İslam Bilim Tarihi'nin Mihenk Taşı: Beyt'ül Hikme'de Bilimsel Faaliyetler

Sistematik anlamda bir İslam Devleti’nin ortaya çıkmasıyla beraber Araplar, tarihlerinde ilk kez her türlü ilmi öğrenmeye başlayacakları bir okullaşma sürecine girdiler. Okullar, kütüphaneler, rasathaneler ve hastaneler devletin her tarafına inşa edilerek gerekli personel ve malzeme ile donatılmıştır. Aynı zamanda âlimler, herhangi bir dini ve etnik ayrım olmadan Şam ve Bağdat’a davet edilmiştir. Çok sayıda Yunan yazma eseri Bağdat’a getirilerek incelenmiş, tercüme edilip aydınlatıcı (geliştirici) şerhler konularak Arapçaya aktarılmıştır. İslam’ın ilk asırlarında Müslümanlar ilmin takipçisi konumuna Bağdat da dünya bilim merkezi konumuna geldi.
İşte Bağdat’taki Beytü’l-Hikme de bu bilimsel ruhun bir yansımasıydı. Bilinmeyeni arama, bilinenleri de deney ve gözlemlerle doğrulama bu ruhun yetiştirdiği âlimlerin temel amacıydı. Müslüman âlimler, Babil, Yunan, Hint ve İran medeniyeti mirasına sahip çıkmış, onları koruma altına almakla yetinmemiş aynı zamanda kendi çalışmalarıyla bu mirası İslam kültürü ile yoğurup, İslam medeniyetinin bilimsel altyapısını hazırlamışlarıdır. Beytü’l-Hikme’de yapılan çalışmalar ile günlük yaşamın ihtiyacı olan bilimi ve fenni üretmişlerdir. Böylece İslam medeniyeti kendisinden önceki medeniyetlerin mirasçısı olmuştur. Beytü’l-Hikme’nin faaliyetleriyle beraber, Müslüman toplum, eski medeniyetlerin deneyimlerini sentezleyerek, önceki bilimlere bir ivme kazandırmış ve birçok yeni bilim dalını meydana getirmişlerdir. Bağdat’ta ortaya çıkan İslam’ın altın çağı, aniden ortaya çıkmamış; zaman alan ve aşamalı bir süreç halinde gerçekleşmiştir. Bu aşamaların ilki; eski medeniyet sahalarından toplanan eserlerin tasnif ve tercüme edilmesi aşamasıdır. Bu dönemde orijinal eser üretmekten ziyade klasik eserlerin tercümeleriyle bilim yapılmıştır.
İkinci aşama ise; Hicri III. Yüzyılın başlarında ilk orijinal eserlerin verilmesi ile başlayan dönemdir. Bu dönemde klasik eserlerin yorumları ve şerhleri yapılmış, alanında uzman âlimler tarafından orijinal teoriler üretilmiştir. Beytü’l- Hikme’de önemli tercümeler yapan; Huneyn bin İshak, Yuhanna bin Maseveyh, Sabit bin Kurra, Kindi, Harezmî ve Beni Musa Kardeşler gibi âlimler kendi alanlarında önemli orijinal teoriler içeren eserler üretmişlerdir. Bu eserler daha sonraki dönemlerde ilgili bilimlerin temel kaynakları haline gelmiştir. İlk Halifeler ve Emeviler devrinden itibaren başlayan ve Abbasilerde büyük bir ivme yakalayan İslam ilimleri IX. ve X. yüzyıllarda en parlak devrini yaşamıştır. İslamiyet’in ulaştığı havza boyunca yaşayan milletlerin kültür ve geleneklerinden ve antik medeniyetlerden büyük ölçüde faydalanan İslam ilimleri temelde ikiye ayrılır:
1. Doğrudan İslam Dini ile Alakalı Olan Kıraat, Tefsir, Hadis, Fıkıh, Kelam ve Tasavvuf
2. Tarih, Coğrafya, Matematik, Tıp gibi kökenleri yabancı medeniyetlere dayanan ve dini mahiyeti bulunmayan yabancı ilimler.
Matematik Alanında Çalışmalar
Abbasi halifesi Mansur döneminden itibaren Bağdat, bir tercüme ve ilim merkezi haline gelmeye başlamıştı. Müslümanlar, birçok ilim ve fikir ile ilk defa Bağdat’ta tanışmış, öğrenmiş ve bu farklı ilimlerde uzman kişileri Bağdat’ta yetişmiştir. Bağdat, tıp, mantık, matematik, geometri, astronomi ve kimya gibi pek çok bilim dalında ilk Müslüman âlimlerinin ortaya çıktığı yer olmuştur. Şehir 762’de kurulduktan hemen sonra, ilmi anlamda yıldızı parlamış, kısa süre içinde tarihinin en parlak dönemini yaşamıştır. Bağdat’ın bu ilmi faaliyetlerinden önemli bir dal da matematikti. Matematik, geometri, cebir ve trigonometri bilimleri, bütün dünyada uzun yıllar boyunca kabul edildiği şekliyle Bağdat’ta biçimlenmiş, klasik dünya ile çağdaş dünya arasında bir köprü vazifesi görmüştür.
Matematik, evreni tanımak ve gerçeğe erişmek için en güvenli yol olarak kabul edilmekteydi. Matematik bilimi, kıble yönünü belirleme, ibadet zamanlarını hesaplama, mirası paylaşma gibi dini, ekonomik ve sosyal gerekçelerden dolayı Müslümanların yoğun olarak ilgi duydukları bir alan olmuştur. Müslümanlar ilk matematik çalışmalarını Emeviler döneminde yapmış fakat en önemli çalışmalar Abbasiler zamanında ortaya konulmuştur.

Bu dönemde matematik çalışmaları klasik dünyanın eserlerini tercüme ile başlamış, farklı bilim merkezlerine ait anlayışlar birleştirilip orijinal teoriler ortaya konmuştur daha sonra bu teoriler Latinceye tercüme edilerek Avrupa’ya tanıtılmış, günümüzde kullanılan cebir, trigonometri, geometri gibi bilimler Müslüman matematikçilerin çalışmaları sonucu ortaya çıkmıştır.Beytü’l-Hikme’de matematik alanında ilk ve en önemli çalışmalar Muhammed bin Musa el Harezmî tarafından yapılmıştır. Harezmî, Brahmagupta’nın Sindhind adlı eseri ile Hint matematiğini, Batlamyus’un El Mecisti ve Öklid’in Elemetler’i ile Helen geometri geleneğini birleştirerek “Cebir” biliminin temellerini atmış ve bağımsız bir bilim haline getirmiştir. İslam fetihleri sonucu aynı çatı altında toplanan Hint, İran, Yunan, Babil, Mısır ve eski medeniyetlere ait ilmi gelenekler İslam kültür havzasında tekrar canlanmıştır. Bu medeniyetlerin karşılaşma merkezinde Beytü’l-Hikme gibi bir kurumun ortaya çıkması daha önce şahit olunmamış bir ölçüde ilmi bir canlılık sağlamıştır. Pisagor, Öklid, Arşimet gibi âlimlerin eserleri ve Babil matematik geleneği Müslüman düşüncesi ile birleşerek İslam matematiğini oluşturmuştur. Beytü’l-Hikme’de Harezmî ile aynı dönemde birçok alanda 270’in üzerinde eser ortaya koyan ve İslam matematik bilimi için çok önemli bir yere sahip olan Kindi de bulunuyordu. Kindi, modern matematiğin temellerini atmış sayılar teorisi üzerine kitapçıklar yazmış ve astronomik gözlemler için kullanılan küresel geometriyi geliştirmiştir.
Beytü’l-Hikme’nin dünya bilimine en önemli katkılarından biri de “sıfır” rakamının ilim dünyasına kazandırılmasıdır. Bu rakamın keşfedilmesinde Mansur döneminde Menke el Hindi adlı astronomun getirdiği “Sindhind” adlı eserin önemi çok büyüktür. Bu eserin İbrahim el Fezari tarafından tercüme edilmesi ile Hint rakamları İslam dünyasına intikal etmiştir. Harezmî ve Kindi gibi zamanın en önemli matematikçileri eserlerini hazırlarken bu kitapta yer alan cetvellerden (Zic) faydalanmışlardır. Sıfır rakamının Müslümanlar tarafından bulunmasından sonra matematikte yeni esaslar keşfedilmiştir. Müslümanların sıfır rakamını bulmaları ve bunun akabinde geliştirdikleri teoremlerle, bir sayının karekökünün bulunması, karmaşık matematik problemlerinin çözümünü kolaylaştırmıştır. Bu kolaylık, bilim, ticaret ve devlet işlerinde kullanılmış, insan zekâsının en büyük başarılarından biri sayılmıştır. Bağdat’ta Müslümanların önemli buluşlarından biri de hem cebirde hem de trigonometride bilinmeyeni ifade etmek için kullandıkları X simgesidir. Bu simge Arapçada “şey” olarak ifade edilmiştir. Astronomi ve matematik birlikte var olan bilimlerdir. Astronomi çalışmaları için matematiksel verilerden faydalanmak zorunda olan astronomlar aynı zamanda matematikçi kimliğine sahiptiler. Müslüman astronomlar gökyüzü cisimlerinin hareketlerini belirlemek amacıyla trigonometriyi geliştirmişlerdir. Müslümanlar, geometri ve trigonometriye özel bir ilgi duymuş bu ilgi sonucunda günlük problemlerin çözülmesinde bu bilimlerden faydalanmışlardır. Harezmî, cebir çalışmalarını Me’mun’un yüzey hesaplamaları, takvim çalışmaları, miras taksimleri ve ticari hesaplar gibi konularda kolaylıklar sağlayacak teoriler geliştirmesini istemesi üzerine cebir çalışmalarına başlamıştır. Bu çalışmalar kısa zamanda bir gelenek haline gelmiş, bilgiler kuşaktan kuşağa aktarılarak geliştirilmiş ve daha verimli hale getirilmiştir. Harezmî’den sonra Sabit bin Kurra, onun “cebir” problemlerini geometriye uygulamıştır. Sabit, Eski Yunan matematikçilerinin eserlerini tercüme etmiş bunlara eleştiriler yapıp düzeltme şerhleri koymuştur. Aynı zamanda ilk defa irrasyonel sayıları içeren sayı teorisini ortaya atmıştır.
Beytü’l Hikmet de matematik ile uğraşan diğer bir grup ise Beni Musa Kardeşler (Ahmed, Muhammed ve Hasan)’dir. Beni Musa kardeşler, Öklid ve Apollonius’un eserlerini temel alarak Sabit bin Kurra’dan sonra, trigonometriyi sistematik bir hale getirmişlerdir. Sinüs, kosinüs, tanjant ve kotanjantların tablolarını ilk defa tam olarak hazırlayarak, trigonometrik oranları düşüncesini matematiğe sokmuşlardır. Bu kardeşlerin yazdığı “Kitab Ma’rife Misahat el Eşkal” çağının en önemli geometri eseri kabul edilmiştir. Sabit bin Kurra gibi Harranlı olan Muhammed bin Cabir el Battani (850-929) de trigonometriyi sistematik bir şekilde geliştirdi. Sinüs, tanjant ve kotanjantların ilk eksiksiz tablosunu yüksek bir doğruluk oranıyla hesapladı. Sinüsleri kendi astronomik incelemelerinde kullandı. Ebu’l-Vefa Büzcani de X. yüzyılın en büyük matematikçisi sayılmaktadır. Büzcani, yüksek dereceli matematik problemlerini geometrik olarak çözümleyerek Harezmî’nin çalışmalarını tamamlamıştır. Medeniyetin zirve döneminde bahsettiğimiz âlimler dışında matematik alanında önceki Yunan ve İslam matematikçilerinin eserlerini titizlikle inceleyen ve optik dâhil 57 eser yazan İbni Heysem (ö.1039) logaritma ve trigonometriyi birleştiren İbni Yunus (ö.1024), Ebu Bekir el Kerhi (ö.1024) ve Ömer Hayyam (1045-1121) gibi birçok matematikçi yetişmiştir. Dünya matematik tarihinde Müslüman matematikçiler en fazla paya sahip olan gruptur. Hem klasik dünyanın matematik eserlerini tercüme ederek bu bilimi diriltmiş hem de kendileri orijinal eserler ile beraber yeni teoremler ve bilim dalları keşfetmişlerdir. Bu bilginlerin yaptığı çalışmalar batıya tercümelerle aktarılarak modern bilimin temelleri atılmıştır.

Astronomi Alanında Çalışmalar
Arap dünyasında eski medeniyetlerin astronomi eserleri Emeviler döneminde tercüme edilmeye başlanmış diğer birçok bilim gibi Abbasiler döneminde en yoğun dönemini yaşamıştır. Astronomide Müslümanlar, Yunan geleneğini, Hint ve İran bilgisiyle birleştirerek yeni bir görüş ortaya atmışlardır. Batlamyus’un el Mecisti adlı eseri Müslüman astronomlar tarafından en güvenilir eser kabul edilmiş bundan dolayı İslam astronomisinde Yunan geleneği devam ettirilmiştir. Fakat Yunanlılardan farklı olarak Beytü’l-Hikme’de uygulama ağırlıklı çalışmalar yapılmış ve Yunan astronomların tahminlerine günümüzdeki gerçek değerlere daha da yaklaştırmışlardır. Müslüman âlimler astronomiyi bir matematik bilimi olarak kabul etmiş, antik astronomi yazmalarını Arapçaya tercüme etmiş ve bu yazmaların ilerisine giderek daha doğru ölçümlere ulaşmışlardır. Abbasilerde astronomi ile ilgili çalışmaları, Mansur’un sarayında çalışan İbrahim el Fezari başlatmıştır. Fezari, Birçok Hint eserini çevirmiş ve ilk özgün astronomi eserini yazmıştır. Me’mun döneminde Beytü’l-Hikme’de 60’a yakın astronom çalışmaktaydı. Halife Me’mun da bu çalışmaları bizzat takip etmiş ve bazı ölçümler için direktifler vermiştir. Me’mun, Yahya bin Ebu Mansur ve Hubeyş el Hasib başkanlığındaki bir heyete dünyanın çevresini ölçmeleri için emir vermiş, onlar da Sincar çölünde 1 derecelik iki nokta arasında yaptıkları ölçümlerin sonucunda bu iki nokta arasındaki mesafenin 56.666 Arap mili (111.812km) olduğu toplamda dünyanın çevresi 40253 km olarak hesaplanmıştı. Günümüzde dünyanın gerçek çevre uzunluğu 40068 km olarak belirlenmiştir. Bu çalışmalar nihayetinde Me’munî adı verilen tablolar hazırlanmış; yüzey şekillerini, denizleri, nehirleri ve milletleri gösteren haritalar yapılmıştır. Yapılan bu haritalar aynı zamanda denizcilikte de kullanılmış ve uzak doğuya kadar gidilmiştir.
Batlamyus’un geliştirmiş olduğu ay ve gezegenlerin hareket teorisi ve dünya merkezli evren teorisinin hatalarını Harezmî düzeltmiş, Zic cetvelleri sayesinde detaylı bir gezegen tablosu hazırlamıştır. Bu astronomik tablo, yıldızlarının ve gezegenlerin yerlerini tespit etmeye yarıyordu. Harezmî’den sonra gelen astronomlar kendi Zic cetvellerini oluşturmuşlardır. Bunun nedeni her âlimin kendisinden önce yapılan çalışmayı bir adım daha ileri götürme çabasıydı. El-Fergani IX. yüzyılda Beytü’l-Hikme’de Batlamyus’un eserlerini incelemiş el Mecisti’ye şerh yazmış, bu kitaba dayanarak yapmış olduğu hesaplamaları içeren eser Avrupa’da ve Orta Asya’da 700 yıl kullanılmıştır. Bu çalışma bilimsel düşünce ve ilişkilerin deneysel doğrulanmasının başlangıcı olmuştur.
Bağdat’ta astronomi ile ilgilenen bir başka âlim de Matematikçi Battani (850-929)dir. Harranlı bir matematikçi ve astronom olan Battani, Sabii bir aileden gelmekteydi. Battani, İslam medeniyetinin zirve döneminde yaşamış ve dönemin zengin bilimsel ruhuna büyük katkılar sağlamıştır. Battani, matematik ve astronomi bilimine çok önemli katkılar sağlamış bir âlimdir. Ömrünün 40 yılını (877-918) astronomiye adamıştır.
Matematik ve astronomi alanında birçok eser bırakan Battani’nin en önemli eseri Kitab’ül-Ciz’dir. Bu eserinde astronomi ile alakalı daha önce ele alınmayan konulara yer vermiştir. Batlamyus’un “Tetrabiblos” eserine şerh yazarak bu kitaptaki yanlışları düzeltmiştir. Kendisinin geliştirdiği ciz cetveliyle güneş yılını tam olarak hesaplanmıştır. Battani’nin önemli başarılarından bazıları şunlardır: Güneş yılını günümüzdeki gerçek değerinden sadece iki dakika farkla 365 gün 5 saat 46 dakika olarak, ay ve güneş tutulmasını 23° 35” olarak belirlemiş 880-881 yılları arasında 489 yıldızı kataloglamıştır. Battani’nin çalışmaları daha sonra Avrupa’da büyük yankı uyandırmış, Brahe, Kepler, Galileo ve Kopernik’e ilham kaynağı olmuştur. İslam astronomi biliminde önemli bir yere sahip olan bir başka âlim de Ebu’l- Reyhan el Biruni’dir. Biruni, Galileo’dan 600 yıl önce dünyanın kendi ekseni etrafında döndüğünü iddia etmiştir. Usturlap ve denize yakın yüksek bir dağdan faydalanarak karmaşık bir jeodezi problemini çözmüş ve dünyanın çevresini hesaplamıştır. Dünyanın herhangi bir noktasının Mekke’ye olan yönünü bilimsel olarak tespit etmiştir.
Beytü’l- Hikme, İslam dünyasının birçok noktasında yükselen rasathaneler ve burada yapılan çalışmaların temelini oluşturmuştur. Bu kurumda yürütülen çalışmalar sonucunda, Hint, Yunan, İran ve Babil astronomi çalışmaları tüm İslam âlemine ulaşmıştır.
Tıp Alanında Çalışmalar
İslam tıp bilimi Müslümanların en başarılı olduğu bilimdir. İslam medeniyetinin zirvesi sayılan Beytü’l-Hikme, sadece döneminde değil daha sonra Rönesans ve XVII. yüzyıla kadar Müslüman hekimlerin eserleri Avrupa’da ders kitabı olarak okutulmuştur. Müslümanlar VIII. yüzyıldan itibaren yaptıkları tercümeler sayesinde, Hipokrat, Galen, Dioscorides gibi Yunan hekimlerin eserlerinden tıp ilmini elde ettiler. Tıp, Beytü’l-Hikme döneminde büyük bir gelişme kaydetmiş ve özel bir karaktere sahip olmuştur. İslam tıbbı, Yunan hekimler Hipokrat ve Galen’in geleneğini İran ve Hint pratiğini aynı çatı altında birleştirmiştir. Bu yönüyle sentezci bir yapıya sahiptir. Müslümanların tıp bilgisinin altyapısında İran’ın Cundişapur Okulu, İskenderiye okulu ve Tıbbı Nebevi yatmaktadır. Beytü’l-Hikme’de tıp çalışmaları, Abbasi halifesi Mansur yakalandığı bir hastalık sonucu Cundişapur okulundan bir hekim istemesi ve Hekim Curcis bin Buhtişu’nun başarılı tedavisi sonucu iyileşen halifenin, Buhtişu’yu sarayında tutarak ona Bağdat’ta bir hastane kurdurtması ile başlamıştır. Buhtişu ailesi daha sonra bu hastanede birkaç nesil çalışmalarına devam ettirmişlerdir. Buhtişular gibi Cundişapur’dan Bağdat’a gelen bir başka hekim ailesi de Masaveyhlerdir. Masaveyh, eğitim almamış bir hekim ve eczacıydı. Cundişapur hastanesi dispanserinde 30 yıl çalışmış, istifa edince Bağdat’a gitmiştir. Masaveyh dışında üç oğlu da bu geleneği devam ettirmiştir. Özellikle Yuhanna bin Masaveyh, Harun Reşid, Me’mun, Mu’tasım ve Vasık dönemlerine damga vurmuş, Arapça ilk tıp eserini meydana getirmiş, içinde göz hastalıklarıyla ilgili bir risalenin de bulunduğu 100’e yakın eser yazmış bir hekimdir. Abbasilerin ilk döneminde İbni Mukaffa, tıp eserlerini Pehleviceden Arapçaya tercüme etmiş, bu tercümeleri Masaveyh ailesi devam ettirmiştir. Tercümelere Halifeler ve özellikle Bermeki ailesinden gelen vezirler hamilik yapmış, Yahya Bermeki, Hindu Mikna’yı Hint tıp eserlerini tercüme etmesi için Bağdat’a getirmiştir.

Dönemin en büyük mütercimi Huneyn bin İshak, önemli bir tercüman olmanın yanında zamanının en önemli hekimlerinden biriydi. Huneyn, Meşhur Yunan hekim Galen’in 99 eserini Arapçaya çevirmiş, birçoğuna şerhler yazmıştır. Tıpla alakalı oftalmoloji alanında iki temel eser bırakmıştır. Aşr Makalat fi’l Ayn (Göz Hakkında On Makale) ve Mesail fi’l Ayn (Gözle İlgili Problemler) adlı eserler ile gözün anatomik yapısı hakkında önemli bilgiler vermektedir. Huneyn’in yaptığı çalışmalar İslam tıp geleneğinin temelini oluşturmuştur. Beytü’l-Hikme’de daha çok felsefe alanında çalışmalar yapan Kindi (801-873) ve öğrencileri de tıp ile ilgili risaleler yazmışlardır. Yine IX. yüzyılın önemli astronom ve mütercimlerinden Sabit bin Kura önemli bir pratisyendir. Sabit’in Tezkire adlı eseri kızamık ve çiçek hastalıkları açısından Razi’nin yolunu açmıştır. Rey’de dünyaya gelen Razi (ö.932) Bağdat’a gelerek burada ilim tahsil etmiş ve hastanede başhekim olmuştur. Bu görevi sırasında karşılaştığı hastalıkları ve tedavileri not etmiş öldüğünde bu notlar öğrencileri tarafından kitap haline getirilmiştir. Havi adında 30 ciltlik bu eser, tıbbın bütün alanlarıyla ilgili bir ansiklopedi niteliğindeydi. Havi, Uzun yıllar boyunca hem Doğu’da hem de Batı’da okutulmuştur.
Razi’nin bir başka eseri de Galen’in anatomi bilgisini geliştirerek daha sistemli bir şekilde ortaya koyan Kitab’ul-Mansur adlı eserdir. Bu eserde psikomatik tıp, ruh hastalıkları, kızamık ve çiçek hastalıklarının tedavileri hakkında bilgiler yer almaktaydı. İslam medeniyetinin tıp ve ilim alanındaki zirve ismi olan İbn Sina, el Kanun adlı ansiklopedik eseri ile Hipokrat ve Galen’in bile sahip olamadığı bir şöhret kazanmıştır. İbn Sina’nın bu eseri, XIV. yüzyıla kadar Doğu ve Batı üniversitelerinde ders kitabı olarak okutulmuştur. İbn Sina, kendisinden önceki Müslüman ve diğer hekimlerin eserlerinde faydalanmış, bunlara yeni keşifler ilave etmiştir. (tüberkülozun bulaşıcılığı, menenjit, salgın hastalıkların yayılma şekli vb.) Beytü’l-Hikme ortaya çıktıktan hemen sonra, Müslümanlar tıp alanında üstünlüğü ele geçirmiş, Müslüman hekimler, Hristiyan ve Yunan hekimlerinin ilerisine gitmişlerdir. Beytü’l-Hikme’nin kurulmasından İbn Sina’ya kadar uzanan dönemde çok sayıda hekim yetişmiştir. Will Durant’a göre 931 yılında Bağdat’ta 860 diplomalı hekim bulunmaktaydı. Bu hekimler, tıp alanında önemli çalışmalara ve başarılara imza atmış, bu alanında Müslümanlar yüksek bir seviyeye ulaşmışlardır. Bu dönemde sağlık hizmetleri her yere ve herkese ulaştırılmaya çalışılmış, hapishanelere ve köylere gezici hekimler gönderilmiştir. Eğitimini tamamlayan hekimler testlerden geçirilerek yeteneklerine göre sertifika (icazet) verilmiştir. Bağdat’ta tıp alanında yaşanan bu canlılık ile sonucunda başta Bağdat olmak üzere birçok şehirde hastaneler kurulmuştur. Müslümanların kurduğu hastaneler seküler bir yapıya sahip olmuş, herkese eşit ve herhangi bir ayrım olmadan hizmet etmiştir. Avrupa’da olduğu gibi hastaneler dini bir zümre tarafından değil direk devlete bağlı hekimler tarafından yönetilmekteydi. Bu hastanelerde farklı dinlere mensup doktorlar beraber çalışmaktaydı. Ortak amaçları, hastaların sıhhatini sağlamaktı. Hastalıkların bölümlere ayrıldığı bu hastanelerde, kadın ve erkek hastalar farklı bölümlerde tedavi edilmekteydi. Yine kadın hastalara kadın hemşireler bakarken erkek hastalara da erkek hemşireler bakıyordu.
Coğrafya Alanında Çalışmalar
Müslümanlar sahip oldukları geniş coğrafya itibari ile (Çin Seddi’nden Atlas Okyanusu kıyılarına kadar) coğrafya biliminde önemli gelimeler kaydetmişlerdir. Coğrafyacılar bu geniş alanda hiçbir sınırla karşılaşmadan özgürce yaptıkları seyahatler ve Hac mevsiminde dünyanın dört bir yanından gelen âlimlerle yaptıkları fikir alışverişleri sonucu bilgiler derlemiş ve haritalar çizmişlerdir.
İlmi olarak çalışmalar Yunan, Hint ve İran metinlerinin Beytü’l-Hikme’de tercüme edilmesi ile başlamıştır. İslam coğrafya biliminde Hint ve İran eserleri en önemli etkiye sahiptir. Bu eserler sayesinde Müslümanlar Hindistan’ı tanımış ve Fars denizcilik terimleri Arapçaya geçmiştir111. Yunan etkisi ise başta Batlamyus’un Coğrafya adlı eseri ve diğer Yunan coğrafya eserlerinin tercüme edilmesi yoluyla olmuştur. Beytü’l-Hikme’de coğrafya çalışmalarını halife Me’mun başlatmıştır. Önceki konuda da bahsetmiş olduğumuz gibi astronomlarına dünyanın çevresini ölçmelerini emretmiş ve Sincar çölünde başarılı sonular elde edilmiştir. Bu dönemde Yunan coğrafya eserlerinden faydalanılarak önemli bir dünya atlası hazırlanmıştır. Müslümanlar coğrafya alanındaki bu gelişmeleri sonucunda Çin, Japonya, Hindistan, Güney-Batı Asya ve Hint Okyanusunu, İskandinavya, İrlanda, Almanya, Fransa ve Rusya dâhil Avrupa, Asya ve Afrika’ya ulaştılar.
Harezmî hazırlamış olduğu Suret’ül-Arz adlı harita ile ilk İslami coğrafya haritası ortaya çıkmıştır. Bu çalışmanın yanı sıra Ahmed el Yakubi, Kitab’ul-Buldan adlı eserinde seyahatlerini anlatırken ülkeler hakkında ayrıntılı bilgiler vermiş, Ubeydullah Hurd Dabah da El-Measil ve Memalik (Yollar ve Ülkeler) adlı eseri yazmıştır. Bağdat’ta Mesudi, o dönemde bilinen dünyanın ayrıntılı bir haritasını hazırlamıştır. Yine Bağdat’ta çalışmalar yapan Habeş el Hasib el Mervezi de, özellikle kıblenin yerini belirlemek ve ibadet amaçlı haritalar ve koordinat sistemi geliştirmiştir. Bir diğer coğrafyacı İranlı Zahrab da Nil, Fırat ve Dicle nehirleri ve bunlar üzerindeki sulama sistemlerinin ayrıntılı bir haritasını hazırlamıştır. Müslümanların bu çalışmaları daha sonra Endülüs ve Sicilya’da devam ettirilmiş özellikle İdrisi gibi önemli coğrafyacılar yetişmiştir. Beytü’l-Hikme’de yukarıda bahsettiğimiz ilimler dışında; kimya, eczacılık, zooloji, botanik gibi alanlarda da önemli çalışmalar yapılmıştır. Özellikle eczacılık ve kimya alanında önemli buluşlar yapılmıştır. Edviyet’ül-Müfrede, Akrabazin ve Biruni’nin Kitab-ul Saydala (Eczacılık Bilimi) gibi eserler eczacılık alanında, Cahız’ın Kitab’ul Hayvan’ı zooloji alanında, İbni Vahşiye’nin Felahatu’n-Nebtiye’si de botanik alanında yazılmış önemli eserlerdir.

Felsefe Alanında Çalışmalar
İslam topraklarının genişlemesinden sonra Müslümanlar, kadim medeniyet sahalarına ulaşmışlar ve bu kültürlerle irtibata geçmişlerdir. Bu irtibat sonucunda Müslümanlar eski medeniyete ait bilim ve kültüre merak salmış, bu merak sonucunda meydana gelen yoğun tercüme faaliyetleri ile tabiat ilimlerine ait eserlerin yanı sıra klasik felsefe eserleri de tercüme edilmiştir. İslam felsefesi de bu tercümeler sonucunda şekillenmiştir. Beytü’l Hikmet de toplanan klasik İran, Yunan ve diğer medeniyetlere ait eserler tercüme edilirken aynı zamanda tefsir ve şerhleri de yapılıyordu. Metafizik, tabiat felsefesi, mantık, psikoloji, matematik, siyaset, ahlak ve musiki gibi alanlarda çok sayıda eser Arapçaya kazandırılmıştır. Bu bağlamda felsefenin gelişme göstermesi uygulamalı bilimlere olan yakınlığından kaynaklanmaktaydı. Bu eserlerden elde edilen ve günlük hayatta yarar sağlayan bilgiler tercüme çalışmalarına hız kazandırmıştır. İslam felsefesini doğuran sebep, Müslümanların kendi içindeki problemler ve dışarda Yahudi ve Hristiyanlarla yapılan kelami tartışmalar etkili olmuştur. Bu tartışmalar sonucunda İslam kelam bilim ortaya çıkmıştır. Yine bu tartışmaların neticelendirilmesi için Kur’an, Hadis ve kelamın dışında bir araca ihtiyaç duyulmuş ve bu ihtiyaca klasik Yunan felsefesi cevap vermiştir. Daha önce ilmi şahsiyeti hakkında bilgi verdiğimiz Halife el- Me’mun, meclislerde farklı mezhep ve görüşleri savunan âlimlerdenn soru-cevap şeklinde tartışmalarını tertip ederdi. Sahip olduğu bilgi birikiminden dolayı kendisi de bizzat bu tartışmalara katılırdı. Bu tartışmalarda genelde büyük günah sahiplerinin akıbeti, Hz. Ali’nin efdaleti, imamet meselesi ve Kuran’ın mahlûk olup olmadığı gibi meseleler tartışılırdı.
Me’mun’un bu münazaraları düzenlemedeki asıl amacı, çeşitli fırkalara bölünmüş Müslümanların dine en uygun ve hoşnut olunacak orta bir yolda birleşmelerini sağlamaktı. Me’mun’un düzenlemiş olduğu bu akademik toplantılar sayesinde, çeşitli dinî grupları uzlaştırmak istediği, en azından tarafların birbirine düşman olmalarını engelleme gayesini güttüğü anlaşılmaktadır.
İslam felsefe ekollerinin hemen hepsi Abbasiler döneminde ortaya çıkmıştır. Bunun nedeni bu dönemde Abbasi halifelerin bu çalışmalara karşı göstermiş olduğu büyük destek ve yoğun ilgidir.
Arap-İslam coğrafyasında felsefe kendisini bir zemine oturtunca Müslüman felsefeciler düşüncelerini özgür bir şekilde yazmaya başladılar. Beytü’l-Hikme’de yapılan çalışmalarla Müslümanlar tabiat bilimlerinde olduğu gibi felsefede de rasyonalizme yönelmişlerdir. Tamamen aklı esas alan bu yazarlara “felasife” veya “hukema” denilmekteydi. Yine düşüncelerini vahye dayandıranlara “tekellüm” veya “ehl-i kelam” deniliyordu. Akılcı filozoflar dinin temel esaslarına zarar vermemek kaydıyla düşüncelerini serbest bir şekilde, sınırlama olmadan dile getiriyorlardı. Yine de zaman zaman din âlimlerinin yoğun eleştirilerine maruz kalmış ve İslam dünyasında derin fikri ayrışmalar ortaya çıkmıştır. İslam felsefesi, metot problem açısından Yunan felsefesini takip etmiştir. Yunan felsefesi üzerine derin incelemelerde bulunan Müslüman felsefeciler, Yunan filozoflar arasındaki görüş ayrılıklarını gidermeye çalıştılar. Bu dönemin en önemli felsefecileri Kindi, Farabi ve İbn Sina’dır.
Bu akılcı filozofların ilki, aynı zamanda ilk Müslüman filozof olan Ebu Yusuf el Kindi’dir. 803 yılında Kûfe’de doğan Kindi, Bağdat’a giderek tahsil görmüş, Mem’un ve Mutasım’ın sarayında tercüman, alim ve filozof olarak şöhrete kavuşmuştur. Abbasilerin ilim ve felsefe alanında hızlı ve zengin olan ilk asrında Kindi, aritmetik, geometri, fizik, coğrafya, matematik, meteoroloji, müzik, tıp ve felsefe alanlarında 265 eser yazmıştır. Aristo’nun Metafizik’inden Batlamyus’un El-Mecisti’sine kadar bir çok eseri tercüme ve tashih etmiş, şerhler yazmıştır. İslam felsefesini sistemli bir hale getiren Kindi, Aristo ve Platon’un düşüncelerini birleştirerek Neo-Platoncu (Yeni Eflatuncu) bir çizgiye getirmeye çalışmıştır. Kindi ve çalışmaları sayesinde Helen fikirleri İslami bir görünüm kazanmıştır. Aristo, Eflatun, Yeni-Eflatunculuk, Stoacılık, Hermetistler ve Pisagorcula ile antik çağın filozofları Beytü’l-Hikme’ye tanıtılmıştır. Aynı zamanda Mutezili bir âlim ve İslam Meşşailiğinin (Peripatetizm) kurucusu olan Kindi, 873 yılına kadar hayatını devam ettirmiştir. Kindi’nin sistemleştirdiği İslam felsefesi X. yüzyılda tüm islam topraklarına yayılmış bulunuyordu. Bu yayılma alanında bulunan Türkistan’ın Farab şehrinde doğan Farabi (Ö.950) Siyaset ve bilgi felsefesi başta olmak üzere felsefenin tüm alanlarında 200’den fazla eser kaleme almıştır.
Farabi İslam felsefesinin en özgün filozoflarındandır. Aristoteles mantığını Arap-İslam coğrafyasına taşımıştır. Farabi hem Aristoteles hem de Platon hakkında geniş açıklamalar yazmış ayrıca yeni Platonculuk’tan da etkilenmiştir. Platon ve Aristoteles’in fikirlerinin uyumlulaştırmaya çalışılması ile ortaya çıkan Yeni Platonculuk, evrenin oluşumunu Tanrı’nın Birliği’nden türetmeye çalışarak, Antik felsefeye mistik ve dini öğelerin katılmasıyla oluşturulmuş bir akımdır. Farabi’nin bu metafizik anlayışı onun İslami bir siyaset felsefesi kurma çalışmasında önemli bir rol oynar. İslam felsefesinin ilk dönemi Farabi ile zirve yapmıştır. Ama Farabi’nin asıl önemi onun felsefe ve İslam ilahiyatı arasında kurduğu köprüden kaynaklanır. Farabi bu ikisinin birbirini desteklediğini ve pekiştirdiğini etkili ve özgün bir şekilde ortaya koymayı başarmış bir filozoftur. Yazıları bütün bir İslam skolastik dönemini etkisi altına almış ve biçimlendirmiştir. Benzer şekilde yazıları kelamcılar tarafından reddedilerek hararetli tartışmaların doğmasını sağlamıştır. Aristo’nun birçok eserinin yeniden açıklamalarını ve şerhlerini Yazan Farabi’ye bu sebepten dolayı kendisine Aristo’dan sonra “Muallim-i Sani” ( İkinci Öğretmen) unvanı verilmiştir. Farabi’nin düşüncesini en açık şekilde olarak ortaya koyan ve İslam ilahiyatı ile Aristoteles ve Platon felsefesiyle Yeni Platoncu felsefe arasında yaptığı birleşimin çok başarılı bir biçimde açıklandığı çalışması “Erdemli Şehrin Sakinlerinin Görüşleri” anlamına gelen “El-Medinetü’l-Fazıla” adlı siyaset çalışmasıdır. Üç bölümden oluşan eser, Platon’un “Devlet” adlı eserinden ilham alınarak yazılmıştır. İlk bölümde Aristo metafiziğini; ikinci bölümde ruhbilimini, üçüncü bölümde ise siyasi durumun yapısı hakkında bilgiler vermektedir. Farabi’nin bu eserinde Allah’ın birliği ekseni üzerine kapsayıcı bir gerçeklik fikriyle bu üç esas birbirine bağlanmıştır. Yirmi yıl kadar Bağdat’ta oturan ve eserlerinin çoğunu burada kaleme alan filozof, bu şehirde meydana gelen karışıklıklar sebebiyle 941 yılında Şam’a gitmiş, burada ömrünün sonuna kadar kalmıştır.

Farabi ile aynı dönemde yaşayıp felsefe alanında önemli bir isim olan Zekeriya el Razi (865-925) de Farabi gibi hem bir hekim hem de filozoftu. Maniheizm, Gnostizm ve Eflatunculuk düşüncelerini birleştirerek deney ve tecrübe yöntemini sistemleştiren, Razi, en önemli tabiatçı filozoflardan biridir. Razi’nin felsefe sisteminin temel unsurları: Yaratıcı, ruh, madde, uzay ve zamandır. Bu unsurları detaylı bir şekilde tartışan Razi’nin özellikle zaman ve uzay hakkındaki görüşleri çağını aşmıştır. Ancak sahip olduğu düşünceleri nedeniyle dönemin ulemasının ağır eleştirilerine maruz kalmıştır. Birçok bilim alanında eserler veren Razi daha sonra Avrupa tarafından “Rhazes” olarak tanınmış ve eserleri birçok dilde yayınlanmıştır. Razi’nin 40’a yakın eseri günümüze kadar ulaşabilmiş ve bunlar, İran, Paris, Britanya, Rampur ve Bankipur İslam medeniyet kütüphanelerinde bulunmaktadır. İslam felsefesi denilince akla gelen ilk filozoflardan biri de Farabi’nin akılcı anlayışı ve Razi’nin deneyci düşüncesini birleştiren, eski felsefeyi İslam düşüncesi içinde eriten İbn Sina’dır (980-1037). Batı’da Avicenna olarak bilinen İbn Sina, dönemin karakteristik özelliği olan hâkim (çok yönlü ) bir filozoftu. Çocukluğundan itibaren titiz bir eğitim almış, 10 yaşına geldiğinde Arap klasiklerini ve Kur’an’ı hatmetmiş bulunmaktaydı. Daha sonra, Hukuk, Psikoloji, mantık ve doğa bilimlerine yöneldi.
İbn Sina, felsefe de Aristo geleneğine bağlı kalmış, Kitabu’ş-Şifa adlı eserinde Aristo felsefesini titizlikle ele almıştır. İbn Sina düşüncesi, Aristocu, Platoncu ve Neoplatoncu düşüncelerin akıcı bir karışımıdır. Felsefesini Aristo düşüncesi üzerinde temellendirmiş ve üzerine Yeni Platoncu görüşü inşa etmiştir. Kendisinin öncüsü olan Farabi’den etkilenmiş, onun birçok fikrine kendi bakış açısını katarak geliştirmiştir. Daha sonra eserleri tercüme yolu ile Avrupa’ya ulaşan İbn Sina, skolastik düşünce üstünde büyük yankı uyandırmıştır. Filozofun en önemli eseri Kitab-el Necat (Kurtuluş Kitabı) adını verdiği Kitabu’ş-Şifa’dır. Bahsettiğimiz filozoflar dışında; Gazali, İbni Rüşd, Serahse gibi önemli filozoflar da Beytü’l-Hikme’nin yeşertmiş olduğu coğrafyada yetişmişlerdir.
Aristo, İslam felsefesine etkileri açısından üzerinde en çok durulan ve incelenen filozoftur. O’nun eserleri geniş yankı uyandırmış ve Meşşayilik akımının ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Mantık, metafizik, ahlak, tabiat bilimleri ve siyaset alanındaki çalışmaları takip edilmiş bu disiplinlerden kelam ve mantık bilimleri doğmuştur. Özellikle vahiy-akıl eksenindeki tartışmalarla beraber Tanrı-Evren ilişkisi, varlığın ilkeleri, evrenin ezeli oluşu ve yaratılışı, zaman ve hareket problemleri, ölüm ötesi hayat ve ruh konuları Aristo’nun İslam dünyasında en çok tartışılan konularıdır.
Müslümanlar, sadece Yunan düşüncesiyle haşir neşir olmamışlar aynı zamanda İran ve Hint düşüncesinden de faydalanmışlardır. Fakat bu dönemde bu iki kültürden (İran ve Hint) alınan eserler genellikle tıp, astronomi, tarih ve siyaset eserleridir. İlk dönemde Müslümanlar orijinal bir düşünce sistemi ortaya koymamışlar, Yunan eserleri aracılığıyla Yunan düşüncesini inceleyip ilerletmişlerdir.
Tarih Alanında Çalışmalar
İslam tarihçiliği Emeviler devrinde başlamış, Abbasilerin ilk döneminde sistemli bir disiplin haline gelmiştir. İslam tarihçiliğinin ortaya çıkmasında Peygamber ve sahabelerin hayatları hakkında bilgi sahibi olma düşüncesi etkili olmuştur. İslam tarihçiliğin gelişmesinde Arap geleneğinde var olan ensâb ilminin önemli katkısı vardır. İlk Müslüman tarihçiler genelde aktardıkları bilgileri, o bilgiyi edindiği ya da kendisinden duyduğu rivayetçiyi referans gösterirlerdi. Bu şekilde yazılan tarih metinlerinde iki bölüm ortaya çıkıyordu: Tarihi olayın haberi ve bu haberi tarihçiye aktaranın bilgisinin bulunduğu kısım. Emeviler döneminde yaşamış olan Zuhuri dışında, Süleyman bin Tahran, Musa bin Ukbe, İbn İshak, Vakıdi, Cahiz gibi ilk büyük İslam tarihçileri Abbasilerin ilk devrinde yaşamışlardır. Abbasi halifeleri bu tarihçileri himaye etmiş ve desteklemişlerdir. Bu ilgi sonucunda İslam tarihçiliği bir disiplin haline gelerek ürünlerini vermeye başlamıştır. Vakıdi’nin kâtibi İbn Said, İslam tarihinin ilk biyografi eserini bu dönemde kaleme almıştır. Daha sonraki tarihçiler hep bu ilk dönem tarihçileri kaynak göstererek tarihlerini yazmışlardır. Bu dönemin meşhur tarihçileri ve eserleri şunlardır. Vakıdi: 747 yılında Medine’de doğan Vakıdi, İsmini dedesi Vakıd’tan almıştır. Eslem kabilesinin kölesi olduğundan Eslemi ve Medine’de de doğduğu için Medeni isimleri ile de anılmıştır. Küçük yaştan itibaren Medine’deki Küttabta ders almaya başlayan Vakıdi’nin hocası onun yazı ve kıraatını beğenmeyince ders halkasından çıkarır fakat annesinin ısrarıyla tekrar halkaya dâhil edilmiştir. Zekâsı ile ön plana çıkan Vakıdi, İslam ilimlerinin yoğun zamanında Medine’de 50 yıl yaşamış burada özellikle meğazi ve tabakat ilimleriyle ilgilenmiştir. Bu çalışmalar sonucunda Mescid-i Nebevi’de ders halkası kurup meğazi dersleri veriştir.
Abbasi halifesi Harun Reşid, Hac farizasını yerine getirmek için gittiği Mekke ve Medine’de kendisine kutsal yerleri yerini bilen bir olan Vakıdi rehber olarak önerilmiş. Bu süre zarfında rehberliğinden hoşnut olan Harun Reşid ve onun veziri Yahya bin Halid el Bermeki ile sıcak ilişkiler giren Vakıdi, Yahya bin Halid el Bermeki ile dostluk kurmuştur. Son derece cömert bir insan olan Vakıdi, cömertliğinden dolayı fakir düşünce dostu Halid el Bermeki’nin yanına, Irak’a gitmiştir. Bermeki’nin konağında toplanan meclise katılmış ve düşüncelerini savunmuştur. Vakıdi’nin Bağdat’ta olduğunu duyan Halife onu Bağdat’ın doğusuna kadı olarak tayin etmiştir. Me’mun, tahta çıktığında da Vakıdi’yi tekrar Rusafe kadısı olarak atamıştır.
Vakıdi, VII. ve VII. yüzyıllara ait ne kadar belge, risale ve kitap varsa büyük bir titizlikle derlemiş parasının önemli bir kısmını kitap satın almak için harcamıştır. Bu çalışmalar sonucunda Vakıdi öldüğünde 600 sandık kitap bırakmıştır. İbnü’n Nedim Vakıdi’nin 29 eser yazdığını Fihrist’inde yazmaktadır. Bu eserlerden Tarih ile ilgi olanları: Tarihu’l-Kebir, et-Tarih ve’l- Meğazi ve’l- Ba’s, Ahbaru’l Mekke, Ezvacu’n-Nebi, Vefatu’n-Nebi, es-Sekifa ve Bey’atu Ebu Bekr, El Menakih, Er- Ride ve’d-Dar, es-Sira, Yevmü’l- Cemel, Sıffin, Mevlü’l-Hasan ve’l- Hüseyn, Fütuhu’l Şam, Fütuhu’l Irak, et-Tabakat, Tarih’ul Fukaha, gibi eserlerdir. Bunlar arasında Tarihu’l-Kebir, yaratılıştın Hicri 179 yılına kadar olan olayları kronolojik olarak ele aldığı için en önemli tarih eseridir.
Medaini: Künyesi Ebu’l-Hasen Ali b. Muhammed b. Abdullah el-Medaini el-Basri el-Kureşi olan Medaini, 752-753 yıllarında Basra’da doğmuş ve yetişmiş , daha sonra Medaine gidip burada yaşadığı için kendisine bu isim verilmiştir. Bir müddet sonra Bağdat’a geçerek buraya yerleşmiştir.

İslam’ın ilk devirlerindeki çok yönlü yazarların başında gelen Medaini tarihi vak’alar üzerine kısa monografiler yazma geleneğinin öncüsüdü. Sayıları 240’ı aşan eserlerinden en önemlisi ve en kapsamlısı Ahbaru’l-hulefa’i’l-Kebir’dir. Medaini, ilk dönem İslam tarihiyle ilgili araştırmalar yapan sonraki tarihçiler için birinci elden başvuru kaynağı olan eserlerinde tarihi ve edebi çalışmaların bir sentezini yapmaya çalışmıştır. Halife b. Hayat, Cahiz, Belazüri, Müberred, Ya’kübi, Vekî’, Muhammed b. Cerir et-Taberi, Ali b. Hüseyin el-Mes’udi Ebü’lFerec el-İsfahani, Hatlb el-Bağdadi, Yaküt el-Hamevi, İbn Abdürabbih, İbn Hacer el-Askalani Abdülkadir el-Bağdadi gibi birçok tarihçi Medaini’nin rivayetlerini nakletmiş, eserlerinden faydalanmış, kaynak göstererek ya da göstermeden iktibasta bulunmuştur. Cahiz, VIII. yüzyılın son çeyreğinde Basra’da doğan Cahiz, siyahi bir babanın oğluydu patlak gözlerinden dolayı kendisine “Cahiz” lakabı takılmıştır. Basra’da sağlam bir eğitim almış, burada kurulan panayırda fasih Arapçayı öğrenmiştir bu panayırda yapılan tartışmaları ilgiyle takip eden Cahiz, tahsil için önce Kufe’ye sonra Bağdat’a kadar gitmiştir. Bağdat’ta eserlerini kaleme alan Cahiz, Mutezili fikirleri takip ederek Beytü’l-Hikme’de Aristo’dan yapılan tercümelerden faydalanmıştır. Halife Me’mun döneminde Beytü’l-Hikme’de çalışan ve burada çalışmalar yapan Cahiz, Arap edebiyatının en büyük nesir ustalarındandır.
Arap İslam kültürünün altın çağında yaşayan Cahiz, bu kültürün en büyük temsilcilerinden biri olmuştur. Edebiyat, psikoloji, düşünce ve birçok alanında önemli eserler kaleme alan Cahiz tarih alanında da “Risale fi Beni Ümeyye”, “Kitab’ul-Cemhereti’l-Mülük” ve “Kitab’ül-Mülük ve’l Ümemi’l-Salife ve’l-Bakiye” adlı eserleri yazmıştır. Cahiz, derlemiş olduğu kitapları referans alarak rivayetçi bir üslup ile tarihini oluşturmuştur. Belazuri, IX. yüzyılda yaşamış olan ve Belazuri, Farsçadan Arapçaya önemli tercümeler yapmış, bundan dolayı İran asıllı olduğu düşünülmektedir. Halife ve saray ile daima iyi ilişkiler içinde olmuş bunun sonucunda 10 yıl halife Mütevekkil’in nedimliğini yapmıştır. Abbasi sarayının geleneklerinden olan tartışmalara bizzat katılıp görüşlerini savunmuştur. 90 yaşlarında öldüğü tahmin edilen Belazuri, son zamanlarını ıstırap içinde geçirmiştir. Hafızasını kuvvetlendirmek için Hindistan cevizine benzer bir meyve olan “Belazur” meyvesini içmiş bundan dolayı hafızasını tamamen kaybetmiştir. Belazuri ismi de buradan gelmektedir. Belazuri’nin en çok bilinen iki eseri Ensabü’l-Eşraf ve Fütühu’l-Buldan’dır. Ensabü’l-Eşraf, Hz. Muhammed’in hayatından başlayıp; Hulefa-i Raşidin, Emeviler ve Abbasiler dönemini kapsayan bir tabakat kitabıdır. Fütühu’l-Buldan’da ise Hz. Muhammed’den hicri III. yüzyıla kadar yapılan ilk fetihleri şehir ve bölge olarak kaleme almıştır. Bunların dışında Kitabü’l-Büldani’s-Sağir ve Kitabü Ahdi Erdeşir adlı eserleri bilinmektedir fakat bu eserler günümüze kadar ulaşamamıştır. Yakubi, Hicri III. yüzyılda yaşamış. Ermeni veya Fars asıllı olduğu tahmin edilmektedir. Dedesi Vazıh, önemli devlet görevlerinde bulunmuş Azerbaycan ve İrminiye valiliği yapmış; babası da devlet memurluğu yaptığından dolayı Abbasilerin siyasi ve idari sistemini yakından tanımıştır.
Hindistan, Çin, Kuzey Afrika, İran, Endülüs ve Suriye gibi birçok ülkeye seyahat etmiş, seyahatlerini kaleme almıştır. Şii bir tarihçi olan Yakubi, İslam tarihini İmamiye gözüyle ele almıştır. Hz. Ali’ye haksızlık ettiklerini düşündüğü Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman’ın hilafetini kabul etmemiştir. Bunlar hakkında halife sıfatını kullanmamıştır. Hz. Ali ve Hz. Hasan’ı halife olarak kabul eden Yakubi, Emevi hanedanlığı için halifelik değil mülk sahipleri sıfatını kullanır. Önemli bir Tarihçi ve aynı zamanda ilk Müslüman coğrafyacılardan olan Yakubi’nin “Tarihu’l-Yakubi” adlı eseri en çok bilinen eseri ve İslam tarihçiliğinin ilk örneklerindendir. Bu eser Hz. Âdem’den başlayıp 872 yılana kadar olan olayları kaleme almıştır.
Bir diğer eseri olan Kitabü’l-Büldan ise ilk İslam coğrafya eserlerindendir. Gezdiği yerleri tasvir eden bu kitap; Bağdat ve Samarra’nın tasviri ile başlar, İran, Turan, Afganistan, Arabistan, Hindistan, Çin ve Bizans Ülkesi ile Suriye, Mısır, Kuzey Afrika ve Orta Asya hakkında malumat içermektedir. Taberi, 839 yılında Taberistan’ın Amul şehrinde dünyaya geldi. Küçük yaştan itibaren babası onun tahsiline büyük önem vermiş önce Amul’de Kur’an-ı Kerim ezberlemiş ardından da hadis eğitimi almıştır. 12 yaşında iken ilim tahsil etmek için Rey’e seyahat etti. Burada fıkıh, hadis ve tefsir dersleri aldı. Daha sonra Ahmed bin Hanbeli’den ders almak için Bağdat’a yol alan Taberi yolda Hanbeli’n ölüm haberini alınca geri dönmedi. Burada birkaç yıl kaldı ve Basra’ya geçti. Basra’da dönemin önemli muhaddislerinden hadis, siyer ve tarih dersleri aldı. Ayrıca Arap dili ve edebiyatını da öğrenen Taberi, Bağdat’a geri dönmüştür. Hayatının 50 yılından fazlasını Bağdat’ta geçiren Taberi, Abbasi vezirinin kadılık teklifini kabul etmeyip sadece ilim ile meşgul olacağını belirtmiştir. Arkasında birçok talebe bırakan Taberi, 923 yılında Bağdat’a vefat etmiştir. Taberi, yaptığı tefsir çalışmalarından dolayı “İmamü’l-Müfessirin” ve tarihçiliğinde dolayı da “Şeyhü’l- Müverrihin” isimlerini almıştır. Taberi’ye göre tarih, İnsanın akli delillerine veya düşünüp bulduğu sebeplere dayanmaz; belgeleri ve rivayetçileri belli olan rivayet ve haberlere dayanır. Taberi’nin en önemli özelliği, İslam’ın ilk üç asrına ait yazılan kitapları incelemesi ve eserlerini bu kaynaktan telif etmesidir.

Taberi’nin yazdığı birçok eserden sadece iki tanesi günümüze eksiksiz olarak ulaşmıştır. Bunlar 1: Camiu’l- Beyan ve Tarihu’l-Ümem ve’l-Mülük’tür. Camiu’l-Beyan’da Hz. Muhammed, Ashab, Hulefa-i Raşidin dönemi, Emevi ve Abbasi dönemlerini içeren bir tefsir çalışmasıdır. 31 cilt halinde günümüze ulaşmıştır. Tarihu’l-Ümem ve’l-Mülük ise o dönemden önce yazılmış ve günümüze kadar ulaşamayan birçok eserden bahsetmesi nedeniyle çok kıymetlidir. Mes’udi, 893 yılında Bağdat’ta dünyaya gelen Mes’udi, sahabeden Abdullah bin Mesud’un soyundan geldiği için Mes’udi ismiyle anılmıştır.Gençlik döneminde Taberi, Enbari, Musa Nevbahti ve Ebu’l Musa el-Eş’ari’den ders almış ve bilgilerinden faydalanmıştır. Büyük bir öğrenme aşkına sahip olan Mes’udi kitaplarla yetinmemiş, bilgisini artırmak için Kuzey Afrika ve Endülüs hariç tüm İslam coğrafyasını gezmiştir. Büyük bir tarihçi, coğrafyacı ve seyyah olan Mes’udi, 956’da Fustat’da hayatını kaybetmiştir. Tarih ve coğrafya, başta olmak üzere; kozmoloji, astroloji, dinler tarihi alanında eserler yazan Mesûdi’nin en önemli eseri “Mürucu’z-Zeheb”dir. Mes’udi, bu eseri hazırlarken Batlamyus, Aristo, Eflatun gibi âlimlerin tercümelerinden faydalanmıştır. Eserini hazırlarken bahsedilen âlimlerin kitaplarından faydalanan Mes’udi, yaptığı seyahatler esnasındaki gözlemlerinin yanında bu seyahatlerde tanıştığı âlim, seyyah, tacir, memur ve farklı din ve mezhep mensuplarından bilgiler edinmiştir. Bu yönüyle sadece İslam tarihçisi değil aynı zamanda dünya tarihçisidir. İbni Haldun Mes’udi için “tarihçilerin piri” olarak bahsetmektedir.
Birçok alanda eser yazan Mesûdi’nin sadece Müruc’uz-Zeheb ve el-Tenbih adlı eserleri günümüze kadar ulaşabilmiştir. Mes’udi, Müruc’uz-Zeheb’de kendisinden önceki tarihçileri ve onların eserleri hakkında kısaca bilgi vermiş, kendisinin kitabında bilinmesi gereken her ilimle ilgili bütün özelliklerini yer aldığını söylemiştir. Eser iki ana bölümden meydana gelmiştir birinci bölüm ansiklopedi mahiyetinde çeşitli konulardan oluşmaktadır. Hz. Âdem’den İslamiyet’e kadar olan dönemi insanlar, milletler ve yiyecek içecek gibi diğer kültür unsurlarıyla birlikte aktarılmaktadır. İkinci bölümde ise Hz. Muhammed’den Abbasi halifesi Mu’tilillah’a kadar olan İslam tarihini anlatmıştır. İbnü’n-Nedim, Beytü’l-Hikme kültür havzasında yetişen önemli bir tarihçi olan İbnü’n-Nedim,932 yılında Bağdatlı bir varrakın (kitapçı) oğlu olarak dünyaya geldi.
Kendisi de babasının bu mesleğini devam ettirmiştir. Dönemin büyük âlimlerinden; yazı, dil, edebiyat, hadis, fıkıh, felsefe, mantık ve Helenistik bilimlerin bilgisini öğrenmiştir. İbnü’n Nedim’in 987 yılında yazdığı el- Fihrist adlı eser İslam dünyasının ilk bibliyografik eseridir. Zamanla kaybolan birçok eserin adı, konusu ve yazarı hakkındaki bilgiler ancak bu eser sayesinde günümüze kadar ulaşabilmiştir. Arap İslam medeniyetinin altın çağı sayılan Beytü’l- Hikme’nin en yoğun çalıştığı dönemde fikri ve ilmi alanında yazılmış Arapça eserler veya tercümelere ait geniş bilginin bulunduğu bu kitap “makale” adını taşıyan 10 bölümden oluşmaktadır. İslam tarihinin ilk dört asrına ait bilimsel ve fikirsel eserleri sadece Fihrist sayesinde bilmekteyiz.
Yararlanılan Kaynaklar
Yusuf Polat, Bir Eğitim Ve Tercüme Kurumu Olarak Beyt’ül Hikme
Casim Avcı, “Mes’udi” maddesi, DİA, Citl:29
Mustafa Fayda, “Taberi” maddesi, DİA, Cilt:39
Mustafa, Fayda , “Belazüri” maddesi, DİA, Cilt:5
Josef Horovitz, İslami Tarihçiliğin Doğuşu
Hakkı Dursun Yıldız,“Abbasîler” maddesi, DİA, Cilt:1
Diane Collinson ve Robert Wilkinson, Otuz Beş Doğu Filozofu
Nahide Bozkurt, Mutezilenin Altın Çağı: Memun Dönemi
Will Durant, İslâm Medeniyeti
Fuad Köprülü, İslâm Medeniyet Tarihi
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Yusuf Polat’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Ömer Burak Karatay

Uzun zamandır bildiklerini siz değerli kullanıcılarımıza aktarmaktan mutluluk duyan, araştırıp öğrendikçe bu siteye yazıp diğer insanların da bilgilenmelerini sağlamaktan zevk alan bir yönetici ve yazar. Ekonomi alanındaki gelişmeler / bilgilendirici metinler için www.ekodemi.com'a davetlisiniz. Bizlere her türlü fikir, istek ve şikayetlerinizi admin@kenandabirkuyu.com üzerinden; markalarınızı değerlendirmek ve binlerce tekil kullanıcıya reklamınızı yapmak için reklam@kenandabirkuyu.com adreslerinden benimle iletişime geçebilirsiniz.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı

Reklam Engelleyici Algılandı

Tek amacımız sizlere temiz bilgi sunmak, lütfen reklam engelleyicinizi kapatın.