Kategori arşivi: Gündem

Küresel Ekonomik Güçlerin Dış Pazarlara Girerken Kullandıkları Stratejiler

Batılı değerlerin taşıyıcı unsurları küreselleşmenin baş aktörleri “Çok Uluslu Şirketler” gibi görünmektedir. Küreselleşme olgusu da, “ulusal ekonomilerin dünya ile bütünleşmesini, teknoloji, üretim, tüketim ve finansman piyasalarını kapsayan; işgücü, sermaye, teknoloji ve mal piyasalarının uluslararası nitelik kazanması ve ülke pazarlarının birbirine açılması” olayıdır. Bu sürecin ortaya çıkmasında, teknolojik gelişmeler, bilgi ekonomisinin yaygınlaşması, neo klasik politikaların yükselişi, çokuluslu sermayenin küresel pazarda yayılışı etkili olmuştur.

Küresel ölçekte kaynaklara hâkimiyet mücadelesi bu şirketler aracılığı ile yürütülürken, yine bu şirketler aracılığı ile küresel ölçekte tek tip üretim sistemi ve tek tip tüketim toplumu oluşturulmaya çalışılmaktadır. Küresel düzeyde üretim ve pazarlama ağına sahip bu şirketler, bu süreçte bir taraftan daha çok büyütülürken, diğer taraftan faaliyet gösterdikleri ülkelerde ekonomik ve siyasal alanda tek egemen güç haline getirilmekte, batılı değerlerin taşınması aracı olarak etkili şekilde kullanılmaktadır. Bu fonksiyonları ile bu şirketler dünya çapında önemli bir fenomen haline gelmişlerdir.

• Faaliyet gösterdikleri alanlarda monopoller ve oligopoller oluşturmak suretiyle büyük bir ekonomik ve siyasi güç temin ederler, ekonomik ve siyasi alanda rekabet ortamını ortadan kaldırırlar. Bu nedenle, kendi kontrolleri dışında ekonomik gelişmelere fırsat vermek istemezler.

• Çok güçlü olmaları halinde, piyasada tekel konumuna gelmeleri nedeniyle, toplumun önemli bir kesimini işçi statüsüne dönüştürmek suretiyle gelir ve servet dağılımında adaletsizliğe neden olurlar.

• Çokuluslu şirketlerin imalat, hizmet ve finans piyasaları ulusal sınırların dışına taştıklarından, devletin para ve maliye politikalarını dikte eder hale gelebilirler, hatta gelmişlerdir. Bu güçleri, genellikle piyasadan çekilme tehditleriyle birlikte gelir. Buna karşılık hükümetlerin de bu şirketlerin gücünü ve hükümet politikalarını etkileme gayretlerini boşa çıkarmak için kullanabilecekleri araçları vardır. Bu şirketlerin mal varlıklarını devlete veya ulusal şirketlere satmaya zorlayarak, millileştirme politikaları ile tehdit etmek suretiyle, bu şirketlerin gücünü sınırlandırabilecektir.

• Ülke kaynaklarını elinde bulunduran yerel iş adamları ve siyasi gücü elinde bulunduran devlet elitleri ile işbirliği yapmak suretiyle ülkenin yönetim, kültür ve toplumsal yapılarını kendi çıkarları istikametinde tahrip ederler.

• Faaliyet gösterdikleri ülkelerde, çıkar, yolsuzluk ve hırsızlık esasına dayalı kleptokratik bir siyasi ve ekonomik yapı ve sistemin gelişmesine neden olurlar. Bunun başarılamaması veya bunun kamufle edilmesi için de en azından plütokratik bir yönetim oluşturmanın gayreti içine girerler.

• Devletleri ekonomik ve siyasi fonksiyonları bakımından düşük profilli bir konuma düşürürler, egemen duruma gelmeleri halinde ise devlet adeta devre dışı kalır ve ulusal ekonomilerin ve ulusal iç ve dış politikaların önemi kalmaz. Bu yapıları, etkileri ve fonksiyonları ile bu çok uluslu şirketler bulundukları ülkeleri adeta rehin olarak alırlar. Bir başka deyişle çok uluslu şirketler, yeni Emperyal sistemin (emperyalizmin) birincil önem taşıyan araçlarıdır.

Dolayısıyla, ulus devletin sınırları aşınırken, dünya giderek, bu çokuluslu şirketlerin etki alanına giriyor.

Ulus devleti yaratan ne dil, ne din ne de ırk birliğidir. Ulus devleti yaratan, pazar birliğidir. Bu nedenledir ki, bugün birçok ulus devlette (Avrupa’da, İskandinavya ülkelerinde) birden fazla dini, dili, ırkı bir arada görmek mümkündür. Eğer dil yada ırk veya din gibi unsurlar, ulusu yaratan unsurlar olsaydı, o zaman her dinin, her dilin ve her ırkın ayrı bir ulusu olmak gerekirdi. Oysa feodalizmin yıkılması ile çeşitli birimler ve koloniler biçiminde oluşan pazarların, bir tek pazar etrafında toplanması ile modern devletin temelleri oluşturulmuş oldu. Kapitalizmin doğuşu bu gelişmeyi zorlarken, kapitalizmin gelişmesi, ulus devleti büyüttü, perçinleştirdi.

Kapitalizmin kabına sığmayacak hale gelmesi, artık ulus devleti aşıyor. Çünkü kapitalist ülkelerin dev firmaları için, artık ulusal pazarlar yetmiyor, o nedenle dışarıya açılma başladı. Nasıl ki feodalite sonrası, çeşitli pazarların birliğini sağlayan mekanizma ulus devletin doğumunu hızlandırdıysa, bugün de artık, kendi ulusal pazarlarına sığmayan dev firmalar, çokuluslu şirketler, dünyadaki ulusların pazar birliğini sağlayacak ekonomik ilişkiler açısından, adeta tek ulus haline gelmekte, getirilmektedir. Nitekim Martın Albrow’a göre “Küreselleşme, dünya insanlarının tek bir dünya toplumunda bütünleştirilmesi süreçleriyle ilgilidir.”

Bu tablo kısaca şöyle özetlenebilir:

1) Devletin, ekonomide etkin bir aktör olmaktan çıkması, özel sektörü güçlendirdi. Özel sektör güçlendikçe, devletin ekonomideki ağırlığı daha da azaldı. Bu yeni durum, kendine hassas piyasa, pazar ve rekabet koşullarını yaratılmasını kamçıladı.

2) Devletin, ekonomik faaliyetlerde yerini özel firmalara bırakmasıyla giderek büyüyen, devleşen firmaları ortaya çıkardı. Bu firmalar içerde ve dışarıda evlilikler, konsorsiyumlar ve ortaklıklar yoluyla birleşerek, daha da(dünya çapında) dev firmalar haline geldiler.

3) Bu dev firmalara (ulusu yaratan) ulusal pazarlar yetmeyince, dışarıya açılma süreci başladı. Dışarıya açılma gerçekleştikçe, ulusal pazarlar zayıfladı. Ulusal pazarlar zayıflayıp önemini kaybettikçe, dışarıya (dünyaya) açılma daha da hızlandı. Bu durum, birbirini karşılıklı olarak etkileyen bir süreç biçiminde gelişti.

4) Ulusal (milli) pazarların zayıflaması, giderek ulus devletlerin egemenliğini aşındırdı. Zaten epey bir süreydi anlamını yitiren ekonomik sınırların yanı sıra, siyasi sınırların da önemi azaldı. Bunun yerine uluslarüstü kanun, nizam, kurallar işlemeye başladı.

5) Bu süreci örgütleyen, organize eden ekonomik bölgesel birlikler (NAFTA, APEL vb. gibi) kuruldu. Bölgesel ekonomik birliklerle yetinmeyen bazı kıta ve ülkeler, ekonomik birliklerle ortak siyasal birliktelikler kurmaya başladı (Avrupa Birliği gibi).

6) Giderek dünya tek bir pazar etrafında birleşmeye, bütünleştirilmeye çalışıldı.

7) Bu sürecin başını Batı çekti. Batı öncülüğündeki bu gelişmelerden, aslan payını da Batı aldı/almaktadır Küreselleşmeyi tanımlarken, “Batının ekonomik düzeni olan ve kabına sığmayan kapitalizmi ‘açık kapı’ politikası uygulayarak tüm dünyaya yayması” şeklinde tanımlamamızın nedeni budur.

Bu tanımlama ve belirlemelerden sonra, çokuluslu şirketlerin ortaya çıkış süreçlerine ve özelliklerinin analizlerine dair de şunlar söylenebilir:

1)Çokuluslu şirketler, öncelikle uluslararası şirketlerin bünyesinde harekete geçmektedirler. Uluslararası şirket (İnternational Corporation) için önemli olan milli (ulusal) sınırlar dışındaki piyasalara girmektir. Bu safhada bu şirketlerin, bu ülkelerde üretim faaliyetlerinde bulunmaları gerekmez.

2)Bir sonraki aşamada, uluslararası şirketin üretim faaliyetleri ulusal sınırların dışına taşar. Merkeze bağlı olarak bu ülkede çalışan şirket, ev sahibi ülkenin siyasi, hukuki ve ekonomik sistemine uyum sağlamaya çalışarak faaliyetlerine devam eder, bu tip şirketlere çok uluslu şirketler (Multinational Corporation) denir.

3)Üçüncü aşamada şirketler, uluslarötesi konuma geçerler (Transnational Corporation). Bu konumda şirket çeşitli milliyetlerden kişiler tarafından yönetilmekte ve merkezden gittikçe uzaklaşmaktadır (Coca Cola gibi).

4)Son aşama ise şirketin tamamıyla köken ülkesini kaybettiği, küreselleştiği bir aşamadır. Ulus kelimesini içinde taşımayan, küresel şirket (Global Corporation) terimi, uluslararası politik kimliğin kalktığı bir aşamada kullanılabilir. Bu aşamanın henüz tam olarak teşekkül ettiği söylenemez.

İletişim Nedir ?

Bilgi ve ona dayalı teknolojilerin bu düzeyde gelişmesi savaşların, şiddetin ve işgallerin boyutlarını ve niteliğini değiştirmiştir. Eskiden hammadde veya işgücü temin etmek, fazla ürünü pazarlamak ve fazla nüfusu akıtmak amacıyla (Sömürgecilerin) giriştikleri zor, şiddet, işgal ve ilhaklara, günümüzde gelişen bilgi teknolojileri sayesinde, gerek kalmamıştır. Büyük firmalar, çokuluslu şirketler mallarını pazarlamak için artık TV, internet sayesinde kitlelerin (hatta ülkelerin) kültürel, sosyal, siyasal ve ekonomik ilişkilerini etkilemek suretiyle işlerini yürütmektedirler.

Çünkü toplum iç içe geçmiş olan bu dört karmaşık ilişki katmanından meydana gelmektedir. Bir marka reklamı, hedef kitlesinin bu ilişkiler ağına yönelmesi ve ona seslenmesi ile kültürel ilişkilerini, aynı markayı kullananların oluşturdukları grubun sağlayacağı dayanışma ile sosyal ilişkilerini, zamanla bunların aynı şeylerden etkilenip aynı durumlardan hoşlanmaları ile siyasal ilişkilerini, nihayet o markayı almaya teşvik edip diğerini almamakla ekonomik ilişkileri(ni) derinden (ve TV yoluyla damardan vererek) etkilemektedir. Üstelik bu yöntem, öncekilerine (savaşa, şiddete, işgale) göre daha risksiz ve daha maliyetsizdir. Böylece artık TV , internet ve reklam sektörü yoluyla kitleler, sadece mal ve hizmet alımlarına yöneltilmekle kalmamakta, bizzat bu araçlarla alışveriş yaparak, ticaretin hem öznesi hem de nesnesi haline gelmekte, getirilmektedir.

Beyin Göçü Nedir ?

Kentlerde sanayi, ticaret ve iş hacmi beyin göçü olarak tabir edilen yetenekli ve zeki insanların göç etmesiyle birlikte, gittikçe zayıflamıştır. Çünkü özel sektör üzerine kurulu bu sistemde, yeni yatırım yapıp yönlendirecek insanlar olmayınca, yeni üretim ve istihdam alanları açılmadığı gibi, var olanların gitmesi ise büsbütün kentleri zayıf düşürüyor. Kentin dışına gidenlerin büyük çoğunluğunun iş sahalarını da taşımaları, bu olumsuzluğu iyice pekiştiriyor. Dolayısıyla kentler kendini yenilemekten ve ileri gitmekten ziyade, üçlü bir girdabın içine itilmektedirler.

Çünkü;

a- Yeni yatırım yapılamıyor.
b- Eskiden yapılmış olanlar kapanmak zorunda kalıyor.
c- Yeni gelen ve çoğalan nüfus ise nitelikleri itibari ile yatırım ve üretim yapmaktan yoksundur. Dolayısıyla kentler, giderek yavaş yavaş çöküyor. Sonuçta üretmeden tüketen bir kentin, ekonomik olarak ayakta kalması ne kadar mümkün olabilir.

İstihbarat Kurumlarının Kullanılması

Küresel güçlerin, haber alma amaçlı gizli güçleri adına birçok istihbarat kuruluşu çalışmaktadır.Bu istihbarat kurumlarının en fazla çalıştırıldığı ülke ABD’dir.İstihbarat kurumlarının kullanılması konusunda ABD’yi ele alacak olursak.ABD’nin Merkezi Haber Alma Örgütü (CIA), Federal Soruşturma Bürosu (FBI), Ulusal Keşif Ofisi gibi birçok İstihbarat örgütü çok yönlü çalışmaktadır. Bunlar aynı zamanda Ticaret, Hazine ve Enerji bakanlıkları için de çalışmaktadırlar.

ABD’nin bağlı ülkeler oluşturmak, darbeler yapıp iktidar değiştirmek, gelecek vaat eden adaylarla ilişki kurarak hareket etmek geleneksel uygulamasıdır. ABD öncelikle askerî eğitim anlaşmalarıyla ülkelerin ordu mensuplarını zihinsel olarak kendisine bağlamaktadır. Aynı şekilde o ülke akademisyenlerini, medya mensuplarını, siyasetçilerini bir dizi davetle onurlandırmak, mali destek sağlamak suretiyle de kendi etki altına almaya çalışmaktadır. Bunun yanında karşıt olan yabancı kitle iletişim araçlarıyla ülke aydın ve yöneticilerini sindirmek ve susturmak için propaganda faaliyetlerini yürüten, organize eden ulusal kuruluşlar ve eğitim merkezleri vardır. Bunların başında CIA vardır. Virginia eyaletindeki bu kuruluşun maddi kaynakları sınırsızdır. Görev alanı tüm dünyayı kapsamaktadır.

ABD çıkarlarına aykırı ülke devlet liderini ve yöneticilerini tesirsiz kılmada uzmanlaşmış bu kuruluş yanında birçok benzeri işlevde bulunan kuruluşlar da vardır. 1970’li yıllarda Latin Amerika’da darbelere neden olan elemanlar için özel okul kurulmuştu. Bunlar; School of Americas (Amerika Kıtaları Okulu), Latin Amerika’da Askerî Darbeler Okulu (Escuela de Golpes) (Suikastçılar Okulu)’dur. Sonra bu okul, Georgia eyaletindeki Fort Benning’e taşınmıştır. Bu okul, 18 Latin ülkesinden 60 bin askerî personel yetiştirdi. Okuldan aynı zamanda ülke başkanları da yetişti. Her biri birer diktatör olan Panama lideri; Manuel Noriega, Peru lideri; Juan Velasco Alvarado, Arjantin Lideri; Roberto Viola ve Leopoldo Galtieri, Guatemala lideri; Hector Gramaj o, Bolivya lideri; Hugo Banzer bu okullarda yetişti. Kanlı politikalar uygulayan bu diktatörlerin benzerlerini Güneydoğu Asya ve Ortadoğu’da da görmek mümkündür.

Potansiyel Lider Adayları İle İlişki

Henüz liderlikte söz sahibi olmayan, fakat gelecek için umut vaat eden kimselerle ilişki kurulup bu ilişkinin geliştirilmesi, politik faaliyetlerin amaca uygun tarzda biçimlendirilmesi, siyasi liderlere ve etkili şahıslara danışmanlık yapılması, yabancı siyasi partilere parasal yardımda bulunulması, başka açılardan destek çıkılması, işçi sendikaları, gençlik grupları ve meslek odalarına yardım edilmesi.

Medya Örtülü Propaganda

Küresel güçler ,dış pazarlara girerken kendilerine karşı olan hükümetlere yada kurumlara karşı sürekli olarak kullandıkları Yabancı kitle iletişim araçları yada kendilerine yakın şahısların elinde bulunan gazeteler vasıtasıyla kendilerine karşı olan hükümet yada kurumlara karşı ya üstü örtülü tarzda propaganda yaparlar.Dost haber alma teşkilatlarıyla ilişki kurarlar yada bu medyaya teknik ve idari açıdan yardımda bulunurlar.Böylece,ülke içersinde alınmak istenen hizmet ,mal yada taşınmaz küresel güçlere bağlı şirketlerin eline geçmektedir.

Yumuşak Güç Kullanımı

Küresel güçler,hedef ülkedeki kaynağa ulaşmak için sivil toplum kuruluşları,uluslar arası ekonomik kuruluşlar,kültürel kurumlar,medya,üniversiteler,iş adamları vb. araçları kullanarak bölgede kendilerine bir cazibe merkezi oluştururlar.Ekonomik sıkıntıya düşen ülkelere krediler açarak kendilerine borçlandırırlar.Böylece küresel güçler tarafından hedef ülkenin hem içten hem de dıştan çevrelenmesi sağlanır.Çevrelenen bölge ise damarlarındaki kanlar kuruyuncaya kadar sömürülür.

Orduyla Etkili İlişkiler

Hükümetlerin yanı sıra diğer kurumlarla da özellikle orduyla son derece etkili ilişkiler kurulmaktadır.Mevcut hükümeti devirerek yerine küresel güçlerin çıkarlarına daha uygun bir hükümetin getirilmesi için siyasi ve askeri operasyonlara destek verilmiştir. (Birçok ülkede darbelere destek verilmesi gibi) Kendi istedikleri hükümetlerin gelmesiyle, ülkedeki enerji kaynakları ve hammaddeler kendi şirketlerine verilerek garantiye alınmıştır .

Çürütme Siyaseti

Küresel güçler,yeni bir kuşatmayla kendilerini hedef bölgeden uzak tutup, söz konusu rejimleri yıpratarak beklemeye başlarlar.Milliyetçiliğin, bürokratik kapitalizmin, askeri yönetimlerin kör kuyusunda birbirleriyle didişip duran, dinamizmini yitirmiş günü kurtaran rejimler/ülkeler zamanla güçlerini yitirip çürümeye başlarlar.Küresel güçler için artık devreye girme zamanı gelmiştir.Güçsüzleşen ülkeye girerek bütün değerlerine el koyarlar.

Lobicilik Faaliyetleri

Lobicilik;kararları etkilemek isteyen kişinin hükümetteki veya karar alma sürecindeki kişileri amaçları doğrultusunda etkilemek için kurduğu bir tür iletişim ve bilgi alışverişi olarak tanımlanabilir.Lobicilik,küresel güçlerin Ortadoğu’da çokça başvurduğu bir yöntemdir.Küresel güçler, lobi faaliyetlerini genelde siyasal iktidar üzerinden çok uluslu şirketler aracılığıyla yürütürler.

Örnek olarak,ABD’de petrol, silâh, elektronik aletler, otomobil üreticisi bankalar gibi büyük şirketler kendi çıkarlarını korumak ve yeni satış imkânları oluşturmak üzere VVashington’da lobicilik faaliyetlerini ya bizzat kendi kurdukları özel lobi şirketleri vasıtasıyla yürütmekte ya da profesyonel lobi şirketlerinin biriyle anlaşarak kendi adına lobi faaliyetlerinde bulunmaktadır. Bunlara bazı örnekler vermek gerekirse, Citibank, International Ineterest Inc., The John Buckley Co., Koch Industries Inc., Lanxide Corp., United States Surgical, Corp. ve The Times Mirror Co., lobi faaliyetini kendi bünyesinde görevlendirdiği bir kişi aracılığıyla yürütmektedir.

Sinema Sektörünün Kullanımı

Başta İran olmak üzere birçok Ortadoğu ülkesi , Batı’nın kültürel saldırısı altında yaşamak zorunda kalmıştır.Ortadoğudaki bu kültürel saldırıda genellikle genç nüfusu hedef almışlardır..Çünkü yaşlılara oranla genç nüfusu etkilemek daha kolay olmuştur. Bunu da muhtelif vasıtalarla; medyayla, televizyonla, sinemayla, bazı sivil kuruluşların faaliyetleriyle aşılamaya çalışmışlardır.” Tüm kitle iletişim araçları içerisinde bu kitleleri etkileyecek olan en önemli araçlardan biri sinemaydı. Ünlü “300 Ispartalı” filmi, İsrail’in Lübnan’da aldığı yenilginin hemen ardından yapıldı. Nükleer silahlara sahip koca İsrail ordusu, bir avuç Hizbullah tarafından geri püskürtülmüştü. “300 Ispartalı”, bu yenilgiye Hollywood’dan bir cevaptı. Filmde iyi eğitilmiş 300 Ispartalı, yani antik Yunanlı asker, 2,5 milyon Persliyi darmadağın ediyordu.

Filme göre, Pers İmparatorluğu’nun yenilgisi, tüm medeni dünyayı, yani Batı’yı birleştiriyordu. Ayrıca Perslerin yenilgisi sonucu dünya demokrasiyle tanışıyordu! Senaryo, İran’ın kurucuları Perslerin, barbar ve cahil olduğunu, koca ordularının beş para etmediğini vurguluyordu. Batılı halkların temelini oluşturan Yunanlılarsa cesur ve asildiler! Bir Yunan ordulara bedeldi.. Batı basını haftalarca “300 Ispartalı”dan bahsetti! Tüm dünya gençleri bu filmle tarih hakkında fikir edindi, işte propaganda makinesi bu demekti…

Iran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, Batı medyasının taktiklerine dikkat çekiyordu. “Batı medyası şimdi de işgalcileri kurtarıcı, mazlum halkları terörist olarak gösteriyor!” diyordu. Tüm dünyada televizyon en etkili araçlardan biriydi. Dünya halkları haberleri belli başlı Batılı haber ajanslarından alıyordu. İran, üzerine gelen propaganda makinesine aynı yöntemle cevap verecekti. Son 2 yıldır, günde 24 saat İngilizce ve Arapça yayın yapan televizyon kanallarını uydu üzerinden devreye sokmuştu.

Uluslararası Örgütlerin Kullanılması

Küresel sivil toplum örgütlerinin yanı sıra, küreselleşme olgusunun bir diğer siyasi yansıması da uluslararası örgütlerdir. Uluslararası örgütler, devletlerin kurduğu ve onların politikalarına uygun olarak işleyen kuruluşlardır. Küreselleşen dünyaya tek başlarına ayak uyduramayacaklarını gören devletler sorunları kolektif olarak çözmek, dış politika amaçlarını gerçekleştirmek için bölgesel bütünleşme eğilimi göstermişlerdir. Uluslararası örgütleri, coğrafi bakımdan Birleşmiş Milletler (BM), Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Ticaret Örgütü (WTO) gibi küresel; NATO, Avrupa Birliği gibi bölgesel nitelikte olmak üzere kategorize etmek veya fonksiyonel açıdan spesifik amaçlı Petrol ihraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC), Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (ECO) ve genel amaçlı BM, AB ve İslam Konferansı Örgütü (ICO) şeklinde sınıflandırılabilir.

Dünya ticaret bankası, uluslararası para fonu gibi örgütlerin kullanılması veya ekonomik kalkınma ve gelişmeyi sağlamada aktif görev alacak bir Ortadoğu Kalkınma Bankasının kurulması; demokrasinin gereği olan serbest seçimlerin yapılmasına katkıda bulunulması; bu konuda büyük kitlelerin desteğini sağlamak için bağımsız sivil toplumların desteklenmesi; kamuoyunu bu yönde etkileyecek medyanın desteklenmesi; yolsuzluklar ve cehaletle mücadele edilmesi, gerekecektir. bu hedefler doğrultusunda:

• Pazarların batılı ülkelere açılması sağlanacaktır.
• Ekonomik ve siyasi reformların hayata geçirilmesini teşvik amacıyla bölge ülkelerine
mali yardımlar yapılıp ülke borçlandırılacaktır
• Dünya Ticaret Örgütüne üyelik gibi, cazip öneriler sunulacaktır.

Bir başka ifade ile terör gerekçe gösterilerek, tıpkı Sevr Anlaşmasındaki, “ihtiyaç duyulduğu hallerde stratejik nokta müttefiklerce işgal edilebilir”, hükmünü çağrıştıracak tarzda, bölgede istenilen ülkenin işgaline açık kapı bırakılmaya, petrol kaynaklarının batılı ülkeler tarafından kolayca işletilmesi, bunların ABD başta olmak üzere tüm Batılı ülkelere serbestçe intikali garantiye alınmağa çalışılmaktadır.

İnsan Hakları Örgütlerinin Kullanımı

Küresel Ekonomik güçler, faaliyet gösterdikleri ülkelerde daha rahat hareket etmek için iç çatışma ortamı yaratırlar. İç çatışmaların artması sonucu oluşan İnsan hakları ihlalleri kitlesel göçler oluşturmakta buda, ulusal sınırları aşarak küresel sorunlara dönüşebilmektedir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, AB, Avrupa Konseyi, Kızıl Haç, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı gibi içerisinde insan haklarını barındıran örgütler ,bu vahim olaylardan duydukları üzüntüyü dile getirerek bölgeye yardım amaçlı girebileceklerini belirtirler.Küresel güçleri de arkalarına alarak hedef ülkeye girerler.Daha sonra yavaş yavaş hedef ülkenin iç işlerine karışmaya başlayıp kendilerine yakın olan kişileri yönetici olarak atarlar.Kendi yandaşlarını iyi niyet elçisi ,karşılarında duran kişi yada kurumları terörist olarak gösterirler. Sonunda kendileriyle paralel olarak faaliyet gösteren çok uluslu şirketlerle anlaşıp ülkeyi sömürmeye başlarlar.

Sivil Toplum Örgütleri

Küreselleşme ile birlikte önem kazanan bireyselcilik akımları, sınır ötesi kirlilik, küresel ticaret, kara para, yoksulluk, işsizlik, kitlesel mülteci hareketleri gibi problemlerinin çözümlenmesinde ülkelerin ve uluslararası işbirliğinin yetersiz kalması, sivil toplum örgütlerin önemini arttırmıştır. Sivil toplum örgütleri dünyanın birçok ülkesinde sosyal sorunlara müdahale etme ve kamuoyu oluşturma konusunda başarılı çalışmalar yapmaktadırlar. Demokratik toplumlarda önemli yere sahip sivil toplum örgütlerinin yaptırım güçleri artmış ve iletişim teknolojilerinden yararlanarak seslerini tüm dünyaya duyurarak uluslararası alanda da faaliyetler göstermeye başlamıştır. Örneğin Greenpeace dünyanın herhangi bir yerinde çevre kirliliği ile ilgili bir sorun olduğunda protesto faaliyetinde bulunmaktadır. Ancak Greenpeace ,nükleer enerjiye sahip ülkelerde eylem yapmayıp sadece enerjiye ihtiyacı olan ülkelerde eylem yapması manidardır.Oysa nükleer enerjiye sahip olan ülkeler dünyayı daha çok kirletmektedir.Bazı araştırmacılar sivil toplum kuruluşlarının gerektiği zaman bir silaha bazen de bir tetikçiye dönüşebileceğini iddia etmişlerdir.

Şirketlerin Ambargoyu Delmesine Göz Yumulması

Küresel güçler, kendi koydukları kurallara uymayan ülkeye ambargo ,diğer ülkeleri de kurallara uymayan ülkeye karşı ambargo yapması konusunda baskı uygulamışlardır.Ancak menfaatler devreye girdiği zaman amborgoyu uygulatan diğer ülkelerden gizli olarak kendi şirketlerinin ambargoyu delmesine göz yummaktadırlar.Örnek olarak; İran dış ilişkiler bakan yardımcısı Amir ABDULLAH’ın ambargo için söylediği sözler:

“Petrol ihracatımız her şeye rağmen iyi bir şekilde sürüyor. Mesela Avrupa’daki birçok ülke İran’ı ambargo listesinden çoktan çıkardı bile. Üstelik bu talep de kendilerinden geldi. Çünkü İran’a ambargo uyguladıkları için ekonomileri çok zarar gördü. Ambargoya devam eden ülkeler kendi tuzaklarına kendileri düşmüşlerdir. Önemli bir bilgi de şudur: Şu son iki senede İran’dan en çok petrol satın alan şirketler Amerika ve Avrupa’dan çıkmıştır. Yaptığımız araştırmada da şunu gördük; mesela Amerika’daki bir x şirketi, düzenlediği belgelerle kendisini farklı bir ülkeye mensup gibi gösteriyor ama o şirketin sahiplerinin Amerikalı olduğunu görüyoruz. İşte böyle sahte belgelerle İran ile gizlice ticaret yapmaya çalışıyorlar.”

Yararlanılan Kaynaklar

Halil Yılmaz, Küresel Ekonomik Güçlerin Ortadoğu Politikası Ve Ortadoğu Enerji Kaynaklarına Yatırım Stratejisi İle Türkiye’nin Ortadoğu Politikası Ve Ortadoğu Enerji Kaynaklarına Yatırım Stratejisi

Rıdvan Karluk,Küreselleşen Dünya‘ da Uluslararası Kuruluşlar

Kadir Koçdemir ‘‘ Küreselleşme Koordinatları Okumak

William Hale, Türk Dış Politikası 1774-2000

*Bu çalışmanın tüm hakları, Halil Yılmaz’a aittir.
Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Enerji Üretimi, Kullanımı Ve Çevresel Sorunlar

Enerji üretimi, enerji kullanımı ve çevresel sorunların basitçe ele alınacağı bu çalışmada, ”enerji nedir, hava kirliliği nedir, küresel ısınma nedir” gibi pek çok temel soruya cevap ararken, çevresel sorunların da hangi başlıklar altında toplandığını aktaracağız.
Hava Kirliliği Nedir ?
Hava kirliliği, canlıların sağlığını olumsuz yönde etkileyen ve/veya maddi zararlar meydana getiren havadaki yabancı maddelerin, normalin üzerinde miktar ve yoğunluğa ulaşmasıdır. Hava kirlenmesi; doğal olarak havada bulunmayan maddelerin hava bileşimine eklenmesi ya da olağan koşullarda çok az bulunan maddelerin aşırı ölçüde bulunması sonucunda insan sağlığını, hayvan yaşamını ve bitkilerin canlılığını tehlikeye sokan hava durumudur. Aşağıdaki tabloda havanın doğal durumdaki bileşimi belirtilmiş bulunmaktadır.

Hava Kirleticileri
1. Partiküller: Çapları 100 μ’ dan küçük; karbon, uçucu küller
2. Kükürtlü maddeler: SO2, SO3, H2O, merkaptanlar
3. Organik maddeler: Aldehitler, ketonlar, polisiklik hidrokarbonlar
4. Azotlu maddeler: NO, NO2, NH3 v.s.
5. Karbon oksitler:CO2, CO
6. Halojenler: HF, HCl
7. Radyoaktif maddeler
Hava Kirleticileri Nedir ?
1. Partiküller: Parçacık halinde olan, havada asılı durumda bulunan katı ve sıvı aerosollerdir. En fazla rastlanılanları; ince karbon halindeki is parçalarıdır. Ayrıca ağır metaller olarak; kurşun, arsenik, bakır, demir, krom, çinko, kalay, manganez, kadmiyum ve vanadyum’un oksitleri yer alabilir. Polisiklik hidrokarbonlardan benzantrasen, benzopren ve de silis ve silikatlardan kaynaklanan ince kül zerreciklerinden oluşabilmektedir. Çapı 100μm’den büyük olanlar iri toz, küçük olanlar ise ince tozdurlar. İnce tozların aerodinamik çapı 2,5μm’den büyük olanalar kaba duman, 2,5μm’den küçük olanlar ise ince dumanlardır.
2. Kükürt Oksitleri: Kükürt içeren fosil yakıtların yanması sonucu ortam havasına bol miktarda atılagelen kirleticilerdir. Birincil kirleticiler olarak bacalardan atılan hidrojen sülfür ve sülfür dioksit, atmosferde reaksiyonlara
girerek sülfür trioksit, sülfürik asit(havadaki su buharı ile birleşmesi sonucu) ve sülfatları oluşturarak ikincil kirleticileri meydana getirirler.
3. Organik Maddeler: C1-C5 arası bileşikleri birincil kirleticileridir. Atmosferdeki reaksiyonları ve oksitlenmeleri sonucunda ketonları, aldehitleri, polisiklik hidrokarbonları ve de asitleri oluşturarak ikincil kirleticiler olarak hava
bileşimindeki kirleticiliklerini sürdürürler.
4. Azot Oksitleri: Bacalardan ve egzoslardan atıldıklarında NO ve NH3 halinde yer alarak birincil kirletici olan bu azot oksitleri, atmosferde ikincil kirleticilere dönüşerek (NO2 ve NO3) kirleticiliklerini sürdürürler.
5. Karbon Oksitleri: Öncelikli kaynağı otomobil egzosları olup, kötü yanmış fosil yakıtlardan da fazlaca atılagelmektedir. Karbonmonoksit ağırca bir gazdır. Havanın ortalama mol ağırlığına eşit mol ağırlıkta olduğundan, kaynaklandığı bölgede dağılmadan kalma özelliğine sahip ve de fark edilemeyen bir gazdır. Zehirli olan bu gaz bu sebepler yüzünden çok tehlikelidir. Karbon monoksitin insan kanındaki sabit(irreversible) bileşmesine karşılık, dönüşümlü(reversible) bileşen olan karbon dioksit ise çok daha az tehlike yaratmaktadır. İkincil kirleticilere dönüşmezler.
6. Halojenler: Bu gruptan havaya atılan birincil kirleticiler: hidrojen klorür
ve hidrojen florür gibi halojen bileşiklerdir. İkincil kirleticileri yoktur.
7. Radyoaktif Maddeler: Özellikle atom patlaması denemelerinden ve nükleer santral kazalarından olmak üzere, çeşitli tıbbi, biyolojik ve zirai uygulamalardan atılan radyoizotopların havaya karışması sonucu, folet adı verilen
kirli bulutlar oluşmaktadır. Yağmurla yeryüzüne inen bu radyoizotoplar su ve gıdalarla insana ulaşır.
İki tür hava kirlenmesi olayından bahsedilebilir:
1. Durgun hava olayı tarzında (ısı inversiyonu):
2. Fotoşimik kirlenme tarzında
Sık görüleni ve de zararlı olan türü durgun hava olayıdır. Meydana geliş sebebi dikine hava akımının durmasıdır. Durgun hava oluştuğu zaman değişmeyen bu hava tabakasına biriken ve hapis kalan duman, is ve gazlar şehirdeki hava kirliliğini sürekli artıracaktır. Bunun yanında sis de mevcutsa, dumanla birleşen sis “smog” adı verilen kirli gri veya sarı renkte bir ava tabakası halinde şehrin üstüne çöker. Bu durumlarda hem kazalar artmakta hem de sağlığı bozucu etki daha fazla olmaktadır.
Fotoşimik hava kirlenmesi olayında ise araç trafiğinin yoğun olduğu ve güneşin de dik açıda vurduğu bölgelerde, egzoz dumanlarından çıkan azot oksitleri aldehitler ve ketonlar; güneşin ultraviyole ışığı etkisiyle değişerek fotoşimik maddelere; ozon ve peroksitlere dönüşürler. Sonuçta göz yaşarmaları, üst solunum yolları tahrişleri tarzında rahatsızlıklar görülecektir.
Hava kirliliği ölçümlerinde WHO (World Health Organization (Dünya Sağlık Örgütü) tarafından önerilen bir yöntem kullanılmaktadır. Bu yöntemde, tüm kirleticilerin ölçülmesi zor olacağından hava kalitesini temsil eden bir parametre olarak SO2 ve duman (TAP: toplam asılı partikül) ölçülür. Aşağıdaki tabloda, bu parametrelerin değişimiyle oluşan sağlık etkileri görülmektedir.

Hava kirliliği sonuçları ile sağlıkta yaşanan değişiklikler yapılan araştırmalar sonucu; gebelikte düşüğe, doğumsal özür artışına ve ölüme sebep olduğu, aşağıdaki şekilde gösterilmiştir.
a)Yıllık ortalama emisyonlar (1982-1987)                  b) (1000) istenen gebelik başına düşük yapma yüzdesi
(Sovyetlerdeki düşük hızı nedeniyle, bu tablo yalnızca istenen gebelikleri ele almıştır)

Asit Yağmuru Nedir ?
Asidik kimyasalların yağmur, kar, sis, çiy veya kuru parçacıklar halinde düşmesine verilen isimdir. Fabrika bacalarından çıkan asidik gazlar(sülfür dioksit ve nitrojen oksitler), nemli hava kitlesiyle reaksiyona girerek sülfürik asit ile nitrik asit oluşur. Bu güçlü asitler bulutlarla çok uzaklara kadar taşınarak yağmurla yeryüzüne iner. Ph’ ı asidik değerde olması sebebiyle bu yağmurlara “asit yağmurları” adı verilir. Türkiye’de asit yağmurlarının tespiti için beş ayrı bölgede kurulan yağmur suyu toplama istasyonlarındaki değişimler, aşağıdaki tabloda verilmiştir.

Asit yağmurları, bitki örtüsünde asit yanıkları meydana getirir. Toprağa karışan asit yer altı sularına, nehirlere, göllere geçer. Eriyen kayalardan açığa çıkan alüminyum gibi zararlı mineraller nehirlere ve göllere karışır. Alüminyumun erimesi bitki köklerini etkiler gerekli mineralleri almalarına engel olur. Balıkların solungaçlarıyla alabileceği oksijen miktarını azaltarak ölmelerine neden olur. Asit yağmurlarından en çok etkilenen bölgelerin bazılarında nehirlerde hiç balık kalmamış, ormanlar tümüyle yok olmuştur.
Bu habitatlarda yaşayan tüm canlıların yaşamı tehlikeye girerken, tarihi taş yapılar asit yağmurlarından büyük zarar görür. Mermer, kumtaşı veya kireçten yapılan ve yapısında kalsiyum karbonat bulunan tarihi eserlere zarar vermektedir. Şekilde asit yağmurlarından etkilenmiş bir orman verilmiştir.

Toprak ve sulardaki kimyasal ve biyolojik olaylar pH değerinden önemli ölçüde etkilenirler. Asit yağmurları ağaçları yapraksız hale getirerek öldürmektedir. Asit yağmurları toprakların asitlik derecesini artırarak, alüminyum
ve civa gibi toksik metalleri mobilize ederek, topraktaki azot fiksasyonunu engelleyerek ve nitratları mobil hale getirerek ve bitkilerin gelişmesini tahrik ederek zararlı etki yapmaktadır.
Çölleşme Ve Ormansızlaşma
Doğal iklim değişimleri ve insanın doğayı tahribatı sonucunda kurak, yarı kurak ve az yağışlı alanların, doğal özelliklerini yitirerek çöl koşullarını taşıyan ekosistemlere dönüşmesidir. Çölleşme; erozyon, aşırı otlatma, iklim değişikliği, ormanların tahribi, toprağın aşırı kullanımı ve yanlış sulama yöntemleri kullanılması nedeniyle ortaya çıkmaktadır.
Dünyada her yıl, toprağın üst tabakasının 24 milyar tonu, başta erozyon olmak üzere çeşitli sebeplerle kaybedilirken, 6 milyar hektar alan çölleşmektedir. Bu süreç dünyaya, 42 milyar dolardan fazla mali yük getirmektedir. Çölleşme, kıtlık, yoksulluk, sağlıksız beslenme, sel, taşkın felaketleri, göçler, toprak anlaşmazlıkları ile savaşlara bile neden olabilmektedir. İnsanların neden olduğu bu afetten, arasında 18 gelişmiş ülkenin de bulunduğu toplam 110 ülke etkilenmektedir. Dünyada 250 milyon insan çölleşmenin olumsuz sonuçlarından doğrudan etkilenirken, 1 milyardan fazla insan ise çölleşme riski bulunan topraklarda yaşamını sürdürmektedir. Bir süre önce yapılan bir BM (Birleşmiş Milletler) araştırması, çölleşmenin önümüzdeki on yılda, çoğu Sahra-altı Afrika’da olmak üzere, 50 milyon insanı yerinden edebileceği uyarısında bulunmaktadır.
Doğal çöl şartlarının mevcut olmadığı Türkiye’de,
* belirli bölgelerdeki düşük yağış oranları,
* tarım alanlarındaki çoraklaşma,
* verimliliğin azalması,
* ormanlar, meralardaki tür çeşitliliğinin ve doğal yapının bozulması,
* yanlış arazi kullanımı uygulamalarından kaynaklanan betonlaşma,
* toprak kirliliği ile ülke topraklarının yüzde 86’lara varan kısımlarında
erozyon,
* toprak kaybının yaşanması “çölleşme riski göstergeleri” olarak kabul
edilmektedir.
İklimsel verilere göre ülkemizde Iğdır ve Konya Ovaları ile Güneydoğu Anadolu Bölgesi kuraklık ve çölleşmeye en hassas bölgelerimizdir. Çölleşme ile mücadele için arazi sınıflandırılması, sürdürülebilir arazi yönetimi, erozyon kontrolü, çölleşme hakkında bilinçlenme, halkın katılımcılığı, ormanların korunması gibi çalışmalar yapılması gerekmektedir.
Aşırı ağaç kesimi, tarım arazisi açma eylemleri, hastalıklar ve yangınlar ormanların azalıp yok olmasına neden olur. İnsan kaynaklı karbondioksit salımlarının yaklaşık % 20 sinin kaynağında ormansızlaşma yatmaktadır. Biyolojik çeşitliliğin kaybolmasına neden olan çölleşme ve ormansızlaşmaya karşı Dünya genelinde verilen mücadeleler, çevreye duyarlı kuruluşların mücadelesi ile sınırlı kalmaktadır. Türkiye, ağaçlandırma ve erozyon kontrolü faaliyetlerinde dünyada ilk 10 ülke arasında yer almaktadır.
Küresel Isınma Nedir ?
Atmosferdeki karbondioksit yoğunluğu son 50 yıl içerisinde belirgin derecede arttı. Bölüm 1’de anlattığımız gibi; su buharı ve karbondioksit yeryüzü tarafından yapılan kızılötesi ışınları yakalayan temel sera gazlarıdır ve bu yolla yeryüzü sıcaklığını da arttırmaktadır. Aşağıdaki şekilde bu oluş şematize edilmiştir.
Karbondioksit, metan ve nitröz oksitlerin özellikle sanayi devriminden sonra fosil yakıtların yakılmasındaki artıştan bu yana, atmosferdeki oranları her geçen gün daha da artmaktadır. Isıyı absorbe eden bu sera gazları arttıkça atmosferdeki sıcaklıkta artar. Binlerce yıllık değişimler, aşağıdaki şekilde gösterilmiştir.

Buz çekirdeği analizi atmosferdeki karbondioksit yoğunluğunun çok uzun bir süredir oynamalar gösterdiğini sunmaktadır. CO2 artışı sıcaklığı etkiler etkileyecek ve tüm bu etki CO2’in bataklık çukurlarının ve bütün kaynakların dikkate alınmasına bağlıdır.
Küresel ısınma ve atmosferin CO2 yoğunluğu arasındaki korelasyon varlığı hangisinin diğerine neden olduğunu veya her ikinsin de diğer bir değişimin sonucu olup olmadığını belirlememektedir. 30 yıldır gözlemlenen 0,5 oC
civarındaki bu artış bu süreçteki karbondioksit salımının artışlarına neden olan insanla alakalıdır. Bu sorulara yanıt bulmak için yeryüzü iklimini neyin etkilediğini yakından takip etmek gerekir. Bu sıcaklıkların bazıları güneş
yoğunluğu ve volkanik aktivite gibi doğal olgulardan kaynaklanmaktadır. Son 30 yıl içerisindeki sıcaklık artışı CO2 yoğunluğundaki değişiklikle açıklanabilir. Son 30 yıl içinde doğal sebeplerden kaynaklanan tahmini sıcaklık değişimi hafif bir düşüş göstermiştir. Fakat bu periyotta sıcaklık yükselmekte ve 1998 den beri en sıcak 4 yıl yaşanmaktadır. Son 30 yıl içinde sürekli artan bu kontrolsüz sıcaklık “küresel ısınma” olarak adlandırılır.
Ayrıca sıcaklık yükseldikçe küresel ısınmanın birçok kanıtı meydana gelmektedir. Arktik’teki buzlar belirgin derecede erimeye ve buzlar için dünya çapında bir tehdit oluşturmaya başlamıştır. 2005-2006 yılları arasında Antarktika Okyanusu’ndaki buzul alanlar 300.000 km2’ ye kadar düştü. Örneğin bir zamanlar Güney Amerika’daki en büyük buzul olan Arjantin’deki Uppsala buzulu yılda 200 m çekilmeye başladı. Kar kaplama düzeyi 1960’lardan bu yana tüm dünyada % 10 azaldı. Isınan iklim Antarktikteki sığ kıyıları da olumsuz etkiledi; fakat bunlar su içinde oldukları için eridiklerinde deniz seviyesini fazla etkilemedi. Antarktiğin iç kısımlarındaki buzulların neredeyse tümü çok soğuk düzeyde ve tüm yıl boyunca böyle kalmaktadır. Son 40 yıldır okyanus sıcaklığının bir analizi yeryüzü sıcaklığında 0,5 oC, yerin derinliklerinde 0,15 oC’lik bir artış göstermektedir. Veriler bu artışın tamamen CO2 salımının artışı ile bağlantılı olduğunu gösterir. Aşağıdaki şekilde karadan atmosfere geçen karbon miktarını anlatmaktadır.
Grönland’taki buz çekirdekleri sudaki tuzluk oranının aşırı buz ve kar erimelerinden dolayı azaldığını göstermektedir. Ekvator yakınlarındaki suların tuzluluk oranı, tropik ve yarı tropik alanlarda aşırı buharlaşmadan dolayı artmaktadır. Deniz hayatı da bu durumdan etkilenmektedir. Alaska’daki balina ve deniz ayılarının hızla azalması Eskimolar için de bir yaşam tehdidi oluşturmaktadır. Denizdeki yiyecek zincirinin önemli bir parçası
olan plankton canlıları kuzeye daha soğuk sulara göç etmektedir. Grönland buz katmanı her yıl 45 km3 kaybolmaktadır. ABD Ulusal Kar Buz Verileri Araştırma Merkezi araştırmacıları 2030’a gelindiğinde büyük olasılıkla Kuzey Buz Denizi’nde yazları buz olmayacağı, efsanevi ticaret rotalarının açılacağı ve ülkelerin bu sularda hak iddia edeceği öngörülmektedir.
Kuzey Buz Denizi’ndeki deniz buz örtüsü 2007 yazı sonunda, uydu görüntüleme yoluyla buz ölçümlerine başlanmasından (a) bu yana görülmemiş oranda bir küçülmeyi gözler önüne sermektedir(c). Ilık güney rüzgarları ve seyrek bulut örtüsü dâhil çeşitli faktörler, yaz buzunun 2005’te ulaştığı bir önceki minimum boyutundan(b) neredeyse 1.300.000 km2 daha küçülmesine neden olmuştur.
Mercanların büyük çoğunluğu dünya genelinde ölmektedir ve Porto Riko ile Virgin Adaları’ndaki Karayipler’de yer alan mercan kayalıklar geniş ölçüde yok olmaktadır. Yüz binlerce kuş Bering denizindeki planktonların yok olmasından dolayı açlıktan ölmektedir ve planktonların yerine bu sularda daha çok CO2’e dayanıklı, yenmeyen bitki türleri çıkmaktadır. Küresel ısınmanın etkileri bütün dünya için bir felaket oluşturmaktadır. Bu ısınma Antlardaki ve batı Çin’deki buzların erimesini hızlandırmakta ve milyonlarca insanı aşırı suya maruz bırakmaktadır. Deniz seviyesindeki artış alçak yerlerde sele ve dolayısıyla kitlesel göçlere sebep olacaktır. Son yüzyılda denizlerdeki seviye 10-20 cm yükselmiştir. 2000 ile 2100 yılları arasındaki tahmini yükselme 3,6 oC’luk bir sıcaklık artışında, 0.4 m olacaktır.
İklim Değişimi Hükümetlerarası Paneli (IPCC)’ne göre sıcaklık artışı 1,4 oC ile 5,8 oC arasında olması tahmin edilmektedir. 3 oC’lik bir sıcaklık artışı, Grönland kalkanının erimesine hatta yok olmasına ve binlerce yıl içinde deniz seviyelerinin 7 m kadar yükselmesine sebep olacaktır. 1 metrelik bir artış bile Bangladeş’in büyük bir bölümünü sular altında bırakacaktır. Daha fazla ısınma, ısı dalgaları, el nino ve hortum gibi şiddetli hava şartlarının yoğunluğunu ve sıklığını arttıracaktır. Buzların erimesinden dolayı, okyanuslarda tuzluluk oranının artması suyun akış düzenini de etkileyecektir. Golf Stream, tropiklerden ve Meksika Körfezi’nden aldığı sıcak suyu Kuzey Atlantik’lere taşıyarak Avrupa’nın daha sıcak olmasına neden olmaktadır. Kuzey Atlantik’teki Golf Stream’daki buharlaşma ve donma olayları suyun tuzluluk oranını, yoğunluğunu arttırmaktadır ve su güneye indikçe daha derinlere akmaktadır. Bu termaline sirkülasyonu, kuzey sularındaki tuzluluğu azaltarak yavaşlatılabilir ve bunun da belirgin iklim etkileri vardır.
Bu durum özellikle tropik ve yarı tropik gibi sıcak yerlerde yaşayan insanların sağlığına da olumsuz etkilerde bulunur. Tehlike altında olan bazı canlıların neslinin tükenmesi de biyolojik çeşitliliği olumsuz etkiler.
Yararlanılan Kaynak
Aylin Tekin, Enerji Üretimi Ve Kullanımının Çevreye Olan Etkileri Üzerine Bir Araştırma
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Aylin Tekin’e aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Türkiye'nin Su Kaynakları Ve Türkiye'de Su Kullanımı

Türkiye’nin Coğrafi ve İklimsel Yapısı
Türkiye’nin izdüşüm alanı ise 780.580km2 olup dağlık bölgeler sebebiyle gerçek alanı ise 814.578km2’dir. Toplam alanın %98.3’ünü karalar oluştururken %1.3’ü su yüzeylerinden meydana gelmektedir. Sınır uzunlukları açısından baktığımızda; 2.949km’si kara, 7.816km’si kıyı olmak üzere toplam 10.765km’lik sınırı bulunmaktadır.
Türkiye, iklim bakımından orta kuşakta ılıman özellikler gösteren klimatik bir yapıya sahiptir. Denizlere olan mesafe, yükselti, dağların uzanımı gibi faktörler sebebiyle coğrafi bölgelerde farklı iklim tipleri görülmektedir. Yağış bakımından dünya genelinde görülen dengesizlik Türkiye için de geçerlidir. Doğu Karadeniz Bölgesi hariç yarı kurak iklim özellikleri hâkimdir. 1941-2007 yılları arasında yapılan ölçümlerde ortalama toplam yağışlarda 29mm/100 yıl olmak üzere azalış trendi olduğu tespit edilmiştir.
Türkiye genel itibariyle dağlık bir ülke olup dünyanın en yüksek dağlarının bulunduğu Asya’nın ortalama yükseltisi 1.050m iken Türkiye’nin ortalama yükseltisi 1.132m’dir. Bu sayı Avrupa’nın 330m olan ortalama yükseltisinin 3,5 katıdır. Türkiye’nin yüzölçümünün 190.000km2’lik alanı alüvyonlarla örtülü geniş düzlüklerden oluşmaktadır. Platolar ise 80.000 km2’lik alanı kaplamaktadır. Toplamda 270.000km2’lik bir alanı oluşturan ova ve platolar, Türkiye’nin 1/3’ünü kaplamaktadır. İşlenebilir 100.000km2’lik engebeli arazi ile birlikte Türkiye, 370.000km2 düzlük alana sahiptir. Düzlük alanlar içerisinde ise tarıma elverişli arazi miktarı 280.000km2 (28 milyon hektar)’dir.
Türkiye’nin Su Kaynakları Nedir ?
Türkiye’de yıllık ortalama yağış yaklaşık olarak 643mm civarındadır. Bu da yılda 501 milyar m3 yağış düştüğü anlamına gelmektedir. Bu suyun 274 milyar m3’ü yüzey ve bitkilerden buharlaşma yoluyla atmosfere geri dönmekte, 69 milyar m3’ü yer altı sularını oluşturmakta, 158 milyar m3’ü ise akarsular vasıtasıyla akışa geçerek
denizlere yahut kapalı havzalara dökülmektedir. Ayrıca yer altı suyunu oluşturan 69 milyar m3’ün 28 milyar m3’lük kısmı pınarlar vasıtasıyla tekrar yeryüzüne çıkarak akarsulara katılmaktadır. Böylece yıllık yağışın 186 milyar m3’ü (%67), akışa geçmiş olmaktadır. Komşu ülkelerden gelen 7 milyar m3’lük su akışı ile bu sayı 193 milyar m3 olmaktadır.
Türkiye’nin yenilenebilir su potansiyeli 41 milyar m3’ü yer altı suları, 193 milyar m3’ü ise akarsular olmak üzere toplam 234 milyar m3’tür. Akışa geçen suyun ise ekonomik olarak kullanılabilir formdaki miktarı yurtiçi akarsulardan 95 milyar m3, komşu ülkelerden gelen akarsulardan ise 3 milyar m3 olmak üzere 98 milyar m3tür. 14,7 milyar m3 olan kullanılabilir yeraltı suyu potansiyeli ile birlikte Türkiye’nin tüketilebilir yeraltı ve yerüstü su potansiyelinin toplam yıllık ortalaması 112 milyar m3’tür. 2012 yılı itibariyle bu potansiyelin 44 milyar m3’ü
kullanılmaktadır. Yer altı sularının ise ekonomik ve teknik olarak yıllık kullanılabilir potansiyeli olan 14,7 milyar m3’lük rezervinin 13,56 milyar m3/yıl olarak tahsisi DSİ tarafından yapılmış durumdadır.
Verilerden de anlaşılacağı üzere Türkiye sanılanın aksine su zengini bir ülke değildir. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre 31 Aralık 2012 tarihi itibariyle Türkiye nüfusu 75.627.384’tür. Bu durumda Türkiye’de kişi başına düşen yıllık kullanılabilir su miktarı 1490 m3’tür. Bir ülkenin su zengini olabilmesi için ise kişi başına düşen yıllık kullanılabilir su miktarının 8.000- 10.000m3’ün üzerinde olması gerekmektedir. Yıllık 1700m3’ün altındaki su miktarıyla Türkiye su stresi altındaki ülkeler arasındadır.
Polonyalı bilim adamı Balcerski’nin ülkelerin tükettikleri su miktarlarını yenilenebilen su kaynaklarının toplam miktarına bölmek suretiyle ortaya koyduğu “kullanım/kaynak indeksi hangi ülkelerin su sıkıntısı içerisinde olduğunu bulmak adına farklı bir değerlendirme yapma imkânı sunmaktadır. Bu indekse göre yenilenebilen su kaynaklarının %5’inden azını kullanan ülkeler için su sıkıntısı söz konusu değildir, %10-20’sini kullanan ülkeler su stresi içerisindedir, %20’sinden fazlasını kullanan ülkeler ise su azlığı çekmektedir. Toplam 112 milyar m3 olan yenilenebilir su potansiyelinin 44 milyar m3’ünü kullanan Türkiye’nin kullanım/kaynak indeksi %39’dur. Bu indekse göre Türkiye su azlığı çeken ülkeler arasındadır.
Türkiye hidrolojik açıdan 26 adet havzaya bölünmüş durumdadır. Bunlardan 15’i nehir havzası, 7’si irili ufaklı akarsulardan oluşan müteferrik havzalar, 4’ü ise denize ulaşmayan kapalı havzalarda oluşmaktadır. Genellikle tek bir havza olarak ele alınan Fırat-Dicle havzası ise Türkiye’nin ortalama yıllık akış toplamının yaklaşık %30’unu oluşturmaktadır.
Bu havzalardan Meriç, Ergene, Gediz, Büyük Menderes, Burdur Gölü, Akarçay, Konya ve Asi nehri havzalarında gerçekleşen yüzey ve yer altı suyu kullanımı bu havzaların yenilenebilir su potansiyelini aşmış durumdadır. Sakarya, Ceyhan ve Van havzaları da aşma limitindedir. Sulama projelerinin tamamlanmasıyla 2030 yılına gelindiğinde ise toplamda 15 nehir havzasında su tüketiminin yenilenebilir su potansiyelini aşacağı, 3’ünün ise aşma limitine ulaşacağı tahmin edilmektedir.
Türkiye’de Su Kullanımının Sektörel Dağılımı
Bu bölümde Türkiye’de hangi sektörün ne kadar su tükettiği ve bu tüketimlerin su sorunu üzerindeki etkileri dört ana başlık altında incelenecektir.
Tarım Sektöründe Su Kullanımı
Türkiye’de su kullanımındaki en büyük pay, kullanılan toplam suyun yaklaşık 2/3’ünü oluşturan tarım sektörüne aittir. 2000 yılı sonrasına bakıldığında tarımsal su kullanım miktarı artarken oransal bir düşüş olduğu gözlenmektedir. Müteakip süreçte de bu düşüş seyri devam etse de halen en fazla su tarım sektöründe harcanmaktadır. 2012 yılı itibariyle tarımsal kullanım %73, evsel kullanım (içme-kullanma) %16, endüstriyel kullanım ise %11 düzeyindedir. Miktar bazında ise sulama maksadıyla 32 milyar m3, içme-kullanma
sektöründe 7 milyar m3, sanayide 5 milyar m3 olmak üzere toplamda 44 milyar m3 su kullanılmıştır. Bu durum Türkiye’nin mevcut potansiyeli olan 112 milyar m3’ün %39’una ulaşıldığını göstermektedir.
Devlet Planlama Teşkilatı’na göre 2030 yılına kadar Türkiye’nin su potansiyelinden azami miktarda faydalanılması hedeflenmektedir. Bununla birlikte 2030 yılına gelindiğinde tarımsal su kullanımının %65 seviyesine düşürülmesi, endüstriyel su kullanımının ise %22 düzeyine yükselmesi öngörülmektedir. Türkiye’de sulama maksadıyla harcanan su miktarı dünya ortalamasının üzerindedir. Dünyadaki toplam su tüketiminin yaklaşık olarak %70’i tarım sektöründeki sulamada, %8’i içme-kullanmada ve %22’si sanayide kullanılmaktadır.
Avrupa’da sulama için harcanan su toplam su kullanımının yalnızca %33’ünü oluşturmaktadır. Sanayi %51, içme ve kullanma %11 kullanım oranına sahiptir. Ülkelerin gelişmişlik düzeyiyle ters orantılı bir biçimde tarımsal su kullanım oranının artığı görülmektedir.
Anadolu topraklarında sulamanın tarihi 5000 yıl öncesine kadar gitmektedir. Bereketli hilal olarak bilinen ve Fırat ve Dicle sularıyla beslenen Mezopotamya ovaları geçmiş dönemlere ait birçok kanal ve set kalıntısı barındırmaktadır. Bu örneklerden tarımdaki verimde sulamanın öneminin yıllar önce de bilindiği anlaşılmaktadır. 2012 yılı verilerine göre sulama öncesi projesiz durumda ortalama gayri safi milli zirai gelir 113,6 TL/da iken bu sayı sulama sonrasında neredeyse %600 artarak 675 TL/da olmuştur. Tarımsal üretimin toplam değeri ise 2012 yılında 200,7 milyar TL olmuştur. Artış olumlu bir seyir izlese de Türkiye’de kullanılan suyun %75’inin harcandığı tarım sektörü, toplam milli gelirin ancak %19’unu, dışsatımın ise %9’unu oluşturmaktadır. Bununla birlikte tarım ürünlerinde dışa bağımlı kalma ve gıda güvenliği endişesi gibi sebeplerle üretim maliyetleri göz ardı edilebilmektedir. Halen insanın gıda gereksiniminin karşılanmasında bilhassa tahıl üretimi önemli yer tutmakta, hatta gelişmekte olan ülkelerde temel besin maddesi olma özelliğini korumaktadır. 1 ton tahıl üretimi yapmak için verimsiz sulama yöntemleri hesaba katılmaksızın 1000 ton suya ihtiyaç duyulmaktadır.
Günümüzde dünyadaki yıllık gıda üretimi, toplam yıllık tüketimi karşılayacak düzeydedir. Fakat bölgeler arasında kişi başına düşen üretim miktarı açısından farklılıklar söz konusudur. Gelişmekte olan ülkelerde tarımda gerçekleşen su tüketimi yüksek olmakla birlikte, tarımsal istihdamın da %60 seviyesinde olduğu görülmektedir. Gelişmiş ülkelerde bu oran %7’ye kadar düşmektedir. Başka bir deyişle gelişmekte olan ülkelerde 1 kişi yaklaşık 2 kişiyi besliyor iken gelişmiş ülkelerde bu sayı 14 kişiye kadar çıkabilmektedir. Türkiye’de ise tarımsal istihdam oranı %25 olup tarımda çalışan her bir kişi kendisi dâhil 4 kişiyi beslemektedir.
Türkiye’nin 78 milyon hektarlık yüzölçümünün sadece 28 milyar hektarı (%34) tarım arazisi niteliği taşımaktadır. Mevcut tarım arazilerinin ekonomik olarak sulanabilecek kısmı 8,5 milyon hektar olup 2012 yılı itibariyle 5,733 milyon hektarı sulamaya açılmıştır. Sulanan alanların %60’ı DSİ tarafından, %23’ü Kamu Hizmetleri Genel Müdürlüğü (KHGM) ve İl Özel İdarelerince, %17’si halk sulaması şeklinde sulanmaktadır. Günümüzde sulanan alan, ekonomik olarak sulanabilecek tarım arazisinin yaklaşık %67’sine tekâmül etmektedir. DSİ’nin değerlendirme kapsamındaki 2,1 milyon hektar alanda elde ettiği sonuçlara göre sulanan arazilerin %97’sinde düşük verimli karık, tava, salma gibi metotlarla sulama yapılmaktadır. Geriye kalan %3’lük kısımda ise yağmurlama ve damla sulama metotları uygulanmaktadır. DSİ tarafından sulanan alanların %81’i yer üstü kaynaklarıyla sulanırken, %19’u yer altı kaynaklarından beslenmektedir. Suyun ulaştırılmasında kullanılan kanalların %39’u buharlaşma kayıplarının fazla olduğu klasik kanal, %44’ü kanalet ve %17’si borulu şebeke şeklindedir. Sulama ortalaması ise %65 olup sağlanan sulama verimi ortalama %45’tir.
Damla sulama sistemi cazibe sulamaya göre çok daha verimli olup Türkiye’nin teknik açıdan damla sulamayla sulanabilecek arazilerinde bu yönteme geçilmesiyle pazarın büyüklüğünün 6,6 milyar TL civarında olacağı tahmin edilmektedir. Ayrıca bu arazilerde tamamen damla sulamaya geçilmesi halinde yıllık 20 milyar m3 su tasarruf edilerek tarımsal su kullanımı %70 oranında azaltılabilecektir. Bunun yanı sıra bu yöntemle ürün verimliliği de %90’a yakın bir artış göstermektedir. Örneğin; İsrail’de 1 ton şeker pancarı için damla sulama ile 7
ton su harcanırken Türkiye’de klasik yöntemle 100 ton su harcanmaktadır.
Tarım sektörü kaynaklı diğer bir sorun ise sulamaya bağlı olarak toprak ve sulama sonrası sularda meydana gelen tuzlanmadır. Aşırı sulama sonrası tuzlu taban suyunun kılcal yükselişle bitki köklerine ulaşarak orda belli bir süre kalması hem bitkilere zarar vermekte hem de tuzlu ve alkali toprak oluşumuna sebep olmaktadır. Bunun yanı sıra yükselerek akışa geçmesi halinde katıldığı akarsuların da niteliğini olumsuz yönde etkilemektedir. Bu olumsuzlukları önlemek için bitki kök bölgesi ve toprak yüzeyinde bulunan fazla suların denetimli bir biçimde uzaklaştırılması için drenaj çalışmalarının yapılması önem arz etmektedir. Türkiye’de 2.775.115 hektar alanda drenaj sorunu bulunmaktadır. Bu alanın %61’i yetersiz drenajlı, %28’i fena drenajlı, %10’u bozuk, geriye kalan %1’lik kısım ise aşırı drenajlıdır. Güneydoğu Anadolu Projesi’nin (GAP) hayata geçmesiyle birlikte aşırı sulamaya bağlı olarak Harran Ovası’nın da büyük bölümünün çoraklaştığı hatta birçok yerde bataklıklar oluştuğu belirtilmektedir. Akçakale yöresinde sulanabilir 4,309 hektar arazinin, 2,624 hektarlık kısmında (%61) yüksek taban suyu ve çoraklık problemi mevcuttur. Türkiye’nin en fazla drenaj sorununun yaşandığı bölge olan Konya ilinde ise 120.594 hektar sorunlu alan bulunmaktadır.
Enerji Üretim Maksatlı Su Kullanımı
Enerji üretiminde kullanım sonrası suda nitelik ve nicelik bakımından bir değişiklik meydana gelmediğinden dolayı sektörel dağılımda tüketilen su yüzdesi içerisinde belirtilmemektedir. Bununla birlikte su, yenilenebilir bir kaynak olarak elektrik üretiminde önemli bir paya ve geleceğe sahiptir. 2012 yılı itibariyle Türkiye’deki enerji üretiminin %24’ü hidrolik, %2,8’i rüzgâr ve jeotermal, %73,2’si ise termik (doğal gaz, linyit, kömür, fuel oil, motorin vb.) kaynaklardan gerçekleşmiştir. Türkiye’nin teknik hidroelektrik potansiyeli (mevcut teknolojiyle değerlendirilebilecek azami potansiyel) Avrupa’nın %17,6’sını (216 milyar kWh) oluşturmaktadır.
Türkiye’de 770 adet büyük baraj (temelden yüksekliği 15 m ve rezervuar hacmi 3 hm3’e eşit ya da daha büyük) bulunmakta olup hidroelektrik santral niteliğini taşıyan 370 barajın toplam kurulu gücü 19.936 MW, ortalama yıllık üretimi 70.734 GWH’tır. Bu üretim değeri toplam teknik potansiyelin %32,7’sinin kullanıldığını göstermektedir. Diğer ülkelerdeki duruma bakacak olursak ABD teknik hidroelektrik potansiyelinin %86’sını, Japonya %78’ini, Norveç 72’sini, Kanada %56’sınu kullanmaktadır. Avrupa Birliği (AB) 2020 yılına kadar brüt enerji üretiminde yenilenebilir enerjinin payını %20’ye artırmak için çalışmalar yürütmektedir.
TÜİK verilerine göre Türkiye’de 1970 yılında toplam enerji üretimi 8,623 GWh iken 2012 yılına gelindiğinde 28 kat artarak 239,497 GWh’e yükselmiştir. Her yıl ortalama %4-10 arasında değişen bir artış hızı söz konusudur. Toplam enerji üretiminde hidrolik enerjinin payının en yüksek olduğu yıl %60,3 ile 1988 yılı olmuştur. Sonraki yıllarda ise bu oran hızla düşmektedir. Doğal gazın elektrik üretiminde yoğun bir biçimde kullanılmaya başlanması bu düşüşün başlıca nedeni olmuştur.
Uluslararası Enerji Ajansı (IEA), hidroelektrik ve diğer yenilenebilir enerji kaynaklarının enerji üretimindeki payının 2020 yılında %53 oranında artmış olacağını öngörmektedir. Elektrik tüketiminin her yıl neredeyse %10 artığı Türkiye’nin bu talebi karşılayabilmek için enerji projelerine her yıl 3-4 milyar ABD doları ayırması gerekmektedir. Türkiye elektrik enerjisi üretiminde %70 oranında dışa bağımlı hale gelmiştir. Elektrik enerjisinde bilhassa doğal gazdaki dışa bağımlılık ulusal güvenlik açısından da bir tehdit unsuru teşkil etmektedir. Bu durum, teknik hidroelektrik potansiyelinden daha fazla yararlanılmasını ve dolayısıyla yeni HES’lerin inşasını zorunlu kılmaktadır. Türkiye’nin teknik hidroelektrik enerji potansiyelinin tamamının kullanılabilir hala getirilebilmesi için 2023 yılına dek her yıl 6 milyar dolarlık finansman ile 3.000 MW’lık yatırım yapılması gerekmektedir. Hidroelektrik potansiyelinin azami ölçüde kullanılabilmesi için özel sektör tarafından yürütülen projelerin toplam maliyeti ise
yaklaşık 60 milyar dolardır.
Kentsel Su Kullanımı
Türkiye’de 1053 sayılı kanun ile belediye teşkilatı olan 2948 yerleşim yerinin tümüne içme, kullanma, sanayi suyu sağlanması ve ilave olarak atık su arıtma tesisleri ve yatırım hizmetlerinin yürütülmesi hususunda Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü görevlendirilmiştir. Köylere içme suyu sağlanması ise İl Özel İdarelerinin (İÖİ) görev alanına girmektedir. TÜİK verilerine göre 2012 yılı itibariyle içme suyu şebekesi ile hizmet edilen belediye nüfusunun Türkiye nüfusundaki payı %82, kanalizasyon şebekesi ile hizmet edilen belediye nüfusunun Türkiye nüfusu içindeki payı %73’tür. Atık su arıtma tesisi bulunan belediye nüfusunun Türkiye nüfusu içerisindeki payı ise %52’dir.
2003 verilerine göre Türkiye’nin 111 litrelik kişi başına günlük ortalama kentsel su tüketim miktarıyla 150 litre olan dünya ortalamasının altında yer aldığı görülmektedir. Fakat 2012 verilerine göre 9 yıl gibi kısa bir süre içerisinde iki kat artarak belediyelerin içme suyu şebekelerinden çekilen kişi başı günlük su miktarı 216 litre olmuştur. 2012 yılı itibariyle ise belediye haricindeki tüketimler de dâhil olmak üzere Türkiye genelindeki kişi başına günlük ortalama su tüketimi 200 litre olarak gerçekleşmiştir. Kentsel su tüketiminde neredeyse kullanım miktarı kadar su, kaçaklar dolayısıyla kaybedilmektedir. Örneğin 2010 yılı itibariyle belediyeler tarafından su şebekesine pompalanan 4,80 milyar m3 suyun sadece 2,58 milyar m3’ü (%54) nihai kullanıcıya ulaştırılabilmiştir. Başka bir deyişle %46 oranında su kaybı gerçekleşmiştir.
Dünya genelinde sağlıklı suya erişen nüfusun toplam nüfusa oranı %82 olup Türkiye için bu oran %93 seviyesindedir. DSİ’nin 2010 yılında hazırladığı “81 İl Merkezinin İçme, Kullanma ve Sanayi Suyu Temini Eylem Planı (2010-2014)’na göre 43,8 milyon kişinin yaşadığı il merkezlerinin 36’sında uzun vadede (2024-2040), 26’sında ise orta vadede (2016-2023) temin edilen suyun yeterli olacağı tespit edilmiştir. Geriye kalan il merkezlerinin 10’unda kısa vadede (2013- 2015), 9’unda ise 2010 sonrasında su açığı ortaya çıkacağı ve acil içme suyu temini gerekli olduğu anlaşılmıştır. Bu kapsamda DSİ tarafından 2012 yılı itibariyle 129 yerleşim yerinde içme suyu temin faaliyeti yürütülmektedir.
Kentsel kullanımdaki en büyük sorunlardan biri ise atık ve arıtılmamış sulardır. 2003 yılı itibariyle Türkiye’de 3227 belediye mevcut iken atıksu arıtma tesisi sayısı 158’dir. Atıksu arıtma tesisi ile hizmet verilen nüfusun toplam nüfusa oranı ise %40,2’dir. Kentsel atıksuyun toplamda %46,8’i denize, %43,1’i akarsulara ve %10,1’lik kısmı göl ve diğer arazi ortamlarına boşalmaktadır. Denize boşaltılan atıksuyun %53,8’i arıtılmamış durumdadır. Akarsu ve diğer arazilere boşaltılan atıksular bir yandan yeraltı sularını doğrudan tüketilemeyecek hale getirirken diğer yandan tarım arazilerinin sulandığı suları kullanılamayacak şekilde kirletmektedir.
Endüstride Su Kullanımı
Suyun endüstride kullanımı ham madde ve proses suyu olmak üzere genellikle iki şekilde olmaktadır. Ham madde olarak kullanımı meyve suyu gibi gıda ürünleri üretimi maksatlı olduğu için yüksek kaliteli su gerektirmektedir. Proses suyu olarak kullanımı ise çok çeşitli amaçlarla olup en büyük miktarı ise soğutma suyu
oluşturmaktadır.
2012 yılı itibariyle sanayide yaklaşık 1,8 milyar m3’ün üzerinde su tüketildiği görülmektedir. DSİ’ye göre ise 2012 yılında sanayide kullanılan su miktarı 5 milyar m3’tür. İki kurum verileri arasındaki uyuşmazlığın sebebi TÜİK verilerinin sadece kayıtlı sanayi kuruluşlarını içeriyor olmasıdır. 2000-2012 yılları arasındaki 12 yıllık süreç içerisinde endüstriyel su kullanımında %22’lik artış gerçekleşmiştir. Endüstride kullanılan suyun büyük kısmını ise kuyu ve deniz suyu oluşturmaktadır. Organize Sanayi Bölgeleri için kent şebekelerinden ayrı oluşturulan su şebekeleri 2008 yılından itibaren faaliyete geçmeye başlamışsa da bu şekilde tedarik edilen miktar düşüktür. 2012 yılı itibariyle sanayide kullanılan suyun 2/3’ünün soğutma maksadıyla harcandığı görülmektedir. Deniz suyunun en büyük kaynağı teşkil ediyor olmasının sebebi endüstriyel su tüketiminde %60 paya sahip olan metal sanayinin deniz suyu kullanmasıdır. Tatlı su kaynakları üzerinden gerçekleşen en büyük tüketim ise proses suyu olarak gerçekleşmektedir. Özellikle yer altı sularının kontrolsüz kullanımı kayıtlı verilerin gerçeği yansıtmasını engellemektedir. Sanayinin birçok dalı için kalitesi düşük suların kullanılması ya da kullanılan suyun yeniden enjeksiyonu mümkündür. Örnek verecek olursak; metal sanayinde kullanılan suyun %50’si, kâğıt sanayinde 1/6’sı, gıda üretiminde ¼’ü yeniden kullanılabilmektedir.
Endüstriyel su kullanımının tüketilen miktardan çok, yarattığı kirlilik açısından zararı olmaktadır. Endüstriyel atıklar yer altı sularını, akarsu sistemlerini, tarım arazilerini tehdit etmektedir. Devlet İstatistik Enstitüsü (DİE) verilerine göre devlet sektöründeki arıtma tesisi yüzdesi %20,14, özel sektörde ise %19,61’dir.
Türkiye’nin Su Sorunu
Önceki bölümlerde belirtildiği üzere su stresi altındaki bir ülke olan Türkiye, kullanılabilir su miktarının yıllık 1000m3’ün altında düşmesiyle ise su kıtlığı çeken bir ülke haline gelecektir. Hızla artan nüfus ve göç problemi, Türkiye’nin su sorunu üzerindeki en büyük baskı unsurlarından biridir. Nüfusun yoğunlaştığı bölgelerdeki
havzaların kullanılabilir su potansiyellerini şimdiden aşmış olması ise bunu doğrular niteliktedir. 2001 yılı verilerine göre kişi başına yıllık 1.735m³ suyla dünya ortalamasının altında olan Türkiye’de, 2012 yılına gelindiğinde kişi başına düşen yıllık kullanılabilir su miktarının 11 yıl gibi kısa bir süre içerisinde 1490 m³’e
gerilediği görülmektedir. 2050 yılına gelindiğinde Türkiye nüfusunun 93.475.575 olacağı tahmin edilmektedir. Bu durumda iklimsel değişim, teknolojik gelişmeler, kirlenme gibi faktörler hesaba katılmasa dahi sadece olağan nüfus artışı sonucu kişi başına düşen yıllık kullanılabilir su miktarı 1206m3 olacaktır.
DPT’nin 1965-2000 yıllarını kapsayan göç araştırmasına göre bu süre zarfında 21,1 milyon kişi şehirden şehre ya da köyden şehre göç etmiştir. 2012 yılı itibariyle Türkiye nüfusunun %77,3’ünü oluşturan 58.448.431 kişi il ve ilçe merkezlerinde yaşamaktadır. En fazla nüfusa sahip olan İstanbul ilinde ise 13.854.740 kişi ikamet etmektedir. Ülke nüfusunda gerçekleşen göçleri su sorunu açısından ele alacak olursak, su kaynaklarına da bölgesel düzeyde bakmak gerekecektir. Türkiye’nin batısında yer alan 14 havzanın yıllık toplam akışı 55,25 milyar m3 iken doğudaki havzaların yıllık toplam akışı 130,80 milyar m3’tür. Oysa nüfusun yaklaşık 38 milyon kişisi batıda, 32 milyon kişisi ise havza sınırlarına göre doğuda yaşamaktadır. Bu da Batı bölgeleri için bilhassa kentsel su tedarikinde sorun teşkil etmektedir.
Diğer bir sorun ise toplam kullanılabilir suyu meydana getiren yıllık yağışların, bölgesel ve mevsimsel dağılımındaki dengesizliktir. Yıllık ortalama yağış miktarı 250 mm ile 2500 mm arasında değişmektedir. Bilhassa dağlık olan kıyı bölgelerinde gerçekleşen yağış miktarı 1000-2500 mm/yıl civarındayken İç Anadolu ve Güneydoğu Anadolu’da ise 350-500 mm/yıl dolaylarında seyrettiği görülmektedir.
Akarsuların en büyük kaynağını oluşturan kar yağışı Türkiye’nin hemen hemen tüm bölgelerinde görülürken yerde kalma süresi ise farklılık arz etmektedir. Bu süre; Akdeniz ve Ege kıyılarında 1 gün ya da daha az, Marmara ve Karadeniz kıyılarında 10-20 gün, Doğu Anadolu’da, İç Anadolu’da 20-40 gün, Doğu Anadolu’da ise yaklaşık 120 gün civarındadır.Tüm bu faktörler birleşerek Türkiye’nin su sorunu giderek gözle görülür boyuta taşımaktadır.
Yararlanılan Kaynak
Birol Akduman, Artan Küresel Su Sorunu Bağlamında Frat-Dicle Örneği Ve Bölgesel Çatışma Riskinin Değerlendirilmesi
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Birol Akduman’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Dünü Ve Bugünüyle Dijital Para Sistemi

Dijital Para Nedir ?
Kimilerine göre 21. yüzyılın en önemli teknolojilerinden biri, kimilerine göre ise küresel bir dijital ponzi sistemi olan blockchain mimarisindeki kripto paralar, her geçen gün daha çok ilgi görmektedirler. Bu teknolojiyi yüzyılın yeniliklerinden biri olarak kabul edenler, herhangi bir merkezi otorite olmadan yaratılan ve kullanılan kripto paraları birçok sorunun çözümü olarak sunmaktadırlar. Özellikle banka hesabı olmayan 1.7 milyar insanın finansal özgürlüklerine kripto paralar sayesinde çok düşük maliyetlerle kavuşabilmesinin mümkün olacağını düşünmektedirler. Ayrıca bu teknolojiye inanan bir grup, vaat ettiği güvenlik ağı, anonimliği ve dağıtık yapısı, siyasi sorunların çözümünde de çare olabileceğini iddia etmektedirler. Bu teknolojiye mesafeli duranlar ise olumlu argümanların aksine kripto paraların anonim yapısının, sahipsiz ve takibinin zor olmasının kayıt dışı ekonomiyi artıracağını, terörizmin finansmanına imkan sağlayacağını, ekonomik düzeni bozacağını iddia etmektedirler. Tartışmaların ışığında bu bölümde Satoshi Nakamoto tarafından yayınlanan kripto paralar ve bu paraların yer aldığı ağ olan blockchain mimarisi incelenecektir.
Tarihsel Süreç
Kripto para kavramı, 31 Ekim 2008 tarihinde Satoshi Nakamoto tarafından metzwod.com adında bir web sitesinin “The cryptography mailing” grubuna gönderilen “Bitcoin P2P e-cash paper” konulu bir maille anlam kazanmaya başlamıştır. Tasarladığı yazımı bir mail grubundan paylaşarak duyurmaya çalışmıştır. Fakat bu tarihten önceki
dönemlerde DigiCash gibi bazı denemelerin de olduğu bilinmektedir. Bitcoin’den önceki en önemli denemelerden biri olarak kabul edilen DigiCash ,dijital para tarihi açısından da önemli bir yere sahiptir. Çünkü herhangi bir sahibi olmadan yaratılan kripto paralar açısından Bitcoin’in doğuşu milat kabul edilse de, dijital paraların ilki DigiCash olarak kabul edilmektedir. Yazılım uzmanı ve Uluslararası Kriptolojik Araştırmalar Enstitüsü kurucusu da olan David Chaum tarafından geliştirilen DigiCash, taraflara anonimlik hizmeti sağladığı gibi güvenli bir altyapı hizmeti de sağlamıştır. Yeteri kadar kullanıcının ilgisini çekemediği iflas eden şirket, bugünlerin dijital ekonomisinin habercisi niteliğindedir.
Satoshi Nakamoto Kimdir ?
Kimliği halen tespit edilememiş Satoshi Nakamoto ise “üçüncü taraf olmadan uçtan uca yeni bir elektronik ödeme sistemi üzerine çalışıyorum” notuyla “The cryptography mailing” mail grubuna gönderdiği iletinin metin bölümüne, 2008 Ağustos ayında aldığı Bitcoin.org’un linkini de ekleyerek etkileşim sağlamak istediği anlaşılmaktadır. Nakamoto bu ilk mailden sonra kriptoloji ile ilgilenen birçok mail grubuna iletiler gönderdiği ve bu yolla da çalışmasına katkı sağlayacağını düşündüğü geliştiricilere davetlerde bulunduğu bilinmektedir. Bu davetlerle bilgisayar kriptolojisi, veri güvenliği, verinin anonimliği üzerine çalışan birçok grubun ilgisini çekmek için çaba harcadığı görülmektedir. Nakamoto’nun bu çabası popüler Cypherpunk Grubu’nun liderlerinden Hall Finney’nin geri dönüşümü ile sonuçlanmıştır. Satoshi Nakamoto’nun Bitcoin’i ilk transfer ettiği kişi de olan Hall Finney’in, halen birçokları tarafından kimliği tespit edilemeyen Nakamoto’nun kendisi olduğu iddia edilmektedir.
Satoshi Nakamoto’nun kimliği, Bitcoin kullanıcıları için çok önemli bir konu olarak görülmemektedir. Bitcoin projesinin kodlarını açık bir şekilde blog sayfalarında paylaşan Nakamoto, isteyen herkesin geliştirici olmasına imkan sağlamıştır. Ayrıca proje için kurulan vakıf da Bitcoin ile ilgili süreçleri yürütmektedir. Blockchain teknolojisinin yapısından dolayı yapılan bütün işlemler de ağda takip edilebildiği için diğer bir anlamda açık ilerlediği için, kullanıcılarının ve geliştiricilerin kendilerinin organize olduğu ve merkezsiz bir süreç ilerlemektedir. Bitcoin projesiyle başlayan bu merkeziyetsizlik, diğer kripto paraların birçoğu için de geçerlidir. Sonrasında üretilen birçok proje kaynak kodlarını github.com web sitesinden paylaşarak tüm dünyaya açmıştır.
Kripto Para Nedir ?
2008 yılında Satoshi Nakamoto tarafından yayımlanan makaleden sonra 2009 yılında ilk defa küçük bir grup arasında kullanılmış olan Bitcoin, kripto para kavramından da anlaşılacağı üzere şifreleme teknolojisi ile yaratılmış dağıtık veri tabanındaki ilk dijital paradır. Herhangi bir merkez bankası, özel bankalar veya merkezi otorite tarafından desteklenmeyen bu teknoloji, bilgisayardaki algoritmaların yarattığı bir yazılım ürünüdür ve bu ürün bilgisayarlar, akıllı telefonlar veya tabletler gibi işlemcisi olan bütün makinelerle iletişim kurabilmektedir. Yazılım ürünü olan dijital paranın bilgileri de herhangi bir merkezi ağda değil, blockchain ağındaki dağıtık kayıt teknolojisinde tutulmaktadır. Bitcoin teknolojisine mesafeli duran kurumlar olsa da alt yapısını sağlayan dağıtık kayıt teknolojisi (DLT – Distributed Ledger Technology) birçok ülkenin ve kurumun ilgisini çekmektedir.
Bitcoin veya Bitcoin’e benzer kripto paraların yer aldığı kayıt defteri, bankalardaki hesap bilgilerinin yer aldığı deftere de benzetilmektedir. Fakat bu kayıt defterindeki varlıklar, bankaların tek merkezli altyapılarında değil, birçok makinanın desteklediği dağıtık bir dijital kayıt defterinde tutulmaktadır. Bu açıdan bakıldığında Bitcoin’in yarattığı değer ile banka hesaplarındaki paraların yarattığı değer arasında bir farklılık bulunmamaktadır. Farklılık
üretilme ve kayıt altında tutulma süreçlerinde görülmektedir.
Bankaların varlığının 15. Yüzyılda toplumdaki borç ilişkisini kayıt altında tutmak için doğduğu bilinmektedir. Medici Ailesi’nin keşfine öncülük ettiği bu bankalar borç-alacak bilgilerimizi tutmaktadırlar. Bu bilgileri tutmak için de çeşitli ücretler almaktadırlar. Satoshi Nakamoto bu bilgileri artık bankalar yerine dünyadaki makinaların tutabileceği ve dijital imzayla bu paraların transfer edebileceği bir teknoloji yarattığını iddia etmektedir. Bu yüzden Bitcoin bankadaki dijital paraların bankalara gerek kalmadan muhasebesinin kayıt alınabilmesine sağlayan bir teknoloji olarak bilinmektedir. Fakat finansal bir varlık olan Bitcoin sınırlı sayıdadır ve Bitcoin’in bilgileri de merkezi bir defterde değil, dünyadaki işlemciye sahip makineler tarafından dağıtık olarak kayıt altına alınmaktadır.
Bitcoin Özelinde Kripto Para Teknolojisini Doğuran Nedenler
Bitcoin makalesinin yayınladığı 2008 yılı dünya tarihi açısından da önemli bir dönemi işaret etmektedir. Dünya ekonomisi 21. yüzyılın gördüğü en derin krizlerinden birini yaşarken, bankalar da bu krizin merkezinde yer almaktadırlar. Wall Street’te başlayan bu kriz tüm dünya ekonomisini etkilerken, ABD yönetimi de birçok bankaya el koymak zorunda kalmıştır. Merkez bankalarına veya özel bankalara karşı tepkilerin yoğunlaştığı o dönemlerde makalesini yayımlayan Satoshi Nakamoto, bireylerin, kurumların, kuruluşların ve ödeme aracı olan paranın yaşadığı ekosistemdeki sorunları, aşağıdaki gibi sıralamaktadır:
• Aracı kurumlara bağımlılık: Mal-hizmet alışverişinin, üçüncü taraflar olmadan yapılması artık neredeyse imkansız hale gelmesi.
• Kurumlardaki güvene dayalı mekanizmanın zayıflığı: Merkezi veri depoları ile işlem yaptıran aracı kurumlarda dolandırıcılık riskinin olması. Ayrıca aracılarla ilişkinin, teknolojiye değil de güvene dayalı olmasından dolayı kriz anlarında güvene dayalı sistemin cevap verememesi (örn. 2008 krizi).
• Ödeme araçlarının sınırsız arzından kaynaklanan enflasyonist süreçler: Merkez Bankaları’nın yarattığı itibari paraların veya itibari paraların karşılığı ile üretilen elektronik paraların sınırlı olmadığı için enflasyonist süreçler yaratması (Örneğin, 2008 krizinden sonra ABD’nin parasal genişlemesi kontrolsüz gerçekleşmiştir. Bu da itibari paranın değerinin kaybolmasına neden olmuştur.)

Grafik: Dolar Rezervindeki Artış.
Kaynak: FED, https://www.federalreserve.gov/monetarypolicy/bst_recenttrends.html,
(Erişim Tarihi: 05.05.2019).
Satoshi Nakamoto makalesinde belirttiği bu sorunların çözümü için de bir yol haritası açıklamıştır. Bugün 4000’in üzerinde yaratılmış kripto para, açık kaynak kodlu olan Bitcoin’in makalesindeki bu sorun tespitlerine ve çözümlerine göre bir model oluşturmuştur. Teknolojinin gelişmesiyle insanların daha fazla maliyet yaratan aracıları azaltarak veriye ulaşma isteği, Satoshi Nakamoto’nun yayımladığı makalesinde aşağıdaki gibi bir yol
haritasına dönüşmüştür;
• Kurumlara güvene dayalı değil, işlemlerin kriptolojiye (şifreleme teknolojisine) dayalı olması,
• İşlemlerin değiştirilememesi,
• Yaratılan paranın arzının sınırlı olması,
• Çifte harcamaları engellemek için kanıta dayalı mekanizmanın sağlanması (madencilik),
• Teşvik sistemi yaratılarak ihtiyaç olan güvenliğin, ağdaki kullanıcılardan karşılanması,
• İşlemlerin anonim kalmasını sağlanması,
• Yapılan işlemlerin herkes tarafından şeffaflıkla takip edilebilmesi,
• Verileri merkezi kurumlarda değil dağıtık veri tabanında tutulması.
Satoshi Nakamoto çözüm olarak, kriptoloji teknolojisi ile uçtan uça iletişim sağlayarak yaratılacak değerlerin, aracılara bağımlılığı ortadan kaldıracağını, konsensüsle sistemin güvenliğinin güçlendirilebileceğini ve günümüzde bu hizmetleri sağlayan aracı kurumlara gerek kalmayınca da maliyetlerin düşeceğini iddia etmiştir. Buradan hareketle Satoshi Nakomoto ve Cyberpunk grubunun diğer üyeleri de verinin uçtan uça ilişkisini sağlayarak aslında bir anlamda finansal özgürlüğün de sağlanabileceğini düşünmektedir.
Satoshi Nakamoto’nun makalesindeki sorun tespitlerine ve çözüm önerilerine 2008 yılına kadar çok ihtiyaç duyulmadığı görülmektedir. Çünkü bireyler, banka hesaplarındaki sahip oldukları değerlerini istedikleri zaman ulaşabilmekte ve transfer edebilmekteydi. Fakat 2008 yılındaki kriz, paranın mülkiyetiyle ilgili tartışmaların daha geniş kitleler tarafından yapılmasına neden olmuştur. Bu krizinden sonra ABD’deki bankalar mevduat sahiplerine
karşı sorumluluklarını yerine getiremediği için paranın üzerindeki mülkiyet sorunu açığa çıkmıştır. Tam da o günlerde ilan edilen Bitcoin’in kendisinden önceki projelerin aksine ilgi görmesini bu açıdan da değerlendirebiliriz. Daha sonraki yıllarda da benzer krizler Yunanistan’da yaşanmış ve halkın bir bölümünün kriz zamanında Bitcoin’e ilgi gösterdiği görülmüştür.
Bitcoin Nedir ?
Bir yazılım ürünü olan Bitcoin, p2p (peer-to peer-uçtan uça) mimarisi ile bazı kurallara bağlanarak üretilmiştir. Bu kurallar da ağdaki kullanıcılar tarafından şeffaf bir şekilde takip edilebilmektedir ve kuralları değiştirmek çok zor hatta imkansızdır. Bu özelliği ile altına benzetilmektedir. Altın, dünyanın en değerli emtiası olurken, sınırlı ve kurallı olan Bitcoin de kripto paraların içinde en değerli varlık olarak öne çıkmaktadır.
Kripto paraların tamamına yakını blockchain ağında yer almaktadır. Kriptoloji teknolojisiyle yaratılan bu paraların birçoğu, aracılık hizmetlerini ortadan kaldırabilmek için merkezi olmayan dağıtık veri teknolojisini kullanmaktadırlar. Birçoklarına göre teknolojinin devrimsel olan özelliği de dağıtık kayıt teknolojisinden kaynaklanmaktadır. Fakat dağıtık kayıt teknolojisinde yaratılanlar kripto paraların hepsi blockhain ağında yer alırken, bütün blockchain projeleri ise dağıtık kayıt defteri ile yaratılmamaktadır. Blockchain ekosisteminde bazı projeler merkezi kayıt defterlerini kullanmaktadır.
Kripto Paraların Sembolleri ve Kısaltmaları
Kripto paralarda da itibari paralarda olduğu gibi semboller ve kısaltmalar kullanmaktadırlar. Bitcoin için BTC kısaltması kullanılırken aynı zamanda XBT de kullanılmaktadır. Bitcoin’e benzer teknolojiler olan Bitcoin Cash için BCH kullanılırken Ethereum için ETH, Litecoin için ise LTC kullanılmaktadır. Ayrıca BTC, Türk Lirası’nın Kuruş’a, Dolar’ın Cent’e bölünebilmesi gibi basamaklara ayrılmaktadır. Paranın fonksiyonları açısından önemli olan bölünebilirlik özelliği Bitcoin için de geçerlidir. En küçük birimine Satoshi (sts) denilmektedir. 1 BTC 100 milyon Satoshi’dir. Aşağıdaki tabloda bazı öne çıkan kripto paraların sembolleri bulunmaktadır.
1 Satoshi = 0.00000001 BTC
10 Satoshi = 0.00000010 BTC
100 Satoshi = 0.00000100 BTC
1,000 Satoshi = 0.00001000 BTC
10,000 Satoshi = 0.00010000 BTC
100,000 Satoshi = 0.00100000 BTC
1,000,000 Satoshi = 0.01000000 BTC
10,000,000 Satoshi = 0.10000000 BTC
100,000,000 Satoshi = 1.00000000 BTC

Altcoin Nedir ?
Bitcoin’i var eden kodlar açık bir şekilde yayınlandığı için ona benzer paralar üretebilmek mümkündür. Bu yüzden blockchain ağını ilk kullanan Bitcoin’den sonra birçok kripto para projesi yaratılmıştır. Bu paralar Bitcoin’e benzer çalışsa da aynı bloklarda yer alamayacakları için yaratılan projelerin isimleri ve yer aldıkları ağdaki zincirleri farklı olacaktır. Dünyanın birçok ülkesindeki girişimcilerin Bitcoin’e benzer hedeflerle yarattıkları bu projelere altcoinler denmektedir. Kripto para piyasasının verilerini paylaşan CoinMarketCap web sitesine göre 4000 civarında altcoin bulunmaktadır. Bunların en popülerlerinden biri ETH’dir (Ethereum). Bu paraların bazıları Bitcoin’e benzer kaynak kodlarla yaratılmasa da Bitcoin’den sonra yaratıldıkları için altcoin statüsünde görülmektedir.
ICO (Initial Coin Offering)
ICO (Initial Coin Offering), blockchain ekosistemindeki kripto paraların piyasaya arz edilmeden önce fonlaması olarak bilinmektedir. Fon toplamak isteyen firmaların veya girişimcilerin, projelerinin tanıtım metinlerini (White paper) yayınladıktan sonra bir web sitesi aracılığı koinleri ihraç etmesiyle gerçekleşmektedir. İlk halka arza (IPO-Initial Public Offering) da benzetilen bu yöntem birçok kripto para projesi tarafından kullanılmıştır. Aşağıdaki şekilde görüldüğü gibi 2018 yılında ICO’lara çok ciddi bir ilgi gösterilmiştir. Yakın gelecekte projenin değerleneceğini düşünen birçok yatırımcı ICO’lar aracılığı ile altcoin denilen kripto para projelerine yatırım yapmıştır.
ICO’lar ile kitlesel fonlama (crowdfunding) yöntemleri arasında önemli bir yenilik olarak görülmektedir. Kitlesel fonlama yönetimiyle fon toplamak isteyen girişimciler için ICO’ların kolaylaştırıcı etkisi olacağı düşünülmektedir. Fakat ICO’lar kitlesel fonlama araçları açısından yenilik olarak görülse de çeşitli kaygıları barındırmaktadır. Özellikle yayınlanan tanıtım metninin (White paper) herhangi bir bağlayıcılığının olmaması, fon toplayan girişimcilerin yatırımlarla ilgili bilgi verme yükümlülüğü hissetmemesi, IPO’lardakine benzer herhangi bir izahname, satış kuralları, kamuyu aydınlatma vb. gibi tedbir amaçlı düzenlemelerin yapılmaması ilk bakışta akla gelen temel sorunlar olarak görülmektedir.

Grafik: 2018-2019 ICO İstatistikleri
Bu sorunları azaltmak için bazı ülkelerde ise çeşitli müdahaleler gerçekleşmektedir. Örneğin SEC (U.S. SECURITIES AND EXCHANGE COMMISSION – Amerika Birleşik Devletleri Menkul Kıymetler ve Borsa Komisyonu), Telegram Şirketi’nin yapmış olduğu 1.7 milyar $ değerinde ICO’suna müdahale etmiş ve durdurma kararı almıştır. Birçok ülkede de buna benzer müdahaleler bulunmaktadır. Bu konuda şu ana kadar alınmış uluslararası ortak bir karar ise bulunmamaktadır.
Token (Jeton)
Dijital varlık olarak tanımlanan tokenlar veya jetonlar, üzerinde çalıştıkları kripto para projelerin tanımlarına göre anlam kazanmaktadırlar. Bir anlamda tokenlar, üzerindeki çalıştıkları projelerin hizmetlerine ulaşabilmek için kullanılmaktadır. Örnek vermek gerekirse, futbol maçı bileti bir tokendır. Sadece maç bileti olarak kullanılabilir. Maç bileti ile herhangi farklı bir hizmet satın alınamaz. Tokenlar da maç bileti örneğinde olduğu gibi sadece tanımlanan amacı için kullanılmaktadır. En yaygın kullanımı ise ICO’larda görülmektedir. Ayrıca tokenler Utility ve Security olarak ikiye ayrılmaktadır.
Utility Token
Herhangi bir projenin hizmetine veya ürününe ulaşabilmek için kullanılır. Bu tokenlar borsalarda yer alan kripto paralardan farklı olarak sadece hizmet için yaratılmışlardır. Özellikle Ethereum ağındaki ERC20 tokenları, utility token olarak bilinmektedir.
Security (Jeton)
Menkul kıymet hisselerine benzetebileceğimiz bu token türü ile projelere ortak olunabilmektedir. Bu yüzden ICO yapmak isteyen projeler, fonlamaya katılan yatırımcılara genellikle security token vermektedir.
Cüzdan Teknolojisi
Kripto paralara sahip olabilmek için kripto para cüzdanına ihtiyaç duyulmaktadır. Bu cüzdanlar aracılığı ile kripto paralar saklanabilmekte ve transfer edilebilmektedir. Cüzdan adresi web tabanlı uygulamalar aracılığı ile kolay bir şekilde alınabilmektedir. Örneğin web uygulamalarından biri olan blockchain.com cüzdan adresi kullanıcılara ücretsiz hizmet vermektedir. Buna benzer web uygulamaların da birçoğu ücretsizdir. Daha güvenli cüzdan
hizmeti almak isteyenler için de ücretli donanım cüzdanlar bulunmaktadır. Bu cüzdanların verileri mobil telefonlarda veya tabletlerde de kullanılmaktadır.
Kripto para cüzdanlarının banka hesap cüzdanlarından en büyük farkı anonim olmalarıdır. Herhangi bir kimlik bilgisine ihtiyaç olmadan, bir grup sayı ve harflerden oluşan anlamsız diziyle, dijital varlıklar saklanabilmekte ve transfer edilebilmektedir. Bu diziler herhangi birisinin kontrolüne geçtiğinde ise hesaptaki varlıkların edinilmesi mümkündür veya cüzdan bilgileri kaybolduğunda da kripto paralara ulaşmanın imkansız olarak bilinmektedir.
Ayrıca bu cüzdan bilgilerini taşıyabilecek donanımlar da vardır. Donanımsal cüzdanların daha güvenli araçlar olduğu düşünülmektedir.

Fotoğraf: Web Tabanlı Cüzdan Örneği
Bitcoin Özelinde Paranın Arzı
Arzı belli olmayan kripto para projeleri olsa da Bitcoin ve Bitcoin’i modelleyen projelerin en önemli özelliklerinden biri, arzlarının sınırlı olmasıdır. Çünkü teorik olarak arzı belli olmayan ve belirsiz bir takvimde artan kripto paraların enflasyon yaratması muhtemeldir. Bu yüzden Satoshi Nakamoto, Bitcoin’in varlığını 21.000.000 adet ile
sınırlandırmıştır. Bu sayı bugün arz edilen ve gelecekte arz edilecek toplam sayıyı kapsamaktadır. Arz edilen Bitcoin sayısı da takip edilebilmektedir. 2009’dan bu ya 17 milyon civarı üretilen Bitcoin’in, 2139 yılında 21.000.00 adet arzı tamamlanacaktır.

Kripto Para Ekonomisi
Elektronik ödeme sistemi olarak duyurulan Bitcoin 2010 yılında kullanıcılar arasında transfere konu olsa da herhangi bir mal ve hizmet satın alımına aracı olamadığı için, gerçek anlamda paranın fonksiyonlarını yerine getirebildiğini iddia etmek zordur. Fakat 22 Mayıs 2010’da Laszlo Hanyecz isimli bir kullanıcının 10.000 BTC ile pizza alması, ödeme aracı tarihi açısından bir dönüm noktasıdır. Çünkü bu tarihte Bitcoin ilk defa bir mal alımına aracı olmuş ve bu alışverişte bir elektronik ödeme aracı olmayı başarmıştır. Bu işlemin gerçekleştiği tarih olan 22 Mayıs da “Dünya Bitcoin Pizza Günü” olarak kutlanmaktadır.
Bitcoin ve diğer kripto paraların araçsallaştırılmaya başlanmasıyla Japonya merkezli Mt. Gox adında bir borsa çevrimiçi takas platformu olarak öne çıkmıştır. Dünyanın ilk kripto para borsası olduğu bilinen bu firma daha sonra iflas ederek kapanmıştır. Davası devam eden bu borsanın mağdurları da halen hukuk mücadelesi vermektedirler. Bitcoin ekonomisi açısından bir kırılma noktası da FBI tarafından düzenlenen Silk Road
operasyonuyla gerçekleşmiştir. Kullanıcılarının açık hizmet veren arama motorlarıyla (Google, Yandex vb.) ulaşamadığı deep (dark) web’de yer alan Silk Road (İpek Yolu), Bitcoin’in ödeme aracı olarak kullanıldığı bir e-ticaret sitesidir. İddialara göre bu e-ticaret sitesinde yasadışı birçok alışveriş, anonim kullanıcılar tarafından gerçekleşmiştir. Bu kullanıcılar da merkezi otorite tarafından izlenmek istemedikleri için, anonim hesaplarından
Bitcoinler aracılığı ile alışveriş yapmışlardır. Bu siteye FBI tarafından 2013 yılında operasyon düzenlenmesi ise Bitcoin için önemli bir tanınırlık imkanı sağlamıştır. Fakat bu tarihten sonra kripto paralar ve Bitcoin, yasa dışı eylemlerin parası olarak da anılmaya başlamıştır.
Bitcoin ekonomisi 2017 yılına kadar yasa dışı faaliyetlerle, kayıt dışı ekonomi bir model oluşturmasıyla veya terörizmin finansmanı ile anıldığı görülmektedir. Fakat 2017 yılı itibariyle Bitcoin’e birçok benzer projenin doğuşu, Bitcoin’in daha da değer görmesini sağlamıştır. Özellikle 2017 yılında Bitcoin’in fiyatı 19.800 $ bulmasıyla kripto paralara ilginin arttığı görülmektedir.

Grafik: Yıllara Göre Bitcoin’in Fiyatı
Kaynak
Süleyman Girgin, Kripto Paralardan Elde Edilen Kazancın Vergilendirilmesi
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Süleyman Girgin’e aittir.
*Bizimle iletişim kurmak için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Çağımızın En Tehlikeli ve Korkutucu Hastalığı: Koronavirüs (COVID-19)

Coronavirüsü, hayvanlarda veya insanlarda hastalığa neden olabilecek büyük ve çok tehlikeli bir virüs ailesidir. Koronavirüsün, soğuk algınlığı, şiddetli akut solunum sendromu ve solunum yolu enfeksiyonlarıyla baş gösterdiği gözlemlenmiştir. İlk olarak Çin’in Wuhan kentinde 2019’un Aralık ayında görülmüştür ve bu zamana kadar bu hastalığın var olduğu bilinmemektedir.

Koronavirüs’ün en çok görülen belirtileri arasında yorgunluk, kuru öksürük ve ateş vardır. Bazı insanlarda ise burun akıntısı, ishal veya burun tıkanıklığı olarak da görülebilir. Genellikle hafif belirtilerle kendini gösteren bu hastalık, insanların 80%’i tarafından atlatılabilir, kesinlikle öldürücü denemez. Çoğu insan özel bakıma (tedaviye) ihtiyaç duymadan iyileşir. Bu virüse yakalanan her 6 kişiden yaklaşık olarak 1 tanesi nefes almakta güçlük çeker ve ağır hastalığa yakalanabilir. 60-65 yaş ve üzeri insanlarda ve kalp problemi, tansiyon veya diyabet gibi hastalıkları olan insanların hastalığı ciddi olarak geliştirme ihtimalleri daha yüksektir. Eğer sizin de nefes almada zorluk, öksürük, ateş gibi şikayetleriniz varsa, acilen tıbbi yardım almanız gerekmektedir.

Koronavirüs (corona virüsü) yayılma şekli oldukça basittir, öksürük veya nefes teması ile veya ağızdan bulaşabilir. Virüs bulaşan kişi etrafındaki cansız nesnelere de bulaştırabilir, nesnelere dokunarak virüs bulaştırabilir. Bu hastalığa yakalanan şahıslardan en az 1 metre uzak durmak gerekmektedir, solunum yolu ile bulaşabileceği için yaklaşmak çok tehlikelidir. Bu zamana kadar virüsün yayılma yollarıyla ilgili yapılan araştırmalarda virüsün asıl havada dolaşan solunum damlacıkları ile bulaştığı konusunda uzlaşılmıştır. Hastalığın ana bulaşma yolu öksürüktür. Hiç bir semptomu olmayan birisinden virüs kapma ihtimalimiz çok düşüktür. Hastalığa yeni yakalanmış kişiler sadece hafif belirtiler gösterirler, bu belirtiler günlük yaşamda da karşımıza çıkabilecek türden oldukları için hafif öksürük (sürekli olarak) ve ateşi olan kişilerden mümkün olduğunca uzak durmalıyız. Dünya Sağlık Örgütü’nün yaptığı açıklamalara göre enfekte bir kişinin dışkısından hastalık kapılma ihtimali, yani bu hastalığın dışkı yolu ile yayılma ihtimali yukarıda saydığımız ihtimallere göre çok daha küçük. Bizler ne olursa olsun, günlük hayatta yaptığımız temizliği en az iki katına çıkarmalı, banyoyu kullandıktan sonra, yemeklerden önceleri ve sonraları kesinlikle ellerimizi bol su ve sabun ile temizlemeliyiz. Bu süreyi en az 20 saniye olarak belirlemek, el temizliği açısından en iyisi olacaktır. Günlük hayatımızda yaygın olarak kullandığımız cep telefonu ve cüzdanlarımızın temizliği de aşırı derecede önemlidir, günde 1-2 kez telefonumuzu ve cüzdanımızı temizlemeyi de unutmamalıyız.

Normal şartlarda, bulunduğunuz bölgede salgın yok ise, yakalanma ihtimaliniz oldukça düşüktür. Uçak seferlerinin yasaklanmasından da anlaşılabileceği üzere, genel olarak virüs olan yerlerden, virüs olmayan yerlere gelen kişiler ile bu hastalık taşınabilir. Artık Koronavirüs’ün yaygın olduğu tüm Dünya ülkeleri belli, bize düşen ise salgının yoğun olduğu yerlerden uzak durmak, temizliğimize dikkat etmek, semptomlar gördüğümüz kişilerden en az 1 metre uzak kalmak. Ülkeler virüs için kendilerince önlemler almışlardır. Son olarak Türkiye’mizde de görülen bu hastalık oldukça ciddi bir hastalık olduğu için, kesinlikle bize yapılan uyarılara uymalı, gerektiğinde evimizden dahi çıkmamalıyız. Baktığımızda Çin ve diğer bazı ülkelerde kontrol altına alındığı yerler olmuştur, yayılma olasılığı düşürülmüştür. Ancak yeni salgınlar da ortaya çıkabileceği için gideceğiniz, gitmeyi düşündüğünüz yerin salgın ile ilgili bilgilerine sahip olmanız, çok zaruri bir durum değilse, gitmekten vazgeçmeniz gerekir.

 

Dünya Sağlık Örgütü, hastalığın durumu hakkında günlük olarak bilgilendirmeler paylaşmaktadır. COVID-19 enfeksiyonuna bağlı hastalık, çocuk ve gençler (yetişkinler) için genel olarak hafif şekilde, ölüm riski ortaya çıkarmadan geçirilir. Fakat yine de ciddi hastalığa da neden olabilir; yakalanan her 5 kişiden yaklaşık 1 tanesinde hastane bakımı gerekebilir. İnsanların bu hastalık karşısında endişelenmesi oldukça normaldir, Fakat bu endişelerimizi arkadaşlarımızı, yakın çevremizi, ailemizi ve kendimizi bu hastalıktan korumak adına harekete geçirmeliyiz. İlk ve en önemli olarak el, ağız temizliği ve solunum temizliği. Yukarıda da belirttiğimiz gibi hastalığın bulaşmasının en yaygın yolu ağız yoludur. Ağızdan çıkan nefes kabarcıkları, oksijen bu virüsün bulaşması için ana unsurdur. ikinci olarak toplantılar, seyahatler ve toplu olarak gerçekleştirilecek şeylere getirilen kısıtlamalar da dahil olmak üzere yerel sağlık otoritelerimizin bizlere olan tavsiyelerini kesinlikle takip etmeliyiz.

Maskeler, virüsten korunmak için kullanılan ve tavsiye edilen ekipmanlardır. Fakat yanlış kullanım kesinlikle bir faciaya dönüşebilir. Maske kullanımı sadece hastane bakım görevlileri, sağlık görevlileri, öksürük veya ateş gibi semptom sahibi kişiler tarafından yapılmalıdır. Maske ile temas etmeden önce maske kesinlikle dezenfekte edilmelidir. Maske her ne kadar yeni paketinden çıkmış olsa da, üzerinde bir delik veya bir leke olma ihtimaline karşı iyice inceleyin. Maskenin alt ve üst taraflarını belirleyin, yüzünüze doğru şekilde takın. Metal şerit veya sert tarafı burnunuzun şekline göre ayarlayın, alt kısmı aşağı doğru çekin, bu sayede ağız ve çene bölgeniz kaplanmış olur. Maske ile işiniz bittikten sonra çıkarırken, yüksek ihtimalle kontamine olmuş taraflarına dokunmamak için yüzünüzden ve giysilerinizden uzak tutarak kulakların arkasında kalan elastik halkaları çıkarın. Maske ile işiniz bittikten sonra her tarafı kapalı bir kutu kullanarak atın. Hemen ellerinizin hijyenini sağlayın. El dezenfektesinin en etkili yöntemi alkol bazlı temizleyicilerdir. Eğer elinizde gözle görülür şekilde kir var ise, sabun ile temizlik yapmanız gerekir. Coronavirus türkiye ve coronavirus dünya ile ilgili son gelişmeleri internette artık sıça rastladığımız coronavirüs map’ler (coronavirus haritası) üzerinden öğrenebilirsiniz.

 

Kaynak: Steve Helmann - Koronavirüs Hakkında

 

 

Türkiye'de Ve Dünya'da İşsizlik-Büyüme İlişkisi


Şekil 6’nın daha iyi anlaşılması amacıyla, işsizlik ile büyüme oranları her bir yıl için ayrı ayrı Tablo 8’de gösterilmiştir. Tablo incelendiğinde Türkiye ekonomisinin 1994, 1999, 2001 ve 2009 yıllarında küçüldüğü görülmektedir. Tabloya işsizlik açısından bakıldığında değişimin daha çok artma yönünde olduğu dikkati çekmektedir. İşsizliğin 1993 yılına kadar artış gösterdiği, 2001, 2002, 2003 ve 2004 yıllarında ise sürekli olarak bir önceki yıla kıyasla arttığı gözlenmektedir. 2009 yılında işsizlik bir önceki yıla göre önemli bir derecede artmıştır. Bu ölçüde büyük bir artış daha önce 2001 yılında da ortaya çıkmıştır. Tam aksi yönde bir gelişme olarak, işsizlik 2000 yılında azalma kaydetmiştir. Büyüme oranlarının arttığı 2004, 2005 ve 2006 yıllarında bu büyüme performansına karşı işsizlik oranları 10.8, 10.6 ve 8.7 olarak kaydedilmiştir. 1998’e kadar iki değişken birlikte hareket ederken, 1999’dan sonra ekonomik büyüme ile istihdam artışı arasındaki ilişki giderek bozulmuştur.

Türkiye’de, işsizlik ve ekonomik büyüme göstergeleri her zaman beklenildiği sonuçları vermese de, genellikle ekonominin gidişatı hakkında bilgi vermektedir. Türkiye 1970-2010 yılları arasında birçok kez ekonomik krizlerle karşı karşıya kalmıştır. 1974 birinci petrol krizi ve 1986 krizlerinde ekonomik büyüme ile istihdamda bir azalma olmamasına rağmen işsizlik ilk krizde % 10.30, ikincisinde ise % 14.02 oranında artış göstermiştir. 1979-1980 ikinci petrol krizine bakıldığında ekonomik büyümenin azaldığı fakat büyümenin aksine istihdamın arttığı ve işsizlikte azalma olduğu görülmektedir. 1988-89 ve 1991 finansal krizlerinde ise ekonomik büyüme, istihdam ve işsizlik oranlarının tümünde artış görülmüştür. 1994 finansal krizinde istihdam ve işsizlik artarken, büyümede % 4.67 oranında küçülme yaşanmıştır. 1998 Asya-Rusya krizinin ardından 1999 krizinde de yine istihdam ve işsizlik artmış, ekonomik büyüme % 3.37 oranında azalmıştır. 2001 krizinde ise, işsizlik % 31.40 artmış, istihdam % 0.26 oranında, ekonomik büyüme ise % 5.70 oranında azalmıştır. 2001 yılından sonra ekonomik büyüme açısından olumlu gelişmeler olsa da, istihdam azalmaya ve işsizlik de artmaya devam etmiştir. 2008 küresel krizinde her üç göstergede artış ortaya çıkmış, krizin etkilerinin Türkiye’de daha geç görülmesinden dolayı işsizlik 2009 yılında % 32.94 artmış, ekonomik büyüme de % 4.83 oranında azalmıştır (Eser, 2012: 87).
Ekonomik büyümenin, istihdamın ve işsizliğin arasındaki ilişkiyi ekonomik krizler bağlamında inceledikten sonra, uygulanan iktisat politikaları açısından bakacak olursak; Türkiye’de 1980 öncesinde büyüme rakamları istihdama yansımakta ve büyüme ile istihdam arasında doğrusal bir ilişki kurulabilmekteydi. Ancak 1980 sonrası izlenen iktisat politikaları, işsizlik ve istihdam ile büyüme arasındaki bu ilişkiyi bozmuştur. Bunun nedeni iç pazarın göz ardı edilerek, dış pazara yönelik üretimin yapılmasıyla beraber kapasitenin artırılması, yeni yatırımların teşvik edilmemesi, işletmelerin maliyetleri düşürmek için daha az işgücü ile daha çok üretim yapmaya yönelmesidir. Ayrıca kırsal kesimde yaşayan nüfusun kente göçe zorlanması, kentlerde zaten var olan işsizliğin daha da artmasına neden olmuştur. Bununla birlikte işletmelerin teknoloji yenileme ile verimliliği arttırarak daha az işgücü istihdam etme şeklindeki politikaları, artan büyüme rakamlarının istihdam ve işsizlik rakamlarını etkilemede yetersiz kalmasına neden olmuştur. 2002 yılından sonra 2005 yılına kadar ki dönemde yaşanan olumlu tablo, gelecek ile ilgili beklentilerin iyileşmesine katkıda bulunsa da, tüm Dünya’da olduğu gibi Türkiye’de de artan küresel rekabetin etkisiyle yaşanan yüksek büyüme oranları istihdam oranlarına yansımamıştır. Bu nedenle işsizlik oranları artmaya devam etmiş ve istihdamsız bir büyüme süreci başlamıştır (Akkaya ve Gürbüz, 2012:7).
Türkiye ekonomisinde 1970’li yıllardan günümüze kadar çözüme kavuşturulmaya çalışılan en büyük sorunlardan biri olan enflasyon, ekonomide büyük sıkıntılara neden olmuştur. 2000’li yılların başına kadar geçen süreçte Türkiye kronik ve yüksek oranlarda enflasyonla yaşarken, bu dönemden sonra gerçekleşen yüksek büyüme oranlarının enflasyondan kaynaklandığı da söylenmektedir. Enflasyonun neden olduğu önemli sorunların başında işsizlik gelmektedir. Bu ise büyüme hızını ve kişi başına düşen milli geliri azaltarak ekonominin küçülmesine sebebiyet vermektedir. 1990-2000 yılları arasında iç ve dış faktörlerin etkisiyle istikrarsız büyüme yaşayan Türkiye ekonomisinde enflasyonun kontrol altına alınması ve mali disiplinin sağlanması ile birlikte 2002-2007 yılları arasında ortalama büyüme oranı %7’lere kadar yükselmiştir. Hatta bu dönemde uzun dönem ortalama büyüme oranının üzerine çıkılmıştır. Türkiye’nin yüksek büyüme evresi olarak nitelendirilen 2002-2007 yıllarında istihdam ve işsizlik göstergelerinin ortaya çıkardığı sonuçlara bakıldığında, ekonomideki genel olumlu havanın emek piyasasına fazla yansımadığı görülmektedir (Kesici, 2010: 10). Bu yıllarda istihdam oranında bir artış görülmezken, işsizlik oranları %10’lara kadar yükselmiştir. 2009 krizinden sonra ekonomik göstergelerin pek çoğunda olumlu gelişmeler görülse de işsizlik ve istihdam konularında istenilen düzeye gelinememiştir.
Ekonomik büyümenin temel belirleyicilerinden olan istihdam artışı, önemli ölçüde yatırımlara da bağlıdır. Bu nedenle yatırımları etkileyen teknolojik gelişme ve sermaye birikimi gibi unsurlar da ekonomik büyümenin önemli kriterleri arasında yer alır (Saygılı vd., 2002:10). Özellikle sermaye birikimi istihdam artışı ve teknolojik gelişmenin, dolayısıyla da ekonomik büyümenin temel belirleyicilerindendir ve sermaye birikiminin belirleyici rolünü ihmal ederek ülkelerin kalkınma ve ekonomik büyümelerini açıklamak mümkün değildir (Bulutay,1995: 89). İşgücünün hızlı bir şekilde arttığı durumda işsizliğin azalabilmesi için ekonomik büyümenin yüksek olması gerekir. Bu yüzden elde edilen büyüme rakamlarının belirli bir istikrarda ilerlemesi ve sürdürülebilir olarak devam etmesi açısından firmaların ikna edilmesi de işsizliğin azaltılmasında etkili olacaktır. Bunlara ek olarak gelirin bölüşümü, yaşam beklentisi, eğitim, sağlık gibi unsurları içeren insani gelişmelere de bakmak gerekir.
Özetle; Türkiye’de son dönemlerde büyüme zayıf bir performans gösterirken, istihdam önemli derecede artış göstermiştir. Böyle bir durumda beklenen işsizlik oranlarının düşmesidir. Fakat Türkiye’de işgücü piyasasının önemli yapısal sorunlarından biri olan işgücüne katılım oranının düşüklüğü ve aynı zamanda işgücünde meydana gelen hızlı artışlar nedeniyle artan istihdam işsizlik oranlarına yansımamıştır. İstihdamın hızlı artışı, verimliliğin düşmesine neden olmuştur. Bu yüzden çalışan başına düşen gelir istenilen düzeye çıkamamıştır. Sonuç olarak Türkiye’yi son yılların istatistiki verilerine bakarak değerlendirdiğimizde; Türkiye’de istihdam oluşturacak yatırımların yapılması gerektiğini ayrıca dış pazarlarda tıkanma noktasına gelen ekonominin iç pazarda talebi canlandıracak politikalar izlenerek işsizliğin azaltılması gerektiğini söyleyebiliriz. Tarih arşivi ekibi olarak Türkiye’de Ve Dünya’da İşsizlik-Büyüme İlişkisi’ni sizler için araştırıyoruz.
2.4. Türkiye’de İstihdamsız Büyüme
Türkiye ekonomisinde özellikle 2002 yılından sonra gerçekleşen yüksek büyüme hızının işsizliği neden azaltmadığı sorusu hala tartışılmaktadır. Bu bölümde ekonomik büyüme ile istihdam ilişkisi kapsamında istihdamsız büyüme süreci Türkiye açısından değerlendirilmiş ve istihdamsız büyümenin Türkiye için geçerli olup olmadığı sebepleriyle birlikte ortaya çıkarılmaya çalışılmıştır.
Bir ülke ekonomisinde reel gayri safi yurtiçi hâsıladaki bir azalış üretilen mal ve hizmet miktarında azalışa sebep olur. Bu azalmaya bağlı olarak emek talebi azalır ve istihdam edilmekte olan emek miktarı da azalarak sonuç itibariyle işsizliğin artmasına sebep olmaktadır. Tersi durumda, yani reel gayri safi yurtiçi hâsılada artış meydana geldiğinde ise üretilen mal ve hizmet miktarı artar. Buna bağlı olarak emek talebi artarak çalıştırılmakta olan emek miktarı da artmakta ve sonuç olarak işsizlik azalmaktadır (Ünsal, 2009: 12). Bu nedenle ekonomik büyüme ya da reel GSYİH artışı ile istihdam artışı arasında pozitif bir etkileşim bulunmaktadır. Ancak bu etkileşim hem kuramsal olarak hem de ülkelerin yaşadıklarından çıkarılan tecrübelere dayanarak ekonomik büyümenin niteliğine göre büyük farklılar göstermektedir.
İstihdamsız büyümenin nedenlerinden biri, teknolojik ilerlemelerin emeğin iş yükünü hafifletmesidir (Çaşkurlu, 2014: 46). Örneğin büyüme rejimi büyük oranda emek tasarruf ederek yeni teknolojilere ve toplam faktör verimliliği artışına dayanan ekonomilerde, istihdam artışı nispeten düşük kalmaktadır. Bu türden ekonomik büyüme kişi başına düşen katma değeri ve ekonomik gelişmeyi hızlı bir şekilde arttıracağından uzun dönemde pozitif etkiler göstermektedir. Ortaya çıkan bu asimetrik ilişki “istihdamsız büyüme”yi ifade eder. Bu bağlamda Türkiye ekonomisinde gerçekleşen yüksek işsizlik, artan işgücü ilişkisi kısa ve orta vadede arzu edilen bir durum değildir. Bu nedenle yüksek işsizlikle mücadele edebilmek için ekonomide “istihdam dostu büyüme”nin gerçekleşmesi yani büyümenin olabildiğince istihdamı arttırması arzu edilir. Fakat yaratılan bu istihdam hem yapılan işlerin kalitesini hem de verimliliğin düşmesine neden olduğu gibi, ekonomik gelişmeyi de olumsuz etkilemektedir. Çünkü büyümeden hızlı artış gösteren istihdam nedeniyle verimlilik azalmaktadır. Bu şekilde meydana gelen büyüme, kişi başına düşen gelir artışlarının yavaşlamasına, verimlilikte gerilemelere ve Türkiye’nin orta gelir tuzağında kısılmasına neden olmaktadır (Gürsel, Uysal ve Durmaz, 2015: 1-7).
İstihdamsız büyümenin bir diğer nedeni, gelişmekte olan ülkelerde meydana gelen finansal genişleme ve ya çöküş dönemlerinin uzun dönem büyüme aşamasında ve emek piyasasında kalıcı bozulmalara yol açmasıdır. Meydana gelen finansal genişlemeler gelir, istihdam ve ücretleri uzun dönem seviyelerinin üstüne çıkarsa da, hemen sonrasında ortaya çıkan krizler söz konusu artışları önemli derecede aşağı çekmektedir. Bundan dolayı ekonomilerde deflasyon ya da durgunluk dönemleri sona erdiğinde, istihdam ve ücretler milli gelir büyümesinin gerisinde kalmakta sonuç olarak istihdamsız büyüme ortaya çıkmaktadır (Akyüz, 2007: 31). Tablo 8’de görüldüğü üzere ekonominin daraldığı kriz dönemlerinde işsizlik oranları artmaktadır. 1999 yılında ekonomi %3.4 civarında küçülürken, işsizlik oranı 1998’de %6,9’dan, 1999’da %7,7’e yükselmiştir. Benzer şekilde 2001 yılında %5,9 ekonomik daralma ile işsizlik oranı %8,38 olarak gerçekleşmiştir. Ekonomideki daralma süreci pek çok Dünya ekonomisinde olduğu gibi bizim ülkemizde de istihdamın azalmasına ve işsizliğin artmasına neden olmuştur. Çünkü bu dönemlerde büyümenin azalmasıyla üretilen mal ve hizmet miktarı azalacaktır. Bu durum ekonominin daraldığı dönemlerde beklenen bir sonuçtur. Bu süreçte ülke genelinde talep daralmalarının yaşanması, üretimin yavaşlaması özellikle özel sektörde firmaların borç ödeme sıkıntısına düşmesiyle işgücü tasarrufuna gitmesi emek talebi azalmasına yol açacağından işsizlik artar. Krizlerin en önemli sonuçlarından biri, işsizlik oranlarında ciddi artışlar ortaya çıkarırken, krizden sonra istihdamın çok yavaş bir şekilde toparlamasına neden olmaktadır. Türkiye’de 1999 ve 2001 krizlerinin ardından genişleme dönemine girilmiştir. 2002 yılında ekonomi %6,4’lük bir büyüme kaydetse de, işsizlik %8,4’ten %10,3’e yükselmiş ve işsizlik oranlarındaki aşağı yönlü hareketler ancak 2004 yılından itibaren görülmeye başlamıştır. Bu genişleme döneminde her ne kadar gelecekle ilgili iyileşme beklentileri artsa da, 2002 yılından sonraki dönemlerde ekonominin istihdam sağlamada yetersiz olduğu görülmektedir. Bu dönemden itibaren işsizlikte ciddi artışlar kaydedilmiştir. 2009 yılında işsizlik oranı %13 civarında gerçekleşmiş, bir önceki yıla göre yüzde 3 puanlık bir artış göstermiştir. Böylece Türkiye’de 2001 krizi sonrasında dikkat çeken büyüme oranları artışına rağmen işsizliğin azalmaması durumu yani istihdamsız büyüme süreci başlamıştır.
Büyümenin istihdamı arttırmamasının nedenlerinden biri de, küreselleşme nedeniyle rekabetçi piyasaların artarak istihdam düşüşüne sebep olmasıdır. Gerçekleşen yüksek büyüme oranları, artan küresel rekabetin etkisiyle istihdam oranlarına yansımamaktadır. Küresel ekonomik ilişkilerin imkân verdiği biçimde Dünya’nın farklı ülkelerinde üretim gerçekleştirilerek emek maliyetlerinin düşürülmesi mümkündür. Bunun sonucunda istihdam azalması meydana gelmektedir.
Ekonomik büyümenin yeni istihdam alanları oluşturamamasının nedenleri arasında sıcak para girişleri ve dış borçlanma ile finanse edilen büyüme de yer almaktadır. İç tasarrufun yetersiz kalması durumunda dış kaynaklarla karşılanmaya çalışılması doğrudan yabancı yatırımlardan ziyade sıcak para girişine dayanmaktadır. Bu da GSMH artışı sağlamakta fakat istihdamda bir artış meydana getirmemektedir (Çaşkurlu, 2014: 46). Türkiye’de son dönemlerde büyüme hedefleri öncelikli olarak, ithalata dayalı yatırım ve tüketime yani yabancı sermayeye dayanmaktadır. İthalata ve dış kaynaklara bağlı olarak büyümeyi amaçlayan Türkiye’de kambiyo rejiminde ve yabancı sermaye mevzuatında serbestleşmeye gidilmiştir. Bu nedenle dış kaynaklar, üretim ya da sabit sermaye yatırımlarından ziyade kısa vadeli portföy yatırımlarını tercih ederek sıcak para girişine yol açtılar. Böylece kısa vadeli yabancı sermaye girişine dayanan büyüme ile istihdam arasındaki nedensellik ilişkisi zamanla ortadan kalkmıştır. Büyümedeki istikrarsızlık ve dalgalanmalar, işgücü istihdamında kalıcılık ve artış meydana getirememiştir. Türkiye bu durumundan dolayı Dünya Bankası raporlarına “büyüyen ama istihdam yaratamayan bir ekonomi” olarak kaydedilmiştir (Kara ve Duruel, 2010: 369).
Özetle; işsizlik ile mücadelede en etkili yollardan biri olarak görülen ekonomik büyüme, 2000’li yıllara gelindiğinde işsizliğe olan etkisini kaybettiği gözlenmiştir. 2001 yılında başlayan küresel ekonomik durgunluk, yerini 2003 yılından itibaren ekonomik büyümeye bıraksa da, bu büyüme istihdama yansımamıştır. 2001-2003 yıllarında Türkiye’de Dünya ile uyumlu bir biçimde “istihdamsız büyüme süreci” gerçekleşmiştir. Bu dönemde, Dünya’da üretim artışları görülürken istihdamın azalması, büyümenin daha çok verimlilik artışından kaynaklandığını göstermektedir. Büyümenin istihdam oluşturmasını güçleştiren bu sürecin meydana gelmesinin nedeni ise, firmaları daha az istihdamla daha çok üretim yapmaya zorlayan artan küresel rekabet olarak görülmüştür (DPT, 2007).
2.5. Dünya’da İşsizlik ve Ekonomik Büyüme Arasındaki İlişki
Her ülkenin ekonomi politikalarının en temel amaçlarından biri ekonomik büyümeyi sağlamaktır. Bu da toplam GSYİH ya da kişi başına düşen GSYİH’ deki artış olarak ortaya çıkmaktadır. Ülkeler bir yandan ekonomik büyümelerini artırmak için çalışırlarken bir yandan da varolan işgücünün tamamını istihdam etmek için uğraşmaktadırlar. Böylece üretimlerini ve beraberinde refahlarını artırmayı hedeflemektedirler.
Bu bölümde genel olarak Dünya ekonomisini ele alacak olursak, küresel ekonomi 1929 Büyük Bunalımından bu yana en kötü krizi 2009 yılında yaşamıştır. 2007 yılında rutin olarak devam eden finansal dalgalanma nedeniyle kriz koşulları meydana gelmiş, 2008’in son çeyreğinde İngiltere ve ABD’de resesyon resmen ilan edilmiştir. IMF’in 2008 yılında bir sonraki yıl olan 2009 için yapmış olduğu Dünya’daki büyüme tahminlerinin ilki % 4.4 civarındayken, 2008’in sonlarında % 2.4’e, 2009’un Ocak ayı sonunda ise % 0.5’e kadar düşmüştür. Dünya ekonomisi için pek çok iktisatçı % 2,5 altında gerçekleşen bir büyüme oranını küresel durgunluğun eşiği olarak kabul etmektedir. Bu görüş dikkate alındığında, ortaya çıkan büyüme oranlarının küresel durgunluk eşiğinin altında kaldığı görülmektedir. Küresel kriz, emekçiler ve yabancı finansmanlarla borç altında kalan ekonomiler için ağır bir yük olmuştur. Bu yüzden var olan kriz dönemi Dünya ekonomisinde küçülme durumu ortaya çıkarmıştır. Nitekim sermayenin, teknolojinin ve fikirlerin küresel yayılımı birçok ülkenin ve insanın ilerlemesine yardımcı olsa da, hala bazı bölgelerin geride kaldığını, büyümenin yavaş ve sınırlı kaldığını görüyoruz.
Günümüzde geleneksel olarak reel GSYİH’ nin artışı olarak tanımlanan ekonomik büyümenin sürdürülebilir olması ve toplumun farklı gelir alan kesimlerine dengeli bir şekilde dağılımı önemli hale gelmiştir (Bocutoğlu, 2017: 188). Kısacası günümüzde büyüme iktisadının temeli yalnızca büyümeye dayanmaz. Aynı zamanda büyümenin sürdürülebilirliği ve kapsayıcılığı da önem kazanmıştır.
Pek çok gelişmekte olan ülke için kitlesel yoksulluğun giderilmesi bakımından ekonomik büyüme bir zorunluluk haline gelmiştir. Hükümetlerin hızlı büyümeyi sağlamak için piyasaya yönelik politikalar mı yoksa piyasaya müdahale eden politikalar mı uygulayacağı konusu tartışmalıdır (Sloman, 2004: 31). Ekonomik, sosyal ve hatta politik gelişme için öncelikli olarak gerekli olan gelir artışı ile güçlü ve sürekli büyüyen ülkeler, yoksulluk düzeylerini önemli ölçüde azaltabilir, demokratik ve siyasi istikrarlarını güçlendirebilir, doğal çevrenin kalitesini iyileştirebilir, hatta suç ve şiddet olaylarını azaltabilir. Ekonomik büyüme doğrudan yararlı etkiler göstermese bile ekonomik büyümenin etkilerini tamamlayan ve eksikliklerini gideren kamuya açık programların uygulanmasını büyük ölçüde kolaylaştırır. Son dönemlerde iktisatçılar iktisadi büyüme ile çok daha fazla ilgilenmeye başlasalar da hala büyümenin çok iyi anlaşıldığını söylemek mümkün değildir (Pamuk, 2007: 37). Ülkelerin farklı kaynakları, toplumsal ve siyasi koşulları gibi nedenlerle uygulanan politikalar da pek çok değişiklik ortaya çıksa da bu ülkelerin tecrübelerinden ders çıkarmakta fayda vardır.
İşsizlik tüm Dünya ülkelerinin maruz kaldığı en önemli makroekonomik sorunların başında gelmektedir. 2017 yılı itibariyle işsiz sayısı Dünya’da 200 milyonun üzerine Dünya’da ekonomiler, verimli çalışma alanları yaratma ve buna bağlı olarak işsizliği azaltma, istihdamı arttırma sorunuyla karşı karşıya bulunmaktadır.
Kaynak
Hediye Uğurlu Yazıcı, Türkiye’de İşsizlik Ve Ekonomik Büyüme Arasındaki İlişki (1960-2015)
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Hediye Uğurlu Yazıcı’ya aittir.
*Bizimle iletişim kurmak için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Döviz Olgusu Ve Döviz Kuru Tahmini

Döviz ve Döviz Kuru

 Yabancı ulusal paralar nakit şeklinde olabilecekleri gibi banka havaleleri, döviz poliçeleri, ödeme emirleri, mevduat sertifikaları veya seyahat çekleri şekillerinde de olabilmektedirler. Her ülkenin kendi iç piyasasında kullandığı milli bir para birimi vardır. Bu milli para yalnızca ulusal sınırlar içinde geçerlidir. Bir ülke dışa açıldığı zaman ödemede bulunabilmek için ticari ve mali ilişkide bulunduğu ülkelerin paralarına ihtiyaç duymaktadır. Bu işlemlerin gerçekleşebilmesi için ulusal paraların birbirine çevrilmesi gerekmektedir.

Döviz kuru iki ülkeye ait paranın oransal fiyatıdır. Başka bir şekilde ifade edilirse, döviz kuru bir ülke parası ile diğer bir ülke parasının arasındaki değişim oranı olarak ifade edilmektedir. Döviz kuru, bir birim yabancı para ile değiştirilebilen ulusal para miktarlarını ya da bir birim ulusal paranın karşılığı olan yabancı para tutarını ifade etmektedir. Yabancı bir para biriminin ulusal paraya göre döviz kurunun yükselmesi, ulusal paranın dış değerinin düşmesi demektir. Bunun tam tersini ifade etmek gerekirse döviz kurunun düşmesi ulusal paranın dış değerinin yükselmesi anlamına gelmektedir. Döviz kurları ekonomide oldukça büyük bir öneme sahiptir. Çünkü döviz kurlarının gerçek değerinin üzerinde veya altında olması ülkenin dış ticaret yapısını etkilemektedir. Aşırı değerli bir döviz kuru ithalat yapılmasını zorlaştıracağı gibi ihracatın da artmasına neden olacaktır. Bunun aksine eksik değerli bir döviz kuru ise ithalatın artmasını sağlayacak ve ihracatın azalmasına neden olacaktır.

Döviz kurundaki değişiklik herhangi bir malın fiyatında meydana gelen değişiklikten doğan etkiden çok daha farklı bir etki oluşturur. Döviz kurundaki bir değişim önce uluslararası ekonomik ilişkilere konu olan mal ve hizmetlerin piyasa ve fiyatlarını, daha sonra bunlar aracılığıyla diğer piyasaları etkileyerek ekonomide küresel değişiklikler ortaya çıkarır.
Ülke ekonomilerinin birbiriyle olan bağlantısı ve aralarındaki ilişkinin derinliği her geçen gün artmaktadır. En başta haberleşme ağlarında olmak üzere teknolojide meydana gelen gelişmelerle birlikte küresel ticaret hacminde son yıllarda gerçekleşen artış, bir ödeme aracı olan dövize ve döviz piyasasına oldukça önemli fonksiyonlar yüklemiştir. Bu nedenle, döviz kurunun gelecekte ne olacağını tüm bireyler, şirketler ve devletler bilmek istemektedir. Özellikle üretici, ithalatçı ve ihracatçı firmalar talep ve maliyet unsurlarını etkilediği için döviz kurlarını merak ederler ve tahminlerinin doğru çıkması halinde yüksek kazanç elde edebilirler.

Bununla birlikte döviz kurları, enflasyon, ekonomik büyüme, ihracat eğilimi, para arzı, ithalat eğilimi, hükümet kararları gibi pek çok değişkene bağlı olarak değişmektedir. Bu sebeple, döviz kurlarının ileriye dönük tahmini kesin olarak yapılamayabilir. Sadece yakın tahminlerde bulunmak mümkündür.

Döviz kurunun önemini şu şekilde ifade etmek mümkündür:

 Döviz kuru başta ödemeler dengesi olmak üzere tüm ekonomiyi etkileyen önemli bir konudur.

 Döviz kuru, ülkeler arasındaki bağlantıyı kuran, sermaye akımları ve ülkelerin dış ticaret hacmi üzerinde belirleyici rol oynayan bir değişkendir. Son yıllarda küreselleşmenin de etkisiyle dünyanın tek pazar olarak görülmeye başlaması döviz kurunu daha da ön plana çıkarmıştır. Döviz kuru ülkeler arasındaki rekabet gücünü belirleyen değişken durumuna gelmiştir.

 Gelişmekte olan ülkeler gerekli üretimi yapabilmek için ithalat yapmak zorundadırlar. Bu yüzden, döviz kurlarında meydana gelecek bir değişme ithal edilen ürünlerin de fiyatını değiştireceği için üretim maliyetlerini etkileyecektir.

 Ülkelerarası döviz kurları, bir ülkenin birçok ekonomik etkinliğini etkileyen önemli faktörlerden birini oluşturmaktadır. Kurlar, ülkenin dış ticaretini, yabancı reel ve portföy yatırımlarını dolayısıyla ithalatını, ihracatını, para ve sermaye piyasalarını, hükümetlerin bütçe dengelerini etkileyebilmektedir.

 Döviz kuru, son yıllarda ülkeler arasındaki ticaret ilişkilerinin artması ve dünyanın giderek tek pazar haline dönüşmesi ile birlikte rekabeti belirleyen önemli bir değişken durumuna gelmiştir.

Döviz Kuru Tahmini

Döviz Kuru Tahmini Hakkında Genel Bilgi

Küreselleşen dünyada ekonomik krizlerin odağında döviz kurları yer almaktadır. 20. yüzyıl sonlarından itibaren kamu ve özel sektörün krizlerden etkilenmesinin yanında bireylerinde yaşamını etkilemesi döviz kurlarının tahminini ve kur rejimlerini ön plana çıkarmıştır. Döviz kurlarının makroekonomik verileri üzerinde etkisinin azımsanmayacak derecede önemli olması, gelişmekte olan ülkelerin döviz kuru politikalarında önemli yer tutmaktadır.

Geleceği tahmin sosyo-ekonomik gelişmenin vazgeçilmez bir unsurudur. Karar verme durumunda olan bütün özel veya kamu kuruluşlarının gelecek zamanda durumlarını muhafaza etmeleri ve geliştirebilmeleri, gelecekteki olayları tahmin edebilmeleri ve iyi bir plan çerçevesinde uygun çözümler bulmaları ile mümkündür. Uluslararası finansal akımlarının, dış ticaret, yatırım ve üretim üzerinde olumsuz etkilerinin olması, uzun dönem yatırım kararlarını bozarak, bir belirsizlik meydana getirmesi dolayısıyla döviz kuru tahmini önemlidir. Çünkü döviz kurundaki önemli değişiklikler ithalat ve ihracatı da etkileyeceğinden uluslararası ticaretin azalmasına neden olabilmektedir. Bu nedenle söz konusu döviz kuru tahmini uluslararası ticaret ve mali işlemlerle uğraşan resmi ve özel kuruluşlar açısından da çok önemlidir.

Çok uluslu şirketlerin döviz kurlarını tahmin etme nedenleri genel olarak şu şekilde ifade edilebilir:

 Döviz kuru riskine karşı korunma: Şirketlerin dövize dayalı ticari borçların ve alacakların varlığından doğan döviz kuru riskinden korunma istekleridir.

 Kısa süreli finansman kararı: Şirketler, düşük faiz oranına ve değerinde düşme beklentisi olan paraya sahip olan ülkelerden borçlanmak isterler.

 Kısa süreli yatırım kararı: Hangi ülkenin para biriminin değerinde artış olacağı ön görülüyorsa, o ülkeye yatırım yapma isteği artar ve yatırım dönemi boyunca değerin yükselmesi beklenir.

 Sermaye bütçelemesi kararı: Gelecekteki nakit akışlarının hem yatırım yapılan ülkenin para değerleriyle hem de ana ülkenin para değerleriyle değerlendirilmesi gerekir.

 Uzun süreli finansman kararı: Kısa süreli finansmanda olduğu gibi, uzun süreli finansmanın da hangi para ile yapılacağının büyük önemi vardır. Şirketler ve kuruluşlar daima, gelecekte değer kaybedeceğini umdukları paralar cinsinden borçlanmayı tercih ederler.

Diğer taraftan döviz kuru yatırımcılar için önemli karar mekanizmalarından bir tanesidir. Döviz kurunun kısa periyotlarla değişmesi ve oynak olması nedeniyle, yatırımcılar riskleri azaltmak için etkili bir yönteme ihtiyaç duymaktalar. Dolayısıyla, döviz kuru tahminleri, uluslararası iş ortamına bağlı menfaatleri ve riskleri değerlendirmek için çok önemlidir.

Döviz Kurunu Tahmin Etme Yöntemleri

Döviz kurunu tahmin etme yöntemleri yargısal yöntemler ve zaman serilerine dayalı yöntemler olmak üzere şekildeki gibi sınıflandırılmaktadır. Tarih arşivi olarak, siz değerli okurlarımız için araştırıp en sağlıklı bilgileri sizlere sunmaya çalışıyoruz.

Yargısal Yöntemler

Verilere dayanarak bilimsel yöntemler yerine hissî, kişisel yani yargısal olarak yapılan tahminlerdir. Tahmin etme yöntemi bilimsel verilere dayanmaması nedeniyle tahmin performansı düşüktür. Gelecek hakkındaki tahminler özellikle bir işletme için geleceği doğrudan ilgilendiren kararların verilmesinde çok önemlidir. Yargısal yöntemler kapsamında bahsedilen tahmin yöntemleri özellikle bir işletmenin karar vermesi ile ilgilidir.

Döviz kuru tahmininde yaygın olarak kullanılan yargısal yöntemler şunlardır:

 Yöneticilerin görüşlerinin esas alınması

 Anketler

 Delphi yöntemi

 Uzman panelleri

Yöneticilerin Görüşlerinin Esas Alınması

Mali işler, satın alma, üretim, yönetim kurulu gibi kurullardaki idari görevlilerin ve yöneticilerin tecrübelerine ve bilgilerine dayanılarak yapılan tahminlerdir. Bazı dönemlerde özellikle kısa zamanda karar verilmesi gerekiyorsa verilerle ve formüllerle uğraşmaktansa bu yöntem kullanılabilir. Bu tahmin yönteminde sorumluluk, kararı verenlerindir.

Anketler

Dövize yatırım kararı verilirken, döviz kurunun tahmin edilmesi sırasında alanında deneyimli personelin kararının yanı sıra piyasa araştırması amacıyla anketler yapılmaktadır. Anketler ile toplanan veriler istatistiksel yöntemlerle de değerlendirilerek gelecek hakkında karar verilmeye çalışılır.

Delphi Yöntemi

Delphi yöntemi, özel bir araştırma türü olup, belirlenen uzun ve kısa vadeli olayların meydana gelmesine ilişkin tahminler yapmada kullanılmaktadır. Uzmanların bir araya gelerek oluşturduğu bağımsız grup çalışması şeklinde yürütülen yöntem, söz konusu alan ile ilgili düzenlenmiş sorular ve uzmanlardan alınan görüşler ve düşünceler aracılığıyla yürütülmektedir. Delphi yönteminin mantığı; birden fazla anket formunun gönderilmesi sonucunda “geri besleme” yoluyla grup üyelerinin ortak bir görüş birliğine varmalarını sağlamaktır.

Genel olarak Delphi tekniği;

 Katılımda gizlilik,
 Grup tepkisinin istatiksel analizi,
 Kontrollü geri besleme
olmak üzere üç temel özelliğe sahiptir.

Uzman Paneller

Bu yöntem, oluşturulan bir panel aracılığı ile üyelerin çoğunluğu tarafından onaylanan bir sonuca ulaşmayı hedeflemektedir. Bu yöntemin delphi modelinden farkı, panel üyelerinin bir araya gelerek konu hakkındaki görüş ve düşüncelerini karşılıklı belirtme ve fikir alış verisinde bulunma olanağına sahip olmalarıdır. Bu nedenle bu tekniğin en temel özelliği, gurup üyelerinin etkileşimi esasına dayanmasıdır. Çalışmalar, seminer ve komite toplantıları halinde yürütülür. Çalışmalarda mümkün olduğu kadar fazla fikir alış verisine yer verilir. Çalışma süreci panel üyelerinin söz konusu projeksiyonlarda görüş birliği sağlaması ile sona ermektedir.

Zaman Serilerine Dayalı Yöntemler

Belirli zaman dilimlerinde sıralı bir şekilde dizilmiş ve arka arkaya toplanmış gözlem sayılarının kümesi zaman serisi olarak tanımlanmaktadır. Diğer bir ifade ile zaman serileri, belli bir zaman periyodunda kantitatif değişkenler üzerinde gözlem yoluyla veya başka şekillerde toplanan gözlem değerleri kümesidir. Bu tür verilerin toplanması ve depolanması belli amaçlar için yapılmaktadır. İşletmeler genellikle zaman serilerini, geleceği tahmin etmek için kullanmaktadır. Eğer işletme gelecek hakkında belirli verilere sahip olursa, gelecekle ilgili olarak daha sağlıklı kararlar verilebilir. Gelecek hakkındaki belirsizlikleri azaltmak amacıyla geçmiş veriler üzerinden çeşitli analizler yapılarak gelecek ile ilgili bazı tahminler yapılmaya çalışılmaktadır.

Belirli bir zaman aralığına göre dizilmiş ve arka arkaya toplanmış gözlem değerleri birbiri ile bir şekilde ilişkilidir. Buna iç bağlılık denir. Zaman serilerini bağımsız gözlem değerlerinden ayıran en büyük özellik de budur. Bu özellik sayesinde üzerinde çalışılan bir değişkene ait zaman serisinin geçmişteki değerlerini kullanarak o değişkenin gelecekteki değerini tahmin edebilme sansı olur.

Gözlem yapılabilen her alanda her türlü değişken için zaman serileri oluşturulabilir. Hava durumu, yağış miktarı, borsada işlem gören hisse senedi fiyatları, döviz kurları, enflasyon oranları, bir üniversiteye kayıt olan ve üniversiteden mezun olan öğrenci sayısı, nüfus sayımı, doğum ve ölüm oranları, enerji sarfiyatı, barajlardaki su miktarı gibi her alanda zaman serisi oluşturulabilir ve bu serilerin üzerinde çeşitli işlemler yapılabilir.

Kullanılan zaman serisine de bağlı olarak, serinin seyrinde bazen dalgalanmalar olabilir. Dalgalanmalar ekonomik, sosyal, psikolojik, konjonktürel, mevsimsel, vb. gibi birçok sebepten kaynaklanabilir. Zaman serisi kullanarak tahmin yapılmak istendiğinde, seriyi oluşturan değerleri etkileyen unsurları iyi anlamak gerekir. Seriyi etkileyen unsurların belirlenmesi çalışmalarına da “zaman serisi çözümlemesi” denilmektedir. Zaman serisinin iyi çözümlenmesi tahmin doğruluğunu hiç şüphesiz ki iyi yönde etkileyecektir.

Zaman serilerini kullanan birçok tahmin yöntemi vardır. Her bir yöntemin de kendine göre avantajı, dezavantajı ve uygulama özelliği vardır. Dolayısı ile tahminde kullanılmak üzere gösterilebilecek tek bir yöntem yoktur. Kullanılacak yönteme karar verilirken şu faktörlerin göz önünde bulundurulması gerekir:

 Veri sayısı,

 Tahmin edilmeye çalışılan dönemin uzunluğu,

 Yapılacak tahminin tutarlılığı,

 Tahminin maliyeti,

 Zaman serisinin çözümlenmesi için ayrılacak süre,

 Daha önceki uygulamalardan edinilen tecrübeler.
Literatürde yaygın olarak kullanılan zaman serisi yöntemleri şunlardır:

 Aritmetik ortalama yöntemi

 Hareketli ortalama yöntemi ve ağırlıklı hareketli ortalama yöntemi

 Üssel düzeltme yöntemi

 En küçük kareler (regresyon) yöntemi

 Box – Jenkins tahmin yöntemi

 Vektör oto regresyon tahmin yöntemi

 Yapay sinir ağları

 Gri Sistem Teorisi

Aritmetik Ortalama Yöntemi

Zaman serileri tahmininde kullanılan en basit yöntem aritmetik ortalama yöntemidir. Gözlemlenen değişkenin gelecekteki değeri geçmişteki değerlerinin ortalamasına yakınsayacağı varsayımına dayanmaktadır. Buna göre geçmişteki değerler tek tek toplanıp ortalaması alınır.

AO=Σ𝑦𝑡𝑛𝑡=1𝑛
Burada;
𝑦𝑡: Gerçek değerleri
n: Tahminde kullanılan gerçek değer sayısını
göstermektedir.

Dilara Mumcu Akan ve arkadaşları, aritmetik ortalama yöntemi ile yaptıkları çalışmada günlük döviz kuru üzerinden Türk Lirası’nın Amerikan Doları karşısındaki değerini tahmin etmişlerdir. Aşağıdaki şekilde USD/TRY döviz kurunun getirilerini analiz edebilmek için, bu getirileri logaritmik değerlere dönüştürmüşlerdir. Şekildeki döviz kurunda meydana gelen dalgalanmaların yönlerini de dikkate alarak analiz edilmesini sağlamak amacıyla, yıllar itibariyle meydana gelen değişimlerin negatif ve pozitif olarak, ayrı ayrı aritmetik ortalama değerleri gösterilmiştir.

Hareketli Ortalama Yöntemi ve Ağırlıklı Hareketli Ortalama Yöntemi

Hareketli ortalama yöntemi yaygın olarak kullanılan bir tahmin yöntemidir. Tekniğin esası, serinin değerlerini belirli büyüklükteki (n) kümeler halinde toplayıp her kümenin aritmetik ortalamasını hesaplamak ve bu ortalamaları ilgili kümenin tam ortadaki değerinin yerine koymaktır. Geçmişteki tüm değerlerin ortalamasını almak yerine, yakın geçmişten belirli bir zaman dilimi ile ilgilenilir. Örneğin geçmiş dönem verilerinin üçü, dördü ya da beşi alınarak en son gerçekleşen dönem bunlara ilave edilerek ortalama alınır. Bu yöntem ile döngüsel dalgalanmalar (konjonktürel ve mevsimsel) yok edilmeye çalışılır. Hareketli ortalama yöntemine göre döviz kurunun gelecekteki değeri şu şekilde hesaplanmaktadır;

HO(n)=𝑦𝑡+𝑦𝑡−1+⋯+𝑦𝑡−𝑛+1𝑛

Burada;
n : Tahminde kullanılan gerçek değer sayısını,
𝑦𝑡 : Gerçek değerleri,
𝑦𝑡−𝑛+1 : Kullanılan en son gerçek değeri, göstermektedir.

Ağırlıklı hareketli ortalama yöntemi ise aslında hareketli ortalama yönteminin bazı sakıncalarını gidermek amacıyla türetilmiş bir yöntemdir. Tahmin yapılacak zamanın yakın geçmişinde bir grup belirlenir. Gruptaki her bir değişkene, en yakın geçmişteki değerin etkisi yüksek tutularak bir ağırlık verilir. Her bir değişkenin ağırlıklı toplamı alınarak toplam ağırlığa bölünür ve grubun ağırlıklı ortalaması hesaplanır. Bu ise tahmin değerini verir. Bu yöntem ile döngüsel dalgalanmalar (konjonktürel ve mevsimsel) yok edilmeye çalışılır. Ağırlıklı hareketli ortalama yöntemine göre döviz kurunun gelecekteki değeri şu şekilde hesaplanmaktadır;

AHO(n)=𝑤1𝑦𝑡+𝑤2𝑦𝑡−1+⋯+𝑤𝑛𝑦𝑡−𝑛+1

Burada;
w : Ağırlığı,
𝑦𝑡 : Gerçek değerleri,
𝑦𝑡−𝑛+1 : Kullanılan en son gerçek değeri, göstermektedir.

Katalıoğlu (2015) hareketli ortalama yöntemi ile yaptığı çalışmada üçer, beşer ve yedişer aylık döviz kuru üzerinden Türk Lirası’nın Amerikan Doları karşısındaki değerini tahmin etmeye çalışmıştır. Aşağıdaki şekildeki tahmin ve gerçek değer grafiği incelediğinde, üçer aylık döviz kurları ile yapılan tahminlerin en başarılı tahminler olduğu görülmektedir. Üçer aylık tahminlerden yedişer aylık tahminlere gidildikçe başarı oranı düşmekte, gerçek döviz kurundan sapma artmaktadır. Genel olarak, aşağıdaki şekil incelendiğinde hareketli ortalama yönteminin başarılı bir şekilde USD/TRY döviz kuru tahmini yaptığı görülmektedir.

Üssel Düzeltme Yöntemi

Üssel düzeltme yöntemi, mevsim ve trend unsuru içermeyen basit formdaki zaman serileri için uygulanır. Bu yöntemlerin her biri kendinden önce geliştirilmiş olan yöntemlerin dezavantajlarını avantaja dönüştürmeyi amaç edinmiştir. Bu nedenle üssel düzeltme yöntemlerinin (extrapolation of trend curves, exponential smoothing, the holt-winters forecasting vb.) bazıları diğerlerine oranla daha çok yönlü, bazıları hesaplama açısından karmaşıktır. Bazılarının analizi için ise oldukça fazla bilgisayar zamanına ihtiyaç duyulur. Üssel düzeltme yöntemleri, temel özellik olarak hareketli ortalama tahmin yöntemine benzemesine karşın, zaman serilerinin tüm gözlem değerlerini göz önünde bulundurdukları ve seri değerlerine bugünkü dönemden uzaklıklarına göre azalarak ağırlık verdikleri için hareketli ortalama yönteminden ayrılırlar. Üssel düzeltme yönteminin tahmin yapmak için tercih edilmesindeki temel düşünce, gözlemlenen değişkendeki tesadüfî dalgalanmaların etkilerini azaltarak genel yönelime uygun bir tahminde bulunabilmektir.

Üssel düzeltme yönteminde tahmin şu şekilde yapılmaktadır;

𝐹𝑡+1= 𝐹𝑡+ 𝛼(𝑦𝑡−𝐹𝑡)
ya da
𝐹𝑡+1= 𝛼𝑦𝑡+(1−𝛼)𝐹𝑡

Burada;

𝐹𝑡+1 : Yeni tahmini,
𝐹𝑡 : Bir önceki tahmini,
𝛼 : Düzeltme faktörünü,
𝑦𝑡 : Gerçek değeri
göstermektedir.

Düzeltme faktörü olan (α), geçmiş göz önünde bulundurularak, 0 ile 1 sınırları içinde rastgele olarak seçilir. Ayyıldır (2015) üssel düzeltme yöntemi ile hareketli ortalama yöntemini karşılaştırdığı çalışmada, günlük döviz kuru üzerinden Türk Lirası’nın Amerikan Doları karşısındaki değerini tahmin etmeye çalışmıştır. Şekil 5’deki tahmin ve gerçek değer grafiği incelediğinde, üssel düzeltme yönteminin hareketli ortalama yöntemine göre daha başarılı tahminler yaptığı görülmektedir. Fakat her iki yöntemin de USD/TRY döviz kurunu başarılı bir şekilde tahmin edemediği görülmektedir.

En Küçük Kareler (Regresyon) Yöntemi

En küçük kareler (Regresyon) yöntemi bağımlı değişken ile bir ya da birden fazla bağımsız değişken arasındaki ilişkinin matematik bir fonksiyon şeklinde yazılmasıdır. Bu fonksiyona regresyon denklemi adı verilmektedir. Bağımsız değişkenlerin çeşitli değerlerine karşılık bağımlı değişkenin alacağı değerler regresyon denklemi yardımıyla tahmin edilebilmektedir.

Geleceği tahmin etmede kullanılan yöntemlerden en güvenilir olanlarından birisi En Küçük Kareler (EKK) Yöntemidir. EKK yöntemi eldeki veriler elverişli olduğu takdirde trendin tahmininde en çok kullanılan yöntemdir. Bu yönteme göre, bir zaman serisi ile en iyi şekilde örtüşen doğru veya eğri, geçmiş yıllara ait gözlem değerleri ile formülün uygulanması ile bulunacak teorik değerler arasındaki farkların karelerinin toplamını (sapmaların kareleri toplamını) minimum yapan doğru veya eğridir. Burada temel amaç hataların karelerinin toplamını (Σ(𝑌𝑖−𝑋𝑖)2 eşitliğini) minimum yapabilmektir.

Zaman serisinin göstermiş olduğu eğilim, doğrusal olabileceği gibi, bir eğri şeklinde de olabilir. Bu nedenle, zaman serilerinde eğilimi ortaya koymak için en çok kullanılan denklemler;

𝑌=𝛼0+𝛼1𝑋 (Doğru denklemi)
𝑌=𝛼0+𝛼1𝑋+𝛼2𝑋2 (Parabol denklemi)
𝑌=𝛼0𝛼1𝑋 (Yarı logaritmik eğri denklemi)
şeklinde ifade edilebilir. Burada;
Y: Seriden alınan değerleri,
X: Seriden alınan değerlerin sıra sayısını,
𝛼: Gerçek değeri
göstermektedir.

Bir zaman serisinin hangi formülle daha iyi örtüşeceğini anlayabilmek için serinin değerlerinin grafiğini çizmek gerekir. Serideki veriler doğruya mı, parabole mi daha uygun olacağı grafikten de anlaşılamaz ise tüm formüller denenmelidir. En az hata hangi formül ile elde edilirse o formül tercih edilmelidir. Y = a + bX regresyon doğrusu denklemindeki a ve b katsayıları bilinirse, herhangi bir X değeri için Y’nin alacağı değer hesaplanır ve böylece gelecek dönemlerin tahminleri yapılabilir. “a” ve “b” katsayıları aşağıdaki formüller yardımı ile hesaplanabilir.

Kaynak

Fatih Demir, Gri Sistem Teorisi Ve Oyun Teorisi İle Döviz Yatırım Stratejisi Belirlemeye Yönelik Bir Uygulama

 

*Bu çalışmanın tüm hakları, Fatih Demir’e aittir.

*Bizimle iletişim kurmak için: kenandabirkuyu10@gmail.com

ABD'nin Uzay Politikaları

ABD
Uzay araştırmaları konusunda ABD, geçmişte SSCB bugün ise Rusya ile dünyanın en önde gelen ve itici gücü olan ülkesi olmuştur. ABD, uzay çalışmalarını sivil ve askeri alanda iki dalda yürütmektedir ve bunu temel iki kurumla sağlamaktadır. Sivil uzay çalışmaları NASA (Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi, National Aeronautics and Space Administration) tarafından yürütülürken askeri uzay çalışmaları Savunma Bakanlığı‟na (DoD, Department of Defence) bağlı olan AFSPC (Hava Kuvvetleri Uzay Komutanlığı – Air Force Space Command) tarafından yürütülmektedir. ABD‟nin temel politikalarını anlayabilmek için her iki temel kurumun gelişim sürecinin kısaca incelenmesi gerekir.
NASA
Çok kapsamlı olan NASA‟nın kısaca tarihçesine bakmak gerekirse, NASA‟nın kuruluşunun temelinde ulusal savunma ve bu konuda artan baskılarla doğrudan ilişkili olduğu görülür. 2. Dünya Savaşı‟ndan sonra ABD ve SSCB Soğuk Savaşa girmişlerdi. Her alanda devam eden bu savaşın özellikle uzay araştırmaları büyük bir rekabet konusu olmuştu ve “uzay yarışı” başlamıştı. 4 Ekim 1957 yılında SSCB tarafından Sputnik-1‟in fırlatılması da bu yarışta ABD‟nin reaksiyonunu gerektiren son nokta olmuştu. Dünya‟nın ilk yapay uydusunu Sovyet‟ler fırlatmıştı ve Sovyet‟lerin bu başarısı, Amerikan kamuoyunda ikinci Pearl Harbor etkisi oluşturmuştu. ABD hızlı bir şekilde Sovyetlere cevap verdi ve 31 Ocak 1958‟de ilk uydusu, Explorer 1‟i fırlattı. Nitekim, 1 Ekim 1958‟de Kongre ve Birleşik Devletler Başkanı Dwight D. Eisenhower onayı ile halihazırda faaliyet gösteren NACA (Havacılık Alanında Ulusal Danışma Komitesi/National Advisory Committee for Aeronautics) yerine NASA (Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi, National Aeronautics and Space Administration), “Dünya atmosferinin içinde ve dışında uçmakla ilgili problemlerin ve diğer bazı
amaçların araştırılmasını sağlamak için sözleşme” temeline dayandırılarak kuruldu. İlk kuruluşunsa 8000 çalışanı, 100 Milyon $ yıllık bütçesi, üç büyük araştırma laboratuarı, (Langley Havacılık Laboratuarı, Ames Havacılık Laboratuarı, Lewis Uçuş İtki Laboratuarı) ve iki küçük test tesisi vardı.
NASA, kuruluşunu takiben uzay görevleri icra etmeye başladı. Pek çok büyük program NASA tarafından yürütüldü. Bu projelerin bazılarının burada bahsedilmesi NASA‟nın sadece ismi olan bir kuruluş olarak kalmayıp yapılan hamlenin enerjiye dönüşümüş olmasının bir göstergesi ve iyi bir örneğidir.
1. Mercury: 1961-1963 arasında, bir insanın uzayda hayatta kalıp kalamayacağını araştırmak için adındaki tek astronotlu programlar,
2. 1965-1966 arasında, iki uzay aracının buluşması ve kenetlenmesi ve EVA (Araç Dışı Aktiviteleri, Extra Vehicular Activity) ile ilgili olarak iki astronotlu Gemini projesi,
3. Apollo:1968-1972 arasında Ay araştırmaları
4. Gezegenlerin araştırılması için yapılan robotik görevler; Ay için Ranger, Surveyor, Lunar Orbiter. Mars için Mariner 2, Viking 1 ve 2. Daha dış gezegenler için Pioneer 10 ve 11 ile Voyager 1 ve 2 projeleri,
5. Hava taşımacılığında güvenlik, güvenilirlik, verim ve hız için yapılan havacılık araştırmaları; X-15 hipersonik uçuşu, itki teknolojileri ve yapıları, aerodinamik yatırımlar, aviyonik
6. Landsat:Bilgi toplamak için uzaktan algılama uyduları
7. Echo 1, TIROS, Telstra:Haberleşme ve hava durumu izleme için uygulama uyduları
8. SkyLab: Astronotlar için yörünge uygulamaları
9. Space Shuttle: Dünya yörüngesine gidip gelmeyi sağlamak için, tekrar kullanılabilir uzay aracı
Projeleri örnekler arasında sayılabilir. Ama yarışta önde olunacağını kanıtlayacak asli proje,25 Mayıs 1961’de Başkan Kennedy’nin, “İnanıyorum ki ulusumuz, bu on yıl bitmeden, bir insanı Ay‟a göndermek ve oradan dünyaya güvenle geri getirmek amacının gerçekleştirilmesine kendisini adamalıdır.” sözü ile açıkça hedef belittiği gibi Ay‟a yolculuk için geliştirilen Apollo projesi oldu.
Apollo projesinin gerçekleştirilmesi için NASA 11 yıl çalıştı. Proje boyunca 25.4 Milyar $ harcandı Ekim 1968‟de Apollo 7 başarıyla dünya yörüngesine girdi. 24-25 Aralık 1968‟de Apollo 8 başarıyla Ay yörüngesine oturtuldu. 20 Temmuz 1969‟da Apollo 11 başarıyla Ay yüzeyine indi. Üç astronot Ay Yürüyüşü gerçekleştirdi. Armstrong, meşhur; “Bir insan için küçük, insanlık için büyük bir adım.” sözünü bu görevde söyledi. Bu başarının ardından, Ay yüzeyine insansız olarak 5 başarılı iniş daha gerçekleştirildi. Nisan 1979‟da Ay görevi için hareket etmiş olan Apollo 13‟ün oksijen tankında patlama meydana geldi. Mürettebat‟ın başarıyla dünyaya dönmesi, NASA‟nın uzayda meydana gelebilecek öngörülmemiş problemleri çözme konusundaki yeteneklerini ispatladı.
1. 1975‟te, sıra dışı bir uzay projesi için iki düşman ülke ortak proje geliştirdi. ABD‟den fırlatılan Apollo ile Sovyetlerden fırlatılan Soyuz, uzayda buluştu ve başarıyla kenetlendi. ASTP‟ de (Apollo-Soyuz Test Projesi, Apollo Soyuz Test Project) iki ülke mürettebatı 2 gün ortak çalışmalar yürüttüler.
2. 1981‟de Uzay Mekiği (Space Shuttle) projesi başladı. 12 Nisan 1981‟de STS-1 mekiği, dikey olarak uzaya çıkılabileceğini ve bir uçak gibi dünya yüzeyine iniş yapılabileceğini gösterdi. 18 Haziran 1983‟te STS-7 ile uçan Sally K. Ride, uzaya giden ilk kadın oldu.
3. 28 Ocak 1986‟da Challenger Faciası meydana geldi. Challenger mekiği, kalkışından 73 saniye sonra infilak ederek 7 mürettebatın ölümüne sebep oldu. İki sene boyunca uzay mekiklerinin sıvı yakıt tankları yeniden tasarlandı. 1988‟de tekrar başarılı mekik uçuşlarına başlandı. 2003‟te Columbia mekiği dünya atmosferine girerken parçalandı ve 7 mürettebat öldü. 2005‟te STS-114 ile tekrar mekik uçuşlarına başlandı. Halen üç adet mekik aracı vardır; Atlantis, Discovery ve Endeavour.
4. 1990‟da Hubble Uzay Teleskopu fırlatıldı, ancak teleskopta arıza olduğu tespit edildi. 1993‟te ardı ardına gerçekleştirilen uzay yürüyüşleri ile Hubble‟daki arıza giderildi.
5. 1993‟te Rusya ve ABD liderliğinde birçok ortakla uzayda ortak bir istasyon kurulmasına karar verildi. Böylece ISS (Uluslararası Uzay İstasyonu, International Space Station) projesi başladı.
6. 21 Ağustos 1993‟te, Mars‟ı incelemek üzere gönderilen Mars Observer kayboldu. 1997‟de Mars Pathfinder, Mars yüzeyine iniş yaptı ve yüzeyde dolaşarak dünyaya resim göndermeye başladı. Yine Mars‟ı incelemek için 2004‟te Spirit ve Opportunity başarıyla Mars yüzeyine indi.
7. 2004‟te Ay ve Mars yüzeylerinde araştırmalar yapılmasını ve bu araştırmalar için gerekli robotların geliştirilmesini öngören VSE (Uzayın Keşfi Vizyonu, Vision for Space Exploration) projeleri duyuruldu.
8. 2009‟da Ay‟da su bulunup bulunmadığını araştırmak için LCROSS uydusu iki parçaya ayrılarak ay yüzeyine düşürüldü. Çarpışma esnasında yükselen toz bulutu incelenerek Ay‟da su bulundu. Tarih arşivi sizler için ABD’nin Uzay Politikaları’nı en ince detaylarına kadar araştırıyor…
AFSPC
ABD uzay çalışmalarının önemli bir askeri boyutu vardır. Askeri uzay çalışmaları, Savunma Bakanlığı‟na (DoD, Department of Defence) bağlı olan AFSPC (Hava Kuvvetleri Uzay Komutanlığı, Air Force Space Command) tarafından yürütülmektedir. AFSPC ve faaliyetleri, ABD tarafından en üst düzey gizlilik seviyesinde değerlendirilmektedir. Komutanlık yapısı, faaliyetleri ve kabiliyetleri hakkında kısıtlı miktarda bilgi, üzerinden uzun bir süre geçtikten sonra duyurulmaktadır. AFSPC, 47.000 civarında personel ile dünya çapında görev icra etmektedir. AFSPC‟ nin misyonu, ihtiyaç duyulduğunda, tüm uzay ve siber-uzay kabiliyetlerinin pekiştirilerek topyekûn olarak sunulmasıdır. Amaçları ise şöyle sıralandırılmaktadır;
1. Uzay ve siber-uzay için çok yetenekli ve yenilikçi profesyonel gruplar oluşturmak.
2. Müşterek kuvvetler ve tüm yan unsurları için uzay ve siber destek sağlamak.
3. Operasyonel avantajı korumak için esnek ve entegre sistemler oluşturmak.
Tarihsel ve kurumsal gelişimini burada ayrıntılı bahsetme gereği duymadığım AFSPC, ABD‟nin uzay politikalarında, askeri temellerin çok önemli olduğu, açıklanmayan politikaların icra edilen sonuçları açıkça ortaya koymaktadır ve görülmektedir ki uzay ABD için askeri bir önceliktir. Kurumsal olarak temelleri 1982‟de atılan AFSPC, Soğuk Savaş boyunca, füze uyarı ve uzay izleme-kontrol-komuta amacıyla pek çok uzay operasyonu icra etmiştir.1991‟deki Çöl Fırtınası Harekâtı ile muharip güçlere uzay desteğinin sağlanmasına önem verilmiştir.
Yine başka bir örnekte, 11 Eylül 2001 terörist saldırılarının ardından, Irak ve Afganistan‟a başlatılan askeri harekâtta AFSPC, USCENTCOM (United States Central Command) komutanlığına kapsamlı uzay desteği sağlamıştır. 2005‟te, Hava Kuvvetleri tarafından Siber Uzay, görev alanına dâhil edilmiştir. Bu kapsamda, AFSPC tarafından siber uzay operasyonları gerçekleştirilmiştir.
AFSPC‟ nin Kabiliyetleri dokümanında, ayrıca aşağıdaki sorumluluklar sıralanmaktadır:
1. ABD‟nin askeri tüm uzay ihtiyaçları için gereken uydu, uydu fırlatma sistemleri, radar sistemleri ve diğer teknolojileri geliştirmek ve üretmek,
2. Uzayda faaliyet gösteren dost ve düşman tüm askeri ve sivil unsurların, uzay ve yer faaliyetlerini izlemek,
3. Uzay alanında, ulusal güvenliğe tehdit olabilecek tüm unsurları tespit etmek ve müdahale etmek,
4. Öneminden dolayı uzay teknolojileri altında incelenmesine karar verilmiş siber uzay faaliyetlerini (ABD‟nin sivil ve özellikle askeri bilgisayar ve haberleşme ağları ve bunların güvenliği ile düşman unsurların bilgisayar ve haberleşme ağlarının izlenmesi ve gerektiğinde müdahale) yürütmek. Siber uzay faaliyetleri için 24. Hava Gücü dâhilinde 5400 kişi ve Milli Hava Muhafızları (Air National Guard) dâhilinde 10.000 kişi 24 saat esasına göre çalışmaktadır,
5. DSP (Savunma Destek Programı, Defense Support Program) ile, yer radarları kullanılarak, sürpriz füze saldırıları ihtimaline karşı tüm dünyada icra edilen tüm balistik füze faaliyetlerini gerçek zamanlı olarak takip etmek.
6. Askeri ve sivil olarak uzay hâkimiyetinin ABD‟de kalmasını temin etmek.
ABD Uzay Politikaları
ABD‟nin uzay politikası ile ilgili sayılabilecek ilk doküman, 1958‟de Eisenhower döneminde kabul edilen Ulusal Havacılık ve Uzay Kanunudur. Kanun metni, ABD‟nin uzay politikasının temellerine dair önemli bilgiler içerir. Uzay politikalarındaki değişiklikler, Kennedy tarafından 1961‟de yayınlanan bildiriyle ve Nixon tarafından 1970‟de yayınlanan bildiriyle yapılmıştır.
11 Mayıs 1978‟de Carter döneminde ilk resmi uzay politikası (National Space Policy) yayınlanmıştır. Reagan döneminde iki kere, 1982 ve 1988‟de Ulusal Uzay Politikası yayınlanmıştır. 1989‟da George H.W. Bush, 1996‟da Bill Clinton, 2006‟da George W. Bush tarafından yayınlanan Ulusal Uzay Politikaları ile ABD‟nin uzay politikalarında çeşitli değişiklikler yapılmıştır. 15 Nisan 2010‟da Kennedy Uzay Üssü‟nde yaptığı konuşma, Obama‟ nın uzay politikasının nasıl şekilleneceğine dair önemli ipuçları vermektedir ve nihayet Barack H. Obama 28 Haziran 2010‟da uzay politikasını yayınlanmıştır. ABD‟nin uzay politikası seyrini anlamak için Obama‟nın uzay vizyonuna bakmak gerekir.
ABD Başkanı Obama’nın Uzay Stratejisi
Obama 15 nisan 2010‟da Florida‟da Kennedy Uzay Üssü‟nde yaptığı konuşmada uzay politikaları ile ilgili fikirlerinin çerçevelerini açıkladı. Ay‟a Üs kurulması ve Ay‟a insan göndermek gibi daha önce başarılmış veya başarılmasıyla katkı elde edinilemeyeceği düşünülen projeler rafa kaldırıldı. Bunun yanında Mars ile ilgili keşiflerde robot unsurlara ağırlık verilmesinin yanında 2030 yılına kadar Mars‟a insan göndermek hedef alındı. Uzay keşfi için Hubble yerine daha gelişmiş sistemler ve uzayda daha uzağa gidilmesi amacıyla Ağır Yük Füzesi geliştirilmesini hedef gösterdi [3]. Kennedy Uzay Üssü‟nde yapılan konuşma Obama‟nın uzay politikası hakkında ipuçları verse de merakla beklenen Obama‟nın Uzay Politikaları (National Space Policy) nihayet 28 Haziran 2010‟da yayınlandı. Belge her ABD başkanının ve ABD ulusal ve uluslararası uzay hedeflerinin temelini oluşturduğu için önem arz etmektedir. Obama‟nın uzay politikaları 4 başlıkta belirtilmektedir;
1. Prensipler
2. Amaçlar
3. Kuruluşlararası Prensipler
4. Kurumsal Prensipler
Prensipler,
Bu bölümde ABD uzay politikalrının prensipleri ele alınmıştır.
• Güvensizlik ortamını önlemek için uzayda sorumlu davranmak ve uzay faaliyetleri konusunda şeffaflık ve kamu bilincinin arttırılması,
• Güçlü ve rekabetçi ticari uzay alanında uzayda sürekli ilerleme, ABD liderliği için yeni pazarların hedeflenmesi,
• Bütün milletlerin, uluslararası hukuka uygun olarak, barışçı amaçlarla ve tüm insanlığın yararına alanı keşfetmek ve kullanmak hakkına sahip olması,
• Gökcisimleri üzerinde egemenlik iddialarına karşın, uzay sistemleri ile egemenlik maksatlı girişimin, bir milletin hakkının ihlali olarak kabul edileceği,
• Düşmanca girişim ve saldırıların caydırılması, kendi uzay sistemlerinin savunulması ve müttefik uzay sistemlerinin savunmasına katkı sağlanması ve caydırıcılık başarısız olursa, gerektiğinde silahlı güce başvurulması, konularını presip olarak kabul eder.
Amaçlar,
• Uydu tabanlı hizmetler ; uzaya fırlatma, karasal uygulamalar ve artan uydu üretimi için küresel piyasalara katılma ve rekabetçi yerli sanayinin gelişimi,
• Karşılıklı, yararlı uzay faaliyetleri konusunda uluslararası işbirliğinin genişletilmesi,
• Uzayda istikrarın güçlendirilmesi ; sistemleri ve yörüngesel enkazı hafifletmek için güçlendirme önlemlerinin ulusal ve uluslararası olarak alınması,
• Ticari, sivil, bilimsel ve ulusal güvenlik uzay araçlarının çevresel, elektronik, mekanik, ya da düşman nedenlerinden ; parçalanması, bozulması ve yıkıma karşı destekleyici altyapı olarak etkin misyonlar için gerekli fonksiyonların geliştirilmesi ve esnekliğinin arttırması,
• Yenilikçi teknolojiler ve sanayilerin geliştirilmesi için insan ve robot girişimlerde, uluslararası ortaklıkların güçlendirilmesi. Ulusumuzun ve insanlığın uzay anlayışının arttırılması, bilimsel keşiflerin geliştirilmesi, güneş sistemi ve ötesindeki evrenlerin keşfedilmesi,
• Uzay tabanlı tarım ve bilim için gerekli olan güneş gözlem yeteneklerinin geliştirilmesi, doğal kaynakların yönetimi, yeryüzü ve yakın uzayın izlenmesi ve küresel iklim değişikliğinin tahmini ve afet önleme ve arama kurtarma faaliyetlerine destek verilmesi,
Kuruluşlararası Prensipler,
Temel faaliyetler ve Yetenekler konusunda,
• Uzay tabanlı bilim, teknoloji ve endüstride ABD‟nin liderliğinin güçlendirilmesi,
• Uzay için sigortalı erişim kabiliyetlerinin geliştirilmesi,
• Uzay tabanlı konumlandırma, yönbulma ve zamanlama (GPS) sistemlerinin korunması ve geliştirilmesi ve tüm dünyada barışçıl ücretsiz erişime sunulması,
• Ticari, sivil ve milli güvenlik alanlarında yeteneklerin geliştirilmesi için yeniliği teşvik edici ve ilerleyen bilim, araştırma ve keşif faaliyetlerinin sürdürülmesi. Bunun için kurumların, sanayi ve akademi ile işbirliği içinde standartlarının oluşturulması. Mevcut uzay işgücü için fırsat yaratmaya çalışan tedbirlerin uygulanması, mühendis ve bilimsel personel, deneyimli ve yetenekli uzay uzmanlarının elinde tutulmasını hedeflemektedir.
Uluslararası İşbirliği konusunda,
• Uzay ile ilgili forumlarda ve faaliyetlerde ABD‟nin liderliği,
• Güvenlik geliştirme, istikrar ve uzayda sorumlu davranış konularında liderlik,
ABD ticari uzay yetenekleri ve hizmetleri için yeni pazar olanaklarının kolaylaştırılması,
• Uluslararası ortaklıklara katılan ülkeler arasında maliyet ve risk paylaşımını teşvik,
• Müttefikleri ve uzay ortakların mevcut ve planlanan uzay yetenekleri yararlanarak ABD yeteneklerini güçlendirilmesi,
• Potansiyel Uluslararası İşbirliği Alanları Belirlenmesi; İnsanlı uzay uçuş faaliyetleri de dahil olmak üzere, uzay keşfi, uzay bilimleri için uluslararası işbirliği için potansiyel alanları belirleyecektir. Ancak bunlarla sınırlı kalınmayacaktır. Uzay bilim ve araştırma desteği alan nükleer güç, uzay taşımacılığı, enkaz izleme ve farkındalık için yer gözetleme, füze uyarı sistemleri, yer bilimleri ve gözlem, çevresel izleme, uydu iletişimi, GNSS, mekansal bilgi ürünleri ve hizmetleri, afet zararlarının azaltılması, arama ve kurtarma, denizcilik alanı bilincini için uzayın kullanımı ve insan faaliyetleri ve kullanımı için uzay ortamında uzun süreli koruma alanlarında işbirliğine gidilmesi,
• Şeffaflık ve güven arttırıcı önlemler geliştirilmesi; silahların kontrolü için öneriler ve kavramlar düşünülerek , Amerika Birleşik Devletleri ve müttefiklerinin
ulusal güvenliğinin arttırılması hedeflenmektedir.
Uzay Ortamı ve Uzay Sorumlu Kullanım korunması konusunda,
• Uzay enkazını en aza indirmek ve tüm kullanıcıların, sorumlu huzurlu ve güvenli kullanım için uzay ortamının korunması,
• Uzaydaki nesne veritabanlarını geliştirmek, ortak uluslararası veri standartlarını ve veri bütünlüğünü takip ve uzay nesneleri hareketleri tahminleri dahil olmak üzere
ticari ve uluslararası kuruluşlar ile orbital izleme ağı oluşturup geliştirmek.
Etkili İhracat Politikaları konusunda,
• Amerika Birleşik Devletleri yetkisiz kurumlara ileri uzay teknolojisi akışını durdurmak için çalışmak ve hassas veya gelişmiş uzay aracı ile ilgili ihracat için bir hükümetler arası anlaşma veya diğer kabul edilebilir bir düzenleme gerekliliğini öne sürerek teknoloji transferini kontrol altına almaktadır.
Uzayda Nükleer Enerji konusunda,
• Amerika Birleşik Devletleri‟nin uzay sistemlerini geliştirilmesi ve bu sistemlerin güvenli bir şekilde etkinleştirilmesi veya önemli ölçüde uzay araştırmaları veya operasyonel yeteneklerinin geliştirmesi için uzayda nükleer güç sistemlerini kullanmak zorunda olduğu belirtilmektedir.
Kurumsal prensipler,
Bu bölümde tüm birimlerin sorumlulukları ayrı ayrı ve genel hatlarıyla belirlenmiştir. Savunma ve Ulusal İstihbarat Sekreterliğinin görevleri;
• ABD ulusal güvenliğini destek; barış, kriz ve çatışma zamanlarında savunma ve istihbarat operasyonları sağlamak için uzay sistemleri ve destekleyen bilgi sistemleri ve ağlarını işletmek,
• Uzay yetenekleri, maliyet-etkin beka kabiliyeti sağlamak,
• Teknoloji geliştirilmesini teşvik için endüstriyel kapasitenin geliştirilmesi ve en önemli ulusal güvenlik çıkarlarını destekleyerek ABD liderliği korumak,
• Kritik ulusal güvenlik alanlarında etkin görevlerin temini için gerekli planlar, prosedürler, teknikleri ve yetenekleri geliştirmek ve uygulamak. Uzay varlıklarının hızla restore edilmesi ve müttefik, ticari uzay-dışı yeteneklerden yararlanılması,
• Uzay gözetleme, istihbarat, doğru ve zamanında SSA (Space Situational Awareness) geliştirmek için bilgileri korumak ve bütünleştirmek. SSA (Space Situational Awareness) bilgilerini ulusal güvenlik, sivil uzay ajansları, özellikle insanlı uzay uçuşu faaliyetleri, ticari ve yabancı uzay operasyonlarının desteklenmesi için kullanılması,
• Tehdit ortamındaki değişiklik durumlarında ileri teknolojiler ile yanıt ve yeteneklerinin geliştirilmesi ve uygulamasıdır.
Savunma Bakanlığının görevleri,
• SSA yeteneklerinin geliştirilmesi, satın alınması, işletilmesi, bakımı ve modernizasyonu için, Ulusal İstihbarat Direktörü desteği ile sorumluluk,
• Yeteneklerin, planların ve seçeneklerin, ABD veya müttefik uzay sistemlerine karşı caydırma,savunma ve gerekirse saldırı için geliştirilmesi,
• Destek, güç geliştirme, kontrol, ve kuvvet uygulama görevleri yürütmek için yetenekleri korumaktır.
Ulusal İstihbaratın görevleri,
• Temel istihbarat toplama ve tek ve tüm kaynak istihbarat analizinin
geliştirilmesi,
• İstihbarat öncelikleri ve verilen görevleri desteklemek için uzay yeteneklerinin geliştirilmesi,
• Sağlam, zamanında ve etkin bilgi toplanması, işlenmesi ve analiz edilmesi. Yabancı uzay ve destekleyici bilgi sistemi faaliyetleri hakkında bilgi edinilmesi,
• Yabancı Uzayla ilgili faaliyetlerin anlaşılması için geleneksel ve geleneksel olmayan kaynaklardan gelen bilgileri kullanmak ve paylaşmak için yenilikçi analitik araçlar ve teknikler geliştirmek ve zenginleştirmek,
• ABD uzay misyonlarına, caydırıcılık ve savunma sağlama amacıyla mevcut ve gelecekteki tehditlerin karakterize edilmesi ve etkin korunması,
• Milli savunma ve iç güvenlik planlamasına destek ve önemli bir istihbarat
misyon olarak operasyonel gereksinimlerin karşılanmasıdır.
Prensip ve amaçlardan da anlaşılacağı gibi Obama ABD‟nin uzay konusundaki liderliğinin sürdürülmesini önemsemekle beraber, uluslararası ortaklıklara açık olduğu anlaşılmaktadır. Uzayda nükleer gücün önemini ve devamlılığını savunan politikasında gerektiğinde kensinine ve müttefiklerine karşı saldırılarda güç kullanmaktan kaçınmayacağını belirtmektedir.
Yararlanılan Kaynak
Mustafa Kubilay Kartal, Türkiye İçin Uzak Politikaları Ve Stratejik Ortaklık Analizi
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Mustafa Kubilay Kartal’a aittir.
*Bizimle iletişim kurmak için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Olası İstanbul Depremi Ve Senaryolar (2020)

Beklenen istanbul depremi nasıl olacak, istanbul depremi sonrasında neler olacak, büyük İstanbul depremi yaklaşıyor mu? İstanbul depremi olmayacak mı? İstanbul’da deprem uyarısı haberleri… Derlediğimiz bu yazımızda kafanızdaki soru işaretlerinden az da olsa arınacaksınız. Tarih arşivi sizler için araştırdı, iyi okumalar…

Beklenen Büyük İstanbul Depremi

Ülkemizde farklı bölgelerde yaşanmış birçok deprem olmasına karşın bilimsel olarak ciddi kaynakların ayrıldığı büyük çalışmalar yapılmamaktadır. Bu bilimsel çalışmaların yeterince ve sık yapılmaması, ortaya çıkması muhtemel depremler için iyi bir afet önleme – azaltma çalışması yapılmasının önünde engel olarak durmaktadır. Bu durumun yanı sıra uzun bir süredir Marmara Denizi’nde gerçekleşmesi muhtemel bir deprem beklentisi mevcuttur. Bu beklenti yeterli düzeyde bilimsel çalışmaların yapılmamış olmasının bir sonucu olarak toplumda korku ve endişeye dönüşmüştür.

Toplumda oluşan korku ve endişe duyguları afet sırasında ve sonrasında paniğe dönüşerek ortaya çıkan tablonun çok daha ağırlaşmasına neden olmaktadır. Bu bağlamda olası deprem senaryolarının gerçekçi olarak hazırlanması ve bu senaryolar üzerine afet öncesi ve sonrası için toplumun bilgilendirilmesi ve her an afete hazır olmaları sağlanmalıdır. Daha doğru bir ifadeyle “afetle birlikte yaşama” kavramı öğretilmelidir.

Daha önce birçok kez değindiğimiz gibi istanbul depremi hangi illeri etkiler, istanbul depremi nereleri etkiler, istanbul depremi kaç şiddetinde meydana gelir ve istanbul depremi ne zaman olacak, önceden tahmin edilemez. Bu belirsizliğin yanında aktif fay hatlarının bulunduğu bölgeleri, muhtemel depremin etkilerini tahmin edebilmek amacıyla ele alındığımızda fay hatlarının bulunduğu bölgelerdeki yapıların depreme dayanıklılığı, nüfus, ekonomi, sosyal hayat v.s verilerinin tam olarak analiz edilmesi hasar tahmininin gerçekçi olması için önemlidir.

Tüm analizler en son bilimsel bilgiler temel alınarak yapılmış olsada sonuçlar yukarıda saydığımız nedenlerden dolayı hatalı olabilir. Bu deprem senaryosundaki hasar tahmini sadece afet önleme – azaltma planı için kullanılabilir.Kuzey Anadolu fay hattı üzerinde birçok araştırma çalışmaları temel alınarak İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Japonya Uluslararası İşbirliği Ajansı (JICA) tarafından dört senaryo deprem belirlenmiştir. İstanbul depremi odaklı olan bu kullanılan senaryolar;

Kaynak: Japon Uluslararası İşbirliği Ajansı (JICA), İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Türkiye Cumhuriyeti İstanbul İli Sismik Mikro-Bölgeleme Dahil Afet Önleme/Azaltma Temel Planı Çalışması Son Rapor Cilt V.
Senaryo A: Yaklaşık 120 km. uzunluğundaki hat 1999 İzmit depremi fayının tam batısından Silivri’ye kadar uzanan hattır. Bu dört senaryo deprem içinde meydana gelme olasılığı en yüksek olanıdır, zira sismik aktivite batıya doğru ilerlemektedir. Moment büyüklüğünün (Mw) 7.5 olacağı tahin edilmektedir. İstanbul depremi odaklı deprem senaryosu B;

Senaryo B: Yaklaşık 110 km. uzunluğundaki hat 1912 Mürefte – Şarköy depremi fayının doğu ucundan Bakırköy açıklarına kadar uzanan hattır. Moment büyüklüğünün 7.4 olacağı tahmin edilmektedir. İstanbul depremi odaklı deprem senaryosu C;

Senaryo C: Bu senaryo Marmara Denizi’ndeki 170 km. uzunluğundaki kuzey Anadolu fay hattının aynı anda kırılacağını varsaymaktadır. Moment büyüklüğünün 7.7 olacağı tahmin edilmektedir. Makul ölçüler dahilinde bu senaryo en kötü durumu ifade etmektedir. İstanbul depremi odaklı deprem senaryosu D;

Senaryo D: Marmara Denizi’nin kuzeyinde devam eden fay hattı Çınarcık Çukuruna kuzeyden dik eğimle girmektedir. Birçok yeni araştırma çalışmaları referans alınarak, çınarcık Çukurunun kuzey yamacını takip eden normal faylanma senaryosu oluşturulmuştur. Normal faylanma için kullanılan ampirik formülasyon ile moment büyüklüğünün (Mw) 6.9 olacağı tahmin edilmektedir.
Senaryo A için yapılan yasar hesaplaması en muhtemel durum ve Senaryo C için yapılan hasar hesaplaması ise en kötü durum olarak ortaya konmuştur. Hasar tahminini bu 2 Senaryo üzerinden değerlendireceğiz. Senaryolara göre depremden ciddi anlamda etkilenmesi muhtemel İstanbul, Bursa, Kocaeli ve Sakarya illeridir.

Farklı Büyüklüklerde Oluşan Depremlerin Sanayi Sektöründe Yaratacağı Ekonomik Etkilerin Tahmin Edilmesi (İstanbul Depremi)

İstanbul depremi öncesinde yapılan araştırmalar bizlere ne anlatıyor? Marmara Denizi’nde yıllar itibari ile yapılan gözlem ve çalışmalar sonucunda ortalama olarak 7 büyüklüğünde bir deprem beklentisi oluşmuş ve bu durum kamuoyu tarafınca bilinmektedir. Olası bir Marmara depreminin başta İstanbul olmak üzere Bursa, Kocaeli ve Sakarya’ da büyük oranda etkili olacağı tahminler arasındadır. Bu tahminlerin doğrultusunda muhtemel bir İstanbul depreminin bölgeye vereceği ekonomik ve sosyal etkileri tam olarak belirlemek mümkün değildir. Bu durumun en önemli sebebi bölgeye ait ciddi ve güvenilir envanter kayıtlarının bulunmamasıdır.

Bu eksiklik neticesinde bu afetten sanayinin ne kadarın ve hangi oranda etkileneceği saptanamamaktadır. Fakat bu etkilenme hakkında fikir verebilecek çalışmalar mevcuttur. İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Japonya Uluslararası İşbirliği Ajansı (JICA) tarafından 2002 yılında hazırlanan rapor, İstanbul merkezli olası Marmara depremi hakkında bazı tahmin çalışmaları yürütmüştür. Bu çalışmada bina envanterinin veri tabanı, 2000 yılında İstanbul ili içerisinde yapılan bina sayımı sonuçları baz alınarak yapılmıştır.

Marmara Bölgesi’nde gerçekleşmesi olasılıklar dahilinde olan “A” senaryosunun gerçekleşmesi durumu diğer senaryolara daha güçlü ihtimallere bağlanmışdır. Bu senaryo İstanbul merkezli 7,5 büyüklüğünde bir depremin olacağı varsaymaktadır. Diğer gerçekleşmesi muhtemel “C” senaryosu ise Marmara Bölgesi için en yüksek risk düzeyini öngörmekte ve büyük kayıpların yaşanacağına işaret etmektedir. Tüm tahminlerimizin gerçekleştirilmesinde bilimsel formül kullanılamamıştır.

Bu durumun sebebi farklı büyüklüklerde gerçekleşmesi muhtemel depremlere, sanayi bölgesinde bulunan yapıların nasıl karşılık vereceğine ilişkin bilimsel bir tespit olmamasıdır. Gelişen teknoloji ve inşaat teknikleri, yapıların kısa süreler içinde onarılması ve inşa edilmesine olanak tanımaktadır. Bu durum güncel bina envanterlerinin tutulmamasına neden olmaktadır.

Tahminlermizi Senaryo “A” ve Senaryo “C” üzerine yoğunlaştırmış ve “A” senaryosunun gerçekleşmesi durumunda yapıların yaklaşık yüzde 50’sinin, “C” senaryosunun gerçekleşmesi ihtimalinde ise yapıların yüzde 100 zarar göreceklerini varsaymaktayız. Bu senaryoların gerçekleşmesinde halinde tüm Marmara Bölgesi’nde sanayi sektörüne yansılamarı şu şekilde tahmin edilmiştir;2012 yılı itibari ile toplam ihracatımızın yaklaşık 89 Milyar Doları Marmara Bölgesi’nde gerçekleştirilmiştir.

Bu rakam toplam ihracatımızın yaklaşık yüzde 65’ine denk gelmektedir. Senaryo “A” nın gerçekleşmesi durumunda Marmara Bölgesi’nde üretim tesislerinin yaklaşık yüzde 50’sinin ağır hasar aldığı varsayımını dikkate aldığımızda ve düz bir mantık çerçevesinde arz edilen ürünlerin yüzde 50 oranında azalacağı ve bölge ihracatının da yüzde 50 oranında olumsuz yönde etkileneceğini buna bağlı olarak yaklaşık 45 Milyar Dolar civarında bir maliyet doğuracağını hesaplamaktayız.Senaryo “C”’nin gerçekleşme durumunda ise tüm üretim tesislerinin tam hasar aldığını ve Marmara Bölgesi’nin 89 Milyar Dolar değerindeki tüm ihracatının durduğunu varsaymaktayız.

Aynı mantık çerçevesinde ithalat oranları değerlendirmiş ve 2011 yılı itibari ile yaklaşık olarak toplam ithalatımızın yüzde 63’üne denk gelen 151 Milyar Dolar Marmara Bölgesi’nde gerçekleştiği izlenmiştir. Senaryo “A”nın gerçekleşmesi durumunda ithalat miktarımızın da yaklaşık yüzde 50 oranında azalacağı ve 75 Milyar Dolar civarında gerçekleşeceği, senaryo “C”’nin gerçekleşmesi durumunda ise tüm ithalatımızın duracağı tahmin edilmiştir. Resmi kaynaklara dayandırılan çalışmalarda, toplam katma değer oranının bölgesel bazda dağılımına son olarak 2001 yılı sonu itibari ile ulaşmaktayız.

1973 yılından itibaren Marmara Bölgesi’nin toplam katma değer rakamları içindeki payı yaklaşık yüzde 55 bandında seyretmiştir. En son veri olan 2001 yılında bölgenin toplam katma değere olan oranı yüzde 54 olarak hesaplanmıştır. Bu bilgiler ışığında Marmara Bölgesi’nin toplam katma değere oranının yüzde 55 civarında olduğunu ve senaryo “A”’nın gerçekleşmesi durumunda üretim tesislerinin yarısının tam hasar aldığı varsayımında yaklaşık olarak yüzde 27 oranında bir katma değer kaybının yaşanacağını tahmin etmekteyiz. Senaryo “C”’nin oluşması durumunda ise Marmara Bölgesi’nin tamamının toplam katma değere hiç katkıda bulunamayacağını tahmin etmekteyiz.Tarih arşivi olarak sizler için araştırıyoruz…

Marmara Bölgesi’nde 2010 yılı itibari ile tarımsal üretimin değerinin toplamda 30 Milyar TL civarında olduğunu görmekteyiz. Senaryo “A”’nın gerçekleşmesi durumunda tarımsal üretim yapan işletmelerin yaklaşık yarısının tam hasar alması varsayımında üretimi 15 Milyar TL seviyesinde izleneceğini ve senaryo “C”nin gerçekleşmesi durumunda tarımsal üretimin tamamen duracağını tahmin etmekteyiz. Yapılan hasar tahmininde tüm bina tipleri için ortak olarak az hasarlı, orta asarlı ve ağır hasarlı etkilenebilirlik durumu dikkate alınmıştır. Can kaybı tahminin de ölü ve ağır yararlı sayısı üzerine bir veri elde edilmiştir. Her iki tahminde de gerçekleşme ihtimali diğer senaryolardan daha yüksek olan Senaryo A ve gerçekleşme ihtimali diğer senaryolardan daha az olan ama gerçekleşmesi halinde en ağır etkiyi bırakması tahmin edilen senaryo C üzerinden değerlendirmeler yapılmıştır.


Kaynak: Japon Uluslararası İşbirliği Ajansı (JICA), İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Türkiye
Cumhuriyeti İstanbul İli Sismik Mikro-Bölgeleme Dahil Afet Önleme/Azaltma Temel Planı Çalışması
Son Rapor Cilt V

Senaryo A’ nın gerçekleşmesi durumunda İstanbul ilinde bulunan binaların yaklaşık yüzde 7’ si ağır hasar alacağı tahmin edilmiştir. Bu hasarı almış olan binalar çok hasar görecek ya da tamamen yıkılacağı varsayılmaktadır. Bu durumdan yaklaşık 216.000 hane halkı doğrudan etkileneceği hesaplanmıştır. Bu binaların onarılmadan kullanılması sakıncalıdır. Ağır hasarlarla birlikte orta hasar almış olan binalarında hesaba katılmasıyla İstanbul ilindeki bina sayısının yüzde 16’ sı onarıma mutlaka ihtiyaç duyacak hale geleceği tahmin edilmektedir.

Etkilenen toplam hane halkı sayısı 503.000 civarlarına yükselmesi beklenmektedir. Depremin insanlar üzerinde yaratmış oldu tedirginlik ve korku hissi az hasar görmüş binalarda yaşayan hane halkını da etkileyecek ve toplamda 1.160.000 kişi barınma ihtiyacıyla karşı karşıya kalması tahmin edilmiştir. Gerçekleşen bu bina hasarlarının doğrudan ilk sonucu insan yaşamı üzerinde ortaya çıkmaktadır. Bu senaryoya göre yaklaşık 73.000 bin vatandaşımızın hayatını kaybetmesi ve 120.000 kişinin de ağır yaralanması beklenmektedir.
Senaryo C ‘nin oluşması durumunda İstanbul ilinde bulunan binaların yaklaşık yüzde 18.0’ nin ağır ve orta derecede depremden etkilenmesi beklenmektedir.

Bu binalarda yaşayan hane halkı sayısı yaklaşık 601.000 civarındadır. Depremin insanlar üzerindeki psikolojik etkisinin de hesaba katılmasıyla depremden etkilenen hane halkı sayısının 1.300.000 olması beklenmektedir. Bina hasarları ve insan kayıpları dışında ortalama olarak birçok noktada su ve gaz kaçakları, bu kaçaklara bağlı olarak ikincil risklerin gerçekleşmesi (doğalgaz patlaması gibi), yıkılması tahmin edilen binalarda gerçekleştirilecek kurtarma girişimleri, kurtulan insanlara geçici barınma alanları oluşturması ve şehrin yeniden yapılanmaya hazır hale getirilmesi için yapılan masraflarda dahil edildiğinde yaklaşık olarak 50 Milyar Dolarlık ekonomik bir zararın oluşmasının muhtemel olduğunu tahmin edilmektedir.

Marmara Bölgesi’nde yer alan 4 ilimiz (İstanbul, Kocaeli, Bursa ve Sakarya) önemli sanayi kuruluşlarını barındırmakta ve ülke üretimimizin yarısından fazlasını karşılamaktadır. Olası Marmara depreminin gerçekleşmesi halinde bu illerimizin depremden hangi oranda etkileneceği ve depremin oluşacağı yıl ve o yılın ekonomik verileri bilinemediği için, oluşabilecek ekonomik kaybın rakamlarla ifade edilmesi mümkün olmamaktadır. Etkilenmenin hangi oranda olacağı önceden tahmin edilemediği için yukarıda bahsettiğimiz 4 ilimizin tamamının yıkılması ihtimalini değerlendirirsek ülke üretimimizin yarısını kaybedeceğimiz çıkarımını yapabiliriz.

Aynı oran dış ticaret rakamları göz önünde bulundurularak kurulabilir. Bu durum, olası bir Marmara depreminde 4 ilimizde tüm sanayi tesislerinin yıkılması durumunda yaşanabilecek kayıpların yüksekliği konusunda da bir fikir vermektedir. Ayrıca bu bölgedeki sanayi kuruluşlarının bir depremde hasar görmesi ile ortaya çıkacak olan sanayi üretiminin durması, işsizlik, yoksulluk, toplumsal kaos gibi önemli sorunlarla birlikte ciddi bir çevre kirliliği de yaşanacaktır. Marmara’da bir deprem durumunda sanayinin insan sağlığına zararlı hangi maddeleri hangi oranda çevreye salacağı hâlâ bilinmemektedir. Sanayi ve yerleşimin iç içe geçtiği bölgelerimizi düşündüğümüzde tablo daha da kötürümleşmektedir.

Yapısal Sorunların Getireceği Ekonomik Etkiler (İstanbul Depremi)
Depremin ilk etkisi yapılar üzerindedir. Konutlar, iş yerleri, yollar, alt yapı v.s yapılar deprem anında ve sonrasında direkt olarak hasara maruz kalırlar. Bu yapıların depremden hangi oranda etkilendiğine bağlı olarak diğer etkiler gözlemlenir. İnsan yaşamını doğrudan etkileyen yapı hasarları dramatik sonuçlar doğurmaktadır. Depremin insan hayatı üzerindeki etkileri bulundukları yapıların dayanıklılığı ile ilgilidir. İnsan hayatının yanında, çoğu ekonomik faaliyetlerin çeşitli türde yapıların içinde gerçekleştiriliyor olması deprem sonrasında zarar gören yapının ekonomik faaliyetleri etkilemesine neden olmaktadır. İnsan yaşamının doğrudan etkilenmemesi açısından yapıların, depreme dayanıklılığı büyük önem taşımaktadır. 7 Eylül 1999 tarihi itibari ile depremin zarar verdiği mesken ve işletme sayısı 86.440 civarındadır. Bu rakama doğru orantılı olarak depremin yıktığı yapılarda toplam 15.226 insan hayatını kaybetmiştir. İstanbul depremi ile 1999 depremini karşılaştıracak olursak..

Depremin yapılar üzerindeki etkisini ekonomik açıdan incelediğimizde 7 Eylül 1999 tarihi itibari ile depremin iki önemli kalemden biri olan sermaye birikiminin ve diğer önemli kalem olan milli hasılanın üzerinde yaratacağı etkilenmesinin yaklaşık 9 Milyar Dolar ile 13 Milyar Dolar arasında belirlenmiştir. Bununla birlikte kamu kesiminin üstleneceği maliyetlerin eklenmesi, evsiz kalan insanların ilk etapta geçici, sonraki aşamalarda kalıcı barınma ihtiyaçlarının karşılanması, hasar gören iş yerlerinin zararlarının karşılanması ve üretimin durmasından dolayı ortaya çıkan zararın giderilmesi tahmin edilen rakamların çok daha üstünde bir maliyete işaret etmektedir.

Alt yapılarda oluşan hasarların giderilmesinin ekonomik bir yük getirmesinin yanı sıra temel insani ihtiyaçların giderilmesi ve sosyal hayata verdiği zararlar da göz önünde bulundurulursa ortaya çıkan sorun çok daha büyük boyutlara ulaşmaktadır. 1999 depreminin ardından alt yapıda oluşan hasarın giderilmesi için, orta ve uzun vadede toplam 600 Milyon Dolar finansman ihtiyacı olduğu tahmin edilmiştir. Alt yapılarda oluşan hasarın dolaylı olarak etkilediği bir başka alan ise sanayi sektörüdür. Enerji dağıtım hatlarının zarar görmesi durumunda, enerjiye bağımlı olan sanayinin üretimi durmakta ve üretim kaybından dolayı bir zarar oluşmaktadır.

Sanayi sektöründe üretim ağırlıklı olarak yapıların içinde gerçekleştirilmektedir. Olası bir Marmara depreminin sanayi sektöründe kullanılan yapılara zarar vermesi halinde, yapı hasarlarının yanında, kullanılan makine ve teçhizat da oluşan hasarlar ile işlenmiş ve yarı işlenmiş mal stoklarında kayıplar oluşmaktadır. Bu kayıplarla birlikte üretimin durmasının da getirmiş olduğu bir zarar oluşmaktadır. 1999 depreminin ardından sanayi bölgesinde meydana gelen zararın 600-700 Milyon Dolar civarında olduğu tahmin edilmiştir. Tarım sektörü, sanayi sektörüne oranla çok daha az miktarda yapıya ihtiyaç duymaktadır. Dolayısıyla deprem sonrası tarım sektörü çok miktarda yapı hasarlarına maruz kalmamaktadır.

Sağlık ve eğitim kuruluşlarının yapı içerisinde hizmet vermesi ve tüm birimlerinin bir yapı altında olması deprem sonucu etkilenme riskini bir hayli arttırmaktadır. Sağlık kuruluşlarının yapı hasarlarına maruz kalmasının ekonomik boyutunun olmasının yanı sıra deprem sonucu yaralanan insanların sağlık hizmeti alamamasına neden olmaktadır. Sağlık kuruluşlarının 1999 depremi sonrası ihtiyaç duydukları finansman yaklaşık 27 Milyar TL olarak tahmin edilmiştir. Eğitim kurumlarında oluşan hasar sonucu çok sayıda genç yaştaki insanın bir arada bulunması ve muhtemel can kayıpları sonucu ağır bir tablo oluşabilir. Eğitim kurumlarında deprem sonucu ekonomik bir kayıp yaşanmakta ve bununla birlikte eğitim aksamaktadır. 1999 depremi sonrasında yaklaşık 20 Milyar TL finansman ihtiyacı ile karşılaşılmıştır. İstanbul depremi bizleri sosyolojik anlamda nasıl etkileyecek, nasıl sonuçlarla karşılaşabiliriz?

Depremin Yarattığı Sosyolojik Sorunların Getireceği Ekonomik Etkiler (İstanbul Depremi)
Deprem maddi ve ekonomik kayıpların yanı sıra psikolojik sorunlara da neden olduğu izlenmiştir. Depremi hisseden veya yakınlarını depremde kaybeden insanların önemli bir bölümü psikiyatrik destek almak durumunda kalmışlardır. Deprem sırasında güvenli hiçbir yer yoktur. İnsanların bulunduğu yer sarsılmakta; binalar hareket etmekte ve yıkılmaktadır. Buna bağlı olarak binlerce insan yaşamını yitirmektedir.

Depremin ardından ilk psikolojik tramvayı atlatan bireyleri artçı şoklar devam ederken, psikolojik tepkiler tekrar ortaya çıkmaktadır. Artçı şoklar, yeniden düzelmeye ve rahatlamaya engel olmaktadır. Depremlerin neden olduğu birçok psikolojik sorun vardır. Bu sorunlardan her biri tek başına ele alındığında bile ciddi psikolojik stresler yaratmaktadır. Ortaya çıkan psikolojik belirtilerden kişinin işlevlerini bozacak kadar şiddetli olanlar ilk bir ay için Akut Stres Bozukluğu, bir aydan sonraki dönem için de Travma Sonrası Stres Bozukluğu olarak adlandırılır.

Korku, suçluluk, öfke, kaygı, umutsuzluk gibi duygular yaşamaktadırlar. Bununla birlikte afet yörelerinde çalışan yardım ekibi ve çeşitli sivil toplum örgütü gönüllülerinde de psikolojik desteğe ihtiyaçları bulunmaktadır. Deprem sonrası gerçekleşen “Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB)” ciddi bir durumdur. Deprem sonrası verilecek psikolojik destek hizmetleri ciddi sorunların ortaya çıkma olasılığını azaltır. Ancak kişinin normal yaşamındaki ruh sağlığı, kişilik yapısı ve depremde yaşanan travmanın etkisi ile birlikte deprem sonrası TSSB’ nin depreme maruz kalmış insanlar içinde yaklaşık yüzde 10 ile yüzde 15 civarında insanı etkilediği belirlenmiştir. İstanbul depremi psikolojik olarak da bir yıkıma sebep olabilir mi?

Psikolojik açıdan bakıldığında depremden etkilenen çocuklar, yetişkin insanlara oranla daha fazla hassasiyet göstermektedirler. Zamanlarını büyük ölçüde okulda geçiren öğrenciler açısından psikolojik danışmanların ve öğretmenlerin davranışları çok önemlidir. Çocuklar güven duydukları bir alana ihtiyaç duymaktadırlar. Bu anlamda bulundukları alanın güvenli olduğu hissettirilmelidir. Ülkemizdeki öğretmenlerin bu konuda yeterli derecede eğitim almamış olmasıyla birlikte bu becerilerinin azalmasına neden olan en önemli unsurudur. Bunun yanında depremden etkilenen milyonlarca insan gibi bazı eğitimcilerin de deprem korkusunu yenememiş olmasıdır. Bu noktada tam anlamıyla çocuklara güven telkin edilememektedir. Peki İstanbul depremi şayet yaşanırsa, hangi ekolojik sorunları beraberinde getirecek?

beklenen istanbul depremi

Depremin Yaratacağı Ekolojik Sorunların Getireceği Ekonomik Etkiler (İstanbul Depremi)
17 Ağustos 1999 tarihinde Marmara Bölgesi’nde meydana gelen deprem can ve mal kaybının yanında büyük ölçekte çevresel sorunlar da yaratmıştır. Depremin insanlar tarafından inşa edilmiş yapıları etkilemesinin doğal bir sonucu olarak bazı kimyasal maddeler doğaya saçılmış ve ekolojik sorunları da beraberinde getirmiştir. Deprem sonucu kamu ve özel sektöre ait alt yapı tesislerinin zarar görmesi ve kimyasal üretim yapan tesislerin, atıkların bulunduğu depoların zarar görmesi sonucunda nehir veya akarsuya karışan atıklar tüm doğal hayatı olumsuz etkilemiştir.

Marmara Bölgesi’nde yaşanan deprem TÜPRAŞ tesisi üzerinde büyük bir miktarda olumsuz yaratmış, depolanan petrolün denize sızmasına ve tesislerde oluşan deprem sonrası yangının hava kirliliği yaratmasına neden olmuştur ve çevreye akrinonitril yayılmamıştır. Yangın ve tehlikeli maddelerin çevreye yayılması, depremin etkisiyle patlama, yanma ve yayılma sonucu ekolojik çevrede akut ve kronik tahribat meydana getirmektedir. Depremle birlikte meydana gelen zeminde çökme veya göçme gibi olaylarda ekolojik yapıyı etkilemektedir. Diğer taraftan depremden hemen önce ve sarsıntı sırasında suların ısınması, radon gazı çıkışının artışı gibi faktörlerin de canlı yaşamını etkilediği gözlenmiştir.Depremde nükleer santrallere ait yapıların çatlaması sonucu çevreye zararlı olacak düzeyde radyasyon sızabilmektedir. Alt yapısal olarak İstanbul depremi için hazırlıklı mıyız?

Doğal gaz hattı ile elektrik şebekelerinin deprem sırasında otomatik olarak kesilmemesi ikincil bir felaket olarak can ve mal kaybına neden olacağı gibi ekolojik çevreye de olumsuz etkiler bırakan büyük yangınlar çıkmaktadır. 1994 yılında Japonya’daki Kobe Depremi’nde meydana gelen ölümlerin yaklaşık üçte ikisinin çıkan yangınlardan ve su basması sonucu boğulmalardan meydana geldiği tespit edilmiştir. Depremle birlikte evlerin enkaz haline gelmesi,ağır veya orta derece hasar görmesi, evlerin sağlam olsa bile psikolojik korku nedeniyle evlerine girememeleri sonucu deprem bölgesinde yaşayan insanların önemli bir kısmı bir süre dışarıda kalmaktadır. Bu sırada insanlar sağlıksız koşullarda yaşamaktadır.

Çadırkent, prefabrik konut gibi geçici barınaklarda yaşayan insanlar doğal ihtiyaçlarını tam anlamıyla hijyenik olarak giderememektedirler. Geçici barınaklara ulaştırılması gereken su, kanalizasyon ve temizlik maddeleri gibi hizmetler ile ortaya çıkan katı atıkların uzaklaştırılması, öncelikli kurtarma ve ilk yardım gibi çalışmaların gölgesinde kalmaktadır. Bu durumun bir sonucu olarak da organik katı atıkların bozularak çevreye kötü koku salmasına ve salgın hastalıkların yayılmasına neden olmaktadır.Depremin ardından yaşanan can kayıplarının ardından sağlıksız koşullarda yaşan insanların salgın hastalıklardan hayatını kaybetmesi de eklenince ortaya dramatik bir tablo ortaya çıkmaktadır. İstanbul depremi sonucu ekolojik olarak nasıl etkileniriz?

Deprem sonucu ortaya ekolojik sorunların telafi edilmesi ciddi bir ekonomik finansman gerektirdiği gibi çok yıllar sürmektedir. Depremin ardından enkaz kaldırma çalışmaları aşamasında yanlış depolanma yapılması ve yasalara aykırı hareket ederek moloz yığınlarının denize dökülerek doğal yapının bozulması gibi etkileri ortadan kaldırmak hem ekonomik hemde çevresel kirliliğin telafisi açısından uzun bir süreç gerektirmektedir.

Depremlerin Sanayi Sektöründe Yaratacağı Ekonomik Zararın Önlenmesi ve Azaltılması (İstanbul Depremi)

Depremlerin sanayi sektöründe yaratacağı ekonomik etkilerin önlenmesi, sanayi sektöründeki yapılaşmanın güvenli, çağdaş ve teknolojik gelişmelerin göz önünde bulundurularak yapılmış olması ile doğrudan ilişkilidir. Yapıların dayanıklı olması depremlerde yıkımı en aza indirerek, oluşacak ekonomik kayıpların önüne geçecektir.Depremlerin yarattığı zararın tam anlamıyla azaltılabilmesi için, yasal düzenlemelerle desteklenmesi önemlidir. Devletin bu konudaki desteği toplumun tamamını kapsaması ve alınacak önlemlerin zorunlu olması ile birlikte muhtemel kaybın azalması ve planlı, dengeli bir kalkınma için gereklidir. 1999 depremi ardından bu eksiklik fark edilerek inşa edilecek yapıların güvenli olması adına 4708 sayılı yapı denetimi yasası düzenlenerek yürürlüğe girmiştir. Bu düzenleme ile birlikte inşaat kalitesin düşmesi, mühendislik hataları gibi olumsuzlukların azaltılması hedeflenmiştir.

Yapı denetim yasası, ülkemiz için İstanbul depreminin etkilerini azaltmak adına önemli bir adım olmuştur ve 1999 yılından sonra inşa edilen yapılar bu yasal düzenleme çerçevesinde yapılmıştır. Yapı denetim yasası ile birlikte imar projeleri de muhtemel zararların azaltılmasında önemli bir yere sahiptir. Sanayi tesislerinin kurulduğu bölgelerin zemin özellikleri, yerleşim yerlerine mesafesi gibi bilgiler doğrultusunda inşaatın yapılması İstanbul depreminin etkilerinin azaltılmasında oldukça önemlidir. Bu bilgilerin oluşturulması ve nihai kararların verilmesi ciddi bir mühendislik bilgisi gerektirmektedir. Peki ülkemiz için İstanbul depremi ne ifade ediyor?

Ülkemiz dördüncü jeolojik zamanda oluşmuş bir dağ sisteminin üzerinde yer almaktadır. Devamlı hareket halinde olan ve yerleşmeye çalışan bir zemin özelliği taşımaktayız. Uzun yıllardan beri farklı zamanlarda birçok doğal afet yaşanmış ve tüm bu deneyimlere rağmen afet riskinin azaltılabilmesi için gerekli düzenlemeler ile önlemleri almakta geç kalmış bulunmaktayız. Ancak 1950’li yılların başlarında ekonomik ve siyasi nedenlerle köyden kente doğru yönelen göç hareketlerinin hızlanması plansız ve kontrolsüz bir kentleşme sürecine girilmesine neden olmuş ve 1999 yılında yaşanan Marmara Bölgesi merkezli iki büyük depremin ardından bu plansız ve kontrolsüz kentleşmenin bedelini insanlar hayatlarını kaybederek ödemişlerdir.

1999 depremlerinin ardından deprem riskini azaltmada ve depremle baş edebilmede hazırlıklı ve dirençli bir toplum yaratılması, bu amaca yönelik kurumsal alt yapının oluşturulması ve konuyla ilgili ARGE faaliyetlerinin önceliklerinin belirlenmesi amacıyla ilk kez “Ulusal Deprem Stratejisi ve Eylem Planı” hazırlanmıştır. Bu planın ana amacı, depremlerin neden olabilecekleri fiziksel, ekonomik, sosyal, çevresel ve politik zarar ve kayıpları önlemek veya etkilerini azaltmak ve depreme dirençli, güvenli, hazırlıklı ve sürdürülebilir yeni yaşam çevreleri oluşturmaktır. Peki sanayi anlamında İstanbul depremi için hazır mıyız?

Sanayi tesislerinin imar planına uygun ve yapı denetim şartlarına göre inşa edilmesi, depremi etkilerini azaltmak için tek başına yeterli önlemler değildir. İstanbul Depreminin meydana gelmesi muhtemel bölgelerdeki sanayi tesisleri ile enerji ve yakıt hatlarının yakınlığı, riski çok daha fazla arttırmaktadır. Deprem bölgesinde yerleşim alanlarında, I. ve II. Sınıf Gayri Sıhhi Müesseseler kapsamında yer alan sanayi tesisleri ve bunlarla iç içe geçmiş bulunan NATO boru hatları, doğal gaz boru hatları, LPG boru hatları, yerleşim alanları içerisinde kurulan ve işletilen akaryakıt istasyonları, tüp gaz satış bayileri, v.b. yapılar bir arada bulunmaktadır. Tüm bunların taşımakta olduğu yangın ve endüstri kazaları olasılıkları ile bu alt yapı tesislerinin yer aldığı bölgelerin taşıdığı deprem riskleri, kentleri patlamaya hazır birer bomba haline getirmekte ve yaşam güvenliğini ortadan kaldırmaktadır.

Deprem öncesinde ve sonrasında etkin bir planlama yapılması, en az yapıların
dayanıklılığı kadar önemli bir yere sahiptir. Bu planlama deprem öncesinde gerekli önlemlerin alınması ve deprem sonrasında, hızlı bir toparlanma ve kalkınma sürecinin yürütülmesi için oldukça gereklidir. Bu amaçla ulusal nitelikte deprem stratejileri ve planları geliştirilmelidir. Ülkemizin 2012-2023 yılları arasını kapsayan ulusal nitelikte olan deprem strateji ve eylem planı temel olarak depremin can ve mal kayıpları üzerindeki etkisini minimum düzeye geriletmeyi amaçlamıştır. Bu amaç doğrultusunda depremden önce önlemlerin alınması ve depremden sonra gerekli çalışmaların yapılmasını koordine etmeyi planlamaktadır.

Depremlerin sanayi tesislerine ait binalarda yarattığı etkinin ardından, bu etkinin giderilmesi için yeterli bir fonun yaratılması, deprem sonrasında üretimin durmasından dolayı oluşacak kayıpların azaltılması için önemlidir. Depremler genellikle geniş bir coğrafyayı etkilemektedir. Dolayısı ile ortaya çıkan ekonomik kayıp oldukça büyük boyutlara ulaşmaktadır. Bu denli bir zararın kısa sürede giderilmesi mümkün olmamaktadır. Bu fonun kısa sürede yaratılmasındaki zorluklar sigorta sisteminin önemini ortaya koymaktadır. Önceki bölümlerde de anlatıldığı gibi sigorta sistemi bu fonun oluşturulmasında önemli bir yer tutar. Sigorta sisteminin yanı sıra deprem bölgesinin toparlanması ve sanayi üretiminin tekrar başlaması için ucuz banka kredilerinin sağlanması amacıyla gerekli yasal düzenlemeler, üretim sürecinin hızlı bir biçimde tekrar başlaması açısından gereklidir.

Bu yazımızda İstanbul depremi ne zaman olacak? İstanbul depremi kaç şiddetinde olacak? İstanbul depremi için olabilecek şeyler, İstanbul depremi hakkındaki bilimsel araştırmalar, İstanbul depremi hakkında bazı bilgisel şemalar, İstanbul depremi ile ilgili bazı varsayımlar ve İstanbul depremi’nin olabilecek sonuçlarına değindik. Tarih arşivi’ni takip etmeye devam edin.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Fukuşima Nükleer Faciası

Borsadaki Yükseliş Devam Eder Mi?

Yararlanılan Kaynaklar
Fahri Altıngöz, Olası İstanbul Depreminin Marmara Bölgesi’nde Sanayi Sektörüne Etkisi

*Bu çalışmanın tüm hakları, Fahri Altıngöz’e aittir.
*Bizimle iletişim kurmak için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Kara Para Aklama Süreci Ve Yöntemleri (Karapara Ne Demek?)

Karapara Aklama Süreci
Elde edilen karaparalar çeşitli aşamalardan geçirilerek bir takım yol ve yöntemlerle piyasaya enjekte edilmektedir. Bu aşama ve yöntemler aşağıdaki gibi sıralanabilir.
Karapara Aklamanın Aşamaları
Karapara istenildiği zaman istenildiği gibi rahatça harcanamaz. Bundan dolayı aklama işlemine tabi tutulması gerekmektedir. Karapara yerleştirme, ayrıştırma ve bütünleştirme olmak üzere üç aşamada aklanır. Bu aşamalar gerçekleştirilerek finansal sisteme aktarılır ve çeşitli işlemlere tabi tutularak kullanılabilir duruma getirilir.
Yerleştirme Aşaması (Placement)
Yerleştirme aşaması (placement) : Bu aşamada temel amaç nakit olan suç gelirini elden çıkarıp nakit formundan kurtarmaktır. Çünkü nakitten ziyade kredi kartı ve çek gibi nakit olmayan ödeme araçları kullanıldığından büyük miktarlardaki nakit paraların kullanımı dikkat çekecektir ve bu da aklayıcıyı büyük bir riskle karşı karşıya bırakacaktır. Karapara aklayıcısı parayı nakit formundan kurtarmak için büyük bir ihtimalle ya finansal sisteme sokacaktır ya da yurtdışına çıkaracaktır. Bunların nakit formundan çıkarılmasında en az risk finansal kuruluşlar aracılığı ile
olacağından bu karaparanın güvenli bir şekilde finansal sisteme sokulması teknolojinin de yardımı ile kısa sürede birçok işleme tabi tutmaya olanak verecektir ve riski büyük ölçüde ortadan kaldıracaktır.
Yerleştirme aşaması karapara aklama suçu ile mücadele eden otoriteler için en avantajlı aşama olurken karapara aklayıcıları açısından en zor aşamadır. Nakit kullanımının az olduğu diğer bir ifadeyle, tüm işlemlerin kayıt altına alındığı ülkelerde nakit hareketleri yapmak oldukça zordur ve dolayısıyla aklayıcıların da işi zordur. Paranın finansal kuruluşlara yatırılması aklayıcılar için en önemli aşamadır. Şöyle ki, aklayıcı elde etmiş olduğu suç gelirlerini herhangi bir varlığı satın almak suretiyle piyasaya enjekte etmek istediğinde, bu durum karapara ile mücadele eden otoritelerin dikkatini çekecektir ve derhal gereği yapılacaktır. Bu yüzden aklayıcılar kendileri açısından daha sağlıklı ve sağlam olan finansal kuruluşları aracı olarak kullanmayı tercih edeceklerdir. Tabi burada belirtilmesi gereken bir diğer husus finans kuruluşları yerleştirme aşamasında söz konusu olduğunda ilgili finans kuruluşunun gişesine gidilerek paranın bizzat yatırılması gerekirken finans kuruluşları tercih edilmediğinde lüks evler, arabalar veya mücevherler alınarak bu aşama gerçekleştirilir. Diğer taraftan nakit formunda olan büyük meblağlar genellikle fiziki olarak ülke sınırları dışına çıkarılır. Aklama için hedef ülke ise nakit işlemlerin çok yoğun olduğu çek ve kredi kartı gibi argümanların kullanımının çok az olduğu, kayıt dışının yoğun olduğu, denetim sisteminin oturmadığı ülkelerdir. Yerleştirme aşamasında karapara eğer nakit formunda değilse bu aşamaya zaten gerek yoktur. Direk ikinci aşama olan ayrıştırma aşamasına geçilir.
Ayrıştırma Aşaması (Layering)
Bu aşamada temel amaç iz sürmeyi elden geldiği kadar zorlaştırmaktır. Karapara fiziksel ve nedensel olarak esas kaynağından mümkün olduğu kadar çok uzaklaştırıl ve izinin sürülmesi ve kaynağının tespit edilmesi neredeyse imkansız hale gelir. Paranın kaynağının illegal olduğunun tespit edilememesi için para birçok işleme tabi tutulmakta ve denetim mekanizması büyük ölçüde aşılmaktadır.
Globalleşmenin etkisiyle para sınırı aşarak ülkeden ülkeye hızlı bir şekilde yolculuk etmekte ve karapara ile mücadele eden otoritelerin işini oldukça zorlaştırmaktadır. Bu aşamada yetkililerin iz sürmesi neredeyse imkansız hale gelmektedir. Bu aşama aklayıcılar açısından kolay bir aşamadır. Çünkü, teknoloji sayesinde kısa sürede birçok işleme tabi tutulan karapara, kaynağından uzaklaştırılarak iz sürülemez hale getirilir. Karapara ile mücadele eden otoriteler açısından ise oldukça zor bir aşamadır.
Bütünleştirme Aşaması (İntegration)
Yerleştirme ve ayrıştırma aşamaları başarıyla tamamlanmışsa artık bütünleştirme aşamasına geçilir. Karapara aklayıcısı ayrıştırmış olduğu paraları bütünleştirme aşamasında bir araya getirerek artık karaparaya normal para görüntüsü verir ve istediği gibi kullanmaya başlar. Bu aşamada paranın karapara olduğunun yetkililer tarafından tespiti imkansız denecek kadar zordur. Zira karapara tamamen yasal görünüme kavuşmuştur. Ayrıştırma aşamasında o kadar çok işlem yapılmıştır ki mevcut sistem içerisinde paranın ilk kaynağına ulaşmak neredeyse imkansız hale gelmiştir. Ayrıştırma aşamasında hesapların gizliliği kullanılarak ve parçalara bölerek nakit formundaki paranın şekli değiştirilir. Bütünleştirme aşamasında ise yasal bir kaynak açıklaması sağlanır. Paranın sahibi menkul, gayrimenkul, tahvil, bono vb. varlıklar alarak karaparaya tamamen yasal bir boyut kazandırır. Servetinin kaynağı sorulduğunda ise yapmış olduğu yatırımları kaynak olarak rahatlıkla söyleyebilecektir.
Karapara Aklama Yöntemleri
Karapara aklama yöntemi denilen olgu, illegal yollardan diğer bir ifadeyle, öncül suçların işlenmesi neticesi elde edilen gelirlerin sanki yasal faaliyetler neticesi kazanılmış gibi gösterilmesi için yapılan bir takım işlemler silsilesidir. Aslında karapara aklama işiyle uğraşan insanlar, sanıldığı gibi eğitimsiz ve bilgisiz değildir. Son derece bilgili ve üretken insanlardır. Bunlar hukukçular, mali müşavirler, bankacılar ya da iş adamları olabilirler. Bunlar suç sicilleri temiz ve parlak bir meslek geçmişine sahip olmakla beraber yetkililere karşı daima bir adım öndedirler. Yetkililer kullanılan en yeni yöntemi bulup anladıklarında aklayıcılar çoktan yeni bir teknik bulmuşlardır bile. Karapara aklamada kullanılan yöntemler çok çeşitlilik göstermekle beraber bazı ortak noktalara sahiptirler. Örneğin çok çeşitli finansal kuruluşlar kullanılır ve uluslararası nakit transferleri yapılır. Karapara aklamada kullanılan yöntemlerin sayısı hakkında bir şey söylemek neredeyse imkansızdır. Zira kullanılan yöntemlerin sayısı karapara aklayıcıların hayal gücüne bağlıdır. Günümüzde teknolojinin de etkisiyle sürekli yeni yöntemler geliştirilmektedir. En sık kullanılan yöntemlerden bazılarına aşağıda yer verilmiştir.
Sahte veya Muhteviyatı İtibariyle Yanıltıcı Faturalar
Fatura üzerinde yazan miktarın gerçeğinden düşük ya da fazla yazılması suretiyle kullanılan bir yöntemdir. Bu yöntemde karapara aklayıcısı karapara aklama amaçlı kurmuş olduğu bir paravan şirkete ya da normal faaliyet gösteren bir şirkete elinde bulunan bir malı olduğundan çok yüksek bir fiyata satmış gibi göstermek suretiyle fatura düzenleyerek aradaki fark kadar parayı aklar. Örneğin 50 TL değerindeki bir mal için 100 TL fatura keserek aradaki 50 TL lik farkı aklamış olur. Bu yöntem genellikle ihracat ve ithalat yapmak suretiyle kullanılır. Gerek ithalat gerekse ihracat faturalarının olduğundan daha fazla veya daha düşük olarak gösterilmesi neticesi aradaki fark kadar karapara aklamaya dayanan bir yöntemdir. Değeri normal olan bir mal çok nitelikli ve değerliymiş gibi yüksek bir fiyatla yurtdışına gönderilerek fatura düzenlenir ve aradaki fark karapara aklamada kullanılır. Olası bir denetimde yakayı ele vermemek için aklanan karaparayı ihracatın yapıldığı şirket gönderiyormuş gibi hareket edilir. Bu şirket gerçekten faaliyet gösteren bir şirket de olabilir paravan bir şirket de olabilir. Aynı şekilde yurt dışından mal alımlarında da alınan ucuz bir mal yurt içinde malum şirketlere çok pahalıya satılıyormuş gibi gösterilir ve aradaki fark karapara aklamada kullanılır.
Parçalama (Structering) Yöntemi
Karapara ile ilgili olarak bütün yasal düzenlemeleri yapan ülkelerde finansal sektörde faaliyet gösteren kuruluşlara yatırılacak belli bir miktarın üzerindeki paralar karapara ile mücadele eden ilgili kuruma finansal kuruluşça bildirilmesi gerekmektedir. Böyle olunca aklayıcılar belirtilen miktarın biraz altında bir miktarı finansal kuruluşta açmış oldukları hesap veya hesaplara yatırmak suretiyle bildirim zorunluluğundan kurtulmaktadırlar. Örneğin bir ülkede bu miktar 10.000$ ise bu yöntemi kullanacak olan karapara aklayıcısı işlemlerini 10.000$’ın altında bir rakamla yapacaktır.
Fiktif veya Yanlış İsim İle Hesap Açma
Bu yöntemde temel amaç herhangi bir risk karşısında karapara aklama ile mücadele eden otoritelerin gerçek karapara aklayıcıya ulaşmasını engellemektir. Karapara aklayıcısı hesabı ya başkası adına ya da gerçekte olmayan birinin üzerine açmıştır. Soruşturma açılması durumunda soruşturma karapara aklayıcısı diğer bir ifadeyle, karaparanın gerçek sahibi hakkında değil de ismine hesap açılan hakkında yapılır. Tarih arşivi sizler için araştırıyor..
Finansal Kuruluşlarla İşbirliği Yapmak
İlgili finansal kuruluşun yöneticileriyle veya herhangi bir çalışanı ile işbirliği yapılarak bildirim yükümlülüğü olan miktarın çok daha üzerinde bir miktarın finansal kuruluşa yatırılması ve neticede bildirimin yapılmaması yöntemidir. Suç örgütlerinin herhangi bir finansal kuruluşa özellikle de bankalara sahip olması bu suç örgütlerine çok büyük imkanlar sağlamaktadır.
Nakit Kaçakçılığı
Suçtan elde edilen gelir genelde nakit formunda olduğundan ve kısa vadede harcanamayacağından bu para aklanmak üzere büyük olasılıkla ya yurt dışına çıkarılacaktır ya da finans sektörüne yerleştirilecektir. Bu yöntemde karapara, karapara aklama suçu hakkında yeterli düzenlemelerin yapılmadığı ya da vergi cenneti denilen vergi yükümlülüklerinin çok fazla olmadığı ülkelere fiziki olarak taşınır. Bu ülkelere getirilen paralar yine bu ülkelerde finans sisteminin içine sokularak yasal bir görüntü alması sağlanır. Daha sonrada eğer arzu edilirse ilk elde edildikleri ülkeye yasal olarak kazanılmış bir para olarak kolayca aktarılır.
İşçileri Kullanma
Bu yöntem gelişmiş ülkelerden az gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelere karapara transferinde kullanılır. Gelişmiş ülkelerde çalışan diğer ülke vatandaşı olan işçiler kullanılarak karapara transferi gerçekleştirilir. Bu işçiler çalışmakta oldukları ülkelerde kazanmış oldukları paraları düzenli olarak kendi ülkelerine gönderdiklerinden dikkat çekmezler. Ancak bildirim zorunluluğu olan miktarın üzerinde bir havale gerçekleştiğinde risk söz konusu olacaktır.
Sigorta Poliçeleri
Bu yöntemin her ülkede uygulanma imkanı yoktur. Bazı ülkelerde hayat sigortası poliçesi sahibi öldüğünde poliçeyi satmışsa, satın alan kişinin poliçeden doğan tüm haklarını sigorta şirketinden talep etme hakkı vardır. Poliçe sahibi bir hastalığa yakalanmışsa ve yakın zamanda öleceğini düşünüyorsa hayatının geri kalan kısmını daha iyi geçirmek için sahibi olduğu poliçeyi nominal değerinin altında satar. Satın alan kişi ise poliçe üzerinde yazan nominal değerle, poliçeyi satan kişiye ödediği miktar arasındaki fark kadar kar etmeyi amaçlar. Böylece ülkede bu poliçelerle ilgili ikinci el piyasası oluşur. Tabi bu piyasa en çok karapara aklayıcıların işine yarar. Karapara aklayıcılar gerek birinci elden gerekse ikinci elden normal fiyatın bile üzerinde miktara razı olarak poliçeyi satın alır. Poliçeyi satan kişi elde ettiği nakit parayı günlük ihtiyaçları için peyderpey harcayacağından dikkat çekmeyecektir. Karapara aklayıcı ise poliçe sahibi öldüğünde ilgili sigorta şirketinden parayı çek olarak tahsil edeceğinden herhangi bir riskle karşılaşmadan elinde bulunan karaparayı aklamış olacaktır.
1900’lü Telefon Hatları
Bu yöntemde karapara elde eden aklayıcı bu kazancını nakit olarak tahsil etmek yerine üzerine kayıtlı olan 900’lü hatların borçlu kişi tarafından aranmasını ister ve alacağını bu şekilde tahsil eder. Bilindiği üzere 900’lü hatlar normal ücretin çok daha üzerinde bir ücrete tabi olduğundan kısa sürede büyük miktarlar aklanabilir.
Gazino ve Kumarhanelerin Kullanılması Suretiyle
Bu yöntemde gazinodan veya kumarhaneden eldeki nakit karapara ile fiş satın alınır ve hiç kumar oynanmadan belli bir süre sonra tekrar gazino veya kumarhaneye gidilerek eldeki fişleri verip karşılığında çek alınır ve bu çekler bankaya yatırıldıktan sonra emlak gibi herhangi bir mal alımında kullanılır. Bazen fiş almaya da gerek olmayabilir. Eldeki bütün karapara kumarhaneye verilir ve kumarhane belli bir komisyon aldıktan sonra karşılığında çek verebilir. Aklayıcıya paranın kaynağı sorulduğunda da kumar kazancı diye makul bir cevap verilecektir.
Paravan Şirketler Kullanmak Suretiyle
Gerçekte ticari bir faaliyeti olmayan bir şirketin ticaret yaparak gelir elde etmiş gibi gösterilmesi ve karaparanın bu şirkete aktarılması sonucu ortaklarının yasal gelir elde etmiş gibi kamu otoritelerine beyanda bulunmaları yöntemidir. Karapara aklayıcıları birden fazla paravan şirkete sahip olabilirler ve finansal kuruluşlarda yapıldığı gibi iz kaybetmek için fonları bir şirketten diğer şirkete sürekli aktarabilirler.
Döviz Bürolarının Kullanılması
Herhangi bir öncül suç işlenmesi neticesi elde edilen gelirler döviz bürolarında başka bir para birimine dönüştürülmek suretiyle ekonomik sisteme enjekte edilebilmektedir.
Talih Oyunlarından Kazanılan İkramiyeler
Bu yöntemde ikramiye kazanan kişiler karapara aklayıcıları tarafından bulunur ve mevcut ikramiyenin üzerinde bir miktar teklif edilerek bilet, kupon vb. satın alınır ve bu bilet ve kuponla ilgili idareye gidilerek ikramiye çekilir. Böylelikle eldeki karapara aklanmış olur.
Yabancı Ülkelerdeki Banka Temsilcilikleri
Bankaların yabancı ülkelerdeki temsilcilikleri bazı yükümlülüklerden muaftır ve bu temsilcilikler böylelikle karapara aklama işleminde kullanılmaktadırlar. Bu temsilciliklerin bildirim yükümlülüğünün olmaması durumunda, karapara aklama işlemi kolaylaşır. Bu yöntemle karapara aklamaya şu örneği verebiliriz. Normalde mevduat toplama izni olmayan yabancı bir ülkedeki banka temsilciliği suçtan elde edilen geliri kabul ederek bünyesinde bir ticari işletmenin hesabı varmış gibi göstermiş ve buradan transferler yapmıştır. Bankacılık faaliyetinde bulunmadığından dolayı bildirim yükümlülüğü olmayan temsilcilik, bu yolla karaparanın finansal sisteme sokulmasına imkan sağlamıştır. Karapara cezası ile ilgili olarak Türk Ceza Kanunu 282. Maddesini inceleyebilirsiniz.
Yasal Şirketler Kurmak
Bu yöntemde karapara aklayıcıları ellerindeki karaparaları aklamak için ya şirket kurarlar ya da mevcut olan bir şirketi satın alırlar ve ellerinde bulunan karaparayı bu şirketin fonlarına ekleyerek finansal kuruluşlara aktarırlar. Karaparanın aklanmasının önlenmesine dair kanun olsa da, malesef önüne geçilememektedir.
Yararlanılan Kaynaklar
Ömer Köksal, Türkiye’de Karapara İle Mücadele Ve Bankacılık Sektörünün Rolü
İnönü Akgün Alp, Paranın Karası Karaparanın Makroekonomik Etkileri
Orhan Tur, Karaparanın Aklanmasının Önlenmesi Karapara Tanımı Mükellefin Dergisi
Selçuk Alsancak, , Karapara Aklanmasının Önlenmesine Dair Kanuna İlişkin Bir Yaklaşım
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Ömer Köksal’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

ABD Merkez Bankası FED Ve Dolar Hegemonyası

ABD Merkez Bankası FED’in Tarihçesi
ABD Merkez Bankası’nın kurulması kısmen sancılı bir süreçtir. Karşı kamuoyunun mevcut olmasından dolayı, bankanın kurulması 18. yy. kadar uzansa da, ancak 20. yy. başlarında gerçekleşebilmiştir. Merkez Bankası’nın kurulmasına ABD başkanı Thomas Jefferson ve çiftçiler karşı çıkmışlar. Çiftçiler bankaların tüccarları zengin edeceğini ileri sürmüşler ve banknot ihracatına karşı çıkmışlar. 1781 yılında ABD Kongresi ilk ulusal banka olan The Bank of North America’yı ilan etmiştir. ABD’nin Hazine Bakanı Alexander Hamilton (1789 – 1795) merkez bankasının devlet için önemli olduğunu ileri sürmüştür ve First Bank of the United States 1791 yılında kurulmuştur. Ülkenin ilk Merkez Bankası kurulmuştur ve faaliyete başlamıştır. ABD Kongresi The Bank of North America’yı yeni hükümetin mali operasyonlarına bu banka ile destek olmayı amaçlamıştır. ABD Hazinesinin ABD Kongresi tarafından The Bank of the United States”i 20 yıllık bir süre için mali temsilcisi ilan etmiştir. 1913 yılına kadar görev yapmasına rağmen bu banka ilk banka olarak hükümet adına merkez bankası görevine üstlenmiştir. Banka Amerika’ya yarar sağlamasına rağmen imtiyazları yenilenmemiştir ve 1811 yılında dağıtılmıştır. Alexander Hamilton yine Amerika’nın merkez bankasına ihtiyaç olduğunu savunmuştur ve onun çalışmaları ile Kongre Second Bank of the United States 1816 yılında kurulmasına karar verilmiştir. Fakat yine ’de merkez bankasının kurulmasına karşı kamuoyunu devam etmiştir. Başkan Jackson ’un fikrine göre merkez bankası ülkede bir monopol oluşturacağını ve bununda Anayasaya uygun olmadığını ileri sürmüştür. Başkan Bankanın imtiyazlarını veto etmiştir ve 1836 yılında banka ortadan kaldırılmıştır. Bu bankanın kaldırılmasıyla Amerika’da mali sitemde problemler yaşanmıştır ve bankaların ihtiyaçlarını karşılayacak kurum olmaması mali sistemde sorunlar yaşatmıştır.
1863 yılında “Ulusal Bankalar” kanunu çıkarılma ve federal para düzenine geçilmiştir. Bankalar Ulusal Bankalar kanunu ile ABD’nin belirlediği para kurallarına göre uygulama yapmak zorunda kalmışlardır. Ayrıca bu bankalara zorunlu olarak paraları karşılığı gümüş, altın veya devlet tahvilinin karşılık olarak tutulması ABD tarafından kabul edilmiştir. Ancak eyalet bankaları emisyon imtiyazlarından vazgeçmemişler ve bu uygulama başarısız olmuştur. Bu durumla karşılaştıkları için merkez bankasının önemli olduğu anlaşılmıştır ve 12 tane merkez bankası görevini sürdüren FED kurulmuştur. 1907 yılında Amerika ekonomisinde mali kriz yaşanmıştır ve bu nedenle mali sisteme düzen getirilmesinin gerekli olduğu anlaşılmıştır. Amerikan Merkez Bankası’nın devlete ait olması ya da özel bir merkez bankası olması tartışılmıştır. 1912 yılında “Ulusal Para Komisyonu” kurulmuş ve ülkede ekonomik incelemeler yapmıştır. Ekonomik incelemeler sonunda Kongre’ye rapor vermiştir. Rapora göre ülkede merkez bankası kurulmasının gerekli olduğu sonucuna varmışlar. Kongre merkez bankası kurulması için yasa hazırlamıştır ve 1913 yılında Başkan Woodrow Wilson bu yasayı imzalaması ile ABD’nin ulusal merkez bankası FED kurulmuştur. 1917 yılında Overman Yasası ile Merkez Bankası hazineyi finanse eden kurum olmuştur. 1913 yılına kadar Amerika’da merkez bankası bulunmamıştır. Fakat merkez bankası yerine bankalar kendi paralarını basmıştır ve bu paraların değeri ise belirli bir altın miktarına denk gelmiştir.
Birinci Dünya Savaşı’nda ABD’ye Avrupa’dan akan altınlar Merkez Bankası FED ’in ülkede fiyat istikrarı sağlamasını zor duruma getirmiştir. Merkez Bankası yeni kurulduğu için açık piyasa işlemini gerçekleştirecek paraya yani portföye sahip olmadığı için piyasada olan fazla altını çekememiştir. Merkez Bankası’nın açık piyasa işlemlerin gerçekleştiremediği için para stoku %46, fiyatlar genel düzeyi %65 olmuştur. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Overman Yasası’na düzenleme yapılmıştır. Yani FED ve Hazine arasında bağımlılık hafiflemiştir ama bu fonksiyonel bağımsızlık olmuştur, politik bağımsızlık olmamıştır. 1980 yılında yine düzenlemede değişiklikler yapılması ile FED şimdiki statüsüne sahip olmuştur. Fakat FED, Başkan’a değil Kongre’ye hesap vermektedir.
ABD Merkez Bankası’nın Sahip Olduğu Para Politikası Araçları
ABD Merkez Bankası’nın ilk sorumluluğu ekonomide para ve kredi akışını etkilemektir. Ayrıca Merkez Bankası her zaman para politikası uyguladığı zaman, fiyat istikrarını gerçekleştirmek, en üst düzeyde istihdamı temin etmek ve uzun dönemli faizlerin bir düzeyde bulunmasını kendisine amaç olarak kabul etmiştir. FED’ in para politikaları kanuni karşılık oranı, selektif kredi kontrolü, iskonto oranı, açık piyasa işlemleri ve ikna yolu politikalarıdır. Fakat bunlardan en önemlisi açık piyasa işlemleridir. Açık piyasa işlemlerini FED iki şekilde gerçekleştirir; “dinamik ve savunmaya yönelik”. Dinamik şekilde parasal tabanda ve bankaların rezervlerinde değişiklik yapılarak likiditeyi denetlemektedir. Savunmaya yönelik açık piyasa işlemi parasal taban hedeflerinde FED’in isteğinin dışında herhangi bir değişme olduğu zaman değişmeyi uyumlu hale getirmek için işlem yapmaktadır. Bu işlemler FED görevindedir yani FED istediği zaman açık piyasa işlemlerini gerçekleştire bilmektedir. FED’in diğer para politikalarından olan iskonto para politikası ile ekonomik mali paniklerde diğer bankalara fon sağlamaktadır. Bu krediler; uyum kredisi, mevsimlik kredi ve genişletilmiş kredilerdir. Eğer bankaların geçici nakit sıkıntıları varsa FED uyum kredileri ile bu bankaların nakit sıkıntılarını karşılamaktadır. Mevsimle bağlı nakit sıkıntıları varsa örneğin yaz aylarında fazla turist geldiği için nakit sıkıntısını karşılamak için mevsimlik krediler verilmektedir. Bankalar çok ciddi nakit sıkıntısı ile karşı karşıya kaldıklarında bu zaman FED genişletilmiş kredi ile bankaların nakit sıkıntılarını karşılamaktadır. Fakat iskonto politikasının piyasaya etkisi çok küçüktür ama FED’ in geleceğe bağlı para politikaları hakkında sinyal verebilmektedir.
FED’e üye olan ülkelere 1980 yılından önce kanuni karşılık oranı olan diğer para politikası uygulamıştır. Kanuni karşılık oranı “Parasal Kontrol Yasası” ile tüm bankalar için geçerli olmuştur. Ancak iskonto oranından farklı olarak kanuni karşılık oranı ekonomi üzerinde etkisi fazla olduğu için daha az değiştirilmektedir. Diğer para politika araçları ise artık önemini kaybetmiştir.
FED ekonomide likiditeyi ayarlamak için piyasaya hazine bonosu ve tahvilleri alıp satmaktadır. Bunun ne şekilde uygulanacağına FOMC (The Federal Open Market Committee) karar vermektedir. FOMC Washington DC’de periyodik toplanır ve açık piyasa, devlet tahvili alım satışı, sırayla ekonomideki para ve kredi kullanılabilirliğini etkileyen eylemleri ile ilgili politikasını belirlemektedir.
ABD Merkez Bankası’nın Görevleri Ve Sermaye Yapısı

FED’in sermayesi, üye bankalara aittir ve bu nedenle sermaye yapısı bakımından FED dünyada tek örnektir. FED’e üye olan bankalar Federal Rezerv Bank hissesi almaları gerekmektedir. Bu hisse sermayelerinin %6 oranında olması gerekiyor ve üye oldukları zaman %3’nü ödemeleri zorunludur. Diğer %3’ü ise Guvernörler Kurulu tarafından belirleniyor. Ticari Bankaların sermayesinden oluşan FED’in sermayesi aslında FED’in uyguladığı politikalarına etkisi var anlamında anlaşılmamalıdır. Ticari bankalar bu yatırımdan %6 oranında kar payı alırlar. FED ulusal ekonominin ihtiyacına göre para arzını ve kredi arzını ayarlamaktadır. Ayrıca bankaların sorunsuz ve güvenli çalışmalarını sağlamaktadır. FED, dört temel görevi yerine getirmektedir.
– Para arzı ve kredi hacmini düzenlemek,
– Mali kurumların düzenlenmesi ve denetlenmesi,
– Hükümet için mali ajanlık yapmak,
– Mevduat kurumlar aracılığıyla, kamuya ödeme hizmetleri sunmak.
FED bu dört temeli uygularken, dış ticaret, fiyat istikrarı, yüksek istihdam ve ekonomik büyümeyi yani ekonomik amaçları dikkate almak zorundadır. Ayrıca Merkez Bankası bu ekonomik amaçları uyguladığı zaman kendi kendine gerçekleştirme özelliğine sahip değildir. Kendi para ve kredi sorumluluklarına ek olarak, Fed yabancı faaliyetleri ve kenar şirketler, Amerika Birleşik Devletleri’nde faaliyet gösteren yabancı bankalar da dâhil olmak üzere banka holding şirketleri, faaliyetleri üzerinde geniş denetim ve düzenleyici yetkisine sahiptir. Tarih arşivi ABD Merkez Bankası FED Ve Dolar Hegemonyası ile sizlerle…
Amerikan Doları’nın Tarihi
Dolar’ın ilk olarak kullanılması 1500’lü yıllarda olmuştur. İlk olarak St. Joachimsthal kasabasında gümüş sikkeler olarak ve Joachimsthaler kısaltması olan “thaler” ismi ile kullanılmıştır. Prusya’da ve diğer Alman Devletleri’nin 19. Yüzyılın ikinci yarısına kadar “Thaler” isimli para birimi olmuştur. Ancak her ülkede “thaler” gibi telaffuz edilmemiştir, yani her ülkede farklı telaffuz edilmiştir. “Thaler” ismine İngilizler “dollar”, Slovenler “tolar”, Hollandalılar “daaler”, Eritreliler “tallero” ismini vermişler. Doların yeni bir para birimi olarak Koloniler tarafından kullanılmıştır ve Amerikan doları adı altında ortaya çıkmıştır. Resmi olarak kullanılması ise Coinage Antlaşması ile 1792 yılında gerçekleşmiştir.
Dünyada en çok kullanılan para birimi Amerikan Doları’dır ve $ sembolü ile gösterilir. Uluslararası para kodu ise “USD”dir. ABD Kongresi ilk ulusal banka olan The Bank of North America’yı ilan etmiştir ve 1785 yılında ABD Kongresi ulusal para birimi olan doların kullanılmasını kabul etmiştir. Bu Merkez Bankası’nın faaliyete başlamasından sonra, 1792 yılında Tedavüle Para Çıkarma Kanunu ile değerleri farklı olan madeni paraların basımı ABD Darphanesi’nde gerçekleşmiştir. Madeni paralardan farklı olarak ülkede ilk kağıt para Federal Hükümet tarafından dolaşıma çıkarılmıştır ama bu ülke genelinde olmuştur. Hükumet ülkede İç Savaş’ı finanse etmek için ABD Hazinesi “yeşil” adlı faiz getirisi olmayan vadesiz banknot ihraç etmiştir. 100 dolarlık banknot 22 Aralık 1862 yılında Amerika Konfedere Devletleri tarafından çıkarılmıştır. Tedavülde olan banknotlar 1862 Ağustos ayından 1863 Ocak ayına kadar olan zamanda 670.000’den fazla çıkarılmıştır. Tedavülde olan bu banknotların ilk kez tasarımının değiştirilmesi ise 1996 yılında yani 67 yıl sonra olmuştur. 1996’da 100 dolarlık banknot tedavüle çıkarılmıştır. 1997 yılında 50 dolarlık banknot, 1998 yılında 20 dolarlık banknot ve 2000 yılında ise 10 ve 5 dolarlık banknot tedavüle çıkarılmıştır. Dolaşımda az bulunan banknot 2 dolar’dır ve dünyada sınırlı sayıda üretilmiştir. Bu banknotların dolaşıma çıkarmasından önce banknot sistemi olmamıştır yani çoğu parasal işlemler, özel bankalar aracılığıyla veya “madenî” üzerinden yürütülmüştür ABD’de dolaşımda olan banknotlar 1861 yılından günümüze kadar olan zamanda geçerliliğini korumaktadır.
Yararlanılan Kaynaklar
Eljan Ayyubov, Amerikan Ekonomik Hegomonyası Ve Dolar
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Eljan Ayyubov’a aittir.
Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Türkiye Ekonomisinde Otomotiv Sektörünün Yeri Ve Önemi

Kurtuluş savaşı zaferi sonrasında kurulan genç Türkiye Cumhuriyeti ekonomi alanında da atılım yapmayı hedeflemiştir. Bu çerçevede, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş dönemi sonrası uyguladığı politikalar karma ekonomik yapıda kabul edilmekte olup, orta ve uzun vadede özel sektör ile ekonomik kalkınmaya ulaşmak için gerekli olana fiziki altyapı sermaye birikimi ve beşeri sermaye oluşumunun sağlanması için devlet çeşitli alanlarda politikalar yürütmüştür. Ekonomik büyümenin sağlanarak sürdürülebilir kalkınma ile işsizlik sorununa çözüm bulunması hususunda özel sektörü teşvik yönünde politikalar uygulanmıştır. Türkiye’nin sanayileşme programı kapsamında değerlendirildiğinde otomotiv sektörü kilit bir noktada bulunmuştur. İlk aşamada otomotiv sektörü ekonomik aktivitenin devamı sağlayacak ulaştırma faaliyeti için gerekli olan düzeyde araçların üretimi yapmayı hedeflenmiştir. 1980’li yıllardan itibaren ise, otomotiv sektöründe katma değer oluşturarak ihracat yapma stratejisi benimsenmiştir. Söz konusu olgu, iktisat politikası yapıcılarının ithal ikame politikası stratejisi yerine ihracata dayalı büyüme stratejisinin seçmeleri ile doğru orantılıdır.
1960’lı yıllardan itibaren uygulanmaya başlayan kalkınma planlarının sonucunda otomotiv sektörünün Türkiye ekonomisi içinde payı ağırlık kazanmış ve sektör montajdan imalata yönelmeye başlamıştır. 1980’li yıllar içerisinde Türkiye ekonomisinde serbest piyasa koşullarının geçerli olması ve 1996’da Gümrük Birliği anlaşmasının imzalanması sonucunda, Türk otomotiv ve AB ülkelerinin otomotiv sanayi arasındaki etkileşim seviyesi uluslararası ticaret bağlamında yükselmiştir. Bu süreçte, Türkiye’nin otomobil ihracatının önemli bir kısmı (%60’ın üstünde) AB ülkelerine gerçekleştirilmeye başlanmış ve büyüyen pazar ve yükselen rekabet koşulları ile Türk otomotiv sektöründe ileri teknoloji kullanımına bazlı bir yapılanma sürecini tetiklemiştir. Bununla birlikte, 1994 ve 2001 ekonomik krizleri otomotiv sektörünü olumsuz etkilemiş ve sektör nitelikli işgücünün üçte birini kaybederek ve kapasite kullanım oranları %30 seviyesine inmiştir. Ekonomik krizlerin beraberinde getirdiği iç pazardaki daralma ihracatta meydana gelen artışlar ile telafi edilmiştir ve ekonomik krizlerin otomotiv sektörüne olan olumsuz etkileri hafifletilmiştir. Öte yandan, 2000’li yıllar ile birlikte enflasyon ve faiz oranlarının 1990’lı yıllara kıyas daha düşük seviyelere inmesi otomotiv sektöründeki yaşanan talep ve üretim artışına
destek vermiştir.

Tabloda da gösterildiği üzere, 1960 ve sonrasında öncelikle ithalatçı politikalar izlenmiş ve iç piyasanın ihtiyacı karşılanmıştır. Bu noktada, başlangıçtahane halkının kullanacağı otomobillerden ziyade tarımsal üretim ve sanayinin ihtiyaçlarının giderişi taşıt araçlarının üretimine ağırlık verilmiştir. İzleyen süreçte ve hane halkının talep edebileceği yönde otomobillerimizin üretimi için de çalışmalar başlatılmıştır. 1990 dönemi ihracatçı politikaların izlendiği ve otomotiv sektöründe korumacı önemlerin ortadan kaldırılarak dışa açık tedbirlerin uygulandığı bir dönem olarak gerçekleşmiştir. 1990’dan sonra yabancı yatırımcılara ortaklık kurma yolunda izinler verilerek yabancı otomotiv üreticilerinin üretim merkezlerini ülkemizde kurması sağlanmaya başlanmıştır.
Türkiye’de otomotiv sektörünün gelişimi daha detaylı incelendiğinde, otomotiv sektörü ürünlerinin Türkiye’ye ilk girişinin Birinci Dünya Savaşı sonrasına denk gelmekte olduğu görülmektedir. İlk olarak Amerika Birleşik Devletleri’nden “American Foreign Trade” şirketi aracılığı ile Ford ve Chevrolet markalı binek araç ve ticari araçları getirilmiştir. Aynı dönemde ayrıca, Türkiye pazarına giren bir başka marka da İtalyan Fiat olurken,1929 yılı sonrasında Türkiye’ye satılan araçların tamir ve bakımı için Ford tarafından yedek parçalar da temin edilmiştir. Benzer şekilde, montajların yapılması ve ülke içinde otomotiv endüstrisine bağlı olarak ilk üretimler gerçekleşmesi de bu yıla denk düşmüştür. Ülkemizde Ford tarafından yapılan montajlar ile traktör ve kamyonet üretimlerin gerçekleştirilmesi ve üretilen ürünlerin Sovyetler Birliği’ne de satılması öngörülmüş olmak ile birlikte, 450 işçi çalışan ilgili tesis 1930 yılında tüm dünyayı etkisi altına alan küresel krizden oldukça olumsuz etkilenmiş ve planlanan satışlar gerçekleştirilememiştir. 1934 yılında fabrika üretimini tamamen durdurmuş ve Türkiye’de otomotiv sektöründeki durgun sayılabilecek durum İkinci Dünya Savaşı’na kadar devam etmiştir. Bununla birlikte, 1950-60 arası dönemde Türkiye ekonomisinin büyümesi sürecine bağlı olarak otomotiv sektöründe de hareketlenme gerçekleşmiş ve yurt içinde araç üretimi yükselmeye başlamıştır. 1954 yılı Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK)’nın jip ve kamyon ihtiyacının giderilmesi için İstanbul tarafında bir üretim merkezinin daha kurulması açısından önem arz eder hale gelmiştir. 1954 yılında ayrıca tarımsal üretimi yükseltmek için Ankara’da bir traktör fabrikası faaliyete geçmiştir. Bu doğrultuda, Koç Ticaret Şirketi tarafından Ford Motor’un Türkiye Genel Temsilciliğinin alınması sektördeki ilk özel girişimi olarak kabul edilmekte olup, 1956’da ilk kez özel sektör üretimi başlamıştır. İlk Türk otomobilin üretimi Eskişehir’de “Devrim” adı ile çıkarılan otomobil olmak ile ve bu üretimin başlamasında cumhurbaşkanlığı etkili olduğu ve hane halkının ihtiyacını karşılamaya yönelik otomobil üretiminin başlamasının hükümet politikasının üstüne bir devlet vizyonu olduğu öne sürülebilecektir. 4 adet üretildikten sonra üretimi devam etmeyen Devrim arabaları, yerini 1964 yılında çıkarılan Montaj İmal Tadil Talimatnamesi’ye Anadol araçlarına bırakmıştır.
1950-1960 dönemi dikkate alındığında, otomotiv sektöründe en fazla üretim traktör için gerçekleştirilmiştir. Söz konusu duruma Türkiye ekonomisinin ilgili yıllarda tarım ağırlıklı bir ekonomik yapıya sahip olmasının neden olduğu kabul edilmektedir. Yıllar içerisinde Türkiye ekonomisini yapısının değişmesi, otomotiv talebinin ve dolayısıyla da otomotiv arzının değişmesine yol açtığı bilinmektedir. Bir başka deyişle, sanayinin gelişmesi ticari araç üretimi ve ithalatını tetiklemiştir. Otomotiv sektörü açısından 1968 yılı önem arz etmekte olup, ilgili yıl içerisinde otomobil üretimin artırılması için Koç Şirketi İtalyan Fiat ile anlaşmış ve Tofaş markasının üretimine üretimi başlanmıştır. Bu süreç 1969 yılında Oyak ve Renault’un ortaklığı ile başlayan üretim hamlesi ile desteklenmiştir. 1990 yılından sonra ise, dışa açık ekonomik politikalar ile uyumlu olarak ihracat için atılan adımlar ile üretim kapasiteleri geliştirilmeye ve yeni yatırımlar gerçekleştirilmeye
başlanmıştır. 1994 yılında Türkiye, Toyota, Hyundai ve Honda için üretim üssü haline gelmiş ve ilgili durum Türkiye’nin Gümrük Birliği’nin imzalanması ile küresel üretim teknolojilerine geçiş ile farklı bir boyut kazanmıştır. Dolayısıyla, Türkiye otomotiv sektörü ihracat ve ithalatın etkilerinin birlikte değerlendirilmesi gerektiği bir yapıya kavuşmuştur. 2000’lere gelindiğinde ise, Mercedes-Benz, BMC ve MAN fabrikaları kurulmuş, ilgili markalar kendi projelerini hayata geçirmeye başlamış ve otomotiv sektörünün dışa açık yapısı perçinlenmiştir. Almanya ve Japonya’ya benzer yapıda bir otomotiv sektörü oluşturmak isteyen Türkiye gibi ülkelerde sektörün gelişimi açısından kilit hususlara bulunmaktadır. İlgili hususların başında üretilecek olan ürünün fiyatlaması gelmektedir, zira hangi araç söz konusu olursa olsun otomotiv üretimi kompleks bir süreç içermekte olup her bir aşamanın kendine özgü maliyeti bulunmak ile birlikte maliyet hesaplamasında hatalar yapılabilmektedir. Bu olgunun varlığı otomotiv sektörde fiyatlamanın olması gereken gibi yapılamaması ve hedeflenen karlılığa ulaşılamamasına neden olabilmektedir. Bununla birlikte, üretilen ürünlerin ebat bakımından büyük olması onların çoğu zaman uluslararası pazarlara getirilmesi hususunda yüksek lojistik maliyetlerinin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Maliyetlerin düşürülmesi ve nakliyat risklerinin düşürülmesi amacıyla, ülkelerin birbirleri ile yapacakları gümrük anlaşmaları ve üretim üssü olarak belirli yerlerin kurulması ile üretici ve satıcıların kümelenmesinin sağlanması bu sanayideki maliyetlerin azaltılmasına, satış rakamlarının düşmesine ve/veya karlılığın artmasına yardımcı olacaktır.
Öte yandan, otomotiv sektöründe üretim statik bir süreç olmayıp tüketicinin talepleri yakından izlenerek zaman boyutu içerisinde yeni ürünlerin geliştirilmesi gerekli olmaktadır. Tüketicilerin talepleri içerisinde güvenlilik boyutu önem taşımakta olup, aynı zamanda ürünlerin yakıt tasarrufu sağlayabilmesi tüketicilerin öncelikleri arasında yer almaktadır. İlgili hususlara hane halkının talep ettiği otomobiller çok sık görülmekte olup, ürünlerin dayanıklı olması parça değiştirme imkanlarının var olması sektör genelinde dikkate alınan diğer hususlar olarak ön plana çıkmaktadır. Özellikle de kullanılan otomobil tüketiciler nezdinde prestij göstergesi olarak değerlendirilebildiğinden markanın teknolojik gelişmelere adaptasyonu tüketicilerin markaya olan bağımlılığını artırabilecektir. Dolayısıyla, Türkiye’de üretilecek otomobillerin istikrarlı biçimde teknolojik gelişmelere ile doğru orantılı olarak gelişme kat etmesi sektörde zaman boyutu içerisinde arz ve talep dengesinin sağlanması açısından önem taşımaktadır. Bu durum, Türkiye’de otomotiv üreten işletmelerinin yeni yatımlarını finanse edebilecek karlılık seviyesine ulaşmasına yardımcı olacaktır.
Otomotiv sektöründe özellikle otomobil talebi hane halkının gelir akışı ile sınırlı olmakta olup, tüketici olan hane halkının fayda maksimizasyonu ilkesi gereği yürüttüğü işlem elde edilebilecek maksimum fayda seviyesini göstermektedir. Hane halkının harcama kapasitesi borçlanma imkânları ile genişleyebilmekte ve tüketiciler daha üst fayda seviyesine ulaşabilmektedir. Bu çerçevede, otomobil satıcılarını çeşitli finans kurumları ile anlaşmalar yaparak kredilendirme gibi konularda müşteriye sağlayacağı faydalar pazarın hareketlenmesi açısından fayda sağlayacaktır. Bununla birlikte, vergilerin iyileştirilmesi, eski ürünün iyi fiyatlara satın alınması ve sigorta işlemlerinde kolaylıkların sağlanması hem müşteri memnuniyetini hem de sayısını arttırabilecektir. Hane halkının otomobil talebin karşılamak için yaptığı borçlanmanın maliyeti olan faiz oranlarının düşük seviyelere inmesi de talebi canlı tutarak arzın uzun vadede yükselmesi için gerekli koşulları oluşturacaktır. Dolayısıyla, otomobil sektörünün para politikası değişiklerinden yakinen etkilendiğini ve sektörü inceleyen kantitatif modellerin faiz faktörünü dikkate alması gerekmektedir. Finansman koşullarının iyileştirilmesi hususunda, Türkiye genelinde faiz oranlarının düşürülmesinin önemli olduğu araştırmacılar ve iktisatçılar tarafından varsayılmaktadır. Otomotiv sektöründe toplam talebin tetiklenmesi için, pazarlama faaliyetlerini niteliğinin yükseltilmesi gerekmektedir. Bu noktada, yapılacak reklamların doğru açıdan yönlendirici olması otomotiv sektörünün uzun vadede canlı tutabilecektir. Aksi durumda, tüketicilerin ihtiyaçları olmayan araçları satın almaları sektöre yönelik güven duygusunu zayıflatabilecek ve otomotiv sektörünün büyümesi sekteye uğratabilecektir. Türkiye gibi ülkelerde reklamın, dikkat uyandırmasının yanında doğru bilgileri ile tüketicileri yönlendirme vasfına sahip olması önem arz etmekte olduğundan pazarlama faaliyetlerinin denetiminin sağlanması önerilebilecektir. Tarih arşivi sizler için otomotiv sektörünü ele alıyor…
Otomotiv sektöründe tüketim zaman boyutunda gerçekleşmekte olup, toplam talebi etkileyen faktörler arasında tamamlayıcı malların veya hizmetlerin fiyatlarındaki değişikler Türkiye’de sektörün gelişimi açısından önem taşımaktadır. Müşterinin ihtiyacına göre bakım ve tamiratın yapılabileceği geniş ve ucuz yedek parçanın pazarda bulunması ve kolay tedarik edilebilmesi, müşterinin ürünü alma aşamasında seçimine yön veren en önemli unsurlar arasında yer almaktadır. Bu hizmetler içinde yol yardımı, kilometre kontrolü, bakım/onarım, kaza sonrası tamirat gibi işlemler sayılabilir (KPMG, 2014: 24). Otomotiv sektöründe faaliyet gösteren işletmelerin önemli bir çoğunluğu küresel ölçekte olduğundan bayi ağının geniş olması sebebiyle müşterinin dünya genelinde hizmete ulaşabilmesi giderek önem kazanmaktadır. Bu nedenle, Türkiye’de otomotiv sektörüne yatırım yapacak işletmelerin yukarıda belirtilen özelliklere sahip olması için dünya geneline yayılmış ve hizmet bakından aynı standartları yakalamış bir bayi ağının varlığı gerekmektedir. Bu husus ayrıca müşteriler için büyük bir avantaj anlamına gelebilecek ve üretici markanın da imajına pozitif bir biçiminde yansıyacaktır.
2008-2009 Global Finansal Krizi Öncesinde Türkiye’de Otomotiv Sektörü ve Diğer Sektörler ile Etkileşimi
Dünya genelinde olduğu gibi otomotiv sektörü Türkiye’de de sanayi üretiminin ve dolayısıyla reel ekonomik aktivitenin temel belirleyicilerinden biri kabul edilmektedir. Lokomotif sektör niteliğindeki sektör; otomobil üreticileri, bayilikler, orijinal ekipman üreticileri ve otomobil bakımı şirketleri ile ilgili finansal performansı ve ekonomik değişkenleri temsil eden bir çerçevede değerlendirilmektedir. Türkiye’de otomotiv sektöründe yapılan işbirlikleri sonucunda yalnızca otomotiv ana ve yan sanayi değil, tekstil sanayi, plastik sanayi, metal işleme gibi sanayiler de önemli hale gelmektedir. Bununla birlikte, otomotiv sektörünün önde gelen faaliyet alanının bir parçası olarak yedek parçaların imalatı, satışı, servis ve imalatı varsayılmaktadır. Arz yönlü bir yaklaşımın yanı sıra, otomotiv sektörü araç ve yedek parça satışı ile uğraşan toptan ve perakende alt sektörleri içermekte ve toplam talep üzerinde de kayda değer etkiler oluşturmaktadır.

Tablo, otomotiv sektörünün hammaddesinin demir çelik, petro kimya, plastik, tekstil, cam, elektronik, makine ve elektrik sektöründen sağlanmakta olduğunu ortaya koymaktadır. Öte yandan, otomotiv sektörünün ürettiği ürünler genel olarak savunma, tarım, turizm, ulaştırma, altyapı ve inşaat sektörlerinde yaygın olarak kullanılmaktadır. Türkiye’de otomotiv sektörü ayrıca pazarlama, servis, parça, finans gibi sektörlerde de hizmet oluşumun gelişimine hizmet etmektedir. Otomotiv sektörünün girdi-çıktı bağlantılarının yanı sıra ilişkili olduğu diğer sektörler ise, üretilen otomobillerin tüketicilere ulaşmasını sağlayan pazarlama, bayi, servis, akaryakıt, finans ve sigorta sektörleri olarak kabul edilmektedir. Dolayısıyla, Türkiye ekonomisinde çeşitli sektörler ile sektörle yakından ilişki içinde olan otomotiv sektörünün seyrinin mikro ve makro çerçevede ekonomik etkiler oluşturacağı açıktır.
Türkiye’deki otomotiv sektörünün mevcut yapının, küçük ve orta ölçekli işletmeler düzeyinde üretim ve çok yüksek sayılmayacak verimlilik biçiminde olduğu kabul edilmektedir. 24 Ocak 1980 Kararları sonucunda ihracata dayalı büyüme stratejisinin gündeme alınması, 1980’li yıllara kadar hammadde ya da tekstil ve hazır giyim gibi emek‐yoğun mal ihracatçısı konumunda olan Türkiye’yi otomotiv sanayi gibi sermaye yoğun ürünlere üretme hususunda bir vizyona kavuşturmuştur. Bununla birlikte, Türk otomotiv sektörü 1960 yılında başlatılan üretim hamlesi ile birlikte yıllar içinde gelişme göstermiş ve sektörün nispeten dışa kapalı yapısı 1980’li yıllardan itibaren uygulanan liberal ekonomik politikalar ile dışa açık hale gelmiştir. 1990 sonrasında sektörde önemli gelişmeler yaşanmaya devam etmiş ve küresel ölçekteki otomotiv işletmeleri ile yapılan anlaşmalar belirleyici hale gelmiştir. Gümrük Birliği anlaşmasının imzalandığı yıl olan 1996 yılında 276.700 adet olarak gerçekleşen otomotiv üretimi, on yıl sonunda üç kattan biraz daha fazla bir artış göstererek 2006 yılında 987.600 olarak gerçekleşmiştir. Söz konusu rakamlar ile ifade edilen üretim yalnızca iç pazarın ihtiyaçlarını karşılayacak biçimde gerçekleşmemiş Gümrük Birliği anlaşmasının imzalandığı yıldan tam on yıl sonra 697 bin taşıt aracının ihracatı gerçekleşmiştir. İhracat içerisinde otomobil ihracatının payı en yüksek düzeyde gerçekleşmiş ve 2006 yılı itibariyle 430 bin olmuştur. Öte yandan, 2006 yılında otomotiv ihracatı önceki yıla göre %26 oranında yükselerek, tüm diğer sektörler arsında ihracat hususunda birinci sıraya yerleşmiştir.
Otomotiv Sanayicileri Derneğinin verilerine dayalı olarak oluşturulan aşağıdaki şekil Türk otomotiv sektörünün gelişimini ortaya koymaktadır. Şekilde göze çarpan en önemli husus, küresel ölçekte ekonomik aktivitede önemli ölçüde düşüşe neden olan 2008-2009 Global Finansal krizinin Türk otomotiv sektöründeki üretim üzerinde kalıcı olarak keskin düşüşler oluşturmadığı yönündedir. Son global finansal krizi sonrasında da Türkiye’de ortalama otomotiv üretimi yükselmeye devam etmiş olgu, bu durum Türkiye’de başta hane halkının otomobil talebi olmak üzere diğer taşıt araçlarına yönelik talebin de canlı kaldığına delalet etmektedir. Aşağıdaki grafiğe göre, binek araçlar ve ticari araç üretimi kriz sonrasında artmaya devam etmiştir. Bu duruma, Türkiye ekonomisinin büyüme sürecinin ve yüksek olan büyüme potansiyelinin neden olduğu kabul edilmek ile birlikte yüksek sayılabilecek faiz oranlarının varlığı altında dahi kredilere dayalı bir talep artışının neden olduğu ileri sürülebilecektir. Bununla birlikte, Türkiye ekonomisindeki tüketicilerin otomotiv talebinin etkileyen ekonomi dışı faktörler olan psikolojik ve siyasi unsurların da sektörü destekleyecek ölçüde çalıştığı öne sürülebilecektir.

Yukarıdaki tabloda mavi ile belirtilen sütunlar binek araç, turuncu ile belirtilen sütunlar ticari araç üretiminin temsil etmektedir. Bununla birlikte, yukarıda belirtilen hususların varlığı otomotiv talebinin yurt içi üretim ile karşılanamaması sonucu doğurmuştur. Tablo 8’de gösterildiği üzere otomotiv sektöründe ihracatın 1994 krizi sonrası dönemde istikrarlı bir artış gösterdiği görülmektedir. Söz konusu rakamlar özellikle Türk otomotiv sektörünün Gümrük Birliği anlaşması ile dışa daha açık hale gelmesinin sektörün ihracat performansını yükselttiği ileri sürülebilecektir. Öte yandan, ithalat talebi de yükselmiş ve 2008-2009 Global Finansal krizini hemen öncesi ve sonrası dönemler hariç otomotiv sektörü dış ticarette açık veri duruma geldiği görülmektedir.
Tablo: Otomotiv Sektörü Dış Ticaret Göstergeleri (1992-2013) Bölgeler Bazında Bin ABD Doları

Dolayısıyla, 2008-2009 Global Finansal Krizinin otomotiv sektörüne bu çerçevede olumlu bir etkisi olduğu öne sürülebilecektir. Son finansal kriz sürecinde otomotiv üretimini keskin düşüler göstermemesi de kriz ortamını fırsata dönüşebileceği dinamiklerin söz konusu olabileceği biçiminde yorumlanabilecektir. 1994-2009 dönemi arasında Türk otomotiv sektörünün AB+EFTA, Uzakdoğu, NAFTA ve Doğu Avrupa gibi bölgelere olan ihracatı genel olarak ithalatının altında kalmış ve bu husus çeşitli taşıt araçları ve aksam ve parçalar için geçerli olmuştur.

Yararlanılan Kaynaklar
Furkan Şafak, 1994 Ekonomik Krizi Sonrası Türk Otomotiv Sektörünün Gelişimi Ve Analizi
Hüseyin Bayrakçeken, Dünya’da ve Türkiye’de Otomotiv Sektörünün Sektörel Analizi, Makine Teknolojileri Elektronik Dergisi
Orhan Çoban, Türk Otomotiv Sanayiinde Endüstriyel Verimlilik ve Etkinlik, Erciyes Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi
T.C. Bilim Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, Otomotiv Sektörü Raporu, Sanayi Genel Müdürlüğü Sektörel Raporlar ve Analizler Serisi, 2014
Sercan Pişkin, Otomotiv Sektör Raporu Türkiye Otomotiv Sanayii Rekabet Gücü ve Talep Dinamikleri Perspektifinde 2020 İç Pazar Beklentileri, TSKB Ekonomik Araştırmalar Dergisi
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Furkan Şafak’a aittir.
*Bizimle iletişim kurmak için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Türkiye'de Enerji Kaynakları, Enerji Arzı Ve Enerji Talebi

Türkiye’de 2016 yılında yaklaşık 273,4 milyar kilowatt-saat elektrik üretilmiş ve 287,3 milyar kilowatt saat elektrik tüketilmiştir. Ülkemizin birincil enerji gereksiniminin % 73,5’i ithalat ile karşılanmaktadır. Bu oranlar Türkiye’de enerji konusunda dışa bağımlılığı açıkça göstermektedir. Bu üretimin büyük bir kısmı doğal gaz ile çalışan santraller ile gerçekleştirilmiştir. Bu demek oluyor ki, elektrik üretebilmek için dışarıdan doğal gaz almak zorundayız. Arkasından kömür santralleri gelmektedir. Türkiye’de ağırlıklı olarak fosil yakıtlar kullanılmaktadır.

Türkiye fosil kaynaklar bakımından oldukça fakir bir ülkedir. Bu nedenle, enerji üretiminde bu kaynaklara olan talep fazlalığı dışa bağımlılık sorununu ortaya çıkarmaktadır. Örneğin, ETKB verilerine göre, enerji tüketiminde en fazla kullanılan doğal gazın % 99,2’lik bir kısmı ithal edilmektedir. Doğal gazın ardından Türkiye’de en çok tüketilen enerji kaynağı % 26,2’lik bir oranla petroldür. Petrolün de % 93,6’sı ithal edilmektedir. Petrol ve doğal gaz enerji tüketiminde % 60’lık bir paya sahiptir. Neredeyse tamamını ithal ettiğimiz petrol ve doğal gaza olan talebin yüksek olması Türkiye ekonomisi açısından olumsuz bir ortam yaratmaktadır. Enerjide dışa bağımlılığımızı artıran en önemli faktör ise Türkiye’de ekonomik büyümenin hızlanması ve bunun sonucunda fosil kaynaklara olan talebin artmasıdır. Böylece, enerjide dışa bağımlılık artmaktadır. Ülkemizde enerji kaynaklı sorunların önüne geçmek için alternatif enerji kaynaklarının arttırılması gerekmektedir. Böylece enerji ithalatına harcanan ülke kaynakları daha verimli alanlarda kullanılabilecek, büyüme ve kalkınma hızı artış gösterecektir.
Türkiye’de Petrol Enerji Kaynakları
1800’lü yılların başında sadece ilaç, gemi yapımı, mumyalama gibi amaçlarla kullanılmaya başlayan petrol yine bu yüzyılın ortalarında aydınlatma amaçlı kullanılmaya başlanmıştır. Daha sonra, petrol endüstrisinde şirketleşmeler başlamış ve ABD, petrol piyasasında tek söz sahibi haline gelmiştir. Yirminci yüzyılın başlarına kadar bu endüstride tek lider olan ABD, liderliğini Rusya, İngiltere ve İran gibi ülkelerle paylaşmak zorunda kalmıştır. Kendi ülkeleri dışında da petrol üretimine yönelen bu devletler dünyanın birçok yerinde şirketleşmeye başlamışlar ve rekabet ortamı çatışmalara sebep olmuştur. İkinci Dünya Savaşı sonrası söz konusu çatışmaların merkezi Orta Doğu olmuştur. Otomobil sektörünün de piyasalara dâhil olması ve dünyada hızlı bir otomobil talebinin oluşması neticesinde petrolün değeri daha da artmıştır.
Türkiye’de ise petrol arama çalışmaları geç bir dönemde başlamıştır. 1800’lü yılların sonunda faaliyetler başlamış olsa da ilk petrol kuyusunun açılması ancak cumhuriyetin kuruluş yıllarında gerçekleşmiştir. İlk petrol kuyusu 1934’te açılmıştır. Kısa süre sonra da ham petrol miktarının yetersizliği sebebi ile kapanmıştır. Daha sonra, 1954 yılında çıkarılan petrol yasasında petrol aramalarının hem yerli hem de yabancı girişimciler eliyle yürütülmesi planlanmıştır. Bu amaçla Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı kurulmuştur. Petrol rezervlerimiz yeterli olmasa da yıllar itibari ile petrol üretimimiz artış göstermiştir. Türkiye petrol üretimi konusunda kendi kendine yeten bir ülke değildir. Petrolde % 93 oranında dışa bağımlıdır. Türkiye’nin komşularında petrol varken ülkemizde olmamasının en önemli sebebi petrol havzalarının küçük küçük bölünmesi ve derinlerde olmasıdır. Bu sebeple kuyuların açılması ile elde edilecek kazanç maliyeti karşılayamamaktadır.
 

Yukarıdaki tabloda görüldüğü üzere, ithalat miktarı yıllar itibariyle artış göstermektedir. 2015 yılı ham petrol ithalat miktarı 25.064.776 tondur. İşlenen petrolün büyük bir miktarı ithal edilmektedir. Bu sebeple, Türkiye’nin petrolde ithalata bağımlılık oranı giderek artmaktadır. 2014 yılına kıyasla işlenmiş ürün ithalatı düşüş gösterirken, ham petrol ithalatı ve tüketilen ham petrol rakamı artış göstermiştir. 2015 yılında, yerli ham petrol üretiminin toplam tüketime oranı % 6,4 olarak gerçekleşmiştir. Dolayısıyla, Türkiye’nin petrolde ithalata bağımlılık oranı % 93,6 seviyelerindedir. Türkiye Petrolleri yıllık raporuna göre; Türkiye’nin 2015 yılı yurtiçi ham petrol üretimi 12 milyon varildir. Bu üretimin % 75’i Batman, % 24’ü Adıyaman ve % 1’i ise Trakya Bölgesinde gerçekleşmiştir. 2015 yılı sonunda aktif kuyu sayısı; 52 yeni, 8 eski kuyunun devreye girmesi ve 14 kuyunun da devreden çıkmasıyla 1.443 olmuştur. Türkiye Petrolleri raporuna göre, Türkiye rezerv geliştirme ve yeni kuyular bulma stratejisini benimsemektedir. Mevcut kuyularda var olan çalışmalar daha etkin hale getirilmeye çalışılmaktadır. Bu amaçla, üretim sorunlarını gidermek için yeni teknolojiler ve teknikler geliştirilmekte ve böylece üretim maliyetleri düşürülmektedir. Ancak, bu yeterli değildir. Türkiye’nin petrol arama ve üretimde etkinliği sağlama konusundaki çabaları yeterli olmayıp halen net ve tutarlı bir petrol politikası geliştirilememiştir. Türkiye petrol rezervleri açısından zengin bir ülke olmasa da dünya üzerinde bulunduğu konum itibariyle büyük bir avantaja sahiptir. Enerji kaynakları açısından zengin olan ülkelere yakınlığı dolayısıyla, enerji hattı projeleriyle dünyada enerji koridoru ve terminali olma iddiasını taşımaktadır. Enerji kaynakları açısından zengin olan Orta Doğu, Orta Asya ve Hazar Bölgesi ile petrole ihtiyaç duyan, başta Avrupa ülkeleri olmak üzere petrol talebi yüksek ülkeler arasında bağlantı noktası konumundadır.
Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattı projesi ile petrolün, Azerbaycan’ın Bakü şehrinden başlayıp Gürcistan’dan geçerek, Türkiye’nin Ceyhan Terminaline güvenli bir şekilde taşınması mümkün olmaktadır. Azerbaycan, petrol ihracatının % 80’lik bir bölümünü bu kanal aracılığı ile yapmaktadır. Türkiye’nin enerji arz güvenliği ve sürekliliği konusunda önemli bir avantaj yakalanmaktadır. Bu boru hatları ile Türkiye, coğrafi konumunu önemli bir stratejik avantaja dönüştürmekte ve uluslararası enerji sektöründeki konumunu güçlendirmektedir.

Yukarıdaki şekilden de görüldüğü gibi; sanayi sektöründe üretimin önemli bir girdisi olan petrolün büyük bir kısmı Doğu ve Güneydoğu’daki komşularımızdan elde edilmektedir. Toplamda en fazla petrol ithalatının yapıldığı ilk iki ülke Irak ve İran’dır. İthalatımız ağırlıklı olarak Orta Doğu ülkelerinden yapılmaktadır. Bu iki ülkeden yapılan ithalat toplam petrol ithalatının % 33’ünü oluşturmaktadır.
Türkiye’de Doğal Gaz Enerji Kaynakları
Petrol kaynağında olduğu gibi doğal gaz açısından da zengin olmayan Türkiye, bu konuda da dışa bağımlı bir ülke durumundadır. Doğal gaz tüketiminde dışa bağımlılık oranı petroldekinden de yüksek olup; Türkiye gaz talebinin % 99,2’si ithalatla karşılanmaktadır. Türkiye’de 2015 yılında, 48,8 milyar m3 doğal gaz tüketilmiş ve bu rakamın % 0,8’i (399 milyon m3) ülke içi üretim ile karşılanmıştır. Tüketilen doğal gazın yaklaşık % 50’si ise elektrik üretimi için kullanılmaktadır. Bu bağımlılığı azaltabilmek için yeni keşiflerin yapılması gerekmektedir. Bu bağlamda, devletin arama ve üretim faaliyetlerine destek vermesi bu süreci hızlandıracaktır. Türkiye’de doğal gaz arama, üretim ve dağıtım işlevi şirketler tarafından lisans alarak yürütülmektedir. Lisansı veren kurum Petrol İşleri Genel Müdürlüğü’dür.

Yukarıdaki grafiğe göre, 2007 yılından itibaren doğal gaz üretim miktarı düşüş göstermektedir. Bu durum doğal gaz ithalatının artmasına neden olmaktadır. 2014 yılından 2015 yılına kadar doğal gaz üretim miktarı yaklaşık % 20 oranında düşüş göstermiştir. Başta TPAO olmak üzere diğer uluslararası şirketler; Trakya, Marmara ve Karadeniz’de faaliyetlerini artırmış olsalar da bu faaliyetler doğal gaz talebini karşılayabilecek düzeyde değildir. Türkiye’nin enerji ithalatı yıllar itibariyle anlamlı bir artış göstermektedir. Bu nedenle, Türkiye’nin doğal gaz talebini karşılayabilecek büyük gaz sahalarının keşfine ihtiyaç vardır. Günümüz ekonomilerinde doğal gaza bağımlı olan ülkeler açısından, artan doğal gaz fiyatları ekonomik açıdan büyük sorunlara yol açmaktadır. Doğal gaz üretiminin yanında doğal gazın depolanması da önemlidir. Doğal gazın yeraltında depolanması konusunda çalışmalar yapılmaktadır. Tuz Gölü Doğal Gaz Yeraltı Depolama Projesi’nin yapımı ile birlikte depolama faaliyetleri daha etkin hale gelecektir. Doğal gazın depolanması, özellikle mevsimsel değişiklikler nedeniyle artan doğal gaz talebinin karşılanması ve fiyatlardaki artışın önüne geçilmesi açısından son derece önemlidir.

Doğal gaz üretiminin gerçekleştirildiği alanlara bakıldığında; % 66,17’lik bir oranla en fazla üretimin Tekirdağ’da gerçekleştiği görülmektedir. Ardından % 14,41’lik bir payla Kırklareli ve % 11,56’lık bir payla Düzce gelmektedir.

Doğal gaz ithalatında aylık değişimler görünse de yıllar itibariyle ciddi değişimler gözlemlenmemektedir. Türkiye’de toplam doğal gaz tüketiminin % 1,2’si yerli kaynaklar ile geri kalan % 98,8’lik bir kısmı ithalat ile karşılanmaktadır. Doğal gaz ithalatının boru hatları ile iletilmesi mümkün olmadığı zaman; doğal gazın, belli bir dereceye kadar soğutulup sıvılaştırılarak tankerler vasıtası ile taşınması mümkündür. Bu tür sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG), özellikle Rusya ile siyasal krizlerin yaşanması sonrasında boru hatları ile doğalgazın taşınmasının kesintiye uğramasının ardından daha da önemli hale gelmiştir. Türkiye’de boru hatları da stratejik önem taşıyan konulardan biridir. Türkiye enerji üreticisi Asya ülkeleri ile enerji talebi yüksek olan Avrupa ülkeleri arasında bir bağlantı noktası durumundadır. Bakü-Tiflis-Erzurum doğalgaz boru hattı Azerbaycan doğal gazını alarak Gürcistan ve Türkiye’ye geçişini sağlamaktadır.
Trans-Anadolu Doğal Gaz Boru Hattı Projesi (TANAP) 2018’de faaliyete başlayacaktır. Böylece Azerbaycan’ın üreteceği gazın bir bölümünün Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşınması mümkün olacaktır. TANAP projesi hem ülkemizin hem de Avrupa ülkelerinin enerji güvenliği açsından büyük umut vadetmektedir. Ayrıca Türkiye’nin, enerji kaynak çeşitliliği ve Rusya’ya olan bağımlılığın azaltılması gibi hedeflerine de hayli katkı sağlayan bir niteliğe sahiptir. Türkiye, Azerbaycan’a diğer Avrupa ülkelerinden daha yakın olduğundan, doğal gazı daha ucuza temin etme imkânı da bulacaktır. Türkiye-Yunanistan boru hattı ise 2007 yılından itibaren faaliyette bulunmaktadır. Azerbaycan doğal gazı bu boru hattı ile Türkiye, Yunanistan ve daha sonra İtalya üzerinden Avrupa’ya ulaştırılmaktadır. Trans-Adriyatik Doğal Gaz Boru Hattı ile Türkmenistan doğal gazı Avrupa’ya ulaştırılacaktır. Irak-Türkiye Boru Hattı Projesi de Avrupa açısından arz güvenliği kapsamında büyük önem taşımaktadır. Doğu Akdeniz’de son dönemlerde doğal gaz keşifleri yapılmaktadır. Bu durum yeni gerilimlere yol açmış olsa da Türkiye açısından oldukça umut taşıyan bir gelişmedir. Ancak, özellikle Yunanistan, AB, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi tarafından Türkiye, Akdeniz’de sadece karasuları ile sınırlandırılmak istenmektedir.

Yukarıdaki şekilde görüldüğü gibi Türkiye, doğal gaz ithalatının % 55,31’ini Rusya’dan, % 16,6’sını İran’dan yapmaktadır. İran’ı 12,24 ile Azerbaycan ve % 8,9 ile Cezayir takip etmektedir. Ülkemizin doğal gazda Rusya’ya olan bağımlılığı yüksek oranlardadır. Rusya’dan gelecek doğal gazın kesilmesi riski üretimin de durması riskini beraberinde getirmektedir. Bu durum siyasi ve politik baskılara da neden olma tehlikesini beraberinde getirmektedir. Enerji güvenliği ve ekonomik güvenliğin sağlanması için oluşturulacak politikaların ulusal çıkarlarımızı gözetmesi çok önemlidir.
Türkiye’de Kömür Enerji Kaynakları
Türkiye kömür rezervleri açısından değerlendirildiğinde, petrol ve doğal gaza nazaran daha şanslı bir konumdadır. Kömür fosil yakıtlar içerisinde, petrole alternatif olması sebebiyle önemli bir yere sahiptir. Dünyada ve Türkiye’de elektrik üretiminde kömürün payı giderek artış göstermektedir. Kömür, rezervlerinin dünyada daha yaygın olması, petrol ve doğal gaza göre daha kolay bulunması, çıkarılması ve taşınması, fiyatının aşırı dalgalanma göstermemesi gibi nedenlerden dolayı güvenilir enerji kaynağı kategorisinde yer almaktadır. Türkiye, enerji konusunda dışa bağımlılığını azaltma hedefine ulaşabilmek için yerli kömür kaynaklarını önemli bir seçenek olarak değerlendirmektedir. Yerli kömür kaynaklarını artırmak önemli bir seçenek olsa da bunu yaparken temiz ve çevreye en az derecede zarar veren kömür teknolojilerine odaklanılmalıdır. Yapılan bilimsel çalışmalara göre, 2030 yılında hâlâ kömür, elektrik üretme konusunda önemli bir paya sahip olacaktır. Türkiye 2023 hedeflerine ulaşmak için mutlaka mevcut kömür potansiyelini daha fazla kullanmak zorundadır. 2023 hedeflerinde kömür üretiminin elektrik üretimi içerisindeki payı % 30 olarak öngörülmektedir. Bu günkü durumda yerli kömürün elektrik üretimindeki payının yüzde 13,2 (Mayıs 2016) olduğu göz önüne alındığında; yerli kömürden elektrik üretiminin iki kat artırılması hedeflenmektedir”.

Yukarıdaki şekilde görüldüğü gibi, kömür tüketimimiz içerisinde ithal edilen kömürün miktarı yıllar itibariyle artış göstermektedir. Son yıllarda petrol ve doğalgaz ithalatının yanında bir de kömür ithalatının artması enerji konusunda dışa bağımlılığımızı artıran önemli bir unsurdur. Enerji kaynaklarında dışa bağımlı olan ülkeler önemli miktarlarda döviz kaybı yaşamaktadır. Enerji dolayısıyla, dış ticaret açığı ve cari işlemler açığı giderek artmaktadır. Türkiye’de çıkarılan kömür içerişinde en yüksek payı linyit almaktadır. Linyit düşük kaliteli bir kömür çeşidi olsa da özellikle termik santrallerde tercih edilmektedir. Türkiye’de kömür ithalatında ülkelerin payları esas alındığında ise petrol ve doğalgazda olduğu gibi kömürde de Rusya’ya bağımlılık oranının yüksek olduğu görülmektedir.

Türkiye Kömür İşletmeleri Kurumu’nun yayımlamış olduğu 2013 yılı sektör raporuna göre, 2013 yılında kömür ithalatının % 32’lik bir kısmı Rusya’dan yapılmıştır. Rusya’yı, % 26,5 ile Kolombiya, % 14,8 ile ABD ve ardından % 12,8 ile Güney Afrika izlemektedir. Enerjide arz güvenliği ve siyasal bağımsızlık açısından Rusya’ya aşırı bağımlılık bir tehdit unsuru oluşturmaktadır.
Türkiye’de Nükleer Enerji
Türkiye’de halen bir nükleer santral olmasa da nükleer santrallerin kurulmasına yönelik adımlar mevcuttur. Ülkemizde, biri Mersin Akkuyu’da diğeri Sinop’ta olmak üzer iki nükleer santral kurulması planlanmaktadır. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın projeksiyonlarına göre, nükleer santrallerin 2020 yılına kadar enerji üretimindeki payının % 5 seviyelerinde olması beklenmektedir. Dünyada nükleer santrallerin görünümüne bakıldığında ise; 31 ülkede 449 nükleer santralin bulunduğu ve bu 31 ülkenin içerisindeki 10 ülkenin nüfusunun İstanbul’dan az olduğu görülmektedir. Petrol ve doğal gaz zengini ülkelerde dahi nükleer enerji elektrik üretiminde kullanılmaktadır. Dünyada 59 nükleer reaktör inşaatı bulunurken, en fazla nükleer santralin bulunduğu ABD’de 2, elektrik üretiminde nükleerin en fazla payının olduğu Fransa’da 1, Rusya’da 7, Hindistan’da 6, Çin’de 19, Birleşik Arap Emirlikleri’nde 4 nükleer santral inşaatı devam etmektedir.
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın Dünyada ve Türkiye’de Enerji Görünümü adı altında yapmış olduğu çalışmada, dünyada 30 ülkede 435 nükleer santralin üretimde, 60 santralin de inşa halinde olduğu belirtilmektedir. Yine bu çalışmaya göre, kurulu santrallerin yaklaşık yarısı ABD, Japonya ve Fransa gibi gelişmiş ülkelerde bulunmaktadır. Petrol ve doğal gaz gibi kaynakların bazı ülkelerde yeterli miktarlarda bulunmaması ve bu kaynakların yenilenemez oluşu nükleer enerjiye olan talebi zorunlu kılan nedenler arasındadır. Ancak nükleer santrallerin, yetişmiş eleman, atıkların depolanması ve kurulum aşamasında yüksek teknoloji gerektirmesi gibi önemli sorunları vardır. Türkiye açısından önemli bir sorun da dışa bağımlılığın devam edebilecek olması ihtimalidir. Türkiye nükleer santral kurabilecek teknolojiye sahip değildir. Bu nedenle, teknolojiyi ithal etmek zorundadır. Sadece kurulum aşamasında değil, işletme ve atık yönetimi konusunda da dışa bağımlılığı bir süre devam edecektir. Nükleer santrallerin toplumsal maliyeti de yüksektir. Herhangi bir kaza durumunda oluşan kirliliği temizlemek ve insanların bundan zarar görmesini engellemek veya zarar görenlerin zararlarını karşılamak oldukça yüklü bir fatura çıkarmaktadır.
Dünyada nükleer santral kazalarına bakılacak olursa; ABD’de meydana gelen Three Mile Island kazasında ciddi bir zarar meydana gelmediği görülmektedir. Çünkü reaktörün etrafında radyasyonun yayılmasını engelleyen bir çeşit güvenlik mekanizması mevcuttur. Fakat Ukrayna’da meydana gelen Çernobil faciasında radyasyonun dışarı sızmasını engelleyen koruyucu duvarlar yüksek maliyet gerekçesiyle inşa edilmediğinden dolayı ciddi zararlar meydana gelmiştir. Japonya’da 2011 yılında meydana gelen kaza ise depremin yarattığı tsunami dalgalarından kaynaklanmıştır. Türkiye de deprem bölgesi olduğundan, depreme bağlı kazalara karşı önlemler alınması ve bunun maliyetine katlanılması gerekmektedir.
Nükleer santraller ekonomik açıdan değerlendirilecek olursa; karşımıza çeşitli maliyetler çıkmaktadır. Nükleer santrallerin kurulum maliyetleri işletme maliyetlerinden nispeten yüksektir. Nükleer santraller kurulduktan sonraki en önemli maliyet kalemi atıkların depolanması veya saklanmasıdır. Atıkların depolanması dışında çevre ve sağlık gibi sosyal maliyetler de mevcuttur.
Nükleer santralin kurulum aşamasında ortaya çıkan maliyetler; inşaat ve imalat için çok sayıda işçi; büyük miktarlarda inşaat hammaddesi ve malzemesi, soğutma, havalandırma, bilgi ve kontrolü sağlayabilmek amacıyla elektronik sistemlerin oluşturulması gibi büyük ölçekli yatırım gerektiren maliyetlerdir. Kurulum ve işletim maliyetleri yüksek olsa da petrol, kömür ve doğal gazla kıyaslandığında yakıt maliyetinin daha düşük olduğu görülmektedir. Ayrıca, doğal gaz, kömür ve petrolün alınıp uzun süre depolanması neredeyse imkânsızdır; fakat nükleer yakıtın on yıllar boyunca depolanması mümkündür. Bu sebeple nükleer enerji; artan enerji talebi ve enerji arz güvenliği açısından gerekli olmaktadır.
Yararlanılan Kaynaklar
Hicran Konca, Enerjide Dışa Bağımlılık Çerçevesinde Türkiye’de Nükleer Enerjinin Analizi
Uğur Selçuk Akalın ve Suat Tüfekçi, Türkiye’nin Petrol Politikaları ve Enerji Özelleştirmelerine Bir Bakış, İktisat Politikası Araştırmaları Dergisi, Cilt 1, Sayı 1
Türkiye Petrolleri, 2014,2015, 2016 ve 2017 Yıllık Raporları
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Hicran Konca’ya aittir.
*Bizimle iletişim kurmak için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Faizsiz Ekonominin Gerekliliği, Bitcoin Ve Milli Dijital Para

Faizsiz ekonomi dendiğinde özellikle ülkemizde akla ilk gelen ekonomi modeli İslami ekonomi ve katılım bankacılığıdır. Tezin ilerleyen kısımlarında katılım bankacılığının özellikle ülkemizde neden bir faizsiz ekonomi modelinde olamayacağına ve Türkiye’deki katılım bankacılığı modelinin aslında faizli bir ekonomi sistemine muhtaç olduğu gözler önüne serilecektir. İslami ekonomi dendiğinde ise genellikle geriye gidilmekte ve gerideki işleyişine bakılmaktadır ve en büyük yanlış ise burada yapılmaktadır çünkü faizsiz ekonomi geçmişte kalmış, açıklanması için geçmişe bakılmasına gerek olan bir ekonomi modeli olmamalıdır. Faizsiz ekonomi geçmişin değil geleceğin ekonomisidir. Faizsiz ekonominin en önemli yapıtaşı ekonominin herhangi bir yerinde faizin ki bu gecikme faizi bile olsa yer almamasıdır. Bu da asla faizi yasaklayarak olacak bir şey değildir. Faiz yasaklanırsa resmi kurumlar yerine gayri resmi kurumlar devreye girecek özellikle tefecilik yeniden hortlayacaktır. Bu yüzden sürekli belirttiğimiz gibi faizi gereksiz kılacak bir sistem çalışması yapılmalıydı.
Faizsiz Ekonominin Gerekliliği ve Önerileri
Günümüz bankalarının büyük bir çoğunluğu fikrinizin iyi mi kötü mü olduğuna bakmadan gelirinize ve teminatınıza göre istediğiniz parayı size verirler. Daha girişimci bireyleri teşvik edecek ileride açıklayacağımız yatırım geliştirme (ya-ge) şirketleri ortaya çıkarsa bankalara göre daha yenilikçi fikirlere destek verilecektir. En basitinden her yerde açılan döner dükkânlarından bir tane de ben açacağım dediğinizde yüksek ihtimalle destek alamayacaksınız ama diğer döner dükkânlarından farklı bir yenilik yaptığınız anda size bu şirketler destek vereceklerdir. Ev ya da araba gibi peşin olarak alınması zor olan ürünler faizsiz ekonomide taksitle aracısız olarak çok daha kolay alınacağından insanlar faize ödedikleri parayı refahlarının artışına harcayacaklardır yahut tasarruflarını arttırmaya yöneleceklerdir. Bu da yine yatırımların artmasını sağlayacaktır.
Dijital para sistemine geçildiğinde herkesin gelirleri ve harcamaları tam olarak bilineceğinden ihtiyaç sahipleri çok daha çabuk tespit edilecek devlet yardımları da tam olarak gerekli yerlere gidecektir. Vergilendirme çok daha etkin olacaktır. Vergi kaçırma olasılığının çok düşük olacağı bu ekonomide alınan vergiler ya yatırıma gidecektir ya da vergi oranları düşürülüp üretilen ürünlerin daha ucuza satılması sağlanacaktır. Yapay zekâ sistemlerinin ekonomiyi sürekli denetlediği bir ortamda krizler günümüze göre yıllar öncesinden öngörülebilecek ve gerekli adımlar anında atılacaktır. Sektörel bazlı sorunlar günlük satışlarda bile ortaya çıkacak. Bir, iki günlük sıkıntıda bile değişim anında öngörülebilecektir. İnsanların yıllarca biriktirdiği paraların değeri bir kişinin iki dudağı arasından çıkacak bir faiz artış ya da indirim kararı yahut bir cumhurbaşkanının bir başbakana fırlatacağı anayasa kitapçığıyla azaltılamayacak. İnsanlar parasının değerinin on yıllar sonra bile sabit kalacağını öngörebileceklerdir bu da taksitli satış ile peşin satış arasındaki farkı neredeyse ortadan kaldıracaktır. İstikrarlı bir para modeli sunacaktır. Ayrıca faizin olmadığı bir ülkede çok düşük karlarla bile yatırım kararları alınabilecek artan yatırımlar işsizliği azaltacaktır. Bunların hepsinden farklı olarak dini sebeplerle faizli işlem yapmak istemeyen insanların paraları da yatırıma dönüşecektir.
Faizsiz Ekonominin Önerileri
1- Bankalar yatırım geliştirme(ya-ge) şirketlerine bırakmalıdır.
2- Taksitlendirme teşvik edilmelidir.
3- Küresel ve milli dijital para sistemine geçilmelidir.
4- Merkez bankasına yardımcı olacak üst düzey bir yazılım ya da yapay zekâ olmalıdır.
5- Milli dijital paranın değeri sabit kalmalıdır.
Günümüz Bankaları ile Faizsiz Bir Ekonomi
Günümüz bankaları ve bankacılık sistemleri birçok krizin başlatıcısı olarak görülmektedir. Bunu isteyerek, umursamayarak ya da sadece kar dürtüsüyle yapmaları önemli değil ancak artık bankalara güven duygusu buharlaşıp gitti. Dijital paralar ve ardından gelen kripto para teknolojisi ile bankalara birçok anlamda gerek olmadığı görülmeye başlandı. Hatta bankaların kripto paralarla alakalı aradan geçen 9 seneye rağmen hala bir yatırım aracı oluşturmamaları da kripto paraların bankaların sonunu getireceğinden korkusu olarak yorumlandı. Böylece görülüyor ki ekonominin geleceğinde bankaların yeri olmayacak.
Faizsiz Ekonomide Paranın Yönetimi
Dünyada paranın yönetimi çağdaş ülkelerde genellikle merkez bankalarının elindedir. Biz ise bunun bir yapay zekâya bırakılması ya da yapay zeka eşliğinde yapılması görüşündeyiz. Nasıl ki insan nüfusunun özellikle fazlalaştığı yerlerde suçluları tespit etme işi insanlara değil de yüz tanıma sistemlerine bırakılmışsa. Ekonominin de bu denli karmaşıklaştığı bir yüzyılda ekonomi ile ilgili tespitlerin yapılması da yapay zekâya bırakılmalıdır. Günümüzde birçok alanda bilgisayar yazılımı kullanılmaktadır. Gelişen teknolojilerle artık yazılımlar yerini kendi öğrenen bilgisayarlara bırakmaya başladı. İşte bu kendi öğrenebilen bilgisayar ve yazılımlara yapay zekâ İngilizce olarakta artificial intelligence (AI) denmektedir. AI uygulamalarını bazı bankalar günümüzde bile denemeye başlamıştır. İNG bankası yapay zeka uygulamalarını yeni model, insanla yapılan çalışmaları da geleneksel model olarak adlandırmış ve arasındaki farkları tespit etmeye çalışmıştır. ING Bankasının yöneticisi Ignacio Julia Vilar, yapay zekâ yardımıyla müşteri davranışını anlayarak onlara nasıl tasarruf edebilecekleri tavsiyesinde bulunuyoruz. Ayrıca Geleneksel model ile yeni model arasında bir ölçüm yaptık. Modeller arasında yüzde 10 fark gördük. Örneğin KOBİ müşterilerine beş dakika içinde kredi alıp alamayacağını söyleyebiliyoruz. Bu işlem İspanya’da iki üç hafta sürüyordu. Hayır, cevabı verdiğimiz müşterilerde bile memnuniyette artış gördük. İlerleyen yıllarsa ise İNG bankası 2 milyar dolarlık yapay zekâ yatırımı ile 7000 kişinin işine son vermeyi ayrıca Belçika’da ki şube sayısını yarıya düşürüp dijital ortama geçmeyi öngörüyor. Bununla beraber yıllık 1 milyar dolar tasarruf sağlanmasını hedefliyor.
Mortgage krizinde krizi ilk başlatan adım “F notlu emlak kredisi havuzlarının oluşturduğu menkul kıymetlere A notu vermeleri ile tanınan derecelendirme kuruluşları” değil de belki de ilk riskli kişilere de istedikleri kadar mortgage kullanmalarına izin vereceğiz diyen herhangi bir banka da ki bir müdürdü. O bir kişinin kararı milyonlarca kişinin hayatına mal oldu. İşte ekonomideki bu karmaşıklık aslında bir insanın değil bir bilgisayarın takip etmesini gerektirecek düzeydedir. Merkez bankası gibi önemli kurumların başına seçilen ya da atanan kişilerde milyarca doları yönettikleri için bazı sorunlar olabilir. Devlete düşman olan yahut parayı ve lüksü çok seven birisi bile bir şekilde oraya gelebilir ve rüşvet alma yolunu seçerse milyonlarca insanın hayatına mal olacak kararları verebilir ama yapay zekâlar, bilgisayarlar, yazılımlar rüşvet alamaz.
2009 mortgage krizinde krizin geldiğini bir iki insan fark ederken diğer hiç kimse bu insanlara inanmamıştı ve kriz sonunda milyonlarca aileyi onlarca ülkeyi etkileyen bir sarmala dönüşmüştü. Eğer bir yapay zekâ tarafından denetlenen bir ekonomiye sahip olunsaydı; yapay zekâ mortgage senetlerine A notu verildiğini görecek ancak mortgage kullananların geri ödemelerinin çok daha sıkıntılı olduğunu görüp kredi derecelendirme kuruluşlarını uyaracak hatta kendisi bir kredi notu açıklayacaktı; bu açıklamalar belki böyle bir krizin yaşanmamasını sağlayacaktı. Ekonomistler belli konularda uzmanlaştığı için, bir kriz başlamasına sebep olacak konuyu çalışan ekonomist sayısı, toplam ekonomist sayısına göre daha az olur; bu özellikle gelişmemiş ülkelerde yok denecek kadar azdır. Ancak kurulacak bir AI sistemiyle devlet, tüm sayısal verileri her gün belki onlarca defa gözden geçirebilecek, gelişmiş ülkelerde olan ekonomi uzmanlarının bile yapamayacağı sıklıkta tekrar tekrar verileri analiz edebilecektir.
Ekonomide kullanılan bazı yapay zeka teknolojileri ise ürün arama teknolojisi, satın alma teknolojisi (müşterilere özel satın alabileceği ürünlerin reklamını göstererek), tedarik teknolojisi. Ayrıca banka hesaplarından terör finansmanının tespitinde şu anda kullanılabilen tek yol yine yapay zekâdır. Ayrıca şu anda geliştirilen teknolojilerden biri olan EVA ile 2030 yılında bankaların şube açmasına bile gerek olmayacağı ve eski şubelerinin kapanacağı düşünülmektedir. Her türlü bankacılık işleminin internetten EVA aracılığı ile gerçekleştirilmesi yönünde çalışılmaktadır. Yapay zekâya İsaac Asimov’un 3 robot yasası tarzında temel bir yasa girilmelidir. Ekonomik bir AI için girilebilecek 3 temel yasa şunlar olabilir.
1.Sabitlik: Para değerinin bir insanın iki dudağı arasında olması ve insanın yıllarını vererek bir ev araba alma hayali ile biriktirdiği paranın bir faiz indirimi, ya da tedavüle sokulacak yeni paralar ile değerinin düşmesi insanları zor duruma sokmaktadır. Paranın değerinin azaltılması ya da arttırılması hep bir tarafı mağdur etmektedir. Gelir eşitsizliği oluşmasının, istikrarın bozulmasının sebeplerden biride paradaki fiyat dalgalanmalarıdır. O zaman böyle bir AI’nın kontrol ettiği bir merkez bankası bulunmalı ve bu AI’nın ilk yapması gereken kurulduğu ülkenin parasının değerini korumak olmalıdır. Parayı değil değerini sabitlemeli.
2- Refah: Paranın değerinin korunduğu bir sistemde ithalat ihracattan çok daha fazla ise ülkeden para çıkacak ve ülkede para miktarı azalacaktır bu da kişi başına düşen milli geliri azaltacak ve insanların refah seviyesinin düşmesine sebep olacaktır. AI bu dengenin korunması için en etkin kullanılacak yöntem olabilir. Gelirin eşit dağılımı üzerinde büyük bir etki yaratacaktır. Etkin bir şekilde bu politikanın yürütülmesi dilencilik olgusunu bile tamamen ortadan kaldırabilir.
3-Hesap verirlik, şeffaflık: Yapay zekânın etkin olduğu bir ekonomide kimin ne kadar kazandığı, ne kadar harcadığı hemen belli olacaktır. Hatta tüm insanlar en zenginden en fakire sıralanabilecektir. Paraya gerçek ihtiyacı olan kişi belirlenebilecektir. Ayrıca AI’nın yaptığı tüm işlemler anlık olarak görülebilecek ve sebepleri sorulup öğrenilebilecektir. Bu özelliğiyle herhangi bir ülkedeki en şeffaf kurum olacaktır.
Faizsiz Ekonomide Para
Faizsiz ekonomide para kavramı diğer sistemler ile benzerlik gösterecektir. Paranın tüm fonksiyonları faizsiz ekonomide de aynı olacaktır. Mübadele aracı olması, hesap birimi olması, değer saklama aracı olması ve iktisat politikası aracı olması bizim sistemimizde de gereklidir. Ayrıca paranın; herkes tarafından kabul edilmesi, kolay taşınır olması, yasal olması, dayanıklı olması, kolay taklit edilememesi, homojenlik, bölünebilir olması ve değerini koruması gibi özellikleri de barındırması gerekmektedir.
Para Çeşitliliği
Takas ekonomisinin günümüzde işleyemeyeceğini söylerken şunları söyleriz. Takas ekonomisinde n tane mal için n.(n-1)/2 tane fiyat oluşur. Peki, günümüzde n tane para olan dünyamızda paraların birbirlerine karşılığı kaç şekilde oluşur? n.(n-1)/2 yani takas ekonomisi ile aynı. Bu kadar farklı para birimlerinin olmasının taşıdığı riski Arestis ve arkadaşları şu şekilde ifade ediyorlar: Dünya üzerinde birbirinden farklı konvertibilitede kurların olması küreselleşme önündeki bariyerlerden biridir. Aynı zamanda bu sistem gelişmiş ülkelerin orantısızca faydalandığı bir küresel finansal sistem anlamına gelir. Ayrıca farklı para birimlerinden dolayı finansal pazarlar birbirinden ayrılır ki bu da finansal bir krizin kaynağı olabilir. Buna çözüm olarak milli dijital paraların birbirlerine konvertibl olması yerine milli dijital paraların sadece küresel dijital paralara konvertibl olması gerektiğini öngörmekteyiz. Böylece n farklı milli dijital para birimi için sadece n tane kur olacaktır. Böyle bir sistem yıllardır finansal sistemin üst basamağında olan ülkeler tarafından sömürülen ülkelere eşitlik için büyük bir şans verecektir. Belki de yüzyıllar sonra ülkeler arası eşitlik sağlandığında ya da ülkeler arası birleşmeler ve bütünleşmeler olduğunda tek bir para sistemi tüm dünya üzerinde hâkim olabilecektir.
Altın Döviz Standardı ve Bitcoin
Altın döviz standardı altın para standardının son aşaması, bir ulusal paranın birim değerinin, parası altına konvertibl bir başka ülkenin parasına bağlaması halini ifade eder, altın kambiyo standardı da denir. Bitcoin tamamen internet (dijital) ortamında oluşturulan fiziki bir yapısı olmayan herhangi bir merkez bankası tarafından üretilmeyen toplamda en çok 21 milyon tane üretilebilecek olan bir dijital para birimidir. İlk ortaya çıktığında değeri 1 dolar bile olmamasına karşın 2017 Haziran ayı itibari ile 3000 dolar sınırına dayanmıştır. Altın döviz standardı ile benzerliği ise Dünya’nın yeraltı altın rezervleri nasıl bir noktada bitecekse bitcoin üretimi de bir noktada bitecektir. Bu açıdan da bitcoin ve altın benzerlik göstermektedir. Başlangıç için bu iki para sisteminin de faizsiz ekonomiye uygun olduğu düşünülebilir.
Altın Döviz Standardı Önündeki Engel Uzay Madenciliği
Altın döviz standardının faizsiz ekonomiye uygun olmamasının iki sebebi vardır. Bunlardan ilki gelişen teknoloji ile ortaya çıkan yeni bir alan olan uzay madenciliği Uzay madenciliği uzay teknolojilerinin gelişmesi ile diğer gezegenlerden veya asteroidlerden değerli madenlerin çıkarılması sürecidir. Günümüzde birkaç firma ile başlayan uzay madenciliği araştırmaları gitgide artmaktadır. İlerleyen yıllarda bu firmaların tonlarca altın getirdiğinde böyle bir ekonomi sisteminin nasıl bir darbe alacağını öngörmek hiçte zor değildir. İkincisi de şu anda da geçerli olan bir durum ki dünyada yeni bulunan her yeraltı altın rezervinde altın fiyatları dalgalanmalar yaşamaktadır. Paranın altına sabitlendiği sistemde dolaylı olarak paralarda da dalgalanmalar yaşanacaktır. İki olayımızda da aslında altının üretim miktarının aniden artmasının para değeri üzerinde olumsuz etkisi olduğu görülebilir. Uzay Madenciliğinin bir diğer önemli tarafı ise iktisattaki kıt kaynaklar tanımını yapmamız artık daha da zor olacaktır. Teknoloji geliştikçe kıt kabul ettiğimiz birçok madeni ve minerali evrenin derinliklerinden istediğimiz kadar getirebileceğiz.

Küresel Dijital Para Birimi ve Bitcoin
Herhangi bir merkez bankası tarafından üretilmemesi ile tüm dünyanın internet para birimi olan bitcoin geleceğin tek ortak para birimini simgeliyor. Öyle ki yakın zamanda tüm ülkeler ve işletmelerde bitcoin kabul edileceği görüşü gittikçe yaygınlaşmaktadır.  “Küresel Keynesçiliğin küresel ekonomik sistem için getirdiği öneri aynı zamanda Keynesçi düşünceye bağlı olmayan birçok iktisatçının da savunduğu küresel para önerisi getirilmesinin altında yatan sebep para değerlerinin türdeş olmaması, az gelişmiş ülkelerin paralarının değerinin gelişmiş ülkelere göre çok daha düşük olması ve gelişmiş ülkelerin bu sebeple az gelişmiş ülkelerden çok daha rahat bir şekilde para çekebilmeleridir ki bu da başka adaletsizliklerin baş göstermesine sebep olur. İşte Keynes’in ve daha birçok iktisatçının önerdiği küresel para birimi faizsiz ekonomi için de çok önemlidir. Küresel bir para biriminin basımı, dağıtımı hiçbir ülkeye veya birkaç ülkenin toplanıp oluşturduğu bir kuruma verilemez tamamen serbest olmalıdır. Bu da günümüzde kullanımı iyice artan bitcoin ve türevlerini bize işaret etmektedir.
Ülkelerin bu tarz bir paraya karşı çıkması senyoraj gelirlerinden vazgeçmek zorunda olmaları sebebiyledir. Senyoraj para basma yetkisini elinde tutan kurumun, bu yetkisi dolayısıyla para basarak elde ettiği reel gelirdir. Senyoraj enflasyon döneminde büyük bütçe açıklarını para basıp ekonomiye sürerek kapatmak zorunda olan hükümetin elde ettiği kamu gelirleri vergilerinin en adaletsizidir. Devletin her senyoraj geliri aslında halkın cebinden çıkmaktadır. Bu sebeple yeni geliştirilecek olan parada senyoraj bir devletin ya da bir kişinin elinde olmamalıdır. Bitcoin ilk kurulduğunda kurucu grubun birkaç milyon bitcoini ellerinde tuttukları tahmin edilmektedir yani bitcoinde de bir nevi senyoraj geliri oluşmuştur ve bu gelirde şu an birkaç kişinin elindedir. Satoshi Nakamoto kod adını kullandığını söyleyen ve bitcoin kurucu grubunun başında olduğunu iddia edilen Craig Steve Wright eğer gerçekten Satoshi ise tahmini olarak bir milyon Bitcoinin sahibi olduğu düşünülmektedir ki Bitcoinin 2017 Haziran kuruna göre yaklaşık 2,8 milyar dolara denk gelen bir serveti var demektir. Bu da başka bir eşitsizlik kaynağı olduğu için faizsiz ekonomi de son tercih olarak bitcoin ve türevleri tavsiye edilecektir. Ancak bu kurucular grubu belli bir süre sonra ellerindeki bitcoinlerin büyük çoğunluğunu, dünya üzerindeki belli haksızlıkları gidermek için kullanırlarsa (Satoshi’nin bitcoin hesabında uzun bir süredir hareket olmaması sebebiyle bazı kişiler bitcoinlerini yok ettiğini düşünmektedir.) bitcoin de haksızlıklara karşı oluşturulmuş olan dijital para birimi olduğunu gerçek anlamda kanıtlayacaktır. Böylelikle küresel ve adil bir dijital para birimi olma yolunda çok büyük bir adım atacaktır.
Bitcoin’in küresel bir dijital para birimi olmasındaki bir başka sıkıntı ise bu para kimseye ait olmadığı için parayı şu anda geliştiren kişiler, ellerinde büyük miktarda bitcoini olan kişilerdir. Geliştirme sebepleri ise bitcoinin daha çok kullanılması ve bu sayede bitcoinin değerini arttırarak, servetlerini arttırmaktır. Bu da bitcoin de servet kimin elinde ise parayı onun geliştirip yönlendirmesine sebep olacaktır. Oluşturulacak yeni bir küresel dijital para biriminde, bu geliştirmeleri kimin yapacağı konusu üzerinde düşünülmesi gereken en önemli konudur. Bitcoin ve türevleri dışında oluşturulacak bir küresel dijital para birimi olacaksa ki bitcoin kurucuları iyi niyet göstermezler ve senyoraj gelirlerinin tamamını ellerinde tutarlar ise başka bir para birimine ihtiyaç olacaktır. Böyle bir dijital para ilk oluşumunda adaleti sağlaması adına Dünya nüfusunun 7,5 milyar olduğu günümüzde, en son 7,5 milyar adet üretilebilecek şekilde tasarlanabilir. Ancak sınır bu mu olmalıdır yoksa dünya nüfusunun artışı ile artıp azalışı ile azalmalı mıdır? Bu cevaplanması gereken başka bir sorudur. Küresel dijital para birimi ilk üretildiğinde ülkelere ya nüfusları oranında ya da her ülkeye nüfusuna bakılmadan eşit olarakta dağıtılabilir. Böyle bir eşitlik ve adalet ile başlayan bir para birimi de küresel para birimi olma yolunda çok iyi niyetli bir adım atmış olacaktır.
Senyoraj geliri olmayacak olan bu para birimi ile Amerika başta olmak üzere senyoraj geliri sayesinde daha da devleşen diğer birçok ülkenin ellerindeki senyoraj gücü kaybolacağından; küresel bir dijital para biriminin oluşturulmasını bu ülkeler asla istemeyeceklerdir. Böyle bir çaba büyük ihtimalle gelişmekte olan ülkelerden gelecektir ki bu da Türkiye’ye öncü olma fırsatını sağlayacaklardır.
Milli Dijital Para
Her ne kadar tek bir küresel dijital para öngörülmüş olsa da ülkelerin kendi içinde kullanabilecekleri bir milli dijital para sistemi gerekliliği öngörülmüştür. Bu milli dijital para ithalat ya da ihracatta kullanılamayacak sadece yurtiçi alım satım işlerinde kullanılacaktır. Yurtdışı tüm işlemlerde küresel dijital para kullanılacaktır. Küresel para önerisinde bulunmuş post keynesyen iktisatçı Moore’a göre uluslararası ticarette ulusal paraların kullanımı küresel ekonomide büyük bir deflasyonist eğilim yaratmaktadır. Çünkü cari açık veren ülkeler ulusal paralarını koruyabilmek için cari işlem fazlası vermeye zorlanmakta ve genişletici iç politikaları uygulama olanaklarını yitirmektedir. Milli dijital para biriminin son derece yenilikçi olması gerekmektedir. Bu da belki sürekli güncellemelere tabii tutulması anlamına gelir. Böyle bir paranın güvenliğinin önemi kadar hızlı transfer edilebilmesi sadece internet alışverişlerinde değil ayrıca nakit kullandığımız yerlerde de geçerli olması gerekir. Bunun da ötesinde şu anda çocuğumuza harçlık verdiğimizde nasıl ki sadece cüzdanımızı açmamız gerekiyorsa. Kürresel dijital parada da harçlık vermek bu basitlikte olmalı ayrıca bir İBAN numarası isteme paranın geçmesini bekleme gibi zahmetlere gerek kalmamalı. İnternet tabanlı olacak olan bu para öncelikle otobüs kartları (Akbil vb.) gibi belli yerlerden doldurulabilecek belli limitler tanımlanan kartlar şeklinde tasarlanabilir ve bu kartlar birbirine dokundurulup miktar girildiğinde anında aktarım yapılabilecek kolaylıkta tasarlanmalı ki naktin yerini kolayca alabilsin.
Milli Dijital Paranın Avantajları
İnsanın doğası üzerine tartışmalar felsefenin en büyük ilgi alanlarından biri olmaya devam ederken buna psikologlar ve beyin üzerine çalışan yüzlerce bilim insanı da katılmıştır. İnsan doğası üzerine en önemli sorulardan birisi de insan doğası gereği iyi mi yoksa kötü müdür? Bazı bilim insanlarına göre insanlar doğası gereği kötüdür, bazı bilim insanlarına göre doğuştan iyidir, bazılarına göre ise insan boş bir levhadır, bazılarına göre ise insan içinde hem iyi hem kötüdür. Biz sonuncusunu temel alıp ilerleyeceğiz. Hukuk sistemi nasıl ki hep iyinin yanında oluyorsa ya da olmaya çalışıyorsa. Bir ekonomik sistemde bunu yapmalı ve iyinin yanında olmalı ve iyi olmayı teşvik etmeli. En basitinden ülkemizin acı gerçeklerinden birkaçını düşünelim vergi kaçırma ya da sigortasız işçi çalıştırma gibi olaylar, dijital paranın tamamıyla kullanıma girmesi ile çok daha kolay tespit edilebilecek. Gresham yasası nasıl ki kötü paranın iyi parayı kovacağını söylüyorsa bu aslında diğer alanlarda da geçerlidir. Vergi kaçırmaz ve sigortalı olarak işçi çalıştırırsanız satacağınız ürünlerin fiyatı çok daha yüksek olacaktır. Diğer bir şirket vergi kaçırıp, sigortasız işçi çalıştırırsa ürünlerini daha ucuza satacak ve sonunda rekabet edemeyip iflas etmenize sebep olacaktır. Kötü patron iyi patronu sistemden kovmuş olacaktır. Ekonomik sisteminiz kötü olanı tespit edip cezalandıramıyorsa bu yavaş yavaş tüm halkı etkileyecektir. Dijital bir para biriminiz ve alım, satımları takip edebileceğiniz iyi bir yapay zekâ veya yazılıma sahipseniz ekonomide tam etkinliğe sahip olabileceksiniz. Hepimiz hemen hemen her gün aç olduğunu söyleyerek para isteyen kişilerle karşılaşarak bu kişilere yardım etmişizdir. Sonra haberlerde görürüz ki yardım ettiğimiz kişi ölmüş ve banka hesabında 1 milyon TL’yi geçkin para bulunmuş. Tabii ki bu her ihtiyaç sahibinin böyle olduğu anlamına gelmez ancak insanların yardım etme duygusunu köreltir.
Yardımlaşmada daha etkin olunması için kurulan dernek vb. kurumlara değinirsek; gerçek ihtiyaç sahiplerini tespit etmek için onlarca bazen yüzlerce bina kiralamak, bir sürü demirbaş almak, yüzlerce defterlik kayıtlar tutmak zorunda kalıyorlar. Bu da toplanan yardım paralarının tamamının ihtiyaç sahiplerine ulaşmamasına, ihtiyaç sahiplerini bulmaları için de para harcamalarına sebep olmaktadır. Dijital para sisteminde ise herkesin gelir ve gideri bilinebileceğinden gerçek ihtiyaç sahipleri saniyeler içinde tespit edilebilecektir. Oluşturulacak bir havuz hesaba, yardım etmek isteyen kişiler para göndererek gerçekten ihtiyaç sahiplerine yardım etmiş olacaktır. Dijital para sisteminde paranın bazı özellikleri çok daha etkin olarak karşımıza çıkacaktır. Bu para birimi diğer para birimlerine göre çok daha kolay taşınır, dayanıklı, bölünebilir olacağı gibi taklit edilmesi de zorlaşacaktır. Ayrıca sabit kur sistemi ile değerini binlerce yıl aynı şekilde muhafaza edecektir.

Milli Dijital Paraya Geçiş
Faizsiz bir ekonomiden bahsedebilmek için öncelikle para sisteminde değişikliklere gidilmesi gerekmektedir. Günümüz banknot para sisteminde alış ve satışların, para haraketliliğinin takibi çok zordur. Takip edilebilen kısmı da bankalar üzerinden yapılandadır. Faizsiz ekonomide banka olmayacaksa hiçbir ekonomik hareketi görmemizin imkânı olmayacaktır. O yüzden banknot para sisteminden dijital para sistemine geçmemiz gerekir. Böylece alınan bir ekmek bile ekonomik veri olarak görülecektir. Her ekonomik hareketliliğin kaydedildiği böyle bir sistemde ekonomik veriler çok daha hızlı bir şekilde değerlendirilebilir. Dijital paraya geçiş sürecinin birkaç farklı alternatifi olabilir. Bunlardan en akla yatkın olanı belli bir yıl çift para sistemini uygulamaktır. Gresham yasası gereği insanlar ellerindeki Dolar, Euro gibi dövizler yerine bu yeni iyi paraya yatırım yapmaya başlayacaklar böylelikle insanlar kâğıt paralardan, dijital paraya kendi isteği ile geçecektir. Japonya’nın yakın zamanda yapmış olduğu bir açıklama ile dijital paraya geçişte benzer bir yol izleyebileceği sonucuna varılmıştır. Japonya, Yen’e denk olarak çıkarmayı düşündüğü blockchain tabanlı Jcoin’i 2020 olimpiyatlarına yetiştirmeye çalışıyor ve belli bir süre hem bu dijital para hem de Yen’i beraber kullanmayı planlıyor. Estonya da benzer şekilde Estcoint üreterek dijital paraya geçmeyi isteyen ülkelerden. Uzmanlara göre Estonya’nın bu hareketi yerel para birimini yok ederek sadece dijital paranın ayakta kalmasına sebep olacak.
Arbitraj, Spekülasyon. Manipülasyon
Esnek kur sisteminde arbitraj, spekülasyon ve manipülasyon yapılması mümkündür. Bunlardan ilk ikisi suç sayılmazken, manipülasyon yani hileli yönlendirme suçtur. Arbitraj paranın fiyat farklılığı olan iki ya da daha fazla piyasada aynı anda alınıp satılmasıdır ki bu işlem sonunda arbitrajcı her zaman kar eder. Ancak arbitrajcının kazandığı parayı kimden kazandığı sorusuna cevap verilmez. Dolar Türk lirası kurunun A ülkesinde alışı 3.54 satışı 3.55. B ülkesinde ise alışı 3.52 satışı 3.53 olduğunu varsayalım. B ülkesinde 3.53 ten doları alan birisi aynı saniyede A ülkesine 3.54 ten satarsa 1 kuruş kar etmiş olacak. Bu işlemi 1 milyar dolar ile yaparsa 1milyar kuruş yani 10milyon TL kazanacaktır. Bu 10 milyon TL ise kuru daha yüksek olan A ülkesinden çıkmış olacak ve bu da ülkenin refah düzeyini azaltan bir etken olmuş olacak yani ülke içindeki para azalacak. Spekülasyon ise Türk Dil Kurumu sözlüğünde vurgunculuk olarak geçmesine rağmen iktisat sözlüklerinde çeşitli mal ve mali varlıkları içeren ekonomik varlıkların, ileride fiyatlarının yükseleceği tahmin edilerek, ucuz fiyattan alınıp; sonra fiyatı yükseldiğinde satılması suretiyle kar elde etme davranışı olarak tanımlanır. Tersi olarak da fiyatların düşmesini beklerse elindeki varlıkları çıkaracaktır.
Spekülasyonu ikiye ayırabiliriz. İlki gerçekten bilgi ve becerisi ile ilerideki fiyatları tahmin edebildiği için yapılan alım satımlardır ki buna bilgi ile spekülasyon diyelim. İkincisi ise elinde gerçekten yüklü bir nakit bulunan kişinin bu yüklü nakdi ile bir mali varlığa yatırım yapıp çekilmesi sonra tekrar alması şeklindedir. Bunu yaparken düşünce şudur yatırım yapıldığı anda değer artışını görenlerin almasını sağlayıp fiyatı daha da yükseltmek, sonrada yüklü miktarda satış yaparak aniden düşmesini ve bu panikle diğer alıcıların satış yapmasını sağlayarak normal değerin altına düşürüp tekrar alarak kar sağlamak. Buna da para ile spekülasyon diyelim ki buna aslında istikrar bozucu spekülasyon da denmektedir. Para ile spekülasyonda elde edilen kar kesinlikle başkalarının yatırımlarını eritmek üzerine olduğu için yasaklanması gerektiği görüşündeyiz. Bilgi ile spekülasyonda ise kişinin gerçekten bir emek ve zaman harcayıp bu bilgiye ulaşabileceğinden daha hoş karşılandığını düşünebiliriz. Ancak bu bilginin bir şekilde arkadaşınız olan herhangi bir ülkenin merkez bankası başkanından kolayca alındığını varsayarsak, örneğin bir faiz artışı ve indirimi olacağı bilgisi size önceden geliyorsa ve buna göre pozisyon alabiliyorsanız bu da başka bir sıkıntıyı doğuracaktır. Bu sebeple bilgi ile spekülasyonda da belli yönlerden sıkıntılar vardır. Bu sebeple en azından para sistemi içerisinde arbitraj ve spekülasyonun önüne geçmek gerektiğini düşünmekteyiz.
Sabit Kur Sistemi
Sabit ve esnek kur sisteminin de eksileri olduğunu gördüğümüz için faizsiz ekonominin altyapısını oluşturacak üçüncü bir kur sistemine ihtiyacımız olacaktır. Bu da milli dijital para ve yapay zekalı sabit kur sistemidir. Bu kur sisteminde milli dijital paramız önce esnek kur sistemine bırakılır ya da daha önceden uygulanmış olan esnek kur sistemi verileri dikkate alınır. İstenilen bir noktada diğer para birimleriyle bir denge kurduğunda kur değil ancak para birimimiz sabitlenir. Yani 1 Dijital Türk Lirası(DTL) 1000 Amerikan dolarına eşittir demek yerine Türkiye’de bir ailenin asgari geçimini sağlayabileceği miktara 1 DTL denilecektir. Diyelim ki bu da 1000 dolara eşit olsun. Türkiye’de asgari geçim koşullarının 1 yılda değişmediğini varsayıp doların %1 değer kaybettiğini düşünürsek artık 1 dijital Türk lirası 1010 dolara eşit olacak. Varsayalım ki asgari geçim koşulları Dünya piyasalarındaki birçok üründeki fiyat artışı nedeniyle %1 arttı. O zaman dijital Türk liramızın değeri de %1 artacak. Peki, bu nasıl olacak devlet piyasadaki elektronik paraların %1 ini piyasadan çekecek bunu vergiler ya da benzeri tahsilat şeklinde yapabilir piyasada para %1 azaldığı için değeri de %1 artacak. Tabi ki bu kararı verip piyasaya para aktarma ya da para çekme işini yapanın insan olmasına gerek olmayacak çünkü bazen günde %1‘lik değer artışları ya da azalışları olabilir. Bunu bir yazılım belki bir yapay zekâ uygulaması her gün, her saat, her dakika otomatik olarak yapacaktır.
Örnek olarak bir ailenin 100 DTL’lik bir ev almak için 50 DTL biriktirdiğini düşünelim ve o sene %100 enflasyon olmasına neden olacak olaylar ön görelim. Yani eski sistemde evin değeri yaklaşık 200 DTL ye çıkacak ama ailenin elindeki para 100DTL olmayacaktı. Devletin parasının değerini koruması faizsiz ekonomi sisteminde ilk vazifesi olduğu için piyasadan paraların yarısını çekecek ve DTL’nin değeri iki katına çıkacaktır. Enflasyon yüzünden değeri yarıya inmiş olan paramız böylece eski değerine dönmüş oldu. Böylelikle ev fiyatı 200DTL olmak yerine 100 DTL ye düşecek ve ailemizde biriktirmiş olduğu parasından hiçbir şey kaybetmeyecek. Bu değer artışı diğer para birimlerinde ya da iç piyasada hissedilmeyecek; aynı görünmez bir elin paranın değerini koruması gibi. Görünmez bir elden tek farkı görünen bir yapay zekâ sistemi ya da yazılımı tarafından yapılacak olması. Ancak doğaldır ki faizin olmadığı ve paranın hunharca basılmadığı bir ekonomide enflasyonun %100 değil %2-3 bile olması zordur.
Yatırım Geliştirme Şirketleri
Bir önceki bölümlerde bahsettiğimiz bilgi eksikliğinden dolayı, yatırım yapılabilecek firmalarla alakalı bilgisi olan bir yapıya ihtiyaç vardır. Bu yapıya da yatırım geliştirme(ya-ge) şirketleri diyebiliriz. Bu şirketler fikir sahibi ile fon sahiplerini bir araya getirecek yani bir nevi bankanın yerini alacak yeni kurum oldukları da söylenebilir. Ancak tek bir fark var bu kurumlar bankanın almadığı riskleri alacaklar. Yenilikçi fikirleri olan kişiler bu kurumlara gittiklerinde ya-ge faaliyeti yürüten şirketler mevcut sektörü inceleyecekler ve karlılık oranını beğendikleri takdirde 3 farklı yol izleyecekler. Birincisi, bu firmayı internet sayfalarında tanıtıp yatırım miktarı karşılığı hisse oranı belirlenecek ve bu oranı beğenen yatırımcıların yatırımlarını yapmaları beklenecektir. Ya-ge yapan şirketler bunda sorumluluk almayacaklar borsadaki gibi yaptıkları bu işlem için küçük bir komisyon alacaklardır.
İkincisi, firmayı çalıştığı ya da çalışacağı sektöre göre bir alana ayıracaklardır. Sadece bu sektöre yatırım yapmak isteyen yatırımcılar sektörün toplamının belli bir kısmını alacaklardır. Yani sektörde 10 kişi zarar edip 40 kişi kar ettiyse sektör tahvilleri kar etmiş olacaktır. Risk azaltılmış olacak ve sektör bazına indirilmiş olacaktır. Bu opsiyonda ya-ge faaliyeti yapan şirketler kar ve zararda bilgileri oranında sorumlu oldukları için örneğin %1 gibi bir oranla kar ve zarara ortak olacaklardır. Bu oran ya-ge faaliyeti yapan şirketlerin kendi öz sermayesi ile daha çok katılarak arttırılabilir.
Üçüncüsü, firma tahmini karlılık ya da risk oranına göre ya-ge firmalarının belirlediği havuzlara konabilir. Sektör farklılığı olmadan oluşturulacak bu havuzdan isteyen istediği dilimde olanı seçebilir riski ile orantılı olarak kar ve zarar olasılığı değişiklik gösterebilir. Ya-ge firması uygun görürse büyük bir yatırım gerektiren firmayı aynı anda üç farklı yolla da fon bulabilir. Ya-ge faaliyeti içine girecek büyük bir firmanın, hemen hemen her alanda uzman kişilere ihtiyacı olacaktır. Günümüz bankalarından farklı olarak ya-ge firmaları sadece ekonomide değil hemen her alanda uzman bireyler ile çalışacağı için günümüzde ya-ge firması olma yolunda en büyük avantaj üniversitelerdedir. Üniversitelerde hemen her alandan uzmanlar çalışmaktadır. Ya-ge firmaları genellikle fikirlerin yenilikçiliğini dikkate alsa da sadece yenilikçi fikirlere yatırım yapmak zorunda kalmayacaklardır. Sıradan bir market, kasap, kuaför açmak isteyen biriside buraya gidecektir. Yapmak istediklerini anlattıktan sonra ya-ge firması tarafından belirttikleri yerle alakalı piyasa araştırması yapılır ve uygun görülürse yine aynı üç yolla fon sağlanabilir. Ortaklığın yapısı, olası ayrılık süreci, zarara katlanma noktası, tamamını satın alma opsiyonu gibi özellikler karşılıklı pazarlık gücüne bağlı olacaktır. Ya-ge firmalarını bankadan ayıran en önemli özellik, bankalar daha çok geçmişiniz ve göstereceğiniz teminatlara bakarken ya-ge firması 18 yaşında iş tecrübesi olmayan, teminatı olmayan kişiye bile fon sağlayabilirler. Yani önemli olan tek şey fikir ve yenilikçi düşünce olacaktır.

Yatırım Geliştirme Şirketleri, Melek Yatırımcılar Ve Murabaha
Murabaha bir malı peşin alıp taksitle satmak anlamına gelir Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre murabaha tefecilik olarak çevrilir. Murabaha sözünün evriminde gelmiş olduğu bu son nokta gerçekten iç acıtıcıdır. Murabaha da karıştırılan nokta şudur ki gerçek murabahacı aslında herhangi bir malı satın alır ve burada satamama riskine girer serbest ekonomide olduğumuz için daha sonra bu malı istediği fiyata ve istediği şekilde satar. Ancak katılım bankaları zaten satın alınmak istenen malı sattıkları için eski murabaha tanımından uzaklaşmaktadırlar ve bazı ilahiyatçılar bunu çağdaş murabaha olarakta adlandırmaktadırlar. Avcı ve Aktaş’ın çalışmalarında katılım bankalarının murabaha şeklinde kullandırdığı fonlar ise son yıllarda sürekli %70-75 civarında kalmıştır. İsimlerinin hakkını verecek oldukları kar ve zarara katılım oranları ise %2 civarındadır.
Melek yatırımcılar ise genelde erken dönem projelerine ilgi duyarlar ve yatırım yapacakları projeleri kişisel bağları sayesinde bulurlar ve yatırım yapacakları şirketin alanına hâkimdirler. Ya-ge firmalarında ise yatırımcılar bilgisi olmayan alanda dahi ya-ge firmalarının raporlarını inceleyip yatırım yapabilirler. Yatırım yapılan firmalar tek kişilik bir firmada olabilir, Google gibi büyük bir firmanın hisse senetleri de olabilir.
Bölüşüm Vergisi
Vergi; kamu hizmetlerine harcanmak için hükümetin, yerel yönetimlerin yasalara göre doğrudan doğruya ya da bazı malların fiyatlarının üstüne koyarak dolaylı yoldan herkesten topladığı paradır.  Faizsiz ekonomide gelir eşitsizliğini azaltacak yeni bir vergi modeli üzerinde durulmaktadır. Bu da insani yaşam vergisi diyebileceğimiz bölüşüm vergisidir. Belli bir servetin ve gelirin üzerinde mal ve parası olan kişilerden diğer vergilere ek olarak alınacak bu vergi her yıl hesaplanan meblağların ihtiyaç sahiplerine aktarılmasından ibaret olacaktır. Bu vergiye hiçbir firma ya da şirketin karşı çıkacağı görüşünde değilim çünkü bu para gerçekten ihtiyaç sahiplerine gidecektir ve bu ihtiyaç sahiplerinin eline geçen para harcamaya dönüşeceğinden bölüşüm vergisi veren kişinin sahip olduğu firma ve şirketin ürünleri alınacaktır. Buradaki önemli bir soru şudur ki gerçek ihtiyaç sahipleri nasıl tespit edilecek? Cevabı tezimizin başında önerdiğimiz dijital milli parada gizlidir. Dijital bir para sistemine geçildiğinde herkesin ne kadar varlığı ve parası olduğu bir tıklama ile ortaya çıkacaktır. Devlet belli bir paranın altında geçinen kişilerin listesini oluşturacak ve bölüşüm vergisi bu kişilere dağıtılacaktır. Bu limit ilk önce açlık sınırı ve ilerleyen yıllarda da yoksulluk sınırı olarak yükseltilebilir.
Bölüşüm vergisinin oranı şu şekilde tespit edilebilecektir. Bu vergiyi vermesi gerekenlerin kimler olduğu tespit edilir. Açlık sınırının altında yaşayanlara yıllık ne kadar para verilmesi gerektiği tespit edilir ve alınacak bölüşüm vergisi oranı 𝐵ö𝑙üşü𝑚ü𝑛𝑒 𝑖ℎ𝑡𝑖𝑦𝑎ç 𝑑𝑢𝑦𝑢𝑙𝑎𝑛 𝑝𝑎𝑟𝑎/𝐵ö𝑙üşü𝑙𝑒𝑏𝑖𝑙𝑒𝑐𝑒𝑘 𝑡𝑜𝑝𝑙𝑎𝑚 𝑝𝑎𝑟𝑎 formülünden tespit edilir. Bu vergi oranı örneğin %1 ile %5 oranı arasında bir tavan ve taban belirlenerek bulunabilir. Ayrıca bölüşüm vergilerinin toplanacağı havuza diğer insanlarda istedikleri oran ve miktarda para aktarabilir. Bölüşüm vergisi özü itibariyle aslında İslamiyet’teki zekât kavramına benzemektedir. Tek farkı günümüzde zekât (dinen zorunlu olsa da) verme konusunda devlet tarafından bir zorunluluk yoktur. Zekâtta da oran aslında bölüşüm vergisi gibi sabit değildir en az 40 ta 1 olarak ifade edilir. Böyle bir verginin olması gelir eşitsizliğini azaltacağı gibi aynı zamanda dini istismar edip zekât paralarını belli derneklerin elinde toplamayı da engelleyecek ve birçok kişinin dini vecibe olarak yerine getirdiği zekât kurumuna güveni arttıracaktır. Ayrıca kişiler arasında sevgi bağını da kuvvetlendirecektir.
Yararlanılan Kaynaklar
İsmail Süleymanoğlu, Faizsiz Ekonomi Üzerine Bir Deneme
Parasız, İ. (2007). Modern Ansiklopedik Ekonomi Sözlüğü
Özyurt, H. (2015). Para Teorisi ve Politikası
Arslan, O. (2010). Küresel Keynesçilik ve Küresel Ekonomik Kriz
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, İsmail Süleymanoğlu’na aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Türk Savunma Sanayii Tarihinde Dönemler

İncelenen dönem itibariyle 19 adet işletme ele alınmıştır. İncelenen işletmelerin bazıları bu dönemde kurulmamış olup bu tarihten önce kurulan ve bu dönemde faaliyetlerine devam eden kuruluşlardır. Bu işletmelerin 14 tanesi İstanbul’da bulunmak ile beraber birer tane olmak kaydıyla İzmit, Kayseri, Konya, Bağdat ve Bulgaristan’da faaliyet göstermiştir. Bu çerçevede 5 adet Gemi İnşa, 11 adet Silah ve Mühimmat, 2 adet Makine ve Teçhizat İmalatı ve 1 adet Giyim-Kuşam faaliyetinde bulunan işletmeler kahir ekseriyetle başkent İstanbul ve çevresinde bulunmaktadır. Tümüyle özel sektöre ait hiçbir işletme bulunmazken devlet eliyle kurulan birkaç işletmede özel girişimci ile fabrika kurma yoluna gidilmiştir. Bu dönemin belirgin özelliklerinden biri de savunma sanayiine yönelik ithalatın üst düzeyde olmasıdır. Bu bağlamda döneme ait dikkat çeken savunma sanayii sektörü içindeki olguların yanı sıra ekonomik ve siyasi şartlar da incelenmiştir.
1838 yılında İngiltere ile imzalanan Baltalimanı Ticaret Anlaşması ve 1839 yılında Sadrazam Mustafa Reşit Paşa tarafından hazırlanan ve duyurulan Tanzimat Fermanı ile Osmanlı Devleti büyük dönüşüm süreci içine girmiştir. Bilhassa ticaret anlaşması ile Osmanlı Devleti serbest piyasa ekonomisinin olumsuz etkilerine maruz kalarak iktisadi çerçevede sorunlar yaşamıştır. Başka bir bakış açısıyla, Şevket Pamuk ve Williamson’a göre Osmanlı Sanayiisi’nin çökme süreci 1838 İngiliz Ticaret Anlaşması ile değil liberal reformların başladığı 1826 yılında başlamaktadır. Çünkü 1826 yılında Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasıyla beraber loncaların gücü zayıflamış, gedik teşkilatının ortadan kaldırılması adına kanun ve nizamnameler çıkarılmıştır.
Sanayiinin gerilemesini hızlandıran ve şiddetlendiren şartlar arasında kapitülasyonları zikretmek gerekmektedir. İngilizler ile yapılan anlaşma neticesinde ithalat oranları 1838’e kadar %3, 1836-1862 arasında %5, 1862-1902 yılları arasında ise %8 olarak tespit edilen kapitülasyonlar, hükümetin ve millî sanayiinin, kapitalizme karşı geçici olsa dahi müdafaa edebilmesine imkân bırakmamıştır. Sanayileşmeye elverişli ekonomik şartlara karşı ana engeller sosyal ve politik olmuştur. Gerekli sermaye, girişimci ve idari yeteneklere sahip yerli bir Müslüman orta sınıfın bulunmayışı ilk önemli engel olmuştur. Bu boşluğu kısmen gayrimüslimler ve yabancılar doldurmuştur. Ancak bu kesim yatırımlarını sanayiden daha çabuk ve yüksek gelir getiren devlet borçlanmaları, ticaret ya da hızla büyüyen şehirlerde gayrimenkul satın alma gibi alanlarda yapmıştır. Kitlelerin düşük eğitim seviyesi ve sınai istihdama karşı kayıtsızlıkları işgücü sağlamayı güçleştirmiştir. Ayrıca ücretler nispi olarak yüksek olmuştur. Loncaların mukavemeti de güçlü ve çoğu zaman etkin olmuştur. Ticaret anlaşmaları nedeniyle hükümet yerli sanayii koruyucu politikalar uygulama imkanına sahip olamamıştır. Mamul malların satışı ve tüketimi üzerinden alınan iç gümrük vergileri de yerli sanayiinin gelişmesini kösteklemiştir. İktisadi konulardaki bilgileri yüzeysel olan yöneticilerin mali amaçlara öncelik veren yaklaşımları ekonomik gelişmeye yönelik politikalar izlenmesini güçleştirmiştir.
Bu çerçevede 1863 yılında kurulan Islah-ı Sanayi Komisyonu, Tanzimat dönemi ile beraber önemini kaybetmeye başlayan gedik ve lonca sistemlerinin piyasada yarattığı organizasyon eksikliğini gidermek adına teşkilatlandırılmıştır. Neticede sözü edilen komisyon on yıl gibi kısa bir süre faaliyet gösterebilmiştir. Osmanlı esnaf ve sanatkârlarının sorunlarına doğru teşhis koyarak bunlara çözüm bulmaya çalışılmış ancak dönemin siyasi ve ekonomik şartlarından dolayı hedefine ulaşamamıştır. Avrupa’da 18. ve 19. yüzyıllardaki yeni buluşların etkisi ve buhar gücüyle çalışan makinelerin üretimde kullanılması Avrupa’daki sermaye birikimini artmıştır. Sanayi Devrimi olarak adlandırılan bu dönemde daha az işgücü ve hızlı üretim miktarları ile dünyada büyük bir avantaj yakalayan İngiltere aynı zamanda bu devrimin anavatanı olmuştur. Bu devrimin başlıca etki ettiği sektör tekstil olmasına rağmen savunma sanayii dâhil diğer sektörlere de yansımıştır. Üretim miktarları anlamında büyük bir genişleme yaşayan Avrupa, kendi coğrafyası dışında pazarlar oluşturmaya çalışmıştır. Osmanlı Devleti genel itibariyle ithalatı kolaylaştırıcı ve teşvik edici politikalar izlemesinin yanı sıra içerde geleneklere bağlı ve hazineye ait gelirlerin en yüksek seviye de tutulmasını içeren politikalar bütününü izlemiştir. Bu çerçevede Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa ekonomisiyle bütünleşme süreci 16. yüzyılda başlamış ve Avrupa ile yapılan ticaret geliştikçe Osmanlının kapalı ekonomisi çözülmüştür. Ekonominin çözülmesi ve sanayi devrimi teknolojisinin geç yakalanması ile beraber Avrupa endüstriyel kapitalizminin memleketimizde doğurmuş olduğu buhran, gittikçe genişleyerek ve birer birer bütün sanayii şubelerine sirayet ederek 19. yy.’ın ikinci yarısında sanayimizin çöküşünü tamamlamıştır.

1870-1914 arası, emperyalizmin güçlendiği, emperyalist çekişmelerin dünya savaşına yol açtığı bir dönemdir. Bu dönemde özel teşebbüsler millî devletlerin önemli unsurları olmaya başlamış; böylece çeşitli büyüklükte işletmelerden meydana gelen millî ekonomiler oluşturmuştur. Bu millî ekonomilerde, dünyanın iktisadi düzenini belirlemiş ve tamamlamışlardır. Avrupa’da taşların yerine oturmaya başladığı bu dönemde, 1876’da tahta çıkan II. Abdülhamid, Uzun Buhran sırasında (1873–96), küresel mali ve ekonomik krizlerin ortasında büyük bir mali ve ekonomik (siyasi sorunlara ek olarak) bir imparatorluğu devralmıştır. İkinci Meşrutiyet öncesi Osmanlı toplumunda, sermaye birikimi yetersizliğinin ötesinde, iktisadi yaşamın gelişmesini özendirecek, ortaklıklara yol açacak, anonim şirketlerin kurulmasını kolaylaştıracak bir ortam ve mevzuat bulunmamaktaydı. 1908-1918 yılları arasındaki Jön Türkler döneminde güdülen iktisadi politikalar, gerçek anlamda millî bir ekonomi yaratmayı planlama üzerine olmuştur. Bu politikalar, Avrupa’nın ekonomi üzerindeki denetimini ve Hristiyan tüccar gruplarının ayrıcalıklı konumunu ortadan kaldırmayı amaçlamıştır. Bu doğrultuda Avrupalı güçlere tanınmış olan kapitülasyonlar resmen iptal edilmiştir. 1908’den sonra yönetime gelen Jön Türkler, millî çerçevede endüstriyel girişimler sağlamak istedilerse de Trablusgarp Savaşı, Balkan Savaşları ve I. Dünya Savaşı’ndan dolayı böyle bir olanak şansı yakalayamamışlardır.
17. yüzyılda Avrupa ordularındaki büyük teknik ve lojistik gelişmeler, Osmanlılar tarafından geç ve etkisiz bir şekilde izlenmiştir. Bu, 15. yüzyılda Avrupa topçuluk icadını kabul ve uygulamada gösterdikleri sürat ve yaratıcılıkla açık bir çelişme halinde idi. Bu çerçevede 19. yüzyılda Osmanlı’nın bir önceki yüzyıla göre askerî ve teknolojik kabiliyetleri azalmış, top-kurucu, kale yapımı, barut üretimi ve modern savaşta askerlerin eğitimi ve modern küçük silahların kullanımı gibi konularda batıdan danışmanları istihdam etmek zorunda kalmışlardır. Burada Osmanlı Devleti’nin bu alandaki eksikliği herkesçe belirtilmektedir. Fakat ek olarak belirtmek gerekir ki; bilim ve teknoloji savaş meydanında ilk defa 1854 yılında yaşanan Kırım Savaşı ile beraber doğrudan etkide bulunmuştur. Böyle bir gelişme belirli bir bölgenin çok kısa bir sürede işgal edilme olanağını doğurarak devletlerin birbirlerinden duydukları korkuyu artırmış ve bu hissiyat ülkeleri daha da çok silahlanmaya itmiştir. Meydana gelen bu şartların neticesinde Osmanlı Devleti de 1853-1914 yılları arasında dışarıdan 399,5 Milyon £ borç almış olup bunun yüzde %6’sını yani 22,3 milyon £’u askerî harcamalarında kullanmıştır. Osmanlı Devleti’nin bu dönemde silah ve mühimmat sektörü çerçevesinde alternatifsiz bir şekilde yer alan Tophane-i Amire, yine döneminin en büyük ve güçlü donanmasına sahip olmasının altında yatan en önemli faktörlerden biri olan Tersane-i Amire, Osmanlı Devleti’nin bu alandaki en büyük kozu olmuştur. 18. yy. itibariyle endüstriyel anlamda yetersizliğini idrak ve teşhis eden Osmanlı Devleti bu dönemde mevcut kuruluşlarını ıslah etmiş veya yeni fabrikalar açmıştır. Bu bağlamda barut yapımına öncelik veren Osmanlı Devleti 1700 yılında Baruthane-i Amire, 1796 yılında Azadlı Baruthanesi ve yine barutun ham maddelerinden olan güherçileyi iç pazardan tedarik edebilmek adına Kayseri ve Konya’da güherçile fabrikaları açmıştır. Dönemin teknolojisinin değişmesiyle beraber bundan mahrum kalmak istemeyen Osmanlı Devleti ilk olarak 1836 yılında Baruthane-i Amire’ye ve yine benzer tarihlerde Tersane-i Amire’ye buhar makinesi teknolojisini transfer etmiştir. 19. yy.’da karşılaşılan siyasi ve ekonomik sorunlar nedeniyle sözü edilen atılımlar devam ettirilememiştir.
Avrupa ve Osmanlı Devleti’nde toplar 18. yüzyılın başlarına kadar çan usulü adı verilen bir teknikle içleri boş olacak şekilde üretilmekteydi. İsviçreli Jean Maritz, bu tekniğin yerine topların masif olarak döküldükten sonra namluların daha sağlam ve düzgün olduklarını keşfetmiş, Özellikle Fransızlar da bu yeni gelişmeden oldukça fayda sağlamışlardır. Ancak mekanik burgu tertibatı henüz icat edilmediğinden bu işin yapımı oldukça zordu. Maritz’in oğlu bu tertibatı geliştirince top imalat teknolojisinde büyük bir devrim yaşanmıştır. Avrupa’da toplar bu şekilde üretilmeye başlarken Osmanlı Devleti bu sisteme, Fransa’dan gelen subayların ve mühendislerin girişimleriyle 1775 senesinde geçmiştir. Sanayi devrimi sonrası bu sistem buhar makinesi yardımıyla çalışırken Osmanlı Devleti’nde ise II. Mahmut dönemine kadar hayvan gücü ile çalıştırılmıştır. II. Mahmut zamanında, çeşitli endüstriyel kollarda fabrikalar inşa edilmiş, Abdülmecit zamanında da teknisyenler ve makineler, Avrupa’dan getirilmiştir. Fakat bunların zayıf bir şekilde yönetilmesi fabrikaları verimsiz kılmış, ordu ve devletin ihtiyaçlarını bile karşılamaktan uzak kalmışlardır. Osmanlı Devleti, askerî gücüne katkı sağlayabilecek yabancı subayları ve mühendisleri her dönem himayesine almakta hiçbir sakınca görmemiştir. II. Abdülhamid döneminde de benzer durum devam etmiş olup ağırlıklı olarak Alman subaylar etkinlik göstermiştir. Ancak burada Alman subayların Osmanlı Devleti’nin askerî gücüne ne kadar etki ettiği ve modernleşmesine ne denli faydalar sağladığı sorusu tartışmaya açıktır. Bu noktada tartışılamayacak ve herkesçe malum olan Alman subayların etkisiyle Ruhr’da bulunan silah fabrikalarındaki malların Osmanlı ordusunun alımlarında zirve yapmış olmasıdır. Almanya’nın subayları yollamaya devam etmesinin temel sebebi silah ticaretini sürdürülebilir kılmak olmuştur. Bu dönemde Osmanlı’nın sanayiye dair politikası “take the best from the West” (en iyisini Batı’dan satın al) olarak değerlendirilmektedir.

Britanya’daki hızlı ekonomik gelişme döneminin, aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu’nun refahına olan ilgisinin en büyük olduğu dönemdir ve 1825 ile 1855 yılları arasında Osmanlı Devleti,
İngiltere’nin en büyük müşterilerinden olmuştur. 1870’lerden sonra silah ve gemi imalatında ülke içinde azalma yaşanmış olup orduya Almanlar’dan ağır silahlar, Amerika’dan veya Fransızlar’dan tüfekler, İngilizler’den ve Fransızlar’dan gemi alımı tercih edilmiştir. Osmanlı pazarında Krupp’un rakipleri Fransız Schneider/Le Creusot ile İngiliz Armstrong/Vickers olmuştur. Krupp, Osmanlı topçusunun top ve aksamını temin ederken Fransız ile İngiliz firmaları da daha çok donanma topları ile büyük ve küçük tip savaş gemileri siparişleriyle ilgilenmişlerdir. 1883’ten sonra Türk ordusunda çoğunlukla Krupp firmasının topları kullanılmıştır. Osmanlı Devleti (1886–1893 yılları arasında) Alman silah sanayiinin önemli müşterilerinden biri haline gelmişti. Fritz Krupp 1854-1902 yılları arasında daha da gelişmiştir. 1889 ile 1902 yılları arasında dünya top payının %70’lik bir bölümünü ele geçirmişti ve 19. yüzyılın sonlarında Türk pazarında, tüfek ve cephane alanında rakibi bulunmuyordu. Bunun bir nedeni ordunun silah teknolojisine sahip olmasını sağlamak, bir diğer nedeni ise iki ülkenin izlediği dış politikanın gereği olmuştur. II. Abdülhamid, hükümdarlığı döneminde donanmaya ve orduya güvenmemiş, bu durumun sonucunda Almanya’dan alınan askerî teçhizat birliklere dağıtılmadan depolarda bekletilmiştir. Yıllarca ihmalden sonra, 1908 yılında Osmanlı donanması umutsuz bir konumda kalmıştır. 19. yüzyılın sonlarında Sultan Abdülhamid, darbeden dolayı Boğaz’a demirlemiş filoyu ihmal etmiş ve gemilerin parçalanmasına izin vermiştir. 1897’deki Yunan Savaşı’nda bu hatanın olumsuz etkileri ile yüzleşilmiştir. Ancak 1886 yılında Taşkızak Tersanesi’nde ilk denizaltının üretilmesi ile Abdülhamid’in donanmaya karşı olan tutumu hakkındaki iddiaların geçerliliğinin sorgulanması gerekmektedir. Bu tür bir sorgulamanın neden yapılması gerektiğine dair iki görüşün çalışma kapsamında yer verilmesi uygun olacaktır. Bu çerçevede iddiaların geçerliliğinin sorgulanması adına ilk olarak Keskin tarafından kaleme alınan “1892- 1900 Dönemi İrade-i Seniyyelerine Göre Osmanlı Bahriyesi” adlı yüksek lisans tezinde Osmanlı Devleti’nin bütçesi donanma için gerekli masrafların tümünü karşılayabilecek durumda olmadığı ve dolayısıyla, II. Abdülhamid’in istese de donanmaya Sultan Abdülaziz’in ayırdığı bütçeyi ayıramayacağını belirtmektedir. II. Abdülhamid’in, devletin borç batağı altında kalıp borcunu veremeyecek duruma gelmesini istemediğinden bahriyeye yapılan masrafları kısarak durumu idare etmeye çalıştığı sonucuna ulaşılmıştır.
Albay Mesut Önce’den de konuya dair bir açıklamaya yer vermek doğru olacaktır:
“Parçaları İngiltere’de yapılan ve 1886 senesi eylülünde hizmete giren, dünyanın ilk denizaltı gemisinin montajının burada yapılmış olması, tersanemizin o günkü kıymetini belirtmesi bakımından ehemmiyetlidir. Bundan sonra mevcut taş havuzda iki ayrı kızak üzerinde olmak üzere inşa edilen Abdülmecid ve Abdülhamid isimli stimle (buhar) çalışan denizaltı gemilerinin de burada inşa edildiklerini söylemek bizler için gurur vericidir.”
Bu alandaki Türkiye’deki sanayinin geri kalma sebebi; sermaye eksikliği, sınırlı kömür ve demir kaynakları ve sanayiyi teşvik etmek için koruyucu tarifelerin düzenlenememiş olmasıdır. Son olarak belirtmek gerekir ki; Osmanlı Devleti’ndeki devlet ve özel girişim çerçevesindeki sanayileşme çabaları sonucu kurulan fabrikaların birçoğu Türkiye Cumhuriyeti’ne devrolmuştur. Bu fabrikalar Cumhuriyet döneminde başlatılan sanayileşme ve millî yatırım çabalarına ilham ve tecrübe kaynağı olmuştur.
1923-1950 “Yerli Üretim Çalışmaları”
İncelenen dönemin ayırt edici özelliği; Büyük Buhran’ın bu dönemde yaşanması, devlet müdahaleciliği ve yerel sanayinin teşviki olmuştur. Ayrıca Cumhuriyet’in kurulması ile beraber Osmanlı Devleti’nden kalan sanayi mirası ve millî bir burjuvazi oluşturma çabaları ile beraber bu dönemde Şakir Zümre, Nuri Killigil ve Nuri Demirağ gibi girişimciler ortaya çıkmıştır. Ek olarak belirtmek gerekir ki; Askerî Fabrikalar Umum Müdürlüğü’ne bağlı kuruluşlar veya bu dönemde kurulan fabrikalar incelenen dönem itibariyle birçoğu millî üretimden ziyade yerli üretim gerçekleştirmiştir. Tophane-i Amire’nin kurulması milat olarak kabul edilen savunma sanayiinin kurumsallaşma süreci çeşitli merhalelerden geçmiş ve MKEK’in kurulmasıyla birlikte yeni bir boyut kazanmıştır. 1923-1950 yılları arasında kurulan 18 adet kamu veya kamu ortaklı işletme ve 3 adet özel sektöre ait işletme bulunmaktadır. Osmanlı Devleti’nin sanayileşme coğrafyasının aksine işletmelerin 17 tanesi İstanbul dışında kurulmuştur. İncelenen işletmelerin 8 tanesi Ankara, 6 tanesi Kırıkkale ve birer tane olmak kaydıyla Erzurum, Kayseri ve Eskişehir’de kurulmuştur. Bu dönemde kurulan Şakir Zümre ve Nuri Killigil’e ait işletmeler ihracat yapma başarısı gösterirken Türk Savunma Sanayii’nde askerî havacılığa ait ilk işletmeler kurularak günümüzdeki havacılığın temelleri atılmıştır. Sözü edilen dönemde 5 adet Havacılık sektörüne ait işletme kurulmasının yanı sıra MKEK’in altyapısını oluşturan 13 adet Silah ve Mühimmat sektörüne ve 3 adet Makine ve Teçhizat sektörüne ait işletme kurulmuştur. Havacılık sektörüne ait işletmeler uzun ömürlü olmamış, 10 ila 20 yıl süreyle faaliyet göstermiş ve kapatılmış veya faaliyet konusu değiştirilmiştir. Halbuki Boeing, Airbus gibi firmaların henüz kurulmadığı dönemde bilhassa TOMTAŞ ve Nuri Demirağ’ın kurduğu işletmenin faaliyetlerinin devam ettirilememesi, ülkemizin havacılık sanayii açısından son derece kötü sonuçlar doğurmuştur. Ayrıca Havacılık alanında Amerika ve İngiltere gibi ülkelerin önde gelen firmalardan lisanslar sağlanarak üretimler yapılmıştır. Bu dönemde Nuri Demirağ’ın kurduğu işletmede, sözü edilen uygulamanın tersine millî üretim gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Millî burjuvazinin bu dönemde görülmeye başlanması, Osmanlı dönemindeki gayrimüslim unsurların bu alandaki etkinliğini kaybetmiş olması gibi algılanmamalıdır. Gayrimüslim iş adamları güç kaybına uğramamış, aksine bu iş adamlarının önemi artmış ve farklı bir nitelik kazanmışlardır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasına müteakip yapılan savunma sanayiine yönelik yatırımlar, hem bir temel oluşturmuş hem de yerli sanayii oluşturacak hamlelerin önünü açmıştır. Fabrikalar ve ordu açısından bir atılım hissiyatı oluşturduğu iddia edilebilir fakat modern ve etkili bir orduyu donatmak için yeterli olmadığı düşünülmektedir. Fakat yine de bu dönemde askerî harcamalar ülke bütçesi içerisinde önemli bir paya sahip olmuştur. Türkiye’de 1920’lerde ekonomide özel sektöre dayalı bir model öngörülürken 1929 yılında ABD’de Wall Street Borsası’nın çökmesi ile başlayan Büyük Buhran, tüm dünyayı etkilemiş ve devletlerin ekonomiye olan bakışlarını değiştirmiştir. Türkiye’de de Büyük Buhran sonrası iç ve dış pazarlara daha fazla yönelmiş olan bölgelerin tarım kesiminde başlayan ve oradan kent ekonomisini de etkileyen zorluklar, devlet öncülüğünde sanayileşme stratejisinin belirlenmesine vesile olmuştur. Böylece Türk ekonomisinin dışa kapanarak devlet merkezli bir millî sanayileşme denemesi içine girmiş olduğu söylenebilir. Diğer taraftan Türkiye, II. Dünya Savaşı yıllarında silahlı tarafsızlık politikası izlemiş, bu politika ülkeyi sıcak savaşın tahribatından koruduysa da savaş ekonomisinin dışında tutmaya yetmemiştir. 27 Şubat 1945 tarihinde Türkiye’nin savunma gayretlerini takviye amacıyla, bir “Ödünç verme ve Kiralama anlaşması” imzalanmış, bu anlaşmayla beraber ABD Türkiye’ye 100 milyon dolarlık harp malzemesi vermiştir. Ayrıca 1947-1949 döneminde, Truman Doktrini’nde yer alan askerî malzeme yardımı da dâhil olmak üzere, Türkiye’ye verilen Amerikan yardımının tutarı 152,5 milyon dolar olmuştur. Bunun 147,5 milyon dolarlık kısmı kara, hava ve deniz kuvvetlerinin modernizasyonu için kullanılmıştır. Türkiye 1947’deki Truman Doktrini ve 1952’deki NATO üyeliği ile beraber Batının politik ve askerî yapısına entegre olmuştur. Bu tarihten sonra Türkiye, savunma politikalarını hem stratejik hem de operasyonel düzeyde bağımsız olarak planlama ve uygulama yeteneğini yitirmeye başlamıştır.
Türk Savunma Sanayii’nin gelişimi açısından önemli bir yere sahip olan Makine ve Kimya Endüstrisi Kurumu’nun sözü edilen dönemde kurulan işletmelerin oluşturduğu temel üzere kurulması, savunma sanayimiz açısından dönüm noktalarından biri olmuştur. MKEK, yabancı ülkelerden döviz ödenerek ithal edilecek her türde savunma silahlarının üretimiyle ülkenin millî ekonomisine milyonlarca dolar destek sağlamasının yanı sıra bu alanda kullanılacak dövizin ekonominin başka sektörlerine kaynak olarak aktarılmasına vesile olmuştur. Fabrikalarında binlerce işçiyi istihdam ederek iş imkânları sunmasının yanı sıra tesislerinin yoğun olarak bulunduğu Kırıkkale, Ankara gibi şehirlerin büyümesine ve ekonomisinin canlanmasına olanak sağlaması da kurumun kazanımları arasında ayrıca yerini almıştır.
1950-1974 “Amerikan Yardımlarının Etkisi ve Duraklama Evresi”
İncelenen iki dönemin aksine bu dönemde özel sektör işletmelerinin kamu işletmelerinden daha fazla olduğu görülmektedir. Ayrıca önceki iki dönemde görülmeyen Yazılım-Elektronik alt sektörüne ait 3 işletme bulunmasının yanı sıra 4 adet Kara Sistemleri, 3 adet Gemi İnşa, 3 adet Silah-Mühimmat ve birer adet Makine ve Teçhizat ve Havacılık sektörüne ait işletme de bulunmaktadır. Bu dönemde kurulan işletmelerin 7 tanesi İstanbul’da ve 5 tanesi Ankara’da bulunmak ile beraber birer adet işletme de Kırıkkale, Düzce ve İzmir’de kurulmuştur. 8 adet özel sektör işletmesi bulunurken kamu sektörüne ait 7 işletme mevcuttur. Bu bilgiler ışığında özel sektörün bu dönemde atağa kalkarak savunma sanayiine önemli katkılar sağladığı yanılgısına düşülmemelidir. Bu dönemin kapsadığı yıllarda kurulan Türk Kara Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı, Türk Deniz Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı ve Türk Hava Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı, savunma sanayii çerçevesinde yaşanan girişimcilik sorununa bir çözüm olarak çıkmıştır. Bu vakıflar önce birleşerek tek vücut haline gelmiş sonrasında ise özel sektörün tam olarak dâhil olamadığı sanayiye önemli katkılar sağlayacak sermayeyi tedarik ederek ve sektörde taraflara bir ufuk açarak bir sonraki dönemde ele alınacak ASELSAN, TUSAŞ, ROKETSAN gibi işletmeleri kurmuşlardır. Bu dönemin şartlarına daha detaylıca bakacak olursak ülke içi kaynakların ve kurum veya kuruluşların ne ürettiği, ne kadar ürettiği ve hangi özelliklerde mal ve hizmet ürettiğinin bilinmemesi ayrıca bu dönemde girişimci sınıfın savunma sanayiini küçük bir pazar olarak görmesi ve risk oranlarının yüksekliği sebebiyle özel sektörün savunma sanayiine uzak kaldığı belirtilmektedir. Dönem kapsamında kurulan işletmelerin çoğunluğu savunma sanayii temelli olmadığı görülmektedir. Bu dönemde kurulan sadece TUSAŞ, TÜBİTAK-SAGE ve TÜBİTAK-BİLGEM gibi işletmeler savunma sanayii odaklıdır. Günümüzde kara sistemleri sektöründe son derece başarılı faaliyetler gösteren Otokar, BMC ve Mercedes-Benz gibi şirketler bu dönemde kurulmuştur.
Ek olarak belirtmek gerekir ki; II. Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin savunma kurumlarını modern seviyeye getirme çabaları tamamen NATO üyelerinin özellikle ABD’nin askerî yardım ve kredilerine bağlı olması sebebiyle 1950’li yıllardan sonra millî savunma sanayiimizin geliştirilmesi bu dönemde akamete uğramıştır. Bu çerçevede, Askerî Fabrikalar’ın birçoğunun Kamu İktisadi Teşebbüsleri’ne dönüştürülmesi ile alıcı ve satıcının ayrılmış olması uzmanlaşmanın ve nispeten daha iyi işleyen bir kalite kontrol mekanizmasının tesisi ve rekabet unsurunun var olmaması dönemin ana karakterlerinden birini oluşturmaktadır.
1974-1990 “Buhrandan Çıkış ve Milli Bir Yol Arayışı”
Bu dönemde 27 adet işletme incelenmiştir. İşletmelerin 11 tanesi Ankara’da, 9 tanesi İstanbul’da, 2 tanesi Eskişehir’de, 2 tanesi İzmir’de ve birer tane olmak kaydıyla Kayseri, Kocaeli ve Balıkesir’de yer almaktadır. Bir önceki dönemin trendi devam etmiş olup 17 özel işletmenin yanında 10 kamu işletmesi bulunmaktadır. Alt sektör çerçevesinde; 8 İşletme Yazılım-Elektronik, 5 İşletme Makine ve Teçhizat İmalatı, 3 İşletme Havacılık Sanayii, 4 İşletme Silah ve Mühimmat, 3 İşletme Gemi İnşa, 3 İşletme Kara Sistemleri ve 1 İşletme Giyim-Kuşam sektörü dâhilindedir. 1974 sonrası kurulan Kara, Deniz ve Hava Kuvvetlerini Güçlendirme Vakıflarına yapılan bağışlar ile eksikliği hissedilen bazı temel sahalarda, ASELSAN, HAVELSAN, ASPİLSAN gibi vakıf sermayesine dayalı yatırımlar gerçekleştirilmiştir. Ancak vakıf faaliyetleri çerçevesinde ve yalnızca halkın bağışlarına dayanarak Türkiye’de kapsamlı bir savunma sanayii altyapısı oluşturulmasında yetersiz kalındığı da kısa sürede ortaya çıkmıştır. Bu süreçte elektronik teknolojilerine öncelik verilmeye başlanmıştır ve 1975 yılında ASELSAN kurulmuştur. 1980’lerde Türkiye yapısal bir dönüşüm sürecine girmiş, savunma ve havacılık sanayisi de ihtiyaçlar doğrultusunda yeniden örgütlenmiştir. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ihtiyaçlarının karşılanması için yeni bir model arayışına gidilmiştir. Bu kapsamda faaliyetlerin tek elde olması ve daha güçlü bir biçimde etkinlik gösterilmesi adına 1985 yılında 3238 sayılı kanun ile, “modern bir savunma sanayiinin geliştirilmesi ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin modernizasyonunun sağlanması amacıyla “Savunma Sanayii Geliştirme ve Destekleme İdaresi Başkanlığı (SAGEB)” kurulmuştur. Bu kanun ile ayrıca faaliyetlerdeki dinamizmi sağlamak amacıyla Savunma Sanayii Destekleme Fonu oluşturulmuştur. SAGEB, 1989 yılından bu yana Millî Savunma Bakanlığı’na
bağlı bir tüzel kişilik sıfatıyla Savunma Sanayii Müsteşarlığı (SSM) olarak faaliyetlerini sürdürmektedir.

1970 yılında “Türk Hava Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı”, 1972 yılında “Türk Deniz Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı”, 1974 yılında “Türk Kara Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı” tek çatı altında daha güçlü ve etkin olabilmesi ve Silahlı Kuvvetlerimizin güçlendirilmesi, ihtiyaç duyulan silah, araç ve gereçleri yurt içinde üretecek seviyede bir savunma sanayii kurularak dışa bağımlılığın asgariye indirilmesi amacıyla 1987 yılında çıkarılan mezkûr kanun ile:
“Millî harp sanayimizin geliştirilmesi, yeni harp sanayi dallarının kurulması, harp silah araç ve gereçlerinin satın alınması suretiyle Türk Silahlı Kuvvetleri’nin savaş gücünün artırılmasına katkıda bulunmak üzere “Türk Silahlı Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı (TSKGV)” kurulmuştur.
Kara, Deniz ve Hava Kuvvetlerini Güçlendirme Vakıflarının menkul ve gayrimenkul malları, nakit mevcudu, her türlü hakları, alacak ve borçları; herhangi bir karara gerek kalmaksızın bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren en geç üç ay içinde Türk Silahlı Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı’na intikal etmiştir”. TSKGV günümüzde; TEI hisselerinin %3,3’üne, Mercedes-Benz A.Ş. hisselerinin %5’ine, Netaş hisselerinin %15’ine, TUSAŞ-TAI hisselerinin %54,49’una, ROKETSAN hisselerinin %55,33’üne, ASELSAN hisselerinin %84,58’ine, ASPİLSAN hisselerinin %98’ine, HAVELSAN hisselerinin %99,48’ine, İşbir Elektrik Sanayii A.Ş. hisselerinin %99,86’sına ve Kalekalıp Makine ve Kalıp Sanayii A.Ş. hisselerinin tamamına sahiptir.
1980’li yıllarda Türk savunma sanayiinin toparlanmaya, tasarım ve teknoloji edinim modeline doğru bir eğilimin canlanmaya başladığını görülmektedir. “Joint Venture” olarak bilinen, kısmen tasarım ve teknoloji edinimini sağlayan bir modelin yaşanan örneklerle istihdam ve teknoloji birikimine katkısı olmakla beraber gereken hızda ve beklentilere uygun olarak özgün tasarım ve teknoloji üretir duruma gelmekte, beklenen katkıyı yaratmadığı görülmektedir. 2000’li yıllara gelindiğinde, ana platformlar dışında alt sistemler bazında, Türk savunma sanayinde bilişim, elektronik ve otomotiv alanlarında tasarım ve teknoloji ediniminde önemli gelişmeler görülmektedir. Bunun en önemli nedeni, tedarik politikalarında benimsenen ve uygulanmasına başlanan yerli ana yüklenici kullanımı prensibidir. Sayılan alanlarda Türk sanayii önemli özgün tasarım ve teknolojilere sahip olmaya başlamıştır. Lisansı yabancıya ait olan montaj ve üretim özgünleşmeye başlamakta, tasarım ve Ar-Ge ağırlıklı üretimlere dönüşmektedir. Bu konudaki gelişmelere, ülkemizde gelişmekte olan millî çözüm ve özgün gereksinimlerin Türk savunma sanayii tarafından
karşılanmasına olan güvenin büyük katkısı bulunmaktadır. Ayrıca özel sektör işletmelerinin bu döneme damga vurduğu ve sektör içindeki payı oldukça artmıştır. Bu şartların oluşmasının iki temel sebebi bulunmaktadır. İlk neden, 1984 yılında başlayan “Offset Uygulamaları” iken ikinci neden kronolojik çerçevede inşaat sektöründen savunma sanayiine yatırım yapan şirketler olmuştur.
Offset Uygulamaları
1950-1974 arası yaşanan sektörel bunalımın tecrübeleri devletin gerekli mercilerini harekete geçirmiştir. 1984 yılında ilk defa uygulanan “Offset Uygulamaları” ile yabancı şirketler ile projeler yapılmış veya yabancı şirketler ile ortaklıklar kurularak üretimler gerçekleştirilmiştir. Bunun örneklerinden biri olan ABD merkezli FMC şirketi ile Nurol Holding’in ortak olarak kurmuş olduğu FNSS şirketi, kurulduğu günden bu yana Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yaklaşık 1700 adet Zırhlı Muharebe Aracı teslim etmiştir. Ayrıca Offset ile kazanılan teknoloji sayesinde başlatılan yurt içi projeler şunlardır: Altay’ın ana yüklenicisi olduğu Millî tank projesi Altay, SSM ve Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nın sorumluluğunda olan ayrıca ASELSAN, HAVELSAN ve Savunma Teknolojileri Mühendislik ve Tic. A.Ş müdahil olduğu MilGem Projesi, Türk İnsansız Hava Araçları, C-130 Modernizasyonu, Göktürk Gözlem Uydusu, Millî Torpido Geliştirme, Simülatörler, Kalekalıp ve MKEK’in dâhil olduğu Millî Piyade Tüfeği olmuştur.
İnşaat Sektöründen Gelen İşletmeler
Türkiye’deki inşaat sektörü II. Dünya Savaşı sonrasında gelişmeye başlamıştır. 1950- 1970 yılları arasında ABD ve diğer ülkelerin yardımları ile beraber bu sektörde devasa şirketler kurulmuştur. Amerikan ambargosu sonrası 1973-1979 yılları arasında Türkiye ekonomik açıdan çıkmaza girmiş, yüksek enflasyona maruz kalmış, ihracat azalmış, ithalat artmış ve dış ülkelere olan borçlarla yüzleşilmiştir. Askerî darbeden sonra uygulamaya konulan kalkınma programları ile beraber Türk sanayii bir atılım yaşamış, 1980-1987 yılları arasında inşaat sektörü de büyük bir gelişim
göstermiştir. Bu dönemde inşaat sektörü firmaları holdingleşmiş ve diğer endüstri dallarına yatırım yapmaya başlamışlardır. Bu dönemde inşaat sektörüne ait en büyük 30 şirket listesinde 4. sırada bulunan STFA ve 8. sırada bulunan Nurol Holding savunma sanayiine yatırım yapmıştır. Çalışmada incelenen dönem itibariyle, özel sektör işletmelerinin sanayiye entegre oluşu hususunda inşaat sektöründen gelen aktörlere dikkat edilmelidir. STFA Grubu, Bodur Grubu ve Nurol Holding’in devlet ricalinin etkisiyle savunma sanayiine girişi bir yana, bu dönemde sermaye birikiminin inşaat sektöründe olmasının etkili olduğu düşünülmektedir. Yüksek miktarlarda sermaye isteyen, yatırım geri dönüşlerinin belirsiz olduğu ve kısıtlı pazar imkanlarına sahip bu ortamda, inşaat sektörü aktörlerinin bu şartları kaldırabilecekleri düşünülmüştür.
Bu iddiayı desteklemek adına Savronik Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Sıddık Yarman’ın açıklamalarına yer vermek doğru olacaktır:
“Biz askeri sektörle, Genelkurmay Başkanlığı’yla, J5 Komutanlığı, J6 Komutanlığı, Haberleşme Daire Başkanlığı’yla tanışınca, Turgut Özal yine o zaman Başbakan, Sezai Türkeş’e diyor ki:  “Abi sen çok ciddi bir mühendissin. Siz askeri sektöre gireceksiniz. Bir firma kuracaksınız.” Sezai abi diyor ki: “Ben inşaat bilirim. Elektronik bilmem.” Abi diyor: “Siz mühendislik birikimlerinizle bunları yaparsınız.” O sıralarda rahmetli Adnan Kahveci, benim eski bir arkadaşım. Zeki Yavuztürk o zamanki Savunma Bakanı. Adnan diyor ki: “Amerika’dan gelen bir Sıddık Yarman var. Siz gidin onu bulun. O, Anadolu Üniversitesi’nde. O, size bir araştırma ekibi oluşturur.” Askerlik arkadaşım aynı zamanda Adnan. Boğaziçi Üniversitesi’nden de çok iyi tanıyorum. Sonuçta bakıyorum bir gün STFA’dan Tankut Akalım isminde bir genel müdür, benim Anadolu Üniversitesi’ndeki odamda bulunuyor. Ben Anadolu Üniversitesi’ne bir, iki gün gidiyorum. Onun dışında Aselsan ve TÜBİTAK’ta çalışmalarımı sürdürüyorum. Biz, STFA’ya gidiyoruz. Rahmetli Eser Tümen’le konuşuyoruz. Eser Tümen, ne istiyorsunuz, diyor. Bize bir fizibilite yapın. Biz milli teknoloji üretmek istiyoruz, milli elektronik yapacağız, diyoruz. Arkadaşlarımızı bir araya getireceğiz. O zamanın parasıyla 2 milyon dolar gibi bir yatırım çıkartıyorum. Bana diyorlar ki, ertesi gün gel kasadan paranı al. Altına da bir tane araba veririz. Git firmanı istediğin gibi kur. Biz ekibi kuruyoruz. Faruk kardeşim, abim Tolga Yarman, ben… TÜBİTAK’tan da arkadaşlarım var. Kemal Kumcu, Fuat İnci. Kemal’i donanım direktörü yapıyorum. Fuat’ı yazılım direktörü yapıyorum ve biz milli bir elektronik firması oluşturacağız. İlk yapacağımız iş de Türkiye’de özel sektörde kripto cihazları üretmek. Türkiye’de olmazsa olmaz türünden bir üretim. Gerçekten bizim ekibimiz, yazılımın başında Fuat, Kemal Kumcu donanımın başında. Muhteşem bir kripto cihazı üretiliyor. Bunun birçok hikâyesi var. Çok inişleri, çıkışları var. Belalı bir iş. Aslında yapmak da sıkıntılı, yapıp teslim edip sonra kullanmak da sıkıntılı. Buluyorlar gençleri. Sistemi bize teslim ediyorlar ve biz de STFA Savronik isimli, şirketi kuruyoruz. Savronik ne demek? Savunma elektroniği. Türkiye’de milli elektronik teçhizatı geliştirecek, Silahlı Kuvvetler için çalışacak. Sonunda milli, olmazsa olmaz türünden, Hava Kuvvetleri’ne gereken teçhizatı, ilk defa uçaklar üzerine takılan bir Kobra aleti yaptık. Bomba atar, roket atar sistemleri, F4 uçaklarının modernizasyon sistemi içerisinde F4 uçaklarının bütün radarlarını görür hale getirdik. Fire Control radarlar bunlar. Ateşleme radarları. Onlar çalışmaya başladı. Ondan sonra yine F4-F5-F104 uçaklarına, F104’lere uçan tabut derler. Onlar tedavülden kalktı. Onlara ilk Aviyonik sistemleri yaptık. Aselsan değil biz yaptık. Bunlar Türkiye’de olmazsa olmaz türünden… Böylece bir teknoloji başladı. Anadolu Üniversitesi’ndeki öğrencilerimiz ile biz bu şirketi kurduk. Hepsi bizim öğrencimiz. Şirket hala ayakta. 30 sene oldu ve sonunda dedi ki Genel Kurmay Başkanlığı, siz kripto cihazları yapacaksınız. E TÜBİTAK yapıyor. Hayır, siz yapacaksınız. Biz özel sektörün yapmasını istiyoruz. Bizim başımıza çok sıkıntılar da belalar da geldi. Sonunda milli kriptoyu ürettik. Muhteşem kriptolar ürettik. Hala kullanımda olanlar var.”
Bu çerçevede, Bodur Grubu’na ait 1969 yılında kurulan Kalekalıp Makine, STFA Grubu’na ait 1986 yılında kurulan STFA Savronik ve Nurol Holding’in İngiliz FMC ile 1988 yılında beraber kurduğu FNSS işletmelerinin özel sektörün bu alandaki doğuşunu temsil ettiği söylenebilir.

1990-2018 “Milli Üretim ve Evrensel Teknoloji”
Bu dönemde 36 adet işletme incelenmiştir. İşletmelerin 20 tanesi Ankara’da, 8 tanesi İstanbul’da, 3 tanesi Kocaeli’de, 2 tanesi Eskişehir’de ve birer tane olmak kaydıyla Trabzon, Samsun ve Giresun’da yer almaktadır. Bir önceki dönemin trendi yine devam etmekte olup 24 özel işletmenin yanında 12 kamu işletmesi bulunmaktadır. Alt sektör çerçevesinde; 21 İşletme Yazılım-Elektronik, 5 İşletme Makine ve Teçhizat İmalatı, 5 İşletme Havacılık Sanayii, 3 İşletme Silah ve Mühimmat ve 2 İşletme Gemi İnşa sektörü dâhilindedir. Başlıkta da belirtildiği üzere savunma sanayiinde Millî Üretim ve Evrensel Teknoloji adı verilen bu dönem, 1990 yılından itibaren tedarik yaklaşımının yavaş yavaş değişmesiyle başlamıştır. Bu konuda SSM’in raporlarında gösterilen 1990 yılından önce hazır alım, 1990-2000 ortak üretim, 2000-2011 tasarım, 2011-… ömür devri yönetimi savunma sanayiinin bu dönemde yaşadığı değişim ve dönüşümü ortaya koymaktadır. Çalışmanın bu kısmında sözü edilen yıllar arasında yapılan başlıca projelere kısaca değinilecek olup sektörel bazda değerlendirilmeler yapılacaktır. Millî Piyade Tüfeği (MPT-76), MKEK tarafından Kırıkkale Silah Fabrikası’nda üretilmektedir. 2018 Mart itibariyle 7,62 mm.’lik bu tüfeklerin 13 bin 500 adedinin Türk Silahlı Kuvvetleri’ne teslim edildiği bilgisi edinilmiştir.
Serhat Seyyar Havan Tespit Radar Sistemi, görüş hattında bulunan havan mermilerinin tespit ve takibini yaparak mermilerin tahmini çıkış ve düşüş yerlerini hesaplayan, 360 derece yanca kapsamaya sahip bir radar sistemidir. ASELSAN tarafından üretilen Serhat, ülkemizin ilk millî silah tespit radarıdır. Otokar tarafından tasarlanan Tulpar, paletli araçlar kategorisinde yer almaktadır. Özgün ve millî tasarımları içerisinde barındıran Tulpar, sınıfının en yüksek beka kabiliyetine sahip aracıdır. ASELSAN tarafından modernize edilen Leopar, Türkiye’nin millî tasarım ve imkanlarla gerçekleştirilmiş ilk tank modernizasyon projesidir. Bu kapsamda toplam 171 adet Leopard 1A1/A1A4 ve Leopard 1A3T Ana Muharebe Tankı, ASELSAN ile 1. Ana Bakım Merkezi Komutanlığı iş birliği kapsamında modernize edilerek mevcut ateş güçleri 3. nesil ana muharebe tanklarının seviyesine çıkarılmıştır. Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın modern ana muharebe tankı ihtiyacı doğrultusunda ortaya çıkan ALTAY Projesi, Türkiye’nin ilk özgün ana muharebe tankının yurt içinde tasarlanması, geliştirilmesi, prototip üretimi, test ve kalifikasyonunu kapsamaktadır. Bu kapsamda, SSM tarafından ana yüklenici seçilen Otokar, 2009 itibariyle çalışmalarına başlamıştır. Ayrıca Cobra, Cobra II, Ural taktik tekerlekli ve Zırhlı araçlar ve ZPT gibi zırhlı personel taşıyıcı araçların üretimini yapmaktadır.
Nurol Makine de kara araçları alanında faaliyet gösteren işletmelerden biridir. Ejder 4X4 ve Ejder Yalçın 6X6 adlı tekerlekli zırhlı araçların üretimini gerçekleştiren Nurol Makine, daha öncede değinildiği üzere bu üretimlerinin ihracatını da yapmaktadır. Roketsan tarafından üretilen Cirit 2.75” Lazer Güdümlü Füze, Hisar Hava Savunma Füzeleri, Mızrak-O, Mızrak-U ve TÜBİTAK-SAGE ile beraber ürettiği Satha Atılan Orta Menzilli Mühimmat (SOM), savunma sanayiimizin stratejik özellikleri haiz ve son teknolojiye sahip silah sistemleridir. Dönemin oluşturmuş olduğu şartlar dâhilinde hava kuvvetlerine öncelik verilmiş ve bu alandaki yerli-millî üretime ve ortak üretime yoğunlaşılmıştır. Bu dönemde oluşan şartlar dâhilinde havacılık sanayiinde Türkiye’nin kendi uçağını yapmasına yönelik faaliyetlerin bir sonucu olan TUSAŞ’ın kurulmasından sonra, Türk Hava Kuvvetleri’nin savaş uçağı ihtiyacı için General Dynamics firmasının ürettiği F-16 Uçağı’nın üretimine karar verilmiş, bilahare TUSAŞ’ın da iştiraki ile ilk önce F-16 Uçağı’nın gövdesini üretmek üzere TAI, bir sene sonrasında ise motorlarının üretimi için TEI kurulmuştur. T129 Atak Taarruz ve Taktik Keşif Helikopteri, Türk Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın ihtiyacı olan 59 adet Taarruz/Taktik Keşif Helikopteri’nin kullanıcı ihtiyaçları doğrultusunda TUSAŞ ana yükleniciliği ile Agusta Westland ve ASELSAN firmalarının alt yükleniciliğinde, AgustaWestland tasarımı A 129 Helikopteri’nin motoru ve gövdesi değiştirilmiş; tüm görev, silah, elektronik harp, haberleşme ve seyrüsefer sistemlerinin millî çözümlerle özgünleştirilmesi sonucu ortaya çıkmış olup dünyada kendi sınıfındaki en etkin taarruz helikopteri olma unvanını taşımaktadır.
Hürkuş Türk Başlangıç ve Temek Eğitim Uçağı, TAI ana yükleniciliğinde olan ayrıca Küçükpazarlı Havacılık ve Uzay ve Samsun Yurt Savunma gibi firmalarında yer aldığı bir projedir. Küresel askerî ve sivil havacılığın gelişen eğitim uçağı ihtiyaçlarına cevaben tamamen özgün olarak tasarlanıp geliştirilen Hürkuş, Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nın ihtiyaçlarına yönelik 2013 yılında TAI ile yapılan 15 adetlik uçak sözleşmesi imzalanmıştır. İnsansız Hava Aracı Sistemi (İHA) Türkiye’de 1990 yılında TAI aracılığıyla beraber UAV-X1 adlı proje ile başlamıştır. Ekonomik sebepler nedeniyle tamamlanamayan projenin akabinde Amerika’dan 1994 ve 1998 yıllarında ithalat yoluna gidilmiştir. 2004 yılı itibariyle bu alanda Türkiye’nin İHA Sistemi’ne olan politikası değişmiş ve Anka, Çaldıran, Bayraktar ve Malazgirt adlı sistemlerin üretimleri gerçekleştirilmiştir. Şu an envanterde olan İHA’lardan biri olan Anka’nın; ana yüklenicisi TAI’dir. TAI ANKA programı ile 200 km maksimum görüş açısı ve 30.000 ft maksimum irtifa kapasitesine sahip bir İHA tasarlama ve üretmeyi amaçlamaktadır. Envanterde bulunan diğer İHA ise, Baykar tarafından üretilen Bayraktar TB2 Taktik İnsansız Hava Aracı Sistemi; millî ve özgün elektronik, yazılım ve yapısal bileşenlerine sahiptir. İlk olarak Türk Silahlı Kuvvetleri envanterine giren sistem 2007 yılından bu yana operasyonel olarak kullanılmaktadır. Rakiplerine nazaran birçok gelişmiş otomatik uçuş özelliklerine sahip sistem, zorlu coğrafya ve meteoroloji koşullarında dahi görev yapmaktadır. Ayrıca Silahlı İnsansız Hava Aracı’na da dönüştürülen İHA’ların mühimmatları Roketsan tarafından üretilmektedir.
Savunma sanayiimizin en büyük işletmelerinden olan ASELSAN; Hisar-O, Hava Savunma Ateş İdare Cihazı, Korkut Komuta Kontrol Aracı gibi hava savunma sistemlerini de üretmektedir. Millî ve gemi kelimelerinin birleşimi ile oluşturulan MilGem projesi, önemli bir hedef içermektedir. MilGem projesine giden yolda birkaç projeye temas etmekte fayda olacağı düşünülmektedir. Öncelikle Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nda 1974 Ambargosu sırasında harekete geçirilen Sapan Projesi (Radar ve Uçaksavar Sistemi), daha sonrasında Uzun Ufuk Projesi (Su Üstü Gözetleme), K-5 (Akıllı Konsol) Projesi, son olarak da GENESİS Projesi (Gemi Entegre Savaş İdare Sistemi) MilGem’e giden yoldaki atılan adımların temel taşlarını oluşturmuştur. Savunma teknolojilerinin bilgi birikimini sağlamak ile beraber, yerli savunma sanayi katkı payının yüksek tutulması hedeflenen proje, yüzer savaş platformu üretilmesini amaçlamaktadır. 1996 yılında ortaya atılan fikir, 2000 yılında Savunma Sanayi İcra Komitesi kararı ile MilGem Projesi adı altında hayata geçirilmiştir. ASELSAN, HAVELSAN, İşbir Elektrik, Meteksan Savunma ve STM firmalarında içinde olduğu proje dâhilinde Pendik Tersanesi’nde üretilen TCG HEYBELİADA 2011 yılında ve TCG BÜYÜKADA 2013 yılında Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na teslim edilmiştir.
Nüfuz Edici Bomba (NEB), MKEK ve TÜBİTAK-SAGE beraberliğinde üretilen TSK’nın taktik güdümlü mühimmat ihtiyacının Ar-Ge yoluyla özgün ve ulusal ürünler geliştirilerek karşılanması amacıyla, Hava Kuvvetleri Komutanlığı için yer üstü ve yer altındaki hedeflere nüfuz ederek istenilen gecikme süresinde infilak eden, Türkiye’nin ilk millî nüfuz edici bomba sistemidir. Bu bağlamda kurulan işletmeler, yapılacak girişim planları ve yeni planlanan projeler dâhilinde 10. Kalkınma Planı’nda (2014-2018) savunma sanayii alanına ilişkin olarak “Durum Analizi” başlığı altında belirtilen tespit (646) ve “Politikalar” başlığı altında bulunan düzenleme (681) aşağıda yer almaktadır:
“646: Savunma ihtiyaçlarının yerli kaynaklardan karşılanma oranı 2007 yılında %41,6’dan 2011 yılında %54’e yükselmesine rağmen, bu alanda dışa bağımlılık devam etmektedir. Gelişmiş ülkelerde bu oran %85 ila %95 seviyesindedir. Savunma sanayii ihtiyaçlarının karşılanmasında yerli payın artırılması amacıyla ülkemizde savaş gemisi, helikopter, tank, insansız hava aracı ve uydu tasarımı ve üretimi projeleri yürütülmektedir. Teknolojik ilerlemelerin sistematik takibini sağlamak üzere Teknoloji Kazanımı Yol Haritası oluşturulmuştur.
681: Savunma sanayii rekabetçi bir yapıya kavuşturulacaktır. Savunma sistem ve lojistik ihtiyaçlarının özgün tasarıma dayalı olarak ülke sanayisiyle bütünleşik ve sürdürülebilir bir şekilde karşılanması, uygun teknolojilerin sivil amaçlı kullanımı ile yerlilik oranının ve Ar-Ge’ye ayrılan payın artırılması sağlanacaktır. Belirli savunma sanayii alanlarında ağ ve kümelenme yapıları desteklenecektir. Ayrıca, Savunma sanayiindeki offset uygulamasının enerji, ulaştırma, sağlık başta olmak üzere sivil alanlarda da yaygınlaştırılması hedeflenmektedir. Müsteşarlığın savunma alanındaki yerlileştirme deneyimlerinden faydalanarak alım yapan kurumların sektörü yönlendirme ve düzenleme kapasitelerinin güçlendirilmesi hedeflenmektedir”.
Türk Savunma Sanayii, 1990 yılına değin süre içerisinde son derece karmaşık bir yapıda gözükmektedir. TSKGV’nin ve SSM’nin kurulması devlete ve özel sektöre ait olan şirketlere bir pusula olmuştur. Dağınık yapıdaki sektörde belirtilen tarihten sonra çeşitli oluşumlar ortaya çıkmış ve firmaların birbiriyle ve sektör ile olan etkileşimleri artmıştır.
Şirketler 1990 yılı itibariyle SaSaD (Savunma ve Havacılık Sanayii İmalatçılar Derneği) çatısı altında toparlanmaya başlamıştır. 2017 yılı itibari ile 113 asil üyesi ve haberleşme ağında da 75 özel üyesi bulunmaktadır. SaSaD, Türkiye’de özel-sivil bir dernek olup savunma sanayiine yönelik devlet kuruluşları ile yakın koordinasyon içinde faaliyetlerini sürdürmektedir. Dernek, yurt içinde ve yurt dışında üyesi olan şirket ve kuruluşları temsil etmektedir. Sektör güçlü bir teknolojik alt yapı oluşumuna büyük önem atfetmektedir. Bu kapsamda küçük ve orta ölçekli firmaları sektörel kümelenmelerde yer almaları konusunda teşvik etmekte ve desteklemektedir. Bu çerçevede Türkiye’nin değişik bölgelerinde savunma ve havacılık sanayii kümeleri ve derneklerinin oluşumu sağlanmıştır. Bu oluşumlar SaSaD şemsiyesi altına alınarak Ülke Sanayii Politika, Strateji ve Hedefleri doğrultusunda çalışmalarına katkıda bulunulmaktadır. Döneme dair çeşitli değerlendirmelerin yapılması açıklamaları toparlamak adına gerekli gözükmektedir. DefenseNews tarafından 2000 yılından sonra açıklanmaya başlanan Dünya üzerindeki en büyük 100 savunma sanayii firmasını sıralandığı listede, Türk işletmeleri ilk defa 2002 yılında yer bulmuştur. Türk Savunma Sanayii, 1980’li yıllarda TSK ihtiyacını %20’ler seviyesinde karşılarken 2006 yılı itibarıyla bu rakam %37’ye, 2007 yılı itibarı ile ise de %42’ye yükselmiştir. Türk Savunma Sanayii kendi kendine yeterlilik bakımından 1985-2007 yılları arasında %110 seviyesinde bir gelişim göstermiştir. 2011 yılında ise bu oran %54 seviyesine yükselirken 2012 yılında %60 seviyesinde ulaşmıştır.
Yararlanılan Kaynaklar
Enes Kurt, Türk Savunma Sanayii Tarihine Mikro Yaklaşım: Savunma Sanayii İşletmelerine Dair Bir Envanter Dönemselleştirme Çalışması (1836-2018)
Haydar Kazgan, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Şirketleşme
Cengiz Keskin 2007. 1892-1900 Dönemi İrade-i Seniyyelerine Göre Osmanlı Bahriyesi
Eylem Tekemen Altıntaş, 1878 Berlin Konferansı’ndan Sonra Osmanlı Devleti’nin Askeri Islahat ve Dış Politikasındaki Yeni Yönelimler
Mehmet Beşirli, Birinci Dünya Savaşı Öncesinde Türk Ordusunun Top Mühimmatı Alımında Pazar Mücadelesi: Alman Friedrich Krupp Firması ve Rakipleri
Tevfik Güran, İktisat Tarihi
Rifat Önsoy, Tanzimat Dönemi Osmanlı Sanayii ve Sanayileşme Politikası
Zafer Toprak, Türkiye’de Milli İktisat
Kemal Karpat, Osmanlı Modernleşmesi Toplum, Kuramsal Değişim ve Nüfus
Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu
Çağlar Keyder, Türkiye’de Devlet ve Sınıflar
Şevket Pamuk, Türkiye’nin 200 Yıllık İktisadi Tarihi
Levent Kalyon, Cumhuriyet Dönemi Savunma Politikaları
İsmail Soysal, Soğuk Savaş Dönemi ve Türkiye, Olaylar Kronolojisi (1945-1975)
Mehmet Genç, Osmanlı İmparatorluğu’nda Devlet ve Ekonomi

*Bu çalışmanın tüm hakları, Enes Kurt’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Küresel Isınma Ve Tarım Sektörü

Tarım sektörü, küresel ısınmayı hem etkileyen hem de küresel ısınmadan etkilenen bir yöne sahiptir. Öncelikle tarım sektörünün küresel ısınmaya yapmış olduğu katkılardan bahsedeceğiz. Daha sonra küresel ısınmanın tarım sektörünü etkileyen yönünü alt başlıklar halinde ele alacağız. Bu alt başlıkları fiziksel etkiler, ürün fiyatları, üretim ve tüketim olarak sınıflandıracağız.
Tarım Sektörünün Küresel Isınmayı Etkileyen Yönü
Temel gıda ihtiyaçlarını karşılaması ve özellikle bazı ülkeler için geçim kaynağı olması nedeni ile tarım sektörü her zaman önemini korumuştur ve korumaya devam edecektir. Tarımsal faaliyetlerin insanlık için önemi apaçık ortadadır. Özellikle gelişmekte olan ve tarım sektöründe karşılaştırmalı üstünlüğe sahip ülkelerin GSMH’si içinde tarım sektörü büyük bir yer tutmaktadır.
1950’li yılların sonlarından itibaren; organik olmayan gübre ve tarımsal ilaçların yaygın kullanımı, sulamanın arttırılması ve sermaye yoğun tarım yapılması ile tarımsal üretim giderek artmıştır. 1970’li yıllarda, yanlış uygulamaların üst üste gelerek birikmesi ile çevresel sorunlar ortaya çıkmaya başlamıştır. Toprak verimliliğindeki düşüşler, toprak erozyonu, yer altı sularının kirlenmesi gibi sorunlar var olan tarımsal üretim tekniklerinin yeniden gözden geçirilmesini ve çevre için daha az sorun teşkil eden politikalar geliştirmeyi zorunlu kılmıştır. Bunun sonucunda tarımsal araştırmalara giderek daha fazla ağırlık verilmiştir ve sürdürülebilir üretim sistemlerinin gerekliliği daha fazla gündeme gelmiştir. 1980’li yıllarda; aşırı sulama, tarımsal ilaçların bilinçsiz ve yoğun kullanımı gibi problemler nedeniyle atmosfere tarım sektörü vasıtası ile salınan sera gazlarının oranı giderek artmaya başlamıştır. Buna diğer sektörlerin de katkısı ile atmosferdeki sera gazı yoğunluğu, küresel ısınmaya ve bunun sonucunda iklim değişikliğine neden olmuştur. İklim değişikliğinin gıda gibi önemli bir ihtiyacı karşılayan tarım sektörünü etkilemesi, dünyanın artan nüfusu ile birlikte artan gıda ihtiyacını da etkileyecektir.
Tarımsal arazilerin azalması ve üretimde yaşanan kayıplar giderek artan nüfus için gıda güvenliğini tehlikeye sokmaktadır. Bu nedenle fosil yakıt kullanımı, kontrolsüz endüstrileşme, bilinçsiz kullanılan tarımsal ilaçlar gibi konularda düzenlemeler yapılması ve bu gibi faaliyetler sonucu meydana gelen sera gazlarının salınımının sınırlandırılması ve ya kontrol altına alınması gerekmektedir. Son yıllarda bu gibi konular üzerinde oldukça fazla durulmaktadır. Tarımsal faaliyetlerden kaynaklanan metan, azot oksit ve karbon dioksit emisyonları, küresel sera gazı emisyonlarının yaklaşık %14’ünü oluşturmaktadır. Metan emisyonlarının başlıca kaynakları yerli ruminantlar (hayvancılık) ve sulak alan pirinç yetiştiriciliğidir. Ana nitröz oksitler, geleneksel toprak işleme ve gübre kullanımıdır. Yerinde bulunan fosil yakıt yanıcılarından gelen karbon dioksit emisyonları, tarımsal emisyonlara nispeten daha az katkıda bulunur .

Yukarıdaki şekilde çeşitli tarım faaliyetlerinden kaynaklanan sera gazı emisyonlarının türleri ve yüzdelik olarak miktarları gösterilmiştir. Buna göre tarım sektöründen kaynaklanan sera gazları içinde en büyük pay diazot monoksit gazına aittir. Diazot monoksit gazı %48 ile en çok topraklardan kaynaklanmaktadır. Gübreleme faaliyetleri diazot monoksit ve metan gazlarının salınımına yol açar ve %8 paya sahiptir. Çeltik üretimi metan gazı üretir ve %12 paya sahiptir.

Tablo 2.6.’da tarım sektöründen kaynaklanan karbondioksit, metan ve diazot monoksit gazlarının ülkelere göre nasıl dağıldığı gösterilmiştir. Aynı zamanda, hangi ülkenin tarım sektörünün toplam sera gazı emisyonunun dünya içinde ne kadar yüzdelik katkıya sahip olduğuna yer verilmiştir. Tabloya göre %18’lik oran ile Çin tarım sektöründen kaynaklanan sera gazı salınımında birinci sıradadır. Hindistan %11 ile ikinci sıradayken AB ülkeleri ve ABD ise %9’luk oran ile Hindistan’ı takip etmektedir. Dünya genelinde tarım sektöründen karbon eşdeğeri 102.8 milyon ton karbondioksit, 758.3 milyon ton metan ve 778.7 milyon ton azot üretilmektedir. Tarım sektöründen kaynaklanan metan gazı, oksijenin bulunmadığı ortamda maddelerin çürümesi ile elde edilir. Çeltik üretimi, nemli topraklar, gübre depolama, geviş getiren hayvanların sindirim sistemi metan gazının ana kaynaklarıdır. Aynı zamanda azot gazının temel kaynağı da tarım sektörüdür. Azot salımı doğrudan tarım toraklarından ve aynı zamanda tarımsal yakma nedeni ile ortaya çıkmaktadır. Tarım sektöründeki doğrudan sera gazı salımları, tarımsal üretim süreçleri sırasında topraklardan ve hayvanlardan, ısı ve elektrik enerjisi üretimi ile traktör ve öteki ulaştırma araçlarının kullanımında gereksinimin duyulan yakıtın karşılanmasından kaynaklanır. Buna ek olarak, tarımsal etkinlikler dolaylı azot salımlarına neden olur; karbondioksit ise, tarım makineleri, inorganik gübreler ve tarım kimyasalları gibi öteki tarımsal girdilerin üretiminden de kaynaklanır.
Tarımda açığa çıkan karbondioksitin bir diğer nedeni de işletme atıkları ve gübreleridir. Hayvansal gübrelerin tarlaya verilinceye kadar geçen süre içerisinde saklanması sırasında uygulanan yönteme bağlı olarak, farklı oranlarda amonyak ve karbondioksit gazları salınmaktadır. Toprak işleme ve hasat işlemleri de tarım sektöründe yakıt tüketiminin en büyük kısmından sorumludur. Enerji maliyetinde klasik metottan toprak işlemesiz tarıma dönüş suretiyle yılda 23 kg/ha karbon tasarruf edilebilmektedir.
Tarım Sektörünün Küresel Isınmadan Etkilenen Yönü
Yoğun tarımsal faaliyetlerin küresel ısınmaya etki ettiğini yukarıda gördük. Tarım sektörünün küresel ısınmayı etkileyen yönünü inceledikten sonra, küresel ısınmanın tarım sektörünü etkileyen yönünü inceleyeceğiz. Küresel ısınma tarım sektörünü birçok farklı yönden etkilemektedir. Öncelikle küresel ısınmanın biyolojik etkilerinden bahsetmek gerekmektedir. Daha sonra, daha çok ekonomiyi etkileyen tarım ürünleri üretimini, tüketimini ve bu ürünlerin ticaretini inceleyeceğiz. Özellikle tarım sektörünün GSYH içinde önemli paya sahip olduğu ülkelerde, tarım sektörü küresel ısınmadan istihdam alanı olarak da etkilenmektedir.
Biyolojik Etkiler
Küresel ısınmanın beraberinde getirdiği yükselen sıcaklıklar ile birlikte yağış rejimlerindeki değişiklikler, tarımsal ürünlerin üretimini üzerinde doğrudan etkilere sahip  olduğu gibi aynı zamanda tarımsal alanların sulanması için kullanılan suya erişim üzerinde etkilere sahiptir. Sıcaklık seviyesindeki değişiklikler ile yağan yağmur ve kar miktarları değişecektir. Bunun sonucunda da yeryüzünde bulunan yeraltı ve yerüstü su miktarlarında değişiklikler olacaktır. Sıcaklıklardaki artış ile bazı bölgelerde kuraklık meydana gelecek ve sulama suyu hacminde düşüşler gözlemlenecektir. Sulak ve bataklık alanlar artan buharlaşma oranı ile yok olmaya başlayacaktır. Aynı zamanda kuraklık ya da aşırı yağışlar çoğaldıkça tarımsal kayıplar artacaktır. İklim değişikliği simülasyonları belirsiz olduğu için, İPCC’nin Dördüncü Değerlendirme Raporunun A25 senaryosunu kullanarak gelecek iklim simüle etmek için iki iklim modeli kullanılmıştır. Bunlar: Ulusal Atmosfer Araştırmaları Merkezi, ABD (NCAR) modeli ve Commonwealth Bilimsel ve Endüstriyel Araştırma Organizasyonu, Avustralya (CSIRO) modelidir.
Tablo 2.7 ’de iklim değişikliğinin 2000 ile 2050 yılları arasında tarım ürünlerinin verimliliğine etkisi gösterilmiştir. Bu gösterim için kullanılan CSIRO ve NCAR iklim değişimi senaryolarına göre her bir ürün grubu 2000 yılı baz alınarak 2050 yılına uyarlanmıştır. Ele alınan mısır, pirinç ve buğday ürünleri gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde ayrı ayrı incelenmiştir. Aynı zamanda karbon fertilizer etkisi dahilken ve dahil değilken iki farklı şekilde ele alınmıştır.

Aşağıdaki tabloda iki farklı ürün tipi mevcuttur. Bunlardan ilki üretim için yağmur suyuna ihtiyaç duyan ürünler, ikincisi ise üretim için sulama sistemlerine ihtiyaç duyan ürünlerdir. Bu iki farklı ürün tipine bakıldığında yağmur suyuna bağımlı tarım ürünleri hem yağışa hem de sıcaklığa duyarlı iken, sulama sistemleri ile yetiştirilen ürünler sadece sıcaklıktaki değişimlerden etkilenmektedir. Gelişmekte olan ülkelerde, karbon fertilizer etkisi olmayan ürünlerin çoğunda verim düşüşleri ağırlık kazanmaktadır. Özellikle sulanan buğday ve sulanmış pirinç bu verim düşüşünden en çok etkilenecek tarım ürünleridir. Ortalama olarak, gelişmiş ülkelerdeki verim, gelişmekte olan ülkelerdeki verimden daha az etkilenmektedir. Hatta birkaç ürün için, iklim değişikliği gelişmiş ülkelerde verimlilik artışı sağlamaktadır. Bu iklim değişimi senaryoların hesaplanmasında Doğu Asya ve Pasifik bölgesi ile birlikte çoğunlukla ılık olan Çin ve tropik olan Güneydoğu Asya bölgeleri ele alınmıştır. Buna göre, Güneydoğu Asya ülkelerinin iklim değişikliği nedeniyle şiddetli tarım ürünleri kayıpları yaşaması ve bu ülkelerde bahsedilen ürün gruplarının verimliliğinde düşüşler olması beklenmektedir.
Sıcaklık ve yağışın yanı sıra toprağın nem oranı ve verimliliği de bitkisel gelişim için önemli bir faktördür. Sıcaklıkta seviyesinde meydana gelen artışlar topraktaki nem seviyesini dengelemek için sulama işleminin yapılmasını gerektirmektedir. Aşırı sıcaklık toprağın azot miktarı, ph değeri ile mikro bakteriyel bileşimini değiştirmektedir. Bunun sonucunda topraktaki besin elemanları olumsuz etkilenmektedir ve üretim potansiyeli düşmektedir. Verimli arazilerin azalması, ülkelerin ekonomik dengelerinin değişmesine ve beslenme kalitesinin düşmesi ile yaşam kalitesinin de aynı ölçüde azalmasına yol açmaktadır. Bu olumsuzlukların uzun dönemdeki etkisi, insan ırkı için giderek daha fazla olumsuz sonuç doğuracaktır. Küresel ısınmanın tarım alanlarında neden olduğu biyolojik etkilerin bir diğeri ise zararlı bitkiler ve böcek türleri ortaya çıkmasıdır. Bu bitki ve böceklerin oluşumu sonucu ürün çeşitliliğinde azalma ya da mevcut ürünlerin kalitesinde düşme gibi olumsuz sonuçlar ortaya çıkabilecektir.
Bahsedilen doğrudan etkileri yanı sıra küresel ısınmanın tarım sektörü üzerine dolaylı etkileri de söz konusudur. Küresel ısınmanın beraberinde getirdiği sıcaklık artışı ile buzullar eriyecek ve deniz seviyesinde artışlar meydana gelecektir. Deniz seviyesindeki bu artışlardan alçak kıyı şeridinde yer alan ülkeler olumsuz etkilenecektir. Yükselen su seviyesi ile tarımsal alanların su altında kalma riski mevcuttur. Deniz seviyesi geçtiğimiz yüzyıl içinde 10 ila 15 cm yükselmiştir. Küresel ısınmanın 2100 yılına kadar 15 ila 95 cm arasında ek bir yükselmeye daha yol açması beklenmektedir. Birçok nehrin denizlere aktığı düşünüldüğünde, bu nehirlerin tuzlanması, içme su kaynaklarının azalmasına ve tarım alanlarına kullanılan suyun tuzlanmasına neden olacaktır.
Ürün Fiyatları
Küresel ısınmanın tarım alanları üzerinde biyolojik bazı etkilere sahip olmasının yanı sıra tarımsal ürünlerin fiyatları üzerinde de etkilere sahiptir. Tarım ürünlerinin fiyatları, iklim değişikliğinin tarım sektörü üzerine etkisini ortaya koyabilmek açısından önemli bir gösterge niteliğindedir. Küresel ısınmanın beraberinde getirdiği bazı bölgelerde şiddetli yağışlar, bazı bölgelerde kuraklık, nem ve buharlaşma oranlarındaki artış, ısı etkisi ile çeşitli böcek oluşumları gibi etkilerin meydana gelmesi ile tarımsal ürünlerin verim ve kalitesinde azalmalar meydana gelir. Aynı zamanda küresel ısınmanın beraberinde getirdiği kuraklık ile dünya üzerinde tarım yapılabilecek alanlar kısıtlanır. Tarım alanlarındaki kısıtlanma tarımsal ürün üretiminde azalma anlamına gelmektedir. Tarımsal ürünlerin azalışı ise fiyat seviyesinde artışa yol açabilmektedir. Ekonomi geneline bakıldığında ise tarımsal ürünlerdeki yoğun fiyat artışları fiyatlar genel seviyesinde artışa neden olmaktadır. Bu artışın beraberinde enflasyonist baskılar ortaya çıkabilmektedir. Gıda fiyatlarının dünya enflasyonuna katkısı 2006 yılında %27, gelişmiş ülkelerde %12.4, Asya’da %37.7 ve Avrupa’da %22’dir. Oysaki bu oranlar gıda krizinin yaşandığı 2007 yılında sırasıyla %44, %19.5, %67.5 ve %34.9 düzeyinde gerçekleşmiştir. İşlenmiş gıda fiyatlarında son dönemde gözlenen yüksek oranlı artışlarda, talep gelişmelerine kıyasla arz yönlü etkenlerin daha belirleyici olduğu görülmektedir. Gıda fiyatlarında bu arz yönlü etkinin büyüklüğü iklimin/iklim değişikliğinin tarım sektörü üzerindeki etkisini göstermesi bakımından önemlidir.

Dünya gıda fiyatları endeksinin 1980-2013 dönemindeki grafiksel hali, nominal ve reel değerler şeklinde, yukarıdaki şekilde gösterilmiştir. Gıda fiyatları endeksi 2007 yıllına kadar yatay bir seyir izlerken, bu tarihten sonra hızlı bir artış eğilimine girmiştir. Bu artış eğiliminde, bir yandan artan sıcaklıklar ve azalan yağışların neden olduğu kuraklıkların gıda üretimini ve stoklarını azaltması, diğer yandan enerji fiyatlarındaki yükselme nedeniyle biyoyakıt kullanımının artması etkili olmuştur. Aşağıdaki şekilde de görüleceği üzere fiyat endeksi 2000’li yılların başında 90 civarındayken, 2008 yılında 201; 2011 yılında ise 230 seviyesine yükselmiştir. Bu durum, tüketim miktarı ve beslenme kalitesinin düşmesine neden olarak sağlık ve beşeri sermaye üzerinde olumsuz sonuçlar yaratabilmektedir. Aynı zamanda gıda fiyatlarının giderek artması ile meydana gelecek gıda krizleri yaşanan ekonomik krizleri besleyerek daha da güçlendirebilmektedir. Tüm bunların dışında, iklim değişiminin beraberinde getirdiği tarım ürünleri fiyatlarındaki artış fiyat dalgalanmalarına neden olmakta ve merkez bankasının fiyat istikrarı hedefinin önünde engel oluşturmaktadır. Merkez bankası aynı zamanda enflasyonla mücadele esnekliğini kaybetmektedir.

Yukarıdaki tabloda, pirinç, buğday, mısır ve soya fasulyesi gibi bazı tarım ürünlerinin NCAR ve CSIRO iklim değişikliği senaryolarına göre dünya fiyatlarındaki değişimleri gösterilmiştir. Tablo üzerinde karbon fertilizer etkisiz verilere yer verilirken aynı zamanda iki senaryoya göre karbon fertilizer etkili durumun karbon fertilizer etkisiz duruma göre yüzde değişimleri gösterilmiştir. İklim değişikliğinin olmadığı duruma da bu senaryolardan bağımsız olarak yer verilmiştir. İklim değişikliği olmaksızın, en önemli tarımsal ürünler olan pirinç, buğday, mısır ve soya fasulyesi için dünya fiyatları, nüfus ve gelir artışı ve biyoyakıt talebi nedeniyle 2000 ile 2050 yılları arasında artacaktır. İklim değişikliği yapılmasa bile, pirinç fiyatı %62, mısır %63, soya fasulyesi %72, buğday %39 oranında artacaktır. İklim değişikliğinin olduğu durumda ise bunlara ek pirinçte %32 – 37, mısırda %52 – 55, buğdayda %94 – 111 ve soya fasulyesi için %11 – 14 fiyat artışları meydana gelecektir.
Üretim
İklim değişikliği ile birlikte küresel ve bölgesel sıcaklığın değişmesi, yağış rejimleri ve büyüme sezonlarının değişmesinin yarattığı çevresel değişimler tarımsal üretimin ağırlıkta olduğu bölgelerin göreli ağırlığını azaltacaktır. Yaşanacak olan global ısınma tüm dünyanın ısınmasına özellikle de tarımın yoğun olarak yapıldığı orta bölgelerin daha fazla kuraklaşmasına neden olacaktır. ABD’nin orta kısımları, Çin, Yeni Zelanda, Pakistan, Güney Afrika, Avusturalya ve Hindistan orta enlemdeki ülkelerdir ve temel tarım üreticileri durumundadırlar. IPCC’nin raporuna göre, orta ve yüksek enlemlerde 1-3 derece arasındaki bölgesel sıcaklık artışının tarımsal üretimi olumlu yönde etkilemesi beklenmektedir. Buna karşın, alçak enlemlerde 1-2 derece arasındaki bölgesel sıcaklık artışının tarımsal üretimi olumsuz yönde etkileyeceği tahmin edilmektedir. Bunların yanı sıra sıcaklık ve yağışlarda görülebilecek aşırı oynaklıklara bağlı olarak tarım sektörü tüm ülkelerde olumsuz etkilenebilecektir.
IPCC’nin öngördüğü ortalama sıcaklıkların 1.5-5.5 derece aralığında artması bütün dünyadaki yağış, fırtına ve nem yoğunluğunu değiştirecektir. Orta enlem bölgelerin daha fazla ısınması toprağın nemini azaltarak kuraklığa neden olacaktır. Bu durum orta bölgelerin tarımsal üretim bakımından zayıflamasına neden olurken, kuzeydeki soğuk bölgeler tarımsal üretim için daha uygun alanlar haline gelecektir. İklim değişikliğinin tarımsal üretim üzerine etkisi Tablo 2.9.’da gösterilmiştir. İklim değişikliğinin tarımsal üretim üzerindeki olumsuz etkileri özellikle Sahra-Altı Afrika’sında ve Güney Asya ’da kendini göstermektedir. Güney Asya’da iklim değişikliğin olduğu varsayılarak oluşturulan senaryolarda, iklim değişikliğinin olmadığından hareketle oluşturulan senaryolara göre pirinç üretiminin %14 daha fazla azalması beklenmektedir. Yine buğday üretiminin iklim değişikliğin olduğu varsayılarak oluşturulan senaryolarda %49, iklim değişikliğinin olmadığından hareketle oluşturulan senaryolarda %44 azalması, mısır üretiminin ise iklim değişikliğin olduğu varsayılarak oluşturulan senaryolarda %19, iklim değişikliğinin olmadığından hareketle oluşturulan senaryolarda %9 azalması beklenmektedir.
Sahra-altı Afrika’sında iklim değişikliğinin etkisiyle pirinç üretiminin %15, buğday üretiminin %34, mısır üretiminin ise %10 oranında azalması beklenmektedir. Uzak Doğu ve Pasifik bölgelerindeki tarımsal üretim iklim değişikliği senaryolarına göre değerlendirildiğinde, pirinç üretiminin bu bölgelerde %10 azalacağı buğday üretiminin az da olsa artacağı, mısır üretiminin ise kurak CSIRO iklim değişikliği senaryosuna göre azalacağı, nemli NCAR iklim değişikliği senaryosuna göre ise artacağı öngörülmektedir. Ortalama üretim miktarları karşılaştırıldığında iklim senaryolarına göre gelişmekte olan ülkelerin gelişmiş ülkelere göre durumlarının kötüleşmesi beklenmektedir.
Tarım Ürünleri Ticareti
İklim değişikliğinin tarım üzerine üretim ve ürün fiyatları konusunda etkisi olacağı gibi aynı zaman da tarım ürünlerinin ticaretine de etkisi olabilecektir. Küresel sıcaklıklardaki artış ile tarım ürünleri üretiminin bazı bölgelerde olumsuz etkileneceğinden daha önce bahsetmiştik. Tarımsal üretimin küresel ısınmanın etkisi ile orta bölgelerden kuzey bölgelere kayması ile orta bölgeler tarımsal ürünlerin ticaretinden zararlı çıkan bölgeler olacaktır. Aynı şekilde kuzey bölgelerde kalan ülkeler ise bu ticaretten karlı çıkacaktır. Bütün iklim değişimi senaryolarına göre tarım ürünleri gelişmekte olan ülkelerde azalacak, gelişmiş ülkelerde artacaktır. Tarım ürünlerinde karşılaştırmalı üstünlüğe sahip gelişmekte olan ülkeler üstünlüğünü kaybedecek ve üstünlük gelişmiş ülkelere
geçecektir. Gelişmekte olan ülkeler daha fazla tarım ürünü ithal ederken, gelişmiş ülkeler daha fazla ürün ihraç etmeye başlayacaktır.
İklim değişikliği ile tarımsal üretimde karşılaştırmalı üstünlük konumuna geçen gelişmiş ülkeler tarımsal ürün ticaretinin serbestleşmesini destekleyecektirler. Gelişmekte olan ülkeler ise karşılaştırmalı üstünlüklerini kaybettikleri için ve bu ticaretten esas kazananın gelişmiş ülkeler olacağı için tarımsal ürün ticaretinde daha korumacı bir yapıya sahip olmaya başlayacaklardır. Gelişmekte olan ülkeler, gelişmiş ülkelere karşı koydukları kotalar nedeniyle tarımsal üretimde kendi kendilerine yetebilecek üretimi gerçekleştiremeyecek ve bu durum gıda ihtiyacının karşılanmasının önünde engel oluşturacaktır.
Küresel Isınmanın Tarım Sektörü Üzerine Pozitif Etkileri
Küresel ısınmanın etki ettiği en önemli sektörlerin başında tarım sektörü gelmektedir. Tarımsal üretim doğrudan iklim koşullarına bağlıdır ve küresel ısınma ile yaşanabilecek herhangi bir değişiklik tarım sektörü için belli sonuçlar doğurur. Hava ve toprak koşullarının değişimi il tarım ürünlerinin verimlerindeki kayıplar, tarımsal üretimin sınırlanması ile yaşanacak fiyat artışları, tarım ürünleri ticaretinde dünya genelinde dengelerin değişmesi belli başlı etkiler arasındadır. Ancak tüm bu negatif etkilerin dışında küresel ısınmanın tarım sektörü üzerinde pozitif etkileri de söz konusudur. Artan atmosferik karbondioksit gazı aynı zamanda küresel ısınmanın tarım sektörü üzerine etkisini azaltabilir. Yüksek atmosferik karbondioksit seviyesi fotosentez ve tarımsal ürün üretimini harekete geçirebilir. Bu etki karbon fertilizer etkisi olarak adlandırılır. Ancak, böyle bir etkinin büyüklüğü hala gözlem altındadır. Atmosferik karbon yoğunluğunun artması ve küresel ısınmanın etkileri ürünlerin büyüme koşullarını geliştirecek ve üretimi artıracaktır. Ancak bu etkiler kısa dönem için geçerlidir. Uzun dönemde iklim değişikliğinin negatif etkilere sahip olacağı tahmin edilmektedir. Ilıman bölgelerdeki gelişmiş ülkelerde iklim değişikliği tarımsal üretim üzerinde muhtemelen küçük bir negatif etkiye sahip olacaktır. Aslında birçok ılıman bölgede küresel ısınma ve genişleyen yetiştirme sezonları faydalı olabilmektedir. Kuzey Avrupa’da, küresel ısınma kış buğday üretimini 2050’ye kadar Güney İsveç’te mevcut üretimin %10 ila %20 üzerine çıkarabilecektir.
Fotosentez mekanizmalarındaki farklılıklar nedeniyle bitki türleri karbondioksite verdikleri tepkilere göre değişmektedir. Temel tarım ürünleri kullandıkları karbon, ısı ve sıcaklığa göre C3, C4 ve CAM (crassulacean Acid Metabolism) olmak üzere üçe ayrılmaktadır. C3 türleri karbondioksit artışına karşı daha fazla cevap vermektedir. C4 bitkileri ise, yüksek sıcaklığa karsı C3 bitkilerine göre daha iyi cevap vermektedir ve bu bitkilerin su kullanım verimliliği C3 bitkilerine göre daha yüksektir. C3 bitkileri: pamuk, pirinç, buğday, arpa, soya fasulyesi ayçiçeği, patates, baklagiller, çiçekler ve tohumlardır. C4 bitkileri ise, mısır, sorgum, seker pancarı, darı, halophytes (örneğin: tuza dayanıklı bitkiler), uzun tropik çayırlar, otlaklar ve yabani otlardır. CAM (Crassulacean Acid Metabolism) koşullara bağlı olan bitkiler ise, manihot (cassava), ananas, soğandır. Yapılan deneylerde karbondioksit düzeyi iki katına çıkarıldığında buğday ve soya fasulyesi gibi C3 bitkilerinin verimliliği yaklaşık olarak %20-30 artmıştır. C3 bitkilerine göre karbondioksit düzeyine tepkisi daha düşük olan C4 bitkilerinin (mısır ve şeker pancarı gibi) verimlilik artışı ise yaklaşık %5-10 civarında olmuştur. Genel olarak yüksek karbondioksit yoğunluğu C3 ve C4 bitkilerinin her ikisinde de su kullanım etkinliğini ve üretim verimliliğini arttırmıştır. Sıcaklık ve karbondioksit salınımındaki değişiklikler nedeniyle, temel tarım ürünleri olan bu bitkilerin üretildikleri bölgelerin ürün deseni değişebilecek, bazı bölgelerde daha fazla üretim ve verim artışı sağlanacaktır.
Yararlanılan Kaynaklar
Büşra Temur, Küresel Isınmanın Türkiye’de Tarım Sektörüne Etkisi: Bir ARDL Modeli Uygulaması
Başoğlu A. , Küresel iklim değişikliğinin ekonomik etkileri
Karaalp, H. , Sektörel açıdan iklim değişikliği: tarım, ulaştırma ve sanayi
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Büşra Temur’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com