GenelPolitikaTarih

PKK İle Mücadeleye Farklı Bir Bakış Açısı: Sosyolojik Tedbirler

 

 

Çalışmanın Sahibi: Muhittin Şahin

Terörizm, “basit bir eylem kapsamında değerlendirilebilecek sıradan bir şiddet eyleminden çok ekonomik, siyasal, sosyal ve kültürel pek çok ayrı nedenle tekil ya da bileşik temelde beslenen ve yarı askeri anlamda karşılığı bulunan son derece gelişkin ve karmaşık bir olaydır.” Bu karmaşıklık dikkate alınarak dünya huzurunu sağlamayı amaçlayan BM, şu beş kıstası terörle mücadelenin ana hatları olarak kabul etmiş ve mücadelenin başarıyla sonuçlanması için şart görmüştür:
?

Örgütün militan kazanmasının önüne geçilmeli,

?Teröristlerin silah, mühimmat elde etmeleri engellenmeli,

?Terör örgütlerine dış güçlerin (diğer devletlerin) sağladığı destek kesilmeli,

?Devletin mücadeledeki ve halka sunduğu yeterlilikler arttırılmalı,

?Ülke içerisinde insan hakları ihlallerinin önüne geçilmelidir.

PKK gibi derin ve büyük bağlantıları olan bir terör örgütünün tasfiye edilmesi, küçük ama önemli, üzerinde ayrıntılı düşünülmüş adımların atılmasıyla gerçekleşebilir. Ancak sorun çözmekten çok İngiliz hükümetinin zamanında yapmış olduğu gibi bastırmak ve ertelemek yolu seçilirse, örgütün büyüyerek şiddetini arttırabileceği ve ülke istikrarını tehdit edebilecek konuma gelebileceği de iddia edilmektedir. Türkiye’deki PKK terörizmi ile ilgili sorunda stratejinin belirlenebilmesi için öncelikle sorunun teşhisi doğru bir şekilde yapılmalıdır. Daha sonra ise ülke içerisindeki sosyal ve kültürel yönden eksikliklerin teröristlerin eylemlerini meşrulaştırmalarında en iyi malzeme olması nedeniyle toplum yapısı, eğitim, dil, ekonomik ve sosyal refah dahilinde sorunların çözümlenmesi gerekmektedir. Ancak sosyal ve kültürel sorunların çözülmesi terör sorunun ortadan kalkması için yeterli olmayacağı görüşü doğrultusunda, örgütü silahlı eylem boyutundan siyaset arenasına çekebilmek, örgüte sağlanan siyasi ve ekonomik desteğin önüne geçebilmek, kitlelere ulaşma ve etkilemede en hızlı ve etkili yol olan kitle iletişim araçlarına yönelik tavır gibi hukuki ve güvenlik önlemlerinin de alınması şarttır . Bu bölümde mevzubahis olunan önlemler incelenmiştir.

Türkiye ‘ de ” Kürt Sorunu ” İle PKK Terör Örgütü ‘ nün Birbirine Karıştırılması

Bir ülkede ortaya çıkan terör faaliyetlerinin sona erdirilebilmesi için öncelikle bu olaylara zemin hazırlayan altyapı doğrultusunda soruna bir isim konulmalıdır. İsim konulmadan yürütülen bir faaliyet ancak cereyan etmekte olan olayların bir süreliğine durmasına ve sorunun altında yatan asıl meselenin çözülmemesi nedeniyle, daha sonra tekrar ortaya çıkmasına neden olur. Türkiye Cumhuriyeti’ndeki sorun, bir “Terör Sorunu” mu, ya da bir “Kürt Sorunu” mu, veya “Doğu Sorunu” mudur? Öncelikle bu sorunun cevap bulması ve tek bir kavramın kullanılıp, karmaşıklığa neden olması engellenmelidir. Soruna ‘Kürt Sorunu’ adını koyabilmek için Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan Kürtlerin, Birinci Bölüm’de bahsedilen mesleki, sivil, aleni, yerel yerleşim ve sosyal ayrımcılıklarından en az birine maruz kalmaları gerekmektedir. Ancak, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası 10’uncu maddede, herkesin dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşitliği vurgulanmış ve ayrımcılık kesin bir şekilde reddedilmiştir. Anayasamıza göre, her Türk vatandaşı eşit haklara sahiptir ve devletin her makamında görev alabilirler. Yapılan araştırmalar, 1923 yılından bu yana Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM)’ne giren milletvekillerinden en az %25’inin Kürt kökenli olduğu tahmin edilmektedir . Sırf etnik kökeninden dolayı Kürtlerin ayrımcılığa uğramadıklarının bir diğer kanıtı ise, doğu bölgelerinde köylerini boşaltıp ülkenin batısına göç eden Kürtlerin gerek iş alanında, gerekse eğitim, yerleşim alanında ayırımcılığa tabi tutulmamaları ve dışlanmamış olmalarıdır. Bu dışlanmışlığa örnek olmak üzere etnik sorunun yaşandığı Yugoslavya ele alınabilir. Yugoslavya dağılırken her etnik grup kendi etnik kökenlilerin yanına kaçarken, PKK terör örgütü nedenli Güneydoğu Bölgesi’nden ayrılmak zorunda kalanlar Irak’a değil, Anadolu’nun batısına göç etmişlerdir.

PKK terör örgütünün ortaya çıkışında, ülkenin doğu bölgesinin yarı-feodal yapısı nedenli geri kalmışlığın istismar edilmesi etkili olmuştur. Türkiye’nin, Anadolu’da üniter bir devlet ve tek millet olarak yaşamasını; politik, ekonomik ve askeri açıdan önemli bir güç olması ihtimalinden rahatsız olan kimi dış güçler, terörü Türkiye’yi istikrarsızlaştırma politikası olarak kullanmış olduğu birçok kez dile getirilmiştir. Türkiye’nin bölgesinde bölgesel bir güç haline gelmesinin engellenmesi için başına terör belası sarıldığı iddiasıyla, şöyle bir değerlendirme yapılmaktadır:
“Türkiye, coğrafi konumu dikkate alındığında, Ortadoğu, Basra Körfezi, Doğu Akdeniz ve Kafkasya’yı kontrol eder. Bu bölgelerin, dünyanın enerji yönünden en zengin bölgeleri olduğu bilinmektedir. Anadolu yarımadasının zengin yer altı ve yerüstü kaynaklarına sahip olması, Türkiye’nin jeopolitik olarak, güçlü bir devlet olduğuna işaret etmektedir. Anadolu yarımadası üzerinde, ulusal birlik ve beraberliği konusunda zaafiyet yaşamayan bir devletin, önce bölgesel, sonra uluslararası bir güç olması ise kaçınılmazdır.” Türkiye’nin bu güce erişmesine engel olmak için ülkenin doğusundaki yapı ve o bölgelerde yaşanan sorunlar “Kürt Sorunu” varmış gibi propaganda yapılmaktadır. Ancak, mevzubahis edilen sorunları sadece Kürt kökenli vatandaşlar değil, aynı zamanda Türk, Arap, Zaza kökenliler de yaşamaktadır. Tüm bu anlatılanlar ışığında sorunun, “Kürt Sorunu” değil, “Doğu Sorunu” ya da Türkiye’nin sosyolojik bir sorunu olduğunu söylemenin daha doğru bir tespit olduğu düşünülmektedir. Doğu Sorunu, PKK silahlı örgütüne yönelik güvenlik güçlerinin sürdürdüğü silahlı mücadele devam ederken, bir yandan da sosyal ve kültürel alanda reformlar yapılarak -uluslararası işbirliği içerisinde, ancak sorunun bir iç sorun olduğunun kavranılıp dış güçlerin müdahalesine engel olunarak- çözülmelidir.

Sosyal Ve Kültürel Önlemler

Sosyal ve kültürel yönde alınabilecek önlemler hem AB’ye Türkiye’nin katılması gerektiğini düşünenlerin, hem de bu birliğe katılmanın karşısında olanların hemfikir olduğu önlemlerdir. Şayet Türkiye’nin AB üyeliği gerçekleşirse, durumun nasıl bir seyir alabileceğine de bakmak gerekmektedir. AB, kurucu antlaşmaları olan Maastricht ve Amsterdam Antlaşmalarından sonra üç sütunda incelenmeye başlanmıştır. Birinci sütun Avrupa Toplulukları’ndan oluşmaktadır ve bu sütun dahilindeki toplulukların amaçlarından birisi birlik içerisindeki ülkelerde sosyal refahın sağlanması olmuştur. Ülke içerisinde sosyal refahın sağlanması aynı zamanda Birliğe üyelik için şart koşulmaktadır. İkinci sütun ortak güvenlik politikaları üretmeyi ve uygulamayı öngörürken, üçüncü sütun ise Birlik içerisinde güvenlik sorunlarına yer vermemek ve oluştuğu takdirde çözüm bulmak ile ilgilidir. Bu bağlamda hem terörizme neden olan asıl sorunların üzerine gidilmediği takdirde terörün kökünden sökülüp atılamayacağı inancı, hem de öncelikli amacı AB’ye girmek kabul edip, üçüncü sütun dahilinde, PKK ile mücadele meselesini AB’ye yükleyerek çözmek doğrultusunda bölgenin sosyal – toplum yapısı ile dil, eğitim ve kültürel bağlamında yürütülen çalışmalar incelenmeli ve bu doğrultuda yapılması gerekenler belirlenmelidir. Ancak ETA örneğinde de görüldüğü gibi AB üyesi olmak terör sorunundan soyutlanabilmek anlamına gelmemektedir. Türkiye’de sosyal ve kültürel açıdan sorunu açıklayan ayrıntılar alt başlıklar altında incelenmiştir.

Toplum Yapısı

fft99_mf3309927

Ülkenin doğu bölgesinde dil, din, soy, kültür yönünden farklı gruplar yaşamaktadır. Ancak bölgenin etnik yapısı üzerine pek fazla ciddi araştırma yapılmamıştır. Yapılan bir araştırma ise Türkiye’nin güneydoğusundaki yedi büyük ilde yaşayan 8.556 kişiye 2005 yılında uygulanan anket sonucunda %43’ü etnik kökenini Kırmanç olarak bildirirken, %22’si Zaza, %21’i Türk, %7’si Arap, %6’sı diğer olarak belirtmiştir; %1’i ise cevap vermemeyi tercih etmiştir. Bu iki araştırma dikkate alındığında bölge halkının etnik yapısı üzerine kesin yargılarda bulunmanın neredeyse imkansız olduğu ortaya çıkmaktadır. Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde sosyal bir teşkilatlanma olan aşiret yapısı ile karşılaşmaktayız. Aşiret, dil ve kültür yönünden büyük bir türdeşlik gösteren, kan bağları ile birbirlerine bağlı, hayvancılık yaparak yaşayan, göçebe, yarı-göçebe ya da yerleşik insan topluluklarıdır . Milliyetleşme sürecini büyük ölçüde etkileyen husus aşiret gelenekselliğinin kurumsallaşmasıdır. Bu aşiret yapısı kan bağı, güçlü dayanışma duygusuyla kişileri birbirine kenetler ve bu kenetlenmenin PKK terör örgütünün ortaya çıkışında ve gelişmesinde de etkin rol oynadığı söylenmektedir. Çünkü aşiret yapısında aşiret liderine kesin bir bağlılık ve aşirete mensup kişilerin kollanması mevcuttur. Bir aşirete mensup kişinin büyük kente gelip yerleşmesi dahi aşiretten kopmasını sağlayamamaktadır. Bağlılığı sağlayabilmek amacıyla aşiret tarafından kentlerdeki gençlerin korunmaları, eğitilmeleri sağlanmakta, onlara burs verilmektedir. Bu şekilde millet-altı denilebilecek aşiretler, Türk toplumunun ulus-devlet olma süreci doğrultusunda kültürel bütünleşmeyi engellemektedir. O halde aşiret yapısının zamanla yok edilip millet olma şuuru kişilere bir şekilde aşılanmalıdır. Aşiret düzeninin tasfiye edilebilmesi için ise toprak reformunun yapılma mecburiyeti bulunmaktadır.

Eğitim

Emniyet Genel Müdürlüğü’nün PKK terör örgüt suçlularının dosyaları üzerinde yaptığı araştırmaya göre suçlular arasında yüksekokul mezunlarının oranı %11, lise mezunu %16, ortaokul %13, ilkokul %39, okuryazar %12, ve cahil %9’dur. Emniyet Genel Müdürlüğü’nün ulaştığı oranlar bağlamında her ne kadar ilkokul mezunlarının terör örgütüne katılma oranı yüksek ise de, yüksekokul mezunları da önemsenmeyecek oranda değildir. Bu durum terör örgütüne katılma nedeninin eğitimsizlik olduğu kadar eğitim sistemindeki eksikliklerden de kaynaklandığını akla getirmektedir .  Türkiye Cumhuriyeti, 35 yıldır terör örgütleri ile sürekli uğraşmak zorunda kaldığı iddiasıyla, jeopolitik konumu itibariyle yeni terör örgütlerinin Anadolu coğrafyası üzerinde ortaya çıkmasının bundan sonra da muhtemel olacağı ileri sürülmektedir. Bu durum ise kişinin eğitim sürecinin çok başlarında milli eğitim politikası doğrultusunda, terör örgütlerinin amacı ve örgütlenme biçimleri yönünde bilinçlendirilmeleri için, okul ders müfredatına terör dersinin dahil edilmesini mecbur bırakmaktadır. Bölgedeki bir saha araştırması sırasında öğretmenlere “görev yaptıkları köyün hangi aşirete mensup olduğu” sorusu sorulduğunda, öğretmenlerin soruya cevap verememeleri, bölgeye ne kadar ilgisiz oldukları gerçeğini ortaya koymuştur .

Bir eğitimcinin öncelikle bulunduğu bölge hakkında kültürel ve toplumsal gerçekleri öğrenmesi ilk ve önemli koşullardandır. Aksi halde görevinde pek başarılı olması beklenemez. Bu bağlamda öğretmen adaylarının, eğitim fakültelerinde sosyoloji, özellikle aşiret sosyolojisi, antropoloji gibi dallarda eğitim almaları, terörle mücadelede bilinçli eğitimciler olarak yetişmeleri için bir mecburiyettir. PKK terör örgütünün, özellikle örgütlenmesi için, dinamik gençlerin toplu bir şekilde bulunduğu yatılı okulları hedef seçtiği ve okullardaki denetimlerin yetersizliğinden dolayı, kimi örgüt yanlısı eğitimcilerin de bu örgütlenme içerisinde yer aldığı birçok kez ortaya çıkarılmıştır. Bu durum ülke geleceği için büyük tehlike arz etmektedir. Titiz çalışmalar doğrultusunda örgüt yanlısı olan eğitimciler derhal tespit edilip görevlerinden uzaklaştırılmalıdırlar. Onların yerine terörle mücadeleyi bir vatan borcu olarak kabul eden ve gerekli mücadele eğitimi almış öğretmenlerin bölge okullarına atanması ile birlikte gençlere gelecek umudu verilmesi gerekmektedir. Gençlerin kendilerine güven duymaları sağlanıp, toplumda gerekli unsurlar oldukları hissi verildiği takdirde PKK terör örgütünün örgütlenmesi çok daha dar bir zemine hapsedilmiş olacaktır.

ABD ve Sovyet Birliği, ülkelerinde yaşanan ayrılıkçı sorunların çözümünde bölge üniversiteleri ile yoğun işbirliği yapmışlardır. Üniversiteler, sahip oldukları araştırma merkezleri ile dünyanın birçok bölgesinde yerleşkelerinin bulunduğu bölgelerin meselelerinin çözümüne katkı sağlamaktadırlar. Türkiye’de de bölge üniversiteleri, bulundukları bölgelerde yöre halkını yönlendirme görevini üstlendikleri gibi, çözüm önerileri ile karar vericilere destek olmalıdırlar. Doğu Anadolu Bölgesinde böyle bir görevi Atatürk Üniversitesi üstlenmiş ve bölge karakterine uygun bir şekilde toprak kullanımı ile hayvancılık üzerine çalışmalar yapıp uygulanmasını teşvik etmiştir. Bölgelerin sosyal meseleleri, coğrafi yapısı, tarihi geçmişi gibi konuları ciddi bir şekilde incelemiştir. Halk ile bütünleşmeyi başarabilmiş üniversitelerin bulunduğu bölgeler, kısmen hiçbir şekilde üniversitelerin sorunlarına çözüm üretemediğinden şikayetçi olan Güneydoğu Anadolu Bölgesine oranla daha refah içerisinde yaşamaktadır. Üniversitelerde açılan bölüm ve anabilim dalları, bölge ihtiyaçları doğrultusunda belirlenmelidir . Türkiye’de terör uzmanlarının yetişebileceği terör enstitüleri kurulmalıdır ve mücadelede bu uzmanlardan da yararlanılmalıdır. Çünkü, terörle mücadele dikkatli ve doğru adımların atılması gereken önemdedir; hata kabul edilemez, küçük bir hata mücadeleyi başlangıç noktasına geri götürebilir. Terör uzmanlarının yanı sıra, Türkiye Cumhuriyeti’nde birçok etnik grubu bünyesinde barındırması nedeniyle etnik sosyoloji üzerine çalışmalar yapan metodik araştırma yapma yeteneğine sahip sosyal bilimcilerine ihtiyaç duyulmaktadır. Üniversiteler bünyesinde yürütülecek olan etnik sosyoloji üzerine çalışmalar devlet tarafından desteklenmeli ve araştırma sonuçları dikkate alınmalıdır.

Dil Meselesi

Dil, insanların birbirleri ile anlaşmasını sağlayan, milletin en önemli dayanak unsurlarından birisidir. Ortak dil ile kişiler duygularını paylaşabildikleri için birbirlerine yakınlık duyarlar. O halde, ülkede ortak bir dil yaratılamadığı takdirde, ülkeyi oluşturan milletin bölünmesi kaçınılmaz olacaktır. Ancak, AB 2003 yılı Katılım Ortaklığı Belgesi’nin öncelikler bölümünde ülke içerisindeki, kökenlerine bakılmaksızın, tüm vatandaşların haklarının teminat altına alınması şart gösterilmiştir. Teminat altına alınması gereken haklardan biri de azınlık dilleridir. Bu doğrultuda devletler, ülke bütünlüklerine zarar vermeyecek şekilde kimi tavizler vermek zorunda kalır, ancak bu tavizler verilirken dikkatli adımlar atılması gerekmektedir. Bu bağlamda Türkiye’nin doğu – güneydoğusundaki bölgelerde tek bir dilin hakim olmadığı görülmektedir. Bu bölgelerde yaygın Türkçe yanında Kırmança, Zazaca, Arapça, Süryanice, Keldanice, Ermenice ve Yezidice gibi diller de konuşulmaktadır. Hangi dilin ne yoğunlukta konuşulduğu ancak evde konuşulan dilin tespiti ile ortaya çıkabilir. Bu doğrultuda 2009 yılında 2401 kişi ile yapılan bir ankete göre, ankete katılanların %55,7’si evde ailesi ile birlikte Türkçe, %49’u Kırmança, %5,8’i Zazaca ve %5,2’si Arapça konuşmaktadır. Bu oranlara göre ‘Kürtçe’*, AB Katılım Ortaklığı Belgesi doğrultusunda teminat altına alınması gereken bir dildir. Londra, Berlin ve Paris’teki hukuk bürolarına Türkiye’den yapılan mülteci başvurularında, “Neden ülkenizi terk ettiniz?” sorusuna verilen cevaplar hemen hemen aynı olup, “ana dillerini konuşamama”yı temel sebep olarak göstermektedirler. Bu durum Türkiye’de dil meselesini gündeme taşımıştır. Türkiye’de ‘Kırmança’ kullanımına yönelik yasak 1983 yılında getirilmiş olup, bu yasak ancak Şubat 1991’de kaldırılmıştır. Bu dönem zarfında ise, Kırmança PKK’nın önemli bir propaganda aracı olmuş ve yasağın kalkmış olmasına rağmen tartışmalar güncelliğini korumuştur.

kurtce

Bu konuda Kırmançaya uygulanan yasağın yanlışlığı, Bulgaristan’da Türkçeye ve Türk isimlerine yönelik tavrı örnek gösterilerek, “Biz, Bulgaristan’da Türklerin dilleri yasaklanıyor, isimleri değiştiriliyor diye kıyameti kopardık, öyle değil mi? Bulgaristan’da Türklere yasak uygulanınca sorun oluyor da, Kürtlere uygulanınca olmuyor mu?” şeklinde yorumlandığına da rastlanmaktadır. Lakin Türkiye’de, Kürtçenin kullanımının ‘Avrupa Bölgesel ve Azınlık Dilleri Şartı’ ile birçok açıdan paralellik gösterdiği görülmektedir. Bu Şart’ın 7. maddesi, akit devletlerin bölgesel ve azınlık dilleri alanındaki politikalarının, yasa ve uygulamalarının belirli ilkelere dayandırılmasını sağlamayı hedeflemektedir. Şart’ın 9. maddesinde, azınlık dillerinin konuşulduğu bölgelerdeki ceza, hukuk ve idari davalarında yargılamanın selametine zarar vermeyecek şekilde, azınlık dillerinin kullanılması tavsiye edilmektedir ve Türkiye’nin de taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesinde belirtilen adil yargılanma ilkelerinde ücretsiz tercüman hakkından bahsedilmektedir. Bu hükme göre, mahkemede kullanılan dili anlamadığı ve konuşamadığı takdirde, sanığa ücretsiz tercüman hakkı tanınacaktır. Ancak bu şart ile sözleşmedeki hükümler kimi zaman çarpıtılarak yargılamanın bölgesel ya da azınlık dilinde de yapılabileceği yorumu yapılmaktadır. Lakin yargılama, ancak devletin resmi dilinde yapılabilmektedir. Şart’ın 11. maddesi ise, radyo ve televizyon yayınları konusunu düzenlemektedir. Bu konuda da akit devletlerin, azınlık dilinde yayın yapmak üzere en az bir radyo ve televizyon istasyonu kurulmasına izin vermesi tavsiye edilmektedir. Ancak, Kırmança dilinde kurulmuş olan birçok medya kuruluşu, PKK terör örgütü lehine yayın yapmış ve ülkenin bölünmesi yönünde bir amaç edinmiştir. Denetimin daha iyi sağlanabilmesi amaçlı hükümet, Kırmança yayın yapan bir televizyon kanalı kurma yoluna gitmiş ve 2009 yılında TRT 6’nın yayın hayatına geçmesi ile bu Şart’ın 11. maddesine uyumluluk sağlanmıştır.

Kişi anadilini geliştirmek ve öğrenmek istiyorsa, bunun için açılmış kurslara gitmelidir. Bu noktada Kırmança eğitim gündeme gelmektedir. Bu bağlamda ortaya atılan planlara göre;
?

Kırmança dersi olmalı;
?

Kırmança, seçmeli ders olmalı;
?

Kırmançanın eğitim dili olması önerileri dikkat çekmektedir.

Sırasıyla incelendiğinde birincisini savunan kişilerin, ülkede Kırmançanın de resmi dil yapılarak, iki resmi dilin olmasını isteyenlerin olduğunu söyleyebiliriz. Kırmançanın ders olarak okutulması temelinde, Türkiye Cumhuriyeti’nde herkesin bu dersi alması ve Kırmançayı öğrenmesi amaçlanmaktadır. İkincisinin ise, Türkiye’de bir Kürt gerçeğinin farkına varan ve onların ana dillerini öğrenme ve geliştirme haklarının ellerinden alınmamasının bir gereklilik olduğunu düşünenlerin savunduğu söylenebilir. Çünkü seçmeli ders olduğu takdirde, Kırmança dersi, herkesin alması zorunlu olmayan, sadece dileyenlere sunulan bir ders statüsünde olacaktır. Üçüncü öneri ise, oldukça tehlikeli olan, sadece Kırmançaya odaklanan ve ülkenin doğusu ile batısının anlaşma aracı olan ortak dilin yok edilmesine neden olacak bir öneridir. Bu son öneri Türkçenin o bölgelerde etkinliğinin azalmasına ve zamanla kullanılmamasına yol açacaktır, bu durum ise, federalleşmeye, bölünmeye giden yolda hız verici bir etken olarak düşünülmektedir. Türkiye, AB üyeliği konusunda ısrarcılığını sürdürecekse en kısa zamanda, hiç değilse Kürtlerin çoğunlukta olduğu bölgelerde Kırmançayı seçmeli ders olarak eğitim-öğretim müfredatına koymalı ve tehlikeli sonuçlar doğurabilecek diğer alternatiflerin önünü kapamalıdır. Kürt vatandaşlara dillerini kullanma ve öğrenme hakkı verilirken, entegrasyonun sağlanmasında sorun yaşanmasının önüne geçebilmek için İngiltere’nin Galler Bölgesi’nde de olduğu gibi tek bir ortak dilin kullanımı ve öğretilmesi titizlikle sürdürülmelidir. Aksi halde entegrasyon sorununun yaşanması yeni bir sorunun doğmasına neden olacaktır. Bu konuda, toplam 14243 anket formunun doldurulduğu bir çalışmada, Demokratik Toplum Partisi (DTP)’nin çok fazla oy aldığı Doğu ve Güneydoğu il ve ilçelerinde ankete katılanların %58.9’u Kırmançanın eğitim dili olmasını isterken, DTP’nin nispeten daha az oy aldığı Doğu ve Güneydoğu il ve ilçelerinde bu oran %16’ya düşmüştür. Batı illerinde ise %10.6’lık bir oran Kırmançanın eğitim dili olmasını istemektedir. Bu oranlardan anlaşılan ise, DTP’nin yoğun bir şekilde desteklendiği il ve ilçelerde dahi halkın neredeyse yarısının Türkçeyi bir kenara atıp, ülke bütünleşmesinden uzaklaşmak istemediğidir.

Kırmançanın anlaşma için yeteri kadar zengin bir dil olmadığı ya da kullanılmadığı için kısır kaldığı bir kaynakta şu şekilde ifade edilmektedir :

“1971’de sıkıyönetim tutukevinde eğer iki Kürt, Türkçe biliyorlarsa her türlü konuşmalarını Türkçe sürdürüyorlardı. Bunlar aslında Kürtçe de biliyorlardı, fakat konuşmalarını Kürtçe sürdürmelerinin gereği üzerinde hiç durmuyorlardı . Neden Kürtçe konuşmadıkları sorulduğunda ‘alışkanlık, Kürtçeyle her düşüncemizi ifade edemiyoruz’, vs diyorlardı …. bazen de ‘Türk arkadaşlara ayıp olmasın, onlar Kürtçe bilmiyorlar’ deniyordu.”

Bu ifadeler dikkate alındığında Kırmança üzerinde çalışılıp geliştirilmesine izin verilmediği için, bu dilin düşünceleri ifade etmede yetersiz kaldığı sonucu çıkabilir. Oysa Kırmança okullarda seçmeli ders olarak müfredata konulsa, Kürt kökenli vatandaşlar hem dillerini geliştirme fırsatı yakalamış olacaklar*, hem de bu dilin PKK propaganda malzemesi olmasının önüne geçilebilecektir. Ancak madalyonun bir de öteki yüzü vardır ki, Kırmançanın bir dil değil de Farisi dil etkisinde kalmış, büyük oranda Türkçe sözcüklerden oluşmuş bir lehçe olduğunun kimi araştırmalar sonucu ortaya konulmuş olmasıdır. Bir başka kaynakta ise, bu sonucu birçok yerli ve yabancı araştırmanın da desteklediği yönünde bir görüş bildirilmektedir. Bu araştırmalara göre Kürtçe (Kırmança) bir dil değil lehçedir ve her bir farklı bölgede birbirinden tamamen farklılaşmaktadır. Öyle ki, iki komşu köyde konuşulan dil dahi birbiri tarafından anlaşılamamaktadır . Ancak 20. yy.’da Kürtçe diye bir dilin oluşturulma çalışmaları başlatılmıştır. Bu bağlamda ilk alfabe denemesi Arapça üzerinde yapıldıktan sonra 1922 yılında Ermenice kullanılarak hazırlanmış ve son olarak 1927 yılında ise Sovyet Kürt tarzı alfabe Latin harfleriyle hazırlanmıştır. Sonuç itibariyle, bir yandan bilim adamları tarafından Kırmançanın tamamen farklı bir dil mi yoksa bir lehçe mi olduğu tartışmaları ve çalışmaları devam ederken, diğer yandan siyasi otoritelerin, ülke içerisindeki çatışmaların dil ile ilgili ayağına demokratik yollarla çözüm üretmesi gerekmektedir.

Ekonomik ve Sosyal Refahın Sağlanması

Gelişmekte olan ülkelerde kabul edilmesi gereken bir gerçek, ülke içerisindeki bölgeler arasındaki ekonomik eşitsizliklerin var olduğudur . Daha 2001’e kadar Türkiye’nin en gelişmiş bölgesi Marmara ile en geri kalmış bölgesi Güneydoğu Anadolu arasında GSMH oranında 8 kata yakın bir fark vardır. Güneydoğu Anadolu bölgesinde iki bin kişiye bir doktor, yirmi bin kişiye bir diş doktoru ve altı bin kişiye bir eczane düştüğü düşünüldüğünde, milli gelirden bu bölgenin almış olduğu payın daha da azaldığı ve böylelikle yaşam koşullarının elverişsiz hale geldiği ileri sürülmektedir. Bölgedeki ekonomik güçlükler, gençlerin kendilerini terör örgütünün ağının içine düşürülmesine sebebiyet vermiştir. Bu sonuca terör örgütü mensuplarının mahkemelerde verdikleri beyanatlardan ulaşılmaktadır. Yaşadıkları bölgenin ekonomik yetersizlikleri PKK terör örgütü için propaganda malzemesine dönüştürülmüştür. PKK terör örgütü lideri Abdullah Öcalan da, gençlerin bu yetersizlikler dolayısıyla yaşadığı huzursuzluktan faydalanma telkinini sürekli dile getirmiş, gençlik bunalımı örgüt için önemli bir eleman kazanma yöntemi olmuştur .Bölge gençlerinin terör örgütlerine neden katıldıklarına ilişkin bir araştırmanın sonuçlarına göre, ankete katılan kişilerin %31,6’sı bölgedeki terör nedeni olarak, işsizliği öne sürmüştür. Ayrımcılık ise %19,7 oranıyla ikinci sıradadır. Bölgede yaşayan kişiler olarak daha yakından gözlemleme imkanı bulan %12 si ise terör nedenini yabancı güçlere bağlamışlardır. Ekonomik sorunların PKK’ya katılımı arttırdığını ispat eden bu oranlar, bölgede acilen bir ekonomik kalkınma projesinin hayata geçirilmesi gerekliliğini göstermektedir. Terör örgütü yaklaşık 25 yıldır faaliyetlerini sürdürmesine rağmen, bölgede ekonomik kalkınmanın sağlanabilmesi için ciddi bir adım atılmamıştır. Bölgelerarası kalkınma stratejisinde Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya gereken önem verilmemiştir.  Ancak bölgesel eşitsizliğin, sorunla iç içe yaşayan yetkililerce tasarlanmış bölgesel politikalarla en az düzeye düşürülebileceği konunun uzmanları tarafından dile getirilmektedir.

teror_orgutu_pkk_kars-erzurum_yolunda_yolculari_rehin_aldi-650x358

Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) bölgesinde 1992 yılında kişi başına düşen milli gelir 8.087.000 lira iken, Türkiye genelinde 19.848.000’dir. OECD’nin 1985 rakamlarına göre Diyarbakır bölgesi gelirin en düşük olduğu ildir. İşsizlik oranını düşürerek kişi başına düşen gelirin arttırılmasının gerektiği anlaşılabilmektedir. Ancak, bölgede terör faaliyetlerinin olması nedeniyle özel sektör, bu bölgeye yatırım yapmakta isteksiz davranmaktadır. Eğer devlet özel sektörü bölgeye getiremiyorsa, Anayasa’nın Birinci Kısmı 2. maddenin* de belirttiği gibi sosyal devlet olma özelliği ile bölgeye devlet, yatırımını getirmek yükümlülüğündedir. Bölgede devlet destekli üretim haneleri kurularak halk tüketici olmaktan ziyade, hem üretici olma hazzını yaşayacak hem de düzenli, iyi bir gelire sahip olacaktır. Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ni ekonomik yönden kalkındıracak olan GAP (Güneydoğu Anadolu Projesi), 1990 yılında başlatılmıştır. Bu proje tamamlandığında Türkiye, 1.82 milyon hektarlık tarım alanının sulanmasını sağlayacak ve yılda 27 milyar kilovat-saatlik elektrik enerjisi üretimini mümkün kılacak olan, toplam su potansiyelinin %28’ini kontrol altına almış olacaktır. Bu proje ayrıca, kentsel ve kırsal altyapı, ulaştırma, sanayi, eğitim, sağlık, turizm gibi bir bölgenin kalkınması için gerekli tüm sektörleri içine alan geniş çaplı sosyo-ekonomik gelişmeyi hedefleyen bir nitelik taşımaktadır. Ancak, tarımsal üretimi arttırarak tarıma dayalı sanayiyi geliştirmeyi ve bölge halkına ekonomiyi canlandırıp yeni istihdam alanı açmayı hedefleyen proje, 16 yıllık bir sürede tamamlanması öngörülmesine rağmen, 2010 yılı itibariyle %50’ye yakın bir bölümü tamamlanabilmiştir. Dolayısıyla anket sonuçlarına göre, devletin ülkenin doğu – güneydoğu bölgelerinde yaşayan halkın beklentilerini karşılamadığı anlaşılmaktadır. Bu bölgelerin halkı, diğer bölgelere göre düşük gelir düzeyine sahip olmasına rağmen, hem çok eşliliklere, hem de ebeveynlerin sorumluluklarını üstlenemeyeceği kadar çok sayıda çocuk sahibi olmalarına rastlanmaktadır. Bu durum zaten az olan gelirin daha fazla kişi arasında paylaşılmasına ve ekonomik refahın daha da düşmesine neden olmaktadır. İşsizlik ve temel ihtiyaçların karşılanamayışı, gençlerin, kendilerini bir tür eziklik duygusu hissetmesine neden olmakta ve bu his PKK terör örgütünün eleman kazanmada kaybedemeyeceği bir fırsat olmaktadır. Bölgede uzun vadede etkisi görünebilecek bir nüfus planlaması projesinin hayata geçirilmesi ihtiyaçtır.

Türkiye’nin doğu – güneydoğu bölgelerinde hayvancılığın çok daha bilinçli bir şekilde yürütülebilmesi için modern teknik ve bakım yöntemlerinin kullanılmasının teşvik edilmesi ekonomik refahın sağlanmasına katkıda bulunacaktır. Bu katkı, özellikle bölge üniversitelerinin araştırmaları ve halk ile bütünleşmesi sonucu olabilir. Üniversitelerin ekonomik refaha katkısı sadece hayvancılık yönünde değil, yer altı ve yerüstü zenginliklerin kullanılmasına yönelik projeler üretmesi ile de olmalıdır. Kişilerin, üretici konumuna ulaştıktan sonra kazandıkları parayı harcama zevkine varmaları sağlanmalıdır. Bu zevke varabilmeleri için modern tüketim kültürünün bölge imkanına sunulması gerekmektedir. Modern alışveriş merkezleri kurulmalı; tiyatrolar, sinema salonları sağlanmalı; ancak hayatın, her açıdan ülkenin batısındaki ile eş zamanlı olması sağlanmalıdır. Bu sayede bölgenin kültürel yaşamı canlı kılınacak ve örgüte katılım sayısı zamanla azalacaktır. Bu noktada, Abraham Maslow’un kişileri davranışta bulunmaya iten ve ‘İhtiyaçlar Hiyerarşisi’ adı verilen beş basamaklı sınıflandırmaya yer vermekte yarar vardır. Bu beş basamaktan ilki fizyolojik ihtiyaçlardır. Bu ihtiyaçlar listesi, temiz hava, yiyecek-içecek, barınma, cinsellik, sıcaklık gibi, organizma olarak varlığımızı devam ettirebilmek için ihtiyacımız olan temel unsurlardan oluşmaktadır. Bu ihtiyaçlar karşılandıktan sonra ikinci basamakta birey, güvenlik ihtiyacı duymayı ister. Çünkü birinci basamakta sahip olduklarının elinden alınmasını istemez, sahip olunanların, gerek güvenlik birimleri gerek hukuk tarafından korunması gerekmektedir. Üçüncü basamakta ise bir gruba ait olma ihtiyacı duyulmaktadır. Dördüncü basamakta kişi, saygınlık kazanma arayışı içine girer; bir önceki basamaklarda öngörülen ihtiyaçları sağladıktan sonra başarılı olmayı ve bu başarısından dolayı saygınlık sahibi olmayı arzular. Son basamak da ise kişi artık kendini tanımakta ve her şeyin en iyisini başarmak için uğraş göstermektedir. İhtiyaçlar Hiyerarşisi bağlamında fizyolojik ihtiyaçlarını giderememiş bir kişi diğer ihtiyaçlara yönelemez. Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde birçok kişi hem işsizlik hem de ailelerin çok çocuklu olması nedeniyle bu ilk basamaktaki ihtiyaçlarını giderememektedir. Bu ihtiyaçların giderilememesi PKK terör örgütünün eleman kazanma propagandası olarak kullanılmaktadır. Yapılan bilimsel çalışmalar, özellikle kadın teröristlerin, acımasız bir baba ve zayıf karakterli bir anne ile mutsuz bir yaşam sürenlerden oluştuğunu doğrulamaktadır. Daha ilk basamak ihtiyaçlarını dahi karşılayamamış olan bu kişiler, güçsüz anneleri gibi olmayı istemediklerinde bunu bilen terör örgütlerinin ağına düşmektedirler.

İlk basamağı karşılayıp ikinci basamak ihtiyaçlarını gidermek isteyen kişiler ise sahip oldukları ailelerini, işlerini koruma altına almak isterler. PKK, bu basamakta olanları ise kendilerine destek vermeyenlerin elinden maddi varlıklarını ve canlarını alarak engellemeye çalışmakta ve bir üst basamağa geçmelerini istememektedir. Üçüncü basamağa geçmeyi başaranlar ise bir gruba ait olma çabası içine düşeceklerdir. Bu aşamada, ait olacakları alternatif bir grup bulamazlar ise PKK terör örgütüne katılmaları kaçınılmaz olacaktır. Dolayısıyla, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde sivil toplum örgütleri, devlet ile işbirliği içerisinde sosyal yaşamı kuvvetlendirmek adına, yöre halkına hitap eden sosyal kulüplerin inşasına ön ayak olmalıdırlar. Çünkü bir sonraki basamak, “saygınlık görme” amaçlı olup, hedef ön plana çıkmaya çalışmaktır. Eğer sosyal içerikli birliktelikler oluşturulmazsa kişi kendini, terör örgütü içerisinde saygınlık arayan bir duruma sokmaktadır. Kimi terörist gruplarına katılanlar, özsaygıları bir şekilde zarar görmüş ve bir gruba ait olma ile onaylanma arayışı içerisinde olanlardan oluşmaktadır. Eğer devlet ya da sosyal yapı, kişiyi kendini gerçekleştirme evresine kadar koruyabilmiş ve yol gösterebilmiş ise, PKK’nın bundan böyle o kişiyi kazanma şansı yok denilecek kadar azdır. Çünkü kişi kendisini gerçekleştirmiş , tanımıştır . Kendini tanımayı becerebilen bir kimseyi ise kandırmak oldukça güçtür. Ancak, ‘Maslow İhtiyaçlar Hiyerarşisi’ ışığında, kendini tanıma evresine ulaşmak terör örgütüne katılmamak için yeterli değildir; çünkü son seviye sonrasında kişi, başka bir ihtiyaç güdememekte veya bunalıma girip intihara kadar kendini sürükleyebilmekte, ya da bir görev yüklenip onu gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Bu görev, terör örgütünden önce örgüte katılmayı engelleyebilecek özneler tarafından verilmelidir. Bu şekilde PKK terör örgütünün beyin olarak kullanılabilecek kişileri ele geçirmesinin önüne geçilebilir .

Ortak Değerler

bediuzzaman-said-nursi-mehdi

Türkiye’de herhangi bir sosyal ayrımcılık yaşanmamakta ve Türk-Kürt evliliğine sıkça rastlanmaktadır. Hem bu evlilikler hem de aynı coğrafyanın paylaşılıyor olması gelenek, göreneklerde benzerliklerin oluşmasına neden olmuştur. Örneğin Türklerin yoğun olarak yaşadığı birçok ev ve işyerinin duvarlarında Kürt bilginlerinin, dini önderlerinin resimlerine rastlanmaktadır; kız kaçırma, kız tarafı, erkek tarafı ayrışması Kürt kültürü unsurları olarak bilinmesine rağmen, aynı zamanda Türk kültürü unsurları içerisinde de mevcuttur. Hatta Anadolu Türklerinin Orta Asya Türklerinden daha çok Güneydoğu’lu Kürtlere benzediği, aynı şekilde Güneydoğu’lu Kürtlerin de, Irak’taki Kürtlerden çok Anadolu Türkleriyle kaynaşmış ve onlara benzediği ileri sürülebilmektedir.

PKK’lı ayrılıkçılar “Türk-Kürt ayrıdır” felsefesini gütmektedirler. Oysa araştırmalar, kimi aşiretlerin Kırmança konuşmasına rağmen, kültür değerleri, inanç ve töreleriyle Türklerle benzerlik göstermekte olduğunu ortaya koymaktadır. Türklerin kendilerine özgü gelenekleri olduğu gibi, Kürtlerin de farklı geleneklerinin olduğu bazı bilim adamları tarafından görmezden gelinmiştir. Bu sebeple bazı uzmanlar her şeyin benzer olduğunu dile getirip, farklılıkların reddedilmesinin, Kürtlere asimilasyon politikasını hatırlattığını ve onların bu değerlerini koruma mücadelesine girmelerine neden olduğunu ileri sürmektedirler. Ancak, ayrılıkçıların bazı unutulmaya yüz tutmuş Türk geleneklerini sahiplenmeye çalışmaları ve bu gelenekleri Kürt kültürüne özgü gibi göstermeye çalışmaları dikkat çekmektedir. Örneğin, kışların oldukça sert geçtiği bölgelerde yaşamış olan Türkler, tarih boyunca baharın gelişini görkemli bir şekilde kutlamışlardır. Baharın gelişinin kutlandığı Nevruz geleneksel bir Türk bayramı olup, tüm Türk ülkelerinde kutlanmakta ve günümüzde nevruz, mevris, novruz, nooruz, navrız, mart dokuzu, sultan nevruz, nevruz sultani, seyil eğlenceleri, Ergenekon bayramı, noyruz gibi isimleriyle de anılmaktadır. Türk Cumhuriyetlerinde mili bayram olarak kutlanan Nevruz, sadece Kürtlere ait bir kültür unsuru olmayıp, bu kültürün unsuru gibi gösterilmeye çalışılan Türk milli değerlerinden sadece bir tanesi olduğu söylenmektedir. Ayrılıkçı PKK’lıların farklılık propagandasının önüne geçebilmek için televizyon programlarının, tiyatroların, bilimsel çalışmaların ortak değerleri ortaya çıkaracak ve geliştirtecek düzeyde olması ve kimi farklılıkların da devlet tarafından bu çalışmalar aracılığıyla dile getirilmesi yararlı olabilir.

  • Bu çalışmanın tüm hakları Muhittin Şahin adlı kişiye aittir…

Yararlanılan Kaynaklar :

 

Muhittin Şahin , PKK Terör Örgütü Tasfiye Edilebilir mi ? Edilmesi İçin Neler Yapılmalıdır ?

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı

Reklam Engelleyici Algılandı

Lütfen reklam engelleyiciyi devre dışı bırakarak bizi desteklemeyi düşünün