Mustafa Kemal Atatürk Dönemi Din-Siyaset İlişkisi Ve Atatürk’ün Dine Bakışı

Atatürk ve Cumhuriyet

29 Ekim 1923’te Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nda yapılan bir düzenlemeyle Türkiye Devleti’nin hükümet şekli Cumhuriyet olarak kabul edilmiş ve böylece Cumhuriyet resmen ilân edilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal ve ilk Başbakanı da İsmet Paşa oldu. Cumhuriyetin kurulmasıyla, birbiri ardı sıra gelecek bir dizi reformun kapısı açılmış oluyordu : 1924’te halifelik kaldırıldı, Şer’iye ve Evkaf Vekâleti kaldırılarak yerine Diyanet İşleri Başkanlığı kuruldu, yine medreseler kaldırılarak bütün eğitim tek çatı altında toplandı; 1925’te şapka takmak zorunlu hâle geldi, tekke ve türbeler kapatıldı; 1928’de devletle din bağlılığını kuran madde Anayasa’dan kaldırıldı, Latin harfleri kabul edildi; 1932’de ezan Türkçeleştirildi; 1937’de laiklik ilkesi Anayasa’ya girdi… Cumhuriyet devrimi, Kemalist Devrim ya da Türk İnkılâbı olarak da isimlendirilen bu reformlar şu veya bu ölçüde din ile bağlantılıdır. Dolayısıyla Cumhuriyetin ilk yıllarında Türkiye’de din-siyaset ilişkileri bakımından bir değişimin yaşandığı açıktır. Şu bir realitedir ki Türk siyasi tarihinin en önemli aktörlerinden birisi olan Mustafa Kemal Atatürk söz konusu inkılâbın, devrimin önderidir. Reformlar temelde, Atatürk’ün fikir ve görüşlerinden beslenir. Reformların dinî mahiyeti dikkate alındığında ise Atatürk’ün dinle ilgili görüşleri önem kazanmaktadır. Onun din karşısındaki tutumu dinsiyaset ilişkileri açısından son derece önemlidir. Bu bağlamda söz konusu dönemde gerçekleştirilen reformların, inkılâpların, din politikalarının sağlıklı bir şekilde değerlendirilebilmesi için öncelikle Atatürk’ün din anlayışının kavranması gerekir.

Atatürk’ün Din Anlayışı

Atatürk’ün dinle ilgili kendi ağzından ve elinden kayıtlara geçmiş birçok veri olmasına rağmen, belki de bunların birbiriyle çelişmesinden dolayı, onun din anlayışını belirlemede birbirinden oldukça farklı görüşler ortaya çıkmıştır. Kimileri Atatürk’ün materyalist olduğu görüşündedirler ve bu çerçevede onun deist ya da ateist olduğuna, doğaüstü bir güç tanımadığına ve tabiatı ilah kabul ettiğine dair görüşler ortaya atılmıştır. Kimileri ise Atatürk’ün dinle ilgili konularda takiyye yaptığı görüşündedir. Bu kesimlere göre Atatürk, din konusunda gerçek düşüncelerini saklamış, hatta gerçek düşüncelerine aykırı görüşler ortaya atarak muhataplarını kandırmış; dinî değerleri kullanarak hedefine ulaşmış, sonra da dini ortadan kaldırmaya çalışmıştır. Atatürk’ün dine karşı olduğu yönündeki bu görüş daha yaygındır. Zira Atatürk’ün din karşıtı olduğu noktasında çoğu resmi, sol ve muhafazakâr kesimler hemfikirdir. Bir başka kesime göre ise Atatürk iyi bir din eğitimi almış, Allah’a ve İslâm dinine samimi bir kalple bağlı bulunan, Peygamber’e ve Kur’an’a inanan samimi bir Müslümandı. Atatürk, ne dini toplumsal hayattan çıkarmak istemiş ne de dinin özüne dokunmuştur. Bunlara göre Atatürk dinin değil; cehalet, bid’atlar, hurafeler ve din istismarcılarının karşısındaydı. O, Kur’an’ın özüne uygun Hz. Peygamber zamanındaki gerçek İslamiyet’in yanındaydı ve gerçek bir dindardı. Atatürk’le ilgili bu farklı görüşler, ister istemez, “Hangi Atatürk?” sorusunu gündeme getiriyor.
Genel olarak tarihe baktığımız zaman iki farklı Atatürk görüyoruz. Bunlar Cumhuriyet’ten öncesi ve sonrası veyahut asker ve siyasetçi Atatürk olarak ifade edilebilir. Öncesinde İslam’ı ve hilafeti müdafaa eden, söylemlerinde dinî terimleri sıkça kullanan bir “Atatürk” görmemize karşılık; sonrasında adeta hilafetin karşısına dikilmiş, İslam inancına aykırı ifadeler kullanan ve dinî söylemleri belli bir tarihten sonra önemli ölçüde azalan bir “Atatürk” görüyoruz. Atatürk’ün din konusundaki görüş ve düşünceleri dikkatle incelendiğinde, bu iki farklı “Atatürk”ü görmek mümkündür. Söz konusu farklılığı konusunda Akyol , Atatürk’ün İslamî terimleri kullanma sıklığını incelediği bir çalışmasında, tablolarla meseleyi izah etmeye çalışmıştır . Bu çalışmaya göre Atatürk, Nisan 1920-Ocak 1923 tarihleri arasında toplam 792 defa İslamî içerikli terminoloji kullanmıştır.
02_00_00_3aa06
Perinçek’e göre de halifeliğin kaldırılmasından sonra Cumhuriyet yönetiminin söylemi değişmiştir. Artık bu dönemde dinsel ideolojiye daha önce verilen ödünlerin hiçbirine rastlanmaz; konuşmalarda Allah’ın adı anılmaz, İslamî inanca vurgu yapılmaz, dua edilmez. Böylece Kemalist Devrim, Fransız Devrimi’nin temsil ettiği evrensel ideolojik yatağına girerek, gerçek kişiliğini bulmuştur. Dolayısıyla Perinçek, Atatürk’ün İslamî inanca ilişkin 1924 öncesindeki sözlerine bakarak din konusundaki görüşlerinin açıklanamayacağını savunmaktadır. Kılıç’a göre ise Atatürk’ün dinî söylemlerindeki azalma din karşıtlığı olarak algılanmamalı; bu daha çok insan ontolojisi ve dönemin sosyokültürel ortamıyla ilgilidir. Zira insanlar daha çok aciz ve çaresiz kaldıkları zamanlarda dua ederlerken, rahatlık zamanlarında duanın keyfiyet ve kemiyetinde azalma görülür. Atatürk’ün din anlayışını ve din hakkındaki görüşlerini yansız bir şekilde tespit
edebilmek için, onun hakkındaki yorumlardan ziyade bizzat onun bu konudaki sözlerine ve yazılarına bakmak gerekir. Bunu yapmaya girişen birçok yazar onun din aleyhine herhangi
bir sözüne veya tavrına, özellikle İslâm dini aleyhinde herhangi bir ifadesine rastlanmadığını iddia etmektedirler. Ancak Atatürk’ün din konusundaki görüş ve düşünceleri dikkatli bir şekilde incelendiğinde bunun böyle olmadığı açıkça görülmektedir. Aşağıda Atatürk’ün din anlayışını, dinle ilgili görüş ve düşüncelerini ortaya koyabilecek birtakım sözlerine, konuşmalarına, demeçlerine, el yazılarına ve farklı şahsiyetlerin aktardığı hatıratlara -büyük oranda kronolojik olarak- yer verilmiştir. Şunu belirtmek gerekir ki Atatürk’ün din konusundaki açıklamaları yer yer sadeleştirilmekle birlikte onun kendine özgü üslubunun korunmasına özen gösterilmiştir.
” Sarık saran hafiyelerin din perdesi altındaki icraatı, menfaatten başka bir şey değildir. Din, şeriat, vatan ve millet onurunun hakiki gerekleri, Kur’an-ı Kerim’in hükümlerini ve onun hükümlerinin uygulanması olan anayasayı muhafaza etmektir. İşte bizim hareketimiz gibi. ”

4 Nisan 1909

31 Mart Vakası üzerine İstanbul halkı için Hareket Ordusu Kurmay Başkanı Mustafa Kemal tarafından hazırlanmış beyannameden:
Faziletli din heyeti başımızın tacı, yüceltilmeye ve saygıya değerdir. Fakat melanet sağlamak ve adi menfaat maksadıyla yalandan din kisvesine bürünerek Muhammed’in mübarek dinini karalayıp küçük düşürmekten çekinmeyerek bozgunculuğa kalkışan birtakım hafiyeler, menfaatçiler elbette şer-i kanunun gereklerine göre muamele görmekten kurtulamayacaklardır.

19 Nisan 1909

17 Ekim 1911’de Fuat Bulca’ya yazdığı mektupta “… Allah nasip ederse mücadele sahasında birleşiriz. Cenab-ı Hak takdir etmişse ahirette kavuşuruz” diyen Atatürk,
Temmuz 1915’te Madam Corinne’ye yazdığı mektupta şunları diyor:
Çok şükür askerlerim pek cesur ve düşmandan daha kuvvetlidirler. Bundan başka içsel inançları, çok defa ölüme sevk eden emirlerimi yerine getirmelerini çok kolaylaştırıyor. Hakikaten, onlara göre iki semavi netice mümkün: Gazi veya şehit olmak. Bu sonuncusu nedir, bilir misiniz? Dosdoğru cennete gitmek. Orada Allah’ın en güzel kadınları, hurileri onları karşılayacak ve ebediyen onların arzusuna tabi olacaklar. Yüce saadet. Görüyorsunuz ya Madam, benim insanlarım şehit olmayı ararken de budalaca davranmıyorlar. Peygamberimiz ne kadar bilgeymiş. İnsanların gerçek arzularını ne kadar biliyormuş. Bana gelince, çok yazık ki, bu inanmış insanların, Allah vergisi nitelikleri bende yok, ama bu nitelikleri desteklemeyi de hiç ihmal etmiyorum. Çok garip bulduğum bir şey var. Erkeklere huriler ve başka güzel eğlenceler vaat eden Hazreti Muhammed, kadınlar için hiçbir taahhüde girmiyor. Bu duruma göre ölümden sonra erkekler, cennetteki kadınlara sahip olarak hoş vakit geçirirlerken, kadınların dayanılmaz hale düşecekleri anlaşılıyor. Öyle değil mi? Gördüğünüz gibi Madam, dağdağalı ve kanlı bir yaşama alıştıktan sonra da insan, cennet ve cehennemden söz etmek ve hatta yüce Tanrı’yı bile eleştirmek için zaman bulabiliyor. Madam, eğer Tanrımızı bile eleştirerek günaha girmemi önlemek isterseniz, çarpışmalar dışında kalan zamanımızı, hangi meşgaleyle geçirebileceğim konusunda lütfen bana yol gösteriniz.

Temmuz 1915

Atatürk, 1918 Mart’ındaki bir konuşmasında Çanakkale Savaşı’nı kazandıran ruh hakkında şunları söylüyor:
Biz ferdi kahramanlık sahneleriyle meşgul olmuyoruz. Yalnız size Bombasırtı olayını anlatmadan geçemeyeceğim. Karşılıklı siperler arasında mesafeniz sekiz metre, yani ölüm muhakkak… Birinci siperdekiler, hiçbiri kurtulmamacasına hepsi düşüyor, ikincidekiler onların yerine gidiyor. Fakat ne kadar imrenilecek bir soğukkanlılık ve tevekkülle biliyor musunuz? Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini, en ufak bir duraksama bile göstermiyor; sarsılmak yok! Okuma bilenler ellerinde Kur’an’ı Kerim, cennete girmeye hazırlanıyorlar. Bilmeyenler şehadet çekerek yürüyorlar. Bu, Türk askerindeki ruh kuvvetini gösteren, hayret ve tebrik edilecek bir misaldir. Emin olmalısınız ki, Çanakkale muharebesini kazandıran, bu yüksek ruhtur. Irak Şeyhülmeşâyihi Uceymî Paşa Hazretlerine yazdığı mektubundan :
Bütün İslam Dünyasının iki gözbebeği olan Türk ve Arap milletlerinin dağınıklık yüzünden ayrı ayrı zaafa uğraması, Muhammed Ümmeti için şanlı bir halde buna karşı el ele vererek Muhammed Ümmetinin hürriyet ve bağımsızlığı uğrunda mücadele etmek bizler için Allah’ın emridir. Unsurların saflığını ve gelenekleri koruyarak Mukaddes Hilafet Makamı etrafında toplanarak kâfirlerin esaretinden yakamızı kurtarmaya yönelik mücadelenizde soylu kişiliğinizle beraber olduğumu arz ederim.

15 Haziran 1919

“Hükümdar Hazretlerinin Saray Dairesi Yüksek Başkâtipliği Aracılığıyla Padişah Hazretinin Katına” başlıklı telgraftan :
Yüce saltanat ve hilafet makamının ve soylu milletimizin hayatımın son noktasına kadar daima koruyucusu ve sadık bir ferdi gibi kalacağımı tam bir bağlılıkla arz ve temin
eylerim.
Kulları Mustafa Kemal

8-9 Temmuz 1919

Erzurum Kongresi’ni açarken ve kaparken yaptığı konuşmalardan:
En son olarak niyazım şudur ki, cenabı Vahibülâmâl Hazretleri, Habibi Ekrem’i hürmetine bu mübarek vatanına sahip ve müdafii ve Diyaneti Celilei Ahmediye’nin kıyamete kadar en sadık bekçisi olan asil milletimizi ve saltanat makamını ve yüce hilafeti korusun ve mukaddesatımızı düşünmekle mükellef olan heyetimizi muvaffak buyursun!..
Amin

23 Temmuz 1919

Bu kurtarıcı toplantımız sona ererken Cenabı Vahibülâmâl Hazretleri’nden yardım ve hidayet ve Peygamberi Zişanımızın ruhu pür fütuhundan feyiz ve şefaat niyazıyla vatan ve milletimize ve sonsuza kadar yaşayacak olan devletimize mesut akıbetler temenni ederim.

7 Ağustos 1919

Hükümet teşkilatı hakkındaki konuşmasından:
Saltanat makamı, aynı zamanda hilafet makamı olmak itibariyle Padişahımız, cumhuru İslamın da reisidir. Mücahedelerimizin birinci gayesi ise, saltanat ve hilafet makamlarının ayrılmasını hedefleyen düşmanlarımıza, milli iradenin buna müsait olmadığını göstermek ve bu mukaddes makamları yabancı esaretinden kurtararak, padişahın salahiyetini düşmanın tehdit ve zorlamasından uzak kılmaktır.

24 Nisan 1920

Hilafet ve saltanat’ın muhafaza edilmesi zaten birinci esasımızdır. Hakikaten, düşündüğümüz hakiki kurtuluşa ulaşmak için, arz ettiğim üzere hilafet ve saltanat makamına olan bağlılığımız ve o makamın bütün lüzumlu şartlarıyla muhafazası birinci esasımızdır. Bu, İslam dünyasının dayanağı olan, hakiki rabıtasını tesise birinci derecede vesile olan bu makamı ihmal etmek hiçbir vakitte akıl kârı değildir. Ve bunu bizden zorla almak mümkün değildir. Gayeye ulaşmak için, büyük ihtiyaç duyduğumuz kuvvetler, birinci derece İslam dünyasıdır.

25 Eylül 1920

Başkumandanlık Kanunu münasebetiyle yaptığı konuşmadan: Yüce Meclis’inizin ilk toplanma günlerinde kabul ettiği bir esas vardır ki, o esas milli ananelerimizi ve dini mukaddesatımızı tamamen saklı bulundurur. Şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da o esasa uygun hareket ederek mesut neticeye emniyetle
ulaşacağımıza şüphe yoktur. (İnşallah sesleri)
ataturk

20 Temmuz 1922

Meclis’i Osmanlı tarihinde örneği görülmemiş bir İslami tezahüratla açan Mustafa Kemal’in, Milli Mücadele zaferi sonrasında, muzaffer Başkumandan olarak Ankara’ya
dönüşünde yaşananları M. Esat Bozkurt şöyle anlatıyor :
Mecliste müezzin beş vakit ezan okur, imam cemaatle namaz kıldırırdı. Dikkate değer ki, Kurtuluş Savaşları zaferle taçlandıktan sonra, Atatürk, Ankara’ya döndü. Meclis kapısı önünde resmi üniformasıyla bekleyen imam efendi Atatürk’ü durdurdu, ellerini kaldırdı, fakat dinî duaya başlar başlamaz, Atatürk hiddetle: “Burada böyle şeylere lüzum yoktur. Bunları camide yapabilirsiniz! Biz savaşı dua ile değil, Mehmetçiğin kanı ile kazandık!” dedi ve imamı kovdu.

2 Ekim 1922

Atatürk, saltanatın yıkılmasına dair karar münasebetiyle Meclis’te şunları söylüyor:
Ey arkadaşlar! Tanrı birdir, büyüktür. İlahi âdetlerin tecellilerine bakarak diyebiliriz ki, insanlar iki sınıfta, iki devirde mütalâa olunabilir. İlk devir, beşeriyetin çocukluk ve gençlik devridir. İkinci devir, beşeriyetin erginlik ve olgunluk devridir. İnsanlık birinci devirde tıpkı bir çocuk gibi, tıpkı bir genç gibi yakından ve maddî vasıtalarla kendisiyle meşgul olunmayı gerektirir. Allah, kullarının lâzım olan olgunlaşma noktasına erişinceye kadar içlerinden vasıtalarla dahi kullarıyla meşgul olmayı Tanrılığın gereklerinden saymıştır. Onlara Hazreti Âdem Aleyhisselâm’dan itibaren kaydedilmiş ve edilmemiş ve sayısız denecek kadar çok nebiler, peygamberler ve resuller göndermiştir. Fakat Peygamberimiz vasıtasıyla en son dini ve medenî hakikatleri verdikten sonra artık insanlıkla dolaylı olarak temasta bulunmaya lüzum görmemiştir. İnsanlığın idrak, aydınlanma ve olgunlaşma derecesi her kulun doğrudan doğruya, ilahi ilhamlar ile temas kabiliyetine vasıl olduğunu kabul buyurmuştur ve bu sebepledir ki, Cenabı Peygamber,peygamberlerin sonuncusu olmuştur ve kitabı, en mükemmel kitaptır.

1 Kasım 1922

Atatürk, Nutuk’ta, hilafet konusunda halkın şüphe ve endişesini gidermek için yaptığı açıklamalar kısmında İngiliz tarihçi Wells’in bir eserindeki “birleşik dünya devleti”
tezinden bahsettikten sonra kendi görüşünü şu şekilde ifade ediyor:
Efendiler, bütün insanlığın görgü, bilgi ve düşüncede yükselip olgunlaşması, Hristiyanlığı, Müslümanlığı, Budizmi bir yana bırakarak basitleştirilmiş ve herkes için anlaşılacak duruma getirilmiş saf ve lekesiz bir dünya dininin kurulması ve insanların, şimdiye kadar kavgalar, çirkeflikler, kaba istek ve iştahlar arasında bir sefalethanede yaşamakta olduklarını kabul ederek, bütün vücutları ve zekâları zehirleyen zararlı tohumları yok etmeye karar vermesi gibi şartların gerçekleşmesini gerektiren “birleşik bir dünya devleti” kurma hayalinin tatlı olduğunu inkâr edecek değiliz.
Atatürk, Ankara Orman Çiftliği’nde Asaf İlbay’ın “Paşam din hakkındaki düşüncelerinizi öğrenmek istiyorum” sözleri üzerine şunları söylüyor:
Din vardır ve lazımdır. Temeli çok sağlam bir dinimiz var. Malzemesi iyi; fakat bina uzun asırlardır ihmale uğramış. Harçlar döküldükçe yeni harç yapıp binayı
sağlamlaştırmak lüzumu duyulmamış. Aksine olarak, birçok yabancı unsur -tefsirler, hurafeler- binayı daha fazla hırpalamış. Bugün bu binaya dokunulamaz, tamir de edilmez.
Ancak zamanla çatlaklar derinleşecek ve sağlam temeller üzerinde yeni bir bina kurmak lüzumu hâsıl olacaktır.
Din, bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz, dine saygı gösteririz. Düşünce ve tefekküre muhalif değiliz. Biz sadece din işlerini, millet
ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyor; kasde ve fiile dayanan taassupkâr hareketlerden sakınıyoruz. Mürtecilere asla fırsat vermeyeceğiz.
Münir Hayri Egeli, Atatürk’ten Bilinmeyen Hatıralar adlı eserinde şu olayı naklediyor:
Atatürk için dinsiz diyenler oldu. Bunu bir moda imiş gibi yayanlar vardı. Onun lâik anlayışını dinsiz gibi göstermekte fayda bulanlar oldu. Halbuki, Atatürk yobaz
aleyhtarı idi. Size başımdan geçen bir vak’ayı naklederek başlayayım:
Bir gün Necip Ali O’na:
-Efendim, Münir Hayri namaz kılar, dedi.
En yakın bir dostumun beni bu şekilde takdim ettiğini gören beni sevmeyenler, şimdi kovulacağımı zannederek gülüştüler.
Atatürk’le aramızda şu konuşma geçti.
-Sahi mi?
-Evet Paşam.
-Niçin namaz kılıyorsun?
-Namaz kılınca içimde bir huzur ve sessizlik hissederim.
Atatürk demin gülenlere döndü:
-Batmak üzere bulunan bir gemide bulunsanız, her halde, yetiş Gazi, demezsiniz; Allah dersiniz. Bundan tabii ne olabilir.
Sonra bana döndü:
-Dünyadaki işlerine zarar getirmemek şartıyla namazını kıl ama, heykel yap, resim de.
Kendisine, 1923 yılında armağan olarak küçük boyda bir Kur’an gönderilmesi üzerine “Bence değerini takdire imkân olmayan bu hediyeyi, en derin ve hürmetkâr din duygularımla muhafaza edeceğim” diyerek teşekkür eden Atatürk, başka bir konuşmasında “Müslümanlık, aslında en geniş anlamıyla hoşgörülü ve çağdaş bir dindir” demiştir.
İzmir’de halk ile konuşmasından :
Bizim dinimiz, en makul ve en tabiî bir dindir. Ve ancak bundan dolayıdır ki son din olmuştur. Bir dinin tabiî olması için akla, fenne, ilme ve mantığa tetabuk etmesi (uyması) lâzımdır. Bizim dinimiz bunlara tamamen mutabıktır. İslam toplumsal hayatında, hiç kimsenin özel bir sınıf halinde mevcudiyetini muhafazaya hakkı yoktur. Kendilerinde böyle bir hak görenler, dinî hükümlere uygun harekette bulunmuş olmazlar. Bizde ruhbanlık yoktur, hepimiz eşitiz ve dinimizin hükümlerini eşit olarak öğrenmeye mecburuz. Her fert dinini, din duygusunu, imanını öğrenmek için bir yere muhtaçtır; orası da mekteptir.

31 Ocak 1923

İzmir’de halk ile konuşmasından:
Efendiler, değerli ulema! Çok iyi bilelim ki, bizim dinimizi bizden daha çok inceleyen onlardır. Bugün biliyoruz ki, Batı’da dinsizliği kendine meslek yapanlar vardır. Fakat bence, dinsizim diyen mutlaka dindardır. İnsan için dinsiz olmanın imkânı yoktur. Bu bahiste sizi daha çok yormak istemem. Yalnız bu sözü ne için söyledim, arz edeyim. Dinsiz kimse olamaz. Bu umumiyet içinde şu dinin veya bu dinin tercih edilmesi söz konusu olabilir. Bittabi biz, mensup olduğumuz dinin en çok isabetli ve en mükemmel olduğunu biliyoruz ve imanımız da vardır. Fakat bu imanı nurlandırmak lazım, temizlendirmek, güzelleştirmek lazımdır ki, hakikaten kuvvetli olabilsin. Yoksa imanı çok zayıf insanlardan sayılırız. O zaman bu milleti, bu memleketi yıkmak için çalışan Şükrü Hoca gibi olabiliriz.

2 Şubat 1923

Akhisar’daki konuşmasından:
İslam ehlinin uğradığı zulüm ve sefaletin elbette birçok müsebbipleri vardır. İslam âlemi dinî hakikat dairesinde Allah’ın emrini yapmış olsaydı, bu âkıbetlere maruz kalmazdı. Allah’ın emri çok çalışmaktır. İtiraf ederim ki, düşmanlarımız çok çalışıyor. Biz de onlardan ziyade çalışmaya mecburuz. Çalışmak demek, boşuna yorulmak, terlemek değildir. Zamanın icaplarına göre ilim ve fen ve her türlü medeni icatlardan azami derecede istifade etmek zaruridir. Hepimiz itirafa mecburuz ki, bu husustaki hatalarımız çok büyüktür. (…) Bizim dinimiz, milletimize hakir, miskin ve zelil [aşağı, alçalmış] olmayı tavsiye etmez. Aksine Allah da, Peygamber de insanların ve milletlerin değer ve şerefini muhafaza etmelerini emrediyor.

5 Şubat 1923

Balıkesir Zağnos Paşa Camii’nde okuduğu hutbeden:
Ey Millet! Allah birdir, şanı büyüktür. Allah’ın selameti, âtıfeti ve hayrı üzerinize olsun. Peygamberimiz efendimiz hazretleri, cenabı hak tarafından insanlara dinî hakikatleri tebliğe memur ve resul olmuştur. Kanunu esasisi, cümlemizce malûmdur ki, Kur’anı azimüşşandaki nusustur [husustur]. İnsanlara feyz ruhu vermiş olan dinimiz, son dindir. Ekmel [mükemmel, kusursuz] dindir. Çünkü dinimiz akla, mantığa ve hakikate tamamen uyuyor ve denk düşüyor. Eğer akla, mantığa ve hakikate uymamış olsaydı, bununla diğer tabii ilahî kanunlar arasında tezat olması icap ederdi. Çünkü bütün kâinatın kanunlarını yapan cenabı haktır.

7 Şubat 1923

Atatürk, Adana’da Türk Ocağı’nda esnaf ve sanatkârlara yaptığı hitabede şöyle diyor:
Muhterem sanatkârlar, aziz arkadaşlar, bizi yanlış yola sevk eden habisler bilirsiniz ki, çok kere din perdesine bürünmüşler, saf ve nezih halkımızı hep şeriat sözleriyle aldata gelmişlerdir. Tarihimizi okuyunuz, dinleyiniz… Görürsünüz ki milleti mahveden, esir eden, harap eden fenalıklar hep din kisvesi altındaki küfür ve melânetten gelmiştir. Onlar her türlü hareketi dinle karıştırırlar. Hâlbuki, elhamdülillah hepimiz Müslümanız, hepimiz dindarız; artık bizim dinin icaplarını öğrenmek için şundan bundan derse ve akıl hocalığına ihtiyacımız yoktur. Analarımızın, babalarımızın kucaklarında verdikleri dersler bile, bize dinimizin esaslarını anlatmaya kâfidirler. Buna rağmen hafta tatili dine aykırıdır gibi, hayırlı ve akla, dine uygun meseleler hakkında, sizi aldatmaya ve küçük düşürmeye çalışan habislere iltifat etmeyin. Milletimizin içinde hakiki ve ciddi ulema vardır. Milletimizin bu gibi ulemasıyla iftihar etmektedir. Onlar milletin emniyetine ve ümmetin itimadına mazhardırlar. Bu gibi ulemaya gidin. “Bu efendi bize böyle diyor, siz ne diyorsunuz?” deyiniz. Fakat genel olarak buna da ihtiyaç yoktur. Bilhassa bizim dinimiz için herkesin elinde bir miyar [ölçüt] vardır. Bu miyarla hangi şeyin bu dine uygun olup olmadığını kolayca takdir edebilirsiniz. Hangi şey ki akla, mantığa, halkın menfaatine uygundur, biliniz ki, o bizim dinimize de uygundur. Bir şey akıl ve mantığa, milletin menfaatine, İslam’ın menfaatine muvafıksa (uygunsa) kimseye sormayın. O şey dinidir. Eğer bizim dinimiz aklın, mantığın tetabuk ettiği bir din olmasaydı mükemmel olmazdı, ahir din olmazdı. (…) Büyük dinimiz çalışmayanın insanlıkla alakası olmadığını bildiriyor. Bazı kimseler asri olmayı kâfir olmak sayıyorlar. Asıl küfür, onların bu zannıdır. Bu yanlış tefsiri yapanların maksadı, İslamların kâfirlere esir olmasını istemek değil de nedir? Her sarıklıyı hoca sanmayın. Hoca olmak sarıkla değil, beyinledir.

16 Mart 1923

Konya gençleriyle konuşmasından:
İtiraf mecburiyetindeyiz ki, bütün İslâm âleminin cemiyat-ı içtimaiyesinde hep yanlış zihniyetler hüküm sürdüğü içindir ki, şarktan garbe kadar İslâm memleketleri düşmanların ayakları altında çiğnenmiş ve düşmanların zincir-i esaretine geçmiştir.
(…)
Her şeyden evvel şunu en temel bir dinî hakikat olarak bilelim ki, bizim dinimizde özel bir sınıf yoktur. Ruhbaniyeti reddeden bu din, tekelciliği kabul etmez. Mesela ulema; mutlaka aydınlatma vazifesi ulemaya ait olmadıktan başka, dinimiz de bunu katiyetle men eder. O halde biz diyemeyiz ki, bizde özel bir sınıf vardır, diğerleri dinen aydınlanma hakkından mahrumdur. Böyle kabul edersek kabahat bizde, bizim cahilliğimizdedir. Hoca olmak için, yani dinî hakikatleri halka telkin etmek için, mutlaka ilmi kisve şart değildir. Bizim ulvi dinimiz her müslim ve müslimeye ilmin araştırılmasını farz kılıyor ve her müslim ve müslime ümmeti aydınlatmak ile mükelleftir .
tumblr_n44ygvTMVu1t0kibuo1_500

20 Mart 1923

Kâzım Karabekir’le konuşmasından: Dini ve ahlâkı olanlar aç kalmaya mahkûmdurlar…
(…)
Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkûmdurlar. Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Onun için önce din ve namus telâkkisini [anlayışını] kaldırmalıyız. Partiyi, bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz. Bu suretle kalkınma kolay ve çabuk olur.
(…)
Dinî ve ahlakî inkılâp yapmadan önce bir şey yapmak doğru değildir. Bunu da ancak bu prensibi kabul edebilecek genç unsurlarla yapabiliriz.

10 Temmuz 1923

Yine Kâzım Karabekir’le bir konuşmasında Kur’ân’ın Türkçeye tercümesi mevzusunda şöyle demiştir :
Evet, Karabekir; Arap oğlunun yavelerini [saçmalıklarını] Türk oğullarına öğretmek için Kur`ân`ı Türkçeye tercüme ettireceğim. Ve böylece de okutacağım. Ta ki, budalalık edip de aldanmakta devam etsinler [etmesinler]…

14 Ağustos 1923

Fransız gazeteci Maurice Pernot ile yapılan mülakattan:
Siyasetimizi dine aykırı olmak şöyle dursun, din bakımından eksik bile hissediyoruz. Türk Milleti daha dindar olmalıdır, yani bütün sadeliği ile dindar olmalıdır demek istiyorum. Dinime, bizzat hakikate nasıl inanıyorsam, buna da öyle inanıyorum. Şuura muhalif, terakkiye mani hiçbir şey ihtiva etmiyor. Hâlbuki Türkiye’ye istiklâlini veren, bu Asya milletinin içinde daha karışık, sun’i, itikadat-ı bâtıladan [batıl inanışlardan] ibaret bir din daha vardır. Fakat bu cahiller, bu âcizler sırası gelince, tenevvür edeceklerdir [aydınlanacaklardır]. Onlar ziyaya takarrüp edemezlerse [aydınlığa yaklaşamazlarsa] kendilerini mahv ve mahkûm etmişler demektir. Onları kurtaracağız.

29 Ekim 1923

Atatürk irtica hakkında şunları söylemiştir :
Unutulmamalıdır ki, milletin hâkimiyetini bir şahısta yahut mahdut eşhasın [az sayıda kişinin] elinde bulundurmakta menfaat bekleyen cahil ve gâfil insanlar vardır. Hükümdarlar, kendilerini mevhum bir kuvvetin mümessili tanırlar ve bundan zevk alırlar.
Fakat onların etrafındaki menfaatperestler bunu din kisvesine büründürerek bütün milleti iğfale [kandırmaya], idlâle [saptırmaya] çalışırlar. Nitekim şimdiye kadar çalışmışlardır. Nihayet milletin kulağı bu terennümat [güzel güzel anlatmalar] ile dolar ve o telkinâtı icab-ı din ve hakikat-ı mahz [halis gerçek] telâkki eder. Bu gibilere mürteci ve hareketlerine de irtica derler. Fetva veyahut şu ve bu gibi telkinâtla milleti irticaa sevk etmek isteyenlerin yeri zindan olacaktır. Kat’iyetle ve bilaperva söylerim ki, hâkimiyet-i millîyemizin bir zerresini şu veya bu suretle takyit etmek isteyenler en koyu mürtecidir. Öylelere karşı milletin yapacağı şey, onları parçalamaktır.

Şubat 1923

New-York Herald muhabirine hilâfet ve yabancı dinî müesseseler hakkında verilen demeçten:
Hilafetle beraber Türkiye’de mevcut olan Ortodoks ve Ermeni kiliseleri patrikhaneleri ile Musevi hahamhanelerinin ortadan kalkması lazımdır. Hilafet ve bu muhtelif patriklikler asırlardan beri ruhani salahiyet daireleri haricinde muazzam imtiyazlar topladılar. Halkın görüşüne dayanarak bahşedilen haklar haricinde imtiyazlar ile Cumhuriyet idaresinin tatbiki mümkün değildir. Mazide, bilhassa Abdülhamit’in hal’inden sonra Kanunu Esasi’mizi ve Meşrutiyet kanunlarımızı Batı’nın medeniyet makinesini örnek alarak değiştirmeye çok çalıştık. Fakat bu teşebbüsümüz neticesiz kaldı. Zira her adımda patrikhaneler ve hilafet gibi siyasi, dinî müesseselerin hukuku ile karşı karşıya geldik.

4 Mayıs 1924

Samsun öğretmenleriyle konuşmasından: Dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, hayat için, muvaffakiyetler için en hakiki mürşit ilimdir, fendir. İlim ve fennin haricinde yol gösterici aramak gaflettir, cehalettir, sapkınlıktır.
(…)
İstikamet yanlış ise ve koskoca bir millet emniyet ve itimat ettiği kitapları, mukaddes kitapları şahit göstererek rehber olduklarını iddia edenlerin sözlerine inanarak yürürse ve bu yürüyüş istikameti kendilerini mahv ve yok olmaya düşürürse, kabahat bu istikameti takip eden nezih, ahlaklı, fedakâr, rehberlerine itimat eden zavallı halktan ziyade, rehberlere ait değil midir?

22 Eylül 1924

Atatürk, 31 Ekim 1924’te, Cumhuriyetin birinci yıldönümü münasebetiyle yaptığı bir konuşmasında şöyle demiştir: “Artık Türkiye, din ve şeriat oyunlarına sahne olmaktan çok yüksektir. Bu gibi oyuncular varsa, kendilerine başka taraflarda sahne arasınlar.”
Kastamonu seyahatindeki bir konuşmasından:
Ölülerden yardım istemek medeni bir toplum için lekedir, ayıptır. Mevcut tarikatların gayesi, kendilerine tabi olan kimseleri dünyevi ve manevi olan hayatta sadece mazhar kılmaktan başka ne olabilir? Bugün ilmin, fennin, bütün kapsamıyla medeniyetin yaydığı ışık karşısında filan ve falan şeyhin yol göstericiliğiyle maddi ve manevi saadet arayacak kadar ilkel insanların Türkiye medeni camiasında mevcudiyetini asla kabul etmiyorum (şiddetli alkışlar). Efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, tarikatı medeniyedir (sürekli alkışlar). Medeniyetin emir ve talep ettiğini yapmak insan olmak için kâfidir. Rüesayı tarikat bu dediğim hakikati bütün vuzuhiyle idrak edecek ve kendilerinden derhal tekkelerini kapatacak, müritlerinin artık vasılı rüşt olduklarını elbette kabul edeceklerdir.

30 Ağustos 1925

Atatürk 1926’da, Hz. Muhammed hakkında şunları söylüyor: “O, Allah’ın birinci
ve en büyük kuludur. Onun izinde bugün milyonlarca insan yürüyor. Benim, senin adın
silinir, fakat sonsuza kadar O, ölümsüzdür.”
1928’de yayımlanan bir kitabında, Grace Ellison Atatürk’ün 1926-1927’de kendisine söylediklerini aktarıyor:
” Benim bir dinim yok ve bazen bütün dinlerin denizin dibini boylamasını istiyorum. Hükümetini ayakta tutmak için dini kullanmaya gerek duyanlar zayıf yöneticilerdir; âdeta
halkı bir kapana kıstırırlar. Benim halkım demokrasi ilkelerini, gerçeğin emirlerini ve bilimin öğretilerini öğrenecektir. Batıl inançlardan vazgeçilmelidir. İsteyen istediği gibi
ibadet edebilir. Herkes kendi vicdanının sesini dinler. Ama bu davranış ne sağduyulu mantıkla çelişmeli ne de başkalarının özgürlüğüne karşı çıkmasına yol açmalıdır.
İstanbul halkı temsilcileriyle konuşmasından:
Hissiyat ve vicdani anlayışları ilim ve fenle geliştirerek ve terbiye ederek toplumumuzun hakiki huzur ve saadetine çalışmak ulvi bir görüştür. Bu görüşü size, aziz
İstanbul halkına, sekiz sene evveline kadar içinde yedi evliya kuvvetinde bir heyula tasavvur ettirilmek istenilen bu sarayın içinde söylüyorum. Yalnız artık bu saray, Allah’ın
gölgelerinin değil, gölge olmayan, hakikat olan milletin sarayıdır. Ve ben burada milletin bir ferdi, bir misafiri olarak bulunmakla bahtiyarım.

1 Temmuz 1927

Atatürk’ün, Kemalizmin resmi tarih tezlerini içeren Türk Tarihinin Ana Hatları adlı kitabın ilk daktilo taslağına el yazısıyla yazdığı değişiklik ve eklerde, Allah’ın doğuşuyla ilgili yazdıklarında şöyle diyor (1930): “Masum ve cahil insanları, yüzlerce Allaha taptırmak, veya, Allahları, muayyen gruplarda toplamak ve en nihayet bir Allah kabul ettirmek, siyasetin doğurduğu neticelerdir.”
20120626165142-298e3aa7-me

Atatürk’ün Hz. Muhammed ve İslamiyet’in doğuşu konusunda, Lise Tarih kitabı için eliyle yazdıklarından:
Muhammedin Peygamberlik vazifesinin nasıl başladığını izah etmek en nazik ve en müşkül meseledir. Muhammedin bir melek ile ve allah ile Hakikaten konuşmuş olduğu kanaatında bulunanlar olduğu gibi, Muhammedin, isteyerek böyle söylediğini de ileri sürenler olmuştur. Bu faziyeleri bir tarafa bırakmak ve meseleyi ilim ve mantık çerçevesi içinde mütalaa etmek daha doğru olur.
Kuranda öğrendiğimize göre, Muhammet hiç değişmeden yaşamış bir insan değildi; o da hayat ve Hadiselerin zaruri icapları karşısında adeta her gün değişmiştir. Muhammet, iptidai allahın resulüyüm diyerek ortaya çıkmamıştır; bunu düşünmemiştir. Bu düşünce, senelerce mücadele ettikten ve fikirlerini neşreyledikten sonra kendisinde hasıl olmuştur. Asıl meselenin Hal noktası şurdadır:
Bütün iptidai kavimlerde olduğu gibi Araplarda da, şairlerin akıl erdirmedikleri küvvetlerden ilham aldıklarına inanırlardı. Bu küvvetler Araplar için Cinler idi. Cinler, güya kâhinlere de kâyıptan haber vermek kûdretini ilham ederlerdi. Bu nevi itikatlar arabistanda her zaman o kadar canlı ve derin olmuştur ki Muhammet dahi cinlerin vücuduna samimi olarak inanmıştır. Hakikaten cinlerin şairlere şiir ilham ettiğine kani idi. Muhammedin İsa ve Musa dinlerine dair öğrendikleri de bu itikadını kuvvetlendirmiştir. İsaya atfolunan mucizelerin çoğu cinleri habis ruhlar gibi telakki etti. Ve onları şeytanlarla bir tuttu. Fakat Muhammet diğer taraftan tabiat fevkinde bir kuvvetin ilhamlarına maruz kaldığına inandı. Muhammet ilhamlarını cinlerden almadığını ve fakat cinlerden yüksek olan Allahtan aldığını söyler. Bu sebeple Kuran ayetlerinin manzum değil mensur olduğunu delil gösterir. Muhammet başlangıçta her halde şedit bir heyecana maruz oldu. Birtakım dini endişeler ve vicdani mülahazalarla samimi surette üzüldü. Muhammet namuskâr, samimi ve menfaat fikrinden arî olarak ortaya atıldı. Onun gayesi ırktaşlarının ahlak ve dinini ıslah etmekti. Muhammedin peygamberliğinin başlangıcına dair birçok eski rivayetler vardır. Bunlar artık efsanelere karışmıştır. Hakikatta peygamberin ilk söylediği Kuran ayetinin ne olduğu malûm ve belki de mazbut değildir. Kuran sureleri Muhammede açık semada peyda olmuş bir şimşek gibi günün birinde, birdenbire bir taraftan inmiş değillerdir. Muhammedin beyan ettiği sureler uzun bir devirde dini tefekkürlerinin mahsulü olmuştur. Muhammet bu surelere birçok çalıştıktan ve tedkikler yaptıktan sonra edebi bir şekil vermiştir. Mamafı kendisini tahrik eden batıni amilin yukarda söylediğimiz gibi tabiatın üstünde bir vücut olduğuna kani idi.
Muhammedi harekete geçiren bir amil samimi heycanlar olmuştur. Muhammet daha sonra irticalen dini hitabede bulunan bir vaiz oldu. Vaizlikten nebiliğe, nebiliktende nihayet allahın Resulü haline geçti. İçinde yaşadığı insanların manevi menfaati için ve büyük bir hakikat namına mücahedeye atılmış olan Muhammet, sonunda dini bir imparatorluğun mutlak reisi ve bütün dünyaya hâkim olmak iddiasını besliyen muharip bir dinin müessisi sıfatı ile ömrünü bitirdi. Bu iki netice münhasıran Muhammedin kendi manevi ve fikri kuvvetinin mahsulü idi. Muhammedin neşrettiği din, insanların kalplerinde derin bir ihtizaz uyandırdı. O ölüp gittiği halde on üç asır sonra hâlâ islamiyetin kalplerde ihtizaz husule getirmekte olduğu his olunuyor. Bu harikanın sebebini araştırırken yalnız Muhammedin şahsı üzerinde durmak kâfi değildir. Başka unsurları da nazarı dikkate almak lazımdır. O unsurlar, mevzuu bahs adamın faaliyet sahasını teşkil eden kavmin halleridir. Her halde içtimai heyet Muhammedin ilk telkinlerini batî bir tekamül ile tadil ve tevsi etmiştir.

Mart 1930

Dinin milletleşmeye, milli egemenliğe, özgürlüğe ve hoşgörüye karşıt rolü konusunda, Atatürk’ün Afet İnan imzasıyla yazdırdığı Vatandaş İçin Medenî Bilgiler kitabını hazırlarken eliyle yazdıklarından:
Din birliğinin de bir millet teşkilinde müessir olduğunu söyleyenler vardır. fakat biz, bizim gözümüz önündeki türk milleti tablosunda bunun aksini görmekteyiz. Türkler arapların dinini kabul etmeden evvel de büyük bir millet idi. arap dinini kabul ettikten sonra, bu din, ne arapların, ne aynı dinde bulunan acemlerin ve ne de mısırlıların vesairenin Türklerle birleşip bir millet teşkil etmelerine hiçbir tesir etmedi. bilakis, Türk milletinin milli rabıtalarını gevşetti; milli hislerini, milli heyecanını uyuşturdu. Bu pek tabii idi. Çünkü, Muhammedin kurduğu dinin gayesi, bütün milliyetlerin fevkinde şamil bir arap milliyeti siyasetine müncer oluyordu. Bu arap fikri, Ümmet kelimesi ile ifade olundu. Muhammedin dinini kabul edenler, kendilerini unutmağa, hayatlarını allah kelimesinin, her yerde yükseltilmesine hasretmeğe mecburdular. Bununla beraber, allaha kendi milli lisanında değil, allahın arap kavmine gönderdiği arapça kitapla ibadet ve münacatta bunacaktı. Arapça öğrenmedikçe, allaha ne dediğini bilmeyecekti. Bu vaziyet karşısında türk milleti bir çok asırlar, ne yaptığını, ne yapacağını bilmeksizin, adeta, bir kelimesinin manasını bilmediği halde Kuranı ezberlemekten beyni sulanmış hafızlara döndüler. Başlarına geçebilmiş olan haris serdarlar, Türk milletince, karışık, cahil hocalar ağziyle, ateş ve azap ile müdhiş bir muamma halinde kalan, dini, hırs ve siyasetlerine alet ittihaz ettiler. bir taraftan arapları zorla emirleri altına aldılar, bir taraftan avrupada, allah kelimesinin ilâsı parulası altında, hıristiyan milletlerini idareleri altına geçirdiler, fakat onların dinlerine ve milliyetlerine ilişmeyi düşünmediler.
Ne onları ümmet yaptılar, ne onlarla birleşerek bir kuvvetli millet yaptılar. Mısırda, belirsiz bir adamı halifedir diye yok ettiler, hırkasıdır diye bir palaspareyi, hilâfet alameti ve imtiyazı olarak altın sandıklara koydular, halife oldular. gâh şarka, gâh garba veya her tarafa birden saldıra saldıra Türk milletini allah için, peygamber için topraklarını, menfaatlerini, benliğini unutturacak, allaha mütevekkil kılacak derin bir gaflet ve yorgunluk beşiğinde uyuttular. Milli duyguyu boğan, fani dünyaya kıymet verdirmeyen, sefaletler, zaruretler, felaketler his olmaya başlayınca, asıl hakiki saadete öldükten sonra ahrette kavuşacağını vaat ve temin eden dinî akide ve dinî his, millet uyandığı zaman onun şu hakikati görmesine mani olmadı. Bu feci manzara karşısında kalanlara, kendilerinden evvel ölenlerin, ahretteki saadetlerini düşünerek veya bir an evvel ölüm niyaz ederek ahret hayatına kavuşmak telkin eden din hissi; dünyanın acısına duyulan tokatıyle derhal Türk milletinin vicdanındaki çadırını yıktı, davetlileri, türk düşmanları olan arap çöllerine gitti. Türk vicdanı umumisi, derhal, yüzlerce asırlık kudret ve küşayişiyle, büyük heycanlarla çarpıyordu. ne oldu? türkün milli hissi, artık ocağında ateşlenmişti. Artık türk, cenneti değil, eski, hakiki büyük türk cedlerinin mukaddes miraslarının, son türk ellerinin müdafaa ve muhafazasını düşünüyordu. işte, dinin, din hissinin türk milliyetinde bıraktığı hatıra. Türk milleti, milli hissi; dinî hisle değil fakat insanî hisle yan yana düşünmekten zevk alır, vicdanında, milli hissin yanında, insani hissin şerefli yerini daima muhafaza etmekle müftehirdir.
(…)
Hürriyet, insanın, düşündüğünü ve dilediğini mutlak olarak yapabilmesidir. Bu tarif, Hürriyet kelimesinin en geniş manasıdır. İnsanlar, bu manada, hürriyete hiçbir zaman sahip olmamışlardır ve olamazlar. Çünkü, malumdur ki, insan tabiatın mahlukudur. Tabiatın kendisi dahi, mutlak hür değildir; kâinatın kanunlarına tabidir. Bu sebeple insan ilk önce, tabiat içinde, tabiatın kanunlarına, şartlarına, sebeplerine, âmillerine bağlıdır.
(…)
Buraya kadar olan mütalaalarımızı, şöyle bir neticeye bağlayabiliriz: İnsan, evvela tabiatın esiri idi; sonra, buna, semadan kuvvet ve salahiyet alan birtakım adamlara esir olmak zam oldu. İnsan cemiyetleri büyüdükçe ve devlet haline geldikçe, fertler üzerindeki sıklet o kadar çoğaldı. Devletin başında bulunan adamın hakkı, hududsuz, kaydsız, şartsız mutlak bir kudret olarak kabul ediliyordu.
(…)
Tabiatın her şeyden büyük ve her şey olduğu anlaşıldıkça tabiatın çocuğu olan insan, kendinin de büyüklüğünü ve haysiyetini anlamaya başladı.
(…)
Türkiye Cumhuriyetinde, her reşit dinini intihapta hür olduğu gibi, muayyen bir dinin merasimi de serbesttir; yani âyin hürriyeti masundur. Tabiatile, ayinler asayiş ve umumi adaba mugayir olamaz; siyasi nümayiş şeklinde de yapılamaz. Mazide çok görülmüş olan bu gibi hallere, artık, Türkiye Cumhuriyeti asla tahammül edemez. Bir de, türkiye cumhuriyeti dahilinde bilumum tekkeler ve zaviyeler ve türbeler kanunla set edilmişlerdir. tarikatlar lağvolunmuştur. şeyhlik, dervişlik, çelebilik, halifelik, falcılık, büyücülük, türbedirlik v.s. memnudur. Çünkü bunlar irtica membaı ve cehalet tamgalarıdır. Türk milleti böyle müesseselere ve onların mensuplarına tahammül edemezdi ve etmedi.
(…)
Türkiye Cumhuriyetinde, herkes allaha istediği gibi ibadet eder. Hiç kimseye dinî fikirlerinden dolayı bir şey yapılmaz. Türk Cumhuriyetinin resmi dini yoktur. Türkiyede, bir kimsenin fikirlerini, zorla başkalarına kabul ettirmeye kalkışacak kimse yoktur ve buna müsaade edilmez. Artık samimi mutekitler, derin iman sahipleri, hürriyetin icaplarını öğrenmiş görünüyor.

Nisan 1930

Kılıç Ali’nin Atatürk’ün Hususiyetleri adlı eserindeki aktarımına göre Atatürk şöyle demiştir :
Din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletlerin devamına imkân yoktur. Yalnız şurası vardır ki, din, Allah ile kul arasındaki bağlılıktır. Mutaassıp İslâmcıların din simsarlığına müsaade edilmemelidir. Dinden maddi menfaat temin edenler, iğrenç kimselerdir. İşte biz, bu vaziyete muhalifiz ve buna müsaade etmiyoruz.
ataturk-un-namaz-kilarken-hic-fotosunun-olmamasi_280974

Aralık 1930

Atatürk, Hz. Muhammed’i yüksek kişiliğine yaraşır şekilde belirtemeyen bir eser hakkında şunları söylemiştir:
Muhammed’i bana, cezbeye tutulmuş sönük bir derviş gibi tanıttırmak gayretine kapılan bu gibi cahil adamlar, onun yüksek şahsiyetini ve başarılarını asla kavrayamamışlardır. Anlamaktan da çok uzak görünüyorlar. Cezbeye tutulmuş bir derviş, Uhud Muharebesi’nde en büyük bir komutanın yapabileceği bir plânı nasıl düşünür ve tatbik edebilir.
Tarih, hakikatleri çarpıtan bir sanat değil, belirten bir ilim olmalıdır. Bu küçük harpte bile askerî dehası kadar siyasi görüşüyle de yükselen bir insanı, cezbeli bir derviş
gibi tasvire yeltenen cahil serseriler, bizim tarih mesaimize katılamazlar. Muhammed bu harp sonunda çevresindekilerin direnmelerini yenerek ve kendisinin yaralı olmasına
bakmayarak, galip düşmanı takibe kalkışmamış olsaydı, bugün yeryüzünde Müslümanlık diye bir varlık görülemezdi!

Aralık 1930

Afet İnan, “İnsanların nereden ve nasıl geldikleri hakkında, beşeriyetin bugünkü umumi telakkisine yaraşabilecek esas ne olabilir?” sorusuna, Atatürk’ün şu cevabı verdiğini aktarmıştır:
Malumdur ki umumiyetle hayat hakkında bugün kabule şayan görülen nazariye [kuram] şudur: Hayat, herhangi bir tabiat harici amilin [doğa dışı etkenin] müdahalesi olmaksızın dünya üzerinde tabii ve zaruri, bir kimya ve fizik seyri neticesidir. Hayat sıcak, güneşli, sığ, bataklıkta başladı. Oradan sahillere ve denizlerden tekrar karalara geçti. İlk hayvan denizlerde balık ve karalarda muhtelif kemikli mahlûklar oldu; bunlar muhtelif uzun devirlerde şekilden şekle tekâmül ettiler [evrimleştiler]. Şimdi insanların nereden ve nasıl geldiği hakkındaki nokta-i nazarı tespit edelim: İnsanlar sularda kaynaşıp çırpınan bir mevcuttan bugünkü şekline geldi. İnsanın bugünkü yüksek zekâ, idrak ve kudreti milyonlarca ve milyonlarca nesilden geçerek hazırlandı. Artık insan, bugün, tabiatın nihayetsiz [sonsuz] büyüklüğüne ve tabiat içinde kendi nevinin [türünün] mukadderatına [kaderine] gittikçe büyüyen bir irade ve şuur ile
bakıyor.

Ağustos 1930

Mustafa Kemal yine yaradılış ve evrim hakkında şunları söylemiştir: “İnsanlar, sürfeler [kurtçuklar] gibi sulardan çıktıkları için önce, ilk ceddimiz balıktır. İşler daha ilerledikçe o insanlar, primat [maymun] zümresinden türediler; biz maymunuz, düşüncelerimiz insandır!” Mustafa Kemal’in Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti Yüksek Başkanlığı’na yazdığı mektuptan:
[Mektubumuza açıklamadır]
Mektubumuzda heyetinizin gözlemine çok şeyler arz olunduğunu zannederim. Bu görüşleri içeren mektup yazılıp zarfa konulduktan sonra çok önemli olduğu düşüncemizde
bir defa beliren noktaları dikkatinize sunmayı önemli gördük. Son senelerde İstanbul’da yayınlanan gazetelerde Roman diye okuduğumuz bazı tarihi eserler vardır ki, bunlar şüphesiz yüksek heyetinizin gözleminden kaçmış değillerdir; Bu roman sayfaları bence gerçek tarih belgelerinin yorumudur; bu roman sayfalarında görülen şeyler yaklaşık şöyle
açıklanabilir. Arabistan yarımadasının kumsal çöllerinden; “Ikre, Bismi, Rabbi” safsatasını esas tutmuş olan Araplar, uygar dünyada, bilhassa Türk zengin uygar bölgelerinde bu ilkel
ve cahiliyet devrinin simgesi olan ilkeye dayanarak yapmadıkları tahrifat kalmamıştır. Bu zihniyetle hareket edenler İslam’dan önce evrensel Türk uygarlığının bütün belgelerini
imha etmekte engel görmediler. Yazacağınız İslam tarihinin de bu doğrultuda toplayabileceğiniz belgelere dayanarak açıklanmasını önemli görürüm.

16/17 Ağustos 1931

Enver Behnan Şapolyo’nun aktarımıyla Atatürk’ün Allah’ın ortaya çıkışı hususundaki sözlerinden:
İnsanlar ilk devirlerinde pek âcizdi. Kendilerini koruyamıyorlar, hiçbir olayın da sebebini bilmiyorlardı. Kendilerini koruyacak bir kuvvet aradılar. Sonunda insanlık,
vicdanında bir kuvvet yarattı. O da işte “Allah”tır. Her şeyi ondan beklediler, ondan istediler. Hastalıktan, felaketten korunmayı hep Allahlarından istediler. Fakat modern
çağlarda, insan, her şeyi Allah’tan beklemedi. Ancak toplumdan bekledi. Her şeyin koruyucusu insan toplumudur. Bu sebeple topluma önem vermek, onu kuvvetlendirmek ve
yaşatmak lazımdır. Bunun, için her türlü gelişme, huzur ve güven kaynağı toplumdur.

Ocak 1932

Kılıç Ali’nin aktarımıyla Atatürk din ve hilafet konusunda şöyle diyor: Din ile hilafeti birbirinden ayırt etmek lazımdır. Birincisi ne kadar faydalı ise, ikincisi o kadar lüzumsuz bir hal almıştır. Hilafeti kaldırdığımız günden bugüne kadar kimsenin buna sahip çıkmaması, Müslüman dünyasının halifesiz de yürüyeceğine ve yürümekte olduğuna en güzel misal değil midir?

1932

ABD Büyükelçisi Charles H. Sherrill, raporunda Atatürk’ün din üzerine anlattıklarını şöyle aktarıyor: Kendisinin bir agnostik olduğuna dair genelde kabul görmüş kanaati tamamen reddediyor, ancak dininin sadece kâinatın mucidi ve hâkimi tek Tanrı’nın varlığına inanmaktan öteye gitmediğini söylüyor. Bundan başka inanlığın böyle bir Tanrı inancına ihtiyacı olduğuna inanıyor. Buna bazı bakımdan dualar şeklinde bu Tanrı’ya başvurmanın insanlık için iyi olduğunu da ilave etti.
(…)
Daha sonra genel ve biraz da şaşırtıcı bir beyanda bulunarak Türk halkının gerçekte hiçbir şekilde dindar olmadığını, hâlâ camilere giden az sayıda insanın alışkanlıktan veya duaların dokunaklı icrasının cezbine kapıldıklarından camiye gittiklerini ileri sürdü. Bu beyanatlarını bitirdiğinde şimdilik ortaöğretimde ve aynı zamanda üniversitenin dar ilahiyat bölümünde üç büyük din hakkında verilen tarihi eğitimden daha fazlasını öğretmeye inanmadığı açıktı. Ancak Sovyetler’in dini tamamen lağvetme fikriyle kesinlikle mutabık değil. Belli başlı camilerin hükümet tarafından itinayla muhafaza edilmeleri ve tahsis edildikleri asli amaçlar için kullanılmaları gerektiği hususunda ısrarlı. Üç büyük dinin ahlak öğretilerinin hepsine inanıyor; ancak dinden ziyade ahlak olarak.

17 Mart 1933

Havacılık hakkındaki konuşmasından:
Bizim dünyamız –bilirsiniz- topraktan, sudan ve havadan unulmuştur. Hayatın da,
esas unsurları, bunlar değil midir?
Bu unsurlardan birinin eksikliği, yalnız eksikliği değil, sadece, bozukluğu, hayatı
imkansız kılar.
(…)
Natür [tabiat] insanları türetti, onları kendine taptırdı da. Ancak, insanların dünyada, yaşayabilmeleri için, onların tabiata egemenliğini de şart kıldı. Tabiata egemen olmasını bilemeyen yaratıklar, varlıklarını koruyamamışlardır. Tabiat onları, kendi unsurları içinde ezmekten, boğmaktan, yok etmekten ve ettirmekten cuda çekinmemiştir.

3 Mayıs 1935

Afet İnan, Atatürk’ün bilim üzerine düşüncüleri bahsinde şunları aktarıyor: Atatürk, “Akıl ve mantığın halletmeyeceği mesele yoktur” derdi. Ancak, O, aklın rehberinin bilgi, bilim olduğunu da yine kabul etmişti.
(…)
Atatürk, kendi yetiştiği devrin pozitif bilimlerini mesleki uzmanlığı bakımından bellediği zaman, berrak ve müspet bir görüşe sahip olabildiğini ve herhangi bir meseleyi matematiksel bir kesinlikle çözmeyi hedef tuttuğunu söylerdi. Romanya Dışişleri Bakanı Antonescu ile konuşmasından: Vaktiyle kitaplar karıştırdım. Hayat hakkında filozofların ne dediklerini anlamak
istedim. Bir kısmı her şeyi kara görüyordu. “Mademki hiçiz ve sıfıra varacağız, dünyadaki geçici ömür esnasında neşe ve saadete yer bulunmaz” diyorlardı.
Başka kitaplar okudum. Bunları daha akıllı adamlar yazmışlardı. Diyorlardı ki, “Mademki sonu nasıl olsa sıfırdır, bari yaşadığımız müddetçe şen ve şatır olalım”.
Ben kendi karakterim itibariyle ikinci hayat telâkkisini tercih ediyorum, fakat şu kayıtlar içinde:
Bütün insanlığın varlığını kendi şahıslarında gören adamlar bedbahttırlar. Besbelli ki o adam fert sıfatile mahvolacaktır. Herhangi bir şahsın, yaşadıkça memnun ve mesut
olması için lazım gelen şey, kendisi için değil, kendisinden sonra gelecekler için çalışmaktır. Makul bir adam, ancak bu suretle hareket edebilir. Hayatta tam zevk ve saadet, ancak gelecek nesillerin şerefi, varlığı, saadeti için çalışmakta bulunabilir.

17 Mart 1937

Ve son olarak Atatürk, Türkiye Büyük Millet Meclisinin Beşinci Dönem Üçüncü Yasama Yılını Açış Konuşmasında şöyle demiştir:
Dünyaca malûm olmuştur ki, bizim devlet idaresindeki ana programımız, Cumhuriyet Halk Partisi programıdır. Bunun kapsadığı prensipler, idarede ve siyasette bizi aydınlatıcı ana hatlardır. Fakat bu prensipleri, gökten indiği sanılan kitapların doğmalariyle asla bir tutmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz.
Bizim yolumuzu çizen, içinde yaşadığımız yurt; bağrından çıktığımız Türk milleti ve bir de, milletler tarihinin bin bir facia ve ıztırap kaydeden yapraklarından çıkardığımız neticelerdir.

1 Kasım 1937

Görüldüğü gibi M. Kemal Atatürk’ün dinî söylemleri Cumhuriyet’ten önce ve sonra farklılık arz etmektedir. Bilhassa halifeliğin kaldırılması bu farklılığın bir dönüm noktasını teşkil eder. Zira halifeliğin kaldırıldığı 1924 Martından önce M. Kemal Atatürk adeta bir Şeyhülislam edasıyla İslam’ı ve hilafeti müdafaa ve muhafaza etmiş, söylemlerinde dinî unsurlara çokça başvurmuş, İslam dinine, Allah’ın birliğine ve Hz. Muhammed’in Allah’ın resulü olduğuna inancını belirtmiştir. Ancak bu tarihten sonra Atatürk, hilafeti adeta düşman bellemiş, dinî söylemleri önemli ölçüde azalmış, hatta İslam inancına aykırı ifadeler kullanmıştır. Kuşkusuz bu tarihten sonra da dine ilişkin birtakım olumlu görüşlerine rastlamak mümkündür; ancak bunların sayısı önceki döneme nazaran oldukça sınırlıdır. Ayrıca bu tarihten evvelki demeçlerin, bilhassa Milli Mücadele yıllarında, muhafazakâr halkın desteğini sağlamak için verilmiş olduğu da kabul edilirse, nasıl hilafete dair 1924 öncesindeki olumlu görüşlerine bakılarak Atatürk’ün hilafetçi olduğu söylenemezse, aynı şekilde bu tarihten önceki dine dair olumlu görüşlerine bakılarak dindar olduğu da söylenemez.
Atatürk, her ne kadar, Batı’ya karşı girişilen bir mücadelenin liderliğini üstlenmiş olsa da Batı karşıtı değildir. Nitekim zaferden sonra Batı’ya yönelmiş ve Batı’nın
pozitivist, materyalist, evrimci dünya görüşünden etkilenmiştir. Atatürk’ün yukarıda yer verilen sözlerinden alıntılanan şu örnek ifadeler bu görüşün delilleri niteliğindedir:
“Dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, hayat için, muvaffakiyetler için en hakiki mürşit ilimdir, fendir. İlim ve fennin haricinde yol gösterici aramak gaflettir, cehalettir, sapkınlıktır.”; “Akıl ve mantığın halletmeyeceği mesele yoktur”; “insan tabiatın mahlukudur.”; “Natür [tabiat] insanları türetti, onları kendine taptırdı da.”; “Tabiatın herşeyden büyük ve her şey olduğu anlaşıldıkça tabiatın çocuğu olan insan…”; “Hayat, herhangi bir tabiat harici amilin [doğa dışı etkenin] müdahalesi olmaksızın dünya üzerinde tabii ve zaruri, bir kimya ve fizik seyri neticesidir.”; “İnsanlar, sürfeler [kurtçuklar] gibi sulardan çıktıkları için önce, ilk ceddimiz balıktır. İşler daha ilerledikçe o insanlar, primat [maymun] zümresinden türediler; biz maymunuz, düşüncelerimiz insandır!”
Doğaüstü bir gücü kabul etmeyen bu dünya görüşü İslam inancına açık bir şekilde aykırılık teşkil eder. Zira Kur’an-ı Kerim’de Allah’ın varlığına, birliğine, “her şeyi yaratan” olduğuna ve insanın topraktan yaratıldığına dair açık hükümler mevcuttur. Aynı şekilde “Müslümanlığın bir yana bırakılması”ndan ve “saf ve lekesiz bir dünya dini oluşturulması”ndan bahseden Atatürk’ün Kur’an ve ayetleri için kullanmış olduğu “Arap oğlunun yaveleri [saçmalıkları]”, “Ikre, Bismi, Rabbi safsatası”, “gökten indiği sanılan kitapların doğmaları” gibi ifadeler de İslam inancına aykırı söylemlerine verilebilecek örneklerdendir.
Bir bütün olarak ele alındığında Atatürk’ün tarihin farklı dönemlerinde karşılaştığı farklı sorunlara karşı değişik politikalar geliştirdiği görülmektedir. Bu dönemlerin birinde din ile yakın ilişki içerisindeyken, bir başka dönemde din ile arasına mesafe koymuştur. Bu, Atatürk’ün siyasi esnekliğini gösterir. Ayrıca Atatürk’ün, dönemin pozitivist-maddeci dünya görüşünden etkilendiği de göz önünde bulundurulduğunda onun pragmatist ve modernist bir kişisel felsefeye sahip olduğu söylenebilir. Nitekim 1923 sonrası kurulan yeni laik Cumhuriyet’te Atatürk’ün bu kişisel felsefesinin yansımalarını görmek mümkündür.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Marshall Planı ve Türkiye’deki Sonuçları, Detaylı Bir Araştırma

Tarım Bankacılığı ve Öncü Kuruluşlar

Yararlanılan Kaynaklar

Erol Şimşek, Atatürk Dönemi Din-Siyaset İlişkisi
Ahmet Faruk Kılıç, Atatürk ve Din
Şahin Filiz , Atatürk, Din ve Laiklik
Ruhi Fığlalı, Atatürk’ün Din ve Laiklik Anlayışı
Can Dündar, Hangi Atatürk?
Doğu Perinçek , Atatürk Din ve Laiklik Üzerine
Utkan Kocatürk, Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri
Mahmut Esat Bozkurt, Atatürk İhtilali
Sadi Borak, Atatürk ve Din
Uğur Mumcu, Kâzım Karabekir Anlatıyor
Enver Ziya Karal, Atatürk’ten Düşünceler
Ali Rıza Ünal, Atatürk Hakkında Anılarım
Andrew Mango, Atatürk: Modern Türkiye’nin Kurucusu
Kılıç Ali, Atatürk’ün Hususiyetleri
Afet İnan, Medenî Bilgiler ve M. Kemal Atatürk’ün El Yazıları
Ruşen Eşraf Ünaydın, Hatıralar

*Bu çalışmanın tüm hakları, Erol Şimşek’e aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Ömer Burak Karatay

Uzun zamandır bildiklerini siz değerli kullanıcılarımıza aktarmaktan mutluluk duyan, araştırıp öğrendikçe bu siteye yazıp diğer insanların da bilgilenmelerini sağlamaktan zevk alan bir yönetici ve yazar. Ekonomi alanındaki gelişmeler / bilgilendirici metinler için www.ekodemi.com'a davetlisiniz. Bizlere her türlü fikir, istek ve şikayetlerinizi admin@kenandabirkuyu.com üzerinden; markalarınızı değerlendirmek ve binlerce tekil kullanıcıya reklamınızı yapmak için reklam@kenandabirkuyu.com adreslerinden benimle iletişime geçebilirsiniz.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı

Reklam Engelleyici Algılandı

Tek amacımız sizlere temiz bilgi sunmak, lütfen reklam engelleyicinizi kapatın.