Kömürden Petrole Geçiş, Osmanlı Topraklarında Enerji Savaşı Ve Bağdat Demiryolu Projesi

1900 yılında günlük sadece 500 bin varil olan petrol talebinin 1915’de günlük 1,25 milyon varile, 1929’da ise 4 milyon varile çıkması ile rakamlara yansıyan petrol talebindeki önemli artış sonucunda petrol şirketleri çok daha uzaklarda yeni kaynak arayışlarına yönelmişlerdir. Bu arayışlar mükâfatını Ortadoğu bölgesinde bugün İran olarak adlandıran ülkede bulunan petrol kaynakları ile vermiştir. Burada bulunan petrol kaynaklarını Batılı şirketlere açma düşüncesi kapsamında ilk girişimi gerçekleştiren İngiliz bir tüccar olan Knox D’arcy adındaki kişiydi. Bölge
petrolünün önemini ilk fark edenlerden ve bu doğrultuda harekete geçen kişilerden biri olan D’arcy yatırımları ile Ortadoğu petrol sanayisini kuran kişi olarak tarihe geçmiştir. İran’da yüzyıllardan beri var olan petrol sızıntısı, gemi kalafat işinde tuğla sıvası olarak kullanılmıştır. 1882 ve 1889 yıllarında, bugünkü Reuters Haber Ajansı’nın kurucusu olan Baron Julius de Reuter İran’la iki anlaşma yapmayı başarmıştır. Bu anlaşmalar, başka konuların haricinde İran petrollerinin geliştirilmesini de içeriyordu. Her iki anlaşma da gerek İran’da gerekse Rusya İmparatorluğu’nda büyük tepkilere neden olmuştur. Neticede bu anlaşmalar kapsamında yapılan petrol arama çalışmaları başarısızlıkla sonuçlanmış ve anlaşmalar yenilenmemiştir. Bu noktada altı çizilmesi gereken önemli bir husus, henüz 19. yüzyılda petrol konusunun dönemin başat aktörleri arasında politik bir mücadele alanı haline gelmeye başlaması ve sonraki dönemde de uluslararası politika gündeminden hiç düşmemesidir.
1860’lardan itibaren başlayan Rusya ve İngiltere’nin İran üzerinde diplomatik ve ticari hâkimiyet kurma mücadelesi, İran’da yönetimi elinde bulunduran Kaçar Hanedanı tarafından da varlığını sürdürmek açısından bir politika olarak değerlendirilmiştir. İran’ın Rusya açısından anlamı, Orta Asya’da ve ötesinde girişmiş olduğu genişleme ve ilhak politikaları kapsamında sıcak iklimde önemli bir limanı eline geçirmekken; İngiltere açısından hayati önem atfedilen Hindistan’ın korunmasında bir ileri karakol ve Rusya ile arasında bir tampon bölge anlamı taşımaktaydı. Rusya’nın 1800’lü yılların sonlarına doğru İran üzerindeki etkinliğini önemli ölçüde arttırması İngiltere’nin endişelenmesine ve İran’ı kaybetmeye başladığı düşüncesine yol açmıştır. Bu durumu telafi etmek için İngiltere, dönemin en önemli konularından biri haline gelen petrol konusunda İran ile bir anlaşma yapıp Rusya lehine bozulan dengeyi doğrultmayı amaçlamıştır. Bu kapsamda, söz konusu anlaşma D’arcy’nin öncülüğünde İran ile British Petroleum arasında 28 Mayıs 1901 tarihinde imzalanmıştır. Bu anlaşmaya göre Şah, yirmi bin pound nakit, yirmi bin pound değerinde de hisse almış ve ayrıca yıllık belirli bir oranda kar payı alacağı belirtilmiştir. Bunun karşılığında ise İngiliz petrol şirketi altı yıl geçerli olan ve İran’ın dörtte üçünü kapsayan bir alanda petrol arama ve çıkarma yetkisini elde etmiştir. Bu sırada Royal Dutch-Shell ise İran’dakinden daha da büyük petrol kaynaklarını komşu Irak topraklarında bulmayı başarmıştır. Tüm bu anlaşma ve keşiflerin siyasi anlamı ise Orta Doğu’da sahnelenecek (ve günümüzde de halen sürmekte olan) petrol merkezli ‘Büyük Oyun’un başlaması olmuştur.
Oyunun Merkezi: Osmanlı ve Pers Toprakları
Petrolün organik kökenli bir madde olduğu, bir kaynak kayanın içinde türediği, antiklinal olarak adlandırılan ve kubbe şeklinde olan yeraltı yapılarındaki kayaların gözeneklerinde depolandığı, bu kayaların geçirimsiz bir örtü kaya ile kaplandığı ve oluklardaki petrolle birlikte bulunan gazın petrolün kuyudan fışkırmasına neden olan basıncı oluşturduğu bilgisinin öğrenilmesi 1800’li yılların ikinci yarısında gerçekleşmiştir. Bu dönemde petrol konusunda kaydedilen olağanüstü gelişmelerin en önemli politik sonuçlar doğurduğu bölgelerden biri, belki de en önemlisi Osmanlı egemenliği altında bulunan Ortadoğu coğrafyası ve Mezopotamya kaynakları olmuştur. Zira, zift gibi katı, bitüm gibi yarı katı, petrol gibi sıvı, doğal gaz gibi gaz halindeki hidrokarbonların, çatlak, kırık, fay düzlemi, tabaka düzlemi ya da birbiri ile irtibatlı gözenekler aracılığıyla yüzeye çıkarak oluşturdukları sızıntı veya pınarların dünyada en bol olarak görüldüğü yerler de bu bölgenin kuzey ve kuzeydoğu kenarlarında yer almaktaydı. Jeolojik tarihi boyunca kuzeye doğru hareket eden Arap Plakası’nın komşu plakalarla çarpışması bu kenarlar boyunca olduğundan, çarpışmanın yaşanmaya başladığı yaklaşık 25 milyon yıl önce gerçekleşen tektonik olaylar buralardaki kapanları deforme ederek içindeki hidrokarbonların yüzeye çıkmalarına neden olmuştur. Sıkışmadan ötürü ortaya çıkan kıvrımlanmanın şiddeti arttıkça geçirimsiz örtü kayalar daha fazla parçalanmış, rezervuar kaya içinde hareket etmeye başlayan hidrokarbonlar da sonunda fay ve benzeri zayıf alanların yardımıyla yüzeye kadar çıkmışlardır.
Arap Plakası’nın komşu plakalarla çarpışması neticesinde ortaya çıkan sıkışma tektoniğinin fazlaca geliştiği bu kenarlarda Toros ve Zagros dağları meydana gelmiştir. Arap Plakası’nda ise bu tür şiddetli sıkışmalar görülmediğinden mevcut hidrokarbon kapanları korunmuş ve dünyanın en büyük rezervlerini oluşturmuşlardır. Kızıldeniz’in güneyindeki Dahlak ve Fersan Adaları, Mısır’daki Sina Yarımadası ve civarı, Ölüdeniz civarı, Kuzey Suriye’de Lazkiye bölgesi, Mezopotamya’nın tamamı, Kuveyt, Bahreyn, İran’ın Basra Körfezi civarındaki güneybatı bölümü, Bakü ve Anadolu’da
bulunan sızıntılar sadece bu ülkelerin değil tüm dünyanın, özellikle de petrol endüstrisi gelişmiş Batılı ülkelerin ilgisini yoğunlaştırdığı alanlar olmuştur.

Batılı ülkelerin Ortadoğu petrollerini ve petrol bölgelerini ele geçirmek amacıyla yürüttükleri stratejik mücadelenin zeminini oluşturan Osmanlı topraklarındaki petrol varlığının Avrupalılarca keşfedilmesi 19. yüzyılla birlikte gerçekleşmiştir. Bu dönemde sanayi devriminin dışında kalan Osmanlı bu süreci yakalayan Avrupa ülkeleri için mallarını satabilecekleri bir pazar haline gelmeye başlamıştır. Bu sürecin dönüm noktalarından birisi, İngiltere ile Osmanlı Devleti arasında 1838 tarihinde imzalanan Ticaret Sözleşmesi olmuştur. Osmanlı Devleti’nin sanayileşen Avrupa ülkeleri için pazar haline gelmesinin altında yatan nedenlerden bir tanesi de bu Sözleşme olmuştur. Zira Sözleşme’ye göre Osmanlı Devleti ithal ettiği mallardan yüzde 3 gümrük vergisi almayı, ihraç ettiği mallarda yüzde 12 ihraç vergisi ve ülkesinden transit geçecek mallara da yüzde 3 transit vergisi uygulamayı kabul etmiştir. İngiltere’ye verilen bu ayrıcalıklar kısa süre içerisinde diğer birçok ülkeye de tanınmış ve böylelikle Osmanlı toprakları üzerinde “büyük oyun” sahnelenmeye başlanmıştır.
Ortadoğu bölgesinde özellikle de Mezopotamya’da yer alan petrolün İngilizler tarafından keşfedilmesi 1830’lu yıllarda gerçekleşmiştir. Bu dönemde, Napolyon’un Mısır seferi sonrasında sömürgesi Hindistan’a daha güvenli yollardan ulaşma çabası içerisinde olan İngiltere, Osmanlı topraklarını bu kapsamda değerlendirmeye almış ve bir inceleme yapmak üzere yirmi bin sterlin harcama yetkisi ile birlikte Yarbay Francis Rawdon Chesney’i Fırat Havzası’nda inceleme yapmakla görevlendirmiştir. 1835 – 1837 yılları arasında çalışmalarını tamamlayan ve bir rapor hazırlayan
Chesney, Dicle ve Fırat Havzalarının Hindistan’a ulaşımda sağladığı olanaklar yanında, bölgenin mineral zenginlikleri üzerine de ayrıntılı bilgiler vermiştir. Bu kapsamda, raporda bölgedeki petrol kaynaklarının yerleri ve mevcut kullanım durumlarından bahsedilmiştir. Ayrıca Rich isimli diğer bir İngiliz vatandaşı Mezopotamya bölgesinde yaptığı gözlemleri 1836 yılında bir kitap olarak yayımlamış ve Dicle Nehri güzergâhında Musul ve Kerkük dolaylarında yer alan petrol kaynaklarına ilişkin bilgi vermiştir.
1800’lü yılların ikinci yarısı ile birlikte dünyada rafineri teknolojisi gelişme göstermiş ve petrol, kuyu delme yöntemi ile çıkartılarak gelişen bu rafinelerde işlenmeye başlamıştır. Amerika’da ortaya çıkan bu gelişmeler çok geçmeden Avrupa’da da uygulanmaya başlamıştır. Osmanlı Devleti’nin eski beyliklerinden olan Eflak ve Boğdan’da (Romanya) mekanik kuyu delme yöntemi 1859’dan itibaren kullanıma geçmiştir. 1866 yılında Rusya’nın Kuban bölgesinde ilk yüksek verimli petrol kuyusu da aynı yöntemle açılmıştır. Romanya’da ortaya çıkan bu gelişmeler Batılı girişimcilerin hızla bölgeye akın etmesine yol açmıştır. Romanya’yı Bakü izlemiş ve buharlı delme makinesinin de devreye girmesi ile birlikte bu bölge petrol şirketlerinin yeni gözdesi haline gelmiştir. Özellikle Fransız Rotschild ve İsveçli Nobel firmaları sayesinde dünya petrol başkenti olma yolunda hızla ilerlemeye başlamıştır. Her iki firma da Bakü petrollerinin yabancı sermaye davetine 1872’de olumlu yanıt vermiştir. Geçmişi 1842’lere kadar uzanan Bakü’deki sondaj faaliyetleri 1873’te ilk modern kuyunun açılması ve yirmiyi bulan işletme sayısı ile rafineri faaliyetlerinin hızlanması sonucunda bölge petrolü her anlamda patlama yapmıştır.
Petrol konusundaki amansız mücadelenin yaşandığı bu dönemde Almanya, 1871 yılında siyasi birliğini tamamlamasının ardından hızla gelişen sanayisine hammadde bulabilmek amacıyla çalışmalara başlamıştır. Bu çalışmalar kapsamında gerçekleştirilen girişimlerden biri de 1871’de Musul ve Bağdat bölgelerinin Alman uzmanlar tarafından araştırılması olmuştur. Alman uzmanların yaptıkları araştırmalar sonrasında hazırladıkları raporda bölge petrollerinin öneminin altı çizilmiştir. Almanya’nın araştırma yaptırdığı Mezopotamya petrol kaynakları hakkında Fransa da yine bu dönemde Musul Konsolosluğu vasıtasıyla bölgedeki petrol varlığı ve Alman faaliyetleri konusunda bilgi toplamıştır. Bu dönemde genel bölge politikalarında en etkin ülke konumunda olan İngiltere, 1877 Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında Osmanlı’nın kontrolü altında olan Doğu Akdeniz, Mezopotamya ve Basra Körfezi üzerinde Osmanlı’yı pasifize ederek etkinliğini arttırmaya başlamıştır. Bu kapsamda, Rusya’nın Akdeniz’e ve Basra Körfezi’ne inmesini önlemek için 1878’de Kıbrıs’ı işgal etmiştir. Aynı tarihte İngiltere bir İngiliz şirketinin İstanbul’dan Basra
Körfezi’ne uzanan bir demiryolu inşa edeceğini açıklamıştır. İstanbul’da yer alan İngiliz Konsolosluğu da projenin takibini üstlenmiştir. Bu demiryolunun inşa edilmesinin temel nedenlerinden biri kuşkusuz Mezopotamya petrollerinin sevkiyatını sağlamaktır.
İngiltere’nin Körfez Hâkimiyetini Sağlaması
İngiltere yine bu dönemde Körfez bölgesindeki etkinliğini sürdürmek amacıyla ülkelerin başında olan Şeyhlerle ilişkiler kurup resmi ya da gayri resmi çeşitli anlaşmalar yapma yolunu benimsemiştir. Bu ilişkiler ve sonucunda imzalanan anlaşmalar, sonraki dönemde İngiltere’nin bölgede etkinliğinin artmasında önemli rol oynamıştır. Nitekim 1850 ile 1900 yılları arasında Basra Körfezi’nde birçok emirlik, İngitere’nin askeri ve ekonomik baskıları sonucu onunla ikili anlaşmalar imzalamışlardır. Bu anlaşmaların temel karakteristiği, emirliklerin İngiltere’nin nüfuzunu kabul etmeleriydi. Ancak petrol açısından bu anlaşmaların en belirgin özelliği, genellikle İngiliz çıkarlarına göre çizilen sınırlarda bir siyasal otorite haline dönüştürülen emirliklerin, kendi bölgelerinde her türlü yabancı şirket faaliyetinin İngiliz devletinin izni ile yürütüleceği hususunda İngiltere’ye garantiler vermeleri olmuştur. İngiltere’nin baskı ve ödüllendirme politikaları sonucu, 1861 ve 1892’de Bahreyn, 1891’de Umman, 1899’da Kuveyt, 1916’da Katar Emirleri İngiltere’nin izni olmadan, kendi topraklarında herhangi bir yabancı ülkeye imtiyaz hakkı tanımayacaklarını öngören anlaşmaları kabul etmişlerdi. Hukuki açıdan bakıldığında, Osmanlı İmparatorluğu’nun taraf olmadığı bu anlaşmaların geçerliliğini öne sürmek mümkün olmamakla birlikte, Osmanlı’nın bu dönemdeki zayıflığı sonucunda, anlaşmaların işlevselliği yönünde herhangi bir sorun yaşanmamıştır. Bu gün, tarih arşivi olarak Kömürden Petrole Geçiş, Osmanlı Topraklarında Enerji Savaşı Ve Bağdat Demiryolu Projesi yazımız ile sizlerleyiz değerli okurlarımız, keyifli vakit geçirmeniz dileği ile…
Basra Körfezi’nde ilk koruyuculuk anlaşması 1809’da İngiliz işgaline uğrayan Ra’s el-Hayma Emirliği ile imzalanmıştır. Bu anlaşmayı 1820 yılında Körfez’deki diğer emirliklerle yapılan anlaşmalar izlemiştir. 1861 yılında Bahreyn’deki iç anlaşmazlıklara müdahale eden İngiltere, ülkedeki rejimi koruma görevini üstlenmiştir. İngiltere’ye bazı ticari kolaylıklar da sağlayan ve sonrasında 1892’de tekrar yenilenen anlaşmaya göre, emirlik içişlerinde serbest dış politika ve güvenlik konusunda Londra’ya bağlı hale getirilmiştir. İki taraf arasında imzalanan anlaşmaya göre Bayreyn;
i) İngiliz Hükümeti’nin onayı olmadan diğer yabancı devlet delegasyonlarına oturma izni vermemeyi;
ii) İngiltere haricinde hiçbir hükümetle anlaşma imzalamamayı;
iii) İngiliz Hükümeti’nden başka hiçbir hükümete, topraklarının hiçbir parçasını vermemeyi, satmamayı hatta ipotek etmemeyi taahhüt etmiştir.
1892’de Umman’la ve 1899’da Kuveyt’le yapılan anlaşmalarla bu ülkeler İngiliz “sömürgeleri” haline getirilmiştir. Ancak bölge ülkelerinden Birinci Dünya Savaşı’na kadar Osmanlı’ya bağlı kalmış olan Katar, savaş sırasında İngiltere tarafından işgal edilmiş ve 1916’da aynı tip bir anlaşma ile İngiliz etki alanına dâhil edilmiştir.
İngiliz Hükümeti, emirliklerle yaptığı bu anlaşmalar sonucunda, bu topraklar üzerindeki tüm maden arama ve işletme haklarını eline geçirmiştir. Yine bu doğrultuda, Basra Körfezi’nde yapılan araştırmalarda 1910’da Bahreyn kıyılarında petrol bulunması neticesinde İngiltere, Şeyh İsa el Halife üzerinde baskı yapmak suretiyle, diğer emilrliklerde elde ettiği imtiyazların kendisine tanınmasını talep etmiştir. Şeyh İsa el Halife de, bu talebi karşılamaya yönelik olarak Mayıs 1914’de İngiltere’nin onayı dışında hiçbir ülke ya da gruba petrol arama ve işletme imtiyazı vermeyeceğini taahhüt etmiştir. Bölgede yer alan hemen tüm emirliklerden benzeri taahhütleri alan İngiltere, ayrıca petrol imtiyazını yürütecek kişilerin mutlaka İngiliz olması gerektiğini de kabul ettirmiştir.

1880’li yıllarda Mezopotamya bölgesi yabancıların araştırmalarına konu olmaya devam etmiştir. Bölgede keşif yapan İngiliz subay Maunsell petrol sızıntılarının aktif olduğunu ve bu sızıntılardan toplanan petrolün tulumlara doldurularak deve kervanları ile sevkiyatının yapıldığını rapor etmiştir. Bahse konu dönemde Osmanlı Devleti, Almanya ile yakınlaşma politikası doğrultusunda demiryolu inşasında yabancılara ilk imtiyazı bu ülkeye 1888 yılında vermiştir. Bu imtiyaz üstü kapalı bir biçimde petrol aramayı da içermiştir, zira temel amaç demiryolu inşası olmakla birlikte, demiryolunun iki yanında 20’şer kilometrelik alanda petrol dâhil her türlü maden arama hakkını da kapsamıştır ve bu özelliğinden dolayı dönemin petrol politiği açısından oldukça anlamlıdır. Diğer bir ifade ile Almanya’nın attığı bu adım büyük oyun satrancında yapılan çok kritik bir hamle olmuştur. Ortadoğu bölgesi ve Mezopotamya petrollerinin politik tarihi açısından önemli gelişmelerden biri de 1889 yılında Musul petrolleri işletme hakkının Osmanlı Devleti hazinesinden alınarak Padişahın (Sultan II. Abdülhamit) Hazine-i Hassa’sına verilmesi olmuştur. Böylelikle Osmanlı Sultanı değeri artık tüm dünya tarafından anlaşılan bölge petrolünü kişisel yönetimi altına almıştır.
İngiltere, yukarıda da ifade edildiği gibi, bu dönemde Basra Körfezi’nde yürüttüğü etkinlik politikasını bölge ülkeleri ile anlaşmalar yapmak suretiyle devam ettirmiştir. 1891 yılında İngiliz Dışişleri Bakanlığı’da müsteşarlık görevinde bulunan ve ileride Dışişleri Bakanı olarak Lozan Müzakerelerine de katılacak olan Lord Curzon 1892 yılında yayımladığı kitabında Basra Körfezi’ne yönelik görüşlerini şu şekilde ifade etmiştir; “Umman, makul olarak İngiltere’nin müstemlekesi olarak kabul edilebilir, … Yöneticisine parasal destek veriyoruz, politikalarını yönlendiriyoruz, yabancı müdahalelerine göz yummamalıyız. Bir gün gelecek Umman kalesinde İngiliz bayrağının dalgalandığı görülecektir.” Yine Curzon’un kitabından bölge politikaları açısından önemli bir ifade de “İran Körfezi’nde (Basra Körfezi) herhangi bir devlet tarafından Rusya’ya bir liman kurma ayrıcalığının tanınmasını, İngiltere’ye yapılmış bir hakaret, statükonun çılgınca parçalanması ve
uluslararası savaş çığırtkanlığı olarak kabul ederim” cümleleridir. Bu yaklaşım çok açık bir şekilde İngiltere’nin bölgeye bakışını ve bölge politikalarını ortaya koymaktadır. İngiltere’nin bu politikalarının altında yatan temel unsurun da, bu dönemde önemi artık iyice anlaşılan ve bölgede yoğun olarak bulunduğu keşfedilen petrol kaynakları olduğu aşikârdır. İngiltere’nin izlediği politikaların sonuçları da kısa bir süre içerisinde etkisini göstermiştir. Bu doğrultuda, Umman Sultanı Seyit Faysal bin Türkî bin Seyit de, Bahreyn Şeyhi’nin yaptığı gibi İngiltere’den başka bir devlete topraklarını terk etmeyeceğini, rehin etmeyeceğini ve satmayacağını taahhüt etmiştir.
İngiltere’nin Arap Yarımadası ve Mezopotamya’ya yönelik amaçlarını ortaya koyan önemli bir başka gelişme de, 1895-1896 yıllarında gerçekleşen Ermeni ayaklanmaları sonrasındaki süreçte bu ülkenin Rusya ile Osmanlı topraklarını paylaşma konusunda görüşmeler yapmasıydı. Zira İngiltere bu kapsamda Arabistan, Mısır ve Aşağı Fırat Havzasını (ki bu bölgelerin tamamı önemli petrol kaynaklarını barındıran yerlerdir) kendi nüfuz alanına katmayı planlamıştı. Ancak, dönemin güç dengeleri ve çıkar çatışmaları bu planın uygulanmasına imkân vermemekle birlikte İngiltere’nin bundan sonra izleyeceği politikaları açık bir şekilde ortaya koymuştur. İngiltere, yeni dönemin egemen stratejik maddesi olan petrolü barındıran bölgeler üzerinde egemenliğini tesis etmek için her yolu deneyecektir. Bu kapsamda öncelikli hedef ise, gerek zengin kaynakların bu bölgede oluşu gerekse bölgenin jeopolitik önemi nedeniyle Ortadoğu bölgesi olarak belirlenmiştir. Bu doğrultuda, 1899’da Kuveyt Şeyhi ile İngiltere arasında imzalanan gizli bir anlaşma ile Osmanlı Devleti’nin egemenliği altında bulunan Kuveyt İngiltere’ye bağımlı hale gelmiştir. İngiltere’nin bu adımında aynı yıl gerçekleşen Konya-Bağdat Demiryolu imtiyazının Almanlara verilmesinin de payı bulunmaktadır. Zira bu demiryolu projesinin Basra Körfezi’ne inme seçeneğinin de bulunması, İngiltere’nin bu bölgede uzunca bir süredir oluşturmaya çalıştığı hegemonyaya zarar vereceği endişesini ortaya çıkmıştır.
Diğer taraftan Ortadoğu ve Mezopotamya petrolleri konusundaki mücadelede İngiltere yalnız değildi. Bahse konu dönemde siyasi birliğini oluşturan ve yakaladığı teknolojik ilerleme ile birlikte sanayi patlamasını gerçekleştiren Almanya’nın da izlediği “Doğu Politikası” doğrultusunda Osmanlı Devleti ve bu ülkenin özellikle de Ortadoğu’da yer alan toprakları üzerinde önemli siyasi emelleri bulunmaktaydı. Daha önce de ifade edildiği üzere, Almanya 1870’li yıllarla birlikte Mezopotamya petrolleri konusunda uzmanlarına araştırmalar yaptırmış ve bu uzmanların ayrıntılı bir şekilde hazırladıkları raporlar aracılığıyla bölge petrolleri konusunda önemli bilgilere ulaşmıştır. Almanya’nın bu dönemde izlediği politikaları anlamada bölge petrolleri konusunda ulaştığı bilgiler önem arz etmektedir. Almanya’nın İstanbul’daki Büyükelçisi Marshall von Bieberstein’ın 5 Mart 1898’de Başbakan’ı Von Hohen-Lohe’ye gönderdiği raporunda, Osmanlı
İmparatorluğu’nun Almanya için sunduğu fırsatları anlatırken özellikle bir projenin kuvvetli bir şekilde altını çizmiştir. Buna göre, Anadolu demiryollarındaki ayrıcalıklarının mutlak surette devam ettirilmesi ve bu ayrıcalıkların Dicle ve Fırat Nehirleri üzerinden Basra Körfezi’ne kadar uzatılması gerekmektedir. Almanya’nın bu politikalarını destekleyen önemli bir gelişme de İmparator Wilhelm II’nin 1898’de İstanbul’u ikinci kez ziyeret etmesi ve buradan da Kudüs’e devam etmesi olmuştur.
Bağdat Demiryolu Projesi
19. yüzyılın son çeyreğinin belirgin özelliklerinden birisi Osmanlı Devleti’nin topraklarında bulunan petrolleri ele geçirmek için demiryollarının araç olarak kullanılması bağlamında dönemin etkin güçleri arasında yaşanan rekabet olmuştur. Önceki dönemlerde etkin olan “vapur-kömür” ve “demiryolu-kömür” ilişkisinin yerini “demiryolu-petrol” ilişkisi almaya başlamıştır. Ortadoğu petrolleri üzerinde uluslararası rekabetin arttığı bu dönemde Almanya önemli bir adım atarak, Osmanlı Devleti’nin ilk kez bir yabancı devlete petrol imtiyazı vermesini sağlamıştır. Detayları daha önce de ifade edildiği gibi, Osmanlı Devleti ile Alman sermaye grubu arasında imzalanan anlaşma ile Musul ve Bağdat petrollerinin imtiyaz hakkı Bağdat demiryolunun yapımını üstlenen Anadolu Demiryolu Şirketi’ne verilmiştir. Bu durum doğal olarak yaşanan petrol rekabetinde önemli bir üstünlük sağlama anlamına gelmekteydi. Almanya, Bağdat demiryolunu, Berlin’den başlayan ve İstanbul üzerinden Basra Körfezi’ne dek uzanan büyük bir demiryolu ağı olarak öngörmekteydi. Böylelikle, Avrupa’dan Körfez bölgesine hızlı ve ucuz ulaşım imkânı sağlanarak İngiltere karşısında önemli bir stratejik kazanım elde edilmesi planlanmaktaydı.
Anadolu Osmanlı Demiryolu Şirketi’ne bir milyon sterlin sermaye ile katılan İngiliz bankerler 1890 yılında Arjantin’de başlayan borç krizi nedeni ile mali sıkıntıya girmeleri sonucunda Şirket’teki hisselerini satmak zorunda kalmışlardır. Bu bağlamda, proje tümüyle Alman sermayesinin kontrolü altına girmiştir. İngiliz sermayedarların mali sıkıntı nedeniyle projeden çekilmek durumunda kalmaları, bu dönemden itibaren İngiltere ve Almanya arasında, Mezopotamya petrolleri başta olmak üzere bölgedeki diğer ekonomik fırsatları ele geçirebilmek amacıyla büyük bir rekabetin ve sonrasında çatışmanın ortaya çıkmasının zeminini hazırlamıştır. İki ülke arasında yaşanan bu çıkar çatışmaları ve rekabet zaman içerisinde ortaya çıkan Birinci Dünya Savaşı’nın temel faktörleri arasındadır. Anadolu Osmanlı Demiryolu Şirketi, Ekim 1888’de İzmit-Ankara güzergâhı ayrıcalığını elde etmiş ve bu doğrultuda hattı döşeyerek Ocak 1893’te ilk treni Ankara’ya ulaştırmıştır. Bu hattın başarıyla tamamlanmasının ardından hattın Ankara’dan doğuya doğru ilerletilmesi konusu gündeme gelmiştir. Fakat bu hattın kuzey Anadolu’dan geçişine Çarlık Rusyası şiddetle karşı çıkmıştır. Güney güzergâhı ise ekonomik açıdan çok elverişli olmasına rağmen askeri açıdan riskli olarak değerlendirildiğinden tereddütlere yol açmıştır.
Osmanlı Devleti, stratejik nedenlerden ötürü Bağdat Demiryolu’nun bir an önce başlanıp bitirilmesini istemiştir zira 1897 tarihinde gerçekleşen Yunan Savaşı’nda Trakya demiryollarının sağladığı avantajı görmüştü. Ayrıca yapılacak demiryolu ile imparatorluğun uzak bölgelerine daha kolay erişimin sağlanması ile buralardaki kontrolün ve hâkimiyetin daha etkin bir şekilde sağlayabileceğini düşünmekteydi. Diğer yandan, Alman Hükümeti de bu projeye büyük önem vermiştir. Zira yukarıda belirtilen nedenlerden ötürü projenin Alman sermayesi ile gerçekleştirilmesinin Almanya’nın bölgedeki siyasi ve ekonomik çıkarlarına önemli hizmetler sağlayacağı öngörülüyordu. Bu proje ile Alman Hükümeti, Osmanlı Devleti ile kurulacak stratejik ilişkiler sayesinde ürettiği sanayi mallarını bu ülke üzerinden Doğu’daki büyük pazarlara daha hızlı ve ucuz bir şekilde ulaştırabilmeyi ve bölgenin yer altında patlamayı bekleyen eşsiz kaynaklarını da, elde ettiği imtiyaz hakkı çerçevesinde ele geçirmeyi hedeflemekteydi.
Bağdat demiryolunun yapımını finanse etmesi planlanan Deutsche Bank’ın bu büyük projenin maliyetini ve sorumluluğunu tek başına üstlenmeye sıcak bakmaması sonucunda, bir konsorsiyum oluşturularak alınacak risk ve sorumluluğun paylaşılması yönünde karar alınmıştır. Yeni durumda Anadolu Osmanlı Demiryolu Şirketi’nin sermaye yapısı şu şekilde yapılandırılmıştır; Fransız sermaye gruplarının payı yüzde 40 ve Deutsche Bank ile ortaklarının payı yüzde 40 olarak ve kalan yüzde 20’nin de Osmanlı yatırımcılarına teklif edilmesi planlanmıştır. Taraflar, bu anlaşma çerçevesinde, ileride diğer bir devletin (örneğin İngiltere) projeye dâhil olma talebinde bulunması durumunda yeni katılımcının payının mevcut ortakların payından oransal olarak indirim yapılarak karşılanması konusunda da uzlaşmaya varmışlardır. Osmanlı Padişahı’nın da desteği ile Konya- Bağdat demiryolunun yapımına ilişkin anlaşma 23 Aralık 1889’da, Basra
Körfezine inme seçeneği de dâhil olmak üzere, bir ön mutabakat mektubu şeklinde Dr. Siemens ile Nafıa Nazırı Zihni Paşa arasında imzalanmıştır.
Bu anlaşma ile birlikte, Anadolu’yu (hatta İstanbul’u) Bağdat’a modern bir demiryolu ile bağlama konusu İngiltere ile Almanya arasında yirmi yıldan fazla sürecek olan bir anlaşmazlığın fitili yakılmıştır. Bu demiryolu projesinde İngilizlerin temel olarak karşı olduğu konu, demiryolu yapımının gerçekleştirilmesi halinde, her türlü zenginliğe sahip ve bir deniz gücü tarafından işgal edilmesi oldukça zor olan büyük bir kara parçasının Almanya’nın nüfuzu altında birleşmesiydi. Ayrıca, bu durumda Rusya’nın da İngiltere ve Fransa gibi devletlerle olan bağlantısı fiilen kopartılmış olacaktı. Bu durum şüphesiz Almanya için büyük bir stratejik üstünlük anlamına gelmekteydi ve İngiltere’nin hayati çıkarlarının bulunduğu Hindistan bölgesinin de tehdit altına girmesine neden olmaktaydı.
Yararlanılan Kaynaklar
Gürdal Gedik, Uluslararası Politikada Enerji Faktörü: Rusya Örneği
Veysel Ayhan, Ortadoğu ve Petrol: İmparatorluk
Hikmet Uluğbay, İmparatorluktan Cumhuriyete Petropolitik
Volkan Ş. Ediger, Osmanlı’da Neft ve Petrol
Ünal Gündoğan, İran ve Ortadoğu

*Bu çalışmanın tüm hakları, Gürdal Gedik’e aittir.
*Bizimle iletişim kurmak için: [email protected]

Ömer Burak Karatay

Uzun zamandır bildiklerini siz değerli kullanıcılarımıza aktarmaktan mutluluk duyan, araştırıp öğrendikçe bu siteye yazıp diğer insanların da bilgilenmelerini sağlamaktan zevk alan bir yönetici ve yazar. Ekonomi alanındaki gelişmeler / bilgilendirici metinler için www.ekodemi.com'a davetlisiniz. Bizlere her türlü fikir, istek ve şikayetlerinizi [email protected] üzerinden; markalarınızı değerlendirmek ve binlerce tekil kullanıcıya reklamınızı yapmak için [email protected] adreslerinden benimle iletişime geçebilirsiniz.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı

Reklam Engelleyici Algılandı

Tek amacımız sizlere temiz bilgi sunmak, lütfen reklam engelleyicinizi kapatın.