Osmanlı Aydınları Ve Sosyalizm

Şemsettin Sami ve İştirak-ı Emval Meselesi
Tercüman-ı Şark gazetesinin yazı işleri müdürlüğünü yapan Şemsettin Sami Bey, gazetenin 10 Haziran 1878 tarihli 74. sayısında “Sosyalizm-İştirak-ı Emval” başlıklı bir makale kaleme almıştır. Sami Bey’in bu makaleyi kaleme almasındaki amacı ise bu iki kelimenin gerçek anlamlarının tam olarak bilinmemesinden dolayı çoğu zaman birbirinin yerine kullanılmasından kaynaklanan kavram kargaşasına son vermektir. Sami Bey’e göre sosyalizm kelimesi Türkçeye iştirak-i emval şeklinde çevrilemezdi. Çünkü sosyalizm, iştirak-ı emvalin yani komünizmin zıddıydı. Bu iki kavramın birbirinin yerine kullanılmasını “beyazı siyah diye tercüme etmeye” benzeten Sami Bey sosyalizmi, insanlığı refah ve mutluluğa götürecek bir yol olarak görmüş ve yüceltmeye çalışmıştır. Sami Bey’e göre sosyalizm batı medeniyetinin önemli bir kıpırdanma hamlesiydi. Bundan dolayı da sosyalizm, gelecekte başta Avrupa’yı daha sonra da bütün dünyayı sarsacak ve insanlığın şeklini değiştirecektir.
Şemsettin Sami Bey’e göre sosyalizm; “cemiyet-i beşerin hüsn-ü idaresiyle refah ve saadetini ve bilâ istisna bütün efrad-ı beşerin hürriyet ve müsavatını ve hiç kimsenin hukuk-u tabiiyyesinin payimâl olmamasıyla hak ve adlin meydana çıkmasını ve niam-ı tabiiyyeden herkesin mütena’im ve hissemend olmasını arar bir tarik-i selâmettir.” İştirak-i emval ise “adalete ve hakka olduğu gibi insan tabiatına da aykırıdır. İnsanı hayvanlaştırdığı için filozoflarca beğenilmemiş; bütün dinler ve uluslar ve özellikle ahlâk denilen değişmez meşru yasa onu meşru saymamıştır.” Makalenin devamında iştirak-ı emvalin kısa bir tarihçesinden bahseden Şemsettin Sami Bey, bu kavramın 1871 Paris Komünü’nden çok daha önce Avrupa’da, Hicret’ten sonra da İran’da ve Asya’nın muhtelif bölgelerinde ortaya çıktığını ifade etmiştir. Kadınlarda ve çocuklarda ortaklık isteyen bu fikrin insanın tabiatına ve yaratılışına aykırı olduğundan dolayı bu fikri savunanların toplumum nefretini kazandıklarına dikkat çeken Sami Bey, bu fikre taraftar olanların “tarihten bir iki sayfayı kirlettikleri” görüşündedir. Sami Bey, Komünizmin nefret edilmesi, sosyalizmin ise son derece uygun ve tutulması gereken bir yol olarak kabul edilmesi taraftarıdır. Bundan dolayı Miladi 1875 yılında Almanya’nın Gotha şehrinde Avrupalı ve Amerikalı sosyalistler tarafından düzenlenen toplantıda kabul edilen programı da, sosyalizmin amacı ve dayandığı temel ilkeler olarak kabul etmiştir.
Sakızlı Ohannes Paşa
Divan-ı Muhasebat hâkimliğine ek olarak Mekteb-i Mülkiye-i Şahane’de ilm-i servet ve usul-ü idare-i mülkiye hocalığı da yapmış olan Sakızlı Ohannes Paşa, “Mebadi-i İlm-i Servet-i Milel” adlı eserinin 38. faslını sosyalizm ve komünizm eleştirisine ayırmıştır. Ohannes Paşa, doğanın yaratılışı gereği insanlar arasında görülen eşitsizliğe çare bulmaya ve insanlar arasında mutlak bir eşitlik tesis etmeye çalışanları “sosyalist” olarak tanımlamıştır. Yani Paşa’ya göre sosyalist kelimesi, “cemiyet-i beşeriyenin tanzimine taraftar” anlamına gelmektedir. Sosyalistlerin bireysel çıkarları yok sayarak toplumun çıkarlarını ön plana almasını eleştiren Ohannes Paşa, bu durumun özel mülkiyet, kişi hürriyeti ve sorumluluk kavramlarına muhalif olduğuna dikkat çekmiştir. Hatta sosyalistlerin arzu ettikleri böyle bir toplumsal düzeni, ilkçağlarda insanoğlunun yarı vahşi bir şekilde sürdürdüğü hayata benzeten Ohannes Paşa, eski çağlarda görülen bu toplumsal düzenin bazı yerlerde hala izlerine rastlandığını da ifade etmiştir.
Ohannes Paşa’ya göre; sosyalistlerin iddialarının aksine, insanları birbiriyle mücadele etmeye hükümetler değil, insanların ihtiyaçları zorlamıştır. Yani insanlar hayatlarını devam ettirebilmek için kendilerine lazım olan her türlü eşyayı kanuni bir zorlamayla değil kendi isteğiyle tedarik etmeye çalışmıştır. Gayet doğaldır ki kişisel farklılar sonucu her insan eşit oranda iş yapamaz ve çalışamaz. Kişisel farklılıkların ortaya çıkarmış olduğu bu durum da ister istemez kişiler arasında bir takım bölünmeleri, çeşitliliği de beraberinde getirmiştir. Ancak sosyalistler bu bölünmeyi hükümetlerin veya siyasi otoritelerin tesis veya teşvik ettiğini ileri sürerek bunlara müdahale etmeyi gerekli görmüşlerdir. Bunu yaparken de kişi hak ve hürriyetlerini de hiçe saymışlardır. Sosyalistlerin iddialarının aksine Ohannes Paşa, bu durumla mücadele etmek için insanların doğuştan kazanmış oldukları doğal haklarının serbest bir şekilde kullanılmasına mani olan sebeplerin ortadan kaldırılmasının yeterli olacağını iddia etmiştir. Ohannes Paşa, bütün toplumun emval ve emlâktan ortak ve eşit bir şekilde faydalanması şeklinde tarif ettiği komünizm’in ise özel mülkiyeti, kişi hürriyetini, aile ve veraset kavramlarını yok saydığını iddia etmiştir.

Paşa’ya göre garip olan, bir yandan insanları belli kalıplara sığdırmaya çalışan, diğer yandan da onların kişisel hürriyetlerini yasaklayan ve şahsi menfaatlerini engelleyen bir idari sistemde insanların mutlu olduklarının iddia edilmesidir. Ohannes Paşa’nın iddiasına göre kişiler arasında tam bir eşitlikten bahsetmek mümkün değildir. Emval ve emlakın herkese eşit bir şekilde dağıtıldığını varsaysak bile, zamanla nüfus artışına paralel olarak dağıtılan bu emval ve emlakın küçülerek yeni sorunlara neden olacaktır. Ohannes Paşa, sosyalistlerin devletin her işe müdahale etmesi gerektiği, hatta yeri geldiği zaman herkesin hükümetten iş ve aş isteme hakkının bulunması yönündeki görüşlerini de eleştirmiştir. Ona göre, devlet gerektiği zaman vatandaşlarına yardım etmek mecburiyetindedir. Ancak kişilere iş bulmak mecburiyetinde değildir. Eğer devlet vatandaşlara iş bulmak gibi bir sorumluluğu üzerine alırsa, vatandaşlar arasında geçim sıkıntısı ortadan kalkar ve bu durum zamanla vatandaşlar arasında sorumluluk duygusunun körelmesine yol açar. Bu duruma alışan halkı da bu şekilde idare etmenin zorluğuna dikkat çeken Ohannes Paşa 1848 ihtilalinden örneklerle bu durumun imkânsızlığını ispat etmeye çalışmıştır. Paşa’ya göre, Fransa’da sosyalistler halka iş verecekleri yönünde vaatlerde bulunmuş ve bu maksatla fabrikalar kurmuşlardı. İnsanların eğilim ve maharetlerine bakılmaksızın herkese eşit ücret verilmiş ve böylece insanlar arasında sahte bir eşitlik tesis edilmeye çalışılmıştır. Fakat bu tedbirlerin hiçbirisi ilerleme kaydetmemiş hatta iç işlerinde meydana gelen aksamalar yüzünden bu uygulamadan vazgeçilmişti. Devletin vatandaşına iş bulmak bahsini bu şekilde eleştiren Ohannes Paşa, fakir halka devletin yardım yapmasının sakıncalarını da şu şekilde açıklamaya çalışmıştır. İngiltere örneğinden hareketle 1201 yılında vatandaşlık kanununda yapılan değişiklikten önce devletin fakir halka yardım ettiğini bu durumun ise fakirliği önlemenin aksine iyice artırdığını ifade etmiştir. Paşa’ya göre devletten yardım alan vatandaş, yarınını düşünmediği gibi gelecekte belki faydalı olabilecek kabiliyetleri de zamanla yok olacaktır. Devletin yardımıyla geçinen fakirler arasında ahlaksızlık, nüfus ve ölüm artar. Ekonomik anlamda da az da olsa toplumun geneli için kullanılabilecek bir sermaye bu şekilde harcanmış olur. Paşa’ya göre devlet fakir halka yardım etmeyi kişilere veya sivil toplum örgütlerine terk etmelidir.
Asaf Nefi
Mehmed Cavit, Ahmet Şuayb ve Rıza Tevfik tarafından 28 Aralık 1908 – 14 Mart 1911 tarihleri arasında 28 sayı yayınlanan ve dönemin en önemli liberal yayın organı olan Ulum-u İktisadiye ve İçtimaiye Mecmuası II. Meşrutiyet döneminde sosyalizm eleştirisi yapan basın-yayın organları arasında ilk sırayı almaktadır. Aslında mecmuada toplumsal hayattan psikolojiye, ahlaktan terbiyeye, dinden devlete, siyasetten sanata pek çok konuda makale kaleme alınmıştı. Bu makalelerden biri de mecmuanın 1 Haziran 1325 tarihli 6. sayısında Asâf Nefi imzasıyla yayınlanan “Demokrasi ve Sosyalizm” başlıklı makaledir.
Asaf Nefi makalesinde, demokrasinin temelinin “insanların hukuk-u mütesaviyeden müstefid olarak aralarında serbest bir rekabetin mevcudiyetini teminden ibaret” olduğunu ifade etmiştir. Nefi, Demokrasi’nin kimsenin tekelinde olmadığını ve sınıfsal bir toplumu reddettiğini, bunun için de herkesin bu fikri kolaylıkla benimseyebileceğini ifade etmiştir. Buna rağmen demokrasinin en büyük sorunu, halka kim daha fazla vaat verirse onun iktidara gelmesidir. Bu durum ise bazı yeteneksiz kişilerin ülke yönetiminde söz sahibi olmasına sebebiyet vermektedir. Böylece halkın müdahalesiyle sık sık iktidar değişikliği olmakta, çıkarılan kanunlar uygulanamamaktadır. Bunun önüne geçebilmek için zaman zaman parlamentolar kanunlar çıkarsa da, bu defa halkın düşünceleri hiçe sayıldığı için yeni problemler doğuracaktı. Nefi’ye göre, demokratik sistemlerin bir diğer problemi de, onu idare edenlerin adi birer ruha sahip olmasıdır. Çünkü bir mebus adayı kendisine oy verecek seçmenlere yapılması imkânsız şeyler için olmadık vaatler vererek kendisini seçtirmeye muvaffak olabilmektedir. Sosyalistlerin “kavanini ekseriyeti teşkil eden zayıfların lehine değiştirmek ve kuvvileri feda etmek” fikriyle sosyalizm eleştirisine başlayan Nefi, bunun mümkün olmayacağı kanaatindedir. Mümkün olsa bile bu durumda halkın bir şey kazanamayacağını ifade eden Nefi’ye göre, aksine halk bu durumda çok şey kaybedecektir. Çünkü işçi sınıfı sermayedarlar sayesinde zenginleşmişti. Yine sermayedarların sayesinde medeni anlamda bir sürü ilerleme kaydedilmiştir. Nefi’ye göre “efkâr-ı mütefevvika eshabı olmayınca zayıfların istikbali daha sefil, daha şayan-ı merhamet” bir hal alacaktır.
Demokrasi ile sosyalizm arasındaki ihtilâfın henüz açıkça görülememesi yüzünden çoğu kişinin sosyalizmi demokrasinin bir sonucu olarak gördüğünü ifade eden Asaf Nefi “hâlbuki bu ikisi kadar hiç bir şey bir birinden o kadar amik girdaplarla ayrılmamıştır” diyerek dinsiz bir insanla dini bütün bir insanın bir araya gelebileceğini ancak demokrasi ve sosyalizmin bir araya gelemeyeceğini iddia etmiştir. Ayrıca Nefi, bilim veya fen ile demokrasi arasında ihtilâf olduğunu iddia edenlerin de yanıldığını, aristokrasinin gelecekte demokrasiyi mahvedeceği iddialarının da gülünç olduğunu belirtmiştir. Asaf Nefi’ye göre demokrasiyi mahvedebilecek en büyük düşman sosyalizmdir. Sosyalizm’in sınıfsız toplum düzenini de eleştiren Asaf Nefi’ye göre tarih, insanların menfaat sağlamak amacıyla birbirleriyle olan mücadelesine dayanmaktadır. Bu mücadelenin de dünya tarihi kadar eski olduğunu belirten Nefi, tarihin her döneminde bir sınıf kendi menfaatine muhalif olan başka bir sınıfı bulacağına, hatta bu çatışmanın bazı zamanlar aynı sınıf içerisinde de ortaya çıkabileceğine dikkat çekmiştir. Toplumsal hayattaki eşitsizliği ortadan kaldıracak yegâne fikrin sosyalizm olduğunu iddia edenlere karşı Asaf Nefi, tabiattaki eşitsizliğe bağlı olarak sosyal hayatta mutlak bir eşitliğin olmayacağı cevabını vermiştir. Tabiat kanunlarına muhalif olarak nitelendirdiği sosyalizmin insanlık için doğuracağı felâkeketleri de; “kanun-u tabiata muhalif olan bu cereyan sonra şikârına asıl merhamet etmeyen dehşetli bir girdap husule getirebilir” diyen Nefi makalesine bu cümlelerle son vermiştir.
Ali Kâmi
Ulum-ı İktisadiye ve İçtimaiye Mecmuası yazarlarından Ali Kâmi de mecmuanın 1 Mayıs 1326 tarihli 17. sayısında “Sosyalizm Hakkında Tenkidat” başlıklı bir makale ile sosyalizmin eleştirisini yapmıştır. Osmanlı Devleti’nde de sosyalizm fikrinin yavaş yavaş yayılmaya hatta bu fikri savunanların İştirak adlı bir gazete dahi çıkarmaya başladığına dikkat çeken Ali Kâmi, sosyalizmin fukarayı zenginlere, zayıfları da kuvvetlilere karşı korumak ve kollamak gibi gayet halis bir niyetle ortaya çıktığını belirtmiştir. Sosyalizm’e bu açıdan bakıldığında da toplumda sosyalist olmayacak az sayıda insan olacağını iddia etmiştir. Ancak bu amaca ulaşabilmek amacıyla sosyalistlerin düşünceleri ve uygulamaları iyice araştırılınca bu fikrin pratikte bu kadar halis niyetli olmadığı görülecektir. O zaman da kendini sosyalist olarak tanımlayan pek çok kişinin görüşlerinin değişeceğini belirten Kâmi, birçok sosyalistin “yok, ben bu fikirde değilim” demeğe mecbur olacağını iddia etmiştir.

Ali Kâmi, fakirin servete karşı isyanının ezeli olduğunu, çünkü bu duygunun doğuştan getirildiğini iddia etmiştir. Ona göre insan kendi cinsinin kendisine üstünlük kurmasını hazmedemez. Bu üstünlük maddi olduğu gibi soy, beceri, iktidar hatta sağlık ve fazilet gibi manevi unsurları da içine alabilirdi. Ancak insanlar arasındaki asıl mücadele ve üstünlük kavgası servet ve servetin paylaşımı noktasında yaşanmaktadır. Servet ise bazı kanunlar icabı zenginlerin tekelindedir. En akıllı, en faziletli, en âlim, en çalışkan kişiler zengin olsaydı servet ve servetin paylaşımı da böyle bir tartışmaya konu olmazdı. Çalışma ile servet arasında ters bir orantının olduğunu iddia eden Kâmi, bu iddiasını ünlü düşünür Stuart Mill’in “insanlar arasında en çok çalışanlar, en çok zahmet çekenler en az para kazananlardır” cümlesiyle temellendirmeye çalışmıştır. İnsanların elinde olmayan bazı sebeplerden dolayı servetin belli kesimlerin tekelinde olmasının dışında bunun veraset yoluyla intikalinin de olumsuz sonuçlar doğurduğunu iddia eden Kâmi, çalışıp yorulmadan, kazanıp üretmeden bir sürü mirasyedinin ortaya çıktığını belirtmiştir. Bu gibi toplumlarda alt ve üst tabakanın topluma herhangi bir faydasının dokunmaması ve bütün yükün orta tabakanın omuzlarına yüklenmesi bu durumun doğurduğu bir başka olumsuz neticeydi.
Ali Kâmi’ye göre, tam olarak ekonomi-politik kavramının bir bilim dalı olarak kabul edilmesinden sonra ortaya çıkan sosyalizm, ondan sonra iktisadiyyun ve iştirakiyyun arasında sürüp giden tartışmaları da beraberinde getirmişti. Bu durumun bir sonucu olarak İngiltere’de Adam Smith, Ricardo, Maltas ve Stuart Mill, Fransa’da Jean Batista, Bastiye ve Lüensa gibi iktisatçılara karşı Fransa’da Saint Simon ve Frue, İngiltere’de Owen, Almanya’da Karl Marx ve Lasalle gibi sosyalistler ortaya çıkmıştır. Ancak sosyalistlerin varmak istedikleri nokta ortak olmakla birlikte bu amaca ulaşmak için ortaya attıkları fikirler arasında ihtilâf vardır. Bu açıdan da sosyalistler sadece ekonomistlerle değil kendi aralarında da bir takım mücadeleler ve çatışmalar yaşamaktaydı. Servetin insanlar arasında dağılımı noktasında sosyalistler dört farklı gruba ayrılmışlardır.
Herkese Müsavi Bir Pay
Bu fikri savunanlar, arazinin ve servetin bireylere eşit bir şekilde dağıtılması halinde insanlar arasındaki eşitsizliğin de ortadan kalkacağını iddia etmişlerdir. Ancak Ali Kami, Romulus döneminde Roma’da bunun uygulandığını fakat istenilen sonucun alınamadığını örnek göstererek eleştirmiştir. Romulus döneminde Roma’da arazi bireyler arasında değil de aileler arasında eşit bir şekilde dağıtılmış ancak istenilen sonuç alınamamıştır. Çünkü nüfus artışına bağlı olarak aile bireylerinin de sayısı artacağı için ailelere taksim edilen arazi ve servet bu defa aile bireyleri arasında paylaştırılacaktır. Bu da zamanla arazinin ve servetin küçük parçalara ayrılmasına ve sonuçta ortadan kalkmasına sebep olacaktır. Yani nihai noktada hem toplum geldiği noktaya geri dönmüş, hem de eskiden zengin olanlar fakirler sınıfına dâhil olmuş olacaktı. Ali Kami’ye göre servet sadece paradan ibaret olmayıp arazi, fabrikalar, mağazalar, evler dahi servettir. Buradan hareketle Fransa’nın toplam gelirinin Fransız nüfusuna eşit bir şekilde paylaştırıldığında kişi başına düşen gelir 300 lira, Amerika’da 325 ve İngiltere’de 450 lira civarındadır. İtalya’da bu durum daha da aşağı seviyelerdedir. Avrupa’nın gelişmiş ülkelerinde durum böyle iken fakir ülkelerde durum daha da üzücü boyutlardadır. Teoride böyle bir taksimin kolaylıkla yapılabileceğini ancak pratikte bunun uygulanabilirliğinin imkânsızlığına dikkat çeken Ali Kâmi, bunun uygulanması halinde insanların servet artırımı yoluna gitmeyeceklerinden dolayı ülke ekonomisinin zamanla iflas etme noktasına geleceğini iddia etmiştir. Ayrıca yukarıda ifade edildiği gibi gün geçtikçe servet veya sermaye küçülecek ve bir müddet sonra da tamamen ortadan kalkacaktır.
Herkese İhtiyaç Derecesine Göre Bir Pay (Komünizm)
Bu fikri savunanlar servetin bireyler arasında ortak olmasını ve bundan herkesin ihtiyacı kadar pay almasını öngörmektedirler. Bunu yapabilmek için de servetin bütün bireylerin ihtiyacını karşılayacak kadar olması gerektiğini savunmuşlardır. Acaba herkesin ihtiyacı oranında servetten pay almasını kim belirleyecektir? Her ailede bir aile reisi vardır ve aile bireylerinin ihtiyaçlarını belirleme hakkı ona tanınmıştır. Ancak anarşistler ve komünistler hiçbir otoriteyi kabul etmedikleri için bu taksimat neye göre veya kim tarafından yapılacaktı? O zaman insanlar kendi aralarında kardeş payı yapacak ve güzel güzel geçinecekti. Bu durum ise ancak mükemmel bir toplumsal yapıda geçerli olabilecek uygulamadır ki bu da tabiatın kanununa aykırı bir durumdur. Kâmi, zaman zaman komünist prensiplerle çok küçük toplumsal gruplar arasında böyle bir taksimin yapıldığını ifade etmiş olsa da bu taksimin pek sağlıklı bir şekilde yürümediğini de belirtmiştir. Çünkü herkesin topluma bağlılık derecesi bir değildir. Kami’ye göre iki kişi bir işte çalıştığı zaman kazanacakları ücretin kendi aralarında paylaşılacağını bildiği için canla başla çalışacağını ifade etmiştir. Ancak bu sayı arttıkça bireyler emeklerinin karşılığını alıp almayacaklarından emin olmadıkları için verimlilikleri de düşecektir. Merkezi devletlerin kabul gördüğü bir dönemde anarşistlerin “hiç hükümet olmasın, köyler, kasabalar, şehirler muhtariyet-i idareye malik olarak birer cemiyet-i müştereke halinde bulunsun” iddialarını da eleştiren Kami, iklim, coğrafya, tabiat, arazi ve insanların yetenekleri gibi şartlardan dolayı bu tür cemiyetlerin kimisinin zengin kimisinin de fakir olacağını, bu durumun ise eşitsizlikleri artıracağını savunmuştur. Hiçbir otoriteyi kabul etmeyen anarşizmin komünizmle taban tabana zıt olduğunu ifade eden Ali Kami’ye göre, “anarşizm hiçbir kayd-ı inzibat, hiçbir tavr-ı hâkimiyeti çekemezmiş. Yine kendi ciğerinden böyle yaralanan Komünizm her haliyle asrın timsaliyet-i ruhiyesine muvafık bir meslek olmaktan uzaktır.”

Herkese Liyakatına Göre Bir Pay ( Saint Simonizm)
Bu fikri savunanlara göre insanlar arasında yaratılışından itibaren mevcut olan eşitsizlik, zorla ve tabi olmayan yöntemlerle değil de kişilere göre muamele edilerek ortadan kaldırılabilirdi. Saint Simonizm’e göre anadan doğma eşitsizlikler son bulmalı, veraset kaldırılmalı sadece bireysel farklılıklar devam etmeliydi. Ali Kami ise, sınıf farklarını ortadan kaldırmayı amaçlayan Fransız İhtilali’nin asilzade sınıfının siyasi hâkimiyetine son verdiğini fakat ekonomik hâkimiyetleri devam ettiği için bu yönüyle de ihtilalin yarım kaldığını iddia etmiştir. Saint Simonizm’in çözmeye çalıştığı en temel problem şüphesiz ki veraset usulünün ortadan kaldırılmasıdır. Saint Simonistlere göre “mademki hidmet umumidir, menafi de bir nisbet-i adilede umumi olmalıdır.” Çok çalışanla az çalışan veya hiç çalışmayan bir tutulmamalıdır. Bir kaldırımcıyla bir doktor eşit değildir. Çünkü ikisinin de topluma hizmeti eşit derecede değildir. Her kim topluma ne derece katkı sağlıyorsa bundan elde edeceği gelir o oranda olmalıdır. Veraset usulü ortadan kalkınca da hiç kimse gelecek nesillere mal-mülk bırakma kaygısı içerisine girmeyeceğinden, insanları çalışmaya, üretmeye, ilerlemeye teşvik edici bir durum kalmayacağından herkes ihtiyacı olduğu kadar çalışacaktı. Bu da sermayenin tükenmesine, sanayinin bozulmasına, üretimin durmasına yol açar. Bunun sonucunda da açlık ve işsizlik artar, toplumsal düzen bozulur.
Herkese Derece-i Say’ine Göre Bir Pay (Kolektivizm)
Komünizmin biraz daha mutedil bir şekli olan Kolektivizm, bireylerin harcamalarına bir sınır tayin etmeyip, yalnızca üretim araçlarının ortak kullanılmasını ön gören bir fikirdir. Kolektivistlere göre, herkes kazanabildiği kadar kazanmalıdır. Ancak kazanmak için lazım olan araçlara herkes sahip olmadığından arazilerin, maden ocaklarının, fabrikaların, ulaşım ve üretim araçlarının kullanımı ortak olmalıdır. Sonuç itibariyle, sermayeye, servete, verasete, özel mülkiyete, aile kavramına karşı çıkan bu dört grubu da eleştiren Ali Kami’ye göre; “ bir millet ancak müteşebbis ve muktesid efrada nail olursa kesb-i refah ve servet eder. Millet veya hükümet efrada ait olmak lazım gelen bütün kuvva-yi teşebbüseyi kendi boynuna alırsa ezilir, bir iş göremez.”
Muslihiddin Adil
Sosyalizm’le ilgilenen bir başka Osmanlı aydını da Selanik Mekteb-i Hukuk Müdürlüğü ve İlm-i İkitsad ve Hukuk-u İdare hocalığı yapan Muslihiddin Adil Bey’dir. Adil Bey, “İktisat Dersleri” adlı eserinin birinci cildinde sosyalizm bahsine geniş yer vermiştir. Sosyalizm bahsine geçmeden önce liberalizm hakkında kısa bir ön bilgi veren Muslihiddin Adil Bey, liberalistlerin temel programlarının “Laisser faire, laisser passer” yani bırakın yapsınlar, bırakın geçsinler, düsturu olduğunu ifade etmiştir. Siyasi otoritenin günlük hayata müdahalesini istemeyen bu ideolojiye göre hükümet, sadece halkın refahını ve mutluğunu ilgilendirecek meselelere müdahale etmelidir. Otoritenin çalışma şartlarına ve ekonomiye müdahalesini reddeden liberalizm, rekabetin de sınırsız olması taraftarıdır. Hatta rekabeti toplum hayatının olmazsa olmaz bir kuvveti olarak kabul etmektedirler. Liberalizm ve sosyalizm arasındaki en önemli ayrılığın bu noktada ortaya çıktığını belirten Adil Bey, eksikliklerine rağmen ekonomik anlamda kullanılabilecek en uygun ideolojinin de liberalizm olduğunu iddia ediyordu. Muslihiddin Adil Bey, “vehim bir hayal ile başlamış” ve zamanla bazı değişikliklerle önemli bir sosyal hareket olarak tanımladığı sosyalizmin, Fransız İhtilali ile toplum tarafından kabul görmeye başlamasına rağmen çok eski bir fikir olduğunu belirtmiştir. Eflatun’un Cumhuriyet ve Kanun adlı eserlerinde sosyalizmden bahsettiğini ifade eden Adil Bey, sosyalizmi sistemli bir hale getiren hatta anarşizm düşüncesini de ortaya atan kişinin de Russo olduğunu iddia etmiştir. Sosyalizmin bu devresini “pek ifratperver” olarak kabul eden Adil Bey’e göre; bu devrede akıl ve mantıktan ziyade kalpleriyle ve hisleriyle hareket eden sosyalistler, ihtilal ve karışıklık çıkarmaya çalışmışlardır.
Sosyalizm kelimesini ilk önce Pierre Leroux adlı bir Fransız yazarın kullandığını belirten Adil Bey eserinde, sırasıyla Prudon, Lucien Pemjean, Leruva Boliyö ve Karl Marx’ın sosyalizm tariflerine yer vermiştir. Prudon’a göre sosyalizm, “usul-ü maişet ve tarz-ı hayatı” düzenlemeye çalışan siyasi bir fikirdir. Ancak bunun nasıl sağlanacağına dair fikir beyan etmediğinden Adil Bey’e göre Prudon’un bu tarifi yeterli değildi. Lucien Pemjean ise sosyalizm’i, sermaye ile işçi sınıfı arasındaki mevcut durumun işçi sınıfının menfaatine olarak değiştirilmesi ve şahsi mülkiyetin kaldırılması şeklinde tarif etmiştir. Leruva Boliyö’ye göre de sosyalizm “bir şahsın tabiaten haiz olduğu kuvvetlerden bir kısmının kendisinden nez’ edilerek cemiyete ita edilmesidir”
Bunlar içerisinde en kısa tanımı ise Karl Marx yapmıştı. Ona göre sosyalizm; özel mülkiyetin ortadan kaldırılmasıdır. Muslihiddin Adil Bey, sosyalizmi, Mutlak Sosyalizm, Hükümet Sosyalizmi, Hıristiyan Sosyalizmi ve Teavün Mesleği olarak dört farklı şekilde ele almıştır. Mutlak Sosyalizm: Bu fikir taraftarları kişiler arasındaki eşitsizliğin tamamen ortadan kaldırılmasını ve herkesin eşit haklara sahip olmasını savunmaktadırlar. Toplumdaki eşitsizliğin temel sebebinin de özel mülkiyet olduğunu kabul eden Mutlak sosyalizm, özel mülkiyetin kaldırılması halinde toplumda eşitliğin sağlanacağını iddia eder.
Muslihiddin Adil Bey, Mutlak Sosyalizm’i kendi arasında Komünizm, Kollektivizm, Sosyalizm Agraire ve Saint Simonizm olmak üzere dört alt başlıkta açıklamaya çalışmıştır.
Komünizm: Üretim ve tüketim araçlarında özel mülkiyetin kaldırılmasını savunur. Ancak bu sayede insanlar arasında ortaya çıkan eşitsizliklerin giderileceğini savunan Komünistler, üretimden herkese eşit miktarda değil de, ihtiyacı kadar pay vermeyi uygun görmüşlerdir. Yazar, bu tarz paylaşımın uygulanabilirliğini bazı dini cemaatleri ve Amerika’da bu şekilde oluşturulmuş Komünist toplumları örnek vererek izah etmeye çalışmıştır.

Kolektivizm: En önemli savunucusu Karl Marx’tır. Üretimde tekelleşmenin doğuracağı sonuçları dikkate alan kolektivistler, üretim araçları üzerinde özel mülkiyet hakkının kaldırılmasını savunmaktadır.
Sosyalizm Agraire (Tarım Sosyalizmi): 1892 Marsilya ve 1895 Breslav Kongrelerinden sonra taraftar sayısı gittikçe artan bu fikir, arazi üzerinde mülkiyet hakkının kaldırılmasını ve arazinin herkese eşit bir şekilde taksimini savunmaktadır.
Saint Simonizm: Fransız filozof Saint Simon tarafından ortaya atıldığı için bu isimle anılan bu fikre göre herkes çalıştığı oranda ve topluma katkıları nispetinde servetten pay almalıdır. Bu fikre göre insanlar arasındaki eşitsizlik doğuştan getirildiği için bunu zorla veya gayr-i tabii yöntemlerle eşit duruma getirmek mümkün olmadığından “liyakat-ı şahsiyeye göre muamele ederek tevzi-i adalet” en doğru seçim olacaktır.
Mutlak sosyalizmi, mutlak adalet ve eşitlik aradığı için eleştiren Muslihiddin Adil Bey’e göre insanların doğuştan getirmiş olduğu bir takım özelliklerden dolayı aralarında da asla mutlak bir eşitlikten söz edilemez. Karl Marx’ın özel mülkiyetin kaldırılması görüşünü de eleştiren yazar, özel mülkiyetin insanların en meşru haklarından biri olduğunu belirtmiştir. Komünizmin küçük toplumsal gruplar arasında uygulanabileceğini ifade eden Adil Bey, asla çok geniş bir yayılma alanı bulamayacağını iddia etmiştir. Ona göre bunlar içinde en mantıklı ve makul olanı Saint Simonizm’dir. Servetin dağılımının ortadan kaldırılması fikrini de eleştirerek insanların ailelerinin geleceği için illaki servet biriktirebileceğini belirterek servetin ortadan kaldırılmasının iktisadi anlamda ülke ekonomisini de felâkete sürükleyeceğini iddia etmiştir.
Hükümet Sosyalizmi: Bu fikir, her şeyin siyasi bir otorite veya hükümetler tarafından yürütülmesini savunur. Güçlü bir otoriteden yana olan bu fikre göre özel mülkiyetin gelişmesine paralel olarak devlet zayıflamaya başlayacaktır. Bu yüzden devlet her şeyi kendi eline alarak kuvvetli olmak zorundadır. Musluhittin Adil Bey’e göre devlet her işi kendi kontrolüne alırsa, “fikr-i teşebbüs ve faaliyet-i şahsiye” ortadan kalkar ve bu da uzun vadede yetenekli iş gücünün ortadan kalkmasına sebep olur. Eğitimin ailede başladığına dikkat çeken Adil Bey, çocuk terbiyesinin dahi devletin tasarrufuna bırakılmasını, aile kavramının ortadan kalkması olarak yorumlamıştır.
Hıristiyan Sosyalizmi: İncil’de de sosyalist öğretilerin var olduğunu iddia eden bu fikir taraftarları Katolik ve Proteston olmak üzere ikiye ayrılırlar.
Katolikler: Özel mülkiyete karşı olan Katolikler, toplumda düzenin sağlanmasını, kişi hürriyetinin sınırlandırılmasına ve rekabetin ortadan kaldırılmasına bağlı olduğunu savunmaktadırlar. Katolikler ayrıca herkesin gelirine göre vergi vermesi gerektiğini savunmuşlardır.
Protestanlar: Kooperatifçiliği savunan Protestanlar, sanayide gelişmenin ancak bu tür şirketler vasıtasıyla sağlayabileceğini savunmuştur. Rekabete karşı olan Protestanlara göre kooperatifler sayesinde serbest rekabet büyük bir darbe yiyecekti. Ancak Adil Bey, gerek rekabete karşı olmalarından gerekse herkesin kazancına göre vergi vermesi taleplerinden dolayı Protestanları ve Katolikleri eleştirmektedir.
Teavün Mesleği (Solidarizm): Sosyalizmden pratikte ayrılan ama teoride birçok ortak noktası bulunan bu fikir, sosyalistlerin aksine mülkiyet ve veraset usulünü kabul etmektedir. Solidaristlere göre toplumda kısmen de olsa eşitlik sağlamak için kuvvetlilerin zayıflara karşı yardım etme zorunluluklarının olması gerekmektedir. Adil Bey de kuvvetlilerin zayıflara yardım etmesini insanlığın bir gereği olarak kabul etmiş, ancak bu yardımın zorunlu hale getirip kanunlarla uygulamaya kalkışmanın doğru olmadığını ifade etmiştir.

Bedii Nuri
Sosyalizm hakkında fikir sahibi olan bir başka Osmanlı aydını da Bedii Nuri’dir. Bedi Nuri, Resimli Kitap’ta yayınlamış olduğu “Ferdiyyun ve İştirakiyyun” adlı makalede liberal ve sosyalist fikirlerin temel prensiplerini ve bu fikirlerin siyasi otoriteye, özel mülkiyete, rekabete bakış açılarını ortaya koymaya çalışmıştır. Bedii Nuri’ye göre, Liberalistler siyasi otoritenin sadece toplumsal hayatın düzenli bir şekilde yürütülmesine müdahale etmesi gerektiğini savunurken, sosyalistler siyasi otoritenin vatandaşını koruyup kollaması gerektiğini hatta onun temel ihtiyaçlarının da hükümet tarafından karşılanması gerektiğini savunmuşlardır. Liberalistler rekabeti toplumsal hayat için önemli ve korunması gereken bir eylem olarak algılarken, sosyalistler zenginlerin elinde zararlı bir kuvvet olan rekabetin toplumsal hayattan tamamen çıkarılması gerektiğini savunmuşlardır. Liberalistlere göre servet tamamen kişisel bir tasarruf hakkıyken, sosyalistlere göre bu hak yalnızca siyasi otorite tarafından kontrol altına alınmalıdır.
Münif Paşa
Sosyalizm hakkında kısa da olsa fikir beyan eden aydınlardan birisi de Münif Paşa’dır. Münif Paşa, “Hikmet-i Hukuk” adlı eserinin bir bölümünü sosyalizm eleştirisine ayırmıştır. Sosyalizm’i boş ve batıl bir fikir olarak sıfatlandıran Münif Paşa, sosyalistlerin mutlak eşitlik taleplerini eleştirmiştir. Ancak Paşa’ya göre “bu mezhebin butlanı zahir iken birçok ulema buna zahip olmuş ve bittabi fukara takımı da taraftar görünmüştür.”
Münif Paşa, sosyalistlerin insanlar arasındaki eşitsizlikleri ve bu eşitsizlikleri ortaya çıkaran sebepleri ortadan kaldırarak eşit bir şekilde yaşama isteklerini eleştirmiştir. İnsanlar arasındaki aşırı gelir dağılımı konusunda sosyalistlerle aynı fikirde olmayan Paşa’ya göre bu durum bütün toplumlar için bir musibettir. Ancak sosyalistlerin buldukları çözüm yolu doğru değildir. Çünkü herkes kendisi için çalışır. Emeklerinin karşılığını alamayan veya kazançlarından istedikleri gibi istifade edemeyen insanlar çalışma arzusunu kaybedecektir. Kazancına birilerinin ortak olması durumunda da hiç kimsenin çalışmayacağını iddia eden Münif Paşa, şimdi az sayıda da olsa bir miktar zengin varken bu nedenden dolayı kısa süre içerisinde herkesin fakir düşeceğini iddia etmiştir. Bu yüzden sosyalistlerin bulmuş olduğu çare, bu musibeti azaltmak yerine iyice çoğaltacaktır. Bir kişiyi zengin etmek isterseniz, o kişiye emeğinin karşılığını vermelisiniz. Servetinin de gerek çocuklarına gerekse istediği kişiye ait olacağı garantisini vermelisiniz. Aksi takdirde herkesin kazancının herkese eşit bir şekilde taksim edilmesi toplumu işsizliğe ve tembelliğe sevk eder. Bunun sonucunda da bütün dünya harap olur. Paşa’ya göre yoksulun hakkını korumayı kendisine vazife sayan bu fikir, fakir halkı iyice yoksullaştırmaktan başka bir şey değildir.
Alâaddin Cemil
Osmanlı aydınları arasında sosyalizmi en sert ifadelerle eleştirenlerin başında İslamcılık akımının yayın organı Sırat-ı Müstakim yazarlarından Alâaddin Cemil gelmektedir. Alâaddin Cemil, “İslam ve Sosyalizm” başlıklı makalesinde “cenin-i sakıt” olarak nitelendirdiği sosyalistlerin sırf insanlığı huzursuz etmek için bu fikri ortaya attıklarını iddia etmiştir. Yazara göre tam da ilerleme kaydetmeye başlayan Doğu toplumlarının hayatta kalabilmesinin tek çaresi, bu zararlı fikirlerden kendilerini muhafaza etmelerine bağlıdır. Yazarın ifadesiyle; “çünkü biz daha ne fikren ve ne de maddeten o kadar terakki etmemişizdir. Midemizin henüz garp yemeklerinden bazılarını hazmedemeyecek kadar zafiyeti vardır.”
Sosyalizmi garp yemeklerine benzeten yazar dini anlamda onun içinde bizim kabul edemeyeceğimiz pek çok fikrin olduğunu ileri sürmüştür. Sosyalizm eleştirisini dini boyutuyla ele alan yazar zararlı şeylerin dinimizce yasaklanmasına şükretmemiz gerektiğini de belirtmektedir. Buna rağmen yazar gelecekten ümitlidir ve sosyalizmin ülkemizde sınırlı bir çevrenin dışına çıkamayacağını iddia etmektedir. Buna sebep olarak da bizde işçi sınıfının bulunmamasını göstermektedir. Alâaddin Cemil Bey’e göre sosyalizmin, hayatın akışını değiştirmek ve toplumda mutlak bir eşitlik tesis etmek gibi bir amacının olduğunu, bu durumun da toplumsal hayatı mahvedecek kanunsuzluklara sebep olacağından, “Avrupa’nın güç hal zabt edebildiği bu şımarıkların” bizim ülkemizde yayılması mümkün değildir. Amelenin hukukunu ve menfaatini korumayı ve kollamayı kendilerine vazife edinen sosyalistlere Alâaddin Cemil şu soruyu sormaktadır: “niçin sosyalistliğin revacına hadim gazetelerinde çalışan amelelere fazla fazla ücret vermiyorlar?” Sorunun cevabını Alâaddin Cemil Bey’in kendisi veriyor: Çünkü asıl maksat amelenin himayesi veya menfaati değildir. Yazara göre fitnenin kıtalden daha zararlı olduğunu bildiren İslam dini, Batı’nın bu zararlı fikirleri karşında kale gibi duracaktır. “Çünkü İslamiyet hürriyet-i beşeriyeyi ve adalet-i mümküneyi, müsavat-ı hukukiyeyi katiyyen emrolmakla beraber zulmü sevmez, ondan nefret eder ve payidar oldukça ne fukarayı ne de beşeriyetin o zavallı yetimlerini, amelelerini ezmek ister.”
Şura-yı Ümmet gazetesinde de sosyalizm eleştirisi yapan Alâaddin Cemil, anarşistlerin küçük kardeşi olarak tanımladığı sosyalistlerin adi bir iştirak daha doğrusu para iştirakine taraftar olduklarını iddia etmiştir. Sosyalizmle İslamiyet arasında bağ kurmaya çalışan hatta İslamiyet’te de sosyalist fikirlerin bulunduğunu iddia edenlere karşılık Alâaddin Cemil, İslamiyet’in demokratlarla bir araya gelebileceğini, ancak iştirakiyyunla yani sosyalistlerle yollarının kesinlikle ayrı olduğunu ifade etmiştir. Sosyalistlerin mutlak eşitlik fikrine karşı çıkan Alâaddin Cemil Bey, İslamiyet’in servet paylaşımında erkeğe iki kıza bir pay vermesi hükmüne atıfta bulunarak, sosyalizmin Müslümanlar için uygun olmadığını iddia etmiştir.
Şehbenderzade Ahmet Hilmi
Sosyalizmi safdillik olarak nitelendiren Şehbenderzade’ye göre, toplumumuz bazı kavramların anlamını bilmediği halde, okumuş oldukları birkaç eserin etkisiyle kendisine bazı sıfatları yakıştırmaktadır. Batlılaşmanın bizde yanlış anlaşıldığına vurgu yapan Ahmet Hilmi, Avrupa’da pek çok kıymetli şeylerin bulunduğunu, bunlardan bir kısmının milleti kalkındırmak ve milletin hayatını devam ettirmek için gerekli olduğunu, diğer bir kısmının ise zararlı olduğunu ifade etmiştir. Modernleşmenin milli ve manevi değerlerden kopuk olmaması gerektiğini ifade eden Ahmet Hilmi, Türk modernleşmesi için Japonya’nın çok güzel bir örnek olduğunu iddia etmiştir.
Avrupa’dan ırkımıza uygun olan fikirleri almamız gerektiğini ifade eden Ahmet Hilmi Bey’e göre, Avrupalılar için zararlı olan fikirleri, bizim için faydalı olur düşüncesiyle almamalıyız. Taklitten kaçınmalıyız. Buna rağmen Avrupa’dan milliyetsizlik, dinsizlik, sembolizm, materyalizm, sosyalizm gibi faydasız fikirleri aldık. Ahmet Hilmi sadece sosyalistleri safdillilikle nitelendirmiyordu. İngilizler, Almanlar, Fransızlar kendi milletlerinin menfaati için bütün dünyayı ateşe atmaya, feda etmeye hazırken, ülkemizde milliyetçiliğe düşmanca bakmanın faydalı bir iş olduğunu düşünenleri de safdil olarak nitelendirmiştir.
Yararlanılan Kaynaklar
Serkan Erdal, Osmanlı Devleti’nde Sosyalist Faaliyetler Üzerine Bazı Örnek İncelemeler
A. Cerrahoğlu, İslâmiyet ve Osmanlı Sosyalistleri, İslamiyet ve Yöncü Sosyalistler
T. Nadir, Beynelmilel İhtilal Fırkaları
Yavuz Aslan, Türkiye Komünist Fırkası’nın Kuruluşu ve Mustafa Suphi
Şehbenderzade Ahmet Hilmi, Hangi Meslek-i Felsefeyi Kabul Etmeliyiz?
Sırat-ı Müstakim, 27 Mayıs 1326/ 09 Haziran 1910, No: 92
Şura-yı Ümmet, 25 Şubat 1325 / 10 Mart 1910, No: 211
Münif Paşa, Hikmet-i Hukuk
Bedii Nuri, Ferdiyyun ve İştirakiyyun
Ali Kâmi, Sosyalizm Hakkında Tenkidat
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Serkan Erdal’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Etiketler

Ömer Burak Karatay

Uzun zamandır bildiklerini siz değerli kullanıcılarımıza aktarmaktan mutluluk duyan, araştırıp öğrendikçe bu siteye yazıp diğer insanların da bilgilenmelerini sağlamaktan zevk alan bir yönetici ve yazar. Ekonomi alanındaki gelişmeler / bilgilendirici metinler için www.ekodemi.com'a davetlisiniz. Bizlere her türlü fikir, istek ve şikayetlerinizi admin@kenandabirkuyu.com üzerinden; markalarınızı değerlendirmek ve binlerce tekil kullanıcıya reklamınızı yapmak için reklam@kenandabirkuyu.com adreslerinden benimle iletişime geçebilirsiniz.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu