Genel

Kur’an-ı Kerim’de Yaradılışa Dair Kavramlar

İlahi kitaplar ve özellikle Kur’an-ı Kerim tam, yetkin, her şeye gücü yeten bir Tanrı algısı üzerinden hareket eder. İslam’da bu algının adına Tevhid denir. İnsanın her halinde onunla etkin bir şekilde var olan ve her şeye gücü yeten Tanrı algısı, insanda; O’na layık olma güdüsünü geliştirir. Bu da Tanrı’nın emir ve yasaklarının insan için bir anlam ifade etmesi demektir. Çünkü insanın en önemli karakteristik özelliği onun her şeyi anlamlandırma yeteneğine sahip olmasıdır. Allah, onu bu yeti ile yaratmış hatta insanın bu yönünü kullanması için Kur’an-ı Kerimde vurgular yapmıştır. Allah’ın, insana yaratma ile sunmak istediği mesajı anlamanın ilk yolu, yaratılış ve amacını ifade eden kavramları anlamakla olur. Bu amaçla Kur’an-ı Kerimde yaratılış ifade eden birçok kelime bulunmaktadır. Bu kelimelerin bir kısmıyla yer ve göklerin yaratılışı, bir kısmıyla da canlı ve cansız varlıkların yaratılışı dile getirilmiştir. Allah’ın Kur’an-ı Kerimde yaratma ile ilgili kullanmış olduğu her kavram, O’nun azametine ve kudretine ithaftır. Çünkü yaratma mefhumu sadece var etmekten ibaret değildir. Gerek kavramın içeriğinde var olan ‘bir ölçüye göre takdir etme’ anlamı, gerekse kâinat ve unsurlarının yaratılışını anlatan ayetlerde yer alan ‘tedbir’ ve ‘takdir’ ifadeleri, yaratılışın bir ölçü ve plana göre gerçekleştiğini göstermektedir. Yaratma mefhumu bir olgunun ötesinde, ilahi nizam, hikmet güç ve iyilikten meydana gelerek Allah’ın bir lütfu haline dönüşmektedir. Bu bakımdan yaratılış ve kavramları genel olarak fiziksel özellikler çerçevesinde Yaratıcının kudretini ortaya koyan fiiller değildir. Bu fiilleri ifade eden kavramlara bakıldığı zaman O’nun belirli özelliklerini kapsayan ve yaratılışın çeşitli yönlerine vurgu yapan kavramlar olarak karşımıza çıkmaktadır. İlk önce bu kavramların yaratılış sürecinde kazandıkları ve Râzî’nin bu kavramlara yüklediği anlamları ortaya koymamız uygun olacaktır.

Kudret

Sözlükte “gücü yetmek, bir işi ölçülü ve planlı bir şekilde yapmak, planlamak, kıymetini bilmek, bir şeyin niteliğini, niceliğini ve şeklini belirlemek, rızkını daraltmak” manalarındaki kudret (kadr) kelimesi, Allah’a nispet edildiğinde “dilediğini eksiği ve fazlası olmaksızın hikmet çerçevesinde yapmak” anlamına gelir. Kudretin zıddı “bir fiili gerçekleştirememe” anlamındaki acz’dir. Kudret kavramı, Kur’an-ı Kerîm’in 103 ayetinde Allah’a nispet edilmektedir. Bunların yetmişten fazlası isim, diğerleri fiil şeklindedir ve genellikle “güç yetirmek, ölçülü ve planlı yaratıp düzenlemek” gibi manalara gelmektedir. Allah’a izafe edilen kudret kavramlarından bir kısmı “takdir” sığasıyladır. Râğıb el-İsfahânî, takdirin iki şekilde gerçekleşebileceğini söyler. Biri Allah’ın kudret vermesi, diğeri şeyleri hikmet çerçevesinde belli miktar ve biçimde meydana getirmesidir. Buna bağlı olarak ilâhî fiillerin de iki kategoride tecelli ettiğini belirtmek gerekir. Birincisi tek icatla yarattığı şeyler olup bunlarda artma veya eksilme yoluyla miktar değişikliği olmaz. Bu tür nesneler ancak O’nun iradesi dâhilinde değişir veya yok olur. Örneğin; Gök cisimleri gibi. İkincisi var oluş prensiplerini bi’l-fiil, kendilerinden türeyecek nesneleri de bi’l-kuvve kıldığı şeylerdir; meselâ hurma çekirdeğinden elma veya zeytin değil hurmanın oluşması, spermden diğer canlılar değil de insanın üremesi gibi. Kudret kavramı, çeşitli hadis rivayetlerinde hem fiil kalıpları hem isim şeklinde (kader, kādir, kadîr) Allah’a nispet edilmiş ve genellikle “güç yetirme, planlayıp takdir etme” manalarında kullanılmıştır. Kudret, “güç yetirmek, ölçüp biçerek planlamak; bir şeyi muhkem ve sağlam yapmak” anlamlarıyla naslarda kula da nispet edilmektedir. Bundan başka kuvvet, takat, vüs’ kavramları da ona izafe edilmiştir.

Kudret sıfatı, Allah için kullanıldığında mübalağa sığasıyla ‘kadir’ kalıbında kullanılır. Allah’ın 99 ismi arasında yer almamakla birlikte Kur’an-ı Kerimde çokça geçmektedir. Kadir sıfatı, ‘k-d-r’ sıfatının mübalağa şekliyle gelmiş halidir. Bu durum Allah’ın var olan her şeyi iradesi çerçevesinde yapabilecek güce sahip olduğunu ve bunu takdir ettiği zaman yetkinliğinin olduğunun ifadesidir. Kudret, Allah’ın kadim bir sıfatı olup O’nun yaratma eyleminin gereğidir. Çünkü var olan her şeyin taalluk ettiği ve yapılabilirliğini gösteren sıfat, bu sıfattır. Bunun için var olanlar açısından bu durum imkânla olan şeydir. Bu imkânla var olan her şey mümkün kavramını ifade eder. Bu bakımdan kudret kavramı, Allah’ın gökleri ve yeri yarattığını fiilen ifade eder. Kudret kavramının her şeyi yaratan Allah’a ait olduğunu söyleyen Râzî, yaratıcılık hususundan başka hiçbir varlığın ortaklığının kabul edilmeyeceğini ve yaratıcı kudretin sadece Allah’a ait olduğunu belirtir. Kadir olan varlık, çeşitli fiilleri yapmada özgürdür. Bu fiiller yapabilmeyi kapsadığı gibi yok edebilmeyi de kapsar. Bu açıdan Kudret kavramı, her yönüyle ortaya koyma ve ortadan kaldırma kapasitesini içine alır. Nasıl ki insanların, yerin, göğün yaratılması bir kudretin ifadesi ise, bunların yok edilmesi de aynı oranda bir kudretin ifadesidir. Yani bir insanın yürümek istemesi ve yürümek istememesi gibi. Bu açıdan kadri olan varlığın seçme ve irade etme gücünü içerdiği açıktır. Kudretin cansız veya irade yeteneği olmayan varlıklarda olması söz konusu olamaz. Ateşin yakmak isteyip istememesi onun irade ve isteğine göre değildir. Ateşin yakması bir kudretin gereği olmakla birlikte bu iradeyi gösteren Allah’tır. Bundan dolayı Allah’ın kudreti âlemde sürekli kendini gösteren, âlemdeki mekanizmanın etkin ve düzenli bir şekilde devamını sağlayan; aynı zamanda yok etme, ortadan kaldırma anlamı taşıyan bir kavram olduğunu söyleyebiliriz. Bu anlamda kudret dilediğini yapma ve planlama anlamını da kapsamış olur.

Rab

Rab kelimesinin, şeddeli ‘b’ ( ب ) harfi ile asıl manası ‘terbiye’dir. Sonra bundan tasarruf, taahhüt, ıslah etme, tamamlama, kemale erdirme, manaları çıkmıştır. Bütün bunlardan da yücelik, riyaset, malik olmak ve efendilik gibi manalara gelen kelimeler doğmaktadır. Arap dilinde kelimenin değişik anlamlarda kullanışına ait misaller vardır. Bu misallerdeki en çok kullanım, bir şeyi düzenleme ve iyileştirme anlamındadır. Ancak bu kavrama, zatı ve sıfatı ile bir şeyi ortaya çıkarma manası yüklenemez. Öyle ki bu konuda denilir ki, Allah bu âlemi ezeli madde ile yarattı ve düzenini yaptı bundan dolayı da kendini âlemi düzenleyen olarak tanıtır. Allah kendini rab diye isimlendirmiş, Rab kelimesi de terbiyeden oluşturulmuş bir sıfat olup, özellikle şefkat ve rahmete delalet eder. Kelimenin somut manasına bakıldığı zaman; eğitmek, çocuğu büyütmek, terbiye temek, yetiştirmek anlamlarına gelmektedir. Dini mücerret manasına baktığımızda ise; rızık veren, şansları mahlûkat arasından taksim eden anlamlarına gelir. Rab kavramı, terbiyeden türeyen bu isim olarak, terbiye etmek büyütmek, yetiştirmek manasında Rabbin terbiye eden, yetiştiren ile sıkı sıkıya ilgisi vardır. Bir mürebbi küçüğü büyütürken, yetiştirip terbiye ederken onunla inceden inceye alakadar olur. Halini, hareketini, bütün tavırlarını ve gelişmesini kontrol eder. Uygun olmayanları ıslah edip düzenler nasıl hareket edeceğini gösterir ve öğretir. Mürebbi kelimesi, öğretmeyi, doğruyu göstermeyi ve bunları yaparken merhametli olmayı ihtiva etmektedir. Bundan dolayı terbiye manasında rab, hidayet ve rahmetle alakalıdır. Allah da, Rab olması bakımından yarattıklarını terbiyece ıslah ederek, idare etmektedir. Rab kelimesinin merhamet, rahmet, sıfatlarını ihtiva etmesi, insanların ruhlarına ümit vermekte ve bu rabbe karşı sevgi ve saygı duymanın gerektiğini ifade temektedir.

Rab ismi ile üzerinde durulması gereken nokta, Allah’ın kâinatı yaratıp kendi haline bırakmadığıdır. Özellikle Aristo’dan etkilenen Farabi ve İbn-i Rüşd gibi bir takım Müslüman filozoflar, Allah’ın Muharrik-i evvel yani ilk hareket ettirici, olduğunu öne sürmüş, yaratılıştan sonra kâinatın içindeki varlıklarla birlikte fıtratından taşıdığı melekelerle, hareket etmekte olduğunu ileri sürmüşler. Yani Allah, kâinatı yarattı ve bıraktı gibi yanlış bir anlayışa düşmüşlerdir. Bu yanlış anlayış sonunda, insanlar peygamber olmadan filozofların koyacakları, kurallarla da yeryüzünde ilahi bir hükümet kurulabilir düşüncesine varmışlar. Oysa Kur’an, muharriki evvel anlayışına karşıdır. “İnsan başıboş bırakılacağını mı sanır.” ayetiyle Allah’ın kâinatın yaratılış amacına yönelik vurgusu ortaya çıkmaktadır. Allah’ın rab ismiyle temelde vurgulanan esas şudur: Doğumdan ölüme var olan bütün kâinat düzeni aktif bir şekilde Allah tarafından idare edilmektedir. Allah, Rab olarak kâinatta mutlak tasarruf sahibidir. Bu tasarrufu Kur’an-ı Kerim’in birçok ayetinde dua ve yaratana karşı istekten görebiliyoruz.

“Ve rabbiniz dedi ki bana dua edin kabul edeyim çünkü bana ibadeti bırakıp büyüklük taslayanlar aşağılanarak cehenneme gireceklerdir.” ayeti ile “Kullarım beni sana sorduğunda (onlara söyle):ben çok yakınım bana dua ettiği vakit dua edenin dileğine karşılık veririm halde kullarımda benim davetime uysunlar ve bana inansınlar ki doğru yolu bulsunlar.” ayetlerinde Allah, insanların yaratıcı ile ilişkilerinin zaman ve mekân sınırı olmaksızın olabileceğini, kulların bu durumuna sınır koymayan bir yaratıcının, kâinattaki her şeyle doğrudan ilişki içerisinde olduğuna dikkat çeker.

Rab ismi, Kur’an-ı Kerimde 962 yerde Allah’a nispet edilmiştir. Bu kullanımdan hareketle Rab isminin, Allah’ın nasıl bir yaratıcı olduğunu ve genel özelliklerinin nasıl olduğunu yansıtan bir kullanıma sahip olduğu söylenebilir. Bu ismin içerisinde Allah’ın diğer sıfatları da dolaylı olarak yer almaktadır. Çünkü yetiştiren bir yaratıcıda doğal olarak güç ve kudretin olması zorunludur. Allah’ın diğer sıfatlarında baktığımızda Rab ismi, bunların genel bir ifadesi şeklinde hepsini kapsayıcı bir nitelik arz etmektedir. Bundan dolayı Allah, her şeyin Rabbi, insanların Rabbi, âlemlerin Rabbi, gibi isimleri Kur’an-ı Kerim de çokça kullanmaktadır. Kur’an’da geçen Rab kelimelerinin neredeyse tamamı, Yüce Allah’ın adlandırılması ve mutlak Rubûbiyyetinin ön plana çıkarılması amacıyla kullanılmıştır. Ancak bu kavram, Allah dışındaki varlıklarla karşılaştırma tarzında Kur’an-ı Kerimde bir yöntem olarak kullanılmıştır. Rab kavramı, gerekliliğini yerine getiremeyen
varlıklardan yola çıkılarak; rab denilince akla sadece Allah’ın geleceğini ve başka varlıkların bu kavramla nitelenemeyeceğini ortaya koymaktadır.

Haleka (خلق)

Kur’an-ı Kerim’e bakıldığı zaman, yaratma kavramının bir fiil ve bir eylem, bir oluş olduğu görülür. Kur’an’da Allah’ın yaratma fiilini ifade etmek için birçok kavram kullanılmakla birlikte, en çok kullanılan kavram ‘halk’ sözcüğüdür. Göklerle yerin yaratılışından bahsedilirken de, ‘haleka’ ve türevleri kullanılmaktadır. Lügatte; yokluktan icat etme, yaratma çıkarma, ana maddesi ve örneği olmadan nesneleri icat etme, anlamlarına gelir. Lisanu’l Arab, gibi lügatlerde ‘halk’ kelimesinin normal kullanışlarında daima bir örneğe göre yapmak veya takdir etmek, ölçmek manalarının varlığına işaret edilmektedir. Kavramdaki diğer bir özellik ise; bir asıl ve misal olmadan var etme anlamıdır. Bundan anlaşılması gereken var ediş, ya da takdir edişteki özgünlüktür.
Allah, herhangi bir prototipi örnek almaksızın ilim ve iradesine göre nesneleri var etmektedir. Ancak kavramın bu tanımından aslında Kur’an’da doğrudan doğruya zikredilmeyen fakat sonraları yaratma anlamını içeren ilahi fiillere yüklenen ‘yoktan yaratma’ mefhumu tebarüz etmiştir. Kur’an-ı Kerimde yer alan ‘onu topraktan yarattı’, ‘cinleri ateşten yarattı’ gibi pek çok ifade de yaratmanın bir asıldan gerçekleştirildiğini gösterir. Bazı âlimler de ‘halk’ kelimesinin Kur’an-ı Kerimde açıkça yoktan yaratma anlamında kullanıldığını belirtmişlerdir. Ancak kelimenin lügat anlamı ve Kur’an-ı Kerimdeki kullanışlarından yola çıktığımız da ‘halk’ kavramı, misalsiz yaratmayı ifade etse de, ilk maddesiz yani yoktan var etmeyi ifade etmez. Yaratma, eserin yaratıcıya ihtiyacı sonrasıdır. Varoluşun olabilmesi için ilk önce bir yaratma olayının olması gerekir. Eserin ihtiyacı ise sebebinden, sebebin parçasından ve şartından sonra oluşur. Bu bakımdan kavrama verilen bir diğer mana da ‘takdir etme’dir. ‘Halk’ kelimesini takdir etme, olma manasında kullanan Râzî, Kur’an-ı Kerim’in ayetlerinden yola çıkarak bu görüşünü şu şekilde temellendirmeye çalışır.

a) “İsa’nın örneği Allah’ın katında âdemin örneği gibidir onu topraktan yarattı ve ona ol dedi oldu.”

Bu ayetle ‘künfeyekün’ ile yoktan yaratma durumunu ifade eden Allah, halk kelimesi ile yaratma olayından önce bunu takdir ettiğini vurgular.

b) “Emir ve yaratma onun değil midir?”

Ayetinde yaratma anlamına gelen ‘halk’ kelimesinin ‘takdir etme’ anlamında kullanıldığını belirtir. Çünkü ayetteki anlamsal bütünlük bu şekilde sağlanmıştır. Eğer ‘halk’ kelimesi ‘takdir etme’ anlamında kullanılmazsa anlamsal bütünlük bozulmuş olur. Anlamsal bütünlükten yola çıkarak kendi görüşünü ispat etmeye çalışan Râzî, ‘halk’ kelimesin ‘ilk takdir etme’ anlamında olduğunu vurgular.

Allah’ın takdiri Râzî’nin ifadesiyle onun tüm kâinatı ve mümkünatı kapsayan külli ve cüziler hakkında geçerli olanın ilminden ibarettir. Aşağıda zikredilecek olan ‘fitr’ kavramı ise yaratması ve icad etmesinden ibarettir. Dolayısıyla Allah’ın halik olması ilim sıfatına, ‘fatır’ olması da kudret sıfatına işaret etmektedir. Bu ayırımın en önemli sonucu, ‘halk’ kavramının ilim manasında
olmasından dolayı, bu kavramın oluşması esnasında, nesnelerin fiilen varlığını gerektirmemesidir. Râzî’nin bu kavramla ilgili görüşlerine bakıldığı zaman, bu kavrama yaratma ve var etme anlamının verilemeyeceği gerçeğidir. Çünkü ona göre ‘halk’ kelimesi yoktan yaratmayı ifade etmiş olsaydı, ’onu topraktan halk etti sonra ona ol dedi’ ayeti de Allah’ın olmuş bir şeye tekrar ol emrini vermesi, gibi muhal bir sonuç ortaya çıkarmış olacaktı. Böylece Râzî, ‘halk’ kavramının yoktan var etmeyi değil, bir şeyi var edeceğine hükmetme ve bunu gerçekleştirecek olma anlamında ‘takdir etme’yi ifade ettiği sonucuna ulaşır. Kur’an-ı Kerim’de yer alan bu kavrama bakıldığı zaman, özellikle birçok âlimin ‘halk’ fiiline yoktan yaratma anlamı verdiği görülür. ‘Halk’ kelimesi takdir manasında anlaşılınca, haklı olarak ‘her şeyi yarattı, sonra takdir etti’ ayetinin ‘her şeyi takdir etti, sonra takdir etti, şeklinde bir tekrarı, ihtiva ettiği sonucu çıkmaktadır. Çözüm mahiyetinde Râzî, ayetteki ‘halk’ kavramının canlı ya da cansız varlıkların, mevcut mütenasip yapılarını, ifade eden bir takdirle var edilmelerini; takdir kavramının ise; sonraki süreçte, insanların dini dünyevi, sorumlulara ehil, tarzda oluşlarını, cansızların da bir iş ve maslahata elverişli kılınışlarını, ifade ettiğini belirtir. Bu yoruma göre ‘halk’ varoluşsal, ‘takdir’ ise; varoluş sonrası, yaşamsal bir içeriğe sahiptir.

Fetara ( فطر )

“Fetara” kelimesi, lügatte; yarmak, ayırmak, yaratmak, vücuda getirmek anlamına gelir. “Fatır” kelimesi ise yaratıcı anlamında kullanılmaktadır. Dilciler “fâtır” lafzının lügat anlamının “yarmak” olduğunu söylerler; nitekim devenin azı dişi (damağını yarıp) çıkmaya başladığındaki durum için “fetara” kavramı kullanılır. Yani “onu yardım, o da yarıldı” manasında da kullanılır. Yeryüzünde bitkilerin çıkması, ağacın dalları, yaprakların çıkması ile âdeta yarık olduğunda, bu şekilde denilir. Kelimenin Arapçadaki kök manası budur. Daha sonra bu kelime, var etme ve yaratma manasına kullanılmıştır. Çünkü var edilen o şey, yok iken sanki bir karanlık içinde imiş de, yaratılmak sureti ile o yokluk ve karanlık yarılmış ve içinden o çıkmış gibi olur. Bu kelime bazen, bahsettiğimiz şeklinin delil oluşu ile bir şeyi sırf yokluktan meydana getirme manasına geldiği sanılmıştır. Ama gerçekte bu, buna delil değildir. Bunun böyle olduğunu şunlar gösterir:

a) Allah; “Hamd, göklerin ve yerin fâtırı olan Allah´a mahsustur” buyurmuş; daha sonra da o gökleri ve yeri;

“Sonra (Allah) buhar halinde (duhân) olan göğe yöneldi.” Diyerek, onları buhardan yarattığını beyân etmiştir. Binâenaleyh bu ifade, “fâtır” lafzının, Allah’ın onları sırf yokluktan yarattığı manasına gelmediğine delâlet eder.

b) Allah Teâlâ, insanları topraktan yarattığı halde;

“Yüzünü Allah´ın fıtratına çevir ki. O, insanları bunun üzerine yaratmıştır.” Demiştir.

O, “Sizi ondan (topraktan) yarattık, yine ona döndüreceğiz. Sizi bir kere daha ondan (topraktan) çıkaracağız.” Buyurur.

Bu ayetlerden anlaşıldığına göre ‘fatır’ kelimesi yokluktan yaratma anlamına gelmemektedir.

c) Bir şey, maddesi ve sureti (şekli) bulunduğu zaman, meydana gelir. Mesela bir sürahiyi ele alalım. Bu ancak, o belli madde, o belli özelliğe sahip olduğu zaman, mevcut olur, meydana gelir. O suret bulunmadığı zaman, bunların toplamı (demek olan sürahi) meydana gelmez. Bu sureti var eden, o sürahiyi icad etmiş sayılır. Binâenaleyh Onun madde olarak kâinatı icad etmesinin, sürahi maddesini icad etmesini gerektirmediğini anlarız.

Böylece sabit olur ki “fâtır” lafzı, Allah Teâlâ´nın göklerin ve yerin kendisinden meydana geldiği parçaları var ettiğini ifade etmez. Allah Teâlâ´nın bu parçaların yaratıcısı oluşu Kur’an’ın zahirî manaları ile değil, aklî deliller ile sabittir. Ayetteki, “Gökleri ve yerin yaratan” ifadesi, ‘vav’ edatının tertip (sıra) ifade ettiğini söyleyenlere göre, Allah´ın gökleri, yerden önce yarattığı zannını uyandırmaktadır. Akıl da bunu destekler. Çünkü bir daireyi meydana getirmek, mutlaka onun için bir merkez belirlemeyi gerektirir. Ama merkezi belirlemek, mutlaka daireyi meydana getirmeyi gerektirmez. Çünkü tek bir merkez ile sayısız daireler çizilebilir. Fakat bir dairenin, ancak bir tek merkezi vardır.

“Fetara” kavramı, Kur’an-ı Kerimde müştaklarıyla birlikte 20 defa geçmektedir. Diğer fiiller insan veya başka varlıklar için mecaz veya acz anlamında kullanılıyorken bu fiilin faili sadece Allah olup, mefulü ise gökler, yer ve insanlardır. Râzî, bu kavramın ne kadar yoktan yaratma anlamı ifade etmediğini belirtse de, bu anlamda âlemi oluşturan maddenin ezeli ve kadim olmasını da gerekli olmayacağını da belirtir. Sonuç olarak; Râzî’ye göre ‘fatır’ kavramı yoktan yaratan veya oluşturan anlamı taşımaz.

Evvel ( الاول )

Bu kelime ‘başkası yokken var olmak’ anlamını taşımaktadır. “Evvel” demek ezeli olarak her şeyden önce var olmaktır, evvel olan varlık, icat etme ve yaratmayı sağlayan varlık anlamını taşır. “Evvel” demek, var olan her şeyin öncesi demektir.

Bunun zıddı ise ahir; sonda olmakla var olan her şeyin sonuncusu olmak demektir. Bu açıdan bakıldığında “evvel” ve “ahir” kavramları, Allah’ın varlıksal bütünlük içeresinde, hem ezeli hem ebedi boyutunu ifade eder. “Evvel” Allah’ın zatının gereği iken, “ahir” kavramı ise Allah’ın sıfatının gereğidir. Bu lafız ezelde Allah’la birlikte hiçbir varlığın olmadığını gösterir. Râzî, “evvel” kavramına klasik anlayışların vermiş olduğu anlamı vermez. Mefatihu’l Ğayb adlı eserinde bu konuya değinen Râzî, ilk önce bu kelimeye yüklenen anlamları sıralar, daha sonra bunları kendi delilleriyle eleştirir; “evvel” kelimesine beş anlamın yüklendiğini belirtir;

a) Tesir bakımından öncelik: parmağın hareketinin, üzerindeki yüzüğün hareketinden önce olduğunu düşünebiliyoruz. Dolayısıyla bu öncelikten (evvellikten), önce olanın, sonra olana tesiri kastedilmiştir.
b) İhtiyaç bakımından öncelik: Her ne kadar bir’in, iki için illet olmadığını biliyor isek de, ikinin bir’e muhtaç olduğu kesindir bununla da ifade edilmek istenen budur.
c) Şeref bakımından öncelik: Hz. Ebû Bekir (r.a)´in, Hz. Ömer (r.a)´den önce gelişi gibi.
d) Rütbe bakımından öncelik: Bu da, ,imamın cemaate önceliği gibi, maddî bir başlangıçtan dolayı olan öncelik yahut da aklî bir başlangıçtan olan önceliktir.
e) Zaman bakımından öncelik: önceki zamanda mevcut olanın, sonraki zamanda mevcut olandan önceliğidir.

Bu açıklamalardan sonra Râzî, öncelik ve sonralığa dair, akıl erbabının ortaya koyabildiği kısımları saydıktan sonra bir başka öncülün olduğunu belirtir. Bu öncülde de, ortaya konacak her türlü delil’in, “evvel” kavramının açıklaması için yetersiz olacağını ifade eder. Allah’ın “el-evvel” oluşu, mücmel olarak malumdur, ama bunun tafsilatı ve o evveliyyetin (önceliğin) özünü kuşatma, mahlûkatın akıllarının gücünün yetmediği bir şeydir. Binâenaleyh bunlar, “takaddüm”, “evveliyet” ve “ezeliyet” gibi şeylerin hakikatini ortaya koyma hususunda, kapalı ve anlaşılması zor konulardır. Bu kapalılık ise, insan aklının, ezeliyet ve evveliyyet mahiyetinin göz kamaştırıcı azameti ve parlaklığı önünde hayrete düşmesi sebebiyledir. Çünkü akıl, bir şeyi, onu ancak çepeçevre kuşattığında bilip anlayabilir. Aklın bulup getireceği, düşünebileceği her şey ise, çepeçevre kuşatılabilen şey demektir. Çepeçevre kuşatılan şey ise, sonludur. Hâlbuki ezeliyyet, bunun ötesindedir. O halde Allah, “evvel” oluşu hususunda, hem “zâhir”dir (açıktır), hem “batın” (gizli) dır. Zira akıllar, muhdes varlıkların, kendilerinden önce olan bir mucîde (varediciye) varıp dayandığını görmektedir. O halde Allah’ın “evvel” oluşu, işte bu açıdan açık olan her şeyden daha açık ve nettir. Bundan dolayı evveliyyetin hakikatini bilmeyi isterse de insan âciz olur. Zira aklının ve ilminin kuşatabildiği her şey, aklının ve ilminin kuşatıp sınırladığı şeydir, dolayısıyla da sonludur, sınırlıdır. Böylece “evveliyyet”, bunun ötesinde olmuş olur. Binâenaleyh Allah’ın “evvel” oluşu, düşünebileceğin her açıdan, her bâtın (gizli) olandan, daha bâtın (gizli) bir evveliyyettir.

Kun Feyekun ( كن فيكون )

“Bir şeyi dilediği zaman, O’nun buyruğu sadece, o şeye ‘ol’ demektir, hemen olur.” ayetinde ‘ol’ kavramının, Allah’ın mutlak manada yoktan yaratmasını ifade etmek üzere kullanıldığı belirtilmiştir.126 ‘Kun’ yani ‘ol’ kavramı, Allah’ın eşyaları kendi kudretiyle yaratması anlamı taşır. Bununla Allah’ın istediği her şeyi oluşturma gücünü ifade ettiği bildirilir. Bu kavramlardan yola çıkarak Râzî, âlemin kadim hadis boyutunu ortaya koymaya çalışırken, ilahi kitaplar yani; Tevrat ve Kur’an’da bu konuyla ilgili herhangi bir bilgi olmadığının da altını çizer. Bu açıdan konunun zorluğuna değinen Râzî, lugavi tahlillerle düşüncesini oluşturmaya çalışır. Klasik anlamda Allah’ın yaratması olarak tanımlanan bu kavramı farklı yorumlar. Allah´ın, “Ancak ona “ol” der o da oluverir” ayetinden kastın, “Allah´ın olmasını istediği o şeye bizzat “ol” dediği ve o anda o şeyin meydana geldiği” manası değildir dedikten sonra bu görüşüyle ilgili delilleri şu şekilde sıralar:

1- Allah´ın, “ol” sözü ya öncesiz (kadim) ya da sonradan (muhdes) dır. Her iki ihtimal de fâsiddir. Böylece eşyanın meydana gelmesinin, (ol) sözüne dayandığını iddia eden görüş bâtıl olur. ‘Ol’ sözünün bazı bakımlardan dolayı kadim olması caiz değildir.

2- Allah Teâlâ, mahlûkata, ya onlar henüz var olmazdan önce veya varlık âlemine girerlerken, (ol) demiştir. Henüz onlar yok iken onlara, demiş olması görüşü bâtıldır. Çünkü mevcut olmayana, mevcut olmadığı zamanda hitap etmek akılsızlıktır. İkinci ihtimal de bâtıldır, çünkü bunun neticesi de, Allah´ın mevcut olan varlıklara, mevcut olmalarını söylemiş olduğu neticesine götürür ki, bunun manası yoktur.

3- Yaratılmış olanların bazısı cansızdır. Cansızı mükellef tutmak ise abestir. Onlara ‘ol’ demek hakîm olan Allah´a yakışmaz.

4- ‘Ol’ lâfzının, şayet yaratmada (tekvin) de bir tesiri olsaydı, biz de bu kelimeyi söylediğimizde, aynı tekvini tesirin, meydana gelmesi gerekirdi. Biz bu hususun fesadını (bozukluğunu) açıkça bildiğimiz için, bu kelimenin yaratmada bir etkisi olmadığı ortaya çıkmış oluyor.

5- Allah: “Muhakkak ki Allah indinde, İsa’nın hâli, Âdem´in hâli gibidir. Allah o Âdem´i topraktan yarattı. Sonra ona “ol” dedi o da oluverdi” buyurmuş ve “ol” deyişinin, Hz. Âdem´i yaratmasından sonra olduğunu göstermiştir. Çünkü bir şeyden sonra olan, kendinden öncekinde müessir (etkili) olamaz. Böylece biz bir şeyin meydana gelmesinde Allah´ın, sözünün bir etkisi olmadığını anlamış oluyoruz. Bu sebeple de, bu izahlara göre, bu görüşün yanlışlığı ortaya çıkmış oluyor. Râzî, Allah´ın “ol” demesinden maksadın, eşyanın yaratılmasında kudret-i İlahi’nin süratle nüfuz ettiğini göstermesidir, der. Bu ifade, Allah´ın eşyayı düşünmeksizin, yardım olmaksızın ve denemeksizin yarattığını gösterir. Bunun bir benzeri de, Allah´ın gökleri ve yeri yaratılışını anlattığı şu sözüdür:

“Allah o (göğe) ve arza “ister isteyerek, ister istemeden (kerhen) gelin ” dedi. Onlar da “İsteyerek geldik” dediler.” ayetinde onların söylediği bir söz olmadığı halde, o yer ile göğün yaratılmasında ilâhî kudretin, hiçbir mâniayla karşılaşmaksızın süratli bir şekilde nüfuz edişini göstermektedir.

Müellif, klasik düşünce sisteminde yoktan yaratılış kavramı olarak algılanan ‘Kün feyekun’ kavramının yoktan yaratma ifade etmediğini, aksine var olan maddeye etki ve tesirin olduğunu ifade eder. Bu anlayışıyla Râzî, ezeli madde anlayışına açık kapı bırakmış oluyor.

İbda- Bedi ( بديع )

Bedi’ kavramı sözlükte bir örneğe bakmadan veya özgün bir şekilde yapmak demektir. Allah için kullanıldığında, zaman, mekân, araç ve madde olmadan ortaya koyan anlamına gelir. Bu özellik sadece Allah’a ait bir özelliktir. Râzî, bedi’ ismini misali bulunmaksızın, bir şeyi var etmekten ibaret olduğunu belirtir. Bu sebepten dolayı, herhangi bir bilim dalında, daha önce benzeri bulunmayan herhangi bir yol, metot ortaya koyan kimse hakkında, ‘ebdea’ “bunu ilk kez, o kimse buldu” denilir. İşte bu sebepten ötürü insanlar daha önce olmayan bir şeyi söyleyen veya yapan kimseye “mübtedî”, bidatcı demişlerdir. Herhangi bir örneği olmadan bir şeyi oluşturmak anlamına verilecek en güzel örnek; Hz. İsa’nın yaratılışında bir ibda’nın söz konusu olmasıdır. Çünkü insanın doğması için sperm gerekirken, Allah ‘ibda’ sıfatı ile spermsiz olarak Hz. İsa’yı yaratmıştır. “İbda” daha önce benzeri olmayan bir şeyin yaratılmasıdır, “Göklerin ve yerin eşsiz yaratıcısıdır. O’nun eşi olmadığı halde nasıl çocuğu olabilir! Her şeyi O yaratmıştır ve her şeyi hakkıyla bilen o’dur.” ayetinde Allah’ın yerin ve göklerin bedi’i olduğu vurgusuyla tasarımı, yaratılışı ve her haliyle ilahi olduğunun vurgusunu görmekteyiz.

“Bedî” ve “mübdî” aynı manaya gelir. “Bedi” kavramı normal şeklin bırakılıp, Bedi sıfatına geçildiği için bir mübalağa manası vardır. Çünkü “Bedî” kelimesi, Allah bir şeyi yapmazken de, yaratmanın onun şanından olup bu sıfata müstahak olduğunu gösterir.

İnşa’ ( إنشاء )

Kur’an-ı Kerimde yaratılışla ilgili kavramlardan biri de ‘ne-şe-e’ fiil kökünden gelen ‘inşa’ kavramıdır. ‘İnşa’ kelimesinin fiil hali ‘en-şe-e’; yaratmak, yapmak, meydana getirmek, terbiye etmek, çıkarmak, yetiştirmek, dikmek, büyütmek, yazmak, kurmak, bina etmek anlamlarına gelir. ’İnşa’ kavramı da yaratma, ortaya çıkarma, ilk kez yapma, yapılandırma, dikme, inşa etme, imal etme, üretme anlamlarına gelir. Bu fiil varlığı meydana getirdikten sonra, onun gelişimi de içine alır. “O, sizi daha iyi bilir, sizi yerden inşa ettirdiği zaman…” ayetinde geçen “inşa” kavramı insanlar, bitkiler, kavimler, için de kullanılır. Bu kavramın en önemli özelliği ilk oluşumdan itibaren büyüyüp yetişme dönemleri de dâhil olmak üzere, gelişmenin tamamlandığı noktaya kadar uzanmasıdır. Bu kavram Türkçede en güzel ‘inşaat’ kelimesi ile açıklanabilir. Bilindiği gibi, ’inşaat’ yapılarla ilgili olarak kullanılır ve temelin atılmasından yapının tamamlanmasına kadar geçen dönemi içine alır. Bu bakımdan inşa kavramı, ilk yaratma ile birlikte yetiştirmek ve terbiye etmek aşamalarının hepsini kapsamaktadır.

Sana’e ( صنع )

Kelime olarak; bir şeyi yapmak, düzenlemek, düzene koymak, üretmek, imal etmek, çalıştırmak, işletmek, yaratmak anlamlarına gelir. Bir fiilin ve işin hakkıyla ortaya konmasının karşılığıdır. Bu anlamda her sun’ bir fiil olmakla birlikte her fiil, sun’ değildir. Fiil’in iyi ve güzel olmasını ifade ederken, mübalağalı olarak bir şeyin en iyi şekilde ortaya konmasıdır.

“Sen dağları görürsün de, onları yerinde durur sanırsın. Oysa onlar bulutların yürümesi gibi yürümektedirler. (Bu,) her şeyi sapasağlam yapan Allah’ın sanatıdır. Şüphesiz ki O, yaptıklarınızdan tamamıyla haberdardır.”

Bu ayette “sane’e” fiili ile Allah’ın yaratmış olduğu işlerin estetik yönüyle birlikte yerli yerinde, sapasağlam, güzel olduğunu gösterir. Fiillerin güzel olması anlamı, bu fiilleri ortaya koyan varlığın da akıl irade ve kudrete sahip olmasını gerekli kılar.

Ahraca ( اخرج )

Kelime olarak; dışarı çıkarmak, getirmek, boşaltmak, tahliye temek, yaymak saçmak, dışa doğru çıkarmak, ortaya koymak, meydana getirmek anlamlarına gelir. “Allah sizi annelerinizin karnından bir şey bilmez halde çıkarmıştır. Belki şükredersiniz diye size kulak, göz ve kalp vermiştir.” ayetinde kullanılan bu kavram yaratılış anlamında meydana getirmek anlamıyla kullanılmıştır. Kavramın kendisinden hareketle yaratma anlamı çıkmazken, Allah için kullanıldığı zaman yaratma anlamını alır. O Rabbin ki, mer’ayı çıkardı. Ayetinde meraların çıkarılması bir yaratma olayına atıftır. Kur’an-ı Kerimin birçok ayetinde de otlar ve yerden bitenler için “çıkardı”(ahraca) kavramı kullanılmaktadır.

Canlıların doğrudan yaratıldığı anlamında da kullanılmıştır; “Şüphesiz Allah, tohumu ve çekirdeği çatlatandır, ölüden diriyi çıkaran, diriden de ölüyü çıkarandır. İşte Allah budur. O halde (haktan) nasıl dönersiniz.” ayetinde canlıların çıkarılması tabiri, doğrudan bir yaratma olayının olduğunu ve bu kavramın canlıların yaratılması anlamına geldiğini gösterir. Allah bu kavramla, yaratılış olayında insanların algısının oluşturabileceği imkânsızlık ölçüsünü yok etmeye çalışır. İnsanların doğal hayatta karşılaştıkları doğa olaylarının ve faydalandıkları nimetleri yaratanın kim olduğu vurgusunu yansıtırken, bitkiler ve canlılar gibi insanların yaratılmasının benzer bir durum olduğunu anlatır. Râzî bu ayetin yorumunda ayette geçen “tohumu ve çekirdeği çatlatandır..” sözünün , “ölüden diriyi çıkaran, diriden de ölüyü çıkarandır..” cümlesinin adeta bir beyânı ve tefsiri olduğunu vurgular. Çünkü bitki ve büyüyen ağacı bitirmek için taneyi ve çekirdeği çatlatmak, ölüden canlı çıkarma cinsindendir. Çünkü “büyüyen”, canlı hükmündedir. Allah’ın, “arzı, ölümünün ardından, O canlandırıyor.” ayetinde de aynı durumun ifade edildiğini söyler.

Fe’ale ( فعل )

Kelime olarak; yapmak, etkisi olmak anlamlarına gelir. Allah, bu fiili zatı için Fa’al kalıbı ile kullanılır. Bu kalıp hem devamlılık hem de mübalağa ifade eder. İçerisinde hem çokluk hem de mastar vurgusu vardır. Buna göre fa’al sonsuzca her daim mükemmel bir şekilde yapan manasına gelir. “Dilediği şeyleri mutlaka yapandır.” ayetinde ‘Fa’alun lime yurid’ ismi şerifi Allah’ın her işinde ve yaratmasında hür olduğunu, yarattıklarına asla tabi olmadığını, her zamanda ve halen dilediğini, dilediği kadar ve hikmetine göre yapmakta ve yaratmakta olduğunu belirtir. Onun kullar gibi mes’ul olmadığını ve her an bir işte olduğunu, zaman ve mekâna bağlı olmadan hareket ettiğini ifade eder. Ayrıca bütün varlıkları yaratanın O olduğu, onların birer mahlûk olduklarını ve bunlardan bağımsız olduğunu vurgular. Râzî, Mefatihu’l Ğayb adlı eserinde ayetteki bu manaya Kaffal’ın bu vasfa şu manayı verdiğini belirtir; “Allah, dilediğini, dilediği şekilde yapandır. O´na itiraz edilemez ve hiçbir güç O´nu mağlup edemez. Binâenaleyh O, kendi dostlarını cennete sokar ve buna kimse mani olamaz. Düşmanlarını cehennemine sokar, düşmanlarına, Allah´a rağmen kimse yardım edemez. Asi kimselere, cezalandıracağı vakte kadar, dilediği kadar mühlet verir; işlediğinde de, kimisini hemen cezalandırır, dolayısıyla da kimisine dünyada, kimisine de ahirette azap eder. Bütün bu şeyleri ve bunun dışında kalanları dilediği gibi yapar.

Enbete ( أنبت )

Ne-be-te fiili; bitmek, çıkmak, filizlenmek, bitkili olmak, ekmek, dikmek, büyütmek anlamlarına gelir. Nebt, nebat ister ağaç gibi gövdesi olsun, ister ot gibi kökü üzerinde olsun yerden çıkan şeye denir. Ancak örfte gövdesi olmayan bitkiler hakkında özelleşmiş bir kavram haline gelmiş olup bu hayatta hayvanların yediği otlara tahsis edilmiş bir mana taşımaktadır. “İnbat” kavramı, gerçekte ise bitki, hayvan ve insan yani her büyüyen hakkında kullanılır. “(Onlar mı hayırlı) yoksa gökleri ve yeri yaratan, gökten size su indiren mi? O suyla, bir ağacını bile bitirmeye gücünüzün yetmediği güzel güzel bahçeler bitirdik. Allah’tan başka bir tanrı mı var! Doğrusu onlar sapıklıkta devam eden bir güruhtur.” “Enbete” kavramının bitkiler ve yerden yetişenler için bir var etme, yaratma olduğu açıkça görülür. Ancak bu kavram; “Rabbi Meryem’e hüsnü kabul gösterdi; onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Zekeriya’yı da onun bakımı ile görevlendirdi. Zekeriya, onun yanına, mabede her girişinde orada bir rızık bulur ve «Ey Meryem, bu sana nereden geliyor?» der; o da: Bu, Allah tarafındandır. Allah, dilediğine sayısız rızık verir, derdi.” ayetinde olduğu gibi güzelliği ve saflığı ifade etmek için mecaz anlamında da kullanılmıştır. Allah sizi yerden bitirdi. Ayetinde insanın bir bitki gibi bitirilişinin ifade edildiğini görüyoruz. Râzî; ‘Sizi arzdan bitirdi, yani babanızı hepinizi yerden bitirdi demekten maksadın; Allah’ın bizleri nutfelerden, nutfeleri nebattan, onu da arzdan yaratmasıdır’ diye yorumlar.

Ce’ale ( جعل )

Sözlükte; yapmak, yaratmak, oluşturmak yerine koymak, yerleştirmek, sebep olmak, hâsıl etmek, anlamlarına gelir. Kur’an-ı Kerimde ise; bir şeyi bir şeyden yaratıp onu oluşturma anlamı taşımaktadır. “Ve Allah, sizin için sizin nefsinizden zevceler (eşler) ve sizin için zevcelerinizden oğullar ve torunlar kıldı.” ayeti buna örnek olarak gösterilebilir. Râzî, “cea’le” lafzının, yaratmak, yapmak, inşa etmek, hâsıl etmek gibi anlamlara geldiğini belirtir. Ayrıca kelimenin gramatik yapısını inceleyen Râzî, iki fiil ile muteaddi olduğu zaman manasının; ‘hâline getirdi’ şeklinde olduğunu söyler. “haleka” ve “cea’le” fiilleri arasında fark olduğunu, “haleka” fiilinin ‘takdir etme’ olduğunu “cea’le” fiilinin ise; bir şeyden başka bir şeyi çıkarıp yaratma ve bir şeyi başka bir şey haline dönüştürme, çevirme gibi manası olduğunu açıklar.

Yararlanılan Kaynaklar

Seyithan Can, Fahreddin Er-Razi’de Yaratılış Teorisi

Gündoğar, Hamdi, Fahreddin er-Râzî’de İnsan Fiilleri

Rağıb el-İsfahani, Mufratedü Elfazi’l-Kur’an

Ulutürk, Veli, Kur’an-ı Kerimde Yaratma Kavramı

Hüseyin Aydın, İlim Felsefe ve Din açısından Yaratılış ve Gayelilik

Sait Şimşek, Yaratılış Olayı

Şahin Efil, İslam ve Batı Düşüncesinde Yaratılış Modelleri

Mevdudî, Kur’an’a Göre Dört Terim

Hüseyin Atay, Kur’an’da İman Esasları ve Kader Sorunu

Sinan Öğe, Allah’tan Âleme İlahi Fiiller

 

*Bu çalışmanın tüm hakları, Seyithan Can’a aittir.

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı

Reklam Engelleyici Algılandı

Lütfen reklam engelleyiciyi devre dışı bırakarak bizi desteklemeyi düşünün