içinde ,

Kut'ül Amare Zaferi ve İngilizlerden Alınan Esirler

Almanlar Irak’a önem vermektedirler. Hem petrol açısından hem de İran’a ve İran üzerinden Hindistan’a yapılacak stratejik harekâtlar açısından oldukça kilit bir coğrafyadır. Bundan dolayı Şuayyibe Muharebesi sonrası Almanlar o bölgedeki İslam birliğinin sağlanması işini üzerlerine alır ve bu amaçla Irak Cephesi Komutanlığı’na Golç Paşa’yı atarlar ve aynı zamanda İran’daki Osmanlı kuvvetlerini de bu komutanlığa bağlanır. Ancak bu atama daha sonra yaşanacak ve öncesinde Irak’taki birliklerin başında Nurettin Paşa yere alacaktır.
İngilizler Basra’daki başarılardan sonra kuzeye doğru rahatça ilerleme fırsatı bulurlar. Birliklerin başında General Townsend vardır. İlerleyen İngiliz birlikleri 21 Mayıs’ta Amara’yı 23-25 Temmuz tarihleri arasında Nasıriye’yi alırlar. Daha sonra İngiliz Hükümetinden istediği onayı alan Townsend 28 Eylül’de de Kutü’l-Amare’yı alarak Aziziye’ye kadar ilerler. Bu muharebeler de Türkler önemli kayıplar vereceklerdir.
İngilizlerin bu ilerleyişlerine rağmen Bağdat’ın alınıp alınılmaması konusunda tereddütler ve çelişkiler vardır. Her şeyden önce Irak’ta İngiliz Ordusu sömürge olan Hindistan hükümetinin birliği olup büyük bir kısmı Hintlilerden oluşmaktadır. -Yaklaşık olarak yarı yarıya Hindu ve Müslüman olmak üzere sefer kuvvetinin % 78’i, Ayrıca Hindistan hükümeti Irak’ı kendi topraklarına katmak konusunda çok hevesli iken İngiltere Hükümeti Irak Cephesini Avrupa cepheleri veya Çanakkale cephesi kadar önemsememektedirler. Burada yalnızca Hindistan askerinin kullanılması gerektiğini düşünüyorlardı. Bu görüş farklıkları İngiltere ve Sömürge Hint Hükümeti arasında yetki karmaşasını da doğuruyordu. Bu durum İngilizlerin yavaş ilerlemesine sebep olduğu gibi Arap aşiretlerinin de Osmanlı’ya sadık kalmasına olanak tanıyordu. Sonunda İngiltere Hükümeti Çanakkale’deki başarısızlık ve bozulan saygınlıklarının düzeltilmesi gerektiği düşüncesiyle Irak’taki ordularına Bağdat’a yürüme emri verirler.

Selman-ı Pak Muharebeleri

Emri alan General Townsend 14 Kasımda harekete geçer. Osmanlı birliklerinin başında bulunan Nurettin Paşa İngilizleri karşılamak için Selman-ı Pak harabelerinde tertibat alır. Selman-ı Pak Bağdat’ın 30 km. kadar güneyinde yer alan stratejik bir yerdi. İngiliz ordusu manen zayıf durumdadır. Ordudaki Müslüman askerler Selman-ı Pak‘ın kutsal sayılan bir bölge olmasından dolayı rahatsızlardır. Askerler yorgun ve moralsizlerdir. İngiliz Birliklerinin başında bulunan General Townsend aslında iyi bir asker olmasına rağmen Türk askerin tanımıyor ve küçümsüyordu. Onları Hintliler gibi sömürge askeri değerinde görüyordu. 22 Kasım’da başlayan savaş üç gün boyunca şiddetle devam eder. Sonunda İngiliz Ordusu yenilir ve bazı birlikler dağılarak geri çekilirler. Bu çekilme Kutü’l-Amare’ye kadar devam eder. Towsend daha sonradan yazacağı anılarında Türk askeri ile ilgili olarak şöyle diyecektir.
“Avrupa’da hiçbir asker yoktur ki – bu ifademin altını çiziyorum- savunmada Türklerle kıyaslanabilsin. Almanların savunmada gayet iyi olduğu farz ediliyor. Fakat siperlerde bulunduğu zaman onlar Türklerle kıyaslanamazlar. Bu konuda verebileceğim bir örnek Gelibolu’dur. Orada bizim gemi ateşlerimizle birçok kayba uğrayan kıtalar, eğer Alman olsaydı yerlerinde kalamazlar ve hemen Türklerle değiştirilirlerdi. Hâlbuki Türkler bütün savaş boyunca yerlerinde kaldılar. 8500 süngülü ile Selman Pak ta kesin bir zafer kazanmayacağım açıktı.” Diyerek Türk askerini nasıl tanıdığını ifade etmek zorunda kalacaktır.

Türk birlikleri İngilizleri takip eder. İngilizler yorgun ve bitkin olduklarından daha fazla geriye gidemezler.

Ayrıca Kut kasabasının üç tarafı Dicle nehri ile çevrili ve kara bağlantısı 1200 metre kadar olup savunmaya son derece elverişli stratejik bir yerdi. Burada kendilerini güvende hisseden İngilizler, cephe gerisinden kendilerine rahatlıkla yardım edileceği düşüncesiyle burada kalma kararı alırlar. Irak’ta İngilizlerin Dicle nehrini kullanmak için ellerinde uygun araçlar olduğundan, bu konuda Türklere karşı önemli bir avantaja da sahiptiler.

Kutü’l-Amare Kuşatması

Kaçan İngiliz birliklerini takip eden Türk kuvvetlerinin başında Nurettin Paşa vardır. 9 ve 10 Aralık tarihlerinde Kut’un kara bağlantısı olan tarafından taarruza geçer. Fakat bir netice alamaz. 12 Aralık’ta Kut’un 30 km. ilerisindeki Şeyh Saad kasabasına kadar Türk birlikleri ilerlerler. Aynı gün Golç Paşa, Aziziye’deki Osmanlı Karargâhına gelerek Irak ve İran’daki Osmanlı birliklerinin komutasını ele alır. Böylece Irak’ta 6. Osmanlı ordusu teşekkül eder. Bu ordu 13. ve 18. kolordulardan oluşmaktadır.- Kut fethedildiğinde bu kolorduların başında Ali İhsan Sabis Paşa ve Kazım Karabekir Bey bulunuyorlardı.
Nurettin Paşa, Kut’u kuşatan birliklerin başında görevine devam eder. Fakat aynı zamanda Golç Paşa’nın Irak’taki varlığını da eleştirir. Golç Paşa ve Nurettin Paşa arasında Kut’un düşürülmesi konusunda da görüş ayrılığı söz konusudur. Golç Paşa ağır toplara sahip olmadıklarından dolayı Kut’un teslimini açlıkla almayı düşünmekte, Nurettin Paşa ise taarruz ederek Kut’u düşürmekten yana idi. Golç Paşa’nın İran’daki birlikleri teftişe gittiği bir sırada Nurettin Paşa Kut’a bir kez daha taarruz eder. Fakat netice alamaz.

Bu arada Şeyh Saad kasabasında toplanan İngilizlere karşı da harekete geçer.

1916 yılı Ocak ayının sonlarına doğru Enver Paşa’nın amcası olan Halil Paşa, Nurettin Paşa’dan görevi devralır ve kuşatma birliklerinin başına geçer. Nisan ayında ise Golç Paşa Bağdat’ta tifüsten ölünce Halil Paşa onun yerine 6. Ordu komutanı olur. Kut’ta kuşatılan İngilizleri kurtarmak için güneyden diğer İngiliz birlikleri defalarca teşebbüslerde bulunurlar. Ama her seferinde bu teşebbüsler hüsranla sonuçlanır. Bu teşebbüsler 6-21 Ocak, 8 Mart, 6-9 Nisan ve 17-19 Nisan tarihlerinde gerçekleşir.
İki taraf arasında bu çatışmalar devam ederken Kut kuşatmasında yalnızca 2 bin Türk askeri bulunmasına rağmen Kut’taki İngilizler kuşatmayı yarmak için taarruza yeltenmezler. Selman Pak Muharebelerinden Kut’un sükûtuna kadar geçen dönemde yapılan savaşlarda İngiliz birlikleri hem daha donanımlı, hem de Türklerden en az 2-3 misli fazla olmalarına rağmen üstünlük sağlayamamışlardır. Bundan dolayı bu muharebeler Türklük adına büyük bir övünç kaynağı olacaktır. Halil Paşa, anılarında bu muharebelerde İngilizlerin binlerce ölüyü arkalarında bıraktıklarından bahsedecektir. Bu savaşlarda İngilizlerin toplam zayiatı 30 bin civarında olacaktır.

Kut’un Sükûtu ve Zafer

Nisan ayında İngilizlerin yapmış olduğu son taarruz teşebbüslerini Türkler boşa çıkarmışlardı. İngilizler çaresizlikten bir gambotu -Türkler bu gemiye “Kendigelen” ismini vereceklerdir-. Dicle üzerinden Kut’a yollarsalar da o da Türkler tarafından ele geçirilmiş ve mürettebatı esir alınmıştı. İngilizler artık Kut’u kurtaramayacaklarının farkında idiler. Teslim gününden birkaç gün önce beyaz bayrak taşıyan bir İngiliz subayı Türk hatlarına gelerek Halil Paşa’yı görmek istediğini söyler. Komutanın yanına götürülen İngiliz, Halil Paşa’ya Townsend’in mektubunu sunar. Mektupta Townsend’ın Halil Paşa ile görüşmek istediği belirtilecektir. Halil Paşa cevaben görüşmeyi kabul ettiğini yazar. Görüşme, Dicle nehri üzerinde İngilizlerin istimbotunda gerçekleşir.
İki komutan askerliğin şerefi içerisinde Kut’un teslimiyet şartlarını konuşurlar. Townsend 40 adet İngiliz topunu Türklere vermek ve Halil Paşa adına yazılmış 1 milyon İngiliz lirası tutarındaki çek karşılığında İngilizlerin serbestçe güneye çekilmesini teklif eder. Halil Paşa bu teklif karşısında önce şaşırır. Daha sonra topların kendi ordusu için uygun olmadığını, onları istediği gibi imha edebileceğini bu surette kesinlikle bir taarruzda bulunmayacağını ve para teklif için de gülerek böyle bir şeyin söz konusu bile olmayacağını söyler ve teklifi kibarca reddeder.

Görüşme böylece sona erer. Halil Paşa para teklifine oldukça içerlemiş ve artık Kut u’l–Amare’nin düşürülmesi için taarruz hazırlıklarına geçilmesini emretmişti.

Böylece rüşvet teklifine münasip bir cevap verilmiş olacaktı. Hazırlıklar sürerken bir haber gelir ve yine bir İngiliz subayının Halil Paşa ile görüşmek istediği söylenir. Halil Paşa bu kişiyi kabul eder. Gelen kişi İngilizlerin meşhur casusu Lawrence’dir. Lawrence yine bir teklif mektubu getirmiştir. Halil Paşa bunu okur. Mektupta önceki teklif yenilenmiş ve bu sefer para miktarı 2 milyon İngiliz lirasına çıkarılarak Türk Hükümetine verileceği yazmaktadır.
Halil Paşa cevaben İngiliz toplarının kendilerinin bir işine yaramayacağını ve hükümetinin de paraya ihtiyacı olmayıp artık bu boş müzakerelerle vakit kaybedemeyeceğini söylemiştir. Anlaşılan İngilizler tüm dünyaya rezil olmamak için her çareye başvuruyor ve parayla Türkleri satın alabileceklerini düşünüyorlardı. Bu teklifler sadece Halil Paşa’nın Kut’u bir taarruzla alma düşüncesini kamçılamaktan başka bir işe yaramıyordu. Aynı günün gecesi Kut’tan şiddetli patlamalar gelmeye başladı. İngilizler silah ve cephanelerini imha etmeye başlamışlardı.

Ertesi gün yani 29 Nisan 1916 sabahı Halil Paşa önce Kut’un asayişi ve Arap yağmacılara karşı korunması için 3. Alay komutanı Albay Nazmi Bey’e emir verir ve kurmaylarıyla birlikte şehre girer.

Doğruca Townsend’ın karargâhına gider. General Townsend odasında Halil Paşa’yı beklemektedir. Halil Paşa Generalin kılıcının ve iki revolverinin masada olduğunu görür. Silahlar askerin şanı ve şerefidir. Halil Paşa silahlarını Townsend’a iade eder. Townsend silahları minnettar bir şekilde geri alırken hükümetinin kendisine bir ay dayandığı takdirde onu oradan kurtaracaklarını, fakat 5 ay dayanmasına rağmen bu sözün tutulmadığını belirtir. Halil Paşa generale Plevne’de Ruslar’a esir düşen Gazi Osman Paşa’nın konumunda olduğunu, görevini layıkıyla yaptığını ve üzülmemesi gerektiğini söyler. Onun Türkiye’de esir değil bir misafir muamelesi göreceğini söyler. Halil Paşa, Kut’un teslim alındığı 29 Nisan 1916 tarihinde Kolordu’ya şu emri yayınlayacaktır.

“Karargah
18. Kolordu Kumandanlığına
Arslanlar,
1- Bugün Türklere şan, İngilizlere kara meydan olan şu kızgın toprağın güneşli semasında, şehitlerimizin ruhları neşeli ve sevinçli bir şekilde uçarken, ben de hepinizin pak alınlarından öperek cümlenizi tebrik ederim.
2- Bize 200 senden beri tarihimizde okunmayan bir vakayı bugün kaydettiren Cenabı Allah’a hamd ve şükür eylerim. Allah’ın azametine bakınız ki 1500 senelik İngiliz Devleti’nin tarihine bu vakayı ilk defa yazdıran Türk süngüsü oldu. İki seneden beri devam eden Birinci Dünya Savaşı’nda böyle parlak bir vaka gösterilemedi.
3- Ordum gerek Kut karşısında gerekse Kut’u kurtarmaya gelen İngilizler karşısında 350 subay ve 10 bin neferini kaybetmiştir. Fakat buna mukabil bugün Kut’tan 5’i general olmak üzere 481 subay ve 13300 er neferlik İngiliz ordusunu teslim alıyoruz. Bu teslim aldığımız orduyu kurtarmaya gelen İngiliz ordusuna da 30 bin zayiat verdirdik.
4- Şu iki yekûna sathi bir nazar atfedince cihanı hayretlere düşürecek büyük bir fark görülecek ve tarih bu vakayı yazacak kelime bulmakta müşkülata uğrayacaktır.

5- İşte Türk sebatının İngiliz inadını kırdığı birinci vakayı Çanakkale’de, ikinci vakayı burada görüyoruz.

6- Yalnız süngü ve göğsümüzle kazandığımız bu zafer tekemmül eylemekte bulunan vesait-i harbiyemiz karşısında atideki muvaffakıyatımıza parlak bir başlangıç olacağına kati bir delildir.
7- Bugüne Kut Bayramı adını veriyorum. Ordumun her ferdi her sene bu günü kutlarken şehitlerimize Yasin’ler, Tebareke’ler, Fatiha’lar okuyacaktır. Şühedamız hayat-ı aliyatta, göklerde kızıl kanlarıyla süzülürken, gazilerimiz de gelecekteki zaferlerimizin bekçileri olsunlar.
6. Ordu Kumandan Vekili
Mirliva (Tuğgeneral) Halil
29 Nisan 1916“
Netice olarak, Kutu’l Amare zaferi, Gelibolu zaferi denen büyük Çanakkale savaşından sonra Britanya İmparatorluğu’nu zora sokan; politikalarını altüst eden ve imparatorluğun yenilmezliği inancını sarsan, dünya hâkimiyetine inanmış Britanya kamuoyunu şüpheye, hatta karışıklığa sürükleyen büyük zaferdir. Çanakkale ve Kutü’l-Amare’nin ardından Britanya’yı sarsan üçüncü gelişme ise bugün bile tesiri devam eden ve hem kamuoyunda hem de bölge coğrafyasında kalıcı etkileri olan Bakü-Azerbaycan cephesinde yaşanmıştır.

Bu zafere dair diğer bir değerlendirmeye göre, Kutü’l-Amare Zaferi, sonuçları açısından Çanakkale savaşı ile kıyaslanabilecek durumda değildir.

Çanakkale Savaşı’nın sonucunda Osmanlı başkenti işgalde, ülke ise mağlup bir şekilde mütareke imzalamaktan kurtulmuştur. Üstelik bu zafer, savaşın uzamasına da yol açmış ve belki de 1919’da başlayan Milli Mücadele’nin şartları oluşmuştur. Kutu’l Amare ise İngiliz politikalarında değişikliğe yol açmakla birlikte etkileri daha sınırlı bir zaferdir. 1917 yılının Mart ayından itibaren İngilizler, Bağdat dâhil olmak üzere, Osmanlı kontrolündeki Irak coğrafyasını işgal edeceklerdir. Ancak 1915 sonlarından Rusya ile İran üzerinden birleşmek isteyen İngiltere’nin planları suya düşmüştür. Bu gelişmeyi müttefiklerin Rusya’ya Çanakkale üzerinden yardım götüremeyişleriyle birlikte değerlendirdiğimizde, belki de Rusya’da patlak veren 1917 ihtilalinin önünün açıldığı söylenebilir.

Kut’tan Alınan İngiliz Esirler ve Esirlerin Anadolu’ya Sevkiyatı

Osmanlı topraklarında Birinci dünya savaşında esir olan İtilaf Devleti askeri sayısı 1916 Ekim ayında 26 binden fazla idi. Sadece Kutü’l-Amare’de 13309 İngiliz’in esir alındığını düşünürsek, Birinci Dünya Savaşında Türkiye’deki esir ve üsera garnizonları konusunda Kutü’l-Amare Zaferinin ne kadar önemli olduğu anlaşılabilir. Kutü’l-Amare Zaferi Türk ve Alman Basınında geniş yankı uyandıracaktır. Her ne kadar her iki basında esir edilenleri hepsinin İngiliz olduğu konusunda ısrarlı ise de bu gerçeği yansıtmamaktaydı. Kut’tan alınan esir miktarı şöyle idi; 5’i general olmak üzere 277 İngiliz Subay ve 2869 İngiliz nefer ile birlikte 204 Hintli Subay ve 10440 Hintli nefer yani toplamda 481 subay ve 13309 neferdir.
Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşına girdiğinde topraklarında yaşayan düşman devletlerin tebaalarına karşı bir takım tedbirler almak zorunda kalmıştır. Bu tedbirlerden biri de sürgüne göndermek suretiyle Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde zorunlu ikamete tabi tutmaktı. Bu sürgün işlemleri genel olarak misilleme politikasından oluşmaktaydı. Birinci Dünya Savaşında Osmanlı topraklarında harp esiri olarak tutulanlar arasında çeşitli cephelerden tutsak edilen düşman subay ve erleri de mevcuttu. Bu dönemde gerçekleşen sürgünlerin bir miktarı da casusluk ve şüphe zannıyla vuku bulmuştu. Sürgün sebepleri arasında güvenlik unsuru da önemliydi ki özellikle Karadeniz kıyılarından iç bölgelere gerçekleşen sürgünler bu kapsamda idi. Ayrıca suç işleme potansiyeli yüksek sabıkalı kişiler de sürgüne gönderilenler arasında idi.

Sürgüne gönderilen düşman tebaasına mensup esirler arasında İngiliz tebaası ilk sıralarda gelmekteydi.

Bu esirlerin önemli bir kısmı Osmanlı Devletinin İngiltere ile savaştığı dört önemli cepheden (Çanakkale, Irak, Sina-Suriye-Filistin ve Yemen-Hicaz) gelen subay ve askerlerdi. 25 Ekim 1918 tarihli bir İngiliz devlet raporuna göre Osmanlı topraklarında esir tutulan İngilizlerin sayısı 16583 idi. Tabii bu rakama İngiliz tabiiyetinde bulunan Avustralyalı, Yeni Zelandalı ve Hintliler de dâhildi.
Düşman tebaasının ikamet edeceği şehir ve kazalar seçilirken en başta onların gözetim altında tutulabilmesi amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda da özellikle Anadolu’ya kıyısı olmayan, askeri sevkiyat noktalarından uzak, düşmanla işbirliğinin zayıf olduğu şehirler sürgün yeri olarak tercih edilmiştir. Bu anlamda sürgünler genel olarak Sivas, Kastamonu, Diyarbakır, İstanbul, Konya, Ankara, Bursa, Adana, Halep ve Suriye gibi vilayetlerle Kayseri, Eskişehir, Kütahya, Niğde, Urfa, İzmit gibi mutasarrıflıklara gerçekleştirilmiştir. Bu yerler arasında Konya, Kastamonu ve Sivas vilayetleri ile Kayseri, Urfa ve Niğde mutasarrıflıkları sürgünlerin yoğunluğu açısından ön plana çıkmaktadır.
Bunların yanında bu vilayet ve mutasarrıflıklara bağlı Osmancık, Ayaş, Boğazlıyan, Tokat, Çiçekdağı, Mucur, Burdur, Yozgat, Çankırı, Çorum, Amasya, Kırşehir, Bozkır, Talas, Nevşehir, Kalecik, Şam, Orhaneli, Aksaray, Ereğli, Bor, Beypazarı, Devrekâni, Taşköprü, Sultaniye, Beyşehir, Safranbolu, Bala, İskilip, Koçhisar, Sungurlu, Haymana, Araç ve Seydişehir gibi liva ve kazalara da sürgünler gerçekleştirilmiştir ki bunlar arasında da Beyşehir, Bozkır ve Çorum gibi yerler sürgün yoğunluğu açısından ön plana çıkmaktadır.

Osmanlı Devleti Karadeniz hadisesi sonucu savaşa girişinden itibaren ilk esirler ülkeye gelmeye başlamışlardı.

Savaşın ilerleyen dönemlerinde esir sayısı arttıkça yeni üsera garnizonları teşkil edilmeye başlandı. Üsera garnizonları oluşturulurken ana yol güzergâhı üzerinde olmasına dikkat ediliyordu. Kutü’l-Amare Zaferi sonrası önemli bir miktar esir elde edilmişti ki (13 binden fazla) bu suretle esirler için yeni mahaller oluşturulmuştu. Bu oluşturulan mahaller bazı evlerin boşaltılması suretiyle oluşturulan garnizonlardı. Bunlar arasında Kastamonu Üsera Garnizonu da vardı.

Kaynak

Mücahit Zafer Ağ, Kastamonu’da İngiliz Esirler (1916-1917)
 

*Bu çalışmanın tüm hakları, Mücahit Zafer Ağ’a aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Ömer Burak Karatay

Yazan Ömer Burak Karatay

Uzun zamandır bildiklerini siz değerli kullanıcılarımıza aktarmaktan mutluluk duyan, araştırıp öğrendikçe bu siteye yazıp diğer insanların da bilgilenmelerini sağlamaktan zevk alan bir yönetici ve yazar. Ekonomi alanındaki gelişmeler / bilgilendirici metinler için www.ekodemi.com'a davetlisiniz. Bizlere her türlü fikir, istek ve şikayetlerinizi admin@kenandabirkuyu.com üzerinden; markalarınızı değerlendirmek ve binlerce tekil kullanıcıya reklamınızı yapmak için reklam@kenandabirkuyu.com adreslerinden benimle iletişime geçebilirsiniz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Hariciliğin Tarihsel Gelişimi ve Temel Görüşleri

Pozitivizm Nedir ?