Genel

Osmanlı Düşüncesinde Meteorolojik Olgular

Meteoroloji nedir, Osmanlı, gök olaylarına nasıl yaklaşıyordu ?

Bu çalışmamızda değineceğimiz, noktalar, Osmanlı milletinin ve bilim çevrelerinin gök olaylarını, meterolojik meseleleri nasıl algıladığı üzerine olacaktır.

Osmanlı bilim literatüründe tıpkı Klasik İslam örneğinde görüldüğü gibi meteorolojik fenomenler İlm-i Kevn ve‘l-Fesad (Oluş ve Bozuluş Bilimi) başlığı altında incelenmiştir. Ayrıca Haridetu’l-Acaib, Tuhfetü’z-Zaman ve Menaziru’l-Avalim gibi muhtelif ve müstakil coğrafya eserlerinde de bu fenomenlerden o dönemin bilimsel paradigması çerçevesinde bahsedilmiştir. Ayrıca bazı fenomenlerin açıklandığı müstakil risaleler de telif edilmiştir. Bu risalelerin isimleri ilgili fenomenlerin olduğu kısımlarda belirtilecektir. Ayrıca Osmanlı düşüncesinde meteorolojik fenomenlerin en çok incelendiği eserler melhameler ve acaibu’l-mahlukat türü coğrafya eserleridir. İlkinde bu fenomenlerin hangi durumlarda oluştuğunu ve etkilerinin ne olduğu aktarılmışken ikinci eserlerde de bu olguların bilimsel açıklamalarına yer verilmiştir.

Gökkuşağı Ve Hale

Osmanlı metinlerinde gökkuşağı ve hale fenomenleri sırasıyla “kavs-ı kuzah” ve “hale” kelimeleriyle ifade edilmiştir. Kavs-ı kuzah ibaresi ilki Arapça ikincisi Farsça kökenli kelimenin Farsça terkip usulünde türetilmesi hali olduğu gibi, hale de doğrudan Arapçadan alınmış kelimedir. İlk dönem Osmanlı metinlerinde gökkuşağı bazen “eleğimsağma” olarak geçmektedir. Eleğimsağma kelimesinin yine Arapçadan bozulmuş olarak “alaimu’s-sema”dan geldiği belirtilmiştir. Hale de bazı metinlerde Türkçe kökenle “ağıllanma” olarak da kullanılmıştır.

Popüler Yorumlar

Osmanlı’nın muteber sözlüklerinde gökkuşağı tanımı şu şekilde verilmiştir:

Kavs-i kuzah: Alâyim-i semâviyye galatı eleğim sağma ta’bîr olunan dâ’ire-i havâ’iyyeye denir ki evkât-ı ratbda hâdis olur; zikr olunan kuzahtan me’hûzdur. Vech-i mezkûr üzere tarâyık-ı mütelevvineyi müştemil olduğu için yâhûd irtifâ’ı sebebiyle tesmiye olunmuştur. Ve inde’l-ba’z sehâb üzere mü’ekkel olan feriştenin ismidir, alâ-kavlin mülûk-i Acemden birinin ismidir, kavs bunlardan birine muzâf olmuştur.

Kavs-i Kuzah: (Kâf’ın zammı ve zâ’nın fethiyle) Eleğimsağma dedikleri azîm dâ’iredir ki ekser bahâr eyyâmında bulutlu havâlarda gökyüzünde elvân-ı muhtelife ile zâhir olur. Bu tanımlarda gökkuşağı gökyüzünde nemli vakitlerde görülen daire şeklindeki renkli atmosfer olayı olarak tarif edilmiştir. İlk tanımda kuzah kelimesi tartışılmış ve kelimenin renkleri ifade ettiği, kuşağın şekli veya İran kültüründen birisinin ismi olduğu iddia edilmiştir. İkinci tanımda genellikle bahar günlerinde görüldüğü vurgulanmıştır.

Osmanlı kroniklerinden Behişti Tarihi’nde gökkuşağı, evrenin kurduğu bir yay olarak betimlenir: “…Felek kurdı kavs-ı kuzahdan kemân…”Gelibolulu (ö. 1600) ise Künhü’l-Ahbar adlı eserinde gökkuşağını köprü ve kemer gibi mimari eserlerin büyüklüğünü tasvir etmek için kullanmıştır: “…Öyle cisr-i kavs-i kuzaha nisbet…”. Evliya Çelebi (ö.1682) de gökkuşağını aynı teşbihte kullanmıştır. Sultan II. Bayezid’in Kızılırmak üzerine yaptığı köprünün kavislerini anlatırken: “Şehr-i Osmâncık’da Kızılırmak üzre on tokuz kemer bir cisr binâ etdi. Ve Sarhan diyârında nehr-i Gedüz üzre on tokuz tâk-ı nüh-tâk bir cisr inşâ etmişdir kim meşhûr-ı âfâk kavs-ı kuzahdan nişân verir bir köprüdür.”. Veya başka bir mimari eserin kemerlerini aktarırken “her sütûn üzre seng-i gûnâ-gûndan kemerler var kim her biri kavs-ı kuzahdan nişân verir” tasvirini yapmıştır. Evliya yaptığı bir teşbihte gökkuşağının kavisli ve dairesel olduğunu vurgulamaktadır: “…meşhed-i İmâm Alî mahallinden bir nûr zâhir olup cânib-i kıbleye kavs-ı kuzah gibi müdevver çekilüp tâ Hazret-i Risâlet-penâhın kabr-i şerîfi üzre bir ucu nihâyet bulup…”

Gökkuşağı ve haleyle ilgili popüler yorumlara melhame literatürü ile devam edelim. Melhamelerde gökkuşağı ve hale de gelecekle ilgili haber veren işaretlerden kabul edilmiştir. Yılın her ayı içinde bu iki meteorolojik olayın görülmesine dair yorumlamalar değişiklik göstermektedir. Giriş bölümünde isimlerinden bahsedilen melhame kitaplarında yorumlar birbirine benzerlik gösterdiği için bu tezde sadece Osmanlı melhame kültürünün ilk eseri olan Yazıcı Salih’in (ö. 15. yy) Kitab-ı Şemsiyye’sindeki yorumlar incelenecektir.

Kitab-ı Şemsiyye’ye göre ekim ayında Güneş halesi (ağıllanması) olursa vezir öldürülür, ülkede asayiş ve emniyet olur. Ay ağıllanırsa su az olur ama kıtlık olmaz ancak kamuda fitne çok olur. Bu ayda gök kuşağı batıda gözükse erzak ve ürünlerde bolluk olur sultan adil olur. Eğer doğuda gözükürse kıtlık ve fitne çok olur. Kasım ayında Güneş ağıllansa kıtlık olur, padişahlar öfkeli olur. Ay ağıllansa savaş çok olur ama ürünlerde bolluk, ülkelerde emniyet olur. Bu ayda gökkuşağı olursa kış sert geçer, veba ve yağmur çok olur. Aralık ayında Güneş ağıllansa kış sert olur, hayvan ölümü çok olur. Ay ağıllansa ürün çok olur. Ocak ayında Güneş ağıllansa yaz sıcak olur, erzaklar kırılır ve asayiş bozulur. Ay ağıllansa yağmurlar bereketli olur ama kış sert geçer. Gök kuşağı olsa ekin bol olur ama çok ağaç kurur. Eğer batıda olursa buğday iyi olur. Şubat ayında Güneş ağıllansa boğaz ağrıları çok olur ve yağmur ve ekin çok olur. Ay ağıllansa kış ve yemişler çok olur ama sonunda hastalık çok olur. Gök kuşağı doğudan görünse doğu beyleri sultana başkaldırır ve batıdan görünse mağrip ülkeleri perişan olur. Korku ve kıtlık artar. Mart ayında Güneş ağıllansa yıl bolluk bereket içinde olur. Ay ağıllansa bir ulu kişi ölür. Gök kuşağı doğuda olursa iki devlet arasında savaş olur. Batıda olsa üç yıl kıtlık olur. Bazı ülkelerde şehirler tahrip olur. Nisan ayında Güneş ağıllansa fitne fücur çok olur, zulüm artar. Ekinlere afet erişir. Ay ağıllansa hububat artar ve su çok olur. Gökkuşağı doğuda olursa kış sert olur. Eğer güneyde olursa bazı illerde hastalık çok olur. Mayıs ayında Güneş ağılansa fitne çok olur. Gök kuşağı doğuda görülürse koyun, sığır ve atlar kırılır, savaş çok olur. Hastalık çok olur. Haziran’da Güneş ağıllansa Rum ilinde kızlık olur. Arpa çok olur, gemiler batar. Ay ağıllansa yağmur çok olur, bolluk olur ama hastalık da çok olur. Temmuz’da Güneş ağıllansa hastalık çok olur. Ay ağıllansa yağmur çok olur, yazın sıcak olur. Gök kuşağı olsa sıcaklık artar, ölümlü hastalıklar yayılır. Eylül’de Güneş ağıllansa eşkıyalık çok olur. Ay ağıllansa yağış ve nebatat az olur. Gök kuşağı olursa doğuda ucuzluk olur. Görüldüğü üzere gökkuşağı ve halenin farklı aylarda görülmesine göre değişen yorumlamalar vardır.

Bilimsel Yorumlar

Osmanlı’da gökkuşağı ile ilgili bilimsel yorumlara geçmeden önce Taşköprülüzade Ahmed Efendi’nin (ö. 1561) Mevzuatu’l-Ulum adlı eserinde gökkuşağı çalışmalarını ayrı bir bilim dalı olarak nitelendirdiğini belirtmekte fayda vardır. Kavs-ı kuzah ilmi başlığıyla anılan bu alan, gökkuşağının oluşumundan, kaybolmasından, renklerinden, gündüzün ve yağmurun ardından görünmesinden, çoğunlukla gündüz bazen de Ay ışığında görülmesinden, yağışlı havalarda görülmesinden ve buna benzer hallerden bahseden bir ilim dalı olarak tanımlanmıştır.

Ülkemizde ve muhtelif İslam coğrafyasındaki yazma eserlerin kataloglarının kullanıcıların hizmetine sunulduğu yazmalar.gov.tr sitesinden elde edilen sonuçlara göre Osmanlı döneminde gökkuşağı ve hale ile ilgili yazılmış risaleler aşağıdaki gibidir:

1) Nalband-zâde Hüsâm ed-dîn Tôkâtî – Risâle fî Kavsi Kuzah
2) Hocazade – Risâle fî Ma’rifeti Kavsi Kuzah
3) Sinân Paşa Yûsuf b. Hızır Bey – Hâşiye alâ Risâle fî Kavsi Kuzah
4) Mollazade – Risâle fî Kavsi Kuzah ve Sebebi’l-İhsas

Bu eserler, II. Mehmed döneminde Arapça olarak telif edilmiştir. Ayrıca 16. yüzyıl müellifi Mirim Çelebi’nin (ö. 1525) Risale fi’l-Hale ve Kavs Kuzah, 18. yüzyıl müelliflerinden Nebiefendizade’nin (ö. 17.yy) Risale fi Kavs Kuzah adlı eserleri de bu alanda yazılmış diğer risaleler olsa da yazmalar.gov.tr sitesinde bulunamamıştır. Bu risaleler Kadızade-i Rumi’nin (ö. 1436) Şerhu Mulahhas fi’l-Hey’e adlı eserinin bazı bölümlerinin yeniden çalışılmış halidir.

Osmanlı’da gökkuşağı ve hale üzerine yapılan çalışmalarda Mirim Çelebi’nin eseri önemli yer tutmaktadır. Risale fi Kavs Kuzah ve’l-Hale isimli bu eser baştan sona gökkuşağı ile ilgili değildir. Mirim Çelebi bu eserde genel optik konularından bahsetmiş ve eserin son bölümlerinde gökkuşağı ve haleyi açıklamıştır. Mirim Çelebi gökkuşağına girmeden önceki bölümde renklerin nasıl oluştuğu ile ilgili açıklamalar yapar. Zaten renklerin oluşumunda hem İbn Sina hem de İbnu’l-Heysem’in görüşlerini devam ettirmiştir. Onlara göre renkler suya yansıyan ışık huzmelerinin bir kısmı suya nüfuz ederken diğer bir kısmı da yansıdığı için renk yaylarını oluşturmaktadır. Ancak Mirim Çelebi, ışık kaynağının gücüne göre renklerin de değişebileceğini vurgulamaktadır. Ayrıca gökkuşağı konusuna girince bu renk yaylarının ya da renk şeritlerinin birbirlerine yakın çeşitli renklerden oluştuğunu ve bunların ortaya çıkma nedeninin de, yansıma ve kırılmayla göze ulaşma kuvvetlerinin farklı olması olduğunu ileri sürmektedir.

16. yüzyıl müellifi Hocazade de Risale fi Mağrifeti Kavs Kuzah adlı risalesinde gökkuşağının oluşumunu aktarırken ışık saçan bir şeyden (mudi’) ışığın kavis şeklindeki yansıma yüzeyinin (sathu’l-mir’at) üzerine yansıyan (in’ikas) ışın doğrusu (hattu’ş-şia) ve gören kişinin açısına göre parçacıkların (ecza) tepkisi ile gökkuşağının oluşup renklendiğini açıklamaktadır. Mollazade’nin Risâle fî Kavsi Kuzah ve Sebebi’l-İhsas risalesinde ise gökkuşağının açıklanması diğerleriyle benzer nitelikler taşımakla birlikte Güneş’in konumu ve ondan gelen ışın doğrularının parçacıklara yansıyan açısıyla oluştuğunu belirtir.

Hale konusunda ise Mirim Çelebi, halenin Ay ya da parlak bir yıldızın etrafında ortaya çıkan tam ya da eksik beyaz halkaya verilen ad olduğunu söylemektedir. Ona göre son derece ince olan bu beyaz halka eğer Ay’ın etrafında bir bulut olmaması durumunda görünmeyecektir. Gökkuşağı ve hale ile ilgili bilgileri Osmanlı döneminde hem halk hem de saray nezdinde çok okunan Acaibu’l-Mahlûkat adlı eserlerde de görmekteyiz. Önce 16. yüzyılda yaşamış Rukneddin Ahmed’in Acaib’indeki gökkuşağı tanımını alalım: Önce gökkuşağı kelimesinin halkın yabancı dilde niran ve Türkçe’de eleğimsağma dediklerini aktarır. Ardından gökkuşağının Güneş’in önündeki su damlalarının oluşturduğu daire şeklinde yansıma ile oluştuğu aktarılmıştır: “Şol güneş zerreleri bigi kim ne aşağa iner ve ne yukaru çıkar söyle bir dâyire gibi vâki‘ olur…” Güneşe yakın olan damlalar kızıl sarıya, biraz uzak olan yeşile döner. Ayrıca gökkuşağının Güneş’in karşısında olduğunu da belirtir ama dairenin tam görülemediğini de söylemektedir:

“…bu Güneşe mukâbil olur eger şems maşrık tarafında olsa bu mağrib tarafında olur, veyahud bi’l-‘akis olur ve hem bu kavs-i kuzah dâyimâ tamâm olmaz…” Gökkuşağı ile ilgili deney önerisinde bulunan yazar, Güneş ışığının içeri düştüğü oda gibi yerde ışığın girdiği yere suyu saçınca oluşan renkli şeyin gökkuşağının aynısı olduğunu da söyler: “…sahrâda bir ev dut dört yanın muhkem eyle hiç aydın girmeye ve dahı Güneşe karşu yirden bir delük aç tâ ki Güneş içerü düşe, dahı ağzuna su al ol delükden giren Güneşe saç tâ ki göresin ki nice dürlü reng hâsıl olur dâyire seklinde kavs-i kuzah ana i‘tibâr idesin.” Yazar gökkuşağı tanımının ardından Ay’ın dolunay halinde ve hava yağmurlu ise hale görüldüğünü ve muhtemelen yine aynı sebepten oluştuğunu söylemektedir.

Geç dönem diyebileceğimiz ve 18. yüzyılda telif edilmiş Acaibu’l-Mahlûkat adlı eserde Muhammed Şakir Nasani hale ve gökkuşağını:

Hale ziyadır ki kamerin etrafında müctemi’ olub halka gibi ihata eder. Sebebi … ecza-yi sakıle sağıra havada peyda olub refik ve latif anim ol ecza ihata eder ki letafiyeti olmağla altında olan ziyayı besar derk itmeğe mani olmaz. Zira zav’-i basar ve gayrı kaçan bir musaykal nesneye müsadif olsa ol musaykaldan mun’akis olur ahirde görünür eger cihet-i kamer cihet-i muziye muhalif ise kamerin zav’i görünür kendü görünmez. Eger cihet-i mukabileden ise kamerin cirmi dahi görünüb hale mani’ olmaz. Burada halenin tanımı daha etraflıca yapılmıştır. Nasani, Ay ışığının parlak bir nesneye tesadüf etmesiyle oluştuğunu belirtmiştir. Ayrıca Ay’ın ciheti görünmeyip ışığı görünse de hale olur Ay’ın kendisi görünmese de hale olur demektedir.

Amma kavs-i kuzah şemsin hilafı tarafında ecza-yı mâiye-yi şeffafe olur yağmurdan yahud hudus-i buhardan şems küşade ve ufk-i mukabile garib olub ol ecza-i şeffafenin ardında cism-i kesif olur. Cebel ve sehab muzlim gibi kaçan nazır-ı şems istidbar itse zav’ı şems zav’-ı evvelinin duni olur ecza-i sığar olduğuçün cüz’lerin her biri şemsi şeklinde dune müeddi ider ol sebeb ile nümayan olur sebeb-i istidadası eczanın müstediran hudusudur. Merkez cürm-i şemsi daire itsin ki felekini muhit ola. Ol ecza-yı daire-i müsameh olur ve elvanı dahi mühtelif olur. levn-i mir’at ile levn-i şems terkibi hasebiyle muhtelifetu’l-elvan olur. Bazı benfesici ve bazı erguvani galib evkatda üç dürlü renk olur. Bazı evkatda sarı görünür. eger ecza-yı sakıle ki yağmurdan ve buhardan sonra hadis ola ve rasinede cism-i kesif olmazsa kavs olmaz. Zira ecza-yı şeffafede zav’ basar-ı hulul ider. Lakin mün’akis olmaz bazıları eydür sebeb-i ihtilaf-i elvani şemsin gurb ve buuduna göredir. Şems garib olsa ahmer görünür. baid olsa sarı görünür. Ziyade baid olsa erguvani görünür. Eger abi görünen safra ve erguvani ve benfesiciden mürekkebdür.

Gökkuşağını tarif ederken ise Güneş’in aksine olduğunu ve şeffaf su damlacıklarından oluştuğunu belirtir. Bu zerrecikler küçük olduğu gibi Güneş ışınının etkisiyle dairesel olur, dairenin ortasında Güneş’in kendisi olur. Zerrecikler yoğun olmazsa gökkuşağı olmaz. Renkler ise Güneş’in zerreciklere olan uzaklığıyla alakalıdır. Güneşe yakın olanlar kırmızı, uzak olanlar ise sarı renklidir. Çok uzak olursa ergüvani renk olur.
Bu eserle çağdaş başka bir eser olan Marifetname’de ise İbrahim Hakkı (ö. 1780), gökkuşağını Acaibu’l-Mahlukat’ta geçen tarifler gibi tanımlamıştır. Erzurumlu da diğerleri gibi gökkuşağını Güneş ışınlarının zerrelerde oluşturduğu yansımanın renklenmesi olarak yorumlamıştır. Ayrıca gökkuşağında Güneş’in kendisinin yansıması olamayacağını ise zerreciklerin küçüklüğüne bağlamıştır. Bu zerreciklerin olduğu dairenin az kısmı renkleri yansıtmakta ve bu yansıma Güneş’in ufuk üzerinde yükselmesiyle azalmakta; alçalmasıyla da artmaktadır. Erzurumlu gökkuşağının renklerinin oluşumunu da yine kendisinden öncekiler gibi zerreciklerin Güneş’e olan uzaklığına bağlamıştır. Ayrıca dolunay evresindeki Ay ışığında da gökkuşağı oluşumunu gördüğünü belirtir:

Erzurumlu hâleyi de yansıma fikriyle açıklamıştır. Yazara göre hâleye bakan kişinin konumu ve zerrelerden yansıyan ışın doğrularının açııs çok önemlidir. Ayrıca zerreler küçük olduğundan Ay’ın sadece ışığı yansır, şekli ve görüntüsü yansıyamaz. Hâle havanın rutubetli olduğu zamanda görüldüğünden yazara göre bu yağmura işaret eder. Yine yazara göre aynı esnada birden fazla hâle görülebilir. Bu da yine havadaki bulutlara yani neme bağlıdır.

Erzurumlu ayrıca Güneş’in halesinden bahsetmiş ve nasıl oluştuğunu da eklemiştir. Bunu da İbn Sina’nın kitabından iktibas yaparak açıklamıştır. Erzurumlu’ya göre Güneş halesinin az görülmesinin sebebi, Güneş’in hararet tesirinin fazla olmasından kaynaklı ince bulutların havaya karışmasıdır. Hatta Erzurumlu, Güneş halesinin yıllarca görülmediğini de çok yaşlı bir adamın ağzından verdiği örnekle açıklar:

“Bu değersiz yazar, bu kitabı yazmaktan bir yıl önce, Pasin ovasında, ilkbahar sonunda, öğle vaktinde, tam Güneş halesini dostlarla hayret ederek gözlemlerken, bizimle birlikte yüz kırk iki yaşında bir ihtiyar bulunup, o dahi haleye şaşkınlıkla bakıp

“Ben bu yaşıma geldim. Çok acayiplikler görmüşüm. Ömrüm içinde Güneş’in harman eylediğini görmemiştim. Şimdi bunu dahi seyrettim” demiştir.

Buraya kadar aktardığımız bilimsel yorumların popüler yorumlara etkisi olup olmadığına bakıldığında gökkuşağının renklerini oluşturan kavsın popüler yorumlarda bir temsil veya bir işaret olarak yorumlandığı görülmektedir. Popüler yorumlarda gökkuşağı edebi bir tasvirden farklı bir başka huviyet elde etmemiştir.
Avrupa’da gökkuşağı ve hale ile ilgili açıklamalara bakıldığında gökkuşağının doğru açıklaması Kemaluddin el-Farisi ile aynı tarihlerde (14. yüzyıl) yaşamış Freiberg’li Theodoric tarafından bulunmuştur. Osmanlıların belirttiği gökkuşağı açıklamaları el-Farisi’yi takip ettiğinden bilimsel olarak doğru çizgidedir. Ancak Avrupa’da bununla yetinilmemiş 17. yüzyılda Hollandalı astronom Hollestein’li Samual C. Kechel tarafından yapılan gözlemlerle halenin geometrik ölçümleri yapılmıştır.

Rüzgâr ve Fırtına

Rüzgar nedir, fırtına nedir ?

Kökeni Farsça olan rüzgâr çoğu Osmanlı metinlerinde “yel” veya “yil” olarak kullanılmıştır. Bazen Farsça “bad” ve Arapça “riyh” kelimeleri de kullanılmıştır. Kamus-i Türki ve diğer kamuslarda rüzgâr kelimesi “zaman, vakit veya âlem” anlamlarını da aktarır. Ancak Ş. Sami, rüzgâr kelimesinin aslının Farsça olmasına rağmen Farsçada bu kelimenin asıl manasıyla hiç alakasının olmadığını belirtir. Osmanlıların lügatinde rüzgârın estiği istikamete ve etkilerine göre farklı isimlendirmeler mevcuttur. Bu isimlendirmeler aşağıda detaylıca incelenecektir.

Popüler Yorumlar

Rüzgâr ile ilgili popüler yorumlara bakıldığında aşağıda aktarılacak örneklerden bu fenomenlerin manevi bir ikaz şeklinde yorumlandığı anlaşılacaktır.

İşit şimdi fırtınanın aslını
Oluşunu gelişini faslını

Heybetle gemiye dalga bindirir

Sürer atı istemediği yola
Hak bilir, sonunda ne işler ola
Ya batırır denizde, ya vurur taşa

Eğer bir limana girer ise kurtulur
Tövbe eder her şeye asiliğini unutur.

Piri Reis fırtınanın gemilere nasıl zarar vereceğini vurgulamış ve fırtına sebebiyle insanların asiliğini unutup tövbe edeceğini belirtmiştir. Buna benzer bir başka yorum da Peçevi’den gelmiştir. Peçevi, Arapzade adlı Mısır’a atanan kadının akıbetinden bahseder. Yolda gemiyle seyahat ederken fal bakan Arapzade, geminin fırtınaya tutulacağına dair anlam çıkarılacak ayete denk gelir. Kendisi bunu kabul etmese de yolda fırtına kopmuş ve Arapzade bu fırtınada boğulmuştur. Peçevi’ye göre bu fırtına Allah’ın takdiri olduğu gibi Arapzade’nin evliyayı sevmemesi nedeniyle böyle bir akıbete müstahak olduğunu vurgular.

Ayrıca bazı Osmanlı kroniklerinde rüzgâra farklı anlamlar yüklendiği görülmüştür. Lütfi Paşa, İspanyolların Cezayir’e saldırdığı ve Gazi Hasan Paşa’nın müdafaa ettiği savaş sırasında “…takdir-i Rabbani ve emr-i sübhani ile canib-i şimalden bir ‘acib rüzgâr tufan zahir olub ve yağmur yağub derya yüzi karanuluk olub muhkem rüzgâr esdiki göz açdurmayub ve tedarike mecalleri kalmayub küffarın eger karada ve eger deryada başları kayusı oldı” diyerek Tanrı’nın takdiriyle esen sert rüzgarın “düşman” askerlerine sıkıntı yarattığını aktarmıştır. Selaniki Tarihi’nde Mart 1511 yılında gerçekleşen bir fırtına hadisesi: “Azim fırtınalar ile bir gün ve bir gice kâmil şiddet ile baran-ı bi-payan yağdı, mehabet üzre yetmiş dört def’a yıldırım indi.” Yine Selaniki, rüzgârın esiş hızının “hikmet-i İlahi” olduğunu vurguluyor: “rüzgâr lodos olmakla muvafıkdur deyü salup, hikmet-i Bari rüzgâr gerçi muvafık amma ziyade esip…”

Selaniki, eserinde “rüzgâr”ı sık sık talih veya iyi durum olarak kullanır. Ve bu durumun bozulmasını “tagayyurat-ı rüzgâr” ibaresiyle ve “ehl-i rüzgâr” ile de iyi durumda olan kişileri aktarır. Selaniki Tarihi’nde de olduğu gibi bazı Osmanlı kroniklerinde rüzgâr, bir süreci veya zamanı temsil etmektedir. Örneğin Behişti Tarihi’nde “ber-geşte-i rüzgâr” ibaresi durumun tersine dönmesi mahiyetinde kullanılmıştır. Behişti;

“Mażmûn-ı vahy-i münezzel ve mefhûm-ı kelâm-ı ma'[m]ûl-ı manṭûkî oldur ki takallüb-i rûzgâr ve te’âkub-ı leyl ü nehâr âlemi ber-karâr eylemez” cümlesiyle Kur’an’a atıf yaparak rüzgârın değişmesinin ve gecenin gündüzü takip etmesinin âlemi oluşturduğunu belirtir. Behişti, eserinin başka yerinde ise rüzgârı bir felaket olarak kullanır ve bununla ilgili ayet verir: “Fe-erselnâ ‘aleyhim rîhan sarsaran fî-eyyâmin nehisâtin” mısdâkınca bu nikbet görüp, ol sâhib-devlet fursat fevt itdügine gâyet melâlet çeküp…”

Behişti başka bir olayda ise Osmanlı donanması için rüzgârın yardım ettiğini belirtir. Gelibolulu, eserinde bir savaşta rüzgârın Osmanlı donanmasına yardım ettiği ve düşman üzerine galip geldiğini aktarır: “Âhir inâyet-i Bâri yârî kılub, nusret rüzgârı ‘asâkir-i İslâm üzerine esdi. Küffâr gemileri ve cengcileri kesr u inhizâmla zevâlin buldı.” Gelibolulu da bu eserinde diğer Osmanlı kronikleri gibi rüzgârın Allah’ın istemesiyle olduğunu defalarca vurgular.

Buraya kadar incelediğimiz yorumlara bakıldığında rüzgarın dini referanslı yorumlandığı göze rahatlıkla çarpmaktadır. Çünkü rüzgarın estiği vakit doğa ve insanlar üzerinde kuvvetli bir etkisi olduğu gibi bu etkiye mistik bir anlam yüklemek doğaldır. Kur’an’da da kendisine sıkça atıf yapılan fenomenlerden biri olması da rüzgarın nasıl yorumlanması gerektiğine dair yol çizmektedir.

Bilimsel Yorumlar

Rüzgâr fenomenine dair bilimsel açıklamalarda çok fazla çeşitlilik olmamaktadır. Çünkü o dönemde kabul gören açıklamalar yeterli kabul edildiğinden birçok yazar müstakil olarak rüzgarın nasıl oluştuğuna değinmemiştir.
Rüzgâr fenomeninin bilimsel yorumu için yine Acaibu’l-Mahlûkat adlı kitaplarda nasıl geçtiği örneklerle açıklanacaktır. Zaman sırasına göre ilklerden olan Rükneddin b. Ahmed rüzgârın sadece havada olduğunu ve rüzgarı havanın hareketlenmesi olarak açıklamıştır. Rüzgârın oluşum nedenini ise buharın toplanıp yoğunlaşması ya da bulutun bir yerden diğerine hareket etmesi şeklinde ifade etmiştir. Rüzgârın başı ve sonu olmadığını ve her şeyi etkileyebildiği için padişaha benzetmiştir: “Dahı bil ki yil pâdişâhdur ki ne evveli bellü ve ne âhiri bellüdür ve ne ortası ve ne sureti gözikür, cemi‘ nesneye irişür.”

18. yüzyılda yaşamış Şakir Nasani de rüzgârın oluşumunu biraz daha açıklayıcı ifade eder:

Yeller havanın temevvücünden hâsıl olur. Tesir-i şemsden hâsıl olan duhanlar tabaka-i barideye vasıl oldukda ya harareti bürudet ile münkesir ola yahud olmayub baki ola. Eger harareti münkesir olursa kesafeti tahsil idüb nüzül-i kasd ider. Ol sebeb ile temevvüc hâsıl olur ve riyh hâsıl olur. Kâh olur ki ol duhanlar hava-yı mütehallil olub bir tarafdan bir tarafa hareket ider riyh hadis olur. Sebeb-i tahallili duhan muhrec muavveceden çıkar. Yahud riyah nazelehu suud-i mustakimeden men’ ider.

Yazara göre rüzgâr, havanın dalgalanmasıdır. Güneş nedeniyle oluşup yükselen buharlar soğuk hava tabakası tarafından kesilince tekrar aşağı doğru inmeye başladığında havada bir dalgalanma oluşur. Bu buharlar çözülmüş olduğundan hareket edecektir. Piri Reis’in Kitab-ı Bahriye’sinde denizciler için hayati önemde olduğundan rüzgârla ilgili detaylı bilgi verilmiştir. Bu bilgilerden birisi de fırtınanın kopuş nedenlerinden birisi olarak yıldızın doğuşunu göstermesidir. Bu yorumun benzeri Arap coğrafyacılarda vardır.

“Bir yıldız doğar ki gün değişir
O yıldız dolup tamam olunca, işler
korkunç olur çünkü fırtına başlar.”

Piri Reis rüzgâr çeşitlerini yönlere göre isimlendirmekte ve 32 adet olduğunu belirtmektedir. Bunların içinde önemlileri Karayel, Şoluk, Lodos ve Poyraz’dır. 16. yüzyıl Osmanlı coğrafyacı-bilginlerinden Muvakkit Mustafa’nın Tuhfetü’z-Zaman adlı eserinde otuz iki adet rüzgâr olduğu bildirilir ama meşhur olanların dört adet olduğu vurgulanır. Bu dört rüzgardan kuzeyden esenin poyraz “püryaz” olduğu, güneyden esenin lodos olduğu, saba rüzgarının doğudan debür yelinin ise batıdan estiği belirtilir. Bu iktibasta Osmanlı’da yel/rüzgâr isimlerinin yönlere göre adlandırıldığı görülmektedir. Daha sonra yazar rüzgârların özelliklerine geçerek “yeller ki vardur kimi bulutlar sürer ve kimi bulutlar taġıdur ve kimi yine cem’ ėder ve kimi sığır südin çıkarır ve kimi ağaçlar yaprağın bitürür ve kimi yemişler bitürür ve kimisi yapraklar döker.” Ardından Muvakkit, her rüzgâr türünün doğaya ve insanlara ne gibi etkide bulunduğunu uzun uzun aktarır.

Seydi Ali Reis de Kitabu’l-Muhit adlı eserinde sekiz adet rüzgârın pusula yönleri ile taksim edildiğini bildirmekte ve gemicilere hangi rüzgârın hangi yönden estiğini bilmeleri gerektiği hususunda ikazda bulunmaktadır. Eğer rüzgârın ne olduğu kestirilemezse pusulaya müracaat edilmesini salık verir. Böylece gemi nereye gidecekse o rüzgâra doğru yönelir. “…yani rüzgâr taraf-ı cenubdan olup semt-i canib şimale ise taraf-ı Rum olup ve eger rüzgâr canib-i şimalden olup semt-i taraf cenube ise Arab yakası olur sairleri dadı bundan kıyas oluna. Ayrıca Seydi Ali Reis “lodos”, “kıble”, “keşişleme”, “furyas” (poyraz), “karayel” gibi farklı yönden esen rüzgârların şiddetine göre gemicilere belli başlı uyarılarda bulunmakta ve bu rüzgârların sırayla ve kendi zamana göre estiğini belirtmektedir.

Bir başka 18. yüzyıl müellifi olan Kâtip Çelebi’nin rüzgârın oluşum tanımı Acaibu’l-Mahlukattakiler gibidir. Rüzgârın oluşma sebebinin soğuk hava olduğunu belirtir. Ayrıca:

“Asıl rüzgârlar Araplara göre dörttür: kuzey, güneyi ön ve arka rüzgârlardır. Bazıları ise bunu yıldız adlarıyla isimlendirirler. Fecr-i sanide doğan yıldızlardan büyük olan her yıldızın doğma anında o toprakta rüzgâr güçlü olur. Rum denizlerinde (Akdeniz) Kameri ayların başına rastlayan rüzgâr, fırtına olur. Ay’ın burçlar kuşağındaki konumuna göre rüzgârların şiddeti değişir. Denizciler yıldızın doğma anında sefere çıkmazlar çünkü yukarıda bahsedildiği gibi rüzgâr sert eser.”

Osmanlı müelliflerinin bu alıntılarına baktığımızda İbn Macid (ö. 16. yy başları) adlı Arap denizcinin Kitâbü’l-Fevâid fî Usûli ‘ilmi’l-bahr ve’l-kavâ’id eserinde bu rüzgarların gemicilere yön belirlemesine dair yaptığı açıklama ile benzerlik göstermektedir.

Buraya kadar aktarılan bilimsel yorumlara baktığımızda rüzgarın özellikle denizcilik biliminde önemi ortaya çıkmaktadır. Bu noktada gemicilerin rüzgarın yönünü tahmin etmek kadar astronoımi ve haritacılık bilgisine de sahip olması önemlidir. Eserlerinde alıntı yaptığımız denizci bilginlerin hem astronomi hem de coğrafya bilgisinin elzem olduğunu ısrar etmelerinin nedeni de budur.

Bulut ve Yağışlar

Osmanlı metinlerinde bulut, bazen Farsça “ebr” veya Arapça “sehab” kelimeleriyle kullanılmıştır. Yağmur ise Farsça “baran” veya Arapça “matar”; kar ise Arapça “selc” veya Farsça “berf” çiğ ve kırağı ise Farsça “jale” kelimeleriyle kullanılmıştır.

Popüler Yorumlar

15. yüzyıl müelliflerinden Ahmed Bican eseri Dürr-i Meknun’da yağmurun çok yağmasını toplumun ahlaki kuralları çiğnemesinden ötürü meydana geldiğini aktarır: “Zira o zamanın halkı eşer olup haşir ve neşir, katlarında bir efsane ola. İlmin sözlerini kabul etmeyeler. Ol sebebden ulema mağlup, ehl-i bid’at galib ola. Vakitsiz yağmurlar … çok ola.” Osmanlı kronik metinleri yağmur ve sellerle oluşan tahribat ve can ve mal kayıpları hakkında oldukça fazla veriye sahiptir. Özellikle Osmanlı ordusunun sefere çıkma mevsiminin kış sonu ve bahar aylarına tesadüf etmesi sebebiyle ordunun ve bölge halkının yoğun yağmur ve sellerden çok fazla etkilendiği bu kroniklerde sıkça aktarılmaktadır. Örnek olarak Lütfi Paşa I. Süleyman’ın Budin Seferi başlangıcında ordunun Halkalı muhitindeyken uğradığı yağmur ve sel felaketini şöyle aktarır:

“Ve ol gün Halkalu nam peykare konub ittifakı ol gice yatsu vaktinden sonra heva mütegayyır olub ra’d u berk şakıyub yağmur yağub bir ‘azim sil gelüb ol Halkalu deresine sıgmayub etraflara yayılub derya misal olıcak ol seyl-i ‘azim önünde bulduğın eger atdır ve eğer adamdır ve eğer çadırdır ve eğer odakdır ve eğer gayrıdır, ve’l-hâsıl seyl kolayına konanların ekseriya ve niçesinin esbablann alub ve kendülerin helak ve niçe atlan ve develeri yuvallayub ve niçeleri ‘uryan kurtulub ve nicelerin toğru denize gönderdi.”

Lütfi Paşa, İspanyolların Cezayir’e saldırdığı ve Gazi Hasan Paşa’nın müdafaa ettiği savaş sırasında “takdir-i Rabbani ve emr-i sübhani ile canib-i şimalden bir ‘acib rüzgâr tufan zahir olub ve yağmur yağub derya yüzi karanuluk olub muhkem rüzgâr esdiki göz açdurmayub ve tedarike mecalleri kalmayub küffarın eger karada ve eger deryada başları kayusı oldı” diyerek Tanrı’nın takdiriyle yağan yağmurun “düşman” askerlerine sıkıntı yarattığını aktarmıştır. Lütfi Paşa Nil’in doğduğu yeri ve Nil’in suyunun nasıl yükseldiğini aktarırken üç ay süren aralıksız yağmurdan bahseder: “Ve çün Haziran gurresi ola, Ağustosun ahiri olunca işbu üç ayda ol vilayetlerde temam gice ve gündüz muttasıl yağmurlar yağub siller olur ki, afıa Nil baran dirler. İşbu Nil ayağıdır ol yağmurlar sebebi iledir kim, işbu Nil’in taşması iki ayda canib-i Mısr’a gelüb yatur.”

Abdi Tarihi’nde İstanbul’da 1141 senesinde Muharrem ayının (Ağustos 1728) ilk Cuma gününe tesadüf eden şiddetli bir yağmurdan oluşan büyük sel felaketini bir “musibet” olarak anlatılır. Evlerin çoğunun harap olduğunu aktarmıştır. Behişti Tarihi’nde de çok yağmur yağmasından kaynaklanan tufandan bahsedilir ve Galata’ya yıldırımın düşüşünü gökyüzünün ani felaketi olarak aktarır: “…nâ-gehânî każâ-yı âsmânî irişüp…” Yine aynı tarih kitabında yağmurun çokluğuyla gelen yıldırımdan bahsedilmekte ve birçok evin ve insanın perişan olduğunu belirtir: “Ve hem sene-i meẕkûrda (h. 892) temmûzun yigirmi dördinde Şabân ayınun yigirmi ikisinde yekşenbih gün yaġmur yaġup, sâika inüp, At-meydânı altında ṭop-otı maḫzenini ṭuṭışdurup, bî-nihâye evler ve âdemler helâk eyledi.”

Neşri’nin eserinde ise Sultan I. Murad’ın savaş öncesi duası ve ardından gelen yağmurun yağması “rahmet” olarak addedilmiştir: “Hemân âsumanı bulud ihata idüb, yağmur ruy ı zemini rahmete gark itdi ve tuman dahi leşker-i İslâm üzerinden kalkub, kâfir üzerine çökdi.” Eyyubi’nin Menakıb-ı Sultan Süleyman adlı eserinde yağmur, rüzgâr ve karın varlığında “hikmet” olduğu vurgulanır:

“Cemi’-i fi’li hikmet üzre üstad

Gerek baran gerek. selc gerek bad.”

Aynı eserde yağmur bulutlarının gelişi de Allah’ın emriyle olmaktadır:

“Olup bad-ı akime emr-i Yezdan

Ki süre her tarafdan ebr-i Baran”

Peçevi de Mohaç sahrasında yağmurun yağışını Tanrı’nın hikmeti olarak açıklar. “Yüce Tanrı’nın hikmeti ile öyle sert bir yağmur yağdı ki…” Ayrıca eserin başka yerinde ise yağmurun bastırmasını Tanrı’nın kaleyi almayı nasip etmediğinin işareti olarak belirtir: “Yüce Tanrı takdirinde o kalenin alınmasını nasip etmemiş. Kış soğukları da birden bastırarak yağmur ve kar her tarafı kapladı.” Evliya da “bârân-ı rahmet seyline yollar edüp İslâmbol içre beş yerde küşâde sarnıçlar matar-ı rahmet leb-ber-leb olurdu” cümlesiyle yağmuru rahmet sıfatıyla tanımlar.

Meteorolojik tahmin işlevini havi veriler içeren melhamelerde yağışlardan da bahsedilmektedir. Kitab-ı Şemsiyye’ye göre şubat ayında pusarık (sisli yağış) olsa çok hayvan kırılır. Martta pusarık olsa nebatat çok olur. Sert rüzgâr esse hayvan çok olur ama bitkilere afet erişir. Nisan’da dolu yağsa yemiş az olur veba olur. Pusarık olursa yemiş ve hayvanlara afet erişir ve veba olur. Mayıs’ta pusarık olsa iki ülke birbiriyle boğuşur. Ağustos’ta pusarık olsa beyler arasında savaş olur. Eylül’de pusarık olursa ülkeler düşman olur.

Buraya kadar popüler yorumlar ağırlıklı olarak dini referanslardan beslenen yorumları içermektedir. Yağışların yine Kur’an’da kendisine atıf yapılan bir fenomenlerden olması bunların tıpkı rüzgar gibi sadece Tanrısal iradeyle gerçekleştiği kabulü bilgisini ortaya koyar. Dini referanslarda yağmur Allah’ın lütfu olarak görüldüğünden “rahmet” sıfatıyla anılmaktadır.

Bilimsel Yorumlar

Osmanlı bilimsel literatüründe yağışların oluşumu ile ilgili muhtelif yorumlardan çoğunluğu aşağıdaki örneklerde de görüleceği üzere birbirine benzerlik göstermektedir. Osmanlı düşünürlerinin bu fenomenlere karşı geliştirdikleri yorumlamalar incelenirken zaman içinde görülen değişimlerin olup olmadığına bakıldığında yine bu yorumlamalarda süreklilik görülmektedir. 15. yüzyılda yaşamış Rukneddin Ahmed, Acaibu’l-Mahlûkat adlı eserinde yağmurun oluşumu hakkında Aristo çizgisinde yorum yapmıştır. Yazara göre yerden ve denizden yükselen buhar soğuk hava tabakasıyla karşılaştığında yoğunlaşmaya başlar. Bu yoğunlaşma sürecinde su damlacıkları birleşip damla olur ve yağmur olarak aşağı iner. Eğer yoğunlaşma güneş ve yıldızın etkisiyle yoğunluğunu kaybederse yağmur kesilir. Eğer buhar havada soğursa kar olur, soğuyup hareket etmeye devam ederse dolu, buhar az olursa çise olur.

16. yüzyıl müelliflerinden Muvakkit Mustafa yağmur damlalarının ebatlarının ve yağış sürelerinin önemli olduğunu vurgular. Yazara göre yağmur damlaları birleşip inseydi yeryüzü delik deşik olur ve bitkiler perişan olurdu. Eğer çok ince yağmış olsaydı bu kez canlıların derilerinin içine sızar ve onlara zarar verirdi. Yağmur sürekli yağarsa bitkiler zarar görürdü ve bu nedenle canlılar aç kalırdı. 18. yüzyılda yaşamış Muhammed Şakir Nasani’nin eserinde yukarıda bahsedilen Acaibu’l-Mahlûkat yorumunu tekrar eder:

Kaçan derya üzerine işrak ide buhar hâsıl olub çoh uruc ider. Buhar hava baride vasıl oldukda berdden kesafet tahsil idüb sehab olur. Andan yeller sehabları sürüb deryadan baid olan yerlere iletüb yağmurlar yağdurur. Ve uyun ve enhar hamil ider.

Marifetname’de yağmur, kar ve dolunun izah edilişi yukarıdaki yorumlarla benzerlik taşımaktadır. Erzurumlu aynı temellendirmeyi kırağı, çiy ve sisin oluşumunda da yapmaktadır. Erzurumlu’ya göre sis yoğunluğu ve harareti zayıf olduğundan soğuk tabakaya ulaşamadan yere iner ve bu esnada soğuk hala isabet etmediyse yeryüzünü örter. Aşağı inen bu buhar soğukla karşılaşırsa ufak ve berrak zerreler halinde donarsa bu kırağı olur. Ancak donmazsa ve damlalar halinde olursa bu da çiydir.

Yağışlar hakkındaki bilimsel yorumlamalarda öne çıkan açıklamalar bu yağışların nasıl oluştuğu hakkındadır. Bu açıklamaların hemen hepsinde bugünkü bilimsel açıklamalara benzer şekilde buharın yükselişi ve soğuk hava katmanında yoğunlaşıp inişi vurgulanmıştır.

Şimşek, Yıldırım ve Gök Gürültüsü

Osmanlı metinlerinde şimşek bazen Arapça “berk” kelimesiyle, gök gürültüsü de bazen “ra’d” kelimesiyle ve yıldırım ise bazen “sâika” kelimesiyle ifade edilmiştir.

Popüler Yorumlar

Osmanlı kroniklerinde “berk” askerleri tarif ederken kullanılır ve hızı ve şiddeti temsil etmektedir. Yine şimşek ve gök gürültüsü ateşli silahların savaş anındaki işlevinin heybetini temsil etmektedir. Selaniki, Tarih’inde yaşanmış bir şimşek, yıldırım ve gök gürültüsü olayını aktarır: “evza’-ı felekiyye ve ecram-ı ulviyyenin herekati bir vechile oldı ki hiç bir devrde görülmüş ve işidilmiş degil acib ü mehib’ berk-i hatıf ve sa’ikaya agaz eyleyüp gerdün-i gerdan güm güm gümleyip afak inlemeğe başladı. Azim fırtınalar ile bir gün ve bir gice kâmil şiddet ile baran-ı bi-payan yağdı, mehabet üzre yetmiş dört def’a yıldırım indi.” 1489’da Atmeydanı’ndaki bir kiliseye yıldırım düşmüş ve kilisenin mahzeninde barut dolu olduğu için infilak etmiş ve etrafa oldukça önemli zayiat vermiştir. Bu hadise birçok Osmanlı kroniklerinde geçmektedir. Memluklerin II. Bayezid döneminde Osmanlı sınırlarına saldırdığını haber alan Sultan, asker toplamak için hazırlık yaparken İstanbul’da sabah vakti yıldırımlar, yağmurlar ve yeller olmuş ve Sultan beklemeye karar vermiştir: “Bu hinde, Sultan Bayezid’e Beşiktaş’a çıkmazdan öndin bir gün sa’ikalar olub ‘ale’ssabah yeller esub yağmur yağdı.”

Muvakkit Mustafa da şimşek, yıldırım ve gök gürültüsünün Tanrı’nın emri ile vukuu bulduğunu belirtir: “ra’d u berk u sâika bu üçi Hak Teala hazretinin hikmetlerindendür” Evliya da şimşekin, yıldırımın ve gök gürültüsünün Tanrı’nın emri ile vuku bulduğunu belirtirken aynı zamanda bunların kesilmesini de insanların içten duası ile olabileceğini aktarır: “bî-emr-i Hudâ bir dipi ve boran ve zulumât ve ra‘d ve berk u sâika” ve “Hemân cümle hâzırûn, derûn-ı dilden ihlâs-ı şerîfe müdâvemet edince bi-emrillahi Te‘âlâ ân-ı vâhidde zulumât-ı semâ ref‘ olup hevâ küşâde olur, ra‘d u berk dahi münkatı‘ oldu”.

Melhamelerde şimşek, yıldırım ve gök gürlemesi de gelecek için tahminde bulunma işaretlerinden birisidir. Kitab-ı Şemsiyye’ye göre ekim ayının ilk 4 günü içinde gök gürlerse erzak çok olur, 5, 6, 7 günlerinde gürlerse yiyecek çok olur. 8, 9 günlerinde gürlerse savaş olur. 10 gününde gürlerse yiyecek bol olur. On birde gürlerse çekirge olur. 5’ten 30’uncu güne kadar gürlerse kış soğuk geçer. Veba çok olur. Gök gürlemesi gece çok olursa beyler arasında savaş çok olur. Kasımda gök gürlerse veba çok olur. Memlekette zulüm çok olur. Asayiş kalkar. Aralıkta gök gürlerse üzümden başka yemişlerde kıran olur. Kış sert olur ama yaz iyi geçer. Yıl ortasında savaş olur. Bu ay yıldırım düşse ucuzluk olur. Ocak’ta gök gürlerse memlekette hayır kalmaz. 10 ile 20 günleri arasında gürlerse kıtlık olur. 20-30 arasında olursa yağış çok olur, sonu ucuzluk olur. Bu ayda yıldırım olursa hastalık çok olur. Şubatta gök gürlerse hububat iyi olur. Eğer sert gürlerse bitkiler perişan olur. Yıldırım olursa ekin çok olur, yağışlar artar. Mart’ta yıldırım inerse hububat çok olur ama fitne ve öldürme de çok olur. Nisanda 4. gün gök gürlese Rum ilinde kıtlık olur. 7. gün gürlerse İstanbul’da kıtlık olur. 20-25. günler arası gürlerse kıtlık ve hastalık çok olur. 25-30 günlerde gürlerse ucuzluk olur. Şimşek olursa doğuda kıtlık olur. Batıda görünse o tarafta yağış çok olur. Kış sert geçer fitne çok olur. Mayısta gök gürlerse atlar kırılır. 25’ine kadar gürlerse çekirge olur. Ay sonunda gürlerse veba çok olur. Haziran’da gök gürlerse tahribat ve veba çok olur. Emniyet kalkar. Yıldırım olursa yağış kıt olur. Fitne ve kızlık çok olur. Temmuzda gök gürlerse bazı yerlerde düşmanlık çok olur. Son 10 günde gürlerse pamuk iyi olur. Şimşek olsa ucuzluk olur ama yılın başlarında savaşlar olur. Şimşek görünse harp çok olur. Ağustos’un 20’lerinde gök gürlerse ülkeler arası düşmanlık çoğalır. Yıldırım düşse yazın sıcak olur. Eylül’de 10-20 günleri arası gök gürlerse veba olur. 20-30 günleri arası gürlerse ucuzluk ve emniyet olur. Şimşek doğuda olursa emniyet yaygın olur.

Şimşek, yıldırım ve gök gürültüsü ile ilgili popüler yorumlamalara bakıldığında buaraya kadar incelediğimiz meteorolojik fenomenlerin hemen hepsinde olduğu gibi din kaynaklı etkinin merkezde olduğu anlaşılmaktadır. Hem görsel hem de işitsel etkisinin büyük olması bu fenomenlere dair yorumları etkilemiş ve bunları ya bir işaret olarak ya da felaket olarak görülmesine neden olmuştur.

Bilimsel Yorumlar

Osmanlı’da bilimler tasnifi yapan Taşköprülüzade’nin Mevzuatu’l-Ulum adlı eserinde Yağmur Yağmak İlmi (İlmu Nüzûli’l-Gays) başlığı altında müstakil bir ilim dalından bahsedilmektedir. Bu ilim dalı aslında bugünkü meteoroloji alanıyla aynı misyonu taşımaktadır. Taşköprülüzade’nin tanımında bu ilim dalıyla en çok Arapların uğraştığı bunun sebebinin de ihtiyaç olduğunu belirterek başlar ve şimşek, bulut ve rüzgârların haline bakılarak yağmur tahmininde bulunmak olarak tanımlar. Bu ilmin, tecrübe ile geliştiğini çünkü bulutların hallerinde sürekli farklılık olduğundan tahmin etme durumunda delillerin değiştiğinden bahseder. Çünkü bulutların şekil, renk ve yoğunlukları, yağmurun yağıp yağmayacağı hakkında delil sunmaktadır.

Acaib literatürüne baktığımızda Rukneddin Ahmed, eserinde ilk olarak yıldırımın izahıyla başlar ve yıldırımın bir ateş olduğunu ve ateş küresinden indiğini belirtir. Ardından toprak küresinin çeyreklik kısmı hariç gerisini su küresinin kapladığını ve onu da hava küresi ve onu da ateş küresi kaplamıştır. Ateş küresinin aynı zamanda Ay küresi olduğunu söyler. Ateş küresinden havaya ateş inse ve parlasa ona şimşek (berk) eğer toprağa kadar inse ona da yıldırım (saika) denir. Yıldırımın yere inmesinin yeri harap ettiğini vurgulayan yazara göre bunların sesine de gök gürültüsü (ra’d) denildiğini ekler. Gök gürültüsü olurken balıkların sudan çıkamadığını aksi halde sesten ötürü öleceklerini de ekler. Bu kısımda yazar Aristocu çizginin dışında, farklı bir yorum getirmiştir. Aristo ve İbn Sina’ya göre gök gürültüsü, yıldırım ve şimşek bulutların çarpışmasıyla husule gelmektedir.

Ali b. Abdurrahman Acaibu’l-Mahlûkat eserinde gök gürültüsü, şimşek ve yıldırımın oluşma sebepleri hakkında yaptığı açıklamalar Aristo çizgisindedir. Yazara göre Güneş’in tesiriyle yerden parçacıklar çözülür ve hararetten ötürü ateş parçalarıyla karışıp yükselmeye başlar. Ateş küresine ulaştığında bulutun içinde hapsolur ve bulut içinde sıkıştığı için çıkar ve çıkarken ses de çıkarır ve buna gök gürültüsü denir. Eğer bulut çok yoğunsa parçacıklar çıkamadığı için bulutun içinde ateş olur ki bu da şimşek ve yıldırımdır. Ama önce şimşeğin ışığı görünür ardından sesi işitilir. Saikayı ise yıldırım oku olarak tanımlayan Ali b. Abdurrahman onu ateşin kuvvetli hali olarak yorumlar ve ulaştığı yeri yaktığını belirtir. Ayrıca suya erişen yıldırımın suya hiçbir şey yapmasa da içindeki balıkları öldüreceğini, demiri eritse bile ağaca zarar vermeyeceğini de ekler.

Geç dönem müelliflerinden Şakir Nasani de eserinde bu fenomenleri açıklarken Aristo’yu ve onu takip edenleri (muhtemelen İbn Sina) takip ederek onların sözü gibi aktarır. Bulutların birbiriyle çarpışmasının veya birbirinin içine girmesinin sonucu olarak şimşek, yıldırım ve gök gürültüsünün oluştuğunu belirtir. Berk hukema eydür dirler ki sehabda birbirlerine muhtelit olan buhar ve duhan hararetleri baki ise suud kast ider. burudet tahmil itse nüzul kasd ider. Bu ihtilaf ile sehabi şiddet ile suhub ol temzıkde sada hâsıl olur ki ra’d dirler ve birbirlerini ziyade temzık ile mehakinden ateş-i şule virür latif ise berk kesif ise saika dirler. Kah ol mertebe galiz olur ki isabet itdügün ihrak ider. Asli latif olduğundan ancak isabet itdügün ihrak ider. hadide isabet itse zevb ider. Kah babda olan dokunub zevb ider ağacına zarar itmez. ra’d ve berk havada ikisi birden olur semada ra’ddan sonra sebebi budur ki hava ile beynimizde mesafe vardır.

Buraya kadar incelediğimiz bilimsel yorumlamalar, diğer fenomenlerde olduğu gibi yine birbirini tekrar eden açıklamalardan oluşmaktadır. Bütün meteorolojik fenomenlerde kullanılan Aristo’nun ısınma teorisi, burada da kullanılmıştır. Şimşek, yıldırım ve gök gürültüsünün Avrupa biliminde anlaşılması ise 17. yüzyılda William Gilbert’in manyetizma ve elektrik ile ilgili çalışmalarına kadar beklemek gerekir. Özellikle yıldırımın oluşumundaki elektrik açıklaması için ise Benjamin Farnklin (ö. 1790) gibi geç dönem Amerikalı mucidi beklemek gerekiyor. Ancak Gilbert’in çalışmalarının önemi, Aristo’nun açıklamalarını sorgulamaya çekmesi ve yeni açıklamalar arayışına girmesidir. Bu noktada Osmanlı düşüncesi ile Avrupa düşüncesi ayrışmaya başlayacaktır.
Birinci bölümde incelenen meteorolojik fenomenlere yönelik Osmanlı klasik döneminde yapılan yorumlara baktığımızda yüzyıllar arasında fark olsa da yazarların sadece fenomenin kendisine verdiği önem dışında yorumlama noktasında ciddi bir değişim gözlenmemektedir. Bu durum Osmanlı klasik döneminde doğa düşüncesindeki fenomenlere bakış açısında önemli bir değişiklik olmadığını ve hatta geleneğin tekrarından öteye geçemediğini bizlere göstermektedir. Yer yer Aristo’nun Klasik İslam düşünürlerinin eleğinden geçen yorumu takip edilmiş ama ekseriyette İbn Sina’ya sadık kalınmıştır.

Yorumların zamana göre değişmemesinin iki önemli sebebi vardır. Birincisi Osmanlı bilimsel literatürünün oluşmasında kendisinden önceki Klasik İslam bilimsel literatürünün takip edilmesi ve onların çevrilmesi etkili olmuştur. Klasik İslam biliminin o dönemki bilimsel ihtiyacı karşıladığı düşünülürse Osmanlı bilginlerinin yeni bir arayışa girmemesi normal karşılanabilir. Halihazırda Osmanlı Devleti’nin kuruluş dönemindeki alimlerin çoğunun eğitim yerinin Türkistan ve Mısır bilim havzası olmasından ötürü oralardaki literatür Osmanlı medreselerine taşınmıştır. Buralarda eğitim alan alimler Osmanlı’da medreseleri tesis etmişler ve böylece Osmanlı bilimsel literatürü bir nevi Klasik’in taklidi ile başlamış ancak bundan öteye gidememiştir. İkinci sebep ise Osmanlı müelliflerinin eser yazarken eserin ihtivasına göre geleneğe aşırı bağlı kalmış olmaları ve geleneği sürdürmeleri nedeniyle yorumlamalarda da değişiklik görülmemiştir. Örnek verecek olursak melhame literatüründe Osmanlı melhame müelliflerinin eserleri Yazıcı Salih’in eserinin yeniden yazılmış versiyonları gibi görülmekte sadece dil ve üslupta farklılıklar göze çarpmaktadır. Çünkü Osmanlı’daki melhameler Ebu’l-Fazl’ın Selçuklu sultanı II. Kılınçarslan’a sunduğu Usulu’l-Melahim adlı eserinin Türkçeye tercümelerinden oluşmaktadır. Bazı tercümeler birebir olurken bazılarında ekleme ve çıkarmalar yapılmıştır.

Yararlanılan Kaynaklar

Osman Süreyya Kocabaş, Klasik Osmanlı Düşüncesinde Doğa Fenomenleri

Oruç Beğ, Oruç Beğ Tarihi,

Katip Çelebi, Cihannuma

Himmet Büke, Seydi Ali Reis Kitabu’l-Muhit

Selaniki Mustafa Efendi, Tarih-i Selaniki

Piri Reis, Kitab-ı Bahriye

Şemseddin Sami, Kamus-i Türki

Erzurumlu İbrahim Hakkı, Marifetname

 

*Bu çalışmanın tüm hakları, Osman Süreyya Kocabaş’a aittir.

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı

Reklam Engelleyici Algılandı

Lütfen reklam engelleyiciyi devre dışı bırakarak bizi desteklemeyi düşünün