Hitler Almanyası'nın Türkiye Üzerindeki Propaganda Ve Faaliyetleri

Bilindiği gibi Nazi yönetimi, iktidarı devralınca Türk basınını, gazetecileri ve kamuoyunu etkilemeye yönelik bir çok propaganda faaliyetlerini başlatmıştır. Türk basınının ihtiyaç duyduğu gazete kağıdının çoğunun Almanya’dan sağlanması ve Türk gazetelerine Alman firmalarının ilan vermesi, bu faaliyetlerde çok etkili bir şekilde kullanılmıştır. Şöyle ki Almanya aleyhine yazı yazan Türk gazetelerine Alman firmalarının reklam vermeleri yasaklanarak, basın ekonomik yolla baskı altında tutulmak istenmiştir. Bu baskıyı Sertel, “Bazı ecnebi firmaların, kendi memleketleri aleyhinde neşriyat yapıldığı takdirde gazeteye ilan vermeyeceğini söyliyerek tehditler yaptıklarını yakinen biliyoruz” ve “Türkiyede…bazı gazeteler,
Alman firmalarının ilanlarını keseceği tehdidiyle korkutulmak istenmiş, Almanya aleyhindeki neşriyatında devam eden Tan gibi bazı gazetelere ise Alman müesseselerinin ilan vermesi kati surette menedilmiştir” sözleriyle eleştirmiştir. Bunun yanında Alman elçiliği ve konsoloslukları kanalıyla düzenlenen resepsiyon, sergi ve konferanslar, gösterilen filmler de Türk kamuoyu ve basınını etkilemeye yönelik kullanılmıştır. Ayrıca Almanya destekli Türkische Post gazetesi de Almanya ve Türkiye ile ilgili çıkardığı haber ve yorumlarla Türk kamuoyunu Almanya lehinde etkilemeye çalışmıştır. Ancak bunun dışında Türk hükûmeti ülke kamuoyunu etkilemeye yönelik yayınların ülkeye sokulmasını yasaklamıştır.
Diğer yandan Mayıs 1939’da Türkiye’nin İngiltere ve Fransa ile bir anlaşma yapacağının anlaşılması, Alman hükûmetinin tepkisine neden olmuştur. Bu tepki, Alman basınını Türk kamuoyu ve basınına, Türk hükûmetine karşı kışkırtmaya yöneltmiştir. Bunda amaç, Türk kamuoyunu Almanya lehinde etkileyerek, Türk hükûmetini İngiltere’yle yaptığı ittifaktan vazgeçirmektir. Türkiye’yi bu ittifaktan vazgeçirmek için Nazi yönetiminin Türk basınına parasal yardımdan kaçınmadığı Sertel tarafından şu şekilde dile getirilmiştir :
“Almanyanın Türk-İngiliz anlaşmasının tahakkukunu men için Türk matbuatına para verildiğini işae etmektedir.”
Ayrıca Sertel, bu ithamdan Türk basınının kurtarılabilmesi için şu teklifte bulunmuştur:
“Bu hususta matbuat kanununa bir madde ilavesi kafidir…Bu tedbir matbuatın halk ve hükûmet nezdindeki itibarını da kuvvetlendirmiye hizmet eder kanaatindeyiz.”
1939’da Almanya’nın Türk basını ve Türk basın mensuplarına yönelik parasal destekte bulunduğu bir söylenti olsa da 5 Aralık 1942’de Alman Dışişleri
Bakanı Ribbentrop’un Ankara Büyükelçisi Papen’e çektiği şu telgraf bunun bir gerçek olduğunu kanıtlamıştır:
“Türkiye’deki dostlarımızı destekleyebilmeniz için size beş milyon Reichsmark gönderilmesini emrettim. Bu parayı rahatça ve bol bol kullanmanızı ve kullanma yeri hakkında bilgi vermenizi rica ederim.”
Nazi yönetiminin Türkiye’yi etkilemeye yönelik değişik çabalarının yanı sıra Türkiye’nin de Almanya’da yaşanan olaylardan etkilendiği görülmüştür. Gerek Nazi yönetiminin Türkiye’yi etkilemeye yönelik değişik çabaları, gerekse Türkiye’nin etkilendiği olaylar şu konu başlıkları altında incelenmiştir:

Yahudilerle İlgili Yaşanan Gelişmeler

Nazi rejiminin Yahudilere uyguladığı baskı ve şiddete karşı, değişik ülkelerde yaşayan Yahudilerin Alman mallarına boykot başlatması üzerine Hitler, 1 Nisan 1933’te ülkesindeki Yahudi mallarına boykot kararı almıştır. Bu karardan Almanya’yla ticaret yapan iş adamlarının etkilenmemesi için Berlin’deki Türk Ticaret Odası, Almanya’da Yahudilere karşı baskı, şiddet ve işkence uygulandığına dair haberlerin asılsız olduğuna, Almanya’da ticari faaliyetlerin güvenli bir şekilde yürütüldüğüne ve boykot eylemi yabancı kökenli Yahudi tüccarları kapsamadığından Türk tüccarlarının kesinlikle endişeye kapılmaması gerektiğine dair bir açıklama yapmıştır. Almanya’nın boykot kararını İstanbul’da protesto etmek isteyen bir grup Yahudi ve buna karşı çıkan Nazi’ye polis izin vermemiş , eylemde ısrarcı olanları da tutuklamıştır. İstanbul’da yaşanan bu olaylar dışında, Trakya’da büyük çaplı olaylar yaşanmıştır. Şöyle ki, Türk hükûmetinin 14 Haziran 1934’te çıkarılan ve bir hafta sonra resmi gazetede yayınlanan İskan Kanunu’na dayanarak Trakya ve İstanbul’daki Yahudileri, mecburi göçe tabi tutacağına dair söylentiler çıkmıştır. Bu söylentilere inanan vatandaşlardan bir kısmı, Yahudilere ait dükkanları ve evleri tahrip etmiştir. Bunun üzerine Yahudi asıllı birçok vatandaş bulundukları şehirleri terk etmiştir. Sonuçta olaylara Türk hükûmetinin müdahalesiyle göç eden Yahudiler bulundukları yerlere tekrar geri dönebilmişler ve olayla ilgisi olanlar cezalandırılmıştır. Bu olayla ilgili sadece Milliyet gazetesi, 7 ile 15 Temmuz 1934 tarihleri arasında ayrıntılı bilgi vermiştir. Gazete konuyla ilgili ilk kez 7 Temmuz’da “Şükrü Kaya B. Yahudi hicretini tahkik için Trakyaya gitti” diye başlığını attıktan sonra, İçişleri Bakanının Trakya’ya gidiş nedenini şöyle açıklamıştır:
“Bazı yahudi aileleri şimdiden hicret ettikleri mahallere avdet etmek üzeredirler. Şükrü Kaya B. Trene binerken bir muharrimize atideki beyanatta bulunmuştur :“…Yahudilerin Trakyadan İstanbula grupça gelmeleri esbabını yerinde tetkik etmek üzere Trakyaya gidiyorum. Bizim bildiğimize göre hadise bazı propagandalar yüzünden Yahudilerin İstanbula gelmeğe başlamalarıdır. Hadisenin hakiki mahiyeti yerinde daha iyi görüleceği gibi her halde işin icap ettirdiği tedbirleri alacağım, hükûmetime arz edeceğim…Türk kanunları bu memlekette her vatandaşın hakkını ve hürriyetini hiç bir fark gözetmeden korur…Yabancı yerlerde görülen antisemistik cereyanları bazen bizde de makes buluyor…Hiçbir memleketin dahili siyaseti ve dahili münakaşaları bizim memleketimizin iç işlerine tesir edemez etmemelidir…Yahudiler aleyhinde bu yolda neşriyatta bulunanları yola getirmek Türk kanunlarını tatbikle mükellef olan hükûmetimize ve mahkemelere aittir.”
9c13de7c-8905-e311-8b10-14feb5cc13c9
Milliyet’in konuyla ilgili yayınladığı bir haftalık haberin özeti şöyledir: İçişleri Bakanının müfettişlerle birlikte bizzat Trakya’ya giderek 9–12 Temmuz 1934 tarihlerinde duruma müdahale edip incelemelerde bulunmasının ardından Yahudi aileler tekrar yerlerine dönmeye başlamışlardır. Olaylar nedeniyle İstanbul’a gelmiş olan Yahudiler, kendilerine ait ibadethane, okul ve hastanelere yerleştirilmişlerdir. Konu hakkında Yahudi vatandaşlar, Türkiye’de Yahudi aleyhtarlığı olmadığını özellikle vurgulamışlardır. Yaşananlarda etkisinin olup olmadığı araştırılmak üzere Millî İnkılap dergisinin sayıları incelemeye alınmıştır. Kırklareli valisinin bu olaylar yüzünden görevden alındığı söylense de, bu hükûmet tarafından doğrulanmamış, ancak olay nedeniyle aynı ilin emniyet müdürü görevden alınmıştır. Kırklareli’nde olayların başladığı gece, polis ve jandarma Yahudi mahallerine yapılan saldırılara müdahale etmeye çalışırken bir jandarma çavuşu hayatını kaybetmiştir. İçişleri Bakanının olaylarla ilgili sunduğu raporu incelemek üzere toplanan bakanlar kurulu tarafından özetle şu açıklama yapılmıştır: Olaylar, Haziran ayının ortasından itibaren hükûmetin Yahudileri Trakya’dan çıkarmak istediğine dair bir söylenti ile başlar. Bu söylenti üzerine 24 Haziran’dan itibaren Çanakkale ve 30 Haziran’dan itibaren Trakya’nın diğer yerlerinde Yahudiler, yerlerini terk ederek İstanbul’a hareket etmeye başlamışlar, hükûmet duruma müdahale edilmesini mahalli idarelere bildirmiştir . Aniden olaylar, 3-4 Temmuz gecesi artmış ve 4 Temmuz’da hükûmetin aldığı tedbirlerle durdurulmuştur. Hükûmet, isteyen Yahudilerin yerlerine geri dönebileceklerini bildirmiştir.
Olaylar nedeniyle Trakya ve Çanakkale’de bulunan 13.000 Yahudi aileden 3.000 kadarının İstanbul’a geldiği tespit edilmiştir. Okul çocukları da olaylara alet edilmiştir. Bu yaşanan olaylara rağmen Türkiye’de bir Yahudi düşmanlığı olamayacağının gerekçesini Burhan Felek şöyle anlatmıştır:
“Zannetmem ki; aklı başında olanlar Türkiyede bir Yahudi meselesi vardır diye düşünsünler. Çünkü daha İspanyadan çıkarıldıkları zaman kendilerine memleketini açan Türkler o günden beri Yahudilere karşı hiçbir husumet göstermiş değildirler. Bilakis bu son sene memleketin en büyük irfan ocağına Almanyadan (Yahudi) diye çıkarılmış alimleri kabul ederek hissiyata kapılmaz, laik, ve müsbet adamlar olduğumuzu gösterdiler. Trakyada, İcra Vekilleri reisinin işaret ettiği gibi, mevzii ufak tefek hadiseler olmuşsa bunu Türklerin Yahudilere karşı olan hislerinin ifadesi telakki etmek abestir. Zaman zaman milli hislere hitap eden fakat maalesef ecnebi ve siyasi telakkilerden örnek alan ve seri infialli masum dimağlardaağır tesirler yapabilen bazı yazılar belki de bu hadiseye sebep olmuştur.”
Trakya’da yaşanan bu olaydan yaklaşık bir yıl sonra Paris ve Londra gazetelerinde, Türkiye’de Yahudi aleyhtarlığının yeniden başladığına, Yahudiler
aleyhinde afişler asıldığına, hatta baskılar sonucu Yahudilerin bazı Avrupa ülkelerine ve Filistin’e göç ettiğine dair haberler çıkınca, Cumhuriyet, Türkiye’de yaşayan Yahudilerin bu haberleri yalanlamak üzere harekete geçmelerini istemiştir. Bunun üzerine Yahudi asıllı Avukat İbrahim Nom, çıkan haberlerin tamamen uydurma olduğunu, Türkiye Musevileri Cemaat Lideri de Yahudilerin Türkiye’de diğer vatandaşlar kadar hakka ve huzura sahip olduklarını, hatta dünyanın başka yerlerinden zulüm gördükleri için Yahudilerin Türkiye’ye geldiklerini ve bu toprakları kendi toprakları olarak benimsediklerini açıklamıştır .
İngiliz ve Fransız basını Türkiye’de Yahudi aleyhtarlığının arttığını savunurlarken Türk hükûmeti, Yahudileri aşağılayıcı resim ve kartpostalların ülkeye dahi sokulmasını yasaklamıştır. Bunun yanında Yahudi düşmanlığını konu alan bazı kitap, gazete ve dergiler çıkmışsa da bunlar hakkında hukuki işlem derhal başlatılmıştır. Yahudiler konusunda duyarlılığını gösteren Tan, halkı Yahudilere karşı kışkırttığı gerekçesiyle “İğneli Fıçı” kitabının yargılandığını belirtmiştir . Ayrıca gazete, bir süre önce bu içerikte bir derginin Türk gazetecilerini ve basınını Yahudi olmakla suçladığını söylemiştir. Gazeteye göre, ülkelerindeki Yahudileri tehcir ettikten sonra diğer ülkelerdeki Yahudilerin aleyhinde propaganda yapmak, faşizmin
bir metodudur . Gazeteye göre yeryüzünde ari ırktan başka bir ırk tanımayan faşizm, en büyük Yahudi profesörleri kürsüsünden kovmuş, en yüksek ilmi eserleri yakmıştır. Türkiye faşist değildir, barış içinde yaşayan hiçbir unsura karşı kini yoktur ve faşizmin bayraktarlığını yapan unsurlara izin vermemektedir. İşte bu yüzden“İğneli Fıçı” yargılanmaktadır.
Bundan yaklaşık altı ay sonra eski bir Türk milletvekili olan Sabri Bey, yurt dışından Yahudilerin gelmemesi, gelenlerin de Türk vatandaşlığına alınmaması ve Yahudilerin Türkçe konuşması konusunda bir kanun teklifinde bulunmuştur. Bunun üzerine Burhan Felek, şöyle bir çözüm önermiştir:
“Bay Sabriyi bu kanun teklifini yapmıya sevkeden amiller arasında, yahudilerin…türkçe konuşmamaları bahsi, üzerinde esaslı suretle durulacak bir mevzuudur . Doğrusunu söylemek gerekirse Türkiyede türkçe konuşmıyan yalnız yahudiler değildir…Benim aciz fikrime kalırsa, yahudileri ve başkalarını hatta ecnebileri türkçe konuşmıya sevketmek için kanun koymak kafi değildir … Kanun taziyiki ve herhangi bir enerji sarfile elde edeceğimiz neticeyi kültür ve telkin yollarile tahakkuk ettirmek bence daha esaslı, daha rasyonel olur.”
Almanya’da Yahudilere yapılan baskı ve şiddete tepki olarak Türkiye’deki Yahudilerin İstanbul’da daha önce müşterisi oldukları Tokatlıyan Oteli’ne, sırf sahibi Alman diye gitmemeye başlamaları üzerine Nadir Nadi, Yahudilerin Cumhuriyet kurulalı on beş yıl geçmesine rağmen Türk toplumuna 15 santim yaklaşmadıklarını, hala bozuk bir şiveyle kendi aralarında Fransızca ve İspanyolca konuştuklarını söylemiştir. Nadi’ye göre, Avusturyalı bir Alman olan Tokatlıyan Oteli’nin sahibi ilhak tarihinden itibaren oteline Alman bayrağı çektiği için, Türk vatandaşı Yahudilerin bu otele gitmemeye başlamaları Türkiye’de bir ırk ve ideoloji davası peşine düştüklerini gösterir. Yahudilerin bir kısmının Tarabya Polis Karakolu’na giderek Tokatlıyan Oteli’nden Alman bayrağının indirilmesini istemeleri ise çok yanlıştır, çünkü yasalar buna izin vermektedir. Yahudilerin bir kısmının Türk rejimi
ve cumhuriyet hükûmeti siyasetiyle bir ilgilisi yoktur. Aksine Yahudi siyaseti gütmekte, hatta bir Yahudi direnişi oluşturmaya çalışmaktadırlar. Bunun kabul edilmesi ise Türkiye’de başka bir milletin ve başka bir ırkın davası ve propagandası olduğunun kabul edilmesidir, bu nedenle buna izin verilemez . Nadir Nadi , Türk vatandaşı Yahudilerin Almanya’yı protesto etmesini eleştirirken Tan, bir Alman gazetesinde Türkiye’deki Yahudiler hakkında çıkan yazı üzerine Nadir Nadi’nin tam tersine ülkedeki Yahudilere sahip çıktığını göstermiştir:
nadir_nadi_aniliyor_147418_627_409
“Bir Alman gazetesi, Türkiyenin de yahudileri ihraca karar verdiğini neşrederek, bizi de bu hususta kendi aralarına almak istemiştir . Alman gazetesinin bu neşriyatında , yahudilere sempati gösteren demokrat devletler nezdinde Türkiyenin itibarını kırmak maksadı da olabilir. Halbuki Türkiye hükûmetinin yahudilere karşı olan vaziyeti bütün dünyaca malumdur. Bütün ekalliyetler gibi onlar da bu memlekette kanunların kendilerine verdiği bütün haklardan istifade etmektedirler. Hatta daha ileri giderek denilebilir ki Türkiye yahudileri Türkiyenin öz vatandaşlarıdır. Ortaya böyle rivayetler çıkararak memleketin hariç nazarında itibarını kırmağa çalışmak sadece gaflettir.”
Türkiye’de bu olaylar yaşanırken Çekoslovakya’nın Almanya tarafından işgalinden sonra, ülkeden sınır dışı edilen 66 Yahudi, “Porina” adlı Panama bandıralı bir gemiyle İzmir açıklarına gelmiştir. İzmir Sağlık Dairesi, sağlık açısından sakınca oluşturacağı düşüncesiyle mürettebatın ve yolcuların karaya çıkmasına izin vermemiş, gemi açıkta bekletilmiştir. Su, kömür ve kumanya alan gemi, yolcular İzmir’e çıkmakta ısrar edince hareket edememiştir . Yolcuların karaya çıkmalarına izin vermeyen kaptanı ve gemiyi hırpalamaları üzerine polis olaya müdahale etmiştir. Daha önce Rodos’ta aynı şekilde ayaklanan bu yolcular, gemiyi yakmaya kalkmışlar, üstelik gemiyi limandan çıkarmak isteyen römorkların halatlarını kesmişler, bunun üzerine gemi, ancak iki İtalyan torpidosunun zoruyla limandan uzaklaştırılabilmiştir. Bu nedenle bir gün sonra hareket etmediği takdirde geminin aynı tedbirlerle İzmir körfezinden çıkarılmasına karar verilmiştir. Beklenildiği gibi gemi bir gün sonra da hareket etmemiş, bunun üzerine Çek Yahudileri Yardım Cemiyeti’nden bir heyet İzmir’e gelerek gemideki Yahudilerle görüşmüş ve gemi bir gün gecikmeli olarak Türkiye sularını terk etmiştir. Porina gemisindeki Yahudilerle ilgili Sabiha Sertel şunları dile getirerek Almanya’nın Yahudi politikasını eleştirmiştir:
“Bu geminin içinden kadın, erkek, çocuk, insan cemiyetine mensup mahlukların “açız, ekmek, su, toprak” diye yükselttikleri sese, kalbi ve şuuru insanlaşmış Türk camiası da derin bir ıstırapla cevap veriyor: Bu ne zulüm?…Faşizm, beşeri tekamülün önüne bu medeniyetle mi geçecek? Bütün insanlık ondan iğrenir, ondan nefret ederken. İşte denizlerde perişan, aç, isyan halinde dolaşan bu kafile, faşist medeniyetinin zulüm bayrağıdır.”
Özellikle savaşa hızla yaklaşıldığı dönemde Türk vatandaşı Yahudilere yönelik İstanbul ve Ankara gibi şehirlerde Almanların hakaretleri ve
saldırıları artınca, tepki yine Tan gazetesinden gelmiştir:
“Şehrimizde bulunan Almanlar kendilerini ya Almanyada veyahut bir Alman müstemlekesinde zannediyorlar . Memleketin kanun ve adetlerine münafi ve misafire yakışmayan hareketlerde bulunuyorlar. Bu hareketlerden bir tanesi , geçen gün Beyoğlunda bir kahvehanede Türk vatandaşı bir yahudiyi dövmeğe kalkmış olmalarıdır. Bu hadise birinci değildir. Geçenlerde Ankarada buna benzer bir vaka olmuş, yine birkaç ay evvel
Beyoğlunda böyle bir hadise tesbit edilmişti. İstanbulda misafirperverliğimizden istifade ederek yaşıyan Almanlara hatırlatmak isteriz ki, burası ne Almanyadır, ne de bir Alman müstemlekesi. Türkiye ne nazidir, ne de yahudi düşmanı. Bizde bütün vatandaşlar müsavi hakka sahiptirler. Türk tebaası bir museviye hakaret etmek, bir Türke ve Türk kanunlarına saygısızlık göstermektir.”
Almanya’da Nazilerin iktidara gelişiyle birlikte, önce bu ülkede daha sonra Avrupa ve Arap ülkelerinde yayılan Yahudi düşmanlığı, Trakya’da yaşanan münferit bir olay dışında Türkiye’de taraftar bulamamıştır. Türk hükûmeti kendi vatandaşı Yahudilere karşı duyarlılığını Trakya olaylarında ortaya koymuş ve Yahudi aleyhtarlığı konusunda ses çıkarmak isteyenlerin cesaretini tamamen kırmıştır. Türk hükûmetinin bu olaydaki duyarlılığı, Atatürk’ün ülkede yaşayan herkesi Türk vatandaşı olarak görmesi ve sahiplenmesinden kaynaklanmıştır. Daha Hitler’in iktidara geldiği ilk yılda yaşanan bu olay, Türkiye’de Yahudi aleyhtarlığının zemin bulamayacağını göstermekle birlikte Türk hükûmetinin bu konuda aldığı sıkı, hatta
katı tedbirler, ileride yaşanabilecek olayları da önlemiştir. Ancak Nadir Nadi, bu düşmanlıktan etkilenerek yazı yazmışsa da genel anlamda Türk basını bu konuda sağ duyulu davranmıştır. Özellikle Tan gazetesi konuya olan duyarlılığını, konuyla ilgili haberleri ve köşe yazılarıyla yeterince göstermiştir. Basının bu duyarlılığı Türk kamuoyunu çok olumlu yönde etkilediğinden, halk arasında ancak tek tük önemsiz olaylar yaşanmıştır.

Goebbels’in Nürnberg Konuşması Üzerine Yaşanan Polemik

Nazi hükümetinin Propaganda Bakanı Goebbels’in 6 Eylül 1937’de Nürnberg’te toplanan Nazi parti kongresinde “Davamız Lehistanda, Avusturyada,
Yugoslavyada, Bulgaristan, Yunanistan ve Türkiyede muvaffakıyetle ilerlemektedir.” sözleri Türk basın mensupları arasında ilk polemik konusunu
oluşturmuştur. Nitekim Zekeriya ve Sabiha Sertel, Ahmet Emin Yalman gibi yazarlar, Goebbels’i yaptığı açıklama nedeniyle eleştirirken, bu eleştirilere karşı Goebbels’i savunan Yunus Nadi ve Nadir Nadi arasında tartışmalar ve suçlamalar yaşanmıştır. Goebbels’in konuşmasına ilk tepki Zekeriya Sertel’den şu ifadelerle gelmiştir :
“Faşizm davasının Türkiyede muvaffakıyetle ilerlediğini söylemekten kastedilen manayı anlamadık. Goebels ne demek istiyor? Yani Türkiyede nazizm yayılıyor ve taraftar mı kazanıyor? Türkiye nazizme doğru mu gidiyor? Anlamadık. Biz kimsenin dahili işlerile alakadar olmuyoruz. Almanya istediği rejimi kabul edebilir. Fakat onun da bizim dahili işlerimize karışmasına tahammül edemeyiz ve lakayt kalamayız. Nazi davasının Türkiyede muvaffakıyetle ilerlemesine çalışmaları, bizim dahili işlerimize karışmaktan başka bir şey ifade etmez. Almanya Propaganda Nazırı, lütfen bu cümle ile ne demek istediklerini izah ederler mi?”
imgc006416ezikczj
Bu yazının ardından Nadir Nadi’nin Goebbels’in konuşmasını savunması üzerine Sabiha Sertel, onu iki yıldızlı gazeteci olmakla suçlamış ve “ Goebbels … bizi faşist memleketler listesine soktu…Biz, Türkiyede demokrasinin hakim olduğuna kaniiz, onu müdafaa için her düşmana karşı cephe alırız. Faşizmin diğer perdeler arkasında, demokrasiler, milli istiklallere düşman olduğunu da biliyoruz… Cumhuriyet gazetesi neden Goebbels’i müdafaaya geçiyor. Onun müdafaa vekili midir.” dedikten sonra Nadir Nadi’ye şöyle çatmıştır :
“ İki yıldızlı muharrir…bize hücum ederek Goebbels’in müdafaasını yapıyor…Kemalizm kuvvetlidir, faşizmden korkusu yoktur, demek faşizm
cereyanlarına kapıları açık bırakmaktır ki, Herr Goebbels’in de istediği budur. Yoksa Cumhuriyet gazetesinin de dileği bu mudur?…Türkiyede faşizm propagandası Goebbels’in dediği gibi vardır. Ve o gazetenin sütunlarında da yer bulmuştur…İki yıldızlı muharrir…bu memlekette her fikrin propagandasına demokrasinin müsaade ettiğini, hatta benim tarihi materyalizm hakkında broşürler neşrettiğimi söylüyor…Fikri cereyanların
mahiyetini izah eden kitapların tercümesine, neşrine elbette ki, demokrasi müsaade eder…Fakat propagandaya geçmek, bu memleketin milli istiklalini parçalamak istiyen herhangi bir propagandaya alet olmak tehlikelidir.”
Bu yazının ardından Cumhuriyet’in Sertel’i komünist propagandası yapmakla suçlaması üzerine, Sabiha Sertel, faşizm aleyhinde yazı yazmanın komünistlik olması durumunda, faşizm aleyhtarı İngiltere, Amerika ve Fransa’nın da komünist devlet sayılması gerektiğini ifade etmiştir Bu polemiğe Ahmet Emin Yalman da katılarak Yunus Nadi’yle ilgili şu suçlamalarda bulunmuştur :
“Türk gazetelerinin haklı tenkitlerine ve tabii hassasiyetine karşı “Cumhuriyet” gazetesinin bir yabancı davaya avukatlık ettiğini görünce bu mesele üzerinde ancak bir memleket meselesi şeklinde durduk. B.Nadi, menfaatine dokulan ve nikabı çıkarılan adam sıfatile, çok tabii olarak, köpürdü ve tepindi. Dün de öyle bir yazı yazmıştır ki, derebeylik ve mürteci ruhluluk noktalarındaki, ithamlarımızı en açık bir şekilde teyit etmişti ve bu sıfatlar ile kendi kendini teşhir etmiştir.”
Yunus Nadi sadece Ahmet Emin Yalman’ın bu suçlamalarına maruz kalmamış, 7 Ağustos 1940 sabahı Cumhurbaşkanı İnönü’yü Ankara garında
karşılamaya gittiğinde onun şu sözlerini işitmek zorunda da kalmıştır :
“Ticari maksatlar uğruna siyasi yazılar yazılmasına müsaade edemem”
Yalman, yukarıdaki yazısından iki gün sonra artık Goebbels’in açıklamasını bir kenara bırakarak, Yunus Nadi’yle ilgili kişilik analizi yapmaya ve onunla ilgili ithamlarda bulunmaya başlamıştır . Bu şu ifadelerde görülmektedir:
“Yunus Nadi gemisini daima yürütür. Bu gemi içinde neler var? Buna şöyle bir bakalım:…“Yunus Nadi”nin kendi gazetesini, bir iş gazetesi diye
idare etmesi, satış ve ilan şeklindeki meşru ve itiraf edilebilecek kardan başka maddi istifadeler arkasında koşmasıdır… “Nadi” resmen gazetecidir.
Tüccar değildir. Fakat ticaret işlerine ait hangi taş kaldırılırsa altından bir “Nadi” çıkar. Muayyen bir nevi şirketlerde ya idare meclisinin reisi veya
azasıdır, yahut ihtisası olmayan işlerde “Yunus Nadi” den bu şirketlerin beklediği himayesi ve nüfuzudur…“Nadi” kimi yere hulus çalar, kimi yeri
tehdit eder ve korkutur, daima işlerini yürütür. Muhtelif unsurlara mensup tazıları vasıtasile de piyasadan bir düziye yeni avlar kaldırır… İnkılap
rejiminin bu yoldaki şüpheli rollere tahammülü yoktur. İşin içinde hükûmetin, Halk Fırkasının ve Basın Kurumunun; rejimin ve gazetecilik
mesleğinin temizliği ve haysiyeti namına çok yakından tetkik etmeleri lazım gelen meseleler vardır. Görülüyor ki, “Yunus Nadi”nin cümhuriyet
mahkemelerinde, fırka ve basın haysiyet divanları karşısında vereceği hesaplar vardır. Bu hesapların kapalı kalacağına ihtimal verilemez. Bir defa
da bu muhasebe başlayınca sayısız işler çorap söküğü gibi ortaya çıkar.”
Goebbels’in konuşmasına Tan yazarları Sabiha ve Zekeriya Sertel ile Ahmet Emin Yalman tepki göstermişler ve eleştirmişlerdir. Bunun karşılığında
Nadilerin Goebbels’in konuşmasını savunmaları, iki gazete yazarlarını karşı karşıya getirmiştir. Gazeteciler birbirlerini ağır dille suçlamışlardır. Aslında bu olay, Türk basınında Hitler’in iktidarıyla birlikte başlayan Alman yanlısı ve karşıtı ayrışmasının açık bir şekilde gün yüzüne çıkışıdır. Bu ayrışma savaş süresince de devam etmiştir.

Almanya’da Öğrenim Görme Konusu

Dünya savaşından önce olduğu gibi savaştan sonra da birçok Türk öğrenci ve kursiyer eğitim-öğretim amacıyla devlet tarafından Almanya’ya gönderilmiştir. Ancak Hitler’in iktidarıyla birlikte Alman toplumundaki arileştirme çabaları eğitime de yansımış, sonuçta Alman ırkından olmayan veya Nazi rejimine muhalif olan pek çok yazar, akademisyen ve değişik meslek mensupları işten çıkarılmış Nazi fikrine uygun olmayan eserler yasaklanmış veya yakılmıştır. Nisan 1935’te yapılan bir düzenlemeyle üniversitelerin özerkliği tamamen kaldırılmıştır. Almanya’daki yüksek öğrenimdeki değişikliği Hüseyin Cahid şöyle dile getirmiştir :
“Nasyonal-Sosyalizmin iktidar mevkiine gelmesi ile…bunların elinde bir vasıta ve alet hükmüne inen yüksek tahsilin bence hiçbir kıymeti kalmamış demektir. Kavimler ve ferdler muvakkat bir istibdad altına alınabilirler, fakat ilmin istibdada tahammülü yoktur. O hür nefes almadığı yerde çürümeğe mahkumdur. Faşist bir idarede ilimden, kültürden bahsedilemez. Teknik belki, fakat ilim, hayır!”
Nazi rejiminin eğitime tamamen kendi fikirleri doğrultusunda yön vermesi üzerine, bu ülkede eğitim-öğretim gören öğrencilerin durumu Türk basınınca gündeme getirilmiştir. Sabiha Sertel bu konudaki endişelerini şöyle dile getirmiştir:
“Almanyada okumakla talebemizin seciyesi bozulmaz, Türkiye faşizm propagandasından korkmaz, demek öyle korkunç bir mugalatadır ki, bu mugalata gözlerimizi kör edebilir, ve düşmanı görmemize mani olur.”
Almanya’da Türk öğrencilerin eğitim görmesi konusunda Yalçın ve Sertel gibi düşünen Hüsamettin Bozok, Alman üniversitelerine Türk öğrenci gönderilmesinin sakıncalarını şöyle anlatmıştır:
“En fazla Türk talebesi Almanya’da bulunmaktadır. Alman faşizminden sonra, alman universitelerinin aldığı şekil malumdur, ilimden ziyade, politika, harp hazırlıklarıyla meşguldürler, yarı kışla, yarı politika yeri olan Alman universitesinde Türk talebesinin neler öğrenebileceğini tahmin etmek pek kolaydır. Bütün bunların yanı başında, Türkiye’yi mali tahakkum altına almıya çalışan, faşist Almanya’ya, demokrat Türkiye’den talebe gönderilmesi
için makul hiçbir sebep yoktur.”
Bundesarchiv_Bild_183-2007-0329-501_Reichsgründungsfeier_Schulklasse
Ardından Zekeriya Sertel Nazizm gereği artık Alman üniversitelerinde ilim ve irfan yapılamadığını ileri sürmüş ve bu nedenle buraya öğrenci göndermenin gereksizliğini belirtmiştir. Sertel’in bu yazısına cevap, daha önce Almanya’da öğrenim görmüş olan İhsan Yıldırım’dan gelmiştir. Sertel, bu yazı üstüne cevap niteliğinde yazılar yazmış, böylece bir polemik başlamıştır. Bu yazılardan sonra Sertel artık Almanya’nın yeni eğitim anlayışına göre, Einstein gibi bir bilim adamının, “nazariyeleri okunmaya değmez bir şarlatan” olarak nitelendirildiğini ve üniversitelerde tamamen Nazi ideolojisinin hâkim kılındığını belirttikten sonra, buna rağmen bu ülkeye öğrenci gönderilmesini şu ifadelerle eleştirmiştir :
“Biliyoruz ki, Almanyada ilim de, sanat ta, fikir de sansüre tabidir ve muayyen bir ideolojiye göre seferber edilmiştir…ilmi telakkiler Nazi görüşlerine göre manasını da değiştirmiştir…Almanyanın dünyayı muayyen bir görüşü vardır. Universiteleri de tarihi, sanati, edebiyatı, fikri hep bu zaviyeden göstermekle meşguldür. Alman üniversitelerinde okuyan bir gencin geniş, bitaraf, bir felsefi görüşü, bir tarihi telakkisi olamaz…Bu şartlar içinde bulunan Alman üniversitelerinde, Türkiyede çalışacak ve Türkiyenin yarınki hayatında rol alacak gençleri göndermek, hem kendileri, hem de memleket için faydalı olmasa gerektir.”
Sertel’in bu yazısına cevap, Alman eğitimini ve Nazi ideolojisini savunan ve aynı zamanda Almanya’daki ilk 1 Mayıs kutlamalarında Hitler’i selamlamakla övünen İhsan Yıldırım’dan şu şekilde gelmiştir:
“Bugünkü Alman üniversitelerinde ve ilim müesseselerinde hakim olan bir zihniyet varsa o da, Nazilikle hiç alakası olmıyan bilgidir. Bugünkü Almanyayı, dünyayı muayyen bir görüşü olmakla itham eden bu muharrir, şunu da bilmelidir ki, muayyen görüşleri olmıyan millet ve insanlar, vatansızlar ve başkalarının vatanında kiracı vaziyetinde bulunan tufeylilerdir…bir çok vesilelerle, memleket ve milletimiz hakkında dostane
sözlerini işittiğimiz, yazılarını okuduğumuz, Ulu Önderimiz Atatürke ve diğer büyüklerimize karşı büyük sempati beslediklerine şahid olduğumuz
bugünkü Hitler Almanyasına talebelerimizi seve seve yollamalıyız.”
Bu yazı nedeniyle İhsan Yıldırım’ı dar görüşlülükle suçlayan Sertel, sorunun üniversitelerde özgürce tartışma yapılmaması ve serbest entellektüel hava yerine kışla havasının egemen olduğunu belirttikten sonra, “Henüz kafaları olgunlaşmamış, duyguları tam teşekkülünü yapmamış, bir gramofon plağı gibi muhitinden gördüğünü ve işittiğini kayde müsait gençlerimizi bu üniversitelerde gönderince elde edeceğimiz neticeyi şimdiden tahmin edebiliriz.” sözleriyle İhsan Yıldırım gibi düşünen gençleri de eleştirmiştir.
Konuyla ilgili Yalçın endişelerini şu sözlerle dile getirmiştir :
“Nazi Almanya’sı ilmin milliğine iman etmiştir ve ilmi ırkçılık esaslarına göre telakkiye kalkmıştır. İlmin cihanşümul bir hakikat, objektif bir disiplin şeklinden çıkarak sırf Şimalli ve Alman olursa, bu ilimden ecnebi milletlerin ve bilhassa biz Türk’lerin ne istifade edeceğimizi düşünmeğe hakkımız yok mudur?”
Yazar aynı konuda şunları da ilave etmiştir:
“Bugünkü Almanyada esen zehirli esaret havasını teneffüs etmek gençlerimizin maneviyatı, ruhiyatı üzerinde menhus bir tesir yapabilir…Almanyaya göndereceğimiz gençler teknik bakımından öğrenecek bazı şeyler bulabilseler de insanlık hakkında pek eksik ve zararlı bir fikirle buraya dönmek tehlikesine maruz bulunurlar.”
Almanya’da okuyan Türk öğrencilerin Nazi düşünceleri doğrultusunda eğitim gördükleri konusunda, Türk basınında yer alan şikayetler üzerine, bir Alman gazetesi bunun doğru olmadığını kanıtlamak için Türk öğrencilerden gelen şu mektubu yayınlamıştır:
“Biz Türkler burada, yani Göttingen üniversitesinde 12-16 kişiyiz…Alman talebe arkadaşlarımız bize…Nasyonal Sosyalist Almanyayı ve onun
yeni telakkilerini izaha çalışmaları…onun dünya telakkisinin bizim gibi ecnebiler tarafından takdir olunmasını temine çalışmaktadırlar!” Ancak bizzat bu mektup, Türk öğrencilerin Nazi görüşü doğrultusunda yönlendirilmeye çalışıldığını gösterince
Tan şu tepkiyi vermiştir :
“İşte biz bunu istemiyoruz…gençlerimizin bu ideolojilerin telkini altında memlekete dönmelerinden çekiniyoruz. Biz Almanyaya gönderdiğimiz
gençlerimizi Nasyonal Sosyalizmin dünya telakkilerini öğrensinler diye göndermiyoruz. Alman ilim ve irfanından istifade edeceklerini umarak
gönderiyoruz..”
Türkiye’nin İngiltere’yle yaptığı anlaşmadan sonra, Almanya’da okuyan Türk öğrencilere karşı bir tepki oluşmuş ve bu nedenle de bazı öğrenciler Türkiye’ye dönmeye başlamıştır. Konuyla ilgili Tan şunları yazmıştır:
“Okudukları yerlerde Almanlar kendilerini hoş gözle görmüyorlar…Almanyadaki harp hazırlığı orada tahsili güçleştirmiştir… Böyle gergin, sinirli bir harp havası içinde yapılacak tahsilden ne fayda olabilir?”
Ayrıca yazar, “Almanyada Türk talebeye fena muamele edilmektedir. Sınıflarda ve atölyelerde çalışmak imkanı kalmamıştır. Birbirini takip eden bu hadiseler ispat ediyor ki, Almanyada Türk talebesi için artık tahsil yapma imkanı kalmamıştır” sözleriyle Almanya’daki Türk öğrencilerinin
durumunun zorlaştığını ifade etmiştir. Bu değerlendirmelerden sonra Aka Gündüz, Almanya’nın bu anlaşmanın acısını oradaki Türk öğrencilerden çıkardığını belirttikten sonra “Almanyada tahsilde bulunan Türk talebesine karşı çok fena muamelelerde bulunulmağa başlanmış. Biz bunu içtimai bir terbiyesizlik değil, siyasi bir beceriksizlik sayıyoruz…Berlin devleti, bunun önüne derhal geçebilir. Ve geçerse iyi bir şey yapmış olur.” sözleriyle
Almanya’yı ikaz etmiş ve bu ikazlara rağmen Almanya’nın aynı baskıya devam etmesi halinde Türkiye’nin bu ülkeye uygulayabileceği yaptırımları sıralamıştır:
“1-Çocuklarımızı derhal Almanyadan çekeriz;
2-Bir daha Almanyaya talebe göndermeyiz;
3-Alman kültürünü reddedip başka muhitlerde, başka ilim ve teknik müesseseleri bulabiliriz,
4-Türkiyedeki Alman çocuklarını Türk mekteplerine almayız,
5-Türkiyedeki Alman mekteplerini kapatırız,
6- Türk müesseselerinde mütehassıs sıfatile çalışan halisüdem Almanları hudut dışı ederiz. Ve bütün bunları ne Ribbentrop, ne Papen, ne feld marshal filan karşı duramaz.”
Sonuçta Goebbels’in konuşmasıyla Türk basınında meydana gelen ayrışma, Almanya’da Türk öğrencilerinin eğitim görmesi konusunda da yaşanmıştır. Cumhuriyet Almanya’da öğrenim görülmesini savunurken, Tan buna karşı çıkmıştır. Türk-İngiliz anlaşmasının imzalanmasıyla birlikte, zaten burada bulunan öğrencilere karşı baskı artınca, pek çok öğrenci Türkiye’ye geri dönmek zorunda kalmıştır. Kalan diğer öğrenciler de savaşın başlamasıyla birlikte yaşanan kötü koşullar bu ülkedeki eğitimin çekiciliğini yok ettiğinden ülkelerine geri dönmüşlerdir.

Türk-İngiliz İttifakı Üzerine Alman Propagandaları

p19
Türkiye’nin İtalyan ve Alman yayılmacılığı karşısında 12 Mayıs 1939’da İngiltere’yle bir anlaşma yapmaya karar vermesi, Almanya’nın Türkiye’ye karşı
tavrında olumsuz anlamda değişikliklere neden olmuş, bu durum da Alman basını ve radyosuna yansımıştır. Alman Dışişleri Bakanlığı yayını Diplomatische Correspandenz gazetesi, Boğazları bir savaş durumunda müttefik gemilerini açmaması konusunda Türkiye’yi tehdit edince Zekeriya Sertel, “Alman gazetesi şunu bilmelidir ki, Cümhuriyet Türkiyesi Osmanlı imparatorluğu devrindeki Türkiye değildir. Bugünkü Türkiye memleketin menfaatlerini müdrik olan, ve bu menfaatleri korumasını bilen bir hükûmet elindedir. Bunun için de hariçten telkin ve direktif almağa ihtiyacı yoktur” sözleriyle gazetenin tutumunu eleştirmiştir. Sertel gibi Alman basınında Türkiye aleyhine çıkan haberlere karşı duyarlılığı Yalçın da göstermiş ve ismini vermediği bir Alman gazetesinde Türk İngiliz anlaşmasının Almanya’yı çembere almak için İngilizler tarafından düzenlendiğinin yer alması üzerine şu eleştiride bulunmuştur :
“Bugünkü milli hudutları içine sığmadığını, etrafında kendilerine hayat sahası aradığını söyliyen Almanyaya karşı Türkler…bir ihtiyat tedbiri ittihaz etmek lüzumunu duydu…Alman devletinin etrafında…çember…hududları etrafında değil, Almanların tefekkürlerinin etrafında…Almanlar dünyayı tehdide kalkmasalardı bu günkü ihtiyat tedbirlerinin hiçbirine lüzum görülmezdi.”
Bir başka Alman gazetesi Berliner Börsen Zeitung’un bu anlaşmayla ilgili, “Mademki türk gururu, Türk milletini Paris’in bir mahallesinde cebri bir sulh muahedesiyle tezlil etmek istiyenleri affetmesini bilmiştir; kendisini heyecan anında İngiliz sisteminin içine atan şayiaların da asılsızlığını anlamakta gecikmiyeceği ümit olunabilir” yazısını Ahmet Şükrü, “Türkiyeyi İngiltere ile işbirliği yapmağa sevkeden sebepleri…Börsen gazetesinin yazdığı gibi, şayialarda değil, vakıalarda aramak gerekir…İngiliz-Türk anlaşması tecavüzü önlemek için yapılmıştır…Kazım Özalp’in söylediği söze geliyoruz:“Yalnız sulh maksadıyla yapılan bu anlaşmadan şüphe edenler varsa, biz de hakkiyle onların hüsnüniyetinden şüphe edebiliriz” sözleriyle cevap vermiş ve yapılan anlaşmanın haklılığını savunmuştur. Bir başka Alman gazetesinin,
“Alman ordusu İngiliz harb gemilerinden daha hızlı yürür ve onlar geçmeden Çanakkale Boğazına varır” sözleriyle Türkiye’yi tehdit etmesi üzerine Abidin Daver, “Biz, Alman ordusunun Çanakkaleye inmek istediğini bilmiyorduk…bizim Çanakkaleyi nasıl müdafaa ettiğimizi Alman dostlarımız pek iyi bilirler…Alman gazetelerinin bu sert sözleri Türkün azmini ve imanını biler ve bizi asla yıldırmaz. 1914 tenberi devam eden dostluk devresinde Alman muharrirlerinin, Türkün ruhunu anlamamış olmalarına hayret ediyoruz. Alman gazetelerine itidal tavsiye ederiz” sözleriyle Çanakkale’nin Almanlar için de geçilmez olduğunu vurgulamıştır.
23 Mayıs 1939 tarihli Deutsche Allgemeine Zeitung gazetesinden Graf Pückler’in, “Türkiye İngilterenin bu arzularını tahakkuk ettirmekte ne menfaat
bekleyebilir? Türkiye, Boğazları dolayısiyle Anadolu topraklarını yabancı askerlere terketmekten ne fayda umabilir? Türkiye evvelce kendisine ait olan memleketlerde İngiliz nüfusunun yerleşmesine yardımla ne gibi bir gaye istihdaf edebilir? Türk hükûmetinin bu zafını nasıl izah edebiliriz?” diye sorduğu sorulara Sabiha Sertel’den şöyle cevap gelmiştir :
“Muharrire göre, Türkiye bu anlaşmayı yapmakla bir zamanlar Filistin, Irak gibi kendi vilayetlerini himayesi altına alan İngilterenin himayesine
girmiştir. Asla. Türkiye hiçbir devletin himayesi altına girmiş değildir. Türkiye, mihver devletlerinin dünyayı sürükledikleri harp badiresi karşısında, sulhü kurtarmak için demokrasiler ve sulh taraftarı devletlerle müsavi şartlar altında bir anlaşma yapmıştır. Türkiyeye karşı suiniyet besliyen bir muharririn ne ikazına, ne de bu sefil propagandasına ihtiyacımız vardır. Bu yazılar bize ancak, Almanya ile anlaşmış olsaydık, başımıza gelecekleri anlatmaktan başka bir şeye yaramaz.”
Türk-İngiliz ittifakıyla ilgili Dışişleri Bakanı Şükrü Saraçoğlu, mecliste yaptığı konuşmada; Mihver ülkelerinin bazı Avrupa ülkelerini kısmen bazılarını da tamamen ortadan kaldırdığı ve son olarak da Arnavutluk’a saldırdığı için böyle bir anlaşma yapmaya ülkesini zorladığını söylemesinden yola çıkan Schlessische Tages Zeitung gazetesi, 11 Temmuz 1939 tarihli sayısında Türklerin asırlarca gayri müslim unsurlara yaptıkları zulümleri ve 1922’de İzmir’e taarruza geçerek İzmir limanını cesetlerle doldurduğunu ve şehri yaktığını hatırlattıktan sonra, Arnavutların da ancak İtalyanlar sayesinde, Türk zulmünden kurtulduğunu belirtmiş ve “Sırçadan evde oturan Saraçoğlu başkalarına taş atmamalı” demiştir. Bu yazıya Hüseyin Cahid,
Almanların tarihte zulümleri ile nam saldıklarını hatırlattıktan sonra, bugünkü Nazi yönetiminin Yahudilere nasıl zulmettiğini açıklayarak şöyle cevap vermiştir:
“Türkler bu kadar zalim ve vahşi iseler, idareleri altındaki Türk’ten gayri kavimlere bu kadar fena muameleler etmişlerse Almanlar acaba neden 1914
te bizimle ittifak temini için bu kadar yoruldular ve entrikalar yaptılar?…Almanlar 1914 harbinde çocukların ellerini kesmekle şöhret bulmuşlardı…Avrupadaki masalların bize isnat ettikleri bütün zalimane hareketler sahih olsalar bile acaba bunlar Almanların yirminci asır ortasında, bugün, memleketlerinde irtikap ettikleri vahşetlere uzaktan olsun yaklaşabilirler mi?Bugün dünyada bir medeni insan vicdanı var mıdır ki Alman hudutları içinde yahudi milletine reva görülen vahşetlerden dolayı nefret ve isyan duymasın?…Böyle bir vahşeti tarih görmedi Almanyanın dahili siyasetinde “haziran temizlenmesi” denilen ve nasyonal-sosyalizmin bir kısım azalarının katliamı ile kızıllara boyanan kanlı günün vahşet ve zulmü hala vicdanları titretiyor. Alman pençesi altına düşmek talihsizliğine uğrıyan çekler şimdi yüz bini geçen çek genci vatanlarından kaldırılarak
Alman maden ocaklarında eski kürek mahkumları gibi çalıştırılıyor…Alman gazetesinin yalnız bir noktada hakkı var. Hakikaten sırçadan evde oturanlar başkalarına taş atmaya kalkmamalı. Biz çelik kale içindeyiz, her hücuma mukabele edebiliriz. Fakat medeniyet tarihinde ateş, kan ve zulmet kasırgası gibi bir leke bırakarak yıkılacak faşizm ve nasyonal sosyalizm rejimlerinin kimseye taş atmak hadleri değildir.”
Alman basınında Türkiye aleyhinde çıkan yazılara karşın özellikle Sabiha Sertel ve Zekeriya Sertel, Hüseyin Cahid Yalçın ve Ahmet Şükrü benzer duyarlılığı göstermiş ve Türk hükûmetinin bu anlaşmayı yapmaktaki haklılığını savunmuşken, Yunus Nadi ve Nadir Nadi bu saldırılara hiç cevap vermemişlerdir. Ancak Cumhuriyet’ten Abidin Daver “Hem Nalına Hem Mıhına” adlı gazete köşesinde Nadiler’den farklı bir şekilde hareket ederek Alman basınına bu konuda cevap niteliğinde yazılar yazmıştır.

Araplara Yönelik Alman Yayınları

hitlerinkudusmuftusueminelhuseyni_228416_m
Almanya, Türkiye’nin İngiltere’yle yaptığı anlaşma üzerine basını ve radyosuyla Arapları, Türkiye’ye karşı kışkırtmak istemiştir. Özellikle bu kışkırtmada Alman radyosu, Hatay sorununu Türkiye aleyhinde kullanmaya çalışmıştır. Türk basınından özellikle Tan ve Yeni Sabah Almanya’nın bu saldırgan tavrına cevap vermekte tereddüt etmemiştir. Almanya’nın 22 Mayıs 1939’da Arapça radyo yayınında, Şam’da bulunan önemli bir Arap ve İslam liderinin şu sözü aktarılmıştır:
“Türkiye ile İngiltere arasında ittifak İtalya ile Almanya aleyhinde olmaktan ziyade Arap milleti aleyhindedir. Bu yüzden İskenderun sancağı Türkiye’ye bir pay olarak verilecek, bundan başka…yerler de Türkiyeye ilhak edilecektir. İngiltere, Fransa ve Türkiye tarafından Araplık alemi aleyhinde yapılan bu suikast ile mücadele etmek Arapların en belli başlı vazifesidir.”
Bu yayın hakkında da Doğrul şunları yazmıştır:
“Türkiye ile İngilterenin dünya sulhünü korumayı ve sağlamlamayı istihdaf eden anlaşmalarını, Arap milleti aleyhinde kurulmuş bir suikast şeklinde
göstermek, ve her gün bu yolda neşriyat yapmak, Alman propagandasının Arap komşularımızı aleyhimizde kışkırtmayı sistematik bir tarzda takibe değer bir siyaset saydığını gösteriyor. Anlaşılan bu şekilde hareket edildiği takdirde Alman propagandasının Arap dostluğunu kazanacağı ve Arapları istediği gibi tahrik edebileceği sanılıyor. Kifayetsizliğin ve kısa görüşlülüğün bu derecesine şaşmamak mümkün değildir…fakat Berlin radyosunun uydurmalarını ileri sürdürmek için tuttuğu yol bundan ibaret değildir. Alman propagandacıları…Kur’an okutarak Müslümanları, Arapları avlamayı düşünmüşlerdir. Onun için Berlin radyosu, her gün Kur’anı Kerimden bir parçayı okutmakla neşriyata başlamaktadır…Müslümanların mukaddes kitabını da bir vasıta olarak kullanmayı, Alman propagandası namına, ölçüsüz bir küstahlık saymak, bu yolda söylenecek sözlerin en hafifidir.”
Araplara yönelik bu Alman yayınlarının birinde, Hatay konusunda Türklerin Fransızlarla anlaşarak Suriye’yi parçalamak istediği belirtilmiş ve Arapların buna karşı çıkması istenmiştir. Bu yayınla ilgili olarak Doğrul, “Mihverci propagandanın arapları kışkırtmak için takip ettiği bu hattı hareket ancak hasmane telakki edilebilir” demiştir. Bunun ardından bir Alman gazetesinin Hatay konusuyla ilgili olarak, Fransa’nın kendine ait olmayan bir ülkeyi, o ülke üzerinde hiçbir hak sahibi olmayan bir ülkeye terk ettiğini yazması üzerine Yalçın şu eleştiriyi yapmıştır:
“Alman gazeteleri Türkiye’ye karşı ne kadar gayridostane ve mütecavizane bir his beslemek kabilse o kadar kin ve infial ile bizden bahsediyorlar…Almanyanın Türkiye aleyhinde yakın ve uzak hiçbir emeli olmasaydı Türkiyenin kendisine dostlar bulmasına, Akdenizin masuniyetini temin etmesine hiçbir itirazı olamazdı…Ne yapmalı idik? Almanlar bizi lütfen kendi hayat sahaları dahiline almak nezaketini gösteriyorlar diye karşılarında diz çöküp Almanlara vasal haline mi girmeli idik?”
Alman basın ve radyo yayınlarının devam etmesi üzerine Doğrul, “Roma- Berlin matbuatı ve radyoları Arapların hatta en son damla kanlarını Sancağı
kurtarmak yolunda esirgememeleri lazım geldiğini anlatıyor. Maksat Türklerle Arapları birbirine düşürerek bir takım teşevvüşler vücude getirmek ve bulanık suda av avlamaktır” demiştir. Sabiha Sertel de Türk hükûmetinin bu konudaki tepkisizliğini eleştirmiştir :
“Niçin yalnız Arap milletlerine karşı Türkler aleyhine mütemadiyen kan kusan Arap spiker konuşuyor da Ankara konuşmuyor?…Biz de harp açalım. Silahlı değil, tecavüzi değil, dille müdafaa harbi…Meydanı niye onlara boş bırakıyoruz?”
Doğrul’la benzer duyarlılığı gösteren Sadri Ertem, Mittel Deutsche National gazetesinin Arapları, Türkiye’ye karşı kışkırtmaya yönelik yazısı hakkında şunları söylemiştir:
“Bu tahrikatı kısaca şöyle hulasa edebiliriz: I-Türkler emperyalist oldular. II-Balkanları Türklerden Avrupa kurtardı. III-Türkler Atatürkün yolunu
terkettiler…“Türkler emperyalist oldu” sözü Arap memleketlerinde karışıklık çıkarmak için bir parola olarak kullanılmaktadır. Tabii, hedefi malumdur. İngiltere ile Araplar arasında mücadele kapısını açmak, Türklerle Arapları iki düşman olarak karşı karşıya bırakmaktır.”
Arapları Türklere karşı kışkırtmaya yönelik Almanya’nın radyo ağırlıklı yayınlarına Doğrul, Yalçın, Ertem ve Sabiha Sertel duyarlılık göstermişlerken
Cumhuriyet gazetesinde bu konuda hiç yazı yazılmamıştır.

Basın ve Basın Mensuplarıyla İlgili Alman Faaliyetleri

Nazi yönetimi, rejimini eleştiren Türk basını ve basın mensuplarını Türk kamuoyu önünde zor durumda bırakmaya yönelik birtakım faaliyetler ve yayınlarda bulunmuş ve bunları Türk-İngiliz ittifakından sonra daha da yoğunlaştırmıştır. Özellikle gazetelerden Tan ve zaman zaman da Cumhuriyet ve yazarlardan ise Hüseyin Cahid Yalçın, Nazi yönetimini eleştirmelerinin bedelini Alman basının hedefi olmakla ödemişlerdir. Hatta Cumhuriyet, Alman elçiliği tarafından Almanya aleyhinde yayında bulunduğu gerekçesiyle bizzat yazılı olarak Türk İçişleri Bakanlığına şikayet edilmiştir. Tan, Alman basınının şikayetleri konusunda şunları
yazmıştır :
“Alman matbuatı son günlerde Türk matbuatına biraz fazlaca, ve biraz küstahça hücumlara başlamışlardır…Bu hücumlarda en ziyade Hüseyin Cahitle bize çatıyorlar.”
Aynı gazetede Yalman Almanya’da basının durumunu şu sözlerle açıklamıştır:
“Almanyada…gerek dahilde gerek hariçte bütün neşriyat bir elden idare edilir. Herhangi bir mesele hakkında söylenecek sözler bu nezaret tarafından
dikte edilir. Bir yere hücum etmek lazım geldiği zaman, bütün neşriyat müesseseleri hep birden yaylım ateşi açar. Şimdi de Almanya, Türkiyeye karşı buna benzer bir harp açmıştır.”
Cumhuriyet’in Almanya’yı eleştirilerinden rahatsız olan NSDAP’ın yayın organı Völkischer Beobachter’in bu gazete hakkında , “Cumhuriyet gazetesinin hakim olan tesir, Türk menfaati değildir. Harici bir tesirdir. Bu tesir de eski Moskova dostlarından, Fransız halk cephesinden, İngilterenin Alman düşmanı sol cephesinden, Nevyork Yahudilerinden veya bunların dördünden birden gelebilir” şeklinde ithamda ve diğer bir Alman gazetesi Börsen Zeitung’un Cumhuriyet gazetesine ait perdeyi kaldıracağı tehdidinde bulunmasına olan tepki, Ahmet Emin Yalman’dan şu şekilde gelmiştir:
“Alman gazeteleri…bütün bildiklerini ve ima ettiklerini en açık surette ortaya koymağa ve ispat etmeğe mecburdurlar. Bir Türk gazetesi veya Türk gazeteciliği böyle müphem bir itham altında bırakılamaz. Alman gazeteleri sözlerini ya ispat etmelidirler veya geri almalıdırlar.”
Alman basınınca bizzat itham edilen Cumhuriyet’in sahibi Yunus Nadi, Yalman gibi doğrudan tepki vermek yerine, bu ithamı Cumhuriyet’in Alman dostu olduğunu bilmeyen ve bu dostluk nedeniyle birtakım Türk basını tarafından Almanya hesabına hareket etmekle itham edildiğinin dahi farkında olmayan gazetelerin yazısı olarak nitelendirmiş ve “Onun için Almanyaya mensub bir iki gazetenin hiddet ve asabiyetle de olsa, bizi şu veya bu tesire kapılabilir farzetmeleri, acı olmaktan ziyade abes ve ayıb bir şeydir” sözleriyle aslında Alman basının kendisi gibi Alman yanlısı birini boş yere itham ettiğini anlatmaya çalışmıştır. Nazi yönetiminin sadece Cumhuriyet’e değil aynı zamanda Tan’a suçlamada bulunduğu şu sözlerden anlaşılmaktadır :
“Artık Berlin radyosunun Arapça konuşan kiralık dilinin en bellibaşlı işlerinden biri, dilini ve vicdanını kiralıyan efendilerinin Tan gazetesi aleyhindeki neşriyatını anlatmaktır. Bunlara göre Tan gazetesi bir Yahudi gazetesidir ve onun için mihverciler aleyhindedir.”
Almanya’da çıkan bu yazılara Türk basınının tepkisi olduğu gibi Türk basınında çıkan Almanya yanlısı yazılara da tepki olmuş ve Tan Almanya lehinde yazı yazan Türkische Post gazetesini ve Erkilet Paşayı bu nedenle şöyle eleştirmiştir:
“Türkişe Post gazetesinin 16 ağustos tarihli nüshasının başmakalesi mütekait bir Türk generali tarafından yazılmıştır. İsmi general H.E. Erkilet…Bir Türk generalinin Alman davasına avukatlık etmesi ise, yakışık almaz…Türk generali, Danzig meselesinde Almanyanın haklı olduğunu, zaten Danzig’in bir Alman şehri bulunduğunu yazıyor…Alman tezinin avukatlığını yapmasının manası nedir? Lütfen bunu izah edebilir mi?”
Bu eleştiriye karşı Erkilet’in Türkische Post’ta yazı yazmasına gerekçe olarak, arkadaşı Emekli Subay Muzaffer Toydemir’in gazetenin sahibi ve yayın müdürü olduğunu göstermesi üzerine Tan şu eleştiride bulunmuştur:
“Muzaffer Toydemir Türkişe Post’un sahibi değildir. Türkişe Post Alman sefarethanesi tarafından, Alman Propaganda Nezaretinin parasiyle çıkar.
Muzaffer Toydemir, bu gazetenin yalnız hükûmete karşı kanunun aradığı bir paravanı, bir maaşlı memurudur. Gazetenin siyasetine o karışmaz,
sefarethane hükmeder…Erkilet…Tan’a yazı yazdığınız zaman hatırlarsınız ki bir çok yazılarınızı sırf Alman kuvvet, satvet ve haşmetinden bahsettiği için iade etmiş, bir kısmını tadil ve tashihe mecbur olmuş, ve nihayet sizinle alakamızı kesmiye mecbur kalmıştık…biz demokratız, böyle olduğumuz için de Antinazist, Antifaşistiz. Ve yine böyle olduğumuz içindir ki Hüsnü Emir Erkiletle beraber çalışmamız mümkün olmamıştır…Erkilet
gibi…muharrirler,…Alman propagandasının içimizde nasıl çalıştığına gafildirler. İstiyerek veya istemiyerek onların tuzağına düşebiliyorlar.”
Bunun yanında Türk basın mensuplarının ve yazarlarının da Almanya’nın Türkiye’ye yönelik birtakım propaganda faaliyetlerini ortaya çıkarması da söz konusu olmuştur. Bu çabaları Zekeriya Sertel şöyle anlatmıştır :
“Tan bugünkü sahiplerinin eline geçtiği gündenberi…faşizmin Türkiye dahilindeki propagandasını önlemeği vazife edinmiştir. Daha iki sene evvel Universite gençliğini avlamak için Divanyolunda açılan Alman istihbarat bürosunu kapattıran Tan’ın neşriyatı olmuştur. İki senedenberi Tan, mütemadiyen Almanyanın Türkiyeyi iktisaden nasıl istila etmiye çalıştığını izaha gayret etmiştir .
Bu çabaların dışında Tan, Türkiye’de Alman propagandası yapan gazetelerin yayınının durdurulmasını hükümetten şu sözlerle istemiştir:
“Şehrimizde çıkan Alman ve İtalyan propaganda organları (Türkişepost ve Beyoğlu) Alman ve İtalyan matbuatının Türkiyeye ait mütalealarını iktibas ederek memleketimizde yaymağa vasıta olurlar…Hükûmet memleket içinde ecnebi propagandasına karşı bu kadar lakayt kalmamalıdır.”
Türk hükümetinden bu talepte bulunan Tan gazetesi Almanya’nın Türkiye’yi elde etmeye yönelik hazırladığı bir planı ele geçirmiştir. Türkiye’yle birlikte yakın şark ülkelerini nasıl nüfuz mıntıkası haline getirilebileceğinin araştırıldığı bu planı Almanya, doğu işlerinde uzman üç kişiye hazırlatmıştır. Tan’ın daha sonra yayınladığı bu plan, kitap olarak planı hazırlayan Herbert Melzig tarafından 1940 yılında Ankara’da Yakın Şarkta Alman Propagandası Hakkında Bir Muhtıra, adı altında yayınlanmıştır . Alman basınının Türk basınına ve basın mensuplarına yönelik faaliyetlerine
tepki pek çok Türk basın mensubundan gelmiştir. Özellikle bu konuda Tan yine duyarlılığını göstermiş iken Cumhuriyet Alman basınından bizzat kendine yöneltilen eleştirilere dahi Alman dostu olduğunu ileri sürerek cevap vermeyi tercih etmiştir. Tan bununla da kalmamış Almanya’nın Türkiye’deki propaganda faaliyetlerinden Türk kamuoyunu ve hükûmetini haberdar etmiş ve Almanya’nın Türkçe yayını durumundaki Türkische Post gazetesinde Alman yanlısı çıkan yazılara tepkisini dile getirmiştir.

Yararlanılan Kaynaklar

Sezen Kılıç , Türk Basınında Hitler Almanyası
Ayhan Aktar, Türk Milliyetçiliği, Gayrimüslimler ve Ekonomik Dönüşüm
Moshe Seville Sharon , Türkiye Yahudileri
Mehmet Ali Yalçın, Hitler’in Türk Dostları
Ahmet Şükrü Esmer-Oral Sander, Olaylarla Türk Dış Politikası
Selim Deringil, Denge Oyunu: İkinci Dünya Savaşı’nda Türkiye’nin Dış Politikası
Mehmet Gönlübol-Cem Sar, Olaylarla Türk Dış Politikası
Eva Vicdan Aktaş , II. Dünya Savaşı’nda Türkiye’deki Nazi Propagandası
Fahir Armaoğlu , 20. Yüzyıl Türkiye Siyasi Tarihi
Niyazi Ahmet Banoğlu , Basın Tarihimizin Kara Ve Ak Günleri
Nihal Atsız , Türk Tarihinde Meseleler
Türkkaya Ataöv , İkinci Dünya Savaşı
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Sezen Kılıç’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Ömer Burak Karatay

Uzun zamandır bildiklerini siz değerli kullanıcılarımıza aktarmaktan mutluluk duyan, araştırıp öğrendikçe bu siteye yazıp diğer insanların da bilgilenmelerini sağlamaktan zevk alan bir yönetici ve yazar. Ekonomi alanındaki gelişmeler / bilgilendirici metinler için www.ekodemi.com'a davetlisiniz. Bizlere her türlü fikir, istek ve şikayetlerinizi admin@kenandabirkuyu.com üzerinden; markalarınızı değerlendirmek ve binlerce tekil kullanıcıya reklamınızı yapmak için reklam@kenandabirkuyu.com adreslerinden benimle iletişime geçebilirsiniz.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı

Reklam Engelleyici Algılandı

Tek amacımız sizlere temiz bilgi sunmak, lütfen reklam engelleyicinizi kapatın.