II. Dünya Savaşı’nın Askeri, Siyasi ve Genel Sonuçları (1939)

Dünya Savaşı

20.yüzyıl bilindiği üzere, tarih boyunca meydana gelen büyük çaplı ve topyekûn savaşların yaşandığı uzun bir yüzyıl olmuştur. Her iki savaşta da savaşın kaybeden devletleri, kazanan devletlerin ağırlığı altında ezilmek zorunda kalmıştır. I. Dünya Savaşı sonrasında imzalanan anlaşmalar, beklenen barış ortamını sağlama konusunda yetersiz kalmıştır. Bu anlaşmalar, kazanan devletlerin adaleti sağlamak başlığı altında gerçekleştirdiği adaletsizlikler silsilesi hâline gelmiştir. Bütün bunların akabinde oluşan güvensiz ortam ise, ikinci ve daha büyük bir savaşın başlamasına zemin hazırlamıştır.

Almanya’nın 1 Eylül 1939’da Polonya’ya saldırmasıyla başlayan II. Dünya Savaşı, tarihin gördüğü en yıkıcı savaşlardan biri olmuştur. Ülkeler yanmış, yıkılmış ve milyonlarca insan ölmüştür. Bu savaş tam bir “dünya” savaşı olmuştur. II. Dünya Savaşı, dünyanın büyük bölümünü savaş alanı hâline getirerek doğrudan, diğer bölümlerini de dolaylı olarak etkileyerek, dünyanın bütününü ilgilendirmiş ve yönlendirmiştir. Bu çevrede, sıcak savaşın ağırlıklı olarak geçtiği bölgeler; sırasıyla Avrupa, Doğu Asya ve Kuzey Afrika olmuştur. Bu bölgelerdeki ülkelerin büyük bölümü, bazıları birden fazla, yabancı işgaline uğramış ya da işgal olmasa da doğrudan askerî hedef ve cephe durumuna gelip, topyekün savaşın bütün yıkımlarını ve getirdiği felaketleri yaşamıştır. Bundan dolayı, yenilen ülkelerin yanında, Amerika Birleşik Devletleri dışında, yenen ülkeler de savaştan yorgun ve bitkin çıkmışlardır. Fakat ne var ki, altı yıllık bu ıstıraplı dönemden sonra, dünya arzu edilen barış ortamına kavuşamamıştır. Milletlerarası mücadeleler, büyük devletlerin çatışması ve mahallî savaşlar, insanlığı zaman zaman üçüncü bir dünya savaşının eşiğine kadar getirmiştir. Böyle bir “sıcak savaş” yaşanmamıştır fakat barış da olmamıştır. Bundan sonraki bir çeyrek yüzyıla damgasını vuran süreç “soğuk savaş” diye adlandırılacaktır.

Nasıl ki, I. Dünya Savaşı’ndan sonraki dünya, 19. yüzyılın dünyasından çok farklı olmuş ise, 1945’ten sonraki dünya da, 1918’in dünyasından çok farklı bir yapıda olmuştur.

  1. DÜNYA SAVAŞININ SİYASÎ SONUÇLARI
  2. Dünya Savaşı; askerî boyutları yanında siyasî boyutlarıyla da, milletlerarası ilişkiler ve dünya güç dengelerindeki gelişmeleri derinden etkileyen bir savaş olmuştur. Milletler Cemiyeti’nin yerine Birleşmiş Milletler kuruldu. Amacı, devletler arasındaki sorunları barışçı yöntemlerle çözmek ve savaşı tamamen ortadan kaldırmaktı. Avrupalılar kendi aralarındaki sorunları barışçı yollarla halledebilmek için bir “Avrupa Birliği” projesini tartışmaya başladı.

Milletlerarası politikanın yapısı değişmiştir. İngiltere ve Fransa artık eski gücünde değildir. Fakat dünyanın iki ayrı kıtasından iki farklı ülke belirmiştir. Biri geniş bir coğrafyaya sahip olan Sovyet Rusya, diğeri ise Süper Devlet (Super Power) adı verilen

Amerika Birleşik Devletleridir. Birleşik Amerika, savaştan sonra Monroe Doktrini’ni terk ederek bir dünya devleti olarak uluslararası politikada birinci lige çıkmıştır. Sovyet Rusya da, savaş başlayana kadar takındığı çekingen tutumu bırakarak, takip ettiği anormal derecede saldırgan ve emperyalist politika ve gerçekleştirdiği teknolojik gelişmelerle, uluslararası politikanın birinci planında yerini almıştır. Bu iki süper gücün üstünlükleri günümüzde de devam etmektedir. Daha önce dünya politikasında mühim rolleri olmayan bu iki kuvvetin düşmanca karşı karşıya gelmesiyle, dünya siyasetinde iki kutuplu yeni bir düzen kurulmuştur. Bu durum dünya gündemini yeni bir bloklaşma ve ittifaklar dönemine sokmuş ve Soğuk Savaş dönemi başlamıştır. Soğuk Savaş dönemi, Rusya’nın liderliğinde oluşan Doğu Blok’u (Varşova Paktı) ve Amerika Birleşik Devletleri’nin liderliğinde kurulan Batı Blok’unun politik mücadeleleriyle sürüp gitmiştir. Dünya artık hızla bu iki bloğun etrafında toplanmaya, örgütlenmeye, diğer bir deyişle kutuplaşmaya başlamıştır.

     İkinci Dünya Savaşı, 1945 Mayıs ayında Avrupa’da, Eylül ayında da Asya’da sona erdi. Ancak Asya ve Avrupa’da savaşın sona ermesiyle bu kıtalardaki güçler dengesinde büyük boşluklar meydana geldi.

Çünkü İkinci Dünya Savaşı’nda gerek galip gelen İngiltere, Fransa gibi ülkeler gerekse yenilen Almanya, İtalya ve Japonya gibi ülkeler savaştan büyük ölçüde yıpranmış ve zarar görmüş olarak çıkmışlardı. Bu devletlerin kendilerine gelebilmeleri için uzun yıllara gerek vardı. Savaştan sonra güçlü olarak ayakta kalabilenler ise, siyasi ve ekonomik doktrinleri birbirleriyle çatışan Avrupa’ya göre iki “kenar” devlet, yani Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyetler Birliği idi. Bu sırada, Birleşmiş Milletler Örgütü’ne güvenen Batı Devletleri, savaşın, ülkelerinde ve insanlarında meydana getirdiği olumsuzlukların ve bıkkınlığın da etkisiyle, silahlı kuvvetlerinin tamamına yakınını terhis ettiler.

Bunun karşısında Sovyet Rusya, başta ele geçirmiş olduğu geniş coğrafyayı korumak istemesi ve bölgede etkinliğini sürdürebilmesi için büyük ve güçlü ordularını daha da takviye etti. Uygulamasına yöneldiği yayılma politikasıyla Sovyetler, Batı Avrupa için endişe kaynağı haline gelmekteydi. Çünkü, savaştan sonra, diğer devletlerin kamuoylarındaki ve ekonomilerindeki olumsuz hava sebebiyle Avrupa’da istediği gibi hareket edebilecek tek devlet olarak Sovyetler Birliği kalmıştı. Bu dönemde Sovyetler Birliği’ne karşı koyabilecek tek devlet ise Amerika Birleşik Devletleri idi. Ancak Amerika da, savaş sonunda kendi kamuoyunun etkisiyle, yeniden kıtasına çekilme politikasına dönme eğilimindeydi. Sovyet Rusya mevcut bu durumu kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak istemişti. Bu nedenle savaş sırasında işgal ettiği Doğu ve Orta Avrupa ülkelerini peykleştirme çalışmalarını hızlandırmıştı. Diğer yandan Türkiye, Yunanistan, İran üzerinde etkisini geliştirmek için baskı ve isteklerde bulunmaya başlamıştı.

Baltık Denizi’nden Balkanlar’a, hatta Uzakdoğu’da Çin’i ve Kuzey Kore’yi içine alan bir güvenlik kordonu oluşturmuştur.

Bu güvenlik kordonunu Demirperde ile kapatarak gerisinde olan biteni dünyadan gizlemiştir. Bir yandan da Avrupa’daki durumlarını sağlamlaştırmak için, işgalleri altında tuttukları ülkelerde komünist rejimleri yerleştirmeyi başararak, bugünkü Sovyet Uyduları dediğimiz durumu ortaya çıkararak Avrupa’da oldukça tehlikeli bir genişleme gösterdiler. Sovyetlerin bu yükselişinin mühim bir neticesi olarak, ilk defa milletlerarası ilişkilerde doktrin ve ideoloji unsuru devreye girmiştir.

Sovyet Rusya’nın politikası, komünizmi bütün dünyaya hâkim duruma getirmeye dayanıyordu. Bu yüzden savaştan sonra mezkûr devletin dış politikası tamamen bu amaca yöneldi: “Rejim satma“. Nitekim savaş sonucunda  “Nazizim“, “Faşizm” gibi ideolojiler tasfiye edilirken, komünizm güçlenmiştir.

Tabiî bu durum, bu politikalardan hoşnut kalmayan ülkeler tarafından Rusya’ya karşı ittifaklara yol açtı. Böylece dünyayı yeni bir bloklaşma dönemine sürükleyen yeni gelişmeler ortaya çıktı.

ABD, kapital ve liberalist bir ülkeydi. Diğer süper güç olarak Rusya’nın bu yayılmacı politikalarına çevreleme politikası ile cevap vermiştir. Yani iki farklı ideolojinin kapışma dönemi başlamıştır ve bunun sonucunda ekonomik meseleler doğmuştur. Bahsettiğimiz politikanın ilk örneğini 1947 Mart ayında Truman Doktrini oluşturmuştur. Truman Doktrini, Amerika’nın Sovyet tehdidine maruz kalan ülkeleri destekleme kararını ifade ediyordu.  Ardından aynı yıl Haziran ayında Marshall Planı ile çöken Batı Avrupa ekonomilerinin kalkındırması öngörülmüştür. Amerika’nın kabuğuna çekilerek meydanı kendisine bırakacağına kesinlikle inanmış olan Sovyetler için Amerika’nın bu yeni tutumu çok şaşırtıcı oldu ve bir telaş yarattı. Uydu ülkelerle Moskova arasındaki bağları kuvvetlendirmek ve komünist faaliyetlerini tek merkezden idare etmek için yeni tedbirlere başvurdu. 5 Ekim 1947’de Cominform (Communist Information Breau) kuruldu.

     Amerika, devamında 1949 yılında Avrupa için askerî yönden birleşmeyi NATO, siyasi yönden birliği ise Avrupa Konseyi’nin teşkili ile sağlamıştır.

Sovyetler Birliği casusları vasıtasıyla nükleer silah teknolojisini temin etmişti ve 1949 yılında ilk atom bombasını başarıyla denediler. Aynı yıl Mao liderliğindeki komünistler rakiplerini yenerek Çin’i tamamen ele geçirdi. Paniğe kapılan Amerikalılar, Sovyetler Birliği ile komünizmin yayılmasını engellemek için fiziken çevreleme (containment) politikasını uygulamaya soktular. Bu politikanın ilk halkası olan NATO (Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü) askerî ittifakı 1949’da kuruldu. Bunu, başka bölgesel savunma ittifakları ve ikili anlaşmalar takip etti. Diğer tarafta ise Cominform ve COMECON kurulmuş, NATO’ ya karşılık ise Varşova Paktı yer almıştı. Sovyetler Birliği tamamen çevrelenmeye çalışılırken dünya üzerindeki konumu ve önemi ne olursa olsun her ülke tarafını açıkça belirtmek zorunda kaldı. İttifaklar kısa zamanda katılaşıp bloklara dönüştü.

Türkiye ise diğer devletler gibi güvenlik bunalımı içinde, kendisinin de yer alabileceği, emniyette hissedeceği bir kuruluşun güvenliği altına girme yollarını arıyordu. Her ne kadar savaşa girmese de ekonomisi yıpranmış, gerekli hamleleri yapamamıştı. Hemen yanı başında yüzyıllardır Türkiye üzerindeki emelleri olduğu bilinen ve şimdi de süper güç haline gelmiş bir Sovyet Rusya, Türkiye’yi daha da tedirgin etmekteydi.Bunun üzerine Türk devlet adamları iki kutba ayrılmış dünyada Batı Bloğunun yanında yer almışlardır. Başta ABD olmak üzere Avrupa ülkelerinden yardım ve destek istemişlerdir. Böylelikle Türkiye Birleşmiş Milletlere kurucu üye olmuş, Truman Doktrini’nden  yardım, Marshall Planı’ndan yardım, Dünya Bankası’ndan kredi, ABD’den askerî  yardım almıştır. Ancak NATO’ya kuruluş aşamasında alınmamıştır.

     Günümüz dünyasının en mühim gelişmelerinden biri de, sömürgeciliğin tasfiyesidir.

Sömürge sisteminin eskisi gibi devam edemeyeceği herkes tarafından bilinmekteydi.  Amerika ve Sovyetler Birliği, ideoloji ve çıkarları nedeniyle buna karşıydı. Aynı zamanda 2. Dünya Savaşı deneyimi, sömürge ülkelerinin kendi durumları ve dünyaya bakışlarını tamamen değiştirmişti. Sömürge güçlerinin prestiji ciddi anlamda zedelenmişti. Avrupalı subayların komutasında cephelerde savaşan sömürge askerleri, savaş esnasında milliyetçilik ve başka ideolojilerle tanışmış ve savaş deneyimleri, sömürgecilere tepkilerini arttırmıştı. Bunda Alman ve Japon savaş propagandaları da etkili olmuştu. Sömürgecilere karşı bazı sömürgelerde aktif veya pasif direniş ile bağımsızlık mücadelesi başladığında, bu kısa sürede diğer sömürgelere yayılmış, en itaatkâr gözüken halklar bile bundan etkilenmiştir.

Bir yer istisna edilirse, Asya ve Afrika’daki bağımsız devlet sayısı altı iken, bugün bunların sayısı elliyi aşmaktadır.  Sömürgelerin bağımsızlıklarını kazanmaları ise, milletlerarası politikaya Üçüncü Dünya veya “Bağlantısızlar Bloğu” denen yeni bir kuvvetin girmesi sonucunu vermiştir.

İkinci Dünya Savaşı’nın en önemli siyasî sonuçlarından biri de, milletlerarası politikanın alan genişlemesidir. Savaşın başladığı tarihe kadar uluslararası ilişkilerin ağırlıklı merkezi Avrupa idi. Yani Avrupa siyaseti demek, dünya siyaseti demekti. Üçüncü Dünya ülkeleri de denilen Asya, Afrika ve Latin Amerika, bahsettiğimiz tarihe kadar sadece Avrupa politikasının çerçevesi içinde yer alırlardı.

Halbuki bugün artık böyle değildir. Asya, oldukça önemli bir uluslararası politika alanı hâline gelmiştir. Çin Halk Cumhuriyeti ve Hindistan gibi kalabalık nüfuslu ve geniş ülkeli iki devletin ortaya çıkışı, ve Japonya’nın Asya’da büyük bir ekonomik kuvvet olarak tekrar sivrilmesi bu sonucu doğurmuştur.

Afrika, artık sömürgeciliğin Kara Afrika’sı değil, uluslararası ilişkilerin yeni bir ağırlık alanıdır.

Latin Amerika’da da keza bir uyanış başlamıştır. Örneğin 1982’de Arjantin, İngiltere’ye, Küba’da Fidel Castro da ABD’ye kafa tutma cesaretini gösterebilmiştir.

ikinci dunya savasi naziler
ikinci dunya savasi naziler
  1. DÜNYA SAVAŞI’NIN ASKERÎ SONUÇLARI

     Devletler, milyonlarca insanı askere alma, silahlandırma, eğitme ve uzun kitlesel savaşları savaşma becerisi elde etti. Sadece ordu ve devlet değil bütün millet her şeyi ile savaş gayesi doğrultusunda seferber edildiği için sivil-asker ayrımı da büyük ölçüde ortadan kalkmış oldu. Eskisi gibi savaşlar muharebe alanları ve askerî faaliyet sahaları ile sınırlı kalmadığından, savaşan milletlerin bütün ülkeleri savaş alanına dönüştü. Yeni gelişen hava gücü sayesinde düşman devletin sivil halkı da savaşın sonucuna etki etmek için, ağır bombardımanlarla rehin alındı.

Bu dönemde siyasî, ekonomik, sosyo-kültürel ve teknolojik değişimin askerî sistem ve genel olarak savaşta etkisi hemen hissedilmemiş, uzun bir sürece yayılmıştır. Bazı devlet ve ordular gelişmelere daha çabuk ve etkin tepki göstermiş, bazıları ise çoğunlukla geç kalmıştır.

Askerî bilginin üretim ve paylaşımı gittikçe askerlerin tekelinden çıkıp çok daha geniş bir kesime yayılmıştır.

Ayrıca yeni çağın teknolojiye düşkünlüğü ile beraber, sorunların, yeni bir silahın icadı ile çözülebileceği zehâbına kapılınmıştır.

     Savaşın son aşamasında nükleer silahların başarıyla kullanılması ile birlikte askerî alanda da radikal bir dönüşüm yaşanmaya başlandı.

Öte yandan, sömürge imparatorluklarının dağılmaya başlamasıyla gayrinizâmî harpler patlak verdi ve konvansiyonel ordular, bambaşka sorunlarla karşı karşıya kaldı.

İkinci Dünya Savaşı sırasında askerî teknoloji alanında başlayan hızlı değişim, Soğuk Savaş döneminde de devam etti. Konvansiyonel ordu birlikleri neredeyse tamamen zırhlı ve mekanize hâle geldi.

Sovyetler Birliği 1949’da atom bombasını başarıyla test ettiğinde Amerika’nın nükleer tekeli artık ortadan kalkmıştı ama silah ve teknoloji üstünlüğü devam etmekteydi. Amerikalılar hızla “Hidrojen” bombasını geliştirip üreterek tekrar ezici üstünlük kurmaya çalıştı. 1953’te ise Sovyetler kendi hidrojen bombalarını test etti. Böylece nükleer silahlanma yarışı hız kazandı.

1991 Körfez Savaşı, dünyanın tek süper gücü olan Amerika’nın askerî güç ve teknoloji açısından ne kadar rakipsiz olduğunu gösterdi. Savaş, Amerikalı liderlere o kadar büyük güven verdi ki, bütün dünyayı kendi istedikleri tarzda yeniden tasarlayacak ve kontrol edecek güç ve kabiliyete sahip olduklarını düşündüler. Amerika’nın müdahalede bulunduğu bütün coğrafyalarda mevcut isyancılar daha da radikalleşti. El Kaide’den çekinilirken ondan daha radikal ve tehlikeli ISIS (DAEŞ) gibi örgütler ortaya çıktı. Farklı coğrafyalardaki örgütler birbirleriyle bilgi, para, uzman paylaşmaya başladı. Yani terör gerçek anlamda küreselleşti.

  1. DÜNYA SAVAŞININ GENEL SONUÇLARI

     İkinci Dünya Savaşı’nın tüm dünya ülkeleri üzerinde yarattığı sonuçları, Birinci Dünya Savaşı ile karşılaştırılamayacak kadar büyüktür. 32 milyon ölü ve 35 milyon da yaralı vardır. Diğer taraftan, kesin olmamakla birlikte, Amerika Birleşik Devletleri 300.000 asker Fransa 850.000 asker ve sivil, İngiltere 716.000 asker ve sivil, İtalya 450.000, Polonya 5.000.000, Çin 8.000.000, Japonya 3.600.000 dolaylarında insan kaybetmiştir. Diğer ülkelerle birlikte tahminen toplam 40 milyondan fazla insan İkinci Dünya Savaşı’nda hayatını kaybetmiştir.

İkinci Dünya Savaşı, daha önceki savaşlara göre, savaşın boyutlarını çok büyütmüş ve daha etkili hale getirmiştir. Buna, ulaşılan taktik ve teknik düzey, silah ve savaş araç gereçlerinin kapasiteleri ile, bunların maliyetleri apaçık ortaya koymaktadır. Savaş endüstrisi, tüm üretim elemanlarının önüne geçerek birinci sırayı almış ve ülkeler tüm kaynaklarını bu altı senelik zaman zarfında galip çıkabilmek uğruna harcamışlardır. Savaş sonunda ABD, diğer devletlerin aksine savaş yüzünden çok zenginleşen tek ülke idi. 20 milyar dolarlık altın rezervine sahipti. Bu da ABD’ni savaş sonunda en büyük mal ihracatçısı yapmıştır. Birkaç yıl sonra ise ülke dünya mal ihracatının 1/3’ünü karşılar konuma gelmiştir. ABD teknik bilgi alanında, özellikle savaş boyunca yeni keşifler,  yeni icatlar, yeni üretim yöntemlerinde çok büyük ilerlemeler sağlamıştır. Nükleer araştırmalar için ABD’nin yaptığı harcamalar, savaşın olmadığı normal dönemlerde yapılacak harcamanın birkaç on katı kadar daha fazlaydı.

1940–1945 yılları arasında Avrupa’da 450 bin kilometrekarelik bir alanı ve 24 milyon nüfusu sınırları içine katan Sovyet Rusya, 1945-1948 yılları arasında ise bir milyon kilometrekare toprak ile 92 milyon nüfusu kontrolüne almış, muazzam bir coğrafyaya hakim olmuştur. Her şeye rağmen ekonomik altyapısı, sahip olduğu coğrafyaya paralel olarak benzer ölçüde büyüyememişti. Aksine insan kayıpları Rusya’ya zor zamanlar yaşatmıştır.

     Milletlerarası münasebetler artık uzaya intikal etmiştir.

Birinci Dünya Savaşı karada ve denizlerde yapıldı. İkinci Dünya Savaşı’nda ise, zaferi, havada güçlü olanlar kazandı. Bu savaşta kara ve deniz muharebelerinin kaderini daima “tayin” etmiştir. Yani, İkinci Dünya Savaşı, milletlerarası mücadeleyi dünyanın yüzeyinden atmosfere çıkarmıştır.

İlk adımlarını İkinci Dünya Savaşı sırasında atan füze teknolojisi, savaştan sonra büyük bir gelişme hızı gösterince, büyük kuvvetler mücadelesi günümüzde atmosferi de aşarak uzaya intikal etmiştir. Uzay şimdi kuvvet üstünlüğü mücadelesinin yeni alanı olmuştur. Bir zamanlar nasıl sömürge sahibi olmak büyük devlet olmanın şartı gibi kabul edilmişse, şimdi de uzayın derinliklerinde önemli bir kuvvet olmanın şartı gibi gözükmektedir.

Nazilerin Yahudi, Çingene ve Slavlar için inşa ettikleri toplama kampları ve yok etme politikası insanları derinden etkiledi. Savaş öncesinde Avrupa’da yaşayan 10 milyon Yahudi’nin 6 milyonu yaşamını yitirdi. Toplu katliamlar, soykırımlardaki savaş suçluları yargılandı.

Ekonomik neticelere gelecek olursak, ülkelerin savaş öncesindeki millî gelirleri savaş sonrasında 1/3’e, ihracat 1/10’a geriledi, üretim materyallerindeki azalma 1/15 oranında gerçekleşti. Savaşa katılan ülkelerin paraları dolar karşısında ortalama yüz kattan az olmamak üzere değer kaybetti. Eskiden paralar altına tekâbül ederken, artık dolar uluslararası para birimi oldu. Bretton Woods Antlaşması ile Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası ortaya çıktı.

      Avrupa ekonomisi yaklaşık %50 küçülürken ABD’de %50 büyüme meydana geldi. Bu veriler gücün Avrupa’dan ABD’ye kaydığının göstergesidir.

Atom bombalarından dolayı Japonya’da savaşın yıkımı çok ağır oldu.

Tarihin hiçbir döneminde ekonomik meseleler, milletlerarası münasebetlerde bugünkü kadar ağırlık kazanmamıştır. Bugün bütün dünya ülkeleri, siyasi kuvvet dengesi, güvenlik ve barış gibi meselelerden çok, ekonomik kalkınma, refah, daha iyi bir yaşama seviyesi gibi meselelerle yoğun bir şekilde meşguldür. Bunun sonucu olarak da bugünkü uluslararası ilişkilerde ekonomik faktör, büyük bir ağırlığa sahiptir. Zengin ve fakir ülkelerle gelişmiş ülkeler arasındaki farklılıkları ekonomik ve ticari münasebetler yoluyla ortadan kaldırmak, bugünkü milletlerarası münasebetlerin temel meselelerinden birini oluşturmaktadır.

SONUÇ

Sonuç olarak, İkinci Dünya Savaşı, zamanın en kanlı ve tahrip gücü yüksek savaşı olarak tarih sayfalarında yerini almıştır. Uzun ve yıpratıcı savaş, ülkeleri harabe haline getirmiş, özellikle sosyal ve ekonomik yaşamı felce uğratmıştır. Bununla beraber kurulmuş olan dünya düzeni ve güçler dengesi değişmiş, güvenlik bunalımı doruk noktasına ulaşmıştır. Savaş sonucunda Avrupa’nın büyük bir bölümü yorgun ve bitkin düşmüştür. ABD ve Sovyetlerin karşılıklı teknik, bilimsel, askerî alandaki kapışmalarını içeren Soğuk Savaş dönemi, ve bu dönemde meydana gelen her türlü gelişme, bugünkü dünya siyasî atmosferinin de temelini oluşturmaktadır. Bugün birbirlerine tamamen zıt olan bu iki ülke arasındaki gerginlikler, problemler hâlâ devam etmektedir.

Ayrıca yaşanan savaşlar krizler, buhranlar ve daha niceleri, bugün Siyasî Tarih dediğimiz alanın genişlemesine sebep olmuştur.

Ayrıca bana kalırsa, son zamanlarda neredeyse tüm dünyayı etkisi altına alan Covid-19 virüsünün ortaya çıkışı, tamamen uluslararası gergin ilişkilerin doğurduğu korkunç bir neticedir. Ve bu gerginliğin temelleri, bütün bu satırlarda anlattığım olaylara kadar dayanmaktadır. Emperyalist devletlerin çekişmeleri dün olduğu gibi bugün de devam etmektedir ve ne yazık ki gelecekte de devam edecektir. Bizler, geçmişi araştırıp analiz ederek, bugünün dünyasını daha iyi kavrayabilmekte ve ne yapmamız gerektiğini, tecrübeler ışığında tayin edebilmekteyiz.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Cumhuriyetin İlk Yıllarında Türk Sineması

Türkiye Cumhuriyeti Ve Rusya Federasyonu İhracat ve İthalat İlişkisi

 KAYNAKÇA

Fahir Armaoğlu- 20. Yüzyıl Siyasî Tarihi

– Rıfat Uçarol- Siyasi Tarih (1789-2010)

– Alper Alpaslan Eker – İkinci Dünya Savaşı Sonrası Türk Dış Politikasındaki Gelişmeler ve Türkiye’nin Nato’ya Giriş Süreci (1945-1952

-İkinci Dünya SAVAŞI Sonrası Yeni Dünya Düzeni ve Türkiye- Doç. Dr. Fethullah AKIN

-İkinci Dünya Savaşı Sonrası Dönemde Avrupa’nın İnşasında ABD’nin Rolü- Aysel Gizem BAŞER

-II. Dünya Savaşı Sonrasında Alman Dış Politikası- Taşkın DAYANGAÇ

-Dünya Askerî Tarihi- Prof. Dr. Mesut UYAR

 

*Bu çalışmanın tüm hakları Betül KARATAY’a aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: [email protected]

Ömer Burak Karatay

Uzun zamandır bildiklerini siz değerli kullanıcılarımıza aktarmaktan mutluluk duyan, araştırıp öğrendikçe bu siteye yazıp diğer insanların da bilgilenmelerini sağlamaktan zevk alan bir yönetici ve yazar. Ekonomi alanındaki gelişmeler / bilgilendirici metinler için www.ekodemi.com'a davetlisiniz. Bizlere her türlü fikir, istek ve şikayetlerinizi [email protected] üzerinden; markalarınızı değerlendirmek ve binlerce tekil kullanıcıya reklamınızı yapmak için [email protected] adreslerinden benimle iletişime geçebilirsiniz.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı

Reklam Engelleyici Algılandı

Tek amacımız sizlere temiz bilgi sunmak, lütfen reklam engelleyicinizi kapatın.