GenelTarih

İslam Ekonomisi Ve Kredi Sistemi

Kapitalist iktisadi düzende yatırımlar tasarruflarla sağlanır. Bu tasarruflar bankacılık sistemiyle faiz karşılığında yatırımcıya verilir. Ekonominin döngüsü yatırımlarla tasarrufların eşitlenmesiyle sağlanır. İslam’da da bu döngü faizsiz olarak yardımlaşma, ortaklık gibi ekonomik olaylarla gerçekleşir. Bu çalışmada, İslam Ekonomisi’nin; teşekkül ettiği Peygamberimiz’in dönemi, kurumsallaşmaya başladığı Hulafa-i Raşidin dönemi ve gelişerek yükselen Emevi, Abbasi, Selçuklu ve Osmanlı dönemleri ana hatlarıyla ele alınılacaktır.

İslam’ın İlk Dönemlerinde Kredi

İslam’ın Mekke’de ilk teşekkül ettiği dönemde, Mekke ticaretin en yoğun olduğu şehirlerden biriydi. Sistemli bir ekonomik yapısı olan Mekke’de, çeşitli bölgelerden gelen tüccarlarla kurulan ilişkiler sonucunda, ekonomi çeşitlilik gösteriyordu. Zirai faaliyetlerin de yoğun olduğu Mekke’de yoğunluk dış pazardan gelen mallarla hareketlilik kazanıyordu. İslam getirdiği ekonomik dünya görüşü ile Mekke’de ticari hayata farklı bir boyut kazandırmıştır. Kabile şeklinde yaşayan ve genelde göçebe olan Arapların İslam öncesi dönemde de yoğun ticari faaliyetler yaptığı biliniyordu. Görüldüğü gibi İslam ticari bakımdan gelişmiş, yer yer vaha kenarlarında ziraatla uğraşan, aynı zamanda ticaretle uğraşan, yerleşik bir toplumda ortaya çıkmıştır. Ayrıca din hayatı çeşitlilik arz etmekte, iktisadi hayat toplumsal kutuplaşmaya yol açan faiz, hile, karaborsacılığın yaygın olduğu bir durumdaydı. Tüccar oligarşisi tarafından sömürülen toplum adaletsizliğe karşı duyarlıdır. Kabile bağları çok kuvvetlidir ve topyekûn birlik ihtiyacı kendisini kuvvetle hissettirmektedir.

İslam’ın ilk yıllarında inen ayetlerle Müslümanların mali konulara dikkatleri çekilmeye başlanmış ve mali mükellefiyetler konusunda Müslümanların bilinçlenmesi sağlanmıştır. Bu ayetlerle Müslümanların sosyal ve iktisadi hayatının temeli atılmış ve düzenlenmiştir. Neticede teşkilatlı bir duruma gelen Müslümanlar, yardımlaşma, fakirlik ve zenginlik kavram ve uygulamalarına da dâhil olmaya başlamışlardır. Mekke döneminin ilk surelerinden başlamak üzere müminler herhangi bir karşılık beklemeden ve sadece zor durumda ihtiyacı olana yardım amacıyla, birbirlerine borç vermeye davet edildiler. İlgili ayetlerde bu ödünç faizli krediye karşılık olarak faizsiz kredi oluşturmak ve güzel borç vermek anlamında ”el Kardu’l Hasen’‘adıyla nitelendirildi ki bu tür ayetler ve yine en üstün ahlaki seviye olan ”el Birr’i” hedef gösteren ayetler aynı zamanda müminleri vakıflara da yönlendirdiler. Özellikle para vakıflarının kurulması ve kurumsallaşması bu “Karz-ı Hasen” ayetine dayandırılmaktadır. “Karz-ı Hasen” yoksul, zengin herkese borcu, ödüncü faizsiz verme hükmü doğrultusunda mümkün olabilmektedir. Para vakıflarının, vakfiyelerinde sadece yoksullara verilme şartı yoksa varlıklı olanlarda ondan yararlanabilmişlerdir.

Hz Muhammed (SAV) Dönemi

Hz. Peygamber (sav) zamanında İslam Ekonomisi kuruluş durumundadır. Ekonomik kastların ortadan kaldırılması için yoğun çaba sarf edilmektedir. Toplumun çökmesine sebep olan faiz ortadan kaldırılmakta, zekât müessesesiyle yoksul halk mali yönden daha iyi bir duruma getirilmektedir. Cihat yolu ile geri kalmış bölgelere mecburi bir servet akışı sağlanarak Asya Kıtası’nın geniş ve önemli bir bölümünde yeni bir ekonomik yapının temeli atılmaktadır. İlk yıllarda bütün varlığını din uğrunda harcayarak veya terk ederek Medine’ye göçmüş olan Muhacirlerin ekonomik durumunu düzeltmek için Medine’nin yerlisi Ensar’la Muhacirler arasında bizzat Peygamberimiz tarafından kurulan “Kardeşlik Ortaklığı” başlı başına köklü bir kurumdur.

Kardeşlik Ortaklığı ile kabile taassubu yani toplumdaki sınıfsal üstünlükler ortadan kaldırılmış, sorumluluklar kabileye değil bireye yüklenmiş, din kardeşliği paydasında eşit hak ve sorumluluklar ortaya konmuştur. Ensar’ın tarım bilgisiyle Muhacirlerinticaret bilgisi birleştirilerek Yahudilerin faiz ve hileli pazarına karşılık, İslam’ın ticaret esaslarının pratiğe dönüştürüldüğü faizden ve hileden uzak yeni bir pazar kurulmuştur. Böylece Yahudilerin Müslümanlar üzerindeki İktisadi tesirleri azalmaya başlamış ve Ensar ile Muhacirin meydana getirdiği ekonomik güç yeni etkili ekonomik bir yapının kurulmasını sağlamıştır. Kardeşlik Ortaklığı ile her bir Ensar, kardeş olduğu muhaciri malının yarısına ortak ediyordu. Fakat Abdurrahman b. Avf, Ensar kardeşi Sa’d b. Rebî’ye Allah malını hayırlı kılsın sen bana çarşının yolunu göster ki alışveriş yaparak rızkımı temin edeyim demiştir. Gerçekten de, Abdurrahman b. Avf pazara gitmiş, kredi ile bazı şeyler (yağ,
peynir vs.) satın alarak bunları peşin parayla geri satmıştır. Bu davranışından ötürü Peygamberimiz (sav)’in duasını almış hem manevi hem de maddi zenginliğe kavuşmuştur. Muhacirler Ensar’dan aldıkları yardımları bir nevi kredi kabul ederek geri ödemek istemişlerse de Ensar “İsar” (diğergamlık)’ı ön plana alarak bunu kabul etmemişlerdir.

Özellikle “İsar” Hz. Peygamber (SAV) ile özdeşleşen bir kavram olarak, eline geçen mal ve servetini yığıp biriktirmeden çevresinde ki ihtiyaç sahiplerine dağıtması olarak, karşımıza çıkmaktadır. Hadis kaynakları, Peygamberimizin “İsar” özelliğinden çokça bahsetmektedir. İslam dini, her ne kadar zenginleri, fakirlere bağışta bulunmaya çağırmış ise de, asla bununla yetinmemiştir. Çünkü insanlar arasında merhametli, şefkat sahibi zenginler bulunduğu gibi, servet yığma hırsını yenememiş Müslümanlar da olabilir. Peygamber (sav) borç vermenin sevap yönünden sadakadan daha önde olduğunu bildirerek bir başka yönden ihtiyaç sahiplerine yardıma yöneltmiştir.

“Sadaka on kat, ödünç verme ise seksen kat fazlasıyla mükâfatlandırılır”.

Sadaka alan onu geri ödeme durumunda olmayacağı için bir kazanca yönelme ihtiyacı duymayabilir. Fakat ödünç alan ticari bir işe girmek para kazanıp aldığı krediyi bir an önce ödeme durumu içerisindedir. Bu bakımdan sadakanın toplumsal güvence açısından faydaları var ise de ödünç almanın bu fayda yanında iktisadi faydaları da vardır. İslam toplumu gönül rızasına dayanan “karz-ı hasen” kurum ve kaynağından çok faydalanmıştır. Karz-ı hasen temelde Kuran’da yer alıp sünnete de yansıyan “infak” kavram ve ahlakına dayanmaktadır ki “infak” mecburi bir mükellefiyet ve bazen de sadece gönüllü hayır türü bir ibadet olarak adı geçen bu iki kaynakta, çok çeşitli boyutlarıyla bizim önümüze konulmuş bulunur. Birbirlerine güven duyan ve yakın ilişkiler içinde bulunan ilk Müslümanlar, ticari ve zirai kısa vadeli nakdi ihtiyaçlarını aralarında karşılıklı karz-ı hasen yoluyla karşılamışlardır. Böylece hem Yahudilerin faizli kredileri devre dışı bırakılmış hem de aralarındaki dayanışma güçlenmiştir.

Hicret öncesi Mekke’de bir devlete sahip olmamalarına rağmen, Müslümanlar teşkilatlanmış bir topluluk olarak Mekke şehir devletine itaat etmiyorlardı. Teşkilatlanmış bir cemaat ferdi ihtiyaçlardan müstakil olarak birçok ihtiyaçlara sahiptir. Bunun için Hz. Peygamber, daha ilk günden itibaren, inanmış arkadaşlarını sadaka vermeye ve Allah yolunda mallarından bir kısmını, mahiyetlerindeki pek istikrar kazanmamış kimseler lehine harcamaya teşvik ediyordu. Kur’an’da hicretten evvel indirilmiş bazı ayet-i kerimelerde zekât ve sadaka terimlerinin kullanıldığı görülmektedir. Medine döneminde İslam devleti kurulduktan sonra bu terimler yaptırım uygulanarak, genel ve düzenli devlet vergileri şekline dönüşmüştür. İslam Devleti kurulmamış olmasına rağmen Mekke’de dahi zekât vergisi, nafaka, sadaka, hak ve yine zekât isimleri altında vergi izlerine rastlanmaktadır. Zekât vergisi Medine’de devlet vergisi olarak merkezi otorite tarafından toplanmıştır. Zekât vergisi gayet geniş anlamdaydı ve Müslümanlardan, devletin tahsil ettiği her çeşit vergi anlamına geliyordu. Bu vergiler; birikmiş para, altın ve gümüş, ehli hayvan sürüleri, zirai mahsuller (öşür), ticari mal stokları, madenler, pazarlara getirilen ticari emtia, mecburi sigortaya iştirak hisseleri üzerinden alınıyordu. Gayri Müslimlerden ise İslam devletinde emniyet ve teminatlarının sağlanmasına mukabil cizye, arazi vergisi olarak haraç ve dış ticaretten alınmaya devam edilen 1/10’lik gümrük vergisi olarak ifade edilebilir.

Peygamber’in sözlerinde “sadaka-i cariye” olarak nitelenen vakıflar çok çeşitli türleri ile ortaya çıkmışlardır. Para vakıfları aslında ve özde bir karz-ı hasen kurumudurlar ve bunlar vakfa yönlendiren genel ayet ve hadislere dayandıkları gibi daha özel olarak da karz-ı hasene teşvik eden “O kimse ki Allah’a güzel bir borç versin de Allah’ta ona birçok katlarını ödesin? Allah darlık da verir, genişlik de. Hepiniz ona döndürülüp götürüleceksiniz” ayetine dayanırlar. Burada karz-ı hasen genelliğinin ötesinde, artık bir kurum kimliğine bürünmüştür. Hz. Peygamber (sav), Müslüman olmasalar dahi kendi hâkimiyeti altına girmiş yer ve toplulukların tümünde faiz yasağı uygulamıştır. Artık son zamanların da Medine ile görüşmeye gelen topluluklara İslam dinini tebliğ ederken veya Yemen gibi Arap Yarımadası içinde bulunan bölgelere yazılı talimatlar gönderirken, faiz yasağından da söz eder. Doğu Roma ve İran gibi, kendisinin hâkim olmayıp da topluca bir görüşme talepleri de olmayan dış dünyaya gelince O’nun buralara gönderdiği İslam’a davet mektuplarında faiz görülmez. Burada önemli olan tüm dünyaya gönderilmiş bir Peygamber olarak İslam’a davet mektuplarının ulaştırılmasıdır. Bu dış devletler için, O’nun bir yasak koyması elbet söz konusu olamazdı. İslam dininin, faizi kesin bir dille yasaklamış olması nedeniyle kredi ilişkilerini önlediği veyahut da en azından bazı ciddi bir engeller oluşturduğu gibi farklı görüşler de söz konusu olmuştur. Ayrıca mevduat bankalarının olmayışı da dıştan bakan pek çok gözlemciyi İslam toplumunda finans kurum ve araçlarının var olmadığı sonucuna götürmüştür.

İslam öncesi Arap Yarımadası’nda faiz son derece yaygın durumdaydı ve dar gelirli insanların faizsiz borç bulabilmeleri çok zor idi. Borç almak durumunda kalanlar, kendisine tanınan süre sonunda borçlarına ek olarak fazla bir ödeme yapmayı kabul ettiklerinde borç alabiliyorlardı. Eğer ödeme süresi içerisinde borçlarını ödeyemezlerse bu seferde vade uzatımına gidiliyor fakat ödeyecekleri faiz oranı da kat be kat artıyordu. Neticede borç almak durumunda kalan kişi türlü zorluklarla karşılaşıyordu. Cahiliye döneminde bu faiz uygulamaları “Riba” adı altında yapılıyordu. “Nesie Ribası” ve “Fadl Ribası” olmak üzere iki çeşit Riba söz konusu idi. Nesie Ribasında aylık faiz tahsil edilir. Fadl Ribasında aynı cins mallar olmak üzere bir mal karşılığında birden fazla mal satılırdı.

Ticaretin gelişmesiyle ekonominin temelleri atılmış ve ticari kurumlar da geliştirilmiştir. Büyük kervanlar tertiplenerek seferlerin düzenlenmesi sonucunda “ticari ortaklıklara” ihtiyaç duyulmuş oldu. Ticaret, ekonomide paraya duyulan ihtiyacı genişletti ve bu durum kredi ihtiyacını ortaya koydu. Ortaklıklar yapılarak kredi elde edilebildiği gibi faizli kredi veren kişilerin de ortaya çıkmasına sebep oldu. Paraya olan talebin artması hemen hemen her şehirde paranın kıymetinden anlayan sarrafların bulunmasını beraberinde getirdi. Rasulullah (sav), kapitalistlerin birtakım ticari imkânları kötüye kullanmalarına set çekmek gayesiyle iktisat alanında birçok yenilikler getirmiştir. Tek taraflı risk esasına dayanan bütün ticari muameleleri, örneğin henüz olgunlaşma görülmeden bir tarladaki veya bahçedeki ürünün önceden satışı veya satım akdi yapıldığı halde henüz teslim edilmeyen malı bir başkasına satma vs. gibi her türlü ticari muamele ve akitleri yasaklamıştır. İslam iktisadı teşebbüs faktörüne önem vermektedir. Ribanın kaldırılmasıyla kâr saiki itici güç haline getirilmiştir. Kredi arzının yeterli hale gelmesi için gerekli tedbirler alınmakta, öncelikle müteşebbisin sağlam bir zemin üzerinde harekete geçmesi sağlanmaktadır. Böylece üretim arttırılarak iş hacminin genişletilmesi amaçlanmaktadır.

Arap yarımadasında, topraklar verimli olmadığı için vaha çevreleri dışında tarım ve ziraat gelişme imkânı bulamamıştır. Dolayısıyla ticaret Kureyşliler’in en önemli geçim kaynağı olmuştur. Halkın geniş bir kesimi geçimini yaz ve kış ticaret kervanlarının yaptıkları ticari seferlerle oluşturuyordu. İslam öncesi dönemlerden beri sermaye sahipleri yaşlılık, hastalık, yetimlik gibi herhangi bir sebeple sermayelerini işletemiyorlarsa, ticari tecrübe veya kabiliyet sahibi olan güvenilir kişilere mallarını işletmek üzere vererek kredi açmaktaydılar. Mudarebe uygulamasıyla mal sahipleri sermayelerini değerlendirmiş ve geçimlerini sağlamış olmaktaydılar. Mekke özellikle stratejik bir konumda Bizans, Pers ve Yemen topraklarının arasında ticaret merkezi olarak yer alması buranın ticari değerinin daha da artmasına sebep olmaktaydı. Bu yörede ki birçok kişi mallarını ortaklık sistemiyle işletir ve gelir kazanırlardı. Bunlardan biriside serveti çokça olan zengin, şerefli, tüccar ve dul bir kadın olan Hz. Hatice idi. Hz. Muhammed (sav) ile peygamberliğinden önce mudarebe ortaklığı ile ticaret yapmışlardır.

Mudarebe ortaklığını sahabeden birçok kimsenin örneğin Hz. Peygamber’in amcası Hz. Abbas, Hz. Osman, Hakim b. Hizam’ın uyguladığını görmekteyiz. Yine sahabeden Hz. Ömer, Abdullah bin Ömer, Hz. Aişe ve İbn Mesud, Zeyd İbn Halid, gibi sahabeler yetimlerin mallarını mudarebe usulüyle ticaret yaparak onların adına işletiyorlardı veya işlettiriyorlardı. İmam Malik’in rivayet-ine göre; Osman b. Afvan kâr ortaklığı ile bir kişiye ticaret yapması için biraz mal verdiği de bilinmektedir. Hz. Abbas’ın ve Hakim b. Hizam mallarını mudarebe yapmak üzere birine verdiklerinde ona mallarını denizden ve sel vadisinden geçirmemesini ve malları ile hayvan satın almamasını şart koşmuşlardır. Peygamberimiz (sav)’in bu muameleyi duyduğunda beğenerek uygun gördüğü rivayet edilmiştir. Böyle bir şartlı mudarebe ortaklığı hiçbir kimse tarafından yadırganmamıştır. Aynı zamanda Hz. Peygamber (sav)’in bu muameleyi uygun görmesi takriri bir sünnet olarak kabul edilmiştir. Arap Yarımadası’nda her sahada birçok ortaklık çeşidi görülmekle beraber mudarebe, inan gibi ortaklık çeşitleri ticaret ve sanayi sahalarında daha çok karşımıza çıkmaktadır. Ortaklık çeşitlerinin yaygın bir halde olması Arap Yarımadası’nda ki ticaret hacminin hem büyük olduğunu hem de büyüdüğünü göstermektedir. İslam geldikten sonra ortaklık çeşitlerinin, kurumsal düzenlemelere tabi tutularak aynı isimlerle devam ettiği görülmektedir. Bu ortaklıklar ile ortaya sermaye konmakta ve ticari işlemleri gerçekleştirmekte ve daha sonra ortak sayısı ve aralarındaki anlaşmaya göre kâr veya zararı paylaşmaktaydılar. Bu ortaklıklara şu örnekler verilebilir: Nevfel b. el-Haris ile Abbas b. Abdulmuttalib İslam gelmeden önceki dönemden başlayan bir ortaklıkları vardı. Zeyd b. Erkam ile el-Berra b. Azib sarraflık işinde ortaklık kurmuşlardı. İbn Hacer el-Askalani, Kays b. Saib el-Mahzumi’nin İslam öncesi dönemde Peygamberimiz (sav)’in ortağı olduğunu söylemekte ve Mahzumi’nin:

“Hz. Muhammed ile cahiliye döneminde beraber ortaklık yapardık, ne hayırlı ortaktı” dediğini ifade etmektedir.

Hz. Muhammed (sav) döneminde görüldüğü gibi en çok karşımıza çıkan “ortaklık” çeşidi mudarebedir. Ticaret kervanları oluşturulmak istendiği zaman genellikle uygulanan yöntem mudarebe oluyordu. Kırat da denilen bu ortaklık çeşidinde ortaklardan birisi sermayeyi sağlarken, diğeri emeğini ve ticari tecrübesini ortaya koyuyordu. Bu ortaklık türü özellikle Mekke’de yaygın olarak kullanılıyordu. İslam geldikten sonra yaygın olan faizi (riba) yasaklamış ve yerine kar motifine önem veren, mudarebe yani emek-sermaye ortaklığına ve diğer ticari ortaklıkları teşvik etmiştir. İslam’dan önce Mekke de ticari hayat canlı olmakla birlikte nakit ihtiyacı olanlara sarraflar tarafından faizli borç verilmekteydi. Ayrıca sarraflar paranın ayarıyla oynanıp içerisinde bulunan kıymetli maden miktarının düşürülüp düşürülmediğinden ve diğer hilelerden iyi anlamakta ve farklı paraların değişimini gerçekleştirmekteydiler. Genel olarak sarraflar ulusal ve bölgesel ticaret yapan tacirler arasından çıkmaktaydılar. Bu sarraflar, ticaretten elde ettikleri sermaye ile talep edenlere kredi sağlamaktaydılar. Kredi faizli olarak veriliyor ve kredinin büyüklüğüne ve vadesine göre değişiyordu. Alınan kredi zamanında geri ödeme yapılmadığı taktirde vade uzatılıyor fakat faiz katlanıyordu. Faiz yaygın olarak ve çok yüksek oranlarda uygulanmakta ve hatta bu oranların yüzde yüz seviyelerine çıktığı görülmekteydi. Bu faiz çeşidi nesie ribası olarak isimlendirilmekteydi.

İslam’ın gelmesiyle faizin haram kılınması ve Peygamberimiz (sav) tarafından yürürlükten kaldırılması en önemli ve temel bir yasa olarak karşımıza çıkmaktadır. İslam karşılıklı yardımlaşmayı ortadan kaldıran, borç verilen paraya faiz istenmesini yasaklamıştır. Dünya üzerinde yaşayan hiçbir insan, ihtiyacından dolayı mecburen aldığı bir borç için içinden gelerek faiz ödemeye razı olmaz. Diğer taraftan zenginlerin çoğunun karşılıksız borç vermeye yanaşmaması ihtiyaç içerisinde olanların faizli borç bulmasına ve dolayısıyla faizin yaygınlaşmasına sebep olmaktadır. Faizin yaygınlaşması da, milli servetin belirli bir azınlığın elinde dönmesine ve zamanla halkın çoğunluğunun yoksullaşmasına neden olmaktadır. Neticede ruhsal durumu artan insanlar çoğalmakta ve sosyal düzensizlikler ortaya çıkmaktadır. Borç verme karşılığında faiz istenmesinin başka bir sakıncası da yalnızca borç alan için yani yalnızca bir tarafın hem de ihtiyaç durumunda olanın risk taşımasıdır. Ayrıca borç alan kişi, dürüst bir şekilde davranarak yaptığı ticaretten kâr elde etmese bile yine faiz ödemeye mecbur olmaktadır. Her ticari işte kâr elde edilebilecek diye bir kaide yoktur. Bazı durumlarda zararla sonuçlanabilmesine rağmen borç veren hiç bir risk taşımamaktadır. Şunu da belirtmek gerekir ki İslam Dini’nin faizi haram kılmış olması diğer meşru ölçülerde olan kazançları yasakladığı şeklinde yorumlanamaz. Esas itibariyle İslam, iktisadi muamelelerin haramlardan uzak adalet mekanizmasının işletildiği bir sistemde oluşmasını istemektedir.

Hulefâ-i Râşidin Dönemi

Hz. Peygamber (sav)’in vefatından sonra İslam devletinin başına Hz. Ebubekir (ra) seçilmişti. Onun uğraştığı başlıca konu Peygamberimiz (sav)’in vefatıyla Arabistan yarımadasında ortaya çıkan İslam dininden dönme (irtidat) hareketleriydi. Mekke ve Medine’nin dışında hemen hemen bütün Arap kabilelerini etkileyen, birçok sebebe dayandırılan ayaklanmalar ortaya çıkmıştı. Bu ayaklanmalardan bazıları da zekât vermemek üzere çıkan ayaklanmalardı. Belirli bir aşamaya kadar eski Arap kabile asabiyetinin ve ferdiyetçiliğinin yeniden nüfuz etmesi olarak algılanacak bu ayaklanmalar, Hz. Ebubekir ve sahabeler tarafından kararlı ve gayretli çalışmalarla önlendi ve birlik tekrar perçinlendi. Hz. Ebubekir’in idare politikasında Hz. Peygamber’in (sav) yönetim prensiplerinin belirgin yansımaları görülür. Gerçekten de İslam tarihinin Hz. Muhammed (sav) dönemi dikkate alındığında, yapılan uygulamalarda Allah Resul’üne (sav) en yakın görüşlerin Hz. Ebu Bekir tarafından serdedildiği, başka bir ifadeyle ashap içinde daha ziyade onun yer aldığı grubun görüşlerine itibar edildiğine şahit olunur. Hz. Peygamber (sav)‘in en fazla istişarede bulunduğu sahabeler arasında yer alan Hz. Ömer de halifelik görevini ifa ederken karşılaştığı dini ve dünyevi meseleleri çözerken Müslümanların görüşüne ve fikri desteğine önem vermiştir. Hz. Ömer devri fetihler devridir ve fetihler dolayısıyla yükselen refahtan halk nasibini almıştır. Peygamberimiz (sav)’in başlattığı, ihtiyaç içinde olanlara devlet hazinesinden bağış (atiyye) verilmesini Hz. Ömer bir sisteme bağlamıştır.

Ağır borç yükü altında bulunanlar (el-ğarimin) tabiri ise, su baskını, yangın, deprem gibi doğal afetlerden zarar gören ya da örneğin hiçbir kasıt olmaksızın kaza sonucu bir kimsenin ölümüne sebep olan ve kan bedeli (fidye) ödemek mecburiyetinde olan ve borcunu ödeme güçlüğünde bulunan kimseler için kullanılmıştır. Halife Ömer, borçlu duruma düşenlere yapılan bu yardımı daha da geliştirerek, hali vakti yerinde olduğu halde geçici bir süre için sıkıntıya düşen kimselere, yardım şeklinde değil de sadece borç vererek bir nevi kredi açarak onları bu uygulamadan yararlandırmıştır.Halife Ömer, devlet Hazinesinden bu şekilde verilen kredileri faizsiz olarak veriyordu. Bu krediler borçluların altı ayda bir devletten aldıkları maaşlarından kesilerek tahsil ediliyordu. Hatta Hz. Ömer kendi namına da bu şekilde Beyt’ül Mal’dan birçok kez borç para almıştır. Halife Ömer dönemine ait bir diğer gelişme de, onun tüccarlara devlet hazinesinden borç para (kredi) vermesi ve elde edilen karı devlet ile tüccarlar arasında pay etmesiydi. Bu sistem özellikle eyaletlerde toplanan devlet gelirleriyle başkentte toplanan vergilerin karşılıklı olarak aktarılmasında işe yarıyordu. Hiç kuşkusuz burada, faiz yasağıyla örtüşen ve önceden belirlenmiş sabit bir kâr değil, ancak karşılıklı kar-zarar anlayışına dayalı ticari bir ortaklık (mudarebe) söz konusudur.

İslam fetihlerinin kısa zamanda ve hızla yayılmasında, Müslümanların kendilerinden çok daha kalabalık yabancı unsurları uzun zaman yönetimlerinde tutabilmeyi başarabilmeleri ve gayrimüslim mükelleflere yükledikleri vergilerin tarh, tahakkuk ve tahsilinde başarılı bir mali siyasetin de büyük rolü olmuştur. On iki yıl süren Hz. Osman döneminin başlangıcı fazla sorunlu olmasa da giderek bir dizi siyasi ve içtimai iç meselelerin ortaya çıktığı görülmektedir. Değişik muhalif odaklar oluşarak yavaş yavaş yönetimin aleyhine seslerini duyurmaya başladılar. Ortaya çıkan sorunlar merkezden uzak yerlerde giderek bir isyana dönüştü. Özellikle çölün özgür şartlarında hayatlarını sürdürmeye alışmış olan bedeviler, kurumsal bir siyasi organizasyona bağlı kalarak yeni yaşama biçimine intibakta güçlük çekmişlerdir. Bunun bir neticesi olarak ekonomik ve siyasal statülerinin zarar gördüğünü düşünen merkezden uzak kabileler, gelir dağılımından adaletli bir pay alamadıkları ve negatif ayrımcılığa tabi tutuldukları gibi gerekçelerle giderek yönetim aleyhine seslerini yükselttiler. Mesudi’ye göre, Peygamberimiz (sav)’in arkadaşları Osman (ra) devrinde toprak ve mal edinmişlerdi. Hz. Osman’ın kendi kabilesi olan Ümeyye Oğullarına karşı lütufkâr bir tutum sergilediği ve idari kadrolarda onlara daha fazla görev verdiği söylemleri gerginliği tırmandırmıştır. Hz. Osman (ra) dönemi sonu ve Hz. Ali döneminde iç karışıklıkların meydana geldiğini görüyoruz. Bunun yanında İslam ile diğer kültürlerin etkileşimi yeni yeni meseleler meydana çıkıyor, başkent Medine’ye rakip olan şehirler kuruluyordu.

Emeviler ve Abbasiler Dönemi

Halifelik Emeviler’in eline geçince Muaviye (öl.680) vergi gelirlerini yeniden düzenledi. Tarım arazilerinin genişletilmesi ve daha verimli olması yönünde çalışmalar yaptı. Yakubi’nin ifadesine göre onun zamanında Hz. Ömer tarafından sistemi kurulan topraklardan hazineye 12.000.000 dirhem vergi ödeniyordu. Emeviler döneminde devlet gelirlerinin arttırılması, kaynakların korunması hususunda titizlik gösterilmiştir. Abbasiler devrinde ordunun genişlemesi ve zaman zaman nakdi mübadelenin zayıflaması, maaşların ayni olarak ödenmesini zaruri kılıyordu. Nitekim bu zaruretler ağır basınca devlet aradan çekilip ordu toprağa bağlanarak gelirini bizzat toprak vergilerinden elde etmeğe başladı . Abbasi Devleti gelişmiş bir vergi sistemine sahipti. Eyaletlerden elde edilen haraç, öşür ve sadaka gelirleri ancak mahalli hizmetlerin maliyeti ve asgari ödenekler çıkarıldıktan sonra safi olarak beytülmale kaydedilirdi. Abbasilerin hilafetinde Türkler çok önemli mevkide bulunmuş ve bu arada Asya ve Afrika’da devletçikler kurmuşlardı. Fakat en önemlisi, 1040’tan itibaren etkinliğini arttıran Büyük Selçuklu Devleti idi. Özellikle Alparslan ve Melikşah döneminde ilim, fikir ve sanat çok gelişmiştir.

Selçuklular ve Osmanlılar Dönemi

Selçuklular İslam-Kültür medeniyetinde çok derin izler bırakmışlardır. Selçuklu veziri Nizamülmülk’ün 1065-1067 yılları arasında Bağdat’ta kurmuş olduğu Nizamiye medreseleri İslam tarihinde ilk çekirdek üniversite özelliği taşımaktadır. Bu medreselerde dini ilimlerin yanı sıra, tıp, felsefe, matematik, dil, edebiyat gibi beşeri ilimlerde tahsil edilmekteydi. Alparslan ve Melikşah döneminin büyük veziri Nizamülmülk, Melikşah zamanında Selçuklu sahasındaki ikta nizamının yeniden düzenleyen kişi olarak ortaya çıktı. Türkmenler Anadolu’yu fethettiklerinde İslam’ın ilk yıllarında Peygamberimiz (sav)’in izlediği yol üzere, yerli parayı aynen kullanmışlar ve bu konuda oldukça esnek bir geçiş sergilemişlerdir. Türkiye Selçukluları ticareti teşvik ediyor aynı zamanda bununla uyumlu bir para politikası oluşturuyorlardı. İslam topraklarında banker ve sarraflar en çok Yahudilerden oluşuyordu. Fakat Anadolu Selçuklu döneminde Türklerinde sarraflık yaptığı görülmektedir. Selçuklu devrinde yaygın bir para ticareti vardı ve İlhanlılar döneminde de devam etti. Örneğin İlhanlı hükümdarı Gazan Han İslam’a girdikten sonra ve şer’i uygulamaya geçmiş ve faizi yasaklamıştır. İltizam alan bazı ortakların iltizamı toplarken o yörenin halkına eziyet etmeleri ve yüksek faiz uygulayarak halkı zor bir durum içerisine sokmaları karşısında tedbir almıştır. Bir ferman çıkararak borçların faiziyle ilgili af getirmiş ve yalnızca ana borç tutarını ödemelerini bildirmiştir. Bütün bunlar Selçuklular devrinde para ekonomisiyle beraber bütün sonuçlarının etken olduğu ortaya çıkmaktadır.

Osmanlı İmparatorluğu’nda para vakıflarının kurulması ve yaygınlaşması kredi kullanımını yaygınlaştırırken sorunları da beraberinde getirmiştir. Bu vakıflara karşı güçlü bir muhalefet olmuştur. Tartışmanın birkaç yüzyıl gibi uzun süre devam etmiş ve nihayet-inde Şeyhülislam Ebussuud Efendi’nin fetvasıyla izin verilmiştir. Para vakıfları Osmanlı Padişahları tarafından onaylanmış ve muhalefete rağmen yaygınlaştığı görülmektedir. Osmanlı Âli Devletinde para vakıflarının işlevsel olması diğer Müslüman devletlerde de benimsenip yaygınlaşmasına yol açmıştır. Para vakıflarının işleyişi şöyle olmaktadır: Maddiyat bakımından iyi durumda olan bir kişi belli belli bir amaç için para vakfedince ve o yerin kadısı tarafından kaydı onaylanınca, vakıf kurulmuş olur. Vakfedilen bu para kimi kişilere kredi olarak verilir ve evleri ipotek altına alınır. Borçluların evlerinin mülkiyeti belirli bir süre para vakfına devredilir. Borçlu aldığı krediyi geri ödediğinde tekrar evinin mülkiyeti kendisine verilirdi. Genel uygulama olarak, borçlu kimse aldığı krediyi vakfa ödeyinceye kadar evinde kiracı olarak kalmasına izin verilirdi. %9-12 arasında bir kira alınır ve alınan kira vakfın kârını oluştururdu. Osmanlı kredi ve finans kurumları, 17. yüzyılın sonlarına kadar İslam geleneği içinde kalmışlar ve Avrupa’daki gelişmelerden pek etkilenmemişlerdir. İslam’da faiz yasağına gösterilen önem, Osmanlı kentlerinde ve yakın çevresinde kredi ağlarının yoğun bir şekilde gelişmesini sağladı. Diğer İslam toplumlarında benimsenen İslam iş ortaklıkları, Osmanlı halkı nazarında da yaygın olarak yer buldu. Osmanlı devletinde, diğer İslam ülkelerinde olduğu gibi, hem vergi toplamak hem de kısa vadeli borç bulmak amacıyla iltizam sistemini kullanıldı. Osmanlı’da ticari hayatta dört çeşit alışveriş görülürdü. Mübadele, peşin satış, kredi ile ticaret ve önceden avans vererek malı kapatmak .

II. Viyana Seferi’nin başarısızlığı sonucunda 1683 yılı itibariyle ortaya çıkan mali yükler, yeni finansman arayışları neticesinde malikâne sisteminin uygulanmasını gündeme getirmiştir. 1695 yılı ilan edilen, bir fermanla malikâne sistemine geçiş sağlanmıştır. Malikâne sisteminin iltizam sisteminden ayrılan en önemli özelliği vergi gelirleri ile kısa süreli borçlanmaların yerine mültezimin hayat süresine bağlı uzun süreli borçlanmaların sağlanmasıydı. Yıllık gelir (mal) büyük ölçüde devlet tarafından belirlenmekte, müzayede ise peşin ek ödemenin tutarı üzerinden gerçekleşmekteydi. İltizamın kısa süreli olarak vergi kaynaklarını verimsizleştirdiği düşüncesi de malikâne sistemine geçiş süresini hızlandırmıştır. Malikane sistemine geçince İltizam süresi uzadığından, mültezimlerin bu sistemi korumak için çaba sarf edeceklerine ve üretim odaklı çalışacaklarına kanaat getirilmişti. Görülüyor ki Malikâne sistemi bir nevi tımar sistemi ile iltizam sisteminin birleşmesiyle oluşturulmuş fakat sistemin ortaya çıkmasındaki asıl şüphesiz hazineye bir seferde acil büyük meblağların girdisi sağlanarak borçların ödenmesini sağlamaktı. Ödenen peşinlerin (muaccele) tutarları yıllık kârın (yıllık mal ile yıllık vergi tutarı arasındaki farkın) 2-3 katından 10 katına kadar ulaşabilmekteydi. Devlet mukataayı kendisi işletse yıllık kârın içinden yaptığı masrafları da düşmek durumunda kalacaktı. Böylece devlet, malikâne sistemi ile uzun borçlanmayı elde edebildiği gibi hem de bazı işletme giderlerinden kurtulmuş olmaktadır.

Osmanlı İmparatorluğu’nda kıymetli madenlerin yetersizliği özellikle altın ve gümüş sikke arzının kısıtlı olması nedeniyle, piyasada para darlığı çekiliyordu. Bu yüzden özellikle 1580’lerde Avrupa’dan gelen gümüş akışı Osmanlı İmparatorluğunun dört bir yanına yayılıncaya kadar alım satım işlemlerinin büyük bölümü kredi veya takas yoluyla gerçekleştirilmiştir. Avrupa’da olduğu gibi bankacılık kurumlarının olmaması, Osmanlı’da kredinin yaygınlaşmasına engel teşkil etmemiştir. 16.yüzyılda Osmanlı mahkeme kayıtları incelenerek yapılan çalışmalarında Ronald Jennings, Anadolu’da Kayseri, Karaman, Amasya ve Trabzon gibi şehirlerde çok yoğun kredi ilişki ağlarının geliştiğini yazmıştır (Pamuk, 1999: 85). Alınacak mallar için kredi sağlanmakta ve satıcının malları satabilecek ve borçlarını ödeyecek nakit parayı toparlayacak şekilde vadeler yapılmaktaydı. Bu vadeler dört, altı veya bir yıl vadeli olabilmekte ve daima kefil gösterilerek kadı sicillerine kaydedilmekteydi.

Yararlanılan Kaynaklar

Ahmet Hamdemirci, Adil Ekonomik Düzende Kredi Sistemi Ve Uygulamaları

Erkal, M. (2009). “İslam’ın Erken Döneminde Vergi Hukuku Uygulamaları

Karakoç, S. (2015a). “İslam Toplumunun Ekonomik strüktürü

Sancaklı, S. (2011). “Hadislerde Fakirlik ve Zenginlik Problemi

Yeniçeri, C. (2013). “İslam’ın Dayanışma-Paylaşma Medeniyet

Ahmet Tabakoğlu, İktisat Tarihi

Salih Tuğ, İslam Vergi Hukukunun ortaya çıkışı

Mehmet Aydın (2013). “Ana Hatlarıyla Dinler Tarihi, Tarih, İnanç ve İbadet

 

*Bu çalışmanın tüm hakları, Ahmet Hamdemirci’ye aittir.

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı

Reklam Engelleyici Algılandı

Lütfen reklam engelleyiciyi devre dışı bırakarak bizi desteklemeyi düşünün