Nizamiye Medreseleri'nin Kuruluşu, Devrin Dini Politikasında Medreselerin Yeri Ve Bağdat Nizamiye Medresesi

Müslümanların başlıca eğitim kurumu olan medrese İslâm tarihinde eğitim ve öğretim kurumlarının genel adıdır. Arapça “dirâse” (derase) kökünden bir yer ismi olan medrese, okumak, anlamak, bir metni ezberlemek anlamlarına gelir. Medreselerin ilk olarak ne zaman ve nasıl ortaya çıktığı hakkında kesin bir bilgi bulunmamakla birlikte zaman içerisinde öğrenci sayısının artması, devletlerin genişlemesiyle idari kadrolara memur yetiştirme arzuları ve yöneticilerin, toplumda itibarı bulunan ilim adamlarının desteğini almak istemeleri gibi sebepler, eğitim-öğretim için yeni yerler aramayı zorunlu kılmış ve medreselerin ortaya çıkışında etkili olmuştur. George Makdisi’ye göre dini ilimlerin ve fıkıh eğitiminin verildiği mescitler ile ortaçağ’da eğitim verilen hanların gelişimi medreselerin ortaya çıkışını sağlamıştır.
J. Pedersen’e göre medreseler, çok eski dönemlerden beri bulunan camilerin devamı niteliğindedir. Ayrıca Emeviler ve özellikle Abbasiler döneminde Yunan klasikleri ile doğu eserlerinin Arapçaya tercüme edilmeye başlanması, Müslümanlar arasında felsefe, matematik, tıp, astronomi, fizik, kimya gibi ilim dallarının yayılmasına neden oldu. Bu durum da yeni eğitim-öğretim alanlarının açılmasını zorunlu kılmıştır. Özellikle Halife el-Me’mun döneminde çeviri faaliyetlerinin hız kazanması ve buna paralel olarak Beytü’l-Hikme’nin açılması el-Kindî, Fârâbî, İbn-i Sinâ, Sâbit b. Kurra gibi ilim adamlarının yetişmesini sağlamıştır. Bu kurum için Philip Hitti “Beytü’l-Hikme sadece bir tercüme merkezi değildir. Aynı zamanda bu müessese bir akademi, halka açık bir kütüphanedir” der. Hitti, Beytü’l-Hikme’yi İslâm’daki ilk medrese olarak kabul etmemesine karşın aynı kurumu ilk medrese olarak kabul edenlerde vardır.

İlk medreseler Belh ve Buhara’da Budist viharaları taklit edilerek ortaya çıktığı tezi hâlâ geçerlidir.

Cüveynî, Buhara adının da buradan geldiğini belirtmektedir. Özellikle Belh ve çevresinde medreselerin yoğunluk kazanması bölgede Budizm’in etkili olduğunu gösterir. Bununla birlikte medreseler Nizâmülmülk ile özdeşleştirilmiş ve bir kısım İslâm tarihçilerinin, medresenin ilk kurucusu olarak Selçuklu veziri Nizâmülmülk üzerinde ittifak ettikleri söylenmektedir. Nizâmülmülk tarafından kurulan Nizâmiye medreseleri’nin daha önceki medreselere nazaran uzun ömürlü olması, devlet tarafından desteklenmesi, İslâm dünyasında kalıcı izler bırakması, meşhur din adamlarının bu medreselerde görev alması ve eğitimin sistemli bir hale gelmesi sebebiyle İslâm dünyasında ilk medresenin Nizâmiye Medreseleri olduğu kanaatinin oluşmasına sebep olmuştur. Nizâmülmülk ile birlikte devlet adamları medreseler ile ilgilenmeye başlamışlar ve bu medrese tipi bundan sonra revaç bulmuştur. İbn Hallikân’ın, Medreseleri ilk kuran şahsın Nizâmülmülk olduğunu belirtmesine karşın, Subki ve Makrizi daha öncesinde medreselerin var olduğunu söyler.
Makrizi’ye göre ilk medrese Nişabur’da kurulan Beyhakiyye medresesidir. Yapılan araştırmalar Nizâmiye medreselerinden önce muhtelif bölgelerde medreselerin varlığını ortaya çıkarmıştır ki az önce belirttiğimiz gibi Nişabur’da Beyhakiyye Medresesinin kurulmuş olduğu kaynaklarda ifade edilmektedir. Gazneli Mahmud Gazne’de, kardeşi Sebüktegin Nişabur’da (Medrese-i Saidiyye), birer medrese yaptırmışlardır. İlk Selçuklu sultanı Tuğrul Bey’de Nişabur’da, veziri Kündüri ise Merv’de bir medrese yaptırmıştır. Bunlardan öncede Nişabur’da Şâfiî fakihi en-Neyşaburî için de bir medrese yapıldığı kaydedilmektedir.

Karahanlılarla birlikte medreselerin devlet eliyle kurulmaya başladığını belirten Cahit Baltacı, Arslan Gazi Tafgac Han’ın (öl. 1035) Merv’de bir medrese yaptırdığını söyler.

Barthold, X. Yüzyılda Horasan ve Maverâünnehir medreselerinin İslâmiyet’in yayılmasına büyük katkı sağladığını belirtir. Maverâünnehir bölgesinin, medreselerin kuruluşuna öncülük ettiğini söyleyen Nesimi Yazıcı’ya göre ise, bölgede bilinen ilk eğitim-öğretim kurumu Karahanlı hükümdarı Buğra Han’ın (1033–1056) Buhara’da Abdülaziz b. Salih el-Halvanî (öl. 1057) için yaptırttığı medresedir. Vakfiyesi günümüze kadar ulaşan medreselerden biri de yine Karahanlı hükümdarlarından İbrahim Tamgaç Han (1046–1067) tarafından 1066 yılında Semerkant’ta yaptırılan medresedir. Bu medresede eğitim Hanefi mezhebi esaslarına göre yapılmıştır. Yaptırılan tüm bu eğitim-öğretim kurumları ile Sünnîliğin müdafaası ve yayılması amaçlanmıştır. Bu ifadeler de görüldüğü üzere medreselerin kuruluşunda mezhep çekişmeleri de rol oynamıştır.
Kısacası kaynaklarda medreselerin ilk olarak nerde ve ne şekilde kurulduğu hakkında çeşitli rivayetler bulunmaktadır. Bu yüzden ilk medresenin kesin olarak kim tarafından kurulduğunu söylemek zor olsa da ilk medreselerin Orta Asya’da kurulduğu kesinlik kazanmıştır. Nitekim medrese tabiri ilk olarak, fakih Ebû Bekir Ahmet b. İshak es-Sıbgi (öl. 954) tarafından Nişabur’da kurulan “Dârüssünne” için kullanılmıştır.

Nizâmiye Medreselerinin Kuruluşu ve Devrin Din Politikası İle İlişkisi

İslâm bilim ve düşüncesi Büyük Selçuklular döneminde sadece siyasi yönden değil aynı zamanda ilim ve kültür yönünden de en parlak dönemlerinden birini yaşamıştır. İslâm toplumunun yönlendirilmesinde siyasi, sosyal ve kültürel etkiye sahip olan âlimlerin her zaman için toplumun önemli bir kesitini oluşturduğunu ifade etmiştik. Ayrıca dinin ya da Sünnîliğin korunması ve yayılması amacını devlet üstlenmiş olsa da bunu her zaman pratikte din adamları yaptığından Selçuklu devlet adamları bunun bilincinde olarak din adamlarını himaye etmişler ve onlar için eğitim-öğretim kurumları açmışlardır.
Nizâmülmülk, geçmiş hükümdarların bir kısmının ilim adamlarına yeterli maaş vermedikleri ve onları meşgul olacakları bir görevle görevlendirmedikleri için devletten uzaklaştıklarını ve devlete karşı aleyhte rol aldıklarını belirtmiştir. İşte bu sebeple de hem Selçuklu sultanları hem de devlet adamları ilim adamlarına gerekli alakayı göstermişlerdir. Nitekim Râvendî, “Râhat-Üs- Sudûr” adlı eserinde, Selçuklu sultanları ve devlet adamlarının ilme önem vermeleri ve âlimlere karşı hürmet etmelerinden dolayı Irak ve Horasan bölgesinde birçok âlimin yetiştiğini kaydeder.
Büyük Selçuklular da eğitim-öğretim faaliyetlerine ilk dönemlerden itibaren başlanıldığını bilmekteyiz ki Selçuklu sultanı Tuğrul Bey Nişabur’da, veziri Amîdülmülk el- Kündürî ise Merv’de birer medrese yaptırmışlardır. Medreselerin yanı sıra cami, mescit, zaviye, kütüphane gibi eğitim yapılabilen kurumların oluşturulması ve bu kurumlara vakıflar tahsis edilmesi ile İslâm dünyası eğitim ve kültür merkezi haline gelmiştir. Bu tür müesseselerin gerekli olduğunu söyleyen Agacanov’a göre, bunlar büyük ideolojik anlam ifade ediyor ve devletin hâkimiyetinin pekişmesinde büyük rol oynuyordu. Bu durum Selçukluların daha ilk dönemlerden itibaren ilme önem verdiklerinin bir göstergesidir. Ayrıca bu kuruluşlar devletin ilim ve kültür açısından yükselmesini sağlamıştır.

Büyük Selçuklularda eğitim ve öğretim bakımından İslâm dünyasında yeni bir dönemin başlangıcını oluşturan ve Alparslan zamanında Nizâmülmülk öncülüğünde Şâfiîliğin propagandasını yapabilmek amacıyla Şafiî mezhebi mensupları için yapılan Nizâmiye medreselerinin ise ayrı bir önemi vardır.

Daha önce kurulan medreselerden farklı özelliklere sahip olan Nizâmiye medreseleri, bu özellikleri dolayısıyla Nizâmülmülk ile özdeşleştirilmiş ve bir kısım İslâm tarihçilerinin medresenin ilk kurucusu olarak Nizâmülmülk olduğu kanısına varmalarına sebebiyet vermiştir.
Hakikaten İslâm dünyasında kalıcı izler bırakan Nizâmiye medreseleri, meşhur din adamlarının bu medreselerde görev alması, eğitim öğretim faaliyetlerinin belli bir sisteme bağlanması ve devletin himayesine alınması, müderrisleri maaşlı, ders programları tespit edilmiş, zengin kütüphaneleri ile donatılmış ve parasız eğitim-öğretim yapılabilme özellikleri ile daha önceki medreselerden ayrılmaktadır. Kurulan Nizâmiye medreseleri Sultanlar, vezirler, hatunlar gibi devlet kademesinde yer alan şahıslar üzerinde etkili olmuş ve eğitim-öğretim faaliyetleri hız kazanmıştır. İleride bahsedeceğimiz üzere Nizâmiye medreselerinin kurulmasıyla birlikte Şiî propagandasını yapmak için kurulan Dârü’l-ilimlerin karşısına Sünnî fikirleri ve inançları öğretecek ve yayacak bir medrese modeli ortaya çıkmış oldu.

Nizâmiye Medreselerinin Kuruluş Sebepleri ve İcra Ettiği Fonksiyon

Sünnî Birliği Oluşturma

Büyük Selçuklu Devleti’nin Sünniliği temsil etmesi ve onu koruması diğer taraftan Irak’ın hilâfet merkezi olması dolayısıyla Fatımîler’in mezheplerini yaymak ve Sünnîliğe darbe vurmak için bu bölgeye çok sayıda dâi (misyoner) göndermeleri sebebiyle Selçuklular Fâtımîlerle ilmi ortamda da mücadele etmek zorunda kalmışlardır. Şiî Fatımi Halifeleri (910–1171) Daru’l-Hikme (Bilgelik Evi) ve El-Ezher’den yetiştirdikleri propagandacılar vasıtasıyla hem mezheplerini yaymak hem de Abbâsi halifeliğine darbe vurmak amacındaydılar. Fâtımîler tarafından kurulan bu kuruluşların görevlerinden biri de Şiî propagandası yapmaktı ki bu kurumlar Şiî yöneticilerin ve dâilerin yetiştirildiği birer üs yani propagandalarının merkezi haline geldiler. Kısacası Fâtımîler’in eğitim politikaları İsmailiyye mezhebini yayma esasına dayanmaktaydı.
Ayrıca Fâtımîler güçlerini, bu tür eğitim-öğretim kurumlarında yetiştirdikleri ilim adamlarından almaktaydılar. Fatımîler amaçlarına sadece dâiler aracılığıyla değil aynı zamanda Hasan Sabbah’ın temsil ettiği Bâtınîlik fikir akımıyla da ulaşmak istemişlerdir. Çünkü Bâtınîler, Sünnîliğe darbe vurmak amacıyla kendilerine karşı çıkan din ve devlet adamlarını suikastle ortadan kaldırmaktaydılar. Nitekim Abdülkahir el-Bağdadî’nin “Bâtınîler İslâm dünyasına o kadar zarar verdiler ki bu zarar, Yahudi, Hıristiyan ve Mecusiler’in verdikleri zararlardan daha büyüktür. Hatta âhir zamanda çıkacak olan Deccâl’in vereceği zarardan da daha büyüktür. Nitekim Deccâl’in fitnesi kırk günden fazla sürmeyecekken Bâtınîler’in fitnesi kum taneleri ve yağmur damlalarından daha fazladır” sözleri Bâtınîlere karşı önlem alınması gerekliliğini çok açık bir şekilde ortaya koyar.
Nizâmülmülk siyasetnamesinde Bâtınîlere oldukça geniş yer vermiş ve “…Bugün iş, saray ve divanı onlarla dolduracak mertebeye gelinmiştir. Her Türk’ün peşinde bunların birçoğu koşmaktadır. Bunlardan kurtulmanın çaresi divan’ın Horasanlılardan (Bâtınî ve Râfızîler kastedilmekte) temizlenmesidir”. Bâtınîler güçlü oldukları zaman Müslümanlara ve İslâm beldelerine pek çok kötü işler yapan, uğursuz bir topluluk, islâmın ve padişahın düşmanıdırlar. Bâtınîlere bu kadar yer vermemizin nedeni de bunların inançlarının ne olduğunun ve nasıl çalıştıklarının bilinmesidir” diyerek bu konuda oldukça açıklayıcı bilgiler vermiştir. Devlet kademelerine alınmayan ve amaçları mevcut düzeni yıkmak olan Bâtınîlere karşı Selçuklular Ehl’i sünnet ulemasıyla da işbirliği yapıp fikri planda da Bâtınîliğe cephe almışlardır.

İslâm dünyasında bölünmüşlük yaratan bu sorun sadece askeri tedbirler alınarak çözüme kavuşturulacak gibi değildi. Selçuklu sultanları ve devlet adamları milli birlik ve bütünlüğü sağlama ve koruma adına Ehl-i sünneti savunan iyi yetiştirilmiş ilim adamlarının gerekliliğine inanmışlardır.

Bu amaçla sünni birliği oluşturma gayreti içerisinde olan Selçuklu sultanları da Şiîlik ve diğer Rafızî fikirlerle mücadele etmek yani Fatımîlerin propagandalarına karşı koymak için kültür faaliyetlerine girişmişlerdir ki Nizâmiye medreseleri bu doğrultuda kurulmuştur. Bu durum yapılan mücadelelerin askeri alanda sınırlı kalmadığını gösterir.
Vezir Nizâmülmülk, hem bu kurmuş olduğu medreseler ile hem de ilim adamlarına göstermiş olduğu teveccüh sayesinde “fakih” denilen ve kalabalık müntesibi bulunan ulemanın desteğini sağlamıştır. Nizâmülmülk bu uygulaması ile büyük bir devlet adamı ve politikacı olduğunu göstermiştir. Zira Nizâmülmülk, kendisini yerinden edebilecek rakiplerinin olduğu çalkantılı bir dönemde ulemânın desteğini alarak otuz yıl boyunca vezirlik makamında kalmıştır. Makdisi’nin belirttiği gibi Nizâmülmülk’ün uzun ömürlü başarısının teminatı cömertliklerine mazhar olan ulemâydı. Ehl-i sünnet inancını zararlı fikirlerden korumak ve devletin siyasi ve dinî otoritesine zarar verecek olan görüşler sebebiyle Şiîlik ve diğer Rafızî fikirlerle mücadele etmek Selçukluların temel siyasetlerinden biri olmuştur.
Görüldüğü üzere Nizâmiye medreseleri Sünnî esasları ve bu esasları müdafaa edebilen din adamları yetiştirmek amacıyla kurulmuştu. Bu açıdan Şiî düşüncelere karşı medreselerin rolü inkâr edilemez. Nizâmülmülk bu amaçla İslâm dünyasında şöhret bulmuş birçok Sünnî âlimi medreselere davet etmiş ve onları medreselerde görevlendirmiştir. Böylece Orta Asya’dan Endülüs’e kadar birçok bölgede medreseler açılarak dini bir birliktelik hedeflenmiştir. Kısacası Selçuklular Sünnî inanç birliğinin sağlanması ve devletin resmi, siyasal ve dinî ideolojisinin ikame edilmesi politikasını gütmüşlerdir.

Buradan yetişen öğrencilerde gittikleri yerlerde Nizâmiyenin fikirlerini ve metotlarını yaymaya çalışmışlardır.

Yani bir anlamda Sünnîliği ve Selçuklulara bağlılığı propaganda etmişlerdir. Nizâmülmülk’ün getirdiği dini hedefin ortaya konulması meselesi, daha sonraki dönemlerde okul kurucuları tarafından benimsenmeye başlanmıştır. Meselâ Mâlik Âdil Muhammed b. Ebu Bekr 1224 yılında Kahire’de Kâmiliyye medresesini kurarak burada Şâfii fıkhının öğretilmesini şart koşmuştur. Doğu İslâm dünyasında eğitim kurumlarının ilk kez bu denli geniş kapsamlı olarak devlet tarafından himaye edilmesi ve devletin bir fonksiyonu haline gelmesi Nizâmiye medreselerini önemini daha da artırmıştır.
Büyük Selçuklu Devleti ile Fatımîler’in birbirlerine karşı uygulamış oldukları politikaları göz önüne alırsak medreselerin bu amaç doğrultusunda kurulmuş olduğunu söyleyebiliriz. Selçuklular Şiî ve Râfızî fikirlere karşı Sünnîliği korumak adına yapmış oldukları faaliyetler ile Sünnî birliği oluşturma gayesini gütmüşlerdir. Selçuklu sultanları ve devlet adamları bu amaçla Sünnî akideye mensup din adamlarını devlet himayesine alarak gerekli ilgi ve alakayı göstermişlerdir. El Bundari Nizâmiye medreselerini önemini vurgulamak ve icra etiği fonksiyonu belirtmek için “Medrese-i Nizâmiye tamam oldu ve işler intizama girdi.
Şeriat hamillerinden hakiki adamlar oraya girdi ve yerleşti. Şeyh Ebu ishak eş-Şirazî orada ders okutup ortadan kaybolmuş ilimleri diriltti ve hakkı batıldan ayırt etti” ifadelerini kullanır. Yine El-Bundari Nizâmiye medreselerinin icra ettiği fonksiyonu ve toplumun medreseye olan inancını “Onun zamanında memlekette necip bir nesil yetişti. Babaların, çocuklarını, Nizâmülmülk meclisinde bulundurup ona tekarrüple mahzuz olmak için, onları talim ve terbiye etmelerine saik kuvvetli oldu. Zira o, her kimseyi, onda görülen fazıl ve rüşde göre, lâyık olduğu mertebeye çıkarırdı. Herhangi bir belde de, ulûmda temeyyüz ve tebahhur etmiş bir kimse görürse, onun için medrese bina ederdi” sözleriyle dile getirir. Böylelikle medreselerde Sünnî inanç esaslarını Şiî-Bâtınî düşüncelere karşı koruyacak ve geliştirecek kişiler yetiştirilmek istenmiştir. Bu şekilde Nizâmiye medreseleri eğitimde dini hedefi ortaya koymuştur.

Toplumun Kontrol Edilmek İstenmesi

Nizâmiye medreselerinin kuruluş sebeplerinden biri de daha doğrusu Nizâmülmülk’ün amaçlarından birisi de devletin temellerini sağlamlaştırma ve toplumu kontrol etmekti. Çünkü Nizâmülmülk’ün çekindiği iki grup vardı ki bunlardan biri potansiyel bir güç oluşturan isyancılar (Bâtınîler) bir diğeri toplum içersindeki iktidar hırslıları ve ulemâ idi. Özellikle Fatımîler tarafından yetiştirilen ve İslâm âleminin birçok bölgesine gönderilen dâiler, Şîi düşünceleri yayarken Bâtınî fedaileri de Selçuklu ülkesinde yapmış oldukları suikastler ile toplumun huzurunu ve psikolojisini bozmaya başlamışlardı. Bu durum Sünnî toplum üzerinde oldukça etkili olmuştur. Bunun için Nizâmülmülk dilenci ve sufi kılığında dikkat çekmeden etrafı denetleyebilen casuslar oluşturmuştur. Böylece kaldırılan istihbarat teşkilatının bıraktığı boşluğu bu şekilde doldurmuş oluyordu.
Casusların amaçları, ülkenin hiçbir köşesinde hiçbir şeyin gizli kalmaması için haber getirmekti. Bu sistemi Selçuklu ideolojisini desteklemeye yönelik bir ideolojik araç olarak kullanmak isteyen Nizâmülmülk’ün amacı, hem isyancılar hem de toplum üzerinde istediği denetimi daha doğrusu medreseler vasıtasıyla toplumun yönlendirilmesini sağlayabilmekti. Çünkü ülkede asayiş ve güveni temin edebilmenin yolu hem devlet görevlilerini ve toplumu denetim altında tutabilmek hem de iyi organize olmuş bir haber alma teşkilatına sahip olmaktı. Nizâmülmülk casusları da muhtemelen medresede görev alan dikkat çekmeyen sufi ve dervişler arasından seçmiştir.
Bâtınîlerin kendilerini tasavvuf kisvesi altında gizlemeleri ve Sûfîler ile dervişlerin toplum üzerindeki olumlu etkisini -birlik ve beraberliği sağlama- göz önüne alırsak neden böyle bir yol seçildiği kendiliğinden ortaya çıkar. Toplumdaki itibarları dolayısıyla halifelerin yardımcıları olarak görülen âlimler, İslâm toplumunun yönlendirilmesinde siyasi, sosyal ve kültürel bir etkiye sahip olmuşlardır. Bu yüzden din adamları toplumun önemli bir kesimini oluşturmuştur. Bunun bilincinde olan Selçuklular ve özellikle Nizâmülmülk’de halkı kontrol etmek, onların muhabbetini kazanmak, onları kendilerine kabul ettirip sevdirebilmek amacıyla âlim ve ediplere hürmet ve ikramda bulunmaktan kaçınmamış ve onlar için eğitim-öğretim kurumları açmıştır. Dolayısıyla Nizâmülmülk hem haber alma teşkilatı hemde ulemâ ile toplumu kontrol etmek ve Batınîler’in faaliyetlerine engel olmak istemiştir.

Mezhepler Arası Dengenin Sağlanmak İstenmesi

Bu dönem mezhep farklılıklarını göz önüne alırsak tartışmaların genelde dini konular üzerinde yapıldığını söyleyebiliriz. Çünkü Selçukluların kurulduğu bu dönemde o kadar çok mezhep ve meşrep farklılıkları göze çarpmaktaydı ki halkın zihninde mezhepler konusunda farklı düşünceler mevcuttu. Bu açıdan Ehl-i sünnet anlayışını benimseyecek ve halka benimsetecek, ilmî konularda halkı bilinçlendirecek ilim adamları gerekliydi. Bunu da planlı ve programlı bir şekilde yapabilecek kurum medreseydi. Tabi ki medreseler sadece Sünnî inancı Şiî Fâtımîler’in propagandalarından korumak için kurulmamıştı.
Özellikle Şâfiîler’in Hanefîler ve Hanbelîler ile mücadeleleri sık sık yaşanmaktaydı. Tuğrul Bey döneminde vezir Kündürî’nin Mu’tezile mezhebine mensup olmasından ötürü bu mezhebi ihya etmek istemesi ve siyasi ihtiraslarına yenik düşmesi Eş’ârî-Mu’tezile arasındaki mücadeleleri tekrar başlattı. Kündürî’nin Eş’ârîlere karşı uygulamış olduğu politika neticesinde iki mezhep arasındaki dengenin Eş’ârîlik aleyhine bozulmasına neden oldu. İşte böyle bir ortamda Vezir Nizâmülmülk Ebu İshak eş-Şirazi’ye yazmış olduğu mektupta “ …Biz bu medreseyi (Nizamiyye) anlaşmazlık, ikilik ve ayrıcalık yapılması için değil, bilim ehlinin ve onların işlerinin korunup desteklenmesi için inşasına giriştik” medreselerin kuruluş amacını belirtmekteydi.
Şâfiî mezhebine mensup Nizâmülmülk’ün vezir olmasından sonra, bulundukları şehirleri terk eden Şâfiî âlimler tekrar geri dönmüşler ve kendilerine medreseler yapılmıştır. Bu durum devletin politikasının değiştiğinin çok açık bir göstergesiydi. Her ne kadar vezir Nizâmülmülk, mezhepler arasında bir ayrımcılık gütmedikleri belirtmiş olsa da onun “Biri Hanefî, diğeri Şafiî mezhebi olmak üzere insana iyiyi ve doğruyu gösteren iki mezhep vardır. Bunların dışında kalanlar ise bid’at’tır ve şüphelidir” sözleri ile Nizâmiye medreselerine alınan personelin vakfiye şartları gereğince büyük bir çoğunluğunun Şâfiî mezhebine mensup olması Şâfiî mezhebinin ön planda tutulduğunun belirtisiydi. Kısacası Nizâmülmülk, Sünnî mezhepleri cezalandırmadan Şâfiî ve Eş’ârîliğe ılımlı bir destek vermiştir.

Mehmet Çelik, Şâfiî mezhebinin ön plana çıkmasının sebebini eğitim politikasını Nizâmülmülk’ün yürütmesine ve ulemâ arasındaki tabanın da buna müsait olmasına bağlar.

Tuğrul Bey döneminde Şâfiîlere uygulanan yanlış politika sonucunda devlete küstürülen Şâfiîler muhtemelen bu dönemde tekrar devlete kazandırılmak istenmiştir. Açıkçası Nizâmülmülk’ün yukarıdaki ifadeleri Tuğrul Bey döneminde bozulan dengenin yeniden kurulmak istenmesinin bir göstergesidir.
Nizâmülmülk, kendinden önceki vezir Kündürî gibi mensubu bulunduğu mezhepte aşırılığa kaçmamış ve mezhepler arasında bir denge oluşturmak istemiştir. Kendi mezhebini ön plana çıkarmış olsa da mezhepler arasında ayrımcılığa ve büyük olaylara neden olacak politikalar gütmemiştir. Kendisine Hanbelî âlim Abdullah El-Ensâri şikâyet edildiği zaman mezhebinde taassup göstermemiş Abdullah El-Ensarinin haklılığını ortaya çıkarmıştır. Yine Hanbelîler ile Şafiîler arasındaki olaylar neticesinde Nizâmülmülk Ebu ishak Eş-Şirazi’ye bir mektup yazarak mezhepler arası dengenin korunması gerekliliğini çok açık bir şekilde vurgulamıştır. Nizâmülmülk bu mektubunda Şirazi’ye:
“…Mezheplerde bir tarafı bırakıp öteki tarafa yönelmek, doğru (vâcib) değildir. Bu hususta ki ne hükümdar siyasetini ve ne de halka adalet anlayışını biz, vâcib görmüyoruz. Biz, fitneyi körüklemektense sünneti (Peygamber’in söz ve fiillerini) teyid etmeyi, aha uygun görürüz” diyerek mezhepler karşısındaki tutumunu sergilemiştir.
Nizâmülmülk, Şâfiîliği ve Hanefîliği himaye etmek suretiyle, Sünnî mezhep kavgalarını durdurmayı ve Sünnî gruplar arasında bir birlik oluşturmayı düşünmüştür. Bu siyasetinin temel aracı da medreseler olmuştur.

Devlete Bağlı Bürokratlar Yetiştirilmesi

Nizâmiye medreselerinin kuruluş gerekçelerinden biri de devletin ihtiyaç duyduğu idarî ve mülkî memur kadrosunu yetiştirmekti. Bunun içinde kendi imkânları ile zor şartlar içerisinde okumaya çalışan ihtiyaç sahibi öğrencilerin okumalarını kolaylaştırmak gayesi ile medreseler onların hizmetine sunulmuştur. Siyasi bir dehâ olan Nizâmülmülk, ihtiyaç sahibi bir öğrencinin kendisine maddi imkânlar sağlayan bir kurumun temsil ettiği mezhebi, kendi mezhebi olarak benimsemek durumunda kalacağının bilincinde idi. Bu amaçla, din adamlarını destekleyerek onlara yeni öğrenciler kazanmalarında yardımcı oldu. Nitekim bu şekilde yetiştirilen öğrenciler devletin ihtiyaç duyduğu bu kadrolara atanmışlardır ki bu durum medreselerde tek tip bürokrat yetiştirilmek istendiğinin bir kanıtı olsa gerek. Bu açıdan idari ve mülkî kadrolara memur yetiştirme ihtiyacı da medreselerin kuruluşunda etkili olmuştur.
Nizâmülmülk medreseleri kurmakla hem kültür ve eğitim alanında bir kalkınma hemde yeni kurulmuş olan devlete liyakatli memur temin etmek amacını hedeflemiştir. Bu durum devlet hizmetine girmek isteyen kabiliyetli gençleri de teşvik etmiştir. Zira Tuğrul Bey döneminden itibaren Selçukluların devlet kademelerine memur tayin etmekte güçlük çektikleri anlaşılmaktadır. Bağdat’ta bir hekim bir amîd’in vücudunun yara bere içinde olduğunu görmüş ve durumu vezir Kündürî’ye anlatmıştır. Kündürî cevaben “Devlet teessüs ederken aşağı tabakadan birçok kimseler istihdam edildi. Böyle haller bu sebeptendir” diyerek devletin bu konuda sıkıntı yaşadığını belirtmiştir.Medreseler, devletin tam istediği vasıfta insanlar yetiştirebilmekteydi. Devleti bölmeye çalışan Şiî-Bâtınî düşünce karşısında Sünnî düşünceyi geliştirecek kişiler yetiştirmek esas hedefti.

Bu açıdan medreseler sadece din adamı yetiştirmek gayesi ile kurulmamıştır.

George Makdisi’nin belirttiği gibi ihtiyaç sahibi bir öğrenci, birisi kendisine maddi destek sağlayan diğeri sağlamayan iki kurum arasında kolaylıkla tercihini yapacak ve tercih ettiği kurumun temsil ettiği mezhebi kendi mezhebi olarak benimsemek durumunda kalacaktı. Nitekim bu medreseden yetişen birçok öğrenci aynı siyasi ve dini düşüncelere sahip olarak gittikleri yerlerde Nizâmiyenin fikirlerini ve metotlarını yaymışlardır.
Görüldüğü üzere medreselerde özellikle Sünnî birliği oluşturma, toplumu kontrol etme, devlete bağlı ilim adamı ve bürokrat yetiştirme, eğitim sistemini merkezileştirme, mezhepler arası denge sağlamak gibi amaçlar güdülmüştür. Fakat medreselerin kuruluş gerekçeleri sadece bunlarla sınırlı değildir. Biz burada önemli gördüğümüz ve medreselerin özellikle faaliyette bulunduğu icraatları anlatmaya çalıştık. Bunların yanı sıra medreselerde sûfî insanlar yetiştirmekte amaçlanmıştır. Sultan Alparslan’ın Kutalmış isyanı sırasında durumdan endişelenmesi üzerine, Nizâmülmülk:

“Ey hükümdar! Korkma. Çünkü ben senin için öyle bir ordu hazırladım ki bu ordu hangi askerle savaşacak olursa onu mutlaka kırıp geçer” diyerek endişelenmemesini söylemiştir.

Sultan “Bu ordunun askerleri kimlerdir” dediği zaman Nizâmülmülk cevaben:
“Ben senin için “gece ordusu” denilen bir ordu kurdum. Bu ordunun askerleri öyle kimselerdir ki senin askerlerin gece uyudukları zaman, bu gece askerleri senin için dua ederler, namazlarında ve halvetlerinde teveccühte bulunarak senin muzaffer olmanı dilerler. Askerlerin okları bir milden öteye geçmezken, onların okları, dua ve yalvarma ile yedi kat göğe kadar ulaşır. Onlar âlimler, fakihler ve salih kimselerdir” demiştir.
Sultan Alparslan ile Nizâmülmülk arasında geçen bu diyalogdan da Nizâmiye medreselerinde duası makbul, zahit ve sûfî insanlar yetiştirmek amaçlandığı ortaya çıkmaktadır. Ayrıca bu durum Nizâmülmülk’ün tasavvuf yönünü göstermesi açısından da önemlidir.

Bağdat Nizâmiye Medresesi

Nizâmiye medreseleri içerisinde en meşhuru Bağdat nizâmiye medresesi olmasına karşın Alparslan zamanında kurulan ilk medresenin İmamü’l-Harameyn Cüveynî için kurulan Nişabur medresesi olduğu ifade edilmektedir. Nizâmiye Medreselerinin nasıl kurulduğu hakkında genelde Zekeriya Kazvini’nin aktardıkları esas alınmaktadır. Buna göre Sultan Alparslan, vezir Nizâmülmülk ile Nişabur’da bir caminin önünde kendisine selam vermeyen, elbiseleri perişan gençleri görünce Nizâmülmülk’e bunların kim olduğunu sormuş; vezir de sultan’a:
“Onlar, insanların en şereflileri olup, dünya nimetinden zevk almayan ilim talipleridirler” cevabını vermiştir.
Bunun üzerine Alparslan, kendilerine kalabilecekleri bir yer yapılmasını emretmiş ve bu şekilde medrese yapımına başlanmıştır. Bunun dışında “Siracü’l-Müluk” adlı eserin yazarı Turtuşi’nin aktardığına göre Ebû Said Sufi adında bir şahıs Nizâmülmülk’e gelerek “Ben senin için Bağdat’ta dünya da benzeri olmayan büyük bir medrese inşâ edeyim, bununla adın kıyamete kadar dillerde dolaşsın” demiş ve vezir de bu işi yapmasını emretmiştir. Bağdat Nizâmiye medresesi de bu şekilde yapılmış ve hizmete girmiştir.
Dicle nehrinin doğu kıyısına yapılan Nizâmiye medresesi’nin bânisi hakkında kaynaklarda farklı isimler mevcuttur. M. Altay Köymen, Corci Zeydan, İbrahim Kafesoğlu, Ahmet Çelebi, Mahmut Karakaş gibi araştırmacılar medreseyi Nizâmülmülk’ün vekili sıfatıyla Ebu Sa’id es-Sufi’nin yaptığını belirtirken, Asad Talas, Ebu Sa’d en-Neyşâburi’nin, Abdülkerim Özaydın ise Ebu Sa’id el-Kâşi’nin medresenin yapımını üstlendiğini belirtir. Kısacası kim tarafından yaptırılmış olursa olsun hoca ve öğrencilere özel odalar, dershaneler, mescit, kütüphane, yatakhane gibi bölümlerden oluşan ve bir külliye niteliğinde olan Bağdat Nizâmiye medresesi Selçukluların ve özellikle Nizâmülmülk’ün İslâm dünyasına kazandırdığı bir kültür müessesesidir.

Bağdat Nizâmiye medresesinden sonra Belh, Nişabur, İsfahan, Rey, Herat, Basra, Merv, Taberistan ve Musul gibi bir çok yerde de medreseler yapılmıştır.

Medresenin bir cephesine “Nizâm’ül-mülk” yazıldığı için Nizâmiye adıyla anılan Bağdat Nizâmiye medresesinin etrafına gelirleri medreseye verilmek üzere muhtelif çarşılar yapılmış, hanlar, hamamlar satın alınarak medreseye vakfedilmiştir. Ebu İshak eş-Şirazî için yaptırılan Bağdat Nizâmiye medresesinin kütüphane müdürlüğüne de Şeyh Hatip Tebrizî getirilmiştir.
Bağdat valisi Ebû Sa’d el-Kâşî tarafından düzenlenen Bağdat Nizâmiye medresesinin açılışına (22 Eylül 1067 Cumartesi) Nizâmülmülk katılamamıştır. Bağdat ileri gelenlerinin hazır bulunduğu açılış töreninde daha önce kararlaştırıldığı üzere eş-Şirazî ilk dersi verecekti. Lâkin eş-Şirazî medresenin yapıldığı arazinin, halktan gaspedilmiş bir arazi olduğu düşüncesine kapılmış ve ders vermeyi kabul etmeyerek açılış törenine de katılmamıştır. Kendisini bu düşünceye iten neden ise bir çocuğun “Sahiplerinden zorla koparılan toprağın bir kısmında kurulan bu müessesede nasıl eğitimi kabul edersiniz?” sözleri olmuştur.
M. Asad Talas’ın belirttiği üzere burada Nizâmiye’nin Şiî inançlara karşı kurulmuş olduğunu hatırlarsak bu çocuğun Batınîler tarafından daha ilk baştan Sünîliğe darbe vurmak amacıyla gönderilmiş olduğu akla gelebilir. Eş-Şirazî’nin gelmemesi nedeniyle Ebu Sa’d el-Kâşî’nin ricası ile Ebu Nasr İbnü’s-Sabbağ medresede ilk dersi vermiştir. Halife göndermiş olduğu mektupta kendisine:

“Acemlerle (Selçuklular) olan durumumuzu biliyorsun. Bu olayın sorumluluğunun da bana yüklenmesinden endişe duymaktayım” diyerek medresede ders vermesini rica etmiştir.

Bu, halife’nin Selçuklulardan çekindiğinin bir göstergesi olsa gerek. Ayrıca Nizâmülmülk, bu olayda Bağdat valisi el-Kâşî’yi sorumlu tutmuş ve tehdit etmiştir. Bu durum da Nizâmülmülk’ün dolayısıyla devletin medreseye ne kadar önem verdiğinin kanıtıdır.
Vezir Nizâmülmülk, medresenin muhtelif ihtiyaçlarını karşılamak üzere bir vakıf tahsis etmiş ve medresenin vakfiye şartları da kendisi tarafından hazırlanmıştır. Vakfiye şartları Irak valisi Ebu Nasr tarafından Bağdat’ın ünlü simalarının bulunduğu (Halifenin veziri Fahrü’d-devle’nin oğlu Ebu’l-Kasım İbn Cehir, Hâşimilerle Ali evladının nakibleri, eşraf, kâdı’l-kudât vs.) bir törende okunmuş (14 Nisan 1070) ve vakıf için belirlenen bu şartlar çarşının kapısına asılmıştır. Vakfiye şartlarında medresenin Şafiîler için yaptırıldığı, medreseye vakfedilen arazi, çarşı ve dükkânlardan elde edilen gelirlerin mezhep mensuplarına tahsis edildiği, medreseye Şafiî bir fıkıh müderrisi, vâiz, kütüphane için kütüphaneci vardır. Ayrıca Arap dili ve gramerini öğretecek bir dilci, Kur’ân-ı Kerim okumayı öğretecek bir öğretmen ve kapıcıların da Şafiî olması gerektiği belirtilmiştir. Ayrıca medresede görev alan personele vakıf gelirlerinden belli miktar tahsisat ayrılacağı ve vakfın idaresinin Nizâmülmülk ile çocuklarına ait olduğu vakfiye şartlarında kaydedilmiştir. Nitekim Makdisi’ye göre Nizâmülmülk, Nizâmiye medreselerini kendinin ve kendinden sonra çocuklarının denetiminde bulunmak üzere kurmuştur.
Medreselerin kuruluş gerekçelerinden biri insanlara ilmi konularda faydalı olabilecek, kafalarındaki soru işaretlerini giderebilecek bir ortamı sağlamaktı. Bu durum medresede okutulan derslere yansımış olmalı ki; vakfiye şartlarında belirtilen esasları da göz önüne alırsak medresede bu amaca uygun derslerin okutulduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Çünkü medresede Kur’ân-ı Kerim, Fıkıh, Tefsir, Hadis, Kelâm, Tasavvuf, Nahiv, Sarf vb. dersleri okutulmaktaydı. Eğitim-Öğretimin ağırlık merkezini dini ilimler oluşturmasına karşın bunların dışında Dil, Edebiyat, Tarih, Aritmetik gibi müsbet ilimlerde yer almaktaydı. P. Hitti’nin ifadesiyle medresede temel yapıyı Kur’ân, Arap şiiri ve edebi ilimler teşkil etmekteydi.

A.K.S. Lambton, M. Asad Talas, Abdülkerim Özaydın gibi araştırmacılar Nizâmiye medreselerinde okutulan fıkıh ve kelâm derslerinin Şafiî ve Eş’ârî usulüne göre okutulduğunu yazarlar.

İbnü’l-Esir ve İbn Kesir’in kaydına göre Şâfiî fâkihi Ebu Abdullah et-Taberi Nizâmiye medreselerinde Şâfiî fıkhı okutmaktaydı. İbnü’l Cevzi ve Subki’ye dayanarak bilgi veren Ahmet Ocak’ta medresede Şâfiî fıkhı ve Eş’ârî kelamının okutulduğunu belirtir. Bunun yanı sıra George Makdisi, Bağdat Nizâmiye müderrisi Şirazi’nin usûlu’l-fıkıhta (hukuk teorisi ve metedoloji) Eş’ârî karşıtı olduğunu belirtmesi medresenin Eş’âri kelâmı öğretmek gibi bir amacının olmadığını akıllara getirir.
Ebu’l-Hüseyin İdris b. Hamza b. Ali, Ebu’l-Fütûh Es’ad b. Ebu Nasr el Mehini, Hasan b. Selman, er-Radi Ebu’l-Hayr İsmail el-Kazvini gibi daha birçok müderrisin Şâfiî mezhebine mensup fâkihler olduğunu düşünürsek okuttukları derslerde Şafiî fıkhı usulünü esas almaları normaldir. Ayrıca vakfiye şartlarında belirtilen hususları dikkate alırsak bunun mümkün olduğunu söyleyebiliriz. Bunlara ilaveten birçok kaynak medreselerin Sünnî Eş’âri ekole ait fikirlerin öğretilmesi amacıyla yani Şâfiîler için kurulduğunu yazmaktadır. Netice olarak bu amaçla kurulan bir medresede Şafiî fıkıh usulünün ve Eş’ârî kelâm doktrininin verilmesi gayet doğaldır.
Yararlanılan Kaynaklar
Ahmet Dayandı, Alparslan Zamanında Büyük Selçuklu Devleti’nin Dini Siyaseti
Ahmet Gül, Osmanlı Medreselerinde Eğitim-Öğretim ve Bunlar Arasında Dâru’l-Hadislerin Yeri
John Pedersen, “Mescid” maddesi, İA, Cilt:8
İbrahim Kafesoğlu, Selçuklu Tarihi
Corci Zeydan, İslâm Medeniyeti Tarihi, 3. Cilt
Vladimir Barthold, Orta Asya
Cahit Baltacı, XV. ve XVI. Asırlarda Osmanlı Medreseleri
Montgomery Watt, İslâm
Aydın Çelik, Fâtımî-Selçuklu
Bernard Lewıs, İsmaililer
Müneccimbaşı Tarihi
Abdülkerim Özaydın, Nizâmiye
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Ahmet Dayandı’ya aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Etiketler

Ömer Burak Karatay

Uzun zamandır bildiklerini siz değerli kullanıcılarımıza aktarmaktan mutluluk duyan, araştırıp öğrendikçe bu siteye yazıp diğer insanların da bilgilenmelerini sağlamaktan zevk alan bir yönetici ve yazar. Ekonomi alanındaki gelişmeler / bilgilendirici metinler için www.ekodemi.com'a davetlisiniz. Bizlere her türlü fikir, istek ve şikayetlerinizi admin@kenandabirkuyu.com üzerinden; markalarınızı değerlendirmek ve binlerce tekil kullanıcıya reklamınızı yapmak için reklam@kenandabirkuyu.com adreslerinden benimle iletişime geçebilirsiniz.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu