Modern Dönemde Geliştirilen Yeni Misyon Stratejileri

Kilise-Misyon İlişkisi
Sömürge sonrasında yeni misyon politikaları geliştirmeye çalışan misyoner cemiyetleri, ilk iş olarak kilise ile misyonerlik çalışmaları arasındaki ilişkiyi yeniden tanımlayarak kilisenin varlık amacının, Hıristiyan inancını tüm dünyaya yaymak olduğunu ileri sürmüşlerdir. Onlara göre kilise, sadece Hıristiyan inancına göre bir takım dini ritüelleri ifa etmek için toplanılan dini mekân değil, misyonerlik dahil olmak üzere, her türlü biçimde tanrıya hizmet edilen dini kurumdur. Nitekim 1958 yılında Gana’da yapılan Uluslar Arası Misyon Örgütü toplantısında bu bağlamda katılımcılar şu görüşler üzerinde ittifak etmişlerdir:
a. Kilise misyonun bizzat kendisidir.
b. Her Hıristiyan aynı zamanda misyonerdir.
c. Misyon bütün kiliselerin katılımıyla işbirliği içinde yürütülecektir.
İşte bu anlayıştan hareket eden misyoner cemiyetleri başta İslam dünyası olmak üzere faaliyette bulundukları bölgelerde Hıristiyan olmayanlarla iş birliği içinde olarak kiliseyi onlarla beraber kurmaya gayret sarf etmişlerdir. Böylece sömürgecilik dönemlerinde kullandıkları kilisenin dışında kalan tüm dünyayı düşman görme stratejisini bırakıp bu yeni Stratejiyi uygulama alanına koymuşlardır.
Tanrı’nın Misyonu Olarak Misyonerlik
20. yüzyıldan önce misyonerlik, kurtuluş açısından Hıristiyan olmayanların Hıristiyanlığa kazandırılarak ruhlarının ebedi cezadan kurtarılması ve tüm dünyanın Hıristiyanlaştırılarak, Kilisenin hâkimiyet alanının genişletilmesi; kültürel açıdan da Batı’nın nimetlerini ve ayrıcalıklarını diğer insanlara tanıtmak ve onları medenileştirmek gibi çeşitli şeklilerde anlaşılmaktaydı. Sömürge sonrası dönemde Batının sömürüsü altında olan milletlerin, tek tek bağımsızlıklarını kazanarak milli devletler kurmaya başlamasından sonra bu tarz misyon anlayışının başarılı olmasının imkansızlığını gören misyonerlik teşkilatları, misyonu, kilise ve Hıristiyanlığın tekelinden çıkarmak için onun aslında Tanrıya ait olduğunu ifade etmeye başlamışlardır. Bu bağlamda “Tanrının misyonu”(Missio Dei) tabirini geliştiren misyon teşkilatları, bizzat tanrının kendisinin misyoner olduğunu ileri sürmeye başlamışlardır. Bu görüşe göre misyon bizzat Tanrının kendi tabiatından kaynaklanmaktadır.
Evangelizm ve Misyonerlik
Sömürgecilik sonrasında kilise ve misyon çevrelerinde “misyonerlik” terimi yerine “evangelizm” tabiri kullanılmaya başlanmıştır. Zira bu terim misyonerlikten daha yumuşak bir yapıya sahiptir. Çünkü sömürgecilik dönemlerinde baskıya ve sindirmeye dayalı misyonerlik yöntemleri halklar arasında kin ve nefrete sebep olmuştur. Bu sebeple sömürgecilik sonrasında geliştirilen yeni stratejilerin bir sonucu olarak misyonerlik kavramının eskiye çağrışım yapabileceği endişesiyle pek kullanılmamıştır. Zira misyonerlik kavramı, gerektiğinde zor kullanmak suretiyle İncil’in va’az ve tebliğ edilmesi dâhil olmak üzere kilisenin Hıristiyan olmayanlara yönelik tüm faaliyetlerini içermekteydi. Buna mukabil Evangelizm, iyi olanı insanlığa sunmak manasını ihtiva etmektedir. Yine misyonerlik tabiri, Hıristiyan olmayanların Hıristiyanlaşmasını öngörürken, Evangelizasyon, aynı zamanda Hıristiyan olup da ondan uzaklaşanların yeniden Hıristiyanlaşmasını ifade etmektedir. Misyonerlik tabirine kıyasla daha mutedil ve yumuşak bir mana içeren Evangelizm’in genel özelliklerini şunlardır:
1- Evangelizme göre muhataptan yapılan misyon çağrısına hemen mukabelede bulunması istenmez.
2- Evengelizasyon ,sadece Hıristiyanlığı kabul etmeye insanları davet etme metodu olduğu için muhatap hiçbir zaman zorlanmaz.
3- Evangelist, her hangi bir baskı unsuru olmaksızın iyi haberi insanlara tebliğ ederken etkili bir misyon faaliyeti için iyi haberi önce kendi yaşamında tatbik etmelidir.
4- Evangelist, hedef kitleyi kendi sosyal konumundan bağımsız görmeden iyi haberi tebliğ etmelidir.
Evangelistler, her ne kadar yeryüzünde bazı yerleri kendilerine göre öncelikli faaliyet alanı olarak görseler de, asıl hedef bütün yeryüzünün Hıristiyanlaştırılmasıdır. Bu yönüyle bu gün dünyada iki yönlü bir faaliyet yürütülmektedir. Bunlardan birisi ulusları kendi kilisesine çekmeyi ifade eden “centripetal hedefler”, diğeri ise, bunu gerçekleştirebilmek için dünyanın neresinde olursa olsun uluslara gitmeyi ifade eden “centrifugal hedefler” dir. 20. yüzyılla beraber sömürge sonrası dönemde faaliyet alanına giren Evangelizm, içinde yaşadığımız şu dönemde altın çağını yaşamaktadır. K.S. Latourette’nin ifade ettiği şekilde “büyük yüzyıl” olan 1914–1950 arası dönem, Roma Katolik ve Protestanlar açısından Hıristiyanlığın hızla genişlediği bir zaman dilimi olmuştur. Bunu izleyen dönemde özellikle Uzak-Doğu ülkelerinde başarılar kaydedilmiş, yakın geçmişten günümüze ise Orta-Asya, Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu’da yoğun faaliyetler yürütmüşlerdir. Bu gün Hıristiyan misyonerliğinin küresel Evangelizm boyutunda yürütülmesinde başta ABD ve İngiltere olmak üzere Batılı güçlerin sosyal-siyasal çıkar ve menfaatleri çerçevesinde gelişen küreselleşme politikalarının ve bu yönde geliştirilen dünyaya yeniden şekil verme (Mesela Büyük Ortadoğu Projesi) plan ve projelerinin ve uluslara arası operasyonların önemli rolü vardır. Bu bağlamda küreselleşmenin estirdiği güçlü rüzgarları arkasına alan bu devletler ve ihtiva ettiği misyoner örgütler, küreselleşme çatışmalarının oluşturduğu sosyal, siyasal ve ekonomik kaos ortamından azami ölçüde yararlanmaktadırlar. Bu çerçevede meşhur 11 Eylül olayları sonrasında İslam’a ve Müslümanlara, dünya genelinde oluşturulan ideolojik kampanyaların ve fiili durumun, kendilerine, misyoner faaliyetlerde büyük imkânlar sağladığı ve misyonerlerin yeni bir fırsat çağına girdikleri konusunda hemen hemen tüm misyonerler hem fikir olmuşlardır. 11 Eylül hadisesi, İslam dünyasına yönelik küresel Evangelizm hareketi açısından misyoner örgütlerine yeni bir ruh vermiştir.
Misyonun Sunulduğu Şartlara Uydurulması (Kültüre Uyarlama)
Sömürgecilik sonrasında geçerliliğini yitirmiş eski misyonerlik teknikleri yerine yeni stratejiler geliştiren misyoner kuruluşların bu bağlamda faaliyet alanına koydukları yöntemlerden biriside Misyonun Şartlara uydurulması, yani kültürlenmedir. Bu bağlamda uygulama alanına giren iki temel yöntem göze çarpmaktadır. Bunlardan ilki Dünya Kiliseler Birliği bünyesinde, özellikle Protestan misyon kuruluşları tarafından geliştirilen İncil’in mesajını sunulduğu şartlara uydurma (contextualisation), diğeri ise 1970’li yılların başında Katolik kilisesi bünyesinde geliştirilen İncil’in mesajını sunulan kültüre tercüme etmeyi öngören “kültürlenme” (inculturation) terimidir. Misyonerlik çalışmaları çerçevesinde en yaygın olarak kullanılan bu misyonerlik stratejisine göre kilisenin ve onu benimseyenlerin dünyalarında ve yaşamlarında vücut bulması ve şekillenmesidir. Misyonerlere göre bu durum Hıristiyanlığın özelliğinde zaten vardır. Çünkü Hıristiyanlık ortaya çıktığı Yahudilik kültüründen putperest Roma kültürüne geçerken bu kültürün sosyal şartları, kültürel motifleri ve inançları Hıristiyanlığa taşınarak bu dinin şekillenmesinde ve kurumlaşmasında büyük rol oynamıştır. Hıristiyan Misyonerlere göre kültüre uyarlama Hıristiyanlığın bir kültür değil, bir kült olduğu; dolayısıyla Avrupa ve Kuzey Amerika gibi Hıristiyan geleneğin egemen olduğu bölgelerde değil, tüm dünyada yerel geleneklere ve adetlere uyarlanması gerekmektedir. Böylece Tanrının evrensel kurtarıcılığı inancına paralel olarak kilisenin belirli bir merkezden veya merkezlerden tüm dünya çapında yerel bölgelere kaydırılması ve böylece dünyanın her tarafında kiliselerin oluşturulması amaçlanmıştır.
Hıristiyan doktrininin yerel geleneklere uyarlanması mevzusunda misyonerler, hitap ettikleri toplumlara göre ayrı ayrı tutum ve stratejiler geliştirmişlerdir. D. Woodberry gibi bazı misyonerlere göre bu metot özellikle Asya’da çok etkili olmuştur. Özellikle Müslüman toplumlara yönelik misyonerlik aktivitelerinde Hıristiyan doktrininin anlatılmasında Müslümanlara özgü din dilini ve terminolojiyi kullanmaya azami ölçüde gayret etmektedirler. Allah, resul, nebi, vahiy, ayet, mescid, İncil ve benzeri İslamî terimlerle hazret, şerif, maşallah, inşallah, gibi din dilinde yaygın olarak ifade edilen kelimeler, Hıristiyan metinlerine alınarak geleneğin temsil ve takdiminde bu terimler kullanılmaya çalışılmaktadır. Mesela Hıristiyan kutsal kitabı olan Yeni Ahit, bir bütün olarak İncil veya İncil-i Şerif şeklinde adlandırılır. Hıristiyan kutsal kitabında teslisin birinci unsurunu oluşturan “Baba” terimi, Müslüman kültür ve termolojiye uydurularak Allah olarak adlandırılır. Kültüre uyarlama yönteminde çok dikkat çekici olan bir diğer husus ise Hıristiyan ritüelleri ve ibadet şekilleriyle mabetlerin, yerel geleneklere göre yenide  ifade edilmesidir. Mesela, Müslüman halk arasında misyonerlik faaliyeti yürütürken dua ve va’azlarda, Kur’an’dan ve İslam kültüründen Hıristiyan teolojiyle çatışmayan bazı pasajlar kullanılır. Charles D. Egal, Müslümanlara arasında çok önemli olan Fatiha suresinin, dua amaçlı olarak okunabileceğini söylemiştir. Bununla beraber Müslümanlar arasında misyon faaliyetlerinde dikkat çekmemek amacıyla Hıristiyan termolojide kullanılan papaz, rahip, peder, patrik vs. terimler yerine hoca, eğitmen, öğretmen gibi terimleri kullanmaya gayret ederler. Bununla beraber ayinlerini kültüre uydurmak amacıyla Pazar yerine Cuma günü yaparlar. Ayin sırasında geleneksel Hıristiyan müziği yerine İslam tasavvuf musikisi ve buna yönelik ezgiler çalarlar.
genislet-105cb691-aefc-4fa3-80ab-4e8f6e2145e3
Kültüre uyarlama amacıyla misyoner faaliyetlerde dikkat çekici bir diğer durum da meskun mahallelerde bulunan ev kiliseleridir. Bu evler, dışardan bakıldığında sıradan bir ev görüntüsü verir; ancak bu mekânlar hem bulunduğu yöredeki halkı daha iyi tanıyıp onlarla daha uygun iletişim ortamının tesis edilmesi işlevi görmekte, hem de ilişki kurulan sempatizanlar ve yeni Hıristiyanlaştırılmış bireylerin belirli zamanlarda bir araya gelerek dua ettikleri, başta kutsal kitap tetkiki olmak üzere din eğitimi aldıkları mekânlardır. Zira normal kilise binalarına göre ev kiliseleri daha az dikkat çekmekte ve daha iyi kamufle olabilmektedir. Kültüre uyarlamada Hıristiyan yaşam tarzının, yerel kültür ve geleneğe uyarlanması da oldukça önemlidir. Nitekim içerisinde faaliyet, gösterilen halkın örf ve adetleriyle giyim ve kuşamını adapte edilmesi, halkın kullandığı dil ve lehçelerin kullanılması, milli günlerin, bayramların adapte edilmesi son derece önemlidir. Mesela bu bağlamda, Malezya’da misyonerler, Hıristiyan kutsal kitabını tıpkı Müslümanların Kur’an’ı yere oturarak bir rahle üzerinde okuması gibi okumak istemişler, bunun üzerine Malezya hükümeti 1988’de yayınladığı bir kararname ile misyonerlerin rahle üzerinde İncil okumalarına ve Müslümanlar gibi kıyafet giymelerine yasak getirmiştir. Hıristiyan geleneğin yerel kültüre uyarlanması konusunda bazı misyoner guruplar, Hıristiyan olmuş Müslümanların, Hıristiyan olarak anılmaları gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Bu nedenle bu gün başta İslam toplumları olmak üzere pek çok yerde yeni Hıristiyan olmuş kişileri “İsevî Müslüman”, “İsa Takipçileri” olarak adlandırmaktadırlar. Kültüre uyarlama metodu her nekadar en dikkat çekici ve etkili bir misyoner yöntemi olarak uygulansa da bu metod, çeşitli yönlerden hem bazı yerel Hıristiyanlar tarafından hem de hedef kitle tarafından gayr-i ahlaki bulunarak şiddetle eleştirilmektedir. Özellikle yerel Hıristiyanlara göre bu metod, Hıristiyanlığın temel değerlerini dejenerasyona uğratmaktadır.
Dinler Arası Diyalog ve Misyonerlik
Sömürgecilik sonrasında geliştirilen yeni misyoner stratejilerinden birisi de dinler arası diyalogdur. Diyalog, iki veya daha fazla kişinin karşılıklı konuşmasıdır. Dinler arası diyalog ise, “farklı dinlere mensup insanların inançlarını ve düşüncelerini bir birine zorla kabul ettirme yolunu seçmeksizin, eşitlik, hoş görü, dürüstlük, samimiyet, sevgi, saygı, barış ve açıklık atmosferinde, ortak olan veya olmayan herhangi bir konuda öğrenmesini, bilmesini veya anlamasını, işbirliğine girebilmesini, birlikte yaşayabilmesini, belki tecrübe ederek uzaklaşabilmesini sağlayan bir karşılaşma
ve ilişki biçimi” olarak tarif edilmiştir. Sömürge sonrası dönemde 1960’lı yıllarda yapılan II. Vatikan Konsili’nde Katolik kilisesinin dışa açılma kararı alması ve bu bağlamda gerek diğer Hıristiyan guruplarıyla gerekse Müslümanlarda dahil olmak üzere diğer Hıristiyanlık dışı guruplarla diyalog arayışını vurgulaması, ilerleyen dönemde diyalog faaliyet ve tartışmalarını gündeme getirmiştir. Bu tarihten itibaren, bir taraftan Roma Katolik Kilisesi ve Dünya Kiliseler birliği başta olmak üzere çeşitli kiliseler, Hıristiyan olmayanlarla kurumsal bazda diyalog faaliyetinde bulunurken, diğer taraftan da, saygın akademisyenlerin önderliğinde bazı sivil toplum örgütlerinin “öteki” ile ilişkilerini geliştirmek için bireysel diyalog faaliyetleri tesis etmeye çalışmışlardır. İlk başlarda Kilisenin gittikçe artan sorunlar ve insanlığın geleceğini tehdit eden sıkıntılar karşısında Hıristiyan olmayanlarla iyi ilişkiler geliştirme söylemini vurgulayan diyalog anlayışı, daha sonraki belge ve dokümanlarda netleşmeye başlamış ve kilisenin temelde diyaloğu bir misyon vasıtası olarak gördüğü açıkça ifade edilmiştir.
carcano_posa_pietra_r_600
Diyalog kavramının ilk olarak Papa VI. Paul’un liderliğini yaptığı II. Vatikan Konsilin’de gündeme geldiğini daha önce ifade etmiştik. Bu çerçevede yayınlanan “Nostra Aetate” isimli dökümanda Hıristiyanlar, Hıristiyan olmayanlara yönelik diyaloğa girecek, onlarla karşılaştıklarında önce onlarla diyaloğa girecek, ikinci olarak dünya barışı, çevre sorunları tartışılacak, bunlar yapılırken kendi inançları ve yaşam tarzları onlara nakledilecektir. Konsilde alınan bu karar gösteriyor ki Dinler Arası Diyalog yeni dönemde gelişen misyon yöntemlerinden birisidir. Roma Katolik kilisesi, bu yeni misyon yöntemini bir an önce hayata geçirmek ve kendini yeni dünyaya açmak için ilk iş olarak konsil sonrasında “Hıristiyan Olmayan Dinler Sekreterliği” adı altında bir kurum tesis etmiştir. 1989 yılında “Papalık Dinler Arası Diyalog Konsili” adı alan bu kurumun kuruluş amacı kilise yetkilileri tarafından şöyle izah edilmiştir:
1. Hıristiyan olmayanlarla kurulması öngörülen diyalojik ilişki için Kilise’nin öğretisine uygun metot ve yollar geliştirmek;
2. Hıristiyanların, Hıristiyan olmayanları tanıyıp bilmesi için çalışmalar yapmak;
3. Hıristiyan olmayanların Hıristiyan inancını layıkıyla tanıyıp, ona saygı göstermeleri için gayret sarf etmek.
Bu ifadelerden de anlaşılacağı üzere Roma Katolik Kilisesi başlattıkları dinler arası diyalog programı çerçevesinde temel hedef olarak, Hıristiyan inancını daha etkili ve verimli bir şekilde yaymayı hedeflemektedir. Nitekim bu sekreterliğin ilk başkanı olan Kardinal Paulo Marella, sekreterliğin kurulmasıyla misyonerlik çağının sona erdiğini ileri sürenlere karşı, sekreterliğin esas amacının, misyonerliğe alternatif çalışmalar yapmaktan ziyade, çağdaş toplum bağlamında misyonerliğin nasıl ve hangi metotlar dâhilinde yapılacağını, Hıristiyanlara göstermek olduğunu söylemiştir.
Buraya kadar olan ifadelerimize dayanarak diyebiliriz ki; Roma Katolik Kilisesi’nin II. Vatikan Konsili’nde yayınladığı “Nostra Aetate” isimli dokümanı vasıtasıyla başlattığı dinler arası diyalog programının temel amacı, gelişen ulaşım ve iletişim imkanları sayesinde, farklı dinsel geleneklere sahip kişilerin kolayca birbirleriyle ilişki içinde olduğu günümüzde, olumsuz anlam yüklenen ve sürdürülmesi imkansız hale gelen misyon anlayışının yerine, muhatabın sahip olduğu inancın güzel ve kutsal olduğu, fakat bunların ancak Hıristiyanlık vasıtasıyla kemale erdirilebileceği iddiasını savunan kapsayıcı bir misyon anlayışını tesis etmektir. Buna göre dinler arası diyalog, yeni bir misyonerlik yöntemi olarak karşımıza çıkmaktadır. Zira kilise çevreleri tarafından, diyaloğun misyonerliğin yeni bir vasıtası olarak görüldüğü konusunda son dönemlerde yayınlanan bazı resmi veya gayrı resmi dokümanlarda bu husus açıkça vurgulanmıştır. Nitekim Papalık tarafından 1984’de yayınlanan “Dialogue and Mission”, 1991’de yayınlanan “Dialogue and Proclamation” ile yakın zamanda ölen Papa II. John Paul’ün 1990’da yayınladığı “Redemptoris Missio” isimli genelgesinde diyaloğun, misyonun ayrılmaz bir unsuru olduğu ifade edilmiştir. Papa genelgenin bütününde diyaloğu şöyle izah etmektedir:
“Dinler Arası Diyalog, Kilisenin bütün insanları kilise’ye döndürme amaçlı misyonunun bir parçasıdır. Karşılıklı bilgilenme ve anlayışı zenginleştirme vasıtası ve metodu olarak diyalog, misyona zıt değildir. Esasen misyon ve misyonun şekilleriyle diyalog arasında özel bir bağ vardır. Bu misyon, aslında, Mesih’i ve İncil’i bilmeyenlere ve diğer dinlere mensup olanlara yöneliktir.”
Papa’nın 1990 yılında yayınladığı genelgede ifade ettiği üzere Vatikan Dinler arası diyaloğu esasında bir amaç değil, araç olarak görmektedir. Nitekim İngiliz misyoner Taylor da İslamochristiano Dergisinde yayınladığı bir makalesinde Papa’nın genelgesine paralel şöyle demektedir :
“Müslümanlar arasındaki Misyonerlik faaliyetleri, diyaloğun önemini ortaya koymuştur. Burada söz konusu diyalog, Misyonerliğe bir alternatif değil, bizzat şartlara uygun bir misyonerliktir.”
Dinler arası diyalog yöntemi sadece Katolik Kilisesi’nin başvurduğu bir misyon yöntemi değildir. Misyonerlik amacı güden bütün Hıristiyan kiliseleri, dinler arası diyaloğa vurgu yapmak suretiyle bu yöntemi faaliyet alanlarına koymuşlardır. Hatta Protestan, Ortodoks ve Anglikan Kiliselerine mensup kiliselerin bir araya gelmesiyle kurulan Dünya Kiliseler Birliği, Katolik Kilisesi’nden çok daha önce dinler arası diyaloğu bir misyonerlik yöntemi olarak kabul etmiştir. Bununla beraber sömürgecilik sonrası yeni misyon yöntemleri arayışına giren Protestan misyoner kuruluşları, yaptıkları kongre ve toplantılarda, Hıristiyan olmayan dinsel geleneklerin taraftarlarıyla diyalojik ilişkilere girilmesi gerektiği fikrini, ilk defa 1910 yılında, İngiltere’nin Edinburgh kentinde düzenlenen Dünya Misyonerlik Konferansında geleneksel misyonerlik stratejilerinin etkisizleştiği bir dünyada, İncil’in mesajını Hıristiyan olmayanlara daha etkili ve verimli bir şekilde sunmak için yeni bir misyon stratejisi olarak kabul etmiştir. 1974 yılında Evengelist Hıristiyanlar da Lozan’da yaptıkları toplantıda İsa Mesih’in İncilini, muhataplarına daha etkili bir biçimde sunabilmek için diyaloğu kabul etmişlerdir.
Türkiye’de çeşitli çevreler tarafından organize edilen dinler arası diyalog toplantılarında diyalogun ana vurgusu olarak, İbrahimî dinler söylemi çerçevesinde, üç dinin aslında aralarında ufak teolojik farklar olmakla beraber birbirinin aynı olduğu tezi kabul ettirilmeye çalışılmıştır. Bu anlayışa göre:
1. Üç dinin ( Yahudilik, Hıristiyanlık, İslamiyet) kaynağı aynıdır.
2. Diyalog programları İslam anlayışının değiştirilmesi, İslam’ın Protestanlaştırılması, Müslümanların sekülerleştirilmesi ile Batı’ya uyumlu hale getirilmesi gerekmektedir.
3. Anadolu toprakları sadece Müslümanlar için değil, Yahudilik ve Hıristiyanlık açısından da önemli bir hazinedir.
4. Bunun ardından Anadolu topraklarına sahip olma ve tasarrufta bulunma hakkının Hıristiyanlığa ve Yahudiliğe de tanınması gerekmektedir.
İnanç Turizmi ve Misyonerlik
7fedc603ee07261d32c0032be705c1e2
Bütün dinlere mensup insanların kendi dinlerine ait mabetleri ve dini mekânları ziyaret etmesi ve buna yönelik seyahatler düzenlemesi faaliyetlerine inanç turizmi denir. Kısacası dinî turizm olarak adlandırılan bu turizm potansiyelinden faydalanmak amacıyla ülkemizde zaman zaman paneller, konferanslar, organizasyonlar düzenlenmektedir. Ülkemizde inanç turizmini canlandırmak ve böylece daha fazla turist celb etmek amacıyla yapılan faaliyetlerin sadece Hıristiyanlara yönelik olması dikkat çekmektedir. Bu amaçla kiliselerin restore edilip, buraya birer Hıristiyan din adamının görevlendirilmesine yönelik yapılan teklifler işin sadece İnanç Turizmiyle sınırlı olmadığı hissini uyandırmaktadır. Zira inanç turizmi adı altında bu Hıristiyanlara ait mekânlara seyahatler düzenleyen bazı Hıristiyan Avrupalıların, beraberinde propaganda amaçlı malzemeler getirmesi ve bunları yerli halka dağıtması, işin sadece inanç turizmiyle sınırlı olmadığını açık bir şekilde göstermektedir.
Son dönemde Misyonerlerin geliştirdiği yeni misyon stratejilerinden birisi olan inanç turizmi yöntemiyle ülkemizde bir çok bölgede misyoner faaliyetler yürütülmekte, bu bölgelerde bulunan tarihi kilise ve dini mekanlar misyon merkezi olarak kullanılmaktadır. Ülkemizde başta Karadeniz bölgesi olmak üzere, Marmara bölgesi, doğu Akdeniz, Ege, Kapadokya ve Doğu Anadolu’da bir çok mekan inanç turizmi çerçevesinde bizzat misyonerlerce ziyaret edilmekte ve uluslar arası misyon kuruluşlarının ve Avrupa birliğinin desteğiyle bu bölgelerde bulunan tarihi mekanlar restore edilmektedir. Buralara yakın arsa, ev, bahçe vs. yerler bizzat misyonerlerce satın alınmaktadır. Nitekim Kapadokya Bölgesi olarak adlandırılan Nevşehir Avanos, Ürgüp, Göreme, Uçhisar, Ortahisar vb. ilçe ve kasabalarda 1500 civarında ev, arsa, bağ, bahçe yabancı uyruklu (çoğu Avrupalı) şahıslar tarafından kanuna uygun olarak satın alınmış durumdadır. Mesela Uçhisar’da kasabanın Göreme vadisine bakan yamacındaki mahalle yabancılarca alınmış durumdadır. Burada bulunan mahalle camii de cemaatsiz kaldığı için atıl durumda kalmıştır. Bunun yanında lokanta, park gibi umumi yerlere turist kimliği ile gelen bir kısım şahıslar, yiyip, içtikten sonra giderken, masaların üzerine İncil ve Hıristiyanlığa dair broşür ve CD‘leri bırakıp gittikleri, bir kısım
misyonerlerin de ticari tabela ile açtıkları yerlerde bu tür faaliyetlerde bulunup, bilhassa gençlere yönelik cazip imkânlar (bilgisayar, dil eğitimi vs.) hazırladıkları, bizzat yerli halk tarafından ifade edilmektedir.
Çağdaş misyonerlik yöntemlerinden birisi olan inanç turizminin bizzat Batılı kuruşlar tarafından desteklendiğini yukarıda ifade etmiştik. Zira inanç turizmi olgusuna çağdaş misyon anlayışı çerçevesinde bakan Roma Katolik Kilisesi(Papalık)’ne göre Hıristiyanlığa ait değerleri keşfetmek ve onları ortaya çıkarmak, restore etmek ve onların varlığını korumak, kilisenin çağdaş misyon anlayışının bir parçası olmalıdır. Nitekim böyle bir yöntem Hıristiyanlığın, yerel kültür unsurlarıyla beraber anılmasına zemin hazırlayacaktır. Dolayısıyla inkültürasyon için zemin hazırlayacaktır.
Kaynak
Tuba Kozan, Türkiye’de Misyonerlerin Hedef Kitleleri Ve Faaliyetleri
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Tuba Kozan’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Etiketler

Ömer Burak Karatay

Uzun zamandır bildiklerini siz değerli kullanıcılarımıza aktarmaktan mutluluk duyan, araştırıp öğrendikçe bu siteye yazıp diğer insanların da bilgilenmelerini sağlamaktan zevk alan bir yönetici ve yazar. Ekonomi alanındaki gelişmeler / bilgilendirici metinler için www.ekodemi.com'a davetlisiniz. Bizlere her türlü fikir, istek ve şikayetlerinizi admin@kenandabirkuyu.com üzerinden; markalarınızı değerlendirmek ve binlerce tekil kullanıcıya reklamınızı yapmak için reklam@kenandabirkuyu.com adreslerinden benimle iletişime geçebilirsiniz.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu