İslam Öncesinde Türk Kozmolojisi

İlkel toplumlarda sebebi pek belli olmayan tabiat (doğa) olayları, büyük ehemmiyet arzeder. Şöyle ki güneşin doğuşu, batışı, gündüz ve gece olayları, yağmur, kar, fırtına, güneş, ay, yıldızlar, akarsular, ulu ve kutlu ağaçlar, yıldırım ve simsek gibi tabiatın her bir evresi korku ile beraber saygı ve ilgiyi de beraberinde getirmiş ve zamanla bu tabiat olayları ile Türk insanı, kendisi ve yaşamı arasında bir bağlantı kurarak, bu etkileşimle beraber ilk çağlardan itibaren doğum, yaşam ve ölümle ilgili çok derin inanışların oluşmasına neden olmuştur. Görülen inançlar çerçevesinde yaşanılan çevrede görülen doğa olayları içerisinde cereyan eden bazı olaylar bile göksel veya ahiret alemi ile ilişkilendirilmiştir. Kozmik fikir ve düşüncelerin yapısına öncellikle gökyüzü ve yer şeklinde birbirini tamamlayan arkotomi (iki zıt kutup birleşimi,) olarak ifade etmek gerekir. Burada görülen ikili evren imajı hiç süresiz, Kültigin ve Bilge Kağan kitabilerinde “Yukarıda mavi gök ve aşağıda yağız yer” sözleriyle anlamını pekiştirmektedir. Buna paralel olarak üçüncü bir oluşum ya da sistem eski Orta Asya Yakut Türklerinin kozmolojisinde yer alır. Bu üçlü sitem gök, yer ve yeraltı seklinde tasnif edilmiştir. Adı gecen sisteme göre şekillenen kozmosun yapısı ile Gök tanrı (Ülgen) ve tabiat kültlerini bünyesinde barındıran üniversal tarzdaki Türk dini arasında yapısında yapısal benzerlikler kurmak mümkündür.
Temelde eski Türk dini Gök-Tanrı inancı, Yer-Su‟lar ve atalar kültü ile evrensel bir sistem olma eğiliminde olduğundan, Türklerin evreni temel algılayış bicimi de “üniversalizm” veya “üniversizim” (kainat nizamı) seklinde adlandırılmış bulunmaktadır. Tarihte bilinen ilk örneğini M. Ö. 1059-249 yıllarında Çin‟de devlet kuran ve Proto-Türklerden sayılan Chou‟larda bulmak mümkün olmaktadır.Yalnız burada şuna dikkat çekmek isterim ki bazı araştırmacılar Türklerin ilk kozmogonisi proto atası olan Chou‟larda başlamadığını ileri sürenler. Lakin bu görüş henüz bilim dünyasında yeterince kabul görmemiştir. Eski Chou‟larda göğü üstüvarı (sütuna benzeyen) gövdeli ve kubbeli otağa, çoğu zaman üzeri şemsiye ile örtülen iki tekerlikle bir arabaya benzetmişlerdir. Emel Esin‟in görüşlerine paralel olarak; Türklerde evrensel tanrı anlayışı ile evrensel düzen anlayışı birleşmekte, bu bakımdan da bir kısım araştırmacılar bizzat eski Türk dininin “üniversalizm” şeklinde adlandırmaktadırlar. Bu anlayış Türk kültür tarihi içinde sembolik bir yansımasını “yurt” denilen Türk çadırında bulmuştur. Böylece, bu otaklar üniversalist kozmoloji yani kaynak nizamı anlayışına uygun olarak, kâinatın bir modeli, bir tür mikrokozmos seklinde tasarlanmıştır. Bu tasarlama çadır formundaki plan daha sonra Türklerin mezar yapılarına oradan da kümbet ve türbe, camii kubbe yapılarına ilham kaynağı olacaktır. Gök bir bütün olarak algılanmıştır. Bu bütünlüğün içinde, kökleri Hun dönemine kadar geri giden, çok katlı gök temayülü yer almıştır. J. P. Roux ve B. Ögel, göğün dokuz katlı olduğu fikrini benimsemektedirler. Aynı görüş Çin kozmolojisinde de rağbet görmüş ve adı gecen dokuz tabakadan her bir tabakanın kendine has ruhları mevcut olduğu kabul edilmiştir. Öte yandan Altay destanlarında 12, 16 ve 17 katlı gök tasviri yeğlenmiştir.
Gökyüzünün önemli bir unsurunu teşkil eden gök çarkı, kompozit yapıdaki yıldızlar topluluğundan meydana gelmektedir. Gök çarkı, çoğu defa “gök çağrısı” veya “tezginc” olarak isimlendirilmiştir. Arapçadaki “felek” kelimesi ile ifadesini bulmuştur. Genellikle dairevi bir form şeklinde algılanan gök çarkı, sürekli hareketin veya zamanın kaynağı durumundadır. Yusuf Has Hacib‟e göre, bu dönüş eylemini gerçekleştiren (muharrik) güç, bir çift ejderdir. Ejder ikonografisi ise Avrasya üslubunun önemli kozmik figür temsilcilerindendir. Şu hususu burada belirtmek gerekir ki, Türk sanatında en erken kozmolojik motifler, ele gecen buluntular ışığında M. Ö. I bin yıl yılda proto-Türk olarak kabul edilen Chou‟ların (Zhou) (1028-281) bayraklarının en üstünde kün-ay motifi, bir hilal ve önünde ortasında nokta olan yuvarlak daireden oluşan bir simge biçiminde görülmektedir. Bir imparatorluk ve yönetici simgesi olan bu motif, zamanla devlet armasına dolayısıyla bağımsızlık simgesine dönüşecektir. “Kün-ay motifinin ilerleyen döneminde güneş ve ayın yuvarlak halini temsil eden biçimlere dönüşmesi, bunların temsil ettiği değerlerin anlamında gizlidir. Gezegenler ve takımyıldızları güneş ve ay, kün-ay motifine dönüşerek hem bayrak hem hükümdar ve eşini veya Allah ve hükümdarı sembolize eden astral simgeler olarak, yine mimaride taç kapıların vazgeçilmez motifleri olacaktır” ifadelerini kullanan Dr. Yunus Berkli‟nin tespitleri önemlidir. Bu motifler yukarıda belirtildiği üzere Tengri veya O‟ndan kut alan hükümdar sembolize ediliyor ve yuvarlak ise güneşin ve ayın oluşturduğu ışık parıltısını simgelemekteydi. Emel Esin‟e göre kün kelimesi hem güneşi hem de günü temsil etmekte alpin ve hükümdarın sembolü olarak görülmüştür. Anadolu da olduğu gibi Orta Asya kökenli Türk inanışlarında da gökyüzü güneş Ay ve yıldızlar büyük önem taşımış, her dönemde Türkler, gökyüzünün hareketlerine göre sosyal yaşantıyı düzenlemiştir. Türklerin ilk inanışları olan Gök Tanrı-Tengri ve doğa dinleri bu anlamda etkili olmuştur denilebilir.
Türk kavimleri en eski zamanlardan beri on iki hayvanlı takvim sistemini kullanmıştır. Bu takvimin her yılı muanyen bir hayvana nispet eder ve her yıl mensup olduğu hayvanın adını alır, bunlar sırası ile; 1-Sıçgan (Sıçan), 2-Ud (Sığır), 3-Bars (Pars), 4-Tavışgan (Tavşan), 5-Lu (Ejder), 6-Yılan, 7-Yond (At), 8-Koy (Koyun), 9-Biçin (Maymun), 10-Taguk (Tavuk), 11-İt, 12-Tonguz (Domuz)‟dur. Türk inanışında insanlar, doğdukları yılın hayvanlarının sembolize ettiği bir takım güç-güçsüzlük, ölüm-yaşam, bereket-çoraklık ile savaş-barış unsurlarında taşımış oluyordu. Bu takvimde yer alan hayvanların çoğunu, Türkler daha sonra el sanatlarından mimariye kadar geniş bir yelpazede sembollerle ifade etmişlerdir. Orta Asya havyan üslubunda da yer alacak olan bu hayvanların bazıları da tezimizi teşkil edecek olan kozmik figürlerden birkaçıdır. Ayrıca on iki hayvanlı Türk takvimi astrolojık (kozmolojik) bir değerde taşımaktadır. Çünkü bu hayvanlar aynı zamanda burçları da oluşturmuşlardır. Türklerde gök aydınlık, güneş, ışık, kahramanlık ve iyiliğin sembolü olmuştur.  Yakut Türklerine göre ilk insan gökten inen bir yaratıktan türemiştir. Hunlarda ise tek tanrılı Gök Tanrı inancına sahiptirler. Aynı zamanda güneş, ay, yer su ve ateş‟te kutsal kabul edilmiştir. Türklerin daha sonraları ve köklü bir iz bırakan Şamanist inançlarında da gökyüzünün ve güneşin önemli unsurlar olduğu bilinmektedir. Hatta şamanın cübbesinde ve külahında güneşin sembolü olarak demir veya gümüşten halkalar bulunmaktaydı. Eski pek çok kültürlerin kâinat tasavvuflarında” dünyanın merkezi “anlayışı mevuttur. Bu merkeziyetçi anlayış, merkezi bir “kozmik dağ” ve “dünya ağacı” sembollerinde timsalini bulmuştur. Her iki sembolik tasavvura Türk kozmolojisinde rastlıyoruz. Esasen eski Türk kozmolojisi merkezci anlayışa göre şekillenmiş olup, kainatın merkezinde Türklerin yurdu yer almakta; Türk” orda”„sı yanı hükümdarlık merkezi, dünyanın dört yönünün Türk yurdunda birleştiği yerde yani tam ortada yerini almış bulunmaktadır. Bu vesile ile hükümdar, Gök Tanrı‟dan kut almış olmak itibariyle onun dünyadaki temsilcisi sayılmaktaydı.
Zoomorfik (üsluplaştırılmış hayvan bezeme) sembolizm Emel Esin‟e göre de bu yönlerin hayvanlarla temsil edilmesi sonucunu doğurmuştur. O‟na göre; güneyin sembolik hayvanı kızıl saksağan, doğunun ki kök ejder, kuzeyinki karayılan ve batının ise beyaz lekeli pars idi. Bu araştırmalardan şu sonuca varabiliriz ki, hayvan sembolleri kozmolojik düşünce içerisinde ele alınıp, Türklerin Orta Asya Üslubu‟nun da temelini teşkil edip, bu kaynaktan beslenip ordan bütün sanatlara ilham kaynağı olmuştur. Şu da bir gerçektir ki kozmolojik veya kozmik meseleleri oraya koymak için de eski Türklerin dini düşünceleri çok önemlidir. Çünkü kozmik fikirler genelde inançtan ya da dini düşüncelerden beslenir. Hunların dini inançlarındaki evren telakkilerinde ilk göze çarpan nokta üçlü bir evren anlayışıdır. Hun insanının saygı göstermiş olduğu gök cisimlerinin gök ile birlikte ele aldığımızda evrenin ikinci unsuru olarak görülebilecek öge, yerdir. Üçüncü unsur ise, yer ve gök tarafından doğrulmuş Şanyu, yani insanoğludur. Netice itibariyle Hunların dünya görüşünün üçlü bir evren anlayışı üzerine temellendiğini söyleyebiliriz. Yukarıda görüşte araştırmacı İsmail Taş‟ın fikirlerine katılmakla birlikte bizce eksik olan tek tarafı Türklerin çoğunluk üniverselist kozmoloji anlayışına göre hareket etmişlerdir. Daha öncenden açıkladığımız gibi kâinat iki ana bölümden oluşmaktadır. Nitekim bu ikili evren inanışı, Göktürk kitabilerinde “yukarıda mavi gök ve aşağıda yağız yer” şeklinde ifade edilmiştir. Tarihin en eski çağlarından itibaren Choular ve Hunlarla başlayıp eski Türklerde kozmolojik meseleleri ele alınırken görüldüğü üzere mevcut veriler, tam teşekküllü bilgiler ortaya koyar. Göktürklere ait Orhun yazıtlarında kozmolojinin ipuçları verilip,Uygur döneminde de tamamen Maniheist içerikli inanışları yansıtan evren telakkileri görülmüştür. Gök Tanrı dinlerini genel olarak bozkır ve göçebe toplumlara ait özel bir yönü vardır. Çünkü toprak üzerine mülk edinmeyen konar-göçerler (avcılık, çoban, hayvancılık) için gökyüzü her zaman vardır. Bu anlamda, Orta Asya bozkırlarında yaşayan konar-göçer Türkler, ilkel dönemlerde etkilendikleri bu doğa dinleri dışında, geniş Orta Asya bozkırlarında konar-göçer ve yerleşik yaşamların da, Budizm, Zerdüştlük, Manicilik gibi Doğu ve Uzak Doğu kökenli dinlerden de etkilenmişlerdir. Bunun en bariz örneği ise Uygurlardadır. Aynı bicimde Türk kültüründe günümüze dek etkilerini sürdüren Şamanizm inancı da çok geniş bir inanç sahası olmuştur. Orta Asya‟da devlet kuran kavimler, daima yabancı kültürlerin etkisinde kalıyorlardı. Doğu‟dan Çin felsefesi, güneyden Hint-Tibet Budizmi, Batıdan Zerdüştlük, Hristiyanlık ve Maniheizm etki ediyordu.
Tüm bu ilkel doğa dinlerinde en temel sembollerin, gökyüzü, toprak ve su bağlamında olduğu, bunu yanı sıra hayvanlar ve bitkilerin kutsal birer varlık olarak sınıflandırıp totemleştirildiği görülmektedir. Her kutsal kavram bir nesle ile örtüşmekte, böylece dini semboller ortaya çıkmaktadır ki bu da tezimizin ana kaynağını oluşturacaktır. Yani Anadolu Selçuklu ve Beylikler Dönemi mimarisinde kozmik figür ve sembollerin temelini hiç şüphesiz Orta Asya ya da Avrasya sanatındaki kozmolojik üslup ta arayacağız. Tekrar göksel inanca bakarsak; Türkler güneş ve ay‟ı içinde bulundukları tabii hayatin bir parçası olarak kabul etmişler ve onları işlevsel hale getirmişlerdir. Mesela; güneş‟e ana, ay‟a dede gibi sıfatlar yüklemişlerdir. Böylece, güneşi dişi, ayı ise erkek olarak cinsi kategorilere tabi tutmuşlardır. Fakat kabul görüşe göre de, Orta Asya‟dan Anadolu‟ya güneş ve ay Türkler arasında her zaman değerli ve mitolojik anlamlarda kabul görmüştür. Bu motifler aynı zamanda hükümdar ve eşininde simgesel sembolü olarak Türk sanatının her dalında sevilerek ve bilinçli olarak kullanılmıştır. Hakanın Tengri‟den kut almasıyla beraber, tahta oturacağı zaman gökle irtibatlandırılmıştır. Halı veya keçi özlerine oturan hakan havaya kaldırılıp doğudan batıya dokuz kez döndürülüp, göğün dokuzuncu yani Tengri makamına çıktığı kabul edilirdi. Ay aynı zamanda Hun döneminde anneyi, dişiliği, kraliçeyi yönetici veziri, gece, batı veya kuzeyi, soğukluk ve suyu sembolize ediyordu. Ay, daha sonraları Türklerin İslam‟ı kabul etmeleri ile değişik anlamlar kazanarak, hakanın eşi ve yönetim de söz sahibi olan hatunu simgeleyen bir motif olarak sevilerek sanat eserlerinde de sıkça kullanılmıştır. Daha önceden de açıkladığımız gibi, Türklerde iki katlı kozmoloji anlayışı belli dönemlerden itibaren üç tabakalı bir tasavvura dönüştüğü görülmektedir buna gök ve yer katlarına ilaveten bir de yeraltı eklenmiştir.
Orjinalinde bulunmayan yeraltı tabakanın, Türklerin yabancı dinlerin etkisine çok güçlü bir şekilde girdiği dönemden itibaren yavaş yavaş kendisini göstermeye başladığı ve muhtemelen X. yüzyıldan sonra net olarak ortaya çıktığı anlaşılmaktadır. Bu tespitler ışığında görüldüğü üzere din olgusu kozmoloji ile ilgili düşünce ve ordan da hareketle sembollerle sirayet etmiştir. Bu dini inancın içine kutsal sayılan hayvan kozmolojilerini de katabiliriz. Orta Asya Türklerinde de hayvan kültü geniş ölçüde yayılmıştır.Şöyle ki Orta Asya Türklerinin oluşturduğu sanat ürünleri, bozkır sanatı ve bu sanata bağlı “hayvan üslubu” olarak tamamlanmaktadır. Aynı zamanda bu üslubun Türk sanatının temelini oluşturduğu bilinmektedir. Güney Sibirya‟da Altay dağları eteklerinde yapılan, M. Ö. IV ve III yüzyıllarından ayrı kalma pazırık kurganlarından çıkan eserlerde keçi, kartal, kaplumbağa, balık, at figürleri Hun sanatında önemli bir yer teşkil ettiğini göstermektedir. Eski Türkler, inandıkları tek Tanrı olan “Gök Tengri”ye yine Gök Tengri‟yi sembolize eden ve onun tarafından kendilerine hediye edilen atı koçla beraber kurban etmişler, Gök Tengri‟yi dolayısıyla göğü ve güneşi temsil eden atı da kutsamışlardır. At‟ı kutsal kabul ederek, günlük yaşamın her alanında bu hayvanla ilgili motifleri öne çıkarmışlardır. Hatta öyle ki atı Tanrı tarafından kendilerine hediye edildiğine inanılmıştır. Orta Asya‟da M. Ö 7. y.y‟dan sonra hayvan üslubu dikkat çekicidir. Aslan, boğa, geyik, kurt, pars, kartal, dağ koyunu, at takım koşumlarında, kılıç kabzalarında, eğelerde, keçe örtülerinde ve dövmelerde görülmektedir. Hunlarda pars, kaplan, aslan gibi yırtıcı hayvanlar gündüzü; çift tırnaklı olan; geyik, dağ keçisi, boğa geceyi temsil ederlerdi. Bozkırlarda yaşayan Orta Asya kavimlerinin konar-göçer yaşam tarzları bu üslubun doğmasında etkin rol oynamıştır. Kuşkusuz sembolleştirilen hayvanlar da o coğrafyanın yapısına uygun hayvanlardır. “Orta Asya hayvan ve insan tasvirleri daima sembolik gayelerle işlemiştir. Şaman kültü, totem ve astroloji (kozmoloji) bu figürleri yaratan ilham kaynağı olmuştur. Türk sanatında da Anadolu‟da olduğu gibi koyun, koç ve keçi bolluk ve bereket; koyun güçsüzlük ve zayıflık; kartal ve avcı kuşlar ile kuğu güvercin ve kaz kutsal olarak kabul edilmiştir. Kurt ise yaradılış efsanelerinde geçen gök unsuru, at, boğa, öküz, manda ve geyik gök unsuru olarak kabul görmüştür. Ejder ise yer ve gök simgesi olmuştur.170 Yırtıcı kuşların, eski tarihi metinlerden de anlaşıldığı gibi Türk büyükleri tarafından taşındığı gibi ünvan olarak da kullanıldığı bilinmektedir. Orta Asya hayvan üslubunun oluşmasında Totemizmin de etkileri görülmektedir. Özellikle her hayvanın boylara birer damga olarak verilmesinin altında yatan, o hayvanın totem olarak kabul edilmesi olsa gerektir.
Hun kurganlarında çıkan buluntular içerisinde maden ve keçe aplike işlerde görülen kün-ay motifleri, kozmoloji ile ilgili oluşan anlamların, ne kadar büyük ve derin olduğunu göstermektedir.
Pazırık kurganından çıkarılan bir tekstil örneğinde kutsal dört yön-dört bulung ve hayat ağacı motifli kartal kanatlı grifon-sığın mücadelesi ile birlikte yer almaktadır. Grifon, kanatlarını açmış, sığını pençeleri ve çenesi ile sırtından sıkıca kavramış avına hakim vaziyette tasvir edilmiştir.

Resim: Hayat Ağacı ve Kutsal Dört Yön Motifi İle Birlikte Mücadele Sahnesi/Pazırık Kurganları

Orta Asya sanatına tesir eden en önemli etken hiç şüphesiz kozmolojik anlamlarıyla yüklü inanılan din ve dinin etrafında gelişen felsefi düşünceyle beraber hayvanlarda kutsal sayılmıştır. En önemlilerinden bir tanesi de kartaldır. Avrupa‟ya inip Kavimler göçüne sebep olan Türk boyları ile Avrupa ve İslam medeniyetlerine etki etmiş ve Avrasya üslubunun Avrupa ve İslam sanatına da tesir etmesinde etkin rol almıştır. Kartal da bu inanç sisteminde Gök Tanrı‟nın insanlara haber vermesiyle görevlendirilmiş doğa üstü bir yaratıktı. Kartal aynı zamanda göğün zirvesinde gün ve geceye hakim sayılan Jüpiter gezenin de simgesi olarak kabul edilmiştir. Altay ve Yakut Türklerinin tözlerinden olan kartal ve at önemli idollerdir. Kartal, Altayların en eski Türk topluluklarında güneş ve Gök Tanrı‟nın sembolü olmuştur.
Ayrıca bu inanış totemizmle alakası da vardır. Aynı zamanda kartal ve koç motifleri Kültigin Anıtı‟nın doğu duvarı giriş kapısında da bulunmaktadır. Hayvan üslubuna ilişkin on iki hayvanlı Türk takvim de adları geçen hayvanların bir kısmına Orta Asya göçebelerinin sanat eserlerinde rastlanır ve bunlar hayvan sanatının eserlerini oluşturan hayvanlar olarak alınmaktadır. Şu önemli konuyu da irdelemek gerekir ki ejder, Orta Asya hayvan üslubunu yani Türk toplumlarının bütün sanatlarda severek kullandığı kozmolojik ve mitolojik bir figür ve de semboldür. Çeşitli hayvanların özelliklerini bünyesinde toplayan ve bundan dolayı bu hayvanların gücünü üzerlerinde barındıran bir hayvan olarak çok ilgi gören ejder, Asya toplumlarında farklı mitolojik ve kozmolojik anlamlar içermektedir. Orta Asya kökenli olduğu var sayılan figür, yılan kültürünün değişerek gelişmiş bir versiyonu olarak da görülmektedir. Orta Asya Türk toplumları da Sasaniler, Sümerler, Uzakdoğu toplumunda önemli bir konuma sahip olan ejder figürü, uzun dili keskin dişi ve öldürücü zehri ile insanoğlunun karşısındaki düşman gücü ya da tam tersine insanları düşmanlardan koruyucu güç olarak simgelenmiştir. Karanlıktan aydınlığa çıkaran, yağmur yağdırarak insanlığa mutluluk ve bereket getiren ejder uzun ömür, mutluluk, bolluk sembolü olarak kullanılmıştır. Ejder Türk sanatında temel olarak iki sembolik anlama sahiptir. Gök ve yer tasavvurları ile ilişkili olan bu anlamlar, birbirine zıt olmayıp birbirini tamamlayan bir karşıtlık sunmaktadır. Bu kavramlardan ötürü ejder, güneş ve ay sembolizmiyle ilgili de görülmüştür. Çin kültüründe bereket ve kuvveti simgeleyen bu figür İslam öncesi ve sonrasında kötülüğün simgesi olarak da kullanılmıştır.
İslami dönemde ise bu dinin kural ve ilkelerine uyum sağlayarak kullanımını sürdüren bu figür Anadolu ve Mezopotamya‟nın yerli kültürlerinde daha ziyade kötülüğü simgelerken, tezimize de öncülük edecek mimari eserler üzerinde kötülüklerden koruyucu, yardımcı, şifa veren bir sembol olarak yer almıştır. Şu anda da sağlıkla ilgili olan kurumlarda dikkat edilirse ejder ya da yılan sembolü kullanılması devam edegelen kültürün önemine işaret etmektedir. Bunun yanı sıra bazı metinlerdeki ifadelerden alplik, yiğitlik ve kuvvet sembolü olduğuda anlaşılmaktadır. Ejder motifi kozmik bir simge olarak haneden arması niteliğinde kullanılmıştır. İslam öncesi Türklerde zaman çarkını çift ejder çevirdiği inanışı hâkimdir. Bu inanış Türklerin İslam‟ı kabul etmesiyle de devam ettirilmiştir. Oğuz döneminde ejderlerin yılan ya da balık kuyruğu ile at başından oluştuğu belirtilmektedir. Yandan gözüken ejderin sırtı dikenli olup, Türk sanatında canlı ejder şeklini alır. Karma bir hayvan olarak resmedilen figürün vücudunun her bölümü doğadan esinlenerek işlenmiştir. İslam öncesinde dalgalı hatlarla hasretle hissi uyandıran ve sınırlandırılmamış alanlara işlenen ejder, İslami döneminde bir çerçeve içinde ele alınmıştır. Mücadele üslubu olarak da bilinen mücadele sahneleri, Türklerinde ortağı olduğu bir kültür ortamının oluşturduğu tarzdır. Bu mücadele sahneleri İslam öncesi Türklerin çeşitli inanç ve davranışlarının bir ürünüdür. İnsanların güçlü insanlara saygı duyması ve onların kalıntılarını kötü ruhlara karşı kullanmaları, sanatta hayvan üslubunu ortaya çıkaran en önemli unsurlardan biri olarak görülmüştür. Bunun yanı sıra hayvanların bu dünya içinde ki konumu insanda hayvan gibi güçlü olabilme isteğini doğurmuş ve hayvan kılığına girildiğinde bu hayvanların özelliklerinin insana geçtiğine inanılmıştır. Bu nedenle mücadele sahnelerinde galip gelen hayvanın bu konumda olmak isteyerek hayvan kılığına girmiş bir insanı (don değişme) sembolize ettiği düşünülmektedir.
Göktürk hükümdarı Kültigin‟in kitabesinde Gök Tengri tarafından güç veya kut alan babasını kurt karşısındaki, düşmanı ise koyun olarak nitelendirmesi özellikle vurgulanmıştır. Vahşi bir hayvanın evcil hayvanları alt edişinin canlandırıldığı mücadele sahneleri hiç şüphesiz kozmolojik olarak da değerlendirilir. Burada gök-yer, zafer-yenilgi, erkek-dişi, aydınlık-karanlık gibi kavram çiftlerinin simgeselliğine işaret etmektedir. Birbirini devamlı olarak kovalayıp yakalama teması hiç şüphesiz Avrasya hayvan üslubunun mücadele sahnelerinin tipik özelliklerinden biridir. Özellikle saldırıya uğrayan hayvanın çökük vaziyette başını geriye çevirmesi bu kovalama anının sona erdiği anı başarı ile tasvir etmektedir. Figürlerdeki dinamik ve canlı anlatım iyi bir tabiat gözlemine işaret ederken, stilizasyon ile galip hayvanın bazen efsanevi bir nitelik kazanması, tabiata aykırı uygulamalarıdır.

Resim: Grifon Dağ Keçisi Mücadelesi/Pazırık Kurganları/Hermigate Müzesi

Bu tasvirler İslam öncesinde de İslami dönemde de sanatın ana teması olmaktan çıkmış, temel sembolik anlamını muhafaza ederek kullanılmaya devam etmiştir. Orta Asya Türk inanışlarından Anadolu Selçuklu sanatına kadar taşınan hayvan sembolizminin özünde ilk yaratılış efsanelerinde adı geçen gökyüzü, Gök Tengri, Ülgen ata gibi gökyüzüne ait unsurlar daima ışık, nur, iyilik sembolü olarak yer almıştır. Bunun en önemli nedeni gökyüzünde Tanrı‟nın oturduğuna inanılması ile güneş, ay ve yıldızların gökyüzünü yönettiğine dair inançlar olsa gerektir. Yeraltı ise Erlik Han‟a, yani şeytana ve kötülük güçlerine aittir. Hayvan sembolizminde genel olarak kanatlı uçan hayvanların gökyüzüne ait olmaları onların aynı zamanda tanrısal bir güce sahip olmaları inancı ile ilgili olabilir. Baş ve kanatları kartal, gövdesi aslan olarak betimlenen grifonlar İ slam öncesi Türk sanatının erken dönemlerinden itibaren sanat eserlerinde yaygın olarak kullanılmıştır. Pek çok kültürde karşılaştığımız grifon, genelde kanatlı aslanın kartalın bazı uzuvları birleştirilmesi ile oluşmaktaysa da farklı çeşitlemeleri de bulunmaktadır. Grifonlar İslam öncesi Türk sanatında genelde mücadele sahnelerinde galip gelen hayvanı temsil etmektedir. Bunun yanı sıra bu figürün göğü, şafağın söküşünü, güneşi simgelediği ve gök unsuruna işaret eden bir hayvan olarak hikmet, ilim, irfan, aydınlığa kavuşturma, uyanıklık, kuvvet ve intikamın sembolü olduğu ileri sürülmektedir. Farklı hayvanların değişik uzuvlarının biraraya getirilmesi ile oluşan grifonun bu hayvanların güçlerinin bir araya gelmiş toplamı olarak görülmüştür.
Türklerde ise en erken örneği Pazırık ve Altay kurganlarından çıkan buluntular üzerindeki aslan-grifonlar bu figürün erken dönemlerden beri kullanıldığını göstermektedir. Astral manada hükümdar, yiğitlik, koruyucu, kuvvet ile ilgili bir sembol olarak kullanılmıştır. Kozmolojik olarak Orta Asya hayvan üslubuna ilişkin olarak sonuçta, kara hayvanları olarak, binek, et, süt ve derisinden faydalanılan hayvanlar ile güçlü kabul edilen yırtıcı ve uçan kuşların büyük bir kısmı genel olarak iyilik, bereket, güç kahramanlık, hakimiyet sembolü olmuş, böylece hemen tüm ürün ve sanat dallarında bu sembolik anlamlarıyla yer almışlardır. Bitkisel bir karakter taşımasına rağmen sembolik anlamı ile ön plana çıkan “hayat ağacı” Türklerin ulu ağaç adı altında topladığı kozmik bir figürdür. Mitolojik ve kozmik inanışlarda yaygın kullanılan motiflerden biri olan‟ “hayat ağacı‟‟ bütün ilkel toplumların ve de Orta Asya Türk inanç sistemlerinde yer alan bir simgedir. Evrenin direği, cennet, gök, bereket gibi kavramların yansıra evrenle yaşam arasındaki ilişkileri simgeleyen bu motif Zerdüşt inancında meyveleriyle cennette kutsal ruhları beslemekte; Tevrat‟ta cennetin merkezini, Kur-an‟ı Kerim‟de ise Sidre ağacının yedinci kat gökte Allah‟ın tahtının sağında bulunduğu belirtilmektedir. Orta Asya inançlarına göre yer ve gök bu ağaçla birbirine bağlanır. Hayat ağacı, Şamanizm inancına göre dünyanın eksenini belirlemektedir. Şaman, yeraltı ve gökyüzüne yapacağı seyahatleri bu ağaç sayesinde gerçekleştirir. Böylesine önemli bir konuma sahip olan bu kutsamış ağaç ejder, aslan ya da kuş figürleri tarafından gözetlenir. Bu figürlerin Şaman‟a gökyüzü ve yeraltı seyahatlerinde yardımcı olacağına ve ona kötü ruhlarda koruyacağına inanılır. Oğuz Kağan Destanı‟nda ağaçtan boy simgesi olarak bahsedilmektedir. Ayrıca her Türk boylarını belirten ağaç simgeleri vardır. Bir misalle, Uygurlar da ağaç hakan ve hakan soyunun simgesidir.
Orta Asya Türklerinde bitki ve ağaç sembolizmi ilk yaradılış efsaneleri ile başlar. Uygur ve Kırgız yaradılış efsanelerinde hakanların ağaçtan türediklerine inanılır. Şamanistlerin en çok saydıkları ağaç kayın ağacıdır. Yakut Türkleri ise karaçam ağacını sayarlar.  Bütün Orta Asya ve Sibirya mitolojilerinde ağacın yaratılış ile ilgili olduğu ve kutsallığı görülmektedir. Hayat ağacı ile ilgili sembolleşen inançların kökünde dünya ağacı, merkezi temel direk, kozmik dağ inanışı dünyanın hemen her yerinde çok yaygın bir inanıştır. Evrenin merkezinde bulunan kozmik ağaç inanışı her kültürde farklı ağaç türleri ile sembolleştirilmiştir. Bu ağaç dünyanın merkezine dek uzanır, gök ile yer arasında bir merdivendir. Hayat ağacı aynı zamanda tüm bu ağaçlara denk düşmekte, yedi ya da dokuz dalı ile yeryüzü ve gökyüzünü birleştirmede bir basamak vazifesi görmektedir. Bu anlamda ağaç tanrıya ulaşmada en önemli ağaç görevini de görmüştür. Sunu da belirtmek yerinde olacaktır ki; hayat ağacı Hitit, Sümer ve Asur sanatlarında yaygındır. Türü ne olursa olsun tüm bu kutsal kabul edilen ağaçların ortak ismi hayat ağacı olması kuvvetle ihtimaldir. Resimde de görüldüğü üzere, Pazırık kurganlarından çıkan tekstil örneğini üzerinde görülen mücadele sahnesini her iki yanında hayat ağacı motifinin işlenmesi bazı ilim adamlarınca Türk sanatında görülen en erken hayat ağacı motifli bulgudur. Burada görüldüğü üzere hayat ağacı altı dalıyla en üst tepe noktasıyla yedi bölümden oluştuğu görülmektedir. Türk sanatında ortak kanaate göre hayat ağacı ayrıca hükümdar ve aileyle beraber sülalesini de temsil etmektedir. Buradaki temsil hükümdardan çıkıp etrafa yayılan kozmik bir ışın manasına da gelerek gökle irtibatlandırılıp, kozmolojik bir anlam da ifade edilmektedir. Ağacın kutsal sayılmasının nedenlerinden biride proto Türklerden beri görülen ağaç dikme geleneğinin olmasıdır.
Yararlanılan Kaynaklar
Atilla Diler, Anadolu Selçuklu Ve Beylikler Dönemi Mimarisinde Görülen Kozmik Anlamlı Figür Ve Motifler
Erik Hornung, Mısır Bilimine Giriş
Ünver Günay-Harun Güngör, Başlangıcından Günümüze Türklerin Dini Tarihi
Jean Paul Roux, Türklerin ve Moğolları Eski Dini
Emel Esin, İslamiyet’ten Önceki Türk-Kültür Tarihi ve İslam’a Giriş
Yusuf Berkli, Türk Sanatında Avrasya Üslubunun Evreleri
Osman Turan, İki Hayvanlı Türk Takvimi
Yaşar Çoruhlu, Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi
Abdulkadir İnan, Tarihte ve Bugün Şamanizm
Laszlo Rasonyi, Tarihte Türklük
Oktay Aslanapa, Türk Sanatı I, II
Kenan Bilici, Anadolu Taş Tezyinatında Hayvan Üslubu
Gönül Öney, Anadolu Selçuklarında Heykel, Figürlü Kabakları ve Kaynakları Hakkında Notlar
Faruk Sümer, Dede Korkut Destanlarında ki Bazı Kuşlar Hakkında
Hamza Gündoğdu, Türk Mimarisinde Figürlü Taş Plastik
Mircea Eliade, İmgeler- Simgeler
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Atilla Diler’e aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: [email protected]

Ömer Burak Karatay

Uzun zamandır bildiklerini siz değerli kullanıcılarımıza aktarmaktan mutluluk duyan, araştırıp öğrendikçe bu siteye yazıp diğer insanların da bilgilenmelerini sağlamaktan zevk alan bir yönetici ve yazar. Ekonomi alanındaki gelişmeler / bilgilendirici metinler için www.ekodemi.com'a davetlisiniz. Bizlere her türlü fikir, istek ve şikayetlerinizi [email protected] üzerinden; markalarınızı değerlendirmek ve binlerce tekil kullanıcıya reklamınızı yapmak için [email protected] adreslerinden benimle iletişime geçebilirsiniz.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı

Reklam Engelleyici Algılandı

Tek amacımız sizlere temiz bilgi sunmak, lütfen reklam engelleyicinizi kapatın.