Kategori arşivi: Kültür-Sanat

Burçlar ve Özellikleri Hakkında Geniş Bir Araştırma (2020)

Güneş Burcumuz ve Karakterimiz (Burçlar ve Özellikleri)

Burçlar ve Özellikleri;

En basit haliyle Güneş burcu ‘Burcun Ne? veya Burcum Ne?’ sorularına verdiğimiz cevaplardır. Güneş burcu halk arasında da en çok bilinen astrolojik terimlerden biridir. Sebebi ise benlik ve karakter oluşumunda, yansıtılışında Güneş burcunuzun kendisini göstermesidir. Güneş burcumuz özümüzü ve asıl benliğimizi temsil eder. Fakat unutulmamalıdır ki harita bir bütündür. Makaleyi okurken lütfen ‘’Ama ben burcumun özelliğini taşımıyorum ki’’ demeyiniz. Güneş burcumuzun etkilerine bakacak olursak sırayla;

KOÇ BURCU (Burçlar ve özellikleri)

Yönetici gezegeni Mars olan Koç burcu doğuştan gelen bir hırsa sahiptir. Tuttuğunu koparması ve inadı en belirgin özelliklerindendir. Özellikle Venüs’ü Koç burcunda bulunan kişiler ilişkilerinde maymun iştahlı gözükebilir fakat gerçekten sevdiği zaman karşısındaki insanı hayatının merkezine koyacaktır. Yapısı gereği sevdiklerini üzmemek için fazla açık sözlü oluşu ürkütebilir, incitebilir fakat gerçeklerle yüzleşmenizi sağlar. Normalde bencil ve egolu olan koç burcu sevdiğine sadık olup onu kendi isteklerinin önünde tutacaktır. Kişisel gözlemim olarak olumsuz bir özelliği ise çıkarcı olmalarıdır. Evet her insan çıkarlarını gözetir fakat bazen abartabilirler. İş hayatlarında başarılıdırlar, yöneldikleri alanda hırsı ve çabasıyla kendinden başarıyla söz ettirmesi olasıdır.

BOĞA BURCU (Burçlar ve özellikleri)

Yönetici gezegeni Venüs olan boğa burçları toprak burcu olmasının da verdiği özelliklerle ağırbaşlı, çalışkan ve ne istediğini bilen kişilerdir. Maddiyata ve bedensel zevklerine düşkündür. Para biriktirmeyi ve hesap yapmayı severler. Venüs, hem Boğa burcunu hem de Terazi burcunu yönetir. Venüs, boğa burcunda Terazi burcundaki o havailikten sıyrılıp sorumluluklarının farkındadır ayrıca Terazi burcu kadar flörtöz değildir. İyi bir eş, baba konumundadır. Söz konusu aşksa bu kişi temiz, tertipli, alımlı ve bakımlı kadınlardan hoşlanacaktır. Kadınlarda ise güven veren, çalışan, statü olarak iyi bir işe sahip olan erkekler göze çarpacaktır. Olumsuz yönü çok inatçı ve maddiyata olan düşkünlüğüdür. Toprak burçları genel itibariyle inatçıdır. Duvara konuşuyormuşsunuz hissini verebilirler. Bu yönden kendilerini geliştirmelidirler.

İKİZLER BURCU (Burçlar ve özellikleri)

İkizler burcu için genellikle dengesiz, yalancı, kışkırtıcı insanlar oldukları söylenir. Hava grubunda olan ikizler burcu için insanların neden bu kadar acımasız söylemlerde bulunduğunu anlamıyorum adı üstüne hava, sabit olması saçma olurdu. İkizler burcunun yönetici gezegeni Merkür’dür ve bu da İkizlere pratik bir zeka ve sürekli konuşan bir zihin verir bu yüzden çok konuşması da normaldir. Durağan ve sıradan olan hiçbir şey ilgisini çekmez böyle bir ortama maruz kaldığında ise kendi zihninde oyunlar yaratır, düşlere dalabilir. Sürekli aynı şey anlatıldığında ise dinlemez, anlarsınız. Özgürlüğüne oldukça düşkün kişilerdir. Aşkta da bu özgürlüğü kaybetmek istemez ve kendine her zaman kişisel bir alan kalmasını ister. Fiziksel çekiciliğe önem verir. İş hayatında başarılıdır. Zodyağın en zeki burçlarındandır. Pratikliği onu sonuca kolay ulaştırır ve başarı kaçınılmazdır. Olumsuz özelliklerinden en belirgini modunun çok ani düşmesi ve yükselmesidir. Bir olumlu düşünür bir olumsuz ve bu durumda sizi sıkabilir. Venüs’ü İkizler burcunda olanların genelde Venüs burcu Oğlak olanlara çekildiğini düşünüyorum.

YENGEÇ BURCU (Burçlar ve özellikleri)

Ay tarafından yönetilen Yengeç burçları hassas, kırılgan, anaç, fedakar, duygusal ve sezgisel bir yapıya sahiptir. Sevdikleri için kendini feda edebilir. Kendilerine durup ‘’Ben ne istiyorum?’’ demelidirler. Astrolojide Ay anne demektir. Bu yüzden size karşı aşırı korumacı davranabilir. Sizin derdinizi kendi derdi gibi sırtlanır ve çözmeye çalışır. Bu noktada asla kendini düşünmez hep kendinden daha fazla ne verebileceğini düşünür durur. Kendini bu kadar düşünse nerelere gelirdi kim bilir. Yengeç için duygusal dedik, kırılgan dedik ama canı yandığında bu kimliğini kendisine de size de unutturur, pişman eder. Kindar bir yapıları olabilir. Su grubuna mensup olan kişiler 6. hisleri kuvvetli olan kişilerdir. Özellikle ay burcu Yengeç, Akrep veya balık burcunda bulunan kişiler için derin sezgilere sahip olduklarını söyleyebiliriz. Meslek olarak bu özelliklerini ortaya çıkartabilecekleri meslekler edinebilirler. Örneğin; psikolog, hemşire, öğretmenlik ideal meslekler olabilir.

ASLAN BURCU (Burçlar ve özellikleri)

Aslan burcunun yöneticisi Güneştir. Kişiye ego, kibir, yönetmeyi ve idare etmeyi seven kısacası liderlik gibi özellikler verebilir. Güneş tarafından yönetildikleri için ego ve kibirli olmaları normal bir durum fakat eğer toplum tarafından daha hoş karşılanmak isterlerse bu özelliklerini törpülemelidirler. Aslan burcu yaptığı işte en iyisi olmak ve alkışlanmak isteyebilir. ‘’Güneş’’ gibi parlamak isteyebilir. Bir Aslan burcuyla veya Ay burcu Aslan olan biriyle beraberseniz o kişiyi sürekli överek, pahalı hediyeler alarak veya taparak mutlu edebilirsiniz. Çok pozitif, neşeli kişilerdir. Girdikleri ortamı aydınlatırlar bir nevi, aranılan kişidir. İkili ilişkilerinde sevdiği zaman tam sever, sildiği zaman da tam silebilir. Gerçekten sevildiğini anlayınca aslanımız kediye dönüşecektir. Liderlik özelliğinden dolayı her şeyi çok iyi analiz eder ve size ışık olur.

burç yorumları ve doğum tarihlerine göre burçlar

BAŞAK BURCU (Burçlar ve özellikleri)

Merkür tarafından yönetilen bir diğer burç ise Başaktır. Analitik ve pratik zekası, detaylara olan hakimiyeti, mükemmeliyetçi özellikleriyle öne çıkar. Detaylara fazla takılması onu yıpratabilir. Onun için her şey bir plan ve program çerçevesinde gelişmelidir. Emrivaki hiçbir şeyden hoşlanmaz. Başak burcu için Zodyağın hizmetçisi denilir. Sevdiklerine hizmet etmek onu mutlu eder. Faydalı olmak onun en büyük amaçlarından biridir. Faydasız olduğunu düşündüğünde veya üretkenlik alanı kısıtlandığında mutsuz olacaktır. Aşk hayatında çok fazla duygularını belli edemeyebilir, daha çok mantığıyla hareket etmeyi sever. Gizli duygusaldır. Zeki ve çalışkan insanlardan hoşlanabilirler. Öğretmenlik mesleği için en uygun burçlardan biridir. Temizlik hastası denmesinin sebebi ilgilendiği konu her neyse üzerinde çok fazla duruyor olmasıdır. Bu iş temizlik olabilir, yemek yapmak olabilir. Zamanla bu takıntılar kişilik bozukluğuna dek varabilir bu yüzden kendilerine yüklenmeyi bırakmalıdırlar.

TERAZİ BURCU (Burçlar ve özellikleri)

Venüs tarafından yönetilen bir diğer burcumuz ise Terazidir. Dengeyi, adaleti simgelerler. Dengeyi bulmak için bazen dengesiz olabilirler. Hayata pembe gözlükleriyle bakmayı severler. Olumsuzluklara veya sıkıntılara çok fazla tahammül gücü olamamasına karşın yüklenmiş oldukları adalet duygusuyla çözümlemede oldukça iyilerdir. Hukuki alanda başarılı olabilirler. İkili ilişkiler Terazi burcu için oldukça önemlidir. Bazen karşı dtarafı gereğinden fazla tolere edebilir ama hava sildiği zaman da geri dönmez çünkü o aşka aşıktır. Terazi doğum haritasında 7. evimizi yönettiği için evlilik için de en uygun burçlardan biridir. Haritasında Güneş, Ay veya Venüsü ya da hepsi Terazi burcunda bulunan kişiler eğer diğer gezegenlerle de olumlu açılar alıyorsa evlilik için en uygun kişilerdir diyebiliriz. Dış görünüşlerini çok önemserler, övülmek ve takdir edilmek isteyebilirler.

AKREP BURCU (Burçlar ve özellikleri)

Plüton tarafından yönetilen akrep burçları sezgileri güçlü, hırslı ve gizli duygusal burçlardır. Aşırı kıskanç, sahiplenici davranabilirler. İkili ilişkilerinde de bu özelliği yüzünden çok yargılanabilir. Sevdiklerine aşırı bir bağlılık ve tutku hisseder. Akrep Boğa burcunun tam karşısında yer alır. Yani orada bulunan maddi haz ve istekler Akrep için maneviyata dönüşmüştür. Tutkularında, cinselliğinde de amacı Boğa’nın aksine tatmin olmak değil tamamlanma isteğidir. Akrep için gri yoktur ya başından evettir ya da hayır. Hedeflerine ulaşamaması gibi bir durum olamaz çünkü kafasına koyduğunu mutlaka yapar. Düşman olmak istemezsiniz çünkü intikam alma konusunda da çok başarılıdır. Yoğun tabuları olabilir. Bağlandıkları şeylerden vazgeçmesi için içsel bir soruşturmaya gitmesi gerekir. İyi bir mühendis, dedektif olabilirler. Bazı akrepler olumsuz bir durumla karşılaştığında akışa bırakabilirken bazıları da yakıp yıkmayı elinde olan her şeyi kullanarak gücünü tüketmeyi seçebilir. Bu anlamda duygularını kontrol etmeyi öğrenmeli ve evrende olan her şeyin aslında bizim iyiliğimize, gelişimimize katkısı olduğunu bilmelidir.

YAY BURCU (Burçlar ve özellikleri)

Jüpiter tarafından yönetilen Yay burçlarının en belirgin özelliği özgürlüklerine düşkünlüğüdür. Baskıya, sıkıntıya gelemezler. Pozitif ve iyimser yönleri gelişmiştir. Seyahat etmek, farklı kültürleri tanımak ve iç içe olmak onları keyiflendirir. Yurtdışına gitmek, yeni bir dil öğrenmek, felsefe konuşmak onları keyiflendirir. Aşk hayatında biraz maymun iştahlı olabilir çünkü çabuk sıkılabilir. Fazla kıskanç, baskıcı insanlarla birlikte olamazlar, yıpranırlar. En nadir görülen burçtur. Stres, sıkıntıya geldiğinde kendisi de sinirlenebilir ve öfkelenebilir. Biraz daha oturaklı olmalı ve derin düşünmelidir. Filozofluk, Mimarlık gibi mesleklerde başarılı olabilir.

OĞLAK BURCU (Burçlar ve özellikleri)

Satürn tarafından yönetilen Oğlak burçları inatçı, ketum, geleneklerine aşırı bağlı, çalışkan, duygularını gizleyen ve çok önemsemeyen kişilerdir. Yengeçteki anne figürü tam zıt burcu olan Oğlak burcunda babaya dönüşür. Çalışır, çabalar durur. Duygularını gizler ama yaptıklarından size ne kadar değer verdiğini anlarsınız. Planlıdır, hesaplıdır. Satürn tarafından yönetildiği için hayatı boyunca sürekli içsel veya dışsal sınavlarla uğraşmak zorunda kalabilir. Genelde olgun insanlardır. Erkekleri kendilerinden yaşça büyük kadınlardan hoşlanabilir. Tabularını yıkmasına, duvarlarını aşmasına yardımcı olursanız ne kadar hassas kalpli olduğunu görebilirsiniz. Sayısal alanlarda başarılıdırlar. Mühendislik, doktorluk gibi alanlarda başarılı olabilirler.

KOVA BURCU (Burçlar ve özellikleri)

Kova burcu Uranüs tarafından yönetilir. Uranüs hayatımızdaki ani başlangıç ve bitişlerle alakalıdır. Dışarıdan çok soğuk ve sert görünür. Duygularını belli etmekten hoşlanmaz ki zaten aşırı duygusal bir yapıları da yoktur. Bir olaya koşulsuz inanmak onların yapılarına terstir. Gelenekleri reddeden asi bir yapısı olabilir. Aile kavramında da aynı şeyi düşünürler koşulsuz sevginin de bir koşulu olmalıdır. Olduğu gibi kabul ederseniz çok kaliteli ve güzel vakit geçirebilirsiniz. Eğlenceli, zeki ve insancıl kişilerle birliktelikleri olabilir. Biriyle birlikte olmadan önce arkadaş olmalıdır. Aslanın tam karşısındadır. Aslan burcundaki ‘’Ben’’ teması Kova burcunda ‘’Biz’’ temasına dönüşür. Tam bir grup çalışması kişisidir. Tasarımcılık, oyunculuk, gazetecilik gibi alanlarda başarılı olur.

BALIK BURCU (Burçlar ve özellikleri)

Balık burcu Neptün tarafından yönetilir. Neptün hayallerimizi, duygularımızı temsil ettiğinden balık burçları duygusal, yaratıcı, sezgileri yüksek, iradesiz, hassas ve fazla merhametli kişiler olabilir. Şıpsevdi olabilirler. Hayatlarında biri olsa da başkalarına aşık olabilirler, aldatmaya meyillidir. Tam zıttı olan Başak burcundaki ‘’mantık’’ teması Balık burcunda ‘’hassasiyet ve duygusallık’’ temasına dönüşür. Yaratıcılık yönleri çok güçlü olduğundan ilgilerini topladıkları alanlarda çok başarılı olabilirler. Özellikle ressamlık, müzisyen, doktor, veterinerlik gibi alanlarda işinin en iyisi olur. Sezgileri çoğu zaman onu yanıltmaz ve arkasından çevirdiğiniz her işten haberdar olur, hisseder. Anlık duygularıyla verdiği kararlardan pişman olur ama ders almaz.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Hurafe mi? Batıl İnanç mı? Yoksa Hepsi Gerçek mi? Fal Olgusu Üzerine Detaylı Bir İnceleme

Burçlar – Vikipedi

Bu yazının tüm hakları, Esma Beşik’e Aittir.

Arabesk Müzik ve Arabesk Müziğin Tarihi

Arabesk Müzik Tarihi

Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasının ardından kurulan Türkiye’de cumhuriyet rejimine geçişle birlikte, müziğin toplum üzerindeki gücünü bilen Atatürk tarafından, müziğe büyük önem verilmiş ve bazı görevler yüklenmiştir. Bu dönemde eğitim için Avrupa’ya müzisyenler gönderilerek Türk Halk Müziği temalarına dayalı, Batı Müziği armoni kurallarına göre seslendirilmiş bestelerin yapılması desteklenmiştir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında siyasi ideoloji müzik eserlerine yön vermiş ve bu eserleri şekillendirmiştir. Ayrıca ortaya koyulan eserler sıkı bir denetimden geçmiştir. Cumhuriyet dönemine bakıldığında yukarıdan aşağıya kitlesel ve halk odaklı bir modernleşme hareketinin başlamış olduğu görülmektedir. Türkiye modernleşmesinin kültüre yaklaşımı popülisttir. “Halka rağmen, halk için” diye formüle edilebilen, otoriter, yönü yukarıdan aşağıya doğru, kitlesel ve homojenleştirici bir modernleşme anlayışının olduğu görülmüştür”.

Aynı yıllarda müzik alanında, halk müziğinin modernleşmesi için yapılacak şeyin Türk müziğini kendi kökenlerine döndürmek olduğu düşünülmüştür. Fakat halk müziğinden yola çıkarak yaratılmak istenen ulusal ve çağdaş müziği anlayabilecek bir ulusa da ihtiyaç duyulmaktadır. Müzik konusunda atılacak adımlardan önce, söz konusu
müziği anlayabilecek modern bireyleri yetiştirmenin gerekliliği düşünülmüş, bu doğrultuda Osmanlı mirası olan Klasik Türk Müziği yasaklanarak halkın zihninden uzaklaştırma ve Klasik Batı Müziği’ni ülke içinde yaygınlaştırma çabaları içine girilmiştir. Atatürk’ün Cumhuriyet reformcularını desteklemesiyle birlikte Türk müziğinin yasaklanması olarak bilinen olguya karşılık gelen iki temel uygulama vardır: 1926 yılında resmi kurumlardan Türk müziği eğitiminin kaldırılması ve 1934-36 yılları arasında radyoda Türk müziği yayınının yasaklanması.

Müzikologlara göre arabesk, Türk sanat ve Türk halk müziğinin yozlaşması sonucunda gelişmiştir. Özellikle müzikal filmlerle özdeşleşmiş Arap popüler müziğinin arabeskin köklerini oluşturduğu düşünülür. Cumhuriyet’in alaturka musikiyi dışlayan, hatta yasaklayan ve temel olarak çoksesli Batı müziği ile Türk Halk Müziğinin sentezini benimseyen müzik politikasına en belirgin tepkilerden biri Mısır filmleri etkisinde ortaya çıkmıştır. Türk sinemasının, filmleri önemli ölçüde ithal ettiği dönemlerde, filmlerin Batılı olmasına dikkat edilmiş ancak dönemin şartları bunu elverişsiz kılmıştır. Mısır filmlerinin sinemalarda gösterilmesiyle Ümmü Gülsüm, Muhammed Abdülvahab gibi şarkıcıların başrolde oynadığı, konusu aşk olan ve çokça Arap müziği barındıran (Filmlerin hemen hemen hepsinde arabeskçiler çıkarmış oldukları plaklardaki/kasetlerdeki şarkıları seslendirmekte ve bu sahneler adeta bir video klip tarzında çekilmektedir.) Mısır filmleri farklı melodram yapılarıyla sadece Türk Sineması’nın yapısını değil, Türkiye’deki müzik üretimi ve beğenisini de etkilemiştir. Ayrıca arabesk müzik üzerinde Mısır filmleri kadar onların yerlileşmiş versiyonlarının da etkisi olduğu kabul edilmekte ve yeni bir kitlenin oluştuğu görülmektedir.

Oluşan bu kitle dönemin elitlerini rahatsız ederek eleştiriler, yasaklar ve sansürlerle karşılaşsa da, Şam, Kahire ve Tahran radyoları da çoktan Türk Halkı’nın önemli bir kısmını etkisi altına almıştır.Yani 1930’lu yılların sonundan başlayarak Arap şarkıların popülerleşmesinde, Arap şarkı nağmelerinin 40 ve 50’li yılların popüler hissiyatına hitap etmesinin yanı sıra Türkiye’de Türk müziğinin eğitim ve yayılma koşullarının engellenmesi de etkili olmuştur. Bu süreçte ekonomik hayatta değişimler yaşanmış ve farklı eğlence anlayışları ortaya çıkmıştır. Kentin toplumsal profilinin değişmesi sonucunda, şehir kültürü ile Anadolu‘dan taşınan kültürel değerler birbirine karışmaya başlamıştır. Gazinoların açılması da bu döneme denk gelmektedir. Müziğin sanatsal değerinin belirleyici olmadığı eğlence sektöründe, ticari kaygılar piyasa kurallarını belirlemeye başlamıştır. 1950‘lerde şehrin merkezinde oturan bürokratların, sanatçıların ve azınlıkların beğenilerine hitap eden müzikli eğlence mekânları, 1950‘lerden sonra değişime ayak uydurmuştur. Demokrat Parti politikasının ortaya çıkardığı türedi zenginlerin yaşam tarzına uygun olarak eski konser düzeni değişerek içkili gazino olayı ortaya çıkmıştır.

orhan gencebay arabesk müzik

Türkiye’de arabeskin öncüsü Orhan Gencebay olarak kabul edilir. İlk yerli arabesk şarkı Suat Sayın’ın 1964 tarihli “Sevmek Günah mı?” adlı eseridir. Bu eseri okuyan Ahmet Sezgin de ilk arabesk şarkıcı olarak nitelendirilir. Ardından sırasıyla Orhan Gencebay, Ferdi Tayfur ve Müslüm Gürses “Arabeskin Babaları” dönemini oluşturmuştur. Onlar, halkın duygularının ve iç isyanlarının sesi olmuştur. Gencebay arabeskinin ortaya çıktığı 1968’lerde dünyada öğrenci olayları başlamış, artan ekonomik sıkıntılar ve onların doğurduğu gerginlikler topluma hakim olmuştur. Kentlere göç etmiş olan nüfus ise yaşamını gecekondularda sürdürmeye devam etmiştir. İşte bu ortamda Gencebay “Bir Teselli Ver”, “Başa Gelen Çekilirmiş” plaklarıyla satış rekorları kırmıştır. 1968’lerde yakalanan bu çıkış, 1970’lerin ortalarında yasaklanmaya uğrasa da, arabesk toplumda bir bilinçaltı oluşumunun izlerini yakalamıştır. 1980’lerin başına kadar ki süreçte devlet arabeske karşı sert bir tutum sergilemiştir. TRT, radyolarda ve televizyonda arabeskin çalınması yasaklamıştır. Bu yasaklar nedeniyle Orhan Gencebay, TRT kökenli olmasına rağmen en büyük darbeyi ve zararı TRT’nin bu katı kurallarından görmüştür.

Ancak bu yasaklar arabeskin toplumsal sınıflar arasında yaygınlaşmasının nedenlerinden biri olmuştur. 1968-1979 yılları arasında gecekondularda başkaldırı olarak görülen arabeskin TRT tarafından görmezden
gelinmesi sonucunda Türk halkına çekici gelen arabesk, yapımcılar tarafından değerlendirilmiş ve böylece arabeske dayalı bir müzik endüstrisi ortaya çıkmıştır. Ayrıca yapısındaki basitlik ve yalınlık, onun kısa sürede büyük ilgi görmesini sağlamış; özellikle düşük eğitimli, düşük beğeni düzeyine sahip kesimler arasında çok çabuk yaygınlaşmıştır. TRT denetiminden geçemeyen bu müzik için gazinolar, kenar mahalleler ve henüz yeni yeni boy gösteren gecekondu semtleri oldukça elverişli birer barınak oluşturmuştur. Arabesk ile gecekondu bağlantısı, minibüslerde de belirgin olarak görülebilir. Minibüslerde çalan arabesk şarkılar ile minibüsün dekorasyonunda kullanılan arabesk semboller minibüs arabesk bütünleşmesini gözler önüne sermektedir. Arabesk şarkı çalmanın minibüslerde yasaklı olduğu zamanlarda bile, araçlarda arabesk mesajlar içeren çıkartmalar kullanılmaktadır.

Ayrıca arabeskin televizyon yayınlarında yer bulamaması ve sinemanın televizyona oranla daha özgür bir ortam oluşturması arabeskin sinemada hayat bulmasını sağlamıştır. Arabesk müzik sanatçıları, dinleyicilerle TRT üzerinden kuramadıkları ilişkiyi sinema yoluyla kurmaya çalışmışlardır. Arabesk film furyasında yer alan kadercilik yaklaşımının o dönem koşulları göz önüne alındığında köyden kente göç eden bireyler için uygun olduğu açık bir şekilde görülmektedir. Müzik hemen hemen her sahnede izleyicinin karşısına çıkmakta ve derin bir etkileme gücü oluşturmaktadır. Senaryodan çok oyuncuların söylediği şarkılar ön plana çıkmaktadır. Ayrıca aynı dönemde TRT dışında yayın yapan Polis Radyosu da sürekli arabesk müzik yayınları yapmaktadır. Görüldüğü gibi TRT ve Kültür Bakanlığı yetkililerinin arabesk müziğe karşı geliştirdikleri tavır arabeski engelleyememiş, aksine arabeskin bu dönemde büyük bir izleyici kitlesi oluşmuştur. Toplum pasif direniş sergileyerek arabesk müziğe sahip çıkmıştır. Bundan sonra Türk müziği konusundaki müzik politikalarının, yasaklamaktan çok rejimin amaçları doğrultusunda yeniden şekillendirildiği söylenebilir.

1970’lerin ortasındaki antidemokratik uygulamalar, yaralı bir toplum oluşmasının kaynağıdır. Ancak değişen konjonktür arabeske yeşil ışık şansını tekrar verir. İlk kez 1979’da yılbaşında uzun süre TRT tarafından reddedilen arabeske bir kapı aralanmış ve Orhan Gencebay yılbaşı konserinde ünlü eseri Yarabbim’i seslendirmiştir. Daha sonra 1980’li yıllarda yaşanan darbe sonrası arabeskin iktidarın belli formlarda himayesine alındığı, iktidar alanını ve oy oranının arttırmak için kullanıldığı bir dönem yaşanmıştır. Devletin arabeske karşı olan sert tavrını bırakması, bu dönemin iktidar partisi olan ANAP’ın bu türü tanımaya başlaması ve yıllarca denetimden geçemeyen arabesk sanatçılarını ve şarkılarını oy almak istediği gecekondulara ulaşmak için kullandığı görülmüştür. Bu kapsamda Anavatan Partisi, gecekondu halkının alışkanlıklarını keşfetmek amacıyla ‘Arabesk Grup’ adlı bir araştırma ekibi kurarak 1983’teki seçim kampanyasında arabesk müziği bol bol kullanmıştır. Ayrıca Turgut Özal 1988’de bir dizi arabesk konserine katılmış ve Anavatan Partisi 1987’nin en popüler şarkısı “Seni Sevmeyen Ölsün”ü bir yıl sonra seçim kampanyalarında kullanmıştır. Nazife Güngör, ANAP‘ın arabeski seçim şarkısı olarak kullanmasını şöyle ifade etmektedir:

“…ANAP‘ın, arabesk müziği neden seçtiği sorusu gelebilir akla. Buna şu şekilde yanıt verebiliriz: Başka neyi seçecekti ki…”

Stokes’a göre bu olay hükümetin arabeski kontrol etme ve kendi amaçlarına uygun olarak yönlendirme çabasını temsil ediyordu. Burada dikkat çekici olan, arabeskin tüketici kitlesi olan çoğunluğun siyasi tercihini değiştirmesidir. 1976-1977 yıllarında CHP’yi destekleyen gecekondulu yoksul kesimin oyları 1983’te yapılan seçimlerde ANAP’a kaymıştır. ANAP, devletin ihtiyaç duyduğu desteği, halkın beğenilerini göz önünde bulundurmak suretiyle kazanmaya çalışarak bu doğrultuda popülist politikalara yönelmiştir. 1980’lerde Artık Gencebay’ın o ünlü eserindeki “her şey karanlık/nerde insanlık/kula kulluk edene/yazıklar olsun.” gibi sözlere pek rastlanmamaktadır. Özellikle de Orhan Gencebay’ın 1983’teki Dil Yarası plağıyla birlikte şarkı sözlerinde çok daha açıkça gözlemlenebilir bir anlam farklılığı geliştirdiği ve bu ikinci döneme ait çok önemli ilk özelliğin, aşkın toplumsal sorunlarla iç içe geçen niteliğinden sıyrılması olduğu görülmüştür. Özellikle 1968–1977 yılları arası arabeskinin niteliğinin ve seçim sonuçlarının gösterdiği gibi, toplumsal haklar talep eden bir tavır eleştirel boyutunu kaybettiğinde, hem daha tutucu hem de kolay yönlendirilebilir bir hale gelmektedir.

Arabesk adına sorunlu geçen yıllardan sonra 1980’ler arabesk için bir milat  olmuştur. Çünkü devlet ve yönetici kadrolar elitist tutumundan vazgeçerek popülist politikalar izlemeye başlamış ve bu doğrultuda arabesk istenmeyen bir kültür, arabeski sevenler ise toplumun istenmeyen kesimi olmaktan çıkmıştır. Arabesk, daha geniş kitleler tarafından teveccüh görmeye başlamıştır. Ancak her şeye rağmen 1980’den 1990’a kadar olan dönem arabesk için özgür bir dönem olmak yerine devletin arabeski kendi isteği doğrultusunda biçimlendirdiği bir dönem olmuştur. 1989 yılına gelindiğinde ise dönemin Kültür ve Turizm Bakanı Tınaz Titiz’in organize ettiği 1. Müzik Kongresi’nde, sözleri itibarıyla kaderci bir anlayışı içinde barındırmayan arabesk müziğin desteklenmesi yönünde karar alınmıştır.

Bu müzik konsepti için arabesk sanatçısı Hakkı Bulut’a, konsepte uygun bir melodi ısmarlanmıştır. Söz ve müziği Hakkı Bulut’a ait olan, düzenlemesini Bulut’la Esin Engin’in birlikte yaptığı ‘Seven Kıskanır’ın, Tınaz Titiz’in müzik danışmanı Candan Selanik, ‘halkın müzik beğenisinin geliştirilmesi ve arabeskten uzaklaştırılması’ amacıyla gerçekleştirildiğini açıklamış ve ‘arabesk tehlikesinin sanıldığından daha büyük olduğunu, devletin artık bu olaya sırt çeviremeyecek duruma geldiğini, o nedenle de böyle bir müdahaleye lüzum gördüklerini söylemiştir. Amaç, halkı çile ve mazoşizm izleri taşıyan müzikten uzaklaştırmaktır. Öte yandan Kültür Bakanlığı’nın Müzik Danışmanı Candan Selanik,özel düzenlemeli şarkının TRT’de yayınlanmasının ardından, arabeskle ilgili yapılan düzenlemenin, dozu azaltarak kişiyi uyuşturucudan kurtarmak gibi bir şey olduğunu belirtmiş ve enstrümanlarda arabesk unsurların arındırılarak, ses partilerinde de ayıklamalar yapılacağını vurgulamıştır.

Söz konusu bu arabesk çalışması uzun süre gündemi meşgul etmiş ve kamuoyunda bu arabeske “acısız arabesk” adı verilmiştir. Sonuç olarak TRT’nin kapıları bu şarkıyla arabeske açılmıştır. Arabesk müzik, devletle barıştıktan sonra serbest piyasa ekonomisi koşullarının şekillendirdiği bir tür hâline gelerek Türk pop müziği başta olmak üzere Türkiye’de icra edilen her türlü müziğin gelişimini derinden etkilemiştir. 1990’ lı yıllarda özel kanalların yayına girmesi ve popüler müzikte çeşitlenmenin ve üretim patlamasının yaşanması ile birlikte arabesk müzik de geniş kitlelere daha rahat ulaşmaya başlamıştır. Bu dönemde arabeskin ünlü isimleri özel televizyon kanallarında gerek klipleri gerekse katıldıkları televizyon show’larıyla revaçtadır. Öte yandan pop dünyasında yeni isimler çıkmakta ve pop ve arabesk arasındaki buzlar giderek erimektedir.

müslüm gürses arabesk müzik

2000’li yıllara gelindiğinde arabesk, Türkiye’nin popüler ortamına tamamen nüfuz etmiştir. Bu yıllar, arabeskin kültürel yansımalarının toplumun daha geniş kesimlerince kabullenildiği bir dönem olmuştur. Arabesk müzikle pop müzik ve türküler iç içe geçmiş, bazı pop-rock türünde şarkılar arabeskçiler tarafından seslendirilmiştir. Örneğin Şebnem Ferah’ın “Sigara”, Teoman’ın “Paramparça” gibi şarkılarını Müslüm Gürses yorumlamıştır. Orhan Gencebay şarkıları ise farklı pop, rock şarkıcıları tarafından yorumlanmıştır. Eğitimli gençler tarafından da kabul gören pop-rock şarkıcılarının sahip çıkmasıyla da, arabeskin cahil, kaderci kesimin müziği olma algısı yıkılmış ve arabesk “kıro” müziği olma imajından büyük ölçüde kurtulmuştur. Ayrıca, çok seyredilen televizyon dizileri de arabeskin toplumun geniş kesimindeki olumsuz imajının yıkılmasına yardımcı olmuştur. TRT’de yayınlanan “Seksenler” adlı dizi de Ümit Besen’in “Okul Yolunda” adlı şarkısının müziği sık sık duyulmuş, Orhan Gencebay’ın “Beni Böyle Sev” şarkısı da bir dizi adı olarak kullanılmıştır. Sadece dizilerde duyulan şarkılar değil, dizilerin beğenilenleri de içerik itibariyle arabesk olmuştur. Geleneksel ilişkileri ön plana çıkaran “köy” dizileri ve özellikle bunlardan, diyalogların agresif olduğu, karakterlerin birbirlerine beylik sözler söyledikleri, eğitimli de olsa ezilmeyi göze alan ve erkeğini her koşulda affeden kadınların olduğu diziler en çok seyredilenler arasında yer almıştır.

Yine 2000’li yıllar arabesk devlerinin bir anlamda geçmişteki çalışmalarından ötürü onlara baba ve imparator diye hitap edildiği ve bu isimlerin AKP iktidarıyla kurdukları yakın ilişkilerden ötürü barış süreçlerinde rol oynayan, akîl insan olarak görev alarak aynı fondan konuştukları bir dönem olmuştur. Bir noktada artık eski eserler sürekli tekrarlanmakta, arabesk geçmişteki gibi yeni-güçlü sesler çıkaramamakta ve devletin arabeske karşı sıkı denetiminin olduğu yıllar oldukça geride kalmış görünmektedir. Dilber Ay’ın Flash TV’deki Kadere Mahkûmlar programı hem popüler kültürün, hem de arabesk müziğin birçok unsuru içermektedir. Dilber Ay, programı tam teşekküllü bir hapishane simülasyonu içinde, demir parmaklıkların ardından arabesk şarkılar eşliğinde sunar. İzleyiciler Dilber Ay’a Dilberay Ana diye hitap etmektedir. Bunun nedeni Dilber Ay’ın kendisinin de namus yüzünden cezaevinde yatmış eski bir mahkûm olmasıdır. Bu açıdan bakıldığında Dilber Ay izleyicisinin dilini konuşabilen ve adeta onlardan biri olmayı başaran son derece gerçekçi bir karakterdir. Tekelioğlu Kadere Mahkûmlarda söylenen şarkıların arabesk olmakla beraber, tavrın eski arabeskçilerden çok farklı olduğunu : “Orhan Baba’nın iyi kötü ‘kadere’ bir itirazı vardı, yenisinde direniş ruhundan eser kalmamış. Dilber Ay, ‘isyandan’ asla medet ummuyor, aksine mahpustakilere sürekli olarak sükûnet telkin ediyor, tevekkülden medet umuyor” sözleriyle belirtmiştir.

Başlangıcından günümüze dek Arabesk geçirdiği süreç içerisinde; kültürel ve sosyo-ekonomik koşullara göre evrilmiş, ilk çıktığı dönemden bugüne farklı bir anlam kazanmış ve geniş kitlelerin arabeske karşı olan tutumu zaman içinde büyük bir değişiklik göstermiştir. Sosyo-ekonomik ve teknik koşullarla birlikte, hükümetlerin kültür-sanat konularında izledikleri politikalar da arabeskin yaşadığı değişimlerde belirleyici olmuştur. Arabesk kültürünü belli bir kitleye mal eden, ulusal kimliği yozlaştıran değerlendirmeler yapılmadan önce, siyasi ve sosyo-ekonomik gerçekler göz önünde bulundurulmalıdır. Ayrıca arabesk, acımasızca eleştirilmeden önce, sadece arabeskin, Türk diline zarar veren ve şiddeti özendiren kötü örnekleri değil, yumuşak üslupla ve temiz Türkçe ile yazılmış ve bestelenmiş eserleri de düşünülmelidir. Ancak her şeyden önce, dili ve kültürü yozlaştıran, akıl dışı duyguları ve kıskançlıkları harekete geçiren, karamsar ve şiddet içerikli müziklerin ve diğer ürünlerin, neden toplumun bu kadar geniş bir kesimi tarafından sahiplenilip benimsendiği sorgulanmalıdır.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Eski Türklerde Müzik

Arabesk Müzik – Vikipedi

Kaynak

Şule Gülpınar, Arabesk Rap İcra Edenlerin Toplumsal Özellikleri (Malatya Örneği)

 

*Bu çalışmanın tüm hakları, Şule Gülpınar’a aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Netflix’te İçerik Üretimi ve Film Endüstrisi Olarak Netflix Platformu (1997)

Netflix Platformu Nasıl Bu Kadar Büyüdü?

Netflix platformu, bilhassa son yıllarda sadece televizyon değil ayrıca da film endüstrisinin değişimine ön ayak olmuştur. Artık diziler ve filmler laptoplardan, cep telefonlarından süre ve mekân sınırı olmaksızın izlenmiştir. Bundan dolayı Netflix gibi platformlara, eşzamanlı saatte rekabet edebilecek bir televizyon kanalı veya sinema salonları kalmamaya başlamıştır. Böylece Netflix orijinal içerikler geliştirme şansı bulmuştur. Onlar da platformda ortalama televizyon ve sinema izleyicisini yakalamak yerine geniş bir yelpazede farklı dizi ve film projelerine yer vermiştir. Netflix’e üye olan aboneler, çok uzun tekrarlamaları ve reklamları görmeden diziler ve filmler izlemektedir. Normal yayın gerçekleştiren bir TV kanalı bir hafta içerinde toplamda 168 saate kadar yayın yaparken Netflix sayısız dizileri ve filmleri benzer günde üyeleriyle paylaşmaktadır. Böylelikle seyirciler de bir dizinin bazı bölümlerini ve film içeriklerini hemen izleme şansına sahip olmaktadır.

NRK1 isimli Norveç’te yayın yapan TV kanalı Lilyhammer dizisini 25 Ocak tarihinde ilk defa izleyiciye sunmuştur. 2012’de Lilyhammer isimli televizyon dizisine kısmen ekonomik olarak destekleyen Netflix platformu, 2 Şubat tarihinde yayınlanan dizinin ilk 8 bölümlük kısmı kullanıcılar tarafından ulaşılabilmiştir. Daha sonra dizinin tüm bölümleri yalnızca Netflix üzerinden kullanıcısıyla buluşmaya devam etmiştir. Böylece “Netflix Originals” platformuna has dizilerin ve filmlerin temeli atılmış olmuştur (www.22dakika.org, erişim: 20 Mart 2019). Lillyhammer dizisinin Netflix’te yayınlanması Netflix’in gelecek yıllarında birçok diziye ve filme ilham vereceğini ortaya koymuştur.
1 Şubat 2013’te Netflix platformu orijinal içeriğini yayınlamaya başlamıştır. Tamamen Netflix’te yayınlanan, başrolünü Kevin Spacey’in üstlendiği ve David Fincher’ın yönettiği, House of Cards dizisi, eleştirmenlerin beğenisini kazanarak, izleyiciden olumlu tepki almış ve sektörün dikkatini çekmiştir. Bu iki diziyle birlikte Netflix platformu orijinal program yöntemini belirlemiştir. Netflix platformu görüntüleyici tercih verilerinden oluşan seri haline getirilmiş dizileri, filmleri ve programları ile izleyicilerin ne zaman ve nasıl televizyon izlemesi üzerinde kontrol etme isteğini kolaylaştırmıştır.

Netflix, Şubat 2013’te yayınlanan ve bir saat süren politik dram türündeki House of Cards dizisinden başlayarak kütüphanesi için orijinal içerik almaya başlamıştır.

Netflix platformu, haftalık bölüm sürüm modelini terk ederek orijinal serisinin tüm sezonunu yayınlayacak bir model benimsemiştir. Sonuç olarak, Netflix platformu yeni bir izleme davranışına yol açarak izleyicilerin dizinin bir sezonun tamamını bir oturuşta izlemesine de neden olmuştur. Televizyon ve sinemadan farklı olarak Netflix, televizyonun geçici programına (az sayıda yayınla sınırlı içeriğe sahip) veya sinemada gösterilmesi için çok kısa bir dağıtım penceresine bağlı olmamıştır. Bunun yerine, abonelerin aralarından seçim yapabilmesi için abonelerine bir içerik kataloğu sunmuştur. Böylece abonelere daha fazla seçenek bırakan televizyon ve sinemanın etkisini deneyimlemek yerine, abonelerin platformdan izlemek istedikleri içeriği almalarını sağlayarak onlara daha fazla seçenek kazandırmıştır.

2013 Primetime Emmy Ödülleri’nde Netflix, House of Cards dizisi, büyük bir ödül töreninde üç ödül kazanan ve 14 adaylık alarak Emmy Ödülleri’nde ödül kazanan ilk dijital platform olmuştur. Netflix, internet platformu özgürlüğü dâhilinde Orange is the Black dizisini 2013 yılında içeriğine dâhil etmiştir. Ayrıca Netflix platformu internet televizyon programlarında içerik kısıtlaması olmamasından dolayı, farklı komedi türündeki dizileri de üretmiştir. Bunlar 2013’te yayınlanan Arrested Development, 2014’te yayınlanan Bojack Horseman, 2015’te yayınlanan Grace and Frankie ve Unbreakable Kimmy Schmidt dizileri olmuştur (Guthrie, 2013). Netflix, Hemlock Grove dizisini 19 Nisan 2013 tarihinde piyasaya çıkararak House of Cards, Orange is the New Black, Arrested Development dizileriyle birlikte iyi bir başarı yakalamıştır. Aslında, dizinin ilk izleyici kitlesi House of Cards
dizisinin ilk sezon izleyicisinden bile daha büyük bir izleyicisi kitlesine sahip olmuştur. Marco Polo adlı yeni bir dizi içeriği üreten Netflix platformu, gerçekten küresel anlamda içerik ürettiği ilk baskı olmuştur. House of Cards dizisiyle markasını dünyaya yaymak konusunda başarılı olan Netflix platformu. Hemlock Grove dizisiyle de özellikle İskandinav ülkelerinde ve Latin Amerika’da (bölgenin korku türüne olan  tutkusu nedeniyle) çok başarılı olmuştur.

Öte yandan Marco Polo, Netflix’in küresel genişleme yönündeki en önemli içeriği olmuş ve bu nedenle en başından beri uluslararası bir içerik olarak tasarlanmıştır.

Bu vesileyle farklı bir ekip, özel bir anlatı türü ve gerçekten küresel bir üretime uygun içerik yapısı ile Marco Polo dizisi, küresel bir izleyici kitlesiyle yazıldığı düşünülmüştür. Dizinin ilk bölümü için Netflix, 90 milyon dolarlık bütçeyle 26 farklı dilde konuşan 800 kişilik bir ekip kiralamıştır (Spangler, 2014). Marco Polo dizisiyle ilk kez Amerika dışına çıkan Netflix platformu, 2015 yılında Narcos dizisinin özellikle Kolombiya olmak üzere Güney Amerika ülkelerinde yapımını üstlenerek ikinci defa Amerika dışında orijinal içerik üretmiştir. Yine bu dönemde Fransa’da üretilen Marseille dizisi ile Japonya’da üretilen Altier ve Hibana dizileri Netflix’in uluslararası arenada adını duyurmasını sağlamıştır. Netflix’in uluslararası yapımları iki şekilde açıklanabilir: Birincisi, Netflix, evrensel çekiciliği olan hikâyeleri, genellikle politik, entrika ve ailesel çekişme konusu olan hikâyeleri seçmektedir. İkincisi, bu evrensel hikâyeleri yerel yaratıcılar ve yerel set ekibi, yerel dil ve mekânlarda yapımlarını konumlandırmaktadır. Bunların her ikisini de uygulayan Netflix, küresel içeriğin iki yönlü yolunu yaratmıştır. Şirket, uluslararası alanda dağıtılan Hollywood içeriği yerine, dünyanın her yerinde kabul edilen yerel içeriği uluslararası bir kitleye yaymıştır.

Netflix platformu, 2015 yılında 48 orijinal dizi ve özel içerikle 475 saat içerik yayınlamıştır. 2016 yılında platform üzerinde 126 orijinal dizi, show ve film içeriği yer almıştır. Aynı yıl Netflix platformu orijinal içeriğe 6 milyar ABD doları para harcamıştır. 2017 yılında ise, Netflix orijinal içerikler sayesinde 93 Emmy Ödülü Adaylığı elde etmiştir.

Film Endüstrisi Olarak Netflix Platformu

Yeni medya teknolojilerinin gelişmesiyle birlikte film endüstrisinin üretim, dağıtım ve gösterim süreçleri değişmiştir. Böylece dijital platformlar, film endüstrisine etki ederek geleneksel film endüstrisinin yerini dijital film endüstrisi almaya başlamıştır. Bu platformlardan en etkilisi ve en yaygını Neftli olmuştur. Neftlix, TV için ne kadar önemliyse film endüstrisi için de o kadar önemli olmuştur. Çünkü Neftlix platformu, sinema ve film stüdyolarının yaptığı projelere, bağımsız sinemacıların yaptığı filmlere, yönetmenlere önemli harcamalar gerçekleştirerek öiddi yatırımlar yapmıştır. Film yapımcıları da gişe ve hasılat getirisi, sinema salonlarının doluluğu gibi endişelerden uzak; tanıtım ve pazar etkinliklerini düşünmeden Neftlix platformu için filmler üreterek Neftli ile anlaşmışlardır.

Neftlix, ortak şirketlerle yapımını üstlendiği ve dağıtımını yaptığı Art of Conflict: The Murals of Northern Ireland filmiyle televizyon içeriklerine el atarken yine bu zamanda ilk defa film endüstrisine de giriş yapmıştır. Bu film, Netflix’in belgesel türünde yaptığı ilk film de olmuştur. Sonrasında Netflix platformu, Mısır devrimi ile ilgili olan The Square belgesel filmi ile özel bir dağıtım anlaşması yapmıştır. Film endüstrisinde dağıtımını yaptığı The Square belgesel filmi, Sundance ve Toronto Film Festivalleri’nde büyük beğeni toplayarak ödüller kazanmıştır ve 2014 yılında Oscar Ödülleri’nde En İyi Belgesel Film kategorisinde Oscar Adayı olmuştur.

Netflix platformu, 2015 baharında izleyici üzerinde kontrolünü artırmak ve stüdyolara bunun finansal açıdan karlı olduğunu kanıtlamak için etkileyici bir film listesi duyurmuştur. Sonrasında Netflix, film endüstrisine doğrudan katkıda bulunarak 16 Ekim 2015 tarihinde Netflix platformu ilk büyük bütçeli orijinal filmi olan Beasts of No Nation filmini üretmiştir (Fritz, 2015). Film, Venedik Film Festivali’nde beğenilmesine ve olumlu eleştiriler almasına rağmen Akademi tarafından görmezden gelinip Oscar adaylığı bile seçilmemiştir. Filmin yönetmeni bu durumu filmin Netflix üzerinden gösterilmesine bağlamıştır. Yönetmen, Netflix’in şimdiye kadar itibar sahibi bir film çıkarmamasını eleştirmiştir. Yönetmen, Akademi’nin aynı şekilde düşündüğünü söyleyerek filme ödül vermediğini iddia etmiştir.

Netflix, 2017’de Brad Pitt’in yapımcılarından biri olduğu War Machine filmini çekmek ve dağıtmak için 60 milyon dolar harcamıştır.

Ayrıca yine bu dönemde Okja filmini çekmek için de 50 milyon dolar bir bedel harcamıştır. Bu
filmler, Netflix’in geleneksel film endüstrisinin üstünde ve dışında yeni filmler için meşru bir tanıtımı olmuştur. Her ne kadar Netflix platformu, bir film yapımcısı bulmakta zorlanan filmlere odaklanmış olsa da, War Machine ve Okja filmlerine harcadığı 110 milyon dolar, geleneksel film endüstrisini ve sinemayı endişelendirmeye başlamıştır (Öneren, 2017). 2017 Cannes Film Festivali’nde Netflix yapımı Amerikan bağımsız sinemasının en önemli yönetmenlerinden biri olan Noah Baumbach’ın yönettiği The Meyerowitz Stories ile Bong Joon Ho’nun yönettiği Okja filmleri gösterilmiştir. Ancak Okja filminin Cannes Film Festivali’ndeki gösterimi sırasında izleyiciler, Netflix logosunu gördüklerinde filmi, yuhalamaya başlayıp salonu terk etmişlerdir.

2017 yılındaki Cannes Film Festivali’nin jüri başkanı yönetmen Pedro Almodovar, Netflix’te yayınlanan filmlerin sinema salonlarında izleyiciyle buluşamayacak olması halinde bu filmleri değerlendirme dışı tutacağını söylemiştir. O tarihten sonra Cannes Film Festivali’nde yarışacak filmlerin Fransız sinemalarında gösterilmesi şartı getirilmiştir ve Cannes Film Festivali’nde sinema salonlarında gösterilmeyen Netflix yapımı filmler seçilmemiştir. Bundan dolayı da Netflix, Cannes Film Festivali’nden çekilme kararı almıştır. Tarih arşivi sizler için Netflix Platformunu inceliyor.

Netflix Platformu’nun esas takıldığı nokta, Fransa’da sinema salonlarında gösterime giren bir filmin dijital olarak yayınlanabilmesi için 36 ay gibi bir sürenin geçmesi gerektiği sorunu olmuştur.

Bu nedenle Netflix platformu, Cannes Film Festivali’ni boykot etmiştir. Alfonso Cuaron’un Roma, Paul Greengrass’ın Norway, Jeremy Saulnier’in Hold the Dark, Orson Welles’in The Other Side of the Wide ve Morgan Neville’nin belgesel filmi olan They’ll Love Me When I’m Dead filmlerini 71. Cannes Film Festivali’nden çekerek tepkisini ortaya koyan Netflix, Alfonso Cuaron’un Roma filmini 75. Venedik Film Festivali’ne göndererek filmin festivalde en büyük ödülü olan Altın Aslan Ödülü almasını sağlamıştır. Roma filmiyle film festivallerinden o güne kadar ki en önemli ödülü alan Netflix, sinema filmlerinde eşzamanlı film akışını yasaklayan Fransız film endüstrisinin kuralları nedeniyle Cannes Film Festivali’ni boykot ettikten sonra kendini film endüstrisi içinde büyük bir güç olduğunu göstermiştir.

Sinema yazarı Ecem Şen, Netflix yapımı film endüstrisinin değişen yapım, dağıtım ve gösterim süreçlerinin en güzel örneği olan Roma filminin Venedik Film Festivali’nde ödül almasını şu şekilde yorumlamıştır:

“Alfonso Cuarón’un yeni filmi Roma, Venedik’te Altın Aslan kazanması ve dağıtım haklarının Netflix’te olması sebebiyle Cannes-Netflix arasında gelişen zıtlaşmayı dünya çapında bambaşka bir boyuta taşımış oldu. Cannes’ın Netflix filmlerini yarışmaya dâhil etmemesiyle birlikte Netflix platformu, bu mücadeleden geri adım atmadı. Venedik Film Festivali’nin de Roma’yı bir Netflix filmi olması sebebiyle yok saymaması ve büyük ödülü verecek cesareti (filmlerin yalnızca film olarak değerlendirilmediği politik koşullarda cesaret gerektiren bir tavır olarak görülebilir) göstermesi dünya çapında gerçekleştirilen birçok festivalin dinamikleriyle de oynamış oldu.”

Netflix’in yapımını üstlendiği filmler, festivallerden kaldırıldığı için şirketin Oscar yarışı bir süredir tehlikeye girmiştir. Orijinal filmleriyle Avrupa’daki film festivallerinde tam anlamıyla kabul göremeyen, hatta bu sebeple son yıllardır Cannes Film Festivali’nde yer almayan Netflix, son dönemde ABD’de de birçok tartışmanın içinde yer almıştır. Başını Steven Spielberg’in çektiği bazı yönetmen ve yapımcılar, Netflix platformu filmlerinin mümkünse Oscar Ödülleri için yarışmamasını, eğer Netflix filmlerinin yarışacaksa bile gösterimde kalma sürelerinin uzun olması gerektiğine
dair açıklamalarda bulunmuşlardır. Ancak Akademi’nin gerçekleşen toplantısında bu duruma dair kural değişikliği gündeme geldiyse de bu öneri oy çokluğuyla reddedilmiştir. Dolayısıyla Netflix’in Akademi tarafından geleceği güvence altına girmiştir.

netflix platformu

Bazı önemli yönetmenlerin olumsuz eleştirilerine maruz kalmasına ve tüm tartışmalara rağmen Netflix platformu tarafından üretilen Roma filmi, 91. Oscar Ödülleri’nde En İyi Yabancı Dilde Film Ödülü, En İyi Yönetmen Ödülü ve En İyi Sinematografi Ödülü olmak üzere üç ödül almıştır.

Alfonso Cuaron’un yönettiği film hem Netflix’te yayınlanıp hem de Oscar Ödülleri’ne aday olan ilk uzun metrajlı film özelliği de taşımıştır (www.haberler.com, erişim: 24 Mayıs 2019). Cannes Film Festivali’nde ve Oscar Ödülleri’nde tartışma yaratan Netflix platformu, 69. Berlin Uluslararası Film Festivali’nde tartışma konusu olmuştur. Netflix’in yapımcılığını üstlendiği, İspanyol yönetmen Isabel Coixet’in yönetmen koltuğunda oturduğu Elisa Y Marcela filminin festivale katılan 160 kadar sinemacı tarafından festival yönetime gönderdikleri mektupla Netflix yapımı bir filmin festivalde Altın Ayı Ödülü için yarışmasını eleştirdiler. Ayrıca CICIE (International Confederation of Art Cinemas – Uluslararası Sinemacılar Konfederasyonu) yaptığı açıklamada, Netflix’in önemli film festivallerini reklam için kullanmakla suçlamıştır. Berlin Uluslararası Film Festivali sözcüsü, Elisa Y Marcela filminin İspanya’da sinemalarda gösterime girdiğini belirtmiş, herhangi bir filmin dünyanın bir bölgesinde sinemalarda gösterilmesi, Berlin Uluslararası Film Festivali için ölçüt olduğunu ifade etmiştir.

Netflix şirketi, film endüstrisini ve izleme alışkanlıklarını değiştirdiği gibi film festivallerini de etkilemeye devam etmiştir. Netflix Roma filminin büyük başarısından sonra Roma filmini, dünya genelinde sinema salonlarında göstermiştir. Ayrıca Netflix, Roma filmi dışında yapımını üstlendiği Bird Box, The Ballad of Buster Scruggs, Mowgli filmlerini de sinemalarda göstermiştir. Ayrıca Netflix platformu ve Hollywood film endüstrisi arasında uzun görüşmeler sonrasında Netflix yapımı bazı filmlerini Netflix üzerinden yayınlanmadan önce sinema salonlarında izleyiciyle buluşturmuştur (Küstür, 2019). Netflix, ürettiği filmleri öncelik kendi platformunda göstermeye çalışsa da, filmlerini sinema salonlarında izleyiciyle buluşturması ve film festivallerine göndermesi bakımından önemlidir.
Netflix’in ilk Oscar adaylığı ve ödülü Roma filminin yapım sürecinden öncelere dayanmaktadır. Film endüstrisine yeni adım attığı yıllarda The Square ile En İyi Belgesel Film Oscar adaylığı olan Netflix platformu, hem En İyi Belgesel Film Oscar adaylığı hem de En İyi Kısa Belgesel Film Oscar Adaylığı dalında pek çok kez adaylık elde etmiştir. Roma filminin Oscar Ödülü kazanmasından önce Netflix, ilk Oscar Ödülü’nü 2017 yapımı The White Helmets ile En İyi Kısa Belgesel Ödülü’nü kazanmıştır. Daha sonrasında 2018 yılında En İyi Belgesel Film Oscar’ı Ödülü’nü elde etmiştir.

Netflix’in ilk film ürettiği 2012 yılından 2019 yılının Eylül ayına kadar olan ürettiği film rakamları görülmektedir.

Netflix platformu 2012 yılında ilk olarak film üretmeye belgesel filmlerle başlarken 2015 yılında uzun metrajlı filmler üretmeye başlamıştır. Netflix, her yıl birçok film yaparak film endüstrisine doğrudan katkı yapmıştır ve günümüze kadar farklı türlerde 290 film üretmiştir. Bu filmler arasında Beast of Notion, War Machine, Extinction, Bird Box gibi filmler yer almaktadır. Netflix tarafından üretilen filmlerin bazıları farklı ülkelerde, farklı ülkelerin yönetmenleri tarafından ve farklı dillerde de çekilmiştir. Bu filmler arasında Okja, Roma, The Killer, Elisa Y Marcela filmleri yer almaktadır. Netflix, sadece film endüstrisine üretim sürecinde değil, aynı zamanda dağıtım sürecinde de etkilemiştir.

Netflix platformu, film üretimine başladığı yıldan beri uluslararası alanda birçok filmin dağıtım haklarını satın alarak platform üzerinden göstermektedir. Platformda Mandarin, Japonca, Almanca, İspanyolca gibi pek çok farklı dilde filmler yer almaktadır. Netflix, Organize İşler: Sazan Sarmalı gibi filmlerin dağıtım haklarını farklı ülkelerden satın alarak ülkelerin film endüstrisine etki etmektedir. Film endüstrisinde son yıllarda etkisini fazlasıyla gösteren Netflix, yapımını üstlendiği Bird Box filminin platform üzerinden bir hafta içerisinde 45 milyon kişi tarafından izlendiğini sosyal medyadan duyurmuştur. Bu da Netflix platformu, için bir rekor olmuştur. Dolayısıyla, 2019 yılının ilk aylarında 140 milyon abonesi olan Netflix’te abonelerinin yaklaşık yüzde 32’sinin filmi izlediği görülmüştür. Netflix’in Rotten Tomatoes isimli sinema filmi eleştiri web sayfasında Bird Box filmine, sinema eleştirmenleri tarafından yüzde 65 gibi olumsuz eleştiriler almasına rağmen aynı platformda yüzde 74 oranında izleyiciler tarafından olumlu eleştiriler almıştır (Clark, 2018). Sinema eleştirmelerine rağmen sosyal medya aracılığıyla Bird Box filmi daha çok duyulmuştur. Filmi izlemek isteyen kullanıcıların ve izleyicilerin filmi seyretmesinde sosyal medyanın etkili olduğu, bu durumun Netflix’in abone sayısını arttırdığı söylenebilmektedir. Twitter, Facebook, İnstagram gibi sosyal medya araçlarının filmlerin duyurulmasında ve tanıtılmasında önemli bir rol üstlenmektedir.

 

Özgün içeriklerini 2013 yılında üretmeye başlayan Netflix’in 2013 yılında yaklaşık 33 milyon abonesi olduğu görülmektedir. Film yapımına başladığı 2015 yılında kullanıcısı sayısı 80 milyon civarındayken Netflix’in 2019’un ilk aylarındaki abone sayısı 140 milyona yakındır. Şekilde her yıl hızlı bir şekilde Netflix’in kullanıcı sayısının arttığı görülmektedir. Netflix son yıllarda film endüstrisine katkı sağlayarak film yapımında, dağıtımında ve gösteriminde önemli bir platform haline gelmiş, sinemaseverlerin Netflix’e üye olmasına neden olmuştur.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Cumhuriyet’in İlk Yıllarında Türk Sineması

Dünya’da ve Türkiye’de Otomotiv Sektörü

Kaynak

Rıfat Erkek, Yeni Medya Teknolojilerinin Film Endüstrisine Örneği: Netflix Örneği

 

*Bu çalışmanın tüm hakları, Rıfat Erkek’e aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Emeviler Döneminde Sanat

Bir dönemi kendi bağlamında ve doğru anlayabilmek için o dönemi tüm yönleriyle ele almak gerekmektedir. Emevîler Dönemi kültür dünyasını anlayabilmek, onun sanatsal alanda hangi dallarda ilmî faaliyetler yürüttüğünü bilmekle mümkün olabilmektedir. Emevîler Dönemi sanat hayatında Araplar bir yandan kadim geleneklerinin en önemli öğesi olan şiir ile ilgilenmiş, bir yandan da musiki icra etmişlerdir. Bunlarla beraber edebiyat dalında nesir ve dil ile meşgul olmuşlardır. Meşgul oldukları tüm bu alanları İslam olgusu ile yorumlayarak ortaya ürünler koymuşlardır. Çünkü siyasi ve dinî hayatın yansımaları bu alanlarda da kendinî göstermiştir.

Dil ve Edebiyat

Araplar İslam’dan sonra edebiyat, dil ve şiir gibi sanatsal alanlara Kur’ân ayetlerinin üslubunu ve manasını güzel bir şekilde anlayabilmek için önceki dönemlere nazaran daha çok önem vermişlerdir. Çünkü İslam topraklarına fetihlerden sonra dâhil olan Arap olmayan milletlerin Arapçayı doğru kullanamaması sonucu fasih Arapçada bozukluklar meydana gelmiş ve mevalî tarafından Kur’ân’ın doğru anlaşılmadığı durumlar olmuştur. Tüm bu sebepler ve Kur’ân dilinin Arapça olması, Arap dilinin gramer kurallarının etraflıca ortaya konmasını gerektirmiştir. İslam tarihinde gramer sahasında çalışan ilk nahiv uzmanı âlim, Ebû Esved ed-Düelî’dir (ö.94/688). Hz. Ali bu âlime cümlenin isim, fiil ve edattan oluştuğu bilgisini vermiş ve ondan Arap dili üzerine bir eser vermesini istemiştir. O da bu isteği gerçekleştirmiştir. Yazdığı eserin telifi, Emevîler Dönemi’nin kuruluş yıllarına denk gelmektedir.

Ebû Esved, Arapça nahiv kurallarını Süryanî yöntemlerini kullanarak düzenlemiştir. Çünkü o dönemde Araplar ve Irak’ta yaşayan Süryanîler arasında ilişkiler yoğundur. Nahiv kurallarının ortaya koyulduğu sıralarda Arapların, Irak’ta Keldânîler ve Süryanîler arasında bulundukları bilinmektedir. Bazı kaynaklar, Grek dil mantığından etkilenildiğini söylese de Arapların Yunanlılar ve Romalılardan önce dil çalışmalarına başladıkları hatta Arapçanın giderek bozulmasından ötürü erken başlamaya mecbur bırakıldıkları bilgisinin bulunduğu kaynaklar bu konuda daha makul görünmektedir.

Ebû Esved ile başlayan sarf ve nahiv ilmi, Basra ve Kûfe mektepleri uleması tarafından olgunlaştırılmış ve tamamlanmıştır.

Bu iki mektebin sarf ve nahiv uleması şunlardır: İsa b. Ömer es-Sekafî (ö.149/766), Halil b. Ahmed (ö.175/791), Sibeveyhî (ö.180/793) ve Ebû Amr b. el-Âlâ et-Teymî’dir (ö.154/771). Bu âlimler arasından en büyük dil bilgini kabul edilen isim Halil b. Ahmed’dir. Arap şiirinde aruzun kurucusu olan bu âlimin Kitabü’l-Ayn adlı bir nahiv eseri vardır. Talebesi olan Sibeyhî’nin de el-Kitab adlı gramer kitabı bulunmaktadır. Bu eser, ilk sistematik gramer kitabı olma özelliğini taşımaktadır.

Kur’ân’ın anlaşılması üzerine yapılan çalışmalar, Kur’ân merkezli bir edebiyatın da doğmasını sağlamıştır. Müslüman dünyasının edebiyatını etkileyen ve bir kimliğe büründüren Kur’ân-ı Kerim, Arap dünyasındaki Hristiyan ve Yahudilerin edebiyatlarını dahi etkilemeyi başarmıştır. Arapça konuşmayan milletler Emevî hâkimiyetine girdikten bir süre sonra Arapça olan edebî eserleri kendi dillerine uyarlamışlardır.

Emevîler Dönemi incelendiği zaman, edebiyatın bu dönemde hızlı bir gelişme gösterdiği görülür. Bu gelişmelerde Emevî halifelerinin edebî faaliyetleri desteklemelerinin önemine vurgu yapmakta fayda vardır. Çünkü dört halife döneminde bu alana önem verilmemiş ve ilerleme kaydedilmemiştir. Ama Emevîler Dönemi’nde durum tam tersine dönmüştür. Mesela bu dönemde edebi alanda somut bir ilerleyiş olarak edebiyat meclisleri oluşturulmuştur. Edebiyat meclisleri, Muâviye b. Ebi Süfyan’ın sarayında başlamış ve ondan sonra da hem ilim hem kültür alanında önemli bir müessese olarak devam ettirilmiştir. Abdülmelik b. Mervan, kendi döneminde edebî sohbetler ve törenler tertiplemiştir. Onun şairlerle yaptığı toplantıların tarihte ünü yaygındır. Halifelerden başka valiler ve kumandanlar da şairleri ve hatipleri sevmiş ve desteklemişlerdir. Emevî tarihinde şairlere önem vermeyen tek halife Ömer b. Abdülaziz olmuştur.

Emevî devri edebi sanatı büyük ölçüde şiire dayanmaktadır.

Emevîler Dönemi, Arap şiirinin altın çağını ifade etmektedir. Bilindiği üzere cahiliye devri Araplarında şiir çok yaygındır. Şiir, Arap toplumunun hem tarihi hem de sosyo-kültürel kimliğini ortaya çıkaran bir vesikadır. Araplar, sosyal hayatta başlarından geçen sevinç ve kederleri bir şiir kimliğine büründürerek onlara edebi hüviyet kazandırmışlardır. Sevgiliye karşı duyulan hasret şiir ile dile getirildiği gibi, ölen birinin ardından verdiği ayrılık acısı da yine şiir ile ifade edilmiştir. Bu münasebetle İslam’dan sonraki dönemlerde de şiirin Araplar arasında önem verilerek devam ettirilmesi tabii bir durumdur. Bu dönemde şiir, en önemli eğlence araçlarından biri haline gelmiştir. Özellikle saray ve konaklarda düzenlenen eğlencelerde şairler vazgeçilmez kişiler olmuşlardır. Emevî sarayında sadece Müslüman değil, gayrı müslim şairler de bulunmuş ve diledikleri gibi sanatlarını icra etmişlerdir.”

Şairler, bu dönemde İslam tarihinde ilk kez saltanat idaresi kuran Emevî Devleti’nin kitlelere karşı rejime destek bulma çabasının en büyük yardımcıları olmuşlardır. Halifeler, şairlerin toplulukları etkileme gücünü gözden kaçırmamış, onları himayelerinde tutmuş ve kendilerine bol bol ikramda bulunmuşlardır. Emevî dönemi şiirlerinin konularına bakıldığında, Arap şiirinin Emevîler zamanında dinî, siyasî ve sosyal gelişmelerden etkilenerek yeni temalara yöneldiği görülür. Şiiri etkileyen önemli sosyal gelişmeler, daha önce de zikredildiği üzere fethedilen topraklarda Müslüman Araplarla diğer ırklardan olan ve ekseriyeti İslâm dinîni yeni kabul eden toplulukların bir arada yaşamasına odaklı gelişmelerdir.

Arap dilini öğrenen ve bu dille konuşup yazmaya başlayan bu topluluklar vasıtasıyla Arap şiirine kendi kültürlerinden ve medeniyetlerinden yeni mefhumlar girmiştir.

emeviler ve sanat

Bu dönemde şiirin bütün türlerinde tesirini gösteren diğer bir husus da dinî motiftir. Cihad için yazılan şiirlerden çölü anlatan şiirlere kadar her türde İslâmî motifler kullanılmıştır. Öte yandan bu dönemdeki siyasî rekabet ve çalkantılar da şiire yansımıştır. Yine Emevî hânedanı, Zübeyrîler, Şîa ve Hâricîler’in siyasî fikirlerini sâvunan şairlerin bulunması ve itikadî mezheplerin ortaya çıkması da şiir üzerinde etkili olmuştur. Bu fırkaların her biri kendi inanç ve ilkelerini dile getiren meşhur şairler yetiştirmiştir.

Emevîler Dönemi şairlerine gelindiği zaman bu dönemde birçok sahada önemli şairlerin yetiştiği görülür. Mesela, metih alanında şiirler yazıp yöneticilerden yüksek bahşişler alan şairlerin başında Nusayb b. Rebâh, Kutâmî, Kâ‘b b. Ma‘dân ve Ziyâd el-A‘cem gelmektedir. Söz konusu dönemde methiyeler kadar hicivler de ön plana çıkmıştır. Dönemin en önemli hiciv şairleri arasında İbn Müferriğ, Hakem b. Abdel ve Sâbit b. Kutne sayılmaktadır. Metih ve hiciv türünün her ikisinde şöhret kazanan şairler ise Emevîler Devrinin ve aynı zamanda Arap edebiyatının en büyük şairleri kabul edilen Ahtal, Ferezdak ve Cerîr b. Atıyye üçlüsüdür. Her üçü de Irak’ta doğmuştur. Ahtal, (ö.92/710) Abdülmelik b. Mervan döneminde Hristiyan bir saray şairidir. Yine aynı sarayda faaliyet gösteren diğer isim Ferezdak’tır (ö.114/732). Cerîr (ö.111/729) ise aynı dönemde vali Haccac’ın sarayında edebî faaliyetlerini yürütmektedir. Bu üç şair, nekaiz şairleri olarak anılmaktadırlar ve günümüzde dahi Arap şiiri araştırmalarında şiirlerine başvurulan en büyük şairlerdir.

Emevîler Dönemi şiir akımlarından biri de bağımsız şiir ekolüdür.

Bu ekolün en belirgin teması aşktır. Bu türün en büyük şairi Ömer b. Rebia’dır (ö.101/719). Bu ismin peşinden Cemil (ö.82/701) adlı şair gelmektedir. Cemil’in şiirleri şarkıcılar tarafından güfte olarak kullanılmıştır. Emevîler Dönemi edebi hayatında şiirler kadar hitabet de yer edinmiştir. Hitabet, o dönemde şiir gibi fikirlerin yayılması, halka ve orduya heyecan verilmesi için bir vasıta olarak kullanılmıştır. Bu sanat, gelişimi ve kullanımı açısından kendinden önceki ve sonraki devirlerde dahi görülmeyecek yüksek bir seviyeye ulaşmıştır.

Camilerde hutbelerde insanlara birtakım düşünceleri aşılamak adına kullanılmıştır. Dönemin ünlü hatipleri Hasan Basri, Abdullah b. Yahyâ el-Kindî (İbâzî) (ö. 130/748), Ahnef b. Kays et-Temîmî (ö. 67/686-87) ve dönemin valilerinden Haccâc b. Yûsuf es-Sekafî’dir (ö. 95/714). Emevîler Dönemi’nde başka bir edebi tür olarak nesir de gelişmiştir. Nesir, kültürel hayatın gelişiminde oldukça faydalı bir tür olmuştur. Nesir sahasına özellikle Arap olmayan halkların ciddi bir katkısı olmuştur. Çünkü nesir, onlar için etkili bir iletişim yolu olma özelliğini taşımaktadır. Bunda Abdülmelik’in resmi yazışma dili olarak Grekçe ve Pehlevice yerine Arapçayı zorunlu kılarak giriştiği ıslahatın büyük payı olmuştur. Bu sebeple beraber ilimlerin yazımında nesir türünün kullanılması da ilimle uğraşan mevalîyi nesre yönlendirmiştir. Dönemin nesir eserleri ilmî kitaplar, divanlar, mektuplar ve hutbeler olmuştur.

Musiki

Musiki sahasına gelindiği zaman, bu türün Emevîler Dönemi’nde yıldızı parlayan faaliyet alanlarından biri olduğunu söylemek gereklidir. Gerek müzisyenlerin toplum içerisinde saygın bir yerde olması, gerek saraylarda özel olarak ağırlanması, gerekse bu mesleği icra edenlerin iyi para kazanıyor olması Emevîler Dönemi’nin müziğe olan bakışını ortaya sermektedir. İslam öncesi dönemde Araplar, kervanlarıyla alakalı şarkılar, savaş türküleri, aşk şarkıları gibi musiki türlerine sahiptiler. İslam’ın doğduğu sıralarda toplumda def, flüt ve kaval kullanılmaktaydı. Emevîler Dönemi’ne gelindiğinde bu çalgılara ek olarak nefesli, vurmalı ve telli çalığılar eklenmiştir. Ayrıca bu devirde yapılan fetihlerle beraber Hicaz topraklarına cariye ve kölelerle beraber bazı musiki aletleri de getirilmiştir. Getirilen köleler ve onların daha önce bilinmeyen aletleri ile yeni metotlar geliştirilmiş ve şarkılar bestelenmiştir.

Emevîler Dönemi’nde Mekke ve Medine, dinî ilimlerin merkezi olduğu kadar musikinin de merkezi olmuştur. Bu bölgelerde kadın ve erkek sanatçılar yetişmiştir. Özellikle Medine’de müzik eğitimi veren okullar açılmış ve musiki akademik seviyeye ulaşmıştır. Ayrıca Sekîne bint Hüseyin gibi toplumun elit tabakası, kendi evlerini musiki eğlenceleri ve müzik eğitimi için açmışlardır. Dönemin müzisyenlerine gelindiğinde bu dönemin en önemli isminin Yunus el-Kâtib (ö.135/752) olduğu bilinmektedir. Kendisi İslam tarihindeki musiki ilminin ilk eserlerini yazmıştır. Kitab’un Neğam ve Kitabü’l-Eğani adlı eserleri vardır. Bu eserler günümüze ulaşmasa da kendileriyle alakalı bilgilere İsfehanî’nin el-Eğani’sinde ulaşılmıştır. Bu dönemde meşhur olan bir diğer isim ise Tuvays’tır (ö.92/710). Bu şahıs, Medine camiasının meşhur şarkıcılarındandır. Tarihte kadınlar gibi giyinip şarkı söyleyen ilk yabancı olarak tanınmaktadır. Dönemin diğer isimleri İbn Süreyc (ö.108/726), el-Ğarid, İbn Muhriz (ö.95/715) ve Ma‘bed’dir (ö.125/743).

Sonuç itibariyle Emevîler Dönemi ilmi çalışmaları Kur’ân ve sünnet üzere ağırlık kazanmış bir dönemdir.

İlimlerin sınırları bu dönemde artık yavaş yavaş kesinleşmeye başlamıştır. Bunlara ek olarak fetihlerle birlikte İslam dünyasına -Arapların daha önce ilgilenmediği- yeni beşerî ilimler de girmiştir. Bu bölümde dönemin ilimleri tek tek ele alındıktan sonra bu ilimlerin hangi ortamlarda ve kimler tarafından eğitime tabi tutulduğunu öğrenmek dönemi anlamak açısından önemlidir.

Bu Yazımız da İlginizi Çekebilir:

İlk Dönem İslam Tasavvufu ve Horasan Ekolü

Türk Bankacılık Sektöründeki Finansal Riskler

Kaynak

Tuba Akçay, Din Eğitimi Perspektifiyle Emeviler Döneminde Eğitim ve Öğretim Anlayışı

 

*Bu çalışmanın tüm hakları, Tuba Akçay’a aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

İlk Dönem İslam Tasavvufu ve Horasan Ekolü

Horasân’da tasavvuf, Hint-İran geleneğinin tam ortasında yer alan tarihsel bir doygunluğa sahiptir. Horasan İslâm’ın ilk yıllarından beri sahabe ve tabiîn nesli ile tanışmıştır. Bu iki özellik Horasân’daki tasavvufun önemli noktalarındandır.

Horasan Mektebi

“Horasan diyârı” olarak anılan Mâverâünnehr bölgesinin hicrî II. asırdan başlayarak son devirlere kadar mühim tasavvufî şahsiyetlerle temâyüz ettiği ve pek çok ekolün kurucusunun bu bölgeden yetiştiği, özellikle Anadolu’nun İslâmlaşması ve Türkleşmesi olayında hizmet îfâ eden sûfîlerin bu bölgeden geldiği bilinmektedir. Horasan coğrafyası birçok tasavvuf ekolünün kurucusunun yetiştiği ve Anadolu’nun İslamlaşmasında rol oynayan mutasasavvıfların yaşadığı bölgedir. Bu sebeple de Horasan tasavvuf tarihinde önemli bir yere sahiptir. Fudayl b. İyâd (ö. 802), İbrahim b. Ethem (ö. 809), Şakîk Belhî (ö.809) bu bölgede yetişen ilk tasavvuf âlimlerinden birkaçıdır. İlerleyen zamanlarda ise Nişabür ekolünün etkisi ile birliktede “melâmet ve fütüvvet” konularına önem veren bir ekol haline gelecek ve Bağdat ekolünden ayrılacaktır. Dönem âlimlerinden Ma’ruf Kerhî (ö. 815) “ma’rifatullah” kavramını tasavvufun temeli haline getirmiş ve eğitimin manevi boyutunda “mürşid” sahibi olma geleneğini savunmuştur.

Hicrî II. asırın sonuna kadar olan dönemde Râbiatü’l Adeviyye “muhabbetullah”ı, Ma’ruf Kerhî “ma’rifetullah”ı zühdün esası kabul etti. Mânevî eğitimde mürşid edinme işi de Ma’ruf’un geliştirdiği hususlar arasındadır.Yine bu
dönemde riyâzat ve mücâhede hayli ileri noktalarda uygulanmıştır. Cezbe, vecd ve semâ gibi konular henüz pek yaygınlık kazanmış değildir

Nişabur Mektebi

Nişabur, Tâhirî Hanedanı’nın etkin olduğu dönemde (820-870), hanedanlığın başkenti Horasan şehriydi. Nişabur da huzur 9.yy.’dan itibaren başlayan ve dönemine etki eden mezhep çatışmaları yüzünden yok olmaya başlamıştı. Bağdat şehri Büveyhîler tarafından eline geçirilince (945), 11.yy ortalarına doğru ehl-i sünnet için çok önemli bir kent ve merkez olmuştur. Hanefîlik ve Şâfiîlik arasındaki mezhep çatışması bu dönemde Nişabur ve çevresini merkez alan bir coğrafyada alevlenmişti. Hanifilik ve Şafilik dışındaki diğer mezhepler ise sayıca az ve azınlık durumunda olduklarından bu olumsuz ortam ve çatışmadan diğer mezhepler kadar çok etkilenmemiştir.
Hicri II. yüzyıldan sonra Horasan mektebinin yerini melamat ve fütüvvet anlaşının aldığı görülmektedir. Bu asırda Yahyâ b. Muâz er-Râzî, Ebû Hafs Haddâd, Hamdûn el-Kassâr ve Bâyezidî Bistâmî gibi tasavvuf âlimlerinin dönemin önde gelen mutasavvıfları olarak bilinmektedir. Öte yandan Nişabur’da gelişen bu tasavvuf ekolünün liderlerinden biri de Ebû Osman el-Hîrî’ (ö. 915)’dir.

Melamiler, ortak fikir olarak insani bütün yetilerinin kendi gözlerince riya ve davranışlarını da sade bir dava olarak görmedikleri sürece gerçek anlamda bir sufi olamayacakları savunulmuştur.

İlk zamanlarda meşreb olarak ortaya çıkmış olan Melamilik daha sonralarda ise bir tarikat yapısına bürünmüş ve Anadolu’da Hacı Bayram Velî’nin (ö. 1429) halifelerinden olan Ömer Sikkînî (ö. 880/1475), Bayrâmîye Melâmîliğini kurarak İkinci Dönem Melâmîliğinde ilk tarîkatlaşma sürecini başlatan tasavvuf lideri olmuştur. Muhammed Nûrü’l-Arabî (ö. 1887) ise Üçüncü Dönem Melamiliği şeklinde tanımlanan dönemin lideri kabul edilmektedir. Muhammed Nûrü’l-Arabî çeşitli sûfî üstatlarından ders almış olan ve hayatının büyük bir kısmını Anadolu ve Rumeli topraklarında yaşamış bir Melami olarak tarihte yer almıştır. Horasan yıllarca Melamilere ev sahipliği yapmıştır bunların bir kaçı şu şekilde sıralanabilir;

1. Hamdûn el-Kassâr
2. Ebû Hafs el-Haddâd
3. Ebû Osman el-Hîrî ve diğerleri horasan melamileri olarak tarihe geçmiştir.

Günümüz tasavvuf araştırmacıları tasavvufu, İslâm’ın son çıkış kapısı, fikrî donukluktan kurtuluş çaresi, dinin özünü bireyin iç dünyasında yaşanır hale getirme çabası olarak görmüşlerdir.

Horasan Ekolünün Özellikleri

Horasan ekolünü Semâ, Hângâh Âdâbı, Fütüvvet, Şeyhin İrşadı, Şiir, İlm-i Ledünn, Ehlibeyt Muhabbeti ve Zulme Karşı Tutum ve Melâmet alt başlıkllarıyla açıklamak doğru olacaktır ki bu özellikler ekolünün genel çerçevesini oluşturmaktadır.

Semâ

Sema Arapça kökenli bir kelime olup işitme, dinleme anlamlarına gelmektedir. Tasavvufta ise sema’ duygusal heyecanlar etkisiyle coşma olarak ifade edilebilir. Genel olarak semâ yaratandan gelen ve kullarını kendine çağıran bir mesaj niteliğindedir. Bu çağrıyı doğru dinleyen ve idrak eden amacına ulaşacaktır. Sema, mekân, zaman ve hallere bağlı olarak vuku bulan bir durumdur. İlk sûfîler eserlerinde semâ’ı “sûfînin kendisine gelen vâridi işitmesi ve işittiğini kalbe aktarması” şeklinde tanımlamıştır. Hücvîrî şeriatı ve dini vâcip kılan şeyin sem‘
(işitme, vahiy, nakil), şer‘î hükümlerin kabulünün işitmeye bağlı olduğunu belirtir. Dinî mükellefiyetler sahasında işitmenin görmekten daha üstün bir nitelik olduğunu, şeriat, tarikat ve mârifetin elde edilmesi için işitmenin zorunlu bir kabul olduğunu söyleyerek semânın diğer tüm tasavvufî eylem ve hallerden önde geldiğini dile getirir.

Sema Horasan Tasavvuf Ekolü’nün özelliklerinden biri ve önde geleniydi. Günümüzde ise topluca yapılan zikirler sema fiiline dayanmaktadır. Türkye’de dervişlerin geleneksel musiki entsrümanları eşliğinde toplu şekilde dönmesi olarak tarif etmek yanlış olmayacaktır. Sema H. 500 M. 1100’lü yıllardan günümüze kadar ulaşan Mevlana Celaleddin-i Rumi sevenleri ve müridleri arasında gittikçe yaygınlaşan özel adaba ve erkâna bağlı olarak sürdürülen bir ritüeldir.

Hângâh Âdâbı

Horasân Tasavvuf Ekolü’nün belirgin özelliklerinden bir diğeri olan Hangah adabı dergâhın eğitim ve öğretimidir. Tarikat salikleri vird, zikir, namaz, oruç, itikâf, ilmihal, nefis tezkiyesi gibi uygulamaları dergâhın hangahında gerçekleştirmektedir. Hangah kelimesi Farsça hân kervansaray, ev, mâbed, sultan, hân sofra, eyvan ve hâne ev, oda kelimelerine yer bildiren -gâh ve -geh eklenerek türetilmiştir. Farsça edebî ve tarihî metinlerde hângâh şekliyle kullanımı gerçekleşmiş ve yaygınlık kazanmıştır. İlk hangahın Filistin’de Remle’de bir hıristiyan emîr tarafından kurulduğu söylendiği gibi Basra civarında eski bir yerleşim merkezi olan Abadan’da Abdülvâhid b. Zeyd’in (ö. 793) bir müridi tarafından kurulduğu da nakledilir. IX. yüzyıldan itibaren diğer İslâm beldelerinde de hangâhlar kurulmaya başlanmıştır. Bağdat’ta Ma‘rûf-i Kerhî (ö.816), Bistam’da Bâyezîd-i Bistâmî (ö. 874), Hemedan’da Ebû Tâlib el-Hazrecî (ö. 910) Hângâhları bunlar içinde en tanınmışlarıdır.

Kabul edilen dönem adabı gereğince hangah sahipleri gelen misafirlere nereden geldikleri ve nereye gideceklerine dair sorular sormamalıdır ve misafire seccadesini verip misafir ile istekli bir şekilde hasbihalde bulunması gerekmektedir. Hângâhı her daim temiz tutmak, misafirleri ağırlamak, hângâhın işlerine koşturmak ve hângâhın manevi havasını her zaman diri tutmak ve bu havayı muhafaza etmek kurallardandır. Çünkü Hangahlar çok amaçlı kullanım için inşa edilmiştir ve genellikle yol güzergâhlarında bulunan bu hangahlar yolcular için birer dinlenme alanı ve uğrak mekânı olmuştur. Bu sebeple de bu mekânlar sadece eğitim öğretim değil aynı zamanda sınır güvenliği, konukevi işlevi görmüştür.

Fütüvvet

Arapça kökenli bir sözcük olan fütüvvet lügatta‘alçakgönüllülük, yiğitlik, eliaçıklık, başkalarını sevmek, dünya malına önem vermemek, hoşgörü vb. anlamlara gelmektedir. Fütüvvet’in Anadolu’da karşılığı Ahilik teşkilatıdır. Cömertlik, hoşgörü ve İslamın yayılmasını görev edinen bu teşkilat fütüvveti doğru şekilde karşılamaktadır. Hicrî II. asırda özellikle Horasân ve Maveraünnehir coğrafyasında etkili ve hızlı şekilde yaygınlaştığı bilinmektedir. Mutasavvıflar arasından fütüvvet ilkelerine ilk olarak Horasân’lı Ebû Abdurrahman Muhammed b. Hüseyin b. Muhammed es-Sülemi (ö. 1021) Kitabü’l-Fütüvve adlı eserinde değinmiştir.

Horasânda gelişen ve yaygınlaşan ilke, “genellikle başkasını kendine tercih etmek, engin bir mürüvvete sahip olmak” anlamlarına gelmektir. Fütüvvet kavramı, Kur’ân’daki ‘îsâr‘ kavramı ile irtibatlı ve yakın anlamlıdır. Îsâr, ele geçen bir şeyi tercihen başkalarının istifadesine sunmak, ele geçmeyen bir şey için de şükretmek demektir. Özetle insanın karşısındakini kendi nefsine tercih etmesi anlamına gelmektedir.

Dolayısıyla işar, fütüvvet ahlakının temelini oluşturmaktadır. Öyleki Arapçadaki “Feta”, Farsçadaki “civânmerd” ve Türkçedeki “delikanlı” kelimeleri kardeşinin ihtayıcını öncelik bilmek ve giderilmesini istemek fütüvvet’in gereğidir. Tüm bu bilgiler ışığında Horasan Tasavvuf ekolünün temellerinden birine de cömertlik yani fütüvvet oluşturmaktadır kanısına varmak doğru olacaktır.

Şeyhin İrşadı

Şeyh bir topluluk veya grubun lideri anlamlarına gelmektedir. Bu tasavvufi kavram müridlerin liderlerine hitaben kullandıkları bir saygı ibaresidir. Sözlükte “Yaşlı Kişi” anlamında açıklanan şeyh kelimesi dönemin tasavvuf liderlerine verilen isim niteliğini taşımaktadır. Şeyh kelimesi Kur’ân-ı Kerîm’de üç yerde tekil (Hûd 11/72; Yûsuf 12/78; Kasas 28/23), bir yerde çoğul (Mü’min 40/67) şekliyle sözlük anlamında kullanılmıştır. Şeyh kelimesi aynı zamanda bir saygı göstergesi olarak da kullanılmıştır. Tasavvufdaki şeyh tanımına gelecek olursak, tarikat liderleri şeyh olarak adlandırılmaktaydı. Öyleki hângâh’daki etkinliklerde ve müritlerin yetiştirilerek kişisel gelişimlerinin sağlanmasında şeyhin olmazsa olmaz bir rolü vardır.Tasavvuf eğitimi bir teori eğitimi değil uygulama esaslı bir nefis tezkiyesi, kalp tasfiyesidir. Bu sebeplerden dolayı da şeyhin varlığı bir gerekçe konumundadır. Luizen’e göre de hângâhta şeyhin merkezî bir rolü vardır. Onsuz faaliyetlerin devamı imkânsızdır. Herkes ondan ta’lîm ve terbiye almalıdır. Birkaç farklı üstâd ve mürşidikabul görmek müridlik geleneği ile uyuşmamaktadır. Dolayısıyla Horasân’da şeyhin merkezi rolü çok büyük bir önem arz etmektedir. Toplu merasimlerde ve zikirlerde şeyhin rehberliğine ve yönlendirmlerine ihtiyaç vardır. Bu sebeple de büyük küçük, genç yaşlı herkesçe şeyhin rehberiğinde irşad etmesi ve fikren tek beden olması büyük önem arz etmektedir.

Şiir

Çoğu sufi merasimlerde iç dünyalarını manzum bir şekilde dile getirmiş ve adaba ve geleneklere dair mesajlarını iletmek için şiirden faydalanmıştır. Horasân tasavvuf ekolünün diğer bir özelliği de şiir ve edebiyatın bu gelenekte
özel ve kutsal bir konuma sahip olmasıdır. Nitekim Yeseviliğin kurucusu olan Hoca Ahmed Yesevî (ö. 1166) de aynı zamanda bir şâirdir. Divân-ı Hikmet adlı eseri toplumunçeşitli kesimlerine öğütleri içeren, Türkçe manzûm hikmetlerden oluşmaktadır.

İlm-i Ledünn

Horasân ekolünün özelliklerinden bir diğeri ekol liderlenin İlm-i Ledün’e verdikleri değerdir. Ekol öncüleri duyu organlarımız aracılığıyla algıladığımız zâhirin yeterli olmayacağını, âlemin ötesinde duyularımız ile algılayamadığımız hakikatlerin mevcut olduğunu ve bu hakikatlerin ancak kalp ve ruhani yol ile keşfedileceğini savunurlar.

Ehl-i Beyt Muhabbeti ve Zulme Karşı Tutum

Horasan Tasavvuf ekolünün en önemli özelliklerinden biri zülme karşı tutumu olmuştur. Mutasavvıflarca her hali ile zulüm kınanmış ve önüne geçilmeye çalışılmıştır.Bu duruşu sonucunda bazı âlimler idam, sürgün, hapis gibi durumlara maruz kalmışlardır. Öyleki Şakîk-i Belhî’nin şehîd edilişi, Bâyezîd-i Bestâmî’nin defalarca sürgünü, Hakîm-i Tirmîzî’nin Nişabur’da şehid edilişi ve diğerlerinin bu neviden uğradıkları çile ve mihnetler, örnek verilebilir. Bununla beraber Horasan ekolünün bu tutumları yönetimler ve halk tarafından saygınlık kazanmalarını sağlamış ve kendilerine olan sempatinin giderek artması sonucunu doğurmuştur. Ancak hakkaniyetsiz yöneticiler tarafından baskı ve zulüm gören halk Horasan tasavvuf büyüklerine karşı baskı ve şiddet göstermiştir. Bu duruma birçok örnek Horasan tasavvuf tarinde mevcuttur.

Melamet

Horasan ekolünün karakterini oluşturan temel kavramlardan olan melamet levm kökeninden türemiş arap asıllı bir kelimedir. Sözlükte “kınamak, kötülemek, ayıplamak” gibi anlamları bulunan melâmet kelimesi tasavvufta bir terim, bir makam ve bir tasavvuf anlayışının adı olarak kullanılmıştır. Horasan’da ortaya çıkıp özellikle Nîşâbur’da yaygınlık kazanan ve etkisini günümüzde de sürdüren bu tasavvuf anlayışını benimseyenlere ehl-i melâmet,
melâmî, melâmetî isimleri verilirken bu akıma da Melâmetiyye, Melâmiyye (Melâmetîlik) denilmiştir.

Allah’ın kendisine yönelenleri halka levmettirdiğini, fakat kınanan kişilerin kalplerini bu eleştirilerle meşgul olmaktan muhafaza ettiğini söyleyen Hücvîrî, böylece Cenâb-ı Hak o kişileri başkalarını mülâhaza etmekten koruduğu gibi kendilerindeki güzellikleri görüp kibirlenme ve kendini beğenme âfetinden de korumuştur.

Bir Yesevi Temsilcisi (Halifesi) Olarak Hacı Bektaş-ı Veli El Horasani

Bektaşî ananelerinin görüşünce Hacı Bektaş-ı Veli, Hz. Ali soyundan gelmektedir. İmamların altıncısı olan Musa el-Kazım (öl.183/799) neslinden Horasan’ın dönem hükümdarı olan Seyyid İbrahim-i Sâni ile Hatem Hatun’dan Nişabur şehrinde doğmuştur. Daha sonra Anadolu’ya gelerek Kırşehir civarındaki Sulucakarahöyük’te yerleşmiş ve burada birçok halife ve derviş yetiştirmiştir. Bu derviş ve halifelerini çeşitli coğrafyalara irşat görevi için göndermiş ve Sulucakarahöyük’te vefat etmiştir. Hacı Bektaş hakkında sağlıklı bir inceleme yapabilmek için birinci dereceden kaynaklara müracaat etmek gereklidir. Ancak çağdaş eserlerin yokluğu sebebiyle ikinci
ve üçüncü dereceden eserlere bakma zorunluluğu hâsıl olmaktadır. Bu eserler arasında; XIV. yüzyılın sufilerinden Elvan Çelebi’nin Menakıbü’l-Kudsiyye’si, Ahmed Eflaki’nin Menakıbu’l-Arifin adlı Farsça eseri, Hacı Bektaş-ı Veli adına düzenlenen ve XV. yüzyılın son çeyreğinde kaleme alınan Menâkıb-ı Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli adlı eser, aynı yüzyılda yaşayan Lamii Çelebi’nin Nefehât Tercümesi, Aşıkpaşazâde’nin Tevârih-i
Âl-i Osman adlı eseri ve XVI. yüzyıldan Taşköprüzâde’nin eş-Şekâyıku’n-Nu’mâniyye adlı eserini zikretmek gerekir.

Horasan’dan Anadolu’ya gelmiş olan Hac-ı Bektaşi Veli (669-1271) burada Ahilik teşkilatı ile sıkı ilişkilerde bulunmuş ve bu bağlantıları sayesinde fütüvvet anlayışı ile hemhal olan Ahiler tarafınca faaliyetleri desteklenmiştir.

Bu duruma örnek olarak Hacı Bektaş’ın Velayetname’sinde Ahilerce Pîr kabul edilen Ahi Evran (ö. 1262) ile Hacı Bektaş’ın yakın arkadaş oldukları yazılmaktadır. İlk Hacı Bektaş sevenlerinin ahilikle ilgileri sebebiyle Bektaşîlik’teki tarikata giriş ayini, eşik öpme, kuşak bağlama törenleri, aynı kâseden şerbet içme âdeti,
kıyafetle ilgili teferruat, ayinlerde okunan dualar tamamıyla ahilikten alınmıştır. Hacı Bektaş’tan bahseden diğer eski bir kaynak da; Aşıkpaşazade Tarihi’dir. Bu eserde Hacı Bektaş’ın doğum ve vefat tarihleri için herhangi bir bilgi bulunmamakla birlikte, seyahatlerinin açıklanması Hacı Bektaş için kayda değer bir bilgi niteliğindedir. Taşköprüzâde Ahmed (Ö. 1553), “eş-Şakâ-iku’n-Nu’mâniyye fî Ulemâʾi Devlet-i Osmaniyye” adlı eserinde onu I. Murad (1362-1389) devri âlimleri arasında olduğunu söylemektedir.

Aslı Horasan’a dayanan ve Nişabur’da doğan Hacı Bektaş’ın Lokman-ı Perende’nin etekleri altında 3 yıllık bir eğitim aldıktan sonra şeyhinden emanetleri ve icazeti alarak Anadolu’ya yöneldiği bilinmektedir. Şeyhince Hacı Bektaşa “Müjdeler olsun ki Kutb’ul aktâblık” senindir; kırk yıl hükmün vardır” nasihatı verilmiştir. Seni Rum diyarına gönderdik ve Sulucakarahöyük’te sana bir yurt verdik var git ve Rum abdallarına liderlik et diyerek şeyhi Hacı Bektaş’ı Anadolu’ya uğurlamıştır. Velâyetnâmedeki bu kayıt, tarihî kaynaklarca da doğrulanmaktadır. Hacı Bektaş’ın Amasya, Kayseri, Sivas şehirlerine gittiği daha sonra Karacahöyük’e yerleştiği de Aşıkpaşazâde tarafından eserince belirtilmektedir. Bazı kaynaklarda ise Hacı Bektaş’ın önce Necef, Kerbelâ, Bağdat ve bazı imamların makamlarını ziyaret ettiği daha sonra da Şam, Kudüs, Halep, Gaziantep, Elbistan, Tarsus, Bozhöyük, Muğla Kalesi gibi birkaç yeri ziyarette bulunduğu yazılmaktadır. Hacı Bektaş Veli, Sulucakarahöyük’e vardığında İdris Hoca ile karısı Kutlu Melek (Kadıncık Ana)’in misafiri olmuştur ve Hacı Bektaş’ın müridleri İdris hoca ve eşi olmuştur.

Hacı Bektaş Veli’nin vefatı da doğumun da olduğu gibi kesin bilgilerden uzaktır. Kaynakların birçoğu Hacı Bektaş Veli’nin 63 yıl yaşadığı H.606 (1209)’da doğup H.669 (1270)de vefat ettiği kanısındadır.

Eserleri

Bilindiği üzere yakın tarihe kadar Hacı Bektaş’ın eserlerinin günümüze ulaşan ve bilinenlerinin oldukça az olduğu görülmektedir. Fuat Köprülü, “Anadolu’da İslâmiyet” adlı makalesinde Hacı Bektaş Veli’nin bir Fatiha Tefsiri, bir Makâlât’ı bir de Farisi bir eseri olduğunu dile getirmektedir. Daha sonradan arıştırma yapan kişilerce Hacı Bektaşı Veli’ye ait olduğunu dile getirilen eserler: Kitabü’1-Fevâ’id, Fatiha Suresi Tefsiri ve Şathiyya’dır. Bunlar dışında da Hacı Bektaşın eserleri;

* Velâyet-nâme-i Hacı Bektâş-ı Velî
* Makalat – (Arapça)
* Makâlât-ı Gaybiyye ve Kelimât-ı Ayniyye günümüzde bilinen ve kabul görülenlerdir.

Kaynak

Ömer Altun, Türklerin ve Anadolu’nun İslamlaşmasında Yesevi Hareketi ve Ahmed Yesevi’nin Etkisi

 

*Bu çalışmanın tüm hakları, Ömer Altun’a aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Sezai Karakoç’un Hayatı Ve Edebi Kişiliği

Hayatı

1933 yılında Diyarbakır’ın Ergani ilçesinde dünyaya gelen Sezai Karakoç ilkokul öğrenimini burada bitirir ve sonrasında ortaokul öğrenimini Maraş’ta sürdürür. Maraş’ta ortaokuldan mezun olduktan sonra lise eğitimi için Gaziantep’e giden şair lise öğrenimini burada tamamlar. Sezai Karakoç ortaokul ve lise eğitimini parasız yatılı olarak sürdürür. 1950 yılında ilk sanat ürünlerini vereceği Ankara Siyasal Bilgiler fakültesine kayıt yaptırır. 1957 yılında annesini, 1963 yılında babasını kaybeden Sezai Karakoç 1965 yılında daha sonra kısa süreliğine de olsa kısa süre yapacağı, resmi görevi olan vergi kontrolörlüğünden ayrılır. Türkiye Yazarlar Birliği tarafından 1983’te yılın hikâyecisi, 1988’te yılın üstün başarılı şahsiyeti seçilen Sezai Karakoç 2006 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından “Kültür ve Sanat Büyük Ödülü”ne ve 2011 yılında “Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü”ne layık görülmüş ancak sanatçı bu iki ödülü de almaya gitmemiştir.

Sezai Karakoç’un hayatının bazı dönemleri edebi şahsiyetinin oluşmasında etkili olmuştur. Sezai Karakoç çocukluk yıllarını, bu yıllarda en yaygın iletişim aracı olan radyodan İkinci Dünya savaşı haberlerini dinleyerek geçirir. Bu yıllar iç karartıcı hadiselerin yaşandığı ve savaşın etkisiyle insanların kıtlık, yokluk, açlık ile içli dışlı olduğu yıllardır. Kahramanmaraş’taki ortaokul yıllarında sonradan çalışacağı Büyük Doğu dergisiyle tanışır, mesnevi gibi klasik eserleri okumaya başlar ve öğretmenlerinin övgüsünü alır. Şair hatıralarında Kahramanmaraş’ın kendi ruh dünyasına etki ettiğini belirtir.

1948 yılından itibaren Gaziantep’te devam ettiği lise öğrenimi esnasında değişik edebiyat dergilerini takip eder ve ilk yazısını bir yerel dernek dergisinde yayımlar. 1950 yılında lise son sınıftayken Büyük Doğu dergisinde ilk şiiri yayımlanır. “Rüzgar” şiirini Hisar dergisinde yayımladıktan sonra üniversite ikinci sınıfta “Mona Rosa” adlı meşhur şiirini bölümler halinde yazar ve dergilerde yayımlar.

Şair lise yıllarında bile şiir çevirisi yapacak kadar iyi olan Fransızcasını üniversite yıllarında geliştirir.

Fransızca eserleri kaynaklarından okuyacak kadar Fransızcaya hâkim olur. 1954 yılında Mehmet Şevket Eygi ile Yeni Ay dergisini çıkaran Sezai Karakoç, şiirlerini İstanbul ve Hisar dergilerinde yayımlar. Bu yıllardan itibaren zaman zaman Necip Fazıl’ın Büyük Doğu dergisinde çalışır. Şair bazı dostlarının da şiirlerini yayımladığı Şiir Sanatı dergisini 1955 yılında yayımlar. Sezai Karakoç yine bu yılda bazı şiirlerini İstanbul ve Hamle dergilerinde yayımlar. Sezai Karakoç 1956 yılında kültür-sanat sayfasını yönettiği Büyük Doğu dergisinde sonraları “Edebiyat Yazıları-I” adıyla kitaplaşacak yazılarını ve birkaç şiirini yayımlar.

1957-1960 arası yıllarda şiirlerini İkinci Yeni için önemli bir buluşma noktası olan Pazar Postası’nda yayımlayan şair, bazı şiirlerini de Türk Yurdu ve Büyük Doğu dergilerinde yayımlar. İlk şiir kitabı “Körfez” Kül Yayınlarından 1960 yılında çıkar. Nisan 1960 ilk sayısını yayımladığı Diriliş dergisini Sezai Karakoç; değişik sürelerle ve sayılarla yedi farklı yayın zaman diliminde yayımlamaya devam eder ve Diriliş’in yedinci dönem olan son döneminin sayısı 5 Şubat 1992’de çıkar ve bu tarihte yayın hayatını tamamlar.

Bu dönemde Karakoç Doğu ve Batı’dan bazı eserleri ilk kez Türkçeye kazandıran kişi olmuştur.

1967’de “Hızırla Kırk Saat” ve “Taha’nın Kitabı”, 1968‟de “Sesler” adlı şiir kitapları okurla buluşur. 1969’da altıncı şiir kitabı “Gül Muştusu” çıkar. 1975 yılında “Zamana Adanmış Sözler” adlı şiir kitabı yayımlanır. 1977 de “Leyla ile Mecnun”, “Ayinler/Çeşmeler” adlı şiir kitapları basılır. “Leyla ile Mecnun”un tamamı 1980’de yayımlanır. 1982’de Türkiye Yazarlar Birliği tarafından “Hikayeler II-Portreler” adlı eserinden dolayı “Yılın Hikâyecisi” ödülüne layık görülür. 1987’de “Ateş Dansı” Diriliş Yayınları tarafından basılır. 1988 yılında “Alınyazısı Saati” isimli şiir kitabı yayımlanır. Türkiye Yazarlar Birliği tarafından 1988 yılında “Yılın Üstün Başarılı Kültür Adamı” seçilen Sezai Karakoç Üstün Hizmet Ödülünü alır.

Sezai Karakoç’un Edebi Kişiliği

Diriliş, özünde İslam ve insan faktörü bulunan inanç ile düşünceyi yeniden yapılandırmayı hedefleyen hakikat akımıdır. Yeniden doğuş demek olan diriliş, öze dönmek, aslını bulmaktır. Sezai Karakoç’un fikir dünyası ve yaşam şekli bu kavramın temelini oluşturur. O, insanlık tarihinin dönüm noktalarında meydana gelen dirilişin, gelecekte yine gerçekleşeceğini belirtir. “Ona göre, tarih içerisinde var olmuş bir çok medeniyet biçimi ve iddiası, esas olan medeniyeti arama yolunda bir cehddir. ‘Çok yönlü bir olgu’ olan medeniyetin ilerlediği dönemler olduğu gibi gerilediği dönemler de olabilir ama esas olan ‘tek medeniyet’ ortadan kaybolmaz. İşte bu medeniyetin ortadan kaybolmayacağı düşüncesi, Karakoç’ta ‘diriliş’ fikrinin de esasını teşkil eder.”

Sezai Karakoç’un edebi kişiliği diriliş düşüncesi etrafında şekillenir. Bu fikrin gerçekleşebilmesi için aydınların topluma öncülük etmesi gerektiğini ifade eder: Diriliş, insanlığın sılasıdır. “Hakikatiyle, sanatıyla, ahlakıyla yeniden buluşması yani Tanrı’yla bir daha ayrılmamacasına buluşması. Tanrı yoluna bir daha kaymamacasına ayak basması demektir”. O, dirilişin sanat, tarih, toplum, kültür, edebiyat, inanç, düşünce gibi pek çok alanda gerçekleşmesini hedefler.

Diriliş, İslamiyet’te yer alan ölümden sonra dirilme inancına da işaret eder.

Bireyin özüne dönme, geleneksel değerlerini ve inançlarını canlandırma, yeniden düşünme tezlerini savunur. İslam’ın sadece inanç, ibadet ve ahlaktan ibaret olmadığını belirten sanatkâr için önemli olan, dinin tüm yönleriyle ele alınacağı İslam medeniyeti fikridir. Bu nedenle dirilişin temelinde İslam metafiziği etkilidir. Felsefi bir terim olarak doğan ve yaygınlaşan metafizik, varlığı temel alan fizikötesi sebepleri irdeleyen disiplindir. Sezai Karakoç için metafizik İslam çerçevesinde oluşur: “Bizim metafiziğimiz; Tanrı ve ahiret inançlarıyla şahdamarında gürül gürül canlı, kanlı bir kan akan bir metafiziktir, İslam uygarlığının temel ilkesi olan mutlaklık âleminin bu dünya penceresinden görülen manzarasıdır. Bu dünya, aslında o dünya metnine bir çıkma, bir dipnottur”.

Onun metafizik fikrinde inanç, toplum ve medeniyet iç içedir. Sezai Karakoç şiir anlayışı itibariyle İkinci Yeni akımına dâhil edilir. İmgelerle örülü şiir dilini doğru yorumlayabilmek için arka planın iyi bilinmesi gerekir. Diriliş düşüncesi etrafında şekillenen, soyutlamalara dayanıp çağrışımlar üzerinden ilerleyen şiirlerinde estetik yapı ve metafizik unsurlar baskındır. Ele aldığı konuların tamamını bir uygarlık perspektifi içerisine yerleştirdiği sanat anlayışı, mutlak hakikat kavramı etrafında odaklanır. Bu bağlamda metafizik eğilim onun sanat görüşünün eksenini oluşturmaktadır.

Sanatçının düşünce dünyasını şekillendiren en önemli yapı taşlarından olan metafizik, onun için inançla çevrili hem bu dünyanın hem de öteki dünyanın bütün olarak ele alındığı bir anlayıştır.

Hikâye ve düz yazılarında üslup ve konu bakımından özgün duruş sergileyen, edebi türlerin metafizik temeller üzerine oturması gerektiğini belirten Sezai Karakoç’a göre hayatın derinliklerine inmeyen sanat uzun ömürlü olamayacaktır. Düşüncelerin açıkça ifade edilmesi bakımından nesir; bu bağlamda da hikâyeleri onun diriliş düşüncesi etrafında şekillenen fikir dünyasını yansıtır. Metafizik unsurlarla örülü hikâyeleri felsefi izler ve derin anlamlar taşır.

Hikâyeleri, düşünce yazıları, denemeleri, incelemeleri, piyesleri ile mesajını ileten fikir adamı Sezai Karakoç, özgün ve ileriye dönük düşünce yapısını sistem haline getirirken, düşünce ve inançla gelişecek diriliş fikrinin sanat ve edebiyatla harmanlanması gerektiğini belirtir. Ona göre; “sanat ve edebiyat her şartta öncelikle kendi özüne uygun davranmalı, herhangi bir dinin, ideolojinin, öğretinin telkin vasıtasına dönüşmemelidir”.

Sezai Karakoç’un Edebiyata Olan Bakışı

Edebiyat, farklı türlerde ürettiği eserler yoluyla, Karakoç için hem düşüncelerini ürettiği, yansıttığı, açıkladığı bir mecradır hem de bir yaşam ve hayatla, insanla temas kurma noktasıdır. “Meşhur “edebiyatsız bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir” sözünün değişik bir şekline Karakoç’ta tesadüf ederiz. Edebiyatı bilinmeyen, edebiyatıyla insanı etkilemeyen ülke, yok demektir, der”. Bu açıdan bakıldığında, edebiyat Karakoç’un dış dünya ile iletişime geçtiği ve fikir eksenini oluşturan önemli bir unsur olarak karşımıza çıkar. Karakoç, edebiyatı çok önemli bulur ve bu yüzden tüm hayatı boyunca fikir yazılarının yanında edebiyattan asla kopamamıştır.

Karakoç, medeniyet kavramının kültür kavramını da kapsayan bir kavram olduğu düşüncesindedir. Bundan dolayı onun kültür tanımlaması Ziya Gökalp’in tanımından çok farklıdır. Çünkü Gökalp, kültürün millî, medeniyetin beynelmilel olduğu kanısındadır; medeniyet bir ulus grubunun ortaya çıkardığı ortak eserlerdir. Halbuki Karakoç, her medeniyetlerin her birine bir kültürün tekabül ettiğini iddia etmektedir. Karakoç, eğer İslâm medeniyetinden söz ediliyorsa, bir de İslâm kültüründen söz edilmesinin kaçınılmaz olduğu düşüncesindedir. Kültür ve düşünce üretimi, düşüncelerin sanatsal yol vasıtasıyla insanların duygularına ve bakış açılarına etki etmesi gibi özellikleri ile edebiyat vazgeçilmezdir.

Kimlik kavramı, benlik duygusu ve kültürel bir topluluk oluşturmanın ana unsurlarını sağladığını düşündüğü edebiyat, Karakoç için toplumun en önemli iletişim araçlarından birisidir. Uzun süre edebiyatı ihmal etmiş olan halklar, günden güne silinerek unutulurlar.

Yahudiler, ulusal benliklerini binlerce yıllık süreçte, edebî metinler ve katkılarla büyüterek Tevrat’ın kalıntıları ile korumuşlardır. Karakoç’a göre, her medeniyetin oluşumunda ona paralel olarak gelişme gösteren bir edebiyat damarı da bulunmaktadır. O, bir toplumun tarihinin, biraz da şairlerinin hatiplerinin, tarihçilerinin ve musikişinaslarının tarihi anlamına geldiği düşüncesindedir. Her milletin kendi değerlerini, inançlarını koruyup geliştirdiği edebi bir mirası vardır. Aynı zamanda, her döneme damgasını vuran ve toplumu kendisi yapan önemli edebi kişiler mevcuttur. Bu kişilerin ve eserlerinin varlığı, Karakoç’a göre, kültürel ve milli değerlerin yaşatılması ve sürdürülmesi için hayati öneme sahiptir.

Karakoç, ideolojisini, inancını, görüşlerini ve estetik değerlerini edebiyat yoluyla aktarır. O, her şeyde olduğu üzere edebiyatın içeriğinin de hakikatten nasibine düşeni almasının gerekli olduğuna inanmaktadır. Karakoç’a göre, bir eserin değerli olmasını sağlayan; edebiyatın gücünün yanında hakikatin özünü taşıması, insanın kalbi ile yakın ilgi içinde olması, sosyal ve tarihsel karakterleri, farklılık taşıması, fazlalık ve eksikliği olmaması gibi özelliklerdir. Onun düşünce dünyası, eserlerine bakılmaksızın tümü ile anlaşılamaz. Bu yüzden de her bir eserini okurken, simgeler, sembollerle örülen ve düşünceyi kimi zaman dolaylı kimi zaman ise doğrudan biçimde yansıttığı fikirlerinin izini sürmek gerekir.

Edebiyata, sanata, inanca ve estetik bağlamda edebiyat yoluyla kültürün ve milli özün korunmasına bu kadar değer veren Karakoç’un edebiyatın toplum tarafından algılanma biçimlerine ve değersizleştirilmesine, önemsizleştirilmesine yönelik büyük eleştiriler getirir.

Karakoç, yaşadığımız çağda, geçmişte değerli görülen şairlerin ve yazarların unutulduklarını, edebiyatımızın solgun ve kansız hale geldiğini, geçmiş dönemdeki hayat perspektifinin izinin bile kaybolduğunu ifade etmektedir. Karakoç, sözü edilen durumu şöyle ifade etmektedir: “Edebiyat alanına bakıyorum, insan, bu edebiyatın, bu toprakların edebiyatı olduğuna ne yapsa kendini inandıramaz” Eleştirilerinin ilki edebiyata önem verilmemesi ve önemli birçok eserin, yazarın, şairin artık hatırlanmamasıdır. İkinci eleştirisi ise edebiyatın içerik olarak hakikatten ayrılmış olmasıdır. Diğer bir eleştiri noktası ise yakın dönemde üretilen edebi eserlerin taklitçi bir biçimde özellikle batıya özenti gibi yazılmasıdır.

Sezai Karakoç’un Şiir ve Şairliğe Olan Bakışı

Şiir hem yazımı, hem okunması, sesletilmesi hem de özlü bir biçimde sınırlı sözcükle çok geniş bir anlam ve duygu dünyası yaratabilmesi gibi özellikleri açısından edebiyatın en önemli yapı taşlarındandır. Öte yandan şair açısından düşüncelerin ve duyguların ortaya konulması açısından da şairin ruh ve düşünce dünyasının da önemli bir yansımasıdır. Karakoç’un şiir anlayışı, sanat düşüncesine benzer bir şekilde, genel dünya görüşünün şiire aktarılmasıdır. O bu durumu; kendi şiirini, hürriyet, aşk, yaşam ve ölüm gibi varlığın dinamitlendiği noktalarda yer alan trajik espriyi, absürde ve irrasyonele bulanmış mutlak olana zapt etmek olarak ifade etmektedir. Buna göre, başlangıç noktası sanat planı içinde görünüş olarak çok yakın, neredeyse aynı kaynaktan çıktığı arkadaş çevresinin şiirlerinde uzak bir şiir oluşturmakta olduğu kanısındadır. Ses ve biçim, imajlar ve motiflerde, başlangıç döneminde yakınlık içinde olduğu şair arkadaşlarından, günden güne, o sesi fırlatan ve o biçimi dolduran varoluşu idrak etmekten kaynaklanan farktan do0layı ayrıldığını ifade etmiştir.

Şiirinin biçimsel boyutu açısından birçok şairle ortak bir geçmişe, düşünceye sahip olmasına rağmen, zamanla onlardan içerik açısından bir kopuş yaşar.

Bu kopuşun düşünsel temelleri hakikat kavramının ne olduğu ve bunun şiirsel estetik yoluyla nasıl sunulması gerektiği ile ilgilidir. Varlık, varlığın anlamı, insan gerçeği, mutlak hakikat, inanç, dünyasal varlık alanı ve fizikötesi algı gibi birçok konu onun şiirinin içeriğini oluşturur. Hem bireyin ruh dünyasını işler hem de insanlığın ve bulunduğu coğrafyada yaşayan öz insanının genel durumunun çözümlemesini şiirine taşır.

Metafizik düşünce dünyasını şiir anlayışı içinde ortaya koyan Karakoç, istese de istemese de şiirin Tanrı’ya doğru olduğunu ileri sürmektedir. Ona göre şiirin ruh pencereleri, Allah’a açıldıkça şiir olacaktır. Ona göre şiir, kaçınılmaz olarak insanın varlığının anlamlandırılması ile bağlantılıdır. Şiir, ona göre, toplumsal ve insani özdeki değişimin ana unsurlarından birisidir. Şair ise toplumun dönüştürücü gücü, varlık sancılarının hafifleticisi, toplumun rehberi, mutlak hakikatin arayıcısı ve nesnenin iç gerçekliğinin kâşifidir.

Bir Siyasi Kimlik Olarak Sezai Karakoç

Türk edebiyat ve düşünce dünyasının önde gelen isimlerinden Sezai Karakoç’un, daha özel bir sınıflandırma ve değerlendirme yapıldığında Cumhuriyet Dönemi Türk Düşünce tarihinin en seçkin simalarından biri olduğu anlaşılacaktır. Ancak Karakoç’u, diğer tüm siyasal düşünce akımlarından ayrı tutarak Türk İslam Düşüncesi çerçevesinde ele almanın kabul edilebilirliği, doğruluğu ve gerekliliği, kendisinin bireysel fikir dünyasında bariz İslami bir yaklaşımla Türkiye için biline yerli ve milli hassasiyetlerini ortaya koymuş olmasından kaynaklanmaktadır.

Karakoç, kendisiyle birçok bakımdan aynı düzlemde oldukları düşünülen ve kendilerini İslamî hassasiyetlerinin yanı sıra Türk milliyetçisi olarak da niteleyen önemli şair ve düşünürler Necip Fazıl Kısakürek ile İsmet Özel’den farklı olarak kendisi için “Türk milliyetçisi” tanımını kullanmayan ve doğal olarak milliyetçi isimler içinde kabul edilmeyen bir isimdir. Ancak bu durum; onun İslamî dünya görüşü yanında yoğun bir milli hassasiyet, Türkiye kaygısı, vatan, ülke ve millet algısı, devlet ve tarih bilinci, milliyetçi-İslami bir ifade zenginliyle yine milliyetçi-İslami bir kültüre sahip olması bakımından onun sözü edilen isimlerin yaklaşımlarına benzeyen bir irade ve yönelimin izlerini taşımasına engel değildir.

Karakoç’un en başa Türkiye’yi koyan siyasal düşüncesi ile yaklaşıldığında hakkıyla kıvranılması mümkün ve çözülebilecek nitelikteki ve neredeyse üç yüzyıldır devam eden bireysel ve toplumsal sorunlarının farkında olan siyasal düşüncesi, Türkiye ile kendisi arasında kurduğu ilgide; var olmasını ancak Türkiye’nin var olmasıyla açıkladığı hemen fark edilmektedir. Bu konudaki ifadeleri de oldukça açıktır: “Ben de bu memleketin bir çocuğu olarak kendimi onunla özdeşleştirmişsem, kendimi ondan ayrı saymıyorsam, onun ekmeğini yemiş ve onun sayesinde eğer birisim kazanmışsam; onun sayesinde şu anda durduğum yerde duran bir kişi olarak sorumluyum elbet, bir görevle yükümlüyüm. Bu görevimi kırk yıldan beri elimden geldiğince yerine getirmeğe çalışıyorum.”

Osmanlı Devleti’nin yıkılmasıyla İslâm medeniyetinin de çöktüğünü iddia eden Karakoç, tarih boyunca birçok hata yapıldığını, yeni Cumhuriyeti’nin de kültüründen ve tarihsel bağından ve koparılmak suretiyle kurulduğunu, bundan dolayı Osmanlı Devleti’nin yıllarında ortaya çıkan sorunların günden güne büyüdüğünü, çağımıza geldiğini vurgulamaktadır.

Karakoç, Cumhuriyet’in geçmiş kültürle ve tarihle bağlarını yeniden kurmadan sözü edilen sorunların çözülmesinin mümkün olamayacağını ifade etmektedir. O, bu konunun kısa vadede çözülemeyeceğini düşünmektedir. Ama bu sorun tamamen de çözümsüz değildir: Çözümü “DİRİLİŞ NESLİ” gerçekleştirecektir.

Sezai Karakoç, İslâm medeniyetinin ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ve sömürü düzeninden ve gizli kölelikten kurtulması, ancak tarihsel köklerine dönmesiyle mümkün olacaktır. Kolay olmayacak bu süreç, Diriliş’in gerçekleşmesiyle tamamlanacaktır. Düşünce dünyasını İslâm anlayışında şekillendiren Karakoç’un hayalindeki diriliş nesli, İslâmi ilkelerle yetişmiş, toplumsal aklı meydana getiren hâkim, savcı, doktor, tiyatrocu, siyasetçi, ilahiyatçı, iktisatçı, sinemacılardır. Sözü edilen aydınlar hiçbir baskının etkisinde kalmadan aydınlar tarafından oluşturulan bir partide düşüncelerini ortaya koymak tartışmak suretiyle çözüm yolları bulabileceklerdir. Diriliş aydını, ülkenin sorunlarıyla ilgilenmekle yetinmez; İslâm medeniyetinin sorunlarını diğer İslâm medeniyetlerine mensup aydınlarla da görüşüp tartışır, çözüm önerileri sunar. Bu bağlamda İslâm para birimi, İslâm Ortak Pazarı tesis edilmesi, İslâm medeniyeti içinde yer alan toplumları huzura ve barışa kavuşturacağı gibi dünya barışının da teminatı olarak öne çıkacaktır.

1970’e kadar Türkiye’de aydınlar, özellikle dergiler çevresinde toplanarak yoğunluk kazanan kapsamı geniş bir kültür faaliyeti içinde yer almışlardır.

Necip Fazıl’ın Büyük Doğu, Nurettin Topçu’nun Hareket ve Sezai Karakoç’un Diriliş adlı dergileri, İslami yayın dünyasının aydınları tarafından temsil edilen en dikkat çekici örnekleri arasındadır. Batı düşüncesi, kültürü ve medeniyetine karşı kompleks içinde olan yaklaşımlardan sıyrılarak onu mahkum ederek vahim hatalarını ortaya koyan ve İslam düşünce ve kültürünün bir medeniyet perspektifiyle ortaya koymayı amaçlayan aydınların, komünizme ve sola karşı olmaları, İslamcılık düşüncesinin Türk sağıyla kesişmesinin zemininin hazırlamıştır. Çok büyük bir tehlike olduğu kabul edilen komünizmle mücadele etme, Kısakürek, Karakoç ve Topçu’nun sık sık üzerinde durdukları bir konu olmuştur. Bunun yanında sözü edilen aydınlar arasında da göz ardı edilemeyecek çapta metodolojik ve düşünsel farklılıklar bulunmaktadır.

Sezai Karakoç, siyasal düşüncesi bakımından entelektüel İslamcı kategorisine alınması mümkün bir isimdir.

Onun düşüncelerini ortaya koyan Diriliş dergisi, Büyük Doğu dergisinden sonra XX. Yüzyılın İslami kimlikli, çizgisini korumuş önemli bir “örnek” olarak kabul edilmektedir. Sezai Karakoç’un en çok ele aldığı medeniyet kavramı ve bu bağlamda sık sık değindiği diğer kavramlar olan devlet, iktisat Ortadoğu, Batı gibi kavramlar, İslamcı aydınların derinlikli ve kapsamlı bir yaklaşıma dayalı bir düşünceyi esas almalarının zorunlu olduğunu ortaya koymuştur.

Sezai Karakoç, kurduğu Diriliş Partisi aracılığıyla Türk siyaset sahnesinden boy göstermiştir. Diriliş Partisi her ne kadar seçimlere katılamamış ve bir süre sonra ömrünü tamamlayıp kapanmış olsa bile üzerinde durduğu konulara getirdiği çözüm önerileri ile siyaset arenasında dikkat çekici bir unsur olmayı başarmıştır. Karakoç 26 Mart 1990’da “güller açan gül ağacı” sembolüyle Diriliş Partisi’ni (DİRİ-P) kuran Karakoç, partinin yedi yıl süreyle genel başkanlığını yapmıştır. Ne var ki parti, Siyasi Partiler Kanunu gereği uyarınca Türkiye’de genelindeki illerde gerekli olana teşkilat sayısına ulaşamadığı ve üst üste iki genel seçime katılamadığı için 19 Mart 1997 tarihinde kapatılmıştır.

Ancak bu inadından vazgeçmeyen Karakoç, 7 Ağustos 2007’de, Yüce Diriliş Partisi’ni (Yüce DİRİ-P) kurmuştur.

Bu yeni partinin ambleminde “dolunay, yol, güller açmış gül ağacı” bulunmaktadır. Karakoç, halen Yüce Diriliş Partisi’nin genel başkanlığını yürütmekte ve 2007’nin ilk Nisan aylarından bu yana her cumartesi, Yüce Diriliş Partisi’nin İstanbul İl Başkanlığı’nda gündemler ilgili değerlendirmelerde bulunmaktadır. Sezai Karakoç, önce Diriliş Partisi, daha sonra da Yüce Diriliş Partisi aracılığıyla, vatandaşa bir şablonla çizilerek sunulan siyaset anlayışına yalnız başına itiraz ediyor; kendi siyaset anlayışını ve düşüncesini kurmak için çalışmaktadır. Sezai Karakoç, 1990 yılında kurduğu Diriliş Partisi’ni, hayatı boyunca gazete, dergi ve kitaplarıyla anlatmak için çalıştığı dünyaya bakışını, topluma anlatmak, topluma hiçbir aracıya muhtaç olmadan ulaşmak ve imkan bulursa aydınlara yeni bir moyivasyon sağlamak suretiyle bir hamle yapmalarını sağlayarak ülke yönetimine dahil etmek için için kurduğunu ifade ediyordu:

“Elli yıldan beri şahsen ve yayın yoluyla ve daha sonra kurduğumuz parti faaliyeti içinde yaptığımız konuşmalarla ortaya koyduğumuz düşünceler ve çareler dışında ülkemizin ve milletimizin ve ondan ayrı olmayan İslam ülkesi ve milletinin geleceğinin sağlık ve güvenlik altına alınması için diğer çevrelerce ne yazık ki dişe dokunur bir düşünce ve öneri sunulmadığı ortadadır. Bu yüzden yılmadan ve usanmadan yolumuza devam edeceğiz. Düşüncelerimizi milletimize anlatmayı sürdüreceğiz. Umuyoruz ki bu içten gelen düşünceler ve faaliyetler, günü gelince hızla meyvesini verecek. Zaman hızlanarak geçmiş zaman kayıpları telafi edilecek ve milletimizin yeniden doğuşu, dirilişi, ayağa kalkışı ile, yeni bir çağ açışı gerçekleşecektir. Milletimiz için tek hayat seçeneği budur”.

Karakoç, “Biz düşünce için düşünce üretmiyoruz; düşüncelerimiz toplumun sağlığı içindir ve tabii, bir gün, mutlaka uygulanmalıdır”  sözleriyle uygulama alanında yer bulamayan düşüncelerin işe yaramaz ve ölü olduğunu vurgulamıştır.

“Düşünceler uygulanmadığı zaman durgun suyun uğradığı âkıbete uğrarlar; bataklıklar oluşur ve sinekler ürer. Düşünce de akan bir su gibi, toplumun ruhunda ve davranışlarında yeni arayışlar bulursa canlılığını koruyacaktır. O bakımdan, ben, milletimin hayat ve memat gününde, şiirimle, düşünce çalışmalarımla ve politik atılımımla aynı kişiliği sürdürdüğüm inancındayım”.

Bu tür siyasal bir çalışma içinde yer alma ve bir parti kurma nedenini bu ifadeleriyle ortaya koyan Karakoç’un düşüncelerine bakıldığında, onun nitelikli, yoğun, derin ve geniş düşünceler ile partisinin anlayışının ve faaliyetlerinin paralellik gösterdiğini görülecektir. Daima özgün düşünceleri ile dikkat çeken Karakoç’un, bir partinin başkanı olarak da aynı özgün duruşu devam ettirmektedir. Esas olarak buna inanmasa ve mevcut anlayışlar içinde yer alarak siyaset sahnesinde yer almanın bu millete bir faydası olacağına inansaydı, mevcutlar içinde bir yer bulma konusunda zorluk yaşamaz, mücadelesini bu partilerden birisine katılarak da sürdürebilirdi. Fakat Sezai Karakoç’un mücadelesi ve anlayışı hiçbir parti tarafından temsil edilmemekte, belki daha da önemlisi Karakoç kendisini böylesini parçalı bir ortamın içinde düşünememektedir.

Yüce Diriliş Partisi’nin varlık sebebi en başta, bireyin kendisini tanımak ve kendisini tanımlamak zorunluluğuna dayanmaktadır.

Ona göre Türk milletinin büyük bir milletin, İslam milletinin üyesi olduğunun bilincinde olması gerekmektedir; büyük deneyimleri olan, eşsiz bir medeniyetin milleti olduğumuz idrak etmeliyiz sözü edilen medeniyet, İslam medeniyetidir. Ona göre İslam medeniyeti; XX. Yüzyıla büyük badireleri atlatarak ve çok büyük krizleri yüzakıyla aşmayı başararak, çoğu zaman da iyice güçlenerek ulaşmıştır. Bu yüzyılın ilk döneminde ise başlangıcı 1918 yılı olan ve etkilerim günümüzde de devam eden tarihinin en büyük kriziyle karşılaşmıştır.

Yüce Diriliş Partisi, bu milletin tarihte uğradığı felaketten hareket ederek, o zamandan bu yana yapılan yanlışlıklar ayıklanarak, İslam ülkelerinin rejimleri yeni ve radikal bir sorgulamaya tabi tutularak, Türkiye’nin sorunlarının yüzeysel ve güncel sorunlarının olmadığını, 1918 yılında yıkılanın yerine kurulmuş olan devlet tarafından öngörülen sistemin sorgulanması ve yeniden değerlendirilmesi gerektiğinin farkında olarak varlığını tekrar kurma çabası içinde olmak gerektiğini ileri sürmektedir. Bu amaca ulaşmak için de yalnızca sorunları bölüm bölüm ele alarak hiçbir şey çözülemeyecek, sorunun bütün olarak düşünülmesi gerekecektir. “Örneğin: Güneydoğu Anadolu meselesi, bir güneydoğu Anadolu meselesi değildir. Esas sorun, bütün milletimizin kimlik sorunudur”.

Karakoç, medeniyetimiz tarihindeki en ağır krizleri yaşasa da, temellinin sağlam olmasından dolayı bu yenilenmeyi sağlayacak güce sahip olduğunu düşünmektedir.

O ölmedikçe, onun meydana getirdiği milletin ölmesi imkânsızdır. Sezai Karakoç’un Diriliş Partisi ya da şimdiki adıyla Yüce Diriliş Partisi, çağımızın, çatlakları sıva ve baya yaparak kapatıp işi halledeceğini düşünen yöneticilerin tam da aksine, yıkılma sürecinin temelden başladığını, bundan dolayı yenilenmenin ve dirilişin de oradan başlayacağını ortaya koymaktadır. Bundan dolayısı, “temelleri sağlamlaştırmak lazımdır. (…) Sıva en sonra; süs en sonra. En önce, temelleri güçlendirmeli, duvarları sağlamlaştırmalı”.

İnsanımıza değerlerimizden uzaklaştığımız, onları bıraktığımız ölçüde ilerlediğimiz, modernleştiğimiz öğretildi. Bundan dolayı kazandığımızı düşündüğümüz her şey, aslında kaybettiklerimizdir. Dışarıdan içeriye giren her şey ve her türlü etki, içerde kendi öz değerlerimizden hareketle yenilenme bütün yollarının kapatmıştır. Yüce Diriliş Partisi’nin faaliyetlerinin amacı, sözü edilen kanalları yeniden açmaktır. Türkiye’nin normalleşmesi, ancak bu anlayışın önünün açılmasıyla mümkün olacaktır.

Kaynak

Merve Ekim, Sezai Karakoç’un Batı Uygarlığı Algısı

 

*Bu çalışmanın tüm hakları, Merve Ekim’e aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

İslamiyet Öncesi Türklerde Mezar Taşları

Eskiçağlardan beri ölülerin yakılması, kayalıkların tepelerine bırakılarak yırtıcılara parçalatılması, torba içlerinde derin kuyulara sarkıtılması gibi inançlara bağlı uygulamalar olduğu bilinmektedir. Bu uygulamalardan en yaygın olanı ise halen geçerliliğini koruyan gömme adetidir. Ölüyü koruma amacıyla ortaya çıkmış mezar yapılarının da ölüm, dini ritüeller ve ölü gömme adetlerinden bağımsız düşünülemez. Zamanla basit mezar yapılarının yerini yeraltı mimarisinin de gelişmesine imkan tanıyan çeşitli mezar yapıları almaya başlamıştır. Toprak mezar, oda mezar, kaya oyuğu mezarı, sandık mezar gibi mezar mimarisi çeşitleri ortaya çıkmıştır. Bu yapıların gelişmesinin nedenlerinden biri de ölü ile beraber gömülen değerli eşyaların çalınmasına karşı önlem almaktır. Ölüyle birlikte değerli eşyaların da gömülmesi, ölümden sonraki yaşama olan inancı göstermektedir.
Özellikle yaşarken saygı duyulan kişilerin öldüklerinde de aynı şekilde karşılanması ve ölüye olan saygıyı somutlaştırma çabası ile mezar anıtları ortaya çıkmış, gelişmiş ve tarih boyunca varlıklarını sürdürmeye devam etmişlerdir. Türklerde ölülere saygı, ölümden sonraki yaşama inanç ve farklı cenaze ritüelleri güçlü bir gelenek olarak karşımıza çıkmaktadır. İslamiyet öncesi Türklerde bu mezar anıtları yer altına inşa edilmiştir.

Kurganlar, Türklerin bilinen ilk mezar yapısı örneklerindendir.

Proto- Türk ve Hun dönemlerinde inşa edilen Altay’daki Pazırık kurganlarında Türklerin en eski ölü gömme adetleri görülmektedir. Kurgan inşası; mezar çukuru açılması, tabanı ve çevresinin ağaç kütükleriyle döşenmesi, mumyalanmış cesedin mezar odasının doğusundaki halı ve keçelerle kaplı küçük odaya yerleştirilmesi, ölüye sunulan hediyelerin de konulmasının ardından mezarın üstünün önce tomruklarla ardından toprak ve taş yığınıyla örtülmesi şeklindedir.
Ölü çoğunlukla ağaçtan bir lahite mumyalanmış olarak yerleştirilmekte, bazı durumlarda iç içe birden çok lahit kullanılmakta, bazı durumlarda ise ölen kişinin tabutsuz defnedildiği görülmektedir.

Kurgan kelimesi ilk kez Codex Cumanikus’ta “mezar tepesi” açıklamasıyla görülmektedir. “Kurgan” kelimesi aslında mezarın kendisini değil, üstündeki koruma amaçlı, mezara ulaşmayı zorlaştıran taş/toprak yığını tepeyi ifade
etmektedir. Ölümden sonraki yaşam inancının etkisiyle çoğu kez ölen kişinin özel eşyaları, silahları ve hatta atıyla gömüldüğü kurgan mezarlar, kalıcı bir yapı olarak düşünülerek ev düzeninde inşa edilmiştir. Kurgan mezarların inşası için en çok tercih edilen yerler kutsal sayılan dağların dorukları ve etekleridir.

Kurgan mezarlara verilebilecek bilinen ilk ve en önemli örnek, 1929 yılında Rus arkeologlar Rudenko ve Griaznov tarafından gün yüzüne çıkarılan, M.Ö. 2.yüzyıla dayandırılan, büyüklü küçüklü kırk adet mezardan meydana gelen Altay’daki Pazırık kurganlarıdır.

Beş tanesi büyük olan kurganlara yerleştirilen eşyaların sayısı ve çeşidine göre ölçüleri 6 m. ve 46 m. arasındadır. Hun Türkleri bu gibi kurganlara dönemin etkili isimlerini mumyalanmış halde, soylu olmayan kişileri ise daha basit mezarla gömerlerdi.
Mumyalama işleminin, zahmet gerektiren kurgan inşasının tamamlanmasına kadar ölünün çadırda bekletilmesi geleneğinin bir gerekliliği (çürümemesi ve kokmaması adına) olduğu düşünülmektedir. Cesedin çadırda bekletilmesinin diğer bir sebebi de özellikle Altay bölgesinde hemen her mevsim toprağın belirli bir derinliğe kadar donmuş halde bulunması ve gömü işlemi için toprağın çözülmesinin beklenmesi gerekliliğidir.
Şamanizm dinini benimseyen Göktürklerin de mezarları kurgan tipine benzese de Hun döneminde yapılanlara göre farklılık göstermektedir. Kurganlarının üstünde dikili heykeller çokça görülmektedir. Kurganların merkezindeki bu heykellerin bazıları kadınlı erkekli çiftler halinde, bazıları tektir. Tek olan heykellerin yüzleri doğuya, çift olanlarınki ise birbirine bakmaktadır. Çin kaynaklarında belirtildiğine göre küllerin gömüldüğü, mezar odasının duvarlarına ölüm portresi ve yaşanılan savaşların resimlerinin çizildiği kabir üzeri yapılar inşa edilmiştir. Göktürk mezar külliyeleri çoğunlukla tipik kurganlar gibi yer altında değil yerüstünde bulunan, ölen kişi adına belli dönemlerde anma törenlerinin yapıldığı yapılardır. En bilinenleri Kültigin (732), Bilge Kağan (735), Tonyukuk (726-732) külliyeleridir.

Şekil: Göktürk devri kurgan örnekleri

Ölen kahramanın mezar başına, adet gereğince, kendi heykeli ve öldürdüğü düşmanları simgeleyen ağaç veya taştan kabaca yontulmuş balbal taşları dikilirdi.

Yükseklikleri çoğunlukla 0,5 m. ile 2 m. arasında değişen bu balballar, mezar üstüne, doğu-batı yönünde savaşçıların öldürdükleri düşman adetince dizilirdi. Çoğu Göktürkler’den, bir kısmı da Uygurlar’dan kalan balballar, daha sonraki devirlerde yerlerini mezar taşlarına bırakmışlardır.
Yerleşik hayata adapte olan budist Uygurlar, stupa adlı kubbeli, hem ölünün gömüldüğü hem de sunak yeri olarak kullanılan, mezar yapıları ile bilinen ilk türbe örneklerini vermişlerdir. Hoço’daki Koş-Gumbaz diye adlandırılan Budist stupaları, İslam sonrası Türkler’in kubbeli yapı tipi ve türbe geleneklerinin işaretlerini vermektedir. Çoruhlu, ilk defa Uygur stupalarında kullanılan lotus kubbenin, İslam sonrası Türk mimarisinde çokça karşımıza çıkan çift cidarlı, yüksek kasnaklı soğan kubbenin kökeni olduğunu belirtmektedir.

Kaynak

Şeyma Sarıoğlu, 12. Yüzyıl Anadolu’sunda Türk İslam Mezar Yapıları
 

*Bu çalışmanın tüm hakları, Şeyma Sarıoğlu’na aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Altay Kavimlerinde Kullanılan Hayvan Sembolleri ve Anlamları

Semboller ya da motifler, yazının toplum düzenine hâkim olmadığı dönemlerde, kültürler için bir tür muhafaza, ambar, hafıza vazifesi gören (masal, efsane, destan, hikâye, fıkra, bilmece, türkü, mani, atasözü, deyim vb gibi) estetik dil yaratılarının büyülü yapı taşlarıdır. Bu yapı taşları evrensel olup, tüm kültürlerdeki işlevleri aynıdır. Bu unsurlar, estetik yapılara (efsane, destan, masal, hikâye, fıkra, bilmece, türkü, mani) yoğunluk kazandıran işleviyle evrensel olmakla birlikte, millîdirler. Yani, motiflerin evrensel boyutundan başka bir de kültürel boyutları vardır. Örneğin, at motifi evrensel, “Kırat” motifi Türk destanlarına özgü, akıllı ve kurnaz çocuk motifi evrensel, “Keloğlan” motifi Türk masallarına özgü, cengâver kız motifi evrensel, “Arabüzengi” Türk halk hikâyelerine özgü, kurt motifi evrensel, “Bozkurt” motifi Türk efsaneleri ve destanlarına özgüdür.

Bir motifin, anlatılarında yer aldığı kültür içerisinde neyi simgelediğini çözmek, o kültürün harikalar dünyasına girmek demektir. O kültürü binlerce yıldan beri var eden sırlara ermek demektir. Kısacası motif; “hikâye etmenin en küçük unsurudur” diyerek içerisinden çıkılacak bir olgu değildir.”
Hayvan mücadele sahnelerinin taşıdığı anlamlar çeşitli dini inançlar tarafından da beslenmiştir. Hayvan üslubu sadece Türk mitolojisinin değil aynı zamanda şamanizmin de bir sonucudur. Özgün şaman elbiseleri, hayvan şekillerini taklit eden giysilerden oluşmuştur. J. Baldick; “Animal and Shaman” adlı çalışmasında; Yakut Şamanı örneğinden hareketle, Şamanın toplum adına üstlendiği görevler için şekil değiştirmesinin gerekliliği için şunları söyler: Yakut Şamanı denizlere ya da dağlara seyahat edebilmek için bir ata dönüşür, ve sonra daha ileriye doğru gidebilmek için kuşa dönüşür. Duruma göre hastalıklı bir ruhu kovalamak için ren geyiği olur ve yolculuğun bir safhasında kendini atmacaya dönüştürmelidir.

Şamanizm

Şamanizm, milattan önceki yıllardan bu zamana Türklerin ve çevrelerindeki toplulukların, İç Asya ve Orta Asya’da yaşadıkları bölgelerde uyguladıkları ve şaman ya da kam adı verilen din adamları aracılığıyla gerçekleştirilen bir inanç sistemidir. Aslan, Şamanlarla ilgili olarak onların seçilmiş insanlar olduklarını belirtmiştir. Ünlü din tarihçisi Eliade’nin bahsettiği Buryat efsanesinde şöyle geçer; önceleri mutlu bir şekilde yaşayan insanlar, kötü ruhların hastalık ve ölüm yaymaya başlaması üzerine kötü duruma düşerler.
Bunun üzerine ilahlar ölüm ve hastalıkla savaşması ve insanlara yardım etmesi için, onlara bir şaman göndermeye karar verirler. Ancak şaman olarak gönderilen kartalın dilinden anlamayan insanlar ona güvenmezler. Bunun üzerine kartal ilahlara dönerek, kendisine insanlarla konuşma yeteneğinin verilmesini ya da Buryatlara kendi cinslerinden bir kam gönderilmesini söyler. Böylece ikinci dileği kabul edilen kartal insan şeklinde tekrar dünyaya geri gönderilir. Geri gönderilen kartal bir ağacın altında uykuya daldığı sırada bir kadın görür. Bu kadın ve kartalın beraberliğinden doğan çocuk ilk şaman olarak nitelendirilir Buradan da anlaşılacağı gibi şaman ruhunun simgeleri kartal ve kuş ile ilgilidir. Bu simgecilik Türk mitolojisinde yaygın olarak görülür.

 
Avcı toplumun önderi olan şamanın, çok tecrübeli ve önemli bir avcı olduğu düşünülmektedir. Bu kişinin kurban törenlerinde öncülük yaptığı, toplumun totemi ve atası olan geyiği saygıyla kutsadığı düşünülür. Hayvan sembolizmi, 1300’ler civarında Doğu Türkistan’da oluşan, korunabilmiş en eski geleneksel Türk metni olan Oğuz Kağan Destanı’nda da göze çarpar. Bu destan bize Oğuz Türklerinin kavmine adını veren atanın efsanesini verir, ayrıca başka Türk boylarının isimlerini açıklayan öyküler de sağlar. ‘Oğuz’ adı ‘Genç Boğa’ anlamına gelir ve destanda Oğuz’un kendisi kısmen sığırdan gelir. Ayrıca Ögel, Oğuz’da kurdun, samurun ve ayının olmak üzere başka hayvanların özellikleri de olduğundan bahsetmektedir.

Edebi Eserlerde Hayvan Figürleri

Hayvan figürleri ve hayvan mücadelelerinin tasviri, Karahanlı, Gazneli, Büyük Selçuklu devirlerinde ana tema olmaktan çıkmış fakat simgesel anlamını koruyarak sürmüştür. Örneğin; Firdevsi’nin Şehname’sinin nüshalarında, Kelile ve Dimne yazmalarında, hükümdar avını gösteren minyatürlerin bir köşesinde, Baburname gibi hatıratlarda ayrıca Varka ve Gülşah gibi aşk konusunu işleyen eserlerde bile hayvan mücadele sahnelerinin varlığı göze çarpar. Orta Asya’da gelişen bu hayvan üslubunun uzantıları Anadolu Selçuklu sanatında da yoğun olarak görülmüştür.
M. Rostovtzeff, hayvan üslubunun, insanlığın dekorasyon tarihindeki en eski üslup olduğunu belirtirken, Palaeolitik devir mağara duvarlarındaki resimlerde görülen hayvan figürlerini kastederek bunları başlangıç noktası almaktadır. Özetle hayvan üslubunun doğduğu çevre, Avrupa-Sibirya kuşağı boyunca ilerleyerek Çin’e kadar uzanır. Üslubun, İç Asya’da daha uzun süre devam ederek tarihi çağlara kadar canlılığını korumasının nedeni, kıtasal kış mevsiminin ancak bu bölgede ağırlığını hissettirmesi ayrıca ekolojik şartlar ve toplumsal kültürün Ortaçağ sonlarına kadar bu çevrede devam etmiş olmasıdır.
Şamanın “manyak” diye adlandırılan giysisi, ayin esnasında hangi hayvanın şekline büründüğüne dair bilgi veren önemli bir materyaldir. Çünkü giysi, Şamanın ayin esnasında dönüştüğü hayvanın şekli dikkate alınarak hazırlanır. B. Ögel’in aktardığı gibi, Orta Asya ve Sibirya’da Şaman giysileri, “hayvan ata” dikkate alınarak ‘kuş, geyik ve ayı’ tipinde yapılmaktadır. Türk mitolojik inanç ve düşünce sisteminde, kuşlar farklı işlevlerle karşımıza çıkmaktadır. Türk boylarının yaratılış mitlerinde çeşitli kuşlar yer almaktadır. Örneğin; Yakutların, Yenisey veya Altayların yaratılış mitlerinde kaz, kuğu ve kırlangıç gibi kuşlar yer almaktadır. Şamanların davullarında kaz, kartal gibi kuşlar yer alır. Şamanizm inanışında, ölen kişilerin ruhunun kuş suretine dönüştüğü ruhlarının bir kuş olarak göğe uçtuğu düşünülür.

Çift Başlı Kartal Sembolü

Öney’e göre kartal koruyucu bir güçtür ve asaleti simgeler. Mezar semboliği olarak köklerini Orta Asya inançlarından alır. Ölünün rehberi ve refakatçisidir. Kutsal ağaç üzerinde de şamanın doğmamış ruhunun simgesidir ve aynı zamanda şamanın kendisidir. Çünkü şaman gökle yerin birleştiği ağaç aracılığıyla göğe yükselir. Ayrıca Öney’e göre kartal aydınlık ve Güneş simgesidir.
Çift ya da tek başlı kartal Asya genelinde kozmolojik eserlerde ve görsel sanatlarda yaygın olarak kullanılmış göksel bir simgedir. Altay Dağları ve Sibirya bölgesi göçebelerinin dini inançlarında günümüze kadar gelmiştir. Bir kült nesnesi olarak kartalın ilk defa Asya göçebe toplumlarında ‘kozmik direk’ kavramı ile birlikte kullanılmıştır. Kartal ile ilgili inançlar ve söylemler kozmolojik bir kavram olarak kartalın anavatanının Kuzey Asya olduğu ihtimali öne sürülür. Peker konuyla ilgili şunları belirtir: Turukhansk Yakutları arasında kartal ilk şamanın yaratıcısı olarak Yüce Varlık Ai (Yaratıcı) veya Ai Toyon (Işık Yaratıcısı) adını taşımıştır. Yakutlar kartal ve kutsal ağaçlar, özellikle kayın ağacı arasında ilişki kurmuştur. Şaman rüyasında, tepesinde Dünyanın Efendisi olan kozmik ağaca taşınır. Aynı zamanda kartal önemli bir türeme simgesidir. Özellikle Göktürk ve Uygur devirlerinde kartal ve başka yırtıcı kuşlar hükümdar ya da beylerin timsali, koruyucu ruhun, adaletin simgesi, ayrıca güneşi, gücü ve kudreti ifade ediyordu.

Kurt Figürü

A.İnan’a göre, en eski Türk destanının merkezi unsuru “Başkurt” olmuştur. Bugünkü Şamani Türklerden kurdun kutsi mahiyeti olduğu görülür. Şaman davullarında mutlak kurt resmi bulunur. Tuha (Uranhay) Türklerinin kam dualarında Bozkurt’a aşağıdaki şekilde hitap edilir:
Yukarı Tanrı’dan memurum
Yedi gün (muttasıl) yemek yemez (hayvan)ım
Tanrımın merhametli (bende)si
Bozkurdum, efendim!
Ağız ve burnunu (dili ile) yalamakta olan
Boz kurdum!..
Kafesoğlu ise, Eski Türklerde totemciliğin varlığı ile ilgili görüşlere katılmaz. O, kurdun ata olarak tanınmasının, bu hayvana saygı duyulmasının yeterli delili olmadığını iddia eder. Sosyal ve hukuki yönleri bulunmayan bir teşkilatın inanç sistemi olamayacağını, bu şartların eksikliğinin totemciliğin var olmadığının ortaya koyduğunu dile getirir.

Fotoğraf: Kurt Figürünün Kullanımına Bir Örnek
Eröz, konuyla ilgili olarak canlı örnekler veriyor. O, Kozan Kürtlerinin yeni doğmuş çocuğu kurt gibi güçlü ve uğurlu olsun diye kurt postunun içinden geçirdiklerini dile getiriyor. Dede Korkut da, “Kurt yüzü görmek mübarektir” diyordu. Bütün Türk devletlerinde kurt bir semboldü, kurt başlı bayraklar kullanırlardı. Ergenekon Destanı, Oğuz Destanı’da kurt yol gösterici, kurtarıcı, uğurlu, kutlu bir hayvandı. Kurt, Türklerin eski bir totemi idi. Eröz, Kozan Kürtlerinin yeni doğan çocuklarını kurt postundan geçirmelerini bu gözle değerlendirmenin gerektiğini belirtir. Ayrıca hem Orta Asya’da hem de Kozan Kürtlerin delahusaya musallat olan kadının yatağının altına kurt postundan bir parça koyulduğunu, bu parçanın da ana ve yavruyu albastıya karşı koruduğuna inanıldığını ifade eder.
Türklerde bazı hayvanlar kutsal ya da uğursuz sayıldıkları için, totemik iz taşıyan unsurlar olarak değerlendirilmektedir. Mehmet Eröz, özellikle kurt, koç, at, kartal gibi hayvanların bu şekilde totemik iz taşıdığını öne sürmektedir. Alevîlerin tavşan eti yememeleri ve onu uğursuz saymalarının da totemizme örnek olabileceği söylenebilir. Tavşandan başka, Anadolu’da akrep ve köpek gibi hayvanları da uğursuz olduklarına inanıldığının bir ifadesi olarak kendi isminin dışında bir isimle anılması anlayışı mevcuttur.

Aslan

Türklerde aslan figürü Budizm’le birlikte görülmeye başlamıştır. Pazırık kurganlarından çıkarılan taşların üzerinde aslan resimlerinin bulunması, bu hayvanın Türklerde çok önceden bilindiğini göstermektedir. Eberhard’ın Çin kaynaklarından aktardığı bilgilere göre aslanın Çinliler tarafından bilindiğini, aslan oyunu adı verilen bir oyunun oynandığını ve vergi olarak insanlardan canlı aslan alındığını söylemiştir. “Deve ve aslan oyunlarının raks olması muhtemeldir. Aslan raksına bugün bile şimalî Çin’de rastlanmaktadır.” Aslanın zafer kazanan, iyilik getiren ve aydınlık veren bir hayvan olarak kabul görmesi; savaşlarda kuvveti, zaferi ve iyiliği simgelemiştir.
Türklerde uzun saçın yaygın olması aslanın yelesinin yiğitlik ve kudret simgesi olmasıyla ilişkilidir. Aslan tanrısal bir hayvan olarak Batı Türk Dünyası’nda karşımıza çıkmaktadır. Bu durum Karahanlılarda belirgin bir şekilde görülmektedir. Uygur ve Oğuz bölgelerinde aslan adını taşıyan çok fazla kişi bulunması aslanın çok önceden bilindiğinin kanıtı olmuştur. Aslan Türk Dünyası’nın belirli bölgelerinde kurdun yerini almıştır. Türker’in İslam’ı tanımasından sonra da anlamını yitirmemiştir Budizm’de aslan, tanrı sembolü ve hükümdarın oturduğu tahtı simgelemiştir.

At

At eski Türk Dünyası’nda özellikle insanın ayrılmaz dostu ve savaştaki faydaları ile de kuvvet ve kudret sembolü olmuştur. At sürüleri ise zenginliğin ifadesi olarak görülmüştür. At ile gök arasında bir bağlantı olduğu kesin olmakla birlikte bu inancın Türklerde var olması muhtemeldir. Öyle ki Türk mitolojisinde atın, Tanrı’yı gördüğünden bahsedilmiştir. Yakutların bir efsanesinde anlatılana göre at tanrı tarafından kahramanlara hizmet için gönderilmiştir. Yine bir yakut efsanesinde, şeytan davulunu ters çevirerek üzerine oturmuş, değneğiyle üç delik açmıştır ve davul üç bacaklı bir kısrağa dönüşerek sahibini doğuya götürmüştür. Ayrıca Buryat efsanelerinde ölen şamanları yeni yurtlara taşıyan atlardan söz edilmiştir.

Gök ve At

Atlar kahramanları savaşlarda koruyarak onlara yoldaşlık etmiştir. Yenilmeyen, yorulmayan ve insan gibi konuşan bir hayvan olmuştur. Şamanlarda ölüm hayvanı ve ruh taşıyıcı olmuştur. Şamana göğe çıkma olanağı sağladığı için çoğu kere kanatlı olarak düşünülmüştür. Türkler sonbaharda çayır ve hububatların koruyucusu olan tanrılara at kurban etmişlerdir. Her hayvan Gök için kurban edilmiştir, fakat at kurban etmenin özel bir anlamı olmuştur.
Şamanlarda at kılını yakmak, şamanı öteki dünyaya götürecek hayvanı çağırmaktadır.
Sieroszewskf’in tespitinde şamanın göğe çıkması için hazırladığı düzenekte beyaz at yelesinden yapılmış çelenklerin ağaçlara asıldığı anlatılmaktadır. Yine bu düzenekle ilgili olarak bazı Türk toplulukları tanrılara adaklarını dünyanın eksenini teşkil eden ve Demirkazık denen Kutup yıldızına ulaşan kazığa bağladıkları da söylenmektedir. Çoban yıldızını eril sayıp at sürüsüne sahip olduğu ve bu yıldızın atların koruyucusu olduğuna inanılmıştır. İslamiyet’ten sonra kendisine yeni özellikler eklenen at, Türkler için önemini her zaman koruyan bir hayvan olmuştur. Ayrıca at, uzun ömür, mutluluk, refah, doğruluk, şöhret, iyilik ve soyun devamlılığının sembolü olmuştur. Ayrıca Kazak ve Kırgızların aş-yog törenlerinde halen at kurban edilmektedir.
Şaman davulunun üzerinde tasvir edilen at resmi uzun mesafeyi almaya yardımcı olmayı temsil eder. Şamanizm de davulun ruhlar alemine giden Şamana eşlik ettiğine inanılır. Bu anlamda davul “Şamanın atı” diye de isimlendirilir. Tam ve tipik anlamıyla ruh göçürücü ol an at, şaman tarafından çeşitli bağlamlarda esrimeye, yani mistik yolculuğu mümkün kılan “kendinden-çıkışa”, ulaşmak için kullanılır…. “at” şamanın havada uçmasını, Göğe çıkmasını da sağlar…. At öleni öbür dünyaya taşır; “düzey atlamayı”, yani bu dünyadan başka dünyalara geçişi gerçekleştirir ve bu yüzden, aynı zamanda erkekliğe giriş anlamı taşıyan bazı katılma/sırra- erme törenlerinde de birinci planda rol oynar. At kılı yakmak şamanı öbür dünyaya götürecek olan sihirli hayvanı çağırmak demektir.

Ayı

Türk mitolojisinde önemli bir yeri olmasına rağmen bir kartal, at ya da kurt kadar önemli olmamıştır. Bunula birlikte Türk destanlarında ayı, aptal bir hayvan olarak bilinmiştir. Ayı orman tanrısı ya da orman ruhunun simgesi olmuştur. Başkurtlar onu ata saymıştır. Erken devirlerde kurdun adının tabu olması gibi ayı adının da zikredilmesi yasaklanmıştır. Ayı tipi elbiseler şamanlar tarafından kullanılmış, onun farklı kısımlarından alınan kemiklerde şaman elbiselerine dikilmek suretiyle şamanın göğe seyahatinde yardımcı ruh olarak işlev gördüğüne inanılmıştır. Çinliler için güç ve cesaretin sembolü olmuştur.

Balık

Balık, Türk kozmolojisinde gök gürültüsü unsurunun hayvan biçimli sembolüdür. Özellikle göl ve nehir kıyılarında yaşayan Türk topluluklarında bereket, refah ve bolluk simgesi olarak görülmüş, evlilikte de mutluluk ve üremenin simgesi olmuştur. Fakat Türklerin balık ve balıkçılığa ilgileri az olmuştur. Balıkçı Türkler Asya’nın kuzeyinde soğuk bölgelerde yaşamışlar, çünkü başka geçim kaynağı bulamamışlardır. Ayrıca Uygurlarda balık öldürmek ve balıkçılıkla uğraşmak günah kabul edilmiştir. Bir efsanede; Fuyü kralı, ırmak hâkiminin kızı ile evlenir. Bu evlilikten ırmak hâkimin kızı gebe kalır ve bir yumurta doğurur. Yumurtayı atarlar ve bunu kuşlar himaye eder. Bu yumurtadan bir oğlan çıkar. Oğlan iyi at yetiştirir ve mecburi bu işi yapmak zorunda kalır. Bir gün kaçmaya karar verir. Güneş ve ırmak hâkimlerinin oğlu olduğu için balıklar bu oğlan için sırtından köprü kurarlar. İşte Fu-yü’lerin büyük atalarının bu soydan geldiği söylenir.

Boğa

Boğa genellikle yer unsuru içinde değerlendirilmekle beraber bazı anlamlarıyla gökle de ilişkilendirilmiştir. Eski Türklerde boğa kahramanlık arması ve simgesi olmuştur. Bu nedenle hükümdarlık simgesi ya da arması sayılmıştır. Tonyukuk yazıtında hükümdarın yağlı semiz bir boğayla karşılaşması bu konuyu desteklemektedir. Noyun Ula’daki Hunlara ait mezarlarda aslana benzeyen boğa kabartmaları görülmüştür.

Geyik

Geyik, Türklerde kurttan sonraki en önemli hayvandır. Öyle ki Türklerde bir dönem geyik öldürmenin cezası ölüm olmuştur. Nazmiye Togan makalesinde; “Türk hanları yaz aylarını bin pınar denilen serin yerde geçirirler. Burada pek çok geyik vardır, birçoğunun boynuna çıngıraklar ve bilezikler takılmıştır. Onlar insanlara alışkındır ve hiç korkmazlar ve kaçmazlar. Han bunları çok sever ve onların öldürülmesini ölüm cezası ile yasak etmiştir.” demiştir.
Türk mitolojisinin, en eski simgelerinden birisidir. Diğer hayvanlarla ortak özellikler gösterir. Şaman törenlerinde suretine girilen hayvan-ata ya da ruhlardan birisi olmuştur. Bu nedenle şaman elbisesi ya da davulu üzerinde temsili olarak ya da ona ait bir parçayla görülebilir. Türklerde dona girmek deyimi kullanılmıştır. Geyik donuna girmek yani geyik olmak anlamına gelen bu tabir menkıbe, masal ve efsanelerinde karşımıza çıkmaktadır. Mevcut menkıbelerde don değiştirme örnekleri çokça karşımıza çıkmaktadır. Bunlardan çoğunluğu geyik ve kuş şekline girme biçiminde olmuştur.
Geyiğin adı olan kiyik sözcüğü, genel olarak av hayvanlarını nitelendirmek içinde kullanılmıştır. Bu durum ise, bu hayvanın oynadığı rol konusunda belirsizliğe yol açmıştır. Arkeologlar, bir kurban hayvanı olarak geyiğin atın önceli olabileceğini belirtmişlerdir. Geyiğe yüklenen birçok anlam İslamiyet’ten sonra da sürmüştür. Bolluk ve bereketin sembolü olmuştur. Kimi zaman yol gösterici kimi zaman mübarek bir binek hayvanı kabul edilmiştir.
Türklerin hayatında av hayvanı olarak geyik önemli bir yer teşkil etmektedir ve geyik avlamak, geyik avına çıkmak bir geçim kaynağıdır. Diğer yandan geyiğin kutsallığının Şamanizm inançlarından kaynaklandığı hakkında görüşler de mevcuttur. Şamanlar da geyik donuna girmekte, geyikler şamanların kutsal ruhu olmaktadır. Ayrıca şamanların giysileri ve kullandıkları aletlerde geyiğe dair unsurlar bulunmaktadır.

Türklerin hayatında av hayvanı olarak geyik önemli bir yer teşkil etmektedir ve geyik avlamak, geyik avına çıkmak bir geçim kaynağıdır. Diğer yandan geyiğin kutsallığının Şamanizm inançlarından kaynaklandığı hakkında görüşler de mevcuttur. Şamanlar da geyik donuna girmekte, geyikler şamanların kutsal ruhu olmaktadır. Ayrıca şamanların giysileri ve kullandıkları aletlerde geyiğe dair unsurlar bulunmaktadır.

Horoz ve Tavuk

Pazırık kurganlarından çıkarılan horoz ve tavuk figürleri, deriden kesilmiş ya da lahitler üzerine oyulmuş bir şekilde karşımıza çıkmaktadır. Türklerde horozla ilgili inançlarda Şamanizm’in etkisi bulunmaktadır. Büyük olasılıkla kötü ruhları kovan, koruyucu bir simge olmuştur. Özellikle horoz günün aydınlanışını haber vermesiyle bu anlamı ifade etmiştir. Tavuk ayrıca Oğuz Kağan Destanı’nda da geçmektedir:
“Otağın sağına kırk kulaç uzunluğunda bir sırık diktirdi. Tepesine bir altın tavuk, tavuğun ayağına beyaz bir koyun bağlattı. Sol tarafına da kırk kulaç uzunluğunda bir sırık diktirdi. Tepesine bir gümüş tavuk, tavuğun ayağına bir siyah koyun bağlattı. Sağ tarafta Bozoklar, sol tarafta Üçoklar oturuyordu.” Genel olarak altın tavuk hükümdar ailesinin, gümüş tavuk ise soylu kişilerin simgesi olmuştur. Horoz ve tavuk Türk kozmolojisinde barış unsurunun hayvan biçimli simgesi ve ayrıca Oniki Hayvanlı Türk Takvimi’nin de yıl simgelerinden birisi olmuştur.

Kartal

Eski Türklerde kartal önemli bir yere sahiptir ve Türklerin milli simgelerinden birisi olmuştur. Birçok Türk devletinde ve boylarında kartal figürüne rastlamak mümkündür. Hâkimiyeti, gücü ve kudreti ifade etmiştir. Şamanist uygulamalarda çok yaygın olarak karşımıza çıkmaktadır. Hayvan-ata ya da yardımcı ruhlardan birini temsilen zaman zaman şaman elbisesi üzerinde yer alan kartal, önemli bir türeme simgesi de olmuştur.

Buryatların bir anlatısına göre: “Başlangıçta sadece batıda tanrılar ve doğuda kötü ruhlar varmış. Tanrılar insanı yaratmışlar ve insan, kötü ruhlar yeryüzüne hastalık ve ölüm saçıncaya dek mutlu yaşamış. Tanrılar hastalık ve ölümle savaşmak üzere insanlara bir şaman armağan etmeye karar vermişler ve kartalı göndermişler. Ama insanlar onun dilini anlamamışlar, zaten alt tarafı bir kuş diye güvenememişlerde. Kartal geri dönüp tanrılardan kendisine konuşma yetisi vermelerini ya da insanlara bir Buryat şaman göndermelerini istemiş. Tanrılarsa kartalı, yeryüzünde rastlayacağı ilk kişiye şamanlık yetisi vermesini buyurarak, tekrar dünyaya göndermişler. Kartal yere inince bir ağaç dibinde uyuyan bir kadın görüp onunla çiftleşmiş. Bir süre sonra kadın bir oğlan doğurmuş ve bu çocuk ilk şaman olmuş.” Özellikle Göktürk ve Uygur devirlerinde kartal ve diğer yırtıcı kuşlar hükümdar ya da beylerin, koruyucu ruhun ve adaletin simgesi olmuş güneşi, güç ve kudreti ifade etmiştir.

Keçi, Koç ve Koyun

Taoizm’de ölümsüzlüğü temsil eden keçinin, Budizm’de tanrılarla ilgili olduğu düşünülmüştür. Dağ keçisi şekli hanedan arması olarak da kullanılmıştır. Bunu en güzel örneğini Kültigin Yazıtı’nın doğu yüzündeki dağ keçisi şeklindeki amblem ifade etmektedir. Eski Türklerde dağ keçisi sıgun sözcüğüyle ifade edilmiştir. Keçi yer tanrısının hayvanı sayılmıştır. Özellikle matem törenlerinde kurban edilmiştir. Keçi kalıntıları ve motiflerine birçok yerde rast gelinmiştir. Prof. Anderson, Ordos’ta keçi resimlerinin bulunduğundan bahsetmiştir. Ayrıca Namazgâh-Tepe’de keçiye ait kemikler de bulunmuştur.
Koç eski Türklerde Gök Tanrı’ya sunulan kurbanlardandır. Çin kaynaklarına göre Tabgaçlar Gök Tanrı ayininde koç kurban etmişlerdir. Koç daha çok gökle ilgili sayılmış ve ongun olarak kullanılmıştır. Güç ve kuvvet simgesi olmuştur. Koç Moğollar arasında verimliliği, bereketi simgelemiştir. Koçun gökten geldiğine inanılmış ki bu durumun İslam kaynaklı olduğu muhtemeldir. Uygurlarda koç, cehennemdeki varlıklar arasında sayılmaktadır.
Koyun da koç gibi Gök Tanrı’ya sunulan kurbanlar arasında olmuştur. Günümüz Şamanist topluluklarından Beltirler, gök için düzenledikleri törenlerde beyaz koyun kurban etmişlerdir (Çoruhlu, 1999:150). Kazak ve Kırgızlarda koyunların karnında bulunan bir taşın yağmur yağdırdığı inancı vardır (İnan, 2000:2). Koyun günümüzde de en çok kurban edilen hayvanlardan biridir.

Köpek

Köpek Türklerde kurt kadar yer kaplamasına rağmen daha önemsiz bir rol üstlenmiştir. Bakıldığı zaman güçlü şamanlar ayinlerinde kartal gibi güçlü ve asil hayvanların biçimine girerken, zayıf şamanlar köpek şekline girmişlerdir. Bu hayvan Türk topluluklarının cenaze töreninde kurban edilmiştir. Türk Kozmolojisi’nde ölüme işaret eden örneklerdendir. Eberhard eserinde Vu-Huanlar’ın ölülerine köpek kurban ettikleri ve köpeklerin ruhlara eşlik ettiğini söylemiştir. Batılı tarihçiler, Türklerin bir köpekle asıl yurtlarından göç ettiğini iddia etmişlerse de bunu kurtla karıştırdıkları görülmektedir.

Yılan

Yılan ejderha ile akrabadır. Oniki Hayvanlı Türk Takvimi’nde yer alan hayvanlardan birisidir. Yılan genellikle karayılan adıyla anılmış ve Şamanizm’de yeraltı ilahını simgelemiştir. Türk mitolojisinde ak Gök Tanrı’yı, kara ise yeraltı tanrısını temsil ettiğinden yılan yeraltı hayvanı olarak kabul görmüştür. Uzun süre dış kültürlerden uzak kalan Kuzey Türkleri ve Altaylar, Çin ejderhası yerine efsanevi büyük yılanlarını koymuşlardır. Yılan şeytani varlıklar arasında yer almıştır. Padişah olan yılanın yanı sıra hazinelerin koruyuculuğunu yapan yılanlara da rastlanılmıştır.
Altay efsanesinde anlatılanlara göre yeraltı dünyasının padişahı Erlik, Bekçi Yılan’ın ağzına girip yasak meyveyi yemiştir. Buna ceza olarak Ülgen, yılana “şimdi sen şeytan oldun. Kişiler sana düşman olsun, vursun öldürsün” demiştir. İbn Fadlan, Bulgarların yılanları kutsadığını ve öldürmediğini, aynı zamanda yılanlarında onlara dokunmadığını söylemiştir. Gerdizi ise yılanın Başkırların oniki tanrısından birisi olduğundan bahsetmiştir. Osmanlı kaynaklarında evren büyük bir yılan olarak tanımlanmıştır. Orta Asya Türk inanışlarında yeraltı güçlerinin ve kötülüğün sembolü olan yılan, Anadolu toplumunda da benzer sembollerle yer almaktadır. Şahmeran Anadolu’da çok değişik biçimlerde anlatılan bir yılan efsanesidir.
Yılan, Türk Şamanizm’inde yeraltı Tanrısı Erlik ile ilişkili bir simgedir. Yılandan genellikle karayılan olarak söz edilmesinin nedenlerinden birisi yine Erlik’le ilişkiliydi. Zira Türk mitolojisinde ak ya da gök renk Gök Tanrı’yı kara renk ise yeri ve Yeraltı Tanrısı Erlik’i sembolize etmekteydi. Erlik bazı Şaman dualarında karayılandan bir kamçıya sahip olarak tanıtılmaktadır. Öte yandan bazı Şamanlar yılan biçimine girerler. Tören esnasında onun hareketlerini taklit ederler. Bu nedenle Şaman elbiselerinde yılana işaret eden nesnelerde yer alır. Altay Şaman elbiselerinde bazen yılanın başı ve çatallı kuyruğu belirgin bir şekilde gösterilmiştir. Yuka adı verilen çatal kuyruklu, dört ayaklı yılan, yeraltı canavarını temsil eder. Şamanın külahının ön kısmında da birkaç sıra yılanbaşı yer alır. Ayrıca Şaman davulunun derisi içinde diğer tasvirlerle birlikte yeraltı denizinde yaşadığı varsayılan bir yılan resmi bulunmaktadır.

Tilki

Tilki eski çağlardan beri ata simgesidir. Türklerde hilekâr bir hayvan olarak tanınmıştır. Bununla ilgili olarak Eski Uygurca bir metinde “Yalancı düşünceli tilki şeytanı ayrı götürüp” örneği bulunmaktadır. Tilki kahramanların koruyucu ruhlarından sayılmıştır. Koruyucu ruh öldüğünde, kahramanın da öldüğüne inanılmıştır. Şaman başlığında tilkinin postu da yer almıştır. Bu durum Şamanist törenlerde tilkinin de yer aldığını göstermektedir. İslamiyet’ten sonra da Türklerde korkaklık ve kurnazlığı ile bilinmiştir.

Kuş

Kuş sembolleri Şaman ritüellerinde, formunun kullanıldığı ve şekline büründüğü hayvanlar arasında yer almaktadır. Kartal, baykuş, kaz, karga, kuğu biçiminde tasavvur edilen bu yardımcı kuşlar, gökyüzü seyahati esnasında şamana yardımcı olurlar. Bu ruhlar Şamana gökyüzüne çıkışta kılavuzluk gösterirler. Şaman bazen onların formunu alır, bazen de onları binek olarak kullanır. Diğer taraftan, bu hayvanlar aracılığıyla yeraltına da inebilir. Aynı şekilde Altay yaratılış destanında Tanrı Ülgen kuş formunda temsil edilmektedir. Ayrıca, bir Yakut yaratılış söylencesinde, suyun altından toprağı çıkarmak üzere kırmızı boyunlu balıkçıl ile bir yaban ördeği görevlendirilir.
Ejder Genelde aslan penceli, kuyruğu yılanı anımsatan kanatlı bir hayvan olarak olarak stilize edilen ve büyük bir yılan olarak kabul edilen ejder, hazinelerin ve gizli şeylerin bekçisidir. Ejder hava ve suların hakimidir. Ejder ile Zümrütü Anka’nın kavgası bereketli yağmurlar getirir.

Kaplumbağa

Türk mitolojisnde kaplumbağa eski Çin ve Hint tasavvurlarıyla ilişkilendirilmesi sonucunda gelişmiştir. Kaplumbağanın kubbe şeklini andıran sırtı gök , alt kısmıysa yer unsurlarını işaret etmektedir. II.Köktürk ve Uygur yazıtlarının bir kısmı kaplumbağa üzerine yerleştirilmiştir. Çin kültürünün etkisiyle kullanılımının amacı kaplumbağanın uzun ömrü ifade edişidir.
Anadolu’da akrep, kaplumbağa ve yılanın toprakla ilişkisinden ötürü ve kötülük unsuru hayvanlar olarak nitelendirildiklerinden yağmur yağdı ramadıklarına inanılır ve bu hayvanlar yağmur dualarında yağmurun yağması için yakılırlar.
Yararlanılan Kaynaklar
Yasemin Oğuz Güner, Şaman Giysi Unsurları Üzerlerinde Kullanılan Semboller
Oktay Aslanapa, Türk Sanatı
Yaşar Çoruhlu, Türk Mitolojisinin Anahatları
John Campbell, İlkel Mitoloji Tanrının Maskeleri
Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi
Gönül Öney, Anadolu Selçuk Mimarisinde Avcı Kuşlar, Tek ve Çift Başlı Kartal
Jean Paul Roux, Türklerin ve Moğolların Eski Dini
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Yasemin Oğuz Güner’e aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Yazının Tarihsel Süreci

İnsanlar, yeryüzünde görülmeye başladıkları anda “ toplum ” biçimi kazanmaya yönelmişlerdir. Önceleri ikili, sonraları da artarak bugünkü sosyal yaşamın ilk örneklerini oluşturmuşlardır. Birlikte yaşayan insanlar yine birlikte hareket etmeye başlamışlardır ve böylece insanlar arası “ etkileşim ” ortaya çıkmıştır. Bu etkileşim belki de her şeyden önce bireyler arası ilişkiyi ve anlaşmayı zorunlu kılmıştır. Doğanın güçlüklerine karşı koymak, ilkel insanı birleştirip bir güç oluşturmaya zorlamıştır. Bu zorunluluk ta “ anlaşabilme ” kavramının esprisi ile inceden inceye bağlıdır. İlkel insanın kendi iç güdülerinin oluşturduğu bir iç dünyası ile topluluğun oluşturduğu bir toplum
dünyası vardır. Fikirlerinin açıklanışı ve bildirilmesi söz konusudur.
Antropoloji, insan topluluklarının başından geçen olayların tarihlenmesindeki bilgiyi kesinleştirerek bizi 12 000 yıl öncesine götürür. Bu dönemlerde bulunan eski mezarlar bize ışık tutmaktadır.1 Alfabenin icadından çok önceleri Paleolitik ( Yontma Taş Devri ) çağda ilkel insanların bazı yapıtlarına rastlanmaktadır. Bunlar herkes tarafından bilinen Mağara resimleridir. Ancak, mağara resimlerinin tarihi konusunda kesin bilgiler bulunmamaktadır. Prehistorik Çağ olarak adlandırılan “ Tarih Öncesi Çağ ” tüm uygarlık Tarihinin çok büyük bir kısmını kapsamaktadır. İlk insan ( Homo Faber ) 500 000 yıl önce erken Paleolitik çağda; ondan daha gelişmiş ve bugünkü insan soyunun atası olan “ Homo Sapiens ” ise 50 000 yıl önce Geç Paleolitik Çağda ortaya çıkmıştır. Bilinen tarih çağı ise ancak 5 000 yıl önceleri Yakın Doğudan başlamıştır.2 Bugünkü bilinen insanın ilk tarih sahnesine çıkışınının 40 000 yıl öncelerinden daha fazla olmadığını görüyoruz.

Mağara Resimleri

Tarihin bu karanlık dönemlerinde ilk olarak karşımıza gizem dolu mağara resimleri çıkmaktadır. Tarih öncesi Mitos’ların sihir ve sihirbazlığın her türü bu ilginç resimlerde belirmektedir. İlk duvar resimleri ve gravürler XIX. yüzyılda İspanya’daki Altamira Mağarasında keşfedilmiştir. Bizon, mamut ve ren geyiği resimlerinden oluşan bu çizimlerin Paleolitik Çağa ait oldukları anlaşılmıştır. Daha sonraları mağara resimleri Fransa ve Afrika’da bulunmuştur.
Bu mağara resimleri insanlığın günümüze ulaşabilmiş ilk yapıtlarıdır. Bu yapıtlar, resimler ve yazılar kuşkusuz bugün anladığımız yazı değildir. O dönemlerde insanlar düşüncelerini, yapmak istediklerini, başkalarına olan
duygularını ancak çizerek gerçekleştire biliyorlardı. Örneğin; avlamak istediği bizonu çiziyor ve kafes içerisinde resmederek bir bakıma büyü ve tılsım yapıyor, bir bakıma da duygu ve düşüncelerini başkalarına aktarıyordu.
Tarih yazılarını hızlıca atlayıp binlerce yıl önce mağara duvar resimlerinden gelişmiş başka görüntülerle karşılaşırız. Mağara insanları resimleri çok amaçla çiziyorlardı fakat insanlar topluluk kurup kümeleştikçe zorunlu olarak salt anlaşmak ve iletişim için çizmeye başladılar. Resimleri artık ‘Yazı’ için çiziyorlardı ve böylece başlı başına bir yazı olgusu belirlenmiş oluyordu.

İdeogramlar ( Logogramlar )

Kısaca düşünce yazısı denilmektedir. İdeogram karvamı ile açıklanmak istenen temel olgu, fikirlerin ifade edilmesindeki semboller olma niteliğini göstermesidir. Günümüz temelinde bir logoya baktığımızda logonun bize ne düşündürdüğünü, logonun arkasındaki fikri merak ederiz. Bu yüzden İdeogramların diğer bir adı da logogramlardır ve ‘ Logografik ’ yazı olarak da tanımlanabilir. Yaklaşık 50 000 yıl önce Cro-Magnon insanlarının hayvanları avlamak gibi başlarından geçen olaylardan bazılarını mağaralara resmettikleri bilinmektedir. İyi bir çizim kabiliyetiniz varsa, çizdiğiniz resimler ile bir hadisenin tamamını anlatmak zor değildir. Örneğin; bir kabilede kullanılan totem işaretinde yüzü koyun yatmış adam gözleri açıksa yaralanmış, kapalı ise ölmüş yorumu yapılabilir. Bu örnekten yola çıkarak resimlerin fikir iletişimi için bir yol olduğu görülmektedir. Örneğin; Kadını ifade etmek için çizgili üçgen kullanılır. Bu üçgene dağları simgeleyen işaretlerin eklenmesi yapıldığında, dağların diğer tarafından gelen dişi kölelerin belirtilmiş olduğu ifade edilebilmektedir.
İlk mısır Hiyeroglifleri ve Çin yazı karakterleri İdeogramlara örnek olarak verilebilir. İnsanların dilinden veya dillerinden tamamen bağımsızdır. Bu nedenden kaynaklı olarak İdeogramlar, yazı niteliği taşımamaktadır. Çünkü yazı olgusu her daim, temsil edilmesi gerekliliğini arz eden bir anlam niteliği göstermektedir. Ayrıca Sümerlerin icat ettiği ilk çivi yazıları İdeogram olarak da kabul edilebilir.

Piktogramlar

Kısaca resim yazısı denilmektedir. Bu bağlamda Piktogram eşyanın, objenin, yerin, işleyişin ya da kavramın resmedilmesini belirten semboller olarak açıklayabiliriz. İdeogramlar ise, bir fikrin sembolü olan şekiller kapsamında kelimenin sembolü haline gelmişlerdir. Piktografik sistemler içerisinde İdeogramları saklama eğilimlerini çeşitli uygarlıklarda görebiliriz. Örnek olarak Mısır Hiyerogliflerinde nehir kelimesini inceleyecek olursak; su anlamına gelen “ Nu ” kelimesi için su dalgası şeklinde ideogram kullanılmıştır, nehir anlamına gelen “ İteru ” kelimesini yazarken kullanılan Piktogramlara “ Nu ” kelimesini temsil eden İdeogram eklenmiştir.

Fonogramlar

Ses dizimlerini yada sesi temsil eden yazılı sembol, karakter, harf veya işaretlerin bütünü ayrı isimlendirilir. Diğer alfabetik dillerde kullanılan her harf Fonogram olarak belirtilmektedir. Çoğu zaman kendi başına ifade ettikleri bir
konsept yoktur, kavramları ifade edebilmeleri için çıkarttıkları ses birimlerini belirler ve genel olarak diğer Fonogramlarla beraber anlamlı bir bütün oluşturarak oluşmaktadırlar. Uygarlıkların Fonogramlara başlangıcı hece yazısı ile oluşmuştur ve alfabe bu gelişimler ile devamlılığını sürdürmüştür.4

Ebced

Bu yazı sistemine sessiz alfabe adı da verilmektedir. Ebced alfabesi bu temelde, Arap alfabesinde yer alan ve eski sıralanışı ile beraber ( Elif, Ba, Cim, Dal ) haflerin okunması ( E-B-CED ) şeklinde oluşturulan sözcük olma özelliği taşımaktadır. Ebced yazı sistemi sessiz harfleri ya da sessiz harfle birleşen harfleri temsil eder. Sesli harfleri yazmak için sessiz harflerle birlikte diakritikler ( özel fonetik işaretler ) kullanılır. Günümüz Ebced yazı
sistemlerine, Arap Alfabesi ve İbrani Alfabesi örnek gösterilmektedir.

Abugida

Bu yazı sistemi heceli alfabe olarak tanımlanmaktadır. Abugida bu bağlamda, Ge’ez alfebesi olarak isimlendirilen yazı sistemi, kuzey ve orta Etiyopya’nın milli resmi dili olan Amharca’yı yazmak için kullanılmıştır. Diğer yandan, yine var olan bu yazı sisteminde ilk dört harfin okunması şeklinde olan, ‘ a- bu- gi- da ’ harflerinden almış olmasıdır. Abugida kavramının kullanılması ilk olarak, Peter T. Daniels aracılığıyla kendisine ait olan ( 1990’larda ) yazı sistemlerine bağlı tipolojisinde meydana gelmiştir. Bu yazı sistemi sesli ve sessiz harflerden oluşmaktadır. Var olan sistem içerisinde, birbirinin devamı niteliği taşıyan her sessiz – sesli çifti, yalnızca bir birimi ifade etme şeklinde yazılmaktadır ve bu birim heceyi oluşturmaktadır. Bu bağlamda her birimin, sessiz bir harfi temel alması söz konusudur, sesli harf olgusu ise ikincil ve ayrı bir önem taşımaktadır. Bu yazı sisteminde iki yada daha fazla
sesli harfin oluşturduğu birimlerde bulunur. Abugida yazı sistemi soldan sağa doğru yazılır ve okunur.

Syllabary

Sesleri bütün özellikleri ve ayrıntılarıyla gösteren yazı sisteminde hecelerin karşılığı olan sembollerden oluşan yazı sistemi olarak adlandırılır. Bu sistem ve Abugida alfabesi arasında farklılıklar bulunmaktadır. Bunlardan en
önemli farklılık sesli yada sessiz sesi paylaşan hece birimindeki karakterler arasında sistematik benzerliğin olmamasıdır. Örneğin; ka – ki – ku – ke – ko, Japon Hiragana yazısındaki karakterlerin ortak ‘ K ’ sesini işaret eden bir benzerliğe sahip olmaması gibi. Syllabary yazı sistemi sağdan sola, soldan sağa veya yukarıdan aşağıya yazılıp okunabilir. Japonların kullanmış olduğu Katakana ve Hiragana, Kızıkderili kabilesin de Çerokilerin kullanmış olduğu ‘Çeroki’ yazıları Syllbary’ a örnek olarak gösterilmektedir.


Yararlanılan Kaynaklar
Emirhan Yıldırım, Alfabenin Gelişim Süreci
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Emirhan Yıldırım’a aittir.

Osmanlı Basınında Sosyalizm

Osmanlı Devleti’nde sol veya sosyalist fikirler her ne kadar II. Meşrutiyet’le birlikte kurumsal bir kimlik kazanmaya başlamışsa da, Türk kamuoyunun bu fikirlerle tanışması çok önceki tarihlere kadar uzanmaktadır. Tanzimat döneminden itibaren Osmanlı aydınının en temel problemi hiç şüphesiz ki bu ülke nasıl kurtulur sorusuna cevap verebilmektir. Mevcut siyasi idare ile bu sorunun cevabını bulmanın mümkün olmayacağına, cevap bulunsa bile uygulanamayacağına inanan, Türk siyasi hayatının örgütsüz ilk muhalefet grubunu oluşturan Yeni Osmanlılar veya Jön Türklerle başlayan düşünsel alt yapı ülke sınırları içinde zamanla değişik fikir akımlarının doğmasına yol açmıştı. Ancak bu fikir akımları 1908 yılından sonra sistemli bir şekilde ortaya çıkmaya başlamıştır.
II. Meşrutiyet döneminde ortaya çıkan bu fikir akımları içerisinde en zayıf olanı hiç şüphesiz ki sosyalizm akımıdır.
Sosyalist ideoloji, Osmanlı toplumu tarafından pek kabul görmemiş olmasına rağmen dönemin aydınları arasında tartışma konusu olmuş, basın ve yayın organlarının sayfalarında ve ders kitaplarında kendisine yer bulabilmiştir. Dünya sosyalizminin eylemsel anlamda başlangıç tarihi olarak kabul edilen Fransa’daki Haziran 1848 ayaklanmasına, Osmanlı basını seyirci kalmamıştır. Dönemin önemli gazetelerinden Ceride-i Havadis, 400 ile 500. sayıları arasında sütunlarında 1848 ihtilallerine dair oldukça geniş yer ayırdığı gibi Blanqui, Louis Blanc ve Leroux gibi ünlü Fransız sosyalistlerinin de Türk okurları tarafından tanınmasını sağlamıştır. Ceride-i Havadis’in “yarı resmi gazete” statüsü, Osmanlı Devleti’nin ihtilallere ve ihtilallerin yaymış olduğu fikirlere bakış açısını ortaya koyması açısından ayrıca önem arz etmektedir.

Ceride-i Havadis’in 463. sayısında, Fransa’da ihtilale katılan ve gazete tarafından “erbab-ı fesad” olarak isimlendirilen ihtilalcilerin yargılanmalarının tamamlanarak Fransa’ya tabi kolonilere veya Fransa’ya yakın adalara sürülmelerine karar verildiği belirtilmiştir.

Gazetenin 466. sayısında ise “Fesadat-ı vak’aya karışmış olduğundan dolayı hapse ilka kılınmış olanlardan mürtekip oldukları kabahatleri hafifçe olmakla ancak bir sene tevkif olunması münasip görülmüş bulunan kimselerden altı ay kadar hapiste kalmış olanların” imparator tarafından affedildiğine dair bir haber yayınlanmıştır. 483. sayıda “sosyalist takımından bir kişinin” daha Fransız Meclisi’ne aza olarak tayin edildiğine dair kısa bir bilgi vardır.
Sosyalistlerin parlamentoda artan sayılarından endişe duyan Fransız hükümeti, artan sosyalist muhalefetini sindirmek amacıyla bir takım tedbirler almak zorunda kalmıştır. Fransız hükümetine göre “avam-ı nas” yani ayak takımı olarak kabul edilen alt tabaka insanların hemen hemen tamamı sosyalistti ve bunların sayısı her geçen gün artıyordu. Hükümete muhalif olan sosyalistlerin mecliste çoğunluğu sağlamamaları için “hükümet-i müşarünileyhanın emriyle bir meclis-i muvakkat tertip olunmak” ve bunu halka kabul ettirerek sosyalistlerin muhalefetini sindirmek çaresi düşünülmüştü. Sosyalistlerin muhalefetini sindirmek amacıyla Fransız hükümetinin aldığı tedbirler bununla sınırlı değildi.
Ceride-i Havadis’in vermiş olduğu bir haberde “Fransa’da mevcut sosyalist takımının en meşhur olan cemiyetgâhlarının üç adedi” hükümet tarafından kapatılmıştı. Burada önemli olan Osmanlı Devleti’nin ve Türk basınının ihtilallere ve ihtilalcilere bakış açısıdır. Yukarıda örneklerini verdiğimiz gibi Fransa’da ihtilale karışmış olanlar, erbab-ı fesad, bu kişilerin oluşturmuş olduğu siyasi teşekküller de, “fesad cemiyeti” olarak tanımlanmıştır. Ancak 1848 ihtilallerinden ziyade 1871 yılı, Osmanlı basınının ve aydınlarının ciddi anlamda sosyalist ve komünist ideolojileri tartışmaya başladığı yıl olmuştur.

1871 yılında Fransa’da kurulan Paris Komün’ü ile ilgili olarak da dönemin resmi devlet gazetesi olan Takvim-i Vekayi’de ayrıntılı olarak yer alan haberler, Osmanlı Devleti’nin sol, sosyalist veya komünist fikirlere bakışını ortaya koyması açısından önem arz etmektedir.

Takvim-i Vekayi’nin 1454. sayısında komünle ilgili çıkan bir haberde “Komün Heyet-i İhtilaliyesi’ne dehalet etmiş olan erbab-ı cinâyâttan 20.000 kişinin cezaları tertip olunmuş olup muhakemeleri derdest olan 12.000 kişiden 2.500’ünün tahliye olunacağı ve 7.000 kişinin mahkemesi dahi 3 aya kadar hitam bulacağı ve bunlardan maada olarak 1.000 kişi dahi taht-ı tevkifte ise de bunların da mazhar-ı afv olacakları” belirtilmiştir.

Görüldüğü gibi komüncüleri “erbab-ı cinâyat” olarak tanımlayan devletin resmi yayın organı Takvim-i Vekayi gazetesi, Enternasyonal’le mücadele etmek amacıyla Fransız Meclisi’nin hazırlamış olduğu bir kanun layihasını okurlarıyla paylaşmıştı. Yedi maddeden ibaret layihada şu hükümler bulunmaktadır:
1. Madde: Tasarruf hakkına, aileye ve vatanın bölünmez bütünlüğüne devletin tanımış olduğu resmi din aleyhinde yapılacak her türlü saldırı yasaklanmıştır. Hangi isim altında olursa olsun, “asayiş-i ihlal” etiklerinden dolayı amele cemiyetleri ve grevler yasaklanmıştır.
2. Madde: Layihanın yayınlanmasından sonra her kim ki bu tür “fesat cemiyetlere” üye olursa veya üye olduğu halde üyelikten ayrılmazsa, üç aydan iki seneye kadar hapis ve 50 Frank’tan 1.000 Frank’a kadar para cezası ile cezalandırılacağı gibi Fransa Ceza Kanunu’nda belirtilen medeni haklardan da mahrum kalacaktır.
3. Madde: Bu tür cemiyetler tarafından her hangi bir memuriyete atanmış veya bilerek bu cemiyetlerin propagandasını yaparak yardım toplayanlara 5 yıl hapis ve 2000 frank para cezası verilecektir. Bu kapsama giren vatandaşlar Fransız tabiyetinden çıkarılarak kendilerine “ecnebi” gözüyle bakılacaktır. Ayrıca polis tarafından bu kişiler hakkında gerekli olan “tedabir-i inzibatiye” icra kılınacaktır.
4. Madde: Bahse konu cemiyetlere veya bunların şubelerine bilerek “mahal-i içtima” vermiş olan kimseler bir aydan altı aya kadar hapis ve 50 Frank’tan 500 Frank’a kadar para cezası ile cezalandırıldıktan başka haklarında Ceza Kanunnamesi’nde belirtilen cezalar dahi icra olunabilecektir.

5. Madde: Fransa Ceza Kanunnamesi’nin 463. maddesinde belirtilmiş olan “hapis ve ceza-yı nakdi” cezalar dahi “mevadd-ı nizamiyeye tatbik kılınarak” fesat cemiyetlerine dâhil olanlara uygulanacaktır.

6.Madde: Gerek Ceza Kanunnamesi’nde ve gerek bundan önce yürürlükte bulunan çeşitli kanunlar işbu nizamname haricinde bulunan “ahkâm-ı cezaiye” eskisi gibi devam edip, halen yürürlüktedir.
7. Madde: İşbu nizamname herkese malum olduğu gibi çoğaltılarak ilan edilecektir.” Takvim-i Vekayi 1468. sayısında da “… kimisi Kırmızı Cumhuriyet bayrağını ref’ ile vatanlarını tekrar kırmızıya boyamak isterler ve kimisi dahi Komün heyetini canlandırıp vatanlarını imate etmek isterler” diyerek Komüncüleri vatanlarını yakan, yıkan “politika fesatçıları” olarak nitelendirir.
Gazete 1473. sayısında komünle ilgili vermiş olduğu bir haberde de, komüncüleri baği yani şaki veya eşkıya olarak tanımlamıştır.
Devletin resmi yayın organlarının dışında bazı özel gazetelerin de Komün’e ve komüncülere bakış açısında herhangi bir fark yoktur. Hatta dönemin önemli yayın organlarından Hakayık-ül Vekâyi gazetesi, belki de komünü ve komüncüleri en sert dille eleştiren gazetelerin başında gelmekteydi. Gazete I. Enternasyonal’i “Enternasyonal Şirket-i Fesadiyesi” olarak tanımlamıştır. Komüncülerin Paris’te resmi olarak komünist prensiplere dayalı hükümet kurmalarından dört gün sonra Hakayık-ül Vekâyi gazetesinde “Komünizm” başlığıyla yayınlanan bir makale bunun en güzel örneğidir. Makalede komünizm, “tesâvi-i emvâl ve iştirak-i evlâd-u iyal” yani mülk ve kadın ortaklığı olarak tanımlanmıştı. Yazara göre komünizm çok eski bir batıl inançtı ve tamamen hayal ürünüydü. Bundan dolayı da teorik olarak bazı yazarların eserlerinde kalmıştı ve şimdiye kadar uygulanma imkânı bulamamıştı.

Komünizm iddiasında bulunanların dayanak noktası ise şudur:

Toplumsal bir varlık olan insan, hayvanlar gibi tek başına yaşamayıp, bir birinin yardımına ihtiyaç duymaktadır. Toplumsal menfaat ve faydalar da toplumun geneli için kullanılmak zorundaydı. Bu yüzden hiç kimse özel mülkiyete ve bu mülkiyet üzerinde tasarruf hakkına sahip olmamalıydı. Hatta böyle bir toplumsal düzende evlenmek, karı-koca olmak ve aile kurmak dahi uygun görülmezdi. Doğacak çocukların anası ve babası belli olmayacaktır. Hal böyle olunca da durum “bazı hayvanat gibi rast gelen dişi ile çiftleşip vatan evlâdı namıyla bir takım piç yetiştirmekten ibaret” olacaktır. Yazar Fransa’da komünist ideoloji taraftarının diğer ülkelere göre daha fazla olduğunu ve her fırsatta “Kızıl Cumhuriyet” ve mutlak eşitlik sloganıyla sokaklara döküldüklerini ifade etmiştir.
Hatta “Kızıl Cumhuriyet” taraftarları özgürlük ve eşitlik kavramlarını o kadar suiistimal etmişlerdir ki, insan isterse çıplak da gezebilir diyerek sokaklarda çırılçıplak dolaşmaya dahi cesaret etmişlerdir. Yazar ise bu fikirleri savunanların iktidar olması durumunda, insanı hayvandan ayıran en önemli özelliklerden “ırz ve namus” kavramlarına ek olarak dine, kanuna ve ilme olan ihtiyacın da ortadan kalkacağını iddia etmiştir. Bunun sonucunda da Cenab-ı Hakk’ın “eşref-i mahlûkat” sıfatını verdiği insanlar, bu sıfatı terk edererek “hayvanat gibi yalnız dünbâle-i cünban (kuyruk sallayarak) olup” gezecektir diyen yazari komün taraftarlarını sert bir dille eleştirmiştir.

Bu makaleye cevap vermek amacıyla yazılıp yazılmadığı bilinmeyen ancak komünü ve komüncüleri “iştirak-i emval ve iyal” taraftarı olarak tasvir edenlere cevap vermek maksadıyla kendisi de 1871 yılında komüncüler safında Almanlara karşı mücadele etmiş olan İbret gazetesi yazarlarından Reşad Bey “Devair-i Belediye Tarafdaranı” başlıklı bir makale yayınlamıştı.

Reşat Bey, Fransa’nın ister Komün ile isterse imparatorlukla idare edilmesinin ülkemize herhangi bir faydasının veya zararının olmayacağını, ancak Komün ihtilali yapıldığı sırada Avrupa’da bulunmasından dolayı bu konu hakkındaki görüş ve düşüncelerini okurlarla paylaşmanın doğru olacağına inandığı için böyle bir makale yazma gereği hissettiğini ifade etmiştir. Makalenin giriş kısmında “burada söylediğini bilmemek ve bilmediğini söylemek illetine müptela olan bazı ukalanın neşriyatına bakarak Paris’in ihtilâl-i ahirine sebep Devair-i Belediye Tarafdaranı’nı iştirak-i emval ve iyal mezhebinde zannolunmuş gördüm.

Vakıa Komün maddesinden müştakk olan komünist kelimesi iştirak-i emval ve iyal fikr-i fasidinde bulunan bir iki bedbaht isim olmuş ise de bunu tamim ile Komün tarafdaranına dahi komünist demek ve komünist ile komünalisti fark edecek kadar Fransızca bilmeden Fransa’nın ahvali hakkında beyan-ı mütalaaya kalkışmak cehaletten hâsıl olma gayet maskara bir cesarettir.” diyen Reşat Bey, komün karşıtlarına karşı çok sert eleştirilerde bulunmuştur. Reşat Bey, 1871 yılında Fransa’da devrim yapan kadroları yani komünarları komünist olarak tasvir edenleri komünist ile komünalist’in ayrımını yapamayan “ukala ve maskara” olarak nitelendirmiştir.
“Bunlar iki ay kadar Paris’te hükümet ettiler. İştirak-i emval kaide-i fasidesini icra eylemek şöyle dursun parasını peşin vermeden kimseden bir habbe aldılar mı? Ve Fransa Bankası’nda milyonlarca akçe mevcut ve idaresi kendi ellerinde iken bir akçesine dokundular mı? Para lazım oldukça Paris şehri namına senet vererek cüz’i bir şey aldılar. Onun da cümlesi idare-i belediyeye ve askere sarf eyledikleri divan-ı harpte muhakeme olundukları zaman sabit oldu. Hal böyle iken onlara iştirak-i emval taraftarı demeğe hakkaniyet razı olur mu?
Ailenin hürmet ve hususiyetine riayet en kuvvette bulunan ve günden güne terakki etmekte olan Amerika’da, İngiltere’de, Belçika’da, İsviçre’de komün usulü mevcut iken bu usulün Fransa’da dahi tesisini isteyenlere iştirak-i iyal taraftarı demeğe akıl cevaz verir mi? diyerek muhaliflerin komün ve komünarlar aleyhinde ileri sürmüş oldukları düşünceleri çürütmeğe çalışmıştır.”

Bu makalenin yayınlanmasından üç gün sonra Basiret gazetesi “Devair-i Belediye Tarafdaranı serlevhasıyla İbret’in üç numrosundaki bend kemal-i dikkat ve ehemmiyetle okundu.

Devair-i Belediye Tarafdaranı’nı müdafaa yolunda söylenen sözler o kadar doğru o kadar haklıdır ki Tiyer bile insafının huzurunda mes’ul-ü şerefine nail olduğu bir gece bu sözlere işitmiş olsa tasdikten başka bir suretle elinden ve dilinden kurtulamazdı.” diyerek İbret gazetesini yayınladığı bu makaleden dolayı tebrik etmiştir. Basiret gazetesi de Devair-i Belediye Tarafdaranı’nın mal ve kadın ortaklığının savunucuları olarak gösterilmesine karşı çıkmış ve iştirak-i emval ve iyal tartışmasına katılmıştır.
Basiret’e göre dünyadaki gelişmeler, insanları o kadar mı küçültmüş ki, hayvanlarda bile ancak ölümle son bulan aşk ve eş sevgisini insanlar kaybetmiş olsun. Gazeteye göre komünarlar hürriyet savaşçılarıydı ve “hürriyet-i kâmileyi muhafaza kanlarını silkerek tavuk gibi çırpınmaları hürriyetperver olanlar için kıyamete kadar ağlamaya mecburiyet gösterecek bir hal iken bunlara şaki ve vahşi nazarıyla bakmak” büyük bir haksızlıktı. Makalenin sonunda, hükümet kuvvetleriyle girdikleri mücadeleyi kaybettiklerinden dolayı komünarların “şaki, vahşi, zalim” gibi bir takım sıfatlarla tasvir edildiği, fakat mücadeleyi kazanmış olsalardı hürriyetperver, çalışkan, cesur, adil v.b ne kadar iyi ve güzel sıfat varsa komünarlara yakıştırılacağı da iddia edilmiştir.
Reşad Bey’le birlikte komün saflarında mücadele etmiş olan Nuri Bey de, İbret gazetesinde yayınlanan “Medeniyet” başlıklı bir makale ile komün’ü ve I. Enternasyonal’i savunmuştur. Aynı toplumda yaşayan bireyler arasında dahi medeniyet kavramının farklı anlamlara gelebileceğine dikkat çeken Nuri Bey, birilerine göre insanların maddi olarak ilerlemesine hizmet eden medeniyetin bir başkası için de “mahv-ı mezalimden” ibaret olduğunu belirtmiştir. Enternasyonal’in amacını: “Enternasyonal namıyla maruf olan cemiyet ki Avrupa’nın bazı mahallerinde garazen, burada ise cehlen asayiş-i umumiyi ihlâle sa’y heyet bilinmiştir. İşte o cemiyetin maksadı sırf medeniyetten murad olunan neticeyi hâsıl etmek” şeklinde açıklayan Nuri Bey, Osmanlı toplumunun cehaleti yüzünden Enternasyonal’in ülkemizde pek fazla tanınmadığını belirtmiştir.

II. Meşrutiyet döneminde de bazı basın yayın organlarında sosyalizm, özellikle de sosyalizm eleştirisi üzerine makaleler yayınlanmıştır.

Hak gazetesi de yayınlamış olduğu “Sosyalizm ve Anglosaksonlar” başlıklı üç serilik makale ile sosyalizm eleştirisi yapmıştır. Sosyalizm’in Almanya orijinli bir fikir olduğunu belirten gazete Alman sosyalizmini İnkılâpçı, Muhafazakâr, Protestan, Katolik ve Kürsü Sosyalizmi olarak beş alt gruba ayırmıştır. Bunlar arasında da çalışma süresinin, ücretlerin, bütün tayinlerin ve halkın saadet ve mutluluğunun siyasi otoritenin tasarrufunda olması gerektiğini savunan inkılâpçıları Almanya’daki en önemli sosyalist grup olarak nitelendirmiştir.
Gazete, sosyalizmin özel mülkiyetin ortadan kaldırılması ve üretimin devlet kontrolüne girmesiyle insanlar arasındaki eşitsizliklerin ortadan kaldırılabileceği iddiasını “fukara hamakatının zekâya harp ilan” etmesine benzetmişti. Bazı sosyalist ideologların da “kendi iddialarına ve kendi meslek-i müttehazalarına inanmayacak kadar zekâ sahibi” olduğunu belirten gazete, bu tür kişilerin iktidara gelmesi halinde daha önce savunmuş olduğu fikirleri terk ederek kendi iktidarlarını sağlamlaştırma gayreti içerisine düşeceklerini iddia etmiştir.
Servet-i Fünun gazetesi ise, “Avrupa’dan Bize Çabuk Gelen Haller” başlığıyla yayınlamış olduğu yazıda, Avrupa’dan önce işçi sendikalarını, sonra grevleri, sonra kulüp ve cemiyetleri aldığımızı belirterek, Avrupa’nın medeni hayatına bunların hiçbir katkısının olmadığını aksine ilerlemesini durdurduğunu iddia etmiştir. Avrupa’dan grevi, sendikayı, kulübü alacağımıza biraz da Avrupalıların nasıl çalıştıklarını, nasıl para kazandıklarını, memleketlerinde ziraatı, ticareti, sanayiyi nasıl geliştirdiklerini ilim ve maarife nasıl değer verdiklerini öğrensek ülkemiz için daha faydalı adetler getirmiş oluruz. Gazetenin ifadesine göre “hâlbuki bizde sanayi ve mesaiye ait hayattan eser yok. Sermayemiz ise biraz hüsn-ü niyetle kuru laftan ibarettir. Biz bu haldeyken eshab-ı sermayeyi ürkütecek, memleketimize sermaye getirmek isteyenleri fikirlerinden caydıracak sosyalizm tariklerine girersek halimize gülerler.”

Servet-i Fünun’un bu tespitlerine karşılık Ali Namık, sanayileşme anlamında Avrupa’nın çok çok gerisinde kalan ülkemizde sosyalist fikirlerin yayılmasının da Avrupa’ya göre oldukça zor olacağını, fakat bu hiç olmayacak veya olamayacak anlamına da gelmeyeceğini iddia etmiştir.

Köylülerin ve gündelikçi işçilerin Osmanlı’da az da olsa bir işçi sınıfı oluşturduğuna dikkat çeken Ali Namık, iş kollarının artmasına bağlı olarak zamanla işçi sınıfında da artış olacağını iddia etmiştir. Genç Kalemler dergisi de “Yeni Hayat ve Kıymetler” adlı yazısında sosyalistleri ütopyacı olarak nitelendirmiştir. Yukarıda da görüldüğü gibi Avrupa’da siyasi, sosyal, ekonomik v.b. birtakım değişimlere neden olan sosyalist fikirler, 1848 ihtilalleriyle birlikte Osmanlı gazetelerinin sütünlarında yer almaya başlamıştı.
Takvim-i Vekayi ve Ceride-i Havadis gibi resmi veya yarı resmi gazeteler, Avrupa’da ortaya çıkan sosyalist veya komünist fikirleri “zararlı” olarak nitelendirirken, Basiret ve İbret gibi dönemin en önemli özel gazetelerinde de sosyalizmden övgüyle bahseden yazılar yayınlanmıştı. Sosyalizmin teorik tahlilini yapamayacak kadar sosyalist fikirlere yabancı olan Osmanlı basını, özellikle “iştirak-i emval ve iyâl” kavramı üzerinden sosyalizm eleştirisi yapmaya çalışmıştır.
Yararlanılan Kaynaklar
Serkan Erdal, Osmanlı Devleti’nde Sosyalist Faaliyetler Üzerine Bazı Örnek İncelemeler
Genç Kalemler, Cilt: II, No: 8, 10 Ağustos 1327 / 23 Ağustos 1911
Servet-i Fünun, 13 Mayıs 1326 / 26 Mayıs 1910
Takvim-i Vekâyi, 3 Muharremülharam 1289 / 13 Mart 1872, No: 1463
Takvim-i Vekâyi, 15 Muharremülharam 1289/ 25 Mart 1872, No: 1468
Takvim-i Vekâyi, 27 Muharremülharam 1289/ 06 Nisan 1872, No: 1473
Ceride-i Havadis, 4 Safer 1266 / 20 Aralık 1849, No: 463
Ceride-i Havadis, 20 Safer 1266 / 05 Ocak 1850, No: 466
Ceride-i Havadis, 1 Recep 1266 / 13 Mayıs 1850, No: 483
Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’nin Siyasi Hayatında Batılılaşma Hareketleri
Kerim Sadi, Türkiye’de Sosyalizmin Tarihine Katkı
Aclan Sayılgan, Türkiye’de Sol Hareketler (1871–1972)

*Bu çalışmanın tüm hakları, Serkan Erdal’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Farklı Mitolojiler Ve Cennet Düşüncesi

Dinler tarihi incelendiğinde ilahi dinler dışındaki bütün batıl ve muharref dinlerde, birbirine çok yakın bir cennet kültürünün var olduğu bilinmektedir. İnsan davranışlarının temel karakteri ise, iki kelime ile değerlendirilebilir: İyi ve kötü. İyilik ve kötülük sözcüklerinin geçmişi, insanlık tarihi kadar eskidir. Yeryüzü iyilikten yana olanlarla, kötülükten yana olanların çok acımasız mücadelesine sahne olmuştur. Her canlı gibi insan hayatı da son bulacaktır. Ölüm bu dünyada canlılar için kaçınılmaz bir sondur. Ancak insan bunun dışındadır. Ölüm insan için bir yok oluş veya bir son değildir. Aksine insan için yeni bir hayata başlamak için yapılan bir yolculuğun başlangıcıdır.

Mitolojilerde Cennet

İlkel kabilelerde genellikle ölümden sonra mutlu, huzurlu veya mutsuz, huzursuz bir hayat fikri mevcuttur. Mutlu bir hayatın yani cennetin, daha çok dünyada veya gökte bir yerde gerçekleşeceğine inanılır. Mutsuz hayatın yani cehennemin ise, yeraltında gerçekleşeceği inancı hâkimdir. Ölümden sonra gerçekleşecek olan hayat, hep maddi unsurlarla tasvir edilir.
İslam inancı dışında kalan diğer din ve mitolojilerde ölümden sonraki hayatın bir devamı olan cennet ve cehennem anlayışının nasıl olduğunu tek tek inceleyelim.

Sümerlerde Cennet

Milattan önce 3000′li yillardan itibaren, Sümer teologlarının geliştirdiği dini fikirler ve ruhani görüşler, günümüzde üç büyük din olarak kabul edilen Yahudilik, Hristiyanlık ve Müslümanlığı ciddi şekilde etkilemiştir. Cennetle ilgili ilk yazılı kaynağın Sümerlere ait olduğu belirtilmektedir.
Sümer öğretmenlerine göre evrenin ana parçaları, “cennet” ve “dünya”dır. Evren için kullandıkları kelime bir birleşik kelime olan ‘an-ki’dir ki anlamı ‘cennet-dünyadır. Dünya düz bir diskten oluşur. Cennetle arasında ‘lil’ dedikleri, rüzgâr, hava, ruhu içeren bir tabaka vardır ki bu yaklaşık olarak bizim şu an atmosfer dediğimiz katmandır. Bu durumda cennet de göklerdir. Evrenin yönetimi, insan biçiminde ama bir nevi olumsuz süper insanlar olan Tanrılar tarafından sağlanır. Her tanrının sorumlu olduğu alanlar vardır ve her şey bir düzen içerisinde işlemektedir. Bu kuralların ve bu düzenin dayanağı da şu fikre bağlıdır:
“Bütün yapılar, topraklar, şehirler, tapınaklar, tarlalar insanlar tarafından yönetilir, çekip çevrilir. İnsanlar olmasa bunların hiçbirisi varlığını sürdüremez. Tarlalar çöllere dönüşür, tapınaklar harabelere, şehirler de kullanımı olmayan ve bozulmuş bina yığınlarına… Aynı şekilde evren de, dünyadan kat kat büyük olması nedeniyle, insanlardan çok daha kudretli varlıklarca yönetilmelidir ki düzenini sürdürebilsin. Bunların üstüne, bu kudretli yaratıklar olumsuz olmalı ki, bu yaratıkların ölümüyle evrende bir kaos meydana gelmesin ve dünyanın da evrenle birlikte sonu gelmesin.”

İşte bu nedenledir ki, Sümerler, insandan çok daha kudretli, olumsuz varlıkların varlığına inanmışlar ve onlar üzerinde fikirler oluşturmaya başlamışlardır.

Sümerlerde hiyerarşik bir biçimde birçok tanrı olduğuna inanılırdı.

Her tanrının bir rütbesi ve sorumluluk alanı bulunurdu. Bir nevi ordu gibi, en tepede genelkurmay başkanı olmak üzere, aşağı doğru inen rütbelerle tanrılar bulunurdu. Bunlardan dört tanesi önem arz ederdi ki bunlar, “Cennet Tanrısı – An”, “Hava Tanrısı – Enlil”, “Su Tanrısı – Enki” ve “Büyük tanrıça Ninhursag”tir. Bu dört büyük tanrı, daha aşağı rütbedeki tanrıları da yönetirlerdi. Ama bu dört büyük tanrı arasında da en güçlüleri ‘Hava Tanrısı – Enlil’di. Enlil’in diğer bilinen isimleri “Tanrıların Babası”, “Cennet’in ve Dünyanın Kralı”, “Tüm Toprakların Kralı” idi. Yaratılışla ilgili, sonradan tüm dinlerde bir doğma haline gelecek teorileriyse oldukça enteresandı.
Yaratıcı tanrının, bir şeyi yaratması için yapması gereken tek şey, planları ortaya çıkarmak, ‘ol’ emrini vermek ve oluşumu izlemekti. Tıpkı Kur’an’da veya Tevrat’ta veya İncil’de anlatılan Tanrı’nın bir şeyi istediğinde sadece ‘Ol’ demesi gibi.. Sümer Tanrıları, şekil itibariyle insana benzerlerdi. Tıpkı insan gibi planlar yapar, yer, içer, evlenir, aile sahibi olurlardı. İnsan gibi tutkuları ve zayıflıkları da vardı. Sümerlerde Hava Tanrısı olan Enlil, günü yaratan, insanları seven, koruyan ve acıyan, dünyadaki bitkilerin oluşumunda dahi bütün planları yapıp her şeyden haberdar olandı. Bolluk ve kıtlık onun emriyle olurdu. Âdem ve Havva’nın yasak meyveyi, şeytanın kandırmasıyla yemesini ve sonucunda cennetten kovulmaları hikâyesi Sümer tanrıları arasında da yaşanmıştır. Cennette, Ninhursag, yukarıda anlattığım dört büyük tanrıdan tanrıça olanı, sekiz meyve ekmişti.
Su Tanrısı olan Enki de bu meyvelerden yasak olmasına rağmen tattı. Ninhursag bu duruma çok kızdı ve Enki’nin ölümüne karar verdi. Enki ciddi şekilde hastalandı ve yediği her meyve için sekiz değişik organında rahatsızlıklar oluştu. Hava Tanrısı Enlil, bu durumdan son derece rahatsız oldu ve Ninhursag’i diğer tanrılarla birlikte, Enki’yi kurtarması için ikna etmeye çalıştı. Ninhursag, tüm Tanrıların isteği uzerine Enki’yi tedavi etmeyi kabul etti. Enki’yi rahminin yanına oturttu ve Enki’nin hasta olan sekiz organının tedavisi için sekiz tedavi edici tanrı yarattı ve Enki iyileşti.

Sümerlerdeki cennet inancı Tevrat, İncil ve Kur’an’daki inanç ile benzer yönleri vardır.

Sümerlerde Enki, cennette yasaklanmış meyveyi yer ve cezalandırılır. Tıpkı Âdem’in cennette yasaklanmış meyveyi yiyerek cezalandırılması gibi. Enki bu işi yaparken yalnızdır ama Âdem’in bir de suç ortağı (hatta Tevrat’a göre ayartanı) Havva’sı vardır. Üç büyük kitap da, Havva’nın (üç büyük dinde de yaşayan tüm insanların annesi olarak bilinir. ‘Eve’ yani ‘Havva’, hayat veren demektir.), Âdem’in kaburgasından yaratıldığını anlatır. Neden kaburga? Cevabı Sümer Tanrılarında gizlidir. Enki’nin hasta olan sekiz organından bir tanesi kaburgadır. Kaburga, Sümercede ‘ti’ kelimesiyle bilinir.
Sümerlerde her organ için yaratılan bir tanrı vardır. Kaburga hastalığı içinse bir tanrıça yaratılmıştır ve bu tanrıçanın ismi de ‘Nin-ti’dir. Yani Türkçesiyle ‘Kaburgadan yaratılan kadın’. Sümerce’de ‘ti’, aynı zamanda ‘hayat veren’ anlamına da gelir. Yani ‘Nin-ti’, ‘Kaburgadan yaratılan kadın’ dışında bir de ‘Hayat veren kadın’ demektir. Sümerlerde ‘Eve’, yani Havva ‘Hayat veren kadın’ anlamına gelmektedir. İşte bu mitolojik hikâye, benzer ifadelerle Tevrat’ta da yer almıştır. Bunun açıklamasını Enki’nin kaburgasını iyileştiren ‘Nin-ti’ tanrıçasında bulabiliriz. Sümerlerde öldükten sonra ruhun yaşadığına ve öte dünyada cennet ve cehennemin olduğuna ve bu dünyada kötülük işleyenlerin orada cezalandırılacağına dair inancın, arkeolojik kazılar neticesinde çıkarılan bulgulardan anlaşıldığı ifade edilmektedir.
Sümer mitolojisinde ifade edildiği üzere cennete “Dilmun” denilmektedir. “Dilmun” ise, “saf, parlak, temiz, hastalık ve ölümün bilinmediği bir yaşayanlar ülkesi” olarak açıklanmaktadır. “Dilmun”da başlangıçta tatlı suyun bulunmadığı, bu nedenle Sümerlerin büyük tanrısı olan “Enki”nin güneş tanrısına yerden bitkisel ve hayvansal yaşam için elzem olan, tatlı su çıkarması hususunda emir verdiği belirtilmektedir. Yerden suyun çıkarılması neticesinde, “Dilmun”’un meyve yüklü bahçeler ve yemyeşil çimenlerle kaplı bir tanrısal bahçeye dönüştüğü, ifade edilmektedir.

Sümer mitolojisinde “Dilmun”, aslanların öldürmediği, kurtların kuzuları kapmadığı, kuzgunların seslerini çıkarmadığı, oğlakların yabani köpekler tarafından kapılmadığı, emin bir yer olarak betimlenmektedir.

Orası, ağrıların, sıkıntı ve ıstırapların olmadığı, ihtiyarların ihtiyarlıktan yakınmadıkları, rahiplerin ağlamadıkları ve şarkıcıların ağıt yakmadıkları bir mutluluk diyarı olarak anlatılmaktadır. Ayrıca, ırmak kenarında tanrıların dolaştığı, cinselliğin olduğu bir yer olarak tasvir edilmektedir. Tasvir edilen bu cennetin yerinin ise, yeryüzünde, güney batı İran’da “Dilmun” denen bir yerde olduğu anlatılmaktadır. Sümer ilahiyatçılarına göre bu belirtilen cennet, ölümlüler için değil, tanrılar içindir. Ancak tek bir ölümlünün bu cennete girme hakkı kazandığı da ifade edilmekle birlikte, bu ölümlünün kim olduğu ve hangi özellikleri taşıdığı açıklanmamıştır.

Çok tanrılı bir inanç sistemine sahip olan Sümerlerde, yeniden dirilme ve bu dünyada yapılan kötü davranışların karşılığı olarak cezalandırılma, yani cehennem inancının mevcut olduğunu, daha önce ifade etmiştik. Sümerlerde cehenneme, “yabancı ülke, geri dönüşü olmayan ülke” veya “ölüler diyarı” anlamında “Kur” veya “Arali” denmektedir. “Ölüler diyarı”, ölenlerin mekânı olmasına rağmen, Sümerlerdeki çok tanrı inancının gereği olarak, orada yaşayan Tanrıların da olduğu ve bu Tanrıların ölüler diyarından sorumlu oldukları ölen Sümer kralı Ur-Nammu için yazılan mitten anlaşılmaktadır. Başka bir mite göre ise, aşk tanrıçası İnanna’nın, ölüler diyarına inmesi anlatılır.
Ölüler diyarının yedi kapısı olduğu bu kapılarda bekçilerin bulunduğu, her bir kapıdan geçerken tanrıça İnanna’nın üzerindeki elbise ve takılardan bir kısmını bırakmak zorunda kaldığı ve en son kapıdan geçtiğinde ise çırılçıplak kaldığı, ölüler diyarı tanrıçası Ereşkigal ve orada bulunan yedi yargıcın önünde diz çöktürüldüğü anlatılmaktadır. Bu mit aynı zamanda cehennemi de anlatmaktadır. Ölüler diyarının yerinin kozmik bir tanımlama ile “yer kabuğu ile ilksel deniz arasında kalan boşluk”ta olduğu vurgulanmaktadır. Ölüler diyarında bulunan ölülerin gölgelerinin geçici bir süreliğine zaman zaman yeryüzüne çıktıkları anlatılmaktadır.

Eski Mısır Kültüründe Cennet

Mısırlılar dünyanın en dindar milletlerindendir. Bu düşünceyi ileri süren Heredot MÖ V. Yüzyıl’da Mısır’ı ziyaret etmiş ve bu düşünceyi ileri sürmüştür. Dolayısıyla öteki dünya hakkında bir inancın bulunması son derece doğaldır.
Eski Mısırlılarda ölüm ötesi hayat ve buna bağlı olarak cennet ve cehennem inancı varlığının, yaklaşık MÖ 2500 yıllarında beşinci hanedan dönemine kadar dayandığı ifade edilmektedir. Mısır piramitlerindeki mumyaların dışında veya tabut ya da lahitlerdeki yazıt ve resimlerde yer alan bilgilerin ve belgelerin, bunu doğruladığı belirtilmektedir. Ölümden sonra ister kral, isterse fert olsun, her insan dünyada yaptıklarının mutlaka hesabını verecektir. Eski Mısır inanışına göre, kişi öldüğünde, tanrı “Oziris’in başkanlığında bir mahkeme kurulur. Bu mahkemede “Oziris”’e hikmet ve ilim tanrısı olan “Tot”, ölüleri gömmeyi idare eden ve onlara kılavuzluk yapan Anubis, tanrı “Oziris” ve “Hiris”’in oğlu “Horüs”, hakikat ve adalet tanrısı “Ma’at” ve kırk iki hâkim yardım eder. Ölen kimse, bu mahkemede dünyada yaptıkları işler hususunda hesap verir. Mahkeme, ölenin iyiliklerinin kötülüklerinden çok olduğuna hükmederse, o kimse, “Aru” ile yani cennetle mükâfatlandırılır ve tanrı “Oziris” gibi olur.
Kötülüklerinin çok olduğuna hükmedilirse, vahşi hayvanların parçalaması, ateşe atılmak veya başka bir şekilde işkence edilmek suretiyle cezalandırılır. İyilik ve kötülüklerin eşit olduğuna hükmedilirse, kişi Tanrı’ya ulaşamadığı gibi, ateşe de atılmaz. Hizmet etmek üzere tayin edilir ve ahiret hayatının hizmetçisi olur. Eski Mısır inancında, ölünün kalbinin sembolik bir değeri vardır. Ahiretle ilgili eski resim veya figürlerde, mahkeme huzurunda kalp bir teraziye konulur. Terazi kefesinin bir tarafına tanrıça “Ma’at” ya da “Rişhata”’nın heykelleri konularak tartılır. Ölenin iyi veya kötü olduğuna, kalbin terazideki durumuna bakılarak hüküm verilir.

Eski Mısır inancına göre kalp, ölenin dünyadaki amellerini temsil eder.

Kalbe bu kadar önem verilmesinin nedeni, Eski Mısırlılar tarafından kalbin kişinin dünyada yaptıklarını gördüğüne inanmaları sebebiyledir. Piramit yazıtlarına göre, iyi olduğuna hükmedilen insanlar, Tanrılar veya tanrı “Ra” ile beraber onun gemisinde oturmak için göğe çıkarlar. Bu kimselere aziz veya mutlular denir. Ölüm sonrası dirilişe inanan Mısırlılara göre, ebedi mutluluğu kazanan insanlar, ya güneş tanrısı “Ra”ya veya “Osiris”e kavuşurlar ya da yıldız olurlar.
Azizler, göğün doğu tarafında olan ebedi yıldızlarda bulunan cennetlerde otururlar. Orada yemek tarlası adı verilen yerde, canlarının çektiği her türlü yemeklerden istedikleri kadar yerler. Bir başka yerde ise, hayat ağacı tarlası vardır. Azizler yine orada oturup, bu ağacın meyvesinden istedikleri gibi yerler. Yine burada tanrılarla beraber ekmek yer ve şarap içerler. Bu nimetlerin yanında azizler, orada “Oziris”’in önünde oturur, “Yaro” tarlasında yufka ekmekleri bile yerler. Burada nimetlerin kesinlikle bitmediğine inanılırdı. Cennette bu nimetlerin dışında, cennetlikler ziraat ile de uğraşır, buğday ve arpa ekerek kendilerine ait özel mülkler edinirler. Ayrıca kendilerine ait kadınları olur. Dünyada yaptıkları her şeyi burada da yapabilirler. Burada cennet nimetleri olarak, cennetlikler için kadınlardan ve özellikle de özel mülklerden söz edilmesi, firavuna köle olan ve hiçbir özel mülkiyeti ve hakkı olmayan bir halk kitlesi için, çok büyük bir özlem olmasından dolayı olsa gerektir.

Eski Mısır dinlerine göre, iyi insanlar öldükten sonra ödüllendirildikleri gibi, günahkâr insanlar da cezalandırılmaktadır.

Eski Mısır dinlerinde suçluların cezalandırıldıkları yere yani cehenneme, “amenti” veya “amented” denilmektedir. Amented veya amenti, “ölülerin meskeni, güneşin batıp indiği yeraltı dünyası” anlamlarına gelmektedir. Eski Mısır inancında ölen kişinin ruhunun, “ölüler meskeni”ne götürüleceği inancı hâkimdir. Yine Eski Mısır’da ruha büyük bir önem verilirdi. Ruh genel olarak “Va”kelimesi ile ifade edilmiştir. Bu insanın ezeli ve ebedi parçasını teşkil ederdi. İnsanın bu parçası cennette veya göklerin bir yerinde sürekli olarak yaşama özelliğine sahiptir. Ölüler meskenine giren ruhlar, kendilerine kılavuzluk eden Anubis tarafından Oziris’e götürülür. Burada tanrı “Oziris” başkanlığında “Tot”, “Anubis”, “Horus”, “Ma’at” ve kırk iki hâkimden oluşan ilahi mahkeme huzurunda yargılanırlar.

Eski Mısır inanışında cennet, bağlık bahçelik saha şeklinde düşünülür ve aydınların memleketi olarak değerlendirilmiştir. ‘’Amenti’’veya “amented” denen, ölüler meskeninde sorgulanan ölülerin, iyi olduklarına bu mahkeme tarafından hükmedilirse, “aru” ya yani cennete geçerler. Günahkâr iseler işkence ve ceza görürler. Bu cezalar, “imayit” denilen timsah başlı, aslan vücutlu bir hayvan tarafından parçalanmak şeklinde olabileceği gibi, ateşe atılmak da olabilir. Bu cezaların dışında, günahkâra uygulanacak ceza çeşidi olarak, Tanrı “Oziris” ve diğer mahkeme heyetinin ellerinde bulunan kılıçlarla vurulmak, kabirlerinde aç ve susuz bırakılmak, güneşten mahrum edilmek zikredilmektedir. Bunların dışında, azap edilen kimselerin başlarına yiyecek asmak ve bu insanların o yiyeceğe ulaşmak için zıplayıp durmaları, bir diğer azap türü olarak ise suçluların gözlerinin üzerine açılıp kapanan bir kapının ekseninin oturtulması ve kapının her açılıp kapanmasında suçlunun ıstırap içinde feryat etmesi vb. cezalar sayılmaktadır.

Eski İran Kültüründe (Zerdüştilîk) Cennet

Rivayetlere göre, Zerdüşt’ün uzun bir inziva hayatından sonra “Vohu Manah” isimli bir meleğin kendisine Tanrı “Ahura-Mazda”’dan vahy getirmesiyle peygamber olduğu belirtilmektedir. Zerdüştçülüğün kutsal kitabı, hikmet ve bilgi anlamına gelen “Avesta”dır. “Avesta”nın Zerdüşt’ün ölümünden sonra ortaya çıktığı ifade edilmektedir. Zerdüşt ‘ten sonra çoktanrılı inançlar yayılmışsa da ona nispet edilen kutsal Gatha ‘lar, İran ‘da etkisini sürdürmüştür. Avesta, eski İran ‘ın ve bugün Hindistan ‘da yaşayan İran asıllı Parsî’ lerin ve diğer Zerdüşt inancını kabul edenlerin kutsal kitabıdır. Dili Pehlevice (Eski Farsça) ve Kürtçe ‘dir. Avesta, şu bölümlerden oluşur:
1. Yasna: Dini törenlerde okunan ilahiler. Zerdüşt ‘ün Gatha ‘ları bu bölümdedir. Gatha’lar, Avesta ‘nın eski metinleri ve kısımlarıdır. Gatha’lar, Zerdüşt ‘ün sözleri sayılır ve hususi bir saygı görür. Pehlevi dilinde Gatha ‘nın her şiirine “Gas” denir. Gatah ‘ların tamamının 17 fasıl, 338 kıta, 896 mısra ve 5560 kelimeden ibaret olduğu belirtilir. Avesta ‘daki Gatah ‘lar; Eşnut Gat, Eştut Gat, Spentmend Gat, Vonu Hişter Gat ve Vehiştvet Gat olmak üzere beş tanedir.
2. Yast: Çeşitli tanrılara yöneltilen ilahiler. Güneş tanrısı Mitra, Ahura Mazda ile ölmez azizleri ve diğer tanrısal olgular için yapılacak kurban şarkıları olup yirmi bir söylevi kapsamaktadır.
3. Videvdat: “Şeytanlara karşı kanun” diye de adlandırılır; şeytanlara karşı tılsımlar ve temizlenme kaideleri bu bölümde yer alır. Toplam yirmi iki söylevi kapsamaktadır.
4. Vispered: Tüm kutsananlar anlamında olup, ibadetlerde anılması gerekli olan kutsallar ve onlara yapılan ibadetleri ve bazı edebi bölümleri içermektedir.
5. Horda (Xorda) Avesta: Genç avesta anlamına gelmekte olan bu bölümde günlük ve yaşam sürecinde yapılması gerekli ibadet zamanlarını gösteren bir zaman takvimi niteliğindedir. Bu da dört bölüm halindedir.
5.1. Nijis: Mitra Tanrısı, umut, aydınlık, su ve ateş hakkındadır
5.2. Kataha: Beş umudu kapsamaktadır.
5.3. Sihroje: Günlük yaşamda iyi ve kötü anların varlığı hakkında bilgileri kapsar.
5.4. Aferinkan: İnsanların iyiliklerle mutlu anlarından eğlence ve kutsamalarından bahsetmektedir.
6. Nirangastan: Bu bölümde de ölenlerin ruhlarının göğe çıkışları anlatılmaktadır.

Bu Avesta bölümlerinden eksik -kayıp- olanlarının tamamlanması amacıyla MS yapılan çalışmalarda halkın ve din adamlarının sözlerini ve eski kaynaklar esas alınarak (zaman zaman değişikliklere uğramış) hazırlanan bölümlerde şu alt bölümlerden meydana gelmektedir.

a.Bundahişn: Temel veya yaratılış anlamında olup uzay ve dünyanın yaratılışı sürecini ve sonucunu eski kaynaklara bağlı olarak anlatmaktadır.
b.Denkart: Dini eser anlamına gelmekte olan Avesta ‘nın kayıp olan yirmibir bölümü ve onların içerikleri hakkında bilgi verirken, karmaşık bir ansiklopedi durumundadır.
c. Brahman Yaşt: Sassaniler zamanında yazılmış olduğu belli olan bölüm, Avesta ‘nın son kayıp olan bölümleri hakkında bilgi vermektedir.
d. Ayatkar-i Zamaspik: Zerdüştlüğün ortaya çıktığı bölgenin ilginç mitolojik ve kahramanlık hikâyelerini anlatır.
e. Menok-i Xrat: İyilik ruhu ve bilgelik anlamına gelmekte olup, Menok-i Xrat ile bir Zerdüşt dini bilgini arasında geçen ve Zerdüşt dini inancı konusunda 62 sorulu cevaplı bir bölümdür.
f. Pank Namak-i Zerdüşt: Zerdüşt ‘ün fikir kitabı anlamında olan bu kitap da Sassaniler zamanında Zerdüşt ‘ün fikirleri konusunda yazılmıştır.
g. Ardai Viraz Namak: Bu kitap Arda i Viraz ‘ın göğe ve cehenneme seyahatini anlatmaktadır.
h. Viçitakihai Zatspram: Zatspram ‘ın seçilen yazıları anlamında olup, Zerdüşt ‘ün var oluş veya dünyanın yaratılışı konusundaki görüşünün Zervanist düşüncesi ile yazılmasıdır.
ı. Şayast na Şayast: Müsaadeli ve müsaadesiz anlamında olan bu bölüm dini inançları gereği soru ve cevaplı kuralları içeren bir bölümdür.
i. Pahlavi Rivayat Zu Datesstan-i Denik: Dini kuralları içeren Pehlevi rivayetleridir. Bu bölümde dini, mitolojik ve kahramanlık konularında bilgiler verilmektedir.

Avesta ‘nın büyük bir kısmının dili pek güç anlaşılır.

Avesta, Şapur II (309-380) zamanında bir araya getirilmiştir. Zerdüşt inancına göre, ölümsüzlüğün ve sonsuz mutluluğun geçerli olduğu hak ve doğruluk ülkesinin mutlak hâkimi olan Bilge Tanrı Ahura Mazda’nın karşısında, kötülüğü simgeleyen Ehrimen yer alır. Bu inanış Zerdüştçülüğün ikici(dualist)yönünü oluşturur. Zerdüşt’e göre insan kendi iradesiyle iyiliği veya kötülüğü tercih edebilir. İnsanın iyiliği tercih etmesi için Zerdüşt ona rehberlik eder. İyiliği tercih eden kişi, Zerdüşt’ün belirttiği emirleri yerine getirmek zorundadır. Ona göre insan, bu emirleri yerine getirmek suretiyle ancak kozmik âlemde yerini alabilir. Gathalarda Zerdüşt’ün kıyamet ve ahiret hayatı ile ilgili inançları açıklanır. Bu ilahilerin hemen her satırında ölümden sonra insanı nelerin beklediğinden söz edilir.
Zerdüştîlikte, insan öldükten sonra bu dünyada yaptıklarından hesaba çekilecektir. Ölen kişi bu dünyada yaptığı işlerin fayda veya zararlarını kabirden itibaren görmeye başlayacaktır. Zerdüşt’ün, ölümden sonra ahlaki emirlere göre ceza veya ödülden bahseden ilk dini lider olduğu belirtilmektedir.
Bu dine göre, ölen kişinin ruhu, ölümünün dördüncü gününde ahirete gider. Bu ruh, “Ahura Mazda”’nın huzurunda muhakeme edilir. Ölen kişiden, sorgulamanın bitiminden sonra dünya ile ahireti birleştirdiğine inanılan sinvat (cinvat) köprüsü (ayrılık köprüsü, sırat köprüsü) ünden geçmesi istenir. Ölen insan, dünyada iken iyi ile kötünün mücadelesinde iyilikten yana tavır alıp, Ahura Mazda’ya inanmışsa, sinvat köprüsünü kolaylıkla geçer. İyi ruhlar sonsuz mutluluk ve ışık ülkesine gönderilir.

Ayrıca Avesta’da ineğin önüne bol yem konulması emredilir.

Bilindiği gibi inek Hind dinlerinde bilhassa Hinduizm’de kutsal tanınır. Buna rağmen Zerdüştilikte de İneğin elde edilmesi cennet mutluluğuna ermenin sembolü olarak kabul edilmiştir. Aksine, iyilik ve kötülüğün savaşında kötülüğün tarafında yer almışsa, ölenin ruhu Sinvat köprüsünü geçemeyip, bu köprünün altında bulunan cehenneme düşer. Korku ve karanlık ülkesine gönderilir. İnanca göre, önceleri bir taraflarda sonsuz bir karanlık, kötünün mekânı olan cehennem vardı. Bu karanlığın ateşinde ise, sonsuz Işık’tan ibaret olan Tanrı’nın mekânı uzanıyordu. Günahkâr, kızgın eritilmiş maden ve ateş çukurlarının bulunduğu bu cehennemde cezalandırılır.
Suçlulara orada hem sıcak, hem de soğukla işkence edildiği ve acı çektikleri ifade edilir. Köprüden aşağıya yani cehenneme düşen kötüler üçe ayrılırlar. Birinci gruptakiler, bunlar tamamen günah işleyip kötülük yapanlardır. Ve sürekli cehennemde kalacaklardır. İkinci gruptakiler, bunlar çok günah işlemelerinin yanında iyilikleri de olan insanlardır. On iki bin yıl cehennemde kaldıktan sonra cennete gideceklerdir. Üçüncü gruptakiler ise, günahları ve sevapları eşit olanlardır. Bunlar günahlarından arınıncaya kadar cehennemde kalacaklardır. Daha sonra cennete gideceklerdir. Yine Sinvat(Tişinvet) Köprüsü’nü geçmiş olan iyi insanların ruhlarının cennete varış seyri üçe ayrılmaktadır. İyi düşüncelerinden dolayı (Hamut) önce yıldızlara, iyiyi konuşmalarından dolayı (Huxt) önce aya, iyiyi yapması ile önce (Huvarşt) güneşe yükseleceği, bu aşamalardan geçtikten sonra cennet kapısına varabileceğini belirler. Burada da sorgulamaya tutulurlar. Avesta ‘nın Gatha bölümünde bu şöyle anlatılır:
‘’Ona sorma,
Sen ona başından geçen kötülükleri,
Gözyaşları ile bozulmuş yolları
Ki onlarda o,geldi,
Üzüntülü gözyaşlarından akıllanmak vardır.
Nasıl buraya geldin ey haklı?
Geçmiş olan yaratılışından, iyileşmenden,
Duran bir yaşam için günahsız geldin.
Ölümsüzlüğü tad görüyorsun kal o zaman.’’

Sinvat (tişinvet, cinvat) köprüsünün, Ahura Mazda’ya inanıp, iyiliği tercih eden mümin için çok geniş, kâfir için ise kıldan ince ve kılıçtan keskin olacağı belirtilmektedir.

Bu köprüden geçecek olan mümine, meleklerin başka bir rivayete göre Zerdüşt’ün önderlik edeceği ifade edilmektedir. Ölen mümin ruhunun, ona eşlik eden ve “Saroşa” adı verilen bir melek tarafından “Ahura Mazda”’nın da yer aldığı ölümsüzlük yurdu olan, gök cennetine götürüleceği vurgulanmaktadır. Köprüyü rahatlıkla geçebilen iyi insanların ruhları ise Ahura Mazda tarafından yapılmış cennete çok güzel bir genç kızla (Huri) ile mutluluk içinde sonsuza kadar yaşarlar. Huriler cennete yaşamayı hak etmiş iyi kadınlardır. Cennette yaşayanların her türlü istekleri sonsuza kadar yerine getirilir. Avesta ‘da cennette bulunan bir kadın şöyle tasvir edilmektedir; “Bir parlak ve çok güzel kız, beyaz bilekli ve güçlü, çok güzel görünüşlü, yeni yetişmiş, çabuk büyümüş, iri göğüslü, asil yapıda, asil doğmuş, zengin aileden, daha on beş yaşında, görünüş ve şeklinde öyle güzel ki sanki yaratıkların en güzeli. ”.
Zerdüşt’ün, cenneti “Övgü Evi” veya “Şarkı Evi” olarak isimlendirdiği belirtilmektedir. Cennetin, bu isimlerin dışında daha başka isimlerinin de olduğu zikredilmektedir. Cennete ilk olarak, Tanrı’nın gireceği ve Zerdüşt’ün ümmetiyle birlikte burada ödüllendirilecekleri vurgulanmaktadır. Cehennemin ise Zerdüşt tarafından,“Yalan Evi”veya“Yalan Yeri” olarak adlandırıldığı ifade edilmektedir. Bu isimlerin dışında cehennemin,“zulmet ülkesi” anlamında,“daozahva” veya “duzavhu” olarak da isimlendirildiği zikredilmektedir. Cehennem, yiyecekleri pis ve iğrenç bulunan, alçak, karanlık, gürültülü ve kaotik ortamı olan bir mekân olarak tasvir edilmekte ve buraya atılacak günahkârların, burada ağlayarak ve inleyerek zamanlarını geçirecekleri vurgulanmaktadır. Zerdüştîlik’te dünyada ölen bir insanın ruhunun, ahirette bireysel olarak yargılanmasının dışında, bir de dirilişten sonra kurulacak olan ve tüm insanlığı kapsayan, genel bir mahkemede de hesaba çekileceği inancının olduğu ifade edilmektedir.

Zerdüşt’e göre kendisinden üç bin yıl sonra dünyanın sonu geldiğinde, Mehdi “Saoşyant” gelecek, bin yıl çalışacak ve kötülüğün başı ve kaynağı olan Ehrimen’in saltanatını yok edip, hâkimiyeti Ahura Mazda’ya devredecek ve bundan sonra da diriliş başlayacaktır.

Böylece iyi amale etmiş insanların tamamı dertlerin ve sıkıntıların olmadığı bir dünyada yaşayacaklardır. Kötülüklerin tamamı tanrı tarafından ortadan kaldırılacaktır. Yaşlılık ve ölüm olmayacak böylece ebediyete kadar mutlu bir yaşam olacaktır. Diriliş konusu Avesta’da şöyle ifade edilmektedir:”Ölüler dirildiğinde/Yaşayanlar yaşlanmadan gelir. Buna göre, bütün ruhlar bedenlerine kavuşacaklar ve hesap meydanında toplanacaklardır. Herkesin yaptığı işler kendilerine gösterilecek, haklılar ve haksızlar birbirinden ayrılacaktır. Tanrısal mahkeme sonucu iyi ve kötü birbirinden ateşle ayırt edilecektir. Bu genel yargılama sonucunda cehenneme gidenler, üç gün boyunca işkence görecek ve cennetlikler de kendilerini seyredeceklerdir. Bu aşamadan sonra herkesi kapsayacak büyük bir ateş gelecek ve müminler, ateşin hararetini hissetmeyecek, kâfirlere ise bu ateş, eriyen maden tesiri yapacaktır. Bunun sonucunda ateş, insanlarda mevcut olan son kötülük ve pislik kalıntılarını da bu şekilde temizledikten sonra cehennem ortadan kaldırılıp yok edilecek ve böylece insanlar, Ahura Mazda’nın cennetine gireceklerdir.
Zerdüştlerde 5 vakit ibadet vardır.15 yaşından itibaren günde 5 vakit ibadet farzdır. Sabah ibadeti, orta dönem ibadeti, akşam ibadeti, yatsı ibadeti vardır. İbadetten evvel ayaklar, eller ve yüzler yıkanır. Bu Zerdüştilik ibadetidir. Ay hali devam eden kadınlar günlük ibadete katılmaz. Dişi tavşanların ay hali görmeleri sebebiyle etleri yenilmez. Karadutun yenilmeme sebebi de bu meyvenin suyunun aybaşı kanını renk itibariyle andırmasındandır. Zerdüştler yılda iki defa, birisi üç ve diğeri beş gün olmak üzere oruç tutarlar. Bunlarda doğum kontrolü yasaktır. Tasarlayarak adam öldürme kabul edilir. Zina da yasaktır.

Yunan Mitolojisinde Cennet

Eski Yunan mitolijisinde, çok tanrılı bir inanç sisteminin hâkim olduğu görülmektedir. Tanrıların ölümsüzlüğüne inanılan Eski Yunan ve Roma’da dünyevi bir cennet tasavvurunun olduğu ve bu telakkinin de şair ve yazarlar tarafından geliştirildiği ifade edilmektedir. Yunan mitolojisinde ölümden sonraki hayat ile ilgili bilgilerin birbirinden çok farklı olduğu belirtilmektedir. Ölümden sonraki hayata, “Hades”denilmektedir. Ayrıca Yunan mitolojisinde yer ve gökten başka bir mekân daha vardır ki, burası da ölülerin ikamet ettiği, bizim bugün ahiret diyebileceğimiz mekândır. Burası Yunanlıların inancına göre yer altında olup, Ahiron, Stiks Flegethon, Kokitos, Lithi adlarındaki nehirlerin çevrelediği bir yerdi.

Hades’te yargılanan ruhlardan suçlu bulunanlar, çeşitli şekilde cezalandırırlar. Mitolojiye göre Hades, “elem nehri”, “gözyaşı”, “figan nehri”, “yeryüzünü unutturma nehri”, “ateş nehirleri” şeklinde, çeşitli bölümlere ayrılmıştır. Burada “Erinys” denilen intikam melekleri, evlatlık, akrabalık, misafirperverlik hususunda suç işleyenler ile caniler ve yemininden dönenleri cezalandırırlar. Daha sonraintikam melekleri bu günahkârları, hadesten daha aşağıda olan ve derinliği yer ile gök arası kadar olduğu bildirilen “Tartaros”a atarlar. Cehennem olarak isimlendirilen“Tartaros”, çok derin ve çok karanlık bir çukurdur. Etrafı demir duvarlarla çevrili ve demir kapılarla tahkim edilmiş bir yerdir. “Tartaros”un içinde de insanın düştüğünde, dibine ancak bir yılda ulaşa bildiği “abis” çukuru vardır. Burada suçlular, açlık, susuzluk, yokuş yukarı taş yuvarlamak, zincirlere vurulmak, ateşten çemberlere bağlanmak, akbabaların saldırısına uğramak gibi çeşitli işkence ve azapla cezalandırılırlar. “Tartaros” denen cehennemin, zifiri karanlık ve dibi çok derin bir mağara olduğu, aynı zamanda çok pis ve kurşuni renkte suların bulunduğu vurgulanmaktadır.

Eski Yunan dinlerine göre, Tanrıya isyan edenler ebediyen cehenneme atılırlar.

Bunların dışında ana babasına karşı gelip, şiddet uygulayan ve daha sonra da pişman olanlar, hafifletici sebeplerle cana kıyanlar vb. suçları işleyenler, bir yıl cehennemde cezalandırıldıktan sonra, bir dalga vasıtasıyla oradan dışarı “Akherusian” gölüne atılırlar ve daha önce kendilerine karşı haksızlık yaptıkları insanlardan af dilerler. Affedilmeleri halinde bulundukları gölde yıkanıp, azaptan kurtulurlar. Affedilmezlerse, tekrar bir yıl daha cehenneme atılırlar. Mağdurlar tarafından affedilinceye kadar buişlem böyle devam eder.
Yararlanılan Kaynaklar
Tamer Kayaoğlu, Türk Halk Kültüründe Cennet İmgesi
Mehmet Korkmaz, Zerdüşt Dini
Alice Turner ,Cehennemin Tarihi
Günay Tümer-Abdurrahman Küçük, Dinler Tarihi
Süreyya Şahin, Diyanet İslam Ansiklopedisi ”Cennet” Maddesi
Cemal Şener, Şamanizm
Samuel Noah Kramer, Tarih Sümer’de Başlar
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Tamer Kayaoğlu’na aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Hristiyan İnancında Takılar, Muskalar Ve Diğer Objeler

Aziz Madalyonları

Aziz madalyalarının kullanım geleneği, Hıristiyanlık öncesi Avrupa’da yaygın olan Paganizm inancından gelmektedir. Pagan inanışında kullanılan ve koruyucu olduğu düşünülen, tanrı ve tanrıçaları simgeleyen muska ve tılsımlar aziz madalyonlarının çıkış kaynağıdır. Katolik Kilisesi, Kelt etkisi altında bulunan ve pagan inancının yerleşik olduğu, o zamanki adı Hibernia olan İrlanda’ya ilk ulaştığında bu tür büyülü ve koruyucu olduğuna inanılan muskaların kullanımının sadece Keltler tarafından değil aynı zamanda bölgede bulunan Romalı lejyoner birlikleri tarafından da benimsenip, kullanıldığını görmüştür. Fakat bu muskaların kullanımını yasaklamak yerine daha farklı bir yol izlemişlerdir. Katolik kilisesini bu şekilde bir yöntem benimsemesinin iki sebebi vardır. İlk ve en önemli sebep pagan inancına sahip olan kişilerin Hıristiyanlık dinini benimsemesi ve kabullenmesini, hızlandırıp, kolaylaştırmaktır. İkinci sebep ise Hıristiyanlık dininin yayılmasını hızlandıran veya insanlık için büyük yarar sağladıklarına inanılan Azizleri onurlandırmaktır.
Katolik Hıristiyanlar için, Katolik Kilisesince düzenlenen ve yedi önemli ayinden ikisi olan Vaftizlik ve Kabul törenleri belki de en önemli törenlerdir. Vaftizlik töreninde kişi bir Hıristiyan olarak kutsanır ve ailesi tarafından, korunması amacı ile kendisine bir aziz seçilir. Yetişkin bir birey haline gelen kişi ise Kabul töreni ile Kiliseye kabul edilir ve kendisinden bütün dini sorumluluklarını yerine getirmesi istenir. Bu törenin sonunda birey, öğretilerini ya da yaşam biçimini kendine örnek olarak almak istediği diğer bir azizi kendi azizi olarak seçer. İşte bu iki törenden birisinde kişi ilk aziz madalyonunu edinir. Bunun dışında Aziz madalyonlarının bir diğer kullanımının amacı ise tamamen insanların kariyerleri veya ilgi alanlarıdır.

Örneğin bir marangoz, marangoz olan Aziz Joseph’in, bir avukat ise avukat olan Aziz Thomas’ın madalyonunu, bir gezgin Aziz Christopher, bir asker ise savaşçı olan Aziz Joan D’Arc madalyonu takabilir.

Bunlara ek olarak bazı bölgelerin veya uluslarında kendi Azizleri vardır. Örneğin Aziz George İngiltere’nin, Aziz Patrick İrlanda’nın, Aziz Andrew İskoçya’nın azizidir. Bu azizler o ülkelerde Hıristiyanlığın yayılmasında çok önemli rol üstlendikleri için azizlik mertebesi almışlardır. Katolik kilisesi günümüze kadar yaklaşık 10000 kişiyi aziz mertebesine yükseltmiştir. Bu sebeptendir ki her konu, ırk, kültür, iş kolu üzerine simgeleşmiş veya aziz bulmak çok kolaydır. Bunlara örnek vermek gerekirse; Aziz Matthew bankerlerin ve vergi tahsildarlarının, Aziz Floran itfayecilerin, Aziz Lucy göz hastalıklarına sahip olanların, Aziz Jude hastanelerin, Aziz Francis ‘de tüccarların ve Aziz Nicholas’ da çocukların koruyucu Azizidir.
Cameo’lar kısaca değerli- yarı değerli taşlar ( agat, cam, deniz kabukları, oniks ) veya metal üzerine işlenen pozitif kabartmalar olarak açıklanabilir. İlk olarak Antik Yunan’ da 6.yy da görülmeye başlayan “cameo” lar günlük kullanımdan çok özel olarak belli günlerde kullanılan takılardı. Üzerlerinde tanrı, tanrıçalar veya tanrı veya tanrıçaların kutsal hayvanları veya bitkileri, mitolojik yaratıklar, mitolojik kahramanlar kabartma şeklinde yer alırdı. Bunun dışında İmparator, imparatoriçeler veya zamanın ünlü ve güçlü kişiliklerinin de kendilerine ait cameo’ları bulunurdu. Hellenistik döneme kadar sadece erkeklerin taktığı bu cameo’ların giyen kişiyi kötülüklerden ve doğaüstü güçlerden koruyup, iyi şans vereceğine, inanılırdı.

İntaglio’ larda ise cameolar da olduğu gibi yüksek kabartma, rölyef bulunmaz, onun yerine kazıma tekniği ile yapılan süslemeler, alçak rölyefler bulunurdu. İkisi arasındaki bir diğer özellik de kullanılan malzemedir.

Cameo’larda kısmen sert, dokulu veya katmanlı ve yarı- saydam/ mat olan agat, oniks gibi taşlar kullanılsa da integlio’lar da genelde yarısaydam veya saydam olan taşlar kullanılırdı. Ametist, Carnelian ve Aquamarine sıklıkla kullanılan taşlardı. Bunun dışında altın ve gümüş gibi metallerde kullanılmıştır. İnteglio’ları Cameo’lardan ayrıran bir diğer özellik de bu yüzüklerin koruma ve şans getirme işlevlerinden başka, mühür olarak da kullanılmalarıdır. Genelde yüzük olarak karşımıza çıkan cameo ve intagliolar kolye ucu veya broş olarak da kullanılırdı.
Cornicello (it. Küçük boynuz) nazara karşı koruma sağladığına inanılan İtalyan menşeili boynuz biçimli bir muskadır. Zaman zaman “ cornuto “ veya “ corno “ diye de adlandırılan bu muska, İtalyan orijinli olup kökeni Hristiyanlık öncesi Avrupadaki Pagan inanışında yer alan “ Ana Tanrıça’ ya “ dayanır. Bu inanışa göre boynuzlar, Ana Tanrıça ‘nın işaretiydi. Daha sonraları Hristiyanlığın kabulü ile birlikte Katolik Kilisesi tarafından “Lucifer ‘in Boynuzları, Şeytan’ ın Boynuzları “olarak adlandırıldılar. Buna rağmen, Katolik Sembolizminde Bakire Meryem ‘in Pagan inanışındaki Ana Tanrıçanın yerini alması ve bunun bir çelişkiye yol açması dolayısıyla bir süre sonra bu isimler kullanılmamaya başlandı.
İtalya’nın Napoli bölgesine has olan Cornicelloların yapımında özellikle gümüş ( Ay Tanrıçası Luna ‘ ya ithafen ), kırmızı mercan ( Deniz Tanrıçası Venüs ‘ e ithafen ) ve altın kullanılırken, bu muskaların; emziren anneleri ve bebeklerini, meyve veren ağaçları, emziren hayvanları ve erkeğin spermlerini, kısacası “ yeni nesli “ koruduğuna inanılır . Günümüzde bile halen çok popüler bir muskadır. Bebekleri koruduğuna inanıldığı için yeni doğan bebeklere verilen koruyucu bir muskadır. Ayrıca İtalyanın bazı bölgelerinde erkekler tarafından cinsel güçlerini nazardan korumak amacı ile kullanılır.

Eski Etrüsk mezarlarının duvar resimlerinde ve milattan önce birinci bin yılın ortalarında merkezi İtalya’nın doğusunda bulunan Daunian kültürünün çanak çömleklerinde bu el işaretine sıklıkla rastlanır.

Kötülük güçlerine, kem göze veya talihsizliğe karşı koruyucu etkisi olduğuna inanılır. Bu kapsamda büyük bir boynuzlu hayvanın, büyük olasılıkla bir boğanın savunma gücü temsil edilerek sembolik bir anlamda kullanılmaktaydı. El jestinin bu şekilde kullanımı daha eski bir uygulamayı yansıtır. Buda bir binayı dışarıdaki kötülüklerden korumak için dış duvarlarına hayvan boynuzları asmaktır. Eski çağların kutsal boğalarından boynuzlu bir tanrı çıkmış, bu tanrı Hıristiyanlığın yükselişi ile zamanla boynuzlu şeytan figürüne dönüşmüştür. İnsanlar bugün boynuz hareketinden “ şeytanın boynuzları “ diye söz ederlerken aslında bu koruma amacı ile yaptıkları bu hareket ile şeytana eski savunucu ilah rolünü geri vermektedirler. Günümüz İtalya’sında dindar Hıristiyanların büyük düşman, karanlıklar prensi olarak adlandırdıkları şeytana karşı onun işaretini yapıyor olmaları hayli ilginçtir.
Bunun müstehcen bir işaret olduğu bellidir. Başparmağı bükülü parmaklar arasından çıkartmanın cinsel sembolizm olduğu, bunun vajinaya girmiş penisi temsil ettiği, kıvrık parmaklarında kadının vajinasının dudakları olduğu söylenir. Ancak bir görüşe göre başparmak bu sembolizm de ikincil durumdadır ve sadece kadın cinsel organını belirginleştirmek için ordadır. Brezilya ve Portekiz gibi bazı ülkelerde ise İncir İşareti ( Mano Fico ) koruyucu bir mesaj iletir ki burada amaç kem gözü şaşırtmaktır. Doğaüstü bir gücün tehdidi altında olan
kişi eliyle kadın cinsel organı işareti yapınca, kötü ruhun buna aldandığı, kötü amacını unuttuğu ve böylece hareketi yapan kişinin de bir zarara uğramadığı düşünülür. “ Eski Yunanda Cinsel Yaşam “ kitabında Hans Licht şöyle yazmaktadır:
“ … Bir kadının üreme organını göstermesi ki “fico – incir “jesti bununla ilişkilendirilir, büyüyü bozardı ve bu nedenle onun imajı ya da sembolü bir tılsım olarak taşınırdı ve bu tılsımlar genellikle dişilik organını açıkça göstermek yerine, çeşitli malzemelerden yapılmış incir şeklinde gösterilirdi… “

Görünüş benzerliği nedeniyle ve içindeki sayısız tohumun doğurganlığı simgelediği düşünülürse bu jeste neden “İncir İşareti “dendiği kolayca anlaşılabilir.

Ayrıca Bazı Hıristiyan kültürlerinde cennetteki Bilgi Ağacının bir Elma değil bir İncir Ağacı olduğu, Havva’nın Âdem’e ağacın meyvesini verdiğinde aslında bir elma değil kendi İncirini yani cinsel organını sunduğu görüşü hâkimdir. Ayrıca Âdem ile Havva’nın kendi cinsel organlarını İncir yaprağı ile örtmüş olmaları da bu savı güçlendirir.

Rölik yani “Kutsal Emanetler “Hz. İsa, Hz Meryem, havariler ve azizlerin bedenlerine, giysilerine ait, koruyucu özellikleri olduğuna inanılan kutsal kalıntılardır. Bu özelliklerinden dolayı bu tür nesnelere büyük önem verilmiştir. Bunun dışında Azizlerin mezarlarından sızan kan veya azizle ilişkili mekânlardan alınan, toprak, su, kandil yağlarının da mucizeler yarattığı düşünülür. Bu düşünce, Bizans Döneminde Kutsal Topraklar da denilen Filistin ve çevresine yapılan hac ziyaretleri sayesinde yaygınlaşmıştır. Hac yolları üzerinde, kutsal kişilerin yaşamıyla ilişkili yerlerden alınan hac hatırası objelerin, hac ziyaretinden sonraki dönemde de hastalık ve sıkıntıları giderme, nazardan korunma ve taşıyana şans getirme özelliklerini sürdürdüğüne inanılmıştır. Bu tür objeler ise bu etkileri daha da arttırmak için genelde haç şeklindeki kolyelerin içinde taşınır. Bu tür haçlara da “Röliker Haç “adı verilir. Çoğunlukla bu tür haçların içinde korunsalar da değişik formları olan ve bir takı olarak kullanılan formlara da rastlanmaktadır.

Büyük çoğunluğu bir kolye, yüzük, madalyon vb. içinde saklanan bu kutsal emanetlerin büyük boyutlarında olanları ise oldukça gösterişli kaplarda kiliseler ve kutsal mekânlarda saklanır. Bu kaplar genelde içinde korudukları kutsal nesneyi belirtecek şekilde yapılırdı. Bu tür büyük ebattaki kapların yanı sıra kilise altar’larına yerleştirilen “ Altar Haçları” da aynı amaç için kullanılmışlardır.
Yararlanılan Kaynaklar
Emre Çelikkol, Tek Tanrılı Dinlerin Takı Sanatına Etkisi
Desmond Morris, Koruyucu Tılsımlar, Uğurlar, Muskalar, Nazarlıklar
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Emre Çelikkol’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Türk Kültüründe Fantastik Yaratıklar

Resim, Heykel ve Mimaride Fantastik Yaratıklar

Türk mimari sanatında hayvan üslubu başlığı altında inceleyebileceğimiz bu konu öncelikle Orta Asya’ nın bozkırlarında göçebe hayatı yaşayan topluluklarda görülmeye başlamıştır. Mitolojik hikâyelerle birleşimi sonucu bir mana kazanan hayvan figürleri belli dönemlerdeki duvar resimlerinde, heykellerde ve birçok mimari yapıların süsleme unsurlarında kullanılan figürler arasında yer almaktadır. Ekler bölümünde yer verdiğimiz örneklerde de görüldüğü üzere tarihten günümüze insan zihninde yer almış bu figürler yine insan zihninin diğer ürünlerinde de kendine yer bulmuştur.
Bir mimari yapıda karşımıza çıkan figür o yapıya dair anlamlar taşıdığı gibi kendi manasını da yapıya yansıtmıştır. Örneğin bir Simurg kuşunun gücü temsil etmesi hükümdarın yaptırdığı eserlerde kullanılmasını ve ayrıca bilge kuş özelliği onu dönemin ilim merkezleri olan medreselerin süsleme unsurlarında yer almasını sağlamıştır. Bunu yine diğer bahsi geçen figürler içinde söylemek mümkündür. Özellikle cami, türbe, medrese ve bunların yanı sıra sivil mimari yapılarının içerisinde yer alan sarayların süslemelerinde, çeşmelerin lüle taşlarında, mezar taşlarında, evlerin kapı tokmaklarında vb. diğer süsleme unsurlarında mitolojik figürler görülmektedir. Mimaride en çok rastladığımız mitolojik hayvan figürleri, Simurg, Ejder, Çift ve Tek Başlı Kartal ve Siren’dir. Her bir figürü değişik formlarda görmek mümkündür. Bu tamamen yapının kullanım alanına ve yapıldığı dönemin kültürel inançlarıyla bağlantılıdır.

Simurg Kuşu

Simurg, bütün toplumların kültürlerinde yer alan ve farklı sanat ürünlerinde en çok kullanılan mitolojik bir yaratıktır. Simurg’ un bulunduğu yere göre değişen çok farklı tasvir ediliş şekilleri vardır. Mimari yapılarda, heykellerde, çeşitli kullanım ve süs eşyalarında Simurg figürü kullanılmıştır. Fakat en sık tasvirine yazma eserlerdeki minyatürlerde rastlanmaktadır. Simurg’ un fiziksel ve anlamsal özelliklerine değerlendirme kısmında değinilecektir. Ancak mimaride kullanımına bakıldığında en göze çarpan örneği Özbekistan-Buhara’daki Nadir Divan Medresesi taç kapısında mozaiklerle işlenmiş şeklidir.

Minyatürlerde gördüğümüz haline benzer çok renkli ve büyük boyutlu bir betimlemesi söz konusudur. Daha eski çağlara ait duvar kabartmalarında, heykellerde, metal eşyalarda ve bunlara benzer yapılan diğer ürünlerde Simurg’ un daha farklı işlenişi görülmektedir. Kültigin’ in baş heykeli üzerine işlenen kuş figürü’ nün de Simurg olduğu düşünülmektedir. Simurg’ un Sasani dönemine ait ipekli bir dokumanın ve gümüş bir tabak üzerine işlenişi birbirine benzemektedir. Bu iki objedeki betimi; aslan gövdeli, kartal pençeli ve kanatlıdır. Bu görünümdeki Simurg kuşunun o dönemde hükümdar sembolü olduğu düşünülmektedir. İran topraklarında yer alan Persopolis antik kenti kalıntılarında bir Simurg heykeli bulunmaktadır.
Buradaki işlenişinde ise iki farklı yöne bakan birbirine bitişik iki Simurg figürünün gövdeleri ve ayakları aslan formunda olup başı kuş şeklindedir. Kanat kısımları ise günümüze ulaşmamıştır. Simurg figürüne benzetilen bir diğer fantastik yaratık olan Grifon’ da mimaride kullanılan figürler arasındadır. Günümüze ulaşan örneklerinden biri ise 13. Yüzyıla ait duvar kabartmasıdır. Daha yakın bir tarihe ait Kanuni Sultan Süleyman’ın yatak örtüsü üzerinde yer alan bitkisel motiflerin arasına yerleştirilmiş Simurg figürü Osmanlı’daki genel anlayışa bağlı olarak küçük boyutlu gerçeğe yakın bir şekilde işlenmiştir.

Ejderha

Ejder, hemen hemen bütün uygarlıklarda görülen bir yaratıktır. Eski inanışlara göre, gök kubbenin idaresinden sorumludur. Bazen de ejder kötülük, karanlık ve savaşın hatta cehennemin sembolü olarak kullanılmıştır. Şifahane, kale ve hanlarda ejder kullanımı görülür. Yapıları koruduğuna ve içinde yaşayan insanlara şifa verdiğine inanılır. Göktürk ve Uygur dönemlerinde büyük boyutlu olan ejder İslamiyetle birlikte küçülmüştür. Anıtsal mimarinin süsleme unsurlarında diğer öğelerle karışarak zamanla ağırlığını kaybetmiştir. Bundan sonra daha çok çeşme lüleleri, kılıç kabzaları, kapı tokmakları, gibi eşyalarda kullanılmış ve Osmanlı’ nın sonuna kadar varlığını sürdürmüştür. Çoğunlukla çift başlı olarak kullanılmıştır.
Takvim, gezegen ve burç hayvanı olarak gösterilmiştir. Ağızlar devamlı açıktır, dili çatallı olarak gösterilmiştir. Dişler ve kulaklar sivridir. Gözler küçük ve çekiktir. Konya İnce Minareli Medrese, Konya Kalesi, Erzurum Çifte Minareli Medrese, Sivas Gök Medrese, Karatay Han, Kubadabad Sarayı, Erzurum Emir Saltuk Türbesi, Ani Kalesi, Bağdat Tılsım Kapı gibi sivil ve dini mimari yapıların süslemelerinde ejder figürü kullanılmıştır. Bunların yanı sıra halı, kumaş, devlet bayrakları, ayna çerçevesi gibi kullanım eşyalarında sıklıkla kullanılmıştır. Ahlât mezar taşlarında görülen ejder figürleri Çin örneklerinde olduğu gibi ölüm ve ruhun devamlılığını simgelemektedir.

Çift Başlı Kartal ve Anlamı

Kartal Figürü, kudreti, asaleti, aydınlığı ve ışığı temsil eder. Gökyüzünün hâkimi ve sonsuzluğun sembolüdür. Orta Asya’ da Türkler kartalı koruyucu ruh olarak kabul etmişler ve bu nedenle silahlarına savaşın koruyucusu olarak işlemişlerdir. Bu figür çift ve simetrik gösterilir. Bazen karın karına bazen de sırt sırta işlenmiştir. Cami, medrese, türbe, saray, ev, kale ve mezar taşları gibi yapılarda kullanılmıştır. Anadolu’daki birçok mimari yapıların süslemelerinde kullanıldığı gibi çok eski dönemlerden beri önemli bir figür olarak kabul görmesi bütün kültürlerin eserlerinde yer almasını sağlamıştır. Padişahların kullandığı sembol olmanın yanı sıra çok mühim devletlerin bayraklarında, dönemin paralarında kumaşlar ve halılarda kullanılmıştır. Mimarideki örneklerini ise Divriği Ulu Camii Duvar Süslemesi, Konya Kalesi Taş Kabartma Kalıntısı, Diyarbakır Kalesi, Kubadabad Sarayı Çini Plakası, Erzurum Çifte Minareli Medrese, Hattuşa duvar kabartma resmi gibi günümüze kadar ulaşan mimari eserlerde görebilmekteyiz.
Siren Figürü, mimari süsleme unsurlarında kullanılan mitolojik kökenli figürlerden biridir. Kuş gövdeli, baş kısmı kadın, belden aşağı kısmı balık şeklindedir. Çift başlı kartal figüründe olduğu gibi kötü ruhlara karşı koruyuculuğuna ve talih getireceğine inanılan siren, birçok kültürde yer almıştır. Konya Kubadabad Sarayı çinilerinde başlarında taçları, sultan gibi lacivert ve mor kaftanlı sirenler süslü kuyruklarıyla işlenmiştir. Niğde Hüdavant Hatun Türbesi duvar süslemesinde ise gökyüzü seyahatini yaptıran refakat kuşları olarak kullanılmıştır. Bunların yanı sıra çeşitli süs eşyaları, altın ve gümüş paralar ve bunlara benzer diğer değerli eşyaların üzerlerinde siren figürünün işlendiği görülmektedir.

Ayrıca çeşitli kuş ve balık figürleri Ek mimari süslemelerinde kullanılmıştır. Burç yaratıkları olarak tasvir edilen figürlerinde çeşitli kullanım eşyalarında ve mimaride yer aldığı günümüze ulaşan birkaç örnekte görülmektedir. Mimarideki en eski örneği Cizre köprüsünü batı ayağında bulunmaktadır.Tasvirler sekiz yüzlü kaidenin külaha geçiş kısmında, bazalt kaplama taşları arasına üst üste yerleştirilmiş 20×100 santimetre boyutlarındaki ikişer parça kireç taşından oluşan panolar üzerine yüksek kabartma tekniğiyle işlenmişlerdir.

Mimarideki bir diğer örnek Diyarbakır surlarındaki bir burcun kabartma süslemelerinde işlenen akrep burcu tasviridir.

Minyatürlerde görülen akrep burcu tasvirine benzer bir biçimde bağdaş kurmuş bir adamın bir elinde akrep diğer elinde asa şeklinde betimlenmiştir. Burç, Eyyubî Hükümdarı Melik Salih tarafından Halepli Mimar Mahmud oğlu Sucaeddin Cafer’ e yaptırılmıştır. Bir başka tasvir ise Berlin İslam eserleri müzesi’ndeki çini tabak üzerine uygulanan süslemede bulunmaktadır. Tabağın ortasında yer alan kitabede Abdülvâhid adlı bir sanatkâra ait olduğu yazmaktadır. Tabağı çepeçevre saran burç yaratıklarının mavi beyaz renk düzeninde her biri ayrı dairede olacak şekilde saat kadranındaki gibi sırasıyla on iki madalyon halinde sıralanmıştır.

Edebiyatta Fantastik Yaratıklar

Değişen dünya ile insanların inandıkları mitsel öğeler yerini bilimsel temele dayandırılan bilgiye bırakmıştır. Artık yüzyıllarca beynimizde kabul gören mitler ‘‘ölü mit’’ haline dönüşmüştür. Bu ölü mitlerin inanmaktan ziyade eğlenmek veya eski dönemlere ait inanç unsurları hakkında bilgi sahibi olmak adına kuşaktan kuşağa yazılı metin ya da sözlü olarak aktarılması edebiyatın alanına girmiştir
Edebiyatın en eski türlerinden olan destanlar milletlerin din, fazilet ve milli kahramanlık maceralarının manzum hikâyeleridir. Tarihi aydınlatmada oldukça kıymetli eserlerdir. Çünkü destanlar, halk gözüyle görülen, halk ruhuyla duyulan ve halk hayalinde masallaştırılan tarihlerdir. Özellikle Türk mitolojisinde yer alan Alp Er Tunga, Oğuz, Dede Korkut, Köroğlu gibi destanlarda inanç, töre ve kahramanlıklar vurgulanmış ve bunlar birçoğu hayvan figürü olan simge ve sembollerle donatılmıştır. Kimi zaman savaşılan, kimi zaman yol gösterici ve kutsal olan hayvan sembolleri sıklıkla karşımıza çıkmaktadır.

Günümüze ulaşan birçok yazma eserde yer alan fantastik yaratıklar özellikle hikâye, masal ve efsane türündeki kitaplarda karşımıza çıktığı gibi çeşitli astroloji ve fal kitaplarında da çokça kullanılmıştır.

Kahramanlık hikâyelerinde ve mitolojik konulu hikâyelerde ait oldukları kültürün algı yapısıyla mana kazanan bu figürler hala zihinlerde yer almaktadır. Sözlü anlatım içindeki mitler daha çok yalancı hikâyeler olarak nitelendirilir. Çünkü gerçek olmadığına inanılır. Yazının icadıyla birlikte sözlü olarak anlatılan mitlerin çizdiği çerçeve dâhilinde mitlerin yazılı olarak anlatıldığı eserler üretilmiştir. Her çağda farklı konu ve türlerle ilgili yapılan bu eserlerin günümüze ulaşanlarının ışığında benzer çalışmalar yapılmaktadır. Sanatçılar oluşturdukları bu mitsel konulu eserlerde eski metinlerden oldukça etkilenmişlerdir. Bu etki ile birlikte bir hayalin düşünce süzgecinden geçirilmesiyle yeni şiir ve roman gibi edebiyat ürünleri üretilmiştir ve üretilmeye de devam etmektedir.
Gerek Osmanlı gerekse daha önceki dönemlere ait birçok yazma eserde mana içerikleriyle ilgili bilgi edindiğimiz bu figürlerin hala daha kabul gören anlamlarıyla şiirlerde kullanıldığı ve hikâyelere konu edildiği bir gerçektir. Onca zaman geçmesine rağmen hala fantastik konulu bir romanı ilk günkü heyecanıyla okuyor olmamız insani özelliklerin zamana göre değişmediğinin en büyük kanıtıdır.

Sahne Sanatlarında Fantastik Yaratıklar

Konu mitoloji ve fantastik kökenli temalar olunca bunun sahne sanatlarında kullanılmaması olası bile değildir. Çünkü sahne sanatlarında, mitolojik kökenli olguların zihindeki durumu gibi kurguda da sınır yoktur. Örneğin tiyatro, Antik Yunan’ dan günümüze kadar mitolojik olarak nitelenen birçok öğeyi içinde barındırmış ve onların kullanımıyla ilgi kazanmıştır. Tarihsel ve mitolojik kaynaklı oyunların konu olarak, yeniliği ve şaşırtıcılığı söz konusu değildir. Bu yüzden sanatçı yaratıcılığını, bilinen bir olayın dramatik anlamını değerlendirmede ve oyunu biçimlendirmede gösterir.
Çocukluğumuzdan beri bize anlatılan masallar ve seyrettiğimiz çizgi filmler bizi olağan üstü varlıkların varla yok arası durumlarını düşünmeye itmiştir. Esrarengiz hal, perde arkasında saklı hikâyeler ve bunların baş aktörleri fantastik yaratıklar, hepsi birleştiğinde ortaya çıkan eser elbette ki insanı etkileyebilmiş ve dünle bugün arasında bağlantı kurmaya itmiştir. Hep söylediğim gibi merak çok insani bir duygudur ve insan merak ettiği, sorguladığı sürece varlığını hisseder. İnsan için çok önemli olan bu duygunun görsel dayanağı olan tiyatrolar, filmler ve benzeri sanat dalları insanların tarihi sorgulama fırsatı elde etmelerini sağlamaktadır. Belki somut delil niteliğinde henüz bir temele oturtulamamıştır ama zihnimizdeki soyut gerçekliğin bir yansıması olması sahne sanatlarının popüler olmasını sağlamıştır.
Özellikle son yıllarda fantastik konulu sinema filmleri insanların ilgisini çekmiştir. Teknolojinin de gelişmesiyle bahsi geçen yaratıkların üç boyutlu olarak gösterilmesi insanların zaten hafızalarına işlenen hikâyelerin kahramanlarının karşılığı olmuştur. Son yıllarda sinema sektöründe yer alan ve milyonlarca kişinin seyrettiği Harry Potter, Yüzüklerin Efendisi, Matrix gibi filmlerde kullanılan öğelerin anlatılarda kabul gören özellikleriyle işlendiği hatta bu özelliklerin insanlarada yansıtıldığı görülmektedir. Genç neslin sadece filmlerden öğrendikleriyle yaşadığımız çağda bahsi geçen fantastik öğelerden etkilenmeleri, onlar üzerinden hayal kurmaları ile binlerce yıl öncesinde yaşayan insanların bunları ortaya çıkarmaları tamamen aynı duygunun neticesinde oluşmuştur.
Kaynak
Tuğba Kutlu, Osmanlı Minyatürlerinde Fantastik Yaratıklar
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Tuğba Kutlu’ya aittir.
Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Sasanilerin Ortaya Çıkışı Ve Devletin Kuruluşu

Sasaniler

Kendi varlığını ve meşruiyetini kadim Pers İmparatorluğu’na yaslayan ve bu bağlamda dini ve siyasi bir varis olarak gören Sasani İmparatorluğu bu sayede İran coğrafyasına 400 yılı aşkın bir süre hâkim olmayı başarmıştır. Bu krallığın kurucu figürü olan I. Ardeşir ve onun kökeni ve ‘Sasan’ kavramıyla bağlantısının hangi çerçevede gerçekleştiği hususu bilim çevrelerinde hala tartışılmaktadır. Bunun en önemli nedenlerinden biri de bu konuda birbiriyle uyuşmayan ama aynı döneme tarihlenen metin yahut kitabelerdeki kimi bilgi kırıntılarıdır. Araştırmacıların çoğu Taberi’nin Sasan’ı Ardeşir’in babası Papak’ın babası olduğuna dair verdiği bilgiyi esas olarak kabul etmektedir. Fakat Taberi’den çok önceleri I. Şapur’un zafer anıtı mesabesinde yaptırdığı Ka’be-yi Zerdüşt’e koyduğu üçdilli (Parthça, Pehlevice, Yunanca/Grekçe) kitabesinde Sasan, Kral olarak anılsa da I. Adeşir’le ilişkilendirilmemektedir.
İslami dönem dokuzuncu yüzyılda tedvin edildiği bilinen, Sasani dini literatürünün önemli metinlerinden olan ve yaratılıştan eskatolojiye bir dünya tarihi sunan Bundahişn1 kitabında Papak’ın oğlu Ardeşir’in annesinin, Vehafrid’in oğlu ve birkaç nesil boyunca nesebini sürdüren Sasan’ın kızı olduğu yazılıyor. Bu durum, Ardeşir’in babası Papak’tan ziyade kayınpederi Sasan’la anılmasını sağlamıştır. Bununla birlikte Ardeşir’e atfedilen Karnamag Artaxshahr Papakan adlı metinde ise Sasan’ın Papak’ın kızıyla evlendiği ve Ardeşir’in bu evlilikten dünyaya geldiği kabul edilmektedir. Zira burada Sasan’ın Pers imparatoru Dara’nın soyundan geldiği dile getirilmektedir. Bu aynı zamanda meşru bir zemin bulma çabasının tezahürü gibidir. Firdevsi’nin Şehname’sinde ve Agathias’ın metninde de bu bilgi teyit edilmektedir.

Sasani Devleti

Doğu İran’da bulunan bir ostraca üzerinde ”ssn” ibaresinin epigrafik formu tesbit edilmiştir. Bu tesbitle bazı araştırmacılar bu epigrafik formun Sasan’la ilişkili olabileceği ihtimali üzerinde durmuşlardır. Fakat görünürde bunun “sasan”la bir ilişkisi yoktu. Kimi araştırmacılar ise bu ismin sasan değil, sesen ismine bir gönderme olduğunu ve M.Ö. Erken ikinci binyılda Ugarait dilinde bulunan kadim Semitik bir tanrı ismini temsil ettiği görüşündeler.
Başka bir görüşe göre de; sasan ismi antik Persçeden gelen *çaçan (Koruyucu tanrı, Avesta dilinde θraθra “koruma”) kelimesiyle ilişkili olduğu yönündedir. Miladi birinci yüzyılda Taxila’da bulunan bir sikke üzerinde sasa şeklinde okunan bir ismin yazılı olduğu ve bunun Sasan’la ilişkili olabileceği yönündedir. Çünkü sikke üzerinde yer alan bir sembol veyahut amblem, I. Şapur dönemi hanedan armasıyla eşleşmektedir..
Sasan adı Asya’da çok kullanılan ve iyi bilinen, özellikle büyücülüğe ve büyücülere karşı sık başvurulan bir isimdi. Burdan hareketle bir Sasani mührü üzerinde yer alan şu ifade dikkat çekicidir:
sāsān ham sāsān bay ud sāsān āsbān “Ey Sasan, Tanrı ve koruyucu Sasan”.
Bu bilgi bize sasan isminin mistik bir tanrı ile bağlantısı olabileceğini düşündürtmektedir. Fakat gerçekte hanedana ismini veren sasan’ı kasdedip etmediği açık değildir.

Sasaniler Tarihi

Karnamag-i Ardaxşir-i Papagan’a ve Şehname’ye (Firdevsi) göre yerel bir yönetici olan Papag’ın kızı Sasanla evlenmiş ve sonrasında Sasan’ın Pers Kralı III. Darius’un soyundan geldiğini öğrenmiştir. Papag’ın kızı ile Sasan’ın birlikteliğinden Ardeşir dünyaya geldiği yönündeki bu kurgu erken dönem Sasaniler’de mevcut olduğu açıktır. Karnamag bir nevi hanedan ve kurucusunu meşru kılma çabasıyla yazılmıştır. Çünkü Karnamag’da Ardeşir kendisini;
arda şir i kay i a a an az tohmag i Sasan naf i dara şah “, Darius (muhtemelen I. veya III. Darius)’un şeceresinden olan Sasan’ın nesebinden, Papag’ın oğlu Kayanid’lerden Ardeşir” şeklinde tanımlamıştır.
O kendisini iran hanedanı mitsel kayanidlere ve tarihsel olarak Ahamenidlere dayandırarak her iki taraftan da meşruiyet çabasına girmiştir. Ka’be-yi Zardüşt ve Sasani kanunlarında Ardeşir’in kökenlerine dair herhangi bir açıklama mevcut değildir. Rivayetlere göre Sasani silsilesinin kendisine dayandığı Sasan, kutsal Anahit (Nahid) mabedinin başrahibiydi. Klasik Arap Kaynaklarından6 Akhbar’ut-Tiwal (Dinaverî) eserinde ise Sasan’ın Papak’ın babası, Ardeşir’in dedesi olduğu aktarılıyor. Taberi’ye göre Sasan, İstahr vilayetinde Anahita /Anahid denilen ateşgedenin/mabedin başrahibi idi. Christiensen’in Ka’be-yi Zardüşt kitabesine dayanarak Sasan’ın necip bir soya mensup olduğunu ve Bazrengi adında bir hanedandan Denag/Dineg adında bir kadınla evli olduğunu ifade etmektedir.

Taberi ise Sasan’ın Mebheşt adında soylu bir kadınla evli olduğunu söyler.

I.Şapur’un Ka’be (ka’be-yi Zardüşt) yazıtında Ardeşir’in Papak’ın oğlu ve Denak’ın da Papak’ın annesi olduğu açıkça anlaşılabiliyor. Fakat bu yazıtta Sasan açıkça “kral” olarak anılıyor ve görünürde Papak’la ilişkisine dair herhangi bir veri yoktur. Böyle resmi bir kayıt olduğu halde birçok âlim bu resmi kaydı esas almak yerine, Sasan’ın Papak’ın babası olduğunu ve mitsel İran krallarına neseb olarak dayandığını aktaran Taberi’nin bu görüşünü devam ettirmişlerdir. Firdevsi’nin Şehnamesinde, Karnamek kitabında ve Agathias tarafından yazılan Grekçe bir eserde anlaşıldığı kadarıyla Sasan Papak’ın kızıyla evlenmiş ve bu evlilikten Ardeşir dünyaya gelmiştir.
Fakat bu eserlerde anlatılan hikâyelerin doğru olup olmadığı tam olarak anlaşılabilmiş değildir. Hanedanın ismini Sasan’dan alması açıkça onun önemine göndermedir. Parthlar’ın son dönemlerinde onun isminin küçük bir tanrı/kral olarak geçtiğini görebiliyoruz. Sasan adıyla anılan bu yeni hanedanlık büyük ihtimalle Parthlar’la veya muhtemelen Ahamenid kraliyet ailesiyle ilişkilidir. Sasan’la ilgili bu tartışmalar her ne kadar kesin bir yere oturtulamıyorsa da Ardeşir’in Papak’ın oğlu olduğu ve muhtemelen Roma İmparatoru Septimius Severus’un Mezopotamya’yı istila ettiği tarihte (M.S. 197-198) Pers/Fars eyaletinin kralı iken Parthlar’a isyan ettiği açıkça biliniyor.

Firdevsi’nin Şehnamesi de Sasan’ın doğu köklerine işaret eder ki bu da soyun doğudan geldiğinin bir delili olarak kabul edilebilir.

Zira Şapur’un Ka’be-yi Zardüşt (ŞKZ) yazıtında ‘sasan’dan “xwday (lord=tanrı?) sasan” şeklinde bahsedilmektedir. Sasan’la ilgili tüm bu zorluk ve karmaşaya rağmen Ardaxsir’in kendisinin “yazdan,” tanrılarının soyundan geldiğini öne sürdüğünü ve Sasaniler’in Sasan’ı tanrısal statüye yükselttiğini söyleyebiliriz. Bütün bu ihtimallerin yanında Şapur ve Narseh kendi yazıtlarında öncelikle soylarına göndermede bulunmuşlardır. Bu yazıtlarda nesepleriyle ilgili verilen bilgiler dikkate alındığında kan bağı olarak Papak anılıyor ancak Sasan’ın sadece statüsü hakkında bilgi veriliyor. Ahamenid Pers İmparatorluğu krallarından bazılarının yazıtarında neseplerini yazmaları bir Pers geleneği olarak kabul edilebilir.
Sasaniler’de kendilerini nesep olarak dayandırdıkları Ahamenid Kralları gibi yazıtlarında kan bağlarına vurgu yapmışlardır. Şayet Sasan kan bağı olarak Sasaniler’le ilişkili ise yazıtlarda niçin Sasan’ın kendileriyle olan kan bağı hakkında bir bilgi vermemişlerdir? Ardeşir Naqş-ı Rustem’deki kısa yazıtında kendisini Papak’ın oğlu olarak tanımlıyor ama görünürde Sasan’la ilgili bir ifade kullanmıyor. Perslerde şecereye yapılan vurgu açık olduğu ve Ardeşir’in bânisi olarak kabul edildiği Sasani devleti, Sasan adıyla anıldığı halde Sasan’ın gerçek kimliğiyle ilgili açık bir ifadenin kullanılmamış olması ilginçtir. Sasan Pehlevice kitaplarda Ardeşir’in annesinin babası yani anne tarafından dedesi olarak zikredildiği halde yine de Sasan’la ilgili açık bir ifadenin kullanılmamış olması da önemli diğer bir noktadır. Sasaniler’de şahr-bambişn (devletin kraliçesi) veya bambişnan bambişn (Kraliçeler kraliçesi) şeklinde ünvanları olan bazı kadın isimleri zikredilmiştir.

Şayet Ardeşir anne tarafından Sasan’la ilişkilendiriliyorsa yazıtlarda, kitaplarda veya mühürlerde bu kan bağı birkaç zayıf ifadenin dışında niçin açıkça ortaya konulmamış ya da zikredilmemiştir?

Nihayetinde Sasaniler’de meşhur olmuş kadınlar bulunmakta ve yüksek statülerde oldukları bilinmektedir. Bu bilgiler de dikkate alındığında ağer Ardeşir Anne tarafından “Sasan” adlı bir kişi ile bağlantılıysa annesinin kökenlerine dair açık ifadelerin niçin geçmediği de başka bir sorudur. Nihayetinde Sasan’ın kökenleri ve kimliğiyle ilgili kesin bir ifade bulunmamasına rağmen muhtemelen kan bağı olarak hanedanın kendisine dayandığı tarihsel ve güçlü bir kişiliktir.

Sasani Devleti’nin Kuruluşu

Erken dönem Sasani kronolojisi hakkında I. Ardeşir dönemine dair yukarıda verilen tarihlere eldeki mevcud bilgi veya verilere bakıldığında daha anlaşılır olabileceği düşünülen birkaç tarihi kayda vurgu yapılması yerinde olacaktır.
Frye, Bişapur yazıtında geçen tarihler dikkate alındığında; Fravardin ayı 58 yılında Ardeşir’in ateşi 40 yılında, ateşin kralı olan Şapur’un ateşi 24 yılında, tarihleri birbirlerini takip ettiğini ve bu tarihlendirmeler de bize bu yazıtın henüz yazılmadan 5 yıl önce Sasani hanedanının kurulduğu/ortaya çıktığı fikrini desteklemekte olduğunu ifade etmiştir. Belki de Papak Parthlar’a karşı bağımsızlık bayrağını açtığını deklare ettiği yıl takriben ilk tarih 205-206, ikinci tarih 224-25 ve son tarih 240-241 yıllarına denk geldiği muhtemeldir. Böylece muhtemelen bu yazıtın oyulduğu/yazıldığı tarih 263-264 yılı olabilir. Bu konuda arkeolojik verilere bakıldığında bir uyuşmazlık ya da tutarsızlık söz konusu değildir. Özellikle başlangıçta tapınakta/ateşgedede kralî ateşin yanmasını temsil eden diğer tarihlere bakıldığında bir ihtilaf olduğu söylenemez. Firdevsi, Ardeşir’in ölümüyle ilgili şunları söyler:
چو سال اندر آمد به هفتاد و هشت
جهاندار بیدار بیمار گشت
بفرمود تا رفت شاپور پیش
7ورا پندها داد ز اندازه بیش
Firdevsi burada Ardeşir’in 7 yaşında hastalandığında tahtı oğlu Şapur’a bırakıp ona nasihatlerde bulunduğunu söyler. Firdevsinin verdiği bilgiler yine Sasani devletinin kuruluşuyla ilgili bazı detaylar içermektedir. Ardeşir, krallığını yaptığı Pars/Fars eyaletinin sınırlarını genişletmeye başlama çabası muhtemelen miladi 3. Yüzyılın ilk çeyreğinin sonlarına denk düşmektedir. Ardeşir’in bu dönemde yetişme çağında olan iki oğlu vardır. Bunlardan Kirman valisi olarak atanan Ardeşir, Vologaeses/Balash (Parth) bu eyaletin kralı olduğu tarihte Ardeşir Kirman’a vali olarak atanır ve Sasaniler tarafından Vologaeses, Ardavan’la birlikte savaşta mağlup edilerek esir alınır. Öte yandan Taberiye göre Şapur Ardavan’la yapılan savaşta bulunmuş ve Parth Kralı’nın kâtibi Dadbundad/Dadhbundadh’ı bizzat öldürmüştü. Dahası Taberi’ye göre Ardeşir öldüğünde yerine geçen oğlu Şapur, oğlu Hormizd/Ohrmazd’ı Horasan yöneticisi olarak atadı. Şapur’dan sonraki Kral Hormizd eğer 243 tarihinde Horasan eyaletine yönetici olduysa O Ardeşir saltanatının başlangıcından (muhtemelen m. 220 tarihinden öncesidir) birkaç yıl önce doğmuş olmalı.

Taberi’nin kendi ifadesiyle Nassari kaynakları ve erken dönem yazarların kitaplarından aldığı bilgiye göre Büyük İskender’in Babylonia/Babil’de hükümdarlık yapmasının üzerinden 523 yıl geçtiğini söyler.

Bu tarih baz alındığında muhetemelen Ardeşir saltanatının 211-12 tarihine denk geldiğini ve Ardeşir’in yükseldiği/orataya çıktığı tarihin dahi m. 192 yılına rastladığı sonucuna ulaşabiliriz. Acta Martyrum’da geçen bir pasaja göre II. Şapur hükümdarlığının 31. Yılı Sasaniler’in 117. Yılı olduğu ve bu da 29 Ağustos 339, 27 Ağustos 340 yılı olduğundan Ardeşir yönetiminde Sasani imparatorluğunun kuruluş tarihi 27 Eylül 223 tarihi olduğu çıkarımı yapılabilir.
Önemli bir kısmı mübalağa ve tutarsız olan İbn-i Belkhî’nin Farsname’sinde Ardeşir’in 14 yıl 2 ay müddetince müluk-u tavaif meliklerine hükmettikten sonra (Tüm İran coğrafyasına) krallık yaptığını toplamda ise 44 yıl 10 ay boyunca hükümdarlık yaptığını aktarır. Böylece ilginç bir şekilde Farsname’de Ardeşir’le ilgili verilen bu kronolojik bilgilerden 14 yıl 2 aylık zaman dilimi tutarlı görünmektedir. Zira Ardeşir’in tüm hükümdarlığı 32 yıl müddetince sürmüş (20 -240) bütün İran coğrafyasına ise 14 yıl boyunca hükmetmiştir. İbn-i Belkhî’nin burada eserinde aktardığı 14 yıl 2 ay zaman dilimi diğer tarihi verilerle mukayese edildiğinde güvenilir bir bilgi olduğu anlaşılıyor (Widengren, 1971: 723). Taberi de Ardeşir saltanatının 14 yıl 10 ay boyunca devam ettiğini aktarmaktadır. Taqizadeh yaptığı bütün bu kronolojik analizlerden hareketle Sasaniler’in m. 28 Nisan 224 tarihinde kurulduğunu belirtmektedir.

Sasani devletinin kuruluş aşamasıyla ilgili en temel ve detaylı bilgileri Taberi Tarihi’nde bulmaktayız.

Taberi Ardeşir’in ilk iş olarak Darabgird vilayetinde Çupanan adında mahalli bir krallığa doğru harekete geçtiğini ve Fasin adındaki kralı öldürdüğünü aktarır. Oradan Kones/Konus adındaki mahalli başka bir krallığa yönelir ve Manuçehr adındaki kralı da öldürür. Akabinde Lurvir adındaki başka mahalli bir krallığa karşı harekete geçer ve Dara adındaki şahı öldürür. Krallarını öldürdüğü bu yerlerde hâkimiyetin kendisine ait olduğunu ilan eder. Bu faaliyetleriyle beraber babasına bir mektup göndererek Gozihr’e saldırmasını ve onu öldürmesini yazar. Gozihr o sırada Bayza denilen yerdedir. Babası Papak’da Ardeşir’in istediği gibi Gozihr’e saldırır ve onu öldürür.
Babası Gozihr’in tacını ele geçirdikten sonra bölgede hakim güç olan Ardavan (Parth Kralı IV. Artabanus)’dan bu tacı oğlu Şapur’a takmaya müsaade etmesini istedi. Ardavan ise Papak ve oğlu Ardeşir’in mahalli kralların bir kısmını öldürdükleri için hata yaptıklarına dair sert bir cevap verdi. Papak ise Ardavan’ın bu tehdidine kulak asmayarak tacı oğlu Şapur (Ardeşir’in kardeşi)’a takar ve kral ilan eder. Papak bu işlemden sonra Ardeşir’den oraya gelmesini ister. Ardeşir ise bu teklifi kabul etmez ve kardeşi Şapur’un hışmına uğrar. Şapur etrafındakilerden bir ordu toplar ve Ardeşir’le savaşmak üzere bulunduğu yere doğru ilerler. Ardeşir bunu duyar duymaz İstahr’a doğru gitmeye karar verir. Fakat kardeşi Şapur aniden hayatını kaybeder. Şapur’un şaibeli ölümünden sonra Ardeşir İstahr’a vardığında kardeşleri toplanır padişahlık taht ve tacını Ardeşir’e teslim ederek ona itaat ederler. Ardeşir iktidarı eline aldıktan bir müddet sonra ihaneti ve taht kavgalarını önlemek amacıyla kardeşlerini katlettirir.

Ardeşir, Fahir adındaki birini Mobedan-ı mobed/başrahip, Rahfer’in oğlu Abresam’ı da vezir olarak tayin eder.

Bu esnada Kardeşlerinden bazılarının başka kişilerle bir olup kendisini katletmeye kastettikleri haberini alır. Bu karışıklığa binaen Darabgird halkı isyan başlatır. Ardeşir oraya geri döner ve isyancılardan bir kısmını öldürerek buna son verir. Bu olaydan sonra Ardeşir sırasıyla Kirman’a doğru ilerler ve Kirman valisi Balaş/Valaş’ı (Volageses) öldürür ve oraya Ardeşir adındaki oğlunu vali tayin eder. Fars körfezinde Abtenbud adındaki kral üzerine sefere çıkar ve bu bölgeyi de tamamen hâkimiyeti altına alır. Bu olaylardan sonra diğer mahalli krallar (müluk-ı tavaif) kendisine haber göndererek itaat ettiklerini bildirirler”, Christiensen’da bu bilgileri onaylamaktadır.
Ardeşir bütün bu mahalli krallıkları ele geçirdikten sonra adeta İran coğrafyasının kalbi durumunda olan bölgeye de sahip olacağını biliyordu. Ardeşir diğer bölgelerin fethine yönelmeden önce sahip olduğu toprakların güven içinde olması, dolayısıyla bu topraklara en büyük tehdit olan diğer yerel krallıklara son verip bölgeyi tamamen kontrol altına alması gerekiyordu. Ardaşir kıyıları emniyete almak için bölgede iki hâkim mahalli kral olan Haftanbokht ve Mihrak’ı mağlup etmiş ve onları ortadan kaldırmıştı. Akabinde Parth Kralı tarafından atanan Ahvaz krallığına da son verdikten sonra Arrajan bölgesini de istila etmiş ve böylece son yerel Pers Krallığı’na da son vererek önemli bir coğrafyayı hâkimiyeti altına almıştı. Böylece adeta Ardeşir-i Papagan İran platosunun siyasi ve politik olarak birleşmesini bir görev olarak addetmiştir.

Papek’in ikinci oğlu olan Ardeşir babasının ölümünden sonra kardeşi Şapur’un babasının yerine geçmesinden hoşnut değildi.

Ancak onların arasında ki sorun devam ederken kardeşi Şapur doğal yollardan hayatını kaybetti. Kendisini Pars/Fars eyaleti kralı olarak anan Ardeşir yakın civardaki emirlikleri tek tek hâkimiyeti altına aldı. Parthlar Ardeşir’in civardaki krallıklara son verip kendi yönetimi altında birleştirdiğini görünce Ardeşir’i durdurmak ve hâkimiyetine son vermek istediler. Kirkuk ve Adiabene, Parthlar’a karşı yapılan savaşta Ardeşir’in tarafında yer aldılar ve mücadeleyi kazandılar. Ardeşir kafasında büyük bir imparatorluk hayal ediyordu. Miladi 223 yılında ilk icraatlarına başladı ve yukarıda da aktarıldığı gibi Taberiye göre ilk olarak Kirman’a hücum etti ve buranın kralını rahatlıkla mağlup ederek orayı oğlu Ardeşir’in yönetimine bıraktı.
Hatta bundan dolayı Kirman uzun bir müddet boyunca Berdeşir (Araplar burayı Berdeşir olarak isimlendirmişlerdi) olarak ünlenmişti. Hemen akabinde Khuzistan (Huzistan) ve Umman krallarını mağlup ederek kendisine bağladı. Parth Kralı IV. Artabanus (Ardavan), Ardeşir’in çok ileri gittiğini düşünerek büyük bir orduyla saldırıya geçti. Böylece tarihi kesin olmamakla beraber (kuvvetle muhtemel 223/224) Khuzistan’ın Hormizdgan mevkiinde yapılan savaşta Parth Kralı IV. Artabanus’un orduları yenildi ve Kral’ın kendisi de savaş meydanında öldürüldü (M.S. 224). Bu tarihten sonra tarihte Sasani imparatorluğu olarak bilinen devlet yaklaşık yirmi yıl süren bir çatışma ortamından sonra ortaya çıkmıştır.

Muhtemelen Ardaşir, IV. Artabanus (Ardavan) ile yaptığı savaştan sonra Hamadan, kum ve Rey bölgelerini tahakkümü altına almıştır.

Widengren’in Tabari’nin aktarımına dayanarak kabul ettiği gibi, Ardaşir’in bundan sonra Rey’den ileriye, 224 yılı sonbaharında büyük Horasan yolundan devam ederek doğuya doğru yürüdüğü ve Gurgan, Harezm ve Horasan’ı alıp almadığı, şüphelidir. Ancak bu noktada yanıtlanması gereken soru, Tabari’nin Merv ve Belh gibi yerleri andığı gibi, doğuya karşı yapılan seferlerin neticesinde “Kuşan, Turan ve Makran Kralları”nın da elçileri vasıtasıyla yenilgilerini bildirip bildirmedikleridir. Ancak Ardeşir Sakastan, Ebrşehr (günümüz Horasan’ı), Merv, Harezm ve Belkh memleketlerini tasarrufuna aldı ve böylece kudretini doğuda da hissettirdi.
Parth İmparatorluğu’nun sonlarına doğru Baktria bölgesinde hüküm süren Kuşan imparatorluğu ve İran neredeyse bağımsız kalmışlardı. Ardeşir miladi 224 tarihinde Parth İmparatorluğu’na son verip Sasani devletini kurduktan hemen sonra Sasaniler Baktria’daki Kuşan imparatorluğu üzerinde baskılarını hissettirdiler. Muhatemelen Baktria doğrudan Sasani “Krallar kralı”nın hâkimiyeti altına girmişti. Frye, Schippmann’ın aksine Armenia Kralı’nın bir şekilde Ardeşir’e direndiğini Kuşan Kral’ı Vehsadjan’ın ise Ardeşir’e bağlılığını bildirdiğini ve böylece Ardeşir’in bundan sonra uşanşah olarak anılmaya başlandığını söyler.

Dördüncü yüzyıl sonlarında Sasaniler adına bölgede bulunan valileri “ uşan-şah” sıfatıyla bilinirlerdi.

Hatta Kuşanlar Sasaniler adına sikke bastırmışlardı. Sasaniler adına bastırılan bu sikkeler literatürde uşano Sasani sikke serileri olarak adlandırılmaktadır. Ancak Sasani valilerinin bastırdıkları bu sikkelerin tarihlendirilmesi konusu muallakta kalmıştır. Bunun yanında bir mühür üzerinde Sasani- uşanşah olarak başında mütevazı bir ‘diadem’le tasvir edilen bir figürün Ardeşir’in Denag adındaki eşinin tasviri olduğu düşünülüyor. Wiesehöfer, mühürlerde adı geçen Denag adlı kişinin I. Ardeşir’in kızkardeşi olduğunu ifade ediyor. Burada esas soru bahsedilen ismin iki ayrı kişiye mi ait olduğu yoksa tek kişiye mi refere olduğudur? Denag’ın aslında Ardeşir’in kızkardeşi ve aynı zamanda eşi olduğu söyleniyor. Ancak Wiesehöfer, Sasaniler’de hala aile içi evlilikle ilgili kesin bilgilerin olmadığını söylemektedir.

Resim: Sasani Parası
Bu sikkenin ön yüzünde I. Ardeşir büstü yer alırken arka yüzünde tanrı Anahita tasvir edilmiştir.
Ardeşir Parthlar’ı yendikten sonra 2 Nisan 224 tarihinde fatihane bir edayla Ktesifon/Tisfon’a girer ve Babil eyaletini itaatine alarak Parthlar’ın yerine krallığını ilan eder. Ardeşir resmen miladi 226 tarihinde hükümdarlık tacını takar ve “ rallar kralı/Şehinşah” ünvanını alır. Sasaniler Parthlar döneminde vasal krallıklarla yönetilen İran coğrafyasına hâkim olduktan sonra Parthlar’ın aksine korkunç ve orantısız bir güçle merkezi bir devlet kurma çabasına giriştiler. Bu durum sıklıkla I.Ardeşir ile oğlu I.Şapur 241-272) döneminin sonlarına kadar mütemadiyen devam ettirildi.

I. Ardeşir’den sonra oğlu Şapur babasına göre önemli olçüde merkezi bir yönetim kurma çabasına girdi ve daha güçlü ve daha disiplinli bir ordu ve yönetimle kurulan bu yeni devleti daha hızlı ve derinden merkezileştirdi.

Sonuçta dağınık halde bulunan Pers klanlarını bir araya toplamayı başardılar ve hem doğuda hem de batıda ciddi bir güç oldular. Özellikle Roma’nın başlarda önemsemediği Sasani hanedanı giderek Romalılar için Parthlardan daha tehlikeli olduğunu I. Şapur’un Roma İmparatoru Valerianus’u esir alınca göstermiş oldu.
Başlangıçta Roma, Parthlar’ın siyaseten diğer yerel krallıklarla sorun yaşamasını önemsememişti. Fakat Sasani hanedanının Parthlar’ı mağlup ettikten sonra 230 yılında Mezopotamya’ya kadar ilerlemeleri Roma İmparatorluğunun ciddi tedbirler almasını gerektirdi ve doğuda Parthlar’dan sonra yaklaşan Sasani tehlikesini bertaraf etme poltikalarını üretmelerini zorunlu kıldı. Mezopotamya’da I. Ardeşir döneminde Romalılar’la başlayan savaşlar dizisi 133 yıl boyunca devam edecekti. Roma İmparatoru Severus Alexander Perslerin bu saldırısına kâfi derecede karşı koymasına rağmen Severus’un 233 yılında ölmesine kadar bu çatışma ortamı herhangi bir antlaşma ile sonuçlanmadı.
Miladi 3. Yüzyıl monarşi yüzyılı olarak karakterize olmuş yüzyıl gibidir. Bu, dördüncü yüzyılda II. Şapur’un (309-379) yetişme çağına (genellikle 16 yaş olarak kabul edilir) erene kadar ki dönem olarak tarif edilir ve ittifakla II. Şapur krallığın başına geçene kadar din adamları ve soyluların hâkim güç olduğu kabul edilir. II. Şapur büluğ çağında devlet yönetimini üstlendiğinde İran’ın ciddi ve hızla merkezileştiğini görebilmekteyiz. II. Şapur rejiminde dikkat çekilmeyen husus Şapur’un krallığının bizzat soylular tarafından inşa edilmesidir.
Kaynak
Muhammet Yücel, Erken Dönem Sasani Tarihi Ve Sikkeleri
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Muhammet Yücel’e aittir.
Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Tarihsel Süreç Ve Müslüman-Hristiyan İlişkileri

Tarihte Müslüman-Hıristiyan münasebetleri İslam‟ın gelişiyle başlamaktadır. İslam geldiğinde Hıristiyanlık altı asrını tamamlamış, Roma İmparatorluğu ile Mısır ve Habeşistan topraklarına yayılmış bulunuyordu. Arabistan yarımadasında da Hıristiyanlar vardı. Müslümanlar onlarla ilk defa Mekke‟de karşılaşmışlardı. Sayıları çok az olan Mekke Hıristiyanlarını köleler, çeşitli el sanatlarıyla geçimlerini sağlayan Bizanslılar ve özellikle Habeşistanlılar teşkil ediyordu. O dönemde Hıristiyanlar, merkezi Arabistan‟dan çok yarım adanın güney ve kuzey bölgelerinde yaşıyorlardı.
Hıristiyanlar İslamiyet ile ilk karşılaştıklarında onu Hıristiyanlık içinde ayrılıkçı bir hareket olarak görmüşlerdi. Fakat daha yakından tanıdıkça farklı bir din ve inanç sistemi olduğunu anladılar ve büyük bir telaşa kapıldılar, bunun üzerine Hıristiyanlık içerisinde ayrılık yaratanlar, farklı görüşte olanlar bile İslamiyet‟e karşı birleşmeye ve Hıristiyanlığı savunmaya başladılar. Batı Hıristiyanları ise VIII. Yüzyılda İspanya‟nın IX. Yüzyılda Sicilya‟nın Müslümanlar tarafından fethedilmesi sırasında ilk defa bilgi ve kültür bakımından kendilerinden üstün olan Müslümanlarla karşılaştılar. Onlar gerek ilim gerekse askeri güç olarak kendilerinden üstün olan bu toplumu kendileri için büyük bir tehlike olarak görmeye başladılar.
Haçlı seferlerinden sonra da Müslümanlığı bütün Avrupa‟ya çarpıtılmış bir şekilde, kötü bir Müslüman imajı oluşturmayı amaçladılar. Onların İslam‟la ilgili iddia ve ispatları şu noktada toplanıyordu:
a) İslamiyet çok sayıda asılsız inanç içermekte ve gerçekler bile bile çarpıtılmaktaydı
b) İslam kılıçla yayılmış bir şiddet dinidir.
c) Muhammed şehvet düşkünü ve sahte bir din kurucusudur, o şeytanın bir temsilcisi ve oyuncağıdır.
İşte bu düşünce yapısı içerisinde kilise iktidarını koruma amaçlı düşündüğü bazı yaptırımları uygulamaya koymuştur. İslamiyet‟in hızlı yükselişi karşısında Papazlar bir takım önlemler alma kararı almıştır. Papazlardan bazıları ikna yoluyla Hıristiyanlaştırma metodunun uygulanmasını isterken, bir kısmı da zor kullanmak suretiyle bunun gerçekleşebileceği görüşünde idiler. Önce ikna yoluyla Hıristiyanlaştırma denendi fakat bu metotla kayda değer bir başarı sağlanmadığı için zorla Hıristiyanlaştırma metodu kullanıldı. Zorla Hıristiyanlaştırma metodunun fikir babası olan ve aynı zamanda Katolik kral ve kraliçeye müsteşarlık da yapan Tuleytula Piskoposu Francisco Ximenez de Cisneros 1498 senesinde Gırnata‟da faaliyete başladı. Halkın İslam‟la ilgili bilgi kaynaklarını kurtarmak için Arapça dini eserleri toplatarak yaktırdı. Hıristiyan olmayan Müslümanların cezası zincire vurulup zindana atılmak ve Hıristiyanlığa girdiğini söyleyinceye kadar işkence görmekti. Ziya Kazıcı‟nın “Müslüman Hıristiyan İlişkileri Tarihi” adlı eserinde yer verdiği Hıristiyan bir tarihçi olan Philip K.Hitti de bu konuda şunları söylemektedir :
“Katolik majesteleri Ferdinand ve İsabella Müslümanların tabi tutuldukları teslim şartlarına bağlı kalmada başarı gösteremediler. Kraliçenin özel günah çıkarma papazı Kardinal Francisco Ximenes de Cisneros‟un komtası altında tertiplenen ve geride kalan Müslümanların kılıç ve zor kullanmak suretiyle irtidad ettirilip Hıristiyan dinine sokulmaları maksadına matuf bir askeri harekât 1499 yılında başlatıldı. Bu kardinalin ilk işi İslami konularda kaleme almış el yazması kitapları toplatıp yaktırmak suretiyle piyasadaki dolaşımını durdurmak olmuştur. Şimdi artık Granada (Gırnata) şehri Arapça yazılmış bu kitapların yığınlar halinde yakılmasından oluşan “şenlik ateşi”ne sahne oluyordu. Engizisyon adı verilen işkence ve zulüm hareketleri müessesevi bir hale getirilmiş ve yoğun bir biçimde devamlı işler halde tutuluyordu.
Bu ve benzeri uygulamalar karşısında Gırnata Müslümanlarının tepkileri çok sert oldu. 1499 senesinde Beyyazin Mahallesi halkı ayaklandı. Üç gün sonra bastırılan bu ayaklanmaya katılanlar, topluca vaftiz olmayı kabul etmeleri koşuluyla bağışlandılar. 1500 senesinde Buşurrat halkı 1501 de ise Meriyyeliler Hıristiyanlaştırma faaliyetlerine karşı isyan ettiler. Ancak kanla bastırılan bu isyanların sonucu da Beyyazin‟inkinden farklı olmadı. Yani Müslüman halk Hıristiyan olmayı kabullenmek koşuluyla canlarını kurtarabildiler. Bu arada pek çok Müslüman erkek ve kadın esir diye köle pazarlarında satışa çıkarıldılar.
Bir zamanlar biraz tolerans ve hürriyet diye Roma makamlarına yalvaran, kendisi devlet dini olunca da başka dinler bir tarafa kendi içindeki farklı görüş ve düşüncelere bile tahammül edemeyerek engizisyon ile tehdit edilen kilise, Batı‟da devlet kademelerinden atılınca ve bekleneni veremediği için fertlerin gönüllerinden de çıkarıldı. Yapılan tarihi ve dini tenkitler karşısında zor duruma düştü. Düştüğü bu zor pozisyondan kurtulmak ve eski misyonunu tekrar elde edebilmek için tavır değiştirmeye başladı. Baştan beri “kilise dışında kurtuluş yoktur” parolasını benimseyen kilise II. Vatikan Konsili‟nin İslam‟ın değerlerini kısmen tasdik edişinden sonra ise, İslamiyet ve Hz. Muhammed ile ilgili olarak daha insaflı görüşler ifade edilmeye başlanmıştır.
Dönemin Müslüman tarihçilerinin “Franklar” kelimesiyle ifade ettikleri “Haçlılar” tabiri, doğuda ilk defa Osmanlılar tarafından Fransızca “Croisades” kelimesinin karşılığı olarak “Ehl-i Salib” Araplar tarafından da “Salibiyyun” şeklinde kullanılmaya başlanmıştır. Bu seferlere katılanlar, elbiselerinin üstünde haç işareti taşıdıkları için bu ad verilmiştir. 1096 yılında başlayan Haçlı seferleri, 1291‟de Latin Hıristiyanların doğuda son merkezleri olan Akadan çıkarılmalarına kadar süren yaklaşık iki yüzyıllık bir dönemi kapsar. Bu dönem içerisinde dokuz büyük sefer yapılmış, bu seferler arasında bazı küçük girişimlerde olmuştur. Daha sonra Müslüman Türk dünyasına karşı yapılan bütün savaşlar da Haçlı Seferleri olarak değerlendirilmiştir. Hatta bunu Batılıların kendisi dahi kabul etmiştir.

Haçlı harekâtının ortaya çıkış sebebi, bu konuda araştırma yapan ilim adamlarını en çok meşgul eden konuların başında gelmektedir. Bu hareketi doğrudan sebeplerin çeşitliliği üzerinde durulmasına rağmen Batı dünyası Haçlı seferlerinin asıl etkeninin dini unsur olduğu kanaatindedir. Ancak daha öncede bahsettiğim gibi “asıl unsur” yada “gerçek neden” gibi kesin bir ifade kullanmak yanlıştır, sadece bunlardan biri kılıf olarak gösterilmekte yada daha fazla ön plana çıkarılmaktadır. Çünkü bu hareketin içerisinde dini faktör kadar iktisadi nedenlerde söz konusudur ve bunu görmezden gelemeyiz.
Mesele yalnız kendilerini ve varlıklarını fikri ve inanışlarını koruma zorunluluğu dışında, bütün bu değerlerle beraber, ekonomik ve ticari hayatlarının da Osmanlı İmparatorluğu ile anlaşmaya bağlı olduğunu idrak ettiler. O halde kendilerine hayat sahası açabilmeleri lazım geliyordu. Bunun içinde kendilerini saran bu gücün bertaraf edilmesi hükmüne vardılar. Hedefe varabilmek için inançlarının emrettiği mukaddes Kudüs davasından geçici olarak vazgeçtiler. Mücadelenin asıl hedefi olarak İslamiyet‟in yayılması ve savunmasında en önemli rolü oynayan Osmanlı İmparatorluğu‟nu yıkmak, içtimai nizamını bozmak, ekonomik hayatını felce uğratmak için yeni hedefli cephe açtılar.
Dünyaya hâkim olma politikasını güden devletler her devirde öncelikle Orta-Doğu „ya sahip olmak gerektiği şuuruna varmışlardır. Bu coğrafyaya tek basına sahip olmak isteyen her bir batılı devlet bu uğurda çok taktik ve strateji geliştirerek hegemonyacı bir politika izlemiş ve aralarında kıyasıya bir hummalı mücadeleye tutuşmuşlardır. Bu arada şuna işaret edelim ki, Karanlık Ortaçağ Avrupa toplumunu bu seferlere zorlayan unsurların, en az dini faktör kadar, aslında siyasi, sosyal ve ekonomik olduğu da belirtilmektedir. Batılılarca öne sürülen dini motifin sadece itici bir güç olduğu belirtilmektedir. Çünkü Haçlı seferleri düşüncesinin ortaya atıldığı sırada Avrupa‟da yıllardan beri süre gelen açlık, yoksulluk ve toprak azlığı gibi sıkıntıların doğurduğu kargaşaların yanında ücretli askerlik anlayışı ve kolonizatör bir taşma hareketi de başlamış bulunuyordu. Avrupa toplumu üzerinde en büyük etkiye sahip bulunan kilise, hem düzenin bozukluğuna çare arıyor hem de gittikçe artan gücünü Doğu‟ya hakim olmak için kullanmak istiyordu. Bu hareketin başlamasına öncülük eden kilisenin Doğu‟ya yapılacak bir seferin sağlayacağı faydaları topluma yayarken dini motifi ön plana çıkarması normaldi. Haçlı seferlerine katılanlara günahlarının affını ve uhrevi mükâfat vaat eden kilise, siyasi amacını gerçekleştirmek için dini motiflerden faydalanmıştır.
“Kutsal toprakları kurtarma” sloganı, Haçlı seferlerinin hedefini açıklamaktan ziyade kamufle etme maksadıyla kullanılmıştır. Zira bu seferlerin hedefi olarak gösterilen Kudüs, Hz. Ömer tarafından fethedildiği 638 yılından beri Müslümanların hâkimiyetinde idi. Batı Hıristiyanları bu duruma en küçük bir reaksiyon göstermemiş, Bizans ise durumu kabullenmişti. Ancak IX. Yüzyılın sonuna doğru Batı toplumunda meydana gelen uygun ortam sayesinde Avrupa harekete geçme fırsatını yakaladığına, yüzyıllardan beri bütün Akdeniz çevresine hakim bulunan Müslümanların gücünü kırabileceğine ve özellikle yarım asırdan beri Anadolu‟ya yerleşmekte olan Türkleri söküp atarak bu topraklara sahip olabileceğine inanıyordu. Gerçekten de 1096 yılında başlayan ilk Haçlı seferinin orduları daha Kudüs‟e ulaşmadan ve ulaşacağı da henüz belli değilken Avrupalıların önce Urfa‟da ardından Antakya‟da Haçlı devletleri kurmaları onların bu maksatlarını açıkça ortaya koymuştur.
O sırada kilise en kudretli zamanını yaşıyordu. Muazzam bir servete sahipti, 1000 Senesinin dehşeti, kilisenin servetini büsbütün arttırmıştı. Bu tarihin yaklaşması ve halkın bu yılın kıyamet yılı olacağına dair batıl inancı, başarıyla istismar edilerek dindar halk dehşete kapılıyordu. İçlerinden pek çoğu bütün servetlerini kiliseye bağışlıyorlardı. Korkulan günün kazasız, belasız atlatılmasından sonra ise, bunun ruhbanın duaları sayesinde mümkün olabildiği rivayeti etrafa yaydırılıyordu. Bu yüzden de zenginler kiliseye terk ettikleri servetlerini geri isteyemiyorlardı. Öteden beri olduğu gibi, kiliseye karsı itaatli bir davranış içinde hayatlarını sürdürmeye devam ediyorlardı.
Görüldüğü gibi Haçlı seferleri kilisenin teşviki, tahriki ve idaresi altında başladı. Kilisenin bu dini seferden elde etmek istediği, elde etmeyi düşündüğü siyasi menfaatler vardı. Kilise nasıl Roma devrinin sonlarında hür, liberal düşünce ve felsefesinin Hıristiyanlık inançlarını sarsmasından ürkerek buna karşı tedbir aldıysa, şimdi de Arap ve Türklerin Batı‟ya doğru yayılmalarıyla beraberlerinde getirmekte oldukları Yunan-İran medeniyeti fikriyatını Hıristiyan akidesini zedelemesine, sarsmasına imkân vermemek tasavvufundaydı.

Duruma farklı bir pencereden bakacak olursak şunu da göreceğiz ki, Türklerin İslamiyet‟i seçmeleri yalnızca Türk tarihi için değil, dünya tarihi ve İslam tarihi içinde çok önemli bir olaydır. Hatta yeni bir çağ açılmasına neden olacak büyüklükte önem arz etmektedir. Türkler İslamiyet‟i değil de Hıristiyanlığı seçmiş olsalardı şuan dünya siyasi tarihi ve de İslamiyet çok farklı bir halde olabilirdi. Eğer İslam alemine canlı, taze, kudretli yeni bir unsur yani Türkler dahil olup, savaş siyaset ve idare işlerini ellerine almamış olsa idiler, büyük bir ihtimalle İslam‟ın güney kolu gibi şark ve kuzey istila kolu da daha süratli bir geri çekilmeye mecbur kalırdı. Hatta Afrika‟nın kuzeyinde, ta Cezayir‟den itibaren Hristiyanların istila ve saldırılarına direnç ve müdafaayı düzenleyerek bu uzak memleketi idare edenler bile İslam tarihinin Türk devresinde Türkler olmuştur.
Miladi IX. Yüzyıl sonlarına doğru yani İslam aleminin gerçekleştiği tarihi devreye yakın zamanda Abbasi hilafeti memleketi bir sürü derebeyliklere, tevaif-i mülke paylaştırılmıştı. O sırada Bizanslılar Anadolu‟daki İslam fetihlerini durdurmuşlar; hatta, bu fetihleri ve İslam istila ordularını Anadolu‟dan, Kilikya‟dan geri çekilmeye, ta Fırat‟a ve Dicle‟ye kadar geri dönmeye mecbur etmişlerdi. Hatta Bizanslılar bu arada Suriye‟ye dahi girmişlerdir. Kuzey ve şark kolunu daha ziyade geri çekilmekten kurtaran taze Türk imdat kuvvetlerinin İslam aleminin başına geçmiş olmasıdır. Türklerin İslam alemine girmesinden, yani III. Hicret yüzyılından itibaren Şark meselesinin İslamiyet bakımından en önemli unsuru Türkler olmuştur.
Şark Meselesinde İslam‟ı savunma vazifesini Türkler üstlerine almışlardır. Denilebilir ki III. Yüzyıldan başlamak üzere Şark meselesi bir Türk-Hıristiyan meselesidir. Hakikaten Rum kayzerliği (Bizans) aleyhine savaşa giden halifelerinin ordularına kumandan ve erlerinden ekserisi Türk cengâveri idi. Çok eski ve köhne bir medeniyetin sahibi olan İranlılar, cenk ve kavgadan uzaklaşarak fikri hareketler ve ticaretle meşgul oluyorlardı. Sami ırktan olan Araplar ise beklenmeyen ilk gelişmeleri ile kazandıkları servet ve refahtan istifade etmeyi savaş ve mücadeleye tercih ediyorlardı.
Sanatı askerlik olan Türklere gelince, o, savaşlardan ve kavgadan hiç bıkmıyordu. Askerliği sayesinde Türk, İslam aleminin beyi ve hanı olmakta gecikmedi. Türk ırkının bu yaratılıştan gelen özellikleri hemen bütün dost-düşman Avrupalı tarihçilerce teslim edilmektedir. Deriyo bu hususta şunları söylemekte : “Abbasi halifelerinin Türklerden ordular kurması büyük neticelerin doğmasına sebep teşkil etti. Zira Araplar her işlerini Türklere bırakarak Arabistanlarına çekildiler. Ve İslam dinini çarçabuk kabul etmiş olan bu yeni Türkler, zamanımıza kadar Yakın Şark‟ta İslam‟ın müthiş temsilcisi oldular”.
İşaret ettiğimiz bu olaylar zincirinin devamına bakılacak olursa, Türklerin din değiştirerek İslam alemine girdikleri ve İslamiyet‟i kabul ettikleri İslam aleminde mevki ve önemlerini artırarak İslam aleminin lideri olma konumuna yerleştiler. Batı için Şark Meselesinin önemli dönüm noktalarından biri de İstanbul‟un Sultan Mehmet II tarafından fethidir. Bizans her ne kadar İstanbul‟dan ibaretse de Batı için Hıristiyanlığın Doğu‟daki kalesiydi. Şehrin düşmesi Hıristiyanlar arasında tam bir şok etkisi yarattı. İstanbul‟un fethi sonrasında Batı, içinde birleşme fikri ön plana çıktı ama bir Haçlı Seferi düzenlenmedi. 1456‟da Belgrad‟ın kuşatılmasında Fatih‟in başarısız olması Batı‟da büyük bir heyecan yarattı ancak devamı gelmedi. Belgrat‟tan sonra Osmanlılar Batı için durdurulamaz bir tehlike haline geldiler. Fatih‟in 1481‟de ölümü İtalya‟yı kurtardı. Kiliselerde sultanın ölüm haberi üzerine şükür duaları edildi, çanlar çalındı.
Osmanlı İmparatorluğu II.Bayazıd ve Yavuz dönemlerinde daha çok iç mücadeleler ve Doğudan gelen tehditlerle mücadele ettiği için Batı, Türk tehlikesi ile doğrudan yüz yüze gelmedi. Fakat Yavuz Sultan Selim‟in Mısır‟ı fethi ve Arabistan yarım adasına hâkim olmasıyla Batı, Doğu Akdeniz‟e hâkim olan ve önemli ticaret yollarını elinde bulunduran, Osmanlı İmparatorluğu ile mücadele etmek zorundaydı.
Kanuni Sultan Süleyman zamanı ise Batı için Doğu‟nun gerçek bir mesele olduğu bir dönemdi. Artık bırakın Haçlı Seferini telaffuz etmeyi tehlike Orta Avrupa‟ya, kapılarına kadar gelmişti. Avrupa‟nın korkulu rüyası olan Osmanlılar Haçlı donanması karşısında 1571‟de İne bahtı deniz muharebesinde büyük bir mağlubiyet aldılar. Bu muharebe Avrupalılara Türklerin yenilmez olmadığını göstermişti. Avrupa, XVI. Yüzyıldan itibaren kendi içinde köklü bir değişim süreci yaşadı. Bunun etkileri ancak XVII. Yüzyılın sonu ve XVIII. Yüzyılın başlarında kendini hissettirdi. Bu değişim Şark Meselesine farklı bir boyut kazandırdı. 1683‟teki İkinci Viyana bozgunu Şark Meselesinin artık Batı için korkunun verdiği çaresizlikle ürpererek beklediği bir tehdit olmaktan çıktığını gösteriyordu. 1699‟da imzalanan Karlofça anlaşmasıyla tarihin en büyük toprak kayıplarını verdi. Bu gelişmeler ve Karlofça anlaşması Osmanlı İmparatorluğu‟nun mutlak manada çöküşünü ifade etmese de Batı‟yı tehdit edecek bir güç olmaktan çıktığını gösteriyordu.

Hristiyanlar Osmanlı’yı Avrupa’dan atmak için neredeyse 16. yüzyılın sonuna kadar beklediler. Bu yüzyılla beraber toprak kaybeden Türklerden öçlerini hem de çok kanlı bir biçimde aldılar. Şark Meselesinin başlangıcında Avrupalıların amacı Türkleri batıya sokmamak iken, daha sonra bu, Türkleri Avrupa’dan çıkarmak şekline dönmüştü. Bunun için de çeşitli stratejiler geliştirdiler. Evvela Osmanlı Türkiye‟sindeki Türk olmayanlarla işbirliği yaparak, Türkleri zor duruma düşürmeyi hedeflediler. Bu işte başrolü Rusya oynamakla beraber diğer Avrupa devletleri de ona yardımcı oldular. Önce Osmanlı sınırlar içindeki gayr-ı Müslim ve gayr-ı Türk tebaanın bağımsızlığı sağlanacak, daha sonra Arap kıtası vasıtasıyla Türkler kıskaç altına alınacaktı. Zaten kuzeyden ve doğudan Ruslar, Türkiye’yi çoktan kuşatmışlardı. Bu düşünceleri de gerçekleştikten sonra Türklerin kafasına öldürücü darbe vurulabilir, İstanbul ve Kudüs kurtarılabilir, Türkler geldikleri yere yollanabilirdi. Ancak Osmanlı Devleti’nin bulunduğu mevki o kadar mühimdi ki, Avrupalıların hiçbiri diğerinin kendisinden fazla bir şey koparmasına göz yumacak gibi değillerdi. Bu sebepten Şark Meselesinin bir dönemini teşkil eden, Avrupa’da “Hasta Adam” olarak görülen Osmanlı bir müddet daha yaşatıldı. Bunun için I. Dünya Savaşına kadar ülkeler bekledi.
Osmanlı‟nın iç işlerine karışma ve söz sahibi olma durumu Batı tarafından hızla uygulamaya koyulmaya başlanmıştır. Fransa, Avusturya, ve Rusya çeşitli mezheplere mensup Hıristiyan tebaa arasında Müslümanlarla Hıristiyanlar arasındaki bir takım olayları da istismar etmek suretiyle “himaye” adı altında Osmanlı Devleti‟nin iç işlerine müdahale etmek imkânı bulmuşlardır. Din ve mezhep meselelerini istismar eden misyoner faaliyetlere İngilizler de katılmakta gecikmedi. 1840 yılında Kudüs‟te bir Protestan kilisesinin inşası için izin alan İngiltere kısa sürede bu mabedin hizmete açılmasını sağladı (1842). Daha sonra İngiltere İstanbul‟daki büyükelçisinin girişimleri sonucu Osmanlı Payitahtında bir “ Protestan cemaati idare Heyeti”nin kurulmasına (1864) muvaffak oldu. Bu cemaati İngiltere‟nin İstanbul‟daki elçisi himayesine aldığı gibi her türlü maddi ve manevi destekten de geri kalmadı. Bu cemaat daha sonra 1850 yılında bir fermanla “Ermeni Protestan milleti” olarak Osmanlı yönetimi tarafından kabul edilecektir. İngiltere‟nin bu faaliyetlerinin hemen arkasından ABD ve Almanya‟da devreye girerek İngiliz konsolosluklarının yardımları sayesinde Osmanlı topraklarına gönderdikleri Protestan misyonerler ile İmparatorlukta “Protestanlık” propagandasına yardımcı olmuşlardır. Özellikle Amerika‟da Türk düşmanlığı doğrultusundaki Ermeni propagandasının en büyük gücünü Amerikan misyonerleri ve Amerikan Protestan Kilisesi teşkil etmiştir. Anadolu‟da ilk Amerikan misyoner merkezi Harput‟ta 1852 tarihinde kurulmuş, 1859 yılında ise aynı yerde Amerikan misyoner koleji olup, amaç olarak da bölgede hizmet verebilecek Ermeni Protestan papazı yetiştirmeği hedeflemekteydi.
Kapitülasyonların daha sonraki yıllarda “Himaye” sistemine zemin hazırlaması sonucu olarak Osmanlı tebaası azınlıklar bir yandan Türk topraklarında varlıklarını devam ettirirken, bir yandan da kendilerine Batılı devletleri hami olarak görmüşler, çökmekte olan Osmanlı İmparatorluğu enkazı altında kalmamak için kendi gelecekleri ile ilgili olarak “Himaye” sistemini bir garanti olarak görmeye başlamışlardı. Batılı devletler Ortadoğu‟daki çıkarları için yakın geçmişte ezdikleri Yahudileri teşkilatlandırmaya ve şark meselesinin bir parçası olarak “ Siyonizm” meselesini kışkırtmaya başlamışlardır. Bu politika Arap dünyasının I.Dünya savaşı yıllarında Türk Devleti‟ne isyan etmelerine Ortadoğu‟daki Türk şemsiyesinin ortadan kalkmasına ve neticede II.Dünya savaşı sonrasında, Filistin toprakları üzerinde bugünkü Batı emperyalizminin Ortadoğu‟daki dayanaklarından birisi olan İsrail Devleti‟nin kurulmasına kadar uzamıştır.
Yararlanılan Kaynaklar
Sedat Bilinir, Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın Şark Meselesindeki Yeri
Erhan Afyoncu, Sorularla Osmanlı İmparatorluğu
Abdülhalük Çay, Her Yönüyle Kürt Dosyası
Kazıcı Ziya, Müslüman Hıristiyan İlişkileri Tarihi
Topçubaşı Arslan, Batı ve Şark Meselesi
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Sedat Bilinir’e aittir.
Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Bilim-Kurgu Sinemasının Tarihsel Gelişimi

1900-1950: İlk Örnekler
Sinemada yeni bir türün ortaya çıkması yalnızca yeni bir tematiğin başlaması anlamına gelmemekte, aynı zamanda sinemanın yeni bir teknik ve estetik “dili” kullanmaya başladığını da göstermektedir. Bu açıdan bakıldığında örneğin “western”, doğal-kırsal manzaraların ve hareketlerin türü; “tarihsel sinema”, kostümlerin ve mimari dekorların türü; “melodram”, bakışların, romantik davranış ve hareketlerin türü olarak görülebilir. Bilim kurgu, başlangıcından bu yana insanı hayrete düşürme peşindeki film hilelerinin türü olmuştur. Günümüz şartlarında olanaksız olanı canlandırıp gösteren, doğa yasalarını hayal gücüyle yeniden biçimlendiren bir türdür.
Sinemada bilim kurguyu incelemek, sinemada bilim kurgunun alanına giren şeylerin tam olarak ne olduğunu görmekle mümkündür. Türün doğuşu ve edebiyat üzerinden gelişimini anlamak, bu noktada önemli bir adımdır. Modern bilim kurgunun tanınabilir bir biçim ve eser topluluğu haline gelmesindeki en önemli payın, sinema ile oldukça hızlı bir şekilde kurduğu ilişki olduğu söylenebilir. George Melies’in 1902 tarihli Voyage Dans La Lune isimli filmi, Jules Verne’in yazmış olduğu bir hikayenin on dört dakikalık versiyonudur. İlk bilim kurgu romanı olma hususunda üzerinden tartışmaların yürütüldüğü Frankenstein, Dünyanın Merkezine Yolculuk ve Zaman Makinesi de birçok kere sinemaya uyarlanmıştır. Peter Fitting, bilim kurgunun sinemayla olan bu yakın ilişkisini aynı zamanda onun modernliğinin de bir sembolü olarak vurgulamaktadır.
F. Neşe Kaplan ve Gülin Terek Ünal’a göre bilim kurgu sineması, isminin de gösterdiği gibi “bilimsel ve kurgusal” olma özelliğini gerektiren bir türdür. Söz konusu bilimsellik özelliği, hem bilim ve teknolojideki gelişmeleri araç olarak kullanarak bir anlatım biçimine dönüştürmesinden, hem de anlatı içinde ele aldığı meseleleri eleştirel bir çerçevede tartışmasından kaynaklanmaktadır. Bilim kurgunun kurgusal yapısı ise “yabancılaştırıcı kurgu” tekniğine dayanmaktadır. Bilim kurgu filmi, sinemacının hayal gücüne dayanarak bir gelecek tasavvuru sunmaktadır.
Geoff King ve Tanya Krzywinska’nın sordukları soru bir filmi bilim kurgu türüne dahil eden şeylerin neler olduğudur. Filmin ortamı, karakteri ve temalarının türü belirlemede önemli olduğunu ancak yeterli olup olmadığını sorgulamışlardır. Çoğu insan bir bilim kurgu filmini gördüğünde onun hangi türe ait olduğunu çıkarabilmektedir. Fakat sorulması gereken esas soru bunun ne şekilde, hangi yöntemler kullanılarak yapıldığıdır. King ve Krzywinska, bu soruyu açıklamanın bir yolu olarak Rick Altman’ın yaptığı ayrımı kullanırlar. Altman’ın öne sürdüğü yararlı bir analitik araç sağlayan dil çalışmasından alınan bir yaklaşımdır. Bu anlamsal yaklaşım, anlam birimlerine odaklanır; yani bir filmi, veya bir türü oluşturan çeşitli unsurları göz önüne alır. Bu anlam birimlerinden biri de anlatının geçtiği ortamdır. Buna göre bir bilim kurgu filmi kısmen, gelecekteki bir ortam, başka bir galaksi ya da boyut gibi semantik bir özellik açısından tanımlanabilir. Diğer semantik unsurlar, uzay gemileri ve yeni teknolojilerin ürünleri gibi nesneleri içermektedir. Bilim kurgu filmleri içerisinde bilim adamları, siberler ve uzaylılar da dahil olmak üzere belirli karakter türleri bulunmaktadır. Bazı semantik özellikler film ortamına özgüdür. Bilim kurgu sineması belirli bir görsel stil veya gösterişli özel efektler kullanılarak tanımlanabilir. King ve Krzywinska’ya göre bu semantik yaklaşım faydalıdır ve türleri tanımlama biçimimizden uzak değildir.
Bilim kurgu türünün sinemada kullanılmaya başlaması sinemanın oldukça erken bir dönemine tekabül eder. Sinemanın icadından birkaç yıl sonra, yirminci yüzyılın hemen başında, bugün bilim kurgu olarak kabul ettiğimiz ilk filmler yapılmıştır. Bilim kurgunun sinemadaki atası sayılabilecek isim George Méliès’tir. Méliès, bir sihirbazdır ve dolayısıyla illüzyonun ustasıdır. Filmlerinde gerçeklik ve temsil, gerçek ve fantezi arasındaki sınırlarla sık sık oynamıştır. Onun ortaya koyduğu illüzyonlar seyircinin kendi gerçekliklerini sık sık sorgulamasına neden olmuştur. İlk film gösterimlerine seyircinin yaklaşımı göz önüne alınırsa Méliès’nin filmlerinin etkisi daha iyi anlaşılacaktır. Daha önce benzerine hiç rastlamadıkları hareket eden görüntüler gören seyirci, izledikleri ilk filmlerden fazlasıyla etkilenmiş, hatta korkmuştur. Fabrikadan çıkan işçilere, gara giren trene verilen aşırı tepkiler düşünüldüğünde Méliès’nin filmlerinin seyircide iyiden iyiye bir şok etkisi yarattığı çıkarımına ulaşmak zor olmayacaktır. Méliès sinemaya düş gücünü ve öyküyü katmış, günümüzde kurmaca dediğimiz sinemanın da temeli sayılmış, sinemaya yeni ve sınırsız bir alan açmıştır.
1902’de George Méliès, ilk bilim kurgu filmi olarak kabul edilen Ay’a Seyahat filmini çekmiştir. Ancak bilim kurgu terimi bu film için çok sonraları kullanılmıştır. Melies filmi Jules Verne’in From the Earth to the Moon ve H.G. Wells’in The First Men in the Moon adlı romanlarına dayanarak yaptığı son derece keyifli ve oldukça yaratıcı filmi yayımlandığı dönemde son derece popüler olmuştur. Melies, aya seyahati bilimsel bir olay değil de saf fantezi ürünü olarak göstermek istemiş, bunun için de bir dizi özel efekt kullanmıştır. Filmin konusu şöyledir: Altı cesur gökbilimci ve Melies’in oynadığı Profesör Barbenfouilis, ayın yüzeyine gitmek için bir uzay kapsülü kullanırlar. Aya gittiklerinde orada yeraltı mağaralarında yaşayan garip bir tür olan Selenitlerle karşılaşırlar. Melies’in çektiği bu ilk filmde de görüldüğü gibi sinemacılar, özellikle bilim kurgu türü söz konusu olduğunda türün kökeninin de geldiği edebiyattan oldukça faydalanmışlardır. Nitekim ilk bilim kurgu filmi olarak kabul edilen Ay’a Seyahat de tam bir uyarlama olmasa da Verne ve Wells’in romanlarından etkilenerek oluşturulmuştur. Tarih arşivi bu gün, sizler için Bilim-Kurgu Sinemasının Tarihsel Gelişimi konusunu araştırıyor.

20. yüzyılın ilk yıllarında dünyanın pek çok farklı yerinde bilim kurgu olarak sınıflandırılabilecek filmler çekilmiştir. 1916 yılında Amerikalı yönetmen Stuart Paton, Jules Verne’in Denizler Altında 20.000 Fersah romanını Melies’den sonra filme çeken ikinci yönetmen olur. Bu dönemde altın çağını yaşayan Danimarka sineması, sessiz film dönemine başyapıt olarak görülen iki adet bilim kurgu filmi kazandırmıştır. Bu filmler August Blom’un yönettiği 1916 tarihli Verdens Undergang (Dünyanın Sonu) ve Holger Madsen’in yönettiği, İngilizce’ye A Trip to Mars adıyla çevrilen 1918 tarihli Himmelskibet filmidir. 1921 yılında ise Andre Deed, İtalyan sinemasının savaşa verdiği en başarılı tepkilerden biri olan ve bilim kurgu sinemasının kilometre taşlarından biri olarak görülecek L’uomo Meccanico (Mekanik Adam) filmini çekmiştir. Bir üçleme planlayan Deed, diğer iki filmi çekemeden hayatını kaybetmiştir.
Sovyetler Birliği döneminde yaşayan yönetmenler ve çektikleri filmlerle anılsa da kökleri Rus İmparatorluğu’na dayanan, “Fantastika” olarak bilinen Rus bilim kurgu sineması, 1920’lerden itibaren önemli filmler ortaya koymuştur. Yönetmen Yakov Protazonov’un Sovyet Sessiz Sineması’na kazandırdığı 1924 yapımı Aelita (Mars Kraliçesi) filmi bunlardan biridir. Almanya’da ise 1. Dünya Savaşı’nın yol açtığı yıkımlarla yaşama gayreti gösteren toplumsal sınıfların çelişkilerini gösteren Metropolis, 1927 yılında Fritz Lang tarafından çekilmiştir. Dışavurumcu Alman Sineması’nın önemli eserlerinden olan film, aynı zamanda bilim kurgu sinemasının da unutulmayan örneklerinden biridir. Lang, 1929 yılında ise Frau im Mond (Aydaki Kadın) filmini çeker. Thea von Harbou’nun aynı isimli kitabından uyarlanan filmde Melies’ten sonra roket yolculuğunun temel prsensipleri seyirciyle paylaşılmıştır.
1900’lerin başları sinemanın henüz emekleme dönemi olmasına, türlerin ve yöntemlerin tam olarak oluşmamasına rağmen bilim kurgu türüne dahil edilebilecek birçok filmin çekildiği bir dönemdir. Bu dönemde sessiz olarak çekilen filmlerde gösterilen başka gezegenler, yıldızlar (Ay, Mars vb), bilim ve teknolojinin yeterince gelişmediği göz önüne alınırsa neredeyse tamamen hayal ürünüdür. Böylece bilinmeyen dünyalar konusunda oldukça “özgür”, içerik açısından fantezinin yer yer öne çıktığı filmler ortaya konmuştur. 20. yüzyılın başlarındaki bilim kurgu filmleri, güncel olayları gelecekte olabilecek şekilleriyle işlemişlerdir. Örneğin 1900’lü yılların başında Jules Verne’in romanlarından sinemaya aktarılan Ay’a Seyahat (1902), İmkânsız Yolculuk (1904), Denizler Altında 20.000 Fersah (1907) gibi bilim-kurgu filmleri, bilim kurgunun, ilerideki bilim ve teknoloji hakkındaki sezgilerini yansıtması açısından dikkate değer belgeler olmuşlardır. Çünkü bu yapıtlardaki sezgiler veya hayallerin ilerleyen yıllarda gerçeğe dönüştüğü görülmüştür. Ne var ki sinemadaki bu iyimser bilim kurgu yapıtların üretimi Birinci Dünya Savaşı ile birlikte sekteye uğramıştır. Bu büyük olay, insanların bilime hayran bakışlarını karamsarlığa çevirmiş, bilimin yalnızca barışçıl amaçlarla, insanların yararına değil, savaşcı amaçlarla yıkıcı, yok edici olarak da kullanılabileceğini ortaya koymuştur. Bunun sonucu olarak kötümser, canavarlarla dolu bilim kurgu filmler yapılmıştır. Özellikle yenilginin büyük bir bunalıma ittiği Alman toplumunda bu açıkça görülmektedir. Golem (1914) ve Die Rache des Homunoulus (1916) filmlerinde kötülük kaynağı ve yapay insanlar anlatılmaya çalışılmıştır. Daha sonraki yıllarda ise bilim kurgu filmler birer ideolojik propoganda aracı olarak kullanılmak istenmiştir. Metropolis (1926), Nazi İmparatorluğu’nun dayanacağı “üstün ırk – köle ırk’lı” toplumunu canlandırır. Frankenstein (1931), The Island of Lost Souls (1932), The lnvisible Man (1933), The Bride of Frankenstein (1935) gibi yapıtlarda izleyicilerin karşısına canavarlar, hortlaklar, kötü ruhlu yapay insanlar getirilerek o günlerin ekonomik bunalımından daha kötümser olaylar olabileceği gösterilmiş, insanlar toplumsal gerçeklerden uzaklaştırılmaya çalışılmıştır.
1929 yılında Amerika’da yaşanan Wall Street İflası’nın ardından sinema sektörü de bu durumdan etkilenmiştir. Yaklaşık altı ay sonra yaşanan Büyük Buhran, sinemayı da oldukça etkilemiştir. 1931 yılı boyunca eğlence sektöründeki stoklar yüzde yetmiş beş oranında gerilemiştir. Dönemin en büyük yapımcıları olan Fox, Warner Bros, Paramount gibi şirketlerin hisse değerleri yüzde yetmiş beş ile doksan sekiz oranında düşmüştür. Bu durumda üreticiler film yapma biçimlerini değiştirmiş, daha düşük bütçeli yapımlara yönelmiştir. 1930-1950 yılları arası öncesinde sessiz bilim kurgu sinemasının üretkenliğinin aksine, nispeten kısır bir dönem olarak geçmiştir. Bu dönemde Amerika’da yaşanan Büyük Buhran finans dünyasının çökmesine; Nazizm ise Avrupa’da faşizmin yeniden canlanmasına sebep olmuştur. Yeni bir dünya savaşına doğru gidilen bu dönemde bilim, ağır savaş sanayinin kontrolüne girmiş, sanat ise devletlerin propaganda aracı olarak kullanılmaya başlamıştır. Bu dönemde Sovyetler Birliği’nde Joseph Stalin 1930 yılında milyonların hayatına mal olacak “Tarımsal Ortaklık” sürecini başlatmış, aynı yıl Amerikalı astronom Clyde Tombaugh, sonradan gezegen statüsünden cüce gezegen statüsüne düşürülecek Plüton’u keşfetmiştir. 1932 yılında ise atom bölünmüş, dünyanın en etkili kitle imha silahının temelleri atılmıştır. Amerikalı meşhur yönetmen Orson Welles, 1938 yılında yayımlanan War of the Worlds isimli radyo programında Marslıların dünyamızı istila ettiği yalan haberini duyurmuş, iddialara göre kitlesel bir paniğe neden olmuştur. Aynı yıl Amerika’nın en büyük propaganda silahlarından biri olan Superman karakteri çizgi roman olarak raflarda yerini almıştır. 1939 ise yeni bir dünya savaşının başladığı yıl olmuştur. Altı yıl süren İkinci Dünya Savaş’ında kırk milyon kişi ölmüş, Avrupa büyük bir yıkım yaşamış, savaştan galip çıkan Amerika Birleşik Devletleri dünyanın süper gücü haline gelmiştir.

1920 ve 1930’lu yıllarda Amerika’da yayımlanan ucuz dergilerle birlikte bilim kurgu türü giderek büyümüştür. Özellikle Büyük Buhran’ı izleyen yıllarda ısrarlı bir şekilde iyimser bir tutumdan yana olmuş, daha iyi bir dünyanın oluşması için teknolojinin oynayacağı role iyiden iyiye ikna olmuştur. Örneğin 1933-1934 yıllarında Chicago Dünya Fuarı’nda ve özellikle “Yarının Dünyasını İnşa Etmek” adını taşıyan 1939-1940 New York Dünya Fuarı’nda sunulan parıltılı gelecek görüntüleri, bilim ve teknolojinin insanı hayatına getireceği pozitif ihtimallere karşı duyulan iyimser bakışın birer tezahürü olarak görülebilir. Ancak 1945 yılında Japonya’da sivillere karşı kullanılan atom bombasıyla birlikte bilim kurgu iyimser bakış açısını büyük oranda kaybetmiştir. Çünkü yirminci yüzyılın en büyük icadı, dünyayı daha iyi bir yer haline getirmek için yapılan bir icat değil, yüz binlerce insanı öldürmek için kullanılan bir bomba olmuştur.
Bilim kurgu denince akla gelen fimler arasında bu dönemden filmler olmasa da 1930-1950 arasında da önemli bilim kurgu filmlerinin yapıldığı söylenebilir. 1980’lerdeki New York’u anlatan Just Imagine (1930), insanların yerini alacak tehlikeli bir makinenin dizayn edildiği Alman yapımı Der Herr Der Welt (1934), türün takipçileri arasında zamanla bir fenomene dönüşecek ve ülkemizde de Baytekin Fezada Çarpışanlar (1967) ismiyle uyarlanacak Flash Gordon (1936), Karel Capek’in romanından uyarlanan Çek yapımı Krakatit (1948) gibi filmler dönemin öne çıkan yapımlarından bazıları olarak belirtilebilir.
1950’ler: Türün Popülerleşmesi
1950’li yıllar sinema tarihinde ve bilim kurgu türü özelinde önemli bir döneme denk düşmektedir. Hem bilim ve teknolojinin ilerlemesini hem de İkinci Dünya Savaşı sonrasında değişen dünya düzenini birlikte yaşayan toplumlar, bu iki önemli olayın etkisinde kalarak film üretmişlerdir. Bu dönem, insanlığın Soğuk Savaş’ın kıskacında ve nükleer bombaların gölgesinde geçirdiği bir dönem olarak görülebilir. Irkçılık ve sömürgecilik, bu dönemde tüm dünyada etkisini göstermiştir. Kore ve Tibet’te savaşlar patlak vermiş, Macaristan ve Doğu Berlin ayaklanmalara sahne olmuştur. Rock müzik gençlerin gözdesi olmuş, sinemada ise James Dean gibi yıldızlar binlerce insan tarafından idol olarak görülmüştür. Dönemin iki süper gücü, Amerika ve Sovyetler Birliği arasında uzay yarışı başlamış, teknolojik gelişmeler hız kazanmıştır.
N. Berk Çoker, yirminci yüzyılın ilk elli yılını bilim kurgu türünün ortaya çıkışı, emeklemesi ve hayatta kalma mücadelesi olarak görmektedir. İkinci elli yıllık dönem ise özellikle ABD’nin sinemayı bir silah olarak kullanıp kültür kapitalizmi adı altında üstünlüğünü tüm dünyaya kabul ettirme çabasıyla geçmiştir. Bu on yıllık sürece damga vuran filmlerin itici güçleri olarak 1947 tarihiyle başlayan soğuk savaş, git gide kutuplaşmakta olan dünya, silahlanma ve uzay alanlarında yarışan iki süper güç ABD ve SSCB, 1947 yılında New Mexico Eyaleti’ne bağlı Chaves County’de cereyan eden “Roswell Ufo Olayı” ve uzaylıların incelendiği ve bir takım deneyler yapıldığı söylenen, kimsenin girilmesine izin verilmediği için altmış yıldan fazla zamandır gizemini koruyan Amerika’daki 51. Bölge görülebilir. 4 Ekim 1957 tarihinde dünyanın ilk yapay uydusu olan Sputnik-1 Sovyetler Birliği tarafından dünyanın yörüngesine oturtulmuştur. Bu durum hem Uzay Çağı’nın habercisi olmuş, hem de ABD ve SSCB arasındaki uzay yarışını başlatmıştır. Sovyetler Birliği, Sputnik-1’in ardından Layka adındaki bir köpeği dünya yörüngesine göndermiş, dünya dışına ilk kez bir canlıyı gönderen ülke olmuşlardır. SSCB’nin Sputnik-2’yi de dünya yörüngesine göndermesine karşılık ABD en büyük cevabı 29 Temmuz 1958’de NASA’yı kurarak vermiştir. Dünyanın o dönemki iki süper gücü arasındaki bu yarışın bilimsel ve teknolojik bilginin ilerlemesi noktasında bir avantaja dönüştüğü söylenebilir. Birbirlerini devamlı geçmek isteyen bu iki devletten birinin gelişimi ötekini daha fazlasını yapmak için tetiklemiş, bu da bilimsel gelişmelerin normalde olacağından çok daha hızlı ilerlemesine sebep olmuştur. Atilla Dorsay bu dönemdeki gelişmeleri ve bilim kurgu sinemasına olan etkilerini kısaca şu şekilde özetlemiştir:
“Modern bilimin ilerlemesi, özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bilim alanındaki şaşırtıcı buluşlar, uzay denemeleri, aya yolculuklar vs. bilim kurgunun da koşut biçimde gelişmesine ve günümüzün en özgün ve ilginç yazınsal/sanatsal yaratış alanlarından birine dönüşmesine yol açıyor…”
I950’li yıllarda tüm dünyada soğuk savaş zihniyeti yaygın bir hâl almıştır. Bu dönem, FBI ve Strategic Air Command (Stratejik Hava Komutanlığı) gibi soğuk savaş kurumlarını öven filmler ile casus filmlerinin dönemi olarak görülmektedir. 1950’li yıllarda iyice popülerleşen bilim kurgu türü ise, soğuk savaş psikolojisini çok daha soyut biçimde yansıtmaktadır. Forbidden Planet (1956) bu psikolojiye dair oldukça gelişkin bir analiz sunarken, Invasion of the Body Snatchers (1956) filmi, bu dönemin politik paranoyasına dair en mühim metaforu oluşturmaktadır. Forbidden Planet’teki canavarlara karşı topyekün bir seferberlik söz konusu değildir. Onlar başka dünyalardan gelen acımasız yaratıklar olarak görülmemelidirler. Daha çok kendi id’lerimizin ortaya koyduğu ürünler, kendimize ait temel korkularımızın yansımalarıdır. Zira filmdeki karakterler bir kez kendi bilinçaltlarının üstesinden gelmeyi başardıklarında canavarlar buharlaşmıştır. Zühtü Bayar 1950’li yılları, bilim kurgu sinemasının paranoyak altın çağı olarak görmektedir. Bu dönemde çekilen filmler Soğuk Savaş’ın Hollywood bilim kurgusunda dile getiriliş biçimleri olarak okunabilmektedir. Invasion of the Body Snatchers (1952), Invaders From Mars (1953) ve The Fly (1958) gibi komünizm paranoyasını McCarthycilik paralelinde sürdüren filmler, bu bakış açısına örnek olarak gösterilebilir.
1950’li yıllarda sinemadaki bilim kurgu patlamasının 1950 tarihli Destination Moon filmiyle başladığı söylenebilir. Bu patlama çeşitli sebeplere dayanmaktadır. İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki yıllarda Amerikan film endüstrisi üretim, dağıtım ve gösterim konusundaki uzun süredir devam eden tekeli ortadan kaldıran yasal bir kararı takiben paniğe kapılmıştır. Bu dönemde sinema seyircisini çalan televizyonun da etkisiyle insanlar daha çok evlerinde kalmayı tercih etmişlerdir. Hollywood yapımcıları insanları yeniden salonlara çekmek için bu dönemde filmleri geniş ekran formatlarında üretmişlerdir. Ayrıca git gide daha çok renkli film çekilmiş, 3-D dahil birçok yenilik, efekt ve hile sinemaya sokulmaya çalışılmıştır. Bu dönemde bilim kurgu türü, korku türü ile birlikte bütün bu efektlerin kullanılması için uygun filmler üretmiştir. Üretilen filmler daha çok gençlere yönelik, onların ilgisini çekebilecek filmlerdir. Bilim kurgu filmlerinin popülerliği, yükselen nükleer endişeler ve Soğuk Savaş’la ilişkilendirilebilir. Bu dönemdeki uzaylı istilası filmleri savaş çığırtkanlığından pasifistliğe kadar çeşitli alanlarda çekilmiştir. War of the Worlds (1953), Invaders From Mars (1953) ve Earth vs. Flying Saucers (1956) filmlerinde uzaylılar yalnızca yıkıcı güçler olarak resmedilmiştir. The Day the Earth Stood Still (1951) ve Space Children (1958) gibi filmlerde ise insanlar onlar hakkında en kötüsünü düşünse de uzaylılar dünyayı yok etmeye değil kurtarmaya gelmiştir. Örneğin The Day the Earth Stood Still filmi, bir barış mesajı vermektedir. Uzaylılar, dünyalılara silah yapmayı bırakmalarını, aksi takdirde evreni korumak için dünyayı yok edeceklerini söylemektedirler. Amaçları barışçıl olsa da yaklaşımları o denli barışçıl değildir. Bu periyottaki filmlerde görülen silahlanma, saldırı, dünyanın yok olması gibi temaların ellilerdeki Soğuk Savaş’la ve silahlanma yarışıyla ilgili olduğu rahatlıkla söylenebilir.
Kaliforniya’da başlayan bir uzaylı istilasının anlatıldığı Invasion of the Body Snatchers (1956), H. G. Wells’in aynı isimli romanından uyarlanan, Marslıların istilasının anlatıldığı The War of the Worlds (1953), kibrit kutusu kadar küçülen bir adamın başına gelenlerin anlatıldığı The Incredible Shrinking Man (1957), ellili yıllarda çekilen ve bugün dahi izlenmeye devam eden Amerikan bilim kurgu filmlerinden bazılarıdır. Bu dönemde Amerika dışında da iz bırakan bilim kurgu filmleri çekilmiştir. Dünyaya çarpmak üzere olan bir gezegen konusunda insanları uyarmak için gelen deniz yıldızı görünümlü yaratıkların bulunduğu, türün takipçileri arasında zamanla bir kült film haline dönüşen Japon yapımı Uchûjin Tôkyô ni arawaru (1956), uzayda hayatın anlatıldığı ve özel efektleriyle dikkatleri çeken yarı kurmaca-yarı belgesel Sovyet filmi Doroga k Zvezdam (1958) bu filmler arasında sayılabilir.

1960’lar: Uzaya Yolculuk
1960’lı yıllar özellikle siyasal açıdan hareketli yıllardır. Küba Füze Krizi, ABD ve Sovyetler Birliği arasında yaşanan gerginlikler, 1968 yılında Fransa’da De Gaulle iktidarına karşı başlayan öğrenci hareketleri bütün dünyayı etkilemiştir. Öte yandan Yuri Gagarin’in uzaya çıkan ilk insan olması bilimsel açıdan kayda değer bir gelişmedir. 1950’li yıllarda atılan tohumların hem olumlu hem de olumsuz sonuçları altmışlı yıllarda kendini göstermeye başlamıştır. Güney Afrika’da Sharpville katliamı yaşanmış, polisin açtığı ateşle onlarca siyahi öldürülmüştür. Küba’da gerçekleşen Castro Devrimi, Domuzlar Körfezi harekatına yol açmıştır. Amerika’da 1961 yılında Beyaz Saray’a yerleşen John Fitzgerald Kennedy, kısa zamanda toplumu politize etmiştir. Öte yandan sivil toplum hareketleri ve bu hareketlerin getirdiği dinamizm ülkenin dört bir yanına yayılmıştır. İngiltere’de “Süpermac” lakaplı Başbakan Macmillan’ın tüketim yanlısı bir muhafazakarlık sergilediği altın yıllar, Profumo skandalıyla son bulmuştur. Çin’de ise Mao Zedung, Kızıl Muhafızları rejim muhaliflerine karşı harekete geçirmiştir. 1968 yılı ise bu on yılın en karmaşık ve kaotik zamanı olmuş, Paris neredeyse bir devrim daha yaşamıştır. Diğer tarafta Sovyet İmparatorluğu Prag Baharı’yla sarsılmış, ancak çökmemiştir. Altmışlı yıllar hemen her konuda uzlaşmazlık ve tartışmanın yaşandığı yıllar olmuştur. Atom bombası bazılarına göre en iyi caydırıcı silahken, bazı kesimler tarafından korkunç bir canavar olarak görülmüştür. Bazıları ise füze krizinde Küba’ya hiç taviz vermediği için Kennedy’nin dünyayı kurtardığına inanmıştır. Jumbo jeti yine bu dönemde ortaya çıkmış, Concorde ilk uçuşunu gerçekleştirmiştir.
1960’lı yıllarda SSCB ve ABD arasındaki uzay rekabeti iyice kızışmıştır. Bu dönemde Sovyetler Birliği NASA’nın gittikçe artan varlığı ve uzay yarışına dahil olmasıyla daha da iddiali projelere imza atmıştır. 1961 senesinde Sovyet kozmonot Yuri Gagarin’in uzaya çıkan ilk insan olması üzerine ABD Başkanı Kennedy 25 Mayıs 1961 tarihinde ABD Kongresi’nde yaptığı konuşmada en büyük amacının 1970 yılına kadar dünyanın uydusu Ay’a bir insan indirmek ve sağ salim bir şekilde geri döndürmek olduğunu söylemiştir. 1964 yılında Ranger VII yaptığı uçuş boyunca çektiği binlerce fotoğrafı NASA’ya göndermiştir. SSCB’nin buna cevabı ise 1965’te gelecektir. Sovyet kozmonot Aleksey Arkhipoviç Leonov on iki dakika süren uzay yürüyüşle uzayda yürüyen ilk insan olmuştur. Aynı yıl ABD’li kozmonot Ed White bu yürüyüşün süresini yirmi dakikaya çıkarmıştır. Bu dönemde iki ülke uzay programlarına milyarlarca dolar harcamıştır. ABD’nin fırlattığı Mariner IV, fırlatıldıktan yedi buçuk ay sonra Mars yüzeyinden 22 adet fotoğraf göndermiştir. 1966 yılında hem Sovyetler hem de ABD, aya yapılan ilk insansız inişleri gerçekleştirirler. Altmışlı yılların sonlarına doğru ABD uzay alanında daha fazla gelişme göstermiş, 20 Temmuz 1969 günü Neil Armstrong, Michael Collins ve Edwin Aldrin, Ay yüzeyine iniş yapan ilk insanlar olmuşlardır. Özellikle Ay’a yapılan insanlı uçuş ve bunun görüntüleri insanlık için önemli bir aşamadır. Bu on yılda Ay’a ve uzaya ilişkin tahayyüller git gide yerini gerçek görüntülere ve bilgilere bırakmaya başlamıştır.
Sinema alanında ise altmışlı yıllarda özellikle Amerika’da sıkıntılı bir dönem yaşanmıştır. Televizyonun ucuzlaması, herkes tarafından ulaşılabilir hale gelmesi, sinemaya olan ilgiyi azaltmış, geleneksel seyirciyi beyaz perdeden uzaklaştırmıştır. Film yapımının göreceli olarak daha pahalı ve yavaş olması da bu noktada etkili olmuştur. Bunun üzerine Hollywood, sinemaya büyük bütçeler yatırmaya karar vermiş ve 1960 yılında 11 dalda Oscar kazanan Ben Hur çekilmiştir. El Cid (1961), Lawrence of Arabia (1962) ve Cleopatra (1963) gibi büyük yapımlar da hemen ardından gelmiştir. İngiltere’de ise daha gerçekçi yapımlara yönelme yaşanmış, Saturday Night and Sunday Morning, This Sporting Life (1963), Alfie (1966) gibi filmler çekilmiştir. James Bond filmlerinin gelişi ise endüstriyi bir nebze hareketlendirmiştir. Onyılın sonlarına doğru ise tarihi yapımların yerine bilim kurgu filmleri geçmiş, 2001: A Space Odyssey (1968) ve Planet of the Apes (1968) ile Hollywood yeni dünyalara yönelmiştir.
1950’li yıllarda Amerika’da B sınıfı filmlerin sayısındaki büyük artış sonrası 1960’lı yılların başında bilim kurgu filmlerinin üretimi git gide azalmıştır. Bu dönemde uzay ve onunla ilişkili çalışmalar uluslararası gündemin en etkili maddelerinden biri olmuştur. 1962 yılında başlayan NASA Sanat Programı, bir tanıtım/pazarlama makinesi gibi çalışmış, gezegenlerin ve roketlerin renkli, etkileyici resimleri hazırlanarak medya raporlarıyla birlikte sunulmuştur. Bunun yanı sıra, gerçekleştirilen görevlerin TV yoluyla hazırlanmış raporları ve resmi fotoğrafları da kullanılmıştır. Uzayın keşfi aynı zamanda müthiş bir medya olayı haline gelmiştir. Bilimsel ilerlemenin ütopyacı hayalleri uzay programının başlamasından önce yaşanan iki dünya savaşı ve II. Dünya Savaşı’nın bitiminde nükleer savaş başlıklarının kullanılması felaketi tarafından alt üst edilmiştir. Ancak altmışlı yıllarda medya ilgisi, insan hayatını yok etmekten ziyade, arttırmak için tasarlanmış roket bilimindeki gelişmelere odaklanmıştır. Bu anlamda, uzay yarışının ‘öyküsü’, bilimin imajı ve şöhretini tüm dünyada yeniden canlandırmıştır.
1960’lardaki bilim kurgu filmleri kendi içinde çeşitlilik göstermektedir. 1950’ler hakkında The Thing From Another World (1951) gibi filmlerdeki kara film tarzı yapımlarıyla, Soğuk Savaş paranoyasının belirgin olduğu bilim kurgu filmleriyle, bilim kurgunun altın çağı dense de, Philip Kemp’e göre bilim kurgunun en iyi dönemi 1960’lı yıllardır. 1950’lerdekilerin benzeri uzay istilalarının ve canavar saldırılarının yer aldığı filmlerin yapılması sürmüş, ancak bilim kurgu politik spekülasyon (The Manchurian Candidate, 1962), kabus/korku (Seconds, 1966) ve “samimiyetsiz uzay operası” (Barbarella,1968) gibi farklı biçimler alarak ortaya çıkmıştır. 1950’lerde siyah-beyaz üretilen filmler 1960’larda renklenmiştir. King Kong vs. Godzilla (1963) karakterler göze hoş gelen renklerle geri dönmüş, korkutucu Godzilla küçük çocukların koruyucusu ve arkadaşı olarak yeniden düzenlenmiş, daha çocuk dostu bir biçime bürünmüştür. Time Machine’de (1963) de benzer bir aile dostu serüven sunulmuştur. Yönetmen George Pal bu filmde H. G. Wells’in 1895’te yayımlanan romanının şiddetli karamsarlığını yumuşatmıştır. 1960’lardaki Sovyetler ile ABD arasındaki yarıştan ortaya çıkan “uzay çağı” kavramı, bilim kurgunun bu dönemdeki önemli malzemelerinden biri olmuştur. Ay’la ilgili yapılan araştırmalar uzay serüvenlerine ilgiyi teşvik etmiştir. 2001: A Space Odyssey (1968) filmindeki cihazlarla dolu geleceği ikna edici bir şekilde yansıtmayı mümkün kılan özel efektler (özellikle maketler ve örtüler) bu türde film yapmak isteyenleri cesaretlendirmiştir. Yine 1968’de yapılan Planet of the Apes’de bir astronot ekibi, maymunların baskın tür olarak gelişerek insanları köleleştirdiği gelecekteki bir gezegene düşer. Philip Kemp, filmin sonunda beliren kırılmış Özgürlük Heykeli’nin unutulmaz görüntüsü, Küba ile yaşanan füze krizinin kışkırttığı yaygın nükleer savaş ve onunla birlikte gelen radyoaktif serpinti endişelerini simgelediğini belirtmektedir.
Ellilerde uzaydan gelen istilacılar bilim kurgu filmlerinin konusunu oluştururken, altmışlı yıllarda uzaya yapılan yolculuklar yeni gözde konu haline gelmiştir. Bir maymunla birlikte Mars’ta hayatta kalmaya çalışan bir adamın hikayesinin anlatıldığı Robinson Crusoe on Mars (1964), Stanley Kubrick’in birçokları tarafından başyapıt olarak görülen filmi 2001: A Space Odyssey (1968) bu filmlerden bazılarıdır. Fransız yönetmen Chris Marker’in daha sonra Twelve Monkeys adıyla uzun metrajı da çekilecek filmi La Jetée (1962), Japon yönetmen Hiroshi Teshigahara’nın filmi Tanin no kao (1966), dönemin akılda kalan bilim kurgu filmlerine örnek olarak gösterilebilir.
1970’ler: Yeni Görsel Efektler
1970’li yıllar dünyada bazı savaşların bittiği bazılarınınsa başladığı yıllardır. Altmışlardaki özgürleşme hareketleri bu dönemde de devam etmiştir. Öte yandan bilim ve teknoloji alanında da gelişmeler yaşanmış, Mars yüzeyinden ilk fotoğraflar çekilmiştir. 1970’ler dünyada uzlaşmanın kolay kolay sağlanamadığı, insanların iyiden iyiye kutuplaştıkları bir dönem olarak görülebilir. Bu dönemde İrlanda Cumhuriyet Ordusu (IRA) Kuzey İrlanda ve İngiltere’de patlattığı bombalar ve döktüğü kanla saygınlığını yitirmiştir. CIA, Şili’de bir askeri darbe düzenleyerek yönetime el koymuştur. Vietnam Savaşı bitmiş, ancak Kamboçya, Lübnan, Ortadoğu, Kıbrıs gibi başka yerlerde yeni savaşlar patlak vermiştir. İnsanoğlu gezegene verdiği zararın farkına varmaya başlamış, ABD’deki Three Mile Adası felaketi üzerine nükleer santrallere karşı protesto hareketleri başlamıştır. Cinsiyet değiştirme konusunda ilk adımlar bu dönemde atılmıştır. Kadın hakları, eşcinsel hakları, etnik haklar ve hayvan hakları kavramları ortaya çıkmış ve bu alanlarda tartışmalar başlamıştır. Ay böcekleri, gökyüzü laboratuvarları, Mars fotoğrafları, Kuzey Denizi Petrolü ve tüp bebekler de bu dönemde ortaya çıkmıştır. Sinema alanında Woody Allen, yetmişli yıllarda bir yıldıza dönüşmüş, George Lucas Star Wars’u, Francis Ford Coppola da The Godfather’ı bu dönemde çekmiştir.
Yetmişli yılların sorunları hem Hollywood’a hem de Avrupa sinemasına yansımıştır. The Deerhunter (1978) ve Apocalypse Now (1979) filmleri başta olmak üzere birçok film konu olarak Vietnam Savaşı’nı seçmiştir. Bu dönemde Hollywood, bir değişim rüzgarına kapılmıştır. Francis Ford Coppola, Brian de Palma, George Lucas, Steven Spielberg, Martin Scorsese gibi yönetmenler, hem büyük kitleleri sinemaya çekmeyi başarmış hem de eleştirmenlerin övgüsünü kazanmışlardır. Bu dönemde sinemada bilim kurgu, büyük bir cesaretle kimsenin daha önce adım atmadığı yerlere doğru ilerlemiş ve diğer bütün türlerden daha fazla özel efektlere bağımlı olan bir tür haline gelmiştir. 1977 yılında yayımlanan, George Lucas’ın çektiği Star Wars ile birlikte özel efekt sanatı da yeni bir çağa girmiştir. CGI (Computer-generated imaginery) efektler, büyük gişeler yapan birçok Amerikan filminde kullanılır hale gelmiştir. Bu yeni görsel efekt teknikleriyle beraber bilim kurgu sinemasının olanaklarının ve inandırıcılığının önemli bir eşiği geçtiği söylenebilir. Bu dönemin öne çıkan bilim kurgu filmleri sayılırken Star Wars’u es geçmek mümkün değildir. 1977 yılında George Lucas tarafından çekilen ve çok uzak bir galakside geçen ilk film, zamanla dünya çapında yayılacak bir fenomenin fitilini ateşlemiştir. Woody Allen’ın komedi-bilim kurgu filmi Sleeper (1973), görsel efektleriyle sinemada yeni bir eşiği atlatan Steven Spielberg imzalı Close Encounters of the Third Kind (1977), Rus yönetmen Andrei Tarkovski’nin klasik filmleri Solaris (1972) ve Stalker (1979), dönemin önemli bilim kurgu filmlerinden bazılarıdır.

1980’ler: Büyük Bütçelerin Türe Dahil Olması
1980’li yıllar, sosyal ve ekonomik değişimlerin hız kazandığı, siyasi karışıklıkların da dünyanın çeşitli yerlerinde devam ettiği bir dönemdir. İnsanlık bir yandan bilim ve teknoloji alanında gelişimini hızla sürdürürken öte yandan ekonomik sıkıntılar, açlık ve iç karışıklıklarla da yüzleşmek zorunda kalmıştır. Yirminci yüzyılın sonlarına doğru dünya, iyiden iyiye kritik bir noktaya doğru ilerlemiştir. Zenginle yoksul, iktidarla halk, işgücü ile sermaye arasındaki gerginlik git gide artmıştır. Falkand Adaları, Grenada, Libya ve Zimbabve’deki sömürgeci savaşların yanı sıra Lübnan, Afganistan, Angola’daki gibi yeni ve karmaşık savaşlar da bu dönemde başlamıştır. İsyanlar ve devrimler Haiti, Polonya, El Salvador, Filipinler ve Panama hükümetlerini devirmiştir. Bu dönemde erkeğe yönelik bakış açısı ve algı değişmiş, yeni nesil erkek evde çamaşır da yıkayan çocuk da bakan bir varlığa dönüşmüştür. Kadınlar, daha önce yalnız erkeklere mahsus alanlara girmeye başlamıştır. Eylül 1983’te ilk kez bir siyahi Miss America seçilmiştir. İlk kadın astronotlar da yine bu dönemde göreve başlamıştır. Hayalet uçak tanıtılmış, güneş enerjisiyle çalışan bir başka uçak Manş’ı geçmiştir.
Film yıldızları içinse 80’lerin iyi geçtiği söylenebilir. Özellikle televizyonda yayımlanan Dallas gibi dizilerle televizyon reytingleri en üst seviyeye ulaşmıştır. Çekilen filmlerin de bütçelere oldukça yüksek seviyelere çıkmıştır. Batman (1989) 50 milyon dolar, Who Framed Roger Rabbit? (1988) 70 milyon dolar gibi bütçelere çıkmıştır. Bu ve benzeri bütçeler karşılığını da almış, dönemin bilim kurgu klasiklerinden E.T. tek başına 228 milyon dolar hasılat yapmıştır. Video teyplerin oldukça yayıldığı ve bütün gün televizyon seyreden insanların iyiden iyiye arttığı bu dönemde özellikle Steven Spielberg sinemaya ciddi bir kazanç getirmiştir. 1940’ların ve 50’lerin altın günlerini çağrıştıran filmler üretmiş, ailece sinemaya gitme olgusunu yeniden başlatmıştır. Bu dönem, Bruce Willis ve Arnold Schwarzenegger gibi isimlerin filmleriyle şiddetin de arttığı bir dönem olmuştur. George Lucas, 70’lerde başladığı Star Wars üçlemesini bitirmiş ve bilim kurgu en popüler tür haline gelmiştir. Bu dönemde Terry Gilliam’ın üçlemesinin ilk filmi olan Time Bandits (1981) ile birlikte zaman yolculuğu temasını işleyen bilim kurgu filmleri git gide daha popüler hale gelmeye başlamıştır. 1984’te başlayan James Cameron’ın Terminator serisi ve 1985 yılında başlayan Robert Zemeckis’in Back to the Future üçlemesi bu türün öne çıkan örnekleridir. Bu filmler geleceğe dair bilim kurgu ve fantezinin birer karışımı olmuşlardır.
Genellikle ütopik bir dünya algısının anti tezini belirtmek için kullanılan distopya teması ise seksenli yıllarda bilim kurgu sinemasının önceki on yıldan aldığı temalardan biridir. Yetmişlerde sıkça karşılaşılan “kıyamet sonrası” biçimindeki distopyan filmler bu dönemde de etkisini sürdürmüştür. Bu filmler, yakın bir gelecekte geçmekte ve çoğunlukla nükleer/ekolojik felaket sonucunda oluşan kötümser bir havayı yansıtmaktadırlar. Dünya ve toplumsal yaşam tekrar barbarlığa geri dönmüştür ve filmlerin ana kahramanları hayatta kalma savaşı vermektedirler. Öte yandan bu dönemdeki bilim kurgu filmlerindeki gezegenler arası yolculuklar, enformasyon ve elektronik teknolojilerinin gelişmesinin bir yansıması olarak bilgisayar üretimi yapay bir uzayda gerçekleşmiştir. Bu sebeple maddi dünya insanın psikolojik iç evreni içine kapanmış ve bu iç evren üzerine yerleşmeye başlamıştır.  2019 yılının Los Angeles’ında geçen Blade Runner (1982), kısa sürede bir üçlemeye dönüşen ve zaman yolculuğu temasının işlendiği filmlerden biri olan Back to the Future (1985), iki Rus’un yanlış tuşa basmaları sonucu yaptıkları uzay yolculuğunun anlatıldığı Sovyet filmi Kin-dza-dza! (1986), robot bir polisin ana karakter olduğu polisiye-bilim kurgu Robocop (1987), dönemin öne çıkan bilim kurgu filmlerinden bazılarıdır.
1990’lar: Türün Olgunlaşması
Dünyanın hızla globalleştiği ve büyük umutlarla milenyuma doğru ilerlediği bu dönemde teknoloji alanında önemli buluşlar gerçekleşmiş, bilim kurguya karşı da yenilenen bir ilgi baş göstermiştir.
Kırk yıl boyunca Doğu ile Batı’yı ayıran Demir Perde bu on yılın başında, 1991 yılında Sovyetler Birliği dağılmıştır. Resmi olarak 1990 yılında, Almanya’yı ikiye ayıran Berlin Duvarı yıkılmıştır. Bankaların çökmesine ve borsaların tehlike çanları çalmasına rağmen bu dönemde pazar ekonomisi giderek güçlenmiştir. Doksanlı yıllarda özel televizyon kanalları hızla çoğalmış, insanlar çok hızlı şöhret olmaya başlamış, “ünlü” kavramı yeniden tanımlanmıştır. Televizyon kanallarının çoğalmasıyla birlikte spor çok daha geniş bir kitleye yayılırken, televizyon ve sinema dünyasının yıldızı isimlerinin özel hayatları da çok daha fazla insanın ilgi alanına girmiştir.
Soğuk Savaş gerginliklerinin yenilenmesi ve nükleer yok oluş tehditleri doksanlı yıllarda yeni politik ve ekonomik biçimlerin oluşmasına sebep olmuştur. Daha çok türün klasik yazarlarına karşı olmakla beraber bilim kurguya karşı yeniden bir ilgi uyanmıştır. Popüler ve akademik hayal gücünü bilim kurgu ile genelde ilgisiz olan bağlamlarda yakalayan, teknolojinin gelişip insanların yaşam kalitesinin düştüğü hikayeleri anlatan cyberpunk’ın sinemada ortaya çıkışı, sanallık ve genetik mühendisliği gibi hususların türün kurgusal yaklaşımlarına geçişini kolaylaştırmıştır. Böylece yeni doğan bir alt türle birlikte bilim kurgu türünün sınırları da içerdiği konular noktasında genişlemiştir. Bilim kurgu dahil 1990’lardaki bütün tür filmleri her açıdan “aşırıya kaçılarak” üretilmiştir. Filmlerin çekim süreleri aşırı uzamış, bütçeler aşırı artmış ve filmler büyük gösterilere dönüşmüştür. Bu dönemde filmlerdeki her çerçevenin tam anlamıyla mükemmel olmasına gayret edilmiştir. Dixon’ın belirttiği üzere doksanlarda tür filmlerinin tematik ve yapısal endişelerinin kaynağı sermayenin geri kazanımı olmuştur. Vizyona giren filmlerin milyonlarca dolarlık yatırımı temsil ediyor oluşu da her şeyi daha stresli hale getirmiştir. Öte yandan filmler üzerindeki bu özen ve yatırımın türün olgunlaşması adına bir kazanım olduğu söylenebilir.
Doksanlı yılların başında internetin ve “world wide web” adı verilen sistemin tüm dünyada yaygınlaşması sonucu sinemada bilgisayar, telekomünikasyon, sanal gerçeklik ve yapay zeka gibi temsiller ciddi bir artış göstermiştir. Seksenlerde ortaya çıkan sanal gerçeklik temalı filmlerde karşımıza çıkan elektronik ve dijital uzay-mekan betimlemeleri bu dönemin küresel bilgi ağlarıyla birleşmiştir. Brett Leonard’ın çektiği The Lawnmower Man (1992) ve Mamoru Oshii’nin çektiği Ghost in the Shell (1996) bu filmlere örnek olarak gösterilebilir. Doksanlarda internetin gittikçe yükselen popülerliğine dayanılarak çekilen filmler arasında ise Sneakers (1992) ve The Net (1995) bulunmaktadır. Bu dönemde bilim kurgu filmlerindeki özel efektler büyük bir hızla gelişmeye devam etmiştir. 1993 yılında Steven Spielberg, Jurassic Park filmiyle büyülü efektler ortaya koymuştur. Uzak bir adada kurulan bir parkta eski DNA’lar kullanılarak yeniden canlandırılan dinozorları konu edinen filmle birlikte bilim kurgu fimleri görsel açıdan bir basamak daha atlamış, yeni bir özel efekt dönemine girilmiştir. 1999 yılında ise Wachowski Kardeşler türün en bilinen filmlerinden biri olan Matrix’i çekmiştir. Büyük oranda CGI efektlere dayanan film, bilgisayarların dünyayı ele geçirdiği bir çağda geçmektedir.
2084 yılında geçen, insanların sanal olarak Mars’a tatile gittikleri Total Recall (1990), Steven Spielberg’in yönettiği, dev bütçesi ve dönemine göre devrim sayılan görsel efektleriyle Jurassic Park (1993), dünyada yaklaşık beş milyar kişinin ölümüne yol açan tehlikeli bir virüsün yok edilmesi için yapılan zamanda yolculuğu anlatan Terry Gilliam imzalı Twelve Monkeys (1995), 2200’lü yıllarda yok olmanın eşiğine gelmiş bir ortamda geçen Luc Besson filmi The Fifth Element (1997) dönemin önemli bilim kurgu filmleri arasında sayılabilir.

2000 ve sonrası: Teknolojinin Gücü
2000’li yıllar ve sonrası sinemanın gelişen teknolojinin olanaklarını sonuna kadar kullandığı, önceki yıllarda ancak hayal edilebilen şeylerin filmlere dahil olduğu zamanlardır. İlk zamanlarından beri fantasiğe, masallara, destanlara, bilim kurguya, mitoslardan beslenen veya onları yaratan süper kahramanlara büyük yer veren sinema, artık kendi başına bir düş dünyasıdır. Teknolojik ilerlemeler sonucunda artık düşlenen her şeyi perdeye aktarabilecek güce ve yetkinliğe ulaşmıştır. Gerçek dünyadan kaçış ihtiyacı da kitlelerin fantastik olana ve bilim kurguya olan ilgisini her daim canlı tutmuştur. Dolayısıyla neredeyse bütün ülke sinemaları bu türe bir noktasından dahil olmuşlardır. 2000’li yıllar sinemada bilim kurgu türünün teknik olarak en etkili, maliyet ve izlenme olarak da en yüksek sayılara ulaştığı zamanlardır. Büyük bütçeli görsel şölenler ve gerçek dünyadaki endişeler yirmi birinci yüzyılın A sınıfı bilim kurgu filmlerini şekilendirmiş, Source Code (2013) gibi karakter filmlerinin yanı sıra Avatar (2009) gibi “epik” filmler ortaya çıkmıştır. Aynı dönemde küçük ölçekli, bağımsız olarak üretilen bilimkurgu film yapımı geleneği de var olmaya devam etmiş, Eternal Sunshine of the Spotless Mind (2004), Sleep Dealer (2008), Moon (2009) ve Her (2013) gibi başarılı örnekler vermiştir. Bunun yanında Hunger Games (2012) ve Divergent (2014) gibi bilim kurgu olarak görülebilecek uyarlama üçlemeler, sıradan izleyicilerin bilimkurguyu ayırt etmek için kullandığı uzay gemileri, robotlar ve yabancı dünyalarla ilişkilendirilen görsel sembollerden yoksun oldukları için tür tartışmaları içine dahil edilmemiştir. Sonuç olarak bu filmlerin hepsi Verne ve Wells’ten bu yana bilim kurgunun (basılı veya beyaz perdedeki) yapmış olduğu şeyi yapmış, bilim ve teknolojinin yarattığı geleceğe bakarak izleyicilere “ya böyle olursa” sorusunu sordurmuştur.
Öte yandan 21.yüzyılda bilim kurgunun dijitalleşen dünyayla birlikte televizyonda ve internette de daha çok görüldüğü belirtilmelidir. Bu durum 90’lı yıllarda yayımlanan Star Trek: The Next Generation (1987-1994), Babylon 5 (1993-1999) ve Star Trek: Deep Space Nine (1993-1999) gibi dizilerle başlamıştır. Televizyon dizileri türün en az filmler kadar ilgi çeken yapımları olmuştur. Türün fanatikleri izledikleri üzerinden kendi kurgusal çalışmalarını yapmış, özellikle internet aracılığıyla bilim kurgunun dünyasını genişletmişlerdir. Dijital efekt teknolojisi, bilim kurgu aksiyon sinemasına doğru yönelse de televizyon ve internet teknolojileri bu türe önemli katkılar sağlamıştır. Böylece yirmi birinci yüzyılda bilim kurgu, sinemadan sonra televizyon ve internette de iyiden iyiye aktif hale gelmiş, gelişen teknolojiyle birlikte üretilen eserler nitelik ve nicelik olarak yukarılara tırmanmıştır. Bu dönemde önceki dönemlere göre her türden çok daha fazla film çekilmiş, bilim kurgu türü de teknolojik ve görsel olarak üst seviyelere çıkmıştır. Suçların henüz işlenmeden önlenmeye çalışıldığı bir gelecekte geçen Steven Spielberg imzalı Minority Report (2002), William Karel’in Ay’a ayak basma görüntülerinin sahte olduğunu iddia ettiği sahte-belgeseli Dark Side of the Moon (2002), Wong Kar Wai’nin romantik bilim kurgusu 2046 (2004), Meksikalı yönetmen Alfonso Cuaron’un çektiği, görsel olarak titizlikle hazırlanmış Children of Men (2006) ve Gravity (2013), İspanyol Nacho Vigalondo’nun zamanda yolculuk temalı filmi Los Cronocrimenes (2007), 2092 yılında dünyada kalmış son ölümlü insanın anlatıldığı Jaco Van Dormael imzalı Mr. Nobody (2009), Christopher Nolan’ın dev bütçeli yapımları Inception (2010) ve Interstellar (2014), dönemin öne çıkan birçok bilim kurgu filminden bazılarıdır.
Yararlanılan Kaynaklar
Abdülkerim Tunç, Bilim Kurgu Sinemasında ”Mars”
Giovanni Scognamillo ve Metin Demirhan, Fantastik Türk Sineması
Nick Yapp, 1980’ler
Philip Kemp, Sinemanın Tüm Öyküsü
James Franco, Bir Film Nasıl Okunur?
N. Berk Çoker, Bilim Kurgu Sineması
F. Neşe Kaplan, Gülin Terek Ünal, Bilimkurgu Sinemasını Okumak
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Abdülkerim Tunç’a aittir.
*Bizimle iletişim kurmak için: kenandabirkuyu10@gmail.com