DinFelsefe

İnançsızlığın Tanımı Ve İnançsızlığı Etkileyen Faktörler

İnançsızlık

20111214174219-b

Yazının Sahibi: Kazım Karabekir Akbudak

İnsan, duygu, düşünce ve tercihleri bakımından hem imana hazır hem de inançsızlığa eğilimli yönü bulunan bir canlı şeklinde tanımlanabilir. Dolayısıyla değişik duygusal faaliyetler içinde yaşamını sürdüren insanın inanç çeşitliliğinin olduğunu düşünmekteyiz. Kişisel tercih bakımından inanmak zorunda olunmadığı gibi inançsızlığı benimseme gibi bir özgürlüğünün de olunduğu ifade edilebilir. Ateizm tarihinin Tanrı inancının tarihi kadar olmasa da, çok gerilere gittiği bilinir. Bununla birlikte ateizmi geniş anlamda “herhangi bir Tanrı anlayışına karşı inançsızlık” felsefî anlamda ise “teizmin reddi” olarak anlamak mümkündür . Din psikolojisi kaynaklarına bakıldığında, ateist düşünceye etki eden psiko-sosyal araştırmaların inançsızlık psikolojisiyle ilgili değil, çoğunlukla din ve Tanrı inancının psikolojik değerleriyle ilgili olduğu görülmektedir . Bu yönüyle ateizm kavramında Tanrı’ya inanmama anlamının ağırlık kazandığı anlaşılmaktadır . Hayati Hökelekli, imani şüphenin ve inançsızlıktan önce geldiğini vurgular. Buna karşılık inkar ya da inançsızlık çoğunlukla şüpheyi izler. Her tasdik kendi hakikatı içinde bir dereceye kadar, az ya da çok gerçek bir şüphe ile mâlüldür . Bu itibarla inanç ve inançsızlığın doğru anlaşılmasının bu kavramlara niçin sorusunun sorulmasıyla ilgili olduğundan bahsedilebilir. Psikolojik bakımdan biri veya diğeri olmaksızın ne iman veya inanç, ne de küfür veya inançsızlık anlaşılabilir. Dinî hayat, ne riayet edilen bir pratikler toplamı, ne de rıza gösterilen bir sözler bütünüdür. Dinî hayat gerilimler, kavşaklar ve beklenmedik olaylardan meydana gelen mânidar bir tarih teşkil eder. Bir taraftan din, bazı beşeri problemlere çözüm sunar; diğer taraftan ise, bazı beşeri temayüllere karşı çıkarak, bir takım çatışmalar doğurur. O andan itibaren dinin gelişmesi değişken bir biçimde dolambaçlıdır veya objektif olarak onaylanmış bir dinî tavıra, ya taahhüdü kısmen askıya alan ve içinden bölünmüş bırakan bir şüpheye, ya da geçici veya kesin bir redde yol açabilir. O halde dini ve inançsızlığı birbirine atıfta bulunarak anlamak gerekecektir, zira maksatlarında birbirine karşı çıkarak, iman ve küfür kendi oluşum ve dönüşümleri esnasında kısmen birbirinin içindedir .

İnançsızlığın doğuştan olmadığını sonradan dine karşı oluşan tepkilerle birlikte ortaya çıkmış bir durum olduğu düşüncesindedir . İnsan ruhunda kaçınılmaz olan, hâkim olan şey Tanrı’dır ve Tanrı ruhta mutlak olarak vardır. Fakat insan kendi irâdesiyle bu fıtrî gücün karşısına, benzer kuvvet ve sağlamlıkla bir siper yerleştirebilir. Yani günümüzde inkârcılık, insanın kendi varlığını kendine dayatması, kendini kendine yeterli görmesi tarzında şekillenmiştir . Bu itibarla inançsızlığı fıtrî yöne aykırı davranmak biçiminde anlamamız da mümkündür. Tarihi süreç içerisinde inançsızlığın, Tanrı fikrinin ve otoritesinin ortadan kaldırılmak istendiği ve dinin yönlendirmelerine karşı çıkılan bir fonksiyonunun olduğunu düşünmekteyiz. Kısacası inançsızlığın, kişinin bireysel tercihleri neticesinde imana sahip olmasını sağlayan unsurların ters yönde işletilmesiyle varlığını kazandığı ve Tanrı fikrini ortadan kaldıran bir anlam çerçevesinin olduğu söylenebilir.

İnançsızlığın Tanımlanması

Kişisel duygu ve düşüncelerin, ansızın oluşmayan, zihnî gelgitlerin, homojen özelliklerin ve girift hallerin ayrıştırılmasıyla gün yüzüne çıkan özellikler olduğu düşünülmektedir. Bu bakımdan inançsızlığı sadece kendi içinde veya belli kalıplar arasında incelemenin çok da doğru olmayacağına inanılmaktadır. İnsan ne sadece dindarlığının veya dindar olmayışının nedenlerini gayet açık bir şekilde bilen rasyonel bir varlıktır, ne de sadece çevre ve eğitimin katıksız bir ürünüdür. O, toplumdan ve çevreden aldıklarını zihninde işler, yorumlar, değerlendirir, kabul eder ya da reddeder. Allah’a inanmama, inançsızlık (ateizm), yaratıcı, tabiatüstü (aşkın) bir varlığın olduğunu kabul etmemektir . İman, bilgi olarak alındığında doğal olarak zıt anlamlısı olan “küfür” kavramı cehalet olarak tanımlanmaktadır . Buna göre inançsızlık ile kutsal olanın insan yaşantısı üzerindeki etkisinin ortadan kaldırılmasını anlaşılabilir. İnançsızlık kavramıyla irtibatlı ve sözlükte “örtmek, gizlemek, nankörlük etmek” gibi manalara gelen küfr kavramı ise (kefr, küfûr, küfrân) genellikle “Allah’tan alıp din adına tebliğ ettiği hususlarda peygamberleri tasdik etmemek, ona inanmamak” diye tanımlanır. Küfrü benimseyene “fıtrî yeteneğini köreltip örten” anlamında kâfir denilir. “Bilmemek, yadırgamak” manasındaki (nükr) kökünden türetilen ve “kabul etmemek, reddetmek, hoş görmemek” anlamına gelen inkâr da küfür karşılığında kullanılmakta olup bu tavrı sergileyene münkir adı verilir . Din psikolojisi inançsızlık kavramını dinî özellik taşıması dolayısıyla genel faktörler ile açıklar. Bu şekilde dinî davranış kadar inançsızlığı ya da Tanrıtanımazlığı da din psikolojisinin inceleme konusuna dâhil etmek durumundayız .

Türkçe yazılmış din psikolojisi kaynaklarında inançsızlık, inanç ve iman kadar aynı yoğunlukta işlenen bir konu değildir . Ateizm sözü, genellikle biri geniş diğeri de dar anlamda olmak üzere iki ayrı şekilde kullanılmaktadır. Geniş anlamda ateist, sadece “teist olmayan”, başka bir deyişle Tanrı’yı hayatına sokma gereği duymayan kişi şeklinde tanımlanabilir. Dar anlamda ise ateist, düşünerek ve tartışarak Tanrı’nın var olmadığını öne süren kişidir. Bazen bunlardan, ikincisine “pozitif ateist” birincisine de “negatif ateist” denmektedir. Pozitif ateist sadece Tanrı’nın varlığına inanmamakla kalmıyor, aynı zamanda O’nun yokluğunu kanıtlamaya çabalıyor . Bu itibarla inançsızlık, ilahî olan şeylerin hayatın dışında tutulması şeklinde değerlendirilebilir. Aydın’a göre ateizm, evreni yaratan ve onun varlığını devam ettiren, özü itibariyle aşkın fakat sonsuz gücü, bilgisi, iradesi ve sairesi ile evrende içkin olan teist, hatta bekli de daha yerinde bir terimle monoteist Tanrı inancına karşı tepki olarak doğan bir düşünce hareketidir. Bu bakımdan, düşünce tarihinin geleneksel ateizmi, gıdasını büyük ölçüde teizmden, özellikle de Tanrı’nın varlığını isbat etmeye çalışan felsefî delillerden aldığını ifade etmektedir . İnançsızlık negatif ve reddedici bir cevap ya da tavır sergilemektir. İnançsızlık, normal olarak kelimelerde inanç diye sunulan şeye duyulan arzunun tecrübe edilmesinden sonra gelir . Yaratıcı ve düzenleyici bir Tanrı’nın varlığının reddedilmesi, dinî öğreti ve talepleri hiçe sayma, inançsızlık ya da inkârcılık tutumunun temel özelliğidir. Bununla birlikte, âleme müdahale etmeyen aşkın bir varlık şeklinde düşünülüp kabul edilen bir Tanrı anlayışının, günümüzde sistemli ve yaygın şekilde yer aldığı görülmektedir. Bu yüzden, bilim, politika, ekonomi, tıp, sanat hatta büyük ölçüde felsefe ve ahlâk gibi insanı doğrudan ilgilendiren alanlarda Allah’ın varlığı dışta tutulur olmuştur. Böylece Allah’ın varlığının tasdîki, gerçek hayatta etkisi olmayan teorik çalışmalar seviyesinde kalmıştır. Bu bakımdan inançsızlığı, bir alevi tersine çevirerek onu tutuşturan kuvvetli bir üflemeye benzer şekilde, tersine çevrilmiş bir iman şeklinde anlamak mümkündür .

hristos-pantakrator-sofia

İnsana güven ve mutluluk veren Tanrı anlayışı ile insanı umutsuzluğa ve çaresizliğe iten Tanrı anlayışı arasında incelenmesi gerekli bir fark olduğundan bahsedilebilir . Aydın Toplaoğlu’na göre Nietzche, Tanrı inancını içeren bütün gelenek ve değerlere şüpheci bir yaklaşım sergilemiş, Tanrı’yı (İsa) inanılmaya değer bir varlık olarak bulmamıştır. Dramatik bir üslupla “Tanrı (İsa) öldü. O’nu biz öldürdük” diyen Nietzche bu sözüyle Tanrı kavramının ve bu kavram üzerinde kurulan inançların bütünüyle bir kenara bırakılmasını arzulamış ve Tanrı’sız bir hayatı amaçlamıştır . “Tanrı öldü” yargısı karşısında herkesin şu üç soruya karşılık bulması gerekir. Ölen hangi Tanrıdır? Kim öldürdü O’nu? Ve niçin öldürdü? Eğer ölen, günahın, ümitsizliğin, korku ve dehşetin kaynağı olan bir kavram ise, varsın ölsün. Eğer metafizik, yüzyıllar boyunca kurduğu bir yapıyı, kendi içinden gelen bir çözülme ve nihilizm (her türlü gerçek varlığı inkâr eden aşırı bireycilik, yokçuluk) ile bugün yıkıyorsa, varsın yıksın. Ama eğer öldürülmek istenen Tevrat’ın, İncil’in ve Kur’an’ın ortaklaşa kullandıkları ifadeyle “İbrahim’in, İsmail’in ve İshak’ın Rabbi” ise bu güne kadar hiçbir ateist’in bu konuda başarılı olduğunu söylememiz mümkün değildir . Aydın Topaloğlu, ateizmin bir kavram olarak tanımlanması ve anlaşılmasının öncelikle ilahî dinlerin Tanrı inancının ne olduğunun bilinmesiyle mümkün olduğunu söylemektedir. O’na göre inançsızlık olmasaydı ateizm de olmayacaktı. İnançsızlık denilince hemen akla ateizm gelmemelidir. Tanrı kavramına inanmayan kişiye ateist denilmektedir. Diğer bir deyişle ateist hem düşünce seviyesinde hem de günlük yaşantısında söz konusu Tanrı’nın varlığını reddeden bununla birlikte peygamberi ve ahiret inançlarını da kabul etmeyen kişidir . İmanın zıddı olarak görülen inançsızlığın, insanlık tarihi boyunca var olduğundan, tasdik etmeme, onaylamama, teslim olmama ve boyun eğmeme şeklinde tanımlandığından bahsedilebilir. Tanrı fikrinin bilinçli olarak reddedilmesinin, hoyratça yaşama isteğiyle ile de yakından ilgili olduğuna, dolayısıyla, duyguları, düşünceleri, umutları ve beklentileri ve yaşayışları farklı olan insanın dinî açıdan da değişik eğilimler içerisine girdiğine inanılabilir. Kısacası inançsızlık, kişinin aşkın olana ait her türlü duygu ve düşüncenin hayatın dışında tutulmak istenmesi şeklinde görülebilir.

İnançsızlık Şekilleri

İnsanın duygu ve davranış yönünden farklılığı bir nevi zenginlik sebebi olarak da anlaşılabilir. Bu zenginliklerden biri olarak görülebilecek inançsızlık, insanın farklı yönlerde düşünce ve yaşama tercihi olarak kabul edilebilir. Bu açıdan değerlendirildiğinde inançsızlığın, zihinsel, bireysel ve çevresel bir takım değişik etkenlerin tesiriyle şekillendiğini bahsedebiliriz. Bu açıdan inançsızlık şekillerinin tarihi, felsefi ve dinî yönden incelenmesinin çalışmamıza ışık tutacağı kanaatini taşıyoruz . Konuya inançsızlıkla bağlantılı görülen ateizmle başlamanın yararlı olacağına inanıyoruz.
Ferhat Akdemir, ateizmi ana hatlarıyla İlkçağ (Antik Dönem), Yeniçağ ve Modern dönem olmak üzere üç dönemde inceler. Antik dönem adına ateizm daha çok, halk inançlarına yönelik bir eleştiri ve karşı çıkıştan, yani bir türlü inançsızlıktan söz edilebilir. Yeni Çağ’da salt bir ateizmle birlikte, Hristiyan teolojisinin yüzyıllardan beri geliştirip şekillendirdiği teistik argümanların ve teist bir Tanrı anlayışının eleştirisiyle, karşılaşmaktayız. Modern döneme gelindiğinde ise, ateizm daha önceki dönemlere kıyasla, kendisini çok farklı temellerde ifade etme imkanı bulmuş ve sosyoloji, psikoloji, etik gibi sosyal bilimlerin farklı dallarını da arkasına alarak, haklılığını ve doğruluğunu farklı zeminlerde temellendirmeye çalışmıştır . Ateizm, başlangıçta inanca ve Tanrı fikrine eleştiri biçiminde değerlendirilirken günümüzde savunuculuğunu yapanların bir takım bilişsel (bilginin iletilmesi ya da işlenmesini etkileyen koşulların ve parametrelerin matematiksel ifadesi) delillerle kanıtlamak istedikleri bir tutum olarak görülebilir.

Aydın Topaloğlu, ateizmi felsefi bakımdan şu şekilde sınıflandırır :

1) Mutlak Ateizm : Ateizmin genel anlamda tanımlanmış biçimi olup taraftarlarına da mutlak Ateist denilir.

2) Teorik Ateizm: Tanrı’nın varlığının bilinçli bir biçimde reddedilmesidir.

3) Pratik Ateizm: Tanrı yokmuş gibi yaşamak ve Tanrı’yı günlük yaşamın dışına çıkarmaktır.

4) İlgisizlerin Ateizmi : Tanrı’nın varlığı veya yokluğunu tartışma konusu yapmadan bu konulara uzak durmayı tercih etmedir.

5) İdeolojik (Materyalist) Ateizm: İlmî Ateizm adıyla takdim edilmiştir .

Yusuf Şevki Yavuz, ateizmin çok yönlü ele alınması gerekli olan bir konu olduğu düşüncesindedir. O’na göre ateizmin çok yönlü bakış açıları vardır. Bunları ilk planda bireysel, felsefi, rasyonalist, pozitivist, egzistansiyalist, ideolojik, marxist, materyalist, nevrotik v.b. yaklaşımlar olarak sıralayabiliriz . Hökelekli, inançsızlığın dinî inanç kadar çeşitli olduğunu vurgulayarak güdüleri açısından inançsızları üç grupta ele almaktadır.

1) İnsani istek ve arzularında hayal kırıklığına uğramış olanlar vardır. Bu şekilde inançsızlık “engellenme psikolojisi”nden kaynaklanmaktadır. “Kendi gücünün kendisine yeterli olduğu düşüncesi ve kendini beğenmişlik duygusu” içerisinde yaşayan bazı insanlar, bir engellenmeye maruz kaldıklarında, ya tamamen bir karamsarlık içine düşerek ümitsiz hâle gelmekte, ya da yalnız bu sınırsız durumlarda Allah’ı hatırlamaktadırlar. Sonuç itibariyle, maruz kalınan kötülükten Allah sorumlu tutulmakta, isyan ve inkâr duyguları içerisinde varlığı reddedilmektedir.

2) Kendini kendine yeterli gören, kendi gücüne sonsuz güven duyan, kendisinden son derece memnun olup hiçbir minnet duygusu taşımayan kişiler, “bağımsızlık” dürtüsünün etkisiyle çoğu kez kendilerini Tanrı yerine koymaktadırlar. Bu tür inançsızlık çatışma psikolojisinden kaynaklanmaktadır. Ölçüsüz bir gurur ve büyüklenme içerisinde kendini kendine dayatan insan, kendisi üzerinde hakim ve otorite bir yaratıcıyı red ve inkâr etmekte, kendisini ilahlaştırarak O’nun yerine koymaktadır.

3) Hayatın geçiciliği ve bir daha ele geçirilemez olduğu düşüncesinden hareketle, doyumsuz bir zevk ve tatmin arayışı içerisine kişinin inandığı din kendi inandığı şeylerin tamamen dışında bir konu olarak kalmaktadır. Motivasyon (iradeye bağlı bir davranışın belirlenmesinde herhangi bir şuurlu hedefin veya psikolojik gerilimin gösterdiği tesir) psikolojisinden kaynaklanan bu inançsızlık şekli, kaba ve bayağı bir hayat anlayışını ve ahlâk dışı davranışları benimsemekle olur . Mehmet Aydın’a göre, acı veren veya ruhsal olarak yoksullaştırılmış bir çevrede üstesinden gelinemeyen zorlukların içinde kalan bireyin inanma problemleri yaşadığını ve ciddi psikolojik engellerle reddedici bir tutum geliştirebildiğini vurgulamaktadır .

Aşkın varlığın bilinçli veya bilinçsizce tanınmaması, manevî sorumluluktan kaçılması, arzular, beklentiler, liderlik arayışı ve hayatın sınır tanımayan zevklerinin inançsızlık şekillerini artıran bireysel ve toplumsal faktörler olduğu düşünülebilir. Diğer yandan inançsızlık çeşitlerinin bireyin yaşamında ve davranışlarında farklı yansımalarının olduğundan bahsedebilir. Kısacası duygu, düşünce ve kişilik yönünden değişik özelliklere sahip bireylerin buna bağlı olarak inançsızlık şekillerinin de farklı olduğu, gerek teorik gerekse pratik anlamda inançsızlığın, insanın beklentilerini karşılayamaması , gücünü ve iradesini Tanrı anlayışına karşı kullanmak istemesi ve sıra dışı hayatın çekiciliği ile yakından ilgili olduğu söylenebilir.

Sekülerizm İnançsızlık İlişkisi

brainenslaved

İnançsızlık kavramına açıklık getirecek ve inançsızlıkla ilgili üzerinde durulması gereken kavramlardan birinin de sekülerleşme olduğu varsayılmaktadır. Sekülerlik kelimesinin, Latince secularity kelimesinden İngilizceye geçtiği ve anlamı üzerinde durduğumuzda, “şu anki zaman”, “şimdiki zaman” veya “şu anki zamana ait” anlamlarına geldiği görülmektedir. Bu durumda seküler kelimesi, doğrudan doğruya “içinde bulunan zamana, çağa ait” bir anlam ifade etmektedir. Secularisation kelimesi, “dinden bağımsızlaşma”, “laikleşme”, “dünyevileşme” gibi farklı anlamlarda kullanılırken; seculariser kelimesi, “dinden bağımsızlaştırmak”, “laikleştirmek”, “dünyevileştirmek” anlamında kullanılmaktadır . Buna göre din kurallarının dışarıda tutulmak istenmesinin sekülerizmin ana konusunu oluşturduğundan bahsedilebilir. Rönesans ve Reform hareketleri, coğrafi keşifler, aydınlanma felsefesi, sanayileşme devrimi ve bunun beraberinde getirdiği şehirleşme olgusu Avrupalı Hristiyanların sadece günlük hayatlarını etkilemekle kalmamış, aynı zamanda onların dini algılama, anlama ve yaşam biçimlerini de köklü bir sıkıntıya uğratmıştır. “Kilise güç kaybederse bireysel dindarlık zayıflayacak, bireysel dindarlık zayıfladıkça da kilise güç kaybedecektir.” varsayımına göre modernleşme arttıkça sekülerleşme süreci kuvvetlenecek, neticede din yerküreden tamamen silinecektir . Buna göre Avrupa’da sekülerizmin, önceleri kilisenin kurumsallaşmış yapısına ve halkın ezilmesine yönelik bir tepki olarak başladığını, sonra ise Tanrı fikrinin ortadan kaldırılmasıyla ilgili bir süreci oluşturduğu söylenebilir.

Sekülerleşme kavramı 1960’lı yıllardan başlayarak yoğun bir şekilde literatürde yeniden yer almaya başlamasının biri coğrafi diğeri entelektüel bağlamda olmak üzere iki gerekçesi vardır. Bunlardan birincisi, Avrupa dindarlığında görülen gerilemenin bir ifadesi olarak bu kavramın gündeme gelmesi, ikincisi, ABD’nin din sosyologlarının çağdaş toplumlardaki anlam problemleriyle meşguliyetleri sırasında sosyolojinin ilk temsilcilerinin bu konuyu nasıl ele aldıklarına yönelmeleriyle ilgilidir . Reddetme veya adapte olma sekülerleştiği düşünülen dünyada dindar insanların önünde bulunan iki yoldur. Fransa, İngiltere ve İskandinavya ülkelerinde yapılan bazı din sosyolojisi araştırmaları sekülerleşme nitelemesini sorgulamaktadır. Bu araştırmalar organize kiliselere var olan yabancılaşmaya rağmen, özellikle Hıristiyanlık içerisinde çok kuvvetli bir dinî canlanmanın olduğunu gösteren veriler ortaya koymaktadır. Bu veriler incelendiği zaman Avrupa’da dini tamamlayan şeyin aslında “sekülerleşme”den ziyade “kurumsallaşmış dinden kaçış” olduğu görülmektedir. Yani din için bir “yok olma” değil, bir “yer değiştirme” söz konusu olmuştur. Bununla beraber Avrupa’nın dünyanın diğer bölgelerinden farklı olduğunu belirtmek gerekir . Geleneksel toplum tiplerinde dinin son derece etkin olmasına karşın modern toplum kutsal ile kutsal-dışı arasında açık bir ayırımı gerektirdiğinden ortaya çıkan yapısal farklılaşma sonucu, gündelik hayatın büyük bir bölümünün dinî otoriteden ayrılarak diğer kurumlara devredilmesi gündeme gelmiştir. En genel tanımıyla sekülerleşme olarak adlandırılan bu süreçte toplumsal etkinliğini yitiren din, bireyselleşerek kendi öz alanına çekilmiş, kişilerin özel yaşantılarıyla ilgili bir tercih meselesi haline gelmiştir . Avrupa’da iş hayatıyla başlayan ekonomik canlanmanın, kilisenin tesiri altındaki dini algılama ve yaşam biçimine tepki gösterme sonucunu doğurduğu düşünülmektedir. Kiliseye savaş açmanın görünürdeki sebep olduğuna ve bunun arka planında ise dini ortadan kaldırma emelinin olduğuna inanılmaktadır. Sekülerizm sürecinde sosyal ve bireysel dindarlık yok olmamış, ancak dinin algılanma ve yaşanma biçimlerinde kayda değer farklılıklar ortaya çıkmıştır.  Aslında bu süreçte din ve dindarlığın tanımlanma şekli de değişikliğe uğramaya başlamıştır. Batıda “aidiyetsiz inanma” şeklinde kavramlaştırılan yeni bir süreçten bahsedilmektedir. Bu ise belli bir kiliseye mensup olmadan, dolayısıyla kilisede gerçekleştirilen dinî ayinlere katılmadan inanmaya devam etmek, yani “kurumsal din”e ve bunun beraberinde getirdiği taleplere pek iltifat etmeden inanmak anlamına gelmektedir .

Modernleşme ve sekülerleşme kuramcıları genel olarak modern değerler ve kurumları benimseyen ve özümseyen toplumlarda dinin toplumsal ve siyasal alandaki etkinliğinin ortadan kalkacağını, bireysel olarak da dinî pratikler, ibadetler ve ritüellere katılımın gerileyeceğini savunuyordu. Geride bıraktığımız yüzyılın son çeyreğinde dinî eğilimlerin yükseliş trendi gösterdiği ve dinî hareketlerin toplumsal ivme kazandığı gözlenmiştir. Modernizmin gelişmesi ile dinin gerileyeceğini ve toplumsal hayattaki etkisini kaybedeceğini öngören geleneksel teorilerin aksine, din hem sanayileşmiş ve gelişmiş modern ülkelerde hem de geleneksel kültür öğelerinin başat olduğu ülkelerde şaşırtıcı bir yükselişe geçmiştir . İslam ve sekülerleşme konusunda, İslam’ın ve İslam dünyasının, sekülerleşmenin dışında kaldığını söyleyemeyiz. Müslüman toplumu, iki türlü sekülerliği batı standartlarında yaşamaya devam etmektedir. Bir grup Müslüman, gerçekten dini dışlayıcı ve hayat tarzlarında dinin etkili olmadığını gerçek anlamda bir sekülerliği hayat tarzı haline getirmişlerdir. Bu kesimin bir kısmının hayatlarında din, sadece ölüm anında gündeme gelmektedir. Diğer bir grup Müslüman da kısmen dini endişe taşısa da, modernitenin ve batı hayat tarzının etkisinde fazlasıyla kalarak hayatı ve gereklerini kolayca hedonist bir duygu altında yaşama iradesiyle seküler hayat tarzını tercih etmektedirler . Sekülerleşme, bir taraftan kurumsal olarak dinî düşünce ve ritüellerin açıkça ifade edilemediği, dinî kimliğin gizlenmek zorunda kalındığı bir alan şeklinde anlaşılırken, öbür yandan da Tanrı inancının kabul edilmediği bir anlam çerçevesinin olduğu düşünülmektedir. Bu bakımdan sekülerleşme sürecinde kurumsal tehditlerin aktif olduğu veya olmadığı bir durumda aşkın varlık düşüncesinin reddedilmesiyle inançsızlık arasında temelde var olan bir birlikteliğin olduğu anlaşılabilir. Batı’da ve Hristiyanlık’ta esen sekülerizm rüzgârı İslam coğrafyasını da kısmî ölçüde etkilediği düşünülmektedir. Ancak İslam toplumundaki sekülerizmin Hristiyanlık’taki kadar yoğunluğunun olduğunu söylemenin mümkün olmadığına inanılmaktadır. Tarihi süreç içerisinde sekülerleşmenin beklenilen seviyede fonksiyonunu devam ettiremediği, dinin yok edilemediği buna karşın bireysel anlamda dini algılayışın ve yaşayışın devam ettiği görülmüştür. Kısacası sekülerizm ile inançsızlık ilişkisinde buluşma noktasının, Tanrı fikrinin ve ilahî düşüncenin reddedilmesi fikriyle dinin bireysel ve toplumsal alandan çekilmesinin amaçlandığı anlaşılmaktadır.

İnançsızlıkta Etken Faktörler

ozgurphoto1-800_550

İnsan, duygu, düşünce ve eğilimleri yönüyle sabit olmayan değişken bir ruh hali içinde hayatını sürdürürken, bu değişken eğilimlerden biri olan inançsızlığın rastgele ve kendiliğinden meydana gelen bir kavram olmadığı, oluşumu için bir takım etkenlere ihtiyacının olduğu söylenebilir. Hüseyin Peker, bireyi Allah’ı inkâra ve dini reddetmeye götüren etkenleri şu başlıklar
altında toplar :

1) Yakın çevre , 2) Hayal kırıklığı, 3) Kötülükler, 4) Kişinin kendini yeterli ve güçlü olduğunu düşünmesi, 5) Bağımsızlık arzusu, 6) Allah inancının ve dinin bir yararının olmadığını düşünmek, 7) Allah’ın varlığına dair yeterli delil bulamamak . İnancın yükleyeceği sorumluluktan kurtulmanın özgürlük sayılması ve sorumluluk duygusundan kaçılmasının, inançsızlık eğilimini hızlandırdığı
ifade edilebilir . Yine Mehmet Aydın, insanı Tanrı’ya inanmaya götüren yolu uzun ve zorlu kılan dolayısıyla bireyi inançsızlığa yatkın hale getiren psikolojik faktörleri şu şekilde sınıflandırır:

1) Bireysel ve Sosyal Faktörler: a) Genel sosyalizasyon, b) Spesifik sosyalizasyon, c) Kişisel uygunluk. 2) Psikanaliz Faktörler: a) Oedipal arzunun yerine getirilmesi olarak ateizm, b) Kusurlu baba teorisi .

Mehmet Aydın, kişileri dinî değerleri inkâra iten faktörleri genel olarak iki gruba ayırır : A. İç Faktörler: 1) Zihin faktörü, 2) İrade faktörü, 3) Duygu faktörü, B. Dış Faktörler: 1) Aile, 2) Okul-öğretmen, 3) Bağlı olunan gruplar, 4) Toplumun değerleri ve kültürel yapı, 5) Telkin, 6) Dindarların olumsuz tutum ve davranışları 7) Kitle iletişim araçları, 8) Dünyada varolan kötülükler . İslami açıdan bakılacak olursa Abdurrahman Kasapoğlu, insanı inkâra sevkeden etkenleri Kur’an açısından şöyle tasnif eder:

A) Psikolojik Etkenler:

1) Duygusal motivler: a) kibir b) hevâ c) haset d) kin e) inatçılık f) nankörlük.

2) Fikri motivler: a) zan b) inkârcı aşırı şüphe c) önyargı, peşin hüküm d) gaflet

e) cehalet f) kadercilik.

B) Sosyolojik Etkenler:

1) sosyal çevre 2) atalar kültü c) baskı ve zor kullanma d) toplum liderlerinin saptırması e) aşırı tazim. Kur’an-ı Kerim bu etkenlere bir de şeytan faktörünü eklemektedir .

Freud’dan naklen Mehmet Aydın, hayatın dayanılması çok zor sıkıntılarla dolu olduğunu belirtir. Ona göre tabiî ve ahlakî kötülükler, hastalık ve ölüm, insan hayatını ve davranışlarını tehdit edecek boyuttadır. İşte insan bütün bunlardan kurtulmanın çarelerini arıyor. Nasıl? Evvelâ, tabiat güçlerine yalvarıp yakararak, onlara rüşvet vererek, tek kelimeyle, tabiatı insanlaştırarak. Bu çeşit psikolojik tedbirler, çok uzun bir süre bugünkü bilimin oynadığı rolü oynadı ve insanları rahatlattı. Fakat tabiatın insanlaştırılması veya ilahlaştırılması gerçeği yansıtmadığı ve arzuları tatmin etmeye çalışan hayalî şeyler olduğu için bir yanılmadır . Bu itibarla kötülüklerin baskısı altında sıkıntılı bir hayat yaşayan insanın Tanrı fikri çerçevesinde değil de arzuladığı biçimde inanma eğilimine girdiği ancak bu türlü bir inanmanın yanılgıdan ibaret olduğu anlaşılabilir.

İnandığı halde ibadet etmeyen kişilerin dinî hayatla ilişkilerinin nasıl ele alınacağı, bu hususta nasıl kavramsal bir çerçeve kullanılacağı meselesi, çözümü oldukça zor bir problem olarak karşımıza çıkmaktadır. Çünkü tarihin her döneminde, inandığı halde ibadet etmeyen kişiler var olduğu gibi, özellikle modernleşme sekülerleşme süreciyle birlikte inanan insanların ibadet davranışlarında gözle görülür bir farklılaşmanın ortaya çıktığından bahsedilmektedir . Kayıklık, dini inkârın psikolojik kaynaklarını Turan Dursun örneğine göre şöyle sıralar. Olumsuz çocukluk dönemi deneyimleri, bu deneyimlerin bir sonucu olarak meydana gelen zihinsel ve duygusal çöküntüler, yetişkinlik döneminde, çocukluk dönemi karşılaşılan olumsuzlukları ortadan kaldırmak için yapılan girişimler ve özellikle dindar çevreden alınan olumsuz tepkiler, bu zorlukları yaşarken inkârcı çevrelerden görülen yakın ilgi. Bunlarla birlikte daha genel maddeler halinde dini inkârın psikolojik kaynakları şöyle sıralanabilir. Aile büyüklerinin bir takım olumsuz ve tutarsız tutumlarının yol açtığı zihinsel ve duygusal sarsıntı ve incinmeler, geleneksel dinin eksik ve yanlışlarının insanın duygu ve düşünce dünyasında bıraktığı olumsuz etkiler, dinin bütün öğretilerini akılla temellendirme girişimi, insanın beklenti ve ideallerine ulaşamaması, olumsuzlukları aşmaya çalışırken, din mensuplarından tepki, baskı, din karşıtlarından sıcak ilgi görme şeklinde ifade etmektedir . Buna göre insanın inkâr yolunu tercih etmesinin sebeplerini, bireyin hayatındaki çalkantılı dönemleri, inandığı sistemin bir kesimden kabul görmesi karşısında diğerleri tarafından ötelenmesi, din içerikli örfî yaşantıdaki olumsuz davranışların dine mal edilmeye çalışılması şeklinde sıralamamız mümkündür.

8680

Mehmet Yolcu, inkâr psikolojisini hazırlayan birtakım sebepler olduğunu ifade ederek bunları şöyle açıklar .

1) Fıtratın kirlenmesi: İnsana verilmiş olan duyuların istikameti Hak ve şeriat iken insan iç ve dış telkinler ve hedefinden sapabilir. İnsan hevâ-heves peşinden sürüklenerek durdurak bilmeden, sınır tanımadan elindeki imkânları kullanmaya, dünya nimetlerinden yararlanmaya dalabilir. Arzu ve isteklerini her şeyin önüne geçirebilir. Bu nedenle insanlar psikolojik, sosyolojik ve hukuksal nitelik taşıyan günahları nedeniyle inkâr ortamına düşebilir.

2) Kültürel sebepler: Kültürel yapı kuşaktan kuşağa aktarılan uzun geçmişi olan değerler bütünündür. Ferdin toplum içindeki tüm faaliyetlerinin arkasında birer itici güç olarak alışkanlık, şartlanma, taklit, telkin, sosyal örf ve adetler gibi kavramların rolü vardır. İlâh anlayışlarında şekilciliğe alışan bir toplumun hayatında yoğun biçimde sekülerliğin egemen olması yadırganamaz.

3) Sosyal sebepler: Toplumun hayat tarzını çevreleyen alışkanlıkların tümü sosyal bir varlık olan insanı etkiler. Önceki nesillerden devralınmış düşünce ve inançların kalıpsal nitelik taşıyan çerçevelerine sahip çıkar. Sahiplenen bu davranış kalıpları nesiller boyu süreklilik gösterir.

4) Siyasal sebepler: Servetleri, makamları, güçleri ve imkânları ile dünyanın her çeşit nimetlerine sahip olan kesim insanların kendilerine imrendiği, sözünden ve emrinden çıkmadığı bir azınlıktır. Azınlık olmalarına rağmen çoğunlukla idari, siyasi ve sosyal alana hükmederler. Kendilerinin yönlendirip kontrol edemedikleri hiçbir sosyal-siyasal yapıya göz açtırmazlar .

Bu ifadelerden sonra inançsızlıkta etken faktörlerden bazılarını alt başlıklar halinde şöyle sıralayabiliriz.

Yakın Çevre

Bireyin, inançsız bir çevrede, dine karşı bir eğilimle yetiştirilmesinin onu dini redde götürebilmesidir . Bireyin kimlik ve kişiliğinin oluşmasında çoğunluğunun yani sosyal çevrenin rolü yadsınamaz. Sosyal çevre doğrudan doğruya olamasa bile, dolaylı olarak etkide bulunur. Toplumda batıl inançlar, kötü alışkanlıklar hakim olunca, insanlar tarafından taklit yoluyla devralınır . Sosyalizasyon baskısı, birçoğunu, Tanrı’ya inanmaktan ve bu inançla ilişkisi olan her şeyden uzaklaşmaya sevk eder . Aile, dine karşı geliştirilen tutumlar üzerinde önemli ölçüde bir etkiye sahiptir. Kişi, dinî değerlere karşı olumsuz tutumunu ailede gördüklerinin ve ailenin yaptığı yorumların etkisi altında geliştirebilmektedir .

Hayal Kırıklığı

İnsanın gayret edip çalışması, mücadele etmesi, fakat arzu etmediği sonuçlarla karşılaşmasının kendisini isyan ve inançsızlığa düşmesidir . Ergenlik döneminde yapılan duaların muhtevaları, genel olarak ergenlerin gelecekleriyle ilgili maddi istek ve taleplerinden oluşmaktadır. Çeşitli felaketler ve musibetlerin yol açtığı sıkıntılı durum içerisinde çoğu bireyde kendiliğinden ortaya çıkan ilahi yardım talebi, bazı bireylerde isyan uyandıran hayal kırıklıkları meydana getirebilir. Bu bağlamda çaresizlik durumundaki yardım talebinin çeşitli sebeplerle sonuçsuz kalmasının meydana getirebileceği hayal kırıklığı isyanı, suçluluk duygusunun bastırılmasını tahrik eder. Dua eden ergenler, genellikle dualarının Kabul olacağına inanırlar. Bu inanç zayıflamaya başladığı andan itibaren ergen için dua etmek anlamsızlaşmaya başlar. Dua ile dinî başa çıkmada, ergen dua ettikten sonra istek ve taleplerinin yerine gelmemesi durumunda dualarının Kabul edilmeyeceğini hissederse hayal kırıklığına uğrayıp isyan edebilir .

Kötülükler

Dünyadaki kötülüklerin, hırsızlıkların, savaşların, zulümlerin, her şeye gücü yeten, her şeyi bilen Allah anlayışına kişinin sığındırılmamasıdır . Tarih boyunca iktidar ve güç odakları tevhid inancına sahip olan insanları şirke döndürmek, hidayet yollarını kapamak için baskı, şiddet, işkence, alay, hakaret, iftira, zulüm, eşitsizlik, haksızlık, zor kullanma hatta savaş gibi her türlü boykot, savaş ilanı gibi yöntemler uygulamışlardır . Mehmet Aydın, David Hume’den naklen, Philo’nun ağzıyla şu çetin soruyu sorduğunu belirtir. Tanrı kötülüğü önlemek istiyor da gücü mü yetmiyor? Öyleyse O, güçsüzdür. Yoksa gücü yetiyor da kötülüğü önlemek mi istemiyor? Öyleyse O, iyi niyetli değildir. Hem güçlü hem de iyi ise, bu kadar kötülük nasıl oldu da var oldu? Aydın’a göre kötülük problemi ateistlerin, fikir planında, en büyük dayanaklarından biri olmuştur . Çoğu inançsıza göre kötülük problemi, Allah’ın varlığının aksini gösteren bir gerçekliği ifade etmektedir. “Eğer Allah olsaydı, bunca kan ve gözyaşının aktığı bir dünya yaratmazdı” tarzında düşünceler insanı inançsızlığa sevk etmektedir . Dünya hayatında eksik olmayan çeşitli bela ve musibetlere maruz kalan ve Allah’a boyun eğme gücünü gösteremeyen kimseler, bundan dolayı Allah’ı suçlayabilmektedirler. Onlara göre dünyadaki kötülükler insanlara acı vermektedir. Böyle kimselerin anlayışına göre dünyadaki kötülük Allah’a imanı imkânsız kılmaktadır .

Kendini Yeterli Görme

Hayati Hökelekli, tek başına insanın kendiliğinden sahip olduğu şuurun, bağımsızlığa duyulan güçlü eğilimi, kendi kendinin efendisi haline koyma arzusu haline dönüştürebildiğini ifade eder. Bazı psikolojik araştırmalar, hâkimiyet, tutku, bağımsızlık ve saldırganlık, kendini beğenme, kendi kendini yeterli görme, kendi gücüne sınırsız güvenme tutumları ile dindarlık arasında olumsuz bir ilişkinin varlığı da müşahade edilmektedir . İnsanın aşırı bir büyüklük içerisinde kendini güçlü ve yeterli görmesi, onu kendinden üstün ve yaratıcı bir Tanrı’yı kabul etmemeye götürebilir . Vergote, Freud’dan, insanoğlunun dünya işlerini düzenleyen iç kanunları keşfettiği ve onlardan istifade etmeyi öğrendiği andan itibaren; artık insanî güçsüzlüğünü gidermesi için “ilâhî yardımcı”ya başvurmadığını nakleder .

Bağımsızlık Arzusu

Bağımsızlığa olan güçlü eğilimin, bazı bireyleri dinî değerlere ve Allah’ı redde, inkâra sevk etmesidir . Tanrıya inanmak, bir bağa razı olmak ve varoluşsal bir bağımlılığı kabul etmek inanmaktadır. Günümüz psikolojisinde genel olarak “narsizm” kavramıyla dile getirilen, insan tabiatının temel bir vasfından kaynaklanmaktadır. Her şey olmak, her şeye güç yetirmek, “ulûhiyet”, bağımsızlık, kendine yeterli olmak, üstünlük, kulluk ve tevazudan uzaklaşmak, bu özelliğin yol açtığı arzulardır. Böylece kendi bağımsızlığını tasdik etme ve başkaları tarafından tanınma kaygısının, en köklü arzulardan, insan davranışını yöneten güdülerden birisi olduğu anlaşılmaktadır . İnsanı inançsızlığa ve dini tanımamaya iten birçok sebebin varlığı bilinmektedir. Ancak bunların insanı etkileme şiddetinin farklı olduğu, bireysel, sosyal ve psikolojik sebeplere dayandığı söylenebilir. İnançsızlık faktörleri bazen bilinçaltına atılan aile içi gerilimler, kin ve kızgınlık şeklinde kendini gösterirken bazen de çevrenin baskısı, saygınlık kazanma ve mevcut konumunu terk edememe şeklinde ortaya çıktığı kanaati taşınılmaktadır. Dolayısıyla insanı inançsızlığa sevkeden faktörlerin kaynağında ailenin olumsuz tutumları ile inanılan dinin yanlış uygulamalarının önemli bir alanı oluşturduğunu düşünüyoruz. Ancak yukarıda sayılan olumsuz durumlarla karşılaşan bütün bireylerin inançsızlığı tercih ettiğini söyleyemeyiz. Nitekim ailevî ve sosyal yaşamını olumsuz şartlarda geçirmiş, çocukluk dönemi badirelerle dolu bütün bireylerin inançsız olduğunu söylemenin mümkün olamayıcı sonucu ortaya çıkmaktadır.

  • Yazının tüm hakları Kazım Karabekir Akbudak adlı kişiye aittir…

Yararlanılan Kaynaklar :

Mehmet Yolcu , Kur’anda İnkâr Psikolojisi

Yusuf Şevki Yavuz , Gayba İmanın Dinî Temelleri

Asım Yapıcı , Modernleşme-Sekülerleşme Sürecinde Türk Gençliğinin Anlam Dünyasında Dinin Yeri

Antoine Vergote , Ergenlikte Din

Antoine Vergote , Dini İnanç Ve İnançsızlık

Aydın Topaloğlu , Teizm Ya da Ateizm

Abdurrahman Kasapoğlu ,  Kuran’da iman psikolojisi

Kazım Karabekir Akbudak , Kur’an-ı Kerim ‘ in İnanç Ve İnançsızlığa Bakışı : Psikolojik Bir Yaklaşım

Etiketler

İlgili Makaleler

4 Yorum

  1. Merhaba,

    İkinci paragrafın ikinci cümlesinde (birinci cümlede anlatım bozukluğu var) şöyle denmiş: “İnsan ruhunda kaçınılmaz olan, hâkim olan şey Tanrı’dır ve Tanrı ruhta mutlak olarak vardır.” Genel olarak da yazının geri kalanı bu cümlenin doğruluğu üzerine kurulmuş. Oysa böyle bir cümle zaten bir inançsızın ilk karşı çıkacağı önermelerden birisidir. Ne kaçınılmazı, ne fıtratı, hatta ne ruhundan bahsediyorsunuz? Madem din felsefesi ve din psikolojisi üzerine bilimsel bir makale yazacaksınız, tarafsız olmalısınız, nesnel olmalısınız. Ne ruhun varlığı kanıtlanmıştır ne de insanın doğuştan var olduğu söylenilen bir fıtratının varlığı. Cümle bu kadarla da kalmıyor. Bir de Tanrı’ya inanmayı fıtratın gereği olarak sayıyor. El insaf yani, dünyada en azından iki milyar insan var Tanrı inancına sahip olmayan. Bakınız Çin, bakınız Vietnam, bakınız Kuzey Avrupa ülkeleri… Bu ülkelerdeki insanların hiçbirisi “Fıtratıma ters yaşıyorum.” demiyor. Gayet de mutlu ve huzurlu bir şekilde yaşıyorlar. Hatta müslüman ülkelere kıyasla çok daha iyi durumdalar. Ayrıca bir ateist, inanmayı gereksiz gördüğü için ateist olur. Yani Tanrı’nın varlığına dair getirilen kanıtlar yetersizdir, dinsel psikolojinin ve sosyolojinin önerdiği çözümler yetersizdir, Tanrı inancının verdiği placebo etkisi yetersizdir… Gerçeği arar ve gerçeğin Tanrı inancında olmadığını anlar. Sizin fıtrat dediğiniz şeyin de aslında insanın kendi kendini var etmesi olduğunu anlamıştır. “Varoluş özden önce gelir.” lafını mutlaka duymuşsunuzdur. Bari, bu yazıda biraz da varoluşçulara söz hakkı verseydiniz de onların da sesini duysaydık. Benim benzeri bir konuda yazdığım yazıyı buradan okuyabilirsiniz: http://sessizkuyu.blogspot.com/2015/09/bielmemenin-dayanlmaz-hafifligi.html

  2. Tamamen dinci diyebileceğim bir dindarin gözünden yazılmış. Haliyle ateist deist ya da agnostik bir bireyin neler düşündüğüne hissettiğine dair bir fikri yok ve büyük ölçüde yanlış yazılanlar. Hayatım boyunca inançlı olduğumu hiç hatırlamıyorum. Ateizm benim için doğuştan normal gelen bir şeydi. Ailemin çevremdeki insanlarin anlattığı dini öğeleri hep saçma bulmusumdur. Benim karşılaştığım şok diğer çocuklarla muhatap olup okula gittiğimde insanların bir dine tanrıya ciddi ciddi inandığını görmemle oldu. Öğretilen duaların anlamsizligina içten içe gulmustum. Asıl beni şaşırtansa insanların ahlakli vicdanlı olmak için dine ihtiyaç duymasiydi.
    Ayrıca dediginiz gibi inkarla ateist olan biri ateist falan değildir zira kişi ateistse zaten onun için ortada inkar edecek bir şey yoktur. Yani öyle isyan başkaldırma kibir tarzı şeylere gerek yok. Asıl bize bir insanın neden tanrıya dine inanabildigini anlatmanız lazim. Mantıklı düşünen bir insanın rahatlamak kendini teslim etmek amacıyla kendi kendini kandirmasi gibi geliyor. Dışardan bakınca inancsizlik insanın doğal hali gibi geliyor çünkü.

  3. Yazıdan alıntı: ”Eğer öldürülmek istenen Tevrat’ın, İncil’in ve Kur’an’ın ortaklaşa kullandıkları ifadeyle “İbrahim’in, İsmail’in ve İshak’ın Rabbi” ise bu güne kadar hiçbir ateist’in bu konuda başarılı olduğunu söylememiz mümkün değildir.” TAM BİR SAÇMALIK :)))) Yazıdan alıntı: ”Psikolojik sebeplar a) kibir b) hevâ c) haset d) kin e) inatçılık f) nankörlük vs mişmiş” La ateist adam evrende bir toz olarak görüyor kendini. Kibir vs bu duygular asıl insanı evrenin merkezine koyan din takıntılı insanlarda olan duygular. SAÇMALIKLARLA DOLU BİR YAZI! ANLAMAK İÇİN YARIM DAKİKA HIZLICA GÖZ GEZDİRMEK YETERLİ.

  4. imla kurallarına dikkat etmeyeceğim için şimdiden özür dilerim.

    yazı bütünüyle teist bir çerçevede inançsızlığı tanımlıyor ki bunu yanlış buluyorum.

    inançsızlıgın teizmden sonra geldiğini düşünmüyorum teizmden önce gelir.

    bodoslama bir halde atalarının inandıgı dine inanıp onların taptıgı tanrıya neden gercekten taptıgını, iman ettiğini ve neden diger monoteist yada politeist dinleri ve tanrıları reddettiğini sorgulamayan veya sorguladığını sanıp içerisinde hiç bir şüphe duymadan yine atalarının taptığı iman ettiği tanrıya iman eden kişileri gerçekten dindar olara görmem.

    muhammedin deyimiyle onlar (kureyşliler) kendi atalarının dinine ve kendi yaptıkları putlara tapıyorlardı. islamda çok fazla sıkıntı var. ve bu sıkıntılar sonraları oluşan değil bizzat onu başından itibaren ele alan kişiden başlıyor.kuran kendi içinde çok fazla çalişki barındıran bir kitap. bu makaleyi yazabilen kafanın nasıl olur da kuranda bulunan ve benim gibi sıradan bir insanın bile görebildiği bu çelişkileri ele almadığını merak ediyorum. sakın biz yorumlayamayız demeyin. kuranın kendisi bu apaçık indirilmiş bir kitaptır diyor bunu birkaç yerde de tekrar ediyor yorumlamaya ihtiyaç yoktur kuranı. kendisi zaten anlatıyor ne olduğunu. yorumlayınca ortaya cihad ayetleriyle kelle kesen daiş çıkıyor mesela. mesela adnan oktar benzeri şarlatanlar çıkıyor yada cübbeli tarzında sünnet sosuyla tatlandırılmış gariplikler de çıkıyor mesela.

    makalenin bir yerine katılabilirim sadece o da dinin bazı beşeri problemlere çözüm buldugu ki bunu da ahlakı kendi tekeli altına almış gibi göründügünden diyebilirim, bazı beşeri sıkıntıları da beraberinde getirdiği.

    ve bir de şu kısım var “Fakat tabiatın insanlaştırılması veya ilahlaştırılması gerçeği yansıtmadığı ve arzuları tatmin etmeye çalışan hayalî şeyler olduğu için bir yanılmadır” bu mesele nekadar sizin için gerçeği yansıtmıyor ise sizin inandğınız tanrılar da benim için o kadar gerçeği yansıtmıyor. öncelikle kendi kabuğunuzu kırıp kendi sorgulamanızı yapın. kendimi ateist olarak tanımlamıyorum. daha çok sizin inandığınız din ve o dinin kurallarına gerekliliğine ve o dinin yaratıcısına inancım yok. dünya üzerindeki her din için aynısı gecerli benim için. bir gün bir şeylere inanabilirim o sizin dinlerinizin saçmalıkları olmayacak onu biliyorum sadece.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı

Reklam Engelleyici Algılandı

Lütfen reklam engelleyiciyi devre dışı bırakarak bizi desteklemeyi düşünün