdirini kazanmıştır. Kısa sürede yürütülen petrol müzakereleri 20 eylül 1994 de imzalanan “asrın anlaşması “ olarak tarihe geçen anlaşmayla ülke ekonomisine 10 milyarlarla dolar yabancı sermaye ve sıcak para girişinin de önü açılmıştır. Hızla küçülen ekonomi artık 1996 dan başlayarak büyümüş , kişi başına düşen mille gelir artmaya başlamıştır.

Azerbaycan yalnızca 1994-2002 yıllarında 2.1 milyar dolar seviyesinde yabancı sermayeyi kendisine çeke bilmiştir ki, bu yatırımların yüzde % 61 i petrol sektörüne yapılmıştır. İlham Aliyev ’in iktidarı devir almasıyla Azerbaycan ekonomisinin tüm yönlerinde hızla büyüme başlamıştır. Bu büyümeyi tetikleyen petrol ve doğal gaz ihracatında hem hacim hem de fiyat artışları olmuştur. Azeri petrolünü dünya pazarına taşıyacak Bakü-Tiflis-Ceyhan Ham Petrol Boru hattının devreye girmesiyle petrol üretimi daha da artmış, bunun sayesindeyse Azerbaycan ’ın GSYİH 2005-2009 yılları arasında % 21 lik bir artışla rekor büyümeye imza atmıştır. Ekonominin her yönünde gelişimi için 3 beş yıllık program kabul edilmiş, genel olarak ekonomiye 132 milyar dolar sermaye koyulmuş, işsizlik % 5.2 ye düşmüştür.

Tüm bu ekonomik gelişmelere rağmen diğer sektörlerin petrolün gölgesinde kalması istihdamın düşük olmasına, vergi gelirlerinin yetersizliğine ülke ekonomisinin petrol fiyatlarından asılı duruma kalmasına sebep olmuştur. Zira 2014 yılından başlayarak petrol fiyatlarındaki düşüş Azerbaycan ekonomisini de derinden etkilemiş, Azerbaycan para birimi olan Manat iki kez devalüasyona maruz kalmış, tüm bunlarsa enflasyonu artırmış ve ülke nüfusunun refah seviyesini indirmiştir. Genel olarak bağımsızlıktan sonra Azerbaycan ekonomisini özetlediğimiz zaman bağımsızlığın ilk yıllarında ülkenin sahip olduğu zengin petrol ve doğal gaz rezervlerinin dünya pazarlarına ulaşılması için görev alan farklı hükümetler eylemlerde bulunmuş, ülkeye yabancı sermayenin gelmesi için mücadele vermiştir.

Tarih literatürüne Asrın Anlaşması olarak geçen anlaşmanın imzalanmasından sonra Azerbaycan ekonomisindeki sıkıntılar giderilmeğe, piyasa ekonomisine geçiş sürecindeki sancılarsa azalmağa başlamıştır. Asrın Anlaşmasından sonra Azerbaycan petrol hasılasını artırmış, dünya ekonomisindeki petrol talebi ve
fiyatlarındaki genel artışsa Azerbaycan ekonomisi hızla geliştirmiştir. Petrol ve doğalgaz ihracatından elde edilen yüksek gelirler esasen ülke savunması, Karabağ sorunundan dolayı göçmen durumuna düşmüş nüfusun sıkıntılarının giderilmesi, ülkenin tanıtımı , dağılmış tarım, hizmet , sanayii gibi sektörlerin altyapısının iyileştirilmesi ve b. ülke için hayati önem taşıyan sektörlere harcanmıştır. Azerbaycan her ne kadar petrol ve doğalgaz sanayisinden yüksek gelir elde etse de, bu ülke ekonomisinin diğer sektörlerini gölgede bırakmış, bazı sektörler az gelişmiş ve ya hiç gelişmemiştir. Hükumet ülke ekonomisinin petrol ve doğalgazdan bağlantısının minimize eden ve diğer sektörlerin gelişimi için reformlar paketi hazırlasa da ülkede genel olarak rüşvet, şahsi çıkar gibi olumsuz etkenlerin yaygın olması bu reform paketlerinin karşısını almıştır. Bu yazımızda Azerbaycan ekonomisinin tarihi, Azerbaycan ekonomisi hakkında genel bilgiler ve Azerbaycan ekonomisi genel yönetimi ve durumunu ele aldık. Başka bir makalede görüşmek üzere. Tarih arşivi sizler için araştırmaya devam edecek.

Bu yazılarımız da ilginizi çekebilir:

Adnan Menderes Dönemi Sosyo-Ekonomik Durum

Ekonomik Büyüme Nedir?

Kaynak

Altun Yasinli, Azerbaycan’ın Yabancı Potansiyelinin Sektörel Açıdan İncelenmesi

 

*Bu çalışmanın tüm hakları, Altun Yasinli’ye aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Yapay Zekânın Tarihi ve Gelişimi (1956)

Yapay Zeka

2017’nin başlarında Alphago isimli yapay zekâ uygulaması dünya GO şampiyonu Ke Jie’yi altetmeyi başarmıştı. Bu artık, dünya GO şampiyonu bir insan değil bir algoritma kümesidir anlamına geliyordu. Daha ilgi çekici olanı ise Alphago’nun bir üst versiyonu olan Alphago Zero’nun yaklaşık 40 günlük bir süre içinde dünyanın en karmaşık strateji ve zekâ oyunlarından olan GO’yu öğrenerek atası Alphago’yu yenmesi olmuştur. Makine öğrenmesine iyi bir örnek teşkil edecek bu deneyim sürecini Alphago Zero kendi tamamlamıştır.Yapay zekâ çalışmaları, bu bakış açısıyla bilişim teknolojilerinin de gelişmesinin önünü açan ilerlemelerden sayılmaktadır.

Alphago Zero öğrenmeye başladıktan üç gün sonra basit bir versiyonu olan Alphago LE (Light Edition) ‘yi GO oyununda altetmiştir. Alphago LE kendi başına mükemmel bir yapay zekâ ve öğrenen makine örneğidir. 2016 yılında dünya şampiyonu Lee Sedol’u yenmeyi başarmıştır. Bu bilgi ışığında Alphago Zero’nun 3 gün içindeki öğrenme hızını tahmin edebiliriz. Kendi kendine öğrenen makinelerin sadece zekâ oyunları oynayan sistemler olarak kalmayacağını bilmemiz gerekir. 1920’de Çek yazar Karel Capek’in Rossum’s Universal Robots isimli piyesi literatüre robot kelimesini kazandırmıştı. Piyes insanlar için çalışmaktan mutluluk duyan sentetik yapay otomatalardan yani robotlardan bahsediyordu. Robotlar, düşünen, konuşan, hareket eden, insan görünümlü yapay insansı makinelerdi.

Burada yapay zekâ dünyasının en önemli figürlerinden biri olan Alan Turing devreye girmekteydi. İngiliz matematikçinin 1950 yılında bir felsefe dergisi olan Mind’da “Hesaplama Makineleri ve Zekâ” isimli makalesi bir mihenk taşı olarak adledilmektedir. Turing bu makalesinde “”Makineler düşünebilir mi?” sorusu üzerinde düşünmemiz gerektiğini öne sürüyorum. Buna da “makine” ve “düşünme” terimlerinin anlamlarının tanımlanmasıyla başlamamız gerekir.” diye yazıyordu. Bu cümle yapay zekâ devriminin başlangıç cümlesi olarak Turing’i yapay zekânın yaratıcısı olarak kabul etmemizi sağlamaktadır. Alan Turing mesleki dikkatleri üzerine Nazi Almanya’sında kullanılan şifreleme cihazı Enigma’yı çözümlemesiyle ve Turing Zekâ Testi’ni üretmesiyle çekmişti. Turing Testi olarak adlandırılan bu çalışma bir insanın sorduğu sorulara aldığı yanıtlar üzerinden giderek karşısındakinin insan mı yoksa makine mi olduğunu test etmekteydi. Turing, bu testi insan zekâsının en özgün yanının dil özelliği olduğunu düşünerek oluşturmuştu.

1956 bilgisayarların hayatımıza aktif olarak dahil olmaya başladıkları yıllardır. Yazılımcıların ve mühendislerin başlangıç seviyesi zekâ kurgusuyla uyumlu gördükleri satranç, dama, black jack gibi oyunları öğrenenerek oynayan makinelerin ortaya çıktı zamanlar da aynı dilime denk düşmektedir. “Samuel’s Checkers AI” IBM 700 serisi bilgisayarlarda karşısında bir insanla dama oynayabilen ilk kararlı sistemlerdendi. 1958 yılında tanıtılan Bernstein’s Chess AI ise yapay zekâ algoritmalarıyla satranç hamleleri planlayan gelişmiş bir yapay sistemdi. 1958 LISP (Locator/Identifier Separation Protocol)’in ortaya çıktığı yıl olmuştur. 1968-1970 yıllarında Terry Winograd tarafından hazırlanan SHRDLU isimli yapay zekâ uygulaması da LISP’le yazılmış basit bir chatbottu.PDP-6 işletim sisteminde hayat bulan SHRDLU karşısındaki kullanıcıyla İngilizce dilinde iletişim kuracak şekilde tasarlanmıştı.

Günümüzdeki örneklerine oranla çok sınırlı kelime dağarcığıyla belli konular hakkında komutlar alıyor, yerine getirdiği işlemler sonunda ise rapor veriyordu. 1962 yılında IBM 701 Checkers AI ilk defa bir insanı yenmeyi başarmıştı. 1967 yılında Mac Hack isimli yapay zekâ uygulaması bir insana karşı zekâ oyunları turnuvasına katılarak zafer elde eden ilk yapay sistemdi. Zobrist’s AI isimli uygulama, 1968’de satranca göre daha fazla
olasılık, hesap ve hamle içeren GO oyununda bir amatörü yenmeyi başardı. Çok uzun zaman geçmeden, 1974 yılında bilim Kaissa isimli ilk yapay zekâ satranç şampiyonuyla tanışacaktı. 1989’da yapay zekâ araştırmaları, günümüzdeki veri madenciliği, kriptopara gibi araştırmaların da temeli sayılan CNN (Convolutional Neural Network) teknolojisiyle buluşuyordu. ConvNet olarak da adlandırılan bu yapılarak sanal gerçeklik uygulamalarının sayısal ifadesinde test edilmeye başlandılar. ConvNet, çok katmanlı algılayıcılar olan MLP
(Multilayer Perceptrons) olarak ifade edilen kod katarlarının daha etkin ve verimli üretilmesine olanak sağlamıştı. Veri gruplama, yapay sinir ağı mimarisi, öğrenen sistemlerin tasarımı konusunda temel adımlardan biri ConvNet mimarisiydi.

Ardından 1992’de TD Gammon (tavla oynayan yapay zekâ yazılımı), 1993’te Monte Carlo GO, 1994’te Chinook AI, 1996’da NeuroGo, 1997’de Deep Blue, 2006’da MCTS Go, 2008’de Crazy Stone, 2012’de Zen19, 2014’te DeepMind ve 2016’da AlphaGo sahip oldukları tüm bilgiyi insan zekâsı karşısında sergilemişlerdi. Tüm bu uygulamaların ortak amacı Cognitive Computing olarak ifade edilen bilişsel bilgi işlem teknolojisini ileri taşımaktı.
1964 yılında MIT Yapay Zekâ Laboratuarı’nda Joseph Weizenbaum ELIZA isimli ilk yapay zekâ Chatbot uygulamasını geliştirdi. ELIZA günümüzdeki yapay zekâ harikası Siri veya Cortana benzeri insan-makine interaktivitesi için üretilmiş chatbotların ilk örneğiydi. ELIZA “pattern matching” diye adlandırlan basit bir ilişkilendirme algoritması çözümleyerek yazılan komutlara uygun gelebilecek cümleleri yanıt olarak ekrana yansıtıyordu. 1980 ler öğrenen makine algoritmalarının dil öğrenme, işleme ve ifade etme becerilerinin
sayısallaştırıldığı yıllardı. Bu gelecek yıllarda organik bireylerle dijital (ve yakın gelecekte sentetik otomatalar) bireylerin konuşmaya, iletişim kurmaya başlamalarını sağlayacaktı. Bu konuda en önemli çalışmaları Tel Aviv doğumlu biliminsanı Judea Pearl yapmıştır.

Bilişimci ve felsefeci olan Judea Pearl, 1988 yılında yayımladığı “Probabilistic Reasoning in Intelligent Systems” (Zeki Sistemlerde Olasılıkları Anlamlandırmak) isimli kitabında yapay zekâ organizmalarında olasılık değerlendirme ve karar alma yetilerinin kazandırılması teorisini ortaya atmıştır. Pearl’in 1984’te yazdığı “Heuristics: Intelligent Search Strategies for Computer Problem Solving” ve 1988 yılında yayımladığı “Uncertainity Management in AI Systems” kitapları da benzer önermeleri içermektedir. Pearl’in teorisinde belirtilen önermeler ileriki yıllarda Watson gibi yapay zekâ sistemlerinin kendi başına öğrenme, öğrendikleri arasından olasılık sınıflandırması yapma ve dil becerileri yardımıyla sesli veya yazılı olarak en uygun yanıtı
seçerek iletmesi sürecinde kullanılacaktı.

1997 yılında IBM’in Deep Blue isimli yapay zekâ programı dünya satranç şampiyonu Garry Kasparov’u yendi. Kasparov maç öncesinde hiç bir yapay organizmanın bir insanı yenemeyeceği konusunda bir demeç vermiştir.
2000’lerden Günümüze 2000’ler yapay zekâ uygulamalarının yaşamımızda yerleşik hale geldikleri dönemin
başlangıcı olarak kabul edilebilir. Günümüzün devn internet şirketleri olan Google, Facebook, Amazon, Twitter gibi kurumların veri analizinde gereksinim duydukları rasyonel çözümü yapay zekâ ve yapay sistemlerde bulmaları ve bu konuyla ilgili araştırmaları finansal olarak desteklemeleri sebebiyle ilgi çekici başarılar sağlandı. 2004 yılında DARPA (Defence Advanced Research Projects Agency) ilk insansız otomobil yarışması olan Darpa Grand Challenge’i Abd’deki Mojave çölünde düzenledi. Katılan araçlardan hiç biri Nevada’daki parkuru tamamlayamasalarda Carniege Mellon Universitesi’nin insansız aracı yaklaşık 12 kilometrelik yol katederek büyük bir başarıya imza atmıştı. Bir milyon dolarlık ödülü kazanan çıkmasa da yarışma yapay zekâ teknolojilerinin bilinirliği adına büyük bir teşvik görevi üstlenmişti.

2013 yılında Eugene Goostman isimli 13 yaşında Ukrayna’lı bir çocuğu simüle eden yapay zekâ uygulaması dünyada ilk defa Turing testini geçmeyi başararak juridekilerin %33’lük kısmına kendini insan olarak inandırdı. Turing testi, bir makinenin karşısındaki jurinin en az %30’luk kısmına karşılarındakinin bir yapay sistem değil gerçek bir kişi olduğuna inandırması şartına dayanıyordu. Reading Universitesi’nde 7 Haziran 2013’te gerçekleşen mülakata Royal Society üyesi juri üyeleri katılmıştı. Eugene Goostman’ın bu başarısı
geleceğe dönük yapılacak insan beyninin gerçek ölçekli simülasyon çalışmalarıyla entegre edildiğinde ilk sentetik insanlarla tanışmamız mümkün olabilecektir. Benzer çalışmalar Cleverbot, Elbot, Ultra Hal gibi örneklerle farklı araştırmacılar tarafından sürdürülmektedir. 2013 yılı Machine Learning (Öğrenen Makineler veya Makine Öğrenmesi) kavramıyla tanıştığı zaman dilimidir. Öncesinde sahip olduğu kod silsilesi sayesinde sınırlılıkları
insanlarca saptanmış yapay zekâ sistemleri öğrenen makineler adımıyla kendi kodlarını kendi düzenler ve geliştirir sistemlere evrilmişlerdir. Bir öğrenen makine üzerinde muhakeme, karar alma adımlarını attığı algoritmalarını güncelleyerek insansı ve öngörülemez (unpredictable) yanıtlar tasarlayabilmektedirler.
2013 yılında Carnegie Mellon Universitesi (internet ve yapay zekâ çalışmalarında dünyanın lider kuruluşudur) NEIL (Never Ending Image Learner) isimli yapay zekâ uygulamasını üretmişti. NEIL farklı resim ve şekillerin arasındaki bağlantıyı analiz etmesi sayesinde eşsizdi.

Bu gelişme Google Image Search algoritmasının gelişimine de yön vermiştir. Algoritma bir imaj formatının (gif, jpeg, bmp, png..vs) ağ üzerindeki benzerlerini, türevlerini ve ya karşıtlarını listeleyebilmektedir. Bu algoritma bir çok açıdan eşsizdir. Gelecekte kendi geniş çevresini ve var olduğunun farkına varacak (self aware) yapay zekâ canlılarının muhakeme hazinesine eklenecek büyük bir modül olduğu kabul edilmektedir. 2016 yılında Çin’li biliminsanlarınca geliştirilen dünyanın en hızlı süper bilgisayarı Sunway Taihulight la hız rekoru kırdığında buna ilk sevinenler araştırmacılar olmuştu. Sunway Taihulight gelişmiş veri işleme hızıyla mevcut en hızlı süperbilgisayardan üç kat hızlı işlem yapabiliyordu -ki bu kendi dalında ufak bir devrim sayılabilmektedir. Sunway Taihulight’ın ortaya çıkışı yapay zekâ dünyasında da bir kilometre taşı olarak kabul edilmektedir. Linpack
kıyaslama grubunun hesaplamalarına dayanarak 93 petaflop (Floating Point Operations Per Second) hızında bir performans sergilemiştir. Bu gelişme direkt olarak yapay zekâ uygulamalarıyla ilişkilendirilebilmektedir.
Daha hızlı, verimli veri işleme daha derin analiz, kodlama, öğrenme ve hafıza anlamına gelmektedir. Sunway Taihulight, ikinci sıradaki rakibi Tianhe-2 (O da Çin’de yapılmıştır.)

34 petaflop performansla işlem yaparken kendisi 93 petaflop performans göstermiştir. Kısa bir zaman zarfında günümüzdekinden üç kat daha zeki sistemlerle yüzleşebilecek olmamız bilişim dünyasının tüm alanlarındaki benzer gelişmelere bağlıdır. Trafikte sıkışmamanız için yol asistanınız kendi türeteceği alternatif güzergahları o bölgeden topladığı benzer verileri süzerek yorumlar ve sunar. Kaybettiğiniz mobil cihazınızın bulunmasından, mutfak alışverişlerinize, oynamak isteyeceğiniz elektronik oyunlardan şöförsüz araçlara kadar yaşamımızın tam ortasından matematik formülleri, veriler, analiz edilen data katarları ve sonuçara göre alınan milyarlarca dijital, yapay karar bulunmaktadır.

Gelecek

2000’lere kadar olan TYPE 1 sınıfındaki yapay zekâ sistemleri “Purely Reactive” olarak adlandırılan yaratılardır. Kısıtlılıkları son dönem yapay zekâ sistemlerine oranla fazladır. Gelişmiş türünün en basit özelliklerine sahiptirler. Çevrelerini olduğu gibi en yalın haliyle ve temel seviyede algılamaktadırlar. Örneğin Kasparov’u satrançta yenen Deep Blue için dünya satranç tahtasından ibarettir. Çevre algısı sadece oyunun oynandığı alanla sınırlıdır.

Google’ın AlphaGo’su da benzer algı mekanizmasını bu sefer Go tahtası üzerinde çalıştırır. TYPE 1 sistemler için dış çevre, odak noktalarına aldıkları sınırlı alanlar için geçerlidir. Yapay zihinlerinde hatıralar şekillendiremezler ve geçmiş deneyimlerinden faydalanarak güncel sorunlara çözümler üretemezler.
TYPE 2 olarak sınıflandırılan yapay zekâ sistemleri “Limited Memory” olarak tanımlanan yaratılardır. Sınırlı Hafıza tanımlamasına sahip bu sistemlerde çevre algısı canlı bir organizmanın çevre anlayışıyla benzerlikler gösterir. Bu sistemler geçmişte deneyimlediklerinin bir kısım bilgilerini günümüze taşıyabilirler ve programlı öğrenme yazılımlarının kapasitesine bağlı olarak yeniden yorumlayabilirler. Tüm bu işlemleri yapmak
için yeterli optimal hafızaya sahiptirler; daha fazlasına değil. TYPE 2 sistemlerine en iyi örnek insansız otomobillerdir.

Yollar, sokaklar, binalar, trafiğin varlığı gibi yakın çevre değişkenlerini hatırlama ve bu çevresel birimlerin değişikliklerine göre karar alma becerileri vardır. Örneğin trafik yoğun olan yollara alternatif yollar önerme, haftanın yoğun saat ve günlerini hatırlayarak karar alma gibi. Chatbot olarak tanımlanan sanal asistanlar da TYPE 2 seviyesindeki yapay zekâ sistemlerine örnektir. Algoritmaları aynı soru cümlesine karşı farklı alt değişken guruplarına bağlı olarak çeşitlenen yanıtları da barındırır. Günümüzün ulaştığı yapay zekâ çalışmalarının en üst seviyesi TYPE 2 lerdir. TYPE 3 olarak sınıflandırılan yapay zekâ sistemleri “Theory of Mind” olarak isimlendirilir.

Bu yaratılar insan düşüncelerini ve duygularını algılayabilirler. Sosyal olarak ilişki ağı geliştirebilir, diğer insanlar ve zeki sentetik sistemlerle iletişim kurabilir, farklı duygusal ifadelerde bulunabilir ve mevcut olduğu çevreyi eksiksiz olarak tüm mesafe ve uzantılarıyla algılayabilirler. Kendilerini ve benzerlerini çoğaltma, üretme özelliklerine sahiptirler. Bu yapay zekâ sistemleri yakın geleceğimizde tanışacağımız varlıklardır. Google’ın sahip
olduğu yapay zekâ uygulaması, insanların yaptığından çok daha ileri seviyede bir”çocuk” yaratmıştır. Star Wars’taki C-3PO ve R2-D2 ve I-Robot’taki Sonny TYPE 3’lere verilebilecek örneklerdir.

TYPE 4 olarak sınıflandırılan yapay zekâ canlıları “Self-Aware” bireylerdir. Kendi varlığının farkındadır. Bu seviyedki sentetik organizmalar birey olarak kimliklendirilebilirler. Kendi varlığını ifade edebilir ve “internal states” olarak isimlendirilen kurgusal ruhlara sahiptirler. Bu özellikleri sayesinde diğer organik ve sentetik bireylerin duygularını tahmin edebilir, soyutlamalar yapabilir ve bu soyutlamalardan sonuçlar çıkarabilirler. Bunlar orta ve uzak gelecekte karşılaşılacak süper zeki, duygusal ve bilinçli tasarım harikalarıdır. Örnek olarak
Ex Machina’daki EVA verilebilir. Akıllı sistemlerin desteğiyle şekillenen yaşamın günümüzden daha yüksek standardtlara sahip olması olsılığı yapay zekâ sistemlerin insan yaşamına düşmanca sonuçlara üreten
canavar makineler olması olasılığından çok daha fazladır. Mykinsey ve Narrative Science’ın yayımladıkları raporlar iş dünyasının ezici çoğunluğu yapay zekâ uygulamaların iş kaybından çok etkinlik, verimlilik, karlılık, çalışan memnuniyeti, hatasız üretim gibi onlarca faydası olduğunu düşünmektedir. Araştırmalar Top500 şirketler listesindeki ilk 100 CEO, %80 oranda yapay zekâ uygulamalarının çalışan verimliliği ve mutluluğuna olumlu etki
ettiğini düşünmektedirler. Yöneticilerin %29’u Predictive Analytics’in şirketleri için taviz verilemez bir gereklilik olduğunu belirtmişlerdir. Yapay zekâ uygulamalarını bünyesinde etkin şekilde kullanan kurumlar aşağıdaki faydaları sağlamaktadırlar :

%48 Otomatik İletişim ve Karar Alma : Chatbotlar, Müşteri Hizmetleri yapay zekâ uygulamaları, Stok ve Sipariş Yönetim Sistemleri, Varlık Yönetimi, Finansal Piyasalar Satış, Alım Kararlar vb

%14 Müşterilere Otomatik Geri Bildirim : E-Ticaret Tüketici Mesajları, Kargo Durum Raporları, Teslimat Bilgileri, Sipariş, Üretim, Dağıtım Bilgileri…vb
% 6 Tekrarlanan İşlerin Önüne Geçme : İş Akışları Denetimi, Performans Analizleri, Çok
Merkezli Satın Alım Koordinasyonu (Zincir Marketler ve Lokantalar)

% 5 İşin Gidişatı Yönünde Raporlamalar : Predictive Analytics, Pazar Riskleri Hakkında
Veri Sağlanması, vb
%4 Gelişmiş Raporlamalar
%20 Yukarıdakilerin Tamamı
%3 Diğer
Cerasis’in 2015 tarihli “Top Trends for 2016 in Manufacturing, Supply Chain, Logistics &
Transportation Management” isimli raporunda imalat ve hizmet sektörlerindeki robot ve
yapay zekâ yatırımlarının artış trendi sayılarla ifade edilmiştir.
Yakın gelecekte pek çok ticari yapay zekâ uygulamasının evlerimize kadar girmesini
bekleyebiliriz. Özellikle bu uygulamaların bilgi yönetiminde büyük katkılar sağalayacağı
beklenmektedir. Kullanıcısı için gerekli olan bilginin temin edilmesinde ve gereksiz olan
bilginin ayıklanmasında filtreleme işlevlerini üstlenmeleri beklenmektedir.

Yeni enformasyon teknolojileri çalışma süreçlerini ve işçileri, dolayısıyla istihdamıve mesleki yapıyı yeniden tanımlamaktadır (Castells, 2005, s. 337). Bu bilgi rehberliğinde gelecekte karşımıza sıkça çıkacak eğilimleri dört grup altında toplayabiliriz.

Öngörü Analizleri (Predictive Analysis) Kullanımı Taban Kazanacaktır

Öngörü Analizleri önümüzdeki yılların temel imalat trendleri arasında en başta yer alacaktır. Makine ömürleri, tedarik, planlama, üretim, satış, personal, finansman gibi temel işletme faaliyetlerine egemen olacak öngörü analizleri, yapay zekâ uygulamalarınca desteklenen planlı bir süreçtir. Öngörü analizi süreçlerinin kurumlarda yerleşik hale gelmesiyle etkinlik, verimliklik, karlılık, müşteri memnuniyeti oranlarında artış, hata, atık, zaman kaybı oranlarında düşüş yaşanacaktır. Abd Ordusu , 1991 yılındaki Körfez Savaşı sırasında 50,000 aracın ve personelin aynı anda hangi öncelik sırası, konum, yönlendirme tekniğiyle hareket edeceğini “Dynamic Analysis and Replanning Tool” isimli yapay zekâ uygulamasıyla planlamıştı. Haftalar sürebilecek bir harekatın lojistik planı bu yazılım sayesinde saatler içinde hazırlanmıştı.

Sanal Gerçeklik (Virtual Reality) Kullanım Alanları Artacaktır

 

Gelecekte tasarım günümüzden daha önemli hale gelecektir. Sanal gerçeklik çoklukla bilgisayar oyunları ve eğlence ürünlerinde kullanılırken yakın gelecekte kültür (müzeler),
eğitim, imalat sanayii, tıp ve mimaride günümüzden daha sık ve etkin kullanılacağı beklenmektedir. Sanal gerçeklik kavramı yapay zekâ uygulamalarıyla beraber Augmented Reality olarak adlandırılan arttırılmış gerçeklik platformlarını savunma sanayi, organ ve doku üretimi, uzay ve havacılık endüstrisi gibi teknoloji ağır dallarda kullanıma sunacaktır. Mevcut derin öğrenme (deep learning), makine öğrenmesi çalışmaları özellikle görüntü işleme ve ses algılama araçlarının gelişmesine yolaçmıştır. Bu sayede savunma sanayi FOF (Friend or Foe) olarak adlandırılan dost ve ya düşman birimleri algılayan teknolojilerden günümüze oranla daha çok başvuracağı beklenmektedir. Face Recognition (Yüz Tanımlama) teknolojisi yapay zekâ destekli algoritmalar kullanarak bireylerin mobil cihazlarına komut vermesini günümüzde olanaklı kılmıştır.

National Federation Retail Big Show Konferansının 106ncı oturumunda kurumun CEO su olan Mathew Shay bu teknolojinin tüketici bazlı reklam konumlandırma, ürün hakkında uzaktan detaylı bilgi alabilme ve deneyimleme
imkanı sağlayan uygulamaları mağazalarda görmeye başlayacağımız öngörüsünde bulunmuştur.

Akıllı Cihazların Hakimiyetinin Artışı Devam Edecektir

Geçtiğimiz son 10 sene zarfında son tüketici ürünlerinin birçoğu “akıllanmıştır”. Buzdolapları, koşu ayakkabıları, saatler, evler, bisikletler hatta vazo ve su mataraları dahil bir çok ürün akıllı cihaz özelliği kazanmıştır. Geleceğe yön veren eğilimin akıllı cihaz olarak bilinen ürünlerin Connected Devices (Bağlı Cihazlar) seviyesine evrileceği yönündedir. Yapay zekâ uygulamalarının son tüketici seviyesinde yaygınlaşması, ortaya çıkan otomasyon
ve entegrasyon sayesinde aracıların sayısını azaltacağı beklenmektedir. Otomobilimiz benzer entegrasyonlar sayesinde kendi servis döngüsü içinde otonom olarak servise gidebilecektir. Kuvee isimli start-up, led ekrana sahip wifi özelliği sayesinde izin verilen platformlara bağlanabilen bir şarap şişesi üreticisidir. Kuvee ürünleri tüketiciye şarapla ilgili bir çok entegre bilgiyi edinmesi ve paylaşması imkanı vermiştir. Kuvee ilk başta
sıradışı gibi görünsede 6 milyon dolar yatırım alarak ileride kullanımı yaygınlaşacak bir ürün olduğu konusunda bugünden bize gerekli geri bildirimi sağlamaktadır. Gelecekte yapay zekâ uygulamalarıyla entegre çok çeşitli Connected Devices listesiyle beraber yaşamaya bugünden hazırlanmamız gerekliliği yoğun olarak benimsenmektedir.

3 Boyutlu Yazıcıların Kitlesel Üretimde Payı Artacaktır

Başlangıça silikon ve EPS tabanlı basit baskılar yapmakta kullanılan pahalı bir teknoloji olarak kabul edilen 3 boyutlu yazıcıların 2020 yılı itibariyla ulaşacağı yıllık ciro hacmi 20 milyar dolar olarak beklenmektedir. Özellikle imalat sanayiinde kendine yer bulan 3 boyutlu baskı teknolojileri üretici firmalarda müşteri talebini çeşitlendirmeye ve rekabet avantajı sağlamaya yönelik avantajlar kazandıracaktır. Yakın gelecekte değiştirilmesi gereken organ ve dokular, uzay araçları, giysiler ve yiyecekler yaygınlaşan kullanım alanları, düşen edinme
maliyetleri sayesinde yaygın olarak kullanılacaklardır. Prototip yaratma zaman ve maliyetlerini aşağı çekecek olakn 3 boyutlu yazıcı teknolojileri imalat sanayiindeki ürün çeşitliliğini arttırması beklenmektedir.
Toparlayacak olursak yapay zekâ gelecekte yaşamımızda geçmişimizden çok daha baskın şekilde yer alacaktır. PWC’nin “Artificial Intelligence Study: Exploiting the AI Revolution” raporuna dayanarak 2030’a kadar ülkelerin ekonomilerinin yapay zekâ bağımlılıkları ciddi şekilde artış gösterecektir.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Felsefi Açıdan Yapay Zeka

Brexit Sürecinde İngiltere Bankacılık Sektörü’nün Yol Haritası

Kaynak

Kerem Şahinboy, Tedarik Zinciri Yönetiminde Yapay Zeka Uygulamaları ve Çözüm Modelleri Üzerine Bir Araştırma

*Bu çalışmanın tüm hakları, Kerem Şahinboy’a aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

20.Yüzyıl Arap – İsrail Savaşları – Filistin Meselesi Sebep ve Sonuçları, Günümüze ve Geleceğe Yönelik Yansımaları

Arap – İsrail Savaşları ve Filistin Meselesi

Orta Doğu, batıda Fas, Tunus, Cezayir, Libya, Somali, Etiyopya, Sudan ve Mısır’dan başlayarak doğuda Umman Körfezi’ne kadar gelen ve içerisinde Irak, Kuveyt, Bahreyn, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ile Umman’ı alan, kuzeyde Türkiye, Kafkasya ve Orta Asya Türk Cumhuriyetlerini kapsayarak İran, Pakistan ve Afganistan’ı bünyesinde bulunduran ortada Suriye, Lübnan, Ürdün, İsrail ve Filistin’in yer aldığı, güneyde ise Suudi Arabistan’dan Yemen’e kadar uzanan bir coğrafyadır. Ortadoğu, tarihin her döneminde dünyanın merkezi olmuş, sahip olduğu özellikler ve stratejik önemi nedeniyle sürekli bir çekim merkezi konumunda bulunmuştur. Ortadoğu’nun bu durumu bu bölgede savaşların ve egemenlik mücadelelerinin her dönemde yaşanmasına neden olmuştur. 20. yüzyılın başından itibaren de sahip olduğu enerji kaynakları nedeniyle emperyalist devletlerin iştahını kabartmış, onun paylaşılması meselesi de gittikçe önemli bir sorun haline gelmiştir. Özellikle emperyalist devletlerin bu bölgeye egemen olma amacını gerçekleştirmek için araç olarak kullandıkları Yahudilerin Ortadoğu’ya yerleşerek İsrail devletini kurmaları, bölge halkı olan Araplarla aralarında günümüze kadar devam eden savaşların yaşanmasına neden olmuştur. Özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında Arap-İsrail Savaşları, iki kutuplu dünyanın mücadele alanı haline dönüşmüştür. Bu Arap-Yahudi mücadelesi, modern çağın en uzun kavgasını teşkil etmektedir.

Filistin Meselesini, Arap-İsrail savaşlarını ve devamındaki gelişmeleri incelemek; bugünkü Ortadoğu’yu anlamak,  21. yüzyılda Ortadoğu’yu daha iyi yorumlayıp değerlendirmek ve aynı zamanda geleceğe yönelik daha sağlıklı tahminlerde bulunabilmek demektir.

İlk Arap-İsrail Savaşı’nın (1948) Nedenleri ve Sonuçları

Aslına bakarsak, İsrail-Arap savaşlarının kökenleri, İsrail devletinin kuruluşundan daha öncesine, Arap liderliğinin orada bir Musevi vatanı oluşturulma çabasını engellemeye çalıştığı döneme kadar uzanır. Bu mücadele, henüz o günlerde Filistin olarak tanımayan topraklar Osmanlı İmparatorluğu’na aitken başlamıştır. Bu mücadele, Filistin’de İngiliz mandasının uygulanmaya başlamasından sonra ivme kazanmıştır. 1930-1940’larda Almanya’da Naziler ’in iktidara gelmesiyle birlikte Nazi düşünce ve uygulamalarının diğer ülkelere yayılması durumu kriz haline getirmiştir.

Durgunluk nedeniyle ekonomilerinin çökmesinden sonra eski sığınılacak ülkelerin kapılarının kapanması, Avrupa’nın, daha sonra da Ortadoğu’nun Musevilerine gidecek yer bırakmayacaktı. Beklenmedik Musevi göçmen dalgası, İngilizler açısından çok önemli bir sorundu.

15  Mayıs 1948’de İsrail Devleti’nin kurulması, Orta Doğu’da Arap ülkeleri ve İsrail arasında meydana gelen 1948, 1956, 1967, 1973 savaşlarının başlangıcı oldu. Yaşanan her savaşta İsrail gücüne güç katarak sınırlarını genişletirken Arap ülkeleri bu gidişata dur diyememiştir. Henüz bağımsızlığını yeni sağlamış olan bu devlete karşı Arap ülkeleri birlikte hareket edememiş, İsrail’in varlığını kabul etmek zorunda kalmışlardır. Orta Doğu’yu kana bulayan bu savaşlardan en çok etkilenenler ise, Filistin’in sahibi iken İsrail tarafından mülteci durumuna düşürülen Filistinli Araplar olmuştur.

1948 Arap-İsrail Savaşı, 15 Mayıs 1948 tarihinde Yahudilerin İsrail devletini kurması ile başladı. Bu savaş ile Filistin’deki Arap-Yahudi çatışması devletlerarası bir boyut aldı. İsrail’i doğmadan ölmesi için başlatılan savaş 1948 Aralık ayında Arap güçlerinin hezimeti ile sona erdi. Birinci Dünya Savaşı sonunda Filistin, İngiltere mandasına verilmişti. Fakat sonradan, özellikle de iki savaş arası dönemde, Araplarla Yahudiler arasındaki çatışmalar yüzünden Filistin, İngiltere’nin başına dert oldu. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra İngiltere, Filistin’den yakasını kurtarmak için meseleyi 2 Nisan 1947’de Birleşmiş Milletlere götürdü. ABD ve SSCB’nin 10 Kasım 1947’de Filistin’in taksim edilmesi yönündeki öneriye destek verdiklerini açıklamalarından ve İngiltere’nin 13 Kasımda, Filistin’deki askerlerini kademeli olarak çekerek 14 Mayıs 1948 günü manda yönetimini sona erdireceğini bildirmesinden sonra, 29 Kasım’da BM Genel Kurulunda yapılan oylamada Filistin’in Araplarla Yahudiler arasında taksim edilmesine karar verilmiştir.

BM’in bu taksim kararı Arap dünyasında tepki ile karşılandı. Arap ülkeleri 17 Aralık 1947’de Kahire’de yaptıkları toplantıda, Filistin’in taksimi kararını önlemek için savaşa girme kararı aldılar. İngiltere ise, bu karardan sonra yaptığı açıklamada, 15 Mayıs 1948,’den itibaren Filistin’deki bütün kuvvetlerini çekeceğini ilân etti ve kuvvetlerini çekmeye başladı. 14 Mayıs 1948 tarihinde, Tel-Aviv’de David Ben Gurion başkanlığında toplanan Yahudi Millî Konseyi, İsrail Devleti’ni kurduklarını ilân etti.

İsrail Devleti’nin kuruluş ilânından hemen sonra, Mısır, Ürdün, Suriye, Lübnan ve Irak orduları 15 Mayıs’tan itibaren İsrail üzerine yürümeye başladı. Böylece birinci Arap-İsrail savaşı başladı. ABD tarafından “de facto” ve SSCB tarafından “de jure’’ olarak kabul edilen İsrail devletinin kurulması ve komşu Arap devletlerinin silahlı müdahalesiyle çatışma resmen uluslararası bir boyut kazandı. Böylece Filistin için mücadele, Arap-İsrail savaşına dönüştü.

1948-1949 Arap-İsrail savaşı, Ortadoğu’nun yapısını değiştiren birtakım sonuçlar doğurdu. Bu savaştan sonra İsrail, Filistin’in %80’ini kontrol etmeye başladı. Savaş yüzünden Filistin’de yaşayan bir milyon kadar Arap yerinden yurdundan oldu ve bir mülteciler sorunu ortaya çıktı. İsrail topraklarında yaşayan, sayıları o dönemin Birleşmiş Milletler kuruluşları tarafından 726.000 olarak tahmin edilen Filistinli Arap savaş sırasında kaçmış, sürülmüş ya da komşu Arap ülkelerine sığınmıştı. Benzeri görülmeyen bir şekilde, ne yerlerine iade edildiler, ne de yeni yerlerine yerleştirildiler, kamplarda tutularak, hem onlar ve hem de onlardan sonraki nesiller daima vatansız mülteci olarak görüldüler. İsrail’e göre bunun adı bu bölgelerden “Arapların transferiydi”. Mülteciler meselesi günümüze kadar çeşitli aşamalardan geçerek bugün bir Filistin meselesi, yani bağımsız bir Filistin devletinin kurulup kurulmaması meselesi hâline gelmiştir.

Savaştan sonra Arap dünyası birbirine girdi. Karşılıklı cinayetler, ihanetler, darbeler yaşandı. Örneğin, Müslüman Kardeşler örgütünün başkanı Hasan el Bennah öldürüldü. Mısır’ın, savaşta en ağır yenilgiye uğrayanlardan olması, Mısır’da monarşinin yani Kral Faruk rejiminin devrilmesine neden oldu. Bu olay Mısır’da, genel olarak da Ortadoğu’da yeni bir dönemi başlattı. Ayrıca bir avuç İsrail ordusu karşısında beş Arap devletinin yenilmesi, Arap dünyasında “Arap milliyetçiliği” hareketini başlattı. Bu fikir ateşini yakan ise Nâsır oldu. Tel Aviv sokaklarında terör estiren Irgün kuvvetleri tasfiye edildi. İsrail düzenli orduya geçti ve giderek askerî ve teknolojik bakımdan güçlendi.

Bu savaş sonucunda barış antlaşması yapılmamış, mevcut durumun geçici olduğu anlamına gelen ateşkes antlaşmaları yapılmıştı. Yani Araplar için bir intikam imkânı vardı. İsrail’ i ortadan kaldırma istekleri, Arap milliyetçiliği ile birleşince, bundan sonraki Arap-İsrail savaşlarının da tohumları atılmış oldu. Ayrıca Sovyet müdahalesinin de önü açılmıştı.

1956 Arap-İsrail Savaşı’nın Nedenleri ve Sonuçları

1956 Arap-İsrail Savaşı’ndan önceki dönemde, dünyanın siyasi durumunda başlıca olaylar şunlardı: Mısır’da General Necip ve arkadaşları 1953 yılında kral Faruk yönetimini devirmişlerdi. 1954 yılında da Cemal Abdül Nasr iktidarı ele geçirdi ve  İngiliz birliklerini kanal bölgesinden çekilmesini ileri sürdü. 29 Ekim 1956’da Mısır’ın Süveyş  kanalını millileştirmesi, kanalla ilgili çıkarları nedeniyle İngiliz ve Fransız’ları yaklaştırdı. Bu ortam içinde Sovyetler Birliği de Orta Avrupa’da Macaristan olaylarına bağlanmıştı. Savaş öncesinde dikkati çeken olaylardan biri, 1948 yılındaki Ateşkes Anlaşmasının gereği olarak oluşturulan 200 km. El Auja tampon bölgesinde kontrol çabaları, yerleşme merkezleri kurulması, su anlaşmazlıkları ortaya çıktı. Filistin’in yerli halkının sorunları sürüp gidiyordu. Bu arada Mısır karakollarına tecavüz olayları ile Gazze Baskını meydana geldi. İkinci Arap-İsrail Çatışması, Sovyetler Birliğini uğraştıran Macaristan olaylarının alevlendiği bir ortamda, İsrail’in inisiyatifi ile 29 Ekim 1956’da başladı.

     Bağdad Paktı’nın imzalanmasıyla ortaya çıkan gelişmeler, kısa süre içinde önemli bir buhrana yol açmıştır. 1945-1954 arasında Mısır’ın İngiltere ile ilişkilerinde temel konuyu teşkil eden Süveyş, 1955 yılında Bağdad Paktı’nın imzalanmasıyla ortaya çıkan ve Mısır’ın Batı’dan uzaklaşmasını hızlandıran gelişmeler sonucu, 1956 yılında uluslararası bir buhranın da nedeni olmuştur. Fransızlar ve İngilizler, 1956’da, daha önce İsrail’le anlaşarak, sözde İsrail ile Mısır’ın arasına girmek için Mısır’a asker gönderdiler. Ancak bunlara karşı oldukça sert tavır takınan ABD ve SSCB çeşitli yollarla bunların Mısır topraklarından çekilmelerini sağladı.

     Süveyş Buhranı, İki Savaş Arası (1919–1939) döneminden beri, Orta Doğu’da başlıca söz sahibi olan iki Batılı ülkenin durumunda önemli bir değişiklik yapmıştır. İngiltere ve Fransa’nın Orta Doğu’dan kesin olarak çekilmelerinde 1956 Süveyş krizi bir dönüm noktası teşkil etmiştir. İngiliz-Fransız hareketinin tarzı Batılılar için kazançtan ziyade kayıp olmuştur. Bu hareket, Asya-Afrika memleketlerinde emperyalizm ve müstemlekecilik endişesinin tekrar uyanmasına sebep olmuştur. Batılı devletlerin İsrail’i destekledikleri kanaati de bu hareket sebebiyle kuvvetlenmiştir. Şimdi, Rusya’nın bu bölgede nüfuzu artmış, Birleşik Amerika dahil olmak üzere Batılıların nüfuzu azalmıştır. Dünyanın iki süper gücü ABD ve SSCB bu savaştan sonra Orta Doğu’da rekabet halinde olmaya başlamıştır. Nasır eskisinden daha fazla kuvvet ve taraftar kazanmıştır.

     1967 Arap-İsrail Savaşı’nın Nedenleri ve Sonuçları

     Bu savaş, kendisinden önceki savaşlardan ve kendisinden sonraki Arap-İsrail savaşından çok farklı bir mahiyette ortaya çıkmıştır. 1948-1949 Arap-İsrail savaşı İsrail’in bir kuruluş savaşıydı. 1956 Süveyş Savaşı ise, Mısır ile Batı’yı karşı karşıya getiren savaş olmuş ve İsrail bir bakıma “yardımcı” veya “yan kuvvet” rolünü oynamıştı. 1967 Arap-İsrail savaşı ise, İsrail ile bütün Arap dünyasını karşı karşıya getiren ve neticeleri bakımından da Orta Doğu’da, etkilerini günümüze kadar devam ettirecek yeni bir dönem açmıştır.

1960-1980 arası Ortadoğu gelişmelerinde, 1967 Arap-İsrail Savaşı bir dönüm noktasıdır. Çünkü bu savaşta İsrail, Araplar karşısında kazandığı kesin zaferler sonucunda topraklarını dört misli genişletmiş, ve bu da Arap-İsrail meselesine çok büyük boyutlar kazandırarak neticelerini günümüze kadar getirmiştir. Bu savaş, İsrail değil Araplar istediği için çıkmıştır. Fakat daha savaşın ilk gününde hezimete uğrayan da onlar olmuştur. Arapların bu savaşın çıkmasını istemelerinde üç önemli sebebinin varlığından bahsedebiliriz: Başkan Nâsır’ın gerek 1948, gerek 1956 savaşının ve her iki savaştaki yenilginin intikamını almaya kararlı olması. Bu, Nasır için bir prestij meselesi idi. Eğer İsrail’i yenecek olursa, intikamını gerçekleştirmekle kalmayacak, aynı zamanda kazandığı prestijle bütün Orta Doğu’ da Mısır’a büyük bir üstünlük sağlamış olacaktı. Bunun da siyasî neticeleri de çok geniş olabilirdi. 1956’dan beri Sovyet Rusya Mısır ve Suriye’yi o kadar silâhlandırmıştı ki, İsrail ile yapılacak bir savaşın neticesinden sadece Mısır ve Suriye değil, Sovyetler de gayet emin görünüyorlardı. Bu sebeple, 1967 Arap-İsrail savaşını Sovyetlerin de tahrik ettiklerini söylemek mümkündür. Bu sırada Amerika’nın Vietnam bataklığına saplanmış olması ve dolayısıyla İsrail’in arkasında yer alamayacağı düşüncesi de mezkur savaşın sebeplerinden sayılabilir.

İsrail’in kimyasal silah kullandığı bu savaşta 20 binden fazla insan hayatını kaybetmiş, on binlerce insan sakat kalmış ve yüzbinlerce insan yerinden edilerek mülteci kamplarında yaşamaya başlamıştır. Savaş sonunda Nasır liderliğindeki Arap milliyetçiliği yerini, Filistin merkezli yeni bir milliyetçi anlayışa bırakırken, kabul edilen 242 sayılı BM kararı ile toprak karşılığı barış prensibi ilk defa gündeme gelmiş ve ateşkes ilan edilmiştir.

6 gün sürdüğü için 6 Gün Savaşı adını alan 1967 Savaşının ilk sonucu, Orta Doğu’nun veya daha belirgin ifadesiyle Arap-İsrail çatışmasının dünyanın en güncel sorunu haline gelmesidir. Haziran 1967 Savaşından bir yıl kadar sonra Vietnam savaşının da barış masasına ulaşmasıyla, dünyanın dikkati tamamen Orta Doğu’ya yönelmiştir. Orta Doğu, âdeta XX. yüzyılın Balkanları hâline gelmiştir. Bir bakıma, Arapların yenilmiş olması SSCB’nin bu ülkeler üzerindeki nüfuzunun artmasını sağlamıştır. Çünkü, yenilmiş bir ülkenin, muzaffer bir ülkeden daha sadık bir müşteri olması doğaldır. Sovyetler Birliği’nin Araplar üzerindeki nüfuzu, Arap-İsrail çatışması sayesinde gittikçe artmıştır. Bu barut fıçısının ortadan kalkması, çok muhtemeldir ki, SSCB’nin Orta Doğudaki durumunu zayıflatacaktır. Arap-İsrail anlaşmazlığı, Arapların Sovyetler Birliği’ne olan bağlılığının varoluş nedenidir. Bu savaş, Sovyetler Birliği’nin Orta Doğu’ya tam anlamıyla girmesi sonucunu doğurmuştur. Bu şekilde Araplar, Batı’ya karşı önemli bir koz elde etmiş bulunmaktadırlar.

Üç yıl önce kurulan, o güne dek Araplar arası siyasetin aracı olan Filistin Kurtuluş Örgütü yeni bir önem kazanmıştır. Filistin Kurtuluş Örgütü tamamen yeni bir rol elde etmiş, İsrail karşısındaki Arap muhalefetinin simgesi gerileyen asker yerine ilerleyen gerilla olunca da giderek uluslararası boyuta erişmiştir.

Arap israil savaşı ve filistin meselesi

 

1973 Arap-İsrail Savaşı’nın Nedenleri ve Sonuçları

     Daha evvelki savaşlarda hezimete uğrayan Araplar, planlarında bir değişiklik yapmak zorunda kaldılar. 1948, 1956, 1967 savaşlarındaki amaç Yahudileri Filistin’den çıkarmaktı. Fakat 1973’e gelindiğinde bu amaç 1967 Savaşı’nın sonuçlarını bertaraf etmek ve Filistinlilerin haklarının iade edilmesine dönüşmüştü. Bu suretle Arapların prestijinin tamiri ve yükseltilmesi hedefleniyordu. Bu savaşın bir diğer özelliği de, Mısır’ın İsrail karşısında mühim başarılar elde etmesi ve İsrail’e, şimdiye kadar olduğundan daha ağır kayıplar verdirmesidir. 6 Ekim 1973’de başlayan bu savaşa, Müslüman dünyasının Ramazan ayına rastlaması dolayısıyla Ramazan Savaşı ve İsraillilerin çok kutsal bir ayı olan Yom Kippur’a rastlaması dolayısıyla, Yom Kippur Savaşı adı verilmiştir. Fakat genellikle Yom Kippur Savaşı diye adlandırılmaktadır.

1973 Yom Kippur savaşına varan gelişmeler, esasında 1967 savaşını takip eden gelişmelerin devamıydı. 1967 Savaşındaki ağır yenilgi, Arap ülkelerini İsrail’e karşı mücadelelerinde yeni yollar ve yeni taktikler aramaya sevk etti. Bu savaşta Golan tepelerinin kaybedilmesi Suriye’deki her bireyin hayatında derin yaralar açmıştı. Bu stratejik kaybın ötesinde İsrail’in yakın bir tehdit haline gelmesi Şam yönetimini yeni bir hamle yapmaya mecbur bırakıyordu. Arap Zirvesinde yeni taktik ve politikalar tartışılıp kabul edildi. Buna göre, İsrail hiç bir şekilde tanınmayacak, İsrail ile hiç bir şekilde müzakerelere girişilmeyecek ve hiç bir şekilde İsrail ile barış anlaşması yapılmayacak, fakat Filistinlilerin hakları sonuna kadar savunulacaktı. Bu amaçla İsrail’e karşı bir yıpratma savaşı (war of attrition) yürütülecekti.

1973 Savaşı hem bölgeyi hem de dünyayı etkiledi. Savaş esnasında Arap ülkelerinin uygulamış olduğu petrol ambargosu ile petrolün bir silah olarak kullanılabileceği anlaşıldı. Petrolün silah olarak kullanılması da bu planın teoriden uygulamaya geçtiğini gösterdi. İsrail savaş sonunda kazanmış gibi görünse de maddi ve psikolojik açıdan oldukça zarara uğradı. Kurulduğu andan itibaren topraklarını genişleten ve bunun sonucunda 6 kat büyüklükte toprağa sahip olmayı başaran İsrail toprak kazanımın yanında 1.500.000 Arap’ı da bünyesine eklemişti. Genişleyen İsrail, Arap devletleri için tehdit oluşturup Arap milliyetçiliğini körüklese de aslında içerisindeki Arap nüfustan dolayı kendisi de tehdit altındaydı. Yani İsrail güvenilir sınırlara sahipti fakat hiç de güvenilir olmayan bir nüfusa sahip oldu. Tüm bunların yanında savaş sonunda İsrail askeri ve ekonomik açıdan ABD’ye daha bağımlı hale geldi.

Savaşın sona ermesinden sonra Mısır ve İsrail delegeleri daha önce görülmemiş şekilde Kahire’ye 101 km’lik bir mesafede görüşmelere başladı. Görüşmelerin sonunda 11 Kasım 1973’te 6 maddelik bir mütareke anlaşması imzalandı. 11 Kasım 1973’te yapılan bu anlaşma, ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’in mekik diplomasisinin ve 1978 Camp David Anlaşmalarına varan sürecin başlangıcını oluşturdu.

Arap-İsrail Savaşlarının Bugüne ve Yarına Yansımaları

     Medeniyetlerin beşiği Ortadoğu, zengin kültürel birikimi, güçlü jeopolitik konumu ve ekonomik potansiyeli ile bölgesel ve küresel aktörlerin çekim alanı olmuştur. I. Dünya Savaşı ve sonrası İngiltere ve Fransa’nın, bölge sınırlarını keyfi olarak çizerek parçalara ayırmaları, bölge içi mücadeleyi beraberinde getirdi. İsrail devletinin ortaya çıkışı ile birlikte yirmi beş yıllık bir süre içinde, Araplarla İsrail arasında dört büyük savaş oldu. Her iki ulus arasındaki bu çatışmaların tarihin derinliklerine kadar inen ideolojik, dinsel, siyasal, sosyal ve ekonomik yönleri vardır.

Bölgede yapılan dört büyük savaş İsrail’in varlığını daha da güçlendirirken Filistin tarafı katliamlara, göçlere ve her alanda mahrumiyetlere maruz kaldı. Uluslararası anlamda İsrail’in

aleyhinde alınan yüzlerce karara rağmen Filistin, dünden daha iyi olamadı. Hemen

her gün birkaç masumun hayatını kaybettiği Filistin’de, hiçbir kararın ve sözde barış anlaşmasının, İsrail’in kanun tanımaz tavırları karşısında şansı görünmemektedir.

İsrail bölgede düzenin ve barışın önündeki en büyük engel olduğunu hemen her

gün gerçekleştirdiği fiili uygulamaları ile ortaya koymaktadır. 1990’larda Madrid Görüşmeleri ve Oslo Barış Süreci ile başlayan arayışları, aslında İsrail’in bölgeyi İleride görmek istediği düzenin ara çözümlemeleri olarak algılayabiliriz. Kanaatimizce İsrail’in bu kadar şımarık olmasının en önemli sebebi ise; siyasi ve ekonomik birlikten yoksun İslam dünyasının dağınık halidir.

Bugün Filistin, İslam dünyasının üzerinde hemen hemen ittifak içerisinde bulunduğu tek konudur. Buna rağmen İslam dünyası ne Soğuk Savaş döneminde ne de sonrasında birkaç çıkış dışında güçlü bir irade sergileyememiştir. Buna rağmen gerek bölge ülkeleri gerek coğrafya dışındaki Müslüman ülkeler küresel güçleri küstürmeme telaşı ve dünyadan dışlanma korkuları ile Filistin’in yaşadığı drama göz yumabilmişler, Filistin’i siyasi anlamda âdeta yetim bırakabilmişlerdir. Binlerce yıllık tarihi geçmişe sahip olan Filistin toprakları, geçtiğimiz yüzyıl içerisinde dünya gündeminden düşmeyerek uluslararası hareketliliğin merkezini oluşturmuştur . Filistin meselesi, uluslararası sistemde hâlâ çözüm bekleyen güncel bir konudur. Bu şartlar altında da çözülmesi imkansız gibi gözükmektedir.

Petrolün ve Körfez’in Batı’nın yumuşak karnı olduğu görüldü. Amerikan global stratejisi buna göre biçimlenmeye başladı. 1978’de imzalanan Camp David Anlaşması ile Arap dünyasında şiddetli bir kutuplaşma meydana geldi.  Mısır, Arap dünyasındaki rolünü yitirdi. Arap dünyasının geleneksel önderi olan Mısır’ın Orta Doğu politikasında etkisizleşmesi ve Arap mücadelesinde devre dışı kalması büyük boşluk yarattı. Önderlik boşluğu Arap dünyasını felç etti. Suudi Arabistan, Arap dünyasının mali patronu haline geldi, nüfuzunu iyice arttırdı

Filistin Kurtuluş Örgütü ve temsil ettiği kurtuluş mücadelesi büyük prestij kazandı. FKÖ, çok güçlendi ve uluslar arası siyasetin başlıca aktörleri arasına girdi.

Günümüzde dünya petrol rezervlerinin %60’dan fazlasına sahip olan Ortadoğu, İsrail ve ABD merkezli ciddi bir uçurumun tam kenarındadır. Zaman zaman sahnedeki oyuncuların değişmiş , fakat roller hiç değişmemiş ve savaş süreklilik arz etmiştir ve etmeye de devam edecektir.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Hagana Terör Örgütü ve İsrail’in Kuruluşu

Suriye’deki Enerji Kaynakları ve Türkiye

Bu Çalışmanın Tüm Hakları Betül KARATAY’a Aittir.

KAYNAKÇA

Tayyar Arı, Geçmişten Günümüze Ortadoğu Siyaset, Savaş ve Diplomasi.

Bernard Lewis, Ortadoğu: İki Bin Yıllık Ortadoğu Tarihi.

Peter Mansfield, Ortadoğu Tarihi.

Modern Ortadoğu Tarihi, Anadolu Üniversitesi Yayını.(Açık erişim)

Modern Ortadoğu Tarihi- William L. Cleveland

Fahir Armaoğlu- 20. Yüzyıl Siyasî Tarihi

Arap İsrail Savaşları ve Ortadoğu’ya Etkileri-Levent Atmaca (Yüksek Lisans Tezi)

Arap İsrail Savaşları ve Türkiye’nin  Tutumu- Rabiye Gelen (Yüksek Lisans Tezi)an

Netflix’te İçerik Üretimi ve Film Endüstrisi Olarak Netflix Platformu (1997)

Netflix Platformu Nasıl Bu Kadar Büyüdü?

Netflix platformu, bilhassa son yıllarda sadece televizyon değil ayrıca da film endüstrisinin değişimine ön ayak olmuştur. Artık diziler ve filmler laptoplardan, cep telefonlarından süre ve mekân sınırı olmaksızın izlenmiştir. Bundan dolayı Netflix gibi platformlara, eşzamanlı saatte rekabet edebilecek bir televizyon kanalı veya sinema salonları kalmamaya başlamıştır. Böylece Netflix orijinal içerikler geliştirme şansı bulmuştur. Onlar da platformda ortalama televizyon ve sinema izleyicisini yakalamak yerine geniş bir yelpazede farklı dizi ve film projelerine yer vermiştir. Netflix’e üye olan aboneler, çok uzun tekrarlamaları ve reklamları görmeden diziler ve filmler izlemektedir. Normal yayın gerçekleştiren bir TV kanalı bir hafta içerinde toplamda 168 saate kadar yayın yaparken Netflix sayısız dizileri ve filmleri benzer günde üyeleriyle paylaşmaktadır. Böylelikle seyirciler de bir dizinin bazı bölümlerini ve film içeriklerini hemen izleme şansına sahip olmaktadır.

NRK1 isimli Norveç’te yayın yapan TV kanalı Lilyhammer dizisini 25 Ocak tarihinde ilk defa izleyiciye sunmuştur. 2012’de Lilyhammer isimli televizyon dizisine kısmen ekonomik olarak destekleyen Netflix platformu, 2 Şubat tarihinde yayınlanan dizinin ilk 8 bölümlük kısmı kullanıcılar tarafından ulaşılabilmiştir. Daha sonra dizinin tüm bölümleri yalnızca Netflix üzerinden kullanıcısıyla buluşmaya devam etmiştir. Böylece “Netflix Originals” platformuna has dizilerin ve filmlerin temeli atılmış olmuştur (www.22dakika.org, erişim: 20 Mart 2019). Lillyhammer dizisinin Netflix’te yayınlanması Netflix’in gelecek yıllarında birçok diziye ve filme ilham vereceğini ortaya koymuştur.
1 Şubat 2013’te Netflix platformu orijinal içeriğini yayınlamaya başlamıştır. Tamamen Netflix’te yayınlanan, başrolünü Kevin Spacey’in üstlendiği ve David Fincher’ın yönettiği, House of Cards dizisi, eleştirmenlerin beğenisini kazanarak, izleyiciden olumlu tepki almış ve sektörün dikkatini çekmiştir. Bu iki diziyle birlikte Netflix platformu orijinal program yöntemini belirlemiştir. Netflix platformu görüntüleyici tercih verilerinden oluşan seri haline getirilmiş dizileri, filmleri ve programları ile izleyicilerin ne zaman ve nasıl televizyon izlemesi üzerinde kontrol etme isteğini kolaylaştırmıştır.

Netflix, Şubat 2013’te yayınlanan ve bir saat süren politik dram türündeki House of Cards dizisinden başlayarak kütüphanesi için orijinal içerik almaya başlamıştır.

Netflix platformu, haftalık bölüm sürüm modelini terk ederek orijinal serisinin tüm sezonunu yayınlayacak bir model benimsemiştir. Sonuç olarak, Netflix platformu yeni bir izleme davranışına yol açarak izleyicilerin dizinin bir sezonun tamamını bir oturuşta izlemesine de neden olmuştur. Televizyon ve sinemadan farklı olarak Netflix, televizyonun geçici programına (az sayıda yayınla sınırlı içeriğe sahip) veya sinemada gösterilmesi için çok kısa bir dağıtım penceresine bağlı olmamıştır. Bunun yerine, abonelerin aralarından seçim yapabilmesi için abonelerine bir içerik kataloğu sunmuştur. Böylece abonelere daha fazla seçenek bırakan televizyon ve sinemanın etkisini deneyimlemek yerine, abonelerin platformdan izlemek istedikleri içeriği almalarını sağlayarak onlara daha fazla seçenek kazandırmıştır.

2013 Primetime Emmy Ödülleri’nde Netflix, House of Cards dizisi, büyük bir ödül töreninde üç ödül kazanan ve 14 adaylık alarak Emmy Ödülleri’nde ödül kazanan ilk dijital platform olmuştur. Netflix, internet platformu özgürlüğü dâhilinde Orange is the Black dizisini 2013 yılında içeriğine dâhil etmiştir. Ayrıca Netflix platformu internet televizyon programlarında içerik kısıtlaması olmamasından dolayı, farklı komedi türündeki dizileri de üretmiştir. Bunlar 2013’te yayınlanan Arrested Development, 2014’te yayınlanan Bojack Horseman, 2015’te yayınlanan Grace and Frankie ve Unbreakable Kimmy Schmidt dizileri olmuştur (Guthrie, 2013). Netflix, Hemlock Grove dizisini 19 Nisan 2013 tarihinde piyasaya çıkararak House of Cards, Orange is the New Black, Arrested Development dizileriyle birlikte iyi bir başarı yakalamıştır. Aslında, dizinin ilk izleyici kitlesi House of Cards
dizisinin ilk sezon izleyicisinden bile daha büyük bir izleyicisi kitlesine sahip olmuştur. Marco Polo adlı yeni bir dizi içeriği üreten Netflix platformu, gerçekten küresel anlamda içerik ürettiği ilk baskı olmuştur. House of Cards dizisiyle markasını dünyaya yaymak konusunda başarılı olan Netflix platformu. Hemlock Grove dizisiyle de özellikle İskandinav ülkelerinde ve Latin Amerika’da (bölgenin korku türüne olan  tutkusu nedeniyle) çok başarılı olmuştur.

Öte yandan Marco Polo, Netflix’in küresel genişleme yönündeki en önemli içeriği olmuş ve bu nedenle en başından beri uluslararası bir içerik olarak tasarlanmıştır.

Bu vesileyle farklı bir ekip, özel bir anlatı türü ve gerçekten küresel bir üretime uygun içerik yapısı ile Marco Polo dizisi, küresel bir izleyici kitlesiyle yazıldığı düşünülmüştür. Dizinin ilk bölümü için Netflix, 90 milyon dolarlık bütçeyle 26 farklı dilde konuşan 800 kişilik bir ekip kiralamıştır (Spangler, 2014). Marco Polo dizisiyle ilk kez Amerika dışına çıkan Netflix platformu, 2015 yılında Narcos dizisinin özellikle Kolombiya olmak üzere Güney Amerika ülkelerinde yapımını üstlenerek ikinci defa Amerika dışında orijinal içerik üretmiştir. Yine bu dönemde Fransa’da üretilen Marseille dizisi ile Japonya’da üretilen Altier ve Hibana dizileri Netflix’in uluslararası arenada adını duyurmasını sağlamıştır. Netflix’in uluslararası yapımları iki şekilde açıklanabilir: Birincisi, Netflix, evrensel çekiciliği olan hikâyeleri, genellikle politik, entrika ve ailesel çekişme konusu olan hikâyeleri seçmektedir. İkincisi, bu evrensel hikâyeleri yerel yaratıcılar ve yerel set ekibi, yerel dil ve mekânlarda yapımlarını konumlandırmaktadır. Bunların her ikisini de uygulayan Netflix, küresel içeriğin iki yönlü yolunu yaratmıştır. Şirket, uluslararası alanda dağıtılan Hollywood içeriği yerine, dünyanın her yerinde kabul edilen yerel içeriği uluslararası bir kitleye yaymıştır.

Netflix platformu, 2015 yılında 48 orijinal dizi ve özel içerikle 475 saat içerik yayınlamıştır. 2016 yılında platform üzerinde 126 orijinal dizi, show ve film içeriği yer almıştır. Aynı yıl Netflix platformu orijinal içeriğe 6 milyar ABD doları para harcamıştır. 2017 yılında ise, Netflix orijinal içerikler sayesinde 93 Emmy Ödülü Adaylığı elde etmiştir.

Film Endüstrisi Olarak Netflix Platformu

Yeni medya teknolojilerinin gelişmesiyle birlikte film endüstrisinin üretim, dağıtım ve gösterim süreçleri değişmiştir. Böylece dijital platformlar, film endüstrisine etki ederek geleneksel film endüstrisinin yerini dijital film endüstrisi almaya başlamıştır. Bu platformlardan en etkilisi ve en yaygını Neftli olmuştur. Neftlix, TV için ne kadar önemliyse film endüstrisi için de o kadar önemli olmuştur. Çünkü Neftlix platformu, sinema ve film stüdyolarının yaptığı projelere, bağımsız sinemacıların yaptığı filmlere, yönetmenlere önemli harcamalar gerçekleştirerek öiddi yatırımlar yapmıştır. Film yapımcıları da gişe ve hasılat getirisi, sinema salonlarının doluluğu gibi endişelerden uzak; tanıtım ve pazar etkinliklerini düşünmeden Neftlix platformu için filmler üreterek Neftli ile anlaşmışlardır.

Neftlix, ortak şirketlerle yapımını üstlendiği ve dağıtımını yaptığı Art of Conflict: The Murals of Northern Ireland filmiyle televizyon içeriklerine el atarken yine bu zamanda ilk defa film endüstrisine de giriş yapmıştır. Bu film, Netflix’in belgesel türünde yaptığı ilk film de olmuştur. Sonrasında Netflix platformu, Mısır devrimi ile ilgili olan The Square belgesel filmi ile özel bir dağıtım anlaşması yapmıştır. Film endüstrisinde dağıtımını yaptığı The Square belgesel filmi, Sundance ve Toronto Film Festivalleri’nde büyük beğeni toplayarak ödüller kazanmıştır ve 2014 yılında Oscar Ödülleri’nde En İyi Belgesel Film kategorisinde Oscar Adayı olmuştur.

Netflix platformu, 2015 baharında izleyici üzerinde kontrolünü artırmak ve stüdyolara bunun finansal açıdan karlı olduğunu kanıtlamak için etkileyici bir film listesi duyurmuştur. Sonrasında Netflix, film endüstrisine doğrudan katkıda bulunarak 16 Ekim 2015 tarihinde Netflix platformu ilk büyük bütçeli orijinal filmi olan Beasts of No Nation filmini üretmiştir (Fritz, 2015). Film, Venedik Film Festivali’nde beğenilmesine ve olumlu eleştiriler almasına rağmen Akademi tarafından görmezden gelinip Oscar adaylığı bile seçilmemiştir. Filmin yönetmeni bu durumu filmin Netflix üzerinden gösterilmesine bağlamıştır. Yönetmen, Netflix’in şimdiye kadar itibar sahibi bir film çıkarmamasını eleştirmiştir. Yönetmen, Akademi’nin aynı şekilde düşündüğünü söyleyerek filme ödül vermediğini iddia etmiştir.

Netflix, 2017’de Brad Pitt’in yapımcılarından biri olduğu War Machine filmini çekmek ve dağıtmak için 60 milyon dolar harcamıştır.

Ayrıca yine bu dönemde Okja filmini çekmek için de 50 milyon dolar bir bedel harcamıştır. Bu
filmler, Netflix’in geleneksel film endüstrisinin üstünde ve dışında yeni filmler için meşru bir tanıtımı olmuştur. Her ne kadar Netflix platformu, bir film yapımcısı bulmakta zorlanan filmlere odaklanmış olsa da, War Machine ve Okja filmlerine harcadığı 110 milyon dolar, geleneksel film endüstrisini ve sinemayı endişelendirmeye başlamıştır (Öneren, 2017). 2017 Cannes Film Festivali’nde Netflix yapımı Amerikan bağımsız sinemasının en önemli yönetmenlerinden biri olan Noah Baumbach’ın yönettiği The Meyerowitz Stories ile Bong Joon Ho’nun yönettiği Okja filmleri gösterilmiştir. Ancak Okja filminin Cannes Film Festivali’ndeki gösterimi sırasında izleyiciler, Netflix logosunu gördüklerinde filmi, yuhalamaya başlayıp salonu terk etmişlerdir.

2017 yılındaki Cannes Film Festivali’nin jüri başkanı yönetmen Pedro Almodovar, Netflix’te yayınlanan filmlerin sinema salonlarında izleyiciyle buluşamayacak olması halinde bu filmleri değerlendirme dışı tutacağını söylemiştir. O tarihten sonra Cannes Film Festivali’nde yarışacak filmlerin Fransız sinemalarında gösterilmesi şartı getirilmiştir ve Cannes Film Festivali’nde sinema salonlarında gösterilmeyen Netflix yapımı filmler seçilmemiştir. Bundan dolayı da Netflix, Cannes Film Festivali’nden çekilme kararı almıştır. Tarih arşivi sizler için Netflix Platformunu inceliyor.

Netflix Platformu’nun esas takıldığı nokta, Fransa’da sinema salonlarında gösterime giren bir filmin dijital olarak yayınlanabilmesi için 36 ay gibi bir sürenin geçmesi gerektiği sorunu olmuştur.

Bu nedenle Netflix platformu, Cannes Film Festivali’ni boykot etmiştir. Alfonso Cuaron’un Roma, Paul Greengrass’ın Norway, Jeremy Saulnier’in Hold the Dark, Orson Welles’in The Other Side of the Wide ve Morgan Neville’nin belgesel filmi olan They’ll Love Me When I’m Dead filmlerini 71. Cannes Film Festivali’nden çekerek tepkisini ortaya koyan Netflix, Alfonso Cuaron’un Roma filmini 75. Venedik Film Festivali’ne göndererek filmin festivalde en büyük ödülü olan Altın Aslan Ödülü almasını sağlamıştır. Roma filmiyle film festivallerinden o güne kadar ki en önemli ödülü alan Netflix, sinema filmlerinde eşzamanlı film akışını yasaklayan Fransız film endüstrisinin kuralları nedeniyle Cannes Film Festivali’ni boykot ettikten sonra kendini film endüstrisi içinde büyük bir güç olduğunu göstermiştir.

Sinema yazarı Ecem Şen, Netflix yapımı film endüstrisinin değişen yapım, dağıtım ve gösterim süreçlerinin en güzel örneği olan Roma filminin Venedik Film Festivali’nde ödül almasını şu şekilde yorumlamıştır:

“Alfonso Cuarón’un yeni filmi Roma, Venedik’te Altın Aslan kazanması ve dağıtım haklarının Netflix’te olması sebebiyle Cannes-Netflix arasında gelişen zıtlaşmayı dünya çapında bambaşka bir boyuta taşımış oldu. Cannes’ın Netflix filmlerini yarışmaya dâhil etmemesiyle birlikte Netflix platformu, bu mücadeleden geri adım atmadı. Venedik Film Festivali’nin de Roma’yı bir Netflix filmi olması sebebiyle yok saymaması ve büyük ödülü verecek cesareti (filmlerin yalnızca film olarak değerlendirilmediği politik koşullarda cesaret gerektiren bir tavır olarak görülebilir) göstermesi dünya çapında gerçekleştirilen birçok festivalin dinamikleriyle de oynamış oldu.”

Netflix’in yapımını üstlendiği filmler, festivallerden kaldırıldığı için şirketin Oscar yarışı bir süredir tehlikeye girmiştir. Orijinal filmleriyle Avrupa’daki film festivallerinde tam anlamıyla kabul göremeyen, hatta bu sebeple son yıllardır Cannes Film Festivali’nde yer almayan Netflix, son dönemde ABD’de de birçok tartışmanın içinde yer almıştır. Başını Steven Spielberg’in çektiği bazı yönetmen ve yapımcılar, Netflix platformu filmlerinin mümkünse Oscar Ödülleri için yarışmamasını, eğer Netflix filmlerinin yarışacaksa bile gösterimde kalma sürelerinin uzun olması gerektiğine
dair açıklamalarda bulunmuşlardır. Ancak Akademi’nin gerçekleşen toplantısında bu duruma dair kural değişikliği gündeme geldiyse de bu öneri oy çokluğuyla reddedilmiştir. Dolayısıyla Netflix’in Akademi tarafından geleceği güvence altına girmiştir.

netflix platformu

Bazı önemli yönetmenlerin olumsuz eleştirilerine maruz kalmasına ve tüm tartışmalara rağmen Netflix platformu tarafından üretilen Roma filmi, 91. Oscar Ödülleri’nde En İyi Yabancı Dilde Film Ödülü, En İyi Yönetmen Ödülü ve En İyi Sinematografi Ödülü olmak üzere üç ödül almıştır.

Alfonso Cuaron’un yönettiği film hem Netflix’te yayınlanıp hem de Oscar Ödülleri’ne aday olan ilk uzun metrajlı film özelliği de taşımıştır (www.haberler.com, erişim: 24 Mayıs 2019). Cannes Film Festivali’nde ve Oscar Ödülleri’nde tartışma yaratan Netflix platformu, 69. Berlin Uluslararası Film Festivali’nde tartışma konusu olmuştur. Netflix’in yapımcılığını üstlendiği, İspanyol yönetmen Isabel Coixet’in yönetmen koltuğunda oturduğu Elisa Y Marcela filminin festivale katılan 160 kadar sinemacı tarafından festival yönetime gönderdikleri mektupla Netflix yapımı bir filmin festivalde Altın Ayı Ödülü için yarışmasını eleştirdiler. Ayrıca CICIE (International Confederation of Art Cinemas – Uluslararası Sinemacılar Konfederasyonu) yaptığı açıklamada, Netflix’in önemli film festivallerini reklam için kullanmakla suçlamıştır. Berlin Uluslararası Film Festivali sözcüsü, Elisa Y Marcela filminin İspanya’da sinemalarda gösterime girdiğini belirtmiş, herhangi bir filmin dünyanın bir bölgesinde sinemalarda gösterilmesi, Berlin Uluslararası Film Festivali için ölçüt olduğunu ifade etmiştir.

Netflix şirketi, film endüstrisini ve izleme alışkanlıklarını değiştirdiği gibi film festivallerini de etkilemeye devam etmiştir. Netflix Roma filminin büyük başarısından sonra Roma filmini, dünya genelinde sinema salonlarında göstermiştir. Ayrıca Netflix, Roma filmi dışında yapımını üstlendiği Bird Box, The Ballad of Buster Scruggs, Mowgli filmlerini de sinemalarda göstermiştir. Ayrıca Netflix platformu ve Hollywood film endüstrisi arasında uzun görüşmeler sonrasında Netflix yapımı bazı filmlerini Netflix üzerinden yayınlanmadan önce sinema salonlarında izleyiciyle buluşturmuştur (Küstür, 2019). Netflix, ürettiği filmleri öncelik kendi platformunda göstermeye çalışsa da, filmlerini sinema salonlarında izleyiciyle buluşturması ve film festivallerine göndermesi bakımından önemlidir.
Netflix’in ilk Oscar adaylığı ve ödülü Roma filminin yapım sürecinden öncelere dayanmaktadır. Film endüstrisine yeni adım attığı yıllarda The Square ile En İyi Belgesel Film Oscar adaylığı olan Netflix platformu, hem En İyi Belgesel Film Oscar adaylığı hem de En İyi Kısa Belgesel Film Oscar Adaylığı dalında pek çok kez adaylık elde etmiştir. Roma filminin Oscar Ödülü kazanmasından önce Netflix, ilk Oscar Ödülü’nü 2017 yapımı The White Helmets ile En İyi Kısa Belgesel Ödülü’nü kazanmıştır. Daha sonrasında 2018 yılında En İyi Belgesel Film Oscar’ı Ödülü’nü elde etmiştir.

Netflix’in ilk film ürettiği 2012 yılından 2019 yılının Eylül ayına kadar olan ürettiği film rakamları görülmektedir.

Netflix platformu 2012 yılında ilk olarak film üretmeye belgesel filmlerle başlarken 2015 yılında uzun metrajlı filmler üretmeye başlamıştır. Netflix, her yıl birçok film yaparak film endüstrisine doğrudan katkı yapmıştır ve günümüze kadar farklı türlerde 290 film üretmiştir. Bu filmler arasında Beast of Notion, War Machine, Extinction, Bird Box gibi filmler yer almaktadır. Netflix tarafından üretilen filmlerin bazıları farklı ülkelerde, farklı ülkelerin yönetmenleri tarafından ve farklı dillerde de çekilmiştir. Bu filmler arasında Okja, Roma, The Killer, Elisa Y Marcela filmleri yer almaktadır. Netflix, sadece film endüstrisine üretim sürecinde değil, aynı zamanda dağıtım sürecinde de etkilemiştir.

Netflix platformu, film üretimine başladığı yıldan beri uluslararası alanda birçok filmin dağıtım haklarını satın alarak platform üzerinden göstermektedir. Platformda Mandarin, Japonca, Almanca, İspanyolca gibi pek çok farklı dilde filmler yer almaktadır. Netflix, Organize İşler: Sazan Sarmalı gibi filmlerin dağıtım haklarını farklı ülkelerden satın alarak ülkelerin film endüstrisine etki etmektedir. Film endüstrisinde son yıllarda etkisini fazlasıyla gösteren Netflix, yapımını üstlendiği Bird Box filminin platform üzerinden bir hafta içerisinde 45 milyon kişi tarafından izlendiğini sosyal medyadan duyurmuştur. Bu da Netflix platformu, için bir rekor olmuştur. Dolayısıyla, 2019 yılının ilk aylarında 140 milyon abonesi olan Netflix’te abonelerinin yaklaşık yüzde 32’sinin filmi izlediği görülmüştür. Netflix’in Rotten Tomatoes isimli sinema filmi eleştiri web sayfasında Bird Box filmine, sinema eleştirmenleri tarafından yüzde 65 gibi olumsuz eleştiriler almasına rağmen aynı platformda yüzde 74 oranında izleyiciler tarafından olumlu eleştiriler almıştır (Clark, 2018). Sinema eleştirmelerine rağmen sosyal medya aracılığıyla Bird Box filmi daha çok duyulmuştur. Filmi izlemek isteyen kullanıcıların ve izleyicilerin filmi seyretmesinde sosyal medyanın etkili olduğu, bu durumun Netflix’in abone sayısını arttırdığı söylenebilmektedir. Twitter, Facebook, İnstagram gibi sosyal medya araçlarının filmlerin duyurulmasında ve tanıtılmasında önemli bir rol üstlenmektedir.

 

Özgün içeriklerini 2013 yılında üretmeye başlayan Netflix’in 2013 yılında yaklaşık 33 milyon abonesi olduğu görülmektedir. Film yapımına başladığı 2015 yılında kullanıcısı sayısı 80 milyon civarındayken Netflix’in 2019’un ilk aylarındaki abone sayısı 140 milyona yakındır. Şekilde her yıl hızlı bir şekilde Netflix’in kullanıcı sayısının arttığı görülmektedir. Netflix son yıllarda film endüstrisine katkı sağlayarak film yapımında, dağıtımında ve gösteriminde önemli bir platform haline gelmiş, sinemaseverlerin Netflix’e üye olmasına neden olmuştur.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Cumhuriyet’in İlk Yıllarında Türk Sineması

Dünya’da ve Türkiye’de Otomotiv Sektörü

Kaynak

Rıfat Erkek, Yeni Medya Teknolojilerinin Film Endüstrisine Örneği: Netflix Örneği

 

*Bu çalışmanın tüm hakları, Rıfat Erkek’e aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Libya’nın Doğal Kaynakları ve Ekonomideki Etkiler (2020)

Libya’da Doğal Kaynaklar

Libya, doğal kaynaklara sahip diğer ülkeler gibi de doğal kaynak laneti ile karşı karşıya kalan bir ülke durumundadır. 1962 yılında OPEC’e katılarak OPEC üyesi bir ülke olmasının yanı sıra OAPEC üyesi bir ülkedir. Ülke 1961’de petrol ihraç etmeye başlamıştır.

Libya’nın kanıtlanmış ham petrol rezervleri 48,363 milyon varildir. Ham petrol üretimi ise 817,300 günlük varildir. Kanıtlanmış doğalgaz rezervleri ise 1,505 milyar kübik metredir. Doğalgaz ihracatı ise 4,470.1 milyon kübik metredir. Ham petrol ihracatı ise 792,100 günlük varildir. (WorldEnergyCouncil, 2016) Libya UPŞ başkanı Mustafa Sanallah, petrol üretimini 2021’e kadar günlük 2,1 milyon varile çıkarmayı hedeflemektedir.

Libya, ihracat gelirlerinin %95’ini, GSMH’nin %65’ini oluşturan ve kamu harcamalarının da %80’ini karşılayan petrol rezervlerini kontrol etmektedir. İhracat gelirlerinin büyük bir çoğunluğu hidrokarbon kaynaklardan oluşmaktadır. Enerji bakımından ihracatçı konumda olsa da yetersiz arıtma kapasitesinden ve ülkedeki istikrarsızlıktan dolayı petrol ürünlerini ithal eden bir ülkedir. Libya’nın yıllık petrol üretimi ise 20,2 milyon tondur. İyileştirilebilir rezervleri ise 6,3 milyar tondur. Libya’nın kanıtlanmış petrol rezervlerinin %80’ini Sirte havzasında
bulunmaktadır. Afrika’nın kanıtlanmış petrol rezervlerinin 1/3’üne sahiptir.

Kanıtlanmış doğalgaz rezervleri bakımından dünyanın en büyük 22. ülkesi ve petrol üretimi açısından da dünyada ilk 30 üretici arasında yer almaktadır. Şu anki ihraç ettiği durumdan daha fazlasını ihraç edebilme potansiyeli olsa da ilk 30 ülkenin son sıralarında yer almasının başlıca sebebi ülke içerisindeki çatışmalardan
kaynaklanmaktadır. (WorldEnergy, 2019) Libya 1971’de fonksiyonel hale gelmesi ile dünyanın en eski LNG
ihracatçılarındandır. Ancak 2011’deki sivil savaşta santralin zarar görmesinden dolayı LNG ihraç edememektedir. 2011 sonrası yaşanan hadiseler sonucu ülkenin ekonomisinde büyük yaralar açılmışsa da son zamanlarda özellikle 2016 yılından itibaren Libya’da istikrarın sağlanması hem bölgesel hem de küresel açıdan büyük önem taşımaktadır. Bu nedenle devrim sonrası yatırımlarını geri çeken ya da iş yapamayan firmalar tekrardan faaliyetlere başlamaktadır. Bunun başlıca örneklerinden birisi Dutch Oil & Gas Company gibi birçok petrol şirketinin tekrardan iş yapmaya niyetleri vardır.

libya doğal kaynaklar

Fosil yakıt miktarından dolayı yenilenebilir enerji kaynakları ikinci planda kalmıştır. Devrim öncesi hükümette yenilenebilir enerji kaynaklarına dair çalışmalar yürütülmesine rağmen devam eden ve sürdürülebilir enerji sektörü sınırlandırılmıştır ve fosil yakıtları daha çok sübvanse edilmiştir. Ülkenin coğrafik konumu yenilebilir enerji
kaynakları açısından çok büyük bir avantaja da sahiptir. Ülkenin coğrafik yapısından kaynaklı güneş enerjisi elde etmede ve geliştirmede avantajlıdır. Yıllık 3000-3500 saat güneş ışını almasıyla günlük 7-8 kWH’lik bir enerji
potansiyeline sahiptir. Bu da yeryüzünde yıllık 25 cm ham petrol tabakasına tekabül etmektedir. (UNEP, 2015) Rüzgâr enerjisi için, rüzgâr güç atlasına göre 6-7,5 m/s arasında rüzgâr hızları tespit edilmiştir. Ancak Afrika’daki rüzgâr enerjisi potansiyeli daha çok Sudan’da bulunmaktadır ve Libya rüzgâr enerjisinden düşük miktarda elde etmektedir.

Libya’nın sahip olduğu ve son derece önem arz eden yenilebilir kaynağı ise hidroelektriktir. Ülkenin konumu açısından hidroelektrik potansiyeli yok gibi gözükse de Kufra’da var olan su, tarihte hem İtalyanların hem Fransızların ve daha birçok devletin dikkatini çektiği gibi günümüzde de çekmektedir. Huge/Great Man-Made River diye adlandırılan Büyük İnsan Yapımı Nehir Projesi ile günlük 5 milyon kübik metreden fazla potansiyele sahip olan bu projenin su rezervleri değeri ise 70 trilyon dolardan da fazladır. (OPEC, 2018) Dünyanın da en büyük sulama projesidir. Suyun kalitesi de son derece yüksetir ve su çölün altında yer almaktadır. Su rezervleri, Afrika’ya yetebilecek kapasitededir ve Nil Nehri’nden çok daha büyük bir potansiyele sahiptir. Bu proje ile Afrika’nın birçok sorununa çözüm bulunabilir ve Afrika kıtası kalkındırılabilir.

Proje üç aşamada gerçekleşmesi planlanmaktadır. İlk aşama; 2 milyon kübik metreyi 1200 km boru hatlarıyla Es-Sefir ve Tazirbu’dan Ecdebiye, Bingazi ve Sirte’ye ulaştırmak ya da sağlamaktır. İkinci aşama; Fizan’dan Trablus ve Jefara ovasına pompalamaktır. Üçüncü aşama ise birinci aşamayı ilerletme, sekiz pompalama istasyonu ve 700 km yeni boru hatları vasıtasıyla ilave 1,68 milyon kübik metre ile toplam 3,68 milyon kübik metre kapasiteye çıkarmaktır. Üçüncü aşamanın devamı ise 138,000 günlük kübik metreyi el-Cağbub’taki yeni kuyu alanı sayesinde Tobruk ve kıyı bölgesine arz etmektedir.

Prof. Dr. Sencer İMER ile GMR üzerine yaptığım röportajda, kendisi projeyi biraz daha detaylı anlatmıştır. Sahil bölgesinde yaklaşık 300 mm’lik yağıştan bahsedilebilirken iç bölgelerde yağıştan bahsetmenin mümkün olmadığını dile getirmiştir. Ancak bunun da yeterli olmadığı, kuyulardan çekilen sularında zamanla deniz seviyesinin altına inmesi sebebi ile deniz suyunun içe girmesinden dolayı Libya’nın yaşanabilir bir yer olması için
Kaddafi’nin bazı projeler üzerinde araştırmalar yaptırdığını dile getirmiştir. Bu projeler Alp dağlarından Sicilya Adası’ndan borularla su getirilmesi, deniz suyunu arıtarak tatlı su elde edilmesi, Türkiye’den Manavgat Şelalesi’nin suyunun temizlenerek gemilere yüklenerek su getirilmesi ve GMRA (Great Man Made River Authority) ya da GMR olduğunu ifade etmiştir. Yapılan araştırmalar sonucunda GMR’nin diğerlerine mukayese
ile daha az maliyetli olduğu tespit edilmiştir. Bu projenin yapımı için de görevlendirilen Kafkaslardan gelen Türk kökenli bir Libyalı olan ve İstanbul Teknik Üniversitesi’nde su mühendisliği üzerine eğitim almış olan, en aşağı tabakadan başlayarak başbakanlığa kadar yükselen – Bayındırlık Bakanlığı da yapmıştır. – Muhammed MANGUŞ’tur.

Yapılan araştırmalarda – el-Sarir ve Kufra baseni bölgesinde çok büyük çapta bulunmuştur. – buzul çağından kalan ve çölün altında olan suyun miktarı 140,000 km³’tür. Mısır’a hayat veren ve Kuzey Afrika’nın önemli nehirlerinden olan Nil nehrinin su miktarı 1000 km³ olduğundan bu da 1400 senelik Nil nehri debisine eşit olmaktadır. 1985’te Kufra’da temeli atılan proje için yedi metre derinlikte hendekler kazdırılmış ve beş metre çapındaki borular bu hendeklere yerleştirilmiştir. Bu proje için Kaddafi’nin emri ile boru fabrikaları kurulmuştur. Tahrip olmaması için çelik de kullanılmıştır. 80 ton ağırlığındaki her bir boru 120 ton vinçlerle indirilmiş ve birbirlerine rapt edilmiştir. Yanlarına otoban yapılmış ve böylelikle vinçlerin gidebilmesi ve kontrolleri
kolaylaştırılmıştır. Bu büyüklükte projenin değeri 15 milyar dolarlık projedir. Bu Türkiye’deki GAP projesine benzemektedir. Proje yapılırken boyutlandırılan boyu ise 1000 km³’tür. Bu proje çok az bir miktarı için oluşturulduğundan suyun büyük miktarı çölün altında bulunmaya devam ederek güvendedir. Bu nedenle bu su 200 sene boyunca Libya’ya yetebilecek kapasitededir.

Ayrıca Trablusgarp’ın altında olan Mursuk bölgesinden de Trablusgarp’a kadar bir boru hattı uzatılmıştır. Uzatılan bu boru hatları sahilde birleşmektedir. Böylece bir tarafta arızanın meydana gelmesine karşılık diğer taraftan su akışı sağlanarak Libya’nın su sorununa çözüm bulunmuştur. Kalitesinin çok yüksek olmasının yanı sıra maliyeti de son derece düşüktür. Hatta Prof. Dr. İMER, Fransızların Perrier suyundan daha temiz olduğunu belirtmektedir. Buzul çağından kalan bu suyun 1 m³’ü aşağı yukarı 30 cente tekabül etmektedir. Bu su, evlere 10 cente, tarıma
3 cente ve sanayiyede 30 cente verilmektedir. Böylelikle çöldeki verimsiz araziler tarıma açılarak eskiden meyve ve sebze ihtiyacını ithal eden Libya bu proje ile hiçbir şekilde ithal etmeyecek bir ülke konumuna gelmiştir. Bu proje diğer projelerle kıyaslandığında en az maliyetli ve en uygun çözüm olduğu ortaya çıkmıştır. Bu suyun %70’inin tarımda kullanılması planlanmıştır. %20’sini şehirlerde, %10’unu da sanayilerde kullanılması planlanmıştır. Bu projeyi gerçekleştiren yakın zaman da vefat etmiş olan, Kaddafi’nin Türkiye’ye atadığı Türkiye büyükelçisi olan, Türk inşaat sektörünün uluslararası camiada önünü açan, eski Libya başbakanı olan Muhammed MANGUŞ’tur.

Libya Demir ve Çelik Şirketi (LISCO), 1979’da Misrata’da 1200 hektarlık bir alanda kurulmuştur. Yıllık 1.324 milyon sıvı çelik kapasitesine sahiptir. (LISCO, 2018) Libya’nın güneybatısındaki Wadi ash Shati bölgesinde demir cevheri yatakları 5 milyar tondan fazla olduğu tahmin edilmektedir. LISCO’nun demir ve çelik üretiminde 2013 ve 2014 yıllarına oranla 2015 yılında %51’lik bir düşüş gerçekleşerek 352,000 ton ham çelik üretilmiştir. 2013 yılında işlenmiş çelik ürün üretim kapasitesini 1,5 milyon tondan 2,4 milyon tona çıkarmak için bir proje başlatmış ve 2015’te bitmesi planlanan bu proje yaşanan hadiselerden kaynaklı durdurulmuştur. 2015’te 306,000 ton demir ve 419,000 ton nihai ve yarı mamul çelik ithal etmiştir. (Taib, 2015) Hidrokarbon olmayan ürünlerin GSYİH’ye katkıları hidrokarbon ürünlerine kıyasla çok düşük kalmaktadır. Geliştirilmesi planlanmakta ise de yaşanan hadiseler neticesinde ilerleme kaydetmek zamanla güçleşmektedir.

REAOL’ye göre 2219 MW’lık kapasiteden oluşan %10 yenilenebilir enerji kaynaklarının 2025’e kadar kurulması hedeflenmektedir. Bunun orta hedefleri ise 389 MW’lık kapasitesini 2015’e kadar, 1069 MW’lık kapasitesi ise 2020’ye kadar oluşturulmasıdır. (Energypedia, 2018) Diğer bir taraftan doğal kaynak sektörünün en çok katkıda bulunduğu Libya’nın GSYİH ve ihracat-ithalat değerlerini de kısaca inceleyelim. Dünya Bankası verilerine göre Libya’nın GSYİH’si 2000 yılına kadar (2000 yılı da dahil) 27 ila 38 milyar $ arasında gerçekleşir iken yaptırımlar neticesinde 2000 yılında 38.27 milyar $ olan GSYİH, 2001’de 34.11 milyar $, 2002’de 20.482 milyar $ olarak gerçekleşmiştir. 2003’te yaptırımların kaldırılması ile 26.266 milyar $ olarak zamanla GSYİH bir artış göstermiştir.
2008 yılında 87.14 milyar $ olarak gerçekleşmiş ve küresel krizden 2008 yılında pek etkilenmemiştir. Ancak uluslararası konjoktürde görülen gerileme neticesinde Libya’da ekonomik olarak bu durumdan etkilenmiştir. Zira en çok ticaret gerçekleştirdiği Avrupa ticari ortakları başta İtalya olmak üzere küresel krizden son derece olumsuz yönde etkilenmiştir. Bu nedenle 2009 yılında Libya’nın GSYİH’si 63.028 milyar $ olarak gerçekleşmiştir.

Devrim gerçekleşmeden önce 2010 yılında ise GSYİH tekrar artış göstererek 74.773 milyar $ olmuştur. 2011’de devrimin patlak vermesi ile GSYİH yaklaşık %50 azalarak 34.699 milyar $ olmuştur. Devrim sonrası zarar gören ülkenin ekonomisi inşa edilmeye çalışılmış ve 2012’de GSYİH 81.874 milyar $ olmuştur. 2013’te 65.503 milyar $ olan GSYİH 2014’te yaşanan kriz nedeni ile 41.143 milyar $ olmuştur. Krizden etkilenen ülkenin 2015 ve 2016 yıllarında GSYİH sırasıyla 27.842 ve 26.222 milyar $ olarak gerçekleşmiştir. 2016 sonrasında ülkenin kalkınması için uluslararası camianın harekete geçmesi, UPŞ’nin krizden ve ülkenin siyasi olaylarından kendisini muhafaza etmeye çalışarak bağımsız hareket etmeye çalışması gibi bazı çalışmalar sonucu iyileşmeler gözükse dahi bu 2010 seviyesinin çokça altındadır. 2017 ve 2018’deki GSYİH’si sırasıyla 38.116 ve 48.32 milyar $ olmuştur.

BM’nin Ticaret ve Kalkınma Üzerine Konferansı’nın yayınladıkları bilgiye göre, toplam ürün ticaretinde ürün ihracatı 2005, 2010, 2015 ve 2017 yıllarında sırasıyla 31,358 milyon $; 48,673 milyon $; 11,392 milyon $; 18,379 milyon $ olarak gerçekleşmiştir. 2017 yılında ihracatta ürün gruplarına göre yakıtlar %88 oranında iken işlenmiş ürünler %5 olarak gerçekleşmiştir. %7 ise diğer ihracat kalemlerini oluşturmaktadır. İlk beş ticari ortakları ise İtalya, İspanya, Almanya, Fransa ve Çin’dir. Ürün ithalatında ise yukarıdaki aynı yıllara göre sırasıyla 6,079 milyon $; 17,674 milyon $; 16,429 milyon $; 11,357 milyon $ olarak gerçekleşmiştir. (UNCTAD, 2019) İthalat ürünlerinden başlıcaları ise makineler, elektrik ekipmanları, gıda, tüketici ürünleri yer almaktadır.

IMF’nin 2019 yılı için büyüme tahmini incelendiğinde 4.27 olarak gerçekleşeceği tahmin edilirken 2020 yılı için ise 1.4 oranında gerçekleşeceği tahmin edilmektedir ve 2024 yılına kadar bu oran 1.5’i geçmemektedir. (TheGlobalEconomy I. , 2019) Bu da ülkenin ekonomik olarak önümüzdeki yıllarda da zorluk yaşayacağını gözler
önüne sermektedir. Kısacası, doğal kaynaklara sahip olan diğer pek çok ülke gibi Libya’nın da ekonomisi petrol ve doğalgaz gelirlerine bağlı bir ülkedir. Libya’nın petrole ve doğalgaz gelirlerine bağlı olması diğer sektörlerin gelişmesinin önünde engel olarak görülmektedir. OECD’nin araştırmalarına göre Libya’nın kalkınması için ekonomide çeşitlendirmeye gitmesi gerektiği ile birlikte bu çeşitlendirme için de beş sektörün potansiyellerini ön
plana çıkarmaktadırlar. Bunlar; inşaat ve malzemeleri, teknoloji eğitimi, enerji ve yenilebilir enerji, turizm-ulaşım ve lojistik sektörü ile tarım ve balıkçılık sektörü olarak tespit edilmiştir.

Hidrokarbon sektörü dışı demir-çelik ve ağır sanayisi gibi diğer sektörlerin GSYİH’ye katkıları oldukça düşük kalmakla birlikte gelişim göstermekte de zorluklar yaşanmaktadır. Ekonomi Bakanlığı ile Sanayi Bakanlığı birleştirilerek Ekonomi ve Sanayi Bakanlığı oluşturulmuş ve 10 Ocak 2019’da Stephanie Willams Trablusgarp’ta Ekonomi ve Sanayi Bakanı Ali Issawi ile ekonomik reformların gerçekleştirilmesi üzerine görüşmüştür. (LibyaObserver, 2019) Ülkede var olan kriz nedeni ile yabancı yatırımcıların ülkeye çekilmesi de zorlaşmaktadır. Ayrıca 2013’te yapılan anket çalışmasında Libyalıların %46’sı 2011-2012’ye oranla daha çok arttığını hissetmekte olduğunu kamu sektöründe %53 oranında gerçekleşen yolsuzlukların ciddi bir problem olduğuna dikkat çekmektedir. Libya’nın Birleşmiş Milletler Yolsuzluk Karşıtı Anlaşma’ya ve Arap Yolsuzluk Karşıtı ve Entegre Ağı’na (ACINET) Libya Adalet Bakanlığı üye olmasına karşın yolsuzluğa karşı gerçekleştirilen eforlar yetersiz kalmaktadır. Bu konuda OECD, OECD Rüşvet Karşıtı Anlaşma ile de ortaklaşa hareket ederek Libya’nın yolsuzlukla mücadelede fayda sağlayabileceğini bildirmektedir.

Ülkenin siyasi istikrarsızlığının sona erdirilmesi ile yolsuzlukla mücadelenin öncelikliklerden olması gerektiği de belirtilmiştir. (OECD, 2016, s. 74-75) OECD, ülkenin ekonomisinin kalkınması için yapmış olduğu araştırmalar ile özel sektörün altını daha çok çizmektedir. Özellikle küçük ve orta ölçekli girişimciler üzerinde durmuştur. Ancak ülkedeki güvensizlik sebebi ile yatırımlar istenilen seviyede gerçekleşememektedir. Ülkede bankacılık sisteminin aksaklıklarından da kaynaklı girişimciler borç bulmakta zorlanmaktadır. 2013 yılında İslami Bankacılık kanunlaştırılıp 2015’te yürürlüğe girmesi hedeflenmiş ancak 2014’te Hafter darbesi ile bu ertelenmiştir. Dünya Bankası ise Katar, BAE gibi diğer ülkelerde de uygulanan “İslami-Konvensiyonel” bankacılık sistemini önermektedir. Bunun yanı sıra girişimcilerin teknoloji, dil gibi bazı alanlardaki bilgi eksikliğinden dolayı bazı programlar oluşturulup eğitilmeleri amaçlanmıştır. Ülkede birçok kişi hala silah tutması nedeni ile girişimcilik istenilen düzeyde gerçekleşememekle birlikte Silahsızlandırma-Terhis-Yeniden Entegre (DDR) etme programı gibi programlar aracılığı ile hedeflere ulaşılması amaçlanmaktadır. Ek olarak bazı yasal düzenlemelerin de yapılmasını belirtmiştir. Ayrıca “Kuluçka” aracılığı ile girişimciler desteklenmeye çalışılmaktadır. (OECD, 2016)

Türkiye’de Yıldız Teknik Üniversitesi’nde Libya ile bu kuluçkalar üzerine bazı çalışmalar yürütülmektedir. Ancak
ülkenin gelirleri daha çok hidrokarbon sektörüne bağlı olduğundan uluslararası ekonomik krizlere de ülkeyi kırılgan hale getirdiği dikkatlerden kaçmamalıdır.

Krizde Libya’nın Doğal Kaynak Ekonomisi

Libya’nın petrol ve gaz endüstrisini üç dönemde incelemek gerekir.

1. 1951 – 1969 arası, Senusi döneminden Kaddafi’nin başa geçişine kadar
2. 1969 – 2011 arası, Kaddafi dönemi
3. 2011 – günümüz, Kaddafi sonrası dönem

Petrol, 1959 yılında ilk kez keşfedilmiş ve federal sistemde olan Libya, 1961 yılında yabancı yatırımcıları teşvik etmiştir. Kaddafi sürecine kadar ki olan süreçte alt yapı çalışmaları da yapılmış ancak kendi çıkarlarını dikkate alan bazı yönetici kesimler tarafından doğal kaynaklardan elde edilen gelirler halka az miktarda yansıyabilmiştir.

1969’da darbe ile başa geçen Kaddafi döneminde, 1970’li yılların en başlarında kısmi olarak yarı devletleştirme politikalarının ardından devletleştirme politikaları ile petrol endüstrisindeki yabancı şirketlerin çoğunluk hissesini almıştır. 1980’li ve 90’lı yıllarda uygulanan yaptırımlar neticesinde Libya’nın ekonomisi olumsuz etkilenmiştir. Günlük yaklaşık 3 milyon varil üretimi gerçekleşmekte iken 1980’li yıllardan itibaren günlük yaklaşık 1,5 milyon varile kadar düşüş gerçekleşmiştir. Bu yaptırımlar, ekonomiyi 2000’li yıllara kadar olumsuz yönde etkilemiştir. 2000’li yıllardan sonra belli bir oranda artış gözükse dahi 1970’li yılların gerisinde kalmıştır.

Libya’da da petrol endüstrisinin hızla büyümesi ülkeyi kiralayıcı devlet haline getirmiştir. Sektörün büyümesi devlet kurumlarının da kurulmasına katkıda bulunmuştur. İşin garip yanı ise, yaptırımlar sırasında dahi ABD petrol şirketlerinin – Amerada Hess, Conoco ve Maraton – sahip olduğu imtiyazları ve hakları UPŞ tarafından korunmuştur. 2000’li yıllarda yaptırımların kaldırılması ile petrol endüstrisinde izlenen devletleştirme politikalarında bir takım değişiklikler gerçekleşmiştir. Bunların sonucunda yapılar, şirketler ve operatörler serisi gerçekleşti.

Bunlar

– Devlete ait UPŞ (en yüksek petrol şirketi)

– Arap Körfezi Petrol Şirketi, Brega Petrol Pazarlama, Ras Lanuf Petrol ve Gaz İşletme Şirketi, Sirte Petrol Şirketi ve Zaviye Petrol Rafinerisi Şirketi gibi UPŞ’ye bağlı şirketler (devlete bağlı şirketlerdir)

– Akakus Petrol Operasyonu, Mebruk Petrol Operasyonları, Mellitah Petrol ve
Gaz, Waha Petrol Şirketi ve Zueitina Petrol Şirketi gibi yabancı ortak girişimli
şirketler

– Bir ortak girişim şirketi içerisinde keşif yapan ve faaliyet gösteren yabancı şirketler (KÜPA çerçevesinde) ya da sadece keşif veya keşif için elinde bir lisans bulunduranlardır.

2011 yılına kadar Libya’da faaliyette olan ya da lisans sahibi olan BP, Chevron, CNPC, ENI, Maraton, OMV, Shell, Total, Repsol, Statoil, Wintershall, ve Batı yabancı petrol şirketleridir.

Petrol sektörünün gelişmesi ile birlikte sektör, siyasi etkilerden ve tehlikelerden korunulmaya çalışılmıştır. Örneğin, UPŞ, Kaddafi’nin çocuklarının elinden uzak tutulmuştur. Kaddafi bir şekilde kontrolü altına almaya çalışmış olsa da yabancı yatırımcıları tercih eden bireylerin – Şükrü Ganem gibi – etkisinden dolayı bunu başaramamıştır.

Sonuç olarak 2000’li yıllarda petrol sektörünün büyümesinin iki sebebi vardır:

1) Genel petrol ve doğal gaz üretimindeki ılımlı artış,

2) Yabancı şirketlerin yatırımları, keşifleri ve üretimlerindeki artıştır. Örneğin; ENI ve UPŞ ortak girişimi ile Batı Libya Gaz Projesi ve Greenstream boru hattı yapılmıştır. Bu sayede Libya’nın gaz üretimi hızla artmıştır.

2011 yılından günümüze kadar ki süreçte petrol endüstrisinde birtakım iyileşmeler görülmüştür. Düşen üretim seviyesindeki artış kısa süreli olmuştur. 2012’de silahlı grupların ve milislerin artışı ülkedeki güvenlik sorununu da beraberinde getirmiştir. Bu nedenle ülkenin ihracatında dalgalanmalar görülmeye başlanmıştır. Bu dalgalanmalardaki sebeplerden birisi PTM’nin ve UPŞ’nin petrol sahalarındaki kontrolü kaybetmeye başlamalarıdır. Diğeri ise 2014’te artan kriz ortamında rekabet içerisinde olanların kendilerini geliştirmeleri ve petrol tesisleri üzerinde hâkimiyet kurma mücadeleleri sağlamalarıdır.

Geçici hükümet ile yerel otoriteler; silahsızlandırmayı, terhisi, silahlı olanları tekrar bütünleşmiş etme ve tek bir çatı altında birleştirme – DDR programı – konusunda başarısızlığa uğramıştır. Silahlı grupların artmasından ve güvenliğin tehlikeli duruma düşmesinden kaynaklı yerel ya da yabancı petrol şirketlerini endişelendirmektedir.
Saldırılar, başta endişe verici değildi. Çünkü saldırıya uğrayanlar eski rejimin adamlarıydı. Güvensizliğin ve şiddetin artmasıyla yerli ya da yabancı şirketler de hedef haline gelmiştir. Silahlı grupların hedeflerinde, petrol ve doğal gaz yerlerini kontrol altına almak vardı. 2011’de operasyonlarını askıya alan şirketler, çalışanlarını azaltmak gibi bir takım basit güvenlik tedbirleri almışlardır. Tek bir çatı altında güvenlik güçlerinin olmaması petrol şirketlerinin sahada personelleri için güvenlik hükümlerini almasını zorlaştırmaktadır. 2014’te Trablus uluslararası hava limanının tahrip olması durumları daha da kötüleştirmiştir.

Güvenlik durumlarından dolayı birçok elçilikler dahi Trablusgarp’taki yerlerini kapatıp Tunus’a taşınmışlardır. Terminallere yapılan saldırılar sonucu birçok petrol ihracat terminallerinin kapatılmasına sebep olmuştur. UPŞ tarafından mücbir sebepler ilan edilmiş belli bir müddet sonra mücbir sebepler kaldırılmıştır. UPŞ, Bingazi’nin de
açık olduğunu bildirmiştir. Bildiri, uluslararası ortakları geri kazanabilmeyi planlamıştır. 2016’da Hafter güçleri, Sirte Körfezi’nin kontrolünü Jadhran’dan almıştır. Yerel güçler ve otoriteler defalarca ihracat ve gelir kontrollerini kontrol etmeye çalışmışlardır. Örneğin; Kasım 2013’te Berka İcra Ofisi – Jadhran’ı da dahil ederek – kurulmuş ve petro için alıcı aradıklarını duyurmuşlardır. Mart 2014’te ABD donanması, K. Kore bayraklı bir petrol tankeri yakalamışlardır.

Trablus hükümeti ile Tobruk hükümetinin arasındaki çatışma, yakıt kaçakçılığı, petrol ve doğal gaz tesislerine saldırma vb. durumlarını daha da kötüleştirmektedir. Yabancı şirketlerden bazıları, ülkeden çıkarken; bazıları da pozisyonlarını koruyarak bazı fırsatlar elde etmişlerdir. Örneğin; 2017’de OMV, Occidental’ın Sirte Havzası’ndaki
Nefura petrol alanından %7 hisse satın almıştır. Diğer bir örnek; ENI, Bouri sahasında yeni bir gaz keşfi yaptığını bildirmiştir. Başka bir örnek ise, Wintershall (Almanya) ile petrol paylaşımı düzenlemelerinin yapılması ve işletilen bazı petrol sahalarındaki üretimin yeniden başlatılması üzerine anlaşmaya varılmıştır. Sanallah, OMV (ABD) ve
AGOCO, Tafneft (Rusya) şirketleri ile görüşmüştür. 2018’de Total (Fransa), Waha petrol imtiyazlarında Marathon’dan 450 milyon $ karşılığında %16.3 oranında hisse satın aldığını duyurmuştur. Sonuç olarak 2018 yılında doğal kaynak sektörüde faaliyette bulunan şirketler; BP, Shell, ENI, Total, API, BB Energy, Cepsa, Repsol, Socar, Unipec, Rosneft, LERCO, Trasta Enerji’dir.

Kısacası, 2011 sonrasında güvensizliğin ve çatışmanın, yakıt sektöründe olumsuz etkisi söz konusudur. UPŞ, petrol ve gaz sektöründe oluşan zararların ülkenin yararına olmadığını açıklaması ile kendisini siyasi kaostan muhafaza etmeye çalışmaktadır. Bu noktada bazı başarılar – örneğin, petrol üretimindeki artış gibi – elde etmiştir. 2015’te Tobruk hükümeti yeni bir UPŞ banka hesabı açmaya çalışarak kendi UPŞ’sini kurmaya çalışmıştır. (MiddleEastConfidential, 2015) Bu nedenle Sirte Körfezi’nde çatışmalar yaşanmıştır. Zuhur eden bu hadiseler ortasında bazı petrol şirketleri ülkeyi terk ederken bazıları da bulundukları konumu korumaya çalışarak UPŞ ile işbirlikleri yoluyla nüfuz alanlarını genişletmeye çalışmaktadırlar. Etki alanlarını genişletmenin bir diğer yolu ise ülkeden ayrılan şirketlerin hisselerini satın almaktır. Ayrıca Sanallah, yıllık yaklaşık 750 milyon $’a sebep olan yakıt kaçakçılığı ile mücadele bir takım politikalar oluşturulacağnı belirtmiştir. (TheLibyaObserver, Oil Smuggling…, 2018) UPŞ, petrol üretimini 2021’e kadar günlük 2,1 milyon varile çıkarmayı hedeflemektedir.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Suriye Kürtlerinin Tarihçesi, Siyasi Konumları ve Suriye’de Kürt Bölgeleri

Suriye’deki Enerji Kaynakları ve Türkiye

Kaynak

Hatice Aydemir, Libya’nın İstikrarının Sağlanmasında Ekonomik Kalkınmanın Rolü

Türk Havacılık Sanayi Tarihinde Bir Devrim: Türk İHA ve SİHA’ları (Akıncı – TB2)

Selçuk Bayraktar Kimdir? (Akıncı – TB2)

Selçuk Bayraktar, 1979 yılında İstanbul’un Sarıyer ilçesinde dünyaya gelmiştir. Memleketi Trabzon olan Bayraktar, Özdemir – Canan Bayraktar çiftinin ikinci evlatları olarak dünyaya geldi. İlkokulu doğduğu yerde, İstanbul Sarıyer’de okudu, bu okulu başarıyla bitirdikten sonra Robert Koleji’ne yazıldı. Robert kolejinden ise 1997 yılında mezun oldu. Robert Koleji’nden mezun olduğu sene İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ)’de Elektronik  Haberleşme Mühendisliği bölümüne başladı.

selcuk-bayraktar

Amerikada havacılık alanında uzun süre eğitim aldıktan sonra 2007 senesinde tekrar Türkiye’ye döndü. Çok zaman geçmeden Baykar Savunma‘nın teknik müdürü olarak işe başladı. Burada insansız hava araçları üzerine çok önemli çalışmalar yapmış, Hava Araçları İçin Otomatik İniş-Kalkış Sistemi, Değişen Çalışma Şartlarını Algılayabilen Elektromekanik Servo Motor Kontrollü Eyleyici Sistemi Ve Kontrol Metodu,Üç Yedekli Uçuş Kontrol Sistemi, EKG Cihazı gibi teknolojik aletlerin patentlerinin sahibidir. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın kızı Sümeyye Erdoğan ile 2016 yılında evlenmiştir, 2 çocuk babasıdır.

Bayraktar TB-2 Nedir?

Türkiye menşeili Baykar Savunma firması tarafından üretilen İHA (İnsansız Hava Aracı)dır. İlk olarak 14 Haziran 2014 yılında tam kapasiye ile gerçekleştirilen uçus testi ile 27,030 feet yüksekliğe çıkmış daha sonra 5-6 ağustos tarihlerinde yapılan uçuş testleri ile 18000 feet yükseklikte 4040 km kat etmiş 24 saat 34 dakika hava kalmayı başarmıştır. 2015 yılının 17 aralık tarihinde testlerde kullanılan 2 adet Roketsan’ın üretmiş olduğu güdümlü füzeler yüklü iken yapılmış atış testinde 100% isabet ile hedeflerini tam başarı ile vurmuştur.

Bayraktar TB-2

Bayraktar TB-2, Üretim yapan firmanın Araştırma Geliştirme ekibi tarafından sivil ve askeri havacılık şartlarına ve standartlarına uygun olarak tasarlanmış, bütün alt yapısı ise Türkiye’de üretilmiştir. 2015 senesinde Türk Ordusu envanterine dahil edilmiştir, TSK Tarafından yapılan çeşitli operasyonlarda, Suriye sınırlarında ve Libya’daki askeri operasyonlarda aktif olarak kullanılmıştır. Türk ordusu ile birlikte satışını yaptığımız ülkelerden Katar ve Ukrayna orduları da bu sistemi operasyonlarında kullanmaktadırlar.

Bayraktar Akıncı Nedir?

Bayraktar Akıncı, yine Baykar Savunma firması tarafından geliştirilme aşamaları devam etmekte olan, yüksek irtifada maksimum dayanıklılığa ve dirence sahip SİHA (Silahlı İnsansız Hava Aracı)dır. Yeni güncellemeler ile birlikte turboprop motor ile adından söz ettiren Bayraktar Akıncı, böylece yaklaşık 1.5 ton yük taşıma kapasitesine sahip olmuştur, toplam ağırlığı 4.5 tondur. Selçuk Bayraktar bu aracı,  ilk olarak 2018 yılının haziran ayında duyurmuştur.

bayraktar-akıncı

Bayraktar Akıncı’nın ilk motor testleri 2019 yılının Eylül ayında yapıldı, Eksik kalan testleri de tamamlandıktan sonra TSK’nın Çorlu’da bulunan Hava Meydan Komutanlığı tesislerine götürüldü. 2019 yılının aralık ayında ise otonom sistem testleri olarak otomatik taksi ve kalkış yaptıktan sonra ilk uçuşunu 16 dakika süren başarılı bir şekilde tamamladı. Bayraktar Akıncı, 400 kg iç yük ve 950 kg dış yük kapasitesi ile toplam 1350 kg taşıma kapasitesine erişmiştir. İki adet turboprop motor (340 kW-450 hp) ile desteklenen Akıncı, azami 5.5 ton ile kalkış yapabilir. Kanat açıklık mesafesi 20 metredir, kanatlarının her biri 200hp veya 750hp gücünde çift motor ile çalışabilecek şekilde tasarlanmıştır.

Ülkemiz son zamanlarda ürettiği yerli ve milli askeri alandaki araçları ile Dünya’ya kendisinden söz ettirmeyi başarıyor. Roketsan, Havelsan, TUSAŞ. TUİ, Nurol Makina, TEI, Alp Havacılık, Aselsan gibi firmalar sürekli olarak askeri ve sivil alanlarda üretimlerini son hızıyla devam ettiriyor. Yazılanlar firmaların hepsi yerli olduğu için sürekli olarak yerli ve milli üretim yapmaktadırlar. Nurol makina, geliştirdiği kara araçları ile TSK’nın envanterini güçlendirirken, Roketsan, Havelsan gibi firmalarımız da bu araçlara mühimmat desteği veriyorlar. Aselsan, ülkemizin savunma sanayi alanındaki ihtiyaçlarını göz önünde bulundurarak, bu ihtiyaçların tamamı ile yerli ve milli olarak karşılanması amacı ile 1975 senesinde Türk halkının bağışları ile kurulmuştur. Türk Silahlı Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı öncülüğünde, projelerini hayata geçirmiştir. Firmanın asıl amacı, gelişmiş teknoljileri özgün olarak üretmek ve ülke çıkarları doğrultusunda kullanmaktır. Havelsan, (Hava Elektronik Sanayii) TSK’nın yazılım alanındaki eksiklerini ve ihtiyaçlarını gidermek amacı ile, 1982 yılında Türk Silahlı Kuvvetleri Güçlendirme Vaktı’nın destekleri ile kurulmuştur, günümüzde de hala oraya aittir. Merkezi Ankara’dadır. Genel olarak TSK’nın ihtiyaçlarını giderme amacı ile çalışır.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Savunma Sanayii’nin Gelişimine Özgün Bir Örnek: ATAK Helikopteri 

Dünya’da İslami Bankacılık Uygulamaları

 

 

 

 

Savunma Sanayii’nin Özgün Gelişimine Bir Örnek: Atak Helikopteri Projesi

1-)Atak Helikopteri Projesi’nin Geçmişi

1990’lı yılların henüz başında, Türkiye terörle ile girdiği kararlı mücadelede yoğun ve zorlu bir dönemden geçmekteydi. Asimetrik tehdidin yapısı, operasyon bölgelerindeki zorlu coğrafya ve iklim koşulları ile birleşince, mevcut doktrinler kullanılarak yapılan mücadele etkisiz kalmaktaydı. ABD’de Vietnam, Rusya’da Afganistan savaşları ile yükselen, diğer dünya ordularının envanterlerine yeni girmekte olan taarruz helikopterleri, asimetrik savaş doktrinine yeni bir bakış açısı getirmişti. Helikopterlerin kendini ispat etmeye henüz başladığı 1960’lı yıllardan itibaren etkin bir şekilde helikopter kullanmakta olan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin gayretleri ile silahlandırılmış genel maksat helikopterleri gibi hibrit çözümler üretilmeye çalışılsa da, gerek düşük manevra kabiliyeti, gerekse de geniş kesit sebebiyle kolay hedef alınabilmesi, bu çözümlerin etkinliğini düşürmekteydi. Yapılan çalışmalarda, Türkiye için de benzer çatışma ortamlarında en uygun mücadele yönteminin, operasyon bölgelerinde taarruz helikopterlerinin kullanımı olduğu ön plana çıkmıştı.

Savunma Sanayii Başkanlığı’nın ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin taarruz helikopteri teminine ilişkin gerçekleştirdiği çalışmalar ve yaptığı girişimler olumlu sonuçlar vermiş, ABD ile uzun yıllar süren müzakerelerin ardından, döneminin en etkin silah sistemi olarak lanse edilen AH-64 Apache Helikopteri’nin tedariki için düğmeye basılmıştı. Boeing’in üretim hattından 5 adet AH-64 Apache Helikopteri’nin alımı için ABD’den söz alınmıştı. Ancak daha sonra bu kararda değişiklik olmuş, Türkiye’ye düşük konfigürasyonlu AH-1W Super Cobra Helikopterleri’nin verilmesine karar verilmişti. Teslim alınan 5 adet çift motorlu AH-1W Super Cobra Helikopteri 1990-1994 yılları arasında hizmete girmiştir. 1993 ve sonrasında hizmete giren müteakip helikopterler, ABD Güney Kanat Yardımı kapsamında transfer edilen AH-1P Cobra, AH-1S ve TAH-1P helikopterinden oluşan bir taarruz helikopteri gücünü oluşturmuştur.

2-)Teslim alınan helikopterlerle birlikte terörle mücadelede yeni bir döneme girilmişti.

Dikey iniş kalkış kabiliyeti, destek ihtiyacı duyulan bölgeye anında intikal edilmesine imkân sağlamış, havada asılı kalabilme özelliği, tandem oturuş düzeninin de sağladığı yüksek görüş açısı ile birleştiğinde artık hiçbir hedef gözden kaçmamaya başlamıştı. Türk Kara Havacılığı bir ulaştırma gücü olmaktan çıkarak ve etkin bir saldırı gücü kimliğine sahip olmuştu. Elde edilen yüksek ateş gücü ile birlikte helikopter kullanımı Türk Silahlı Kuvvetleri’ne bölgedeki psikolojik üstünlüğü de beraberinde getirmiştir.

Ancak, TSK envanterine dahil olan, çoğunluğu kullanılmış 27 adet Cobra tipi taarruz helikopterleri üretim yılları ve uçuş saatleri itibarıyla yenilenme sürelerine yaklaşmış, uçuş performanslarında yapılan değerlendirmelere göre yeni helikopterlerle desteklenmesi gereği ortaya çıkmış, ayrıca terörle mücadelede elde edilen tecrübeler de yansıtılarak yeni nesil taarruz helikopterlerinin tedariki planlanmıştır. Daha sonra iptal edilmesi nedeniyle 1990’lı yılların başında üzerinde çalışılan proje Aşama 1 ATAK, iptal edildikten sonra yeniden ihaleye çıkılan proje ise Aşama 2 ATAK Projesi olarak isimlendirilecektir.

3-)Atak Helikopteri İhtiyacının Belirlenmesi

ABD’den teslim alınan helikopterler ile birlikte terörle mücadelede çok önemli kazanımlar olmuştur. Ancak asimetrik tehdit, doğası gereği kendini hızla yenileyerek yeni koşullara adapte olmuştur. Yoğun kullanımı sonrasında envanterdeki helikopterlerin önemli eksiklikleri de tespit edilmiştir. Özellikle operasyon bölgelerindeki yüksek irtifa, gündüz vakti yüksek sıcaklık koşulları ile de birleşerek helikopterler için oldukça zorlayıcı olmuştur. Helikoptere olan operasyonel ihtiyaç da zaman geçtikçe genişlemiş, gece karakol baskınlarını önlemek için, taarruz helikopterlerinin gece uçuş ve atış kabiliyetine sahip olabilmesi bir zorunluluk haline gelmiştir.
Ortaya çıkan bu yeni operasyonel ihtiyaçların karşılanması için tek motorlu Kobra helikopterlerine 1995 yılında ilk gece görüş ve atış sistemleri ile modern seyrüsefer sistemi yurtiçi savunma sanayii yetenekleri kullanılarak entegre edilmiştir. Böylece Türk Kara Havacılığı o dönemde, ABD ve İsrail’den sonra gece operasyon yapabilen üçüncü ordu olmuştur. Helikopterlere başarıyla entegre edilen gece görüş sistemlerinden elde edilen mühendislik ve entegrasyon tecrübesi, kendi helikopterlerine ve silahlı sistemlerine, yerli sistemleri ya da kullanıcının seçtiği sistemleri entegre etmek üzere tasarımdan lojistik desteğe uzanan zincirde yerli savunma sanayii kabiliyetleri ile gerçekleştirme hedeflerinin oluşmasına ön ayak olmuştur.

Nitekim, TSK’nın ihtiyaç duyduğu taarruz helikopter ihtiyacı uzun soluklu olacak bir program olarak başlatılmıştır. Türkiye’nin kısa ve orta vadede taarruz helikopter ihtiyacı 145 adet olarak tespit edilmiş, yerli imkan ve kabiliyetlerden azami ölçüde faydalanılarak tedarik edilmesine yönelik bir proje modeli ile ATAK Projesi, SSİK’in 7 Ekim 1996’da aldığı karar ile başlatılmıştır. Alınan bu kararla 50, 50, 45’lik paketler halinde 145 adet taarruz/taktik keşif helikopterinin lisans altında Türkiye’de üretilmesi hedeflenmekteydi. Bu kararla birlikte ihtiyacın karşılanması görevi SSB’ye verilmiş, bir yandan TSK’nın güncel ve yeni nesil taarruz helikopter ihtiyacı karşılanırken diğer yandan da bu helikopterlerle birlikte yurt içinde tasarım ve üretim kabiliyetinin arttırılması amaçlanmıştır.

4-)Aşama 1 ATAK Projesi

SSB tarafından 30 Mayıs 1997’de yayımlanan “Teklife Çağrı Dosyası (TÇD)” ile ilk ihale süreci başlatılmıştır. O dönemde Türkiye’de aviyonik ve silah sistemlerinin entegrasyonuna yönelik elde edilen tecrübelerin yurt içinde lisans altında üretilecek platformlarda kullanılması hedeflenmiştir. Dolayısıyla projede TAI ana yükleniciliğinde ve yurtiçinde elde edilen kabiliyetlerden azami ölçüde faydalanılarak, kendisini sahada kanıtlamış yeni nesil taarruz helikopterine sahip yabancı bir firma ile ortak geliştirme modeli ile helikopterlerin tedarik edilmesi amaçlanmıştır.
İhaleye AgustaWestland (İtalya) firması A129 Mangusta, Bell Helicopter Textron (ABD) firması AH-1Z King Cobra, Boeing (ABD) firması AH-64D Apache LongBow, Eurocopter (Fransa) firması EC-665 Tiger ve Kamov (Rusya) firması Ka-50-2 olmak üzere 5 (beş) şirket teklif sunmuştur. TAI’nin Ana Yüklenici olarak görevlendirildiği Program’da SSİK’nin 6 Mart 2000 tarihli kararıyla AH-64D ve Tiger Helikopteri elenerek, ihale sürecine diğer üç helikopter ile devam edilmiş ve 21 Temmuz 2000 tarihinde Bell Helicopter Textron firması ile AH-1Z KingCobra aday helikopteri için sözleşme görüşmelerine başlanması kararı alınmıştır.

Sözleşme müzakerelerine başlanırken ihale dokümanında ortaya konan şartları en iyi sağlamasına rağmen Bell Helicopter Textron firması ile görüşmeler çok çetin geçmiş, aralar verilerek yapılan müzakerelerde anlaşılamayan hususların sayısı ve kapsamı daraltılmaya çalışılmıştır. Süreç boyunca, yerli imkan ve kabiliyetlerin, özellikle yerli görev bilgisayarının yapılabilirliği, performansı, uçuş emniyetine olası etkileri, helikopter üzerinde kullanılabilirliği gerek Türkiye ve gerekse ABD tarafında uzun tartışmalara neden olmuştur. SSB ve TSK personelinden oluşan proje grubu Aşama 1 ATAK Projesi için Bell Helicopter Textron firması ile çalışmış, başta görev bilgisayarı yazılımı olmak üzere çok sayıda idari ve teknik anlaşmazlıklar ortaya çıkmış, bu nedenle görüşmeler sık sık kesintiye uğramış, sonuçta görev bilgisayarının yazılımı ile birlikte başka birçok teknik/idari konuların eşliğinde Aşama 1 ATAK projesi tıkanmıştır.

5-)18 Eylül 2000 tarihinde başlayan görüşmeler 2003 yılı Mayıs ayında tarafların ortak çözümlerde mutabakat sağlayamaması üzerine proje durma noktasına gelmiştir.

SSB içerisinde yapılan hazırlık çalışmalarının ardından sorunların çözümüne ve projenin bundan sonraki aşamalarda izleyeceği yol ve yönteme ilişkin tüm tarafların katılımıyla çalışmalar gerçekleştirilmiş, neticede; projenin geldiği aşama itibarıyla görüşmelerin tıkandığı ve amaçlarından tamamıyla uzaklaştığı, geçen sürenin kazananının olmadığı; yabancı firmanın da, kullanıcının da, yerli sanayinin de, tedarik makamının da gelinen aşamadan memnun olmadığı, ikinci olan firma ile yapılan görüşmelerde bu firma ile de proje hedeflerine ulaşılmasının mümkün olmadığı anlaşılmış, projenin iptal edilmesi yönünde görüş birliğine varılmıştır. Bunun üzerine 14 Mayıs 2004’te gerçekleştirilen SSİK toplantısında proje tüm boyutlarıyla irdelenmiş ve sonuçta sözleşme görüşmeleri safhasında iken ihalenin iptal edilmesi ve ihalenin yeni bir tedarik modeli oluşturularak yeniden gerçekleştirilmesine karar verilmiştir.

6-)Sistem Entegrasyonu Çalışmaları: AR-GE 2004 Projesi

Aşama 1 ATAK Projesi’nin iptalinde büyük pay sahibi olan, helikopterin aviyonik ve silah sistemlerini kontrol eden görev bilgisayarının yerli olarak geliştirilmesi, üretilmesi ve entegrasyonu konusunda tecrübe elde edilmesi ve yeni taarruz helikopterlerinin üretilmesi aşamasına geçildiğinde ihtiyaç duyulan görev bilgisayarlarının geliştirilmesi amacıyla SSB tarafından prototip faz üretim projesi başlatılmıştır. Bu amaçla Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın desteği ile 11 Haziran 2001’de imzalanan Özgün Görev Bilgisayarı Geliştirme Projesi çerçevesinde taarruz helikopterlerine uygun bir görev bilgisayarının milli imkân ve kabiliyetler kullanılarak geliştirilmesine yönelik çalışmalar yürütülmüştür.

Kasım 2004’te başlatılan ve ATAK Programı’nın altyapısını oluşturan AR-GE 2004 Projesi altında ise, Özgün Görev Bilgisayarı ile ilgili yazılım ve çevre birimlerinin tasarlanması, geliştirilmesi ve test helikopteri olarak modifiye edilen bir AH-1S taarruz helikopterine silahlar ile birlikte entegre edilmesi hedeflenmiştir. ASELSAN, TÜBİTAK-MAM ve TAI tarafından oluşturulan konsorsiyum tarafından yürütülen AR-GE 2004 Projesi, 26 Eylül 2007 tarihinde, milli görev bilgisayarı kontrolünde atılan bir tanksavar füzesinin hedefini vurması ile başarıyla tamamlanmıştır. Projenin bu başarısı, yürütüldüğü dönem itibariyle olgunlaşmakta olan Türk savunma sanayiine artık en kritik projelerin emanet edilebileceğini göstermiş ve Aşama 2 ATAK Projesi’nin önünü açmıştır.

7-)Aşama 2 ATAK Projesi

Başlangıcından itibaren 7 (yedi) yıl süren çalışmaların ardından iptal edilen ihale sonrasında, geçen süre içerisinde alınan dersler, ihtiyaçta oluşan değişiklikler, teknolojide yaşanan gelişmelerle birlikte yeni projedeki hedefler de gözden geçirilerek yenilenmiştir. Aşama 2 ATAK projesinin başlangıçta belirlenen hedefleri aşağıdaki şekilde özetlenebilir:

a. Hava aracı üzerindeki modifikasyonların tasarım sorumluluğunun yerli yükleniciye verilerek, hazır bir platform üzerinde yerli ekipmanların entegrasyonu ve nihai performansının gerçekleştirilmesi,

b. Platform sorumluluğunda elde edilen tecrübenin bir sonraki aşamada yerli helikopter tasarımı için altyapı oluşturması,

c. Havacılık sanayiinde, Türkiye tarihindeki en kapsamlı teknoloji paylaşımını içermesi,

d. Mal alımı ve ticaretten ziyade seçilecek ülkenin sanayideki tecrübe ve birikiminden faydalanılması,

e. Seçilecek dost ve müttefik ülke ile çok önemli bir savunma ve saldırı silahının ortak tasarlanması ve üretilmesi,

f. Daha önce yapılan silah alımlarından farklı olarak Türkiye’de sanayi alt yapısının en geniş ölçüde kullanılması ve geliştirilen ürünlerin imal edilecek helikopterlere entegre edilmesi, bu sayede yalnızca ana savunma sanayii firmalarının değil onlara alt yüklenici ve KOBİ düzeyinde destek verecek diğer tüm firmaların da uluslararası standartlarda havacılık ürünleri imal etmesinin sağlanması,

g. Envanterin uluslararası standartlara uygun silah sistemleri ile desteklenmesi,

h. 1980’lerden başlayarak 1990’larla birlikte tırmanışa geçen bölgesel ölçekteki terör başta olmak üzere lokal ya da küresel anlaşmazlıkların çözümünde kullanılabilecek caydırıcı ve güç çarpanı olan bir silah sistemine, mevcut envanterin birkaç katı kadar sayıda sahip olunması,

i. Bölgedeki asimetrik güç savaşlarında TSK’ne hava desteği ve savunma gücü sağlanması,

j. Savunma sanayii öncelikli ve başta olmak üzere tüm sektörlere destek olunması.

Savunma sanayii alanında gerçekleştirilecek bir projeye yüklenebilecek görevlerin tamamı belki de fazlası ATAK Projesi’nde hedef olarak ortaya konmuştur. Bir anlamda, 2000’li yılların başında Türk savunma sanayiinin yönünü tayin eden başat savunma sanayii projesi olmuştur.

8-)Aşama 2 ATAK Proje Modelinin Belirlenmesi

Proje 1997 yılındaki kurgusu ile gerçekleştirilemeyince 2004 yılı itibarıyla ülkemizin taarruz helikopterlerine ihtiyacı artık acil hale gelmiştir. Aşama 1 ATAK Projesi’nde yüksek oranlarda yerlileşme ve yurt içinde üretilen ekipmanların entegrasyonu hedeflenmiş, yerlileşme; yabancı ürünlerin yurt içinde üretilmesi yani eski deyimiyle ithal ikame olarak belirlenmiştir. Böylece, helikopterler ve alt sistemleri halihazırda yurt dışında hangi makinalarda, hangi proseslerle, hangi çizimlere dayalı olarak, nasıl yetenekteki teknisyen tarafından, ne kadar sürede üretiliyorsa aynı yöntemlerin Türkiye’deki mevcut ya da yeni kurulacak fabrikalarda uygulanarak üretimin yerlileştirilmesi söz konusuydu.

Projenin gerçekleştirilmesi için geçen yıllar, ihtiyacın aciliyetini arttırmıştır. Bu nedenle Aşama 2 ATAK Projesi’nde yeni öncelikler belirlenmiştir. Önceki ihaleden edinilen tecrübeler ve AR-GE 2004 Projesi sayesinde gerçekleşen kazanımlar ışığında, yeni bir model çerçevesinde bir platformun tedarikine yönelik olarak 2004 yılında ikinci ihale süreci başlatılmıştır. Buna göre helikopterler hazır olarak yurt dışından alınarak, gelişen Türk Savunma Sanayii kabiliyetlerine paralel olarak, milli katılım kapsamı genişletilmiş ve sadece gövde tasarımı platform sahibi firmadan alınarak geriye kalan tüm görev ekipmanları ve aviyoniklerin milli kabiliyetler doğrultusunda geliştirilip platforma entegre edilmesine karar verilmiştir. Bu kapsamda, ortaya çıkacak yeni ürünün tüm hakları da Türkiye’de olacaktır.

9-)O yıllarda savunma sanayii alanında Türkiye için ana hedef, platform tasarlamak/üretmekten ziyade platformların tedarik edilerek ya da mevcut olan platformların kullanılarak yurt içinde üretilen askeri ekipmanların entegrasyonuydu: yani ülkemiz için savunma sanayiinde öncelikli hedef sistem entegrasyonu olarak belirlenmişti.

Helikopterler hazır olarak yurt dışından tedarik edilerek, TSK tarafından bir süre kullanıldıktan sonra ise yurt içinde üretilen sistemlerin entegrasyonu hedeflenmişti. Aslında böyle bir model ile ihaleye çıkılmasındaki bir amaç da dünya üzerindeki tüm taarruz helikopter üreticilerinin ilgisini çekerek teklif vermelerini sağlamak ve tam rekabet ortamını oluşturmaktı.

TÇD’si 10 Şubat 2005’te yayımlanan ikinci ihale 50 adedi kesin, 41 adedi opsiyon olmak üzere toplam 91 helikopterin tedarikini kapsamaktaydı. İkinci ihalede adaylar aşağıdaki kriterler ön plana çıkmıştır;

• Aday firma entegrasyon kabiliyeti,

• Teknolojik üstünlük,

• Görev etkinliği,

• Burslar,

• Güvenilirlik,

• Ürün ömür devri maliyeti,

• Esneklik,

• İdame edilebilirlik,

• Büyüme marjı,

• Kullanıcı ve bakımcı etkinliği,

5 Aralık 2005’te AgustaWestland A129 Mangusta, Eurocopter EC-665 Tiger, Denel CSH-2 Rooivalk ve Kamov Ka-50-2 çözümleriyle teklif vermiş ve 22 Haziran 2006 tarihli SSİK toplantısında ihaleye AgustaWestland ve Denel firmaları ile devam edilmesi yönünde karar alınmıştır.

10-)Uluslararası boyutta büyük bir ihale konumunda olan Aşama 1 ATAK Projesi’nin iptal edilerek yeni bir kurgu ile başka bir ihaleye çıkılması tüm ülkelerin ama özellikle helikopter üreticisi olanların yakın ilgisine sebep olmuştur.

Ancak ABD’li firmalar, projenin doğrudan hazır alım modeline rağmen teklif vermeyerek ihale sürecinin dışında kalmışlardır. Savunma sanayiinde ABD ürünü ekipmanların yaygın kullanımı düşünüldüğünde her iki ülke açısından alışılmadık bir durum ortaya çıkmıştır. Ancak başarısız olan Aşama 1 ATAK programındaki tecrübeleri doğrultusunda ABD’li firmalar yeni projeye katılmayarak, Teklife Çağrı Dosyası’na cevaben “no bid” yani teklif iletmeme kararı almışlardır.

İlerleyen süreçte, bir kısım teknik ve idari riskler olmasına rağmen helikopterlerin hazır olarak satın alınmasından ziyade, Türkiye’de üretilmesi, üretilirken Türkiye’nin o güne kadar tasarım ve kalifikasyon testlerini tamamladığı ekipmanların en başından helikopterlere entegre edilmesi, bu çerçevede de yerli firmalarımızın ihale tamamlanıncaya kadar çalışmalarını hızlandırarak sözleşme imza zamanına kadar mümkün olan en fazla sayıda sistemi helikopterler için hazır hale getirmeleri hedeflenmiştir. Bu çerçevede ihale dokümanında gerekli değişiklikler yapılarak, teklif vermeyeceğini bildiren firmalar da dahil olmak üzere tüm katılımcılara yeni model ilan edilmiştir.

11-)ABD’li firmalar yine teklif vermeyerek kendi istekleriyle ihale dışında kalırken ABD Hükümeti, devletten devlete satış olarak bilinen Foreign Military Sales (FMS) yolu ile taarruz helikopteri satmayı teklif etmişlerdir.

Bu teklifin kabul edilmesi mevcut ihalenin iptalini gerektirmekteydi. Devletten devlete satış yöntemi, kökeni uzun yıllara dayanan savunma sanayiinde uygulanan bir yöntemdir. ABD tarafından, dost ve müttefik olan ülkeler ile çerçeve mutabakat anlaşmalarının ardından, savunma alanındaki ihtiyaçlar için ticari bir sürece gerek kalmadan iki devletin kendi aralarında anlaşması yoluyla askeri ekipman alımı gerçekleştirilebilmektedir. ABD ile yapılan bu tarz sözleşmeler FMS Anlaşması olarak isimlendirilmektedir. Bu sözleşmeler ülkemizde genel olarak Milli Savunma Bakanlığı tarafından imzalanmakta ve ABD Ordusu tarafından kullanılan ekipmanların olan şekliyle (İngilizce terimi “as is”) doğrudan satışını içermektedir.

Aşama 2 ATAK Projesi’nin ihale süreci devam ederken ABD tarafından yapılan bu doğrudan satış teklifi askeri bürokrasi tarafından masada tutularak ihalenin sonuçlarına göre ele alınması bürokrasinin kendi içerisindeki uyumu ve siyaset ile eşgüdümü hususuna güzel bir örnektir. Tedarik sisteminin işleyiş prosedürleri yönünden tamamen askeri, devletten devlete bir alım yapılarak taarruz helikopter ihtiyacının karşılanması olanaklar dahilinde olmasına rağmen Aşama 2 ATAK Projesi’ne sahip çıkan gerek askeri gerekse sivil bürokrasinin eşgüdümü ve aynı hedefe odaklanması, doğrudan satış teklifinin alternatif çözüm olarak kalmasını sağlamıştır. Burada, savunma sanayiinin kendi iç dinamikleri nedeniyle avantaj ve dezavantajlarını beraberinde getiren askeri bürokrasi faktörü ön plana çıkmaktadır. İşleyiş bakımından birbirinde çok farklı iki yapı olan ordu ve savunma sanayiini bir anlamda orta noktada buluşturan sivil bürokrasinin maharetiyle tarafların ortak hedefler etrafında kenetlendiği görülmektedir.

12-)İhalenin değerlendirme sonuçlarına göre kısa listeye kalan iki ülke firmasının mücadelesi de yoğunlaşmıştır.

Güney Afrika firmasının ana ekipmanlarını Fransızlar sağladığından ikili bir birlik bulunmaktaydı. Fransa’nın AB üyesi olması nedeniyle da rakip olarak İtalyanlar ile arka planda bir çekişme söz konusuydu. Fransızlar, ülkelerinde yapılan bir toplantıyı vesile ederek Türk yetkililerine fabrikalarını gezdirmişler, kendi helikopterlerine etkileyici bir demonstrasyon yaptırarak yakın diplomasi yoluyla firmalarına gereken desteği göstermişlerdi. Öte yandan başka bir ziyaret programının arasına konulan küçük bir eklemeyle İtalyanlar helikopterlerini fabrikada gerçekleştirdiği etkileyici uçuş şovu ile tanıtmışlardı. Nitekim Cumhurbaşkanımız Sn. Erdoğan da TAI’de gençlerle yapmış olduğu programda o dönem İtalya Başbakanı olan Sn. Berlusconi ile bu projenin detayları üzerinde konuştuklarını, ortak üretime girmeyi teklif ettiğini ifade etmiştir.

Kıyasıya bir rekabet ve yoğun bir değerlendirme sürecinin sonucunda, rakibine kıyasla daha düşük fiyat vermesi, helikopterin üçüncü ülkelere satış haklarını Türkiye’ye devretmeyi kabul etmesi, daha fazla offset taahhüdü sunması ve Türk sanayiinin daha fazla iş payı alması başta olmak üzere değerlendirme kriterlerine göre önde çıkan A129 Mangusta Helikopteri 30 Mart 2007 tarihli SSİK kararı ile seçilmiştir.

Bütün bunlar dışında, A129 Mangusta Helikopteri’nin Arnavutluk, Kosova, Somali, Irak ve Afganistan’daki operasyonel geçmişi de bu kararda önemli rol oynamıştır.

atak helikopteri

13-)Aşama 2 ATAK Sözleşmesi

T129 ATAK Helikopteri isimli yeni bir helikopterin ortak geliştirilmesini kapsayan sözleşme müzakerelerine başlanmış ve 50 adet T129 ATAK Helikopteri’nin üretilmesi ve teslimatına yönelik olarak 7 Eylül 2007’de SSB ile TAI, AgustaWestland ve ASELSAN arasında imzalar atılmıştır. Aşama 2 ATAK Programı kapsamında TAI Ana Yüklenici, ASELSAN ve AgustaWestland firmaları ise Ana Alt Yüklenici sorumluluklarını üstlenmişlerdir. TAI Ana Yüklenici olarak, platform üretimini (pal dahil), sistem entegrasyonunu, tüm Proje’nin üretim mühendisliğini ve ömür devri lojistik desteğini yüklenirken AgustaWestland firması Ana Alt Yüklenici olarak performans isterlerini karşılayan temel helikopter tasarımını sağlamakla yükümlü olmuştur. Aviyonik ve Sistem Ana Alt Yüklenicisi olan ASELSAN ise helikopter konfigürasyonunda yer alan, başta görev bilgisayarı olmak üzere, seyrüsefer, kumanda, görüntüleme, haberleşme, elektronik harp ve silah kontrol sistemlerinin geliştirilmesi ve entegrasyonundan sorumlu olmuştur. Sözleşme 22 Haziran 2008’de yürürlüğe girmiştir.

Aşama 2 ATAK Program sözleşmesi dışında, ROKETSAN firması da, ayrı sözleşmeler ile ATAK Programında kullanılacak olan Anti-Tank Füze (UMTAS) ve 70 mm güdümlü roket (Cirit) projelerinin geliştirme çalışmalarına aynı zamanlarda başlamıştır. TAI’ye (2016) göre ilk ihale süresinde kaybedilen zamanın telafisi için bir çıkış yolu aranmış, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin acil ihtiyaçlarının karşılanmasına yönelik olarak SSB ile ATAK Programı Ana Yüklenicisi TAI arasında T129A EDH (Erken Duhul Helikopteri) Projesi imzalanmıştır. Proje kapsamında temel bir konfigürasyona sahip 9 adet T129A ATAK Helikopteri’nin T129B ATAK teslimat takviminden önce Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na teslim edilmesi planlanmıştır. Böylece ATAK Programı’nın kapsamı helikopterlerin tasarım, üretim ve lojistik desteğini içerecek şekilde 59 adet kesin, 32 adet opsiyon şeklinde revize edilmiştir. Yine aynı çerçevede, teslimat sonrası klasik anlayışa dayalı bakım modeli yerine Performansa Dayalı Lojistik (PDL) anlayışını içeren yaklaşım ile son kullanıcıya hizmet sağlanması hedeflenmiştir.

14-)Aşama 2 ATAK Sözleşmesinin Uygulama Safhası: Tasarım, Üretim ve Test Aşamaları

Proje ile birlikte, Türkiye’de helikopter alanındaki tüm uzmanlar biraraya getirilmiştir. Sözleşmenin uygulamaya başlanmasının ardından ilk önemli kilometre taşı olan tasarıma girdilerin belirlendiği Sistem Gereksinimleri Gözden Geçirmesi Ocak 2009’da tamamlanmış ve P1 adı verilen ilk prototip helikopter ilk resmi uçuşunu 28 Eylül 2009’da İtalya’da gerçekleştirmiştir. Türk prototipi T129 ATAK Helikopteri ise ilk uçuşunu 17 Ağustos 2011’de TAI’nin Akıncı tesislerinde yapmıştır.

Projedeki işbölümü uyarınca temel helikopter sistemleri Türk mühendislerinin de katılımıyla İtalya’da çalışılmıştır. Helikopter üzerine takılacak görev bilgisayarı, haberleşme sistemleri, seyrüsefer teçhizatları, elektronik harp ekipmanları ASELSAN tarafından geliştirilirken, roket ve uzun menzilli tanksavar sistemleri ROKETSAN tarafından Türkiye’de geliştirilmiştir. TAI’nin ana yüklenicilik sorumluluğu kapsamında hem Türkiye’deki hem de İtalya’da yürütülen çalışmaları koordine ederken bir yandan da bu çalışmaların sonuçlarını birleştirecek sistem entegrasyonu faaliyetlerini gerçekleştirmiş, helikopterlerin üretim hattını kalıp ve makinalarıyla hazır hale getirmiştir. Helikopterlerin teknik yeteneklerinin uluslararası havacılık standartlarında tasarlanması, üretilmesi ve test edilmesi hedeflendiğinden tüm bu hedeflerin gerçekleştirilmesinin denetlenmesi amacıyla SSB kontrolünde, alanında uzman teknik personelden oluşan kalifikasyon panelleri oluşturulmuştur. Bu panellerde helikopterlerin tüm alt sistemleri tekil olarak incelendiği gibi, sistem performansı, uçuş emniyeti, çevresel şartlar, uçuş yetenekleri, güvenilirlik, beka kabiliyeti, idame edilebilirlik gibi birçok alanda bütünsel bir değerlendirme gerçekleştirilmiştir.

15-)Helikopter Teknik Özelliklerine Yerli Sanayi Katkısı

T129 ATAK Taarruz ve Taktik Keşif Helikopteri, iki pilotun da azami çevresel görüşe sahip olduğu tandem adı verilen ve pilotların önlü-arkalı oturduğu kokpit tasarımı, tekerlekli ana iniş takımları, üstün manevra kabiliyetine sahip beş palli ana rotor sistemi, iki palli yeni tasarım kuyruk rotor sistemi ve her biri 1.360 beygir güç üretebilen, beka kabiliyetini artıran yüksek performanslı iki LHEC CTS800-4A turboşaft motoru ile teçhiz edilmiştir. 750 litrelik depo kapasitesi ile standart atmosferik şartlarda ve deniz seviyesinde, yaklaşık olarak üç saat havada kalabilen helikopter 326 km/saat süratle 519 km’lik uçuş menziline ulaşabilmektedir. Deniz seviyesinde azami kalkış ağırlığı 5.000 kilogram olan T129 ATAK Helikopteri; yerli tasarım ve üretim sayısal kokpit mimarisi, görev bilgisayarları ve gelişmiş uçuş ve atış kontrol sistemleri ile yüksek manevra ve uçuş kararlılığına, sıcak ve yüksek irtifa koşullarında üstün performansa, uzun menzile ve her türlü hava koşullarında gündüz/gece harekat icra edebilme kabiliyetine sahiptir.

Yüksek performansı, yüksek manevra kabiliyeti, asimetrik silah yükü, düşük görüş, ses ve radar silüeti, yüksek seviyede darbeye mukavemeti ve balistik tolerans gibi özellikleri T129 ATAK Helikopteri’ne çeşitli muharebelerde çok yönlü üstün harekat kabiliyeti kazandırmıştır. T129 ATAK Helikopteri, zorlu muharebe şartlarında pilot üzerinde oluşan stres ve yorgunluğu azaltmak için gerekli uçuş yardımcı sistemleri ile teçhiz edilmiştir. Helikopterlerde bulunan otopilot sistemi sayesinde uçuş yorgunluğu asgari düzeye indirilmiştir. Diğer yandan, T129 ATAK Helikopterlerinde yer alan koltuklar zırhlandırılarak, pilotlar için koruma sağlanmıştır. Helikopterin baş tarafında bulunan ASELSAN tarafından üretilen AselFLIR-300T Gündüz ve Gece Görüntüleme Sistemi 360° dönebilmekte, yaklaşık 20 km’ye kadar mesafedeki hedefleri tespit, 10 km’ye kadar mesafedeki hedefleri ise teşhis edebilmektedir. Helikopterlerin önünde yer alan 20 mm top oldukça etkili, hemen hemen nokta atışı yapabilen bir silah sistemidir. 20 mm topun üzerinde yer alan Lazer İşaretleyici ise diğer birliklere hedef tarif etmek için kullanılan bir sistemdir. Tarih arşivi sizler için Atak Helikopteri‘ni inceliyor.

16-)T129 ATAK Helikopteri için özel olarak ASELSAN tarafından geliştirilen AVCI Kaska Entegre Kumanda Sistemi görevlerde pilotlar için yardımcı olmuştur.

AVCI Sistemi, dünyada bir helikopter platformuna entegre edilen ilk hibrit (optik-ataletsel) kafa takip sistemine sahip olup, yüksek takip hassasiyeti sayesinde hedef tespit ve silah sistemlerinin, pilot bakış hattına otomatik yönlendirilmesini sağlamaktadır. AVCI Sistemi sayesinde ihtiyaç duyulan tüm uçuş gösterge ve referans bilgileri pilotun gözünün hemen önündeki vizöre taşınabilmekte, böylece uçuş ekibi, dikkatinin çoğunu helikopter dışına kanalize edebilmektedir. Ayrıca AVCI Sistemi, pilotun baş hareketleri ile birlikte pilotun bakmakta olduğu noktaya helikopterin burun kısmındaki 20 mm topun da dönmesini sağladığından, pilotlara çok büyük bir kullanım kolaylığı sağlamaktadır.

TAI’ye göre T129 ATAK Helikopteri 90 dereceye yakın açılarla yükselme, dalma, burun ya da kuyruk sabit kalacak şekilde kendi etrafında dönme ve yana uçuş gibi helikopterler için zor kabul edilen manevraları başarıyla icra edebilmekte ve güçlü kuyruk rotoru sayesinde güçlü çapraz rüzgârda dahi istikrarlı bir uçuş yapılmasını sağlamaktadır.

17-)Bakımı oldukça kolay bir platform olan T129 ATAK Helikopteri’nin iki teknisyen tarafından gerçekleştirilebilen yaklaşık bir saatlik bir bakımın ardından bir sonraki uçuşa hazır hale getirilebilirken, aynı sınıftaki diğer helikopterlerin benzer faaliyetler için yaklaşık 15 teknisyene ihtiyaç duymaktadır.

Taktik sahada araziye inildiği zaman motorları susturmadan, sistemler faal haldeyken, mühimmat ve yakıt ikmali yapılabilen T129 ATAK Helikopteri, pilotlar tarafından beğeniyle karşılanmıştır. Pilotlar T129 ATAK Helikopteri’ni gayet kıvrak, güçlü, emsallerine oranla daha küçük; fakat daha üstün özelliklere sahip bir taarruz helikopteri olarak tanımlamışlardır. Bir taarruz helikopterinden beklenen dört önemli kabiliyetin (Performans, Silah Sistemleri, Beka Yeteneği ve İdame Ettirilebilirlik) TSK ihtiyaçlarına en doğru şekilde cevap vermesine yönelik optimize edilen T129 ATAK Helikopteri’nin tasarımı, Türkiye programı ile birlikte deneyimli taarruz helikopteri pilotlarının tecrübe aktarımları ve sağladıkları geri beslemeler ile olgunlaşmıştır. T129 ATAK Helikopteri’nin kokpit yerleşimi Kara Kuvvetleri pilotları ile işbirliği içinde hazırlandığından AH-1P Cobra ve AH-1W SuperCobra Taarruz helikopterleri pilotlarının T129’a intibak süreci hızlanmıştır.

Diğer yandan, T129 ATAK Helikopterlerinde görev yapacak personelin eğitiminde ihtiyaç duyulan simülatörler de 10 Haziran 2013’te imzalanan sözleşme kapsamında ATAKSİM ismiyle HAVELSAN tarafından tasarlanarak üretilmiştir.

 

Bu yazımız da ilginizi çekebilir; 

Karapara Ne Demek? Karapara Aklama Süreci ve Yöntemleri

Yunanistanda İşsizlik Oranları ve Gelişimi

Kaynak

Köksal Liman, Savunma Sanayiinin Türk Kamu Yönetiminde Özgün Gelişim Sürecine Bir Örnek: Atak Projesi

 

*Bu çalışmanın tüm hakları, Köksal Liman’a aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Sınır Ötesi Tarım Nedir ?

Sınır ötesi tarım yatırımı kavramını; başka bir ülkenin sınırları içerisindeki toprağın tarımsal üretim yapmak için kiralanması veya satın alınması olarak tarif etmek mümkündür. Nüfus artışı, küresel düzeyde yaşanan iklim değişiklikleri, tarım arazilerinin tarım dışı amaçlar için kullanılması gibi faktörler, kişi başına düşen ekilebilir tarım arazisi miktarının azalmasına yol açmaktadır. Nüfusun beslenme ihtiyacını karşılamak için ülkeler alternatif çözüm arayışı içine girmişlerdir. Tarımsal ürünlere olan talebin karşılanmasında yaşanan zorlukların aşılması, tarımsal ürünlerin girdi olarak kullanıldığı sektörlerdeki fiyat dalgalanmalarından ve gıda krizlerinden kaynaklı olumsuz etkilerin ortadan kaldırılması için sınır ötesi tarım yatırımı kaçınılmaz hale gelmiştir.

Sınır Ötesi Tarım Yatırımları ve Gelişimi

Küresel düzeyde yaşanan iklim değişiklikleri, hızlı nüfus artışı, şehirlerin genişlemesi, gelişmiş ülkelerdeki tarıma elverişli arazilerin azalması ve son dönemlerdeki enerji talebindeki hızlı artışın bir sonucu olarak tarım alanlarının tarım dışı amaçlarla kullanılmaya başlanması, tarım sektöründeki etkin aktörleri tedirgin etmeye başlamıştır. Bu kapsamda hem tarıma elverişli geniş arazilerin bulunması hem de ucuz işgücü olanaklarının yaygın olması nedeniyle başta Afrika kıtasındaki ülkeler olmak üzere birçok ülke sınır ötesi tarım yatırımları için hedef ülke haline gelmeye başlamıştır. Sınır ötesi tarım yatırımlarının hızlı bir şekilde yayılması toprağın değerinin geçmiş yıllarda hiç olmadığı kadar artmasına neden olmuştur.

Sınır ötesi tarım yatırımları hakkında doğru ve kesin bir bilgiye ulaşmak, genellikle bu tür sözleşmelerin yüksek düzeyde gizliliğinden dolayı oldukça güçtür. FAO’nun verilerine göre; dünya yüzeyindeki 2,7 milyar hektar tarım yapılabilir arazinin sadece 1,5 milyar hektarlık alanı tarım için kullanılmaktadır. Bu işlenmeyen 1,2 milyar hektar büyüklüğündeki araziler genellikle Güney yarımkürede (Güney Amerika, Afrika, Avustralya, Güneydoğu Asya) ve yaklaşık yüzde 80’i gelişmekte olan ülkelerde bulunmaktadır.

Environmental Research Letters dergisinde 2014 yılında yayımlanan rapora göre; günümüzde en az 126 ülkenin küresel tarıma elverişli arazileri satın aldığı/kiraladığı ya da sattığı/kiraya verdiği bilgisi yer almaktadır.

En etkin müşteri ve yatırımcıların; ABD, Çin, İngiltere, Almanya, Hindistan ve Hollanda olduğu, yatırımcıların genellikle Güney Amerika, Afrika, Asya, özellikle de Brezilya, Etiyopya, Filipinler, Sudan, Madagaskar, Mozambik ve Tanzanya’da tarım arazisi aramakta olduğu belirtilmektedir. Sınır ötesi tarım yatırımı yapılan bölgelerin başında Afrika kıtası gelmektedir. Yatırımcıların Afrika kıtasını seçmelerinin üç neden bulunmaktadır. Birincisi, ekilmemiş, boş ve nispeten ucuz olan geniş arazilerin varlığı; ikincisi kırılgan, zayıf ve şeffaf olmayan yönetim sistemlerinin varlığı, üçüncüsü ise ucuz işgücü olanaklarının geniş olmasıdır. Şekilde tarımsal arazi ticaret ağı haritası yer almaktadır. İşaretin rengi, bir ülkenin ne ölçüde büyük bir arazi ithalatçısı (gri) veya ne ölçüde büyük bir arazi ihracatçısı (kırmızı) olduğunu, nokta işaretinin büyüklüğü ise ticaret ortaklarının sayısını göstermektedir.

 

Aşağıdaki şekilde, küresel ticaret ağındaki en büyük 20 ülkenin ticaret ortaklığı sayıları yer almaktadır. Çinli yatırımcıların 33 farklı ülkede, ABD’li yatırımcıların 28 farklı ülkede ve İngiltereli yatırımcıların 30 farklı ülkede tarıma elverişli arazi satın aldığı (ithalat), Etiyopya’nın topraklarını 21 farklı ülkeden, Sudan ve Madagaskar’ın ise 18 farklı ülkeden yatırımcılara sattığı (ihracat) görülmektedir. Topraklarını kiraya veren veya satan ülkeler genellikle ülke yönetiminde şeffaflıktan uzak olan, halkın katılımına kapalı, veri ve kayıt sistemlerinin gelişmemiş olduğu, ağırlıklı olarak sektör tarafından tanınmayan aracılar üzerinden anlaşmaların yapıldığı sahra altı Afrika’da yer alan az gelişmiş ülkelerdir.

Dünya Bankası’nın 2014 yılı verilerine göre; Çin, dünya nüfusunun yüzde 19’una sahip iken, dünyadaki tarım arazilerinin yalnızca yüzde 10,5’ine sahiptir.

Çin, nüfusunu besleyebilmesi için yabancı ülkelerde tarım yatırımı yapmak zorundadır. Bu nedenle Çin, son yıllarda başta Afrika kıtasındaki ülkeler olmak üzere bir çok ülkede tarım yatırımı yapmaya başlamıştır. Gelişmekte olan ülkelerin tarım sektörüne yatırım yapmalarının, yoksulluğu ve açlığı azaltmak için etkili bir yöntem olduğu bilim insanları tarafından ileri sürülmektedir. Ancak büyük ölçekli arazi edinimleri yerel halklar için faydadan çok zarar getirebilmektedir.

İklim değişikliği, nüfus artışı ve insanların tüketim alışkanlıklarının değişmesi gibi birçok nedenden dolayı son yıllarda arazi talebinde büyük artışlar yaşanmaya başlamıştır. Bu talep artışı doğal olarak, tarım yapmaya elverişli arazilerin fiyatlarının da yükselmesine yol açmıştır. Arazi fiyatlarındaki artış Fransa, Almanya ve ABD gibi gelişmiş ülkelerde tarım yapmaya istekli olan yatırımcıların arazi kiralama ya da satın alma yönündeki kararlarını tekrar gözden geçirmelerine neden olmuştur. Örneğin; Romanya’da son on yıllık süreçte arazi fiyatları her yıl yüzde 40, başka bir deyişle bu on yıllık süreçte toplamda yüzde 1.817 oranında artış göstermiştir. Buna rağmen son yıllarda büyük yatırımcılar tarım arazilerini yatırım yapılabilecek cazip bir varlık olarak görmeye başlamışlardır.

Geçtiğimiz 10 yılda yatırımcılar özellikle gelişmekte olan ülkelerde tarım, madencilik, turizm ve diğer faaliyetler için geniş araziler satın almışlar ya da uzun süreli olacak şekilde kiralamışlardır.

Arazisini dış ülkelere açan ülkeler ise ülke ekonomisinin canlanacağı ümidiyle bu sıcak para girişine karşı çok istekli davranmışlardır. Bu tür büyük anlaşmalar sadece Afrika’ya özgü değildir. Sınır ötesi tarım yatırımları, Doğu Avrupa, Güney Amerika, Güney ve Güneydoğu Asya bölgesinde de yaygın olarak yapılmaktadır.

Yabancı bir ülkede tarım yapmak için toprak kiralamak veya satın almak yerel halk için toprak gaspına da dönüşebilmektedir. Özellikle Afrika kıtasında yer alan az gelişmiş ülkelerin topraklarının kiralanması veya satın alınmasında toprak gaspına daha sık rastlamak mümkündür. Afrika kıtasının diğer ülkeler tarafından sömürülmesinin hikâyesi eksilere dayanmaktadır. 1900’lere gelindiğinde ise Afrika kıtasının yaklaşık yüzde 90’ı büyük güçlerin egemenlikleri altına girmiştir. 1884-1885 Berlin Konferansı ile resmileşen ‘Afrika’nın kapışılması’ dünya ekonomisinin sanayi kapitalizminin ilk büyük iktisadi büyümesinin ardından gelen geç 19. Yüzyıl Avrupa büyük depresyonu (1873-1896) ve bunu izleyen (1896-1914) ‘Altın Çağ’ döneminde gerçekleşmiştir.

Kaynak

Adem Gülgönül, Sınır Ötesi Tarım Yatırımları ve Küresel Tarım Yatırımlarının Geleceği

 

*Bu çalışmanın tüm hakları, Adem Gülgönül’e aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Küresel Güçlerin Kripto Paralara Bakışı Ve Değerlendirmeler

Kripto Paraların dünya genelinde yaygınlık kazanması neticesinde kripto paraların alınıp satıldığı özel piyasalar oluşmuştur. Ayrıca, kripto paralar taraflar arasında ödeme aracı olarak da kullanılmaya başlanmıştır. Zaman içerisinde önemli bir hacme ulaşan kripto para piyasası Devletler, Uluslararası Kuruluşlar ve Merkez Bankalarının da dikkatini çekmiştir. Bununla birlikte, kripto paraların öncüsü olan Bitcoin başta olmak üzere kripto paralara yönelik farklı bakış açıları ve uygulamalar söz konusudur. Aşağıdaki şekilde, Dünya’da kripto para algısına ilişkin
mevcut durum gösterilmektedir. Kendi kripto parasını geliştirmeye çalışan Çin ve bazı Asya ülkeleri dışında kripto varlıklara yönelik ciddi bir yaptırım bulunmamaktadır.

IMF Değerlendirmesi

IMF Başkanı Christine Lagarde, 29 Eylül 2017 tarihinde Bank of England (BoE) Konferansında yaptığı konuşmasında kripto paralara ilişkin önemli açıklamalarda bulunmuştur. Lagarde, Bitcoin başta olmak üzere kripto paraların mevcut sistem için tehlike oluşturmadığını belirtmiştir. Kripto Paraların fazla oynak, fazla riskli ve fazla enerji yoğun olduğu değerlendirmelerinde bulunmuştur. Düzenleyici otoriteler için kripto paraları fazla karmaşık bulan Lagarde, kripto paraların tamamen yok sayılmasının ise akıllıca olmayacağını ifade etmiştir. IMF Başkanı, istikrarlı olmayan paralara sahip olan ülkelerde Dolar gibi başka ülkelerin para birimleri yerine kripto paraların daha çok talep görebileceğini öngörmektedir.
Vatandaşların kripto paraların zaman içerisinde daha istikrarlı bir hale geleceğine yönelik beklentilerinin ise bunun en önemli dayanağı olduğunu değerlendirmektedir. Lagarde, ekonomilerin dönüşümüne bağlı olarak Merkez Bankalarının yapacağı en iyi işin etkin para politikalarına devam etmek ve yeni fikirlere ve taleplere açık olmak olduğunu vurgulamıştır. Nitekim mevcut kripto paraların riskli ve oynak kalması neticesinde, vatandaşların da Merkez Bankalarından ulusal para olarak işlem görecek dijital platformlarının oluşturulmasına yönelik talebin olabileceğini ifade etmiştir (IMF 2017).
Lagarde, CNBC’ye yaptığı konuşmasında, dünya merkez bankalarının ve düzenleyici kuruluşların kripto para meselesini ciddiye alması gerektiğini vurgulamıştır. Lagarde ayrıca, kendilerinin bir kripto para geliştireceklerini
söylememekle birlikte, IMF’nin Özel Çekme Hakları (SDR) kapsamında uluslararası rezerve olarak hizmet edecek ve teknolojik anlamda kripto paralara benzer nitelikte olacak bir para biriminin oluşturulabileceğini ifade etmiştir. Meselenin sınırlar ötesinde olmasından dolayı IMF’nin de süreçte yer alabileceğini belirtmiştir. IMF Başkanı Christine Lagarde, 11 Şubat 2018 tarihinde CNN ile yaptığı röportajında ise, kripto paralara ilişkin düzenlemeleri kaçınılmaz olarak değerlendirmiş ve bunun sadece bir zaman meselesi olduğunu ifade etmiştir. Bunun ise uluslararası düzenleme ve uygun denetim gerektiren bir alan olduğunu belirtmiştir (CNBC 2017, CNN 2018).

Dünya Bankası Değerlendirmesi

Dünya Bankası Başkanı Jim Yong Kim ise, kripto para sistemini “Ponzi Düzeni” ile kıyaslamış ve Bitcoin gibi kripto paraların yasallığına yönelik endişe uyandırmıştır. Kim açıklamasında, sistemin çalışma şeklinin hala tam anlamıyla net olmadığını belirtmiş ancak gelişmekte olan ülkelerde paranın daha etkin takip edilmesi ve yolsuzluğun azaltılması açısından da ümit verdiğini ifade etmiştir.

Uluslararası Ödemeler Bankası Değerlendirmesi

Uluslararası Ödemeler Bankası (BIS) Başkanı Agustin Carstens yayınladığı makalede, kripto paraların tanım olarak bilinen para türlerinden hiçbirinin kapsamına girmediğini belirtmiştir. Carstens’a göre, istikrarsız oluşlarından dolayı bir ödeme veya değer saklama aracı olarak güvenli değillerdir. Yeni teknolojiler hayatı kolaylaştırma kolaylığına sahip olsalar da, kripto paraların mevcut yapısı bu durum için iyi bir örnek teşkil etmemektedir. Bu yüzden, Merkez Bankaları gerekli görülmesi durumunda müdahale için hazır bulunmak zorundadır. Böylece, finansal sistemde geniş bir alanda hizmet veren kurumsal altyapının destekleyeceği kripto paralar yasal bir şekle bürünecektir. Bu ise Merkez Bankalarının sorumluluk alanına girmektedir. Bu doğrultuda, Merkez Bankaları ve Finansal Otoriteler iki noktaya dikkat etmelidir. Birincisi, kripto paraların reel para birimleriyle olan ilişkinin sorunsuz olması sağlanmalıdır. İkinci nokta ise, her iki para için eşit şartların sağlanmasıdır. Her iki para için de istisnasız aynı risk ve aynı düzenlemeler geçerli olmalıdır.

ABD Politikası

18 Mart 2013 tarihinde, ABD Hazine Bakanlığı Finansal Suçlarla Mücadele Birimi (FinCEN) kripto paraların yönetimi, alım-satımı ve kullanılmasına ilişkin FinCEN düzenlemelerinin uygulanabilirliğine yönelik bir rehber yayınlamıştır. Kripto para kullanıcıları tescil, raporlama ve kayır tutma zorunluluklarından muaf tutulmuştur. Ancak yönetici konumunda bulunan kimseler ilgili düzenlemelere uymak zorundadır. FinCEN kripto paraların ulusal para kapsamında değerlendirilemeyeceğini belirtmiştir. Bununla birlikte, açıklamada çevrilebilir
kripto paralara değinilmiş, bu tip kripto paraların reel para birimleri karşısında bir değeri olduğu ve reel para gibi işlem gördüğü ifade edilmiştir (FinCEN 2013).
ABD Menkul Kıymetler ve Döviz Komisyonu (SEC) Başkanı Jay Clayton, 11 Aralık 2017 tarihinde kripto paralar ve İlk Dijital Para Arzlarına (ICO) ilişkin bir bildiri yayınlamıştır (SEC 2017). Bildiride, kripto para piyasasının hızlı bir şekilde büyüdüğü ve yerel, ulusal ve uluslararası düzeyde işlem gördüğü ve pek çok ürün ve katılımcısının olduğu belirtilmiştir. Bununla birlikte, kripto paralar hakkında –yasal olup olmadıkları, yatırımcıların korunması amacıyla düzenlemelerin yapılıp yapılmayacağı ve ilk dijital para arzlarının yasal statüsü gibi– pek çok soru işaretinin olduğu vurgulanmıştır.
Bireysel yatırımcılar açısından, geleneksel ABD Menkul Kıymet piyasalarında kripto para yatırımları özelinde bir korumanın olmadığı ve dolandırıcılık ve manipülasyon tehlikesinin bulunduğu belirtilmiştir. Ayrıca ICO’lara ilişkin SEC tarafından bir kaydın veya tescilin söz konusu olmadığı da bildiride yer almıştır. Böyle bir ürüne yatırım yapılması düşünüldüğünde ise, ICO yapanlardan ürüne yönelik sorulardan tatmin edici bir geri bildirim alınması gerektiği vurgulanmıştır. Kripto Para piyasalarının ulusal sınırları aşmasından kaynaklı SEC tarafından kötü niyetli aktörlerin etkin olarak takip edilemeyeceği ve yatırımların kurtarılamayacağı konusunda yatırımcılar uyarılmıştır.

Piyasa Aktörleri

Piyasa Aktörleri (MenkulKıymet Avukatları, Muhasebeciler ve Yatırım Danışmanları) açısından ise, SEC tarafından konuyla alakalı yayınlanan araştırma raporunun dikkate alınması gerektiği ifade edilmiştir. Raporun yayınlanmasının ardından bazı piyasa aktörleri önerdikleri ICO’ların menkul kıymet olmadığını, “Hizmet Ürünü”
kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini iddia etmiştir. Bununla birlikte, bu tür ürünlerin bir “Hizmet ürünü” olması onun aynı zamanda bir menkul kıymet olarak değerlendirilmesini engellememektedir. Bu ürünler, üçüncü tarafların girişimcilik ve yöneticilik çabalarına bağlı olarak potansiyel bir getiri vaat ettiğinden dolayı ABD kanunları açısından bir menkul kıymetin ayırıcı özelliklerini taşımaktadır.
Bu yüzden, piyasa aktörleri yatırımcıların korunması açısından sorumluluklarının farkında olmak zorundadırlar. Bu sebeple, bir kripto para arz eden veya bir ürünün değerini bir veya birden çok kripto paraya bağlayanlar, bu para birimi veya ürünün bir menkul kıymet olmadığı göstermek veya menkul kıymet kanunu kapsamında tescil ve diğer gereksinimleri yerine getirmek zorundadırlar. Ayrıca, komisyoncular, menkul kıymet tacirleri ve diğer piyasa katılımcıları kripto para işlemlerinin kara-para aklamayı önleme ve müşteri tanıma zorunluluklarına uymak durumundadır.

Jerome Powell

Mevcut FED Başkanı Jerome Powell Kripto Paraların şu anda ekonomi için tehlike oluşturacak bir boyutta olmadığını ancak uzun vadede sorun teşkil edebileceğini belirtmiştir. Powell Bitcoin’e alternatif olarak Merkez Bankasının kontörlü altında bir kripto para fikrine yönelik cevabında ise, bu teknolojiye yönelik teknik meselelerin devam devam ettiğini ve kontrol ve risk yönetiminin kritik olduğunu ifade etmiştir. Bu doğrultuda, Merkez Bankasının arz edeceği kripto paranın kişisel mahremiyet konusu gibi pek çok zorlukla karşılaşacağını ve bu sebeple bu işin özel sektör tarafından yapılmasının daha iyi olacağını vurgulamıştır (BBC 2017, Bloomberg 2017).
Powell’ın selefi olan Janet Yellen ise, Bitcoin’in ödeme sisteminde çok küçük bir payı olduğu açıklamasını yapmış; istikrarlı bir değer saklama aracı olmadığını, ulusal para işlevi göremeyeceğini ve çok fazla spekülatif olduğunu belirtmiştir. Buna paralel olarak Yellen, FED’in Bitcoin’e yönelik doğrudan düzenleyici bir rolünün olmadığının altını çizmiştir. Ancak FED’in kendi denetimi altında olan bankacılık kurumlarının, müşterilerinin kripto para piyasasında yapmış olduğu işlemlerin yönetilmesi ve kara-para aklama faaliyetlerinin olup olmadığının izlenmesi ve bankacılık sırrı sorumlulukların yerine getirilmesi konusunda güvence verdiği ifade etmiştir. Bu aşamada FED’in kendi kripto parasını oluşturmasının söz konusu olmadığını ifade etmiştir (CNBC 2017).

Çin Politikası

Çin, 2017 yılı Eylül ayında ICO vasıtasıyla yasadışı kaynak sağlama faaliyetlerini yasakladığını açıklamıştır. Ancak bu kripto paraların tamamen yasaklanması anlamına gelmemektedir. Kişilerin kripto para bulundurmalarında bir sakınca görülmemiştir. Çin bu düzenlemesiyle, son dönemde çok hızlı bir artış gösteren piyasada oluşacak balonların olası olumsuz etkilerine karşı önlem almıştır. Çin Merkez Bankası (PBoC), Çin Menkul Kıymet Düzenleme Komisyonu (CSRC), Çin Bankacılık Düzenleme Komisyonu (CBRC) ve diğer birimler ortak deklarasyonla ICO’yu tamamlayan kişi ve kuruluşların elde edilen fonların geri iadesine ilişkin gereken çalışmaları yapması gerektiğini ifade etmiştir. Bildiride, gelecekte yapılacak ICO’ların şiddetle cezalandırılacağı da belirtilmiş; finansal ve ticaret platformlarında kripto paraların yasal paralarla olan ticareti de yasaklanmış ve bankalar ICO hizmeti vermekten men edilmiştir (Bloomberg 2017, Reuters 2017).
PBoC Başkanı Zhou Xiaochuan 2018 yılı Mart ayında 13. Ulusal Halk Kongresi basın konferansında yaptığı açıklamada, Bitcoin ve diğer dijital paraları kâğıt para, madeni para ve kredi kartı gibi yasal bir ödeme aracı olarak tanımadıklarını belirtmiştir. Xiaochuan ayrıca, Bitcoin ve Çin Para Birimi Yuan arasında doğrudan değişimin de PBoC tarafından desteklenmediğini ve bankacılık sistemimin bunu kabul etmeyeceğini eklemiştir. Bununla birlikte, kripto paraların kaçınılmaz olduğunu ifade eden PBoC Başkanı Xiaochuan, devlet olarak Bitcoin’in de üzerine inşa edildiği blockchain ve dağıtılmış hesap defteri teknolojilerini (distributed ledger technologies) yakından takip ettiklerini ifade etmiştir. Kripto Para endüstrisinde yer alan kişilerle birlikte PBoC’nin kripto para ve elektronik ödeme konusunda çalışma yürüttüklerini de kaydeden Xiaochuan, projede ilerleme olduğunda testlerin yapılacağını eklemiştir.

PBoC

Ancak hiçbir otoriteye dayanmayan bazı spekülatif uygulamaların hızla yayılması sebebiyle olası olumsuz etkilere karşı tüketicilere uyarıda bulunmuştur. Bu durumun finansal istikrar ve parasal aktarım mekanizması üzerinde de beklenmedik etkileri olabileceğini vurgulamıştır. Kripto Para geliştirilmesi meselesinin öngörü ve dikkat gerektirdiğini söyleyen Xiaochuan, böyle bir paranın güvenlik ve gizliliğin korunmasını da hesaba katacak şekilde kullanım açısından kolay, hızlı ve düşük maliyetli olması gerektiğini açıklamıştır (Reuters 2018, Yahoo 2018, People’s Daily 2018).
Nitekim PBoC, 2018 yılı ajandasında ulusal parayı korumanın en büyük öncelik olduğuna ve bu doğrultuda kripto paralara karşı sıkı önlemlerin devam edeceğine yer vermiştir. PBoC Başkan Yardımcısı Fan Yifei ise, Başkan
Xiaochuan ile benzer şekilde PBoC’nin Çin’in kendi dijital parasını geliştireceğini ve çalışmalar yürüttüğünü vurgulamış ve kripto para piyasasına yönelik tasfiye politikasının devam edeceğini ve Bitcoin haricinde de her tür sanal paranın üzerine gidileceğini ifade etmiştir (8BTC 2018).

Rusya Politikası

Rusya Maliye Bakanlığı 25 Ocak 2018 tarihinde kripto para piyasasına yönelik “Dijital Finansal Varlıklara İlişkin Federal Yasa” başlıklı bir yasa taslağını kamuoyuna sunmuştur. Kanunun amacının hem Rusya’daki dijital finansal varlıkların kullanımını hem de akıllı sözleşmeler altında bu hususa ilişkin hakları ve yükümlülükleri düzenlemek olduğu belirtilmiştir. Yasa taslağı dijital finansal varlıkları şifreleme cihazları kullanılarak elektronik formatta oluşturulan varlıklar olarak tanımlamaktadır. Bu varlıklar kripto paralar ve itibari paralar olmak üzere iki kategoriye ayrılmaktadır. Dijital finansal varlıkların dijital işlemler defterine (ledger of digital transactions) kaydedildiği yasa taslağında belirtilmiştir.
Bununla birlikte dijital finansal varlıkların ulusal para olarak tanınmadığı vurgulanmıştır. Yasa taslağında kripto para tanımı detaylandırılmamakla birlikte, katılımcılar tarafından oluşturulan ve dijital işlemler defterine kaydedilen bir dijital varlık türü olduğuna yer verilmiştir. Belli bir ücret karşılığında kripto para oluşturulması ve geçerliliğin onaylanması işlemine madencilik ismi verilmiştir. Bu, ancak bu işi yapan bir katılımcının kripto para ihraç edebileceği anlamına gelmektedir.

İhraç Durumu

İtibari Paralar ise fon sağlamak amacıyla ihraç edilebilmektedir; kripto paralara benzer şekilde deftere kaydedilmek zorundadır. Yasa taslağı sadece bağımsız tüccarları ve tüzel kişileri itibari para ihraç etmeye yetkili kılmıştır. İtibari Para ediniciler için de özel düzenlemeler söz konusudur. Nitelikli yatırımcılar kendi adlarına açılan elektronik cüzdanlar vasıtasıyla itibari para edinebileceklerdir. Diğer kişiler ise, yalnızca özel bir operatörün elektronik cüzdanına Rusya Merkez Bankası tarafından belirtilen özel hesaba havale yaparak itibari para
edinebileceklerdir. Bu kişilerin her bir itibari para ihracında edinebileceği miktar ise 50.000 Ruble ile sınırlandırılmıştır.
Yasa taslağı dijital finansal varlıklarla ilgili işlemlere sadece ticareti organize edecek bir dijital finansal varlık değişim operatörü vasıtasıyla yapılması kaydıyla izin vermektedir. Bu kapsamda, bir dijital finansal varlık bir diğeri ile takas edilebilecek ve dijital finansal varlıklar Ruble, yabancı para ve/veya diğer varlık ve eşyalarla değişime konu olabilecektir. Bu işlemlere yönelik anlaşmalar ise yasa taslağında akıllı anlaşmalar olarak tanımlanmıştır. Akıllı anlaşmalar elektronik formatta olup hak ve sorumlulukların otomatik dijital işlemler vasıtasıyla dağıtılmış hesap defterinde belirli bir sıra ve koşulda yerine getirildiği anlaşmalar olarak ifade edilmiştir.

Venezüela Politikası

Kripto Para bağlamında en büyük gelişmenin yaşandığı ülke Venezuela olmuştur. Venezuela Petro ismini verdikleri kripto parayı yakın dönemde piyasaya sürmüştür. Petro’ya ilişkin yayınlanan resmi raporda Petro, Venezuela Devleti’nin Blockchain platformunda oluşturduğu ve ihraç ettiği ülke petrol varlıklarına dayanan Ulusal Kripto Para Birimi olarak tanımlanmıştır. Bu fikrin yaklaşık on dört yıl Venezuela Devlet Başkanı olarak görev yapan Hugo Chavez dönemine dayandığı belirtilmiştir. Petro’nun bağımsız, şeffaf ve vatandaşların doğrudan katılımına açık bir dijital ekonominin gelişmesinde öncü olması hedeflemektedir.
Petro’nun aynı zamanda Venezuela ve diğer gelişmekte olan ülkelerde kripto varlıkların ve yenilikçiliğin gelişimine hizmet eden bir platform olacağı düşünülmektedir. Bu finansal enstrümanın daha adil ve işbirliğine dayanan bir küresel finansal sistemi destekleyeceği, büyüme, finansal bağımsızlık ve hammadde başta olmak üzere gelişmekte olan ekonomiler arasındaki ticaretin gelişmesine katkı sunacağı ifade edilmiştir.
Petro’nun kripto varlık piyasasında volatiliteyi düşürmesi beklenmektedir. Bilindiği üzere, kripto para piyasasında işlem gören en değerli üç para birimi (Bitcoin, Ethereum ve Ripple) kısa zamanda önemli dalgalanmalar yaşamıştır. Bunlarla karşılaştırıldığında Petro, yatırımcılara daha güvenli, istikrarlı ve temel analize elverişli, büyük hacimdeki işlemler için uygun, değer saklama aracı olarak kullanılabilecek ve daha da önemlisi içsel bir değeri olan yatırım enstrümanı sunmaktadır. Petro ayrıca, teknoloji vasıtasıyla güveni geliştirmeyi ve ekonomik büyümeyi amaçlamaktadır. Petro Blockchain teknolojisi sayesinde doğruluk, şeffaflık, denetlenebilirlik ve iyi yönetişimi garanti etmektedir. Bu doğrultuda, bu kripto varlık daha açık politikalar ve reel ekonomi ile olan sağlam
bağların tesisi ile uluslararası yatırımcılar arasında güven tesis edecektir. Venezuela Ulusal Kripto Para Birimi Petro’ya ilişkin politika dokümanında bu para biriminin sahip olduğu üç nitelikten bahsedilmiştir:

Mübadele (Değiş-Tokuş) Aracı

Petro mal veya hizmet satın almada kullanılabilecek, dijital döviz büroları aracılığıyla kâğıt paraya ve diğer kripto varlık veya paralara çevrilebilecektir.

Dijital Platform

Petro mal ve hammaddelerin (elektronik emtia) dijital gösterim fonksiyonunu görecek ve ulusal ve uluslararası ticarete yönelik diğer dijital enstrümanların türetilmesi görevini yerine getirecektir.

Tasarruf ve Yatırım Aracı

Petro dünya genelinde elektronik döviz bürolarında serbest değişim amacıyla hazır bulunacak ve güvenli ve Venezuela yasalarına uygun biçimde aracısız kambiyo (Atomik Takas) işlevini görecek gerekli niteliklere sahip olacaktır. Venezuela yetkilendirilmiş döviz bürolarında kara-para aklamaya karşı yüksek standartta denetim faaliyeti yürütecek ve müşteri bilgilerini muhafaza edecektir.

Avrupa Birliği Politikası

Avrupa Komisyonu’nun 26 Şubat 2018 tarihinde kripto paralar üzerine düzenlediği yuvarlak masa toplantısının sonucunda Avrupa Komisyonu Başkan Yardımcısı Valdis Dombrovskis önemli açıklamalarda bulunmuştur. Toplantıya önemli otoriteler, endüstri temsilcileri ve uzmanlar katılmış olup kripto paralara yönelik bakış açıları paylaşılmıştır. FinTech Eylem Planı’na ilişkin tartışmaların yaşandığı toplantıda, kripto varlık piyasalarının yatırımcılar, tüketiciler ve aracıların dünya çapında işlem yaptığı küresel bir piyasa olduğu vurgulanmıştır. Tek başına Avrupa’nın küresel kripto para ticaretinde küçük bir paya sahip olduğu belirtilmiş ve G20 ortakları ve uluslararası standart belirleyiciler ile konu üzerinde çalışılmaya ihtiyaç duyulduğu ifade edilmiştir. Toplantıda kripto paralarla ilgili üç başlık ön plana çıkmıştır. Bu hususlar, kripto paraların finansal piyasalara yansımaları, bu paraların kullanımına ilişkin risk ve fırsatlar ve ICO’ların gelişimi olmuştur.

Neticede varılan değerlendirmeler şu şekildedir (Avrupa Komisyonu):

 Blockchain teknolojisi finansal piyasalar açısından gelecek vadetmektedir. Bu sebeple, rekabetçiliği korumak için Avrupa’nın bu yeniliği ele alması zorunludur.
 Kripto Paralar geleneksel anlamda bir para olmadığından bir garantiye sahip değildir ve spekülasyona açıktır. Bu durum tüketici ve yatırımcıları yatırımlarını tamamen kaybetme riskine karşı savunmasız bırakmaktadır.
Potansiyel riskler göz önünde bulundurulduğunda, tüketici ve yatırımcılar bu tür yatırımları yaparken finansal enstrümanın açık, devamlı ve yasal çerçevede faaliyet gösterip göstermediğine dikkat etmelidir.
 ICO’lar yenilikçi firmalar için önemli bir kaynak sağlama aracı haline gelmiştir. Bu gelişme bir fırsat olduğu kadar, ihracı yapan kişilerin kimlikleri ve iş planları şeffaf olmadığı durumlarda, yatırımcılar için büyük risk teşkil
etmektedir.
 Kripto Paraların ve ilişkili hizmetlerin hangi durumlarda mevcut düzenlemelerin kapsamına girdiği hususunda çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Bu enstrümanlar için mevcut yasaların uygulanmasının riskleri, elverişliliği ve uygunluğuna yönelik değerlendirmeler sonucunda ise, Avrupa Komisyonu Avrupa Birliği genelinde bir düzenlemenin gerekip gerekmediğine karar verecektir.
 Toplantıda son olarak, pozitif yanlarının yanı sıra, kripto varlıkların kara-para aklama ve yasa dışı faaliyetlerin finansmanına ilişkin riskler barındırdığına da değinilmiştir. Bu yüzden Komisyon, sanal para ticaretinin ve cüzdan sağlayıcıların “Kara-Para Aklanmasının Önlenmesi Yönergesi”ne tabi tutulmasını önermiştir.
Özetle Komisyon, hem Avrupa Birliği’ndeki hem de, G20 ülkeleri dâhil olmak üzere, uluslararası düzeydeki paydaşları ile kripto varlık piyasalarını izleme ve denetlemeye devam edecektir ve risk ve fırsatlara ilişkin değerlendirmelere bağlı olarak gerekli müdahaleleri yapmak için hazır bulunacaktır. Nitekim son dönemde Avrupa Menkul Kıymetler ve Piyasalar Otoritesi (ESMA) volatiliteyi düzenlemek amacıyla kripto paralar dâhil olmak üzere bazı finansal ürünlerde alınacak pozisyonlara yönelik borçlanma limiti koymuştur (ESMA 2018).

Japonya Politikası

Japonya Merkez Bankası, “Kripto Paralar Hakkında Düşünelim!” başlığı altında kripto paralara ilişkin bazı soru ve cevapların olduğu bir bilgilendirme sayfası hazırlamıştır. Kamuoyunu aydınlatmak maksadıyla oluşturulan sayfada kripto paralara yönelik genel bir tanıtım yapılmış, geleneksel paralardan farkları açıklanmış, herhangi bir Merkez Bankası tarafından desteklenmedikleri vurgulanmıştır. Bu tür araçlara yapılacak yatırımların kâr garanti edemeyeceği ne de değinilmiş ve mevcut durumda kripto varlıkların hedeflenen amaçlardan uzak olduğu ifade edilmiştir. Bununla birlikte, bu teknolojinin yeterince olgunlaşması durumunda, oluşturulacak yeni bir sistemde hayatı kolaylaştırmada önemli değişimlere neden olabileceğinin de göz ardı edilmemesi gerektiği kaydedilmiştir (Bloomberg 2018).
Japonya Merkez Bankası (BoJ) Başkanı Haruhiko Kuroda, kripto paralara ilişkin değerlendirmesinde bu enstrümanların Japon Yeni gibi ulusal paraları tehdit edecek bir durumda olmadıklarını, ödeme ve anlaşma aracı olmaktan ziyade çoğunlukla spekülasyon amacıyla kullanıldıklarını belirtmiştir. Kuroda ayrıca, bu husustaki gelişmelerin takip edildiğini ve halk güvenini ve mevcut ödeme sistemlerini sarsıcı etkilerinin olup olmadığının da izlendiğini kaydetmiştir. Kripto Paraların Ulusal Para Birimi olarak nitelendirilemeyeceklerini ifade eden Başkan
Haruhiko Kuroda, bu paraların değerlemelerinde bir varlığa dayanmadıkları tespitinde bulunmuştur (Reuters 2018).

Soygun

Kuroda, hackerlar tarafından gerçekleştirilen kripto para soygununun ardından Senatodaki bir Komite Toplantısında yaptığı açıklamada ise, sanal para borsalarını işlem güvenliğin sağlanması konusunda uyarmıştır. Kripto Para hizmeti sunan sağlayıcıların güveni tesis etmek için yatırımcıları proaktif olarak riskler hakkında bilgilendirmesi ve etkin güvenlik önlemlerini almaları gerektiğini ifade etmiştir (The Japan Times 2018).
Japonya Maliye Bakanı Taro Aso ise, katıldığı bir konferansta kripto para borsalarının bilişim sistemlerinin güçlendirilmesi gerektiğini belirtmiş ve Finansal Hizmetler Bürosunun yatırımcıları korumak için kripto para ticaretini izlemek zorunda olduğunu ifade etmiştir. Bir taraftan yenilikçiliğin desteklenirken diğer taraftan da kullanıcıların korunmasına ilişkin önemler alınmasının göz ardı edilmemesi gerektiğini vurgulamıştır. Nitekim Finansal Hizmetler Bürosu, soygunun yaşandığı Coincheck dâhil beş şirketten iç kontrollerin iyileştirilmesi ve düzenleyici kuruluşlara bilgi verilmesi hususunda talimat vermiş ve Bitstation ve FSHO isimli kripto para borsalarının faaliyetlerini durdurmuştur (Reuters 2018, The Financial Times 2018).

Türkiye Politikası

Türkiye’de kripto paralara yönelik olarak kurumlar ve yetkililer arasında tam manasıyla bir fikir birliği bulunmamaktadır. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK), 25 Kasım 2013 tarihinde Bitcoin hakkında yaptığı basın açıklamasında aşağıdaki ifadeleri kullanmıştır (BDDK 2013):
Bilindiği üzere, 6493 sayılı “Ödeme ve Menkul Kıymet Mutabakat Sistemleri, Ödeme Hizmetleri ve Elektronik Para Kuruluşları Hakkında Kanun” (Kanun) 27.06.2013 tarih ve 28690 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Kanunun Geçici 1 inci maddesine göre bu Kanunda öngörülen yönetmelikler Kanunun yayımı tarihinden itibaren bir yıl içinde hazırlanarak yürürlüğe konulacaktır. Kanunun Geçici 2 nci maddesine göre ise Kanunun yürürlüğe girdiği tarih itibari ile ödeme hizmetleri sunan ya da elektronik para ihraç eden ve bu Kanun kapsamında ihdas edilen ödeme veya elektronik para kuruluşu kategorisine dâhil edilebilecek olan kuruluşlar Kurumumuzca çıkarılacak ilgili yönetmeliklerin yayımı tarihinden başlayarak bir yıl içinde Kurumumuza başvurarak gerekli izinleri almak ve uygulamalarını bu düzenlemelerde yer alan hükümlere uygun hale getirmek zorundadır.
Herhangi bir resmi ya da özel kuruluş tarafından ihraç edilmeyen ve karşılığı için güvence verilmeyen bir sanal para birimi olarak bilinen Bitcoin, mevcut yapısı ve işleyişi itibarıyla Kanun kapsamında elektronik para olarak değerlendirilmemekte, bu nedenle de söz konusu Kanun çerçevesinde gözetim ve denetimi mümkün görülmemektedir. Diğer taraftan, Bitcoin ve benzeri sanal paralar ile gerçekleştirilen işlemlerde tarafların kimliklerinin bilinmemesi, söz konusu sanal paraların yasadışı faaliyetlerde kullanılması için uygun bir ortam
yaratmaktadır. Ayrıca Bitcoin, piyasa değerinin aşırı oynak olabilmesi, dijital cüzdanların çalınabilmesi, kaybolabilmesi veya sahiplerinin bilgileri dışında usulsüz olarak kullanılabilmesi gibi risklerin yanı sıra yapılan işlemlerin geri döndürülemez olmasından dolayı operasyonel hatalardan ya da kötü niyetli satıcıların suistimalinden kaynaklı risklere de açıktır.

SPK

Diğer taraftan, Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) tarafından 2016 yılında yayınlanan Araştırma Raporu’nda ise, Bitcoin’in haiz olduğu niteliklerden dolayı (belirli bir merkeze bağlı olmama ve şifreleme ile korunma) güvenli bir finansal araç olduğu belirtilmiştir. Raporda ayrıca, yapılan işlemlerde kaldıraç kullanılmadığından dolayı bir balon riskinin olmadığı ve fiyatın piyasada belirlenmesinden dolayı da “Ponzi Düzeni”ne benzetilemeyeceği kaydedilmiştir.
Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek kripto parayla ilgili endişelerini dile getirmiş ve Bitcoin üzerindeki spekülasyonu finans tarihinin gördüğü en büyük balon olarak nitelendirmiştir. Fiyatın birden aşırı derecede yükseldiği gibi sert bir şekilde düşebileceğini de kaydeden Şimşek, bu spekülasyondan uzak durulması konusunda vatandaşları uyarmıştır (Bloomberg 2017). Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) Başkanı Murat Çetinkaya ise, dijital paraların iyi bir şekilde tasarlandığında finansal istikrara olumlu katkı yapabileceğini belirtmiştir. Bununla birlikte, Başkan Çetinkaya kripto paraların Merkez Bankaları için yeni bir risk faktörü olduğuna dikkat çekmiş ve bu araçların parasal aktarım mekanizması, para arzı kontrolü ve fiyat istikrarı açısından problem teşkil edebileceği değerlendirmesinde bulunmuştur.
Çetinkaya, Merkez Bankasının dijital paralara ilişkin gelişmeleri izlediğini, piyasa temsilcileri, politika yapıcılar ve düzenleyici otoriteler ile birlikte bir çalışma grubu oluşturulduğunu açıklamıştır. Diğer Merkez Bankaları ile de koordinasyon halinde olunduğunu kaydeden Merkez Bankası Başkanı, bu varlıkların ödeme sistemlerini hızlandırarak daha etkin hale getirebileceğini ve nakitsiz bir ekonomi için önemli bir adım olduğunu ifade etmiştir (Bloomberg 2017).
Yararlanılan Kaynak
Ahmet Aslan, Kripto Para Olgusu Ve Blockchain Teknolojisi: Ekonomik Aktörlerin Tepkisi, Maliyet Analizi, Var Modeli Ve Granger Nedensellik Testi
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Ahmet Aslan’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Sosyal Medya Ve Mahremiyet Algısının Çöküşü

Ülkemizde ve dünyada sosyal paylaşım siteleri yoğun bir şekilde kullanılmakta, insanlar neredeyse uyku ve iş dışında tüm zamanlarını bu sitelerde geçirmektedirler. Bireylerin sosyal ağlara ilgi göstermesinin birçok sebebi vardır. Çünkü artık internet insanların sosyalleşme şekillerini de değiştirmiş, eski arkadaşları bulma ve yeni arkadaşlıklar kurmanın yanı sıra etkinlik düzenleme, kimin ne yaptığından haberdar olma, müzik, video, resim ve fikir paylaşma gibi etkenlerde sosyal ağlarda paylaşım kültürünün gelişmesine katkıda bulunmuştur.
Eski arkadaşlarla yeniden iletişim kurma fikrinden hareketle sosyal medyada yer edinen kullanıcılar, zamanla kendine bu alanda yeni uygulama ve eğlencelerle sosyal medyayı hayatının vazgeçilmez bir parçası olarak görmeye başlamaktadırlar. Sanal ortamda ortak bir payda da buluşmak, beğenerek, yorum yaparak birbirlerini desteklemek, tanıdığı veya hiç tanımayacağı insanlardan takdir toplamak, sosyal medyada istediği şekilde davranabilme özgürlüğü, hem var hemde yok olmanın verdiği rahatlık bir süre sonra kullanıcılar için bir yaşam tarzı olmaktadır.
Burada en önemli nokta, kullanıcılar içerikleri kendileri ürettikleri ve çoğalttıkları için varlıklarını birbirlerinin varlıklarına borçlu olmalarıdır. Kendi varlıklarını sürdürebilmeleri için yapılması gereken şey sürekli aktif olmak ve gözden kaybolmamaktır. Sosyal medya kullanıcılarının birbirlerinin varlığını kabul etmesi, ilgi alanlarında benzerlikler bulmaları, özel hayatlarına dair bilgileri paylaşmaları ile aralarında bir çekim gücü oluşturmaktadır. Bu da doğal olarak inanılmaz ve önüne geçilmez bir paylaşım çılgınlığını ortaya çıkarmaktadır. Paylaşım isteğini arttıran bu ortam, paylaşım yapmaya olanak verdiği gibi, sosyal ağ uygulamalarına yönelik de bir eğilim ve merakta uyandırmaktadır. Kullanıcılar bu sosyalleşme esnasında önce birbirlerini fark etmiş, sonra birbirlerini profilleri aracılığıyla birbirlerini keşfetmiş, son olarak da karşılıklı çekimle paylaşımda bulunmaya başlamaktadırlar.
Özellikle mobil cihazlar sayesinde rahatlıkla sosyal medyaya bağlanıp, o an yaşadığı şey her neyse paylaşım yapabilmektedir. İnsanlar bulunduğu yeri önemsemeden misafirlikte, bir yemekte ya da önemli bir toplantı salonunda sürekli olarak (uyanık kaldıkları süre boyunca) sosyal paylaşım sitelerinde aktif bulunmaktadır. Sosyal medyanın sunduğu olanaklar sayesinde insanların iş birlikleri artıyor, fikirlerini istese de istemese de gören duyan birilerini bulabildiği için herkes kendi kanalının sunucusu, kendi hedef kitlesinin gazetecisi olabiliyor ve hiçbir eşik bekçisine ihtiyaç duymadan maliyetsiz bir şekilde ünlü olma yoluna girebiliyor. Yani sosyal medyayla birlikte kültürel hayatın ve günlük yaşamın her alanında sosyal bir değişim yaşanmaktadır. Mc Luhan, insanın elektronik bir ortamda yaşadığında yaradılışının değişim göstereceğini ve öz benliğiyle bu ortamın birleşeceğini söyler ve ona göre, bu süreçten sonra kişi artık bir kitle insanı olmuştur. Mc Luhan‟ın bu yaklaşımı, toplumdaki ve bireydeki sosyal değişimi en iyi anlatan özetlerden biridir.
Özellikle Facebook ve Instagram gibi fotoğraf odaklı paylaşım sitelerinde hayatlarında olup biten önemli şeyler olmasa bile, kullanıcılar günlük yaşamlarının en küçük detayına kadar paylaşma isteği gösteriyorlar. Öyle ki yapılan bir aktivite, gidilen bir mekân Facebookta veya Instagramda paylaşılmazsa bir eksiklik hissi oluyormuşçasına, yemeğe başlamadan evvel sofranın görüntüsü, gittiği yerin adı, bulunduğu muhit, buluştuğu arkadaşının fotoğrafı ve o an ne düşündüğünü takipçilerine duyurma gereğini hissediyor. Bunu yaparak var olduğunu, iyi olduğunu, bildirecek bir şeyleri olduğunu kendince ispatlamaya çalışan kullanıcılar, sosyal ağlarda başarılı olsalar da gerçek hayatta giderek sosyal yalnızlık içine girmektedirler.
Bu sosyal yalnızlık, sosyal medyada varlığını onaylatma çabası içindeyken, interneti günlük yaşamının merkezi haline getirdiği için ihmal ettiği, aile, eş, dost, arkadaşlık bağlarının zayıflamasından kaynaklanmaktadır. Sosyal ağların ortaya çıkışının asıl amacı iletişim kurma üzerine olmasına rağmen, gerçekte bazı dezavantajları da beraberinde getirerek, kullanıcıların sosyal davranış şekillerini olumsuz yönde etkilemektedir. Sosyal medyanın uzun süre kendine bağlayıcılığı, gerçek hayatta asosyal bir kişiliğin oluşumuna katkı sağladığı söylenebilir. Aslında teknolojinin hayatın önemli bir kısmını tuttuğu günümüzde, çoğu sosyal medya kullanıcısının rol yaptığı, istediği tavrı takındığı ve kendilerini kolaylıkla sakladıkları da herkes tarafından tahmin edilen bir şeydir. Buna rağmen sanal da olsa, bir gruba ait hissetmek, bir ortam oluşturmak, insana kendini ifade etme, varlığını gösterme ve sosyalleşme gibi en temel manevi ihtiyaçlarını giderme imkânı sunmaktadır.
Ayrıca sosyal medya hesabı olan insan sayısı her geçen gün arttığı için, bireyin çevresinde neredeyse sosyal medya kullanmayan kimse kalmıyor, bu da sosyal ağlara kayıtsız kalmayı zorlaştırıyor. Çünkü sosyal ağlara karşı kendince direnen bir kimse, kullanan kitle (ki bu toplumun büyük bir kısmı) tarafından asosyal bir karakter olarak algılanabiliyor. Ya da kişinin sosyal medyada paylaşacak bir şeyi olmadığı anlamına geliyormuş gibi düşünülerek bir aşağılanma sebebi olabiliyor. Nitekim günlük yaşamda bulunulan okul, iş, aile gibi çevrelerce, sosyal medyadaki aktiflik, kişinin gerçek hayattaki popülerliğini ifade edebiliyor.
Sosyal medya platformlarında her kullanıcı kendince bir yer tutmakta ve az ya da çok bir kitle tarafından takip edilmektedir. Bu ortamlarda bir kişinin veya küçük bir grubun bile yok sayılması, görmezden gelinmesi mümkün olamamaktadır. Takipçi sayısı az olan bir hesabın yaptığı çarpıcı bir paylaşım, sosyal medyada bir olay yaratabilir veya olay kartopu etkisiyle bambaşka yerlere çekilebilir. Bu yüzden bu ortamda bulunan her kullanıcının bir önemi ve etki gücü vardır. Yani herkes, bir başkası hakkında gereğinden fazla bilgiye sahip olabilir. Teknoloji ve enformasyon toplumu herkesi, hayatını görünür kılmaya davete edip, çevresinden haberdar olmaya maruz bırakıyor. Böylece herkes birbiriyle ilişkili hale getiriliyor. Mc Luhan bireyin yaşadığı bu durumu “Adam yerine sayılma şoku” olarak tanımlıyor.
Birey, sosyal medyada gösterdiği kadar mutlu, zengin veya başarılı olarak kabul ediliyor. Eğer bu mecrada silik bir durumdaysa, yine aynı çevre tarafından, bireyin sıkıcı ve sıradan bir hayata sahip olduğu, kendini yeterince gösteremeyecek kadar özgüvene sahip olmadığı kanısına varılabiliyor. Bu sebeple kullanıcılar, her şeyin harika olduğunu gösterilmesi gereken bir sosyal baskıdan dolayı, hiç bitmeyen, ilginç, entelektüel ve kendine özgü olduğunu gösterme ve dünyaya bir şey ispatlamaya çalışmak zorundaymış gibi, asla kendi olmayan bir profili milyonlara göstermek için her an her yerde bir paylaşım çılgınlığına başlıyor.

Sosyal Paylaşım Sitelerinde Mahremiyet Algısının Azalması

Sosyal paylaşım sitelerinin en belirgin özelliği ve tercih edilmesinin sebeplerinden biri, kullanıcılarına karşı her zaman açık ve kolay ulaşılabilir olmasıdır. Ayrıca kullanıcılarına kendilerini ifade etmeleri için son derece özgür bir ortam sağlamasıdır. Web 2,0 teknolojilerinin sağladığı yeni olanaklar sayesinde, bu siteleri kullanan milyonlarca insan, hayatını diğerleriyle, hatta yabancılarla paylaşmak için yeni fikirlerde kazanmış olur. Böylece kullanıcılar hep biraz daha bilmeye ve bildirmeye eğilimli hale gelirler. Bunun için, küçük yaştan itibaren bilgisayar ve internet teknolojilerine aşina olan bireyler, hayatlarının her anını, edindikleri tüm fikirleri doğru ya da yanlış olmasına bakmaksızın sosyal paylaşım sitelerinde yayınlamaktadırlar. Üstelik her türlü fotoğraf ya da dokümanı içeren bu paylaşımlardan, rahatsızlık duymamaktadırlar. Çünkü bu bilgileri paylaşmanın arka planında, „herkesin görmesi, bilmesi ve beğenmesi‟ vardır. Bu sebeple rahatsız olmazlar.
Bu davranışların temeline bakıldığı zaman, modern insanın ailesinden ve çevresinden oldukça uzak ve bağımsız bireyler olması yatıyor olabilir. Modern hayatının getirileriyle birlikte artık kadınlarında büyük oranda çalıştığı görülmekte, ya da ebeveynlerin ayrı olabildikleri bilinmektedir. Akrabalık ve arkadaşlık ilişkilerinin zayıfladığı, oyun alanlarının daraldığı, toplu faaliyetlerin azaldığı günümüz çocukları ya da gençleri, eve yalnız girmekte, yemeğini, ihtiyaçlarını yalnız gidermektedir. Sorunlarını tek başına çözmekte ya da sınırlı kimselerle paylaşmaktadır. Aileyle geçirilen zaman ve paylaşımlar azaldığı için çocuk/genç duygularını, anlık tepkilerini, hayallerini ya da isteklerini sanal ortama, kendi gibi düşünen ve sanalda olsa karşılık veren bir gruba sunar. Bir şekilde istediği an dinlendiğini, duyulduğunu bilir. İnsan doğası gereği sosyal bir varlık olduğu için daima etkileşim içinde olmak ister. Bunu yüz yüze ve gerçek hayatta gideremiyorsa, başka ortamlarda sağlaması kaçınılmazdır.
İnternet ortamının kişiye sağladığı istedikleri her şeyi paylaşma şansı, söz hakkı tanıması, bireye sonra derece güçlü biriymiş gibi hissettirmektedir. Fakat dikkat edilmesi gereken bir nokta şu ki; siber âlem bu hakkı herkese tanımakta ve herkes konuştuğunda bir kişinin ifadesi oldukça küçük kalmaktadır. Bu sebeple hızla örgütlenen alt gruplar meydana gelmektedir. Bu gruplar her insanın kendine ait bir şeyler bulduğu gruplardır. Yapılan araştırmalarda bağımlı şekilde internet kullananların yüz yüze görüştükleri insan sayısı, sosyal sitelerde görüştükleri insan sayının yarısı kadar olduğu anlaşılmaktadır.
Türkiye‟de 15 yaş üstü internet kullanan 1,8 milyon kişinin ayda ortalama 544 milyon saat vakit geçirdiğini bilinmektedir. Ayrıca internet kullanan gençlerin %96‟sı aynı zamanda sosyal medyada kullanmaktadır. %86 „sı günde en az bir kere, %76‟sı ise her gün birkaç kere bağlanmaktadır. Bu kişilerin bunca saat internette neler paylaştığı düşünülecek olursa bu oran ciddi bir orandır. Gençlerin sosyal medya kullanım şekilleri incelendiğinde %89 oranıyla sosyal medyada en çok kişi ve kurumların paylaşımlarını takip ettikleri ve arkadaşlarının paylaşımlarına yorum yaptıkları görülmüştür . Hal Niedzviecki, günümüz insanının yeterince kalabalık ve sosyal bir ortamda yaşamadığından „kim olduğunu, neden ve nasıl bu hale geldiğini anlamak ve anlatmak gibi bir derdi olduğunu‟ savunmaktadır. Bu etkileşim için her türlü kişisel bilgiyi ya da görüntüyü paylaşan birey, ilginç bir şekilde bu paylaşımı gönüllü olarak yapar. Ne yaptığının farkındadır ve bunu yaparken en ufak bir sakınca görmemektedir.
Bu kadar paylaşıma açık insanların yetişmesinde şüphesiz medyanın etkisi büyüktür. Özellikle 1980 sonrası medyanın magazinleşmesi ve özelleşmesiyle, bu dönemde yetişen insanlar realiti şovlarla, BBG (Biri Bizi Gözetliyor) evleriyle, yani sıradan insanların gündem oluşturduğu programlarla büyümüşlerdir. Bugünün sıradan insanları, teknolojinin gittikçe hayatına girmesiyle ünlülerin yaşadığı hayatı yaşamak ve onlar gibi izleyici kalabalığının önünde olmak istemektedirler. Bireye sınırlı bir çevrede bilinir olmak yetmemekte, sosyal medya siteleri gibi kendini daha fazla gösterebileceği ortamı bir kere hissedince, artık bir kenarda olmayı reddetmekte, medyada veya sanal ortamda gördüğü her şeyi „çabucak bende yapmalıyım‟ aşamasına geçirmektedir. Çünkü bireyler, sessiz kalmaktansa artık birileri tarafından fark edilmeyi istemektedirler. Bu yalnızlık duygusu o kadar ağır basmaktadır ki, birileri tarafından fark edildiğine inanmak için kınanmaya, eleştirilmeye dahi razı olunur. Sosyal ağlarda kendileri hakkında yapılan yorumlar olumsuzda olsa memnun olurlar.
John Suler, bir araştırmasında bu konuyla ilgili olarak yoğun bir şekilde sosyal ağlarda fenomen olmaya çalışan birçok kullanıcının gerçek yaşamında beklentilerini asla söylemezken, sanal ortamı içindekileri yansıtabilecekleri sınırsız ve özgür bir ortam olarak gördüklerini ve normalde hiç yapmayacağı şeyleri bir çırpıda yaptıklarını belirtmektedir. Burada yaşanılan; birçok insan sosyal ağlarda varlığını sürdürürken, siber âlemden bağımsız ve gerçek olan bir hayatın olduğunu unutmuş gibi davranmaktır. Sanki o ortamda olanın yalnızca orada kalacağına dair bir inancı vardır.
İnsan bir şeyi ilk yaptığında her ne kadar zor ve abes gelse de tekrar tekrar yaptığında artık ilki kadar zor gelmemekte, zamanla yaptığı şeyi içselleştirmektedir. Yani sosyal ağlarda başlarda sevgilisiyle/eşiyle samimi göründüğü bir fotoğrafı paylaşırken kısmen bir çekinme duygusu yaşayan kişi, sonraları daha yakın ve özel görüntüleri yayınlarken daha rahat hissetmeye başlamaktadır. Bu rahatlık ve bilinme arzusu bireyin o kadar hoşuna gider ki, neredeyse birçok insana sıkıcı ve gereksiz gelen çoğu fotoğrafı ya da bilgiyi sosyal ağlarda yayınlamaktan kendini alamaz. Hayatıyla ilgili her ayrıntıdan, kamuoyunu haberdar etmezse olmayacakmışçasına, sık sık paylaşım yapmaktan geri durmamaktadır. Ve bunların hayatında gizlenip saklanacak, utanılacak bir şey olmadığını belirterek, içi dışı bir olmakla, şeffaf ve daima mutlu bir insan olmakla ifade ederler. Bu son derece iyimser bir yaklaşımdır.
Ancak bu durum, daha detaylı bakıldığında ve psikolojik açıdan değerlendirildiğinde bu kadar iyimser olmadığı görülecektir. Bilakis, bu durum fark edilmek ve şöhret elde etmek için kamuoyunu hiç ilgilendirmeyen ve hiç ilgilendirmeyecek şahsi hatta kimi zaman müstehcen sayılabilecek mahrem olması gereken içeriklerin, bir çırpıda iyimser bir davranış süsü verilerek ortalığa saçılması ve günün birinde bu paylaşımların kendilerinin aleyhine dönebileceğinin endişesinin taşınmamasıdır.
Son zamanlarda sosyal paylaşım siteleri ve teknolojik mobilitenin kolaylığı ile gün geçtikçe artan kişisel ve toplumsal bilgilerin ifşa edilmesine yönelik Türkiye‟de ve uluslararası düzeyde bazı yasal düzenlemeler yapılsa bile, günümüzdeki bu paylaşım çılgınlığı bireylerin kendileri tarafından gönüllü bir biçimde aktarıldığı için yasal düzenlemelerin etkisi bir yere kadar geçerlidir. Yasal düzenlemeler mahrem alanına ilişkin bilgileri paylaşan kişilerin izni olmaksızın, bazı kişi ve kurumlarca kullanıldığı durumlarda işleyecektir. Aksi halde gönüllülük ve belki de tedbirsizlik durumları olduğu için kişi aleyhine durumlarda yetkili adli merciler tarafından kendisi de suçlu bulunabilir.
Bireyin Görme ve Görünme İsteği
İnsan varoluş itibariyle sosyal bir varlık olduğu için haberleşme ve iletişim, insan hayatında çok önemlidir. İletişim kurma biçimi temelde duyu organlarıyla başlar. Bebekler ilk önce duyarlar, sonra görürler, daha sonra da konuşurlar. Ancak karşılıklı iletişimde görme duyusu önemli bir yer tutar. Duygularımızı en iyi şekilde yansıtmanın yolu gözle kurulan iletişimdir. Bakış, insana inceleme imkânı verir. Göremediğimiz herhangi bir şey üzerinde detaylı fikrimiz olamayacağı için, o şey hep gizemli kalır. Nitekim geleneksel kültürde değerli şeyler saklı tutulur. İnsanlar hazinelerini, ya da kıymet verdikleri şeyleri göz önünde tutmazlar. Burada görünen varlığın gizeminin ve değerinin azalacağı, görüldüğü sürece denetlenmeye izin verilmiş olacağı için gören kişiye üstünlük sağlayacağı düşüncesi vardır. Yani aralarında görenin üstün olduğu bir hiyerarşik durum oluşur.
Gören ile görünen, seyreden ile seyredilen arasındaki bu ilişkiye örnek vermek gerekirse; tarih boyunca padişahlar ve krallar kendilerini saklayarak halkı görmüş ancak görünmemiştir. Burada önemli olan şey, padişahların istediğine görünüp, istediğine görünmemenin bir güç olarak algılanmasıdır. Bu duruma göre; eğer görülürlerse, değişik bakışlar tarafından denetleneceği için, halk üzerinde bıraktıkları psikolojik gücün zayıflayacağı anlamına gelir.
İnsanların/kadınların dış mekânlarda tesettüre girmelerindeki psikolojik sebepte bu olabilir. Kendilerini olabildiğince saklayarak sergiledikleri duruş, modern dünyada özgürlüğü kısıtlayıcı bir durum gibi algılanmasına rağmen, görenin üstün olduğu bir toplumda yaşayan insan/kadın için bu anlama gelmez. Aksine istedikleri kişiye görünüp, istediklerine görünmeme kararı kendi elinde olması onlara güven ve güç sağlar. Gören ve görünen arasındaki hiyerarşi, fotoğraf makinesinin icadından sonra bozulmaya başlamıştır. Çünkü fotoğraf makinesinin objektifi göz işlevi görmüş, üstelik çektiği fotoğrafın elden ele başkaları tarafından görülebilmesi ve saklanabilmesi bu hiyerarşiyi tersine çevirmiştir.
Fotoğrafın yaygınlaşmasından sonra kendini halkından gizleyen padişahların aksine, devlet kurumlarına fotoğrafını astıran Osmanlı padişahı II. Mahmut, bu duruma katkıda bulunmuştur. Tanzimat dönemiyle giderek modernleşen toplumda ve modern anlayışta var olma biçimi görünmedir. Başkaları tarafından görülebiliyor olmak, ilgi çekmek fark edilme anlamına gelir. Var olduğunu başkalarının kendisini seyrettiği oranda, yani başkalarının dünyasında yer ettiğinde hissedebilen modern insan, az göründüğü kendi dünyasında yaşamayı yetersiz ve güçsüz bir durum olarak değerlendirir.
Günümüz insanındaki bu düşünce, yani görüldüğü sürece fark edilme duygusu sanal var olma biçimini oluşturur. İletişim teknolojilerinin gelişmesiyle toplumsal ilişkilerin en yoğun yaşandığı ortam sosyal ağ siteleridir. Üyelerine duygu, düşünce, fotoğraf vb. birçok dokümanı sergileme imkânı veren bu siteler görmenin, tüm duyular üzerindeki gücünü kanıtlamıştır. Görmek, günümüz insanına tüm duyguları yaşamışlık hissi verebilmektedir. Sosyal ağ sitelerinden en yaygın kullanıma ulaşmış Facebook, Instagram gibi daha çok fotoğraf paylaşıma merkezli olan siteler, keyifli yanlarının yanında bazı toplumsal olumsuzlukları da içermektedir. Bunlardan biri, bireylerin bu ortamda kendilerini sunma yarışına girerek görme, gösterme ve gözetle(n)meye dayalı yeni bir davranış biçimi oluşturmaları ve bunun sonucunda bireylerin mahremiyet duygusunun değişmeye başlamasıdır.
Görme ve görünme kavramlarının psikolojik etkilerini bir kenara bırakıp, daha ileri boyutu olan gözetim ele alınacak olursa şunlar söylenebilir: Gözetim düşüncesinin temelinde haberdar olmak, bilmek kaygısı taşıyan görme isteği bulunmaktadır. Gözetimde etkileme, yönetme, koruma, yönlendirme gibi amaçlarla kişisel olana doğru, bilinçli bir ilgi olduğu söylenebilir. Genellikle birey üzerine yoğunlaşan gözetim asla tesadüfî değildir ve kendiliğinden gerçekleşmez. Bir şeye gözetim veya gözetleme denilmesi için o eylemin kasıtlı olması belli hiyerarşik etmenlere dayanması gerekir.
Hem görmek hem de görünmek günümüz insanına farklı bir haz vermektedir. Genellikle görenin ayrıcalıklı olduğu bu eylem, sosyal ağlar daha doğrusu görme eksenli teknolojik araçlar hayatımıza girmeden evvel, birini gözetlemek, uzun süre bakmak, yaptıklarını takip etmek hemen her toplumda rahatsız edici bir davranış olarak algılanır, bu eylemi gerçekleştirenler toplumdan dışlanır ya da cezalandırılırdı. Çünkü yaptığı röntgencilik olarak değerlendirilirdi. Teknolojik ve toplumsal değişimlerin ardından bu durum, eskiden olduğu gibi tehlikeli görülmesinin aksine, bireyler sosyal paylaşım sitelerinde gönüllü olarak buna izin verecek paylaşımlarda bulunmaktan kaçınmamaktadır. Bunu yapan kişilerin bir üst jenerasyonu, başkaları tarafından görünmekten tedirgin olurken, günümüz toplumunun çoğu kesiminde “artık insanlar bizi görsün, duysun. Sahip olduklarımdan haberdar olsun ve beni takdir etsin.” veya “Zengin olmak yetmez, parayı nasıl harcadığımızda bilinsin, sevgiye sahip olmak yetmez, o sevgi sayesinde neler yaşayabileceğimiz de görülsün.” amacı güdülmektedir.
9Üstelik bu düşünceye sahip olan kitle sadece gençlerin oluşturduğu bir kitle değildir. Okul çağındaki çocuklar, üniversiteli gençler, ev hanımları, emekli beyler, neredeyse toplumun her kesiminden insan çevrimiçi dünyada ilgi çekmeye çalışmaktadır. Bu istek, kamuya mal olmamış, dahası paylaşmayı gerektirecek bir fikri, bilgisi ya da görsel estetik taşıyan özelliklere sahip olmayan sıradan insanlara dahi kendini önemli görme duygusunu yaşattığı için bir kez daha popülerdir. Bu çabanın sebebi, “dikkatleri üzerine toplamaktan hoşlanmak” olabilir. Ama Hal Niedzviecki bu tip çabaların yalnızca “dikkat çekmek” olarak değerlendirmenin yetersiz olacağını savunarak, insanların “toplumun artık doyuramadığı birtakım ihtiyaçlarını tatmin etmeye çalıştıklarını” belirtmektedir.
Bu tespit değerlendirildiğinde, insanların sosyal ağlar sayesinde kendilerini izlenir hale getirdiğinde, başkalarının onlar hakkında yorum yaptığında, beğendiğinde garip bir şekilde bir birey olarak değerlendirilip, beğenilip, onaylandığı hissini yaşadığı düşünülebilir. Bu ortamlardan aldığı destekle artık kendini daha özel ve daha önemli görmesi muhtemeldir. Birey ne kadar iyi bir hayat yaşarsa yaşasın, bir şeylerin hep eksik kaldığı düşüncesinden kurtulamıyor ve içindeki cevheri birilerinin fark etmesini istiyor.
Toplumun yediden yetmişe büyük bir kısmının uyguladığı bu davranışlar geniş bir perspektiften, uzun vadede incelenirse belli bir süre sonra toplumda gözle görülür bir değerler farklılaşması olduğu görülecektir. Yani bugün önem atfedilen „aile, aşk, sevgi, etik, misafir, mahremiyet, özel hayat, estetik vb.‟ gibi birçok kavram ve olgunun uzun vadede içerdikleri anlamların değişeceği kaçınılmaz olacaktır. Türkiye‟deki sosyal medya kullanıcıları üzerinde yapılan bir araştırmada, kullanıcıların bu hesapları kullanmalarındaki amaçlardan gösterme ve gözetle(n)me motivasyonlarından bazıları şunlardır:
“Bireyin kendince çok iyi, harika bir kişi olduğunu gösterme ve doğrulatma çabası.
*Sosyal medya profilim için özel çektirdiğim fotoğrafla sizleri karşılıyorum.
*Çok güzelim/yakışıklıyım, farklı ortamlarda ve farklı açılardan ben.
*Ben evliyim, eşim çok yakışıklı, birlikte gittiğimiz yerler, yaptığımız faaliyetler.
* Sürekli geziyorum, şuradayım, şunu yiyorum.
*Mutlaka şurada, şu deneyimi yaşayın. Eiffel kulesi, Aşk çeşmesi önünde ben.
*Kim? Nerede? Kiminle ne yapmış? Bende onlardanım.
*Evim ve arabam çok lüks.
*İyi bir statüdeyim, X toplantısındayım ve buraya herkes katılamaz.
*Eşim bana çok âşık ve biz her zaman, herkesten daha mutluyuz.”
Araştırmanın sonuçlarına bakılırsa, insanlar beğendiklerini, kendi yaşamları hakkında olup bitenleri, eski yeni bilgileri kamuya sunmuş, ayrıca dost düşman herkesin hakkında her şeyi görmek istemeyi alışkanlık haline getirmişlerdir. Buradan gözetlemenin bulaşıcı olduğu ve bağımlılık yaptığı kanısına varılabilir. Görünen o ki; bir kez temas ettikten sonra insanların her şeyini görme isteği artmaktadır. Karşılığında bireyinde başkaları tarafından her şeyinin bilinmesi gerektiği düşüncesi oluşuyor ve Google ve Youtube arama motorlarının verdiği bilgiye göre; her dakika veri tabanlarına paylaşılmak üzere akla gelebilecek her türlü içerikte 100 saatlik video gönderiliyor. Bir yandan düşünüldüğünde, dünyanın her yerinde can ve mal güvenliği tehlikede olduğu düşüncesiyle insanlar evlerini, iş yerlerini ve bahçelerini bile yüksek güvenlik donanımlarıyla donatılıyor. Sımsıkı kilitler vurarak, güvenlik kameralarıyla çevreliyorlar. Öte yandan, aynı insanlar yüz yüze iletişimden gittikçe uzaklaşmasına rağmen, evinin içindeki her detayı, bahçesini, işini ve çevresini tüm ayrıntılarıyla bloğunda ya da sosyal paylaşım sitelerinde paylaşmaktan çekinmiyor.
Sanal ortamlardaki bu rahatlığın sebebi çoğu zaman; örneğin internetteki A kişisinin, her zaman aynı A kişisi olarak davranmasa da bunun kimse tarafından sorgulanmayacak olmasıdır. İnternet A kişisine hem kendini ifade edebilme hem de gerçek bir mecra olmadığı için rahat davranma olanağı tanımaktadır. Ayrıca ofiste başka, ailede başka, okulda başka davranma şansı olan bu kişiye, daima birbirinden farklı bu ortamlar neyin yanlış olduğunu söylemediği ve hesap sormadığı için artı bir özgürlük hissi daha kazandırır. Sonuçta bu ortamlarda kimseye karşı bir sorumluluğu yoktur ve istediği gibi davranabilir.
Bireyin Onaylanma ve Takdir Edilme Ġsteği İnsanın doğuştan gelen yapısı nedeniyle, her birey sosyal olarak yaşamını sürdürdüğü ortamda düşündüğü, söylediği, yaptığı, ürettiği herhangi bir konu hakkında fark edilmek, kabul edilmek ve takdir edilmek ister. Bunun yanı sıra hiçbir birey faaliyetleriyle ya da düşünceleriyle terslenmekten, beğenilmemekten ve reddedilmekten hoşlanmaz. Bir insanın eleştirilmeye olan direnci bile zaman içinde gelişebilecek olumlu bir özelliktir. Henüz kişiliği tam olarak oturmamış, beğenilme, takdir edilme kavramlarının henüz bilincinde olmayan küçük bir çocuk dahi, doğası itibariyle psikolojik açıdan, olumlamalardan hoşlanır. Evde, parkta, okulda öğretmeni ya da arkadaşları tarafından beğenildiğini hissetmesi ona iyi gelir ve özgüvenini tesis etmeye katkı sağlar.
Bu güzel duygunun farkına varan ve alışan insan daima bu duyguyu yaşamak, hayatının her alanında fark edildiğini, beğenildiğini bilmek ister ve bunun için her şeyi yapar. Bireyin beğenilme duygusunu karşılayabileceği en uygun ortamlardan biride sosyal medya platformlarıdır. Sosyal paylaşım sitelerinin sunduğu beğenme, yorum yapma ve paylaşma imkânları insanlara bu isteklerini karşılama olanağı tanır. Sosyal ağlar arasında 1 milyarı aşkın kullanıcı sayısıyla en fazla kullanıcıya sahip olan Facebook adlı sosyal paylaşım sitesinde kullanıcıların paylaştıkları yazı, fotoğraf ya da videonun sol alt kısmında bulunan ve onaylama işareti yapan el şeklindeki buton, diğer kullanıcıların paylaşımlarını beğenip beğenmemesini sağlar.
Türkiye‟de Facebook‟tan sonra ilk sıralarda yer alan ve 300 milyonu aşan kullanıcı sayısına sahip olan Instagram adlı sosyal paylaşım sitesi ise daha fazla fotoğraf ve video paylaşımına imkân verir ve kullanıcıların paylaşımlarına üst üste iki kez dokunduktan sonra içeriğin ortasında kırmızı renkli bir kalp ile gönderiyi beğenme imkânı sunar. Bu beğenme eylemini daha eğlenceli, renkli ve duygulu hale getirmektedir. Sosyal medya fotoğraf, video, ses, yazı gibi çeşitli içerikler sayesinde insanın neşe, öfke, hüzün, isyan gibi birçok duygusunu somutlaştırıp ifade etmesini sağlayan ve zengin uyarıcı çeşitliliğiyle vakit geçirmek ve haberdar olmak için vazgeçilmez bir ortamdır.
Günlük hayatta şüphesiz ki herkes beğenilmek ister, ama kimse bulunduğu ortamdaki insanlara kolayca “Bugün güzel olmuş muyum? Beni beğendiniz mi? Kıyafetim yakışmış mı?” diye tek tek soramaz. Ancak fotoğrafını sosyal medya mecralarına yüklediğinde, beğenilmek, onaylanmak, dikkat çekmek, ulaşmak/ulaşılmak gibi karşı taraftan duymak istediği iltifat beklentilerini gerçek hayata göre çok kolay bir şekilde onlarca beğeni alarak karşılayabilir. Basitçe düşünüldüğünde internet ortamı küresel bilgisayar ağlarının oluşturduğu bir iletişim alanıdır ve bu ortamda kullanıcılar olmak istediği kişi olma konusunda özgürdürler. Yani sanal dünyada kişileri artık kendileri değil birbirlerinin ekranlarına yansıyan iletileri temsil eder. Kişiler gerçek hayatlarındaki belki de memnun olmadıkları kişiliklerinden sıyrılıp, internet ortamında çok farklı bir profil sunarak, buradaki varlıklarına yön verebilirler.
Kullanıcıların genellikle sadece iyi taraflarını gösterdiği sosyal medya platformlarında takdir edilmek ve onaylanmak için kontrolü kullanıcıya bırakmaktadır. Bu açıdan bakıldığında kullanıcıların olağan, sıradan görüntüsünün aksine, „olması istenen ben‟ algısıyla sosyal ortamda beğeniye sunduğu içeriklerle, üstü kapalı şekilde gerçek hayattaki takdir arayışını dile getirmektedir. Kullanıcılar yaptıkları paylaşımlarla mutlu olduğunu, duyarlı olduğunu, üzgün olduğunu ifade ederek başkalarının onayını almak ve kayda değer olduğunu görmek istemektedir. Bu isteklerin yoğunlaştığı noktada birey kendi olmanın, sıradan olmanın sadeliğini reddetmekte; ünlülerin, popüler isimlerin giyim tarzıyla, yüz ifadesiyle, onların gittiği mekânlarda bulunmakla daha çok beğeni toplayabileceğini düşünmektedir.
Bir bakıma sosyal medyada belli bir kitle tarafından takip edilmek, birileri tarafından bilinmek bireye bu duyguyu tattırabilmektedir. Jake Halpern‟e göre günümüz gençleri, önceki nesillere göre kendilerini çok daha fazla önemli hissediyor ve gençlerin yüzde 31‟i günün birinde meşhur olacağını düşünüyor. Bu ciddi oran değerlendirilirse bireylerdeki bu istek/hayal narsisizmin ve ilgi odağı olma isteğinin dışa vurumu olarak görülebilir. Medya ve popüler kültür sayesinde insanlara sürekli „ünlü biri olabilirsiniz, olmamanız için bir sebep yok‟ mesajı verilmektedir. Dahası internet devrimiyle, bireye interaktif haberleşme şansı veren sosyal medyanın temelde vermek istediği, „Başkasının seni fark etmesine ve onaylaması için çalış‟, „hızlı ol‟, „her detayı basitçe yayınla‟ gibi mesajlardır. Nitekim realiti şovların, evlendirme programlarının, yarışma programlarının sıradan insanları gündem taşıdığı bir zamanda herkes bir gün meşhur olabilir.
Paylaştığı fotoğraflarla “özel” olduğunu, “başka” olduğunu sürekli diğerlerine göstermeye çalışan kullanıcılar, bu beğenilme beklentileriyle narsist bir kişilik sergilemektedirler. Sürekli şahsi fotoğraflarını yayınlayarak, çok beğenilmeyi ve iyi ya da kötü yorum yapılmayı bekleyerek, başkalarının kendileri hakkında ne düşündüklerini merak etmektedirler. Bazı yorumlar kötü ve nefret dolu olsa bile, bireye hoşnutsuzluk vermez. Çünkü olumsuz yorumlar bile bireye „insanlar benden nefret edecek ya da benimle ilgili yorum yapacak kadar yakından ilgileniyorlar‟ hissini yaşatabilir. Beğenilme eylemiyle kıyaslandığında “yorum alma/yazma” birey için çok daha farklı etkilere sahiptir. Beğenip geçmenin ötesinde vakit ayrılıp, düşünülüp kendi hakkında bir şeyler yazılması bireyi çok daha fazla tatmin etmektedir.
Bu duygular ya da benzeri gereksinimler, narsistik gereksinimlerdir. Her insanın hissedebileceği normal duygular gibi görünse de, bu beklentilerin somut ifadesi genellikle olumsuz duygulara yol açabilir. Doğrudan söylenilmese de burada asıl amaç başkaları tarafından kendine göre hak ettiği değeri görmek ve takdir edilmektir. Bu iltifat açlığının doyurulması için bireyler çok fazla zaman harcamakta ve bunun için her şeyi yapmaktan çekinmemektedirler. Beğenilme ve popüler olma isteği taşıyan birçok sosyal medya kullanıcısı, bu ilgiye karşı o kadar doyumsuzdur ki sosyal ağlarda tanımadıkları kişilerin dahi arkadaşlık isteklerini kolayca kabul etmektedir. Bunun için sürekli profil güncellemek, fotoğraflarını yenilemek, yediğini içtiğini sergilemek, estetik olmasa bile öz çekim(selfie) fotoğraflarını yayınlamak gibi her türlü imkânı fırsata çevirmektedirler. Burada narsisizm ile sosyal medya kullanım sıklığı arasında bir benzerlik kurulabilir. Öyle ki birçok araştırmaya göre narsistik olarak değerlendirilebilecek birçok davranış, sosyal paylaşım sitelerinde de görülmektedir.
Sosyal ağlardaki çoğu kullanıcının yaptığı paylaşımlarla aslında kendi reklamını yaptığı görülmektedir. Nasıl ve nereden giyindiğini, neyi nasıl yaptığı, kimlerle nerelerde eğlendiğini görsel belgelerle göstermeye çalışmaktadırlar. Sosyal medya kullanıcılarının bu davranışları gözlemlendiğinde paylaşımlarını yaparken kendinden tamamen emin ve başkalarının düşündüklerini önemsemez bir tavır takındıkları görülmektedir. Ancak aynı kullanıcılar, bekledikleri beğeni ve yorumlar yapılmadığında memnun olmamaktadır. Buradan bu bireylerin aslında içsel süreçlerinde tamamen başkalarının düşünceleriyle ve yorumlarıyla beslenmeye meyilli oldukları çıkartılabilir. Psikoloji biliminde bu tarzda davranışlar sergileyen kişilerin „patolojik narsisizm‟ yaşadığı düşünülmektedir. Patolojik narsisizme göre en önemli şey, bireyin tamamen dıştan gelen yorumlara göre hareket etmeye açık ve muhtaç olmasıdır.
Genelde görkemli, gösterişli tarzda davranışlar gösteren, başarı, güç, güzellik ve zekâ gibi kavramlara sınırsız bir biçimde sahip olduğuna inanma içgüdüsü yaşayan kişiler, sosyal medyada kendini ve sahip olduklarını teşhir ederek, ilgi çekmeyi ve takdir edilmeyi beklemektedirler. Bir kişi ne kadar ilgi çekmek isterse o kadar profil ve durum güncellemesi yapmakta, fotoğraf paylaşmakta ve kendini etiketlemektedir. Yani psikolojik açıdan bakılacak olursa, sosyal medyadaki bu aktiviteler o kişinin psikolojik durumunu açıklamaktadır. Aslında sosyal medya, kullanıcıların bastırdıkları birçok duygunun daha çok ortaya çıkmasına zemin hazırlamasına ortam sağlar.
Devamlı kendi fotoğrafını paylaşanlar, nasıl göründüğünden ziyade, karşı tarafın nasıl görmek istediğine göre poz vererek daha çok beğeni ve takdir toplamak ister. İçinde bulundukları anın aksine, bohem bir şair, düşünceli bir filozof, sıra dışı ve ilginç bir anne, isyankâr bir genç, entelektüel biriymiş gibi davrandıkları karelerle kendilerini herkese açarak, aslında içindeki değersizlik hissini ve başkalarının onayına olan bağımlılığını ifade etmektedirler. Sosyal medyada önem teşkil eden yalnızca beğenilme, yorum yapılmanın psikolojik alt yapısı değil aynı zamanda beğenme, yorum yapma eylemi de önemlidir.
Herhangi bir sosyal paylaşım sitesinde, bir paylaşımın altındaki „beğen‟ butonunu tıklayarak birey farkındalığını ifade etmiş, sosyal bir etkileşimde bulunmuş olmaktadır. „Beğen‟ eylemi sosyal medyada önem verdiğiniz şeylere olumlu geri bildirim vermenin bir yoludur. Bu basit dijital yol, günlük hayattaki „evet‟lerin, „katılıyorum‟ların, „bence de‟lerin kolay şeklidir. Arkadaş listesinden biri ile iletişim kurarak o kişinin ya da grubun farkında olduğunun, onayladığının işaretidir. „Buradayım‟, „seni gördüm‟ ve „seni anlıyorum‟ anlamına gelmektedir. İnsanlar, sosyal ortamlarda var olarak ve var olduğunu interaktif biçimde göstererek, aslında gerçek hayatta olduğu gibi sosyal bir sermaye edinmektedirler.
Sosyal sermaye kişilerin değer yargıları ve davranış biçimleri arasında kurulan ve birlikte hareket etme konusunda diğerlerine avantaj sağlayan bağlantılardır. Gerçek hayatta takdir etmek/edilmek, beğenmek/beğenilmek nasıl kazanç sağlıyorsa, sosyal medyada da aynı şey geçerlidir. Ayrıca sosyal medya sayesinde fiziksel ve yüz yüze iletişim kurmadığımız halde bu bağlantılarla sosyal sermaye sanal olarak oluşturulur ve „Beğen‟e tıklayarak karşılıklı kazanç sağlayan, sosyal bir birliktelik kurulmuş olur.
Sosyal medyada yapılan gözlemler doğrultusunda beğenme, yorum yazma, paylaşma vs. gibi eylemler yapıldığında bireyler, sosyal duygularında bir artış yaşamakta, hiçbir şey yapmadan yalnızca uzaktan takip eden pasif kullanıcılar ise yalnızlık hissine kapılarak, sosyal bir soyutlanma hissine kapılmaktadırlar. Yani sosyal medyada aktif olmak kullanıcılara sanal bir empati kurma duygusu yaşatmaktadır. Beğen butonunun bir diğer psikolojik yanı ise kişilerin sosyal medyada arkadaşları ile dayanışma içerisinde olmak isteğidir. Çünkü bu sayede nasıl bir kimliğe sahip olduğunu bildirmektedir.
Eğer bir kullanıcı, başka bir kullanıcının durum güncellemesini beğendiyse, açık bir şekilde insanlara bu konuda o kişiyle aynı fikirde olduğunu, onu onayladığı mesajını vermiş olur. Hangi doğrultuda ne düşündüğünüzü tek bir tık ile ifade eder. Daha şüpheci ve detaylı düşünülürse, sosyal ağlardaki hareketler, kullanıcılarının cinsiyetlerini, siyasi fikirlerini, yaşlarını, zevkleri, tercihlerini tespit etmek zor olmayacaktır. Yani sosyal medyadaki beğenmeler kişinin kimliğini ele vermiş olur. Bireyler beğenme eylemini psikolojik geri dönüş almak içinde kullanırlar. Eğer birilerinin fotoğrafını beğeniyorlarsa, onlarında aynı şekilde onun fotoğrafını beğenmelerini beklemektedirler. Daha fazla beğeni alırlarsa kendilerinin daha fazla sevildiğini hissederken, beğenilmediğinde ya da fark edilmediğinde reddedilmiş hissine kapılmaktadırlar. Bu durumda birçok kullanıcının, sosyal medya sitelerine girerken, başkalarının ne yaptığını görmekten çok, kendisinin ne kadar fark edildiğini görmek için girdikleri anlamı çıkarılabilir. Bütün bunlar bireyin sosyal medyada bulunma ve kendini teşhir etme nedeninin, fark edilmek, onaylanmak ve elbette takdir edilmek için orada olduğunu anlatmaktadır.
Yararlanılan Kaynaklar
Nurten Sepetçi, Sosyal Medyada Mahremiyet Algısının Çöküşü: İnstagram Örneği
Marshall McLuhan, Yaradanımız Medya
Asiye Kakırman Yıldız, Sosyal Paylaşım Sitelerinin Dijital Yerlilerin Bilgi edinme ve Mahremiyet Anlayışına Etkisi
Mehmet Bulut, Gençlik ve Sosyal Medya Araştırma Raporu
Hal Niedzviecki, Dikizleme Günlüğü
Fatma Barbarosoğlu, Şov ve Mahrem
Erving Goffman, Günlük Yaşamda Benliğin Sunumu
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Nurten Sepetçi’ye aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Suudi Arabistan'ın Yemen Müdahalesi, Neden Ve Sonuçları

Suudi Arabistan-Yemen Savaşı Nedenleri

Suudi Arabistan öncülüğünde koalisyon güçleri tarafından 25.03.2015 tarihinde Decisive Storm (Kararlılık Fırtınası) operasyonunu ile başlayan, daha sonra da ‘Umuda Dönüş’ operasyonu adıyla devam eden Yemen müdahalesini genel olarak; Yemen iç siyasetindeki istikrarsızlık, bölge ülkelerinin ulusal çıkarları ile söz konusu çıkarların Yemen’de nasıl bir gelecek inşa etmeyi hedeflediğine bağlamak mümkündür. Devrim sonrası ve geçiş sürecinde Yemen’de sürecin iyi yönetilememesi, tarafların anayasa inşa sürecinde ortak paydada buluşamaması ve süreçte yaşanan güç boşluğunu Husi Ensarullah Hareketi’nin etkili kullanarak doldurmaya çalışması” koalisyon güçlerince Yemen’e müdahaleye zemin hazırlamıştır.
İç siyasette tarafların İran ve bölgedeki Sünni ülkeler tarafından desteklenmesi, Yemen siyasetine dışarıdan müdahaleleri artırmış ve zamanla Yemen’in, İran ve Suudi Arabistan arasında gerçekleştirilen bir vekalet savaşı alanı olmasına sebebiyet vermiştir. Ancak Yemen’de yaşanan sorunlar ve Yemen’in vekalet savaşı alanı olması yalnızca Sünni-Şii çatışması çerçevesinde açıklamak doğru değildir. Yemen’de Husilerin dinsel anlamda altyapısını oluşturan Zeydilerin, Husilerin İran tarafından desteklenmeye başlamasından önce de Yemen hükümeti ile problemleri bulunmaktaydı.
Yemen hükümeti ise, Husilerin ve Zeydilerin siyasal ve sosyal taleplerini karşılama konusunda başarılı olamamıştır. Öte yandan, Yemen müdahalesi, bölgedeki İran destekli Şii yayılmacılığına karşı Sünni refleksin ilk ortaya çıkışı olarak gösterilmektedir. Şöyle ki, Yemen’de İran destekli Husi güçlerinin etkisini arttırması ile Yemen’de Sünni Müslümanların zor durumda kalması ve bu durumun uzun zamandır bölge ülkelerinde yarattığı ‘öğrenilmiş çaresizlik’ durumu, Suudi Arabistan Kralı Selman Bin Abdülaziz el-Suud’un müdahaleden yaklaşık bir ay önce seçilmesi ile yerini bölgede Sünni etkisinin artabileceği düşüncesine bırakmıştır. Kral kendisine hayırlı olsun demek için gelen bölge liderlerine İran’a karşı bir Sünni Cephe oluşturulmasını teklif etmiştir.

Yeni Politika

Bu teklifin yeni Kral tarafından gerçekleştirilmiş olması Kral’ın, Kral Abdullah’tan farklı bir politika izleyeceğinin göstergesi olarak yorumlanmıştır. Öyle ki, Suudi Arabistan’da bir gazete editörlüğü yapan Cemal Kaşıkçı; ‘Dış politikada daha aktif ve pragmatist bir politika izleneceğini’ ifade etmiştir (Al Jazeera, Saldırı’yı Yemen El Kaide’si Üstlendi, 2015). Suudi Arabistan Kralı göreve başlamadan önce Kral Abdullah zamanında da Suudi Arabistan Yemen’e müdahale edilmesi gerektiğini çeşitli platformlarda dile getirmiştir. Bununla birlikte, Yemen’e müdahale, BM ve AB’nin İran’la yürüttüğü nükleer müzakerelerin son bitimi olan 31 Mart’a birkaç gün kala gerçekleştirilmiştir.
Yemen’e askeri müdahalenin zamanlaması oldukça manidar olup, üzerine ciddi değerlendirmeler yapılabilir. Bu kapsamda söz konusu müdahalenin mezkur tarihte gerçekleştirilmesinin; genel anlamda nükleer müzakerelerden istediği sonucu alamayan ABD’nin stratejik ortağı olan Suudi Arabistan eliyle İran’a Ortadoğu’da bir darbe vurmak istemiş olabileceği, Suudi Arabistan ve müdahaleye destek veren koalisyon ülkelerinin olası ABD-İran yakınlaşmasından rahatsızlık duyması ile söz konusu yakınlaşmanın zaten Bağdat, Şam ve Beyrut’ta hakimiyet sağlamış olan İran’ın bölgede ekonomik olarak da ön plana çıkabileceği ihtimali nedenler arasında değerlendirilebilir.
Husilerin Başkent Sana’yı ele geçirmesinin ardından Suudi Arabistan, 14 Şubat 2015’te gerçekleştirilen Körfez İş Birliği Konseyi’nin Riyad’daki toplantısında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nden Yemen’e askeri müdahale yapabilme talebinde bulunmuştur. Suudi Arabistan’ın askeri müdahale isteğinden önce ilk olarak Cumhurbaşkanı Hadi Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne (BMGK) bir mektup göndermiş ve askeri müdahale talebinde bulunmuştur. Suudi Arabistan, aynı teklifi Körfez İş Birliği Konseyi’ne de yinelemiştir.Suudi Arabistan ve Körfez İşbirliği Konseyi, askeri müdahalenin hukuki olmasını talep etmiş, bu doğrultuda Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nden kuvvet kullanma yetkisi istemiştir.

Suudi Arabistan’ın Israrı

Bu ifadelerden de anlaşılacağı üzere, Suudi Arabistan’ın müdahale konusunda ısrarcı tutumunu sürdürdüğünü görmekteyiz. Suudi Arabistan’ın Yemen’e askeri müdahalede bulunmak istemesinin en önemli nedenleri arasında, Husi güçlerinin başta Suudi Arabistan olmak üzere bölgedeki diğer Sünni ülkeler için önemli olan noktaları ele geçirmeye başlaması olarak gösterilmektedir. Bu anlamda Suudi Arabistan’ın mezhepsel yaklaşımlarının bir tezahürü olarak görmek mümkün olacaktır. Hadi’nin de Yemen’e müdahale talebi bu kapsamda değerlendirilmiştir. Cumhurbaşkanı Hadi, ülkede kontrolü tamamen yitirmiş ve Husiler kendisini Aden’e kaçmaya zorlamıştır. Yemen’de yükselen Şii hareketlerinin önüne bir engel koymak ve bölgesel hakimiyetini yine bu temelde kurmaya çalışmak istemektedir.

Suudi Arabistan tarafından İran’a karşı Sünni cephe oluşturulmasının teklif edilmesi ile İran’la müzakerelerin bitimine az bir zaman kala Yemen’e müdahalenin gerçekleştirilmesini, komplo teorisi olarak görmektense tüm dünyanın Yemen’e müdahale konusunda önceden bir mutabakata vardığının göstergesi olarak yorumlamak daha doğru olacaktır. Özellikle, Birleşmiş Milletler ve AB’nin dolayısıyla da Amerika Birleşik Devletleri’nin İran ile gerçekleştirilen müzakerelerden istediğini alamaması, Yemen’deki istikrasız ortamı fırsat bilerek etki alanını genişletmeye çalışan Yemen El Kaidesi varlığını da göz önünde bulundurulması, Yemen’e müdahalenin zorunlu bir hal almasına neden olmuştur. Bunu diğer bir açıdan da İran ile sürdürülen bölgede söz sahibi güç olabilme yarışının bir parçası olarak da görebiliriz.
ABD İran ile gerçekleştirilen müzakerelerden istediğini alamaması dolayısıyla İran’a karşı mücadelede, Ortadoğu’daki en önemli müttefiki olan Suudi Arabistan ile birlikte hareket etmeye çalışmaktadır. Öyle ki Arap Baharından sonra kaos ortamının oluştuğu Libya, Irak ve Suriye gibi ülkelerde ABD’nin arka planda kaldığı veya başarısız olduğu izlenimi uyanmaktadır. Yemen’de ise ABD, yine ön planda gözükmemekte ancak Yemen’de radikal eğilimlerin artarak El Kaide’nin güç kazandığının belirtilmesi ve İran’ın bölgeye hakim olmaya çalışması gibi ABD ile Suudi Arabistan’ın aynı düşüncelere sahip olmasından hareketle, ABD’nin Suudi Arabistan eliyle bölgeyi dizayn etmeye çalıştığı söylenebilir.

Jeopolitik Konum

Ortadoğu’da jeopolitik konumu ve gerçekleştirilen ticaret hacmi bakımından en önemli boğazlarından olan Bab-ül Mendep Boğazı’nın Husilerin kontrolüne geçme ihtimali, müdahalenin en önemli nedenini oluşturmuştur. Boğazın İran’ın kontrolüne geçmesi, bölgede müttefik konumunda bulunan Rusya ve İran’ın AB ülkeleri ile ABD’nin ekonomik çıkarlarına ciddi bir darbe vurmuş olacaktı. Ayrıca bölgenin önemli aktörlerinden olan İsrail için Bab-ül Mendep Boğazı hayati önem arz etmektedir. İsrail’in ilerleyen dönemde gerek Filistin meselesi gerekse insani faktörlerden dolayı AB ile ilişkilerinin bozulması durumunda Bab-ül Mendep boğazına çok daha fazla bağımlı hale geleceği öngörülmektedir. Hem bölgedeki Sünni ülkelerin hem de Suudi Arabistan’ın Yemen’e askeri müdahalede bulunmak istemelerinin diğer bir nedeni, kendi ülkelerinde de Yemen’de olduğu gibi azınlık konumunda bulunan Şii nüfusun varlığıdır. Özellikle Suudi Arabistan’da petrol ve diğer önemli yeraltı kaynaklarının bulunduğu bölgelerde Şii vatandaşlar yaşamaktadır. Yemen’deki olası bir Husi hakimiyeti Sünni ülkelerde yaşayan Şii vatandaşların da ayaklanmalarına zemin hazırlayabilecekti.
Tüm bu nedenlere kıyasla daha düşük bir ihtimal olarak görülebilecek bir başka neden ise; Arap Baharı’ndan sonra Yemen’de Müslüman Kardeşler tandanslı bir hareket olan Islah Partisi’nin güç kazanma ihtimalinin görülmesidir. Islah Partisi, Arap Baharı öncesinde eski Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih’i iktidardan düşürmek adına Suudi Arabistan ile birlikte hareket etmiştir. Ali Abdullah Salih’in iktidarını kaybetmesi sonrasında ortaya çıkan istikrarsız ortamda Islah Partisi ve Husiler arasında, oluşturulması planlanan hükümette söz sahibi olmak adına ciddi bir rekabet baş göstermiştir. Askeriye de, bürokraside ve ekonomik alanda potansiyeli bulunan Islah Partisi’nin, dini olarak Suudi Arabistan’ın benimsediği dini ekollere ters olması nedeniyle de Suudi Arabistan’ın için bir tehlike olarak ortaya çıkmıştır. Mısır’daki Müslüman Kardeşlere karşı General Abdülfettah Sisi’yi desteklemesi de, Suudi Arabistan’ın Islah Partisi’ni bir tehdit olarak gördüğünün göstergesi olarak nitelendirebiliriz.

Müdahale Sebepleri

En nihayetinde müdahalenin sebeplerini özetleyecek olursak; ülke içerisinde yaşanan siyasi istikrarsızlığın yarattığı müdahaleye açık ortam bölge ülkeleri için bir fırsat gibi görülmektedir. Bu fırsatı ulusal çıkarlarına da gerekçe olarak kullanan Suudi Arabistan askeri bir müdahaleye dönüştürmüştür. Bölgede söz sahibi olarak sahnede yer alan diğer bir ülke ise İran’dır ve etkinliğini sürdürmeyi istemektedir. Bu iki ülkeyi temelde karşı karşıya getiren şey bölgesel hakimiyet olarak görülse de mezhepsel bir çatışmanın tezahürü olarak görülebilmektedir. Aynı zamanda bölgede dolaylı yoldan etkili olma çabasına devam eden ABD, İran’a Suudi Arabistan aracılığıyla mesaj verme stratejisini sürdürdüğünü söylemek mümkün olabilmektedir. Bu meselenin ticari boyutu ise Bab-ül Mendep Boğazı’nın kontrol edilmesi ile ilişkilendirilebilir.

Müdahalenin Sonuçları

Suudi Arabistan’ın liderliğinde koalisyon güçlerince 2015 yılının Mart ayında Yemen’e başlatılan askeri müdahale, 2017 yılı itibariyle devam etmektedir. Bu sebeple, bu kısımda müdahalenin sonuçlanması halinde doğabilecek olası sonuçlara ve müdahaleden 2017 yılı ilk yarısına kadar geçen süreçte ortaya çıkan sonuçlara değinilecektir. Dolayısıyla, anlatılan bu sonuçların yaşanan süreç içerisindeki gelişmelere bağlı olarak değişebilmesi mümkündür. Bu meyanda; askeri müdahalenin kesin olarak sonucunu kestirmek zor olmakla birlikte ilk olarak, Suudi Arabistan’ın ve koalisyon güçlerinin gerçekleştirdiği müdahalenin, müdahale öncesinde arzu edilen başarıyı getirmediğini söyleyebiliriz.
Öyle ki, Yemen’e müdahalenin gerçekleştirilmesinde temel amaç olarak gösterilen Yemen’deki siyasi istikrarının sağlanması hususunun 2017 yılı itibariyle gerçekleştirilemediği görülmektedir. Halen çatışmalar devam etmekte, halihazırda Cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturan Hadi, ülkedeki tüm kesimler tarafından Cumhurbaşkanı olarak kabul edilmemektedir. Bununla birlikte müdahale ile geçen zaman zarfından Yemen’de tüm tarafların katılımıyla ortak bir siyasi zemin oluşturulamamıştır. BM’nin girişimleri ile 21 Nisan 2016 tarihinde Kuveyt’te müzakerelere başlanmıştır. Ancak müzakerelerden bir kazanım elde edilememekle birlikte sonraki süreçte düzenlenmesi planlanan müzakerelerde devamlılık sağlanamamıştır.

Ekonomi

Koalisyon güçlerinin siyasi kazanım elde edememelerinin yanı sıra askeri kazanımlarda da bulunamamışlardır. Aksine, müdahalenin esas sorumluluğunu üstlenen Suudi Arabistan, ekonomik anlamda büyük zarar görmüştür. Askeri harcamaların getirdiği maliyet, zaten yüksek bütçe açığına sahip olan Suudi Arabistan’a ciddi ekonomik güçlük yaratmıştır. Suudi Arabistan’da 2016 yılındaki bütçe açığı yüzde 13,5 olarak öngörülmüş ve bu rakam resmi bütçe hedefi olarak rekor bir değerde gösterilmektedir. Öte yandan, askeri müdahalenin Yemen’deki olası sonuçlarına bakıldığında pek çok durum karşımıza çıkmaktadır. Öncelikle, askeri müdahalenin sona ermesi durumunda Cumhurbaşkanı Hadi’nin kendisini halka Cumhurbaşkanı olarak kabul ettirmesi çok zor gözükmektedir.
İki yıldır devam eden askeri müdahalenin Hadi’nin talebi doğrultusunda gerçekleştirilmesi ve müdahalenin ülkeye istikrar getirmemesi, Yemen halkının Hadi yeniden lider olarak kabul etme ihtimalini zora sokmuştur. Ayrıca müdahalenin halen devam etmesi de Yemen halkını ümitsizliğe sevk ederek geleceklerinden endişe eder bir hal almasına sebebiyet vermiştir. Bu nedenle halkın tekrardan Hadi’yi istemesi zor bir ihtimal olarak karşımıza çıkmaktadır. Bununla birlikte, 2014 yılından bu yana ülkede önemli bir aktör konumunda olan Husiler, askeri müdahale ile birlikte ülkedeki en önemli unsur haline dönüşmüştür. Yemen’de yapılması planlanan müzakerelere Husi temsilcilerinin katılması zorunlu bir hal almış, ancak Husi heyetinin ateşkes olmadan müzakerelere dahil olmayacaklarını belirtmelerinin ardından her seferinde müzakereler askıya alınmış ya da ortak bir zeminde başarıya ulaşamamıştır (Al Jazeera, Saldırı’yı Yemen El Kaide’si Üstlendi 2015).

Nüfus

Askeri müdahalenin diğer bir olası sonucu ise Yemen’de ilerleyen süreçte Zeydi-Sünni çatışması yaratabilecek olmasıdır.Bilindiği üzere, Zeydi inancı temelinde ortaya çıkan ancak daha sonra Zeydilik’ten farklı bir inanca sahip olan İran’ın inanç ve politik tutumuna yakın bir duruşu benimseyen Husiler, Yemen’de siyasi bir figürü temsil etmektedir. Husiler Yemen’de ülke nüfusunun %5’ini, Zeydiler ise %30’unu oluşturmaktadır. Ülkeye askeri müdahale isteyen başta Islah Partisi gibi Sünni oluşumlar ile müdahalenin başarısız olması halinde Husileri desteklemeyen Zeydi gruplar arasında geri dönüşü zor olabilecek bir çatışma içerisinde ortamının oluşması ihtimal dahilindedir.

Sosyal Yapı

Yemen’de bu duruma sebebiyet verebilecek sosyoekonomik yapı da mevcuttur. Ülke tarihsel olarak kuzeyde Husiler, güneyde ayrılıkçı hareketler ve El Kaide gerçekliğini barındırması dolayısıyla önümüzdeki süreçte Yemen’in bölünme durumu da söz konusu olabilir. Öte yandan askeri müdahale ile ortaya çıkan en önemli sonuçlardan bir ülkede yaşanan iç göçlerdir. Husilerin işgali altında kalan Taiz vilayetinden, güvenli bir bölge olan geçici başkent Aden’e 4.000’e yakın aile göç etmek zorunda kalmıştır. Zaten uzun yıllardan beri AYEK’in faal olduğu bölgelerden göç eden ailelerin yanı sıra askeri müdahale neticesinde ailelerin bulundukları bölgelerden göç etmeye başlaması, Yemen’de sosyal yapıyı son derece olumsuz etkilemektedir.
Yukarıda belirtilen müdahalenin, Yemen’de yaratabileceği sonuçlara ilave olarak, yaklaşık iki yıldır devam eden askeri müdahalenin yarattığı en önemli sonuç, Yemen’deki sosyal ve insani durumun negatif yönde gerileme kaydetmiş olmasıdır. Yemen’de kronikleşen altyapı sorunları, fakirlik, işsizlik gibi pek çok sorun mevcuttur. Müdahalenin yarattığı ortam mevcut sorunları daha da derinleştirmiştir. Müdahale ile birlikte, 2016 yılı ikinci yarısı itibariyle Yemen’de 30.000 insan hayatını kaybetmiş, iki milyon kişi evsiz kalmış, Yemen halkının %80’i ise açlıkla mücadele etmeye başlamıştır.
Yemen’de iç gelişmeler bazında doğabilecek sonuçları özetleyecek olursak; askeri müdahalenin uzun bir süre daha sürmesi ya da koalisyon güçlerinin başarısızlığıyla sonuçlanması halinde Yemen’i çok daha zor günlerin bekleyeceği aşikardır. Öyle ki Yemen’de sürecin uzaması daha çok insanın ölümü ve ekonomik anlamda daha zor bir süreci doğuracaktır. Ülkedeki siyasi istikrarın sağlanması ve kaos ortamının sona ermesi zorlaşacaktır. Müdahalenin başarısızlıkla sonuçlanması ise yeniden otoriter bir yönetimin önünü açabilecek ve İran-Suudi Arabistan ilişkilerinin daha da içinden çıkılmaz bir hal almasına sebebiyet verecektir.

Öngörüler

Daha önce anlatılanların yanı sıra Yemen’e gerçekleştirilen askeri müdahalenin bölgeyi etkileyebilecek uluslararası sonuçlara da gebe olabileceği gözükmektedir. Bu meyanda; ilk olarak Yemen halkının, yaklaşık iki yıldır süren askeri müdahaleden gördüğü zararlar nedeniyle müdahaleyi uluslararası boyuta taşıyarak şikayetçi olma durum söz konusu olabilir. Yemen halkının askeri müdahaleden gördüğü zararlar 1949 Cenevre Sözleşmesi ile Uluslararası Hukuk Mahkemesi’nin kararları nezdinde savaş suçu olarak görülmektedir. Bu kısımda kısaca askeri müdahalenin hukuka uygun olup olmadığından bahsetmek faydalı olacaktır. BMGK’nin 15 Şubat 2015 tarihinde kabul ettiği 2201 sayılı karar ile; Husilerin yönetimden uzaklaşması, uzlaşı için Husilerin de görüşmelere iştirak etmesinin istenmesi ve ülkede bir çatışma ortamının bulunduğu kabul edilmiş olup, uluslararası hukuk içinde çatışmanın ölçüsü askeri müdahaleye davetin geçerliliğinin etkilenmesi bakımından önem arz etmiştir.
Ancak, bu alınan karar müdahalenin hukuka uygunluğunu yansıtmamaktadır. Öyle ki, 1975’te yürürlüğe giren “İç Savaş’ta Müdahale Etmeme Prensibi” ne göre “devletlerin iç savaşın taraflarına yardım etmekten kaçınma” sorumlulukları mevcuttur. İç savaşın taraflarından birine dışarıdan bir ülkenin yardımcı olması yasaklanmış gözükmektedir. Ancak BM Eski Genel Sekreteri Ban Ki-mon’nun yaptığı açıklamalar ile Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 22 Mart’taki toplantısında Körfez İşbirliği Konseyi’nin çalışmalarının desteklendiğinin belirtilmesi, askeri müdahalenin meşru zemine oturtulmaya çalışıldığı şeklinde yorumlanmıştır.

İnsani ve hukuki gelişmelerin dışında ortaya çıkabilecek diğer sonuç ise; Yemen’e müdahalenin Körfez İş Birliği Konseyi içinde yer alan ülkeler arasında bir rekabet ortaya çıkarabilecek olmasıdır. Özetle müdahalenin bir bölgesel bir Arap rekabetine dönüşebilme ihtimali taşımasıdır. 1990 yılında Saddam Hüseyin’in İran’a savaş açmasının tüm körfez ülkeleri tarafından desteklenmesi akabinde Kuveyt’i işgal etmesi, bölge ülkelerini rahatsız etmiştir. Hal böyle olunca Suudi Arabistan’ın Yemen’de izleyeceği politikanın Ortadoğu’da lider ülke olma çabasını yansıtması halinde, bölgenin ilerleyen süreçte ülkeler arası bir mücadele alanı olma durumunu yaratabilecektir. Devam eden askeri müdahalenin en önemli sonucu ise Yemen El Kaidesi’nin önemli bir güç haline gelmesi olarak gözükmektedir.

AYEK

Büyük güçler ve bölge ülkelerinin Ortadoğu’da radikal unsurların güç kazanmasını istemedikleri bilinen bir gerçektir. Bu kapsamda, özellikle ABD’nin Yemen politikası incelendiğinde terörle mücadelenin dışında önemli bir unsurun olmadığı gözükmekte ve bu kapsamda da uzun yıllar devrik lider Salih’e terörle mücadele amacıyla askeri yardımlarda bulunduğu bilinmektedir. Yemen’de taraflar birbirleriyle mücadele ederken askeri müdahale sonrası 2015 yılının ikinci yarısından bu yana Yemen’de Mukalla kentinin ele geçirilmesi dışında bir faaliyeti/eylemi bulunmayan AYEK, halk nezdinde sempati toplamaya başlamış, sosyal çalışmalarına hız vermiştir. Bu durumda Yemen’e askeri müdahalenin gerçekleştirilmesinde ABD ve İngiltere başta olmak üzere bölge ülkelerinin önemli bir başarısızlığı olarak yansımaktadır.
Müdahalenin sonuçlarını değerlendirecek olursak iç yansımaları ve dış yansımalarının birbiri ile kesiştiğini ve bölge ülkeleri için önemli bir boyut kazandığını söylemek mümkün olabilir. Bunları sıralayacak olursak, 2015 yılının Mart ayından günümüze (2017 ilk çeyreği) kadar devam eden ve bölgede istikrar sağlamayı amaç edinen müdahalenin başarısız olduğunu, Yemen’de devam eden siyasi istikrarsızlığa bağlı olarak söyleyebiliriz. Ülke içerisinde birlik sağlanamamış olmakla birlikte, tüm toplumların desteklediği siyasi lider açığı sürmektedir. Suudi Arabistan tarafından yapılan müdahalenin ekonomik boyutu ülkeye yük getirmekle beraber, başarısız olarak görülmesi sebebi ile de yük yarattığını söylenebilir. Bölgede yaşanan iç karışıklık ve askeri müdahale sonucu oluşan yaşam koşulları özellikle çocuklar için büyük bir tehlike oluşturmaktadır. Yaşanan bu insani boyut kimi zaman BM kimi zaman ise AB girişimleri ya da bölge ülkelerinin tepkileri ile dillendiriliyor olsa dahi, maalesef son verilere göre bu manzara pek değişmemiştir.

SONUÇ

Eş zamanlı olarak ülke içerisinde gerçekleşen göçler toplum yapısını etkilemiş ve değiştirmiştir. Nüfus yoğunluğu değişen bölgelerde yaşam koşulları insani boyut açısından sınırlarda yaşanmaktadır. Ülkede yaşanması muhtemel olarak görülen mezhep çatışmasının yanında, Husilerin ateşkesin sağlanması önkoşulu ile müzakerelere katılma durumunun da kriz yarattığı söylenebilir. Bunun temel sebebi ise, Husilerin ülke genelinde daha önce de belirttiğimiz üzere yoğunlukla bulunan bir taraf olmasıdır. Bölgede yer alan Selefi yapılanmalar tehlike unsuru olarak görülmekte ve küresel terörün bir maşası olarak görülen AYEK ise yaşanan karışıklıklardan istifade ederek güçlenmeye devam edebilecektir. Son olarak bahsedilebilecek bir sonuç ise, Körfez İş Birliği Konseyi üzerindeki etkisidir. Olası bir Arap rekabetine dönüşme durumu mevcuttur.
Yararlanılan Kaynaklar
Deha Yelseli, Suudi Arabistan’ın Yemen Müdahalesi Ve Avrupa Birliği’nin Müdahaleye Bakışı
Ertan Bese, Terörizm AB ve İnsan Hakları
Serdar Erdurmaz, İran- Suudi Arabistan Krizi ve Ötesi, 5 Ocak 2016 tarihli makale
Kurt, Veysel, Devrimden Askeri Müdahaleye Yemen, Aralık 2015 tarihli makale
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Deha Yelseli’ne aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Bilinçaltı Mesajlar Ve Bilinçaltı Reklam Teknikleri

Bilinçaltı mesajlar insanların bilinçaltına yani dış dünyaya dair algılarına yönelik olarak hazırlanan reklamlardır. Bu algı boyutunda verilen her mesaj farklı bir duyu tarafından alınabileceği için bilinçaltı mesajların oluşturulmasında kullanılan yöntemler de birbirinden farklıdır. Diğer bir ifadeyle algıyı sağlayan her duyu organına yönelik olarak birtakım yöntemler belirlenmiştir. Ancak yöntemlerin çokluğu ve bu konudaki uygulama sıkıntıları bir takım yöntemleri daha fazla ön plana çıkarmıştır.
Bilinçaltı yöntemlerde duyulara yönelik olarak belirlenen uygulama şekillerinin çokluğu kullanılan cihazların çokluğuna göre bir değişiklik göstermemektedir. Esasında ön plana çıkan uygulama teknikleri insanların gündelik hayatta yüz yüze geldiği iletişim araçlarının genelini kapsayacak şekilde hazırlanmıştır. Nitekim bilinçaltı mesajların sinema filmleriyle, televizyonlarda yayınlanan diziler ve çocuklara yönelik olan çizgi filmler yoluyla, popüler müzik parçaları, genel olarak uzun zaman dinlenen şarkılarla veya bilgisayar oyunlarıyla insanlara sunulduğu bilinen bir gerçektir. Bu faktörler kullanılarak bireylere belirli mesajlar verilmektedir. Kullanılan araç ne olursa olsun belli başlı bilinçaltı yöntemlerini;
• Görsel uyaranlarla görmeye yönelik olarak hazırlanan yöntemler,
• 25’inci kare tekniği uygulamaları,
• Resimler kullanılarak bilinçaltı mesajlar verilmesi,
• Ses kayıtları yoluyla bilinçaltı mesajlar verilmesi,
• Video klipler ile bilinçaltı mesajlar verilmesi,
• Kokular yoluyla bilinçaltı mesajlar verilmesi
şeklinde sıralamak mümkündür.

Görsel Uyarıcılarla Bilinçaltı Mesajlar Verilmesi

Görsel uyarıcılara yönelik hazırlanan bilinçaltı mesajları belki de bilinçaltı mesajlar içinde en etkili olan mesajlardır. Nitekim bilinçaltına yönelik olarak bu alana aktarılan verilerin oldukça büyük bir kısmı gözler aracılığıyla elde eden verilerden oluşmaktadır. Ayrıca yapılan araştırmalar insan beyninin 1/3’lük bir kısmının gözden gelen verileri işlemeye çalıştığını ortaya koymuştur. Bu işleyiş yalnızca görülen şeylerin aktarılması olarak anlaşılmamalıdır. Bundan ziyade insanların gördüğü renklere dair yorumlar yapılması, karşıdaki nesnenin hareketleri veya hatlarının anlaşılması, derinliğin algılanması ve ya uzaklığı tespit edilmesi vb. şekilde alınan verilerden oluşmaktadır. Bu konu bilimsel araştırmalara dayandırılmadan da anlaşılabilecek kadar açık ve nettir.
İnsanlar dünyaya geldikleri andan itibaren dış dünyayı gözleriyle görerek tanımaya başlar ve öğrendikleri şeyleri de bu yolla öğrenirler. Bu nedenle gözler oldukça gelişmiş yapılarda olan organlardır. Bir insan gözünün bir saniyede 100 milyon bit boyutundaki bir bilgiyi kaydedildiği bilinmektedir. Bu kayıt esnasında göz, dış dünyadan edindiği verileri beyni aktarmaktadır.
Ancak görülen veya dış dünya izlendiği zaman görülebilecek olan nesnelerin de insan gözü açısından bir sınırının olduğu bilinmektedir. İnsan dış dünyaya baktığı zaman var olan her şeyi maalesef göremez. Burada bir duyu eşiğinin varlığından söz etmek mümkündür. İnsanın görme aralığı 380 ile 760 nanometre arasındaki ışık dalgaları ile sınırlıdır. Bu dalga boyunun üstünde veya altında yer alan nesneler ise duyu eşiğinin dışında kaldığı için bilinçli bir şekilde görme durumundan bahsedilemez.

Bilinçli görmeme durumu insanın nesneleri kesinlikle hiçbir şekilde algılayamadığı anlamına gelmemektedir.

Bu nesneler insanın görme organı olan gözün “fovea” adı verilen ve nesnelere dair ayrıntıları yakalayan kısmı tarafından belirlenir ve bunları, insan farkında olmadan, zihne gönderir. Bu nedenle insanın bilinçli bir şekilde görmediği bir şeyi esasen bilinçaltının gördüğünü ve bundan etkilendiğini söylemek mümkündür. Göz, yalnızca görme fiili ile değil olaylar karşısında gösterilen tepkileri yansıtma yönüyle de dikkat çeken bir organdır. Bu tepkiler gözün hareketlerinden anlaşılabilen yapılardır.
Bireylerin korkma, kaygılanma, heyecanlanma veya mutlu olma gibi duygu durumları gözlerinde bakılarak rahatça anlaşılabilir. İnsanların bu durumlarının anlaşılması nedeniyle araştırmacılar reklam panoları veya ürünlerin karşılarına yerleştirdikleri kameralarla alışveriş yapan kişilerin ürünlerin nerelerine dikkat ettiğini ve nerelere hiç dikkat etmediğini araştırarak reklamlarda kullanılan sloganların veya subliminal mesajların tüketiciler tarafından bakılan alanlarda daha yoğun olmasının sağlamaktadırlar.
Bu kullanım yöntemi subliminal mesajların görsel yollarla iletilmesini kolaylaştırmakta ve bireyler üzerindeki etkinin artmasını sağlamaktadır.Nitekim daha önce de değindiğimiz gibi bireylerin subliminal öğelere maruz kalma durumu arttıkça bu öğelerin etkileri de artmaktadır. Bundan hareketle bireylerin en fazla yoğunlaştıkları noktalara yerleştirilen mesajlarla bireyler çok daha fazla etki altında bırakılmaktadır.

Kare Tekniği ile Bilinçaltı Mesajlar Verilmesi

25’inci kare tekniği olarak adlandırılan teknik esnasında görsel uyarıcılar içinde yer alan bir tekniktir. Ancak 25’inci kare tekniğinin özelliği film adı verilen ve sıralı fotoğraflardan oluşan yapı içinde kullanılan bir teknik olmasıdır. Sinema filmlerinde hareketin devamlılığının sağlandığı şeklinde bir görüntü oluşturmak için 1 saniyelik bir sahnede 24 farklı kare oynatılmaktadır. Ancak insanın gözü yapı olarak bu 24 kareyi birbirinden farklı olarak algılamakta ve bu nedenle bir hareket görmektedir. Ayrıca bu karelerin beyinde birleştirilerek göründüğü de bilinmektedir.Bilinçaltı teknikleri uygulanmasında kullanılan ve 25’inci kare olarak adlandırılan teknik ise sinemadaki bir saniyelik görüntüde yer alan 24 karenin devamına 25’inci bir karenin bırakılması esasına dayanır.
Bu 25’inci kare sahnenin devam eden kısmı değil, insanlara ulaştırılmak istenen subliminal mesaja dair bir öğeyi barındıran kısımdır. Ancak insan gözünün algılayabileceği sınır bir saniyede 24 kare olduğu için insan bilinçli bir şekilde 25’inci kareyi ve dolayısıyla bu kareye yerleştirilen öğeyi göremez. Bu öğe gizli bir mesaj şeklindedir ve beyin tarafından algılanarak bilinçaltına iletilir. 25’inci kare tekniği yalnızca tüm gösterim boyunca bir karenin yerleştirilmesinden ibaret değildir. Defalarca değindiğimiz gibi bireylerin maruz kaldıkları subliminal mesaj miktarı ne kadar fazla ise mesajın etki boyutu o kadar fazladır.
Buradan hareketle 25’inci kare tekniğinde de 24 karenin devamına eklenen kare veya öğenin birden fazla kere yerleştirildiği ve bunun hareketli görseli izleyen insanlar tarafından defalarca görülmesinin sağlandığını söylemek mümkündür. Burada farklı bir durumdan bahsetmek gerekirse o da 25’inci kare tekniği ile yalnızca bir mesajın verildiği veya yalnızca bir mesajın verileceği gibi bir sınırlamanın olmamasıdır. Diğer bir ifadeyle bu tekniğin kullanımında devam eden karelerin ardına bizden fazla mesaj bırakılması ve bireylerin bunlara yönlendirilmesi gibi bir durumun da söz konusu olduğu bilinmelidir.

Tachistoscop Cihazı İle Bilinçaltı Mesajlar Verilmesi

Takistoskop cihazının kullanılması, esasında subliminal mesajların görsel öğelerle kullanılmasının veya sübliminal mesajların görsel medyada kullanılmasının temelini oluşturan bir uygulama çeşididir. Bu cihaz saniyenin üç binde biri olarak belirlenen bir sürede açılıp kapanabilen objektif kapağı ile bilinçaltı mesajların belirlenen yüzeylere yansıtılmasını sağlamaktadır. Bu mesajlar resim, çizim, obje olabileceği gibi yazıda olabilmektir. Takistoskop cihazı kullanım şekli bakımından bir film projektörüne benzetilebilir.
Cihazın subliminal mesaj iletmede kullanılması nedeniyle herhangi bir şekilde üretiminin durdurulması veya yasadışı olarak kullanılması gibi bir durum söz konusu değildir. Nitekim cihazın ortaya çıkması ve kullanımının ardından faydalarının anlaşılması ile patent alma yoluna gidilmiştir. Bu doğrultuda 1962 yılı itibariyle Amerika’da bir firma tarafından patenti alınmıştır. Takistoskop cihazının ilk ortaya çıkış serüveni incelendiği zaman temel manada subliminal mesajlarla veya günümüz anlamında reklamcılık faaliyetlerinde kullanılan subliminal mesajlarla bir ilgisinin olmadığı görülmektedir.

Cihaz ortaya çıktıktan sonra 1945 yılında devam eden İkinci Dünya Savaşı’nda kullanılmış ve etkinliği kanıtlanmıştır.

Belirtilen savaş esnasında Alman uçaklarının İngilizler üzerine yaptığı bombalama saldırılarında İngiliz askerlerinin kendilerine saldıran uçakların dost uçağımı düşman uçağımı olduğunu kısa sürede anlayamaması ve bu nedenle de müdahalede geç kalmaları nedeniyle takistoskop cihazı kullanılmıştır. Bu cihazın kullanılması ile askerlerin düşman uçaklarını daha çabuk görüp düşman olduklarını daha kısa sürede anlayabilmeleri sağlanmıştır.
Cihazın kullanılmaya başlanması ile beraber askerlerin görüş alanlarının genişlemesi ve gördükleri nesneleri tanımlayabilme süreleri kısaltılmıştır. Bu farkındalık oluşturma durumu ülke savunması açısından oldukça faydalı bir durum olduğu için devam eden yıllarda özellikle Amerikan askerleri tarafından da bu yöntemlerin kullanıldığı ve askerlerin başarılarının arttırıldığı bilinmektedir.
Takitoskop cihazı askeri alandaki bu başarıların ardından reklam sektöründeki gelişmelere de yön vermek amacıyla ilk defa 1957 yılında “Piknik” adlı filmde kullanılmıştır. Daha önce de değindiğimiz bu kullanım şeklinde sinemada filmi izleyen seyircilere 25’inci kare tekniğinden istifade edilerek 5 saniyede bir,“kola iç”, “patlamış mısır ye”, şeklinde verilen mesajlarla kola satışının %18’lerde, patlamış mısır satışın ise %58’lerde bir artış sağladığı tespit edilmiştir.

İşitsel Uyarıcılarla Bilinçaltı Mesajlar Verilmesi

Subliminal mesajların işitsel uyarıcılarla bilinçaltına gönderilmesi aşamasında en fazla kullanılan öğelerden biri müzik dosyalarıdır. İşitsel bilinçaltı mesajların subliminal mesaj olarak kullanılmasının avantajlı tarafı işitsel dosyaların görüntü dosyalarını göre bilinçaltı mesaj oluşturmaya daha uygun olmasıdır. Nitekim insanlar duygusal canlılardır ve bu duygu durumları insanların içinde bulundukları hale göre müzik tarzı belirlemeleri ve bu tarza uygun olan müzikleri dinlemelerini beraberinde getirmektedir. Bu da insanların yapı olarak yaş, cinsiyet, ırk, din ne olursa olsun farklılıkları bir kenara bırakıp her insanın müzik dinlediği gerçeğini gözler önüne sermektedir. Bu bağlamda müziğin sadece eğlence amacıyla kullanılan bir obje olduğundan bahsetmek mümkün değildir.
İnsanların duygu durumlarına göre kendilerini anlatan müzikleri dinledikleri, müzikle beraber çeşitli figürler sergilemeleri gibi durumlar müziği yalnızca bir eğlence aracı olmaktan çıkarmıştır. Bunun yanı sıra geçmiş dönemlerde müziğin insanların tedavileri için kullanıldığına dair bilgiler de yer almaktadır. Buna Antik Mısır Medeniyeti örnek verilebilir. Bu medeniyet bünyesinde müzik tanrının bir hediyesi olarak kabul edilmiştir. Ayrıca yalnızca müzik olarak değil ses olarak da bazı seslerin insanların sağlığı üzerinde olumlu etkiler yaptığı bilinmektedir. Bu sesler genellikle doğada ve doğal halde bulunan seslerdir.

İnsanların her daim bir şeyler duyma veya bir şeyler dinlemeleri insan hayatının müziğe karşı bir savunma oluşturmasını engellemekte ve müziğin her daim insan hayatında olmasını sağlamaktadır.

Müziğe olan yakınlık reklamlarda reklam müziklerinin kullanılması,dizilerde dizilere ait müziklerin olması sinemalarda yayınlanan filmlere ait müziklerin olması gibi bir bütünselliği beraberinde getirmiştir. Seslerin subliminal mesajların iletilmesinde bu denli etkili olduğunu belirtmenin yanısıra her sesinde subliminal mesaj olarak kullanılmayacağını belirtmekte fayda vardır.Nitekim sesler dalga sayısına bağlı olarak belirlenen frekanslardan oluşur ve insanlar yalnızca 20 Hz ile 20000 Hz arasındaki frekansa sahip olan sesleri duyabilirler. 20000Hz’den yukarı olan sesler “ultrases” 20 Hz’nin altında olan sesler ise “infrasound” yani aşağı ses olarak adlandırılır ve bunlar insanların duyum eşiğinin altında veya üstünde kalan sesler olarak nitelendirilir.Dolayısıyla Bunlar insanların duyamayacağı seslerdir.
İşitsel uyarıcılar ile bilinçaltı mesajlar verilmesine yönelik uygulamaların en fazla yer aldığı alanlar olarak mağazalar veya insanların yoğun olarak bulunduğu alanlar gösterilmektedir. Bu konuda yapılan çalışmalarda bazı mağazaların, mağazaya gelen müşterilerin daha fazla para harcaması için mağaza içinde çalınan müziklere düşük frekanslı sesler ekledikleri tespit edilmiştir. Eklenen bu seslerde müşterileri para harcamaya teşvik edecek telkin edici cümleler kullanılmaktadır. Para harcamanın yanısıra mağazalar güvenlik konusunda da bilinçaltı mesajlardan yararlanmışlardır. Yine mağaza içinde çalınan müziklerin içine yerleştirilen düşük frekanslı seslerle hırsızlık yapma amacıyla mağazaya girenleri korkutacak ve yapmak istedikleri hırsızlıktan vazgeçirecek mesajlar verilmektedir.

Yapılan bu çalışmalarda satışı arttırmaya yönelik olarak verilen mesajlarla satışların %20’ye yakın bir artış gösterdiği, hırsızlığı önlemeye yönelik olarak verilen mesajlar yoluyla ise hırsızlık oranının %60 civarında azaldığı tespit edilmiştir.

İşitsel alanda subliminal mesajların kullanılması yaygın ve etkili bir durum olmasının yanında birden fazla yöntemle uygulanan bir yapıdadır. İşitsel bilinçaltı mesajlar oluşturulmasında kullanılan teknikleri;
• Arka plan maskeleme,
• Geriye doğru maskeleme,
• Subliminal kişisel gelişim kasetleri oluşturma
şeklinde sıralamak mümkündür.

Arka Plan Maskeleme

Arka plan maskelemenin temeli ön planda olan yüksek bir sesin arkasında bu sese göre daha düşük bir frekansta olan sesin yer almasıdır. Diğer bir ifadeyle bu yöntemde birey iki ayrı ses dinlemekte ancak sesler arasındaki frekans farklılıklarından dolayı yalnızca bir sesi duyabilmektedir. Bu yöntemde kişinin dinlemiş olduğu müziğin arka planında daha düşük seviyede başka bir müzik dinlemesi sağlanmaktadır. Bu geri planındaki ve düşük frekanstaki seste ise bilinçaltı mesajlar bulunmakta ve bu mesajlar da oluşturulma amaçlarına yönelik olarak dinleyen bireye telkinler sağlamaktadır.
Bu konuda illa ki alışveriş durumlarını düşünmek gerekmemektedir. Nitekim arka plan maskeleme yöntemi ile bireylerin kekemelik gibi durumlarının giderilmesi, çekingenlik durumlarının azaltılması, sigarayı bırakmalarının sağlanması mümkündür. Arka plan maskeleme yönteminde bireylerin normal bir şekilde geri planda olan sesleri duymaları mümkün değildir. Bu sesler insanların duyumlarının alt eşiği olan 20 Hz frekansının altında oluşturulan seslerdir. Ancak tüm subliminal mesajların beyin tarafından algılandığı gibi insanın bilinçaltı bu sesleri de algılamakta ve veri olarak depolanmaktadır.

Geriye Doğru Maskeleme

Geriye doğru maskeleme tekniği sesli oluşturulan bir teknik olmakla beraber sesin frekansı ile ilgili olmayan bir tekniktir. Bu tekniğin esası verilen normal ton ve sesteki mesajın aynı hızda ters yönde dinlendiğinde farklı bir mesaj içermesidir. Bu mesaj ise subliminal mesaj olarak algılanır. Geriye doğru maskeleme tekniği oldukça profesyonellik gerektiren bir yöntemdir. Geriye doğru maskeleme tekniği genellikle eseri icra eden kişiler tarafından ortaya konur ve eseri seslendiren sanatçının açıkça söylemek istemediği, kendine ait olan duygularını ifade etme amacıyla kullandığı bir yöntem olarak bilinir.
Yöntem karışık ve profesyonellik gerektiren bir yöntem olması ile birlikte subliminal mesaj tekniği olarak oldukça etkili bir yöntemdir. Bu konuda yapılan çalışmalarda yeni çıkan inanışların, toplumsal gruplaşmaların bu mesajlar yoluyla insanlara iletildiği ve insanların etki altına alınarak gruplaşmaların arttırıldığı bilinmektedir. Dünya müzik literatürüne girmiş oldukça ünlü gruplar tarafından da kullanılan bu yöntem Türkiye’de de yoğun olarak kullanılmaktadır.

Kişisel Gelişime Yönelik Ses Kasetleri Oluşturma

Subliminal mesaj yollarından biri de kişisel gelişim kasetleri oluşturmaktır. Bu kasetlerin oluşum şekilleri aslında günümüzde kullanılan müşteri arttırma, satış arttırma gibi faktörlerin birebir subliminal öğelerin satışında kullanılması ile olmuştur. Subliminal kişisel gelişim kasetleri 1990’lı yılların başında videokaset veya ses kaseti olarak büyük bir rağbet görmüştür. Bu kasetlerin kullanım alanları daha çok kilo verme, yabancı dil öğrenme,sigara – alkol gibi kötü alışkanlıklardan kurtulma veya hafızayı güçlendirme, ezber kuvvetini arttırma gibi alanlar olmuştur. Ancak belirtilen bu alanlara yönelik olarak subliminal mesajların bir fayda sağladığına dair bilimsel bir bulguya rastlanmadığını da belirtmek gerekmektedir.
Bu kasetlerin başarısızlığı konusunda, günde 2 saat kullanımının tavsiye edildiği ve başarısızlığının da bu sürenin eksik kullanımından kaynaklandığı öne sürülmektedir. Bu kasetler insanların kurtulmak istediği kötü alışkanlıklar veya başarı sağlama güdüleri ile oluşturulsa da verilen mesajların subliminal olması beraberinde bir tehlikeyi de doğurmaktadır. Nitekim bireylerin neye maruz kaldıklarını bilmeden yalnızca satın aldıkları amaca yönelik olduğunu düşünerek bir kaset dinlemekte ancak kendilerine neyin telkin edildiğini bilmemektedirler. Bu kasetlerde kullanılan sesler ön planda çıkan yönüyle bireylerin kişisel beğenilerini yönelik olarak hazırlanmaktadır.

Kokular Yoluyla Bilinçaltı Mesajlar Verilmesi

İnsanların duyular yoluyla edindiği veri alma türlerinden biri de koku alma yoluyla veri edinmektir. Kokular insanların çevrelerini yorumlamasını ve çevreleri hakkında fikir edinmesine yardımcı olur. Bunun yanı sıra insan hafızasında yer alan koku çeşitleri, insanların hayatlarının belirli dönemlerinde farklı duygu durumları yaşamasını da sağlar. Buna örnek olarak çocukluğumuzda almış olduğumuz belirli kokuları yetişkinlik dönemlerinde de aldığınızda çocukluğumuzu hatırlamamız gösterilebilir. Bunun yanı sıra insan hayatında çok önemli bir gün olan evliliğin yaşandığı gün, eşlerin kullanmış oldukları parfümleri yıllar sonra kullandıklarında ve bu kokuya aldıklarında o günü hatırlamaları da kokunun insan hayatı üzerinde ne denli önemli olduğunu ortaya koymaktadır.
Kokuların insanların yaşantıları ve duygu durumları üzerindeki etkilerinden hareketle uzmanlar, kokular yoluyla bilinçaltına birtakım mesajlar göndermeyi ve bu yolla da insanları belirli noktalara yönlendirmeyi amaçlamışlardır. Bu konuda yapılan çalışmaların başında elektronik eşyalar alanında söz sahibi olan bir firmanın bir satış mağazasını baştan aşağı kavun kokusuyla donatması gelmektedir. Normal şartlar altında bir teknoloji mağazası ile uyumsuz gibi görünen kavun kokusunun kullanılmasındaki amaç, bu kokunun insanlarda gevşeme hissini meydana getirmesidir. Gevşeme hissi ile beraber rahatlık duyan insanlar bu şekilde daha çok alışveriş yapmaya yönelmektedirler.

Kokuların alışverişte kullanılmasının temel sebeplerinden biri alışveriş mağazalarının genellikle havasız ortamlar olması ve insan yoğunluğu nedeniyle bu mekânların daha bir bunaltıcı hale gelmesidir.

Bu bunaltıcılık durumu ise bireylerde bir an önce ortamdan uzaklaşma hissi uyandırmakta ve bu da satış oranlarının düşmesine neden olmaktadır. Ancak kokular yoluyla insanları ferahlatan ve onlara rahatlama hissi veren mağazalar bu şekilde satışlarını oldukça arttırmaktadırlar. Sadece mağazalarda değil bekleme salonları olan birtakım firmalar da koku yoluyla bilinçaltı mesajlar verme yolunu seçmektedir. Bekleme salonlarında sıkılıp bunalma ve bu nedenle firmaya karşı olumsuz tavır oluşturma fikrinin önüne geçebilmek için genellikle açık ortamlarda bulunan doğal kokular kullanılmakta ve bu kokular yoluyla insanların kendilerini açık alanda imiş gibi hissetmeleri ve böylece rahatlamaları amaçlanmaktadır.
Kokunun insanlar üzerindeki bilinçaltı durumlarını yönelik etkisi ile ilgili olarak yapılan bir deneyde, denekler iki gruba ayrılarak bu gruplardan biri insanlarda temizlik hissi uyandıran limon kokusu esansının çok hafif miktarda olduğu odaya, diğer grup ise tamamen boş bir odaya bırakılmıştır. Limon esansı kokusunun olduğu odadaki deneklere gün içinde ne yapmak istedikleri sorulduğunda bunların %36’lık bir kısmının eve gidip temizlik yapmak istedikleri yönünde fikir bildirdikleri tespit edilmiştir. Koku olmayan odadaki bireylerin ise herhangi bir şekilde temizlik yapma yönünde bir fikir beyan etmedikleri görülmüştür. Bu da kokuların insanlar üzerinde yönlendirici etki yaptığı üzerinde bilimsel bir kanıttır.
Yararlanılan Kaynaklar
Hamza Sığınç, Subliminal Mesajların Gıda Tüketimine Etkisi: Van İli Örneği
Ferdi Bişkin, Subliminal A.Ş
Sefer Darıcı, Subliminal İşgal
Sezer Erer-Elif Atıcı, Selçuklu Ve Osmanlılarda Müzikle Tedavi Yapılan Hastaneler
Bülent Göksel-Belma Güneri, Reklam Kampanyaları Ve Medya Planlaması
Martin Lindstrom, Duyular Ve Marka
Suat Sungur, Bilinçaltı Reklamcılık Ve Toplumsal Etkileri
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Hamza Sığınç’a aittir.
Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

ABD'nin Ortadoğu Politikasında Petrolün Önemi

21. yüzyılda petrol yeryüzünde en fazla tüketilmekte olan birincil enerji kaynağı statüsündedir. Bu nedenle ülkelerin ekonomik gelişimi açısından oldukça önemli bir yere sahiptir. Petrol yataklarının bulunduğu bölgeler jeostratejik bir önem kazanmaktadır. Bu bölgeler özellikle petrol ihtiyacı fazla olan ülkelerin ilgisini üzerlerine çekmektedir. Yeryüzünde ise petrol, ağırlıklı olarak Ortadoğu’da yer almaktadır. Petrol rezervleri, topraklarında bu rezervleri barındıran ülkeler açısından, dış müdahaleler ve şiddetli güç savaşlarının nedenidir. Bununla birlikte, petrol rezervlerini ellerinde bulundurmayan ülkeler için ise petrol alanı enerjinin temini, lojistik güvenliği gibi alanlarda sürdürülebilir dış politikaların üretimi, planlanması, strateji geliştirme anlamına gelmektedir.
Sanayileşmenin başlangıcından itibaren, petrolün dağıtımına ve kontrolüne sahip olan dünya ülkeleri, bu kaynağın sağladığı siyasi ve ekonomik gücün de sahibi olmuşlardır. Petrolün sağladığı bu güç doğrultusunda, devletler kurulmuş, devletler yıkılmış, petrol rezervlerine sahip olan ülkelerin hükümet darbeleri ve yoğun iç savaşlar geçirmelerine sebep olmuştur. Bu bağlamda bakıldığında, günümüzde tüm yeraltı kaynakları, özellikle petrol rezervleri, uluslararası ilişkilerde ve diplomatik süreçlerde belirleyici nitelik taşımaktadır. 19. yüzyıldan itibaren petrolün sanayi alanında baş göstermesi ile birlikte, dünya ülkeleri yoğun bir petrol arayışına girmiştir. Petrol kullanımının yüksek bir ivme ile artması ve bilinen rezervlerin hızla tüketilmesi sonucunda, petrole dayalı üretim süreci dünya sanayi devlerini petrol yataklarının en fazla olduğu bölge olan Ortadoğu’ya yöneltmiştir.
Amerika Birleşik Devletleri, tek başına, dünyada üretilen ham petrolün %25’ini, benzinin %45’ini tüketmektedir. Buna bağlı olarak, tükettiği ham petrolün % 60’ını ithal etmektedir. Günümüzde, Amerika Birleşik Devletleri tarafından ithal edilmekte olan ham petrolün büyük bir kısmı Ortadoğu’dan elde edilmektedir. Bununla birlikte, söz konusu bölgede Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı oluşmakta olan İslamcı politikalar ve bölgede çıkmakta olan çatışmalar nedeniyle, ham petrolün çıkarılması ve ithal edilmesi oldukça riskli bir durum olmaya başlamıştır. Enerji kaynaklarına talep, erişim ve taşıma güvenliği oldukça önem arz eden konulardan biridir. Enerji kaynakları az ve enerji tüketimi fazla olan, sanayileşmesini tamamlamış ülkelerin kaynaklara yönelik talepleri güvenlik konusunun temelini oluşturmaktadır.

Petrol bağımlısı bir ülke niteliği taşımakta olan Amerika Birleşik Devletleri’nin enerji tüketiminin fazla olması ve mevcut kaynaklarına dokunmadan diğer kaynaklara yönelmesindeki tutum saldırgan bir tavır almıştır.

Bu açıdan, Dünya Ticaret Merkezi’ne yapılmış olan 11 Eylül Saldırısı, bu saldırıyı takip eden Irak Savaşı ve Afganistan’daki iç savaşlar enerji piyasalarında ciddi dalgalanmalara neden olmuştur. Süreç içerisinde gelişmiş olan Amerika Birleşik Devletleri karşıtı İslamcı politikalar ile birlikte, Amerika Birleşik Devletleri’nin İslam karşıtı politikaları tam olarak bu noktada kesişmektedir. Dünyada mevcut bulunan verimli petrol bölgelerinde hâkimiyet kurmak isteyen Amerika Birleşik Devletleri ile petrol rezervlerinin büyük oranına sahip olmakta olan İslam ülkeleri arasında sürekli çıkan şiddetli çatışmalar, Amerika Birleşik Devletleri’ni ve petrol kaynaklarına ihtiyaç duyan diğer ülkeleri petrol ithalinde zor durumda bırakmaktadır.
Elde edilen veya ithal edilen kaynakların, sanayi üretimi yapan ülkelere ulaştırılması sırasında gerçekleşebilecek herhangi bir tehdit veya saldırı ciddi maddi kayıplara sebebiyet vermektedir. Özellikle Ortadoğu bölgesinin çok çeşitli etnik ve kültürel yapısı içerisinde derin ayrışmaların yer alması, bu ülkelerden elde edilen petrol kaynaklarının korunması ve taşınması alanlarında önemli güvenlik önlemlerini gerektirmektedir. Amerika Birleşik Devletleri’nin petrol piyasasında farklı bir yapısı bulunmaktadır.
Amerika Birleşik Devletleri’nin sahip olduğu topraklarda, küçük de olsa, çok sayıda petrol kuyusu bulunmaktadır. Bu durumun bir sonucu olarak, Amerika Birleşik Devletleri petrol piyasasında birçok petrol üreticileri de bulunmaktadır. Bu çok üreticili yapının oluşmasına etken olan şey, Amerika Birleşik Devletleri “Ele Geçirme Yasası”dır. Amerika Birleşik Devletleri’nin bu yasasına göre, Amerika Birleşik Devletleri vatandaşları, ülkelerinde mülkiyetlerinde olan araziler için, hem toprağın sahibi olmakta hem de sahip oldukları arazinin yeraltı kaynaklarının mülkiyetini elde etmiş olmaktadır. Tüm bunlara bağlı olarak günümüzde Ortadoğu Bölgesinde 3000 adet petrol kuyusu bulunmaktayken Amerika Birleşik Devletleri’nin sahip olduğu petrol kuyularının sayısı, yaklaşık 500.000 adettir.

Amerika Birleşik Devletleri’nin 1980 yılında 36,5 milyar varillik petrol rezervi bulunmaktaydı.

1995 yılında bu rezervler 29,5 milyar varile kadar düşmüştür. Söz konusu rezervler 2003 yılında ise 29,3 milyar varil olarak ölçülmüştür. Buna bağlı olarak Amerika Birleşik Devletleri’nin petrol rezervleri her geçen dönem ciddi oranda azalmaktadır. 1980’ten 2005 yılına kadar, rezervlerde %19,7 oranında azalma görülmüştür. Bu ciddi orandaki azalmaya karşılık Amerika Birleşik Devletleri’nin enerji tüketimi de bir o kadar artmaktadır. Bu nedenle petrol rezervlerine sahip olan ülkelere karşı işgalci bir biçimde harekete geçiyor olmasına da bu durum sebep olarak gösterilmektedir.

ABD Petrol Şirketleri Ve Rockefeller

Amerika Birleşik Devletleri’nde 1859 yılında sanayi alanında ilk petrol üretimi Pennsylvania’da gerçekleşmiştir. Petrolün ilk kullanımı aydınlatma alanında olmuştur. Petrol bu dönemde gaz yağı formunda tüketilmiştir. 20. yüzyılda ise içten yanmalı motorlar kullanıma girdikten sonra petrol, ulaşım alanında yakıt formunda tüketilmeye başlanmıştır. Sanayi alanındaki ilk petrol üretiminin yapıldığı dönemde göz önünde bulunan enerji şirketi Standart Oil’dir. John Rockefeller tarafından kurulan bu şirketin 1911’de Amerika Birleşik Devletleri anti-tröst yasalarına uygun hareket etmediği tespit edilmiştir. Bunun üzerine Standart Oil, farklı şirketler olacak şekilde ayrılmıştır. Bu ayrılma sonrasında ise günümüzde en bilinen şirketler, Exxon, Mobil, Chevron ve Amaco olmuştur.
Günümüzde petrol ağırlıklı bir eksende hareket eden enerji piyasasında önemli olan sadece rezervler değildir. Bu rezervlerin tüketiciye güvenli bir şekilde ulaşmasını sağlayacak olan hatların güzergâhları ve bu güzergâhların güvenliğinin süreklileştirilmesi de tüketici tarafta oldukça ciddi bir öneme sahip olmaktadır. Bu sebeple, söz konusu ticaret yollarının ve tüketicilerin güvenliğinin sağlanmış olması gerekmektedir. Petrol taşıma hatlarına, ülke ekonomilerine veya küresel ekonomiye zarar verme amacıyla ya da petrol hırsızlığı amacıyla kasti saldırılar düzenlenebildiği gibi, taşıma hatları bölgenin coğrafik konumundan kaynaklanan doğal afetler nedeniyle de zarar görebilmektedir.
Buna bağlı olarak, uzunluğu kilometrelerle ölçülebilen hatlar üzerinden aktarılan kaynakların güvenliği ve bu güvenliğin sürdürülebilirliği, hem can güvenliği hem ekonomi alanında oldukça önemlidir. Bu hatlarda veya bu hatlar üzerinde taşınan kaynaklarda oluşabilecek herhangi bir problem, petrol tüketicisine büyük bir maddi kayıp olarak yansımakta, petrol fiyatlarında şok dalgaları oluşturmakta ve dolaylı yoldan dünya ekonomisinin dengelerini sarsmaktadır.

ABD Ve Petrol İhtiyacı

Amerika Birleşik Devletleri, dünya ekonomisinde mevcut enerji kaynakları için oldukça fazla mücadele etmektedir. Dünya üzerinde en büyük ekonomiye ve gelişmiş sanayiye sahip olan Amerika Birleşik Devletleri için, enerji kaynakları hayat damarı niteliği taşımaktadır. Bu bağlamda, Amerika Birleşik Devletleri’nin, dünya geneline oranla, oldukça fazla enerji tükettiği anlaşılmaktadır. Buna bağlı olarak Amerika Birleşik Devletleri enerji üretimi, ülke geleceği açısından oldukça büyük bir sorun olmaktadır. Petrol rezervlerine ulaşma ve petrol elde etme alanındaki herhangi bir problemin Amerika Birleşik Devletleri tarafından ulusal güvenliği tehdit edici bir unsur olarak görülmesinin temel nedeni de budur.
Amerika Birleşik Devletleri, dünya üzerinde petrol tüketiminin %25’ini gerçekleştirmektedir. 2006 yılında %54 oranında olan petrol bağımlılık seviyesinin 2025 yılında %70 civarında olması tahmin edilmektedir. Amerika Birleşik Devletleri’nin halen günlük 75 milyon varil olan petrol tüketiminin 2010’lu yıllarda 95 milyon varile yükseleceği ve 2020’lerde ise, 115 milyon varil olacağı tahmin edilmektedir. Amerika Birleşik Devletleri’nde %67,8 oranında petrol tüketimini ulaşım sektöründe gerçekleştirmektedir.
Günümüz Amerikan kültürünün temeli sayılabilecek “Amerika Yaşam Tarzı” içinde otomobil kullanımı oldukça önemli bir yere sahip olmaktadır. Bunun yanı sıra petrol kaynaklı üretim ve ürünler, “Amerikan Yaşam Tarzı”nı, dolayısıyla ülkedeki yerleşik kültürü var eden en önemli etmenlerdir, bugünün Amerikan kültürü bu etmenler üzerinden inşa edilmiştir. Buna bağlı olarak Amerika Birleşik Devletleri’nin petrol dışında kendine farklı enerji kaynakları arayacak olması, sıradan bir Amerika Birleşik Devletleri vatandaşının da yaşam tarzını temelden değiştirmesi anlamına gelecek olmasıdır. Bu nedenle Amerika Birleşik Devletleri’nin petrole bu nedenle bağımlı olmasının temelinde “Amerikan Yaşam Tarzı”ndan vazgeçemeyecek olması bulunmaktadır.

Petrol tüketiminde Amerika Birleşik Devletleri’nin tüketim davranışları diğer ülkelere göre oldukça farklı bir yapıya sahiptir.

Birçok Amerikalının evinde birden fazla Amerikan otomobilleri bulunmaktadır. Çoğunda da yakıt tüketimi fazla olmayan, büyük motorlu otomobiller mevcuttur. Amerika Birleşik Devletleri’nde şehirleşme yatay şekildedir. Bu durum mesafeler arasındaki uzunluğu ciddi oranda arttırmaktadır. Buna bağlı olarak Amerikalılar için otomobil kullanımı zorunlu hale gelmektedir. Günlük rutin işlerinde, iş ve alışveriş gibi yerlere yürüyerek ya da motorsuz taşıtlarla ulaşımı sağlamak mümkün olmamaktadır. Bununla birlikte Amerika Birleşik Devletleri’nde her yıl ortalama 20 milyon araç satışı gerçekleşmektedir. Aynı zamanda ehliyet sahibi olabilme yaşı 16’dır. Bu da her yıl trafiğe azımsanmayacak oranda kullanıcının girmesi anlamına gelmektedir.

Amerika Birleşik Devletleri’nde petrol ücretlendirmeleri birçok ülkeye oranla oldukça düşüktür. Petrol fiyatlarındaki bu yapıyı korumak Amerikan hükümetlerinin önceliğidir. Bu duruma sebep olan durum Amerikan yaşam tarzıdır. Petrol fiyatlarında herhangi bir artış yapılması demek bu yaşam tarzını tehlikeye atmak anlamına gelmektedir. Bununla birlikte petrol tüketiminin oldukça fazla olmasının nedeni de yine bu yaşam tarzına bağlı olarak oluşan yüksek oranda petrol tüketimidir. Bu nedenle Amerikan hükümetleri petrol fiyatlarını düşük tutmayı öncelikli hale getirmektedir.
Enerjinin kaynağından tüketiciye ulaştırılmasında transit konumdaki ülkelerin maruz kaldığı siyasî istikrarsızlık, terörizm veya bölgesel risk ve çatışmalar, enerji nakil hatları için kapsamlı güvenlik analizini zorunlu tutmaktadır. Ciddi bir öneme sahip geçiş güzergâhı üzerinde olan Bakü-Ceyhan-Tiflis (BTC) petrol boru hattının güvenliğini sağlamak için, bu hat güzergâhı boyunca, yer alan kasaba ve köylerin arazi şekli, bitki örtüsü, su kaynakları, nüfus yoğunluğu ve etnik yapısı gibi hattı saran coğrafî ve sosyo-politik yapılar göz önünde bulundurularak yapılan risk analizi, bu duruma verilecek örneklerden biridir.

Ortadoğu, iç karışıklığın çoğu zaman şiddetlendiği bir bölgedir.

Petrol rezervlerine sahip ülkelerin ekonomileri için büyük önem arz eden üretim ve ulaştırma sistemleri de bu karışıklıktan nasibini almaktadır. Petrol üretim ve dağıtım tesisleri, ulaştırma için döşenmiş olan boru hatları ve petrol alanındaki çok uluslu şirketler, bölgede yoğun olan terör örgütleri için ilgi çekici bir hedef konumundadır. Bölgede faaliyet gösteren ve güvenlik alanında uzman düzeyde olan bazı kuruluşların verilerine göre, petrol boru hatlarına yönelik yapılan bombalama saldırılarının miktarı yaklaşık olarak yılda iki yüz civarındadır.
Petrol taşımada kullanılan boru hat sistemleri binlerce mil uzunluğundadır. Bu borular dünyanın pek çok istikrarsız bölgesinden geçecek biçimde döşenmiştir. Sadece Suudi Arabistan’da 10.000 mil boru hattı bulunmaktadır. Irak’ta çoğunluğu yerin üzerine döşenmiş olan ve rahatlıkla sabote edilebilecek 4.000 mil boru hattı vardır. Petrol boru hatlarında delik açmak ve hattı işlevsiz hale getirmek basit bir patlayıcı araçla bile gerçekleştirilebilir. Boru hatlarının güvenliğinin sağlanması, bu kadar uzun olmaları nedeniyle oldukça zordur, bu nedenle sık sık hedef alınmaktadır. Özellikle Irak’ta petrolü boru hatlarıyla taşıma çalışmalarının aksamasının nedeni bu sabotajlardır.
Uluslararası enerji politikalarındaki önemli dönüm noktalarından birisi, 1938 yılında Meksika toprakları üzerindeki tüm yabancı petrol şirketlerini millileştirilmesiyle gerçekleşmiştir. Bu gelişmenin ardından Amerika Birleşik Devletleri petrol alımı için Venezüella’ya yönelmiş ve Venezüella ile petrol sahası hakları için “yarı yarıya” olarak da anılmakta olan bir antlaşma yapmıştır. Amerika Birleşik Devletleri ile Venezüella arasındaki bu yeni imtiyaz antlaşması Ortadoğu’da ki devletler ile yabancı petrol şirketleri arasındaki imtiyaz antlaşmalarında değişime neden olmuştur. Ayrıca bu durum ve Ortadoğu’daki jeopolitik dengelerin değişmesine neden olmuştur.

Günümüzde petrol ticareti ciddi oranda dolar ile yapılmaktadır.

Dolar rezerv paradır. Bunun nedeni de petrol ve doğalgaz ticaretlerinin dolar ile gerçekleştirilmesinden kaynaklanmaktadır. Bugün Amerika Birleşik Devletleri’nin tek süper güç olmasının temelinde de doların kullanım oranı bulunmaktadır. Doların çöküşü Amerika Birleşik Devletleri’nin ekonomisinin çöküşü anlamına gelmektedir. Bu nedenlere bağlı olarak dolar kullanımının devamlılığının sağlanması Amerika Birleşik Devletleri tarafından ciddi önem taşımaktadır. Tüm bunların ışığında, Amerika Birleşik Devletleri’nin Ortadoğu’da gerçekleştirmekte olduğu kültürel, askeri ve siyasi politikalar tekrar gözden geçirildiğinde bu politikaların sadece enerji kaynağı sağlamak olmadığı görülebilmektedir.
Doların rezerv para olma özelliği, Amerika Birleşik Devletleri’nin dünya ekonomisinde üstün konumda olmasını sağlamaktadır. Amerika Birleşik Devletleri, diğer ülkeler ile gerçekleştirdiği alışverişlerde dolar kullanıyor olması ve doları kendi basıyor olması, gerçekleştirdiği satın alma işlerini neredeyse bedavaya gerçekleştirmesini sağlamaktadır. Bununla birlikte diğer ülkeler de satın alma işlemlerinde ya da ülke borçlarında dolar kullandığından dolara ihtiyaç oldukça fazladır. Amerika Birleşik Devletleri’ne ürettikleri zenginlikleri ya da rezervi bulunan kaynakları satarak dolar temin edebilmektedirler. Sonuç olarak, kendi düzenini sürdürmeyi amaçlayan Amerika Birleşik Devletleri’nin kendi kaynaklarına dokunmadan ve petrol dışında, alternatif enerji kaynaklarına yönelmeden enerji kullanımını devam edebilmesinin yolu Ortadoğu’daki petrol rezervlerinden geçmektedir.

Ortadoğu Ve Petrol Rezervleri

Ortadoğu olarak adlandırılan bölge, Asya, Afrika ve Avrupa kıtaları arasına yayılmış ve yüz ölçümünün büyük bir kısmı Asya’da yer alan oldukça geniş bir coğrafyadır. Üç eski kıtanın birleştiği bölge olarak da düşünülen Ortadoğu, kara ve deniz ulaşımı alanında son derece etkili ve bir noktadadır. Bölgenin yeraltı jeolojik oluşumu, oldukça verimli bir petrol rezervi için uygundur. Yalnızca bu açılardan bakıldığında bile, Ortadoğu bölgesi insanlık için bir bağlantı özelliği taşımaktadır.
Akdeniz ve Arap yarımadası dâhil olmak üzere Afganistan ve Pakistan’a kadar uzanan bölgeye, tarihte, batılı devletler tarafından Ortadoğu adı verilmiştir. Ortadoğu tarihin her döneminde politik, stratejik, ekonomik ve genel ilişkiler yönleriyle dünyanın en önemli bölgesi konumunda olmuştur. Özellikle 1900’lü senelerin başlarında petrolün bulunması ile bölge üzerindeki planların artması mevcut öneminin de üstüne çıkmıştır. Suudi Arabistan ve İran, bölgedeki ihracat kapasitesi ve bulunmakta petrol rezervleri yönünden diğer üretici ve ihracatçılara göre enerji piyasasında en etkili ülkelerdir. 2004 yılında Amerika Birleşik Devletleri tarafından, mevcut petrol rezervleri için işgale uğramış olan Irak, şuan ham petrol üretiminde eski konumunda olamasa bile bölgede yer alan en önemli ihracatçı ülkelerden biri olma potansiyeline sahip olmaktadır.
Günümüze kadar yaşanmış birçok savaşın ve uygulanmış uluslararası politikaların temelinde petrolün olduğu kabul görmektedir. Birinci Dünya Savaşı ve İkinci Dünya Savaşı dönemlerinde esas bölge hep Ortadoğu’dur. Bununla birlikte Arap-İsrail Savaşı, İran-Irak Savaşı ve Körfez Savaşları gibi çatışmalar ve savaşlar da aynı bölgede gerçekleşmiştir. Ortadoğu’nun tarih boyunca bu kadar savaşı yaşamış olmasının tek nedeni artık sadece jeopolitik konumu değildir. Günümüzün en değerli hammaddesinin kaynaklarına sahip olması da bu savaşların nedeni olmaya başlamıştır. Sınırları daha da daraltacak olursak endüstri Basra Körfezi’ne bağlıdır.

Ortadoğu devletleri petrol kaynakları açısından zengin olmalarına rağmen ekonomik olarak fazla gelişmemiş devletlerdir.

Kişi başına düşen milli gelire ve toplam milli gelire bakıldığında farklılıklar görülmektedir. Ülkelerin doğal ve nüfus dağılımındaki farklılıklar ekonomilerinde de görülmektedir. Bu farklılık ekonomisi gelişmiş, petrol ihraç eden ülkeler ile petrol fakiri ülkelerden kaynaklanmaktadır. Ortadoğu bölgesinde, Ortadoğu petrol kaynaklarının, dünya petrol rezervleri içindeki payının 1980 yılında %54,3, 1990’da %65,7, 2000 yılında %61,9, 2005 yılında ise %61,8 olduğu görülmektedir. Ortadoğu petrol rezervlerinin dünya petrol rezervleri içindeki payının 1980 yılında itibaren yükseldiği, 2000 yılında 1990’a göre %4 civarında bir düşüş olmasına karşın, 2005 yılında dünya rezervleri içindeki payını koruduğu da görülmektedir.
Günümüz için Ortadoğu dünya petrol rezervlerinin %65,4’üne sahiptir. Bu rezerv 1.047 milyar varildir. Mısır, Cezayir, Libya ve Tunus rezervleri de eklenince toplam rezerv dünya rezervlerinin %69,6’sına ulaşmaktadır. Ortadoğu petrolünün kalitesi oldukça yüksektir. Buna bağlı olarak da maliyeti ucuzdur. Ortadoğu’nun potansiyel rezervleri ise 252.5 milyar varildir. OPEC (Organization of the Petroleum Exporting Countries), 14 Eylül 1960 tarihinde kurulmuştur. Kurucu ülkeler, Bağdat’ta İran, Irak, Kuveyt, Suudi Arabistan ve Venezuella’dır. Bu gelişmekte olan 11 ülkenin başlıca gelir kaynakları petroldür. Petrol politikalarını koordine etme ve birleştirme amacıyla kurulmuş bir uluslararası kuruluştur. Üyeler Cezayir, Endonezya, İran, Irak, Kuveyt, Libya, Nijerya, Katar, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Venezuella’dır.

OPEC’in kurulma amacı, petrol üreticisi üyelerin düzenli petrol geliri elde etmelerini sağlamaktır.

Bunun yanında tüketici ülkelerin verimli, ekonomik ve düzenli petrol talebinde bulunmaları sağlamak da vardır. Petrole yatırım yapanların adil bir gelir elde etmelerini sağlamak da OPEC’in kuruluş amaçlarındandır. OPEC’in resmi olarak petrol piyasasını kontrol etme yetkisi bulunmamaktadır. Ancak mevcut gücünü petrol pazar payından almaktadır. OPEC ülkeleri, yeryüzünde bilinden petrol kaynaklarının %79’una sahiptir. Bu oran 891 milyar varile denk gelmektedir. Petrol üretiminin %40’ını, doğalgaz üretiminin ise %17’sini gerçekleştirmektedir. Petrol ihracatının %50’si de bu ülkeler tarafından gerçekleştirilmektedir.

OPEC zaman içerisinde siyasi ve ekonomik bir baskı aracı konumuna getirilmiştir. Bu durum petrole bağımlı ülkeler için de ilave bir uluslararası riski meydana getirmiştir. Petrol üreticisi ülkeler arasındaki uyuşmazlıklar ülkelerin birliklerini risk altına sokmuştur. Petrol üreticisi ülkeler ise birlikte hareket ederek bu gelişmelere tepki göstermeye çalışmışlardır. Suudi Arabistan OPEC liderliğini sürekli olarak elinde tutmaktadır. Suudi Arabistan, ürettiği petrolün %85’ini ihraç etmektedir. Kalan petrolü de iç pazarında sürmektedir. Aynı zamanda Suudi Arabistan, isteğine bağlı olarak petrol üretimini artıma ve buna bağlı olarak petrol fiyatlarına yön verebilme imkânlarına sahiptir. Tüm bunların temelinde Suudi Arabistan’ın yedek üretim kapasitesine sahip olmasıdır. OPEC’in ve OPEC’in statüsü hakkında bahsedilen dört temel görüş Carlton ve Perloff tarafından yazılmış bir makalede geçmektedir.

Bunlar sırasıyla:

 OPEC azami derecede kâr yükselten bir karteldir,
 Suudi Arabistan, hâkim (baskın – dominant) bir taraftır,
 OPEC politik amaçlarını başarmaya, kârını yükseltmekten daha fazla çalışmaktadır,
 Petrol endüstrisi rekabetçidir. Bu yüzdendir ki OPEC bir sosyal kulüpten biraz daha fazla bir şeydir.
İran’ın enerji kaynakları açısından zenginliği, İran’ın dış politikasına da biçim vermiştir. Bundan dolayı da İran bölgenin gücü olmayı kazanmıştır. Enerji kaynaklarına sahip olmanın avantajını kullanabilen İran, en büyük petrol üreticisi olan ülkeler arasında, Suudi Arabistan’ın hemen arkasından gelmiştir. Doğalgaz kaynakları sırasında da Rusya’dan hemen sonra gelen İran, burada da listenin 2. sırasında yer almaktadır. İran’ın petrol ihracındaki oranı %80’dir. Bu durum, Hürmüz Boğazı’nın stratejik konumundaki avantajı lehine çevirebilmesinden kaynaklanmaktadır. Buna bağlı olarak, dünya üzerindeki ham petrol kaynaklarının yarısından fazlasına sahip olan Ortadoğu petrolünün %40’ı da Hürmüz Boğazı’ndan geçerek, dünya çapında petrol pazarına girmektedir. Fakat İran’ın elinde bulundurduğu bu kadar avantaja ve nükleer çalışmalarına rağmen ileri teknolojide dışa bağımlı bir ülkedir. Bu durumda ekonomisi sadece enerji ihracatına bağımlı kalmıştır.
Amerika Birleşik Devletleri’nin petrol kaynaklarının azalıyor olması, rezerv sahibi bölge ve ülkelere yönelik dış politikalarında aktifleşmesine neden olmaktadır. Bu duruma bağlı olarak Amerika Birleşik Devletleri’nin Ortadoğu üzerindeki baskısı da artmaktadır.

ABD Petrol Şirketleri Ortadoğu’da Ne Arıyorlar ?

Ortadoğu, zengin enerji kaynaklarının bulunmasıyla, 20. yüzyıldan itibaren bölgenin enerji kaymaklarına bağımlı tüm ülkelerin, ekonomi politikalarını ve güvenliklerini etkileyen bir konuma gelmiştir. Amerika Birleşik Devletleri’nin Ortadoğu’ya yönelmesi, Birinci Dünya Savaşı’nı izleyen dönemlerde, petrolün temel enerji kaynağı olarak kullanılmaya başlaması ile artmıştır. Amerika Birleşik Devletleri’nin Ortadoğu politikası, “bölgenin zengin petrol kaynaklarına serbestçe erişim ve söz sahibi olmaya” yönelik şekillenmiştir. Bölgenin Soğuk Savaş Dönemi, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği – Amerika Birleşik Devletleri rekabeti, Soğuk Savaş Dönemi sonrasında sona ererken, bölgenin tek hâkim gücü Amerika Birleşik Devletleri olmuştur.
Amerika Birleşik Devletleri’nin Ortadoğu politikasında temel neden enerji kaynaklarına olan ihtiyacıdır. Amerika Birleşik Devletleri’nin petrole olan ihtiyacı hayati bir çıkar sorunu olarak adlandırılmaktadır. Bu nedenlere bağlı olarak, bölge enerji kaynaklarının Batıya uygun, güvenli, kesintisiz ve sorunsuz aktarılması Amerika Birleşik Devletleri’nin dış politikadaki önceliğidir. Ortadoğu, ekonomik, sosyal, kültürel ve politik sebeplerle imkân ve zaaflarından kaynaklanan sıcak çatışma potansiyeli olan bir bölgedir. Özellikle 20. yüzyıldan itibaren Amerika Birleşik Devletleri ve Batılı devletler, kurdukları düzenin dışına çıkan bir Ortadoğu ülkesine rahatlıkla müdahale etmektedirler.
Birinci ve ikinci körfez harekâtı, İran-Batı ilişkileri ve bu ilişkilerin yaptırımları göz önünde bulundurulduğu takdirde bölge dışı devletlerin takibine örnek gösterilebilmektedir. Amerika Birleşik Devletleri devletlerinin başkanlarının değişmesine bakılmaksızın bölgedeki politikalar devamlılığını sürdürmektedir. Bu politikalar, Amerika Birleşik Devletleri’nin sanayideki gücünün devamlılığını sağlayacak olan enerji kaynaklarına sahip olma ve İsrail’i korumaktır.

Amerika Birleşik Devletleri, Birinci Dünya Savaşı’ndan itibaren devam etmekte olan göçler ile Filistin’in işgal ederek kurulmuş olan İsrail Devleti’ni desteklemektedir.

Bununla birlikte petrol rezervlerini kendi kontrolü ve güvenliği alma isteği ve Araplar tarafından karşı karşıya gelmek zorunda olduğu baskın muhalefete karşın bu durum Amerika Birleşik Devletleri için dış politikada sergilemekte olduğu bir çelişkidir. Amerika’da seçilmiş her başkan, bölgede “tarafsız” bir politika izlemeye çalışmıştır. Çünkü Ortadoğu, her zaman, Amerika Birleşik Devletleri için büyük bir sorundur. Buna sebep olan durum hem Arap bölgelerindeki petrol kaynaklarına ihtiyacı hem de Yahudi lobisinden aldığı seçim bağışlarına olan ihtiyaçlarıdır. Amerika Birleşik Devletleri, bölgeye yerleştikten hemen sonra Irak’ı fiilen üç bölgeye ayırmıştır. Buna bağlı olarak Kuzey Irak’ta, pratikte bir Kürt devletinin kurulmasına olanak sağlamıştır. 11 Eylül 2001’de ise “İkiz Kule” saldırısı için Irak’ın yönetiminde olan teröristlerle işbirliği yapmıştır. Bununla birlikte, aynı zamanda, Kuzey Irak’ın elinde Kitle İmha Silahları bulunduğunu iddia etmiştir. Kuzey Irak’ın bu silahları yönetiminde olan teröristlere vereceğini iddia ederek 2003 yılında Irak’ı işgal etmiştir.
Büyük Ortadoğu Projesi’nin, demokratikleşme ve ekonomik kalkınmaya ağırlık verilmesine ilişkin olduğu iddia edilmektedir. Büyük Ortadoğu Projesi’nin Ortadoğu enerji kaynaklarını kontrol altında tutma çabasının yanında, bölgede kendi ekonomik, siyasi ve askeri çıkarlarına yönelik eylemleri ve İsrail’i güvenli bir bölge haline getirme çabası zamanla Büyük Ortadoğu Projesi’ne yönelik kuşkuların oluşmasına ve bu kuşkuların artmasına neden olmuştur. Tüm bu nedenlerle değerlendirildiğinde Büyük Ortadoğu Projesi’nin geçerliliğini yitirdiğini söylemek mümkündür.

Genişletilmiş Ortadoğu Projesi ile Amerika Birleşik Devletleri’nin demokratikleşme söylemlerine destek olacağı düşünülmektedir.

Bu proje ile bölgedeki ülkelerin yeniden yapılanmasının sağlanacağı düşüncesinin yanı sıra ülke halklarının durumlarının da iyileştirileceği varsayılmaktadır. Yine, bu projeye göre bölgedeki ülkelerin halkları hem ekonomi hem de demokratik haklar bakımından iyileştirilecektir. Bu proje aracılığı ile Amerika Birleşik Devletleri, bölgenin doğal kaynaklarını kontrolü altına alırken bir yandan ise ülkelerin rejimlerini, uluslararası platformda ülkelerin imajlarını belirleyecektir. Avrupa Birliği ülkelerinin, Çin’in ve Rusya’nın enerji politikaları Amerika Birleşik Devletleri’nin de çıkarlarını önemli düzeyde etkilemektedir. Bu durum, yeryüzünün en önemli petrol rezervlerini barındıran Ortadoğu ülkeleri üzerindeki rekabeti de aynı oranda etkilemektedir. Bu duruma benzer bir rekabet durumu da Hazar petrolleri, Karadeniz ve Kafkasya’da da görülmektedir. Bu nedenle bu rekabet ortamı Ortadoğu’nun da dünya üzerindeki önemi önemli derecede arttırmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri hegemonyasının sürdürülebilirliği bölge enerji kaynaklarının kontrolüne bağlıdır.
“Ortadoğu devletleri” Amerika Birleşik Devletleri’nin ulusal çıkarları açısından tehdit ve tehlike olarak görülmektedir. Terör faaliyetlerinin de merkezi olarak yine Ortadoğu hedef gösterilmektedir. Amerika Birleşik Devletleri’ne göre küresel dünyada güvenliğin yerel güçler tarafından sağlanması mümkün değildir. Bunun sebebini terörizmin de globalleşmiş olmasıyla açıklamaktadır. Amerika Birleşik Devletleri için güvenliğin sınırı artık denizaşırıdır. Yine, tüm bunlara bağlı olarak da Amerika Birleşik Devletleri, güvenliğini en fazla tehdit eden yer olarak Ortadoğu’yu işaret etmektedir. Amerika Birleşik Devletleri, petrol konusunu “birincil” derecedeki güvenlik algılamaları arasında görmektedir.

Bu nedenle Amerika Birleşik Devletleri, petrol rezervlerine sahip ülkelere uygulayacağı uluslararası politikalarda ülkelerin durumlarına göre oldukça çeşitli stratejiler geliştirmiştir.

Irak’a ambargo uygulamıştır. İran’ı uluslararası sistemden tecrit edilmeye çalışılmıştır. Bunun gibi örnekler bu bağlamda “sopa politikaları” olarak sunulmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri ile eşgüdümlü hareket eden petrol ülkeleri ise çeşitli şekillerde ile ödüllendirilmektedir. Bu nedenle bu ülkelere “havuç stratejisi” uygulanmaktadır.
Ortadoğu, Amerika Birleşik Devletleri’ne göre beklenen istikrara sahip gözükmemektedir. Bununla birlikte hükümetler olmasa da bölge halkları Amerika Birleşik Devletleri karşıtıdırlar. Buna bağlı olarak Amerika Birleşik Devletleri bölgede sürekli askeri güç bulundurmaktadır. Aynı zamanda bu ülkeleri siyasi ve ekonomik bağlamda yeniden yapılandırmaya yönelmektedir. Amerika Birleşik Devletleri için enerji akışının devamlılığını ve enerji kaynaklarının bulunduğu bölgede istikrar ve güvenliği sağlamak bir zorunluluk haline gelmiştir. Dünyada bulunmakta olan petrol rezervlerinin yarısından fazlasına sahip olan Ortadoğu’da yıllardır hâkimiyetini sürdüren Amerika Birleşik Devletleri, bu hâkimiyetin devamlılığını sağlayabilmek adına bölge politikalarını sürekli olarak güncellemektedir. Kimi zaman saldırgan olan bu politikalar, Amerika Birleşik Devletleri’nin uluslararası politikada imajının kötü göründüğü noktada yumuşatılmaktadır. Her ne şekilde olursa olsun bugün Amerika Birleşik Devletleri bölgedeki hâkimiyetini elinde tutmayı başarmaktadır.
Yararlanılan Kaynaklar
Burcu Koçer, ABD’nin Ortadoğu Politikasında Petrolün Yeri Ve Etkileri
Tayyar Arı, Geçmişten Günümüze Ortadoğu: Siyaset, Savaş ve Diplomasi
Ünal Gündoğan, Geçmişten Bugüne İran İslam Devrimi
Daniel Yergin, Petrol, Para ve Güç Çatışmasının Epik Öyküsü
İzzetullah İzzeti, İran ve Bölge Jeopolitiği
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Burcu Koçer’e aittir.
Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com