İslam Tıbbı'nın Doğuşu Ve İlk İslam Devletlerinde Tıp

İslam tıbbına temas etmeden önce konunun daha iyi anlaşılması için İslamiyet’ten önceki Arap tıbbının ve Cündişâpûr Tıp Okulu’nun tahlil edilmesinin yerinde olacağı kanaatindeyiz. Zira İslam tıbbının şekillenmesinde söz konusu bu iki faktörün oldukça etkin bir rol oynadığı bilinmektedir.
İslam Öncesi Arap Tıbbı ve İslam Tıbbında Cündişâpûr Etkisi
İslam öncesi Arap tıbbı ve İslam tıbbı üzerinde gözle görülür bir etkisi olan ve bugün İran sınırlarındaki Ahvaz şehri yakınlarında bulunan Cündişâpûr’un geçmişi tarih öncesi döneme kadar uzanır. Şehir, III. yüzyılın sonlarında Sâsânî kralı I. Şapur tarafından Antakya’nın zapt edilmesinin ardından yeniden imar edildi. Cündişâpûr kelimesi İslami dönemde meşhur olan bu şehrin eski isminin Arapçadaki bozulmuş şeklidir.
Romalılar ile Sâsânîler arasında yaşanan savaş sonucunda I. Şapur, Roma İmparatoru Valerian’ı mağlup ederek ordusunu esir almasının ardından Cündişâpur önemli bir ilim ve kültür merkezi haline gelmiştir. Aralarında birçok âlim ve sanatçı bulunan esirler Cündişâpur’a iskân ettirilir. 489’da yaşanan mezhep çatışmaları sebebiyle Urfa’dan sürülen Nesturiler ve 529’da Atina’dan sürgün edilen yeni Eflatuncu sekiz filozof da Cündişâpur’a yerleştirilir. Bu vesileyle Cündişâpur Yunanlı, İranlı, Suriyeli ve Hintli bilim erbabının toplandığı bir şehir haline gelir. İlime ve ilim adamlarına oldukça değer veren I. Hüsrev (531-579) Cündişâpur’da başta tıp olmak üzere felsefe ve diğer ilimlerin de okutulduğu bir mektep kurar ve bu ilim adamlarını burada istihdam eder. Yaşanan bu gelişmeler sonucunda Cündişâpur büyük bir ilim merkezi haline gelir. Öyle ki burada Aristo ve Eflatun’un eserleri Farsçaya tercüme edilerek ilim adamlarının istifadesine sunulur.
Gerçekleştirilen iskân politikalarıyla kısa zamanda modern tıp alanında önemli bir eğitim merkezi haline gelen Cündişâpûr’da II. Şapur tarafından birçok tıp okulunun bir arada bulunduğu düzenli bir üniversite kuruldu. Böylece Cündişâpûr Yunan, İran ve Hint tıp geleneklerinin merkezi haline geldi. Bu kozmopolit ve serbest ortamda gelişimini sürdüren bu tıp okulu, birçok tıp geleneğinin sentezini yaparak yeni bir okul kimliği kazandı.
Kütüphane, rasathane ve tercüme evi gibi mekânların bulunduğu Cündişâpûr tıp okulunda farklı etnik kökenlere mensup birçok öğrencinin öğrenim gördüğü ifade edilebilir. Modern yöntemlerin ağır bastığı tıp okulunda dönemin çağdaş tedavi yöntemleri ile yöresel tedavilerin sentezi yapılmaktaydı. Genel anlayış olarak hastalıklara sebep olan amillerin, vücudun sıvı dengesindeki değişiklik ve bozukluk olarak düşünüldüğü Cündişâpûr tıp okulunda bir de okula ait hastahane bulunmaktaydı. Tekâmülünü bu şekilde gerçekleştiren Cündişâpûr tıp okulunun, yetiştirdiği hekimler vesilesiyle diğer medeniyetlere nüfuz ettiğini ifade etmek mümkündür. Bu bağlamda Cündişâpûr’da tıp tahsili gören ve câhiliye dönemi Arapları arasında meşhur bir hekim olarak bilinen Hâris b. Kelede es-Sakafî’yi örnek gösterebiliriz. Hâris b. Kelede, tıp öğrenimini tamamladıktan bir süre sonra Fars memleketlerinde hekimlik yapmaya başlamış ve kısa sürede tıp alanında şöhret bularak büyük bir zenginliğe ulaşmıştır. Daha sonra doğum yeri olan Taif’e dönmüş ve mesleğini burada icra etmiştir. Tıp konusundaki bilgisiyle memleketinde de şöhretini devam ettiren Hâris b. Kelede, bu suretle Araplar arasında Tabîbu’l-Arap lakabıyla ün yapmıştır. Hatta Yunanlar için Hipokrat ne ifade ediyorsa Araplar için de Hâris b. Kelede’nin aynı anlamı taşıdığı bile söylenmektedir. Tüm bu gelişmelerden hareketle Hâris b. Kelede’nin, Cündişâpûr tıp ekolünün Arap tıbbına taşınmasında oldukça önemli bir rol oynadığını ifade etmek mümkündür.
Cündişâpûr’da yetişen Hâris b. Kelede’nin ilerleyen yıllarda Mekke’de aranan bir hekim olarak Rasûlullâh (s.a.v.)’i dahi tedavi ettiği bilinmektedir. Bu hekimin oğlu Nadr b. Hâris de babasından öğrenmiş olduğu basit tıp bilgileri sayesinde halk arasında şifa dağıtan bir hekim sıfatına sahip olmuştur. Usta çırak eğitim modelinin yaygın olarak görüldüğü İslamiyet’in ilk yıllarında, babasından aldığı eğitim ile bir takım tıbbi uygulamalar yapan Nadr b. Hâris’in Cündişâpûr ekolünden izler taşıdığı ifade edilebilir. Bu baba oğul haricinde, Hz. Peygamber (s.a.v.) döneminde yaşamış İbn-i Hâzim ve İbn-i Ebî Rûmiyye et-Temîmî’nin de Cündişâpûr tıp okulunda öğrenim gördüğünü düşündüğümüzde Cündişâpûr etkisinin Arap toplumunda bu dönemde de sürdüğünü söyleyebiliriz. Cündişâpûr 638’de Hz. Ömer’in hilafeti sırasında Ebû Mûsa el-Eş‘arî tarafından sulh yoluyla İslam topraklarına dâhil edilmiştir. Hz. Ömer bu bölgeye Bişr bin Muhtefez’i vali olarak göndermiştir. Bu tarihten sonra da Cündişâpûr’un bilim alanındaki müstesna yerini korumaya devam ettiğini söyleyebiliriz. Burada yetişen hekimlerin Emevi ve Abbasi saraylarında itibar görmeleri ve yine burada öğrenim gören bilim adamlarının tercüme faaliyetlerinde etkin rol almaları bu iddiayı ispatlar niteliktedir.

Câhiliye Arap Toplumunda Tıp
Arabistan Yarımadası’nda İslamiyet’in doğuşundan önceki dönem câhiliye dönemi olarak isimlendirilir. Fakat bu isimlendirmenin, toplumun medeni seviyesi ile çok fazla ilgili olmadığı düşünülmektedir. Zira İslamiyet’ten önce Arap Yarımadası’nda yaşamış Âd, Medyen, Saba, Semûd, Himyerî gibi kültür ve edebiyat alanında gelişmiş toplumlarda câhiliyeden söz etmek bu toplumlara haksızlık olur. Câhiliye devri ifadesi, Arapların İslamiyet’ten önceki inanç, tutum ve davranışlarını İslami dönemden ayırt etmek için kullanılan bir ifadedir. Arapların sahip oldukları tıbbi bilgilerin bir kısmını Babil’den ve Cündişâpûr’dan öğrendiklerini ifade edebiliriz. Kendilerine ait tıp uygulamaları içerisinde çölde yaşayan bedevilerin geleneksel basit tedavi uygulamalarının bulunduğu söylenebilir. İslamiyet’ten önce Arap toplumunda, iki tür tıbbi tedavi metodundan bahsetmek mümkündür. Bunlardan biri, kâhinlerin uyguladıkları tedavi yöntemleriyken diğeri ilaçlarla uygulanan tedavilerdir.
Arapların herhangi bir hastalığa yakalandıklarında, putları adına kurban adadıkları, putlarına dualar ederek çeşitli mistik törenler düzenlemek suretiyle şifa bulma çabasında oldukları bilinmektedir. Arap tıbbının esasının folklorik tıbba dayandığını ifade edebiliriz. İslam’dan önce Mekkeliler arasında sünnet olma âdetinin yaygın olduğu bilinmektedir. Küçük bir tıbbi operasyon ile gerçekleştirilen sünnet işleminden sonra yapılan sünnet törenleri Dâru’n-Nedve’de icra ediliyordu. Medine toplumunda da özellikle Yahudiler arasında sünnet âdetinin yaygın bir şekilde görüldüğünü söyleyebiliriz. Cahiliyye döneminde Araplar arasında tıp tahsili görmüş hekimler bulunmakla beraber geleneksel tıp uygulamaları da yaygındı. Örneğin yılan sokmuş bir kimseyi üstüne başına ziller takmak suretiyle uyutmazlardı. Göz şaşılığı olan hastayı değirmen taşına baktırarak tedavi etmeye çalışırlardı. Vebadan korunmak için merkep gibi anırırlar, hastaları kâhinlere götürürler ve büyü yaptırırlardı. Tapınaklarda kurban keserler ve bu suretle hastaların vücuduna girmiş şeytanların çıkacağına ve şifa bulacağına inanırlardı.
İslamiyet’in Doğuşu ile Birlikte Arap Tıbbında Yaşanan Gelişmeler
İnsan hayatının her yönü ile ilgilenen İslam dini, onun sağlığıyla da ilgilenmiştir. Kur’ân’da tıbbî konularla ilgili âyetlere yer verilmiş, Kur’ân’ın yaşayan hali olan Hz. Peygamber (s.a.v.) de birçok söz ve eyleminde sağlık, hastalık, temizlik ve tıbbın diğer alanlarında yol gösterici rol model olmuştur. Hz. Peygamber, câhiliye dönemi Arap tıbbından kalan batıl, tıbbi değeri olmayan ve hurafelere dayalı tıp anlayışlarını ve tedavi usullerini uygun görmemiştir. Rasûlullâh (s.a.v.)’e göre hastalıklar Yüce Allah tarafından sabretmeleri karşılığında mükâfat elde etmeleri için kullarına verilen birer imtihan aracıdır. Öte yandan “tedavi olun”, “her hastalığın bir çaresi vardır” gibi tavsiyelerle insanların tedavi yollarını araştırmasını teşvik etmiştir. Bu bağlamda “Her derdin bir devası vardır. Derdin devasında isabet edilebilirse Yüce Allah’ın izniyle düzelir” hadis-i şerifleriyle insanlara Yüce Yaratıcı’dan ümit kesmemeleri konusunda uyarılarda bulunmuştur. Tabiplik konusunda uzman olmayanların hasta tedavi etmemeleri hususunda da uyarılarda bulunan Rasûlullâh (s.a.v.):
“Tıbbi bilgisi olmayan bir kimse doktorluk yapmaya kalkar ve zarar verirse bunu tazmin eder.” sözleriyle de hastaların uğrayacağı zararların ehil olmayan hekimlere ödettirilmesi gerektiğini bildirmiştir.
Vahyin inşa ettiği Hz. Peygamber’in tıp ve tedavi ile ilgili bu söz ve uygulamalarının müslümanların tıp ve eczacılık alanındaki çalışmalarına kaynaklık ettiğini söyleyebiliriz. “Allah’ın kulları tedavi olun. Zira Yüce Allah yaşlılık dışında bir dert verdiyse mutlaka beraberinde şifasını da vermiştir” mesajını peygamberlerinden alan müslüman tabipler, hastalıkların tedavisi için ilaç ve tedavi yöntemlerinin peşine düşmüşlerdir. Bu vesileyle Cündişâpûr ve Yunan tıbbı başta olmak üzere diğer milletlerin tıbbını da ayrıntılarıyla inceleyerek bu konuda önemli gelişmeler sağlamışlardır diyebiliriz.

Tıbb-ı Nebevî
Hayat rehberimiz Kur’ân-ı Kerim’in insan sağlığı hakkındaki tavsiyeleri ve Hz. Peygamber’in insan sağlığı ile ilgili hadis ve uygulamaları peygamberimizin vefatından yaklaşık bir asır sonra bir araya getirilmiş ve bu vesileyle İslami bir tıp anlayışı ortaya çıkarılmaya çalışılmıştır. Ortaya konmaya çalışılan bu tıp anlayışına Tıbb-ı Nebevî adı verilmiştir. Tıbb-ı Nebevî konusundaki çalışmalara göz attığımızda bilinen ilk çalışmanın 738’de Abdulmelik b. Habib tarafından ortaya konduğunu ifade edebiliriz. Bu çalışmadan sonra Arapça, Farsça ve Türkçe başta olmak üzere birçok dilde eserlerin kaleme alındığını söylememiz mümkündür. Bu eserlerde, hastalıkların şifasına vesile olacak bir takım reçetelerin, bazı tıbbi kuralların ve bilinen uygulamaların yanında tıbb-ı manevi olarak nitelendirebileceğimiz birtakım tavsiyeler de yer almaktadır. Tıbb-ı Nebevî eserlerini kaleme alan yazarlar, tıbbi yöntemleri reddetmemekle birlikte hastalıkların manevi tedavisine dini yönden de yaklaşılmasını tavsiye etmişlerdir.
Hz. Peygamber’in sahih kabul edilen hadisleri, samimi müslümanların hayatları için bir kılavuz olduğundan müslüman nesiller tarafından yüz yıllarca tatbik edilmiş, yemek ve sağlıkla ilgili alışkanlıklarını belirleyen önemli etkenlerden biri olmuştur denebilir. İslam dünyasında tıp eğitiminin yapıldığı medreselerde Tıbb-ı Nebevî daima tıp öğrencilerinin ilk öğrenmesi gereken derslerden biri olarak kabul edilmiş ve geleceğin doktorlarının zihin yapısını şekillendirmede önemli bir yere sahip olmuştur denilebilir. Genel itibariyle Hz. Peygamber (s.a.v.)’in tıp ile ilgili hadislerinde bir nimet olarak sağlığın önemi, kaybedilmesi halinde tedavinin gerekliliği ve meşruiyeti ile beraber koruyucu hekimlik ile ilgili tavsiyelerin yer aldığını ifade etmemiz mümkündür. Göz sağlığının korunması için sürme kullanılmasını teşvik etmek gibi bir takım örneklerde olduğu gibi günümüzdeki modern tıp anlayışının önemle üzerinde durduğu koruyucu hekimlik kavramı, Hz. Peygamber’in uygulamalarında açıkça görülmektedir. İnsan vücudunun, herhangi bir hastalığa yakalanmaması için hastalıklara karşı önlem almak, hastalığa yakalandıktan sonra onunla mücadele etmekten çok daha önemli görülmüştür. Çünkü hastalığa yakalanmayan bir metabolizma, hastalığa yakalandıktan sonra tedavi gören metabolizmadan daha dirençli olmaktadır. Bu vesileyle hastalığın girdiği bir vücutta o hastalığın tesirleri varlığını devam ettirebilmektedir.
Nebevi tıp çalışmalarına bakıldığında bu tıp anlayışının dikkate aldığı bir takım esaslar göze çarpmaktadır. Bu esaslara göre kişi her şeyden önce, sağlığının ve vücudunun değerini bilmeli ve bunları Yüce Allah’ın bir emaneti olarak görmelidir. Bununla beraber Peygamberimiz (s.a.v.)’in ifadesi ile “insanoğlu, vücudunun kendisi üzerinde hakkı olduğunun farkına varmalıdır.” Bu itibarla sağlığını bozacak hatta tehlikeye atacak davranışlardan kaçınmalı ve hastalığa yakalanmamak için kendisini korumayı bir prensip haline getirmelidir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.) sürekli oruç tuttuğu için oldukça zayıf düşen birisini, “kendine işkence etmeni sana kim emretti?” diyerek uyarmıştır. Koruyucu hekimlikle ilgili unutulmaması gereken bir diğer husus, nebevi tıpta dile getirilen tedavi yöntem ve araçlarının, zaman içinde geliştirilmesi ve modern tekniklerin kullanılmasının sünnetin ruhuna aykırı olmadığı gerçeğidir.
“Tıbb-ı Nebevî’nin kaynağı ve oluşum nedenleri, müslümanları, tıpla ilgili bu tür eserleri yazmaya yönelten sebepler nelerdir?” şeklindeki bir takım sorulara Fazlu’r Rahman şu şekilde cevaplar vermektedir:
”Bununla ehl-i sünnet, Hz. Peygamber’in otoritesi adına, putperest Galen’in tıptaki otoritesine meydan okumak istemiştir. Bir ikinci cevap, Otoritelerin mümkün olduğu kadar çok kişinin istifade edebilmesi amacıyla, tıp el kitabı denilebilecek bir tür tıp kitabını orta seviyede eğitim görmüş müslümanın hizmetine sunma teşebbüsüydü. Zira bu literatür, başlıca bir takım bilinen hastalıklar için yazılan reçeteleri ihtiva etmekte ve sıradan kuralların ve bilinen prensiplerin ötesinde tıbbi kuram ile çok az ilgilenmektedir. Üçüncü cevaba göre ise iddia edilebilir ki bu, tıbbı ruhanileştirme, ona yüksek bir dini değer yükleme teşebbüsüydü.”
Peygamberimiz (s.a.v.)’in hastalıklardan şifa bulmak için tavsiye ettiği tedavi yöntemlerini iki ana grupta incelemek mümkündür. Buna göre herhangi bir hastalığa yakalanan bir insan önce doğal ilaçları kullanmalı daha sonra dua gibi manevi ilaçlara yönelmelidir. Dolayısıyla hasta olan insan şifanın yalnızca Yüce Allah’tan geldiğine inanarak rahatsızlığını tedavi edebilecek yöntemler kullanmalıdır. Hz. Peygamber’in tavsiye ettiği tedavi yöntemlerinde, Yüce Allah’ın haram kıldığı bir şeye rastlanmamaktadır. Yüce Allah, haram kıldığı bir şeyi kötü ve çirkin olduğu için haram kılmıştır. Zira kötü ve çirkin olanda şifa aramak doğru bir davranış değildir. Allah Rasûlü’nün hakkında açık bir yasak olmamasına rağmen bazı uygulamaları tedavi amaçlı kısıtladığını görmekteyiz. Efsun ile tedavi metodunu müslümanlara yasaklayıp bu metodun şeytan işi olduğunu belirtmesi, ilaç elde edebilmek için bir kurbağayı öldürmek isteyen birisine de müsaade etmemesi bu kısıtlamalara örnek olarak değerlendirilebilir. Hz. Peygamber’in özellikle tavsiye ettiği ve kendisinin de şifa bulmak ve sağlıklı kalmak için başvurduğu bazı tedavi yollarının kaynaklarda zikredildiğini görmekteyiz. Şifanın bal şerbeti, hacamat kupası ve ateşle dağlamada olduğunu belirtmesi fakat ümmetini ateşle dağlamaktan men etmesi bu kapsamda değerlendirilebilir. Hacamatın damardan kan aldırmadan kanı temizlemesi ve vücuttaki kanı beden yüzeyine çıkarmasına yardımcı olması bakımından tavsiye edildiği belirtilmektedir. Hastalara dua okumak anlamında kullanılan rukye, Hz. Peygamber’in uyguladığı ve ümmetine tavsiye ettiği manevi tedavi metodu olarak karşımıza çıkmaktadır. Kişinin kendisinin veya bir başkasının şifaya kavuşması için Yüce Yaratıcı’ya yakarışta bulunmasına Hz. Peygamber’in müsaade ettiğini görmekteyiz. Allah Rasûlü’nün zehirlenmelere, nazara ve bazı çıbanlara karşı dua okuyarak tedavi olmaya izin vermesi bu durumun ispatı niteliğindedir.

Peygamberimiz (s.a.v.) tarafından hasta ziyaretinde bulunmanın ve hastaların gönlünü hoş edici ifadeler kullanmanın tavsiye edildiğini müşahade etmekteyiz. Rasûlullâh (s.a.v.) müslümanın müslüman kardeşi üzerindeki haklarını sıralarken; selam verdiğinde selamını almayı, davetine icabet etmeyi, aksırdığında “yerhamukellah” demeyi, hastalandığında ziyaret etmeyi ve vefat ettiğinde cenazesinin arkasından yürümeyi tavsiye etmiştir. Bununla beraber Rasûlullâh (s.a.v.)’in sıklıkla hastaları ziyarete gittiğini ve onlara teselli edici cümleler sarf ederek hastaların gönlünü hoş tuttuğunu hadislerden öğrenmekteyiz. Bu ziyaretleri esnasında gün ayrımı gözetmediği, hastayı uygun olduğu her gün ziyaret ettiği hususu da bize gelen uygulamaları arasındadır.
İslam Tıbbı’nda Kadınların Önemi
İnsanlık tarihi boyunca var olduğu bilinen ve bir meslek haline gelen tabiplik, Hz. Peygamber döneminde de bilinmekte ve icraa edilmekteydi. Sahabeler arasında gerek erkeklerden gerekse de hanımlardan maharetli tabipler bulunmaktaydı. Bu bağlamda Hz. Ebû Bekir’in kızı Esmâ ve Şifâ bnt. Abdullah, o dönemde hekimlik yapan hanım sahabelere vereceğimiz örneklerden sadece ikisidir. Erkek hekimlerin öfkesine yol açsa da İslâm toplumlarında tıbbî muayenelerin çoğu muhtemelen kadınlar tarafından yapılmaktaydı. Bu bağlamda anneler, kız kardeşler, teyzeler, büyükanneler, deneyimli kadınlar, hemşireler ya da kadın hekimler tıp konusunda aktif rol üstlenmişlerdir. Ancak her alanda olduğu gibi tıp tarihçiliğinde de daha çok erkeklerin egemen olması ve toplumun genelde ataerkil bir özellik arz etmesi sebebiyle kadınların sesi yüzyıllar boyunca ancak cılız bir şekilde günümüze ulaşabilmiştir. Buna rağmen yine de kaynaklarda kadınların farklı rollerde tıpla uğraştıklarına dair bilgiler mevcuttur.
Hz. Peygamber (s.a.v.), savaşlarda kadınların da yer almasına ve geri hizmetlerde bulunmasına ve bilhassa yaraların bakımında bir hemşire gibi görev yapmalarına müsaade etmiştir denilebilir. Bu manada özellikle Hendek Savaşı sırasında mescit içine bir çadır kurdurduğu, yaralıları buraya naklettirdiği ve onların tedavisi için Rufeyde adında bu konuda eli yatkın bir hanım sahabeyi görevlendirdiği bilinmektedir. Söz konusu savaş esnasında Kureyş tarafından gelen bir ok ile yaralanan Hz. Sa’d, bu çadıra getirildiği, Rufeyde tarafından yarasının tımar edildiği ve Hz. Sa’d’ın durumunun Allah Rasûlü (s.a.v.) tarafından yakından takip edildiği ifade edilmektedir.
İslâm tarihinde ilk hemşire olarak Rufeyde bnt. Sâd el-Eslemiyye kabul edilmektedir. Bu hanım sahabi, Yesrib’te doğmuş ve hicretten önce burada yaşamıştır. Ailesi Benî Eslem’in ilk müslüman olanları arasındadır. Allah Rasûlü’ne hicret izni verildiğinde Rufeyde Peygamberimizi, defler, ezgiler ve Talâa’l-Bedru ile karşılayan ensar kadınları arasında bulunmaktaydı. İslâmiyet, Medine’de nüfuz kazanınca Rufeyde kendini baba mesleği olan sağlık hizmetlerine adamıştı. Barış zamanında, hasta olan müslümanları tedavi etmekle uğraşmaktaydı. Bu vesileyle kendisine, Mescid-i Nebevi’nin hemen yanına hastalara bakmak için bir çadır kurulmuştu. Savaşa izin verildikten sonra Rufeyde, Bedir, Uhud, Hendek, Hayber ve diğer savaşlara yaralılara ilk yardımda bulunmak ve onları tedavi etmek amacıyla katıldı. Rufeyde’nin sadece kendisinin bu hizmetlerde bulunmadığı kendisiyle beraber eli yatkın olan diğer hanım sahabelere de tıp konusunda eğitim verdiği bilinmektedir. Bu itibarla Hayber Savaşı’nda Rasûlullâh’ın ordusu harekete hazırlanırken, Rufeyde kalabalık bir hanım sahabe topluluğunun başında gelip onlara ilk yardım ve tedavi teknikleri hakkında talim yaptırdığı ifade edebiliriz. Böylece Hz. Peygamber devrindeki ilk yardım çadırı Rufeyde’nin Çadırı diye meşhur olmuş ve Rufeyde İslâm’ın ilk hemşiresi unvanına layık görülmüştür denilebilir.
Hz. Peygamber (sas) döneminde, sağlık hizmeti veren diğer bir hanım da Hz. Fatıma’dır. Uhud Harbi’nde müslümanların çekildiği bir esnada düşmanın bir ara Rasûlullâh’a kadar yaklaştığı ve kendisine taşlar isabet ettirdikleri bilinmektedir. Kaynaklardan anladığımız kadarıyla bu olaya sebebiyet veren kişinin Hz. Sa’d b. Ebi Vakkas’ın kardeşi olduğu ifade edilmektedir. Bu kişi Hz. Peygamber (sas)’e yaklaşarak bir taş atmış ve Rasûlullâh’ın dişinin kırılarak kanamasına yol açmıştır. Aynı kişinin tekrar bir taş daha atarak bu sefer de Rasûlullâh’ın alnına isabet ettirdiği ve Hz. Peygamber (s.a.s)’in kanlar içinde kalmasına sebep olduğu kaynaklardan öğrendiklerimiz arasındadır. Bu olay üzerine Rasûlullâh (s.a.s)’in kanının etrafındaki kişiler tarafından bir türlü durdurulamaması ve en sonunda kızı Hz. Fâtıma’nın bir tutam ot yakmak suretiyle otun külleriyle kanamayı durdurduğu bilinmektedir. Bu hadise, Hz. Fâtıma’nın yaraların bakımı konusunda eğitimli olduğunu ve bir takım tıbbi bilgilere sahip bulunduğunu göstermesi bakımından önemlidir.
Tarihte Türk kadınlarının da sağlık alanında etkin bir rol oynadığı görülmektedir. Tesis edilen sağlık kurumlarında hasta bakımına oldukça önem verilmiş ve erkeklerle erkekler, kadınlarla da kadınlar ilgilenmeye çalışmıştır. Bu vesileyle İslam dininin titizlikle üzerinde durduğu haremlik-selamlık ilkesine riayet edilmeye çalışılmıştır denilebilir. Selçuklular zamanında bu hassasiyet daha da gelişerek kadın sağlık hayatında daha etkili bir rol almaya başlamıştır. Bu durum Anadolu Selçukluları ve Osmanlılar zamanında da devam etmiş ve Osmanlı hükümdarlarının ve devlet adamlarının yakını olan birçok kadın, sağlık alanında adeta şefkat elini topluma uzatmıştır. Her müslüman Türk kadını hemşirelik, diğer bir tabirle hasta bakıcılık görevini insani duygularıyla dini duygularını birleştirerek yerine getirmiş, böylece asırlarca yaratılana hizmetin eşsiz örneklerini ortaya koymuşlardır diyebiliriz.
Yararlanılan Kaynaklar
Fatih Hatipoğlu, Bir Sağlık Kurumu Olarak Anadolu’da Bimaristanlar
Celâl Yeniçeri, Hz. Peygamber’in Tıbbı ve Tıbbın Fıkhı
Ahmed Şevki Fencûrî, İslâm’da İlk Hemşire Hanım Sahabe Rufeyde
Mahmut Denizkuşları, Kur’ân-ı Kerim ve Hadislerde Tıp
Ahmet Ağırakça, İslam Tıp Tarihi
İbrahim Sarıçam, Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı
Levent Öztürk, Hz. Peygamber Döneminde Sağlık Hizmetlerinde Kadınların Yeri
İbrahim Sarıçam ve Seyfettin Erşahin, İslam Medeniyeti Tarihi
Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Fatih Hatipoğlu’na aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Etiketler

Ömer Burak Karatay

Uzun zamandır bildiklerini siz değerli kullanıcılarımıza aktarmaktan mutluluk duyan, araştırıp öğrendikçe bu siteye yazıp diğer insanların da bilgilenmelerini sağlamaktan zevk alan bir yönetici ve yazar. Ekonomi alanındaki gelişmeler / bilgilendirici metinler için www.ekodemi.com'a davetlisiniz. Bizlere her türlü fikir, istek ve şikayetlerinizi admin@kenandabirkuyu.com üzerinden; markalarınızı değerlendirmek ve binlerce tekil kullanıcıya reklamınızı yapmak için reklam@kenandabirkuyu.com adreslerinden benimle iletişime geçebilirsiniz.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu