İslam öncesi Arap Toplumunda Hanifler ve Özellikleri

Genel anlamda İslam öncesi Arap Yarımadasında putperest bir toplumda tek tanrılı inanca sahip olan dört büyük ve önemli Haniflerden bahsedilir (Hünefa-i Erbaa). Bunlar, Varaka bin Nevfel, Ubeydullah bin Cahş, Zeyd bin Amr bin Nufeyl ve Osman bin Huveyris‘tir. Ancak yukarıda da söylediğimiz gibi, Arap Yarımadasında yaşayan Haniflere ve sahip oldukları özelliklere örnekler fazlaca mevcuttur. Yukarıda zikrettiğimiz isimlerin Hanif dinine bağlı oldukları net ifade edilse de, yine bazı kaynaklarda Hanif olduğu tahmin edilen karakterlerden de bahsedilir. Örneğin Hz. Peygamber‘in amcası Ebu Talip‘in de Hanif olduğundan bahsedilir (tıpkı dedesi Abdülmüttalip gibi). Hatta bazılarına göre Ebu Talip bölgedeki Haniflerin lideriydi.
Put perest bir toplumdan gelen, ancak tek tanrıya inancını muhafaza etmeler, temiz (helal/koşer) yemek kurallarına uymaları, namaz/dua kılmaları (ibadet etmeleri) en temel özellikleri arasındadır. Biz burada İslam öncesi Arap toplumu arasında putlara tapınmaktan sakınanların (yani Haniflerin) fonksiyonu daha iyi anlayabilmek için özellikle dört Hanif‘in kısaca özelliklerini zikredeceğiz. Ancak İslam kaynaklarında zikredilen dört Hanif‘ten önce, kronoloji açısından daha önce karşımıza çıkan Rahip Bahira‘dan bahsetmemiz gerekmektedir. Şu kadarı vakidir ki, Hz. Peygamber‘in doğduğu ve yetiştiği çevrede birçok din mensubu var idi. Hatta Hz. Peygamber ticaretle uğraştığından ve birçok kez Şam gibi önemli ticaret merkezlerine seyahat ettiğinden dolayı farklı din ve kültür mensuplarıyla tanışmıştır. İslam kaynaklarında ona vahiy gelmeden önce amcasıyla birlikte gittiği ticaret seyahatlarından birisinde, Hıristiyan Rahibi olan Bahira ile karşılaştığı bildirilmektedir. Rahip Bahira ismiyle maruf olan Cercis (Sergius), Busra kentinin Manastırında bulunan bir rahipti ve Hz. Peygamber‘in biyografisinde önemli bir yere sahiptir. İslam kaynaklarındaki anlatımlara göre Hz. Peygamber daha henüz on iki yalındayken amcası Ebu Talip ve Kureyşten bir kervanla birlikte ile birlikte Suriye‘ye gider ve yolda Busra‘da bir manastıra uğrarlar. Kaynaklar ‘da Mekke‘den gelen kureyşli kervanların (diğer kabileler için de geçerli), Busrâ‘da küçük manastıra uğradıklarını ve burada da eskiden beri bir kitap bulunduğunu söylerler. Dolayısıyla burada hemen şu hususa dikkat çekmek gerekir ki, kaynaklarda yer alan bu ifadelere göre Arap Yarımadasında yaşayanHıristiyanların, en azından bazı bölgelerdeki Hıristiyanların ellerinde Kutsal kitapları da bulunmaktaydı. Yine İslam kaynaklarına göre o dönemde Hıristiyanların ellerinde bulunan Kutsal Kitap‘ta Hz. Peygamber‘in müjdeleneceği yazmaktaydı. Rahip Bahira‘ da Hz. Peygamber‘in sırtında peygamberlik mührünü görünce, onun Allah tarafından gönderilen son peygamber olduğunu anlamıştır.
Burada çalışmamız çerçevesinde önemli olan husus ise, kaynaklarda Bahira‘ nın Hanif olduğu rivayetidir. Bundan dolayı da Hz. Peygamber‘le ilgilendiği ve Hz. Peygamber‘in onu daha sonra ziyaret ettiği de rivayet edilir. Bu bağlamda Hz. Peygamber‘in yakınında bulunan Ninovalı Addas, Mariye (el kıptî), Bilal Habeşi ve Necranlı Kays b. Saide de zikredilir. Zikredilen isimlerin hepsinin diğer din mensubu olduğunu bilmemiz, Arap Yarımadasındaki ve Hz. Peygamber‘in bulunduğu sosyopolitik ve dinî durumu göstermekteydi. Rahip Bahira örneği zikrettikten sonra, İslam kaynakları açısından, İslam öncesi Hanif dinine mensup olanların arasında (en önemlilerden biri olarak) Varaka b. Nevfel zikredilmektedir. İslam kaynaklarına göre Varaka ―Hz. İbrahim‘in getirdiği tevhit dinini aramaya koyulmuş ve Hıristiyanlığı seçmişti. Bu ifadelerden de anlaşıldığı gibi, aslında Hanif bir inanca sahipti, zira Hz. İbrahim‘in dininden Hanifliğin kast edildiğini
söylemiştik. Bize göre onun Hanif inancına sahip ve dolayısıyla Theosebes olduğunu gösteren önemli ipuçlarından birisi de, onun İbranice ve kısmen Grekçe‘ye vakıf olduğu bilgisidir. Buna binaen onun Tevrat ve İncil‘den bazı ayetleri okuyup yazdığı söylenmektedir. Varaka ayrıca Hz. Peygamber‘in ilk eşi olan Hatice‘nin akrabası idi. Hz. Peygamber‘e 610 yılında vahyin geldiğinde Hz. Hatice onu akrabası Varaka‘ nın yanına götürmüş, Varaka, Allah Resulüne gelenin vahiy meleği Cibril‘in olduğunu ve tıpkı Hz. Musa‘da olduğu gibi ona da peygamberlik görevi verildiğini müjdelemiştir.
Dolayısıyla yukarıda da söylediğimiz gibi Varaka b. Nevfel aslında tam manasıyla Yahudi ve Hıristiyan olduğunu söylemek mümkün olsa bile, onun Hanif olması ihtimalini de göz ardı etmemek gerekmektedir. Bununla birlikte Varaka b. Nevfel‘in akrabalık ilişkilerine baktığımızda ve İslam literatürünün onun dinî dili hakkında verdiği  ilgileri göz önüne aldığımızda, Yahudi olma olasılığı daha yüksektir. İslam tarihçileri Hz. Peygamber‘in adeta müjdelenmesine vesile olan birini Yahudi göstermektense, İslami gelenekle daha örtüşen Haniflik ile irtibatlandırması mantıklı bir kurgu yapıldığı izlenimini bırakmaktadır. Dört büyük Haniflerin ikincisi Ubeydullah bin Cahş‘tır. İslam kaynaklarında Ubeydullah‘ın Bahira gibi (bazı Haniflerin) Hıristiyan olduğu aktarılmaktadır. Ubeydullah eşi Ümmü Habibe‘yle birlikte Habeşistan‘a ilk hicret eden Müslümanlar arasında yer almaktaydı. İslam kaynaklarına göre Ubeydullah önce Hıristiyan iken, sonra Müslüman oldu ve Habeşistan‘a göç etti. Ancak orada tekrar Hıristiyan oldu. Dolayısıyla Ubeydullah‘ın hem İslam öncesi Hanif oluşu hem de İslam‘ı kabul ettikten sonra tekrar Hıristiyan olması, Haniflerin Hıristiyan tandanslı olduklarını göstermektedir. Bu kapsamda, üçüncü örnek olarak Osman bin Huveyris‘i de zikredebiliriz. Osman bin Huveyris nihai olarak Hıristiyanlığı seçmiş ve Bizans hükümdarının yanına gitmiş ve orada itibar görmüştür. Kaynaklara göre Osman b. Huveyris Bizans imparatoru ile devamlı irtibat hâlindeydi ve Hicaz bölgelerini Bizansa bağlayıp Gassanîler gibi bir devlet kurmak ve bu devletin başına kral olmak istiyordu. Bununla birlikte Mekkelileri de zorla Hıristiyan yapmak istediğinden (ancak başarılı olamadığından) bahsedilir.
Dört Hanif‘ten ikisinin Hıristiyanlığa yakınlık göstermesi, hem İslam öncesi, hem de İslam sonrası (yani tekrar Hıristiyanlığı seçmeleri) önemlidir. Zira yukarıda bahsettiğimiz gibi bu, tarihi kronoloji açısından Haniflerin Theosebes‘ler olduğuna işaret etmektedir. Zira M.S 3.yy‘dan itibaren Hıristiyanların arasında varlığını sürdüren Theosebes‘lerin Arap kaynaklarında Hıristiyanlığa yakın duran bir grup olarak gösterilmeleri buna delalet etmektedir. Arap Hıristiyanlığın o bölgenin ilmî ve ekonomik kalkınması için katkıda bulunduğunu söylememiz gerekmektedir. Arap Hıristiyanların Arap toplumuna katkıları tartışılmazdır. Sadece kültürel veya dinsel değil, edebiyat, şiir, tercüme gibi entelektüel faaliyetlerin başında Hıristiyan Arap şair ve düşünürleri gelmekteydi. Arap Hıristiyanlarının yazma faaliyetleri ve Kitab-ı Mukaddes‘in yazılı nüshaları ellerinde bulunmaları önemlidir. Bazı batılı araştırmacılara göre Kur‘an‘ın yazıya geçiriliş sürecinde Süryanilerin kutsal yazılarından da faydalanmıştır. Buna tamamıyla katılmasak dahi Kur‘an‘da bazı Süryanice asıllı kelimelerinde olmasının Arap Yarımadasındaki Arap Hıristiyanların faaliyetleri ve bize göre Hanif olmalarından dolayı kaynaklanmaktaydı. İslam kaynaklarında ayrıca Elkasailer, Maniheistler, Sabiiler gibi Gnostik Hıristiyan akımlarından da bahsedilir.
Bunun dışında, Süryani Hıristiyanlarının Kitab-ı Mukaddes‘i Süryaniceye tercüme etmiş olmaları, İslam öncesi ve İslam‘ın teşekkül sürecine de katkıda bulunduğunu iddia eden araştırmacıların olduğunu söylememiz gerekmektedir. Kur‘an‘da kullanılan yabancı kelimeler arasında İbranice ve Süryanice (Aramice) kökenli birçok kelime vardır. Ancak biz tezimizin konusuyla ilgili olduğundan dolayı sadece hanpa kelimesi üzerine duracağız. Peşitta‘da Resullerin İşleri 10:2‘de Cornelius‘un bir Gentile olmasına rağmen ―tanrıdan korkan‖ biri olması hanpa kelimesiyle ifade edilir. Bu kelime daha sonra Kur‘an‘daki Hanif kelimesine de kaynaklık teşkil edecektir (kelimenin kendisi ve manası). Sadece Süryanice değil, Arap Hıristiyanlarının Grekçe ve İbranice‘ de bildikleri ve ellerinde çeşitli liturji metinlerin bulunduğu ifade edilmektedir. Bu husus önemlidir, zira İslam kaynakları genellikle İslam öncesi Arabistan‘ daki kültürel ve ilmî durumun gelişmediğini, okuma yazmanın yaygın olmadığını ifade etmek için anlattıklarında, bu döneme Cahiliye dönemi denilmektedir. Ancak Arap Hıristiyanlarına baktığımızda, bunun sadece kısmen doğru olduğunu söylememiz gerekmektedir. Zira Arabistan Hıristiyanları, yukarıda da belirttiğimiz gibi, okuma yazmayı biliyordular (buna Hanifleri de ilave etmemiz gerekmektedir). Hatta Arabistan Hıristiyanları, temel teolojisi hakkında birçok eser Süryanicede de kaleme alınmış ve çeşitli bölgelerde, manastırlarda vs. kullanmışlardır. Bundan dolayı da Kitab-ı Mukaddes‘in Süryanice tercümesi Peşitta da Arap Yarımadasındaki Hıristiyanlar tarafından kullanılmaktaydı (bunu Rahip Bahira ve diğer bazı Haniflerle ile ilgili anlatılan rivayetlerden de görebilmekteyiz).
Bu da kendini yukarıda değindiğimiz gibi, Kur‘an‘ın içerisindeki bazı Arap kökenli olmayan kelimelerle gösterir. Dolayısıyla Kur‘an‘da Süryanice kavramların kullanılması pek reddedilecek bir durum değildir. Dolayısıyla İslam kaynaklarında zikredilen Arap Hıristiyanların genellikle Hanif olarak da zikredildiklerini söylememiz  mümkündür. Buna birçok örnek zikretmemiz mümkündür. Bu bağlamda Haniflerin de Arap Hıristiyanları arasında yer aldığını, bir kaç örnek zikrederek, söyleyebiliriz. İslam tarihinden örnek verecek olursak, Ebu Ubeydullah bin Cerrah‘ın Habeşistan‘ a hicretten sonra tekrar Hıristiyanlığa dönmesi, Varaka bin Nevfel‘in Hıristiyan bir rahip olarak tanıtılması Arabistan‘daki Haniflerin Hıristiyanlığa yakın görüldüğünü göstermektedir. Julius Wellhausen‘a göre, Hanif kelimesiyle ―rahip‖ kelimesi zaman zaman birbiri yerine kullanılmıştır.―Buna ilaveten (bu görüşümüze ilaveten) Medine‘ nin en meşhur Hanif‘i olan Ebu Amir‘in, er-Rahip lakabıyla maruf olduğunu da ilave edecek olursak, Hanif kelimesiyle rahip kelimesinin alakalı olduğunu anlarız.‖ Dolayısıyla Wellhausen‘e göre Hıristiyan rahiplerine Hanifler de denmekteydi. Buna Kur‘an‘dan bir ayeti, dolaylı da olsa, delil olarak sunabiliriz. Kur‘an‘da Maide Suresi 82. Ayette şöyle buyrulmaktadır:
“Kesinlikle bütün insanlar içerisinde, (bu mesaja) iman edenlere karşı en çok düşmanlık yapanların Yahudiler ve Allah’a şirk koşanlar olduğunu görürsün. Yine onlar içerisinden (bu mesaja) iman edenlere en yakın olanların da, “Biz Nasara’yız” diyenler olduğunu görürsün. Bunun nedeni, onların arasında böbürlenmeyen keşişlerin ve rahiplerin bulunuyor olmasıdır.”
Burada iki hususa dikkat çekmek istiyoruz. Birincisi, bu ayette tarif edilen toplumun içerisinde ―Yahudiler‖ ve ―şirk koşanlar/paganlar‖ olduğunun söylenmesidir. Buna ilaveten ―biz Nasarayız diyenler bulacaksın” denilmesi, bize göre aslında bu zümrenin Hanifler olduğuna işaret etmektedir. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi nasara, nasroye gibi ifadeler Haniflere ve dolayısıyla Theosebes‘lere işaret etmektedir. Ayrıca pagan ve Yahudi toplumun arasında “iman edenlere en yakın olanların” denilmesi, İslam‘ a ve dolayısıyla tek tanrılı inanç kast edilmektedir. Dolayısıyla İslam inancına yakınlık arz eden bu din, İslam harici diğer dinler arasında en makul olan din olarak zikredilmektedir.
Dikkate değer bir ikinci husus ise, bu ifadelerden sonra iman eden zümrenin içerisinde keşiş ve rahiplerin olduğuna işaret edilmesidir “çünkü bunların içinde âlim keşişler ve târiki dünya rahibler vardır ve bunlar kibr etmezler”. Yukarıda ifade ettiğimiz gibi, Haniflerle rahipler arasında yakın bir irtibat kurulmaktaydı. Bize göre burada ifade edilen iman edenler ve rahiplerden kasıt, Hanifler ve dolayısıyla Theosebes‘lerdir. Dolayısıyla İslam kaynaklarında Haniflerin Hıristiyanlığa daha yakın görüldüğü aşikârdır. Ancak şunu da ifade etmemiz gerekir ki, bu bağlamda zikredilen ―Hıristiyanlar‖ ın teslis inancına sahip olup olmadıkları konusu muammadır. Bize göre teslis inancına sahip değildiler ve bundan dolayı da aslında Hıristiyan denilmesi yanlıştır. Kanaatimizce Hıristiyanlığa yakın durdukları için (aralarında rahiplerin vs. olduğu için) öyle sanılmıştır. Nitekim Ubeydullah bin Cahş‘ın eşine ―önceleri din konusunu uzun uzadıya düşünmüştüm, Hıristiyanlık‟tan daha hayırlı bir din görmeyip Hıristiyan olmuştum. Sonra Muhammed’in dinine girdim ve şimdi tekrar Hıristiyanlığa döndüm‖ sözü ve onu da Hıristiyan olmaya zorlaması buna delildir. Burada Ubeydullah bin Cahş‘ın neden Hıristiyanlıktan İslam‘a ve tekrar Hıristiyanlığa geçtiğini anlamak ilk bakışta kolay değildir. Ancak bize göre Ubeydullah Arabistan‘daki Hıristiyanlarda (ve inançlarında) tek tanrılı inancın olmadığını gördüğü (veya düşündüğü için), İslam‘ın doğuşuyla birlikte gerçek tek tanrılı inancın orada olduğuna inanmış ve Müslüman olmuştur. Daha sonra Habeşistan‘a hicret edip, oradaki ―Hıristiyanları‖ görünce, tekrar eski dinine dönmeği istemiş olması muhtemeldir. Zira Habeşistan, Hıristiyan inancını kabul etmeden önce Yahudi nüfuzu altında yaşamış ve bundan dolayı, Yahudilerin uyduğu hükümlerin çoğuna riayet etmekteydiler. Dolayısıyla kanaatimizce Habeşistan‘da Theosebes‘lerin mevcut olması ve Ubeydullah‘ın bundan dolayı tekrar Nasara olması muhtemeldir. Ayrıca bize göre Arapça kaynaklarda Ubeydullah bin Cahş‘ın tekrar din değiştirmesiyle ilgili kullanılan kelime ―tenassara‖dır (Tenassra Nasrani- nasara oldu demektir). Ayrıca o dönemin Habeş kralı Necaşi‘nin de İslam‘a yakın durduğunu bilmekteyiz. Sahabe ‘ye hicret edebilecekleri ve ―rahat‖ edebilecekleri yer olarak Habeşistan‘ ı ve kralını tavsiye etmekteydi. “Habeş toprağına giderseniz iyi olur! Çünkü orada, yanındakilerin hiçbirine zulüm yapılmayan bir kral vardır. Hem orası bir doğruluk ülkesidir.
Yüce Allah, içinde bulunduğunuz sıkıntılardan bir çıkış ve kurtuluş yolu açıncaya kadar siz orada bulununuz.”
Nitekim yukarıda Ebu Amir örneğinde söylediğimiz gibi, İslam dini ilk ortaya çıkışında Hanifleri kendisine temel muhatap belirlemiş (Mekke dönemi), daha sonra Medine döneminde ise, artık Hanifliği İslam‘ın çatısı altına almaya çalışmıştır. Nitekim bazı İslam âlimlerine göre İslamiyet‘in temelini Haniflik dini oluşturmaktaydı. Haniflerin özelliklerini anlamak için son olarak Said b. Zeyd‘in babası Zeyd b. Amr b. Nufeyl‘i zikredebiliriz. Hz. Peygamber‘e vahiy gelmeden önce bir dönemde, kendisi Zeyd b, Amr ile birlikte Mekke‘de Kureyşlilerin bir yemeğinde karşılaşmışlardır. “Tıpkı Hz. Muhammed (sav) gibi Zeyd de kendisine ikram edilen yiyecekleri yememiş ve Kureyşlilere “Ben sizin putlarınız adına kestiğiniz hayvanların etinden yemem” ben ancak Allah adına kesilenlerden yerim” diyerek ikramı reddetmişti.”
Burada Zeyd‘in helal haramlara dikkat etmesi ve bunun bilincinde olması, İslamî kaynaklarda Müslümanlığın gerekliliği olarak gösterilse de, tarihi anakorizmaya düşmemek adına daha net ifade etmemiz gerekir. Zeyd‘in burada putların adına kesilen eti yememesi, Yahudi kaşrut kurallarına uygun bir davranıştır. Zeyd‘in Hanif olduğunu kabul edersek, o zaman bu davranışı sergilemesi doğaldır, zira Hanifler (Theosebes‘ler) kaşrut kurallarına uymaktaydılar. Ayrıca Zeyd‘in tıpkı Hz. Peygamber (ve diğer Hanifler gibi Hira dağına çıkıp oraya inzivaya çekildiği (ibadet ettiği) zikredilir. Bu ibadetin şekli ve vakitleri hakkında net bir bilgi mevcut değildir. Bazı kaynaklara göre Hz. Peygamber‘in Hira Dağı‘na her yıl yapılan ziyaretler sırasında çoğu zaman Zeyd‘le sohbet ettiği ifade edilmektedir.
Yararlanılan Kaynaklar
Tuğrul Kurt, Geç Antikçağ’da Theosebes’ler, Tarih Ve İnançlar
M. Asım Köksal, İslam Tarihi
Diyanet İşleri Başkanlığı, Hadislerle İslam
Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili
Aynur Uraler, Peygamberimizin Hanımı Ümmü Habibe ve Rivayet Ettiği Hadisler
Bilal Baş, Çölü Fethetmek- Geç Antikçağ’da Mısır Manastırları
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Tuğrul Kurt’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Etiketler

Ömer Burak Karatay

Uzun zamandır bildiklerini siz değerli kullanıcılarımıza aktarmaktan mutluluk duyan, araştırıp öğrendikçe bu siteye yazıp diğer insanların da bilgilenmelerini sağlamaktan zevk alan bir yönetici ve yazar. Ekonomi alanındaki gelişmeler / bilgilendirici metinler için www.ekodemi.com'a davetlisiniz. Bizlere her türlü fikir, istek ve şikayetlerinizi admin@kenandabirkuyu.com üzerinden; markalarınızı değerlendirmek ve binlerce tekil kullanıcıya reklamınızı yapmak için reklam@kenandabirkuyu.com adreslerinden benimle iletişime geçebilirsiniz.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu