içinde , ,

Osmanlı Devleti'nde Sürgün Cezası Ve Örnek Olaylar

Kız Kaçırmak
Osmanlı ceza hukukunda kız kaçırma türündeki suçlar için belirlenen cezalar, had ve ta’zir cezaları içerisinde yer alır. Arşiv belgelerine baktığımızda, kız kaçırma gibi suçlara çoğunlukla ta’zir suçları uygulandığı görülür.
Cinayet suçu cetvellerinde kız kaçırma suçu farklı isimlerle geçer. Bunlar; “Kız kaçırmak, kız sürmek, kız sürüklemek, kız kaldırmak, karı kaldırmak”.
Sürgün Ne Demektir ?
1858 Ceza Kanununda suçlar; “cinayet, cünha ve kabahat olarak üçe ayrılmıştır. Bu tasnif, suçların ceza süresi ve türüne göre şekillenmiştir. Cünha kapsamındaki suçlar için hapis, sürgün, memuriyetten uzaklaştırma ve para cezaları öngörülmüştür. Hapis cezasının müddeti, suçlunun hapse girişinden itibaren yirmi dört saatten başlayarak en fazla üç senedir. Suçlu, bulunduğu yerden bir başka bölgeye, üç aydan üç seneye kadar sürgün edilmelidir. Yani bu tasnife göre, örneğin bir hırsızlık suçu, işlenme şekline göre cinayet veya cünha olabilmektedir. Bir veya birden fazla kişiyle girişilen silahlı bir hane soygunu cinayet kapsamındayken, bir kişinin gündüz vakti boş bir haneden bir şeyler çalması cünha kapsamındadır.”
Kız kaçırmak, normal şartlarda bir cünha olsa da, bazı şartların gerçekleşmesi durumunda cinayete de dönüşebilmektedir. 1858 tarihli Ceza Kanunnamesinde yapılan bazı düzeltmelerle suça öngörülen cezalar aşağıdaki gibidir.
“Her kim, kadın ve erkek bir şahsı, cebir veya hile ile bir tarafa kaçırır ise aşağıdaki gibi cezalandırılır.Kaçırılan şahıs erkek ve on beş yaşını doldurmamış ise fail bir seneden üç seneye kadar hapsolunur! Bu suretle kaçırılan çocuk kız olur ise fail süreli olarak küreğe konulur ve tecavüz gerçekleşmiş ise hakkında on seneden az olmamak üzere kürek cezası tertip olunur! Kaçırılan şahıs gerek erkek gerekse kız olsun on beş yaşını doldurmuş ise fail iki seneden üç seneye kadar hapsolunur. Kaçırılan kıza nikah kıyılmışsa ve kız on beş yaşını doldurmuş ise kendisinin; on beş yaşını doldurmamışsa velisinin davadan feragat etmesiyle kamu davası düşmüş olur! Kaçırılan kadının kocası var ise veya tecavüz vuku bulmuş ise fail beş seneden az olmamak üzere küreğe konulur. Kaçırılan şahıs, en fazla 48 saat içerisinde ve tecavüz vuku bulmaksızın, ailesi tarafından alınması mümkün olan emniyetli bir yere bırakılmışsa ceza bir aydan bir seneye kadar hapistir.”
Çeşitli kız kaçırma vakalarına örnekler, şu şekildedir;
“Tarih 11 Şubat 1914. Aydın merkeze bağlı Balishak köyünde yaşanan kız kaçırma vakasında Hacı Halil biraderi Mehmet, İlyas, Bayram, Aydınlı Molla Mehmed, İbrahim ve Arap Hacı Hafız, Hasan kızı Fatma’yı kaçırmışlardır. Vakanın izahatında, Hacı Halil biraderi Mehmet’in Fatma’yı evlenmeye zorlamak maksadıyla kaçırdığı yazmaktadır.Bu olaydan çıkan sonuçlara göre evlenme maksatlı olarak Fatma’yı zorla kaçıran Mehmed’e birkaç kişi daha yardım ettiği ve olayın bir tecavüz olmadığıdır. Ancak, olayın cebren gerçekleşmesi ise kızın bu duruma karşı koyduğunu göstermektedir. Olay hakkında yapılan tahkikat neticesinde de, faillerden Mehmed, İlyas ve Bayram firar etmeyi başarmıştır. Diğerleri ise olaya ikinci dereceden dâhil oldukları gerekçesiyle kızın ailesinin iddiaları üzerine tutuklanmışlardır. Kızın akıbeti bilinememektedir. Asıl faillerin firar etmiş olması, belgenin düzenlendiği esnada kızın henüz bulunamadığının bir göstergesidir. 20 Haziran 1912 tarihinde, Tire’ye bağlı Musalar köyünden Koca İbrahim oğlu İsmail, yine aynı köyden Hacı Osman oğlu Hüseyin kesimesi Hüsniye’yi evlilik vaadiyle kaçırarak iğfal etmiştir. Kızın ailesini bu evliliğe onay vermeye zorlayan İsmail yine de bu maksadına ulaşamamış. Kız ailesine teslim edilirken kendisi de tutuklanmıştır.”
10 Eylül 1913 tarihinde, Çeşme’de “Gece silahlı olarak çardak basmak, kız kaçırmak, gasp, öldürmek ve tecavüz suçları tek bir seferde meydana gelmiştir. Suçun failleri, Sekur mevkiinden Marko Nikoli Bacaka, Yani Sarıyani, Yani Babasidri, Yorgi Kanela, Dimitri Bodor, Nikola Manol Mahyo ve Biraderi Kasti Mahyo’dur. Bu suç şöyledir: Asker firarisi olup bir eşkıya çetesi kurmuş olan failler, Marko Bacaka isimli Rumun Çeşme’deki çardağını gece ve silahlı olarak basmışlar, burada misafir olarak bulunan on altı yaşındaki Konstanti Dalavera kızı Angeli’yi dağa kaldırmak istemişlerdir. Bu duruma direnen Marko Bacaka’nın karısı Vasiliki’yi tüfekle darp etmişler, üzerindeki yirmibeş Osmanlı lirasını almışlardır. Bu esnada tüfekle darp edilen Marko Bacaka, her nasılsa, eşkıyalardan Kasti Mahyo’nun belindeki bıçağı almış ve onu göğsünden ve elinden bıçaklayarak öldürmüştür. Faillerden Dmitri ve Yani Sarıyani yine de kızı kaçırıp dağa kaldırmışlar ve burada tecavüz ettikten sonra kayıplara karışmışlardır.”
Bununla ilgili olarak, Rusçuk tarafından Ahmet Bey çiftliğinin nazırı İsmail Beşe’nin kızı Aişe’yi zorla kaçırıp kendisine nikah ettiren Ömeroğlu Mehmet ile arkadaşları Kale-i Sultaniye’ye sürgün edilmişlerdir. Kız kaçırıp ırzına geçme suçu aynı zamanda zina suçu kapsamına girdiği için zina suçu bölümümüzde de gerekli malumatı vermiştik.
Yüz Kızartıcı Suçlara Verilen Sürgün Cezaları
Zina, Fuhuş, Fiil-i Şeni ve Umumhanecilik
Zina suçu İslâm ceza hukukuna göre had suçlarından olup Allah hakkının baskın olduğu bir suçtur.
İslâm hukukuna baktığımızda zina ile fuhuş arasında herhangi bir fark görülmez. Osmanlı hukukunda da aynı durum söz konusudur. Kurân-ı Kerîm’de ise fuhuş ve zina kavramları aynı nevidendir. Bununla ilgili olarak şeyhülislâm Ebussuud Efendi bir fetvasında kendisine şu soru sorulmuştur: “Bir taife köyden köye gezip avretlerine ve kızlarına ve cariyelerine zina ettirmeyi adet edinseler şer’an ne lazım olur?” O ise şöyle cevap verir: “ıslahları vuku buluncaya kadar zindandan çıkarılmayıp, zinası kesin olan kadınlar ise recmedilmelidir.” Bu soru ve cevap Osmanlı hukukunda zina ve fuhşun aynı anlamda kullanıldığını göstermektedir.
Burada şer’i hükümle birlikte örfi hukuk da uzun süre işlerlik kazanmıştır. Tanzimat devrine kadar ırz suçları şer’i hukuk dahilindeydi. Lakin burada padişahların iradesi de ara ara büyük rol oynamıştır. 1858 tarihli Ceza Kanunnamesi’yle kürek ve hapis gibi cezalar da yürürlüğe konulmuştur.
Ceza kanunnamelerinde ve fermanlarda, genel olarak naslarda sabit olan ve fakihlerce de epey yorumlanmış olan had ve kısas suçları ile ilgili hükümler açıkça belirtilmediği görülür. Bu kaynaklarda “şer’an siyaseti ne ise icra oluna, şer’e göre, şer mucibince”, şeklinde telaffuzlar yer alır. Bu ifadelerle fıkıh kitaplarına işaret edildiği ve bu kitapların da nazara alındığı ve uygulandığı anlaşılmaktadır. Fatih Kanunnamesine göz atıldığında ırza geçme suçuna ilişkin bir hükme doğrudan rastlanılmaz. İslam hukukunda ırza geçme suçu aynı zamanda zina ile de açıklanabildiği için kanunnamelerdeki zina suçlarına bakmak konunun anlaşılması için elzemdir. Fatih Kanunnamesine göre, zina suçu işleyenden, suçu sabit olursa ve zina fiilini işleye evli ise 1000 akçeye gücü yetse dahi 300 akçe alınacağı, ekonomik gücü daha aşağıda olan kimselerden 200 akçe alınacağı, ödeme gücü dahi kötü ise 100 akçe, ondan da dahi aşağı ise 50 akçe ve fakirlerden 40 akçe alınır diye belirtilmişti. Şayet zina eden ergen ise ekonomisine göre bu cezalar 100, 50 ve 30 akçe olabilmektedir. Kanunnamede konumuza en yakın hüküm ise “zina kastıyla ve kötülükle” bir kimsenin evine girene, zina ile ilgili hükümlerin tatbik edileceği şeklinde belirtilen hükümdür.
Kanuni Sultan Süleyman Dönemi
Kanuni devrindeki kanunlaştırmalar düzenleri zamanını etkilemiş hatta sonraki süreçleri ve zamanı da etkilemiştir. Bu yönüyle modern diye tabir edilebilir. Yine Kanuni devri ceza kanunnamesine baktığımızda, birinci fasılda zina suçlarının düzenlendiği görülür.
Yine Kanuni devri ceza kanunnamesine baktığımızda “Bir Müslüman zina eylerse, şer’ ile sabit olsa ve zina eyleyen muhsan yani evli olup bay olsa siyaset olunmadığı yani hadd-i zina urulmaza ve eğer bir kimesne zina eder görülse, şer’an üzerine sabit olsa lakin ala vechiş-şer’ recm kılmalu olmasa, eğer bay olup bin akçe” şeklinde ifade yer almaktadır. II.Bayezid Kanunnamesinde zina suçunun Fatih devri ile paralellik arz ettiği görülür. Fark ise ırza geçen şahsın tenasul uzvunun kesilmesi olarak söylenebilir. Yavuz Sultan Selim Kanunnamesi’nde; “bir kimse yabancı bir kadını veya kızı öpse, yahut laf atsa, mahkeme tarafından sopa atılma cezasına çarptırıldıktan gayri, her iki sopa başına bir akçe ceza alınır. Birinin cariyesine laf atan ve zorla öpen de aynı ceza ile cezalandırılır. Eğer bir kadın veya bir kız, bana filan kimse zorla tecavüz etti dese, o kimse de bunu inkar etse o zaman şahit dinletilir. Tanık, kızın veya kadının yalan söylediğini ve sanığa iftira ettiklerini ispatlarsa o zaman kadın veya kız sopa cezası ile cezalandırılır. Ve hem de sopa başına bir akçe ceza alınır. Bir kimse, bir kadının arkasına düşse veya evine girip saçını tutsa, yahut külodunu ve elbisesini çıkarmaya çalışsa ve bu durum mahkemece tespit edildiği taktir de adam hapis cezası alır. Kadın veya kıza tecavüz edene mahkeme tarafından nikah yapılması teklif edilir, nikah yapıldığı taktir de mahkeme düşer.”
III. Selim Dönemi
III. Selim devrine geldiğimizde sıkı bir denetimin olduğu görülür. Örneğin içki satışının yasaklanması, içki içilen yerlerin kapatılması ve fahişelerin fiillerinin engellenmesi. Bu yoğun çalışmanın iki yıl sürdüğü belirtilir. Hatta fuhuş yapmaları sebebiyle tutuklanan kişilerden beşi asılarak idam edilmiştir. On sekizi ise İznik’e, on dokuzu Tekirdağ’a, on sekizi ise Mudanya’ya sürgün edildikleri kayıtlarda mevcuttur. Görüldüğü üzere kanunnamelerde zina suçu ve tarifi İslam hukukunda Hanefi mezhebi ile paraleldir. Fakat fark olarak Osmanlı’da bu suçlara genel olarak para cezalarının verilmesidir. Aynı zamanda tenasül uzuvlarının kesilmesi öngörüldüğü halde fiili olara icra edilmediği de gözlerden kaçmamaktadır. Şeriye sicillerinde yer alan bazı davalardan söz etmek istiyoruz.
“Ankara Şeriye sicillerinde 1663 yılında (1074 H.) görülen bir tecavüz davasında, Ankara’ya bağlı bir köyden gelen Cennet isimli kadın, Veli ve Hüseyin isimli şahısların oturduğu eve gelip, eve zorla girerek kendisine tecavüz ettiklerini söyleyerek cezalandırılmalarını istemiştir. Zanlılar olayı başta inkar etseler de, mahkemede hazır bulunan köy ahalisinden dört erkek tanığın (Muhammed oğlu Sait, Abdi oğlu muhtar, Musa oğlu Ali ve Musa oğlu Yusuf) şahadet getirerek, sanıkları, Cennet isimli kadının evine girerken gördüklerini ve evden feryatların geldiğini duyduklarını söylemişlerdir. Bunun üzerine sanıklar suçlarını itiraf etmiş ve mahkeme sanıkları tutuklayarak şeran cezalandırılmasına karar vermiştir.”
Yine, Ankara Şer’iye sicillerinde yer alan bir başka hükümde ise; “Aişe isimli kadın mahkemeye giderek Mustafa, Ömer ve Kara Muhammed adlı kişilerin evine zorla girerek, kendisine tecavüz ettiğini ayrıca aşırı derecede zulüm ve işkencede bulunduklarını çevresine karşı rezil olduğunu bildirerek haklarında şer’i hüküm verilmesini talep etmiştir. Mustafa, ifadesinde o gün Aişe’nin evine gittiklerini, kendisinin dışarıda beklediğini, Kara Muhammed ve Ömer’in evde iki saate yakın kaldıklarını söylemiştir. Ayrıca, mahalleden Muhammed oğlu Ahmet, Mustafa ve Ali oğlu Samet isimli kişiler sanık Mustafa adlı şahsın mahallede düzgün bir adam olmadığını sanıkların, herkese rahatsızlık verdiklerini ve zulmettiklerini beyan etmişlerdir. Bunun üzerine mahkemece sanıkların şer’an cezalandırılmasına karar verilmiştir.”
Mühimme defterlerinde de tecavüz davalarına ilişkin örnekler mevcuttur. “3 nolu Mühimme defterinde, Malkara’nın Deveciler köyünde Elif adlı bir genç kıza tecavüz eden Ali hakkında şeriata göre lâzım gelenin icrasına dair buyruldu ile, 966 H. tarihinde, Padişah Malkara kadısına, suçunu ikrar eden sanık Ali’ye şer neyse icra olunup diyerek failin cezalandırılmasını emretmiştir.”
Bir belgede fahişelik yapan iki kadın ıslah-ı nefs edinceye kadar Kıbrıs’a sürgün edildiği, yine kerhanecilik yapan Akşehirli berber Hasan’ın aynı şekilde Bozcaada’ya sürgüne gönderildiği anlaşılmaktadır. Recm konusu geniş tartışmalara sebep olmuştur. Fetva kitaplarına baktığımızda recm cezası hakkında yeteri kadar malumat bulunabilmektedir. 1680 senesinde İstanbul Sultan Ahmet Meydanında zina suçunu bilfiil işleyen bir kadının recm edildiği belirtilmektedir. Fakihlerin kayıtlı olan görüşleri ise şöyle belirtilmiştir:
“Şeyhülislâm Abdürrahim Efendi (ö.1128/1716) bir fetvasında, muhsan olan Zeyd mecâlisde kadıdan dört meclisde Hinde zina itdüğine ikrar idüb ikrar-ı erba’ada bulunub Zeyd musır olub rücu’ iylemese Zeyd’e şer’an ne lazım olur? el-Cevab: Recm olunur. demektedir. Yine bir başka fetvasında ise muhsan olmayan Zeyd hinde cebren zina itdüğini tavan ikrar iylese Zeyd’e ne lazım olur? el-Cevab: Yüz değnek urulur. demekte Zeyd muhsan Hind muhsanaya rızasıyla zina eylese Zeyde ve hinde ne lazım olur? el-Cevab: Recm olunur.” kavlini söyleyerek evli olanların yapmış olduğu bu çirkin fiilden dolayı recmedileceğini hükme bağlamıştır. Şeyhülislam Çatalcalı Ali Efendi (ö.1103/1692) de aynı paraleldeki fetvasında, “Hind muhsana tayiatan nefsini Zeyde temkîn idüb Zeyd dahi Hind’e zina iylese Hind’e ne lazım olur? el-Cevab: Recm. diye karşılık vermektedir.”
Tanzimat dönemi önemli kanunlarından olan ve devletin sonuna kadar yürürlükte kalan 1858 tarihli ceza kanunnamesinde recm ile ilişkisi bakımından zina suçu ile alakalı şu hususlar vardır. “Tecavüz suçlarının bir çoğu, genellikle adam kaçırma, darb, hatta soygun suçlarıyla birleşmektedir. Tecavüz suçlarına genellikle 3 yıl kürek ve sürgün cezaları verildiğini görmekteyiz. Ancak, bu suç adam öldürme, eşkıyalık gibi suçlarla birleştiğinde ölüm cezası veya 15 yıla varan kürek cezası gibi ağır cezalar da verilmiştir. Aynı zamanda, suç devlet görevlileri tarafından işlenirse görevden el çektirme cezası verilmektedir. Bazen bu cezalara ek olarak sanığın teşhir edildiğine de rastlanır. Özellikle yüz kızartıcı suç işleyenler, halka ibret vermesi için teşhir edilir.”
Hırsızlık
Osmanlı hukukuna baktığımızda hırsızlık suçu, klasik hukuk fıkıh kitaplarında kitabu’l-hudud bölümlerinde, babu’s-serika alt başlığı altında ele alındığı görülür. Osmanlı hukukunda da hırsızlık suçuna had cezası verildiği görülür. Fakat Osmanlı şer’i sicillerine bakıldığında el kesme cezasının nadiren başvurulduğa görülür. Osmanlı’da had suçlarından olan hırsızlık suçuna nefy (sürgün), kürek, kalebent ve para cezalarının da verildiği görülür. 1858 tarihli Ceza Kanunu ile el kesme cezası (kısas hariç) kaldırıldığı, hırsızlık suçuna sadece hapis ve kürek cezası uygulanması yolu açıldığı görülür.
Engürülü (Ankara) Fatma ile kocası Hasan İstanbul’da bazı evlere girerek hırsızlık yaptıkları için önce zindana atılmışlar, çaldıkları mallar önce sahibine verildikten sonra Kıbrıs’a sürgün edilmişlerdir. Burada mağdur olan ahalinin zararları karşılandıktan sonra ceza uygulanmaya konulmuştur. Diğer bir sürgün ise İstanbul’da Paşa Ali ismindeki adam Hekim Çelebi Medresesi’nde hırsızlık töhmetiyle yakalanıp İzmir’e sürgün edilmiştir. İstanbul’da hizmetkarlık yapan Habeş Osman adındaki kişi gittiği evlerde hırsızlık yaptığı için Mısır’a (Kahire) sürgün edilmiştir. Bununla beraber çaldığı mallar da sahiplerine iade edilmiştir.
Şer’i Siciller Arşivi’nde yer alan 1091/1680 tarihli Rumeli Kazaskerliği Mahkemesi’ne ait 128 numaralı defterde, bir şahsın, bir zimminin kaybolan malından dolayı hırsızlıkla itham edilip haksız yere sağ elini bileğinden kestiğini iddia ettiği subaşıyı şikayet ettiğini görmekteyiz ki, bu olay da bize had cezasının uygulandığını göstermektedir.
Durumdan anlaşıldığı üzere hırsızlık suçu had cezası kapsamında yer almış ve cezası da buna göre vuku bulmuştur. Lakin Osmanlı şer’i sicillerine bakıldığında el kesme cezası nadiren görülür. Bunun yanında bu suça nefy (sürgün), kürek, kalebent ve para cezalarının da verildiği görülür. Tanzimat dönemi 1858 tarihli Ceza Kanunnamesi ile de el kesme haddinin (kısas hariç) kaldırıldığı yerine hapis ve kürek cezaları uygulanmıştır.
Rüşvet, Sahtekarlık
Ahmet Mumcu bu suçlar için şöyle tariflerde bulunur:
“Genel manasıyla rüşvet, yetkili birisine, başkası tarafından toplumun usul ve kaidelerine aykırı bir şekilde menfaat sağlanarak bir işin yaptırılması şeklinde tanımlanabilir. Rüşvet için toplumun geri ya da ileri gelişmişlik düzeyinde olmasının bir önemi yoktur. Çünkü her insan önce kendi menfaatini düşünür. Bu da rüşvet suçu için en önemli psikolojik sebeplerden birisidir. Her suç gibi rüşvet de insanla alakalı sosyal bir olaydır. Bu nedenle özellikle sosyal düzenin bozulduğu dönemlerde bu suçun arttığı görülmektedir. Büyük ekonomik krizler, savaşlar vb. olaylar toplum hayatını temelden etkilediği için, bu tür suçların artmasını sağlar. Böylece ekonomik şartların ağırlığı veya hafifliği rüşvet suçunun işlenmesini artırıp çoğaltmaktadır.”

Orhan Bey Dönemi
Orhan Bey devrinde yaya sınıfı kurulurken Bursa Kadısı Çandarlı Kara Halil Paşanın rüşvet aldığı söylenir. Bununla ilgili olarak, “… Padişah hizmetinde olalum deyu çok kişiler kadıya rüşvetler virüb yalvardılar: beni yaz didiler” şeklinde söylemlerin olması, daha o dönemde rüşvetin varlığını göstermesi açısından önemlidir. Bayezid devrinde rüşvetin adalet teşkilatına kadar sirayet ettiği, kadıların rüşvet aldığı, devletin de buna karşı bazı tedbirler aldığı görülmektedir.
Ayrıca 17 ve 18. yüzyıllarda da rüşvet olaylarına rastlanıldığı ve rüşvet olayları için tedbirler alındığı kaynaklarda geçmektedir. Devleti meşgul eden sıkıntılardan biri olan rüşvet suçları için çeşitli cezalar verilmiştir. Bu cezalar görevden almaktan katle kadar uygulandığı görülür. Şimdi rüşvet ve sahtekarlık gibi suçlara verilen sürgün cezalarıyla ilgili örneklere yer verelim. Rüşvet ve sahtekarlık konusunda Osmanlı Devleti en üst kademeden en alt kademelere kadar hiç taviz vermemiş ve gerekli cezai uygulamaları icra etmiştir. Bu bilgilere ışık tutacak şu olaylar mevcuttur.
“İstanbul’da Çarşamba pazarında Simitçi Hasan, dört paralık simidi on beş dirhem noksan halka satmaya cesaret ettiğinden Seddülbahir’e sürgün edilmiş ayrıca orada kalebent olunmasına da karar verilmiştir. Kaleye geldiği ve burada kalebent olduğuna dair kale dizdarından da haber alınmıştır. İstanbul’da hür ve azade kadınları Anadolu’ya götürüp esir gibi satan Çolak İsmail ve oğlunun bir daha İstanbul’a gelmemek üzere Bursa’ya sürgün edilmesine hüküm verilmiştir.” Bu dönemde bir çeşit suç olan esir ticareti yapanların olduğu görülür. Yine adli bir takım sahtekarlıkların yapılıp halkın mağdur edildiğine ilişkin suçlar da sürgünle cezalandırılmıştır. “Kuzât (kadılar) taifesinden Zağra-i atik müvekkili Mehmet Bey’in sahte ferman tahrir eylediğinden Limni adasına sürgün edilerek cezalandırılması hakkında hüküm verildiği” belgelerden anlaşılmaktadır.
İlim ehli insanların da bu ve buna benzer suçlara karıştığı görülür. Bunlara gerekli cezalar uygulanmıştır. Örneğin, “Bursa’da Alaaddin Bey camiinde imamlık yapan ulema sınıfından Hamza Efendi, mahallesindeki bir parça yeri zapt etmek için, İstanbul’a şeyhülislamın mührünü taklit ederek sahte mühürlü mektup yazmış, bununla birlikte rüşvet almaya da cüret ettiği için Limni adasına sürgün edilmesine karar verilmiştir.”
Başka bir belgede ise “İstanbul’da Koca Mustafa Paşa Camii müezzini ve kandilcisi İbrahim Efendi mahallesinde sakin Şerife Hafize adlı bir kadını gerekli tetkikleri yapmadan Halil adındaki kimseye nikah yaptığı için Bursa’ya sürgün edilmiştir. Aynı belgenin devamında ‘… kimesnem olmayup öksüz kaldığım ecilden hall-i perişaniyetime merhameten pederim mezkur kullarının her ne kadar cürmi var ise dahi afv ve Sene-i cedid hürmeten ıtlâk buyrulması’ şeklindeki cümleden bir af isteğinin olduğu da anlaşılmaktadır. Bu cümleden olarak, çocuklarına merhameten af isteğinin bir yıl sonra gerçekleştiği görülmektedir. Yine Erzurum müftüsü Abdurrahman Efendinin kötü işleri ve rüşvetten dolayı sürgün edildiğini ve taraftarlarının da te’dib edilmesi hakkında hüküm verildiği anlaşılıyor.”
Benzer bir sürgün de Gelibolu müftüsüne uygulanmıştır.
“Yolsuzluk yaptığından dolayı Rumeli Kazaskerinin maruzatı üzerine Bozcaada’ya sürgün edilmiştir. Aynı zamanda kalebent edilmesi de emredilmiştir. Bir başka belgeden anlaşıldığına göre, “Rusçuk mahkemesi başkatibinin yalan ilamlar vererek oranın kadı ve naiblerini aldattığı ve bu şekilde ahalinin haklarını iptal ettiği için Vidin’e sürgün edilerek terbiye edilmesi hakkında hüküm verilmiştir.”
Bazı durumlarda sürgün cezasının “katle bedel” verildiği görülmektedir. Bununla ilgili olarak, Mısır valisi ve çavuş başına yazılan hükümde, İstanbul’da kağıt tacirliği yapan bunun yanında fesat ve kötülüğü ile bilinen Burdurlu Hacı Salih Efendi’nin şekavet, sahtekarlık, hıyanet ve rüşvet suçlarından emsaline örnek olsun diye katline hüküm verilmişken, merhameten cezası hafiflettirilip Mısır’a sürgün edilmesine ve orada ikamet ettirilmesine karar verilmiştir. Ayrıca çavuş başına verilen emirle hapsedilerek götürülmesi istenilmiştir. Bunun haricinde hükümde ‘fimâ bâ’d Der-aliyye’me ayak basmamak ve her ne zaman gelir ise ele geçtiği saat katl ve idâm olunmak şartıyla Mısır’ı Kahire’ye tard ve teb’idi fermânim…’ şeklindeki ifadeden adı geçen kişinin şayet İstanbul’a dönerse katl edileceği anlaşılmaktadır. Bu şekilde Devlet, suçları olanları merkezden uzaklaştırarak huzur ve güveni tesis etmeye çalışmştır. Ayrıca burada katl işi yapılmayacak kişiye bir şans daha verilmektedir. Ancak devlet böyle davranarak benzer işlerle iştigal edenlere de gözdağı vermiş olmaktadır. Rüşvet ve sahtekarlık gibi suçları sadece devlet görevlileri işlememektedir. Normal halktan insanların da bu tür olaylar yüzünden cezalandırıldıkları olmaktadır. Örneğin İstanbul’da oturan Ümmügülsüm adlı bir kadın hileci, dalavereci ve rüşvet alıp verdiği suçlardan dolayı Bursa’ya sürgün edilmiş ve orada ikamet ettirilmesine karar verilmiştir. “Osmanlı’da merkez teşkilatında memur olanların sahtekarlık gibi suçlardan sürgün edildikleri görülmektedir. “Mesela, Divan kalemi katiplerinden Seyyid İbrahim kendi halinde olmadığı, sadakatten uzaklaştığı, kanun ve hükümlere ilave yaptığı için görevinden azledilerek Limni Adası’na sürgün edilmiştir.” Bir müddet sonra af edilmiş fakat görev mahalline bir daha gelmemesi için emir verilmiştir.
“Hassa silahdarlarından Hacı İshak Ağa Vidin’e kapıcı başı olarak atanmış ancak burada halka hizmet edeceği yerde fesatlık yayarak ve harici bağ ve bahçelerde ziyafetler düzenleyip bir de rüşvet aldığından dolayı görevinden alınarak başka bir yere sürgün edilmesine karar verilmiştir. Ayrıca defalarca kendisine Der-saadet’e dönmesi konusunda haberler gönderilmesine rağmen geri gelmemiş ve Eflak taraflarına gitmiştir.” Osmanlı görüldüğü üzere bu suçları işleyenlere acımamış ve gerekli cezaları hemen uygulamıştır. Rüşvet ile ilgili başka bir sürgün cezası da “Kalyonlar halifesi Ahmet Efendi ile peksimetçibaşıya verilmiştir. Bunların rüşvetten başka kötü hakaret, hıyanet ve şekavetlerinin olduğu da belirtilmiştir. Her ikisi de azledilerek yerlerine başkaları atanmış ve devlete vermekle yükümlü oldukları meblağlarının tahsil edilmesinden sonra Kıbrıs’a sürgün edilmiştir. Dolayısıyla devlet alacağı varise onu tahsil edip ondan sonra sürgünü gerçekleştirmektedir.”
Diğer bir belgede ise “Anapa muhafızı Mustafa Paşa ile Sarı Baba hakkında bir zimmi kafirle birlikte hareket ederek kötü islere sebep oldukları anlaşılmaktadır. Bunun üzerine Mustafa Paşa’nın azledilmesine, emval ve eşyasının zapt edilerek müsadere edilmesine ve yanında bulunan zimminin de idamına karar verilmiştir. Bunlar bu haliyle önce Sinop’a sürgün edilmişlerdir. Buradan da Mustafa Paşa bir adaya sürgün edilmiş, yanındaki zimmi ise katl edilmiştir. Burada dikkatimizi çeken husus görevinden azledilen ve vezirliği alınan Mustafa Paşa’nın mallarının da müsadere edilmesidir.”
Yalan Şahitlik-İftira
Osmanlı ceza hukukuna göre iftira etmek ve yalancı şahitlik yapmak ta’zir cezaları arasında yer alır. Bu cezaların verilmesi ve uygulanması ulûl-emre aittir. Mahkemelerde yargılanma sırasında da yalancı şahitlik yaptığı anlaşılanlara da sürgün cezaları verilmektedir. Bu grup suçlarda kişiler arası davalarda daha çok sürgün cezası uygulanırken, devleti ilgilendiren hususlarda daha ağır cezaların verildiği anlaşılmaktadır. Tanzimat öncesi kanunnamelerde iftira suç olarak görülmüştür. Tanzimat sonrası kanunnamelerde ve Kanunname-i Hümayunlarda da aynı şekilde devam ettiği görülür.
Girit muhasebecisi iken yalan haberler yüzünden haksız yere Kıbrıs’a sürgün emri verilmiş olan Ali Bey, gemi beklemek üzere İsperlong Kalesi’nde bulunduğu sırada suçsuz olduğu anlaşılmış, ihtiyarlığı ve hastalığının da olmasına binaen affedilerek sürgünden vazgeçilmiştir. Böylece tekrar eski görevinde kalmasına izin verilmiş olmaktadır. Başka bir belgede Divân-i âli Çavuşlarından olup Amasya ahalisinden Mahmut Efendi adındaki kimse Sivas valisinden yalan yere şikayet etmek üzere İstanbul’a geldiği için memleketi olan Amasya’ya sürgün edilmiştir. Ayrıca bu sürgün için görevlendirilen çavuşa yirmi beş guruş harcırah verilmiştir. Bu tür suçlarda sürgün cezaları da sıkça uygulanmaktadır. Mesela, arz odasında mahkeme sırasında Hasan adlı kişinin yalancı şahitlik yaptığı anlaşılmış ve Bozcaada’ya sürgün edilmiştir. Bazen sadece yalancı şahitlikle yetinmeyen, aynı zamanda başka yalancı şahitler de tedarik eden kimselere rastlanmaktadır. Bununla ilgili olarak İstanbul’da Ayşe adlı bir kadın, Ümmügülsüm hatundan 4000 guruş alacağı olduğunu iddia etmiş ve bunu ispat için Kafesçi Mehmet adlı kişiyi şahit göstermiştir. Ancak yapılan tahkikat sonucunda Mehmet’in yalancı şahit olduğu anlaşılmış ve Bursa’ya sürgün edilmiştir.
Tüm bu bilgiler bağlamında davaların seyrini değiştiren yalancı şahitliğin önem arz etmesidir. Bazı zamanlarda yalancı şahitlerle yargı görevlilerinin de işbirliği yaptığı görülmektedir. Buna nazaran “ …yirmi otuz şuhûd-ı zor ve şerir ve şaki kimesneleri ve Sarıca Naib dimekle maruf naibi yanına alub Kars’tan Sis’e Sis’ten Kars’a varup geldüğü fukaraya muradları üzere şuhûd-ı zor (yalancı şahit) ile siciller ve hüccetler yazdurub emval ve erzaklarını ve emlâk ve tarlalarını alub…” şeklindeki ifadeler durumun ciddiyetini göstermektedir.
Edebe Aykırı Mektup- Arzuhal Yapmak
Osmanlı’da her alanda ahlaka önem verildiği gibi kişiler arası iletişime ve haberleşme konusunda da çok titiz davranılmıştır. Buna göre İstanbul’da Aksaray pazarında bulunan biri sipahi diğeri silahtar iki yazıcı kadınlara aşk mektupları yazdıkları için Midilli Kalesine sürgün edildikleri belgelerde geçmektedir. Der-sa’adet’te arzuhâl yazıcılarından Mustafa hilâf-ı rıza arzuhal yazmaktan men edilmişken yine uslanmayıp arzuhal yazmaya devam etmesinden dolayı te’dib ve diğerlerini korkutmak için Bursa’ya sürgün edilmiştir. Yine benzer bir belgeye göre, babasından kalan ve başkasına tevcih edilen İnebahtı Kalesi dizdarlığının kendisine verilmesi gerektiği hakkında padişaha arz-ı hal yazıp rahatsız eden bir kişinin Kıbrıs’a sürgün edilmesine dair hüküm verilmiştir.

Siyasi Suçlara Verilen Sürgün Cezaları
Eşkıyalık Hareketlerine Katılmak
Osmanlı ceza hukukunda eşkıyalık had cezasına sebep olan suçlar arasındadır. Fakat yol kesme veya hirabe (kat’ı tarik) olarak da adlandırılan bu suç diğer had suçlarına nazaran daha çok önem arz etmektedir. Çünkü bu suçun ana amacında, var olan devlet düzenine karşı çıkmak ve devlet güvenliğine rağmen mala ve cana kasıt vardır.
Bu suçun cezası için İslam hukukunda şu hükümler mevcuttur. Hem yol kesip hem adam öldürenler had cezasına idam edilirken; hem yol kesip hem de mal gasb edenlerin sağ elleriyle sol ayakları çaprazlama kesilir. Yol kesen, adam öldürüp hem de mal gasp edenlerin ise önce el ve ayakları çaprazlama kesilmekte sonra da idam edilmekteydi. Sadece yol kesenler ise, tövbe edinceye kadar hapsedilmekteydi. Osmanlı Devleti’nde en ağır cezalar eşkıyalık eylemlerini gerçekleştirenlere verilmiştir. Bu suç, siyaseten katl müessesinin de oluşmasına zemin hazırlamıştır. Bu suçu işleyenler yola gelmediği takdirde onlarla savaşıldığı ve etkisiz hale getirilip idam ettirilmiştir. Daha sonra bu suça kürek cezası da verilmiştir. Osmanlı ceza hukukunda eşkıyalık suçu hakkındaki ceza ve sürgünlere gelince imparatorluktan Tanzimat’a kadar eşkıyalara uygulanan cezalar idam, kısas, sürgün, kalebend, cezirebend ve küreğe koymak şeklindeydi. Eşkıyalara yardım ve korunması için çaba gösterenler, onlara yol gösterenlerin sürgün edildiği veya küreğe konulduğu hatta mallarının da müsadere edilmiştir.
Bu bağlamda, Selanik’te Kovalar Köyü ahalilerinden bazıları ile civar köylerden bazı eşkıyalar, ıslah edilmesi için Kavala Kalesine, serbest bırakılmamak üzere hapsedilmişlerdir. Diğer bir vakıa ise Samatyalı Şerbetçi oğlu Ahmet ve iki arkadaşına, türlü türlü şekavet ettikleri için ceza verilmesine kara verilmiştir. Verilen ceza iki arkadaşına uygulanmış, kendisi ise kurtuluş ümidiyle donanma hizmetine girmiştir. Ancak sefer sırasında firar etmiş ve ailesinin yanına gelerek saklanmıştır. Bu durumun öğrenilmesi üzerine evi basılarak yakalanmış ve Baba Zafer zindanına atılarak cezası verilmiştir. Samsat (Adıyaman) kazasından Kara Osman ve kardeşleri şekavet yaptıkları için sürgün edilmeleri için emir verilmiştir. Ancak adı geçen eşkıyalar ortadan kaybolmuşlardır. Kaza sakinleri için bunların kazalarına girmeleri önlenmesi mukabilinde saray mutfağına 40 kese akçe bağışlamayı kabul etmişlerdir. Bu eşkıyaların yakalanması mallarına el konulması ve eşleriyle birlikte Hasankeyf Kalesine sürgün edilmeleri emredilmiştir. Bunlar bağlamında halk eşkıyadan kurtulmak için vergilerinin dışında ayrıca bir meblağ vermeyi de kabul etmişlerdir. Görüldüğü üzere halka dahi bu tür suçlardan bıkkınlık gelmiştir. Alâiye sakinlerinden Fatma adındaki kadının eşi öldüğünde kendisine ve oğluna kalan mirasa, akrabaları Çalık oğlu Hasan ve kardeşinin oğulları tarafından zorla el konulmuştur. Anne ve oğullarını İstanbul’a şikayet etmişlerdir. Bu duruma sebep olan akrabalarının ifadeleri alınmak istenmiş ancak onlar buna itibar etmemiş ve firar ederek silahlı bir çetenin başına geçmişlerdir. Ayrıca Fatma Hanım ve oğlunun malı mülkünü ve eşyalarını zapt etmişlerdir. Eşkıyalık ederek etrafa zarar verdikleri de tespit edilmiş, cezalandırılması için yazı yazılmıştır. Bununla birlikte adı geçen mirasın adaletli bir şekilde kayıtlara uygun olarak mahkemede paylaştırılması da emredilmiştir. Neticede eşkıyaların Kıbrıs’a sürgün ve kalebent edilmesi için Alâiye ve Karaman mutasarrıflarına emir verildiği görülmektedir.
Adapazarı Kazası’nda eşkıyalık eden iki kişiye yataklık eden ve eşkıyalık eden üç kişi için sürgün emri çıkarılmış, ancak firar etmeyi başarmışlardır. Eşkıyaları yakalamak için ve devlete yardım olacakları konusunda üç köy taahhütte bulunmuşlardır. Bu bir anlamda kefillik olmaktadır. İznik Kazası mütesellimi Mehmet Bey, halka zulüm yaptığı ve eşkıyaya göz yumduğu için ahali tarafından cezalandırılması talep edilmiştir. Daha önce de kendisine zulüm yapmaması konusunda tembih yapılmasına rağmen aynı şeyleri yapmaya devam etmiştir. Bunun üzerine ıslah-ı nefs oluncaya kadar Bozcaada Kalesi’ne sürülmüştür. Halkın da ara ara şekavetlere dahil olduğu görülür. Biga’da inşa edilecek fırkateynler için gerekli olan meşe kerestesinin Biga ve Güvercinlik bölgelerinden temin edilerek nakledilmesi emir verilmiştir. Ancak bu işe başlandığında Dimetoka (Biga) köyü sakinlerinden ve bazı eşkıya zümresinden kişiler ahaliyi tahrik etmişler, önce ağa konağına sonra mahkemeye gelerek kadıdan zorla bir ilam alarak İstanbul’a göndermişlerdir. Talep edilen keresteyi vermeyeceklerini açıklamışlardır. Bunun üzerine adı geçenlerin fesatlarından ve şekavetlerinden kurtulmak için sürgün ve kalebent edilmeleri emredilmiştir. Ayrıca gemi yapımının tekrar başlaması ve kereste naklinde gerekli özenin gösterilmesi konusunda Biga ve Güvercinlik kadılarına yazılar yazılmıştır. Bu sürgünlerde bazı zamanlarda sadece kişiler değil bu kişiler mal mülkleriyle beraber de sürgünler olmuştur. “…her yerden evi ve barkı ile Kıbrıs’a sürgün eylesin…” şeklinde hükümlerden evleriyle birlikte sürgün edildikleri anlaşılmaktadır.
Başka bir belgeden anlaşıldığına göre menzil görevlisi Hacı Ahmet adındaki kimsenin eşkıyalık yaptığı gerekçesiyle başka bir yere sürülmesi için emir verilmiştir. Ancak bölgede bu işi yapabilecek başka biri bulunmadığından kefil alınarak tekrar eski görevine atanmıştır. Zağra-i atik menzilhanesi sürücüsü Kara Mustafa, Çukadar Ahmet’i yolda öldürdüğünden dolayı cezasının verilmesi için kalebent edilmesi emredilmiştir. Burada ilginç olan menzilcinin de istihdam eylediği sürücülere dikkat etmediğinden dolayı Kavala Kalesi’ne sürgün edilmesidir. Bazen derbentlere sığınan eşkıyaların gelip geçenleri soydukları da görülmektedir. Bunlara verdikleri zararlar ödetilerek sürgün edilmektedirler.
Eşkıya çoğu kere harp zamanlarında ve idarede otorite boşluğunun olduğu dönemlerde daha da çoğalmıştır. Yenilgilerle sonuçlanan uzun savaşlar, dirlik sahiplerinin savaşlara katılmaması, azledilen ve ölen idareci kullarının başıboş kalarak dolaşmaları, halka sefer masrafları olarak ağır vergiler yüklenmesi gibi sebepler eşkıyalığın yayılmasına sebep olmuştur. Özellikle seferler esnasında memleketin güvenliğini sağlamak için geride az sayıda asker bırakılması eşkıyanın artmasına sebep oluyordu. Halk ise bunlardan korunmak için yerlerini terk ederek daha güvenli yerlere göçüyorlardı. Bununla ilgili olarak Malatya sancağının Şura Kazası’na iskan olundukları Rakka’dan birkaç defadır gelerek eşkıyalık ettikleri için yakalanarak eski yerlerine sürgün edilmişlerdir. Buna rağmen yine gelip gasb, katl ve yağma gibi şekavet hareketlerinde bulunduklarından dolayı Ümranlı Kürt oymağına gerekli ders verilmiş ve Rakka’daki yerlerine nrfy edilmişlerdir. Çorum sancağında bulunan Dosno, Sülmanlu ve Kürt aşiretlerinin eşkıyalıklarıyla insanlara zarar verdiklerinden eski yerleri olan Çukurova, Kırşehir ve Mecidözü’ne nakil ve iskan olunmaları için hüküm verilmiştir. Şekavet eden aşiretlerin özellikle Rakka ve Halep bölgesine sürgün edilerek iskana tabi tutuldukları görülmektedir. Devlet bu şekilde hem şekavet hareketlerini önlemek hem de Arap aşiretlerine karşı tampon bölge oluşturmak istemiştir. Bu şekilde Arap eşkıyalara karşı da bir güvenlik duvarı oluşturulmuş olmaktadır. Görüldüğü üzere Eşkıyalık suçu Osmanlı Devleti’ni de epey meşgul etmiştir. Devleti içte ve dışta zor durumda bırakmış maddi ve manevi zarara uğratmıştır. Bu sebeple de Osmanlı Devleti birçok önlemler almıştır. Osmanlı’nın aldığı bu önlemler asayişi sağlamış, halka güven vermiş ve şâkî gruplara da göz dağı olmuştur.

Asayişi Bozmak, Emre İtaatsizlik, Tehdit ve Küfür
Osmanlı Devleti’nde idari ve sosyal alandaki işler için disiplinli bir hiyerarşi vardır. Herkes kendi işi ve göreviyle meşgul olmakla yükümlü kılınmıştır. Dolayısıyla başka işlere karışan ve kendi sorumluluklarını yerine getirmeyenlere belli ölçülerde cezalar verilmiştir. Çünkü nizam huzurun teminatı kabul edilmiştir. Aksi durumda devlet bozulmaya yüz tutar. Bu bağlamda Harput ahalisinden olup İstanbul’da olan üç kişinin maden işlerini karıştırdıkları ve huzuru bozdukları için Limni’ye sürgün edilmelerine dair hüküm verilmiştir. İstanbul’da Rahıki dükkanı mutasarrıfı mütevelli Ebezâde validesinin azatlısı olan Münevver hatun, vazifesinden başka işlere karıştığı ve ağza alınmayacak sözler söylediği için Bursa’ya sürgün edilmiştir. Ayrıca buradan hiç bir yere çıkmaması ve ikamet ettirilmesi için emir verildiği de görülmektedir. “Yine Üsküdar’a bağlı Taşköprü nahiyesinin Yaylacı köyünde oturan Yetmiş beş Cemaatinden Kara Mehmet’in emr-î âlîde bildirildiği üzere, problem ve işlediği halt sebebiyle yakalanıp, ıslah-ı nefs oluncaya kadar Seddülbahir Kalesine sürgün ve kalebent edilmesi için hüküm verilmiştir. Benzer bir belge, memleketin asayişini bozan Molla Hasan ve Hayraoğlu Ali’nin başka bir yere sürgün edilmesi için Mudurnu ahalilerinin şikayette bulunduklarını göstermektedir.”
Diğer bir konu Kengırı (Çankırı) Sancağı’ndan memleketlerinin durumunu şikayet için İstanbul’a gelen beş kişiyle ilgilidir. Bunlar yakalanarak Ankara kalesine sürgün edilmişlerdir. Adı geçen kişilerin daha sonra uslanıp akıllandıklarının bildirilmesi üzerine affedildikleri anlaşılmaktadır. Gereksiz yere İstanbul’a şikayet için gelmiş olmaları onların cezalandırılmasına sebep olmuştur. Emre itaatsizlik sebebi ile yapılan sürgünler yaygındır. Ispartalı Kürt Hasan oğlu Hacı Süleyman iki yüz nefer asker ile bizzat sefere iştirak etmesi gerekirken, bu askerleri başbuğ ile gönderdiğinden, Seddülbahir kalesine sürgün ve kalebent edilmesine karar verilmiştir. Ayrıca mal ve eşyasının da müsadere edildiği görülmektedir. Bununla beraber “…merkûm Hâcı Süleyman dahi Tomruk’da olmakla ihtiyar ve haccü’l-harameyn bir adam olduğuna binaen eyyâm-i mübârekeye hürmeten ve muhâllefâtı mübâşirinin yazduğına göre kesret-i evlâd ve iyâline merhameten yalnız emvâli kabzıyla iktifâ ve malını haber virsun ve temâmen teslim itsun müsâdere dahi katlin bir nev’idir afv edeyim.” şeklindeki cümlelerden daha sonra sadece emvalinin müsadere edildiği kendisinin ise affedildiği anlaşılmaktadır. Yine Menteşe Sancağı Mütesellimi Ebubekir Ağa’nın darphane-i amireye olan borcuna mahsuben beş yüz nefer süvari askeri, oğlu Hacı Osman Ağa ile kışlaya göndermesi gerekirken, defalarca emirler verilmesine rağmen bu askerler gönderilmediğinden adı geçenlerin sürgün ve kalebent edilecekleri belirtilmiştir. Şayet emre uyulmazsa daha ağır cezaların tatbik edileceği de bildirilmiştir.
Osmanlı ceza hukukunda tehdit ve küfür gibi kaba hareketlerin de belli cezaları vardır. Ta’zir cezaları içerisinde yer alan bu davranışlara uygun cezalar verilmiştir. Sürgün cezası da verilen cezalardan birisidir. Bu bağlamda, Gebze menzil hanesinin odacısı İsmail kendi halinde olmayıp yoldan geçen ulaklara kaba küfürler ettiği ve ahaliyi tehdit ve taciz eylediğinden Bursa’ya sürgün edilmiştir.
İdari Suçlara Verilen Sürgün Cezaları
Üst Düzey Devlet Görevlilerine Verilen Sürgün Cezaları
Osmanlı Devleti’nde birçok devlet adamının da farklı suçlardan dolayı sürgün edildiği belgelerden anlaşılmaktadır. Bu konuyla ilgili misal verecek olursak, vezirliği alınarak kendi memleketi Zihne’de (Selanik) oturmasına izin verilen Hasan Paşa, rahat durmayıp ahaliye zulmettiğinden Gelibolu’ya sürgün ve oğlu Fettah Bey’e de tenbihname gönderilmesine karar verilmiştir. Diğer bir belgeye göre, Abana (Kastamonu-Sinop Bölgesinde) muhafızı Mustafa Paşa’nın şeriata ve vezarete muhalif hareketlerinden dolayı görevinden azledilip, vezirliği elinden alınarak İstanköy’e sürgün edilmesi için hüküm verilmiştir. Aidatını vermemek ve reaya zulüm yapmakta ısrar eden Trablusşam Beylerbeyi ve Cerbe Başbuğu Hasan Paşa’nın sürgün edilmesi ve malına el konulması için iki ferman verilmiştir. Ayrıca Cerbe (Tunus) başbuğu vezir Musa Paşa İstanköy’e, Karahisarzade Ahmet Paşa Rodos’a sürgün edilmişlerdir.
Ahaliye zulüm ettiğinden dolayı İskenderiye mutasarrıfı Deli Hasan Paşazade Ali Bey İşkodraya, Üsküp sancağı mutasarrıfı, kethüdası ve sair adamları Kosova’daki çiftliklerine sürgün edilmişlerdir. Birbirini çekemeyen yahut kin besleyen devlet adamları da sürgün edilmiştir. Dergâh-ı muallâm Kapıcıbaşlarından Gümüşhane Emini Esat Bey’in Erzurum valisi Seyyid Ahmed Paşa hakkında edebe aykırı harekette bulunduğundan Samsun’a sürgün ve kalebent edilmiştir. Divân-ı Hümâyûnda Ruznamçe-i evvel olan Seyyid Mehmet devlet hakkında ileri geri konuştuğu, devleti yaralayıcı sözler söylediği için te’dib edilerek emsaline örnek olsun diye Bozcaada’ya sürgün edilmiştir. Belgelerde, İstanbul’da şarap sattığı için Bostancıbaşı’nın sürgün edildiği görülmektedir.
Devlet adamlarının ve görevlilerinin sürgünlerinin temel sebepleri arasında görüldüğü gibi halka zulüm, görevini gereği gibi yerine getirememe, devleti mali yönde zarara uğratma, idareyi ele geçirme teşebbüsleri, hile ve sahtekarlık vb. gibi nedenler bulunmaktadır.
Diğer Devlet Görevlilerinin Sürgün Edilmesi
Osmanlı Devleti’nde ilim erbabı önemli yer tutmaktaydı. İlim adamlarının yetişmesi için medreseler özellikle önem arz etmekteydi. Müderris, imam, müezzin, kadı gibi mevkilerde yer alanlara genel olarak ulema adı verildiği görülür. Osmanlı Devleti’nde ulema sınıfı daima özel bir statüde olmuştur. Bu sınıfın en üst mevkisinde şeyhülislam yer almaktaydı. Şeyhülislam, padişah tarafından atanmasına rağmen padişahların meşruluğu hakkında fikir beyan etme iradesini ellerinde bulunuyor ve şer’i hukukun uygulanması aşamasında yol gösterici rol oynuyordu. Osmanlı Devleti’nde ulema zümresi, temsil ettiği dînî kimliğinden dolayı hep ayrıcalıklı ve güçlü bir birim olarak varlığını sürdürmüştür. Ayrıca ulema, hukukun uygulayıcısıdır. Osmanlı Devleti’nde hukukun uygulayıcısı olan ulema mensupları da bir takım sebeplerle teamül olarak azil ve sürgün cezalarına çarptırılmıştır. Bunun haricinde ihtar gibi hafif cezalar ile pek az görülen idam ve müsadere cezaları uygulanmıştır. Kadı ve naibleri de yolsuzluk sebebiyle sürgün edilmişlerdir. Misal olarak II. Mustafa dönemi şeyhülislamı olan Feyzullah Efendi, hükümet nüfuzunu kendi çevresi için kullanması sebebiyle Erzurum’a sürgün edildikten sonra Edirne’ye getirilmiş ve yeniçeriler tarafından idam edilmiştir. İstanbul kadısı İsmail Paşazade Seyyid İbrahim İsmet Bey ekmekçilere gerekli ihtimamı göstermeyip onları şımarttığı için azledilerek başka bir mahalleye sürgün edilmiştir. Diğer taraftan devlet malını zimmetine geçirmesinden dolayı Limni kadısı Kıbrıs’a, uygunsuz hareketlerinden dolayı da İzmir kadısı Abdurrahman Efendi azledilerek Tire’ye sürgün edilmişlerdir. Eyüp kadısı Fahrettin Efendi, kendine çekidüzen vermesi için Bursa’ya nefyedilmiştir. Benzer bir şekilde Erzurum müftüsü Abdurrahman Efendi de fena hareketlerde bulunmasından dolayı sürgüne tabi tutulmuştur. Eyüp kadısı Fahrettin Efendi’nin edeplenmesi için Bursa’ya nefyedildiği müşahede edilmektedir.
Yararlanılan Kaynaklar
Ahmet Oktar, İslam Hukuku’nda Sürgün Cezası Ve Osmanlı Dönemi Uygulaması
Osman Keskinoğlu, Fıkıh Tarihi ve İslam Hukuku
Ahmet Mumcu, Osmanlı Hukuku’nda Zulüm Kavramı
Lütfü Paşa, Tevarih-i Al-i Osman
Ekrem Buğra Ekinci, Osmanlı Hukuku Adalet ve Mülk
Mehmet Akman, Osmanlı Devletinde Ceza Yargılaması
M. Ertuğrul Düzdağ, Şeyhulislâm Ebussuudi Fetvaları
Ahmet Akgündüz, Osmanlı Kanunnameleri ve Hukuki Tahlilleri
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Ahmet Oktar’a aittir.
*Bizimle iletişim kurmak için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Ömer Burak Karatay

Yazan Ömer Burak Karatay

Uzun zamandır bildiklerini siz değerli kullanıcılarımıza aktarmaktan mutluluk duyan, araştırıp öğrendikçe bu siteye yazıp diğer insanların da bilgilenmelerini sağlamaktan zevk alan bir yönetici ve yazar. Ekonomi alanındaki gelişmeler / bilgilendirici metinler için www.ekodemi.com'a davetlisiniz. Bizlere her türlü fikir, istek ve şikayetlerinizi admin@kenandabirkuyu.com üzerinden; markalarınızı değerlendirmek ve binlerce tekil kullanıcıya reklamınızı yapmak için reklam@kenandabirkuyu.com adreslerinden benimle iletişime geçebilirsiniz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Dünü Ve Bugünüyle Dijital Para Sistemi

Çin Felsefesi'nin Önemli İsmi Lao Tzu Ve Felsefi Argümanları