Trend

Pablo Picasso'nun Sanat Serüveni Ve Öne Çıkan Eserleri

Paris’e İlk Ziyaret ve Expositions Universelles
24 Şubat 1900 tarihinde, La Vanguardia gazetesinde, Pablo’nun Expositions Universelles de Paris’te (Uluslararası Paris Sanat Fuarında) İspanya’yı temsil edecek ressamlar arasında bulunduğuna dair bir haber duyurulur. Bu, tüm dünyadaki sanat çevrelerinde büyük yankı uyandıran, yeni sanat tekniklerinin sergilendiği bir fuardır. Canals ve Zuluoga gibi ünlü ressamların elendiği, Rusiñol, Casas, Mariá Fortuny, Josep Maria Sert, Miquel Bay, Eliseu Mafren’in yanı sıra Moreno Carbonero’nun da içinde bulunduğu 106 İspanyol ressamın eserinin katılmaya hak kazandığı bu sergiye genç ressamın da dâhil edilmesi son derece önemlidir. 15 Nisan 1900 tarihinde Louvre müzesi Gran Palais salonunda, Ultimos Momentos-Son Anlar adlı tablosu 70 katalog numarası ve Pablo Ruiz ismiyle yerini alır. Tablonun orijinali günümüze ulaşılamamış olsa da elimizde ona ait bir eskiz bulunmaktadır.
Pablo, Barselona’dan ayrılırken Paris’te satmak üzere üç tablosunu da yanına alır. Bu, guvaş, pastel ve yağlı boyanın kullanıldığı karışık teknikle yapılmış, Boğa güreşi konulu bir seri eserdir. Barselona’da paletine kattığı canlı renklerle yapılmış, İspanya konulu figürlerin sergilendiği bu çalışmalarla, Fransa’da yeterince tanınmayan İspanya’yı geleneksel kalıplar dâhilinde göstermeyi amaçlamaktadır. Cabanne, bu resimleri şöyle yorumlar:
‘‘Bu üç resim Arena, Boğa güreşi ve Arenaya giriş olmak üzere bir seridir. Bu eserlerde güçlü bir anlatım söz konusu olup, özellikle sonuncusunda aydınlatma, kadife yumuşaklığındaki sıcak renklerle sağlanmıştır… Görüldüğü gibi Pablo’nun resminde her seferinde daha özgür tonlamalara rastlanıyor, modern stilde bezemeler yerine, incelikle düşünülmüş kompozisyonlarda temiz ve kesin çizgiler kullanılmıştır; ressam boğa güreşine ait sahnelerin yanında günün modasına uygun giyinmiş kadınları resmetmesiyle ve kendisinin ve arkadaşlarının yüzlerini esere dâhil etmesiyle sanatına bir yenilik katmıştır.’’
Pablo arkadaşı Carlos Casagemas ile Ekim ayında Paris’e hareket eder. Sabartés, Pablo’nun Barselona’dan ve Quatre Gats’dan ani sayılabilecek ayrılışını bize şöyle açıklar:
‘‘Hiçbirimizin anlayamadığı bir maceraya yelken açtı. Atölyeyi bıraktı, ailesinden ayrıldı, bizimle vedalaştı ve gitti.’’
Pablo’nun sergi katılımı aslında Paris’e gitmek için bir araçtır. Asıl amacı Barselona’da izini sürdüğü Fransa’nın çağdaş resmine yakından göz atabilmektir. Zamanın İspanya’sı ve Fransa’sı arasında ciddi farklılıklar olduğu muhakkaktır. İspanya, Amerika Birleşik Devletleri’yle yaptığı savaşın ertesinde sefalet ve istikrarsızlıklarla boğuşurken, Fransa refah, mutluluk ve özgürlük içinde yaşamaktadır.
20.yüzyılın başında kültürel zenginliğin ve inceliğin, zevkin ve sanatsal çeşitliliğin hâkim olduğu Paris, dünyanın her yerinden akın eden sanatçıları ve değişik akımları barındırmaktadır. Kentte kültürel farklılıklar bir arada yaşamaktadır. Avangart sanatçıların birbirlerinden ilham almasına yol açan bu sanat fuarına gelen sanatçılar ve aydınlar sayesinde Paris yeni esinlerle yüklüdür. Pablo ve arkadaşları kente bu kültürel ortamı teneffüs etmek, yeni bir takım sanat hareketlerinin içinde bulunmak hem de kendilerine iş bağlantıları sağlamak amacıyla gelmişlerdir. Pablo, Casagemas, Casas ve Rusiñol’un dışında, Paris’te ünlenen Nonell ve Canals, gölge tiyatrosu da sahneleyen Utrilllo ve Ramon Pichot gibi usta ressamlar da oradadır. Paris, Barselona’dan gelen Katalan ayrılıkçılarının da kafelerde ve kabarelerde toplanarak ve siyasi tartışmalar yaptıkları bir şehirdir. Hem sanatçıların hem de militanların çoğunlukla yaşadığı, çalıştığı ve toplandığı yer ise Montmarte’dir. Burası, 1871 yılında Paris Komünü’nün başlangıç noktası olarak da kabul edilen bir semttir. Ayrıca Erik Satie ve Modigliani gibi pek çok ünlü sanatçı, müzisyen ve yazar da burada yaşamakta ve çalışmaktadır. Ama Montmarte’ın esas ünü gece yaşantısının zenginliğinden ve bohem yaşantısından ileri gelmektedir, zira kan kan dansının keşfedildiği, ünlü gece kulübü Moulin Rouge da bu semtte bulunmaktadır.
Pablo, Paris’te Fransız resim sanatının belli başlı eserlerini görme ve inceleme imkânı bulacaktır. Louvre Müzesi’nde David, Delacroix, Ingres, Courbet, ve Daumier gibi sanatçıların başyapıtlarını incelediği gibi, Luxembourg Müzesi’nde seyrettiği Empresyonist ressamların eserlerinin başından saatlerce ayrılmaz. O sırada Pablo’nun büyük hayranlık duyduğu Monet, Renoir, Pisarro, Cézanne, Gauguin, Degas ve Lautrec gibi empresyonistler hâlâ hayatta ve faal olarak çalışmaktadırlar. Pablo’nun katıldığı bu fuar tek bir sergiden ibaret değildir, aksine şehrin birçok yerinde sergiler düzenlenmektedir. Büyük bir sergide Manet ve diğer empresyonistlerin eserleri sergilenmiştir, ayrıca çağın en büyük heykeltıraşı Rodin’in kendine ait bir pavyonu vardır; Picasso’nun bu yapıtları görmesi onun ilerde resmin yanı sıra heykel sanatına da yönelmesine bir neden olacaktır. Kentte pek çok çağdaş sanat galerisi ve sergi salonu bulunmaktadır. Bunlardan biri de genç Pablo’nun, Gauguin’in ve Van Gogh’un resimlerini büyük bir dikkatle incelediği Ambroise Vollard galerisidir. Vollard, ileride Pablo’nun resimleriyle ilgilenecek olan ender kişilerdendir. Paris’in diğer bir köşesinde ise Seurat’ın sergisi yer almaktadır. Pablo bu sanatçının Puantist (noktacı) üslûbunu, bazı eserlerinde kendi mührünü basarak değişik bir biçimde yorumlayacaktır. Aynı fuarda, resim ve heykelin yanı sıra sergilenen Fenike ve Mısır sanatı karşısında Pablo büyülenecektir. Bunlar, düşünüldüğünün aksine, kesinlikle basit ve ilkel bir sanatın ürünleri değildir. Genç sanatçı Musée de Cluny de yer alan Gotik heykellerden oldukça etkilenir ve Japon baskı resimlerine ilgi duymaya başlar. 1900 yılının Paris’inde zamanın sanat anlayışını belirleyen tek bir akım ya da ortak bir görüş yoktur. Bunca çeşitliliğin sunulduğu bu kent Pablo’nun beklentilerini boşa çıkarmaz, onu hayal kırıklığına uğratmaz.
Pablo’nun Paris’e yeni geldiği sıralarda Nonell, bir süredir yaşadığı ve sergiler açtığı kentten ayrılmak üzeredir, bu yüzden atölyesini Pablo’ya bırakma teklifinde bulunur. Böylelikle Pablo birkaç arkadaşıyla birlikte bu atölyeyi devir alır. Hem ikamet ettiği hem de atölye olarak kullandığı, Montmarte’ın Gabielle Sokağı’nda, 49 numarada bulunan bu dairede kendisiyle birlikte, birkaç gün sonra Paris’e gelecek olan arkadaşı Manuel Pallarés ve Paris’e beraber geldiği arkadaşı Carlos Casagemas ve burada tanıştığı model Germaine Gargallo, onun kardeşi Antoinette ve onların arkadaşı Odette ile birlikte yaşamaya başlar. Richardson’un verdiği bilgiye göre, Pablo’nun koleksiyoncusu ve arkadaşı Gertrud Stein, Germaine ve kardeşinin yarı İspanyol olduklarını ifade etmiştir, bu yüzden de bu model ve Katalan sanatçılar arasında özel bir yakınlık bulunmaktadır. Germaine’den oldukça hoşlanan ve onunla bir aşk ilişkisi sürdüren Casagemas arkadaşlarına ondan ‘‘şu anda hayatımın kadını Germaine’dir.‘’ şeklinde bahsetmektedir. Casagemas bir arkadaşına yazdığı mektupta o sıralar Pablo’yla Paris’te yaşadıkları özgür ortamı şu şekilde ifade eder:
‘‘Çok geç uyandığımız için vakitli vakitsiz yemek yiyorduk… Odetta’nın her gece sarhoş olmak gibi kötü bir alışkanlığı var… Kimse gece yarısını geçmeden uyumuyordu; saat gecenin bir ’inde akşam yemeğini yiyorduk. Biz erkekler bu saatten sonra resim yapmaya başlıyor, kadınlar da temizlik, dikiş ve bizlere öpücükler vermek gibi onlara özgü işleri yapıyorlar. Yani sevgili arkadaşım, tam bir cennette yaşıyoruz.’’
Bu dönemde para sıkıntısı çeken Pablo’nun ve Montmarte’de yaşadıkları evin masrafları Casagemas tarafından karşılanmaktadır. O bir şairdir ve edebiyatla yakından ilgilenmektedir. Varlıklı bir aileden gelen Carlos’un resim de yaptığı fakat bu konuda pek başarılı olamadığına dair bir bilgiye sahibiz. Onun hakkında kayda değer diğer bir bilgi de aşırı alkol ve uyuşturucu tükettiğidir.
İlk Kontrat ve İzlenimci Sanat Etkisinde Paris Eserleri
Pablo’nun Paris’teki yaşamındaki önemli dönüm noktalarından biri Pedro Mañach ile karşılaşmasıdır. Pedro ona Paris’te yardım eden ilk insandır. Montmarte’in galeri sahipleri ve sanatçıları arasında bağlantı kurmak gibi bir işle iştigal eden Mañach, ticaretle uğraşan varlıklı bir Katalan ailenin oğludur. ‘‘1890’ların başında Paris’e ailesinin işlerini devam ettirmek üzere gelmiş, fakat bu işlerle uğraşmak yerine kendine küçük bir antikacı dükkânı açmıştır. Quatre Gats’dan tanıdığımız Paris’teki Katalanların da Nonell, Junyett, Canals, Pichot, Manolo ve daha pek çok ressamın resimlerine alıcılar bulan Mañach ticarî bağlantısının dışında yukarıda ismi geçen sanatçılarla arkadaştır ve Paris’te günlerini onlarla geçirmektedir. Casagemas, Pablo ile yaşadığı eve Mañach’ın yaptığı ilk ziyareti ve bu ziyarete ilişkin beklentilerini Barselona’da yaşayan Reventos’a 19 Kasım 1900 tarihinde yazdığı mektupta şu şekilde ifade etmektedir:
‘‘Sonunda beklediğimiz adam geldi. Uzunca bir zaman tabloları inceledi. Şimdi kararını ve bize önereceği parayı bekleyeceğiz. Adı Mañach ve bizden tablo satışı için yüzde yirmi alıyor.’’
Mañach, Pablo ile çalışmak istediğini kendisine bildirir. Bunun üzerine iki sene sürecek olan ve kendisine aylık 150 frank gelir sağlayacak anlaşmayı kabul eden Pablo, Mañach ile ilk kontratını imzalar. Dönemin koşullarında, bu miktar her ne kadar çok cüzi olsa da, Pablo’nun sanatını icra ederek yaşamasına imkân veren ilk fırsat olması sebebiyle önemlidir. Aralarındaki anlaşmaya göre, Pablo belirli bir miktarda eser üretmek zorunda değildir. Pablo’nun bir günde yapabildiği maksimum tablo sayısı ya da gelecek siparişler üzerinden anlaşırlar. Daha önceleri ailesinin maddî desteğiyle yaşamını sürdüren Pablo, bu şekilde parasal bağımsızlığına adımını atmış olur. Daha sonraları Mañach, Pablo’ya Paris’te ilk iş bağlantılarını sağlayan kişi olması sebebiyle de önemlidir. Bu şahıslardan biri de, Matisse’in eserlerini de galerisinde sergilemiş ve onların satılmasını sağlamış olan Berthe Weil’dir. Bir önceki bölümde bahsettiğimiz Pablo’nun Barselona’da yaptığı Corrida de Toros adlı üçlemesini 100 franka satın aldığı bilinmektedir.
Pablo bu dönemde tuvallerinde Paris sokak yaşamını yansıtır. Bazıları pastel ile çalışılmış bu resimlerden biri de El Abrazo’dur (Kucaklaşma). Bu resimde Pablo’nun, figürlerini daha etkili bir biçimde ifade edebilmek için alan kullanımını ve rengi belirginleştirmiş olduğu ve boyayı oldukça cömert kullandığı göze çarpmaktadır. Bu eser, Paris’e geldiğinde kendisini oldukça etkileyen sanatçılardan Steinlein’ın aynı adlı eseriyle benzerlik taşımaktadır. Bununla birlikte İspanyol ressamının eseri, figüratif anlatımı vurucu kılan çağdaş bir yorumla yapılmıştır. Bu yorumun alt yapısı ise Daumier’in anıtsal uygulamalarında görülen deformasyon ve ayrıntıdan arındırılmış yeni bir biçimsel anlayışın örneğidir. Bir başka söyleyişle Picasso’nun resminin Steinlein’ın resmine göre duygusal yoğunluğu daha fazladır ve bu yoğunluk üslupta görülen deformasyon, ayrıntı ve detay kayıpları ile sağlanmıştır. Aralarındaki tüm üslup farklılığına rağmen, desendeki benzerliği sebebiyle Pablo’nun bu resmi yaparken Steinlein’in eserini model olarak aldığı açıkça görülmektedir. Pablo’nun Paris’teki sanat yaşamını anlatan, Devorar a París adlı kitabın yazarı M. Mccunly, İsviçreli olmasına rağmen Fransa’da ün kazanan Steinlein’ın gazetelerde yayımlanan illüstrasyonlarıyla Picasso ve çağdaşlarının grafik çalışmaları üzerinde büyük etki yarattığından bahsetmektedir. Yine bu dönemin özelliklerini taşıyan diğer bir pastel çalışma ise El Camerino – Makyaj Odası’dır. Resim 41. Makyaj Odası’nda aynadaki yansımasına bakan figürün üzerindeki elbisesi ve eşyalar dönemin bir özelliği olarak canlı tonlarla verilmiştir. Aynanın bulunduğu konsolü mavi renkteki ayakları ve konsol üzerindeki büyük beyaz bir tas ve figürün elbisesinin farklı renkleri dikkati çekmektedir. Bu yazımızda tarih arşivi olarak Pablo Picasso’nun Sanat Serüveni Ve Öne Çıkan Eserleri’ni inceliyoruz…
Pablo, Barselona’da temasta bulunduğu yabancı kaynaklı Modernizmi Paris’te yakından tanıyacaktır. ‘‘Bu şehirde İspanyol modernizmine esin kaynağı olan etkileri ilk elden duyumsar’’97. Daha açık bir ifadeyle genç sanatçı bu eserlerin röprodüksiyonlarını değil, aksine sergi salonlarında orijinallerini görmektedir. Bu dönemde ünlü sanatçıların eserleri haricinde onu asıl etkileyen şey geceleri çok iyi aydınlatılan ve bu nedenle ‘‘Işıklar şehri’’ olarak adlandırılan Paris’in gece yaşantısıdır. Sokaklarında dolaşmaktan büyük zevk aldığı Montmarte ve Montparness semtlerinin gece ve gündüz yaşamı, ünlü bohem mekânlar, dans kulüpleri ve kafeler onu oldukça etkileyecektir. Pablo, ‘‘hareketli ve çılgın, eğlenceli atmosfere sahip gece kulüplerinin müdavimleri fraklı beyefendilerin ve sosyete hanımefendilerinin, hayat kadınlarının ve onların koruyucularının kokularının birbirine karıştığı ortamlardan oldukça hoşlanmaktadır.’’ O ve çoğunluğu Katalan olan arkadaşları maddî durumları el verdiğince kentin ünlü mekânlarını, özellikle Le Chat Noir, Mirilton, Moulin Rouge adlı kabarelerini ziyaret etmektedirler.
Bu dönemde gerçekleştirdiği, Paris’in gece yaşantısını yansıtan bir eserinin mekânı sayılabilecek ünlü dans salonu Le Maulin de la Galette de Pablo’nun arkadaşlarıyla en fazla ziyaret ettiği yerdir. Bu resim 19 yaşındaki sanatçının kariyerinde dönüm noktası sayılabilecek bir üretimidir. Resimde, Debray ailesi tarafından 19. yüzyılda un elde etmek için kurulmuş bir yel değirmenin üst katı olan mekân tasvir edilmektedir. O dönemde Le Maulin de la Galette cazibeli ve şatafatlı bir restorandan ve dans kulübünden oluşan, pek çok sanatçının ziyaret ettiği bir eğlence yeridir. 1900 yılında yapılmış olan bu gece resmi Pablo’nun Fransız resminin mabedine girmesini sağlar. Empresyonist geleneğin bir ürünü sayılabilecek eserin önemi Modern yaşama ait bir terbiyenin olgunlaşmış bir sembolü olarak görülmesinden kaynaklanır. Resimde görülen bir dans sahnesidir, bu sahnenin başlıca figürleri Parislilerdir. Montmarte’nin ünlü dans salonu Le Moulin Galette, Van Gogh, Pisarro, Van Dongen ve Ramon Casas gibi birçok ressam tarafından işlenmiştir. Ne var ki pek çok kişinin gözüne aşina olan bu tablodaki alışılmış görüntü, daha önce ilk defa Renoir tarafından 1876’da Bal du Maulin Galette adıyla resmedilmiş olmakla birlikte, yansıtılan mekânın dış bölümüdür.
Pablo ise mekânın içini gayet canlı bir şekilde resmetmiştir. Yağlı boya ile yapılmış bu tablonun solunda, yakın planda oturarak eğlenceyi uzaktan izlemeyi tercih eden üç kadın figürü yer almaktadır. Gülümser yüz ifadelerinden eğlenceden oldukça zevk aldıkları anlaşılmaktadır; ayrıca oturdukları masada boşalmış bir içki şişesi ve yarı dolu iki kadeh dikkati çekmektedir. Resmin sağ tarafında, öndeki figürlerden bir iki adım geride bir çift dans etmektedir. Bu çiftten sadece kadının yüzü görülmekte, uzun saçları ve başında fötr bir şapka olan adamın yüzü ise piste dönük olduğundan görülmemektedir. Daha geride dans pistinde kalabalık bir grup halinde dans etmekte olan çiftleri görmekteyiz. Figürlerin, gerek kadın olsun gerekse erkek, son derece şık oldukları göze çarpmaktadır. Kadınların bazıları mantolu, bazıları da kalın kumaştan dikilmiş döpiyeslidir. Buradan da mevsimin kış olduğu anlaşılmaktadır. Beylerin hepsi silindir şapkalı ve fraklıdır. Üç erkek figürü ayakta dans edenleri seyretmektedir. En geri plandaki lambalar ve görülmeyen diğer ışık kaynakları vasıtasıyla ortamın çok iyi bir şekilde aydınlatılmış olduğu görülmektedir. Dans eden gurubun resme ritimsel bir canlılık ve hareket kazandırması oldukça ilginçtir. Bu Eserin yapılışındaki bir diğer esin kaynağının da Toulouse Lautrec’in 1892 tarihli El Baile del Moulin Rouge- Kırmızı Değirmen’de Dans olduğu sanılmaktadır. Nitekim Pablo’nun bu dönemde ‘‘İşte tam da Paris’te Toulouse Lautrec’in ne denli büyük bir ressam olduğunu anladım’’ demesi oldukça anlamlıdır. Lautrec’in tablosuna bir göz gezdirdiğimizde sağ yanında yeşil bir ışığın yüzüne vurduğu kadın figürüyle Pablo’nun tablosunun sol tarafından başlattığı kadın figürleri benzerlikler göstermektedir. Tablodaki canlı renk ve seri fırça kullanımını ise Van Gogh’un Pablo üzerindeki etkisi şeklinde yorumlamak mümkündür. Pablo’nun benim büyük ustamdır dediği Cézanne, genç ressamın bu eserini şöyle yorumlayacaktır: ‘‘Tabloda görüldüğü üzere, sanatçı, motif ve imge arasında üçlü ilişki son derece inandırıcı bir şekilde gösterilmiş; sanatçının, olgun sanatının suskun karakteri, değerli sanatını sabır ve dikkatle yaratabileceğini bize göstermektedir.’’ Pablo’nun bu eseri, Weil aracılığıyla modern sanat koleksiyoncusu ve aynı zamanda La Depeche de Toulous adıyla tanınan gazetenin de editörü olan Arthur Huc’a satılır.
İspanya’ya Dönüş, Arte Joven Dergisi ve ‘İmza: Picasso’
Pablo’nun aksine, arkadaşı Carlos Paris’te geçirdiği günlerden hiç de zevk almamaktadır. Zira ne sanat ne de aşk hayatı yolunda gitmemektedir. Her ne kadar Casagemas, Germaine’e âşıksa da bu tek taraflı bir aşktır, zira kadın onun aşkına karşılık vermemektedir. Arkadaşının melankoliye kapıldığını gören Pablo ona Endülüs’ün güneşli havasının iyi geleceğini düşünerek Carlos’u, doğduğu kent Málaga’ya götürmeye karar verir. Pablo’nun aynı zamanda sekreteri olan Sabartés, genç ressamın Casagemas’la İspanya’ya dönüşünün sadece arkadaşına yardım etme arzusundan ileri gelmediğini, ayrıca Noel’i ailesi ile geçirmeyi de arzu ettiğini belirtir. Sábartes’e göre o sıralar Pablo İspanya’ya dönmeyi ve Barselona’ya ya da Málaga’ya veya Madrid’e yerleşmeyi düşünmektedir. Fakat bunun aksine Pablo, İspanya’ya yerleşme fikrinden cayacak ve Paris’e yeniden dönmeye karar verecektir. Orada yeni tutacağı evi için de amcasından kendisine kefil olmasını talep edecektir.
Pablo sonunda, Carlos Casagemas’la birlikte, doğduğu kent Málaga’ya varır. Yeni Yılı ailesiyle birlikte geçirir ve ardından Pablo amcasından kefalet konusunda yardım ister. Doğumunda ona nefes vererek Pablo’yu hayata döndüren Don Salvador ise, onun uzun saçı ve garip giyiniş tarzından hiç mi hiç hoşlanmadığını belirterek kesin bir şekilde kefil olmayı reddeder. Bu arada Casagemas’a iyi geleceği düşünülen güney havası onun durumunda hiçbir değişiklik yapmamış, aksine durumunu daha da kötüleşmiştir. O, biricik aşkı Germaine’den daha fazla uzak kalmaya dayanamadığından Paris’e dönmeye karar verecek, Pablo ise şansını Madrid’de deneyecektir.
Pablo, 1901 yılının Mart ayında Madrid’e gider. Barselona’dan tanıdığı arkadaşı Francisco de Soler ile buluşur ve onunla Arte Joven(Genç Sanat) adındaki, kısa dönemli bir edebiyat dergisinin çıkartılmasında işbirliği yapar. Derginin edebî kısmından Soler, sanatsal kısmından ise Pablo sorumludur. Derginin Soler’in fikriyle, Barselona’da Rusiñol ve Casas’ın yayımladıkları Pel i Paloma adlı dergiden esinlenerek çıkarıldığı bilinmektedir. İki arkadaşın Madrid’de yayımlamaya karar verdikleri bu dergi, başkent ile Katalunya arasında bir sanat köprüsü oluşturacaktır.
Gücünü halktan alan ve bolca karikatür ve illüstrasyon içeren Arte Joven’in yazın kadrosunda 98 kuşağının tanınmış şair ve yazarlarından, Pío Baroja ve kardeşi Ricardo, Azorín, Valle Inclan ve Miguel de Unamuno bulunmaktadır. İlk baskısı 10 Mart’da yapılan derginin ilk sayfasında ‘‘Arte Joven samimi bir dergidir’’ ibaresi yer alır. Bu dönemde Pablo’nun Azorín’in fikirlerinden etkilenmiş olması muhtemeldir. Derginin 15 Nisan’da yayımlanan sayısında Azorín, La Vida-Hayat başlıklı yazısında, hayat denen yolun seçimleri boykot etmek ve yasaları hiçe saymaktan ibaret anarşist bir yol olduğundan bahsederek görüşlerini şöyle ifade eder:
‘‘Sanat yaşamın anahtarıdır, yaşam ise büyük bir bohemyadır.’’
Azorín’in ütopyacı ve nihilist fikirlerinden etkilenen Pablo, Boşluğun Duygusu adında bir hikâye yazmıştır.110 Ana teması ölüm olan bu hikâyede, Pablo’nun genç bir kızın kırık dökük bir tabutun içinde lime lime olmuş kıyafetler içinde kapkara bir mezarda yatışından bahsederek kardeşi Conchita’nın ölümüne atıfta bulunduğu düşünülmektedir. Dergide yayımlanan ve Pablo’nun ilerideki yaşamını etkileyen diğer bir yazı da Nicholás María López adında bir yazara aittir; ana teması bir gitarın kadına benzerliği olan La Psicología de la Guitarra (Bir Gitarın Psikolojisi) başlıklı bu yazının Pablo’ya resim konusunda ilham vermiş olduğu mümkündür. Richardson, bahsedilen makalenin Pablo’nun analitik kübizm dönemindeki ünlü gitar tablosuyla ilgisi olabileceğinden bahsetmektedir. Dergide yayımlanan fakat yazarını ve içeriğini bilmediğimiz, diğer bir ilginç makale de Símbolo del Alma Popular y Símbolo del Sentimiento’dur (Popüler Ruh ve Duygu Sembölleri). ‘‘Arte Joven, polemiklere yer veren, devrimci, ilerici, burjuvalara karşı, yenilikçi düşünce ve sanata özgürlük getiren bir dergi olup, Katalan anarşizminin düşünce ve eylemlerindeki özgürlüğün ilk ispatıydı.’’ Dergide İspanya’da resim ve dekorasyon sanatında yeni bir platform olan art nouveau’nun tanıtıldığı gibi, ayrıca Quatre Gats sanatçılarının üretimleri bulunmakta ve zaman zaman diğer sanat akımları hakkında da bilgi verilmektedir.
Bu arada Mañach, İspanya’ya gittiğinden beri kendisine yeni bir resim göndermemiş olan Pablo’ya mektuplar göndererek ondan yeni eserler ister. Buradan da anlaşılıyor ki, Mañach Pablo’ya hâlâ ödeme yapmaya devam etmektedir. Arte Joven’in Pablo’nun yaşamındaki bir başka önemi de, onun herkesçe bilinen Picasso imzasını ilk olarak bu dergide yayımlanan illüstrasyonlarında kullanmış olmasıdır. Önceleri R. Pablo Picasso şeklinde imza atan sanatçı, artık annesinin soyadını kullanmaktadır. Bu imza soldan sağa doğru hafifçe meyillidir, büyük bir P harfiyle başlayan ve okunaklı, küçük harflerle biten bir Picasso yazısının altında düz bir çizgi vardır. Sanatçının 1898 yılına kadar resimlerini Pablo Ruiz Picasso şeklinde imzalarken, 1898 yılından sonra Pablo R. Picasso ve nihayet 1901 yılında ise Picasso olarak imzaladığı gözlemlenmektedir. Önceleri arkadaşlarınca Pablo adıyla çağırılan sanatçının adı bundan böyle herkesçe Picasso olarak anılacaktır.
Pablo’nun imzasını değiştirmesinin bir daha dönmemek üzere ayrıldığı Málaga’ya yaptığı son seyahatinin ertesine denk gelmesi manidardır. Sanat tarihçisi Penrose, on dokuz yaşındaki sanatçının imzasında artık sadece anne soyadını kullanmasını bilinçli bir şekilde yapılmış bir tercih olarak algılamakta ve bunun sebebini onun annesine duyduğu derin sevgiye bağlamaktadır. Daha önceki bölümlerde açıkladığımız gibi, Pablo babasının kendisi için uygun gördüğü hayatı tercih etmemiş ve hayatını kendi arzusu doğrultusunda yaşamaya karar vermiştir. Amcası ise onun klasik yaşam tarzına uymayan bir anarşist, bir bohem olduğunu düşünmektedir. Baba tarafının aksine annesi, verdiği kararlardan dolayı hiçbir zaman onu yargılamamıştır. Oğlunu anlamak için her zaman çaba gösteren annesi, ona her zaman öğütler vererek genç sanatçının yanında olmayı seçmiştir. Yapacağı her işi, insanlar ne derlerse desinler, doğru ve en iyi şekilde gerçekleştireceğine dair olan inancıyla oğluna daima destek olmuştur.
Picasso’nun yalnızca anne soyadını kullanmasının, İspanyol resim sanatı geleneğinden kendisine yansıdığını savunan bir görüş de vardır. Nitekim asırlar önce Velazquez de annesinin soyadını kullanmayı tercih etmiştir. Pablo Picasso adındaki kitabın yazarı, psikiyatrist S.Teber bu konuda şöyle bir açıklama yapmaktadır:
‘‘Eski tarihsel dönemlerde olduğu gibi sömürüye, eşitsizliğe, mevcut düzene karşı çıkan pek çok İspanyol demokratı, ilericisi, sanatkârı içinde bulundukları koşullarda, belki de yapabildikleri tek başkaldırı yöntemi olarak, sınıf ayrımının yapıldığı toplumların simgesi baba adlarını yadsıyıp, komünel toplum simgesi olan ana adlarını kullanmışlardır. İspanya’da bunun en somut ve bilinen örneği, büyük ressam Velazquez’de görülmüştür.’’
Pablo, Picasso adına geçişini Conversaciones con Picasso adlı kitabın yazarı ve ünlü bir fotoğrafçı olan Brassai’la yaptığı röportajlar sırasında şu şekilde anlatmaktadır:
‘‘Barcelona’daki arkadaşlarım bana her zaman daha orijinal ve şüphesiz ki, Ruiz’den daha hoş kulağa gelen Picasso ismimle hitap ederlerdi; ben de bu ismi böylece kabullendim’’
Picasso daha sonra esprili bir şekilde devam eder.
‘‘Beni bu isme çeken nedir biliyor musunuz? Kesinlikle yan yana gelen s harflerinden oluşması… Biliyorsunuz Picasso orijinalinde bir İtalyan ismidir… Bana Ruiz, Pablo Ruiz, Diego Ruiz Nepomuceno Ruiz dendiğini hayal edebiliyor musunuz? Bakınız Matisse, Poussin ya da Rousseau isimlerindeki çift s harfine dikkat etmiş miydiniz?’’ Ne var ki Picasso’nun Madrid yaşamı maddî açıdan oldukça sıkıntılı geçmektedir. Zurbano caddesinde Doña Concepción Gomez adında dul bir bayanın evinde yaşayan sanatçı parasal sıkıntı çekmektedir; bu yüzden de iyi beslenememektedir. Sabartés bu dönemde onun her gün yağda yumurta yediğinden bahseder. Picasso ise Madrid’de geçirdiği kışın ne kadar çetin olduğunu, ‘‘Ne gaz, ne de ışık vardı; hayatımda bu kadar üşüdüğümü hatırlamıyorum’’ diyerek vurgular.
Sonuç olarak, derginin basımı parasızlık yüzünden daha fazla sürdürülemez ve son sayısı Haziran ayında çıktıktan sonra yayım hayatını noktalar. Mañach uzun zamandır kendisinden haber alamadığı Pablo’ya yeni bir mektup yazarak resimlerine yeni alıcılar bulduğundan bahseder ve derhal Paris’e dönmesini ister. Bu haber üzerine Picasso önce Barselona’ya gidecek, ardından da Paris’e dönecektir.
Paris’e Dönüş ve Ambroise Vollard Sergisi
Paris’e gitmeden önce Barselona’ya arkadaşlarıyla görüşebilmek ve bir sergi açabilmek için kısa süreli bir ziyaret gerçekleştiren Picasso, orada iki hafta kadar kalır. Bu sırada Picasso Paris’te bulunan Ramon Reventós adındaki bir mimar arkadaşından bir mektup alır. Mektupta Carlos Casagemas’ın intihar ettiği yazılıdır. Bu haber Picasso için büyük bir darbe olur, yüreğinde derin bir acı duyar. Cenazeye katılmayan sanatçı arkadaşının portresini Catalunya Artística – bu 1901-1905 yılları arasında Barselona’da basılan haftalık bir kültür sanat dergisidir- adındaki dergiye gönderir ve ölüm ilanıyla beraber basılmasını sağlar. Bu olaydan bir süre sonra da, Mavi Dönem eserlerini yapmaya başlayacaktır. Bu eserlerin bazıları bir anlamda Carlos için birer ağıt niteliğindedir. Bu arada Pallarés Horta’dadır, Sabartés ise Barselona’dan ayrılmaya henüz hazır değildir. Yalnız seyahat etmekten hoşlanmayan Picasso ise, ailesinin Paris’e resim eğitimi görmek amacıyla gönderdiği Jaume Andreu Bonsons adındaki arkadaşıyla birlikte Mayıs ayında Paris’e döner. Burada Carlos’un Boulevard Clichy 130 numaradaki evinde Katalan mimar Manolo Hugué ve Mañach ile yaşamaya başlar. Mañach, yazar ve eleştirmen olan Gustave Coquiot aracılığıyla Paris’in ünlü galeri sahiplerinden Ambroise Vollard ile Picasso’yu tanıştırır. İkili bir anlaşma yaparak sergi tarihini 4 Temmuz 1901 olarak belirler. Serginin organizasyonu Mañach’a aittir. Sergi katoloğu ise Coquiot tarafından hazırlanacaktır. Picasso ise sergi için gece gündüz çalışır.
Vollard, geçmiş günlerini anlattığı bir sohbet esnasında Picasso ile karşılaması hakkında bize bilgi vermektedir. Buna göre, kendisiyle tanıştığında henüz yirmi yaşında dahi olmayan Pablo’nun yüz kadar tablosuyla bir sergi yapmaya hazır olduğunu belirtmesi üzerine, eserlerini görmeye karar vermiş ve onları gördükten sonra tereddüt etmeden ona bir sergi hazırlamaya karar vermiştir.
Ambroise Vollard aynı zamanda 20. yüzyıl Fransa çağdaş sanatının en tanınmış sanat koleksiyoncularındandır. Öncelerde Paul Gauguin ve Vincent Van Gogh’un yanı sıra Paul Cézanne, Matisse, Degas, Rodin, Odilon Redon, Louis Valtat, André Derain gibi çağın önemli isimleriyle çalışmıştır. Yeni sanatçıların farklı tarzdaki eserlerini sergileyerek, onları birbirleriyle tanıştırmakta ve yeni akımların oluşumuna katkıda bulunmaktadır. Sanatçıları maddi yönden destekleyen Montmarte’deki Ambroise Vollard galerisi, yaşanan zaman diliminde avangart sanatçılara destek veren ender sanat merkezlerinden biridir.
Sergi açılışında Picasso’ya ait 64 tablo ve sayısı tam olarak bilinmeyen pek çok çiziminin galeride sergilenmiş olduğu görülür. Picasso bu eserleri üç aylık bir sürede gerçekleştirmiştir. Aslında bu bir ortak sergidir. Picasso, Paris’e yeni geldiğinde tanıştığı Bask asıllı bir İspanyol ressam olan Francisco Iturrino ile galeriyi paylaşmıştır. Picasso’nun sergide 35 eseri bulunmaktadır. Itturino Brüksel’de eğitim görmüş ve yaşamış, 1895’de ise Paris’e yerleşmiştir. Ortaklaşa yapılan bu sergide neden Itturino isminin seçildiğine dair elimizde bir bilgi bulunmamakla birlikte, aynı sene içinde Picasso(üç tablo ile) ve Basklı ressamın (on üç tablo ile ) Bilbao’ da ortak bir sergi daha açtıkları bilinmektedir. Sanatçının bu sergiyle öne çıkan resimlerinden başlıcaları, Margot, La Nana. ve Remera Vieja’dır (Yaşlı Hayat Kadını). Eserler Le Moulin de la Galette’den bir sene sonra gerçekleştirilmiştir. Paris’e geldiğinde maddî sıkıntılar çeken sanatçı, kabarelerde çalışan, toplumun dışına itilmiş karakterlerin tasvir edildiği bu tablolarında Paris’in farklı bir çehresini yansıtmakta olup, iyi giyimli, zarif insanlarla bir tezat oluşturmaktadır. Bu tablolarda Paris’in gösterişi ve cazibesi yoktur, aksine yalnızları, çaresizleri ve dışlanmış figürleri yansıtmaktadır. Üç eser de empresyonist tarzı ve noktacı (Pointillist) yaklaşımıyla Georges Seurat’u hatırlatmaktadır. Picasso resmini kalın ve seyrek fırça darbeleriyle yapmış ve canlı, sıcak renkler kullanmıştır; Seurat ise, eserlerini kısa ve sık fırça vuruşlarıyla ve soğuk renkler kullanarak gerçekleştirmiştir.
La Nana, Edgar Degas’nın ünlü balerin temasının zıt bir versiyonu gibidir. Picasso bu eserinde Paris’in öteki yüzünü göstermek istercesine sokak sanatçısı bir cüceyi resmine konu etmiştir. Degas’nın Elinde Bir Demet Çiçek Bulunan Dansçı adlı eserine bakıldığında, balerinin duruşundaki asalet ve zarafet açıkça görülürken, La Nana’da bu vasıfların yerini avamlık ve bayağılık gibi zıt özelliklerin aldığı gözlemlenmektedir. Öte taraftan, cüce kızın sağ yumruğunu beline koyuşundaki ve bir boksör gibi ayaklarını birbirinden açarak duruşundaki tehdit edici tavır Picasso’nun eserine bir anlamda özgünlük kazandırmaktadır. Degas ve Picasso’nun tablolarındaki ortak özellik ikisinde de sarı, turuncu, kırmızı, mavi, yeşil renklerin belirgin şekilde kullanılmış olmasıdır. Bu noktada Nana adındaki karakterin daha önce Manet tarafından resmedildiğini, ayrıca Zola’nın ve Baudelaire’in romanlarında de kötü şöhretli bir fahişe karakteri ile edebiyattaki yerini almış olduğunu da belirtmememiz gerekiyor. Bu arada Paris’teki dostları tarafından Picasso’ya Petit Goya (Küçük Goya) lakabının takıldığını da ifade etmemiz yerinde olur. Büyük bir ihtimalle bu lakap ona bu sergiye hazırlandığı süre içinde yakıştırılmıştır. Richardson, Goya’nın tarzının genç ressamı etkilemiş olduğundan söz ederek, özellikle La Remera Vieja ve La Nana’da bunu açık bir şekilde gözlemlendiğini belirtilir. Bu resimler Picasso’nun Goya’dan etkilendiğine dair ileri sürülen görüşün bir göstergesi olup, şefkat ve groteksin birleştiği uyarlamalardır. Goya’nın söylemi ‘’Çirkinlik güzeldir’’ klişesi Picasso tarafından içselleştirilmiştir.
Belirtmek gerekir ki, Vollard sergisinde birbirinden farklı üslup ve tarzda önemli pek çok eser bulunmaktadır. Picasso’nun arkadaşlarının portreleri ve kabare çalışanları, gösterileri, şehir hayatı, sokaktan seçilmiş kadın ve erkek figürlerini tasvir eden resimler serginin öne çıkan bir başka özelliğidir. Bunlardan birkaçı, La Mujer del Collar de Gemas (İnci Kolyeli Kadın), La Mujer en un Palco, (Locada oturan Kadın) La Mujer con el Gato (Kedili Kadın), Mañach, Vollard, Berthe Weil, Coquiot ve Itturino’nun portrelerdir. Bu eserlerin ortak noktası hepsinde göz alıcı renklerin kullanılmış olmasıdır. Ancak her resimde üslubunun farklı olduğunu görmekteyiz. Bu da açıkça göstermektedir ki, Picasso her resimde bir yenilik gerçekleştirme amacındadır. O aslında her hangi bir ressamın yörüngesine girmiş değildir, ressamları takdir etmektedir, onların resimlerini andıran resimler yapması bir ressamın ya da ressamların mutlak etkisi altında olduğunu göstermez, bu resimleri kendisinden yaşça büyük, üstat olarak kabul edilen, sanatın emektarlarına karşı gösterilmiş bir saygı ifadesi olarak yorumlamak daha doğru olacaktır. Nitekim ressamın yakın arkadaşlarından şair Max Jacob’ın kaynaklarda Picasso’nun bu dönem esinlerini şu şekilde değerlendirdiği görülmektedir:
‘‘Onu Steinlein, Lautrec, Vuillard, Van Gogh, vs.yi kopyalamakla suçladılar. Fakat sahip olduğu gerçek gücünü ve onun gerçek bir ressam olduğunu herkes biliyordu.’’
Jacob’ın burada söylemek istediği şey, Picasso’nun takdir ettiği ressamların ayırt edici özelliklerini resimlerine taşırken aslında onun amacının taklit etmek olmayıp, dehasının yardımıyla yeni bir şey ortaya koymaya çalıştığıdır.
Bunun en güzel örneği, Bonnard ‘ın Desnudo con Medias Negras (Siyah Çoraplı Nü) ardından yaptığı Desnudo con Medias Rojas (Kırmızı Çoraplı Nü) resmidir. Bonnard’ın büyük bir ustalık ve yalınlıkla yaptığı eserde renkler son derece olgundur; siyah, gri ve pembe, açık mavi renkler bir uyum içindedir, koyu ve gri tonların hâkim olduğu fona karşılık kadının teninde kullanılan sıcak renkler figürü ön plana çıkartmakta ve bu şekilde bir kontrast oluşturmaktadır. Resimde bir yatağın kenarına oturmuş, siyah çoraplar giymiş bir kadın, elbisesini başının üzerinden çıkarırken görülmektedir. Buna karşılık Picasso’nun resminde canlı renkler kullanılmıştır; özellikle, açık renkte bir koltuğa oturmuş figürün ilk bakışta kırmızı çorapları dikkati çekmektedir. Bonnard’ın figürünün yüzü elbisesi tarafından kapatılmış olmasına karşın, Picasso’nunkinde kadının yüzü açıkça görülmektedir. Düzgün vücut hatların sahip bir kadın vücudunu yansıtmış olan Fransız ressamın eserinden, İspanyol ressamın resmi bu yönüyle ayrıldığı gibi, farklı sanat akımlarının değerlerini sergilemesi bakımından da farklıdır.
Vollard sergisi, konu ve teknik açıdan çeşitliliğinin yanı sıra, Picasso’yu 1901-1904 yılları arasında resimlerinde tek renk kullandığı Mavi Döneme taşıması nedeniyle de önem taşımaktadır. Sergide yer alan La Mujer Azul (Mavi Kadın) adlı resmi sanatçının Mavi Dönemde geçiş sinyallerini veren bir tablosudur ve sergideki diğer eserlerden de daha farklı bir teknik ve renk paleti ile yapıldığı gözlemlenmektedir. Goya’nın ve özellikle Velázquez’in etkisinde yapıldığı öne sürülen bu eser, Goya’nın Prado Müzesi’nde bulunan Reina María Luisa adlı eseriyle ve Velazquez’in Viyana’daki Kunsthistorishes Müzesinde bulunan Prenses Margarita’sıyla olan benzerliği ile de tanınmaktadır. 18. yüzyıl asilzade kostümü içindeki bir Moulin de Galette kadınını andıran duruşu ve şapkasının büyüklüğü ve elinde şemsiye olduğu tahmin edilen cisim ile kırmızı ruju oldukça dikkat çekicidir.
Sergide Picasso’nun eserlerinin yarıdan çoğu yeni sahiplerini bulurken, ressam bu serginin ardından sanatçılar ve eleştirmenlerce pek çok övgüye ve olumlu eleştirilere muhatap olur. Bu yorumlardan biri de Fransız eleştirmen Félicien Fargus’a aittir. Revue Blanche adıyla 1889-1903 seneleri arasında yayınlanan bu önemli sanat dergisinin 15 Temmuz 1901 tarihli sayısında Fargus’un ‘‘İspanyol İstilası’’ başlıklı yazısında Picasso şu şekilde anlatılmaktadır: “Picasso kesinlikle harika bir ressam. Onun objeleri kutsallaştırmak gibi bir gücü var… Tüm gerçek ressamlarda görüldüğü gibi onun da kullandığı renklere taptığı görülüyor… O resmettiği tüm konulara âşık ve resmedeceği tüm konular ona hayrandır… Ataları olan ressamların eserlerinin bariz etkisinin yanı sıra, Delacroix, Manet (onun resimleri ispanyolvaridir), Monet, Van Gogh, Pisarro, Lautrec, Degas, Forain, Rops gibi ressamların da Picasso’nun eserlerine olan katkısı hissedilebilmektedir… Picasso’nun resim dünyasındaki ani sivrilişi ona kendi tarzını oluşturabilme imkânı sağlayabilmiş değil; görülüyor ki o şu anda gençliğe özgü acelecilik ve doğal bir coşku içindedir… Onun sahip olduğu ataklık aynı zamanda başarıya çabuk ulaşmanın getirdiği bir tehlikeyi de barındırıyor… Bu da zirveden çabuk inmektir. Bu konuda çok dikkatli olunmalı, zira bu muhteşem dehaya sahipken onu birden bire kaybetmek son derece talihsiz ve üzücü olur…” Sanat eleştirmeni olan Pere Coll Barselona gazetesinde bu sergi hakkında şunları yazar: “Picasso henüz çok genç… Onun yaşındayken yaptıklarını yapabilecek biri daha var mı bilmiyorum… Fracisco Iturrino ve Mañach portreleri Picasso’nun dehasını gösteren büyük cesaret ve özgüvenle yapılmış yegâne resimlerdir…’’ Coquiot ise yıllar sonra sergiyle ilgili yaptığı yorumda ‘‘Herkesin hoşuna gidebilecek bir şey bulabileceği gençlik ve farklılık dolu bir sergiydi’’ diyecektir.
Serginin ardından Picasso’nun sanat aracıları olan Mañach, Vollard ve Berthe Weill’e, kendisi tarafından yapılmış portreleri ressam tarafından hediye edilirken, Fargus’a yazısının ardından Les Blonde Chevelure adındaki tablosunun, Coll’e ise La Veu de Catalunya eserinin onun tarafından hediye edildiği bilinmektedir. Sanat tarihçisi Michael C. Fitzgerald’a göre, Picasso’nun bu tutumu, kariyerinin başında açlıkla mücadele etmek zorunda kalan bir sanatçının, yaratıcılığının ve kabiliyetinin yanı sıra üne kavuşmak ve satış yapabilmek için ayrıca başkalarının, özellikle eleştirmenlerin övgüsünün ne derecede önemli olduğunu işaret etmektedir. Sonuç olarak diyebiliriz ki, Picasso’nun Vollard galerisindeki sergi sanatçının yükselmesinde bir dönüm noktası olduğu gibi ayrıca ona ilk ticarî başarıyı da getirmiştir.
Sabartés Picasso’dan altı ay sonra sonbaharda Paris’e gelecektir. Ressamı ziyaret etmek üzere evine gittiğinde ise burada bulunan tabloların sayıca çokluğunu ve eskisinden oldukça farklı tarzını görünce bir hayli şaşıracaktır. Picasso ona yeni eserleri hakkındaki fikrini sorduğunda ise ‘’buna alışmam gerekecek’’ cevabını alır. Sabartés bu resimlere ait hissettiklerini sonradan, ‘‘bana gösterdiği tuvallerdeki renkler ve tonları tıpkı iskambil kâğıtlarındaki renkler gibi keskin zıtlıklar taşıyan saldırgan bir tarzdaydı.’’ diyerek açığa vuracaktır. Picasso’nun kendisi bu dönem hakkındaki düşüncelerini şu şekilde ifade ediyor: ‘‘Bu sergi pek çok kişiyi memnun etti. Fakat ne zaman ki mavi resimleri yapmaya başladım, işte o an her şey ters gitmeye başladı. Ama bana bu hep olur. Her şey çok iyi başlar, sonra birden çok kötü olur. Mavi dönemin ardından gelen dönemde olduğu gibi, Akrobatlar adlı seri eserlerim herkesi memnun etti. Sonrasında yaptıklarım ise yine kimseyi hoşnut etmedi.’’
Yararlanılan Kaynaklar
Merve Özman, Pablo Picasso’nun Kübizm’e Geçiş Dönemi: Yaşamı Ve Eserleri (1881-1907)
M. L Bernadac-P.de Bouchet, Picasso Dahi ve Deli
I.F.Walther, Picasso Öncü Ressamlar
C. Jappé, P.Picasso’nun Yaşamı, Sanat Dönemleri ve Başlıca Eserleri
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Merve Özman’a aittir.
*Bizimle iletişim kurmak için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Ömer Burak Karatay

Uzun zamandır bildiklerini siz değerli kullanıcılarımıza aktarmaktan mutluluk duyan, araştırıp öğrendikçe bu siteye yazıp diğer insanların da bilgilenmelerini sağlamaktan zevk alan bir yönetici ve yazar. Ekonomi alanındaki gelişmeler / bilgilendirici metinler için www.ekodemi.com'a davetlisiniz. Bizlere her türlü fikir, istek ve şikayetlerinizi admin@kenandabirkuyu.com üzerinden; markalarınızı değerlendirmek ve binlerce tekil kullanıcıya reklamınızı yapmak için reklam@kenandabirkuyu.com adreslerinden benimle iletişime geçebilirsiniz.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı

Reklam Engelleyici Algılandı

Tek amacımız sizlere temiz bilgi sunmak, lütfen reklam engelleyicinizi kapatın.