Osmanlılar Ve Vehhabilik Hareketi

Osmanlı Devleti, Osmanlı-Rus ve Avusturya savaşlarından (1787-1792) yeni çıkmış, 18. yüzyıl boyunca süren savaşlardan dolayı yorgun ve bitkin bir haldeydi. Savaşlar yüzünden saltanat makamı zayıflamıştı. Merkezi otoritenin zayıflaması taşradaki valilerin keyfî uygulamalarına veya valileri hiçe sayan ayanların karışıklık çıkarmalarına neden oluyordu. Bütün bu durumlar karşısında devlet işi büyütmemek için yumuşak tedbirler alıyor, böylece yan müstakil idareler doğuyordu. Vehhabîliğin geliştiği bu dönemde Osmanlı, 1768 yılında Rusya’yla savaşa girmişti. 1773’te yeniden başlayan savaş, 1774’te Küçük Kaynarca Anlaşmasıyla son bulmuş ancak bu Osmanlı Devleti’nin çöküşünün başlangıcı olmuştu. 1788’de başlayan Avusturya-Rusya seferinin Ziştovi ve Yaş anlaşmalarıyla bitmesi Osmanlı için bir yıkım olmuştu. 1798 yılında Napolyon Mısır’ı işgal etmiş, devlet bütün dikkatini buraya toplamıştı. İç karışıklıklar çıkmış, Hıristiyan halk arasında milliyetçilik faaliyetleri hızlanmış, 1805’te Rusya Fransızlarla Osmanlı’ya savaş açmış, İngiliz donanması İstanbul önlerine kadar gelmiş, bütün bunlar Osmanlı’nın Vehhabî hareketiyle ilgilenmesini imkânsız hale getirmişti. Ayrıca saltanatta sürekli yaşanan değişimler, IV. Mustafa’nın kısa süren saltanatı, II. Mahmud’un tahta geçmesi Vehhabîliğin büyümesi için birer avantaj haline gelmişti. Ancak II. Mahmud’la birlikte kurulan istikrar sayesinde devlet, Vehhabî meselesiyle ilgilenmeye başlayabilmiştir.
Vehhabîlerin Necd Dışına Çıkışı
Osmanlı Devleti kendi iç ve dış sorunları ile mücadele ederken merkezden uzaktaki Arap Yarımadası’nda işler kontrolden çıkıyordu. Necd bölgesini kontrol altına alan Vehhabîler sınırlarını genişleterek Arap Yarımadası’ndaki nüfuzunu daha da arttırmak istiyorlardı. Bunun için gözlerini, kendilerini dış dünyaya açacak bir kapı olan Ahsa’ya dikmişlerdi. Burayı aldıkları takdirde Hicaz ve Irak taraflarına yönelmeleri daha kolay olacaktı. Burayı almak istemelerinin diğer bir nedeni de Osmanlı adına bölgeyi yöneten Benî Halid kabilesinin oradaki ticareti bir hayli geliştirmiş olmasıydı. Ayrıca burasının Necd bölgesine açılan bir kapı olması nedeniyle de Vehhabîler için bir cazibe merkezi teşkil ediyordu. Bu gibi sebeplerden dolayı 1795 yılında Benî Halid arasındaki sürtüşmelerden de yararlanarak Ahsa’yı aldılar ve kendilerinden bir emir tayin ettiler. Vehhabîlik hareketinin bu saldırgan ve yayılımcı politikaları, ilk zamanlarda Harameyn bölgesinde başta Mekke ve Medine şerifleri tarafından ve birçok âlim tarafından epeyce tepki almasına neden olmuştu. Ancak Osmanlı Devleti’nin o bölgelere atadığı devlet adamları işin ciddiyetini anlayamamıştı. Vehhabîler Ahsa bölgesini ele geçirmeden önce bölgenin etrafındaki şehirleri ele geçirmişti. Hatta Vehhabîlerin Haremeyn’e hücum edecekleri haberleri Haremeyn ahalisinin telaşına sebep
olduğundan, Mekke şerifi Sürûr b. Mesa’id İstanbul’a bir yazı göndererek Vehhabîlerin yok edilmesi için kâfi kuvvet gönderilmesini istemesi üzerine buradaki durum Cidde, Şam ve Bağdat valilerine sorulmuştur. İstanbul’a bunu teyit eden bazı yazılar gelmiş ise de Cidde valisinin raporunda durum o kadar şiddetli yazılmadığından işe ehemmiyet verilmemişti. Muhammed b. Abdülvehhab, Mekke emiri tarafından hakkında Dersaadet’e şikâyette bulunulduğunu işitince Şam valisine hususi bir adam gönderip, talebelere ders vermekten başka meşguliyetinin olmadığını, tahsilinin Şam’da olması nedeniyle orada durumunun malum olduğu ve Mekke emirinin dediği gibi fesat çıkarmaya gücünün bulunmadığı beyanıyla Mekke emirinin şikâyetlerini yalanlamıştır. Bunun üzerine Şam valisi Babıâli’ye cevap yazmıştır. Şam’dan gelen cevapta bu durum açıklanarak: “Merkum, bir kabile reisi değil ki ayaklanabilsin” diye Mekke emirinin şikâyetlerinin abartılı olduğu, Muhammed b. Abdüvehhab’ın ortalığı bu denli karıştırabilecek bir kimse olmadığı, yalnız ilmî konuda davası olduğu, talebeye ders veren bir kimse olduğu bildiriliyordu. Gerçi Muhammed b. Abdülvehhab bir kabile reisi değildi ancak Dir’iyye Şeyhi Muhammed b. Suud’u arkasına almış, onun eliyle kuvvetli bir siyasî oluşum meydana getirmişti. Fakat bu siyasî yapı tam anlamıyla güçleninceye kadar Osmanlı Devleti’nin dikkatini çekecek bir hareketten de sakınmıştır. O zamanlar Osmanlı Devleti’nin memurları bu gibi hususlarda izledikleri politikaları zayıf olduğundan Vehhabîlerin maksat ve hedeflerinin neler olduğunu anlayamamışlardı. Mekke emiri bu gidişin fenaya varacağını anlamış ise de devlet adamlarına anlatamamıştı.
Osmanlı’nın Arap Yarımadası’nda olup bitenlere kayıtsız kalması nedeniyle Vehhabîler nüfuzlarını kolay bir şekilde genişletmişlerdir. Fakat Mekke emirinin de Arap aşiretleri üzerinde büyük nüfuzu olduğundan Hicaz tarafını pek taciz edememişlerdir. 1790 yılında Şerif Galib Vehhabîler üzerine seferler yapmaya başlamış ancak bu yetersiz kalmıştır. Çünkü bu meselenin halledilebilmesi için büyük bir ordu gerekliydi. Şerif Galib ile Emîrü’l-Hac Cezzar Ahmed Paşa’nın şikâyetleri üzerine 1796 yılında İstanbul’da bir meclis toplanmış, bu mecliste daha önce Hicaz’da bulunmuş bazı sadrazamlar da yer almıştır. Bu mecliste bazı sadrazamlar İbn Abdülvehhab’ın emr-i bi’l-ma’ruf yaptığını iddia edip savunurken, bazıları onun bir harici olduğunu ve hemen cezalandırılması gerektiğini söylemiş, bir diğer kısmı ise meselenin Mekke emiri ile anlaşmazlıktan ileri geldiğini savunmuşlardır. Neticede meselenin Bağdat valisine havale edilmesine karar verilmiştir. Bağdat valisinden gelen cevapta ise, Vehhabîlerin zararsız hale getirilmesinin kolay bir iş olmadığı belirtilmiştir.  Osmanlı’da bunlar yaşanırken Vehhabîler kolayca yayılma imkânı bulmuştur. Vehhabîliğin kolayca yayılmasındaki en önemli etken bedevîlerin yaşam tarzına hitap etmesiydi. Bedevîlerin sert ve toleranssız bir tabiatları vardı ve etrafa kolayca saldırmaktaydılar. Bu benimsedikleri inanış zaten kendilerinde mevcut olan yağmacılığı meşru hale getiriyordu. Bu da Vehhabîliğin bedevîler arasında kolayca yayılmasını sağlıyordu. Vehhabîliğin bölgede yayılmasının bir nedeni de bu tarihten önce İslam’ın Necd bölgesinde sadece adının bulunması, dönemin Müslümanlar için pek parlak olmayıp siyasî otorite boşluğunun dini anlayışlarla doldurulmuş olmasıdır. Bu nedenlerle Vehhabîlik Necd bölgesindeki bedevîler tarafından büyük ilgi görmüş, kısa zamanda yayılarak Arap Yarımadası’na hâkim olmuştur. Vehhabîliğe ilk tepki Basra, Mekke ve Medine Ulemasından gelmiştir. Mağrib ve Şam uleması da Vehhabîliğe reddiyeler yazmışlardır. Osmanlı tarafından Vehhabî hareketine bir başkaldırı hareketi olarak bakılmasından dolayı onlar harici olarak nitelendirilmiş, meseleye siyasî boyut kazandıran Muhammed b. Suud ve halefleri harici olarak isimlendirilmiştir. Vehhabîliğin bölgedeki faaliyetleri, bölgede yaşayanları rahatsız etmekle birlikte Osmanlı, bölgedeki valileri tarafından kendisine aktarılan bilgiler doğrultusunda bu hadiseleri mahalli bir anlaşmazlıktan öte görmemiştir.
Vehhabîler, Osmanlı’nın içinde olduğu durumdan istifade ederek kendilerine muhalefet eden kabileleri vurup yağma ederek günden güne hâkimiyet alanlarını genişletmekte idiler. Muhammed b. Suud, Osmanlı’nın korkusundan Hicaz ve Irak’a tacizden çekinirken, yerine geçen oğlu Abdülaziz, Arap Yarımadası’nda ulaştığı kuvvete güvenerek bir takım saldırı faaliyetlerinde bulunmuştur. Oğlu Suud’u büyük bir kuvvetin başında gönderip Ahsa ve Kâtif taraflarını zapt ederek Basra sınırına kadar olan yerleri hâkimiyeti altına almıştır.

Vehhabîlerin Kerbela Saldırısı
Abdülaziz b. Muhammed, bid’at inancı çerçevesinde kontrol ettiği bölgelerde birçok tahribatta bulunmuştur. Ayrıca çevre bölgelerde de bid’at’ın yaygın olduğuna inandığı Hicaz gibi bölgelere saldırmaya başlamıştır. Bununla beraber Vehhabîler, mezar ve kubbelerin çok olması hasebiyle yönlerini Irak’a çevirmiştir. Abdülaziz’in Bağdat valisine mektup yazıp münazara isteğinde bulunmasına, Şiilerin Vehhabîlere saldırarak karşılık vermesi üzerine, Şiilerle Vehhabîler arasında gerilim doğmuştur. Bu andan itibaren Vehhabîlerin Mekke şerifleri tarafından hacca gitmeleri nasıl engelleniyorsa, onlar da Şiilerin kendi topraklarından geçerek hacca gitmelerini engellemeye başladılar. Bağdat tarafından hacca gidenler Necd’den geçmek zorundaydılar. Vehhabîler de bunu fırsat bilerek onları yağmalıyorlardı. Ahsa’nın Vehhabîler tarafından işgal edilip, oradaki Şiilere baskılar yapılması Şii-Vehhabî düşmanlığını daha da artırmıştır. 1800 yılında kutsal yerleri ziyaret için Necef’e gelen Şiilerle Vehhabîler arasında çatışma çıkmış ve üç yüz kadar Vehhabî Şiiler tarafından öldürülmüştür. Bağdat valisi Süleyman Paşa’nın Vehhabîlerin yolunu kesen Şiileri uyarması Vehhabîleri tatmin etmemiştir. Şii saldırısını bahane eden Abdülaziz, 1216/1802 yılında Necd, Hicaz ve Tihame’den topladığı 10.000 kişilik bir orduyu oğlu Suud komutasında Irak’a gönderdi. Kerbelâ’ya ulaşan Suud komutasındaki Vehhabî ordusu, şehrin duvarlarını yıkarak Kerbelâ’ya girdi. Bu sırada halk Kerbelâ matemleriyle meşgul olduğu için şehirde asker bulunmuyordu. 20 Nisan 1801’de Kerbelâ’ya giren Vehhabîler, önce inançlarına göre büyük bir bid’at olarak gördükleri Hz. Hüseyin’in kabrini tahrip ettiler. Mezarların kubbeleriyle üzerlerindeki süslemeleri bozarak, orada bulunan altın, gümüş ve birçok değerli eşyayı yağmaladılar. Halkı kılıçtan geçirerek şehri altüst ettiler. Bütün bu işi yarım günde bitirerek, yağmaladıkları ganimetlerle birlikte Dir’yye’ye döndüler. Vehhabîler çoğunluğu Şii olan yaklaşık 5.000 kişiyi öldürmüş, birçok esiri de beraberinde götürmüşlerdir. Babıâli’nin durumdan haberdar olması üzerine Süleyman Paşa’ya Dir’iyye’ye saldırması emredilmiştir. Süleyman Paşa Vehhabîler üzerine bir ordu gönderdiyse de bir netice alınamamıştır.
Vehhabîlerin Hicaz’a Yönelmeleri
Osmanlı Devleti nazarında Hicaz bölgesinin ve oraya bağlanan hac yolunun güvenliği çok önemliydi. Başlangıç itibarı ile hac yollarının güvenli görünmesi Osmanlı’yı yanıltmış ve bu konuda rahat davranmıştır. Fakat Vehhabîler Osmanlı’nın rahat davranmasını gerektirecek kadar rahat durmuyorlardı. Kerbela’daki kıyamdan sonra yönünü Arap Yarımadası’nın kalbi olan Yemen ve Hicaz bölgelerine çevirmiştir. Mekke emiri Mes’ud b. Said’e haber göndererek topluca haccetmek istediklerini iletmişler ancak Mekke emiri ve uleması bunun başka bir niyetlere gebe olduğunu düşünerek onların bu isteğini reddetmişlerdir. Bunun üzerine Abdülaziz b. Muhammed, oğlu Suud’u Taif’in işgali için görevlendirmiştir. Abdülaziz b. Suud, Yemen ve oğlu da Taife aynı anda saldırarak Şerif Galib’i çaresiz bırakmak istemiştir. Bu amacına kısa zamanda ulaşmış, Şerif Galib Yemen tarafındaki saldırıların önünü alayım derken, Taif tarafında da ihtilal olunca ne yapacağını şaşırmış ve durumdan Osmanlı’yı haberdar etmek zorunda kalmıştı. Mekke ahalisi de korku ve telaşa düştüler ve devlete durumu şikâyet etmek üzere bölgenin önde gelenlerinden bazıları Mekke’den İstanbul’a hareket ettiler. Bu olayları duyduğu zaman Sultan III. Selim çok müteessir olmuş, kızarak Babıâli’ye bir hatt-ı hümayun göndermiş ve bu işin halledilmesini emretmiştir. Sadrazam başkanlığında bir meşveret meclisi toplanıp Vehhabî meselesi ele alındıysa da söz tartışmalarla uzayıp gitmiş ve yine bir netice alınamamıştır. 18 Şubat 1803 yılında Taif işgal edilmiş, çok sayıda Taifli öldürülmüş, Hz. Peygamber’in amcasının oğlu Abdullah b. Abbas’ın türbesine varıncaya kadar birçok mezar ve türbe yıkılmıştır.
Uzun yıllar boyunca gayr-i müslim devletlere karşı Arap Yarımadası önünde bir set olmayı kendisine bir görev addeden Osmanlı Devleti, içinde bulunduğu bu buhranlı dönemden dolayı Arap Yarımadası’nda Vehhabîlere karşı yükselen seslere kulak verememiştir. Muhammed b. Abdülvehhab’ın ortaya çıkardığı bu yeni bir mezhep hakkında yıllarca ilmî münakaşalar yapılmış, Hicaz ve Irak âlimleri tarafından çeşitli kitaplar telif edilmiş ancak en sonunda dinin asıl vatanı olan Arap Yarımadası’nda bu mezhebin tesirleriyle Dir’iyye şeyhi ortaya çıkarak müstakil bir siyasî yapı kurmuştur. Osmanlı’da devlet meselelerinin halledilmesi için toplanan meclislerde buna dair malumat olmayıp, bu yeni mezhep sayesinde bir kabile şeyhinin bir hükümdar kadar kuvvetlendiği bilinmiyor, hâlâ Vehhabîlerin amacının ne olduğu sadrazamlar arasında münakaşa konusu oluyordu. Yaklaşık atmış yıl kadar bir süre için devlet içinde yeni bir siyasî yapı ortaya çıkmış, birçok yerde yıkım ve tahribatlarda bulunmuş ancak buna bölgedeki devlet ricali kayıtsız kalmıştır. Bütün bunlara rağmen Vehhabîlerin bu kadar büyümesine meydan verilmeyebilirdi. Ancak o asrın vekilleri, “Bu Arap gailesi de başımıza büyük bir bela oldu. Mekke ve Medine’de cereyan eden hadiseler her sene rahat ve huzurumuzu kaçırıyor, artık Araplar da işin tadını kaçırdılar” gibi sözlerle Hicaz’da olup bitenlere ehemmiyet bile vermemişlerdir. İstanbul’a Mekke ve Medine’den gelen haberciler kimin yanına gidip hallerini arz ettiler ve kimden yardım talebinde bulundularsa soğuk karşılanmış, durum Osmanlı hanedanına bildirilmemiştir. Bazen, “Babıâlî’den Vehhabîleri ve mezheplerini tetkik için ulema yollayacağız”; Bazen de “Osmanlı’nın gücünü göstermek için Cidde, Mısır, Bağdat ve Şam valilerine talimatlar göndereceğiz” gibi sözlerle şerifleri oyalamışlardır.
Muhammed b. Abdülvehhab’ın fikirlerini yaymaya başlamasının daha ilk senelerinde Hicaz ve Irak uleması onu reddetmek ve önlemek için uğraşmış, bu yolda hayli kitaplar telif etmişlerse de hiçbir tesiri olmamış, Vehhabî mezhebi Arap Yarımadası’nda hızla yayılmıştır. Bu sırada İbn Abdülvehhab’ın evlat ve torunları Suud Ailesi’nin de desteği ile büyük bir güç elde etmiş ve akidelerinin öğretimi ile meşgul olarak Arap Yarımadası’nın dört bir tarafından taraftar toplamayı başarmışlardır. Durum bu dereceye gelmiş iken bölgenin yöneticileri, henüz işin ciddiyetini anlayamadıklarından ilmî tartışmalarla Vehhabîlerin niyetlerinin ne olduğunu sormak ve öğrenmek için dönemin âlimlerinden Âdem Efendi’yi Necd’e göndermişlerdir. Böyle bir adım atılması faydalı ise de çok önce atılmış olması gereken bir adımdı. Ancak iş bu dereceye geldikten sonra ilmî tartışmalarla iş bitmeyip askerî bir güç kullanmak gerekmekteydi. Fakat bu meseleyi ortadan kaldıracak yeterli askerî birliğin bu bölgeye sevk edilmesi güç olduğundan Osmanlı ilk önce kendini korumaya çalışmıştır. Osmanlı’da durumlar böyle cereyan ederken Abdülaziz b. Muhammed b. Suud, Kerbela’da öldürülen mezhepdaşlarının intikamını almak üzere Dir’yye’ye gelen bir Şii tarafından öldürülmüş yerine ise oğlu Suud geçmiştir.

Vehhabîlerin Hicaz Bölgesini İşgali
Vehhabîler’in Mekke emiri’nin kendilerinin haccetmelerine müsaade etmemeleri üzerine Taif’i ele geçirmesi ve bu hadisenin hac mevsimine denk gelmesi Mekke emirinde endişelere sebep oldu. Çünkü hac vazifesini yerine getirmek için Mekke’ye gelen hacıların güvenlikleri tehlikeye girmişti. O yıl hac görevini yapmak için Mısır ve Şam Emiru’l-Hacları ile Cidde valisi de kalabalık guruplarla Mekke’ye gelmiş ve kalabalık bir şekilde hac görevini yerine getirmişlerdir. Suud b. Abdülaziz’in Mekke’ye saldıracağı haberleri üzerine Şerif Galib, Mısır ve Şam Emiru’l- Hacları ile Cidde valisini Suud b. Abdülaziz’e karşı saldırıya davet etti. Ancak Emiru’l- Haclar muhtemelen yanlarında bulunan hacıların güvenliğinden endişe ederek hac görevini yaptıktan sonra Mekke’den ayrılmışlardır. Cidde valisi de bir süre bekledikten sonra Mekke Şerifi ile birlikte âdete Mekke’yi Vehhabîler’in işgal ve yağmasına terk ederek Cidde’ye gitmişlerdir. Korumasız kalan Mekke’yi Suud b. Abdülaziz Mekke halkına yazılı teminat vererek 30 Nisan 1803 tarihinde işgal etmiştir. Suud herkesi Mescid-i Şerif’te toplamış sağ tarafına Hanefi Müftüsü Abdülmelik Efendi’yi, soluna da beldenin kadısını alarak şu konuşmayı yapmıştır: “Allah’a şükrederim ki sizi İslam’a hidayet edip şirkten halâs eyledi. Sizi yalnız Allah’a ibadet edip de bulunduğunuz şirk halinden ve
dalaletten feragate davet ederim. Şerîat-ı İslâmiyye üzere Allah’ı sevenlere dost ve Allah’ın düşmanlarına düşman olmak üzere sizden biat isterim” dedikten sonra oturup elini uzattı. Herkes gelip biat etti. Sonra atına binip; “Ey Mekke halkı, ikindi namazında Mescid-i Haram’da toplanın ki size Şerîat-ı İslam’ı beyan edeyim” diyerek çadırına döndü. İkindi vaktinde halk toplandı. Suud Zemzem-i Şerif arkasındaki makam üzerine çıktı. Mekke-i Mükerreme ahalisini Dir’iyye halkı gibi bir şey bilmez zannettiğinden koyun çobanlarının bile bildiği meseleleri halka anlatmaya başladı. Her meseleyi beyan ettikçe Hanefî müftüsü Abdülmelik Efendi’ye hitaben: “Halka tefhim et ki cahiller bile anlasın” derdi. Hâlbuki Mekke ahalisinin en cahili bile bu gibi meselelerde Vehhabîlerin ulemasından daha bilgili idi. İlkönce öğretmek istediği mesele içki ve zinanın haram olduğunu açıklamaktı. Abdülmelik Efendi de Suud’un sözlerini açıklar mahiyette: “Ey insanlar, malumunuz olsun ki Emir Suud içki haramdır diyor. Yarın çıkarak kubbeleri yıkıp, putları atınız. Yarın Allah’tan başka mabut kalmasın” diye halka hitap etti.
Suud b. Abdülaziz iki haftadan az kaldığı Mekke’de zaman kaybetmeden bir takım düzenlemeler yapmaya başlamıştır. Mekke’nin işgalinin ertesi günü Vehhabîler ve taraftarları inançlarına aykırı olduğu gerekçesi ile Kâbe’de Hz. İbrahim’in makamından başka bütün kubbeli mezarları ve diğer ziyaret mekânlarını yıkıp tahrip etmiş, kıymetli eşyaları ve pek çok kutsal emaneti yıkmaya ve yağmalamaya başladılar. Suud, eskiden beri bir gelenek olan dört mezhebin ayrı ayrı namaz kılmalarını yasaklamış, herkesin tek bir imamın arkasında namaz kılmasını mecbur kılmıştır. Suud b. Abdülaziz, Hz. Peygamber, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Ali ve Hz. Fâtımâ’nın doğdukları evler ile Hz. Hatice’nin evini ve değerli âlim ve kimselerin kabirlerini yıktırmıştır. Ayrıca Mekke’de Vehhabîliğe göre büyük günah sayılan çubuk, tütün, esrar, sigara, nargile vs. içilmesini, satranç tavla gibi oyunların oynanmasını yasaklamış ve bunların yapıldığı mekânları kapattırmıştır. Ayrıca her türlü eğlenceyi yasak ederek saz çeşidinden ne varsa toplatılıp yaktırmıştır. Yine bir gün Suud ezan okunurken Mescid-i Haram’a gelmiş, müezzinlerin salât-u selam getirdiklerini, sahabeler için duada bulunduklarını işitince çok kızmış ve “İşte bu Allah’a karşı en büyük ortak koşmaktır” diyerek bunu yasaklatmıştır. Bunun üzerine Muhammed b. Abdülvehhab’ın Keşfu’ş-Şubuhât adlı eserinin Kâbe’nin her tarafından duyulabilecek şekilde okunmasını emretmiştir. Bu sırada Osmanlı’nın, Vehhabîlerin niyetinin ne olduğunu anlamak amacı ile göndermiş olduğu Âdem Efendi de Mekke’ye ulaşmıştı. Suud, Âdem Efendi’nin görevinin ne olduğunu anlamak için yanına çağırtmış ve Âdem Efendi’yi küçük ve harap bir çadıra getirmişlerdir. Âdem Efendi sadrazamın mektubunu Suud’a vermiş, aralarında meydana gelen konuşmada Suud gururlanarak halkı dine davet ettiklerini söylemiştir. Bütün bunlardan sonra Suud, Şerif Galib ve kardeşi Abdülmuîne hil’at giydirip Mekke’ye emir tayin etmiştir. Suud b. Abdülaziz Mekke’den ayrıldıktan sonra Cidde’yi kuşatmış ancak başarılı olamamıştır. Buradan sonra Medine’ye yönelmiş, Vehhabîliği kabul etmeleri karşılığında halka eman vererek burayı da işgal etmiştir. Diğer bölgelerde yaptıkları gibi ziyaret yerlerini ve mezarların kubbelerini yıkmışlardır. Hatta Hz. Peygamber’in kabrini de yıkmak istemişler ancak Müslümanların tepkisinden korktukları için sadece kubbesine zarar vererek içindeki değerli mücevherleri almakla yetinmişlerdir.
Osmanlı hanedanı bundan büyük bir üzüntü duyup bölge valilerini Medine’ye yardıma çağırdıysa da netice alınamamıştır. Bu esnada Şerif Galib, Cidde valisiyle birlikte Mekke’yi kuşatıp geri almış ve oradaki Vehhabîleri idam ettirmiştir. 1805’te Mekke’yi kuşatan Vehhabîler sonuç alamamış ancak kendilerine müdahalede bulunamayan Osmanlı’nın çaresizliğinden faydalanıp 1806’da tekrar kuşatmışlardır. Kimseden yardım alamayacağını anlayan Şerif Galib de şeriflikte kalmak şartıyla şehri teslim etmiştir. Vehhabîler Mekke’ye girerek hutbede Osmanlı Sultanının adının okunmasını yasaklamışlardır. Devletin tayin ettiği kadı gibi görevlileri azledip, yerlerine kendi adamlarını tayin etmişlerdir.

Osmanlı’nın I. Vehhabî Devletine Son Vermesi
Vehhabîlerin, Mekke ve Medine’de yapmış olduğu taşkınlıklar ve tahribatlar bütün İslam âleminin tepkisine neden olmuş ve bütün gözler İslam âleminin hamisi olan Osmanlı’ya çevrilmiştir. Devlet Aliye bütün bu olanlar karşısında geç de olsa harekete geçmiş, Bağdat ve Şam valileri aracılığıyla bir netice alamayacağını anlamış, İslam’ın mübarek şehirlerini kurtarma vazifesini Mısır valisi Mehmet Ali Paşa’ya havale etmiştir. Sefer hazırlıklarını tamamlayan Mehmet Ali Paşa, 1818’in Eylül aylarında çoğunluğu Arnavut ve Türklerden oluşan 3500 kişilik bir orduyu oğlu Tosun Paşa komutasında Hicaz’a göndermiştir. Vehhabîler tarafından yenilgiye uğratılan Tosun Paşa geri çekilmek zorunda kalmıştır. Bunu haber alan Mehmet Ali Paşa yirmi bin kişilik bir orduyu yardıma göndermiş ve Tosun Paşa 1812 yılının Aralık ayında Medine’yi, 1813 yılının başlarında ise önce Mekke’yi, daha sonra da Cidde ve Taif’i Vehhabîler’den temizlemiştir. Bunun üzerine Tosun Paşa’ya Mekke Şeyhu’l- Haremliği ve Cidde Sancağı dâhil edilerek Habeş Eyaleti’nin yönetimi verilmiştir. Osmanlı hanedanı, Mehmet Ali Paşa’nın bizzat Hicaz’a giderek bir takım düzenlemeler yapmasını istemesi üzerine 1813 yılında Mehmet Ali Paşa bizzat kendisi yanına aldığı askeri birlikle Hicaz’a gitmiştir. Kendisi ile muhalefet eden Şerif Galib’i Osmanlı hanedanından müsaade alarak azletmiş, yerine Şerif Yahya b. Surûr’u tayin etmiştir. Mehmet Ali Paşa burada birtakım düzenlemeler daha yaparak yerine oğlu Tosun Paşa’yı bırakıp Mısır’a geri dönmüştür. Tosun Paşa, 1813 ve 1814 yıllarında Vehhabîler üzerine birçok kez sefer düzenlemiş ancak bunlardan bir netice elde edememiştir. Bu sırada 1814 yılında da Suud b. Abdülaziz ölmüş, yerine oğlu Abdullah b. Suud geçmiştir. Bunu fırsat bilen Tosun Paşa Abdullah’ın üzerine yürümüş ancak bundan da bir sonuç elde edememiştir. Bunun üzerine Mehmet Ali Paşa, bu durumun böyle devam edemeyeceğini anlamış ve Vehhabî hareketine kalıcı çözüm bulmak amacıyla diğer oğlu İbrahim Paşa’yı büyük bir orduyla beraber Hicaz’a göndermiştir, Tosun Paşa’yı da Mısır’a geri çağırmıştır.
İbrahim Paşa 1816 yılının Eylül ayından itibaren Vehhabîlerin elinden birçok şehri almıştır. Geçtiği yerleri itaat altına alarak buralara yeni emirler tayin eden İbrahim Paşa, Nisan 1818’de Dir’iyye’yi kuşatmıştır. Abdullah b. Suud’un Eylül 1818’de yaptığı anlaşma teklifini reddeden İbrahim Paşa muhasaraya devam etmiş, nihayet Eylül 1818’de Abdullah b. Suud ile dört oğlunu ele geçirerek Dir’iyye’yi teslim almıştır. Abdullah b. Suud, buradaki dört yüz adamıyla birlikte Kahire’ye gönderilmiştir. Abdullah b. Suud ve yakınlarının bir kısmı ile önce Kahire’ye, oradan da İstanbul’a gönderilmiştir. İstanbul’da yapılan sorgulamasından ve sokaklarda teşhir edilmesinden sonra Abdullah b. Suud saray meydanında, diğerleri de İstanbul’un farklı yerlerinde idam edilmişlerdir. Böylece Osmanlı’yı uzun süre meşgul eden Vehhabî meselesinin birinci devresi Osmanlı’nın lehine sonuçlanmış, 1744’te kurulan birinci Vehhabî devleti 1818 yılında son bulmuştur. Bu haberin İstanbul’a ulaşmasıyla büyük bir sevinç yaşanmış İbrahim Paşa’ya da Habeş Eyaleti, Mekke Şeyhu’l-Haremliği ve Cidde sancağı verilmiştir. İbrahim Paşa Dir’iyye’nin surlarını ve evlerini yıktırmış, bağ, bahçe ve tarlalarını ateşe vererek burada yaşamayı neredeyse imkânsız hale getirmiştir.  Dir’iyye’de 1819 ortalarına kadar yaklaşık dokuz ay daha kalan İbrahim Paşa, Necd bölgesini hâkimiyeti altına almıştır. Dir’iyye’de bulunan ahali başka yerlere, özellikle Ahsa’ya göç ettirilerek şehir tamamen boşaltılmıştır. Suud ve Abdülvehhab ailesi mensuplarının bir kısmını öldüren İbrahim Paşa, bir kısmını da Mısır’a göndermiştir. Sadece Suud ailesinden Türkî b. Abdullah ve İbn Abdülvehhab ailesinden ise Ali b. Hüseyin kaçarak kurtulmuşlardır. Necd bölgesini Vehhabîlerden temizleyen İbrahim Paşa Kasım 1819’da geride birtakım asker bırakarak Mısır’a dönmüştür.
Yararlanılan Kaynaklar
Bekir Altun, Selefilik-Vehhabilik Ve Türkiye’deki Faaliyetleri
Ahmet Cevdet Paşa, Tarih-i Cevdet, XI. Cilt
Mehmet Kocaoğlu, “Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın İsyanı”
Şinasi Altundağ, “Mehmet Ali Paşa”, VII. Cilt
Emin Reyhanî, Tarihu Necdi’l-Hadis
Mütercim Asım Efendi, Asım Tarihi
İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Mekke-i Mükerreme Emirleri
Emin Said, Tarihü’d-Devleti’s-Suudiyye
Jean Raymond, Vehhabiler’in Ortaya Çıkışı
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Bekir Altun’a aittir.
Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Etiketler

Ömer Burak Karatay

Uzun zamandır bildiklerini siz değerli kullanıcılarımıza aktarmaktan mutluluk duyan, araştırıp öğrendikçe bu siteye yazıp diğer insanların da bilgilenmelerini sağlamaktan zevk alan bir yönetici ve yazar. Ekonomi alanındaki gelişmeler / bilgilendirici metinler için www.ekodemi.com'a davetlisiniz. Bizlere her türlü fikir, istek ve şikayetlerinizi admin@kenandabirkuyu.com üzerinden; markalarınızı değerlendirmek ve binlerce tekil kullanıcıya reklamınızı yapmak için reklam@kenandabirkuyu.com adreslerinden benimle iletişime geçebilirsiniz.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu