İslam Düşüncesinde Din/Vahiy ve Felsefe/Bilim

İslam’ın Akla ve Bilime Bakışı
Miladi VII. yy.’da İslam dini ortaya çıktı ve hızlı bir şekilde dünyaya yayılmaya başladı. Siyasal ve coğrafi, gelişmenin yanı sıra kapsamlı bir entelektüel coğrafya oluşturmaya başladı. Bu hızlı yayılmanın geri planındaki itici güç Kuran-ı Kerim’in ortaya koyduğu dinamik akıl tasavvuru ve bu tasavvurun inşa ettiği evren ve doğa perspektifidir. Aynı zamanda Kuranı Kerim’in inşa ettiği dinamik evren ve akıl tasavvurunu arkasına alan düşünce serbestîsidir. Kuran-ı Kerim’in iki yüz elli kadar ahlâk ayetine mukabil sekizde biri kadar olan yedi yüz elli ayet insanları doğa ve doğa yasaları üzerinde düşünmeye davet etmektedir. İlimle eş değer olan ve çoğunlukla epistemolojik değer taşıyan “a-q-l”, “f-h-m” gibi kelimeler bunun dışındadır. Kuran-ı Kerim’de hem düşünmekten hem de düşünen insanlardan övgüyle söz edilir.
Kuran-ı Kerim’de Peygambere indirilen vahiy sözleri kelâmi ayet kabul edildiği gibi doğada var olan fenomenler ve doğal yasalar da Allahın kevnî birer ayetidir. Nasıl ki; kelam-i vahyin üzerinde düşünülmesi emrediliyor ve bu vahyin insanı doğruya ve huzura götüreceği söyleniyorsa aynı şekilde doğa yasaları üzerinde düşünmeyi ve bu yasalardan hareketle hayatı anlamlandırma çabalarına gidilmesi daha açık bir ifadeyle Allah’a varılması istenmektedir. Çünkü bu yasalar tanrının tabiattaki bilgisi, iradesi, gücü ve faaliyetidir. Allah, Kuran-ı Kerim’de, evrenin yaratılışı ve izleyen süreç, gökler ve yer, denizler, dağlar, bitkiler, hayvanlar ve insanın yaratılışı ile ilgili bilgiler vermektedir. Bu sebeple modern bilim, Kuran’dan olumlu ya da olumsuz olarak bağımsız kalamadığı gibi bir Müslüman da modern bilime karşı ilgisiz olamaz.
Bilim modern çağda kullanılan bir kelime olmasına karşın ilim, Kuran-ı Kerim’in kullandığı bir kavramdır. İlim kavramı bilimden farklı olarak doğayla birlikte marifeti de içine alır. Hem tabi hem de tabiatüstü değerleri anlama ve bilmeyi ifade eder. İlim kavramı Kuranî literatürde metot açısından değil de daha çok gaye açısından ele alınmaktadır. Nihaî olarak Allah’a ulaşmayı ya da Allah’ın tabiattaki kevni ayetlerini çözmeyi, anlamayı, Allah’ın isimlerinin tecellilerinin müşahedeyi amaçlamaktadır. Bu aynı zamanda insanın ruhi bir tekâmül sürecidir. Bu sebepledir ki; ayette “Allah’tan en çok bilginler korkar” denilmektedir. İlim, gayesine ulaşmak için araç olarak kullandığı en temel unsur akıldır. Bununla birlikte insan, bilgi edinmek için faydalanabileceği bütün zahirî ve batinî duyularından faydalanır. Rasyonel olmak gibi bir zorunluluğu yoktur. Akılla ve doğayla kendisini sınırlandırmaz. İslam toplumunda ilim ile uğraşanlar için âlim ve arif gibi isimler kullanılır. Bu durum aynı zamanda ilimdeki çeşitliği de gösterir. Ancak çağdaş doğa bilimleriyle kıyaslandığında bilim ile uğraşan kişi doğrudan bilim insanıdır. Kategorisi yoktur. Kuran-ı Kerim’in ifade ettiği ilim, ruhi bir derinlik ve Allah’a ulaşmayı gaye edinir. Cehalet ise bunları bilmemek değil yaşamamaktır. “İlmi ile amil olmamadır.” Bu bağlamda ilim cehaletin karşıtıdır. Erdem ve bilgelik bilmek değil bildiğini yaşamaktır. Bilim ise, seküler bir değere sahiptir. Salt eşyayı bilmeyi amaç edinir. Cehalet denilen şey bilmemenin kendisidir. Bilim, âlem-i şehadetle ilgilenir.
Modern İslam Düşüncesinde Akılcılık ve Bilim
İlim kavramı her medeniyetin sahiplendiği, kendi doğasında var olduğunu hissettiği ya da olmasını arzu ettiği bir kavramdır. Her inanç ya da düşünce sistemi farklı özellikleri ile ön plana çıkarken ve bu özelliği ile kendisini tanımlarken; İslam dinini en iyi ifade eden kavram “İlim”dir. Tarihsel olarak İslam medeniyetinin oluşmasında ve gelişmesinde “ilim” kavramı önemli bir yere sahiptir. Mehmet Aydın’ın ifade ettiği gibi:
“Bu kavram bilebildiğimiz kadarıyla başka hiçbir kültür vasatında İslam fikir tarihinde olduğu kadarıyla belirleyici olmamış, İslam’da sahip olduğu mevkii başka hiçbir yerde kazanamamıştır. İslam bir ilim dini ve onun vücuda getirdiği medeniyet, bir ilim medeniyetidir”.
Aydın’ın bahsettiği ilim medeniyetinin tesisinde şüphesiz Kuranı Kerim’in ve O’nun inşa ettiği fikir serbestîsinin önemli bir katkısı vardır. Şayet biz İslam Bilim tarihi açısından konuyu ele alacak olursak İslam Bilim tarihi’ni kronolojik olarak Rönesans öncesinde ortaya Ortaçağa oturtmamız gerekirdi. Fakat biz modern dönem olarak ifade ettiğimiz XII. yy sonrası batıda ki gelişmelere paralel olarak genelde İslam coğrafyasını özelde ise özellikle batıyla doğrudan temas halindeki İstanbul merkezli Osmanlı’yı konu edindiğimiz için başlığımızı Aydınlanma sonrasına aldık. İslam Bilim tarihçileri İslam düşüncesinde istisnaları olmakla birlikte ciddi bir bilim-din çatışmasının olmadığını ifade etmektedirler. Peki, modern dönemi nasıl anlamalıyız? Modern dönemi anlamak için bu dönemin entelektüellerinin ve bilim insanlarının zihinsel geri planını ve onlara tevarüs eden ilmi geleneği ve tarihsel olarak XII. yy.’la kadar ki İslam coğrafyasındaki akıl/felsefe/bilim anlayışını tespit etmek gerekir.
Bilindiği gibi İslam’ın doğduğu çevre, Yahudilik, Hıristiyanlık, Hint ve Fars menşeli düşünce ve inançlar, Gnostik unsurlar ve sayılarını çoğaltabileceğimiz birçok inanç ve felsefenin yoğun olduğu bir bölgeydi. Gerek bu ortamın gerekse Kuran’ın etkisiyle Müslüman düşünürler kapsamlı bir entelektüel faaliyete giriştiler. Hz. Peygamber döneminden başlayarak topluma ilme açık bir yapı ve ivme kazandırılmıştır. Gerek çevrenin etkisi ve gerekse ortaya çıkan zihinsel ve sosyal problemlere paralel olarak Emeviler ile başlayan süreçte ve Abbasiler döneminde entelektüel atılımlar yapılmaya başlandı. Rasyonel düşünce gelişmeye başladı, mantığa ve doğa ilimlerine yönelim arttı. İslam düşünürleri yetişti ve ilimler sınıflandırılması yapılmaya başlandı. İlim kendi içerisinde kategorilere ayrıldı. İslam felsefesi bütün bunları da içine alacak şekilde kendi sistemini oluşturmaya başladı. Kindî (800-870), Farabî (870-950), İbn Sînâ (980-1037), İbn Rüşd (1126-1198), İbn Bacce (1095-1138), İbn Tufeyl (1106-1186) gibi Meşşai olarak tanımlanan filozoflar din ile felsefeyi uzlaştırmaya çalıştılar. Bu düşünürler metafiziği felsefenin konusu yaptılar, bilimleri sınıflandırdılar, kategorilerle ilgilendiler, mantıkla uğraştılar, dil ve siyaset felsefesi üzerine eserler telif ettiler. Metafizik bağlantılı siyaset ve ahlâk felsefesi oluşturdular. Tanrı, tabiat, tarih, psikoloji ve toplum yasaları üzerine yazılar yazdılar. Bilgide rasyonel yapılanmanın yapı taşlarını belirlediler. Rasyonel bilgi sistemi ve kendi felsefî doktrinlerini oluşturdular. Ana hatlarıyla ilimler tasnifi doğa bilimlerinin ortaya çıkması ve gelişmesi açısından önemlidir. İslam filozofları, Ulumu’l nazariye (rational science), Ulumu’l aqliye (intelectual science), Ulumu’l felsefîye (philosophical science), Ulumu’t tabiiyye (natural science) gibi kategoriler oluşturdular. İslam’ın ilme verdiği değer ve arkasındaki felsefî birikim sayesinde yüzlerce düşünür ve bilim insanı yetişti. Doğa, fizik, matematik, cebir, biyoloji, coğrafya ve tıp gibi bilimler üzerine çalışmalar yapıldı.
240720132203047128438
Bilim ile ilgili kurumlar ve medreseler bina edildi. Fizikçi, Matematikçi ve doğa felsefecileri (natural philosopher) yetişti.Teoloji (Kelam), felsefe ve mistisizm (irfan) gibi bağımsız düşünce gelenekleri ortaya koydular. İslam düşünürlerinin doğa bilimlerinde yapmış oldukları çalışmalar Avrupa entelektüel gelişimine katkı sağladı. Kısaca geniş bir alanda felsefî bir atmosfer meydana getirdiler. Daha sonra İslam coğrafyası üzerinde Moğol İstilası ile siyasi ve ekonomik dengeler bozuldu. Bağdat yağmalandı. “Bağdat’ın -entelektüel yaşamın merkezi- yağmalanması ile İslam Dünyası gelecek hakkında ümitsizlik belirtileri göstermeye başladı.” Bozulan siyasi dengeler ve toplumsal huzursuzluğa paralel olarak Gazalî’nin (1058-1111) felsefeye ve filozoflara yönelttiği eleştiriler, Kur’an yorumlarının siyasallaşması ve bu sebeple içtihadın güven kaybetmesi sonucu “içtihat kapısının kapanması”, entelektüel ilginin toplum tarafından yitirilmesi sonucu doğa bilimlerine çok fazla önem vermeyen “mistik” akımların güçlenmesi, İslam dünyasında bilimin iyice durmasına hatta gerilemesine sebep oldu. Lindberg, İslam dünyasında bilimin gerilemesinin sebeplerinin tam olarak bilinmediğini ancak temelde iki etkenin olduğunu: Birincisi, tutuculuğun artması, ikincisi, bilimsel teşebbüslerin, barış, zenginlik (prosperity) ve bilim insanlarının korunması (patronage) gerekliliğine bağlı olduğu ancak o dönemde İslam toplumunun bu özellikleri yitirdiğini ifade eder. Astronomi, İslam dünyasında Kuran-ı Kerim’in göklere, aya ve yıldızlara dikkat çeken ayetlerinin etkisiyle, kervanların yollarını bulması, kıblenin tayini, hava şartlarına bağlı tarımsal beklentiler gibi bazı pragmatik amaçlardan dolayı astronomiye ilgi zamanla arttı. Buna paralel olarak tercümeler, kütüphaneler ve medreseler de astronominin gelişmesine katkıda bulundu. İslam astronomisine kaynak olarak Arapların İslam öncesi ilgileri istisna edilirse daha çok Grek, Mısır, Fars ve Hint kökenli tercümeleri gösterebiliriz. Astronomi ve buna bağlı olarak astroloji hakkında birçok eser yazıldı.Bunların birçoğu matematik ve geometri gibi teorik bir kısmı ise gözleme dayalıdır. Gökyüzünün gözleme dayalı incelenişinin kayıt altına alınmasıyla “zic”ler (astronomi cetvelleri) yazıldı. İslam düşünce tarihinde astronomi ile ilgilenmek için kurulmuş rasathaneler ve buralarda çalışmış yüzlerce bilgin vardır. Zic’ler ve usturlab İslam astronomi geleneğinde yeniden inşa edilmiştir. Fergani (9. yy.), Battani (858-929), Biruni (973-1048), İbn Heysem (965-1038), Tusi (1201-1274), Bitruci (XII. yy.), Uluğ Bey (1393-1449), Ali Kuşçu (1403-1474), Takiyüddin (ö. 1585) gibi düşünür ve bilim insanları astronomi üzerine çalışmıştır.
Fizik, müstakil bir bilim olmakla birlikte, metafiziğin bir uygulaması olarak ele alınmıştır. Teknik bir kısım aletler, mekanikler, kaldıraçlar, makaralar, teraziler ve ağırlık ölçüleri fizik başlığı altında ele alınabilir. Optik İslam düşünürlerinin ele aldığı konular arasındadır. Müslüman fizikçiler arasında en meşhuru batıda Alhazen olarak bilinen İbn Heysem (965-1040)’dir. “Kitabü’l Menazır” (Optiğe Dair) isimli eserin yazarı olan İbn Heysem ışığın kuralları, kırılması, yansıması ve gözün anatomisi üzerine çalışmalar yapmıştır. Kepler ve Newton’un optiğe dair eserlerine katkıda bulunmuştur. Fizikte, Kindi, İbn Sînâ, İbn Heysem, Hazini (XI-XII. yy.), Cezeri (1136-1233), Kemalüddin Farisi (ö. 1320), Kimya da Cabir İbn Hayyan (721-808), Zekeriya er-Razi (864-925)bilimsel araştırmalarıyla ön plana çıkan bilim insanlarıdır.
Biyoloji, Tıp ve Eczacılık ise Müslüman düşünürlerin hakkında sayısız eserler yazdığı diğer önemli bir alandır. İslam düşünürleri deney ve gözleme dayalı uygulamalı tedavi yöntemleri üzerine çalışmışlardır. Öyle ki; Muhammed bin Zekeriyya e- Razi ve İbn Sînâ gibi bazıları tıp sahasında rakipsiz otorite idiler. Cahiz (781-868), Zehravi (936-1013), İbn Baytar (1190-1248), İbn Nefis (1213-1288) biyoloji ve tıp da saygın kimliğe sahip bilim insanlarından bazılarıdır. Ayrıca matematikte, Harezmî (780-850), Ömer Hayyam (1048-1131), coğrafya da, Harezmî, Mesudi (896-956), İdrisi (1100-1166), İbn Batuta (1304-1368) gibi düşünürler bilim tarihi açısından prestij sahibi bilim insanlarıdır. Bu düşünürlerin hepsini burada ele almamız hem konumuz hem de çalışmanın sınırları açısından mümkün değildir.
Çalışmamızın bu bölümünde tarihsel olarak en güçlü siyasal ve entelektüel (en azından İslam coğrafyası için) erk olan ve batıyla yakın teması bulunan Osmanlı devletindeki bilimsel seyre dikkat çekmeye çalışacağız. Osmanlı devleti dünya tarihinde uzun ömürlü imparatorluklardan biridir. Bir devletin varlığını uzun süre devam ettirebilmesi için birçok faktör gerekir. Bunların en önemlilerinden biri toplumu ayakta tutan temel dinamik olan bilim/ilimdir. Ancak Osmanlı devleti çok geniş bir coğrafya da hâkimiyet sürdüğü için bilimsel kronoloji ve seyir nasıl ele alınmalıdır? gibi bir problem ortaya çıkmaktadır. Bu sebeple İhsanoğlu, imparatorluğun yayıldığı coğrafya üzerinde gelişen ilmî faaliyetlerin hepsini içerisine alacak şekilde “Osmanlı Bilimi” terimini kullanmaktadır. XIV. ve XVI. yüzyıla kadar devam eden Osmanlı bilimsel sürecini Kazancıgil, kuruluş ve atılım yılları olarak tanımlamaktadır. Bu süreç içerisinde kurulan medreseler, sağlık kurumları -tıbbiyeler, darüşşifalar, bimarhaneler- ve astronomik faaliyetler (daha çok rasathaneler) dikkat çekmektedir. Özellikle Fatih döneminde kurulan medreseler Osmanlı bilim anlayışını ortaya koymaktadır. Bu dönemde Osmanlı devleti bilime saygılı ve bilim insanını koruyan bir yönetimi esas almaktadır. Daha sonra Süleymaniye Medresesi ve burada özellikle tıbbın okutulduğu bilinmektedir. Medreselerin genel özelliği naklî ilimler ile birlikte akli ilimlerin de okutulmasıdır. Osmanlı bilim literatürü ise, dini eserler ile birlikte matematik, astronomi ve tıp konularında orijinal telif ve tercümeler de bulunmaktadır. XVI. yy’da Osmanlı bilim geleneği zirveye ulaşmıştır.
Osmanlı medreselerinin ders programlarında naklî ilimler olarak ifade edilen dinî bilimlerin yanı sıra mantık, hikmet (felsefe), tarih, coğrafya, hendese (geometri), ilm-i hesap (aritmatik), fizik, tıp, kimya, botanik, zooloji gibi akli ilimlerde okutulmaktadır. Osmanlıda felsefeye ilgi özellikle Fatih döneminde başlamıştır. Fatih devrinin önemli düşünürleri olan Hocazade Muhlisiddin Mustafa Efendi ile Alâeddin Ali Tusi’den Gazalî ve İbn Rüşd’ün Tehafüt tartışmalarındaki temel problemleri ana hatlarıyla ele almalarını ve birer eser yazmalarını ister. Yine Fatihin açtığı Sahn-ı Seman medreselerinde bizzat felsefe adıyla haftada birer saat felsefe ve mantık dersleri okutulmaktadır. Felsefeye olan ilgi Fatih dönemindeki kadar olmasa da Kanuni dönemine kadar devam etmiştir. XVII. yy. sonrası devletin askeri, mali ve siyasi ve sosyal bunalımları sebebiyle ilme olan ilgi azalmış ikici plan atılmıştır. Zaten medrese tedrisatındaki akli bilimlerin çıkarılmasıyla bilimsel gerilim kendini iyice hissettirmeye başlamıştır. Alternatif olarak naklî bilimler medreselerde merkezi bir konuma gelmiştir. Medreselerde görülmeye başlayan ilmi kifayetsizlik dönemin düşünürlerinin dikkatinden kaçmamış konuyu nazarı dikkate veren eserler yazılmıştır. Evkaf Nazırı Mustafa Hayri Efendi, Islah-ı Medaris Nizamnamesi” hazırlamıştır. Öyle ki bu dönemde felsefe eserlerinin vakfedilmesi bile tartışma konusu olmuştur. Zamanla Osmanlı medreselerinde felsefeye ve rasyonel bilgiye ilgi daha da azalmış ve materyalist ve pozitivist düşüncelerin felsefe yoluyla kendilerini göstermeleri üzerine felsefeye ve rasyonel düşünceye karşı bir antipati oluşmuştur.
39big
Batı entelektüel çevrelerinde bilim-din çatışmasına temel teşkil eden jeo-sentrik evrenden helio-sentrik evrene geçiş kabul edilen Kopernik astronomisi ile ilk temas Zigetvarlı Tezkereci Köse İbrahim Efendi’nin Fransız astronomu Noel Durret’nin (ö. 1650) eserini çevirmesiyle olmuştur. Batıda çatışmaya sebep olan problem Osmanlı’da sadece “teknik detay” olarak algılanmıştır. Ancak Osmanlı bilginleri, yer-merkezli evreni dini bakımdan daha uygun görmüşler ve kabul etmişlerdir. Din-bilim çatışması Osmanlı-Türk entelektüel hayatına XIX. yy. sonrası pozitivizm ve biyolojik materyalizm gibi fikir akımlarıyla kendini hissettirmeye başlamıştır. Batı bilimin kendi çevresi dışındaki ilk teması sınır yakınlığı sebebiyle Osmanlı ile olmuştur. Osmanlı Batı biliminden ateşli silahlar, haritacılık ve madencilik konularında yararlanmıştır. Seyyahlar, tacirler, esirler, denizcileri ve Yahudi bilim adamları vasıtasıyla ilimi ve teknik bilginin girişi sağlanmış bu aşamada Rönesans astronomi ve tıbbı ile temas etmişlerdir.Avrupa’da meydana gelen bilim ve sanayi devriminden sonra Osmanlı ile Batı arasında mesafe oluşmaya başlamıştır. Osmanlı’nın kendisini üstün görme eğilimi bu mesafeyi açmıştır. Sahip oldukları üstünlük duygusu ile Batı bilimini selektif olarak ve pragmatik amaçlar doğrultusunda almışlardır. Bu amaçlar dönemin konjonktürel yapısı dolayısıyla askeri amaçlara matuf olmuştur. Osmanlı’nın kendisini psikolojik olarak üstün görmesinin sebepleri arasında inandıkları İslam dininin en son ve en doğru inanç olduğu ve Ortaçağ İslam medeniyetinin tesiriyle kendilerini Avrupa’ya karşı manen üstün görmeleridir.
Osmanlı, batı’daki bilimsel gelişmeleri fazla zaman fasılası olmadan yakından takip etmiş gerekli teknik transferleri yapmış hatta teknoloji transferi için “taife-i efrenciyan” adında bir grup kurmuştur. Ayrıca selektif bir tavırla Batı tekniklerini almakta zorlanmamıştır. İhtiyaç duyduğu uzman ve teknisyenleri Avrupa’dan getirip istihdam etmiştir. Yeri geldiğinde eleştiriler de yazmıştır. Yapılan bilgi ve teknik transferini çoğunlukla din ile karşı karşıya getirmemiştir. Bu transferlerde genel olarak yöntem, tanıma ve alışma, faydalanma ve uygulama, ilgili kurumlarda okutma ve din-bilim ahenginin sağlanması şeklinde olmuştur.  Ancak Osmanlı’nın son dönemlerine doğru bilim ve din arasında ayrışmanın meydana geldiği görülmektedir. Zaten genel itibariyle felsefî ilimlere karşı ilginin ciddi boyutlarda azaldığıyla ilgili dönemin âlimleri arasında tartışmalar yapılmaktadır. ‘Fünun’ tabir edilen fen bilimlerinin dünyevî ‘Ulum’ tabir edilen din ilimlerinin ise uhrevî gayelere matuf olduğu düşüncesi hâkim olmaya başlar. XVIII. yüzyıldan sonra duraklama, kendi içine kapanma, medreselerin rasyonel düşünceyi ikinci plana atmaları ve entelektüel zihniyetin ağırlık noktasını dini bilgilerin oluşturması entelektüel çöküşün göstergeleridir. Bu durum din ve dünyaya ait bilimlerin aynı felsefî epistemolojide değerlendirildiğini, yekpareliğin bozulmaya başladığını ve Osmanlı düşüncesinde zihniyet değişiminin meydana geldiğini göstermektedir. Fikri sentez ve yapıcı entelektüel diyalog kurma teşebbüsünün bulunmaması neticesinde bu iki unsur birlikte mütalaa edileceği yerde, aralarında denge kurulmamış ve farklı istikamette gelişen bu ikilik, Tanzimat’tan sonra zıt kutuplar çatışmasına dönüşmüştür.
XVII. yy’dan sonra Osmanlı’da bilimin gerileme sebepleri ile ilgili olarak İhsanoğlu, merkezi otoritenin zayıflaması, sosyal ve iktisadi çözülmenin sonucunda bilimin gelişememesi, bilim adamlarının desteklenememesi, Osmanlı aydınları arasında selefi İslam ile tasavvufi İslam anlayışlarının çatışması, Kadızadeli hareketi olarak bilinen selefiyecilerin felsefeye ve bilime karşı olan tavırları Osmanlı biliminin gerilemesine etki eden amiller arasında sıralamaktadır. Ayrıca Mahmut Kaya, Gazalî sonrası Kelamcıların, matematik, geometri ve astronomiyi Kelam’ın emrine vermeleri, İlliyet prensibinin reddi gibi düşüncelerinin Osmanlıya tevarüsü ve Osmanlı medreselerindeki yöntem yanlışı, dil sorunu, eleştiri ve muhalefetin olmayışı gibi problemler sebebiyle Osmanlı aydınının orijinal hiçbir fikir üretemediğini ifade eder. Bütün bunların sonucu olarak Osmanlı entelektüel yapısının Batı ile rekabetinde geri kalmasına etki eden en önemli faktör teori, tecrübe ve araştırmayı bir bütün olarak ele alamamış olmasıdır. Sadece teknik malzemeler transfer edilerek Batı takip edilmeye çalışılmış, bu da zamanla rekabet gücünü düşürmüştür.
Osmanlı uleması, başlangıçta devraldığı entelektüel mirası anlamaya ve tahlil etmeye çalışmıştır. Ancak daha sonraları sosyal siyasal, ekonomik nedenlerin yanı sıra “izlenen yöntem, uygulana eğitim sistemi, teosofileşmiş tasavvuf ve felsefeleşmiş Kelam’ın” neticesinde hayattan kopmuş, entelektüel yetkinliğini yitirmiş, batıda olduğu gibi devrimsel bir bilim ortaya koyamamıştır. Aynı zamanda Avrupa’dan transfer ettiği teknolojiyi, Avrupa’dan bağımsız ve Avrupa ile rekabet edecek nitelikte üretme ve geliştirmeye yönelik tedbirler almayı gerekli görmemiştir. Doğa bilimlerine yeterince yönelememiş, bilimin teorik ve kurgusal boyutunu ihmal etmiştir. Bu sebeple, bilimde köklü bir hamle yapamamıştır. Osmanlının bahsi geçen duruma düşmesine etki eden birçok sebep ortaya konabilir. Ancak en temel faktör ekonomik rehavet ve sonraki dönemlerde ortaya çıkan siyasal istikrarsızlık ve en önemlisi zihniyet eksikliği sıralanabilir.

Kaynak

 
Hasan Özalp , Bilim-Din İlişkisinde Uzlaşmacı Yaklaşımlar
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Hasan Özalp’e aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Etiketler

Ömer Burak Karatay

Uzun zamandır bildiklerini siz değerli kullanıcılarımıza aktarmaktan mutluluk duyan, araştırıp öğrendikçe bu siteye yazıp diğer insanların da bilgilenmelerini sağlamaktan zevk alan bir yönetici ve yazar. Ekonomi alanındaki gelişmeler / bilgilendirici metinler için www.ekodemi.com'a davetlisiniz. Bizlere her türlü fikir, istek ve şikayetlerinizi admin@kenandabirkuyu.com üzerinden; markalarınızı değerlendirmek ve binlerce tekil kullanıcıya reklamınızı yapmak için reklam@kenandabirkuyu.com adreslerinden benimle iletişime geçebilirsiniz.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu