Günümüzde Medya-Sermaye-İktidar İlişkileri

Günümüz Türkiye basınını etkileyen en önemli olgulardan biri , temelleri tamamen ekonomiye dayanan medya- sermaye ve iktidar ilişkileridir. Geçtiğimiz 15 yıl içinde oldukça bütünleşen bu üçlü yapıda, çıkar çatışmaları çerçevesinde karşılıklı yaptırımlar uygulanmakta; en çok göz ardı edilen ise halkın doğru ve tarafsız haber alma hakkı olmaktadır. Bu üçlü yapının temelinde ise doğal olarak, basında ticarileşme ve holdingleşme olgusu yatmaktadır. Bir nevi tekel haline gelen ve faklı sektörlerdeki faaliyetleri nedeniyle de iktidarla ekonomik ilişkiler içerisine giren medya holdinglerin yapısı, basın özgürlüğünün önünde yeni ve güçlü bir engel olarak görünmektedir. “Haber ile gerçeği birbirinden uzaklaştıran, haberde denge ve yorumsuzluk savını boşluğa düşüren, medyayı kamunun değil siyaset ve sermayenin gözcüsü ve dördüncü gücü haline getiren sermaye-siyaset-medya entegrasyonu, tekelleşme sürecinde karşı konulmaz ölçüde güçlenir.” Medya ve iktidar arasındaki ilişkiler, bir yandan iktidarın basına bakış açısını yansıtırken, diğer yandan da basının kendi içindeki duruşunu göstermektedir. Söz konusu holdinglerin piyasaya hâkim olmak için karşılıklı çatışmaları da kamuoyu nezdinde basına olan güveni azaltmakta; sonuç olarak basını temel işlevinden uzaklaştırmaktadır. Nitekim bu güvenilirlik kaybı, gazetecilerin kendilerinin yayınladığı kamuoyu araştırmalarına da yansımıştır; söz konusu araştırmalara göre, medyanın güvenilirlik yüzdesi 15-20 civarındadır.  Siyasilerin güvenilirliğinin de tartışıldığı bir ortamda, demokrasinin dördüncü ayağını oluşturması beklenen basının durumu, ülkemizde demokrasinin girdiği çıkmazı açıkça göstermektedir.
Demokrasi ve özgürlükler bağlamında, birçok gelişmeyi Batı ülkelerinin arkasından takip eden Türkiye, gerek medyadaki teknolojik gelişmeler gerekse medyanın ticarileşme boyutu açısından, Batı ülkeleriyle eş zamanlı hareket etmiştir. Ancak Batı ülkelerinde holdingleşme, daha çok medyanın yan sektörleriyle birlikte gerçekleşirken, Türkiye’de farklı sektörlerin bir araya gelmesiyle meydana gelmiştir; nitekim medya, banka ve holding üçlüsü bunun somut göstergesini oluşturmaktadır. Bununla birlikte, ülkemizde basın ve editoryal bağımsızlık açısından daha vahim bir görüntü sergilenmesinin temelinde, öncelikle -diğer sebeplerle de desteklenecek biçimde- basının bir değer olarak görülmemesinden kaynaklanan sorunlar yatmaktadır. Basın çalışanlarının mevcut duruma-basının asli işlevinden uzaklaşarak sermayeleşmesine- karşı gösterdiği kayıtsızlık ve daha ötesinde bu duruma hızla uyum sağlamış olması da bunun bir göstergesidir. “Basın, asıl işlevinden uzaklaşmış, şu ya da bu görüşün veya siyasi partinin sözcülüğünü yapar duruma gelmiştir. Özellikle de seçim dönemlerinde basının propaganda işlevi diğer işlevlerinin çok önüne geçmektedir. Siyasi çevrelerle girilen karşılıklı çıkar ilişkileri basının sürekli ödün vermesine yol açmakta. Ki bu da demokratik bir düzende tarafsız olması gereken ve asıl işlevi toplumu bilgilendirmek, güncel gelişmelerden kamuyu haberdar etmek olan basın için çarpık bir gidiş demektir. Dahası bu yönüyle bugün Türkiye’de güdümlü bir basının var olduğundan söz etmek bile abartılı olmayacaktır.”
Geldiğimiz son durumda, Türkiye’de medya kuruluşları kamuoyu oluşturma güçlerini iktidara karşı kullanırken; iktidar da çeşitli maddi yaptırımlarla, istemediği yayınları engelleme yoluna gidebilmektedir. Medyanın kamuoyuna hizmet etmekten ziyade sermayenin çıkarları doğrultusunda hareket etmesi ve gerekli gördüğünde kendi kendine sansür uygulaması sonucunu doğuran bu durum, halkın doğru ve tarafsız bilgiye ulaşma hakkına zarar vermekte; bundan da en çok demokrasi kavramı zarar görmektedir. Nitekim özellikle son on yılda, gerek medyada yaşanan çıkar çatışmalarının, gazeteciler tarafından farklı yorumlarla köşe yazılarına taşınması, gerekse işten çıkan ya da çıkarılan gazetecilerin söylemleri, Türkiye’de editoryal bağımsızlığın varlığına dair önemli şüpheler yaratacak niteliktedir. Daha da önemlisi editoryal bağımsızlığa önem veren gazetecilerin sayısının da gitgide azalmasıdır. “Söz konusu basın kuruluşlarının hepsi, başta emek-sermaye ilişkilerine yönelik haber, yorum ve her türlü aktarımlarında olmak üzere, toplumsal gelişmeler karşısında, tam bir ağız birliği ile sermayenin genel yaklaşımlarından yana tutum takınmakta; grev vb. çalışma yaşamı uyuşmazlıklarında ya da özelleştirme, vergilendirme gibi siyasal iktidarın sermayeyi gözeten politikalarını, geniş bir oydaşma olarak nitelendirilebilecek ölçekte desteklemektedirler. Diğer yandan, sermaye içi sorunlarda kendisinin bağlı olduğu kuruluşlardan ya da sermaye cephesinden yana açık ve aktif bir tutum sergilemektedirler.” Bütün bu gelişmeler çerçevesinde, günümüz yaygın basınının (ya da medyanın) en önemli özgürlük sorununun, ticarileşme sürecinde yaşadığı kendi içindeki yapısal değişimler olduğunu söylemek mümkündür. Bu noktada, iktidara basına karşı maddi yaptırım gücünü veren de yasal düzenlemelerden ziyade, medyanın kendi içinde sermayeyle bütünleşik yapısıdır. Ticari bir kuruluş olarak farklı sektörlerde faaliyet gösteren ve basitçe kar maksimizasyonu hedefi taşıyan günümüz holdinglerinin, medya alanında farklı bir amaçla hareket etmesi olası gözükmediği gibi; faklı bir alanda devletten teşvik ya da prim gibi bir destek bekleyen bir Holding’in medya kuruluşlarındaki yayın politikasını bunu göz ardı ederek sürdürmesi de kolaylıkla mümkün olmamaktadır. “Medya gruplarında asıl işleri gazetecilik yapmak olan genel yayın müdürleri ve köşe yazarlarının kendi gruplarının çıkarlarını korumak için gerektiğinde iktidar partileriyle ve bürokratlarla pazarlıklar yaptıkları ve buna göre siyasi iktidara ve bürokrasiye karşı tavır aldıkları iddiaları Türk medyası için sık sık tekrarlanmaktadır.”
takvim-003
Söz konusu oligarşik yapıda, medya holdinglerinin, özetle piyasaya hâkim olmak olarak nitelendirebileceğimiz temel amaçlarında, birbirleri ile çatışma halinde olmaları da, son yıllarda sıkça görülen bir durum olarak karşımıza çıkmaktadır. “Büyük sermaye gruplarının medya sektöründe aynı anda yer almaları Türkiye siyasal-toplumsal yazınına kısaca ‘medya kavgaları’ olarak adlandırılabilecek yeni bir kavram kazandırmıştır(!). Geçmişte ‘basın kavgaları’ olarak yaşanan olgu, yazarların genellikle siyasal konularda, kimi zamanlarda da kişisel nedenlerle gazete sayfalarında atışmaları, polemiğe girmeleriydi. Bu niteliğiyle de ‘basın kavgaları’, ‘fikir ve tutum farklılıklarını’ sergilemesi açısından basının varlık nedeniyle bir ölçüde uyumlu, en azından ona ters düşmeyen bir pratikti. Medya döneminde ise ‘kavgalar’ düşünce ayrılıkları değil firmalar arasında ‘çıkar’ çatışmaları nedeniyle çıkmakta ve karşıt düşüncelerin ortaya konulması yerine bir diğerinin yolsuzluğunu ve/veya usulsüzlüğünü sergilemek yoluyla başlarını derde sokmayı, sonra da, olanaklı ise rakiplerini yok etmeyi amaçlayan topyekûn bir savaş görüntüsü vermektedir.”

“Medya Savaşları” ve AKP Hükümetleri Döneminde Basın

Günümüz medyasının yapısı incelenirken, II. Dünya Savaşı döneminde İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın basın hakkında söylediği şu sözleri hatırlamakta fayda görülmektedir; “Matbuat yaşadığı muhitin siyasi rejimine intibak etmelidir (uymalıdır). Her rejim kendisine muvafık bir vatandaş tipi aradığı gibi, bir matbuat tipi de arar. AKP Hükümeti döneminde de, iktidarın kendine özgü bir basın yarattığını söylemek mümkündür. Ancak bu olgu, salt iktidar erkinin iradesi çerçevesinde değil, medyanın ve basının geçmişten günümüze gelen yapısal sorunlarından kaynaklanan bir sorunlar bütününün sonucu olarak görülmelidir. Benzer şekilde, Siyasal İslam’ı temsil eden AKP’nin iktidara gelmesi de Türkiye’de altyapısı 1950’li yıllardan beri hazırlanan ideolojik bir yaklaşımın bir ürünüdür. “Bu anlamda, bugün iktidarda bulunan parti şu anda ortaya çıkmış bir parti değildir, yılların mirasını ve uluslararası desteği alarak şu anki gücüne kavuşmuştur.” Bununla birlikte, AKP Hükümeti döneminde basın incelenirken, Hükümet’in ve temsil ettiği ideolojinin basın özgürlüğünün de dâhil olduğu özgürlüklere ve basının da bir temsilcisi olması gereken muhalefet olgusuna yaklaşımı ve bu yaklaşımı fiili olarak hayata geçirme gücünün etkisini de yadsımak mümkün değildir. Nitekim AKP Hükümeti, geçtiğimiz 10 yılda, arkasına aldığı çoğunluğun gücü ile basına karşı söylemlerini sertleştirmiş ve basın ile iktidar arasında zaten yapı itibariyle dengeli olmayan bir çatışmada hem yasal yaptırımlarla hem de iktidarın getirdiği ekonomik güçle ağırlığını koymuştur. AKP İktidarı, Türkiye’de medyanın, belli başlı holdinglerin eline geçtiği ve oligarşik bir yapıya büründüğü 2000’li yılların başında yönetimi devralmıştır. Söz konusu gruplar; Doğan Grubu, Dinç Bilgin, Karamehmet ve Uzanlar’dır.
AKP Hükümeti döneminde, basın-iktidar ilişkilerinin temelini oluşturan, sermaye ve medyanın bütünleşmesi, 1980’lerden bu yana meydana bir sürecin sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır. Söz konusu süreç sonucunda, asli görevi kamuoyunu bilgilendirmek ve haber vermek olan basının dönemi kapanarak, yeni bir dönem; “medya dönemi” açılmıştır. “Medya döneminin ayırt edici özelliği, daha önceki dönemlerde kamusal iletişimin belkemiği olan topluma haber ve bilgi aktarma işlevlerinin bundan böyle kitle iletişim araçlarınca gerçekleştirilen diğer sembolik üretimler yanında ikincil bir konuma itilmesi, indirgenmesidir.” Bu dönemde, kitle iletişim araçları, teknolojik ve ekonomik gelişmelerle, farklı bir boyut kazanmış; gerek siyasi, gerekse ekonomik nedenlerle, söz konusu araçların bilgilendirme işlevinden çok, eğlendirme işlevi üzerine yoğunlaşılmıştır. Bununla birlikte, basının hangi işlevi üzerinde durulursa durulsun, günümüzde medya ile iktidar arasındaki ilişki ve dengelerin temeli, ekonomik faaliyetlere dayanmaktadır. Nitekim bu dönemde medyanın yapısını ve iktidarla olan ilişkilerini iktidar lehine değiştiren önemli olaylardan biri de, 31 Mart 2000’de, Türk Bankacılık Sistemi’ni Avrupa Birliği standartlarına çekmek amacıyla, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu’nun kurulmasıdır. 5411 sayılı Bankacılık Kanunu’nun 93. maddesinde, söz konusu kurumun yetki ve sorumlulukları şöyle sıralanmıştır;
“Kurum, bu Kanun ve ilgili diğer mevzuatın verdiği yetkiler çerçevesinde finansal piyasalarda güven ve istikrarın sağlanması, kredi sisteminin etkin bir şekilde çalışması, malî sektörün gelişmesi, tasarruf sahiplerinin hak ve menfaatlerinin korunması için;
a) Bankalar ve finansal holding şirketleri ile diğer kanunlarda ve ilgili mevzuatta yer alan hükümler saklı kalmak kaydıyla finansal kiralama, faktoring ve finansman şirketlerinin; kuruluş ve faaliyetlerini, yönetim ve teşkilat yapısını, birleşme, bölünme, hisse değişimini ve tasfiyelerini düzenlemek, uygulamak, uygulanmasını sağlamak, uygulamayı izlemek ve denetlemek,
b) Yurt içi ve yurt dışı muadil kurumların katıldığı uluslararası malî, iktisadî ve meslekî teşekküllere üye olmak, görev alanına giren hususlarda yabancı ülkelerin yetkili mercileri ile mutabakat zaptı imzalamak,
c) Kanunla verilen diğer görevleri yapmak ile görevli ve yetkilidir.”
dinc
BDDK’nın kurulması ve faaliyete geçmesinin, medyaya etkileri ve yansımaları ise kurumun amacının ve yetkilerinin çok ötesinde gelişmiştir. Büyük bankaların ve medya kuruluşlarının devletin eline geçmesine neden olan bu süreç, Türkiye’de medyanın ve medya-iktidar ilişkilerinin çerçevesini değiştiren en önemli adımlardan biridir. Nitekim söz konusu olaydan sonra, medya holdingleri ve iktidar arasında, holdingler lehine olan durum değişmiş ve medya kuruluşları bir bakıma devlet denetimine geçmiştir. Bu noktada, 2000’li yılların başında belirli güç odaklarının elinde toplanarak oligarşik bir yapıya bürünen medyaya yönelik ilk önemli adım, gerek basında gerekse siyasette başat konuma gelmiş Uzan Grubu’nun tasfiyesi olmuştur. 1990’lı yıllarda medya alanında büyük güç oluşturan Uzanlar’ın 2002 seçimleri öncesinde medya gruplarının desteğini alarak siyasete girmeyi hedeflemeleri ve hatta söz konusu seçimden %7,5’lik bir oy oranıyla çıkmayı başarmalarının, bu tasfiye sürecinin başlamasında bir etken olarak görülmesi ise demokrasi adına üzücü bir durum teşkil etmektedir .
BDDK’nın 4 Temmuz 2003’te, Grup’a ait İmar Bankası’nın bankacılık yapma ve mevduat kabul etme iznini kaldırmış; ardından, söz konusu soruşturma çerçevesinde, Uzanlara ait 219 şirkete TMSF tarafından el konmuştur. Uzanların medya piyasasından çekilmek zorunda kalmasıyla piyasaya hâkim şirket sayısı daha da azalmıştır. Kısa bir süre sonra köken olarak gazetecilikten gelen Dinç Bilgin’in tasfiyesi ve yerine Turgay Ciner’in gelmesiyle ise basının geleneksel yapısını tamamen terk ederek bir anlamda holdingleşme sürecini tamamladığını söylemek mümkündür.
Türkiye’de medya ile iktidar arasındaki dengelerin iktidar lehine döndüğü sürecin başlangıcını da kanımızca, kamuoyunda ATV-Sabah Olayı olarak bilinen ve Dinç Bilgin, Turgay Ciner ve Aydın Doğan arasında meydana gelen çıkar çatışmasının bir güç savaşı haline dönüşmesi ve pek de sürpriz olmayan bir şekilde iktidar lehine sonuçlanması olarak özetleyebileceğimiz olaylar bütünü oluşturmaktadır.
Gazetecilik hayatına Yeni Asır gazetesiyle başlayan, İzmir kökenli Bilgin ailesince 1985’te faaliyete geçirilen Sabah gazetesi, 1990’ların başında Hürriyet gazetesinin yanında yazılı basının en büyük iki grubundan biriydi. Ancak gazetecilik kökenli Dinç Bilgin’in medya sektöründeki rakipleriyle mücadele edebilmek adına farklı sektörlerde faaliyet göstermeye başlaması, Grup’un sonu oldu.
En son bankacılık sektörüne girmek isteyen Dinç Bilgin, 1997 yılında Cavit Çağlar’la birlikte Etibank’ı Özelleştirme İdaresi’nden 155,5 milyon dolara satın aldı. Bilgin, daha sonra bankanın tamamına sahip oldu. Üç yıl sonra TMSF tarafından Etibank’a el konduğunda ise bankanın 500 milyon dolar açığı vardı; Bilgin, bankayı hortumlamakla suçlandı ve bütün mal varlığına el konduğu gibi hapis cezası aldı.
Bu dönemde Bilgin, Turgay Ciner’le anlaşarak 12 Haziran 2002’de ATV ve Sabah’ı Ciner Grubu’na kiraladı. Bu süre zarfında ATV kanalını ve Sabah Grubu’nun kiracı olarak işleten Turgay Ciner ile TMSF arasında 30.03.2005’te sağlanan anlaşma sonucunda, Ciner, ATV ve Sabah’ı 10 yıl vadeli olarak 435 milyon dolara satın aldı. Ciner’in ATV ve Sabah Grubu’nun sahibi olarak kalması, Doğan Holding’in gücünü kıracak ve piyasaya tamamen hâkim bir konuma gelmesini engelleyecekti. Ancak söz konusu dönemin ardından Dinç Bilgin’in, elinde Ciner’le yapılmış bir anlaşma olduğunu ve yayın kuruluşlarının %50’sine sahip olduğunu öne sürmesi, medyada yeni bir tartışma yarattı. TMSF, ATV ve Sabah’a tekrar el koydu. Yargıya taşınan olayın sonucunda, yayın grubu tekrar satışa sunuldu. Bu dönemde Aydın Doğan’ın da söz konusu kuruluşlar için teklif götürmek istediği duyuruldu. Her ne kadar Aydın Doğan, gerekli yasal tedbirlerin alındığını öne sürmüş olsa da satışın gerçekleşmesi durumunda, Aydın Doğan doğrudan ya da dolaylı olarak Türk basınının iki önemli yayın organını elinde tutmuş olacaktı. Nitekim Doğan’ı ATV ve Sabah’ın satış sürecinin dışında bırakan 2007 Rekabet Kurulu Raporu, aşağıdaki ifadeleri içermektedir; “Gazete yayıncılığı piyasasına bakıldığında, Doğan Grubu’nun net satış açısından %35 civarında bir paya sahip olduğu görülmektedir. %35’lik bir Pazar payı, hâkim durum için tek başına yeterli bir gösterge olarak kabul edilmese dahi bu piyasaya giriş-çıkış engellerinin varlığı, dikey yapılanma, ürünün niteliği, satış ve dağıtım ağları ve rakiplerin göreli gücü gibi piyasaya özgü unsurlar ile birlikte bu miktardaki Pazar payı hâkim duruma işaret edebilir.” Söz konusu dönemde, ATV ve Sabah’ın satışı, 2008 yılı bütçe görüşmelerinde Meclis’e de taşınmış; AKP’yi kendilerine yandaş medya kurmakla suçlayan CHP lideri Deniz Baykal, kürsüde şu ifadeleri dile getirmiştir;
“Büyük olasılıkla damat beyin holdingi, Türkiye’de ikinci büyük medya grubunun da sahibi olacak… Demokrasi; devlet gücünün, yetkisinin, olanaklarının, otoritesinin bir siyasi hegemonya tesis etmek için kullanılması anlamına gelmez. Bir eski Başbakan, Türkiye’de ‘kendine yandaş medya ayarlıyor’ diye iddia altında yıllarca mahkemelerde hesap vermek zorunda kaldı. Yandaş medya oluşturmak, iktidarın bir imtiyazı değildir. Böyle bir tabloyu doğal karşılamak vicdanla, demokrasi anlayışıyla, memleket sevgisiyle bağdaşmaz.”  Deniz Baykal’ın öngörüleri büyük ölçüde gerçekleşti. Nitekim 2007 Aralık’ında, ATV-Sabah Yayın Grubu’nun, daha evvel medya sektöründe faaliyet göstermemiş bir kuruluş olan Çalık Holding tarafından satın alınması, Türk basını açısından önemli bir dönemeç teşkil etmektedir. TMSF tarafından 05.12.2007’de düzenlenen ihaleye tek firma olarak Ahmet Çalık’ın katılması, Başbakan Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak’ın söz konusu Holding’in önce çalışanı, sonra CEO’su olması ve satın almanın da kamu bankalarınca açılan kredilerle gerçekleştirilmesi kamuoyunda güçlü şüpheler oluşturacak nitelikler taşıdığı gibi, AKP Hükümeti’nin 2007 seçimlerine, karşısında hiçbir medya muhalefeti olmadan hazırlanmasını da sağlamıştır.
“Ülke siyasi yaşamında dönüm noktası sayılabilecek bir seçim, yüksek tirajlı günlük bir gazete ile geniş izleyici kitlesine sahip bir televizyon kanalının da dâhil olduğu, medyanın önemli bir kesiminin devletin (kısacası siyasal iktidarın) mülkiyet ve kontrolü altında yaşanmıştır.”
qvppd
2007 yılında Çalık Grubu’na 1.1 milyon dolara satılan söz konusu yayın grubu, son olarak 20 Aralık 2013’te Kalyon İnşaat’a ait Zirve A.Ş.’ye devredilmiştir. Oldukça çarpıcı iddiaları beraberinde getiren bu devir işlemi, çalışmamızın son bölümünde “Havuz medyası” iddiaları başlığı altında ayrıca incelenecektir. ATV ve Sabah’ın 2007 yılında gerçekleşen tasfiyesinin ve satışının ardından Türk medyasındaki dengeleri değiştiren bir diğer olay ise Doğan Holding ile iktidar arasında gerçekleşen ve basın özgürlüğüyle hiçbir şekilde bağdaşmayan söylemler, hatta yaptırımlarla desteklenen polemiktir. Doğan Grubu ile iktidar arasındaki çekişmenin temellerinin, AKP’nin tek başına iktidar olduğu 2002 seçimlerine hazırlık sürecinde, başladığını söylenebilir. Nitekim o dönemde tek başına Türk medyasının %60’ına sahip olan Doğan Grubu, seçimden sadece %20 oyla çıkan CHP’yi desteklerken; AKP, karşısındaki medya gücüne karşı seçimi kazanmıştır.
Sonraki dönemde ise Doğan Grubu’nun iktidara karşı söylemini nispeten yumuşak tutması, taraflar arasındaki gerginliği büyük ölçüde engelledi. O dönemde Hürriyet gazetesinde köşe yazarlığı yapan Emin Çölaşan, kitabında, Hükümet’e karşı söylemini yumuşatmasını talep eden Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök’le arasında geçen konuşmayı şöyle anlatmaktadır;
“Bak, Doğan Medya bütün kuruluşları şu anda çok iyi gidiyor. Fakat Hükümet isterse en sağlam kuruluşları, en sağlam bankaları bile bir günde batırır. Müfettiş gönderir, maliyeci gönderir, nasıl olsa bir eksik gedik bir yanlış bulur. Şimdi senden ricam, iki-üç ay hükümetle ilgili bir şey yazma. Bu Aydın Bey’in (Doğan) da ricasıdır.”  Çölaşan, kitabında, işten çıkarılmasıyla sonuçlanan bu süreçte, Doğan’ın iktidarla “iyi geçinme” çabasında olduğunu vurgulamakta; bu çabayı ise gereksiz görmektedir. Nitekim Çölaşan’a göre de Doğan, elindeki gücün farkında değildir.
İktidarla Doğan Holding’in arasının tamamen açılması ise Hürriyet gazetesinin, 2008 Eylül’ünde manşetine taşıdığı Deniz Feneri Davası ile gerçekleşmiştir. Deniz Feneri e. V. Davası’nın en önemli sanığı Mehmet Gürhan’ın Başbakan Erdoğan’a para aktardığı iddiası, NTV’de CHP lideri Deniz Baykal tarafından dile getirilmesinin ardından Doğan Grubu’na ait Radikal, Milliyet ve Hürriyet gazetelerinde manşet oldu. Doğan Grubu, ilgili haberleri manşetlere taşırken; Başbakan Erdoğan, Grup’un Deniz Feneri davasına ilişkin yayınlarını, Doğan’ın satın aldığı Hilton Otel’ine inşaat izni verilmemesine bağlayarak, halkı söz konusu gazeteleri boykota çağırıyordu. İktidarı oldukça rahatsız eden bu dava sürecinde, Başbakan Erdoğan’ın; “Bu ülkede medya güvenilirliğini yitirmiştir, kendini bitirmiştir. Onun için, bundan sonra ben de diyorum ki, partinin mensupları olarak yalan yanlış bu haberleri yapan medyaya karşı sizler de kampanyanızı başlatın, sürdürün ve bu gazeteleri evinize sokmayın, almayın. Bu kadar açık konuşuyorum. Hangi dilden anlarsanız o dilden konuşacağız ve biz bu ülkede bu hizmetleri canla başla sürdürürken bir de sizle mi uğraşacağız ya…” şeklinde ifade ettiği sözleri oldukça anlamlıdır.
Kanımızca, üslubu ve halkı gazeteleri boykot etmeye yönelik çağrısıyla eleştirilen Başbakan Erdoğan’ın basına yönelik “biz bu ülkede bu hizmetleri canla başla sürdürürken bir de sizle mi uğraşacağız ya…” şeklinde ifade ettiği sözleri de, Türkiye’de Cumhuriyet tarihi boyunca neredeyse bütün iktidarların basına bakışının ve basından beklentisinin en açık biçimde ifadesidir.
“Eğer bir sistemde özellikle de siyasal iktidar ve basın, hiç değilse basının bir kısmı tam anlamıyla karşı karşıya gelmişse orada gerçekten bir sistem sorunu var demektir. Sonuçta ne denli taraf olursa olsun basının en temel görevi sitemdeki, devletin kurum ve kurumlardaki işleyişte ortaya çıkan aksaklıklara dikkat çekmektir. Basın, siyasal iktidarı bu denli ağır bir eleştiri ortamına çekiyorsa burada elbette ki basını sorgulamakla birlikte, siyasal iktidar kanadında da neler olup bittiğine bakmak gerekiyor.” Başbakan Erdoğan, başta Hürriyet gazetesi olmak üzere Doğan Grubu’nun söz konusu dava ile ilgili yayınlarını; “Kendi menfaatlerinizin, gayrimeşru menfaatlerinizin önü kesildi diye bu haberleri yaptığınızı millete anlatacağım. Hangi talebiniz geri çevrildi diye bu haberleri yapıyorsunuz? Bunlar çıkacak meydana…” cevaplayarak iktidar ve sermaye grupları arasındaki menfaat ilişkilerine de işaret etmiştir. Başbakan Erdoğan’ın bu söylemleri ve ardından başlatılan vergi usulsüzlük incelemeleri uluslararası basında da yer bulmuştur. Dünya çapında medya yöneticileri, editörler ve önde gelen gazetecilerin oluşturduğu uluslararası bir basın kuruluşu olan IPI ise söz konusu olaya yönelik bir bildiri yayınlamıştır.
Başbakan Erdoğan’ın 7 Eylül 2008’de, Doğan Medya Grubu’na, “Deniz Feneri e. V. skandalını haber yapmalarının esas nedenini” açıklama çağrısı yaptığını ve “aksi takdirde gerçek nedeni kendisinin 13 Eylül Cumartesi açıklayacağı” yönünde bir ültimatom verdiği hatırlatılan bildiride, IPI Başkanı David Dadge’in de “Erdoğan’ın Deniz Feneri e.V. skandalı gibi toplumsal önemi olan bir konunun medyada yer almasını sorgulama ve eleştirme hakkı kesinlikle bulunmamaktadır. Medya bu tavrı için bir gerekçe göstermek zorunda değildir” sözlerine yer verilmiştir. Başbakan Erdoğan’ın IPI’ın bildirisine cevabı da gecikmedi;
“ ‘Basın özgürdür yalan doğru fark etmez, istediğimizi yazarız, istemediğimizi yazmayız’ dediler. Bugün de üyesi oldukları uluslararası basın kuruluşu, o güya-kendi gazetelerinde yazıyor- ültimatom çekmiş bana. Kimsin sen de ültimatom çekiyorsun bana? Ne ültimatomu? Kendi oluşturmuş oldukları bir kuruluş. Kimsenin benim ülkemde kabul etmediği uluslararası basın konseyi. (…) bu ültimatom diyormuş ki, ‘Başbakan medyaya olan ültimatomu geri çeksin.’ Ben de ne konuşuyorum? Konuştuğuma bak! İyi izle ha!… konuştuğumu izleyerek de, bize siyaseti susturmak isteyenlere evet, biz gereken cevabı veriyoruz. Bundan sen de nasibini al, yaptığımız iş bu.” Doğan Holding’le iktidar arasında meydana gelen bu çatışmanın bir sonraki adımı ise 2009 yılında Holding’e kesilen rekor düzeydeki vergi cezası olmuştur. “Bu rekor cezanın nedeni olarak ise Doğan Yayın Holding’in yüzde 25 hissesinin Axel Springer’e satışıyla ilgiliydi. Vergi elemanları bu satışın 2006 yılında yapıldığını iddia etti. Oysa belgeler Alman yayıncı kuruluşun parayı 2007 yılı Ocak ayında gönderdiğini ortaya koyuyordu.”
Doğan Holding’e kesilen vergi cezası, o döneme kadar görülmemiş meblağlar içeriyordu. Nitekim kesilen vergi cezası, Avrupa Birliği İlerleme Raporu’na da yansımış ve basın özgürlüğüne yönelik bir tehdit olarak gösterilmiştir. Doğan Grubu’na kesilen vergi cezaları kadar, seçim öncesi dönemlerde gerçekleştirilen vergi uzlaşmaları da konumuz itibariyle ilginçtir. Nitekim Doğan Grubu, 2007 genel seçimlerinden önce Petrol Ofisi’ndeki 1,2 milyar liralık vergi borcunu uzlaşmaya giderek 275 milyon liraya indirmiş; 2008 yılında kesilen 4,9 milyar lirayı bulan vergi cezası için ise kamuoyunda Torba Yasa olarak bilinen 6111 sayılı Af Yasası’na göre anlaşmaya gitmiştir. Doğan Grubu, anlaşmanın gerçekleşmesinden sonra 4,9 milyar liralık vergi cezası yerine 940 milyon lira ödeyerek borcunu sıfırlamıştır. Doğan Grubu’nun söz konusu Af Yasası’nın ardından küçülmeye gitmesi ise kamuoyunda Doğan Grubu ile iktidar arasında olası anlaşma ihtimallerini gündeme getirmiştir. Söz konusu anlaşmaya ilişkin herhangi bir kanıt yoktur. Ancak böylesi bir ihtimalin varlığı bile günümüz basınının içinde bulunduğu durumu gözler önüne sermesi açısından önemlidir. Her iki açıdan bakıldığında da medya ve iktidar erki arasındaki çeşitli polemiklerle sürdürülen bu çatışmalar, basının temel amacına ve basın özgürlüğüne aykırı bir görüntü sergilemektedir.

Günümüzde Editoryal Bağımsızlık ve Otosansür Sorunu

1370622372_normal
Basitçe, gazetenin idari işlerinin, yazı işlerinden ayrı olması olarak nitelendirebileceğimiz editoryal bağımsızlık, günümüz basınında yokluğunun çok da yadırganmadığı bir hal almıştır. Söz konusu durumun en önemli sonuçlarından biri de otosansür kavramının basınımızda yerleşmiş bir hal almasıdır. Fransızca “censure” kelimesinden türeyerek dilimize giren sansür kavramı; “Her türlü yayının, sinema ve tiyatro eserinin hükûmetçe önceden denetlenmesi işi, sıkı denetim” anlamına gelmektedir. Sansür, basının doğuşundan itibaren, basın özgürlüğünün önünde büyük bir engel oluşturmuş; demokratikleşme hareketleriyle birlikte, sansürü engellemek üzere bütün demokratik ülkelerde çeşitli yasal düzenlemeler yapılmıştır. Günümüzde ise sansür sorununun, yerini otosansür kavramına bıraktığını söylemek mümkündür.
Otosansür, tekelleşme olgusunun beraberinde getirdiği görünür hiçbir yasal yaptırım içermeyen ve kolay belli olmayan yeni bir sansür türü olarak karşımıza çıkmaktadır. Basın özgürlüğü, basının bütün güç odaklarından, siyasi ve ekonomik erklerden bağımsız bir yapıda olmasını gerektirmektedir. Günümüzde ise bu güç odaklarından birini, bizzat söz konusu medya kuruluşunun sahibi ve onun çıkarları oluşturmaktadır. Geçmişte sadece siyasi erklere karşı özgürlüğünü savunmak zorunda kalan basının karşısındaki güçler, günümüzde artmış ve çeşitlenmiştir. Özellikle çapraz medya mülkiyetinin piyasaya egemen olması, basın çalışanları için yeni bir sorunu da beraberinde getirmiştir. Bu süreci yaşayan gazeteciler, yaşanmış örnekler ve deneme yanılma yöntemi doğrultusunda editoryal bağımsızlıklarının sınırlarını görmüş ve kısa zamanda içselleştirmeyi başarmışlardır. Bu da yeni bir gazeteci tipini karşımıza çıkarmaktadır. Tekelleşmenin ortaya çıkardığı bu yeni gazeteci tipinde, halkın sorunları göz ardı edilmekte, basının dördüncü güç olarak kamusal görevi görmezden gelinmektedir. “Kapitalizmde her şey satılıktır ve gazetecilerde emeklerini satmaktadır. Ancak son noktada emeklerini satan bu gazeteciler emekleri ile birlikte kalemlerini ve beyinlerini de satmaktadır. Satmayanlar ise gündemi belirleyen medya kuruluşlarında kendine yer bulamamaktadır. Çok az sayıda gazeteci kendilerini tüm topluma ispatladıkları ve tanındıkları için kalem ve beynini satmadan büyük medya kuruluşlarında kendine yer bulmaktadır. Alternatif medya ise sesini çok az duyurabilmekte ve genelde marjinal kesimlere ulaşabilmektedir.”
Tekelleşme sonrası yeni dönem medyada, basın işçisi diye adlandırabileceğimiz muhabir gazeteci ve yeni düzenin oluşturduğu “seçkin gazeteciler” arasında gerek ücretler, gerekse gazetecilik anlayışı olarak derin bir uçurum oluşmuştur. Sermaye-iktidar–medya ilişkisi içinde yoğrulan bu seçkin gazeteciler medya, ekonomi, üniversite, bürokrasi ve askeriye seçkinlerinin oluşturduğu bir zümrenin içinde yer almakta ve aldıkları yüksek ücretlere uygun yaşam tarzını sürdürmektedirler. Seçkin gazeteci tipi, sahip olduğu olanakları kaybetmekten çekindikçe, haber söylemleri benzerleşmekte ve basında aykırı sesler azalmaktadır. Bir yanda astronomik ücretler alan ve imtiyazlarını kaybetme korkusuyla otosansür sistemini içselleştiren gazeteci tipi dururken diğer yandan sendikasızlaşma, ücretlerde düşüklük ve her şeyden önce iş bulamama veya işini kaybetme tehlikesiyle burun buruna olan basın işçisi gazeteci tipi bulunmaktadır. Bu durum, medyayı asıl amacından uzaklaştırarak çıkar ve iktidar kavgalarının bir aracı haline dönüştürme tehlikesini de içinde barındırmaktadır. Son dönemde kendini sermaye-iktidar ilişkileri arasında bulan basının bir an önce bu çıkar çatışmalarından sıyrılarak asıl faaliyet alanına; bağımsız bir dördüncü güç olarak, kamuoyunu bilgilendirme görevine odaklanması zorunludur. Oysa günümüzde sermaye ve iktidar arasında yerini alan basın, çoğu zaman kamuoyunun haber alma hakkını, kendi ekonomik çıkarları doğrultusunda ihmal etmektedir .
Nitekim 2013 Haziran ayında, Taksim’de başlayarak ülke geneline yayılan ve Gezi Parkı olayları olarak bilinen, cumhuriyet tarihinin ilk kendiliğinden gelişen sivil itaatsizlik hareketinde, medyanın tutumu ve başlangıçta gösterdiği tepkisizlik de bu anlamda dikkate değerdir. Taşıdığı tartışmasız haber niteliğiyle uluslararası medyada dahi gündem oluşturan olaylar, ilk günlerinde Türk basını ve görsel medyası tarafından görmezden gelinmiş; haber olarak görülmemiştir. Cumhuriyet tarihimize baktığımızda, birçok iktidarın muhalefete tahammülsüzlük gösterdiği ve özellikle yasal düzenlemelerle onu baskı altına almaya çalıştığı görülmektedir. Ancak günümüzde medyanın iktidar ve sermayeyle olan bütünleşik yapısı, durumu iktidar lehine değiştirmiş; mevcut iktidarların uygulayabileceği baskı yöntemlerini arttırmıştır. Nitekim 24.09.2010 tarihinde, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Orhan Erinç’in başkanlığında toplanan, 17 basın kuruluşunu bünyesinde barındıran Gazetecilerle Dayanışma Platformu’nun aynı tarihli deklarasyonunda söz konusu durum kamuoyuna şöyle duyurulmuştur;
“1- Demokrasinin temel kurumu olan iletişim (basın, ifade) özgürlüğü, yaşanan son olaylarla, eskisinden daha ağır bir baskı dönemine girmiştir.
2- Gerçek sebebini bilemeden ve adil yargılanma hakları ihlal edilerek uzun süre hapiste tutulan arkadaşlarımıza ek olarak şimdi medya organlarını da tutuklayan bir dönem yaşanmaktadır.
3- Bu son dönemin özelliği 26 Şubat 2010 tarihinde, “Köşe yazarları her istediğini yazamaz. Parasını sen veriyorsun yazarına sahip çık, yazdırma gönder” diyen Başbakan Tayyip Erdoğan’ın sözlerinin uygulamaya konulmuş olmasıdır. Nitekim bunun son somut örneği Haber Türk gazetesi sütun yazarı Bekir Coşkun’un gazetesiyle iş ilişkisinin kesilmesidir. Kanıtı da Coşkun’un ‘işverenin ve gazete yönetiminin kendisinden memnun olmasına rağmen ağır baskıya dayanamayarak iş ilişkisini sona erdirdiklerini ifade eden sözleridir.
4- Bekir Coşkun olayı sadece bu etkili kalemi değil, tüm gazetecileri ilgilendirmektedir. Çünkü bu örnekle tüm gazetecilere, sansürlerin en sinsi ve en kötüsü olan ‘oto-sansür’ dönemine girdiğimiz tebliğ edilmiş olmaktadır.
5- Siyasi iktidarı rahatsız eden kalemlerin ve yayınların ‘bertaraf’ edilmesine başlandığını gösteren bu ve benzeri örnekler, halen 175 ülke arasında ‘basın özgürlüğü’ bakımından 122’nci sırada olan ülkemizi, Kuzey Kore, İran, Suudi Arabistan gibi ülkelerin hizasına indirecek kadar vahimdir.
6- Ülkemizde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ve genel olarak gelişmiş demokrasilerin kabul ettiği ölçütlere uygun iletişim (ifade, basın) özgürlüğüne ulaşıncaya kadar görevimize devam edeceğiz.”
Söz konusu kuruluşun, 2010 yılında dikkatleri üzerine çekmeye çalıştığı durumun, özellikle 2013 yılındaki gelişmelerle son noktaya vardığını söylemek mümkündür. Nitekim Emin Çölaşan, Bekir Coşkun, Oktay Ekşi gibi iktidara muhalif yazılarıyla tanınan gazetecilerin haber ve yorumları nedeniyle işten çıkarılmasıyla dikkat çekmeye başlayan bu sürecin, 2013 Aralık’ında, bu zamana kadar iktidara yakın tavrıyla dikkati çeken Nazlı Ilıcak’ın da eleştirileri nedeniyle Sabah gazetesindeki köşesini kaybetmesiyle çok farklı bir noktaya ulaştığı görülmüştür. Bu durum, iktidarın salt muhalif duruş sergileyen gazetecilere değil; her türlü eleştiriye karşı bir tutum izlemeye başladığının göstergesidir. Ilıcak, Oda TV’ye verdiği bir röportajda, Sabah gazetesinden çıkarılma sürecini ve nedenlerini şöyle anlatmaktadır; “Sabah gazetesinin işime son verdiği doğru. Bugün itibariyle gazeteyle ilişkim kesildi. Gerekçe olarak aramızdaki fikir uyuşmazlığı gösterildi. Gazete yönetimi aramızda fikir uyuşmazlığı olduğuna dair bir kanaat besliyor. Sabah gazetesi son dönemde manşetlerinde benim yazdıklarımdan, görüşlerimden farklı bir tavır alıyor. Görevime son verilmesinde bunun etkili olduğunu sanıyorum. Bunu ilk kez yaşamıyorum. Daha önce de başıma geldi.”
page_can-dundar-cumhurbaskani-erdogana-hakaretten-ifadeye-cagrildi_400045118
Türk basınında tek tipleşmeyi ve bugünkü durumunu özetleyen bir diğer olay ise 7 Haziran 2013’te Başbakan Erdoğan’ın Tunus ziyaretinin son gününde gerçekleşmiştir. Erdoğan’ın beraberindeki gazetecilere söylediği “Demokratik taleplere canımız feda” cümlesinin aynı gün, yedi ulusal gazetenin (Zaman, Sabah, Habertürk, Türkiye, Bugün, Yeni Şafak) birden ilk sayfasında yer alması da medyanın bağımsız bir görüntü sergilemediği yönündeki görüşümüzü destekler niteliktedir. Günümüzde, özellikle ana akım medyanın asli görevlerini yerine getirmekteki başarısı tartışmalıdır. Basının demokrasideki dördüncü güç işlevi, günümüzde önemini yitirmiş olup medyanın devletin ideolojik propaganda aygıtı olarak görev yaptığı görüşü ağırlık kazanmıştır. Hükümet yanlısı medya kuruluşlarındaki artış ve söz konusu kuruluşların, muhalif duruş sergileyen medya kuruluşlarının aksine hiçbir yasal ve maddi yaptırımla karşılaşmamaları ve gittikçe büyüyen bir sermayeyi temsil etmeleri de bu durumun doğal bir sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır.
Günümüz basını, söz konusu görüşümüzü destekleyen birçok olaya sahne olmaktadır. Yazılı basındaki söylemler benzeşmekte; muhalif sesler gün geçtikçe azalmakta ve iktidarın hoşuna gitmeyeceği varsayılan haberler, kamunun bilgi alma hakkı yok sayılarak görmezden gelinmektedir. Nitekim Hükümet’e yönelik eleştirilerin arttığı ve çeşitli protesto gösterilerinin yoğunlaştığı, 2013 Haziran’ından itibaren birçok haber görmezden gelindiği gibi, kamuoyunu aydınlatma ve haber vermekten oluşan basının asli görevini yerine getirmeyi tercih eden birçok gazeteci ve köşe yazarının işine son verildiği görülmektedir. Bunun somut bir göstergesi olarak, Ağustos 2013 itibariyle, aralarında Can Dündar’ın da bulunduğu 80 kadar gazeteci, söz konusu olaylar çerçevesinde yayınladıkları haber ve yorumlarıyla ilişkili olarak işten çıkarılmış ya da istifaya zorlanmıştır. Özellikle Gezi Parkı eylemleri olarak başlayarak, ülke genelinde bir protesto gösterisine dönüşen olayların akabinde, medya kuruluşlarının bünyesinde gerçekleşen işten çıkarmalar ve istifalar, iktidarın medyaya olan ve bizzat Başbakan tarafından dile getirilmiş baskısının temel göstergelerini oluşturmaktadır. Söz konusu baskının temelinde, medya-sermeye ve iktidarın bütünleşik yapısı kadar, iktidarın basına ve gazetecilere bakış açısı da yatmaktadır. Nitekim söz konusu bakış açısı, bizzat Başbakan Erdoğan’ın “Köşe yazarları her istediğini yazamaz. Parasını sen veriyorsun yazarına sahip çık, yazdırma gönder.” sözleriyle de ifade bulmuştur. Hükümetin gazetecilere yönelik baskılarının bir diğer boyutunu ise tazminat davaları oluşturmaktadır. Son 10 yıllık döneme baktığımızda, bizzat Başbakan Erdoğan tarafından, kendisine hakaret edildiği gerekçesiyle açılan 300’den fazla tazminat davası bulunmaktadır. Medya kuruluşlarına karşı kullanılan ekonomik yaptırım gücünün, tazminat davaları ile desteklenmesi ise oto sansürün içselleştirilmesine; gazetecilerin içerden ya da dışarıdan müdahale gerektirmezsiniz iktidarın hoşuna gitmeyecek haber ya da olayları görmezden gelmesine neden olmaktadır. Bu noktada, özellikle ana akım medyada yapılan gazeteciliğin, basının temel işlevlerinin ve bu işlevin demokratik rejimde ve yaşamda işgal ettiği önemin görmezden gelinerek salt ekonomik ilişkilerin temel alınarak gerçekleştirildiği bir meslek dalı halini aldığı görülmektedir.

17 Aralık Süreci Sonrasında Medya-İktidar İlişkileri

Son döneme büyük ölçüde damgasını vuran ve büyük bir yolsuzluk ve rüşvet iddiasıyla başlayan 17 Aralık sürecinin iktidar ve medya arasındaki ilişkileri farklı bir boyuta taşıdığı söylenemez. Ancak söz konusu sürecin, iktidar ve özellikle ana akım medya arasındaki ilişkileri çarpıcı biçimde ortaya koyduğu bir gerçektir. Nitekim çeşitli telefon kayıtlarıyla desteklenen yolsuzluk iddialarının yanında, Başbakan’ın Türkiye’nin önemli bir yayın kuruluşunun üst düzey yöneticisiyle yaptığı özel görüşmeler de bu dönemde medyaya sızdırılan bilgiler arasındadır.
Medyanın geldiği noktayı yansıtan bu kayıtlar arasında konumuz açısından en önemlileri, iktidarın havuz medyası kurmaya yönelik girişimlerine ilişkin iddialar ile bizzat Başbakan Erdoğan’ın Habertürk Genel Yayın Yönetmeni Fatih Saraç’la olan görüşmeleridir. İktidarın medyaya olan sansürünü ve iktidar-medya ilişkilerinin gelmiş olduğu boyutu gözler önüne seren olaylar zincirinin yine başka bir özgürlüğün -“özel hayatın gizliliği” ilkesinin- ihlali yoluyla ortaya çıkmış olması ise temel özgürlüklerin ihlali konusunda vardığımız noktayı göstermektedir. Özel hayatı ihlal edilen kişilerden birinin ülkenin Başbakanı, dinlenen telefonun ise kriptolu olması özgürlüklerin ihlali yanında güvenlik krizini de gündeme getirmektedir. Bununla birlikte, hukuki olmayan yollarda dinlenen ve kaynağı belli olmayan kayıtların içeriklerinin incelenmesinin Türkiye’de özellikle ana akım medyanın geldiği noktanın ve kamusal bir görev ifa etmekten gittikçe uzaklaştığı görülen medya ile iktidar arasındaki ilişkilerin analiz edilmesi açısından kamusal bir yararı olduğu da açıktır.

Türk Basınında “Havuz Medyası” İddiaları

Basın tarihi boyunca hemen hemen her iktidarın kendi basınını yaratma arzusunda bulunduğu ve basını mümkün olduğunca baskı altında tuttuğu bir gerçektir. İktidarın bu arzusunu ne ölçüde gerçekleştirebildiği ise ülkedeki demokrasi algısı, iktidarın etkinliği ve halkın özgürlüklere bakışı ile belirlenmektedir. Bu noktadan baktığımızda, AKP Hükümeti’nin son 50 yılda, halkın desteğini arkasına alarak iktidara gelen en güçlü Hükümet olarak bu arzusunu büyük ölçüde gerçekleştirdiği görülmektedir. Nitekim günümüzde özellikle ana akım medyada Hükümet’in tasarruflarına ilişkin eleştiriler çok fazla yer almamakta; hatta Hükümet’in itibarını zedeleyeceği varsayılan haberler, yasal bir sınırlama gerektirmeksizin sansür ya da otosansüre uğrayarak görülmemektedir.
ATV ve Sabah’ın 2007’de Çalık Grubu tarafından satın alınmasıyla gündeme gelen “iktidarın kendi medyasını oluşturma” çabaları, günümüzde 17 Aralık süreci sonrasında tartışılan ve çeşitli özel konuşma kayıtları ile desteklenen “iktidarın havuz medyası kurma girişimi” iddiasıyla farklı bir boyuta taşınmıştır. Nitekim iddialarda söz konusu olan, iktidarın bir medya kuruluşuna yasal veya ekonomik baskı uygulaması değil, söz konusu yayın kuruluşunun dolaylı yoldan sahibi olmasıdır. Söz konusu iddialar, bir gazetede şöyle haberleştirilmiştir;
“İnternete ve bazı gazetelere yansıyan konuşmalara göre Erdoğan, eski Ulaştırma ve Haberleşme Bakanı Binali Yıldırım’dan Sabah ve ATV’nin satın alınması için bir grup işadamını yönlendirmesini istiyor. Yıldırım, işadamlarıyla toplantı yaparak kimin ne kadar para vereceğini tebliğ ediyor. Paraların toplanması görevini 3. havalimanı ihalesini kazanan işadamlarından Mehmet Cengiz ve Cemal Kalyoncu üstleniyor. Kalyoncu, Çalık Grubu’ndan medya kanallarını almak için Zirve Holding’i kuruyor. Cengiz de 450 milyon dolar topluyor. İşadamları görüşmelerde hızlı tren, tünel, demiryolu, karayolu ve havalimanı gibi pek çok ihale için hükümetten söz aldıklarını belirtiyor.” ATV ve Sabah’ın satışına ilişkin rakamsal ifadelere ve kanıtlanabilir gerçeklere bakıldığında ise, söz konusu yayın grubunun Kalyon İnşaat’ın bağlı olduğu Zirve Holding tarafından satın alındığını görülmektedir. 380 milyon TL sermayeyle, 23 Ağustos 2013’te, İstanbul Ticaret Odası’na kaydı yapılmış olan Holding’in Yönetim Kurulu Başkanı, Ömer Faruk Kalyoncu’dur. 1974’te Gaziantep’te kurulan ve o tarihten itibaren çeşitli altyapı hizmetlerinde yer almış Kalyon İnşaat’ın ismi; 3. Havaalanı Projesi, Taksim Yayalaştırma Projesi ve Metrobüs Hattı gibi birçok önemli kamu yatırımlarında da geçmektedir. Ağustos 2013’te 380 milyon TL ile kurulan Zirve Holding’in, 22.03.2008’de Çalık tarafından 1,1 milyar dolara alınan ATV ve Sabah Yayın Grubunu, ne kadara satın aldığı ise henüz açıklanmamıştır.
Başbakan Erdoğan, konuya ilişkin gazetecilere verdiği bir demeçte “havuz medyası” kurma iddialarına ilişkin soruları şöyle yanıtlamıştır ; “Bir defa havuz diye bir ifade kullanıyorsunuz. Bunu ben de merak ettim, sordum. Bunu siz uyduruyorsunuz. Ne havuzu ya? Şu anda burayla ilgili bu adımı atan firma sıradan bir firma değil. Bu ortağı olduğu firmada hisselerini kalkıp kendi amcasına devrediyor satıyor. Bunun yanında 3. havalimanı ile alakalı oradaki hisselerini de bu havuza girenler diye ki onlar havuza girip ıslananlardan değil onu da bilin, oraya da hisselerini satmak suretiyle medya dünyasına giriyor. Atılan adım budur. Havuz mu bu? Bunları lütfen patronlarına söyle, bunu söyleyecek irade sende yok. Söylesen de zaten netice alamazsın. Bu iftira üzerine kurulu bir dünyayı kurdular. Zaten maşallah rüyaları da gayet güzel iltifat ediyorlar. Tweetlerin iki katı artırılmasını söylüyorlar. İki katına artırılması için de fetvayı aldığınıza göre sen de tweetlerde artık iki katı uygulamaya devam et”
Başbakan’ın yukarıdaki sözlerle yalanladığı ve kendisinden bağımsız ticari faaliyetlerden ibaret olduğunu ifade ettiği havuz medyası iddialarına bir yanıt da Star gazetesi yazarlarından Mustafa Karaalioğlu’ndan gelmiştir. Karaalioğlu, “Ergenekon’un, laikçilerin, cemaatin, marjinal solun medyası olsun ama yüzde 50’nin olmasın, öyle mi?” başlıklı yazısında, iktidarın temsil ettiği %50’lik halk kesiminin, duygu ve düşüncelerini temsil eden medya organlarına sahip olmasının bir nevi hak, demokrasinin bir gereği olduğunu savunmuştur. Çağdaş demokratik rejimlerde her ideolojinin medya aracılığıyla sesini duyurabilmesi söz konusu rejimin bir gereğidir. Aynı şekilde, yayın organlarının bir siyasi partinin ideoloji ve fikir akımının sözcülüğünü yapması da cumhuriyet tarihimizde sıkça karşılaştığımız bir durumdur. Ancak iktidar erkini elinde tutmak suretiyle devletin bütün imkânlarına vakıf bir partinin Türkiye’nin belli başlı yayın kuruluşlarından birine dolaylı yoldan sahip olması, yukarıda saydığımız örnekleri aşan bir durumdur. Nitekim özellikle ana akım medyanın mümkün olduğunca tarafsız ve baskıdan uzak bir yapıya sahip olması, halkın doğru ve tarafsız habere ulaşması açısından büyük bir önem arz etmektedir. Söz konusu sahiplenmenin, kamu ihaleleri karşılığında işadamlarından bağış adı altında toplanan meblağlarla gerçekleşmiş olması iddiası ise kanımızca basın özgürlüğünün ötesinde sorunlara işaret etmektedir.

Yararlanılan Kaynaklar

Burcu Vardal , Türkiye’de Basın Özgürlüğü Ve 2003 Yılı Sonrası Uygulamalar
Ertuğrul Mavioğlu, Cenderedeki Medya Tenceredeki Gazeteci
Emin Çölaşan, Kovulduk Ey Halkım Unutma Bizi “Bir Medya Belgeseli”
Mustafa Sönmez, Medya, Para, Kültür ve İstanbul İktidarı
Savaş Çoban, Hegemonya Aracı ve İdeolojik Aygıt Olarak Medya
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Burcu Vardal’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Etiketler

Ömer Burak Karatay

Uzun zamandır bildiklerini siz değerli kullanıcılarımıza aktarmaktan mutluluk duyan, araştırıp öğrendikçe bu siteye yazıp diğer insanların da bilgilenmelerini sağlamaktan zevk alan bir yönetici ve yazar. Ekonomi alanındaki gelişmeler / bilgilendirici metinler için www.ekodemi.com'a davetlisiniz. Bizlere her türlü fikir, istek ve şikayetlerinizi admin@kenandabirkuyu.com üzerinden; markalarınızı değerlendirmek ve binlerce tekil kullanıcıya reklamınızı yapmak için reklam@kenandabirkuyu.com adreslerinden benimle iletişime geçebilirsiniz.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu