Trend

Marshall Planı ve Türkiyedeki Sonuçları (Marshall Yardımı 1947)

Marshall Planı ve Marshall Yardımı

Türkiye’nin Marshall Planı’ndan aldığı yardım, Avrupa’ya yapılan doğrudan yardımların % 1,2’si, dolaylı yardımların da % 2,2’sine tekabül ediyordu. Plan çerçevesinde alınan kredilere % 2.5 faiz oranı uygulanmıştı. Alınan krediler, 15 yıl ertelemeyle 44 yılda geri ödeme usulüne tabii tutulmuştur. Marshall Planı’nın Avrupa ülkelerinde olduğu gibi Türkiye’de de ekonomik, siyasi ve sosyal sonuçları olmuştur.

Ekonomik Sonuçlar

1923-47 yıllarında iktisadi kalkınma için kendi kaynaklarına yönelmeyi öncelik edinen Türkiye, 1948’den itibaren Marshall Planıyla dış kaynaklardan yararlanmaya başlamıştı. Bu durum, üretim ve gelir artışını hızlandırmıştı. Ancak, ekonominin dış kaynaklara bağımlılığının da artmasına vesile olmuştu. Tabi ki; bunun keyfi bir olay olduğu söylenemez. Türkiye gelişimini sağlayacak iç dinamiklerden yoksun kalmıştı. Dış kaynaklardan yararlanmak için en uygun çözüm yolu Marshall Planı’ydı. Marshall Planı’nın Türkiye ekonomisindeki en önemli sonuçlarından biri devletçilikten liberal ekonomiye kaymadır. Devletçilik ilkesinin, Marshall Planı’na dâhil olmada Türkiye’nin önünde bir engel teşkil ettiği düşünülüyordu. 1946-50 dönemi, devletçiliğin tasfiye yılları olmuştu. Bu tasfiye, devletçilik kavramının resmen ve aniden reddedilmesi şeklinde değildi. Adım adım hareket edilmişti. Devletçiliği niteleyen bütün yorumlar ve iktisat politikası özellikleri, teker teker reddedilerek tasfiye gerçekleşmişti. II. Dünya Savaşı’na katılmamakla birlikte her an harbe hazır olma stratejisiyle Türkiye’de, askeri harcamaların yüksek olması ve bütçenin büyük bir kısmının askeri giderlere ayrılması, ülke ekonomisini sekteye uğratmıştı. Marshall Planı süreci göstermiştir ki sadece bütçenin büyük bir kısmının askeri harcanmalara değil, ekonominin iyi yönetilememesi de Türkiye’nin iktisadi yapısını bozmuştu. Bunun en iyi göstergesi, 1946 Kalkınma Planı’nın lağvedilmesidir. Türkiye, artık ekonomik buhrandan kendi başına çıkabileceğine inanmıyordu. Bu durum, Türkiye’yi Marshall Planı’na dâhil olmaya sürüklemiştir. Marshall Planı’nı tek kurtuluş yolu olarak gören Türkiye, plana dâhil olabilmek için büyük çaba göstermişti ve çabası sonuç vermişti. Plana dâhil edilen on altı ülkeden birisi olmuştu.
Türkiye’nin plandan uzun vadede olumlu ekonomik sonuçlar elde ettiğinden bahsetmek pek mümkün değildir. Plan kısa vadede Türkiye’ye ancak nefes aldırmıştır. Özellikle 7 Eylül Kararlarının olumsuz etkisi, kaçınılmaz olmuştur. 7 Eylül kararıyla Türk Lirası, ABD Doları karşısında devalüe edilmiştir. Bu devalüasyon sonucunda, 1 dolar 1,29 Türk Lirası’yken 2,80 liraya çıkarılmıştır. Bu yolla savaştan sonra meydana gelen ihracat sıkıntılarının giderilmesi düşünülüyordu. Ancak devalüasyon, istenilen etkiyi göstermedi. Kemal Karpat, 7 Eylül Kararlarını sert sözlerle eleştirmiştir. Karpat’a göre; bu tedbirler, ülkenin içinde bulunduğu toplumsal ve ekonomik gerçeklere dikkat edilmeksizin alınmıştı. Para birkaç elde toplanmıştır. Ekonomik gelişimi sağlayacak yatırımlar yapılmadı. Halkın alım gücü dikkate alınmadı. Bu tedbirler, ülkede bazı iş adamlarının ihtiyaçlarına cevap vermeyi amaçladı. Bu süreçte altın satışına güvenilmesi de yanlış bir hamle olmuştu. Türkiye Merkez Bankası’nın stoklarında 1946 yılında 663 milyon liralık altın vardı. 1950 yılında altın stoku 419 milyon liraya kadar düşmüştü. Devalüasyon, eldeki tarım ürünleri stokunun daha ucuz fiyattan satılmasına neden olmuştu. Ayrıca döviz sıkıntısının olmadığı bir zamanda, devalüasyon gerçekleştirilmişti. Devalüasyon sonrasında ithalat, ihracatı geçmiş, 1930’dan sonra ithalat ihracat dengesi fazla iken, 1947’de açık vermiştir.
Marshall Planı’nın dayattığı liberal ekonomik sistem, Türkiye’de sorun yaratan ana etkenlerden birisi olmuştur. Liberalizm anlayışıyla Türkiye, daha fazla ithalat yapmıştı. Türkiye’nin Marshall Planı çerçevesinde 1949-53 yılları arasında almış olduğu zirai aletler, 1950-53 yılları arasında bu alanda yaptığı ithalattan çok azdır. Örneğin, Marshall Planı ile 7 bin 449 traktör alınmışken liberalleşme süreci sonunda 26 bin 146 traktör ithal edilmişti. 1950 yılında Demokrat Parti iktidara geldiğinde ilk olarak liberal ekonominin alanını genişleterek işe başlamıştır. Liberalleşme ekonomik sisteme geçilmesinde ABD Hükümeti etkili olmuştur. Zira ABD, Marshall Planı’na dâhil ülkelere liberalleşmeyi teşvik ediyordu. Türkiye’de inceleme yapan uzmanlardan Thornburg, 1947 yılında Vatan gazetesine şöyle bir ifadede bulunmuştu: “Aşikârdır ki Türkiye’de hususî teşebbüs ruhu geliştirilmedikçe, memleketinizde hususî ABD teşebbüsü için yer yoktur. Evvelâ, kendi tabiî kaynaklarınızı, işletmelisiniz ve ancak ondan sonra yabancı sermaye bulabilirisiniz.”

marshall yardımı hangi ülkeler aldı

”Avrupa İktisadî İşbirliğinin tam olarak bir an evvel gerçekleşmesinden Amerikan umumi efkârının sabırsızlandığını ifade etmiş ve Amerikan yardımlarının, ticaret ve mübadele serbestisini en geniş ölçüde tahakkuk ettirecek memleketlere daha fazla yapılacağını ilâve eylemiştir.”
ABD’nin bu yaklaşımı Marshall Planı’na dâhil olan ülkelerin liberalizme geçişlerinde önemli bir dönüm noktasıydı. Türkiye’nin de bu tarihten itibaren bu yönde ağırlık vermesi dikkat çekicidir. Liberalleşme kapsamında 1950’de Türkiye, yabancı ülkelerle olan ticaretini % 60 oranında serbest bırakmıştı. Ülkelerin özel sermaye’ye ağırlık vermeye başlaması en çok ABD’nin işine yarayacaktır. Özel sermayenin serbest kalması aynı zamanda ABD sermayedarlarının da bu pazarlara girişini kolaylaştırmıştır. Böyle olunca ithalatı hızla ilerleyen ülkelerde ihracat düşük seviyede kalmıştır. Aynı şekilde bu durum Türk dış ticaret açığını artırmıştır. 1950 yılında 22,3 milyon dolar olan dış ticaret açığı liberalizm nedeniyle iki yıl içerisinde 193 milyon dolara ulaşmıştı.Türkiye’de oluşan dış ticaret açığı hakkında, 22 Ekim 1952’de MSA Türkiye şefi Leon Dayton, şunları söylüyordu:
”Türkiye’nin son zamanlardaki tediye müvazenesi açıklarını ben ve misyonumdaki arkadaşlarım yakından ve endişe içinde takip etmekteyiz. Bugün karşılaşılan müşkülâtın bertaraf edilmesi ve açıkların izalesi, kabili ihraç malların bir an önce ihracına ve memleketin dış gelirlerin arttırılmasına bağlıdır. Fakat ihracat yapılamamaktadır. Şüphesiz ihracatın yapılabilmesi diğer memleketlerin bu mallara talip olmasına ve ihraç mallarının fiatına bağlı bir keyfiyettir.”

Marshall Yardımı Alan Ülkeler Aşağıdaki Şemada Belirtilmiştir

marhall yardımı alan ülkeler
marhall yardımı alan ülkeler

Dayton’un da ifadelerinden anlaşıldığı gibi Türkiye’deki dış ticaret açığının ana nedenlerinden birisi yeterince ihracat yapılamamasıdır. 1952’de Marshall Planı’nın Avrupa sürecinin tamamlanmış olduğu göz önüne alındığında, Avrupa’da artık zirai ürün ithaline çok ihtiyaç duyulmamaktaydı. Bu nedenle ihracatını tarım ürünlerine dayandıran Türkiye, dış ticaretinde açık vermeye başlamıştı. Her geçen gün bu açık artmaktaydı. İngiltere’de 6 Ocak 1953 tarihli Times gazetesi, Türkiye’nin dış ticaret açıklarına değinmiştir. Gazetede, Türkiye’nin dış ticaret açığı önemli bir mesele olarak görülüyordu. Gazeteye göre, 1952 yılının ilk 10 ayında ithalat ihracat arasında, 484 milyon lira açık vardı. Bu miktar önceki seneye göre iki kat artmıştı. Türkiye’nin bu hale gelmesinin sebebi, Avrupa Tediye Birliği’ne en fazla borçlu ülke olmasıydı. Gazete, liberal ekonomik sisteme hızlı geçilmesinin Türkiye’yi bu hale getirdiğini ifade etmişti. Türkiye’nin, liberal ekonomi hakkında çok iyi bilgi ve deneyim sahibi olmadığından dış ticarete ayak uyduramadığını belirtmişti. Türkiye, liberalleşme konusunda iyi bir seviyede olmadığından, liberalizme ne şekilde geçileceği ve hangi alana ya da kimlere ne kadar izin verileceğini kararlaştıramamıştır. Dönemin gazetelerinde bu konular üzerine yazılar yayınlanmıştır. Kudret gazetesinde devlet işletmelerinin özelleştirilmesi belli sebeplerle savunulmuşsa da yabancı sermayeye devri hususunun yanlış olduğu öne sürülmüştür. Gazetedeki habere göre yabancı sermayeye ancak yeni iş alanlarında müsaade edilmeliydi. Devlet işletmeleri daha çok yerli şahıs ve kooperatiflere devredilmeliydi.
31 Mayıs 1950 tarihi itibariyle, Türkiye’nin ithalat yaptığı ülkelere olan dış borcu 218 milyon 141 bin lira civarındaydı. Bununla birlikte Türkiye’de dış borç artmaya devam etti. 1955 yılında devletin dış borcu 1 milyar 686 milyon 319 bin 466 lira’yı bulmuştur. 1953 yılı itibariyle Türkiye, ithalatını azaltmaya başladı. Dış ticaret açığının önlenmesi adına 1958 yılında yeni bir devalüasyon zorunluluğu doğdu. 1 dolar 2,80 liradan 9 liraya çıkarıldı. 1956 yılında Türkiye’deki, ekonomik sıkıntılar buhran halini almıştı. İhracatın yanı sıra ithalatta da gittikçe zorlanılıyordu. Marshall Planı kredilerine rağmen, döviz sıkıntısı çekiliyordu. Bu sıkıntıyı gidermek adına çözüm yolları aranmıştı. “Türkiye, Irak, Lübnan, Ürdün, Suriye Ortaklık ve Temsilciliği”nden Ali Rıza Kurtoğlu, T. Vifor adında bir maliye uzmanının Türkiye adına yayınladığı muhtırayı Başbakan Adnan Menderes’e sunmuştu. Muhtırada “Türk Dolar” adında yeni bir paranın oluşturulmasından bahsediliyordu. Bu paranın ihracat için kullanılmasının dışalımı ve ihracatı kolaylaştıracağı belirtiliyordu. Vifor şunları ifade ediyordu:
”Sterling, bir asır müddetle dünyada hüküm sürdü. Dolar, istikbalde, dünyanın kullanacağı para olarak gözüküyor. Bütün dünya dolar veya dolara istinad eden tek para sistemine doğru gitmektedir. Bütün milli paraların, millî para olarak kalmaları her memleketin dolara dayanan ve haricî mübadelelerde kullanılacak olan bir para ihdas etmesi kuvvetle muhtemeldir.
Türkiye için de böyle bir para teklif ediyorum. Bu paranın “Milletlerarası Para Fonu” ile “Federal Bank” tarafından destekleneceği muhakkakdır. Bu paranın ihdasının, Türk Lirasının Türk millî parası olarak kalmasına bir mâni teşkil etmeyeceğini de tekrar etmek isterim. “Türk-Dolar” Türkiye’nin istikbalde ecnebi devletlerle vaki olacak ticarî münasebatında kullanacağı paradır(…)
“Türk-Dolar”ın Türk Lirası ile olan nisbeti bir Türk-Dolar 5 ilâ 5 ½ Türk Lirası civarında tesbit edilmelidir.”

marshall yardımı son posta gazetesi
marshall yardımı son posta gazetesi

Marshall Planı, Türkiye’de 1923 yılından beri süre gelen Mustafa Kemal Atatürk’ün hazırlattığı zirai ve sınai kalkınma biçimini sonlandırmıştı. II. Dünya Savaşı ile Atatürk’ün ekonomi ve tarım politikası zaten kesintiye uğramıştı. Türkiye’nin, Avrupa ve ABD ile olan dış ticareti durmuştu. Bu ticaretin tekrar başlamasına Marshall Planı vasıta olmuştur. Ancak Atatürk’ün sınai kalkınma için yaptığı çabalar devam ettirilmemiştir. Türkiye tarıma kayma yolunu tercih etmiştir. Bu durum Türkiye’de fabrikalar açılmasının önlenmesinin yanında elde bulunan fabrikaların kapatılmasına neden olmuştur. Uzmanların verdiği raporlar doğrultusunda 1952 yılında Türk sanayisi için bir dönüm noktası olan THK Uçak ve Motor Fabrikaları kapatılmıştır. MKE’ye devredilen fabrikalar, 1954 yılında traktör fabrikası haline getirilmiştir. Marshall Planı çerçevesinde Türkiye’nin tarım ekonomisine ağırlık verilmiştir. Bunun neticesinde Türkiye, sınai gelişmeden uzaklaşarak bir tarım devi olmak istemiştir. Marshall Planı çerçevesinde, 1948-1952 dönemi için yapılan yardımların % 20,6’sı doğrudan, % 59,7’si dolaylı olarak tarıma ayrılmıştı. 1949 yılı Mayıs ayında Türkiye’ye ilk traktörler gelmişti. Bu traktörler, 1950 yılındaki hükümet değişikliğinden sonra alınan binlerce traktörün ilk kısmını oluşturmuştu. Yeni hükümet de Türkiye’de tarımsal üretim artışının sağlanmasını ana hedef olarak belirlemişti. Bu şekilde ihracatta tarım sektörü önemli bir yer edinmeye başlamıştı. Ancak tarımda makineleşme traktör kullanımıyla sınırlı kalmıştı. Bu nedenle yapısal dönüşüm sağlanamamıştı. Marshall Planı Türkiye temsilcisi Russel Dorr’un Türkiye gezisinden sonra hazırladığı raporunda Türkiye’de Marshall Planı’nın tarımda yarattığı etkiden bahsetmiştir. Dorr, raporunda, tarımsal makinelerin kullanımının zirai üretime oldukça faydalı olduğunu ifade etmiştir. Ancak, makineleşme kadar yedek parça temini için kurulan servislerin yetersizliğine dikkat çekmiştir.
Tarımda devleşme hedefi, sanayileşmenin ihmal edilmesine neden olmuştu. Bunda ABD’li uzmanların raporları da etkiliydi. Örneğin Thornburg Raporu’nda Türkiye’de makine ve motor fabrikası projeleri reddedilmişti. Uçak ve dizel motor imal etmek için, Ankara’da bir tesis kurulması fikri de kabul edilmemişti. Thornburg Raporu, eleştirilmesine rağmen Türkiye’de benimsenmişti. Vatan gazetesinde Thornburg hakkında “Büyük Türk Dostu” şeklinde ifadeler kullanılmıştı. Barker Raporu’nda da Türkiye’de sanayileşmeyi reddeden ifadeler yer almıştı. Barker, “Türkiye’nin sanayileşme hedefini terk etmesini tavsiye edecek değiliz. Fakat biz, bu hedefe varmanın en kestirme yolunun, tarımsal gelişmeye önem vermek olduğunu tavsiye ediyoruz” diyerek Türkiye’yi tarıma yönlendirmiştir. Raporları önemseyen Türkiye, tarım ülkesi olma yolunda sınai kalkınmadan uzaklaşmıştı. 1950 seçimlerinde Demokrat Parti’nin politikası da bu yöndeydi. Türkiye’de 1935-50 yılları arasında köylü kesim ihmal edilmişti. Büyük oy potansiyeli olan köylüler, Demokrat Parti tarafından önemsendi. Demokrat Parti, köylünün kalkınmasına öncelik verecek bir program uygulayacağını ilan etti. Demokrat Parti’nin bu politikası, Marshall Planı’nın gerekleriyle uyuşuyordu. Ziraatta makineleşme, özellikle traktör ve biçerdöver kendini gösterdi. 1948 yılında 1.750 olan traktör sayısı, 1960 yılına gelindiğinde 43 bin 747’ye ulaşmıştı. Biçerdöver sayısı da, 994 iken 6 bin 72’yi bulmuştu.
Bütün girişimlere rağmen, istenen sonuca ulaşılamamış Türkiye gerekli kalkınmayı sağlayamamıştı. 1954 yılında Dünya Bankası’nın yaptığı müdahaleler Türkiye’yi kızdırınca, Türkiye ile Dünya Bankası arasındaki bağlantı koptu. Türkiye, Dünya Bankası’ndan artık kredi alamamaya başladı. Bununla birlikte büyüme sürecinde beklenenin aksine, tarımda değil sanayileşmede ilerleme düşüncesi belirdi. Bu durum, tarım devi olma konusundaki umutların aslında boş bir hayal olduğunu görmede etkili oldu. Tarımsal verim düşüktü. Fakat tarımsal nüfus fazlaydı. İthalatın sınırlandırılmasından sonra sanayileşmenin hız kazanması, köylü ve tüccar kesimin sanayiye doğru kaymasına sebep oldu. Türkiye, özel sektörü teşvik etmesinin yanında ithalatta kısmi serbestliğe de müsaade etmişti. Bu izne rağmen sınai teşebbüse yönelmemesi, ithalat masraflarını karşılayacak bir ihracat gelirinden uzak kalmasına neden olmuştu. Bunun dışında, Türkiye’de var olan özel sektör de ferdi teşebbüse dayalıydı. Çok fazla ortaklık görünmüyordu. Bunun ana nedeni, sözleşme hukukunun gelişmemesi ve Türk iş adamlarının birbirine güvenmemesiydi. Ortaya çıkan güvensizlik, Türkiye’nin sınai kalkınmadan uzaklaşmasında etkili olmuştu.
Türkiye, her şeyden önce ithal ettiği kadar ihraç edememesi, Türk ekonomisini Marshall Planı’ndan gelen yardımlara bağlı hale getiriyordu. Paraların geri ödenmesine gelince, burada da başka bir sıkıntı baş gösteriyordu. Türkiye, ABD’den aldığı borç parayla yine bu ülkeden malzeme satın alıyordu. Alınan kredilerin ödenme zamanı geldiğinde ise döviz sıkıntısının baş göstermesi kaçınılmaz olmuştu. Bu da Türkiye açısından sıkıntılı bir süreci ortaya çıkarmıştı. Türkiye, ticaret açığını finanse etmek için, dış kredi bulmakta güçlük çekiyordu. Bunun ana nedeni ödemeler dengesindeki açık olarak gösterilmiştir. Türkiye borcunu ödeyecek kadar ihracat yapamamıştı. İhracatın düşük seviyede kalması dış ticarette borçların artmasına neden olmuştu. Özellikle 1955’ten sonra daha belirgin olan bu sorun Türkiye’yi gün geçtikçe dış borca sürüklemiştir. 1960 yılı dış borç miktarı 1 milyar 138 milyon 600 bin dolara ulaşmıştı. 1950 yıllarında ödeme sıkıntılarının giderilmesi için Avrupa Tediye Birliği kurulmuştu. Ancak, 1958’lere gelindiği zaman Türkiye’nin ödeme sorunu daha da artmıştı. 1958 yılında Türkiye’de ilk defa, borç yükümlülüklerinin yerine getirilemeyeceği söylenmişti. Bu nedenle, OEEC, IMF, ABD ve Türkiye arasında, 4 Ağustos 1958’de “İstikrar Programı” konusunda anlaşmaya varılmıştı. Buna göre, borçların bir kısmı ertelenecek, bir kısmı da yeni bir ödeme planına göre düzenlenecekti. Böylece Türkiye, ekonomide dış etkilerin kıskacına iyice girmeye başlamıştı. Marshall Planı’ndan aldığı kredilerle Türkiye, istediği ekonomik kalkınma hamlesini gerçekleştiremediği gibi yabancı müdahalesine de açık hale gelmişti.

adnan menderes marshall planı
adnan menderes marshall planı

Tarımdan sonra Marshall Planı’yla en fazla desteklenen alan madencilik olmuştur. Türkiye, plana katılırken Avrupa’ya gıda satışı ve Avrupa sanayisinin gelişmesi için maden ihracı yapması öngörülmüştü. Türkiye, aldığı yardımlarla maden çıkarımını arttırmış, hammadde olarak madenlerini Avrupa’ya satmıştı. Özellikle kromun satışı, Türkiye için önemli bir döviz kaynağı haline gelmişti. Türkiye, Maraş ve Hatay’daki krom madenlerinin üretimini ECA idaresine bırakmıştı. Marshall Planı doğrultusunda verilen raporlara uyuyordu. Madenciliğe sekte vuran Yabancı Sermaye Kanunu’nun çıkarılması da raporlar doğrultusunda gerçekleştirilmiştir. Bu kanunla Türk madenlerinin yabancıların eline geçmesinin yolu açılmıştı. Örneğin, 1959 yılının sonlarına doğru Türkiye’de, 18 petrol arama şirketinin 16’sı ABD’li, diğer ikisi ise Alman ve Felemenk’ti. Planda önemli harcama alanlarından birisi de ulaştırma sistemiydi. Önemli bir paya sahip olan ulaştırma yatırımları genellikle karayolları yapımına yönelikti. Bu durum, Cumhuriyet döneminden beri süregelen demiryolu politikasını bir kenara bırakıyordu. Karayollarının deniz ve demir yolu ulaşımı ile bağlantılı olmasına önem verilmedi. Karayolu yapımında temel amaç kırsal kesimde üretilen ürünlerin en kısa sürede pazara çıkarılmasıydı. Kısacası, Türkiye’de üretilen ürünlerin yeniden toparlanmaya çalışan Avrupa’ya taşınması hedefleniyordu.
Marshall Planı’nda Türkiye’ye biçilen rol başarıyı getirmemişti. Zira Bir ülke, tek başına ziraatla gelişemez ve ekonomisini güçlü kılamazdı. Bu durumu 4 Nisan 1953 yılındaki İngiliz Economist gazetesi şöyle ortaya koyuyordu:
”Türkiye’nin, kendi ekonomisini ve bilhassa ziraatını geliştirip modernleştirmesine ve işlerinde muvaffakiyetler sağlamasına âmil olan enerji ve inisiyatifin, ticarette mâruz kaldığı güçlükleri artırmış olması, paradoksal büyük bir talihsizlik eseridir. Türklerin, mühim miktarda pamuk, ve kuru meyveden başka, ellerinde, ilk defa olarak, büyük bir hububat fazlalığı mevcuddur. Fakat, ziraat ve sanayinin gelişmesini mümkün kılan makinelerin çok mikdarda ithal edilmesi, ticaret muvazenesini alt üst etmiş ve fazla ziraî mahsullerini satmak suretiyle dahi, bu muvazeneyi düzeltmeğe müvaffak olamamıştır.”
Bu ifadelerden de anlaşılacağı üzere makine ithaliyle harcanan para, zirai ihraçtan elde edilenden çok fazlaydı. Türkiye’de yerli sermaye geç de olsa 1953 yılından sonra sanayi sektörüne doğru kaymıştı. Ekonomik kalkınmanın gerçekleşmesinde sanayinin rolü kaçınılmazdı. Türkiye, sanayi sayesinde ihraç ettiği hammaddeleri işleyip daha karlı bir şekilde satabilirdi. Endüstriyel vasıtaların modernleştirilmesi için sanayi tesisleri kurabilirdi. Tarih arşivi sizlere Marshall Planı Ve Türkiye’deki Sonuçları’nı aktarıyor…
Marshall Yardımı’nın ana sistemi, önce verip sonra daha büyük alma olarak özetlenebilir. Plan, bir nevi sömürgeleştirme sistemi yaratmıştı. ABD yardımları ile Türk sanayisi, sömürgeleşme sürecinden geçtikten sonra ABD’nin açık pazarı konumuna gelmişti. Marshall Planı Türkiye’de aynı zamanda tembellik yaratmıştır. Ekonomik bir sorunun halledilmesinde hemen Marshall yardımlarına başvurulması, Türk ekonomisini hazırcılığa sürüklemiştir. 1950 yılı bütçesinde ortaya çıkan açık, Marshall Planı’ndan elde edilen yardımlarla kapatılmıştır. Bu hamle, siyasette eleştirilere neden olmuştur. Zira bütçe açıklarının ülkenin ekonomik gücüyle kapatılması, kendi kendine yetmenin göstergesiydi. Ancak böyle yapılmadı. Türkiye, yalnızca bu plandan yararlanarak dolar elde etmemiştir. Dünya Bankası’ndan alınan kredilerin de rolü büyüktü. Alınan krediler, 1952 yılı dış ticaret açığının ana faktörlerden birisi olmuştur. Neticede Türkiye ekonomisi, kısa süreli ani bir dönüşüm ile bambaşka bir sistemde işlemeye başlamış ve bu ani değişime ayak uyduramayan Türkiye, beklenen gelişmeyi yapamayınca, ekonomik sıkıntıları karşılamak için borç almaya devam etmiştir. Böylece Marshall Planı ile başlayan ekonomik hareketlenme, daha sonraları ekonomik bağımlılığa dönüşmüştü.
Siyasal Sonuçlar
Marshall Planı sonrası oluşan yeni ekonomik ortamda Türkiye artık dış borca bağımlı hale gelmişti. Siyasi gelişmeler de tamamen bu eksende ilerliyordu. Doğan Avcıoğlu’nun ifadesiyle, CHP ile başlayıp DP ile devam eden bu sürecin ana çerçevesi “Dolar, daha fazla dolar diplomasisi” şeklinde belirtilebilirdi. ABD’nin de dış siyasetinde Türkiye önemli bir yerdeydi. ABD Türkiye’nin yardımlardan en üst derecede yararlandığını belirtiyordu. 22 Mayıs 1950’de liberal yönetim taraftarı olan Demokrat Parti başa geçmişti. Demokrat Parti’nin politik sisteminin ana amacı, ülkenin sadece dış politikada yalnızlıktan kurtarılması ve güvenliğinin sağlanması değil aynı zamanda ekonomik altyapısının da geliştirilmesiydi. Hükümet bunu gerçekleştirmek için dış yardımlara yöneldi. Demokrat Parti, yardımlardan yararlanmanın bir karşılığı olacağının farkındaydı. Bu durum Demokrat Parti’yi rahatsız etmemişti. Gerekirse bedel ödeneceği inancındaydı. NATO’ya katılmak asker gönderme de bu inancın sonucuydu. Marshall Planı’nın tatbiki 1952 yılı başı itibariyle bitmişti. Ancak Türkiye’ye yapılan ABD yardımları, askeri alanda ağırlıklı olarak devam etmiştir. Türkiye’ye yardım edilmesinin ana nedeninin, Kore Savaşı ve Çin’in milliyetçi yapısının çöküp komünist hükümetin eline geçmesi olduğu söylenebilir. Bu sonuç ABD’nin Rus karşıtı politikasından sıyrılıp antikomünist politika çerçevesinde hareket etmesine neden olmuştur. Böylece Soğuk Savaş’ın başında ABD Senatörü Vandenberg’in “Sovyetler silahı bıraksın yoksa atom bombası kullanırız” ifadesi ile başlayan çatışma hali, 1950’lerin başlarında daha genişleyerek antikomünist bir hale dönüşmüştü. ABD, komünizmin Ortadoğu’ya yayılmaması adına Türkiye’yi yanında tutmak istemiş ve Türkiye’ye yardım kanalını kapatmamıştır.
ABD’nin yardımı kesmemiş olması Türkiye’nin de işine geliyordu. 6 Ekim 1949’da ABD, Karşılıklı Savunma Yardım Kanunu’nu çıkartarak, 500 milyon dolarlık askeri yardım kaynağı ayırmıştı. Türkiye de bu yardımdan yararlanmak istiyordu. NATO’ya girene kadar Türkiye bu kanun çerçevesinde ABD’den askeri yardım almıştı. Dönem itibariyle Türkiye, yönünü tamamen batıya çevirmiş ve dış politikasını ABD ekseninde batıya bağlı hale getirmişti. İsmet İnönü döneminde Türkiye, NATO’ya girmek için girişimlerde bulunmuştu. Ancak İnönü Hükümeti uygun bir cevap alamamıştı. NATO’ya giriş Demokrat Parti döneminde gerçekleşti. Ancak NATO’ya girmeden önce, Kore Savaşı’na Türkiye’nin dâhil olması dönem itibariyle oldukça çelişkili oldu. Asker gönderilmesi kararında, muhalefetin onayı alınmamıştır. Bu durum, ülke iç siyasi dinamiklerini sarmıştı. Basında, Türkiye’nin NATO’ya girebilmek için Kore Savaşı’na katılmış olduğu ve dış politikada, hükümetle muhalefet arasında ihtilaf olduğu haberleri çıkmaya başladı. Haberlerde eleştirilen önemli hususlardan biri NATO’ya üye olmayan Türkiye’nin, NATO ülkeleri ile birlikte Kore’ye asker göndermesiydi. Fakat Kore Savaşı’na katılımdan sonra, Türkiye’nin NATO’ya alınması gündeme gelmiş, 1952 Şubat’ında NATO’ya üye kabulü gerçekleşmişti. Türkiye, NATO’ya üye olmasından sonra Ortadoğu’da Batı’nın temsilcisi olmuştu. Batı’nın Ortadoğu’daki petrol çıkarlarının da koruyuculuğu görevini yürütmüştür. Batı yanlısı dış politikasını, ekonomik gelişmesi için gerekli dış sermaye yatırımlarını çekmekle birleştirmişti. Türkiye’nin böyle bir strateji takip etmesinin sebeplerinden biri ekonomikti. Türkiye batı ittifakını, iktisadi teşekküllerin gerçekleştirilmesinde kullanılacak dövizin elde edilmesi için bir araç olarak görüyordu. 1955 yılından itibaren Türkiye-NATO anlaşmasının ikinci maddesi çerçevesinde ABD’den iktisadi işbirliğinin kuvvetlendirilmesi yönünde yardım istemiştir. Yardım istenirken dayanak noktası, Türkiye’nin NATO ülkeleri için stratejik önemi olmuştu. Marshall Planı sonrasındaki NATO üyeliğiyle Türkiye hızlı bir kalkınma evresine girmiştir.

kral faysal marshall planı
kral faysal marshall planı

Truman Yardımı ve Truman Doktrini Nedir

Türkiye, NATO’ya üye olduktan sonra yapılan yardımları yeterli görmüyordu ve stratejik önemini vurgulayarak yardım taleplerinde bulunuyordu. Müttefik ülkeler ise Türkiye’nin iktisaden sorumsuz davrandığından yakınıyordu. Sovyetler Birliği, Batı ile bir harbe girişmesi halinde ilk olarak Orta ve Yakındoğu’ya yönelecekti. Bu hamlesiyle hem Ortadoğu petrol yataklarını ele geçirecek hem de batılı ülkelerin hava üslerini kullanmalarına engel olacaktı. Bu nedenle Türkiye’nin stratejik önemi kabul edilmekteydi. Türkiye de bu konumundan dolayı yardım taleplerinden geri kalmıyordu. Türkiye, dış yardımlar sayesinde bir süre ekonomik olarak gelişmişti. Ancak Türkiye’nin ekonomisi gelişince ihtiyaçları da artmıştır. 1956’da ekonomide büyük bir bunalım gerçekleşmiştir. Bu bunalım, 1958 yılında Türkiye’yi devalüasyona itmiştir. 1957 yılında Türkiye, Ortadoğu’daki tüm meselelerde ABD ile ortak hareket etmekteydi. 1958 yılında Irak Kralı Faysal’a karşı yapılan darbe sonucunda, Türkiye’nin Ortadoğu politikası sarsıntıya uğrayacaktı. Lübnan Ürdün olaylarında, ABD’ye İncirlik üssü açılacak ve 1959 yılında, Türkiye-ABD arasında yapılacak bir anlaşmayla ilişkiler en üst düzeye çıkacaktı. ABD kontrolünde Türkiye’de yeni istikrar politikaları uygulamaya konulmuştu. Ayrıca, dış borçların ödenmesi için, Osmanlı dönemindeki Duyun-u Umumiye idaresine benzer bir kurum olan “Alacaklı Ülkeler Konsorsiyumu” kurulmuştu. Türkiye, 1958’de dış krediler açısından yeteri derecede ilgi görmemeye başlamıştı. Bu ilgisizlik, Türk ekonomik hayatındaki sıkıntıları derinleştirmişti. Bu nedenle hükümet, politika değişikliğine gitmek zorunda kaldı. Türkiye dış kredi sağlamak için Sovyetler Birliği’ne de başvurmayı düşünmüştü. Menderes, 1958’de Moskova’ya ziyaret yapmayı planladı. Ancak, Türkiye’de oluşan iç siyasi çekişmeler buna izin vermemişti.
Türkiye, Marshall Planı’ndan sonra dış yardımlara bağımlı bir ülke haline gelmişti. II. Dünya Savaşı sonrasında ekonomik olarak pek parlak bir görüntü sergilememişti. Marshall Planı’nı herkes kurtuluş yolu olarak görmüştü. Bu durum, siyasi ve sosyal olarak da Türkiye’nin dışa bağımlılığına bir ortam oluşmasına neden olmuştu. Marshall Planı döneminde Türkiye, aldığı kredilerle oldukça borçlanmıştı. Planın sonrasında da dış kredi almaya devam etmişti. Devlet, siyasi anlamda da “Amerika ne yaparsa kabul edelim” düşüncesindeydi. 4 Temmuz 1948 tarihli anlaşmadan sonra ABD Türkiye üzerinde çeşitli kanallardan söz sahibi olmaya çalışıyordu. Türkiye’deki uzmanların ülkeyi kalkındıracak yeteneğe sahip olmadığını söyleyen yabancılar, var olan kaynakların nasıl ve nerelerde kullanılacağını kendileri belirliyorlardı. Kısa süre sonra ülkeye gelen yabancı uzmanlar Türk bakanlıklarının kadrolarına yerleştirilmişlerdir. Böyle olunca Türkiye üzerinde sarf edilen her dolar aynı zamanda ABD emperyalizmine hizmet ediyordu. Türkiye ile ABD arasındaki bağ, her ne kadar NATO ilişkisi çerçevesinde birliktelik olarak ele alınsa da böyle değildir. ABD’nin Türkiye üzerindeki politikası tamamen yardım değil çıkar hesabına dayanmaktadır. Yapılan yardımlara bakıldığında ABD’nin kapitalist çıkarlarını ön plana çıkardığı görülmektedir. Türkiye ABD’nin yararına tavır takındığı sürece iki ülke arasındaki birliktelik sağlam kalmıştır. Ancak 1964 Kıbrıs Harekatı sırasında ABD’nin Türkiye’yi yalnız bırakması var olan tüm tabuların yıkılmasına sebep olmuştur. Kıbrıs Harekatı sırasında Türkiye ABD’den destek beklerken ABD’nin Truman Doktrini’nin dördüncü maddesi gereğince harekatın önüne geçmesi Türkiye’de şok etkisi yaratmıştır. Birçok kesim Kore Savaşı’na girmenin hata olduğunu belirtmeye başlamıştır. Kore’de savaşa katılıp zaferler kazandıklarından dolayı madalyaya layık görülen Türk askerlerinden bazıları, aldıkları madalyaları teker teker iade ederek tepkilerini göstermişlerdir.
ABD ile sıkı ilişki içerisinde olmaya devam etmek için hiçbir girişimden kaçınmayan Türkiye, komşularıyla olan ilişkilerini bitirmekten de kaçınmamıştır. Örneğin 1947 yılına kadar Filistin meselesinde Arapları destekleyen Türkiye, 1948’de İsrail’in kurulmasından itibaren İsrail’i tanımıştır. Bunun yanında emperyalizme karşı direnen bağımsızlık hareketlerine de karşı tavır almıştır. Bu yüzden komşu ülkelerle olan ilişkileri bitme noktasına gelmiştir. Kıbrıs meselesinde Arap devletlerin Türkiye’nin yanında yer almaması, bu sonuçtan kaynaklanmıştır. ABD’nin planları Türkiye’deki iç siyasete de sirayet etmiştir. Sovyetler Birliği’nin komünist yayılmasının önüne geçmek isteyen ABD, birçok ülkede demokratik atılımların gerçekleşmesi için teşviklerde bulunmuştur. Bu ülkelerden birisi de Türkiye olmuştur. Türkiye’de demokrasi atılımının gerçekleşmesi için çok partili hayata geçişi desteklemiştir. Marshall Planı’na dâhil edilme sürecinde Türkiye’ye bu plana katılmak için çok partili hayata geçiş şart koşulmuştu. Türkiye bu adımı atmış ve Demokrat Parti bu şekilde Türk siyasi hayatına dâhil olmuştur. Ancak aralarındaki sorunlar çözülemeyince CHP ve Demokrat Parti arasında gergin bir ortam oluşmuştur. Bu durumdan ABD de tedirgin olmuş ve Türkiye’ye tebligat göndermiştir. Tebligatta iki partinin aralarındaki meseleyi çözmelerini ve demokrasi ışığını halka iyi yansıtmaları istenmişti.
Sosyal Sonuçlar
II. Dünya Savaşı’ndan sonra, dünya ülkelerinde olduğu gibi Türkiye de ekonomik sıkıntılarla dolu bir süreç yaşamıştır. Ortaya çıkan ekonomik buhran Türkiye’yi derinden etkilemiştir. Sıkıntıları ortadan kaldırmayı amaçlayan Marshall yardımları, Türk halkı üzerindeki dengelerin değişmesine neden olmuştur. Marshall Planı, dolaylı da olsa daha başlamadan Türkiye’de etkisini hissettirmiştir. CHP yardımdan yararlanmak için Türkiye’deki komünist eğilimi ABD’lilere hissettirmeye çalışmıştı. Bu taktiği Truman yardımı sırasında da uygulamıştı. 1947 sonlarına doğru Türkiye’nin plan dışında tutulacağı konusu ortaya çıkınca Türkiye için yeni bir komünizm tehlikesi yaratılmaya çalışıldı Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi olayı ön plana çıkarıldı. Aralık 1947’de Fakültede gerçekleşen bu olayda, ABD’de eğitim görmüş bazı solcu hocalara karşı gösteriler yapılmıştı. Bu vakadan sonra ülke içinde tepkiler çoğalmıştır. 1949 yılı başlarında ise Sabahattin Ali cinayeti ile liberal ekonomik sisteme kaymaya başlayan siyasilere karşı oluşan tepkilere gözdağı verilmiştir.

shall-plani-peynir-yardimi
shall-plani-peynir-yardimi

Marshall Planı, Türkiye’deki nüfus dengelerinin değişmesinde de etkili olmuştur. 1927 yılındaki nüfusun % 16,4’ü kentsel, % 83,6’sı kırsal alanda yaşarken, 1940 yılında kentsel nüfusu oluşturan kesim % 18’i, 1950’de % 18,5’i bulmuş, 1960’ta da % 25,1’e ulaşmıştır. Planın Türkiye’ye tarımsal kalkınma alanında yardımlarından dolayı 1950’de köyden kente göç oranında fazla bir değişim gözlenmemiştir. Ancak 1950’den sonra, ilerlemenin tarımsal alanla sınırlı kalmasının hata olduğu anlaşılınca ülke içi sermaye sahipleri tekrar sınai alanlara kaymaya başlamıştı. Bunun sonucunda 1960 yılında kadar kentsel nüfus oranı artarak belirtilen orana ulaşmıştır. Plan sürecinde eğitimde değişim gözlenmiştir. Türkiye 1950-1960 arası on yıllık süreçte okullaşma alanında önemli bir gelişim göstermiştir. Okul çağındaki nüfustan ilkokul okuyanların oranı 1950’de % 69,5 iken 1960’ta % 81,1’e yükselmiştir. Ortaokul 4,8’den 15,8’e, lise ve dengi okullar 5,2’den 13,2’ye, yükseköğretim de 1,3’ten 3,1’e yükselmiştir. 1950-51 ders döneminde toplam 1 milyon 785 bin olan öğrenci sayısı 1960’ta 3 milyon 407 bin olmuştur. Eğitmen sayısı da 48 bin 791’den 91 bin 229’a yükselmiştir. Türkiye dönem içerisinde Türkiye eğitim için okullar açma hususunda sıkıntı çekmiştir. ABD’den portatif okullar getirtilerek bu sorunları çözmeye çalışmıştır. Bu rakamlar ve yapılanlar plan sürecinde eğitime önem verildiğini göstermektedir. Plan sürecinde Türkiye’de turizm hayatı da canlanmıştır. 1952 yılında 36 bin 372 olan turist sayısı 13 yılda % 446,5 artmıştır. Bu artışın sebebinin Ekonomik İşbirliği Sözleşmesi’nin beşinci maddesi olduğu söylrnrbilit. Zira önemli görülen şey, turizmin süreç içerisinde oldukça etkili olduğudur. Devlet Planlama Teşkilatı’nın verilerinde 1950 yılında Türkiye’den giden turist sayısı belirtilmemiştir. Ancak 1963’te 41 bin 833 kişinin yurtdışına turizm amaçlı gittiği belirtilmiştir. Türkiye’ye gelen yabancı turist sayısına bakılırsa, Türk halkı için yeni geçim kaynakları sağlaması bakımından faydalı olduğu söylenebilir. Tarih Arşivi bu yazıda sizlerin Marshall Planı nedir? Marshall Planının Türkiye’ye etkileri, Marshall Yardımı alan ülkeler hangileri? gibi sorularınızı cevaplıyor.

Marshall Planı sonrası Türkiye’de oluşan hazırcılık topluma da yansımıştır. Bütçe açıkları daima krediyle kapatılmaya çalışılmış, kalıcı çareler üretilememiştir. Bu durum ülke içerisinde para darlığı oluşturmaya başlayınca bankalar kredi vermeyi kesmek zorunda kalmıştı. Böyle olunca halk sıkıntı içine girmişti. Para darlığı çeken tüccarlar, kredi sağlamak için tefecilerden yüksek faizle borç alma karşılığında evlerini rehin bırakmıştır. Sonuç olarak toplumda iflaslar görülmeye başlamıştı. Zamanla halkın alım gücü de iyice düşmüştür. İşsizlik oranları da bir hayli artmıştır. 1950’lerin sonlarına doğru işsizlik önemli derecede artmıştır. Örneğin 11 Haziran 1959’da Cumhuriyet gazetesinde verilen bir haberde işsizliğin arttığından bahsedilmiştir. Habere göre işsizlik had safhaya çıkmış ve özellikle özel sermayede işten çıkarılmalar artmıştır. 21 Temmuz 1947’de de aynı haberlere yer veren gazete işten çıkarılmaların devam ettiğini ve işsizliğin her geçen gün daha da arttığını belirtmiştir. Çalışacak işi olanlar içinde maaş sıkıntısı baş göstermiştir. Çalışan kesim geçinebilecek kadar maaş alamama sıkıntısı çekmekteydi. Bu sıkıntıya katlanamayanların iş yerlerinde ihtilaf yaratma girişimlerinde bulundukları görülmektedir. Örneğin 21 Temmuz 1955’te Milliyet gazetesindeki bir habere göre 20 bin tekstil işçisi maaşlarının düşük olmasından dolayı iş yerlerinde huzursuzluk çıkarmayı kararlaştırmışlardır.
Marshall Planı, halk üzerinde bir dinamizm oluşmasını sağlamıştır. Bunun ana nedeni çok partili hayata geçiş çalışmalarıdır. Çok partili hayat, rekabetten dolayı partilerin halka daha çok inmesini sağlamıştır. Çünkü siyasi partiler başa geçebilmek için halka inmek veya halk üzerinde önemli söz sahibi olan büyük gruplara maddi çıkarlar sağlamak zorunda kalmışlardır. Bu durum halk üzerinde bir dinamizm oluşmasını sağlamıştır. Türkiye’de devlet bütçesi açık vermeye başlayınca, bunu engellemek için halka başvurulmuştur. Ancak bu çözüm getirmemiştir. Çünkü Plan sürecinde fiyat artışları oldukça yüksek seviyedeydi. Halk eline geçen parayla zorlukla geçiniyordu. Sadece belli bir zümre şatafatlı bir hayat yaşamaktaydı. Nadir Nadi Türkiye’deki kıtlık hakkında “Harbiye caddesinde çalışanlarımız da dâhil, halkımızın çok büyük bir kısmı kıt kanaat ancak yaşayabiliyorlar. İsteyerek de istemeyerek de onun istihlâkinden kısabileceğimiz bir şey olduğunu sanmıyorum” şeklinde ifadede bulunmuştur. Türkiye’de halk, fedakârlık beklenmeyecek kadar ağır şartlar içerisinde bir yaşam sürmüştü. Marshall Planı halkın da ekonomik sıkıntısını gidermede etkili olamamıştı. Halkın kafasındaki ortak soru borcun nasıl ödeneceğiydi. Krediler ödenemeyince yeni kredi yolları da tıkanmaya başlamıştır. İşinin ehli olmasına rağmen pek çok esnaf kredi elde edememiştir. Devlet, borç batağından kurtulmak için halktan ağır vergiler almaya başlamıştır. Bu ağır vergilerden birisi kazanç vergisi olup en çok vergi memurlardan alınmıştır.
Marshall Planı sürecinde Türkiye’de uygulanan ekonomik anlayış ülke içinde zengin bir sınıfın oluşmasını sağlamıştır. Çok partili yaşama geçişin bu konuda önemli katkısı olmuştur. Demokrat Parti’nin başa geçmesiyle daha da güçlenen bu sınıf, sonraki dönemlerde yerini iyice sağlamlaştırmıştır. Tarımsal alandaki makine devriminden sonra köyden kente göç hızlanmıştır. Oluşacak sonuçlar tahmin edilmediğinden kentler ve Türkiye ekonomisi açısından kötü etki yaratmıştır. Bu göç olgusunun ana sebebi, kentin çekiciliğinden çok kırsal kesimin iticiliğidir. Aynı durumun Avrupa’da daha dengeli gerçekleştiği söylenebilir. Köylü kesim köyden vazgeçtiklerinde onları hazır karşılayan bir kent hayatı ile karşılaşmışlardır. Göç edenlerin istihdam edileceği gerekli iş sahaları hazırlanmıştır. Türkiye, böyle bir karşılama yapamamıştır. Zaten böyle bir şey beklemek de olanaksızdır. Çünkü halk tarımsal alandan uzaklaştığında hükümetin ekonomik politikaları tamamen tarıma dayalıydı. Bu nedenle kentsel alanda gerekli istihdam ve iskân olanakları üretilememiştir. İstihdam sıkıntısından dolayı halk işportacılıkla ya da düşük gelirli ve sigortasız işlerde çalışmak zorunda kaldı. İskân sorunu da büyük kentlerin kenar mahallelerinde gecekonduların hızla çoğalmasına zemin hazırlamıştır. Gecekondulaşma dönemin ekonomik sorunlarından dolayı çok fazla önemsenmemiştir. Devlet halkın geçimini zor sağlamasından dolayı gecekondulaşma işini denetim altına almamıştır. Ancak zamanla bu durum oldukça sorun haline gelecektir.
ABD, Türkiye üzerinde sosyolojik tespitlerde de bulunmuştur. Türkiye’nin yeterince gelişmemiş olmasından faydalanmaya çalışmıştır. Thornburg raporunda verilen bilgilerde Türk halkının geri kalmışlığı ifade edilmişti. Bunun yanı sıra ABD, gelişmemiş ülkelere eğitim yardımı altında bir program ortaya atmıştır. Gelişmemiş ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de görev alan personelin eğitimini üstlenmişti. ABD’nin bu hedefi için sermaye sahipleri ve hükümet işbirliği içinde hareket etmişler ve bunun için çeşitli örgütler görevlendirilmiştir. Amaçları eğitim olmayan bu örgütler için eğitim, yalnızca ABD’nin kapitalist çıkarlarına hizmet eden bir araç vazifesindeydi. Bu çerçevede ABD emperyalizmi için hizmet eden okullar Türkiye’de faaliyet göstermişlerdir. ABD, sonraları çıkarlarını Türkiye’ye kendi içinden oluşturulacak bir örgütle yaymayı planlamış ve bu iş için “Barış Gönüllüleri” isimli bir grup oluşturmuştur. Bu grup, Soğuk Savaş’ı yöneten sermaye gruplarının amacına yönelik kurulmuştur. Örgüt ABD’nin dünya görüşünü yayan ve dünyada ortaya çıkan ulusal kurtuluş hareketlerine cephe alan bir misyonerlik grubudur. Bu oluşumun ilk resmi ifadesi 1959 yılında John Freud Kennedy tarafından başkanlık seçim kampanyasında ortaya atılmıştır. Barış Gönüllüleri Türkiye’ye 27 Ağustos 1962 tarihinde giriş yapmıştır.
Bu örgüte benzer bir başka oluşum da “Amerikan Alan Hizmeti (American Field Service, AFS)”dir. Bu oluşum, faaliyet gösterdiği ülkelerden öğrencileri ABD’ye götürüyor, orada durumu iyi olan ABD ailelerinde ikametlerini sağlıyordu. Böylece ABD’de eğitim süresi biten öğrenciler, ülkelerine döndüklerinde ABD yaşam tarzını ve dünya görüşünü benimsemiş oluyorlardı. Kendi ülkelerinde önemli mevkilere gelmesi sağlanıyordu. Bu durum Türkiye üzerinde de uygulanmıştır. Bu şekilde ABD kültür emperyalizmi de gerçeğe dönüşmüş oluyordu. Ayrıca ABD yardım miktarını yararlanan ülkelerin ekonomik ve kültürel değişimlerine göre belirlemişlerdi. Ülkeler ABD’nin istediği değişimleri gerçekleştirdikçe daha fazla yardım almışlardır. Marshall Planı’nın sosyal alanda bazı olumlu sonuçlarını görmemezlikten gelmek imkânsızdır. Tarımda makineleşme dolayısıyla insan gücüne gereksinim azalınca geçim sıkıntısına düşen kesim şehirlere göç etmeye başlamıştır. Bu mesele insanların yurtlarını terk etmesi bakımından kötü bir görüntü arz etse de köy ile kent arasında bir etkileşim sağlaması bakımından olumludur. Bunun yanında tarımsal modernizasyon halkın daha uzağa ulaşabilmesini sağlamış traktörler köylünün tarım ürünlerini şehirlere taşıyabilmesine olanak sağlamıştır. Köylü, şehirliye ürününü satarken şehirle arasındaki iletişimi de kuvvetlendirmiştir. Pazar ekonomisi ile bütünleşmiştir. Böylece şehir ile köy arasındaki bağı kuvvetlenmiştir. Tarım kesimindeki bu hareketlilik tarımsal bölgelerin de gelişmesine katkı sağlamıştır. Tarımsal alanlara ulaşılabilmesi açısından binlerce kilometrelik yol yapılmıştır.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Osmanlı Düşüncesinde Meteorolojik Olgular

Kripto Paralar ve Yasal Durum

Yararlanılan Kaynaklar
Serkan Şahin, Marshall Planı Ekseninde Türkiye
Esma Torun, II. Dünya Savaşı Sonrası Türkiye’de Kültürel Değişimler – İç ve Dış Etkenler (1945-1960)
Faruk Sönmezoğlu, Türk Dış Politikasının Analizi
Mehmet Saray, Sovyet Tehdidi Karşısında Türkiye’nin NATO’ya Girişi
Akdes Nimet Kurat, Türk-Amerikan Münasebetlerine Kısa Bir Bakış
Namık Behramoğlu, Türkiye Amerikan İlişkileri (Demokrat Parti Dönemi)
Ahmet Ulusoy, Devlet Borçlanması
Yakup Kepenek, Gelişimi, Üretim Yapısı ve Sorunlarıyla Türkiye Ekonomisi
Refik Korkud, İsmet İnönü ve Türkiye’de İktisadi İnkişaf
Mükerrem Hiç, Kapitalizm, Sosyalizm, Karma Ekonomi ve Türkiye
Rıdvan Karluk, Türkiye Ekonomisi
Feroz Ahmad, Modern Türkiye’nin Oluşumu
Osman Yalçın, Türk Hava Harp Sanayi Tarihi

*Bu çalışmanın tüm hakları, Serkan Şahin’e aittir.
Bizimle iletişime geçmek için: [email protected]

Ömer Burak Karatay

Uzun zamandır bildiklerini siz değerli kullanıcılarımıza aktarmaktan mutluluk duyan, araştırıp öğrendikçe bu siteye yazıp diğer insanların da bilgilenmelerini sağlamaktan zevk alan bir yönetici ve yazar. Ekonomi alanındaki gelişmeler / bilgilendirici metinler için www.ekodemi.com'a davetlisiniz. Bizlere her türlü fikir, istek ve şikayetlerinizi [email protected] üzerinden; markalarınızı değerlendirmek ve binlerce tekil kullanıcıya reklamınızı yapmak için [email protected] adreslerinden benimle iletişime geçebilirsiniz.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı

Reklam Engelleyici Algılandı

Tek amacımız sizlere temiz bilgi sunmak, lütfen reklam engelleyicinizi kapatın.