Kategori arşivi: Politika

Osmanlı Ekonomisinde Galata Bankerleri

Osmanlı kimlerden borç aldı? Galata bankerleri kimlerdir? Osmanlı’nın büyük bankerleri kimlerdir? Baltazzi ailesi kimdir? Galata bankerleri ile ilgili merak ettikleriniz, bu yazımızda. Tarih arşivi sizler için araştırıyor.

Balta Limanı Anlaşması’ndan sonra Osmanlı limanlarında İstanbul, İzmir ve Güney Limanları ve Karadeniz limanlarında yabancı tüccarların ürünlerinin Galata Bankerlerini ve bunların liman kentlerinde işbirliği içinde oldukları ortaklarını daha da zengin etmiştir. Galata Bankerlerinin önemli bir özelliği kredi sağlama, yerli ve yabancı tüccarları finanse etmeleriydi. Bunlar arasında sıyrılan Rum Bankerler, tüccarlarla kurdukları ortaklıkla düşük kredilerle satın aldıkları malları, peşin para ile satarak elde ettikleri parayı üzerine birkaç kat faiz koyarak gene bu malları pazarlayanlara ve tüketicilere kredi olarak verebiliyorlardı. Bu tüccar ve bankerler, işbirliği sayesinde, ihracat mallarından özellikle hububat düşük fiyatla satın alıyor, Batıya ihraç edilen malların ucuza
kapatılmasını sağlıyorlardı. Bu oluşum göz ardı edilemeyecek bir oluşumdur zira Osmanlı’nın ticaretini sürdüren bu Gayrimüslim tüccarlardan Rumlar tekelci alıcı ve tekelci satıcı olarak güçlenirken Ermeni ve Yahudiler ise dâhili tüketim ihtiyaçlarını finanse etmektelerdi. Ermeniler ayrıca “devlet sarraflığını” yürütmekte Yahudiler ise yüksek memurların ve saray çevresinin masraflarını finanse etmektelerdi. Galata bankerleri ve İngiltere..

İngiltere’nin Osmanlı pazarlarında hâkim hale gelmeye başlaması ve yabancı ürünlerin sıklıkla görülmesi de Sanayi Devrimiyle daha da hız kazanmıştı. İngilizlerin ve Batılıların yabancı tüccarlar ile imparatorluk içindeki azınlıklardan ortaklarına ve Galata Bankerlerine serbest faaliyet göstermelerini sağlayan Balta Limanı Anlaşması, Osmanlı piyasasında bunların ve dolayısıyla Batı etkisinin artarak yerleşmesine sebep oldu. Böylece Osmanlı İmparatorluğunda Batının ve İngiliz ekonomik politikasının yarattığı şekilde bir ticari ve finans burjuvazisi meydana geldi. Bunlar da finans gücü sayesinde 19. yüzyılın ortalarından itibaren Osmanlı idaresinde bazı mevkileri ele geçirmeye başlamışlardır. Ayrıca güçlenen bu burjuvazinin açtığı okullarda yetişen eğitimli yeni nesil daha etkin ve tanınan isimleri çıkaracak bunların da hem memuriyetle hem de bankerlik faaliyetleriyle Osmanlı yönetimi arasındaki münasebeti ise daha sıkı olacaktı.

Galata Bankerleri Osmanlı yönetiminde etkili olmayı çıkarları açısından her zaman gaye edinmiş topluluk ve varlıklarının devamının da buna bağlı olduğu söylenebilir.

Dolayısıyla saray çevresiyle işbirliği içinde olan bankerlerin bu münasebeti Tanzimatla devlet görevlilerinin gücü ve yetkisinin artmasıyla bunlarla kurulacak iyi ilişkilere dönüşmüştür. Örneğin bankerlerin tüm valilerle iyi münasebetleri vardı. Valilerin bankerlerden aldıkları borçları ya da verdikleri rüşveti karşılayabilmek için iltizam usulü ve aşar vergisinin toplama mekanizmasını kullanmaları söz konusudur.

Bundan başka, piyasayı kontrol eden bu grup, Galata Bankerleri üzerinde 1838 Ticaret Anlaşması’nın ne tür sonuçları oldu ya da anlaşmanın yaratmaya çalıştığı yeni ortam bunları nasıl etkiledi. İşin bu tarafını değerlendirdiğimizde Çin’de Nanking Anlaşması’nın Co-hong tüccarlarının ya da geleneksel kısıtlamaların etkisiyle pazarlara nispeten daha az nüfuz edebilmesinin anlaşılmasına yardımcı olacaktır. Yukarıda da bahsedildiği üzere Osmanlı piyasasını kontrol etmeye muktedir olan bu grubun, 18. yüzyılda varlığını, 19. yüzyılda da toplumda ve yönetim mekanizmasında etkinliğini giderek artırmaya başlaması ile İngiliz ve yabancı tüccarların ve bunların mallarının pazarlara girişinde, bu grupların komprador olarak algılanıp algılanamayacağı hususunu 1838 Ticaret Anlaşması’nın bunlarla olan ilişkisi üzerinden değerlendirmek mümkün olacaktır.

1839 yılında ilk kaimenin çıkarılması ile ithalatta kullanılan paranın önemi ortaya çıkmıştır.

Bu para ise Galata Bankerleri tarafından büyük faiz ve komisyon marjları tarafından sağlanmıştır. Haydar Kazgan’ın belirttiğine göre kaime ve gümüş paraların ithal mallarını değerlendirmede sürekli değişen bir kur meydana getirmesi mallar üzerinde spekülasyona yol açmasına sebep olmuştur. Bu faaliyetler de Galata Bankerlerinin daha çok kazanmasına neden olmuş, gümrük resimlerinin iltizamında büyük ihaleleri kazanabilecek kadar güçlenmeleriyle sonuçlanmıştır . 1838 Ticaret Anlaşması ise İngiliz mallarının %3’lük bir değer ile düşük bir gümrük resmi ödenmesi ile daha çok malın Osmanlı İmparatorluğu pazarlarında talep edilmesi bu resimlerden elde edilen gelirleri yükseltmişti. Bu durum gümrük iltizamında bankerlerin yeni bir yöntem geliştirmesine neden olmuştur. İltizam müzayedelerinde bir bankerin iltizamı üstlenmesini sağlayarak diğerlerinin ise arka planda elde edilen gelirden pay alabilmeleri mümkün olmuştur. Bu şekilde iltizam gelirinden pay alan diğer bankerler ve iltizamı alan banker güçleniyordu. Gümrük resmi, genellikle yabancı paralarla tahsil edilirken iltizamı üstlenen bankere ihale edilen gümrük hâsılatı, devlete kaime veya gümüş para ile ödenmekteydi. Galata bankerleri ticaret kısmını nasıl etkiliyordu?

Ticaret anlaşmasıyla gümrük resminin %3 oranında azaltılmasının sonucu olarak gümrük hâsılatının artması ve devletin önemli bir gelir kaynağının oluşmasının başka sonuçları da vardı. Tanzimatın da etkisiyle devlet kadrolarında gelişme yaşandı örneğin iltizamı olan bir banker 200 kişiye kadar memur çalıştırması söz konusu olabilmiştir. Avrupa mallarını toptan satan ve ithalatçılık yapan kişilere dönüşen devlet kadroları ve saray çevresi kısa vadede olumsuz sonuçlarla yüzleşmek zorunda kalmışlardı. Sermayelerin ortaya konduğu itibarla iflasın önlenmesi için dış borcu kaçınılmaz kılmıştı. Tüketim olanaklarının artması ile tüketimi düzenlemek için Şirketi Hayriye adlı kurum böyle “bir tüketim reform modelinin” üründür. Zira Batı mallarının girişi ile Batı usulü hizmet tüketimi de yaygınlaştı bu suretle de tüccar, memur ve esnaf da bu harekete katıldı ve tüketimin yeni bir boyutunun kabulü sağlandı.

Balta Limanı Anlaşması’nın en önemli sonuçları arasında ihracat gümrüklerinin yeniden düzenlenmesi ile İngiliz tüccarlarının serbestçe dolaşması sayılmaktadır.

Ancak bu anlaşmanın imzalanmasından sonra ilk yıllarda olumlu sonuçlar da görülmüştü, gümrük hâsılatının iki katına çıkması ile ihracatın neredeyse ithalatı ikame edecek bir gelişme göstermesi çağdaş çalışmalarda da göz ardı edilmemektedir. Fakat bu süreç kısa sürmüş, 1844 yılında Osmanlı’da altın ve gümüş stoku bitmiştir bunun üzerine de Galata Bankerleri arasında en meşhurlarından olan Alléon ve Baltazzi İstanbul Bankası’nı kurmuştur. Bu bankanın işlevi ve görevi bu dönemde Londra ve Paris’ten sermaye çekerek başarılan bir ithalat sürecinin devamı sağlamış olmasındadır. 1847 yılında Bank-ı Dersaadet adı ile kurulan banka Avrupa kapitalizminin İstanbul ve Osmanlı topraklarına yayılımının da bir göstergesidir. Bu bankanın İngiliz sermayesi ile bir süre devam eden faaliyetleri daha sonra Fransız desteği ile yürütülmeye çalışılmıştır. Ancak Bankanın kısa vadeli borçlarını ödeyememesi yüzünden kapatılmasının ardından 4 yıl sonra 1856’da Osmanlı Bankası kuruldu.

galata bankerleri

1848 yılında alınan ilk dış borçtan sonra 1854 yılında devamlı borç alınmaya başlanıncaya kadar dış ticarette bir kriz dönemi hâkim olmuş, altın ve gümüş stoklarının elden çıkarılarak ancak yürütülmesi söz konusu olmuştur.

Bu suretle 19. yüzyıl sonuna kadar giderek artan borçların ardında bazı olumsuzluklar ve iç dinamiklerden kaynaklanan yetersizlikler vardır. Bu sorunları tarım ürünlerinin ihracat yapılacak limanlara taşınmasında yaşanan sıkıtınlar, ham ipek hariç pamuk, tütün ve tiftiğin memleket içinde işleme tabi tutulmadan, pazarlama
stratejilerine göre değerlendirilmeden ihraç edilmesi olarak saymak mümkündür. Bu sorunların farklı ticaret politikaları ile çözülmeye çalışılması 19. yüzyılın son çeyreğini bulmaktadır. 1838 Ticaret anlaşması ve Tanzimat’ın ilanıyla İngiliz ve yabancı tüccarlara ve bunların Osmanlı topraklarında yaşamlarını sürdüren azınlık işbirlikçi ve temsilcilerine imparatorluk içlerinde serbest dolaşım hakkı ve ticari imtiyazlardan yararlanabilme hakkı verilmişti. Yukarıda bahsedildiği gibi 1838-1845 yılları arasında ithalatın da çok hızlı artmasıyla gedik ve lonca sistemine dayanan Osmanlı sanayi büyük zarar görmüş, kıymetli madenler de yok olmuştu.

Osmanlı pazarlarına yabancı malları ve tüccarları ile beraber zaten var olan misyonerlerin okulları da sermaye desteğini arkalarına alarak açılmaya ve yaygınlaşmaya başladı.

Yukarıda da bahsedildiği gibi ticaret alanında bilgili ve kültürlü azınlık sınıfı bu sayede yetişmeye başlamıştı. Bu azınlık sınıfının giderek ithalat konusunda beceri ve başarı kazanması Osmanlı merkantilizmi adı verilen bir yapıyı ortaya çıkardı. İthal mallarında görülen bu yoğunluk ile merkantilizmin gerisinde gerekli olan üretim yapısı ve sanayileşme faaliyetleri aynı doğrultuda gerçekleşmediği için “ikame sanayi” fonksiyonu görülmemiştir. Bunun gerçekleşmemesinin sebebi yine mevcut durumu yaratan aktörlerdir. Zira üretimi gerçekleştirecek olan yapı sermaye ve emek harcamaktansa risk almadan ithalat gelirini kısa vadede karşılayabilmekteydi.

Büyük kentlerde bir sınıf olarak varlıklarını ortaya koyan bu merkantilist hareket ihracatın ithalatı finanse edememesinden kaynaklanan iktisadi sıkıntının altın ve gümüşün Batıya çıkmasına sebep olmasına, Osmanlı merkantilizminden finans kapitalizmine geçişe neden olmuştur. Osmanlı’da ticaretin bu değişim ve gelişim kazanması bu tüccarların ithalatçı ve ihracatçı olarak sağladıkları gelire bağlı idi. Kısaca ticaret faaliyetleri yukarıda bahsedilen bankacılık faaliyetleri gibi finans kesiminin sağladığı desteğin etkisi altında kalacak, sahip oldukları gelirler ve kazançlar da desteğini aldıkları bu finans sektörünün hâkimiyeti altına girecektir.

Osmanlı finans sektörünün bu faaliyetleri ise bankacılık hareketinin iflas etmesi ile ilk borçlanma aşamasında ekonomik destek sağladığı için Galata Finans piyasası, Osmanlı ekonomisinin kalbi konumuna yükselecektir.

Bu suretle küçük tasarruflar da finans piyasasına akmaya başlaması ile bankacılık faaliyetleri artarak gelişecek ve yayılacaktır. Galata Bankerlerinin özellikle 1838 Anlaşması’nda sonra Osmanlı İmparatorluğu’nda var olan konumları giderek güçlenmiş ve pekişmiştir. Zamanın getirdiği finans ve kapital sistemleriyle Osmanlı İmparatorluğu ekonomisinde başta İngiliz ve daha sonra Fransız ekonomik etki alanına girmesi alınan dış borçlarla daha çok siyasi etkiye açık hale getirecekti. 19. yüzyılın en büyük ekonomik sorunu ve bağlayıcılığı haline gelen bu dış borçlar meselesi ve İngiliz ve Batı kapitalizminin ülkede yayılmaya başlaması komprador işbirlikçi olarak tanımlanıp tanımlanamayacağı tartışmalı olan bu Gayrimüslim tebaa sayesinde başladığını söylemek çok da yanlış olmayacaktır.

Osmanlı İmparatorluğu liman şehirleri tek tek ele alınabilecek ya da ortak bir İngiliz iktisadi yayılımının özellikleri üzerine yorum yapılamayacak kadar geniş, köklü tarihe dayanan ve özelliklidir.

Bu çalışmada üzerinde ancak payitaht ve diplomatik ilişkilerin yürütülmesi hususu ele alınabilmektedir. Bu konuda ticareti yapıla gelen malların ve ürünlerin niteliği ve niceliği düşünüldüğünde varılacak sonuçların boyutu çalışmayı da başka mecraya sürükleyecektir. Bu aşamada Çin’de varlığı sorgulanan İngiliz ticaret anlaşması ile yeni bir sürecin başladığı ancak direncin yanında literatürde komprador olarak nitelenen tüccarların varlığı da ayrıca ele alınacaktır. Bu değerlendirildiğinde İngiliz dış politikasının bir ürünü olan bu serbest ticaret anlaşmasının yerel gruplar tarafından bir avantaja dönüştürülüp dönüştürülemediği de ortaya çıkabilecektir.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Sultan Abdülaziz Han’ın Tahttan İndirilişi ve Baltazzi Ailesi

Ekonomik Büyüme Nedir?

Kaynak

Tevfik Orçun Özgün, Büyük Britanya’nın Geleneksel İmparatorluklar Üzerindeki Politikası: Osmanlı ve Çin Örneği (1793-1842)

Fatih Tosun – Galata Bankerleri ve Osmanlı Ekonomisi

*Bu çalışmanın tüm hakları, Tevfik Orçun Özgün’e aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Cem Uzan ve Genç Parti’nın Hikayesi (2020)

Cem Uzan kimdir? Cem Uzan’ın siyasi hayatı, Cem Uzan’ın kurduğu siyasi parti, Cem Uzan’ın sahip olduğu şirketler ve daha fazlası, bu makalemizde sizlerle.. Tarih arşivi sizlere bu makalede Cem Uzan’ı anlatıyor.

Ülkemizde tanınmış iş adamlarından ve de medya patronlarından olan Cem Uzan 2002 Seçimlerine kurmuş olduğu Genç Parti ile girmiştir. Gerek kendi medyası ve parasal gücünü seçim kampanyalarında çok açık bir şekilde kullanmıştır.

Cem Uzan Kimdir ?

Uzanlar’ın hikayesi, ailenin Balkan Savaşları sırasında Saraybosna’dan Sakarya’ya göç etmesiyle başladığı bilinmektedir.. Saraybosna’da çiftçilik ile uğraşırken Türkiye’ye gelmek zorunda kalan bu ailenin oğullarından Kemal Uzan 1935’te doğmuş, 1956 yılında ilk şirketini kurmuştur. İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi mezunu olan Kemal Uzan ilk şirketini kurduğu yıldan itibaren çeşitli müteahhitlik işleri üstlenmiş ve sektörde tanınan bir isim olmuştur. 22 Aralık 1964 yılında oynanacak Türkiye-Bulgaristan maçına yetiştirilmek üzere Ali Sami Yen Stadı’nın genişletilmesi ihalesini alarak, projeyi hayata geçirmesi ilk büyük işi ve başarısıdır. Maç esnasında tribünlerin çökmesi ve 84 kişinin yaralanması sonucunda, bu başarı gölgede kalmıştır. Bu olay, aynı zamanda Kemal Uzan isminin daha geniş çevrelerde duyulmasına da yol açmıştır.

Tarih bizlere hep göstermiştir ki, “reklamın iyisi kötüsü olmaz”. Bu deyimden hareketle Kemal Uzan’ın Türkiye’de bir tribün çöküşüyle isminden söz ettirmeye başlaması bağdaştırmak mümkündür. Kemal Uzan, 1960’lı yıllarla beraber medya sektörüne yönelmiştir. 1949 yılında, Habib Edib Törehan tarafından kurulmuş olan “Yeni İstanbul” gazetesinin sahibi 1965’e gelindiğinde Kemal Uzan’ın kardeşi Yavuz Uzan olarak değişir ve Uzanlar medya sektörüne bu gazeteyle girmiş olurlar. Bir yıl sonra, gazetenin “yeni” sahibi gerçekteki asıl sahibi olan Kemal Uzan olmuştur.

Gazetenin yazar kadrosunda Necip Fazıl Kısakürek, Osman Turan, Fethi Tevetoglu, Yüksel Serdengeçti, Rauf Tamer, Metin Toker gibi isimler vardır. Gazete kurulduğu ilk günlerde olduğu gibi, Uzanlar’a geçtiği günlerde de sağ görüşlü bir yayın çizgisi izlemiştir. 1968 yılında Kemal Uzan, gazetenin kadrosunda değişikliğe gitmeye yeni bir kadro kurmaya karar vermiştir. Cumhuriyet Gazetesi’nden Erol Dallı’yı o zaman için rekor sayılabilecek bir ücretle genel yayın müdürü olarak transfer etmiştir. Dallı’nın ekibinde Halit Kıvanç, Güneri Civaoğlu, Turhan Selçuk, Kurtul Altuğ, Nail Güreli, Hasan Yılmaer vardır. O zamana kadar, 40 bin satan “Yeni İstanbul” bu kadroyla ve yeni promosyon uygulamalarıyla birlikte tirajını 100 bine çıkarmıştır.

Uzan Grubu’nun yükselişi üzerinde, Türkiye’nin siyasal ve sosyo-ekonomik dönemsel karakteristiklerinden bağımsız olmadığı da bir gerçektir. Korkut Boratav bu konuda şöyle der:

“1954-1961 yılları savaş sonunun genişleme konjonktürünün ve liberal dış ticaret politikalarının son bulduğu; ekonominin göreli bir durgunluk içinde dalgalanmalara tabi olduğu; ihraç mallarına yönelik talepteki düşme ve dış kaynakların belli bir düzeyi asmaması yüzünden doğan dış tıkanmaya tepki olarak ithalat sınırlamalarına gidildiği bir dönem olarak tanımlanabilir.”

90’lı yıllarda Uzanların sahip oldukları medya ve telekomünikasyon yatırımları şunlardır:

Medya Yatırımları

 Star Televizyon Hizmetleri A.Ş: 1991

 Ulusal Basın Gazetecilik: 1999

 Park Medya Filmcilik: 1999

 Birikim Gazetecilik ve Matbaacılık: 1998

 Medya Pazarlama: 1999

 RT. Net: 1998

 Rumeli Yazılım: 2000

 Standart Pazarlama: 2000

 Star Digital: 1999

Telekomünikasyon Yatırımları

 Telsim: 1994

 KKTC Telsim: 1995

 Rumeli Telekom: 1993

 Rumeli Teknik: 1996

 Ünitel: 1995

 Aktif Kablo: 1998

 Kartel: 1998

 Artel: 1996

 JPP: 1997

 Rumeli Tanıtım: 1999.

cem uzan ve genç parti

Yukarıdaki yatırımlardan anlaşılacağı üzere, Uzan Grubu medya ve telekomünikasyon sektöründe 90’lı yıllarda medyanın patronu sayılabilecek bir hale gelmişlerdir.

Bu ileriki safhalarda karşılaşacağımız siyasi boyutta bir güç olarak karşımıza çıkmaktadır. 1960 yılında İstanbul’da doğan Cem Uzan ise, 1980 yılında İstanbul Alman Lisesi’nden mezun olmuş ve yüksek öğrenimini ABD’de Pepperdine Üniversitesi’nde iş ve yönetim üzerine tamamlamıştır. Üniversite eğitimi sonrasında, Türkiye’ye dönen ve Şahenk Grubu’ndan satın alınan İmar Bankası’nda iş hayatına başlayan Uzan, grubun çeşitli kademelerinde görev de kaldıktan sonra, “Magic BoxStar” ile medya sektörüne giriş yapmış olur.

Cem Uzan, 90’lı yıllarda kurduğu “Tele On ve Kanal 6” gibi televizyon kuruluşları ile bu sektörde hatırı sayılır bir medya patronu haline gelmeye başlamışken, 1999 yılında “Star” gazetesi ile yazılı basın alanına yeniden giren Uzan Grubu da, sayıları artan televizyon ve radyo kuruluşları ile gazeteleri sayesinde, 90’ların sonunda Türkiye’nin en büyük medya holdinglerinden biri haline gelmeyi başarmışlardır.

İsmini, 1990 yılında Turgut Özal’ın büyük oğlu Ahmet Özal’la birlikte kurdukları, Türkiye’nin ilk özel televizyonu Magic Box-Star ile duyuran Cem Cengiz Uzan, “Forbes Dergisi”nin 2002 yılında yaptığı araştırmalara göre dünyadaki en zengin 312. kişi olan Kemal Uzan’ın büyük oğludur. Baba Uzan, 1950’li yılların ortasında inşaat mühendisi olarak inşaat ve müteahhitlik firması kurarak iş hayatına başlarken, 1980’lerde İmar Bankası’nın satın alınması ve Adabank’ın kurulmasıyla finans sektörüne adım atmıştır. 1965 yılında ‘Yeni İstanbul’ gazetesini satın alarak Babıali deneyimi de yaşayan Kemal Uzan, 80’li ve 90’lı yıllarda çimento, inşaat, finans, medya, enerji, demir-çelik, telekomünikasyon ve spor gibi sektörlerdeki yatırımlarıyla Türkiye’de ve dünyada en zengin kişiler arasına girmeyi başarmıştır.

Cem Uzan, aynı zamanda Genç Parti’nin kurucusudur. Kurulmasından kısa bir süre sonra 3 Kasım 2002 seçimlerinde beklenmedik bir başarı elde etmiştir. Bu başarısı Genç Parti’yi Meclis’e taşıyamamış olsa da, AKP’nin tek başına iktidar olmasına dolaylı olarak katkıda bulunduğu görüşü dile getirilmiştir.

Genç Parti’nin Kuruluşu Öncesi Ve Uzan Grubunun 46. Yıl Kutlamaları

Nedim Şener’in kitabında yer verdiği, Uzan Ailesine yakın olduğunu belirten bir kişinin yazdığı mektup, Uzanların neden siyasete girdiklerini şöyle açıklıyor:

“Uzanların siyasete girmelerinin zorunlu sebeplerinden birincisi, 2001 yılında Amerikan Motorola’nın Telsim’i davaetmesi durumudur. İkincisi ise, Uzan Grubunun ticarette yaptığı usulsüzlüklerin ortaya çıkmaması için hiçbir sermaye grubu ile ilişkiye girmemesi ve bu konuda ülkede bağımsız hareket etmesinden kaynaklanmaktadır. Eğer ülkedeki herhangi birsermaye grubu ile sıkı ticaret yapmış olsalar, ticarette yaptıkları usulsüzlükler ortaya çıkacak ve haklarında yasal işlem yapılacaktır. İşte bu 2 sebepten dolayı kendilerine siyaseten destek olmak amacıyla politikaya soyunmuşlardır.”

Cem Uzan’ın ve Kemal Uzan’ın bu kutlamalardan önce Berke barajının açılışı esnasında yaptığı konuşmalarda siyasete atılacağının sinyali verildiği söylenebilir. Bunu konuşmaların şu kısımlarından çıkarmak mümkündür.

Kemal Uzan:

“Sistem hatalıdır. Bizim Hazine Müsteşarlığımız kuzu, Dünya Bankası ve IMF kurttur. Kredi sözleşmeleri kurdun kuzuyu çıtır çıtır yemesi için hazırlanmıştır. Dünya Bankası ve IMF’nin Cumhuriyet dönemi öncesinde Düyun-u Umumiye ile Galata Bankerlerinden hiçbir farkı yoktur. Türkiye Lozan Antlaşması ile kazandığı ekonomik kararları bağımsızca alabilme özgürlüğünü artık kaybetmektedir. IMF ve Dünya Bankası kim oluyor ki Türkiye Büyük Millet Meclisi üzerinde hakimiyet kurmaya çalışıyor?”

4628 sayılı Enerji Piyasaları Kanunu’nun da IMF baskısıyla çıktığını belirten Uzan, bu kanunun “Bir kapütülasyon kanunu” olduğunu iddia eder.

Kemal Uzan’ın bu kadar sert açıklama yapmasındaki sebeplerin başında Uzanlar Grubunun İmtiyaz sözleşmesi sayesinde kazandığı hakların bu kanunla birlikte geçersiz hale gelmesi olduğu düşünülebilir.

Cem Uzan:

“Berke, Türk insanının, Türk işadamının, Türk mühendisinin, Türk teknisyeninin ve Türk isçisinin becerisinin sembolüdür.”

Türk insanının geçmişte dünya çapında eserler meydana getirdiğine söyleyen Uzan, “Yeter ki bize dayatılmaya çalışılan şartların önünde boyun eğmeyelim. ‘Siz Türksünüz, bu isten anlamazsınız, bu isi yapamazsınız’ diyenlerin önünde el pençe divan durmayalım. ‘Evet Türk’üz, ama bu isten anlarız ve bu isi doğru yaparız’ diyebilelim” tespitini yapar.

“Alnımız açık basımız dik duralım. Türk olmaktan gurur duyalım” diyen Cem Uzan “daha nice Berkeler” yapmak gerektiğine söyler ve bunun için “ne IMF’ye, ne Dünya Bankası’na ne de yabancıların hibelerine” ihtiyaç duyulduğunu vurgular. Uzan’ın bütün isteği, bürokratik engellerin kaldırılmasıdır. Cem Uzan konuşmasını bitirirken, son olarak, içinde bulunulan durum ne kadar umutsuz olursa olsun, “bilgimize ve becerimize olan inancımızı” yitirmemek ve “kendimize güvenmek” gerektiğinin altını çizer.

Siyasi hayata atılmadan önce Cem Uzan, şirketlerinin 46. yıl kutlamaları çerçevesinde kimi illerde düzenlenen ve İbrahim Tatlıses, Nalan, Burcu Güneş, Ebru Yaşar gibi sanatçıların katıldıkları konserlerde, son çıkacak sanatçıdan önce sahneye gelerek siyasi nitelikli konuşmalar yapmış ve böylece, nabız yokladığı gibi siyasete de yavaş yavaş ısınmıştır.

Bu kutlamalarda Uzan, sahneye bir pop-star gibi ‘Gençlik Marşı’ eşliğinde çıkarken, sahnede, her defasında “milliyetçi-popülist bir şablona göre ülke meseleleriyle ilgili konuşma yapmış ve yine ‘Gençlik Marşı’ eşliğinde sahneden inmiştir. Bu organizasyonlar, Uzan’ın siyasete atılacağının sinyali olarak değerlendirilirken, aynı zamanda, daha partisi bile ortada yokken her şeyi planladığının bir göstergesi olarak yorumlanmış ve hatta, bir bakıma seçim kampanyası olarak değerlendirilmiştir.

Uzan’ın geniş kitlelere seslenmesinde etkili olan hiç kuşkusuz konserler olmuştur. Ünlü sanatçıların katıldığı konserli kutlamalar, büyük bir seyirci kitlesi çekmeyi başarırken, aynı zamanda, Uzan’ın kendi televizyonlarından konuşma ve konserleri canlı yayınlanmıştır. Her kutlama bir ertesi günkü Star Gazetesi’nde çoğu kez ilk sayfada haber olarak yer almıştır.

Bu haberlerin başlıkları, Cem Uzan’ın yaptığı konuşmalardan seçilen ifadelerle oluşturulmuştur. Uzan’ın yaptığı konuşmaların tam metni de, gazetenin genellikle 15 ve 16. sayfalarındaki “Derin Haber” kısmında verilmiştir. Star Gazetesi’nin eki Star Box’da ise, o günkü kutlamalarda sahne alacak sanatçılara ve kutlamaların yayınlanacağı saate yer verilmiştir. Kutlamalardaki “sonraki durak”lar da yine Star Gazetesi vasıtasıyla kamuoyuna duyurulmuştur.

Düzenlendiği her ilde büyük kalabalıkların iştirak ettiği kutlamalar, televizyondan da yayınlanması ile milyonlara ulaşmıştır.

Bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere Uzanlar medya organlarını siyasi anlamda sonuna kadar kullanarak kitlelere daha rahat ve daha kalabalık ortamlarda ulaşmayı başarmışlardır. Cem Uzan’ın, Uzan Grubu’nun 46. yıl kutlamalarının ilk ayağını Samsun’da ve Mayıs ayında gerçekleştirmesi bize oldukça anlamlı olduğu izlenimi vermiştir.

Böylelikle, 19 Mayıs 1919’da Atatürk’ün Samsun’a çıkmasıyla başlayan Kurtuluş Savaşı’na atfen, bir tür “Yeni Kurtuluş Savaşı” başlatıldığının işareti verilmiş olur. Burada kurulmak istenilen analojide IMF, Avrupa ve ABD “işgalci güçler”,Türkiye “hasta adam”, basın kendi şirketleri hariç olmak kaydıyla “mütareke basını”, Ankara da neredeyse “İşbirlikçi İstanbul Hükümeti” olarak kodlanmaktadır. Hiçbir zaman açıkça zikredilmemiş olsa da, bu analojinin mantıksal sonucu “Mustafa Kemal Atatürk-Cem Uzan” eşleşmesidir.

Bunun bir diğer göstergesini bazı yazılarda geçen Atatürk ile saç ve göz benzerliği kurulması da kanıtlar niteliktedir. 46. yıl kutlamalarında gittiği bütün illerde aşağı yukarı aynı konuşmaları yaparak iktidarın yanlış politikasını vurgulamaya çalışarak siyasete giriş sinyali vermeye devam etmiştir. Ayrıca gittiği bütün illerin belirgin özelliklerini vurgulayarak alandaki kitlenin dikkatini üzerine çekmeyi başarmıştır. Buna örnek olarak Aydın konuşmasında “Efeler Diyarı Aydın”, İzmir konuşmasında “Egenin İncisi İzmir”i göstermek mümkündür.

Genç Parti

Uzan Grubu’nun 46. yıl kutlamalarıyla birlikte, kamuoyunda su soru sıklıkla sorulmaya başlamıştır: “Cem Uzan siyasete girmeye mi hazırlanıyor?”. Bununla birlikte, Cem Uzan’ın bir sonraki seçimlere bağımsız bir aday olarak mı, yoksa bir parti kurarak mı katılacağı gibi farklı görüş ve düşünceler oluşmaya başlamıştır. Cem Uzan’ın siyasi kariyeri ile ilgili tereddütler ve soru işaretleri 10 Temmuz 2002 tarihli Star Gazetesi’nin ilk sayfasında “Büyük Gün Bugün” başlığı altında yer alan haberle birlikte büyük ölçüde ortadan kalkmıştır. Haberde “Türkiye’nin merakla beklediği an geldi, çattı… Cem Uzan ülkenin önünü açacak, gençleri ayağa kaldıracak tarihi açıklamasını bugün yapacak. Türkiye saat 21:30’da ekran başına kilitlenecek.” açıklaması yapılmış ve konuşmanın yayınlanacağı kanalların adı verilmiştir.

Yayın saatinde Cem Uzan 12 dakikalık bir konuşma yapmıştır. Bu konuşma kendi medya organları ve diğer birçok medya organında aynı anda yayına girmiştir. Konuşma; Star, Show TV, NTV, TV8, Kanal 6, Star 2, Haberturk, Number1, Skyturk, M-1, Best TV, Flash TV, Bursa AS TV, Ege TV, Tatlıses TV, Adana Tempo TV, Trabzon Zigana TV kanallarından aynıandayayınlanmıştır. AGB4’nin yaptığı ölçüme konuşma esnasında dokuz milyon kişi Cem Uzan’ın konuşmasını dinlemiştir.

Cem Uzan’ın konuşmasının bir kısmı şöyledir:

“Bu akşam sizlerin karşısına; çalışmak isteyen ama iş bulamayan Türk gençleri adına, yatırım yapmak isteyen ama yapamayan Türk iş adamları adına, üniversiteye girmek isteyen ama giremeyen Türk öğrencileri adına, yarınına güvenle bakamayan: Türk işçisi, Türk memuru, Türk çiftçisi adına… Türk mühendisi, Türk doktoru, Türk
öğretmeni, Türk esnafı, Türk bilim adamı adına…Türk emeklisi, Türk ev kadını ve Türk çocuğu adına çıkıyorum. Kısaca, Türkiye’de mutsuz, umutsuz, huzursuz, güvensiz ve sağlıksız yaşamak zorunda bırakılan Türk insanı adına çıkıyorum.”

“Bu akşam karşınızda, Türkiyesi’nden memnun olmayan bir Türk vatandaşı olarak bulunuyorum. Atalarına, şehitlerine, gazilerine borcu olduğunu bilen bir Türk evladı olarak bulunuyorum. Ve biliyorum ki; en az 64 milyonu temsil ediyorum. Kalan bir milyon da bizler gibi düşünmeyen, Türklüğüyle gurur duymayan, Müslümanım demeye ağzı varmayan, Türkiye’yi küçümseyen, kendi menfaatlerini Türkiye’nin menfaatlerinin önünde tutan, dolayısıyla da, Türkiye’nin bugünkü durumundan memnun olan bir gafiller topluluğu…”

“Türk, Türk’e güvenemez oldu. Türk, Türk malına güvenemez oldu. Sonunda Türk, Türkiye’ye güvenemez oldu. Büyük Türkiye’nin, büyük Türk milletinin düşürüldüğü duruma bakın: İşsiz, umutsuz, fakir…”

“IMF’nin ekonomisine bulaştığı hangi memleket ayağa kalkabilmiştir?”

“Yabancılar, Onlara her alanda rakip olmamızdan korkuyorlar. Sanayide, tarımda, hayvancılıkta, teknolojide, mimarlıkta, mühendislikte, tıpta, sanatta, hatta ve hatta sporda… Çünkü Türkiye’nin başarıları; Türklüğün ve İslamiyet’in propagandası olacak. Ondan korkuyorlar. Türkiye’nin tarihinden korkuyorlar. Türkiye’nin gençliğinden, dinamikliğinden, çalışkanlığından, zekasından korkuyorlar.”

Türkiye’nin kanını emenlere, emdirenlere, Türkiye’yi sömürge, yani yabancılara bağımlı hale getirenlere ‘Dur’, ‘Yeter’, ‘Haddini aştın’, ‘Bardağı taşırdın’ diye bağırmanın zamanı gelmiştir. Artık birilerinin çıkıp, Türkiye’yi, Türkiye’nin önünü tıkayanlardan kurtarması gerekiyor… İşte o birilerinden “Biri” benim. Cem Uzan…”

“Türkiye’nin yönetimine talibim”

”Oturmayacağız… Hayır oturmayacağız. Ayağa kalktık bir kere…Yürüyeceğiz sonuna kadar…Evet, yürüyeceğiz… Çekilin yolumuzdan… Açın Türkiye’nin önünü… Durduramazsınız… Türkiye geliyor”  diyerek konuşmasına son verir. Bitirişte kullandığı cümleler ilerde yapacağı mitinglerinde sonunda vurgulanacak sloganlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Konuşmanın hemen ardından ekranda Genç Parti’nin Logosu belirir ve nitekim parti kamuoyuna duyurulmuş olur.

31 Temmuz 2002 günü toplanan TBMM’nin erken seçim kararını aniden alması ve partinin seçime girebilecek ölçüde örgütlenmesini gerçekleştirememiş olması dolayısıyla, Uzan alternatif arayışlara yönelmiştir.

İlk üretilen formül, 20 milletvekilinin transfer edilerek TBMM’de gurubu bulunan bir parti haline gelinmesi olmuştur. Fakat, bu formül geçerlilik kazanamayınca, Yeniden Doğuş Partisi (YPD) Genel Başkanı Ahmet Rüştü Çelebi ikna edilerek istifa ettirilmiş ve 2 Ağustos’ta partinin olağanüstü kongreye gitmesi sağlanmıştır. Uzan aday olmasına rağmen, seçimi Mehmet Ali Akgül kazanmış ve partinin adı ve amblemi GP’nin adı ve amblemiyle değiştirilmiştir. Fakat, yapılan değişikliğe Yargıtay vize vermeyince, 23 Ağustos’ta YDP üçüncü kez olağanüstü kongreye gitmiş ve bu kez parti, GP’nin ismini ve amblemini alırken, programını benimsemiş ve genel başkanlığa Cem Uzan getirilmiştir. Böylece, GP’nin 3 Kasım 2002 genel seçimlerine girmesinin önünde bir engel kalmamıştır. Cem Uzan ilk mitingini Konya’da yapmıştır. Yaptığı bütün siyasi mitinglerde 46. yıl kutlamalarında olduğu hemen hemen aynıdır.

2002 Genel seçimlerinde partiler Amerika’daki seçim kampanyalarına özenerek reklam ajanslarıyla çalışma içerisine girmişlerdir. Hem medyanın yoğun kullanıldığı, hem de reklam ajanslarının ağırlığının arttığı bu seçimlerde, Anavatan Partisi Terminal Ajans ile işbirliğine giderken, kampanyada yeni iletişim teknolojilerinden internette tanıtıma ağırlık verilmiştir. Ak Parti, Arter Ajans ile çalışırken, parti tarafından iletişim kanalı ve turu olarak da ağırlıkla miting tercih edilmiş ve Genç Parti’den sonra en çok miting yapan parti olarak karşımıza çıkmaktadır. Doğru Yol Partisi ise Cenajans ile çalışmış ve kampanya sırasında parti bünyesinde ‘Seçim iletişim Merkezi’ kurulmuştur. İktidar partisi olarak secime giren Milliyetçi Hareket Partisi ise, Advise Ajans ile işbirliğine giderken, yeni iletişim kanallarının yanında, National Geographic dergisine partiyle ilgili siyasal reklam yayınlatmıştır.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Adnan Menderes Dönemi Sosyo-Ekonomik Durum (1950-1960)

Cem Uzan – Vikipedi

Kaynak

Abdullah Özpolat, Türk Siyasetinde Reklam Gerçeği: Cem Uzan Örneği

 

*Bu çalışmanın tüm hakları, Abdullah Özpolat’a aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

1848 Yılında Yaşanan Fransız İhtilali ve Avrupa’ya Yayılan Siyasi Etkileri

Fransız ihtilali kaç yılında oldu? Fransız ihtilali neden yapıldı? Fransız ihtilalinin avrupa açısından önemi neydi? Fransız ihtilali ile Dünya’ya neler geldi?… Fransız ihtilali ile ilgili sorularınıza bu yazımızda cevap bulabileceksiniz.

Fransız İhtilali

Fransa’da 1830 ihtilâlleri sonucunda, X. Charles, tahtını kuzeni Louis Philippe’e bırakarak çekilmek zorunda kaldı. Böylelikle Louis Philippe de devrim tarafından atanan bir kral oldu. Liberal bir anayasaya dayalı meşruti krallık kuruldu. Fakat yeni kraldan Cumhuriyetçiler de, Sosyalistler de, Napolyon taraftarları da, meşrutiyetçiler de hep şikâyetçiydi. Louis Philippe, bunları birleştirecek bir politika izlemek yerine zaman zaman sert tedbirler alarak baskılarını gittikçe arttırdı. Yeni bir sınıf olan işçilerin isteklerini görmezden geldi. Fransız ihtilali ve Fransa içindeki ayaklanmalar…

Bir taraftan da Fransa işçi ayaklanmalarına sahne oluyordu. Ülkenin dışarıda da prestiji gittikçe kayboluyordu. Tüm bu olumsuzluklar, beraberindeki sosyal/ideolojik görüşlerin de etkisiyle, krala ve rejime karşı muhalefeti güçlendirdi. İşte bu ortam içerisinde, hükümetin 22 Şubat 1848’de muhalifler tarafından yapılacak “Reform Ziyafeti” adı verilen toplantıyı yasaklaması, bardağı taşıran son damla oldu. İhtilâl başladı. Halk, “Yaşasın reformlar” diye ayaklandı.

Paris sokaklarında halk ile krallık kuvvetleri arasında üç gün kanlı çarpışmalar yaşandı. Louis Philippe ülkeden kaçtı. Bunun üzerine 24 Şubat 1848’de geçici bir hükümet kuruldu ve 25 Şubat 1848’de Fransa’da Cumhuriyet ilan edildi. 2. Cumhuriyet dönemi başladı. Ancak cumhuriyetçiler ve sosyalistler, bu noktadan itibaren ayrılmaya başladılar. İki tarafın da düşünce ve hedefleri farklıydı. İşçiler, işe ihtiyacı olan tüm vatandaşlara iş garantisinin verilmesini talep ediyorlar ve kaderlerinin değişmesini umuyorlardı.

Cumhuriyetçilerin ağırlıkta olduğu geçici hükümet, işçilerin zoruyla, çalışma hayatına ve işçilerin durumunun düzeltilmesine dair bazı tedbirler aldı. Sonunda Kurucu Meclis seçimleri yapıldı. 500 üye ile Cumhuriyetçiler ağırlıktaydı. 4 Mayıs’ta toplanan Kurucu Meclis, geçici hükümetin aldığı tedbirleri kaldırınca, ülke bu kez yeni bir buhrana girdi. Sosyalistler yeniden ayaklandı, yeni çatışmalar ortaya çıktı. “Haziran Günleri” ya da “Haziran ihtilâli” diye adlandırılan ve 23-26 Haziran 1848 tarihleri arasında gerçekleşen olaylarda Sosyalistlerle Cumhuriyetçi Hükümet yanlıları 4 gün boyunca çatıştı.

 

Ancak olaylar hükümet tarafından bastırıldı. Sonuç olarak kralı birlikte deviren cumhuriyetçiler ve sosyalistler bu olaylarla kesin olarak birbirinden ayrıldılar. Bu olaylardan sonra Kurucu Meclis, 12 Kasım 1848’de İkinci Cumhuriyetin Anayasası’nı kabul etti. 10 Aralık 1848 tarihinde yapılan seçimle Napoleon Bonapart’ın yeğeni Louis Napoleon büyük bir çoğunlukla Cumhurbaşkanlığı’na getirildi. Louis Napoleon, Cumhurbaşkanı olduktan hemen sonra amcasının izinden gitti.

Fransa’da yeniden imparatorluğu kurmak istedi. Cumhurbaşkanlığı süresini on yıla çıkardı. Yetkilerini çoğalttı. İkinci bir halk oylamasıyla imparator olması halk tarafından büyük çoğunlukla kabul edildi ve kendisini III. Napolyon adıyla imparator ilân etti (2 Aralık 1852) Böylece Fransa’da, daha çok özgürlük elde edebilmek için başlayan 1848 İhtilali sonucunda kurulan İkinci Cumhuriyet, sadece dört yıl sürdü ve yerine İkinci İmparatorluk dönemi olan, III. Napoleon dönemi (1852-1870) başlamış oldu. 1848 Devrimi, ismi bugün pek anılmasa da günümüzde hâlâ etkilerini sürdüren, özellikle işçi mücadelesi bakımından çok ibretlik örnekler içeren önemli bir hadisedir. 1848 Devrimi’ne bir dünya devrimi diyebiliriz.

kanlı devrim olarak adlandırılan fransız ihtilali

Çünkü yalnızca Paris’teki bir devrim olarak kalmamış, Avrupa’nın bütün siyasal manzarasını değiştirmiştir; ulusal devletler ortaya çıkıp parlamenter rejimler ve cumhuriyet güç kazanmıştır. Avusturya- Macaristan, çeşitli ırk ve mezhepten müteşekkil kozmopolit bir imparatorluktu. Paris’te cumhuriyetin ilanı haberi, Avusturya’ya birkaç gün içinde ulaştı. Prag sokakları sansürün kaldırılması ve anayasa isteyen bildirilerle doldu. Viyana’da halk, 13 Mart 1848’de anayasa ve özgürlük için ayaklandı. Metternich istifa ederek İngiltere’ye kaçtı. Böylece Metternich dönemi sona erdi. İmparator I. Ferdinand halkın isteklerini kabul ederek, meşruti bir anayasayı yürürlüğe koyacağına söz verdi.

Ancak daha sonra vaatlerinden caymaya çalıştı, Kurucu Meclis’le anlaşamadı, tahttan çekildi. Bağımsızlık isteyen Macarlar da Lajos Kossuth (Macar liberallerinin önderi) öncülüğünde ayaklandılar. Bunun üzerine 1849 yılında büyük bir Rus ve Avusturya ordusu Macar bağımsızlık hareketini kanlı şekilde bastırdı. Macaristan yeniden Avusturya’ya bağlandı. Böylece, Avusturya’da liberalizm, Macaristan’da milliyetçilik şeklinde beliren 1848 İhtilali başarısız oldu. Lajos Kossuth gibi bazı Macar ve Leh (Polonyalı) milliyetperverlerin Osmanlı Devleti’ne sığınması, Avusturya ve Rusya’nın baskısına rağmen Osmanlı Devleti’nin bu mültecileri iade etmemesi ise gerginliği ve “mülteciler meselesi”ni doğurdu. Küçük devletlerden meydana gelen Almanya’da 18 Mart 1848’de, Prusya’nın başkenti Berlin’de halk anayasa isteğiyle krala karşı ayaklandı. Fransız ihtilali, radikal ve liberaller için ne ifade ediyor?

Radikaller ve liberaller siyasi baskıların bitmesini, basın özgürlüğü ve seçim haklarının genişletilmesini istiyorlardı. Ayaklananların çoğu yine esnaftı. Prusya’daki hareket başarı ile sonuçlandı. Bu hareket kısa bir süre içerisinde diğer küçük Alman devletlerine de yayıldı ve buralarda da işçiler ayaklandı. Belli oranlarda demokrasiye dayalı anayasalar elde edildi. Fakat Almanlar için, ulusal birliğin bir an önce kurulması daha önemliydi. 28 Mart 1849’da Alman Anayasası kabul edildi ve ardından Almanya İmparatorluğu’na, Prusya Kralı IV. Friedrich Wilhelm seçildi.

Böylece Alman ulusal birliğinin kurulması yolunda önemli bir adım atıldı. Ancak Avusturya, Prusya’nın Alman devletlerinin başına geçmesine karşı çıktı. Kral IV. Friedrich Wilhelm, 28 Nisan 1849’da imparatorluğu reddetti, Alman ulusal birliğinin kurulması meselesi olumsuz sonuçlandı. İsyanlar başarısız oldu. Meclislerin yetkileri azaltılıp yok oldu. İhtilâl, siyasi birlikten yoksun İtalya’da da kısa sürede yayıldı. Avusturya’nın etkisinden kurtulup ulusal birliği sağlamak için anayasal hareketler başladı. Piyemonte Kralı Carlo Alberto ve Roma Kilise Devleti’nin başı Papa IX. Pius ayaklanmalar karşısında birer anayasa kabul etmek zorunda kaldılar. Daha sonra Papa Roma’dan kaçtı ve cumhuriyet ilan edildi (Aralık 1848). Fransız ihtilali ve Avusturya…

Avusturya, kendi içindeki bunalımı atlatınca bağımsızlık hareketlerini bastırmaya yöneldi. 1849 Martı’nda Lombardiya bölgesine giren Piyemonte orduları, Avusturya’nın müdahalesiyle yenildi. Fransız kuvvetleri ise 1849 Temmuz’unda Roma’yı işgal ederek cumhuriyete son verdiler. Papa tekrar devlet başkanı oldu. Anlaşılan oydu ki İtalyan birliğinin kurulması için Avusturya’nın karşısında diğer büyük devletlerin yardımına ihtiyaç vardı. 1848 yılında Hollanda ve İsviçre’de, 1849’da Danimarka’da yeni anayasalar hazırlandı, demokratik yönetimler kuruldu. İngiltere’de ise işçiler daha geniş haklar elde etmek için harekete geçtilerse de başarılı olamadılar. Osmanlı Avrupası’nda da, Eflak- Boğdan’da ulusal birlik için hareketler başladı.

Bu da, Kırım Harbi’ne giden yolda önemli bir basamak oldu. İspanya da devrimden etkilendi.1948 ihtilalleri en sonunda başarısızlıkla sonuçlanmış olsa da çok önemli siyasi etkiler bıraktılar. Devletlerin sonraki siyasi gelişmelerini etkilediler.1848 İhtilâlleri ile en çok başarıya ulaşan akım, liberalizm oldu. Avrupa’da birçok hükümdar liberal bir yönetimi kabul etmek zorunda kaldı. Milliyetçilik ve sosyalizm de hızla gelişmeye devam etti. Çünkü devrimler halkçı nitelikteydi. Avrupa’da ihtilaller, domino etkisi yapar…

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

1815 Viyana Kongresi Kararları ve Avrupa’da Oluşturulan Siyasi Düzen

Suriye’de Enerji Kaynakları ve Türkiye

Bu Çalışmanın Tüm Hakları Betül KARATAY’a Aittir.

KAYNAKÇA

DİA- Fransa maddesi
DİA- Avrupa maddesi
DİA- İngiltere maddesi
DİA- Avusturya maddesi
DİA- Macaristan maddesi
DİA-Almanya maddesi
DİA- Sosyalizm maddesi
YAKINÇAĞ AVRUPA TARİHİ- Anadolu Üniversitesi açık erişim (YÖK platformu) (Fransız İhtilali)
Eric Hobsbawm- Devrim Çağı (1789-1848) Fransız İhtilali
N. V. Yeliseyeva- Yakın Çağlar Tarihi
J.M. Roberts- Avrupa Tarihi
John Merriman- Modern Avrupa Tarihi, çeviren Şükrü Alpagut, Say Yayınları

Adnan Menderes Dönemi Sosyo-Ekonomik Durum (1950-1960)

Adnan Menderes döneminde ekonomi nasıldı? Adnan Menderes dönemi uygulanan sosyo-ekonomik politikalar nelerdir? Adnan Menderes Hükümetinin ekonomi alanında aldığı yardımlar ve daha fazlası, bu yazımızda. Tarih arşivi sizler için Adnan Menderes dönemi ekonomisini araştırıyor.

Adnan Menderes Döneminde Ekonomik Durum

5 Ocak 1946’da CHP’den ayrılan beş milletvekilli, Demokrat Parti’yi kurdular. Demokrat Parti 14 Mayıs 1950 seçimlerinde toplam oyların % 53’ünü alarak iktidara geldi. Parti’nin lideri Celâl Bayar meclis tarafından cumhurbaşkanı seçildi, hükümeti kurma görevini Aydın Milletvekili Adnan Menderes’e verdi. Menderes, tam 10 sene başbakanlık yaptı ve bu döneme ismini verdi. Türkiye Cumhuriyeti’nin yabancı yardımı ve dış borçlanmaya açılması bu dönemde başladı. Marshall Planından ilk defa bu dönemde yardım alındı.

1945-50 arası CHP Hükümetlerinin hazırlığını yaptığı çalışmalar aslında DP iktidarının rotası oldu. Hükümet, esas ağırlığı tarım ve ulaştırma olan, makineleşme ile birlikte yürüyecek bir kalkınma hamlesi denedi, bu nedenle tarım sektörünü daha çok önemsemiştir. İlk birkaç yıl gayet başarılı da oldu. 1950-1954 yılları arasındaki icraatları ile millet faktörünü siyaset arenasına dahil ederek, özellikle köylü kesimin büyük desteğini aldı. O yıllarda köy nüfusunun çok fazla olduğu için, köy oylarını alarak seçimleri kazandı. Traktör sayısındaki büyük artış, tarımsal krediler ve hepsinden önemlisi köylünün ürününü satacağı pazarlara ulaşması gibi tarım politikaları köylüyü çiftçi yapmıştı. Öte yandan limanlar, barajlar, köprüler köy içme suları gibi hizmetler sayesinde Türkiye adeta şantiyeye dönüşmüştü.1950-52 arasında tarımsal ürünlerin yurtdışı fiyatları, Kore savaşı yüzünden yüksekti. Hükümet, meclise sormadan asker gönderdiği Kore Savaşı’nın sağladığı avantajla ABD’nin desteğini aldı. Kore Savaşının getirdiği yüksek konjonktür (1951-1953) dünya piyasasında hammadde fiyatlarını fırlattı ve pazarları genişletti. Çiftçinin ürünü bol ve pazara ulaşabilir durumdaydı. Tarım sektöründe gelir artışı vardı ve çiftçi servet biriktirebiliyordu. 1951 yılında “Yabancı Sermaye Yatırımlarını Teşvik Kanunu” çıkarıldı. Bu kanunla yabancıların Türkiye’ye yatırımda bulunması arzulanıyordu. Gelen yabancı yatırım oranları beklenenden çok az olunca, 1954 yılında “Yabancı Sermayeyi Teşvik Kanunu” çıkarılarak, yabancılara çok daha geniş imkanlar ve teminatlar sağlandı. Özellikle son çıkan kanunla yabancılara istedikleri her türlü iktisadi alanda faaliyette bulunmasına imkan sağlandı. Ayrıca 1954 yılında çıkarılan, 1955 ve 1957 yıllarında değişikliklere gidilen Petrol Kanunu da yabancı sermayeyi çekmeye yönelikti. Fakat sermayeyi özendirmeye yönelik bu çabalar kayda değer bir sonuç veremedi.

1952’de Türkiye’nin NATO’ya girişi TBMM’de onaylandı. Bunun akabinde Köy Enstitüleri öğretmen okuluna dönüştürüldü. 1953’e kadar tarım sektöründeki gelişme önce daha hızlı, sonra daha yavaş bir şekilde arttı. Bu süre içinde tarımdaki kişi başı gelir iki katına çıktı. Daha sonra kent nüfusun artışı ile birlikte tarımda makineleşme geliri arttırdı, bir yandan da Anadolu’nun toplumsal yapısını değiştirmeye başladı. Karayollarına verilen önem sayesinde mübadele aracı maldan paraya dönüştü. Köylü, para ile tanıştı. Para, köylünün kenti ve kent hayatını keşfetmesiydi. Pek çok ilde kurulan şeker fabrikaları, hidroelektrik ve termik elektrik santralleri, barajlar yanısıra, köylünün ürününü alarak depolamak için silolar, işlemek için fabrikalar, ürünün çeşitlendirilebilmesi için toprağın sulamasına yönelik yatırımlar ile iktisadi hayattaki kamu varlığı genişlemeye devam etti. DP hükümeti, bireylerin yetişemediği her yerde olmayı arzu etmekteydi. Tarımla bağlantılı alanlarda yol, liman, baraj, sulama işleri gibi konularda geniş devlet yatırımları yapıldı. Çiftçiyi kalkındırmak ve zirai üretimi artırmak için çok geniş bir fiyat destekleme ve kredi verme siyaseti izlendi. Et ve Balık Kurumu, Petrol Ofisi, Turizm Bankası, Toprak Mahsulleri Ofisi, Şeker Şirketi ve Tarım Satış Kooperatifleri gibi giderek çoğalan ve genişleyen Kamu İktisadi Teşekkülleri (KİT) aracılığı ile ekonomi yönlendirildi. Çiftçinin makine-teçhizat alımlarını kolaylaştırmak için Ziraat Bankası aracılığı ile düşük faizli kredi açıldı. Özel sektör gittikçe büyüdü. Yatırımların finansmanı için yoğun bir şekilde dış borçlanmaya gidildi. Dönem boyunca, Türkiye Sınai Kalkınma Bankası dönemin önemli bankalarından ve dolayısıyla finans kaynaklarındandı. Özel ve kamu bankalarının sayısı arttı.

1954-57 arası dönemde devlet memurları ile ilgili köklü değişikliğe gidildi. DP iktidarı baskıcı rejimini sürdürürken bir yandan da Türkiye şantiye görünümünü sürdürüyordu. 1954-58 arasında Anadolu’da kuraklık yaşandı. 1955’te çeşitli mal gruplarında darlıklar görülmeye başlandı, muhalefetin ve halkın tepkilerine yol açtı. Yeniden Milli Koruma Kanunu’nu çıkarıldı. Bu arada soğuk savaş şartları, her yıl bütçenin %30’unun Millî Savunma giderlerine ayrılması zorunluluğunu doğurdu. 1954 ve izleyen yıllarda krediler kısılınca ithalatın düşmeye başlaması, iç ticaret hadlerini hızla sanayi lehine değiştirdi. Ayrıca nüfus artışı hızlandı, kentleşme ivme kazandı ve iç pazar genişlemeye başladı. Bu dönemde devlete ait fabrikalar satışa çıkarıldı.

adnan menderes ve sosyo-ekonomik durum

1954-61 arası dönemde, liberal bir dış ticaret rejimi içinde dış dengenin sağlanamayacağı anlaşıldı. Bu nedenle dış ticaret kontrollerine gidildi. Ancak ticaret açıkları ortadan kalkacağı yerde âdeta kronikleşti. Öte yandan geniş kamu kesimi, özel sermaye birikimi ile fonksiyonel bir bütünlük içinde ekonomik yapıya birleşti. Ekonomik gelişmeler, plansız programsız, günü gününe yönlendiriliyordu. Serbest ticaret rejimi yüzünden dış ticaret açıkları 1950’den 1956’ya kadar büyüyerek devam etti.  DP iktidarı bu sorunlara çözüm olarak IMF’yi düşünmek yerine Millî Korunma Kanunu’nu yeniden yürürlüğe koydu. Ancak dolar, TL karşısında gittikçe değerleniyordu. Ayrıca, bu dönemde bütçe açıklarının ana nedeni, etkin bir vergi sisteminin oluşturulamamış olmasıydı.

 4 Ağustos 1958 İstikrar Tedbirleri: Yurt dışından kredi ve borç bulma koşulları giderek zorlaşıp hatta tamamen yok oldu. 1958’de Türkiye’nin vadesi geçmiş ve ödenmemiş dış borcu vardı. Sonunda dış borçlar ödenemez hale geldi ve Türkiye, IMF’yle, onun şartları doğrultusunda anlaşmak zorunda kaldı. Yeni krediye karşılık 1946’dan beri Türkiye’ye önerilen yatırımlarının sınırlandırılması, kamu harcamalarının ve Türk lirasının değerinin düşürülmesi, IMF’nin şartlarıydı.  Devalüasyon yapıldı, dış ticaret rejimi yeniden düzenlendi, para arzı kontrol altına alınmış, KİT ürünlerinin fiyatları yükseltilmiştir. Ancak bu yıllarda devalüasyon ve KİT fiyatlarının yükseltilmesi fiyatlar genel seviyesinin hızla yükselmesine yol açtı, fiyat artışları 1959 yılında da devam etti. DP hükümeti sosyo-ekonomik politikalarını belli bir program dahilinde yapmadı. Devletin ekonomideki yerini küçültüp ve özel sektöre öncülük verme çabalarında kısmen başarı sağladı. 10 yıllık iktidar döneminin ikinci yarısından itibaren istikrarsızlık meydana geldi ve ağır bir bunalım sürecine gidildi. DP Türkiye’nin gerçeklerini ve kapitalizmin ve uluslararası değişen ilişkiler yumağını yeterince değerlendiremedi. DP, CHP’nin ardından daha aceleci, atak politikalar izleyerek; dış borçlanmaya ve yabancı sermayeye dayalı büyüme politikasını benimsedi. Dış ticaret açıklarının büyümesi ekonomiyi bunalıma sürükledi. Ülke ithalata ve dış kaynaklara bağımlı hâle geldi. Dış enflasyon, dış ödeme zorlukları ve işsizlik ile karşılaşan Türkiye’de, ekonomik bunalım, siyasi bunalımı doğurdu ve askeri bir idare ile dönem kapandı. Siyasi sebepler, kısmen katı bir politika izlenmesi, iktisadi alanda dönemin özellikle ikinci yarısındaki sıkıntılar, etkili ve işlevsel bir vergi düzeninin kurulamaması, Demokrat Parti iktidarının sonunu hazırladı.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Ekonomi Tarihi ve Spekülatif Balonlar

Marshall Yardımı 

Bu Çalışmanın Tüm Hakları Betül KARATAY’a Aittir.

KAYNAKÇA

Türkiye Cumhuriyeti İktisat Tarihi-  Anadolu Üniversitesi Yayınları (Açık Erişim)

Korkut Boratav – Türkiye İktisat Tarihi (1908-2002)

Fevzi Çakmak, Atatürk ve Sonrasında Türkiye Cumhuriyeti’nin Uyguladığı İktisadi Politikalar, Dokuz Eylül Üniversitesi Yayınları (Cumhuriyetin Kazanımları)

1950-1960 arası Türkiye’de Uygulanan Sosyo-ekonomik Politikalar -Arş. Gör. Osman Cenk KANCA (Mustafa Kemal Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi)

DİA- Adnan Menderes maddesi

Mustafa Albayrak, D.P. Hükümetlerinin Politikaları, Türkler Ansiklopedisi, c. 16, sf. 855-877

Avrupa’da Coğrafi Keşiflerin Tarihçesi (15-17. YY)

Coğrafi keşifler nedir? Coğrafi keşifler nerelerde yapılmıştır? Coğrafi keşiflerin tarihi, Avrupa’da yapılan coğrafi keşifler… Bu yazımızda sizlere Coğrafi Keşifler hakkında bilmediklerinizi sunuyoruz. Tarih arşivi, iyi okumalar diler.

Coğrafi Keşifler

15.yüzyılın ortalarına doğru başlayan coğrafi keşiflerin birçok farklı nedenleri ve keşifleri yapanlar için farklı isteklendirme kaynakları vardır. Genel olarak coğrafi keşiflerin nedenlerine bakıldığında, ana nedenlerden biri ekonomiktir. Coğrafi keşifler öncesinde bilinen dünyada doğudan gelen baharat (karabiber, kimyon, karanfil, zencefil vb.), ipek ve çeşitli lüks emtialar, ticaret yolu üzerinde bulunan ülkeler tarafından vergilendirilerek son alıcısına doğru yoluna devam ediyordu ve sistemde emtiaların fiyatının da gitgide artmasına neden oluyordu.

“Bilhassa Mısır’ın gelir kaynaklarından birisi olan transit ticareti üzerine koyduğu vergiler tahammül edilemeyecek kadar ağır bir hal aldı. Onun için bu işle meşgul olan tacirler ve bilhassa Portekizliler, batı ile doğuyu başka bir yönden birbirine bağlayacak bir yol aramaya başladılar. Ümit Burnu yolunun keşfedilmesi sebepleri arasında Memluk hükûmetinin transit vergisini artırmasını da zikredebiliriz.” Coğrafi keşifler ticari olarak da önemlidir.

Ticarete söz konusu olan diğer önemli ürün ise “köle” idi. Özellikle Afrika bölgesinden esir olarak alınan kölelerin ticareti de çok yüksek gelir getiriyordu ki genelde aynı vergi yüküne maruz kalıyordu. Tarıma ve değerli maden sistemine dayanan ekonomiler için bu durum daha da zor bir hale geliyordu. Coğrafi keşifleri destekleyen siyasi iktidarlar için amaç doğudan gelen bu ticari mallara doğrudan ulaşıp aracı ülkeleri ve onların bir yük haline gelen yüksek oranda ki vergilerini aradan kaldırmaktı. Aynı zamanda bu zengin kaynaklara sahip olup ticaret üzerinden hâkimiyet kurmaktı.

Özetle ekonomik nedene bir anlamda baskın neden diyebiliriz. Bu baskın neden hem iktidarlar hem de kâşifler içinde geçerliydi. Coğrafi keşifler tarihine damgasını vuran büyük kâşif Kristof Kolomb ‘un seyir defterlerinde bu ekonomik motivasyonu şu şekilde görebilirsiniz:

“ Yüce efendimiz bu amaçla bana çok büyük ödüller verdiler; bundan böyle bana “don” denilerek Okyanus’un Büyük Amirali, bulup ele geçirebileceğim ve daha sonraları bulunup ele geçirilecek bütün karalara ve adalara kral naibi ve değişmez vali olmamla, ayrıca aynı sanları kuşaktan kuşağa sonsuza dek geçerli olmak üzere oğluma da aktarma hakkını vermekle beni pek onurlandırdı.”

Genel olarak siyasi iktidarlar ekonomik hırslarını dinsel söylemlerle gizlemeye çalışmışlardır, bunu birbirlerine yakın zamanlarda yaşamış olan iki büyük denizci olan Kristof Kolomb ve Barbaros Hayreddin Paşa’nın hatıratlarında görebiliriz. Barbaros Hayrettin Paşa hatıratın sürekli dinsel motifler ve dinsel referanslar vererek yaptıklarını meşrulaştırmaya çalışmıştır, örnek olarak Hayreddin Paşa, kendi tabiri ile bir
“kâfir” ile yaptığı görüşmeyi şu şekilde anlatmaktadır;

“Behey kâfirler! Yuf sizin aklınıza! Benim sadakatim, imanım şunadır ki, Allah’a ve Resulüne yapışan kimse mahrum kalmaz. Yakında sizin içinde halas olurum.”

Aynı tarzda dinsel motif ve referanslar ile meşrulaştırma çabalarını büyük kâşif Kolomb’un hatıratında da geçen şu satırlardan görebiliriz:

“Siz Yüce efendimiz Katolik Hristiyan oluşları nedeniyle, kutsal dinimize ve onun savunmasına gönül vermeleri, Muhammed inanışına ve her türlü zındıklıkla putperestliğe düşman olmaları nedeniyle beni, ben Kristof Kolomb’u adı geçen hükümdarlarla ülkelerini ziyaret edip durumlarını ve bütün başka ayrıntıları incelemek ve onları kutsal dinimize döndürmek için.”

Sonuç olarak ekonomik ihtiyaçlar yâda ekonomik hedefler coğrafi keşiflerin ana nedenlerinden olmuştur.

Coğrafi Keşifleri Hazırlayan Teknolojik Nedenler

Ortaçağ’ın karanlık yıllarında Katolik kilisesinin baskıcı tutumu ve yaptığı katliamlar, bilimin gelişip ilerlemesini büyük ölçüde engelliyordu. Özellikle “kilise babalarının evrenin sırlarını mantıksal bir spekülasyon dayanağı bulma çabaları” engellerin başında geliyordu. Bu baskı kırılmaya başlayıp insanoğlu merak etme arzusuna yenik düşüp sorgulamaya başladıkça yeni fikirler ve yeni teoriler gelişmeye devam etti. Bunlar coğrafi, astroloji ve gemicilik teknolojileri gibi alanlarda ilerlemeler gösterilmesine neden oldu. Özellikle mevcut bilgiyi yok sayarak dünyanın şekli hakkında yapılan tartışma ve araştırmalar hem baskının kırılması hem de fen bilimlerinde yaşanan en önemli gelişmelerdir. Kilise baskının kırılması Martin Luther’in 1517 yılında başlattığı olay ve olaylar zinciri kadar olmasa da, yaşanan her kırılma gelişmeye neden oluyordu. Bununla birlikte yukarı da baskın neden olarak belirttiğimiz ekonomik gelişmeler ve belki bir anlamda ekonomik zorunluluklar, gelişimin katalizörü oldu.

Bununla birlikte yunan coğrafyacı (aynı zamanda matematikçi ve astronomdur) Ptolemaios tarafından yazılan ve uzun yıllar sonra tekrardan keşfedilen coğrafya kılavuzu eseri sayesinde birçok denizci yeni ufuklar keşfetti. Birçok eksik ve hatalı bilgisine karşın bu eser sayesinde birçok denizci keşifler de bu eserde yer alan haritaları sıklıkla kullandı. Bu eser sayesinde “yeryüzünün yuvarlaklığına birçok kimselerce inanılmıştı.” Hatta eski Yunan eserlerine verilen değeri ve hakkında yapılan akıl yürütmelerini Kristof Kolomb ’un seyir defterlerinde şu cümlelerle görebiliriz;

“Evet, Aristo güney kutbunun yâda onun altındaki karaların yeryüzündeki en yüksek ve güneşe en yakın bölge olduğunu düşünüyor, biliyorum bunu ama başka bilginler ona karşı çıkıyor, bunun kuzey kutbunun altında olduğu ileri sürüyorlar.”

Ekonomik zorunlulukların bir getirisi olarak hem de teknik gelişmenin bir sonucu olarak gemicilik teknolojisi hızla değişmeye ve olumlu anlamda gelişmeye başlamıştı, özellikle 15.yüzyıl’da Portekiz’in bu anlamda yaptığı katkılar ile İç denizlerde kürek gücüne dayanan gemiler yoğunlukla kullanılıyordu, fakat açık denizlerde kürek gücü ile ilerlemenin zorluğu, bunun getirisi olarak uzun yolculuklar da doyurmak zorunda olunan fazla hatta gereksiz tayfa sayısı ve tüm bunlara ek olarak okyanus seyahatine karşı dayanıklı olmayan gemiler, uzun ticari yolculuklar için birer engel ve değişmesi gereken zorunluluklardı.

Avrupalı devletlerin kullandığı “barcas” ve “barinels” şeklinde isimlendirilen uzun yıllar denizlerde hizmet verdi. Fakat bu gemiler hem yukarı da belirttiğimiz nedenlerden dolayı hem de hantal olmasından dolayı çok yavaştı. “Portekiz açık sularda yolculuk yapabilmek için yeni bir gemi ve yelken tipine ihtiyaç duydu. Yeni dizayn edilen gemiler Caravel’lerdi.” Aslında gemicilik tekniklerinde değişen sadece gemi tipleri ya da yelken direk sayıları değildi, kullanılan gövde kaplama malzemeleriyle birlikte özellikle yelkenli gemiler için hayati değere sahip olan yelken kumaş kalitesiydi. Teknolojik anlamda yaşanan gelişmeler sadece gemici yapım teknolojileriyle sınırlı kalmıyor, yol ve yön bulma konusunda denizcilere yardımcı olan aletlerde de gelişiyordu.

Bunun en önemli örneği Usturlap’dır. Temel amacı yüksekliği ölçmektedir. “Usturlap, yükseklik ölçme aletiyle birlikte keşiflerin yapılmasını sağlayan başlıca denizcilik donanımlarındandı”. Bununla birlikte barutun ateşli silahlarda kullanılıp ardından gemilerde kullanılmaya başlaması çok önemli bir gelişme idi, “ağır silahlarla donatılan savaş gemileri çok uzun mesafelerden gelen saldırılara karşı kendilerini etkin bir şekilde savunabiliyorlardı. Bunun bir sonucu olarak, Avrupalı denizciler, 1500’lü yıllardan önce, uzak mesafelerdeki okyanuslarda seyretmeyi öğrendikleri zaman, onların gemilerinin, deniz savaşında, diğer gemilere nazaran daha dayanıklı, daha dirençli, olduğunun ispatlanması olmuştu.”

Pusulanın geliştirilip yaygınlaşması ve cep saati gibi önemli buluşlar diğer teknik gelişmeler ve ilerlemeler olarak devam etti. Özetlemek gerekirse artık yeni tip gemilerde yelkenler için direk sayıları arttırıldı ve bu direklerin dönüş açıları geliştirildi. Yelkenler için kullanılan kumaş tipi geliştirildi, geminin yüksek dalgalarda su almaması ve sağlam kalabilmesi için gövde güçlendirilip su geçirme (karasakız, katran ve halatlar kullanıldı) oranları daha da azaltıldı, bunun sonucu olarak insan gücüne olan ihtiyaç azaldı ve gemide ki tayfa sayısı azaldı. Artık gemiler okyanuslar arası yolculuklara eskiye oranla çok daha fazla hazırdı. Fen bilimlerinde yaşanan gelişmeler sayesinde artık gemi hızı ölçme ve yön bulma teknikleri iyiden iyiye gelişmeye başlamış ve okyanuslar da yol alan gemilerin işlerini kolaylaştırarak başarılı sonuçlar almasında faydalı birer araçlara dönüşmüştür.

coğrafi keşiflerin başlatılması

Portekiz’in Gerçekleştirdiği Coğrafi Keşifler

Yukarı da belirttiğimiz başlığın konusunu detaylandırmadan hemen önce şunu belirtmeliyiz ki, çalışma konumuzun merkez noktasına Osmanlı İmparatorluğunu yerleştirdiğimiz için ve çalışma konumuzun zaman cetveli 16.yüzyılı kapsadığından dolayı yapılan tarihte yapılan tüm keşifleri veya 16.yüzyılda yapılan keşiflerin hepsini ve tüm detaylarını incelemeyeceğiz.

Çalışma konumuzu doğrudan etkileyen ve önemli gördüğümüz konuları genel hatları ile inceleyeceğiz. Aynı zamanda bazı kâşifler çeşitli sebeplerden ötürü mensubu oldukları ülkelerin değil, destek gördükleri ülkelerin bayrağı altında seferlere çıkmıştır, çalışmamızda keşifleri devletler ölçeğinde incelediğimiz için keşifleri yapan ülkelerin bayrağına göre sınıflandırdık. Portekiz adına büyük keşifler yapan ve bir anlamda tarihin seyrinin değişmesine sebep olan “Portekizli Gemici Henrique (1394-1460) dünyanın ilk denizcilik okulunu” kurarak aslında keşiflerin temelini atmıştı. Denizcilik okulunun bir amacı da Afrika kıtası güneyde doğru ilerleyip dolaşılarak Hindistan’a ulaşmaktı. Bu amaçla yola çıkan Portekizli kâşiflerden Gilianes 1433 yılında Afrika’nın batı sahillerinde yol alarak Bojador burnunu aştı. Ardından gelen bir diğer Portekizli kâşif Diogo Cam 1483-1486
yıllarında biraz daha ileriye giderek Afrika’nın batı kıyılarında yer alan bir takım yerleri keşfetti. Bu iki Portekizli kâşifin cesur deniz seferlerine karşın istenilen yâda hedeflenen sonuca yani Hindistan’a ulaşılamamıştı.

Bu hedef doğrultusunda en büyük sıçramayı şüphesiz bir şekilde Portekizli Bartolomeu Dias kendi verdiği isimle “fırtınalar burnu ”nu bulmasıyla olmuştur. Bu cesaret verici deniz seferinden sonra fırtınalar burnunun adı ümit burnu olarak değiştirilmiştir. Bir diğer ünlü Portekizli denizci Vasco Da Gama ise 1497-1498 yıllarında yaptığı deniz seferi ile keşifleri bir adım daha ileri taşıdı ve Afrika’nın doğu sahilinde yer alan Malindiye oradan Hint okyanusunda yer alan Calicut’a varmıştı. “Vasco de Gama’nın ilk Hindistan yolculuğunda kar yüzde 6.000 olmuştu” ve bu sayede Portekiz amaçladığı hedeflere çok yaklaşmıştı. Portekiz’in tek amacı Hindistan’a ulaşmak değildi ve sonrasında yapılan birçok deniz seferi ile yeni yerler keşfedilmeye başlanmıştı. Portekiz’in soylu ailelerinden birine mensup olan Pedro Alvares Cabral yaptığı seferle Brezilyaya ulaşmış ve Brezilyanın kâşifi olarak kabul edilmiştir. Hem insanı kaynak hem de sağladığı doğal kaynak açısından bakıldığında Brezilyanın keşfi gerçekten çok değerlidir. Portekiz’in yaptığı keşifler sadece yeni ve daha önceden bilinmeyen yerleri keşfetmek ile sınırlı değildi, yapılan seferler sonunda Hindistan’a ulaşmayı başardılar. Portekiz’in doğuda yani Hindistan yoluna ulaşıp üstünlük kurması Alfonso d’ Albuquerque sayesinde olmuştur.

Portekizli gemici Alfonso Hindistan’a ulaşmak ve bu deniz yoluna hâkim olmak amacıyla yaptığı deniz seferleri sayesinde 1510 yılında Goa adasını ve 1511 yılında ise Malakka’yı ele geçirmişti. Bu iki fetih sayesinde doğu Hint deniz yollarında çok önemli iki üs kazanmış oldular. Bu üslerin varlığı sayesinde Portekiz gemileri gerektiğinde ikmal ve korunma sağlıyorlardı. Aynı zamanda bu limanları üst olarak kullanıp diğer gemileri tehdit edip üstünlük kazanıyorlardı. Zaten diğer devletler bu doğu yolunun önemini kavrayıp seferler yapana kadar Portekiz bu yola hâkim olacaktı. Portekiz bu doğu deniz yolunda kazandığı üstünlük sayesinde Hindistan, Çin ve Japonya arasında ticari deniz seferleri yapmaya başladı. Tabi ki bu süre içerisinde karşısına birçok düşman devlet çıktı ki bunların arasında en önemlisi Osmanlı İmparatorluğu idi. Bu bağlamda gerçekleşen Portekiz ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki siyasi mücadeleyi ilerleyen bölümlerde daha detaylı inceleyeceğiz.

Sonuç olarak daha sonraları Portekiz bayrağı altında keşfedilen bu yerlere birçok kez
seferler düzenlenip başka kâşiflerde destek buldukları takdirde Portekiz bayrağı altında
keşif seferleri yapmaya devam ettiler. Her yeni bulunan keşif ve her keşfedilen yeni şey
bir sonraki keşif seferi için isteklendirme kaynağı olmaya ve keşiflerin önemini artırmaya
devam etti. Tabi ki bunların ana isteklendirme kaynağı ekonomik kazançlardır. Yapılan
keşiflerin ülkeler açısından getirilerini ilerleyen başlıklar altında daha detaylı
inceleyeceğiz.

İspanya’nın Gerçekleştirdiği Coğrafi Keşifler

Özellikle 15.yüzyıl sonlarına doğru büyük ölçüde Portekiz’in başlattığı Coğrafi keşifleri, ardından İspanya’nın keşifleri ve deniz seferleri izledi. İspanya siyasi organizasyon açısından bir anlamda Portekiz’e göre daha gelişkin olduğu ve insan gücü gibi birçok kaynak açısından daha fazla imkâna sahip olmasıyla birlikte, keşiflerin önemini hızlıca kavrayıp gerekli desteği sağladı. İspanya yönetici elitinin bu durumu kavrayıp destek vermesi de, en az diğer etkenler kadar olumlu yönde katkı sağladı. Coğrafi keşiflerin en bilinen ismi, Kristof Kolomb..

Aslen Cenovalı olan ünlü gemici ve kâşif Kristof Kolomb kafasında tasarladığı keşif projelerini önce Portekizli yöneticilere, ardından beklediği desteği ve ilgiyi göremeyince İngiltere ve sonra da Fransa devletine sunmuştu. Fakat bu iki devletten de beklediği desteği göremeyince “İspanya Kraliçesi olan İsabella’ya başvurmuştu.” Umduğu desteği Kraliçe İsabella’dan bulan Kolomb yapmış olduğu dört farklı sefer ile çok önemli keşiflerde bulunmuştur. Yaptığı seferler ile farkında olmadan Cuba adasına ve etraftaki diğer adaları keşfetmiştir.

1499 – 1500 yılları arasında Alonso de Ojeda yaptığı deniz seferi ile Güney Amerika’ya yöneldi ve bu yolcuğunun sonunda kuzey sahillerini (Güney Amerika’nın) keşfetti. Bir diğer önemli İspanyol kâşifi olan Vicente Yanez Pinzon ise 1499-1500 yılları arasında yaptığı deniz seferi ile Brezilya sahillerine oradan da Amazon nehrinin ağzına doğruna yönelmiş ve oradan da Guyana’ ya ulaşmıştır. 1501 yılında ise bir diğer önemli kâşif Rodrigo de Bastidas Amerika’nın orta bölgesine ulaşmıştır. 1513 yılında Juan Ponce de Leon ise keşfettiği yerin isim babası olmuş ve bu yerin adını

Florida koymuştur. Vasco Nunez de Balboa ise Panama’yı keşfetmiş ve Pasifik Okyanusunun isim babası olmuştur. İspanyol keşifleri adına yaptığı deniz seferi ile tarihte yerini alan Juan Sebastian del Cano ise 1519-1522 ise deniz yollarını kullanarak dünyayı turlayan ilk denizci olmuştur. Hernan Cortes 1519-1522 yılları arasında yaptığı keşif deniz seferleri ile Meksika’nın doğu sahillerinde yer alan Yucatan’ a ulaşmış ve Meksika’yı fethetmiştir.

1523-1535 yılları arasında yaptığı deniz seferleri ile Güney Amerika’nın batı bölgesinde bulunan Peru’yu Prancisco Pizarro keşfetmiştir. Pizarro ve kuvvetlerinin karaya çıktığı topraklarda İnka İmparatorluğu bulunmakta idi. Pizarro’nun Peru’ya çıktığı dönemde İnka İmparatorluğu iç savaş yaşadığından dolayı Pizarro’nun işi daha da kolaydı. Önce iç savaşta taraf tuttu ve İmparatorluğu ele geçirerek çok büyük oranda altın etti. Hem köle ticareti hem de altın akışı açısından Peru’nun keşfi ve ele geçirilmesi İspanya açısından şüphesiz ki çok önemli idi.

Hernando de Soto 1539-1542 Amerika’nın içlerine doğru yaptığı keşifler sonucunda Missisippi vadisini, Henando de Alarcon 1540 yılında Colarado Nehrini, Francisco Vasques de Coronado 1540-1542 yıllarında Colorado Nehrinden ilerleyerek New Meksiko, Güney Kaliforya, Kuzey Arizona, Kuzey Teksas, Oklahoma ve son olaraktan Doğu Kansas’ı keşfetmiştir. 1540-1552 yılları arasında Pedro de Valdivia Şili’yi keşfetmiştir. İspanya’nın yaptığı daha birçok keşif bulunmaktadır. Yapılan her keşif bir anlamda yeni bir fetih, yeni sömürü sahaları ve beraberinde birçok zenginlik demek olduğu için İspanya bu anlamda keşiflerin etkilerini yoğun bir şekilde hissetmiştir. Coğrafi keşifler kapsamında neler oldu?

Sonuç olarak Amerika kıtasının keşfi ile İspanya devleti gemicilerini bu yenidünyanın birçok bölgesine göndermiş ve birçok yerinin keşfedilmesine neden olmuştur. Tabi ki bunun karşılığını köle, altın, yeni gıda maddeleri ve büyük bir ticaret hacmi olarak almışlardır. Amerika kıtasının yerlileri açısından ise olay tamamen farklı bir boyuttaydı. Çiçek, kabakulak, grip, tifüs, hıyarcıklı veba gibi Avrupa’da her zaman görülen bulaşıcı hastalıklar başka kıtalarda pek çok insanın ölümüne yol açarak Avrupalıların fetihlerinde önemli rol oynadılar.

Bu yazımızda Avrupa’daki coğrafi keşiflerin tarihini inceledik. Aşağıda bulunan diğer yazılarımızı da okuyabilirsiniz.

Coğrafi keşifler ile ilgili olarak, bu yazımız da ilginizi çekebilir:

16. Yüzyıl’da Akdeniz Ticaretinin Genel Durumu, Coğrafi Keşifler Ve Avrupa’da Fiyat Devrimi

Gelişmekte Olan Piyasalar ve Borç Krizi

 

Kaynak

Bora Demirci, 16. Yy’da Avrupa’daki Fiyat Devrimi ile Osmanlı’daki Fiyat Devrimi’nin Karşılaştırılması

 

*Bu çalışmanın tüm hakları, Bora Demirci’ye aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Kuzey Kore’nin Nükleer Programı

Kuzey Kore ve Nükleer Tarihi

Kuzey Kore’nin nükleer programını genel olarak iki kısımda incelenebilir. 1950’lerin ortasından 1970’lere kadarki dönem, nükleer programın altyapısının oluşturulmaya başlanması ve uzmanların eğitilmeye çalışılmasını içerir. 1970’lerden günümüze kadar ise ülke kendi ve dış uzmanlara dayanan bir nükleer enerji programı geliştirmektedir. 1947-1950 yıllarında SSCB tarafından yapılan bir araştırmaya göre Kuzey Kore’de 26 milyon ton uranyum bulunduğu ve bunların 4 milyon tonunun sanayide kullanılabilir uranyum olduğu ortaya çıkarılmıştır. Uranyum maden ocakları o dönemlerden başlayarak işletilmeye başlanmıştır. 1959 yılında SSCB ve Kuzey Kore arasında yapılan Nükleer İşbirliği Anlaşması çerçevesinde ülkenin barışçıl amaçlarla nükleer enerji geliştirmesi için SSCB’den destek alınması amaçlanmıştır. Eş zamanda benzer anlaşmayı Kuzey Kore Çin’le de imzalamıştır. Bu anlaşmaya dayanarak birkaç sözleşme de imzalanmıştır. Bu sözleşmeler “dizi 9559” olarak adlandırılmıştır. Bu sözleşmeler nükleer araştırma merkezi inşaatı, jeolojik araştırma ve ülkenin uzmanlarının eğitilmesini amaçlamaktadır.

Yapılan incelemeler sonucunda, nükleer araştırma merkezinin Phyonyang’dan 92 km uzaklıkta ve Yonbyong’dan da 8 km uzaklıkta bir yerde inşaatının yapılması kararlaştırılmıştır. Araştırma merkezinde 2 Megawatlık IRT- 2000 araştırma reaktörü (sonradan Kuzey Kore kendi imkânlarıyla 7 Megawat’a kadar çıkartmıştır), radyokimyasal laboratuar, kobalt K – 60.000 tesisleri ve betatron B-25 de inşa edilmiştir. 1965 yılında inşaat bitirilmiştir. Araştırma merkezi sayesinde neon ışığının etkisinden fiziksel ve kimyasal yöntemlerin takip edilebildiği olanaklar elde edilmiş, sert ve yarı iletken maddelerin radyasyonunun tepkimesi de araştırılabilir hale gelmiştir. Yonbyong’daki bu araştırma merkezinin maliyeti 500 milyon dolar olmuştur. (1962 yılı döviziyle). SSCB’de 300’den fazla uzman üniversitelerde eğitim almış, Dubna ve Obninsk araştırma merkezlerinde çalışmıştır. 1965 yılında araştırma merkezinin inşaatı bitirildikten sonra SSCB uzmanları geri dönmüşlerdir. Fakat ondan sonra betatron ve kobalt tesislerinin danışmanlığı, nükleer reaktörün yakıtlarının teslimi gibi faaliyetlerde işbirliği devam ettirilmiştir.
.
Nükleer Silahlarının Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’na (NPT) aykırı olmadığı garanti edilen nükleer yakıtlar SSCB tarafından teslim edilmiştir. 1986-1990 yılları arasında 40 tane 80 milyon ruble değerinde IRT-20 teslim edilmiştir. Phyongyang’ın inisiyatifiyle 26 Aralık 1985’te ikili ilişkiler yeni bir seviyeye çıkmıştır. SSCB ve Kuzey Kore arasında nükleer elektrik santralinin inşasına yönelik iki ülke arasında “İktisadi ve Teknik İşbirliği Anlaşması” imzalanmıştır. Anlaşmada VVER-440 nükleer elektrik santrali hazırlama, inşaatı, işletmesi ve tüketimi öngörülüyordu. SSCB hükümeti bu projenin gerçekleştirilmesi için kredi sağlayacağı taahhüdünde bulunmuştur. Projenin teknik hazırlık kısmı tamamlandıktan sonra kredinin miktarı ve koşulu belirtilmiştir. Bunların dışında SSCB tarafı aşağıdaki taahhütlerde de bulunmuştur:

• Nükleer elektrik santralin inşaat edileceği yeri seçmek, seçildiği yerde bütün hazırlıkları bitirmek.

• Kuzey Kore tarafına jeolojik araştırma için gerekli teçhizat ve donanımı sağlamak.

• Teknik açıdan projenin gerçekleştirilip gerçekleştirilemeyeceğini ve ekonomik açıdan da uygun olup olmadığını araştırmak ve Kuzey Kore tarafına bilgi vermek.

• Nükleer elektrik santralinin mühendislik işlerini anlaşma çerçevesinde gerçekleştirmek.

• SSCB’de Kuzey Kore uzmanlarına eğitim vermek.

kuzey korenin nükleer programı

SSCB, nükleer elektrik santrallerinin işletildiği sürece nükleer yakıtlarının teslimatının sağlanmasını için müteahhit firmaları görevlendirmiştir. Kuzey Kore SSCB’den ithal edilen nükleer maddelerin, donanımların, cihazların ve bunlarda işletilecek olan maddelerin ya da bunları kullananların hiçbir zaman nükleer silahların üretilmesinde kullanılmayacağı, sürekli UAEA’nın kontrol altında olacağı garantisini vermiştir. Bu maddelerin güvenliği için gerekli tedbirler de alınacaktır. Bunların dışında 6 Mayıs 1952 tarihinde SSCB eğitim kurumlarında Kore vatandaşlarını eğitmek amaçlı iki anlaşma imzalanmıştır.  Buna göre, Kuzey
Kore’nin nükleer alandaki uzmanlarına SSCB üniversitelerinde eğitim almalarına imkân veriliyordu. Yine aynı gün bilim ve teknoloji alanlarında işbirliğini yansıtan beş yıllık SSCB ve Kuzey Kore arasında bilimsel ve teknolojik işbirliği anlaşmasına imza atılmıştır.

11 Ekim 1957’de SSCB ve Kuzey Kore arasında Bilimsel İşbirliği Anlaşması imzalanmıştır. Bu Anlaşmanın birinci paragrafına göre iki tarafın ulusal ekonomilerinin her alanında tecrübe değişimi, birbirlerine karşılıksız teknik belgelerin aktarılması ve bilgi ve uzmanların birbirine teknik yardımda bulunması için değişim yapılması planlanmıştır. Akademik işbirliği çerçevesinde planlanmış genel bilimsel araştırma planlarının değişimi ve yapılmakta olan sabit araştırmanın bilgileri ve elde edilmiş sonuçların değişimi öngörülmüştür. Sonradan bu anlaşmaların geçerlilik sürelerinin uzatılması yaklaşık 5 yıl süreyle yapılıyordu.

1956 yılında Moskova civarında Dubna şehrinde Birleşik Nükleer Araştırma Enstitüsü kurulmuştur. Bu merkez, sosyalist devletlerin bilimsel araştırma merkezi olmuştur. Bunun yönetmeliğine ilk imza atan ülkelerden birisi Kuzey Kore’dir. Kurulan bu merkezin asıl amaçları, fiziğin teorik ve deneysel araştırmasını gerçekleştirmek ve tıbbi, endüstriyel ve diğer türlü teknolojinin geliştirilmesinden oluşmaktadır. Yönetmelikte Enstitüden alınan sonuçların özellikle insanlığın yararına ve sadece barışçıl amaçlarla kullanılabileceği vurgulanmıştır. Enstitü’nün yüksek idare kurumu “Tam yetkili Devletler Temsilcileri Komitesi”den oluşturulmuştur. Kuzey Kore’yi Nükleer Enerji Endüstri Bakanı Cho Hak Kun temsil ediyordu. Üye devletler üyelik ücreti ödeyerek enstitünün idaresini gerçekleşmektedir. Bu araştırma merkezine 1956 yılından beri ülkeden eğitim almak veya çalışmak amacıyla uzmanlar geliyordu. Ülkeden günümüze kadar bu merkezin çalışmalarına yaklaşık 250 Kuzey Koreli uzman iştirak etmiştir. Bunlar genel olarak deneysel alanlarda çalışmışlardır. Yaklaşık %80 Koreli uzman “Nükleer Problem”, “Nükleer tepkime”, “Nötron Fiziği” laboratuvarlarında çalışmıştır. Kalanlar ise teorik kısımlarda çalışmıştır.

Ülkenin birtakım bilimsel merkezleri, nükleer fizik enstitüsü, nükleer enerji enstitüsü, Kim Chak adlı teknik enstitüsü Dubna Birleşik Nükleer Araştırma Enstitüsüyle ortak projelere katılmıştır. Eylül 1959’da SSCB ve Kuzey Kore arasında barışçıl amaçlarla nükleer araştırma merkezinin oluşturulması bağlamında SSCB tarafından Phyonyang’a yardım edileceğine yönelik bir anlaşma imzalanmıştır. Aynı zamanda barışçıl nükleer enerjinin kullanılması konusunda da işbirliği yapılacağı açıklanmıştır. 1961 Eylülünde Kore İşçi Partisi IV Kongresinde toplanan bilim adamları tarafından, nükleer enerji uzmanlarının önüne yeni hedefler konulmuştur. Bunlar şu
şekildedir; “barışçıl amaçlarla nükleer enerjinin kullanılması için araştırma yapmak, radyoaktif izotopların geniş bir şekilde kullanılması, çeşitli izotopların ve ölçme cihazların üretilmesi.” Fakat araştırmanın birinci dönemi istendiği kadar iyi olmamıştır. Ancak 1960’ların ortasında maddi teknik altyapı oluşturulduktan sonra iyi bir araştırma zemini oluşturulmuştu. 1965 yılında Yonbyong’daki 2 Megavatlık ITR2000 Araştırma Merkezi SSCB’nin desteğiyle kurulduktan sonra durum tamamen değişti. Çin de IRT-2000 Araştırma Merkezinin inşaatına katıldı.

Çin’in nükleer programı 1950’lerde SSCB’nin desteğiyle başlamıştır. Çin’in ilk nükleer silah denemesi 16 Ekim 1964’te gerçekleştirilmiştir. Bunun için 1953’ten beri Kuzey Kore’ye çeşitli ekonomik desteklerde bulunulmuştur. Şunu da söylemek gerekir ki, SSCB Kuzey Kore arasında yapılan herhangi bir anlaşmanın hemen akabinde Çin de aynı anlaşmayı Kuzey Kore’yle yapmıştır.

– Eylül 1958’inde ÇHC ve Kuzey Kore arasında iki anlaşma yapılmıştır. Birinci Anlaşma Kuzey Kore tarafına faizsiz 40 milyon ruble kredi içindir. Kuzey Kore bunu 1963 yılından başlayarak on yıl içerisinde geri ödeyecektir. Bu kredi Yluzyan nehrinin üzerinde baraj inşaatı yapımı için kullanılacaktır. Diğer anlaşma 160 milyon ruble miktarındaki uzun vadeli kredi içindir.

– 1960 yılında Pekin Phyonyang’a 420 milyon ruble değerinde kredi sağlamıştır. Çin 1960 yılına kadar Kuzey Kore’ye karşılıksız iktisadi yardımda bulunmuştur. Bu dönem içerisinde tüm sosyalist ülkelerden sağladığı desteklerden Çin’in payı % 31,1 olmuştur. 11 Temmuz 1961 yılında Pekin’de Chou Enlat ve Kim İl Sun arasında Dostluk, İşbirliği ve Karşılıklı Yardım Anlaşması imzalanmıştır. Bu Anlaşmanın 2. paragrafı karşılıklı taahhüt içermekte “mevcut araçlarla yurt dışından gelen saldırının önlenmesi” ve “eğer birisinin diğer üçüncü ülke ya da koalisyon ülkelerin silahlı saldırısına uğraması durumunda diğer taraf karşılık vermek için gerekli bütün önlemleri alacak, askeri yardımda bulunacaktır”. Üçüncü bölümde ise tarafların “diğer tarafı zarara uğratılacak herhangi diğer birlik, koalisyonda bulunmayacak ”taahhüdünü içermekteydi.

1960’ların başında SSCB ile Çin arasındaki ilişkiler bozulmaya başladığı zaman Kuzey Kore açıkça Çin tarafını tutmuştur. Bu tutum 1965’te Çin Kültür Devrimine kadar devam etmiştir. Dolayısıyla 1950’lerden başlayan Çin ve Kuzey Kore arasındaki işbirliği ilişkilerinde, 1965 yılından 1970’lere kadar gerginlik hâkim olmuştur.

1970’lerden 1980’lere kadar ilişkiler yine eski dostluk, işbirliği seviyesine çıksa da 1980’lerden başlayarak Çin’in ABD, Güney Kore ve Japonya’ya yönelik izlediği politikalardan dolayı yine ilişkiler “soğuk” olmaya devam etmiştir. Çin’in bu politika değişikliğinde tarıma dayalı ekonomiden dış ticarete, sanayileşmeye dayalı ekonomiye geçişi etkili olmuştur. Fakat ABD ve Güney Kore’yle ilişki kurulurken Kuzey Kore’yle de ilişkilerin bozulmamasına özen gösterilmiştir.

Kim İl Sun ÇHC ve SSCB’nin ilişkilerindeki anlaşmazlıklarından faydalanmıştır. Bütün Soğuk Savaş boyunca Kuzey Kore Çin ve SSCB’nin ilişkileri iyiyken ikisiyle de iyi ilişkiler kurarak, bozulduğu zaman da birisinden yana tavır alarak bir çıkar politikası izlemiştir. Çin ve SSCB’den alınan destekler şu şekilde sıralanabilir.

Dönem I. (1953-1956) SSCB’nin desteği.
Dönem II. (1957-1960) Çin’in yoğun desteği.
Dönem III. (1960-1964) İki tarafın desteği.
Dönem IV. (1965-1972) SSCB’nin yoğun desteği.
Dönem V. (1973-1984) Çin desteğinin artması ve SSCB desteğinin azalması.
Dönem VI. (1984-1988) SSCB desteğinin artması ve Çin desteğinin azalması.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Geçmişten Günümüze Ülkelerin Silah Kapasiteleri

Deflasyon Nedir?

Kaynak

Uğur Abazlıoğlu, Nükleer Silahsızlanmanın Tarihsel Gelişimi ve Nükleer Silahsızlanmayla İlgili Uluslararası Antlaşmaların Önemi

 

*Bu çalışmanın tüm hakları, Uğur Abazlıoğlu’na aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

20.Yüzyıl Arap – İsrail Savaşları – Filistin Meselesi Sebep ve Sonuçları, Günümüze ve Geleceğe Yönelik Yansımaları

Arap – İsrail Savaşları ve Filistin Meselesi

Orta Doğu, batıda Fas, Tunus, Cezayir, Libya, Somali, Etiyopya, Sudan ve Mısır’dan başlayarak doğuda Umman Körfezi’ne kadar gelen ve içerisinde Irak, Kuveyt, Bahreyn, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ile Umman’ı alan, kuzeyde Türkiye, Kafkasya ve Orta Asya Türk Cumhuriyetlerini kapsayarak İran, Pakistan ve Afganistan’ı bünyesinde bulunduran ortada Suriye, Lübnan, Ürdün, İsrail ve Filistin’in yer aldığı, güneyde ise Suudi Arabistan’dan Yemen’e kadar uzanan bir coğrafyadır. Ortadoğu, tarihin her döneminde dünyanın merkezi olmuş, sahip olduğu özellikler ve stratejik önemi nedeniyle sürekli bir çekim merkezi konumunda bulunmuştur. Ortadoğu’nun bu durumu bu bölgede savaşların ve egemenlik mücadelelerinin her dönemde yaşanmasına neden olmuştur. 20. yüzyılın başından itibaren de sahip olduğu enerji kaynakları nedeniyle emperyalist devletlerin iştahını kabartmış, onun paylaşılması meselesi de gittikçe önemli bir sorun haline gelmiştir. Özellikle emperyalist devletlerin bu bölgeye egemen olma amacını gerçekleştirmek için araç olarak kullandıkları Yahudilerin Ortadoğu’ya yerleşerek İsrail devletini kurmaları, bölge halkı olan Araplarla aralarında günümüze kadar devam eden savaşların yaşanmasına neden olmuştur. Özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında Arap-İsrail Savaşları, iki kutuplu dünyanın mücadele alanı haline dönüşmüştür. Bu Arap-Yahudi mücadelesi, modern çağın en uzun kavgasını teşkil etmektedir.

Filistin Meselesini, Arap-İsrail savaşlarını ve devamındaki gelişmeleri incelemek; bugünkü Ortadoğu’yu anlamak,  21. yüzyılda Ortadoğu’yu daha iyi yorumlayıp değerlendirmek ve aynı zamanda geleceğe yönelik daha sağlıklı tahminlerde bulunabilmek demektir.

İlk Arap-İsrail Savaşı’nın (1948) Nedenleri ve Sonuçları

Aslına bakarsak, İsrail-Arap savaşlarının kökenleri, İsrail devletinin kuruluşundan daha öncesine, Arap liderliğinin orada bir Musevi vatanı oluşturulma çabasını engellemeye çalıştığı döneme kadar uzanır. Bu mücadele, henüz o günlerde Filistin olarak tanımayan topraklar Osmanlı İmparatorluğu’na aitken başlamıştır. Bu mücadele, Filistin’de İngiliz mandasının uygulanmaya başlamasından sonra ivme kazanmıştır. 1930-1940’larda Almanya’da Naziler ’in iktidara gelmesiyle birlikte Nazi düşünce ve uygulamalarının diğer ülkelere yayılması durumu kriz haline getirmiştir.

Durgunluk nedeniyle ekonomilerinin çökmesinden sonra eski sığınılacak ülkelerin kapılarının kapanması, Avrupa’nın, daha sonra da Ortadoğu’nun Musevilerine gidecek yer bırakmayacaktı. Beklenmedik Musevi göçmen dalgası, İngilizler açısından çok önemli bir sorundu.

15  Mayıs 1948’de İsrail Devleti’nin kurulması, Orta Doğu’da Arap ülkeleri ve İsrail arasında meydana gelen 1948, 1956, 1967, 1973 savaşlarının başlangıcı oldu. Yaşanan her savaşta İsrail gücüne güç katarak sınırlarını genişletirken Arap ülkeleri bu gidişata dur diyememiştir. Henüz bağımsızlığını yeni sağlamış olan bu devlete karşı Arap ülkeleri birlikte hareket edememiş, İsrail’in varlığını kabul etmek zorunda kalmışlardır. Orta Doğu’yu kana bulayan bu savaşlardan en çok etkilenenler ise, Filistin’in sahibi iken İsrail tarafından mülteci durumuna düşürülen Filistinli Araplar olmuştur.

1948 Arap-İsrail Savaşı, 15 Mayıs 1948 tarihinde Yahudilerin İsrail devletini kurması ile başladı. Bu savaş ile Filistin’deki Arap-Yahudi çatışması devletlerarası bir boyut aldı. İsrail’i doğmadan ölmesi için başlatılan savaş 1948 Aralık ayında Arap güçlerinin hezimeti ile sona erdi. Birinci Dünya Savaşı sonunda Filistin, İngiltere mandasına verilmişti. Fakat sonradan, özellikle de iki savaş arası dönemde, Araplarla Yahudiler arasındaki çatışmalar yüzünden Filistin, İngiltere’nin başına dert oldu. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra İngiltere, Filistin’den yakasını kurtarmak için meseleyi 2 Nisan 1947’de Birleşmiş Milletlere götürdü. ABD ve SSCB’nin 10 Kasım 1947’de Filistin’in taksim edilmesi yönündeki öneriye destek verdiklerini açıklamalarından ve İngiltere’nin 13 Kasımda, Filistin’deki askerlerini kademeli olarak çekerek 14 Mayıs 1948 günü manda yönetimini sona erdireceğini bildirmesinden sonra, 29 Kasım’da BM Genel Kurulunda yapılan oylamada Filistin’in Araplarla Yahudiler arasında taksim edilmesine karar verilmiştir.

BM’in bu taksim kararı Arap dünyasında tepki ile karşılandı. Arap ülkeleri 17 Aralık 1947’de Kahire’de yaptıkları toplantıda, Filistin’in taksimi kararını önlemek için savaşa girme kararı aldılar. İngiltere ise, bu karardan sonra yaptığı açıklamada, 15 Mayıs 1948,’den itibaren Filistin’deki bütün kuvvetlerini çekeceğini ilân etti ve kuvvetlerini çekmeye başladı. 14 Mayıs 1948 tarihinde, Tel-Aviv’de David Ben Gurion başkanlığında toplanan Yahudi Millî Konseyi, İsrail Devleti’ni kurduklarını ilân etti.

İsrail Devleti’nin kuruluş ilânından hemen sonra, Mısır, Ürdün, Suriye, Lübnan ve Irak orduları 15 Mayıs’tan itibaren İsrail üzerine yürümeye başladı. Böylece birinci Arap-İsrail savaşı başladı. ABD tarafından “de facto” ve SSCB tarafından “de jure’’ olarak kabul edilen İsrail devletinin kurulması ve komşu Arap devletlerinin silahlı müdahalesiyle çatışma resmen uluslararası bir boyut kazandı. Böylece Filistin için mücadele, Arap-İsrail savaşına dönüştü.

1948-1949 Arap-İsrail savaşı, Ortadoğu’nun yapısını değiştiren birtakım sonuçlar doğurdu. Bu savaştan sonra İsrail, Filistin’in %80’ini kontrol etmeye başladı. Savaş yüzünden Filistin’de yaşayan bir milyon kadar Arap yerinden yurdundan oldu ve bir mülteciler sorunu ortaya çıktı. İsrail topraklarında yaşayan, sayıları o dönemin Birleşmiş Milletler kuruluşları tarafından 726.000 olarak tahmin edilen Filistinli Arap savaş sırasında kaçmış, sürülmüş ya da komşu Arap ülkelerine sığınmıştı. Benzeri görülmeyen bir şekilde, ne yerlerine iade edildiler, ne de yeni yerlerine yerleştirildiler, kamplarda tutularak, hem onlar ve hem de onlardan sonraki nesiller daima vatansız mülteci olarak görüldüler. İsrail’e göre bunun adı bu bölgelerden “Arapların transferiydi”. Mülteciler meselesi günümüze kadar çeşitli aşamalardan geçerek bugün bir Filistin meselesi, yani bağımsız bir Filistin devletinin kurulup kurulmaması meselesi hâline gelmiştir.

Savaştan sonra Arap dünyası birbirine girdi. Karşılıklı cinayetler, ihanetler, darbeler yaşandı. Örneğin, Müslüman Kardeşler örgütünün başkanı Hasan el Bennah öldürüldü. Mısır’ın, savaşta en ağır yenilgiye uğrayanlardan olması, Mısır’da monarşinin yani Kral Faruk rejiminin devrilmesine neden oldu. Bu olay Mısır’da, genel olarak da Ortadoğu’da yeni bir dönemi başlattı. Ayrıca bir avuç İsrail ordusu karşısında beş Arap devletinin yenilmesi, Arap dünyasında “Arap milliyetçiliği” hareketini başlattı. Bu fikir ateşini yakan ise Nâsır oldu. Tel Aviv sokaklarında terör estiren Irgün kuvvetleri tasfiye edildi. İsrail düzenli orduya geçti ve giderek askerî ve teknolojik bakımdan güçlendi.

Bu savaş sonucunda barış antlaşması yapılmamış, mevcut durumun geçici olduğu anlamına gelen ateşkes antlaşmaları yapılmıştı. Yani Araplar için bir intikam imkânı vardı. İsrail’ i ortadan kaldırma istekleri, Arap milliyetçiliği ile birleşince, bundan sonraki Arap-İsrail savaşlarının da tohumları atılmış oldu. Ayrıca Sovyet müdahalesinin de önü açılmıştı.

1956 Arap-İsrail Savaşı’nın Nedenleri ve Sonuçları

1956 Arap-İsrail Savaşı’ndan önceki dönemde, dünyanın siyasi durumunda başlıca olaylar şunlardı: Mısır’da General Necip ve arkadaşları 1953 yılında kral Faruk yönetimini devirmişlerdi. 1954 yılında da Cemal Abdül Nasr iktidarı ele geçirdi ve  İngiliz birliklerini kanal bölgesinden çekilmesini ileri sürdü. 29 Ekim 1956’da Mısır’ın Süveyş  kanalını millileştirmesi, kanalla ilgili çıkarları nedeniyle İngiliz ve Fransız’ları yaklaştırdı. Bu ortam içinde Sovyetler Birliği de Orta Avrupa’da Macaristan olaylarına bağlanmıştı. Savaş öncesinde dikkati çeken olaylardan biri, 1948 yılındaki Ateşkes Anlaşmasının gereği olarak oluşturulan 200 km. El Auja tampon bölgesinde kontrol çabaları, yerleşme merkezleri kurulması, su anlaşmazlıkları ortaya çıktı. Filistin’in yerli halkının sorunları sürüp gidiyordu. Bu arada Mısır karakollarına tecavüz olayları ile Gazze Baskını meydana geldi. İkinci Arap-İsrail Çatışması, Sovyetler Birliğini uğraştıran Macaristan olaylarının alevlendiği bir ortamda, İsrail’in inisiyatifi ile 29 Ekim 1956’da başladı.

     Bağdad Paktı’nın imzalanmasıyla ortaya çıkan gelişmeler, kısa süre içinde önemli bir buhrana yol açmıştır. 1945-1954 arasında Mısır’ın İngiltere ile ilişkilerinde temel konuyu teşkil eden Süveyş, 1955 yılında Bağdad Paktı’nın imzalanmasıyla ortaya çıkan ve Mısır’ın Batı’dan uzaklaşmasını hızlandıran gelişmeler sonucu, 1956 yılında uluslararası bir buhranın da nedeni olmuştur. Fransızlar ve İngilizler, 1956’da, daha önce İsrail’le anlaşarak, sözde İsrail ile Mısır’ın arasına girmek için Mısır’a asker gönderdiler. Ancak bunlara karşı oldukça sert tavır takınan ABD ve SSCB çeşitli yollarla bunların Mısır topraklarından çekilmelerini sağladı.

     Süveyş Buhranı, İki Savaş Arası (1919–1939) döneminden beri, Orta Doğu’da başlıca söz sahibi olan iki Batılı ülkenin durumunda önemli bir değişiklik yapmıştır. İngiltere ve Fransa’nın Orta Doğu’dan kesin olarak çekilmelerinde 1956 Süveyş krizi bir dönüm noktası teşkil etmiştir. İngiliz-Fransız hareketinin tarzı Batılılar için kazançtan ziyade kayıp olmuştur. Bu hareket, Asya-Afrika memleketlerinde emperyalizm ve müstemlekecilik endişesinin tekrar uyanmasına sebep olmuştur. Batılı devletlerin İsrail’i destekledikleri kanaati de bu hareket sebebiyle kuvvetlenmiştir. Şimdi, Rusya’nın bu bölgede nüfuzu artmış, Birleşik Amerika dahil olmak üzere Batılıların nüfuzu azalmıştır. Dünyanın iki süper gücü ABD ve SSCB bu savaştan sonra Orta Doğu’da rekabet halinde olmaya başlamıştır. Nasır eskisinden daha fazla kuvvet ve taraftar kazanmıştır.

     1967 Arap-İsrail Savaşı’nın Nedenleri ve Sonuçları

     Bu savaş, kendisinden önceki savaşlardan ve kendisinden sonraki Arap-İsrail savaşından çok farklı bir mahiyette ortaya çıkmıştır. 1948-1949 Arap-İsrail savaşı İsrail’in bir kuruluş savaşıydı. 1956 Süveyş Savaşı ise, Mısır ile Batı’yı karşı karşıya getiren savaş olmuş ve İsrail bir bakıma “yardımcı” veya “yan kuvvet” rolünü oynamıştı. 1967 Arap-İsrail savaşı ise, İsrail ile bütün Arap dünyasını karşı karşıya getiren ve neticeleri bakımından da Orta Doğu’da, etkilerini günümüze kadar devam ettirecek yeni bir dönem açmıştır.

1960-1980 arası Ortadoğu gelişmelerinde, 1967 Arap-İsrail Savaşı bir dönüm noktasıdır. Çünkü bu savaşta İsrail, Araplar karşısında kazandığı kesin zaferler sonucunda topraklarını dört misli genişletmiş, ve bu da Arap-İsrail meselesine çok büyük boyutlar kazandırarak neticelerini günümüze kadar getirmiştir. Bu savaş, İsrail değil Araplar istediği için çıkmıştır. Fakat daha savaşın ilk gününde hezimete uğrayan da onlar olmuştur. Arapların bu savaşın çıkmasını istemelerinde üç önemli sebebinin varlığından bahsedebiliriz: Başkan Nâsır’ın gerek 1948, gerek 1956 savaşının ve her iki savaştaki yenilginin intikamını almaya kararlı olması. Bu, Nasır için bir prestij meselesi idi. Eğer İsrail’i yenecek olursa, intikamını gerçekleştirmekle kalmayacak, aynı zamanda kazandığı prestijle bütün Orta Doğu’ da Mısır’a büyük bir üstünlük sağlamış olacaktı. Bunun da siyasî neticeleri de çok geniş olabilirdi. 1956’dan beri Sovyet Rusya Mısır ve Suriye’yi o kadar silâhlandırmıştı ki, İsrail ile yapılacak bir savaşın neticesinden sadece Mısır ve Suriye değil, Sovyetler de gayet emin görünüyorlardı. Bu sebeple, 1967 Arap-İsrail savaşını Sovyetlerin de tahrik ettiklerini söylemek mümkündür. Bu sırada Amerika’nın Vietnam bataklığına saplanmış olması ve dolayısıyla İsrail’in arkasında yer alamayacağı düşüncesi de mezkur savaşın sebeplerinden sayılabilir.

İsrail’in kimyasal silah kullandığı bu savaşta 20 binden fazla insan hayatını kaybetmiş, on binlerce insan sakat kalmış ve yüzbinlerce insan yerinden edilerek mülteci kamplarında yaşamaya başlamıştır. Savaş sonunda Nasır liderliğindeki Arap milliyetçiliği yerini, Filistin merkezli yeni bir milliyetçi anlayışa bırakırken, kabul edilen 242 sayılı BM kararı ile toprak karşılığı barış prensibi ilk defa gündeme gelmiş ve ateşkes ilan edilmiştir.

6 gün sürdüğü için 6 Gün Savaşı adını alan 1967 Savaşının ilk sonucu, Orta Doğu’nun veya daha belirgin ifadesiyle Arap-İsrail çatışmasının dünyanın en güncel sorunu haline gelmesidir. Haziran 1967 Savaşından bir yıl kadar sonra Vietnam savaşının da barış masasına ulaşmasıyla, dünyanın dikkati tamamen Orta Doğu’ya yönelmiştir. Orta Doğu, âdeta XX. yüzyılın Balkanları hâline gelmiştir. Bir bakıma, Arapların yenilmiş olması SSCB’nin bu ülkeler üzerindeki nüfuzunun artmasını sağlamıştır. Çünkü, yenilmiş bir ülkenin, muzaffer bir ülkeden daha sadık bir müşteri olması doğaldır. Sovyetler Birliği’nin Araplar üzerindeki nüfuzu, Arap-İsrail çatışması sayesinde gittikçe artmıştır. Bu barut fıçısının ortadan kalkması, çok muhtemeldir ki, SSCB’nin Orta Doğudaki durumunu zayıflatacaktır. Arap-İsrail anlaşmazlığı, Arapların Sovyetler Birliği’ne olan bağlılığının varoluş nedenidir. Bu savaş, Sovyetler Birliği’nin Orta Doğu’ya tam anlamıyla girmesi sonucunu doğurmuştur. Bu şekilde Araplar, Batı’ya karşı önemli bir koz elde etmiş bulunmaktadırlar.

Üç yıl önce kurulan, o güne dek Araplar arası siyasetin aracı olan Filistin Kurtuluş Örgütü yeni bir önem kazanmıştır. Filistin Kurtuluş Örgütü tamamen yeni bir rol elde etmiş, İsrail karşısındaki Arap muhalefetinin simgesi gerileyen asker yerine ilerleyen gerilla olunca da giderek uluslararası boyuta erişmiştir.

Arap israil savaşı ve filistin meselesi

 

1973 Arap-İsrail Savaşı’nın Nedenleri ve Sonuçları

     Daha evvelki savaşlarda hezimete uğrayan Araplar, planlarında bir değişiklik yapmak zorunda kaldılar. 1948, 1956, 1967 savaşlarındaki amaç Yahudileri Filistin’den çıkarmaktı. Fakat 1973’e gelindiğinde bu amaç 1967 Savaşı’nın sonuçlarını bertaraf etmek ve Filistinlilerin haklarının iade edilmesine dönüşmüştü. Bu suretle Arapların prestijinin tamiri ve yükseltilmesi hedefleniyordu. Bu savaşın bir diğer özelliği de, Mısır’ın İsrail karşısında mühim başarılar elde etmesi ve İsrail’e, şimdiye kadar olduğundan daha ağır kayıplar verdirmesidir. 6 Ekim 1973’de başlayan bu savaşa, Müslüman dünyasının Ramazan ayına rastlaması dolayısıyla Ramazan Savaşı ve İsraillilerin çok kutsal bir ayı olan Yom Kippur’a rastlaması dolayısıyla, Yom Kippur Savaşı adı verilmiştir. Fakat genellikle Yom Kippur Savaşı diye adlandırılmaktadır.

1973 Yom Kippur savaşına varan gelişmeler, esasında 1967 savaşını takip eden gelişmelerin devamıydı. 1967 Savaşındaki ağır yenilgi, Arap ülkelerini İsrail’e karşı mücadelelerinde yeni yollar ve yeni taktikler aramaya sevk etti. Bu savaşta Golan tepelerinin kaybedilmesi Suriye’deki her bireyin hayatında derin yaralar açmıştı. Bu stratejik kaybın ötesinde İsrail’in yakın bir tehdit haline gelmesi Şam yönetimini yeni bir hamle yapmaya mecbur bırakıyordu. Arap Zirvesinde yeni taktik ve politikalar tartışılıp kabul edildi. Buna göre, İsrail hiç bir şekilde tanınmayacak, İsrail ile hiç bir şekilde müzakerelere girişilmeyecek ve hiç bir şekilde İsrail ile barış anlaşması yapılmayacak, fakat Filistinlilerin hakları sonuna kadar savunulacaktı. Bu amaçla İsrail’e karşı bir yıpratma savaşı (war of attrition) yürütülecekti.

1973 Savaşı hem bölgeyi hem de dünyayı etkiledi. Savaş esnasında Arap ülkelerinin uygulamış olduğu petrol ambargosu ile petrolün bir silah olarak kullanılabileceği anlaşıldı. Petrolün silah olarak kullanılması da bu planın teoriden uygulamaya geçtiğini gösterdi. İsrail savaş sonunda kazanmış gibi görünse de maddi ve psikolojik açıdan oldukça zarara uğradı. Kurulduğu andan itibaren topraklarını genişleten ve bunun sonucunda 6 kat büyüklükte toprağa sahip olmayı başaran İsrail toprak kazanımın yanında 1.500.000 Arap’ı da bünyesine eklemişti. Genişleyen İsrail, Arap devletleri için tehdit oluşturup Arap milliyetçiliğini körüklese de aslında içerisindeki Arap nüfustan dolayı kendisi de tehdit altındaydı. Yani İsrail güvenilir sınırlara sahipti fakat hiç de güvenilir olmayan bir nüfusa sahip oldu. Tüm bunların yanında savaş sonunda İsrail askeri ve ekonomik açıdan ABD’ye daha bağımlı hale geldi.

Savaşın sona ermesinden sonra Mısır ve İsrail delegeleri daha önce görülmemiş şekilde Kahire’ye 101 km’lik bir mesafede görüşmelere başladı. Görüşmelerin sonunda 11 Kasım 1973’te 6 maddelik bir mütareke anlaşması imzalandı. 11 Kasım 1973’te yapılan bu anlaşma, ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’in mekik diplomasisinin ve 1978 Camp David Anlaşmalarına varan sürecin başlangıcını oluşturdu.

Arap-İsrail Savaşlarının Bugüne ve Yarına Yansımaları

     Medeniyetlerin beşiği Ortadoğu, zengin kültürel birikimi, güçlü jeopolitik konumu ve ekonomik potansiyeli ile bölgesel ve küresel aktörlerin çekim alanı olmuştur. I. Dünya Savaşı ve sonrası İngiltere ve Fransa’nın, bölge sınırlarını keyfi olarak çizerek parçalara ayırmaları, bölge içi mücadeleyi beraberinde getirdi. İsrail devletinin ortaya çıkışı ile birlikte yirmi beş yıllık bir süre içinde, Araplarla İsrail arasında dört büyük savaş oldu. Her iki ulus arasındaki bu çatışmaların tarihin derinliklerine kadar inen ideolojik, dinsel, siyasal, sosyal ve ekonomik yönleri vardır.

Bölgede yapılan dört büyük savaş İsrail’in varlığını daha da güçlendirirken Filistin tarafı katliamlara, göçlere ve her alanda mahrumiyetlere maruz kaldı. Uluslararası anlamda İsrail’in

aleyhinde alınan yüzlerce karara rağmen Filistin, dünden daha iyi olamadı. Hemen

her gün birkaç masumun hayatını kaybettiği Filistin’de, hiçbir kararın ve sözde barış anlaşmasının, İsrail’in kanun tanımaz tavırları karşısında şansı görünmemektedir.

İsrail bölgede düzenin ve barışın önündeki en büyük engel olduğunu hemen her

gün gerçekleştirdiği fiili uygulamaları ile ortaya koymaktadır. 1990’larda Madrid Görüşmeleri ve Oslo Barış Süreci ile başlayan arayışları, aslında İsrail’in bölgeyi İleride görmek istediği düzenin ara çözümlemeleri olarak algılayabiliriz. Kanaatimizce İsrail’in bu kadar şımarık olmasının en önemli sebebi ise; siyasi ve ekonomik birlikten yoksun İslam dünyasının dağınık halidir.

Bugün Filistin, İslam dünyasının üzerinde hemen hemen ittifak içerisinde bulunduğu tek konudur. Buna rağmen İslam dünyası ne Soğuk Savaş döneminde ne de sonrasında birkaç çıkış dışında güçlü bir irade sergileyememiştir. Buna rağmen gerek bölge ülkeleri gerek coğrafya dışındaki Müslüman ülkeler küresel güçleri küstürmeme telaşı ve dünyadan dışlanma korkuları ile Filistin’in yaşadığı drama göz yumabilmişler, Filistin’i siyasi anlamda âdeta yetim bırakabilmişlerdir. Binlerce yıllık tarihi geçmişe sahip olan Filistin toprakları, geçtiğimiz yüzyıl içerisinde dünya gündeminden düşmeyerek uluslararası hareketliliğin merkezini oluşturmuştur . Filistin meselesi, uluslararası sistemde hâlâ çözüm bekleyen güncel bir konudur. Bu şartlar altında da çözülmesi imkansız gibi gözükmektedir.

Petrolün ve Körfez’in Batı’nın yumuşak karnı olduğu görüldü. Amerikan global stratejisi buna göre biçimlenmeye başladı. 1978’de imzalanan Camp David Anlaşması ile Arap dünyasında şiddetli bir kutuplaşma meydana geldi.  Mısır, Arap dünyasındaki rolünü yitirdi. Arap dünyasının geleneksel önderi olan Mısır’ın Orta Doğu politikasında etkisizleşmesi ve Arap mücadelesinde devre dışı kalması büyük boşluk yarattı. Önderlik boşluğu Arap dünyasını felç etti. Suudi Arabistan, Arap dünyasının mali patronu haline geldi, nüfuzunu iyice arttırdı

Filistin Kurtuluş Örgütü ve temsil ettiği kurtuluş mücadelesi büyük prestij kazandı. FKÖ, çok güçlendi ve uluslar arası siyasetin başlıca aktörleri arasına girdi.

Günümüzde dünya petrol rezervlerinin %60’dan fazlasına sahip olan Ortadoğu, İsrail ve ABD merkezli ciddi bir uçurumun tam kenarındadır. Zaman zaman sahnedeki oyuncuların değişmiş , fakat roller hiç değişmemiş ve savaş süreklilik arz etmiştir ve etmeye de devam edecektir.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Hagana Terör Örgütü ve İsrail’in Kuruluşu

Suriye’deki Enerji Kaynakları ve Türkiye

Bu Çalışmanın Tüm Hakları Betül KARATAY’a Aittir.

KAYNAKÇA

Tayyar Arı, Geçmişten Günümüze Ortadoğu Siyaset, Savaş ve Diplomasi.

Bernard Lewis, Ortadoğu: İki Bin Yıllık Ortadoğu Tarihi.

Peter Mansfield, Ortadoğu Tarihi.

Modern Ortadoğu Tarihi, Anadolu Üniversitesi Yayını.(Açık erişim)

Modern Ortadoğu Tarihi- William L. Cleveland

Fahir Armaoğlu- 20. Yüzyıl Siyasî Tarihi

Arap İsrail Savaşları ve Ortadoğu’ya Etkileri-Levent Atmaca (Yüksek Lisans Tezi)

Arap İsrail Savaşları ve Türkiye’nin  Tutumu- Rabiye Gelen (Yüksek Lisans Tezi)an

Ermeniler ve Ermeni Meselesine Tarihsel Yaklaşım: Türk Diplomasisinin Ermeni Sınavı (1915)

Ermeniler kimdir? Ermeni meselesi nedir? Sözde Ermeni soykırımı kaç yılında olmuştur? Ermeni meselesinin sebepleri nelerdir? Ermenistan’ın adı nereden gelmektedir? Osmanlı devleti ve Ermeniler ile ilgili makalemizde, bilmediklerinizi öğreneceksiniz.

Ermeniler ve Ermeni Meselesi

Ermeni Meselesi diye isimlendirilen problem, aslında Osmanlı Devleti’ne karşı Ermeni isyanlarıyla beraber ortaya çıkmış bir problemdir. 19.yy. ikinci yarısında vuku bulan bu olaylar farklı safhalardan geçip Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışıyla son bulup, böylece tarihe mal olmuşturErmeni meselesinin ortaya çıkış sebeplerinin, Osmanlı Devleti toprakları üzerinde yaşayan Ermenilerin sosyal, kültürel, ekonomik, idari ve kültürel statülerinden kaynaklanmadığı; bu meselenin özünde, yapay olarak üretilmiş ve “Şark Meselesi” adıyla bilinen uluslararası bir emperyalist stratejinin yattığı bilinmelidir.

      Ermenistan-Ermeni Adı

‘Ermenistan’ adı, tarihte ilk defa, M.Ö. 518 tarihinde Pers Kralı I. Darius (M.Ö. 521-485) tarafından hakkedilen Behistun yazıtında ‘Harminiye, Harminiyap, Armina ve Arminiya’ adıyla geçmektedir. Artaksias Krallığı zamanında, Ârâmice “Yukarı / Yüksek / Dağlık Bölge” anlamına gelen ‘Ermenistan / Armenia’ adı, Muş ve Ahlat bölgeleri için kullanılan coğrafî bir terimdi. Farsça’ya Armenia olarak geçmiştir. Orijinal bir kavim ismi olduğunu söylemek güçtür. Ancak bunu reddeden uzmanlar da vardır. Kendilerine ‘Hay’ diyen bu topluluk “Hayk / Haik” adlı bir atadan geldikleri efsanesini yaşatır. Ermeniler, oturdukları yerlere Hayastan (Hay-istan=Ermeni Ülkesi) adını vermişlerdir. Bugünkü Erzurum’un batısından Erivan’ın doğusuna kadar uzanan yerlerdir. M.S. IV. asrın başında girdikleri Hıristiyanlık ile kurdukları Gregoryen Kilisesi, onların millî temelini oluşturmuştur. M.S. VI. yüzyılda, 536’dan sonra Bizanslılar ele geçirdikleri Ermenistan/Armenia bölgelerini 4’e ayırmışlardır.

Sınırları esneklik gösteren ve yüzyıllar boyunca birçok devletin işgal ve istilâsına uğramış bir geçit ve çarpışma sahası olan bu bölgelerde hiçbir zaman devamlı ve millî bir Ermenistan devleti var olmamıştır. Küçük küçük prenslikler, civardaki büyük devletlere tâbi olarak, belirli bölgelere hükmetmişlerdir. Ermeniler için vatan, prenslikleri olmuştur. Bu sebeple Ermenileri bir arada yaşatan unsur, bir milleti belirtmek için tek başına asla yeterli olmayan ananeler, dil ve din olmuştur.

   Osmanlı Devleti ve Ermeniler

     Ermenilerin menşei tam ve kesin olarak karara bağlanamamış, Ermenilerin menşei muhtelif rivayet ve mitolojik hikayelerden ibaret kalmıştır. Buna göre birinci görüş Ermeniler Frigyalılarla birlikte Trakya’dan Anadolu’ya geldikleri yönündedir. Büyük Selçuklu Sultanı Alparslan, 1071 yılında Malazgirt Zaferi’ni kazandıktan sonra Anadolu’yu bir Türk yurdu haline getirmiş, burada yaşayan Ermeniler de Türk idaresine girmişlerdir. Bu dönemde Doğu Anadolu’da herhangi bir Ermeni siyasi teşekkülü yoktu. Bizans Kilisesinin diğer kiliseler üzerinde yoğun bir baskısı vardı ve Ermeniler bundan son derece rahatsızdı. Büyük Selçuklu Devleti ise, hiçbir zaman Ermenilerin dinî inanç ve faaliyetlerine müdahale etmemiştir. Bu yüzden Ermeniler Türkler’i Bizans’a karşı kurtarıcı olarak addetmişlerdir. Fatih Sultan Mehmed zamanında, imparatorluk politikası gereği  patriklik kurulmuştur. Bu siyasetle birlikte büyük kiliseler Rum Patrikhanesi yoluyla yönetilmiştir. Yerel kiliseler ise Ermenilerce yönetilmiştir Doğunun en eski kilisesi olan Eçmiyazin Kilisesi en kutsal kiliseleridir.          Ermenilerin sadık olması, Fatih’in bu politikasından kaynaklanmaktadır. Tarih arşivi sizlere Ermeni meselesini aktarıyor.

Osmanlı Devleti’nde gayrimüslim topluluklar arasında Ermenilerin istisnai niteliklerde bir yeri vardı. Coğrafi dağılım ve kilise birlikteliğinden yoksun olanlar yüzünden, Türk kültürüne çok iyi uyum sağlamışlardı. Ermenilerin büyük bir kısmı yalnız Türk dilini konuşuyorlardı ve Türk gelenek ve yaşayışını benimsemişti. Bu yüzden Avrupa kamuoyunda yalnız Türkçe konuşan bu Ermeniler Hıristiyan Türkler olarak telakki ediliyordu. Ermeniler, Osmanlı İmparatorluğu’nun en rahat toplumunu oluşturuyorlardı. Doğu Anadolu’da yaşayan Ermeniler tarım, bölgesel endüstri ve küçük ticaretle uğraşıyorlardı. Büyük şehirlerde müteahhitlik, bankerlik, kuyumculukla uğraşıyorlardı. Genel olarak dış ticaret Osmanlı İmparatorluğu’nun Ermenilerince yürütülürdü. İmparatorluk idaresine bazen de en yüksek rütbelere layık görülmüşlerdi. II. Mahmut zamanında devletin tam güvenini kazanmış memurlara verilen sancak taşıma görevini onlara da vermişti. Sultan Abdülmecid’in hükümranlığı altında bulunan bir çok Ermeni’ye imparatorluk sarayının görevleri verilmişti.

I.Dünya Savaşı’ndan sonra General Harbord’un ekibi Doğu Anadolu’da ve Rusya’da Ermenilerin durumunu öğrenmek için görevlendirilmişti. Amerikan Senatosu’na sunulan raporunda Türk ve Ermenilerin her zaman birlikte ve barış içinde yaşadığını açıklamıştı. Şunu eklemişti: “Erzurum’da Türkler Hac için Mekke’ye gittiklerinde mal-mülklerini, ticarethanelerini güvendikleri Ermeni komşularına bırakırlardı. Ermeniler de iş seyahatlerine çıktıklarında aynı şekilde davranırlardı.”

Ermeni Meselesinin Doğuşu

     Ermeni Meselesi, dünya kamuoyuna kasıtlı olarak daima Türk-Ermeni meselesi olarak  yansıtılmıştır. Böylece Ermeni meselesinin ortaya çıkmasında birinci derecede  rol oynayan sebepler gözden kaçırılmak istenmiştir. Nitekim, konu daima tek taraflı ve dar bir açıdan mütalâa edilerek, Avrupalı devletlerin Osmanlı Devleti’nin içişlerine karışmaları, dünya kamuoyu nazarında tasvip edilebilir bir hareket şekline sokulmuştur. Oysa, Ermeni Meselesi, bir Türk-Ermeni meselesi değildir. Bu hadisenin birçok sebepleri vardır ve bu sebeplerin arkasında da başta İngiltere, Rusya, Fransa, Amerika gibi devletler mevcuttur.

Osmanlı tarihi, altı yüzyılı aşar ve Osmanlı devleti, kurulduğu günden beri topraklarında bir Ermeni azınlığı barındırmıştır. Ama bu azınlık ancak geçen yüzyılın son çeyreğinde politika gündemine getirildi. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşından sonra, yabancı devletler Osmanlı Ermenilerine resmen el attılar. Ondan sonradır ki, Osmanlı ülkesinde ciddi Ermeni kıpırdanışlar ve silahlı ayaklanmalar görüldü. 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı öncesine kadar bir Ermeni meselesi yoktur. Bu savaş Türk-Ermeni ilişkilerinde dönüm noktasıdır. Ermeni konusunun geçtiği ilk Osmanlı belgesi 1878 Berlin Antlaşması’dır. Ermeni Meselesi, Rusya’nın, bazı Türk şehirlerini işgal ettikten sonra, buradaki Ermenileri kendi emellerine alet ederek, bağımsızlık amacıyla Bâb-ı Âli’ye karşı kışkırtması ile başlamıştır. Ayastefanos Antlaşmasının 16. maddesi ve Berlin Antlaşmasının 61. maddesine, Ermenilerin bulunduğu yerlerde ıslahat yapılmasına dair hükümler konulmuştur. Bundan sonra da bu hükümlere dayanılarak, büyük devletlerin Osmanlı Devleti’nin iç işlerine müdahalelerde bulunmasıyla Ermeni meselesi milletlerarası bir boyut kazanmıştır.

Osmanlı Devleti’ni parçalamak, onun toprakları üzerinde kendilerine bağımlı, minnettarlık hisleriyle bağlı devletçikler kurdurmak amacıyla bizim irademizin dışında tezgâhlanan, sahneye konulan, bugün de Türk milletini ve tarihini mahkûm etmek için gündemde tutulan Ermeni meselesinin baş aktörü Şark Meselesi ve emperyalizmdir.

Siyasî tarih terminolojisinde yer almış olan Şark Meselesi tabiri, Osmanlı Devleti’nin Batılı Devletler tarafından parçalanmaya çalışılmasını ifade etmektedir. Şark Meselesi, Türklerin Anadolu coğrafyasını Türkiye haline getirmeye başladıkları tarihlerde ortaya çıkmış, 1815 Viyana Konferansı’nda da yine bizzat Batılılar tarafından ismi konulmuştur. İsminden anlaşıldığı gibi, Şark Meselesi Türk Milletinin meselesi değildir. Türk Milletine ve devletlerine karşı Batılılar ve son yüzyıllarda da Rusya tarafından takip edilen, temelinde Batı emperyalizminin, Türk düşmanlığının yattığı politikasının ismidir.

     Emperyalizm, bir devletin diğer bir devlet üzerinde, ister maddî, ister manevî bir kontrol, nüfûz kurması veya bir üstünlük sağlaması demektir. Türkiye’nin jeopolitiğini iyi bilen emperyalist devletler, XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, bölgedeki siyasî menfaatleri için parçala ve hükmet düstûru ile, genellikle Batı tarafından Doğu’ya empoze edilen bir doktrin olarak tarif edilen Oryantalizm ve bu yoldaki kuruluşlar sâyesinde Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Ermeni, Kürt, Kafkasyalı gibi toplumların koruyucusu olarak ortaya çıkıp, bunlar hakkında plânlar, projeler hazırlıyorlar, Şark politikalarını düzenliyorlardı.

  Emperyal Devletlerin Rolü

     XIX. yüzyılın başlarından itibaren Batılı Devletlerin Osmanlı Devleti’nin iç işlerine karışmak ve buradaki kendi çıkarlarını korumak için tercih ettikleri usullerin başında, Osmanlı yönetimi altında yaşayan Hıristiyan unsurlar namına talep ettikleri ıslahat hareketleri gelmekteydi.

İngiltere’nin Osmanlı Devleti’ne ve Ermenilere ilgi duyması, Rusya’nın İngiliz çıkarlarını tehdit ederek güneye sarkması ile alakalıdır. Buna engel olmak için İngiltere yaklaşık yüzyıl boyunca Osmanlı Devleti’ni Rusya’ya karşı desteklemiştir. Tek başına karşı koyamayacağını anladıktan sonra ise Ermeni meselesini fiilen kabul etmiş ve bu yolda adımlar atmıştır. Bağımsız bir Ermenistan’ı, Rusya’yı zor durumda bırakacağını düşünerek desteklemiştir. İngiltere, Ermeni Meselesine müdahale etmekle hem Rusya’nın elinden önemli bir kozu almış, hem de Osmanlı Devleti’nin içişlerine karışabilmek için yeni ve önemli bir bahane bulmuş olacaktı. Çünkü, Ermenilerle ilk ilgilenen ve onları kendi çıkarları için ilk kullanan devlet Çarlık Rusyası olmuştur. Ayrıca Rusya, Doğu Anadolu’da Ermenileri kullanarak sıcak denizlere inmeye çalışmaktadır. İşte Rusya’nın bu amaçları karşısında tedirginliğe düşen İngiltere, Rusya’nın elinden bu kozu almak için Ermeni Meselesinde yerini almıştır. Böylece iki emperyalist devletin nüfuz mücadelesi neticesinde Ermeni Meselesi ortaya çıkmaya başlamıştır.

Rusya, bir taraftan bulunduğu coğrafyada topraklarını genişletirken, diğer taraftan Boğazlar, Doğu Anadolu ve Balkanlar yoluyla sıcak denizlere inmeye çalışmıştır. Ermeni Meselesi bu politikanın bir parçasıdır. Daha doğrusu, Rusya, Ermeni Meselesini bu politikasının önemli bir kısmını hayata geçirebilmek için kullanmayı plânlamıştır. Gerek l774 Küçük Kaynarca Antlaşması, gerekse l829 Edirne Antlaşması ile Osmanlı ülkesindeki Ortodoks Hıristiyanlar üzerinde söz sahibi olan Rusya hem bu yolla, hem de savaşlarda Ermeniler üzerinde propaganda uygulayarak bu meselenin çıkmasını sağlamaya çalışmıştır. Rusya’nın bu tahrik ve tesirleri 93 Harbi ile iyice artmıştır. Ayastefanos Antlaşması’nın l6.maddesi ve Berlin Antlaşmasının 61. Maddesine Ermenilerle ilgili hükümler konulmuş, daha sonra bu maddelere dayanarak büyük devletler Osmanlı’nın iç işlerine karışmaya başlamış ve mesele uluslararası boyuta ulaşmıştır.

Ermeni Meselesinin çıkmasında ve Ermeni olaylarında Rusya veya İngiltere kadar olmasa da Fransa’nın rolü de vardır. Ermeniler üzerindeki tahrikler bu üç devlet arasında bir rekabete dönüşmüştür. Fransa, diğer Avrupalı devletler ve Amerika ile beraber misyonerlik faaliyetleriyle Ermeni Meselesinde rol oynamıştır. Doğu’daki Ermenilerin hayatını ve siyasetini asıl etkileyen akım, Amerika misyoner faaliyetidir. Bu misyonerler, yeni militan bir grubun doğuşunu hazırlamışlardır.

Ermeni Komiteleri

     Ermeniler sırasıyla, Anadolu’da “Kara Haç”, “ Armenakan” ve “Vatan Koruyucuları”, Cenevre’de “Hınçak”, Tiflis’te “Taşnak” komitelerini kurmuştur. İddia ve amaçları Doğu Anadolu’da yaşayan Ermenilerin birlik ve bağımsızlığına kavuşmasından ibaretti. Ermeniler arasında milliyetçiliği yaymak, onları silahlandırmak, Osmanlı İmparatorluğu’nda çete savaşlarını teşvir ederek krizler yaratmak, büyük güçleri müdahale için kışkırtmak şeklinde bir sisteme sahiplerdi. Hınçak Komitesi, Kafkasyalı Ermenilerden Avedis Nazarbek ve eşi tarafından 1887’de kurulmuş olup, amacı önce Türkiye Ermenistan’ını kurarak, daha sonra Rusya ve İran Ermenistan’ı ile birleşip bağımsız bir Ermenistan kurmaktı. 1890’da Kafkasya’da kurulan Taşnak Komitesinin amacı diğer Ermeni cemiyetlerini birleştirmek ve Türkiye’ye geçen çetelere yardım etmekti. Bir de Ermeni ihtilâl hareketlerini yöneten Hınçak İhtilâl Partisi vardı.

ermeniler ve ermeni meselesi

Tehcire Kadar Ermeni Olayları

  • Erzurum Ayaklanması (20 Haziran 1890)
  • Kumkapı Gösterisi (15 Temmuz 1890)
  • Merzifon, Kayseri ve Yozgat hadiseleri (6 Ocak 1893)
  • Birinci Sason Ayaklanması (28 Ağustos 1894)
  • Bâbıâli Gösterisi (28 Eylül 1895)
  • Van Ayaklanması (3 Haziran 1896)
  • Osmanlı Bankası’na saldırı (25 Ağustos 1896)
  1. Abdülhamid döneminde yaklaşık 38 tane Ermeni olayı yaşanmıştır. İsyanlar sırasında, 1914’te Zeytun’da 100, 1915 Van olaylarında 3000 ve 1914-1915 Muş olaylarında 20 bin Türk, Ermeni mezalimi sonucu hayatlarını kaybetmiştir. Ermeni isyan ve katliamları sırasında katledilen Türklerin sayısı belgelere göre 517.955’tir. Olay tarihi ve yeri belli olup da sayı tesbiti yapılamayanlarla birlikte bu rakam 2 milyona ulaşmaktadır.

Ermeni Kilisesi

Başından sonuna kadar ki Ermeni olayları incelendiği zaman bunların plânlayıcısı ve idaresinin Ermeni din adamları olduğu görülmektedir. İsyanların merkezi olarak daima karşımıza Ermeni Patrikhânesi ve kiliseleri çıkacaktır. Ermeni din adamları, Osmanlı Devleti’nin kendilerine sağladığı imkânlardan faydalanarak millî hislerin yayılması için çalışmışlar ve dinî konuları ikinci plâna bırakarak faaliyet göstermişlerdir. Manastırlarda, kiliselerde, okullarda yürüttükleri faaliyetlerle zamanla düşmanlık tohumlarını yeşertmişlerdir. “Ermeni Milleti Nizamnâmesi”nin 1863 yılında ilânından sonra Patrikler, daha çok milli ve siyasî cephelerde çalışmaya başlamışlardı. Ermeniler, devlet tarafından kendilerine verilen haklara dayanarak, imparatorluk içinde bir “Ruhânî Liderler Ağı” kurma faaliyetine girişmişlerdir. Bu nizamnâme, muhtâriyet için Ermenilerce bir adım olarak kabul edilmiştir. Ermeni Patrikhanesi ve kiliseleri Millî Mücadele döneminde de ihanetlerine devam etmişlerdir. Ermeni Patrikhanesinde Millî Mücadele aleyhtarı toplantılar tertip edilmiştir.

     1915 Olayları

Rus ve İngiliz kışkırtmaları sonucunda meydana gelen isyan ve katliamlar karşısında Osmanlı Hükümeti, Ermeni cemaatinin ileri gelenlerini uyarmakla yetindi. Ancak olaylar durmak yerine giderek yoğunlaşınca, ordunun bir çok cephede savaş hâlinde bulunması nedeniyle cephe gerisinin emniyete alınması ihtiyacı doğdu. Bu maksatla 24 Nisan 1915 tarihinde Ermeni komiteleri kapatılarak, yöneticilerden 2345 kişi devlet aleyhine faaliyette bulunmaktan tutuklandı. Diaspora Ermenilerinin her yıl bu tarihi sözde “Ermeni soykırımının yıldönümü” diye anmaktadır. Gördüğümüz gibi bu tarih, sözde soykırım şöyle dursun, bu iddiaların temeli olan “yer değiştirme” uygulamasıyla bile ilgili değildir.

27 Mayıs 1915 tarihli kanun ve 10 Haziran 1915 tarihli emir yazılarından da anlaşılacağı gibi, Talat Paşa’nın başlattığı ve meclisin de uygun gördüğü yer değiştirme uygulaması doğrudan doğruya cephelerin güvenini sarsacak bölgeleri kapsamaktadır.

Tehcir

Osmanlı İmparatorluğu’nun ı. Dünya Savaşı’na girdiği zaman Ermeni Komiteleri Rusların yanında yerleri alma kararlarını çoktan almışlardı. Oysaki o yıllarda, Osmanlı Hükümeti’nin Ermenileri sürgün etme fikrini taşımıyordu. 1915 Ermeni Tehciri, ihtimâl dahilindeki bir isyana karşı düşünülmüş bir tedbir değildir. 1915’teki zorunlu göç kararı, fiilen ortaya çıkan isyan ve düşman orduyla işbirliğine karşı alınan ve günün şartları içinde kaçınılmaz olan bir karardır. Öncelikle Van, Bitlis ve Erzurum bölgelerinde bulunan Ermenilerin savaş bölgesi dışına çıkarılması konusunu ele alan Talat Paşa, 9 Mayıs 1915’te bu illerin valilerini, gönderdiği şifreli emirlerle bilgilendirdi. Ermenilerin güneye doğru göç ettirilmesinin kararlaştırıldığını ve derhâl uygulanması için gereken yardımın yapılmasını bildirdi. Yer değiştirmeye tâbi tutulan Ermenilerin can ve mallarının korunması, yeme-içme ve dinlenmelerinin sağlanması sevk güzergâhında bulunan bölgesel yöneticilere bırakıldı. 27 Mayıs 1915 tarihli Yer Değiştirme Kanunu ve bu kanuna dayanılarak çıkarılan emirler çerçevesinde; Erzurum, Van ve Bitlis vilayetlerinden çıkarılan Ermeniler, Musul’un Halep, Maraş civarından çıkarılan Ermeniler ise Suriye’nin doğu kısmı ile Halep’in doğu ve güneydoğusuna nakledilmişlerdir. Bu arada, Ermenilerin sıkça dile getirdiği gibi 1.5 milyon Ermeni ölmemiştir. I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı topraklarında yaşayan Ermenilerin nüfusu en fazla 1.250.000 civarındadır. 9 Haziran 1915’ten 8 Şubat 1916 tarihleri arasında toplam 391.040 kişi tehcire tâbi tutulmuş, bunlardan 356.084’ü yerleşim bölgelerine ulaşmıştır. Yani Ermenilerin yer değiştirme uygulaması sırasında verdiği kayıplar, 35.000 kişi civarındadır.

Kafilelerin göç ettirildikleri güzergahlar mümkün olduğunca kendilerine yakın yollardan seçilmiştir. Bununla birlikte, yolların çok kalabalık olması, sancaklarda düzenin bozulması ihtimalinin belirmesi durumlarında, bu güzergahların dışına da çıkılmıştır. Güzergah seçiminde, kafilelerin güvenlik ve korunmalarının sağlanması düşüncesi de önemli rol oynamıştır. Ermeni yazarlar bu olayların Ermeni halkının kökünü kazıma olduğunu düşünmektedir. Bu itham yersiz ve temelsizdir. Gerçekten de yollarda Ermeniler kayıplar verdiler. Fakat bunun sebepleri vardı: Bazı yörelerde Ermenilerin silahlı direnişi, hastalıklar, eşkıya hareketleri, iletişim araçlarının yetersizliği ve ülkenin bir kısmının yabancı işgaller altında bulunması gibi. Ayrıca kimsenin görmek istemediği bir gerçek daha vardır, o da ölen Türklerin sayısıdır. Justin Mc Carthy bu konuda şunları belirtmektedir :” Ölü Ermeni sayısı ele alınırken ölen Müslüman sayısını da göz önüne almalıyız. İstatistikler çoğunun Türk olduğu 2.5 milyon Müslümanın da olduğunu söylemektedir.”

ERMENİ MESELESİNİN BUGÜNÜ VE TÜRK DİPLOMASİSİNE ÖNERİLER

     Bugün Ermeni meselesi tarihe mâl olmuştur. Türkler ve Ermeniler asırlarca, barışla birlikte yaşamıştır ve emperyalistlerin kışkırtmaları, temelsiz iddialarıyla Türklere karşı düşman hâle gelmişlerdir. Türkler ve Ermeniler bu kışkırtmalar yüzünden meydana gelen ölümleri her zaman hatırlayacaklardır. Bu mesele iki tarafa da tamiri mümkün olmayan zararlar vermiştir. Emperyal devletlerin menfaatlerine hizmet eden bir strateji olmaktan öteye geçmemiştir. Günümüzde Ermeni çevreleri ve maalesef Türkiye’deki bazı aydınlar, soykırım iddialarını, tarihten gerekli ibreti alamadıkları için sürdürmekte ve bunda kararlı görünmektedir. Türk milletine kabul ettirilmeye çalışılan Ermeni katliamı ile ilgili söylenen hiçbir görüşün ve iddianın ciddiyetle ve doğrulukla zerre kadar alâkası yoktur. Bu iddiaların sahipleri, yaklaşık dokuz yüz küsur bir arada yaşamayı başarmış iki toplumun nasıl olup da bir anda böyle bir olayı gerçekleştirdiğini de kanıtlamak zorundadır, ki bu da mümkün değildir. O hâlde bu insanlar iftiracı durumuna düşmektedir. Bu da bir insanın alabileceği en alçak hâllerden biridir.

Bugün Ermeniler, tarih ilminin gerekleri üzerinden değil de, lobi gücü üzerinden birtakım yalan yanlış iddialar uydurmaya çalışmaktadırlar. Oysa ki bu çok yanlıştır. Ermenistan Devleti, tarihe at gözlükleri ile bakmakta ve Ermeni vatandaşlarını da bu bakış açısı üzerinden olumsuz etkilemektedir. Örneğin, Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Serkisyan, katıldığı bir söyleşide gençlerin sorularını yanıtlarken, “Karabağ’ı biz aldık, Ağrı’yı da size bıraktık.” demiştir.  Buradan da şu sonuca varabiliriz ki Ermeniler, hâlâ geçmişteki davalarını gütmektedir. Bununla beraber, Ermeniler, meseleyi çözmek yerine, daha da içinden çıkılmaz bir hâle getirmek istemektedirler. Örneğin, Yusuf Halaçoğlu, Türk Tarih Kurumu Başkanı olduğu zamanlar, Ermenistan’a, bir tane toplu Ermeni mezarlığı gösterin, Boston’daki Ermeni arşivlerini açın, masrafları da benden, demiştir. Fakat buna cevap vermemişlerdir. Ayrıca

Ermenilerin, geçmişte olduğu gibi bugün de Rusya’dan bağımsız bir politika izlemeleri mümkün değildir. Çünkü hâlâ onların kuklası konumundadır.

Ermeni meselesi, kanaatimizce; sloganla, sâfî kin beslemekle halledilecek bir mesele değildir. Dağ gibi büyüyüp gittikçe karmaşıklaşmış bir mesele olup, bunu öncelikle bu olayların meydana geldiği coğrafyanın insanları, yani Türkler ve Ermeniler aralarında halletmelidir. Bu konular günümüzde sürekli gündeme gelmekte ve iki tarafın da insanlarını huzursuz etmektedir. Evet, tehcir bir zorunluluktu, o dönemde yapabileceğimiz tek çareydi, fakat hata değildi. Bu sebeple Türkiye Cumhuriyeti Devleti bunu bir hata addedip kimseden özür dilemek zorunda değildir.

Türk Hükümeti, bizzat Ermenistan Cumhuriyeti ile, Ermeni tarih kurumları ile birebir temasa geçmelidir. Hükümetimiz, Ermeni medeniyetini, dilini, kültürünü, dinini araştıran uzmanlar, Armenialoglar yetiştirmelidir. Ve onlar vasıtasıyla zikrettiğimiz münasebet kurulmalıdır. Böylelikle karşı tarafın bizi daha ciddiye almasını sağlamış olup, meselelerin konuşularak çözüme kavuşturulması yolunda oldukça önemli bir yol izlenmiş olunur.

Ermeniler ve Ermeni Meselesi, tarihimizin çok önemli bir kısmını oluşturur. Gerekli ehemmiyetin gösterilmesi, sözde soykırım iddialarının her fırsatta kanıtları ile reddedilmesi, kimseye özür borçlu olmadığımızın dile getirilmesi gereklidir. Taziyede bulunulup, acılara ortak olunup anlayış gösterilebilir. Fakat asla hata olarak görülüp suçlu hissedilmemelidir.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir: 

Ermeni Meselesi ve Dünden Bugüne Ermeni Terörü

Yabancı Yatırımcılar ve Azerbaycan Ekonomisi

Bu Çalışmanın Tüm Hakları Betül KARATAY’a Aittir.

     KAYNAKÇA

İlter, ERDAL, Türkiye’de Sosyalist Ermeniler ve Silahlanma Faaliyetleri (1890-1923),Turan Yayıncılık, İstanbul 1995.

McCharty, JUSTIN, Osmanlı Anadolu Topraklarındaki Müslüman ve Azınlık Nüfus, Türkçe trc. İhsan Gürsoy, Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüd Başkanlığı Yayınları, Ankara 1995.

İlter, ERDAL, Ermeni Meselesinin Perspektifi ve Zeytûn İsyanları (1780-1880), Ankara 1988

Sarınay, YUSUF, “Türk Arşivleri ve Ermeni Meselesi” Belleten, Nisan 2006, Cilt: LXX, Sayı 257, s. 289–310.

TOSUN, Ramazan. “Ermeni Meselesinin Ortaya Çıkışı ve Mahiyeti”. Selçuk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi (2003 ): 143-163

İlter, ERDAL, Ermenistan Adı, Ermeniler’in Menşei ve Bazı Ermeni İddiaları Üzerine, ERMENİ ARAŞTIRMALARI, Sayı 6, Yaz 2002

Karal, ENVER ZİYA, La Question Arrnenienne (1878-1923), çev Arş.gör. Erdal AYDOGAN

Şimşir, BİLAL, İngiliz belgelerinde Osmanlı Ermenileri,1856-1880.

1815 Viyana Kongresi Kararları ve Avrupa’da Oluşturulan Siyasi Düzen

  Viyana Kongresi

 Vigana Kongresi nedir, Viyana Kongresi kimler arasında yapılmıştır?, Viyana Kongresi kimler arasında gerçekleşmiştir? bu sorularınızın cevabını yazdığımız makalede bulabilirsiniz.

Viyana Kongresi, Napolyon Savaşları sonunda Fransız ordusunun, koalisyon orduları tarafından tümüyle yenilgiye uğratılmasının ardından, Avrupa’daki sınırları ve güçler dengesini yeniden belirlemeye yönelik kararlar almak üzere toplanmış olan kongredir. Barış anlaşması şartlarını saptamak ve galipler yararına yeni bir Avrupa haritası hazırlamak için, Avrupa’nın hükümdarları ve bakanları, Viyana’ da toplanmışlardır. Eylül 1815’te toplanan Viyana Kongresi’ne Rus Çarı, Prusya ve Avusturya İmparatoru başta olmak üzere, bütün küçük krallıkların hükümdarları da iştirak etmişlerdir. Bu kongrenin kilit figürleri; Metternich (Avusturya), Castlereogh (İngiltere), Tolleyrand (Fransa), Hardenberg (Prusya)’dır. “Napolyon’un varlığı Avrupa devletlerini birleştirmiş, yokluğu ise birbirine düşürmüştür”.

Fransız Devrimi’ni izleyen çağ “ulusçuluk çağı” olarak nitelenmektedir. Çok uluslu Avusturya İmparatorluğu Başbakanı Franz Von Metternich, tehlikeli gördüğü ulusçuluk akımının ortaya çıkarabileceği sorunların çözümlenmesi için, Avrupa’nın tutucu güçlü devletlerinin ortak hareket etmelerinin ortamını sağlamak amacındaydı.     1 Ekim 1814’te başlayan kongre, komisyonlar biçiminde çalışmalarını yürüten bir uluslar arası kongrenin ilk örneği olması açısından ilginç ve önemlidir. Osmanlı Devleti Viyana Kongresi süresince neler yaptı?

Osmanlı İmparatorluğu Viyana Kongresi’ne katılmamıştır. Çünkü, böyle bir konferansta Balkan sorununun gündeme geleceğinden ve ödün vermek zorunda kalmasından korkuyordu. Ayrıca Avusturya’nın “toprak bütünlüğünü garanti etme” önerisini de iyi karşılamıyordu.

Avrupa haritasını işlerine geldiği gibi yeniden düzenlerlerken, hükümdarlar, halkların çıkarlarını hiç dikkate almadılar. Fransa’nın 1792 sonrasında ele geçirdiği tüm topraklar geri alındı. Galip devletler yeni topraklar kazandılar: Rusya, Varşova’yla birlikte Polonya’nın bir parçasını ve Finlandiya üzerinde haklar aldı.  İngiltere, Akdeniz’ de birinci derecede stratejik önemi olan Malta adasını, eski Hollanda sömürgeleri olan Seylan adası, Hondras’ı, Guyan’ı ve Tirinidat’ı, Danimarka’dan De Helgoland‘ı ve güney Afrika’daki Kap’ı aldı. Ama İngiltere’nin en büyük zaferi, eski düşmanı Fransa’nın zayıf düşmesiydi.  Böylece İngiltere’nin ticari ve ekonomik olarak önü açılmış oluyordu. İngiltere, bu dönemde “Güneş batmayan ülke” olacaktır. Napolyon’un kıta sisteminin yıkılmasıyla beraber, yaşadığı Endüstri Devrimi sayesinde bu imparatorluk 100 yıl sürecek bir dünya devleti üstünlüğü elde edecektir. Tarih arşivi sizlere Viyana Kongresi‘ni aktarıyor.

Prusya, Posen bölgesini, Saksonya’nın beşte ikisini, Vestfalya’yı ve Ren bölgesinin (Rhenanie) batı kıyılarını ele geçirdi. Bu şekilde Prusya krallığı önemli oranda genişledi. Avusturya da Lombardiya ile Venedik’i aldı.

Almanya’ya gelince: Parçalanmış, zayıf ve geri kalmıştı. Napolyon’un ortadan kaldırdığı Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu’nun yerini, aralarında en önemlileri Avusturya İmparatorluğu ile Prusya krallığı olan 39 devletten oluşan Alman Konfederasyonu aldı. Bir genel Diyet Meclisi kuruldu. Bu meclis, Konfederasyon’a ilişkin tüm sorunlara çözüm bulmakla görevliydi ve hükümdarlardan ya da temsilcilerinden oluşuyordu. Diyet’in toplantı yeri Frankfurt (Main) idi. Burada, Avusturya’nın bir temsilcisinin başkanlığında toplanıyordu. Alman devletleri, Diyet Meclisi’nin kararlarına uymak zorunda değillerdi. Güçsüz, yoksul ve ordusuz Diyet’in uluslararası politik sorunlarda hiçbir etkisi yoktu. Kısa bir süre sonra bütün Avrupa’nın alay konusu oldu.

Napolyon zamanında, Fransa’nın egemenliği altında fiilen birleşmiş olan İtalya yeniden parçalanmıştı. Esir ticareti yasaklanıyordu, bunun uygulanması taraf devletlere veriliyordu. Fransız İhtilâli’nin getirmiş olduğu hürriyet havası bu noktada görülmüştür. Fransız A. Debidour’un, Viyana Kongresi hakkındaki,”1815’in diplomatları, Avrupa’yı en kötü kanunlarla donatmak için bir yıllarını verdiler. Bu fenalıkları tamir etmek için de bir yüzyıl gerekecektir.” sözü önemlidir.

Uluslararası nehirlerde ilke olarak ticaret ve ulaşım serbestisi tanınıyordu.

Avusturyalılar, Piemonte hariç bütün kuzey İtalya’ya egemendiler; Papa ve Napoli kralı, ücretli İsviçre askerleri sayesinde iktidarlarını sürdürüyorlardı.

Belçika Hollanda ile birleşerek Niederland adlı bir devlet oluşturuyordu.

Viyana Kongresi, Avrupalı Devletlerin aralarındaki sorunları toplantılar yoluyla çözme girişimlerinin başlangıcı oldu. Ayrıca, Avrupa kökenli klasik uluslar arası hukukun geliştirilerek nispeten sistematize edildiği dönemin başlangıcı olarak da kabul edilir. Diğer yandan, Viyana Kongresi ile ortaya çıkan Avrupa Ahengi Sistemi çerçevesinde belirginleşmeye başlayan uluslar arası hukuk sistemi ise, bu “ahengi” sağlayan temel aktörler olan büyük devletlerin “güdümünde” bir nitelik taşımaktadır. Genel hatları ile 1. Dünya Savaşı’na kadar süren dönemde, uluslar arası hukuk kurallarının oluşması, başta Viyana Kongresi olmak üzere devletler arasında yapılan antlaşmalar çerçevesinde gelişmiştir.Bu kongreye aynı zamanda, 1648 Vestfalya Barışı ve 1. Cihan Harbi sonrasında imzalanan Paris Anlaşmaları arasında, en köklü değişiklik getiren uluslar arası toplantı da diyebiliriz.

1814’teki yenilgiden sonra tahttan koşulsuz feragat, aslında Napolyon’un hikâyesinin sonu sayılmaz.Maaşlı bir sürgün hayatı yaşadığı Elbe Adası’ndan bir yıldan kısa bir süre sonra Fransa’ya dönünce, tekrar iktidara gelmiş bulunan Bourbon rejimi bir çırpıda çöküverdi. Müttefikleri onu devirmek için bir araya geldi. Belçika’daki Waterloo’da 18 Haziran 1815’te gerçekleşen savaş sonunda, Fransız İmparatorluğu’nun yeniden canlanma tehdidi; İngiliz, Belçika ve Prusya orduları tarafından ortadan kaldırıldı. Napolyon bir kere galiplerin gözünü korkutmuştu. Bu kez onu binlerce mil uzakta, Güney Atlantik’teki St. Helena Adası’na gönderdiler. Napolyon 1821’de bu adada öldü. Onun yarattığı son korku, rakiplerinin yeni bir barış yapma kararlılığını pekiştirdi. Bu barış sayesinde Avrupa’da devrimin ardından çeyrek yüzyıl boyunca neredeyse ara vermeden devam eden savaşın tekrarlanma tehlikesi ortadan kalkacaktı. Böylece Napolyon bu şekilde, Fransa’nın onun liderliği altında yarattığı korkunun anıları sayesinde, Avrupa’nın tarihini şekillendirmeye devam etti.

     VİYANA KONGRESİ KARARLARI

     Viyana Kongresi Haziran 1815’te imzalanmış, buna göre Kongreye Avusturya Dış İşleri Bakanı Clement Von Metternich(1815-1848) başkanlık etmiştir. Kongre kararlarına göre;

  1. İngiltere Akdeniz’de Malta adasını ve Yedi Adayı, güney Afrika’da Hollanda’ya ait Cape Colony’yi, Seylan adasını, güney Amerika’da Güyan ile Trinidat adasını, Danimarka’dan da Heligoland adasını alarak, İmparatorluğunun denizaşırı yollardaki stratejik noktalarını kuvvetlendirmiş oluyordu.

Yedi adayı almakla İngiltere, Rusya’nın Balkanlardan Akdenize sarkmasını kontrol etmek için bir ileri karakol elde etmiş oluyordu. Cape Colony ise, XIX. Yüzyılın sonlarına doğru İngiltere’ye bütün Afrika kıtasını boydan boya egemenliği altına almak için bir basamak teşkil edecektir.

  1. Rusya, Tilsit Antlaşması ile eline geçirmiş olduğu Finlandiya’yı muhafaza ediyordu. Ayrıca, yine Tilsit’de kurulmuş olan Varşova Büyük Dükalığı ortadan kaldırılıyor ve topraklarının büyük kısmını Rusya alıyordu. Böylece Rusya, Prusya ve Almanya üzerinde hakim bir duruma geçmiş oluyordu.
  2. Avusturya ise, Varşova Büyük Dükalığının ortadan kaldırılması ile, Doğu Galiçya’yı tekrar kazanmaktaydı. Güneyde ise, Kuzey İtalya’da bulunan Lombardiya ve Venedik’i eline geçirmekteydi. Fakat Fransa’ya kaptırmış olduğu Belçika’yı geri alamadı, İngiltere’nin istediği gibi Belçika, Hollanda ile birleştirildi ve başına Oranje hanedanı getirildi.

Avusturya’nın asıl başarısı Almanya’yı yine dağınık bir halde tutabilmesiydi. Fakat kazandığı yeni topraklarla, esasen çeşitli milletlerle dolu olan bünyesine yeni yeni unsurlar katmış olmaktaydı.

  1. Prusya, Varşova Büyük Dükalığına vermiş olduğu Pozen bölgesini tekrar kazandı. Ayrıca, Saksonya’nın beşte ikisini, Vestefelya’nın büyük bir kısmını ve Ren’in batı kıyılarından (Rheinland) bir kısım toprağı da sınırları içine kattı. Prusya oldukça büyümüştü.
  2. Napolyon’un 1806’da kurmuş olduğu Ren Konfederasyonu, 38 devletten oluşan Germen Konfederasyonu haline getiriliyordu. Bu konfederasyonun başkanlığı Avusturya’ya veriliyordu.
  3. İtalya’da ise; Sardunya Krallığına, Nice, Savoie ve Cenova cumhuriyetinin toprakları katılarak Fransa’nın güneyinde kuvvetli bir devlet meydana getirildi.

Modena ve Toskana dükalıklarının başına da Avusturya prensleri getirildi ve Napolyon’un  ikinci karısı ve Avusturya İmparatorunun kızı Marie Louise’e de Parma Dükalığı verildi ki, bu suretle Avusturya’nın İtalya’daki nüfuzu daha da artmış oluyordu.

Papalık Devleti yeniden kuruldu.

  1. İsveç’e, Rusya’ya kaybettiği Finlandiya’ya karşılık, Danimarka’ya ait Norveç verildi. Danimarka Napolyon’la işbirliği yapmıştı ve şimdi cezalandırılıyordu.
  2. İsviçre 22 kantondan oluşan bağımsız ve daimi tarafsız bir devlet oluyordu.
  3. Fransa 1792’deki sınırlarına geri dönüyordu.

Napolyon’un alt üst ettiği Avrupa haritasını Avrupa’nın büyük devletleri bu şekilde düzenlediler. Fakat bu düzenlemeler tamamen toprak sınırlarına ait bulunuyordu. Hiç kimse Fransız İhtilâli’nin ortaya çıkardığı ve Napolyon savaşlarının ortaya attığı fikirlerin toplumlar üzerinde yaptığı etkileri hesaba katmamış ve bu yolda bir düzenlemeye gitmemişti.

viyana kongresi soğuk savaş

     ULUSLARARASI VİYANA DÜZENİ

     Viyana Kongresi, Napolyon’un darmadağın ettiği Avrupa haritasını yeniden ama kendine göre düzene koydu. Amaç Avrupa’da gerçek ve kalıcı bir denge (barış) sistemi kurmaktı.

İşgal ülkeleri liberal ve ulusal haklar umut ederlerken, kongre kararları eski dünyaya yeniden eski efendileri getirmekten başka bir anlam taşımıyordu. Avusturya Başbakanı Metternich’in sözcüsü Gentz’in sonradan söylediği gibi, “amaç yenilenlerden kurtulanların yenenler arasında bölüşümesiydi.” Viyana Kongresi’nin önemi nedir?

Kongrenin en önemli özelliklerinden biri de, kongreye egemen ülkelerin, geleceğin dünyasını tasarlarken, samimiyetten uzak olmaları yani sorunları gerçekçi bir yaklaşımla ele almamış olmalarıydı. Avusturya, Rusya, Prusya ve İngiltere’yi Viyana’da ortak masanın etrafında toplanmaya zorlayan tek ortak nokta, Napolyon faktörüydü. Napolyon olmasa bu ülkeler muhtemelen savaşıyor olacaklardı. Şüphesiz, Napolyon düşmanlığı Fransız düşmanlığını, o da devrim düşmanlığını besliyordu. Ancak İngiltere, açık denizlerde tek rakibi olarak gördüğü Fransa’nın uluslararası politikada etkisizleştirilmesi uğruna bu değerleri görmezden geldi.

Viyana kongresi çerçevesinde birçok anlaşmayla toprak düzenlemeleri yapılmıştı. Bu bakımdan Fransa’ya çok fazla bir kayıp verdirildiği söylenemez. Bunda, gelecekte karşı bir intikam duygusu yaratma endişesi vardır.

Viyana kongresinin öngördüğü yeni barış düzeninden daha da önemlisi, bunun nasıl yürütüleceği sorunuydu. İngiltere’nin destek vermediği, Fransa’nın dışlandığı bir dünya düzenini kendi başlarına yürütecek güçleri yoktu. Nitekim Rus çarı I. Aleksandr’ın önerisiyle, hükümdarlar, devrimle savaşmak için kongreden sonra, halklarına rağmen egemenlik süren bir hükümdarlar birliğini, yani “Kutsal İttifak”ı kurdular. Orada birbirlerine, “din adına” yardım etmeye, nerede çıkarsa çıksın devrimin başını ezmek için birleşmeye yemin ettiler. İttifak, İncil’in ortak değerlerine dayandırılmıştı. Bu anlaşma, Rus çarı, Avusturya imparatoru ve Prusya kralı tarafından imzalandı. İngiltere üye değildi fakat devrim karşıtı tüm kararları destekliyordu. İttifakın en gayretli üyesi, çarlık hükümetiydi. Metternich, ittifakın devrimci hareketlere karşı birçok müdahalesinin başlatıcısı oldu. Viyana Kongresi Rusya için ne ifade ediyor?

 

Viyana düzeni ile ortaya çıkan yeni uluslararası güçler dengesi çok net de değildi. Aktörler, barışın korunması konusunda daha çok Avrupa ile ilgiliydi. Bu da dünyanın diğer bölgelerinde çıkacak yeni çatışmaların olmayacağını garanti etmiyordu. Rusya tarafından ortaya atılan ancak kabul görmeyen “Şark Sorunu” önerisi, Avrupa’da sağlanıldığına inanılan barışın, dünyanın diğer bölgelerinde yürümeyeceğinin işaretiydi. Diğer yandan Kutsal İttifak ülkelerinin bile uluslararsı sorunları algılamada müttefik mi yoksa ittifak mı oldukları tartışmalıdır. 1818-22 ihtilallerinin bastırılması sırasında birlikte hareket edebilmişken, ittifakın liderliği Metternich’e geçince politik görüş ayrılıklarına düşmüşlerdir.

Avrupa’nın bu uluslararsı sistemi içerisinde İngiltere’nin konumu ise ayrı bir tartışma konusuydu. Fransa ile denizaşırı ülkelerdeki rekabeti nedeniyle, Kutsal İttifakı pek hoş karşılamamıştı. Ancak onu tamamen göz ardı da edemezdi. Çünkü bu ülkeler kara Avrupa’sının denetimini ellerinde tutuyorlardı. Fransa’nın Kutsal İttifak’a yanaşması, gelecekte İngiltere’ye karşı konumunu güçlendirebilirdi. İngiltere bu riski göze alamadığı için Napolyon’u yenerken devrimin özgürlükçü yönünü savunmaktan kaçındı.

Metternich’in, Kutsal İttifak’ın İngiltere’nin desteği olmadan sürekli başarı sağlayamayacağını farketmesiyle, İngiltere Kutsal İttifak’a katılmak zorunda kaldı ve ittifak, dörtlü bir görünüm kazandı. Bu ittifakın amacı, Avrupa’nın neresinde bir hürriyet ve demokrasi hareketi kendini gösterirse bunu durdurmak idi.

1818’de yapılan Alx-la Chapelle Kongresi’nin kararı ile Fransa’yı da dörtlü ittifaka dâhil etmeleri, Avrupa’da devletler bazında sanki tek kutuplu bir görünüm yaratmıştı.

Beşli İttifak ile oluşan bu yeni uluslararası sistem, homojen değildi ve bu sebeple de uzun ömürlü olmadı. Her ülke, ittifakı, ayakları yere sağlam basacakları âna kadar dayanacakları bir araç olarak görüyordu.

Beşli İttifak’ın, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Rumlar’ın başlattığı bağımsızlık hareketi karşısında izlediği politika, bir çelişki oluşturmuştu. İttifak, Yunan bağımsızlığı sırasında, Viyana Sistemi’ni ihlâl etmekten çekinmemişti. Uluslararsı olaylar karşısında tüm ittifak birlikte hareket etmek yerine, konjektürel durumun verdiği fırsatlarla, ittifakın güçlü ülkeleri bir adım öne çıkıyordu.

Rusya’nın, Yunan bağımsızlığı sürecinde, İngiltere ve Fransa ile, ittifaka rağmen, işbirliği yapması, mezkûr ülkenin Avusturya ve Prusya nezdindeki itibarını daha da yükseltiyor ve Doğu Avrupa’nın tek sözcüsünün kendisi olduğunu âdetâ onlara kanıtlıyordu.

1830 İhtilâlleri Beşli İttifak’ın çöküşü ve Avrupa’da iki kutuplu bir sistemin hazırlayıcısı oldu. 1830 İhtilâlleri, Fransa’yı çok etkiledi. XVII. Louis’in yerine geçen kardeşi Comte d’Artolds, koyu bir devrim düşmanıydı. X. Charles adını alan mersûm kral, rejimi asillere ve kiliseye dayandırma yoluna gidince, ülke liberaller kazan kaldırdılar. Halk 27 Temmuz’da sokaklara döküldü, üç günlük kanlı çarpışmalardan sonra da ülkeden kaçmak zorunda kaldı. Liberal fikirli Orlean ailesinden Louis Philippe tahta çıkarıldı. Fransızların Kralı ünvanını tercih ederek dış politikada farklı bir çizgi izleyeceğinin sinyallerini verdi.

İngiltere ile birlikte Fransa’nın da Kutsal İttifakla aralarına mesafe koymaları 1830 İhtilâlleri sırasında çok net ortaya çıkmıştı. Artık beşli blok, ikili bloğa dönüşmüştü. İngiltere ile Fransa Batı Blok’unu; Rusya, Avusturya ve Prusya Doğu Blok’unu oluşturuyordu. Batı Avrupa Bloğu, 1830 İhtilâlleri sırasında liberal-özgürlükçü-ulusalcı hareketlere destek vermekten kaçınmadı. Çok geçmeden İspanya ve Portekiz’in de katılımıyla 1834’te gerçekleştirilen “Dörtlü İttifak”, Kutsal İttifak’a karşı kurulmuş liberal ülkeler bloğu anlamını taşıyordu.

1830 İhtilâlleri döneminde, Kutsal İttifak ülkelerinin tutumu Batı Blok’undan tamamen ters yönde olmuştur. Rusya’nın, liberal ülkelerle birlikte,  Yunanistan’ın bağımsızlığına öncülük etmesini soğuk karşılayan ve bunu Kutsal İttifak’a aykırı kabul eden Avusturya ve Prusya’nın, Polonya’nın bağımsızlığı sırasında Rusya ile dayanışma içerisinde olmaları bir başka çelişki oluşturur. Aynı şekilde Fransa’nın, Osmanlı Devleti’ne karşı Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’nın başlattığı bağımsızlık savaşı sırasında, Rusya ile aynı cephede yer alması da, dönemin uluslararası ilişkilerinin dayandığı tutarsızlığı gösteren bir başka örnektir. Her iki bloğun ülkeleri de, inandıklarından çok işlerine gelenin hayata geçmesini istediklerinden, blok içi ülkeler bile birbirlerine karşı kuşkulu ve güvensizdiler.

Metternich Sistemi: Büyük Britanya, Avusturya, Rusya, Prusya, Avrupa’daki statükoyu korumak için Metternich Sistemi’ni ortaya koydular. Metternich, statükonun silah gücüyle korunmasını savunuyordu. Ona göre ulusçuluk hareketlerinin acımasızca bastırılması ve ulus devletlerin dağıtılması gerekiyordu. 1815’te Viyana’da kurulan bu sistem, Avusturya ve Rusya’nın Balkanlar’daki işbirliğine, Prusya’nın Fransa ve Rusya’yı dengelemesine ve kıta Avrupa’sına de bir ülkenin tek başına hâkim olmamasına dayanıyordu. Bu sisteme ilk tepkiler 1830 ve 1848 ihtilallerinde gelmiştir.

     SONUÇ (Viyana Kongresi)

     Sonuç olarak, “Napolyon’un varlığı Avrupa devletlerini  birleştirmiş, yokluğu ise birbirine düşürmüştür.” Batılı Devletler Napolyon öncesi duruma geri dönmek  istemişlerdi, ama bu artık mümkün değildi. Napolyon tüm Avrupa’ya merkezi bir politika yerleştirmeyi başarmıştı. Bunun sonucunda da Viyana Kongresi ile Avrupa’da yeni bir statü doğmuştur. Kongrede Fransız İhtilali’nin Avrupa’ya yaydığı insan haklarından hiçbirisi, yani hürriyet, milliyet ve eşitlik ilkeleri göz önünde tutulmamış, sırf siyasi çıkar istekler üzerine kararlar verilmiştir.

Viyana Kongresi sonrasında Avrupalı güçler arasında kırk yıl boyunca hiçbir savaş yaşanmamış, 1854 Kırım Savaşı sonrası ise altmış yıl boyunca tüm Avrupa’yı kapsayacak herhangi bir savaş yaşanmamıştır. Devletler ararsı ilişkilerin çözümünde kongreler sisteminden yaralanılarak, sorunlar savaş yolu ile değil anlaşmalar ile çözüme kavuşturulmuştur. Güç dengesi sistemi tekrar kullanılmaya başlamış, değişen ittifak ilişkileri ile ülkeler çıkarlarını korumaya çalışmışlardır.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Osmanlı Devleti ve Rönesans

Biyolojik Silahların Ekonomik Savaş Aracı Olarak Kullanılması

     KAYNAKÇA:

Savaş ve Barış Bağlamında XIX. Yüzyıl Uluslararası İlişkilerinin Özellikleri- Süleyman Erkan, SDÜ Fen Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi Aralık 2010, Sayı:22, s.93-115.)

-Verda Yiğit, 1648 Vestefalya Barışından 1815 Viyana Kongresine Kadarki Dönemde Uluslararası Sistemin Dönüşümü

-Fahir H. ARMAOĞLU, Siyasi Tarih I, 1789 – 1960

-Avrupa Tarihi- J.M. Roberts

-Yakın Çağlar Tarihi- N.V. Yeliseyeva

-Avrupa’da Devrimler 1492-1992- Charles Tilly


– NICOLSON H., (1946), The Congress of Vienna: A Study in Allied Unity:1812-1822, Harcourt Brace and Company, New York

-Norman Davies, Avrupa Tarihi, Çeviri Editörü Mehmet Ali Kılıçbay

Bu Çalışmanın Tüm Hakları Betül Karatay’a Aittir. (Viyana Kongresi)

Libya’nın Doğal Kaynakları ve Ekonomideki Etkiler (2020)

Libya’da Doğal Kaynaklar

Libya, doğal kaynaklara sahip diğer ülkeler gibi de doğal kaynak laneti ile karşı karşıya kalan bir ülke durumundadır. 1962 yılında OPEC’e katılarak OPEC üyesi bir ülke olmasının yanı sıra OAPEC üyesi bir ülkedir. Ülke 1961’de petrol ihraç etmeye başlamıştır.

Libya’nın kanıtlanmış ham petrol rezervleri 48,363 milyon varildir. Ham petrol üretimi ise 817,300 günlük varildir. Kanıtlanmış doğalgaz rezervleri ise 1,505 milyar kübik metredir. Doğalgaz ihracatı ise 4,470.1 milyon kübik metredir. Ham petrol ihracatı ise 792,100 günlük varildir. (WorldEnergyCouncil, 2016) Libya UPŞ başkanı Mustafa Sanallah, petrol üretimini 2021’e kadar günlük 2,1 milyon varile çıkarmayı hedeflemektedir.

Libya, ihracat gelirlerinin %95’ini, GSMH’nin %65’ini oluşturan ve kamu harcamalarının da %80’ini karşılayan petrol rezervlerini kontrol etmektedir. İhracat gelirlerinin büyük bir çoğunluğu hidrokarbon kaynaklardan oluşmaktadır. Enerji bakımından ihracatçı konumda olsa da yetersiz arıtma kapasitesinden ve ülkedeki istikrarsızlıktan dolayı petrol ürünlerini ithal eden bir ülkedir. Libya’nın yıllık petrol üretimi ise 20,2 milyon tondur. İyileştirilebilir rezervleri ise 6,3 milyar tondur. Libya’nın kanıtlanmış petrol rezervlerinin %80’ini Sirte havzasında
bulunmaktadır. Afrika’nın kanıtlanmış petrol rezervlerinin 1/3’üne sahiptir.

Kanıtlanmış doğalgaz rezervleri bakımından dünyanın en büyük 22. ülkesi ve petrol üretimi açısından da dünyada ilk 30 üretici arasında yer almaktadır. Şu anki ihraç ettiği durumdan daha fazlasını ihraç edebilme potansiyeli olsa da ilk 30 ülkenin son sıralarında yer almasının başlıca sebebi ülke içerisindeki çatışmalardan
kaynaklanmaktadır. (WorldEnergy, 2019) Libya 1971’de fonksiyonel hale gelmesi ile dünyanın en eski LNG
ihracatçılarındandır. Ancak 2011’deki sivil savaşta santralin zarar görmesinden dolayı LNG ihraç edememektedir. 2011 sonrası yaşanan hadiseler sonucu ülkenin ekonomisinde büyük yaralar açılmışsa da son zamanlarda özellikle 2016 yılından itibaren Libya’da istikrarın sağlanması hem bölgesel hem de küresel açıdan büyük önem taşımaktadır. Bu nedenle devrim sonrası yatırımlarını geri çeken ya da iş yapamayan firmalar tekrardan faaliyetlere başlamaktadır. Bunun başlıca örneklerinden birisi Dutch Oil & Gas Company gibi birçok petrol şirketinin tekrardan iş yapmaya niyetleri vardır.

libya doğal kaynaklar

Fosil yakıt miktarından dolayı yenilenebilir enerji kaynakları ikinci planda kalmıştır. Devrim öncesi hükümette yenilenebilir enerji kaynaklarına dair çalışmalar yürütülmesine rağmen devam eden ve sürdürülebilir enerji sektörü sınırlandırılmıştır ve fosil yakıtları daha çok sübvanse edilmiştir. Ülkenin coğrafik konumu yenilebilir enerji
kaynakları açısından çok büyük bir avantaja da sahiptir. Ülkenin coğrafik yapısından kaynaklı güneş enerjisi elde etmede ve geliştirmede avantajlıdır. Yıllık 3000-3500 saat güneş ışını almasıyla günlük 7-8 kWH’lik bir enerji
potansiyeline sahiptir. Bu da yeryüzünde yıllık 25 cm ham petrol tabakasına tekabül etmektedir. (UNEP, 2015) Rüzgâr enerjisi için, rüzgâr güç atlasına göre 6-7,5 m/s arasında rüzgâr hızları tespit edilmiştir. Ancak Afrika’daki rüzgâr enerjisi potansiyeli daha çok Sudan’da bulunmaktadır ve Libya rüzgâr enerjisinden düşük miktarda elde etmektedir.

Libya’nın sahip olduğu ve son derece önem arz eden yenilebilir kaynağı ise hidroelektriktir. Ülkenin konumu açısından hidroelektrik potansiyeli yok gibi gözükse de Kufra’da var olan su, tarihte hem İtalyanların hem Fransızların ve daha birçok devletin dikkatini çektiği gibi günümüzde de çekmektedir. Huge/Great Man-Made River diye adlandırılan Büyük İnsan Yapımı Nehir Projesi ile günlük 5 milyon kübik metreden fazla potansiyele sahip olan bu projenin su rezervleri değeri ise 70 trilyon dolardan da fazladır. (OPEC, 2018) Dünyanın da en büyük sulama projesidir. Suyun kalitesi de son derece yüksetir ve su çölün altında yer almaktadır. Su rezervleri, Afrika’ya yetebilecek kapasitededir ve Nil Nehri’nden çok daha büyük bir potansiyele sahiptir. Bu proje ile Afrika’nın birçok sorununa çözüm bulunabilir ve Afrika kıtası kalkındırılabilir.

Proje üç aşamada gerçekleşmesi planlanmaktadır. İlk aşama; 2 milyon kübik metreyi 1200 km boru hatlarıyla Es-Sefir ve Tazirbu’dan Ecdebiye, Bingazi ve Sirte’ye ulaştırmak ya da sağlamaktır. İkinci aşama; Fizan’dan Trablus ve Jefara ovasına pompalamaktır. Üçüncü aşama ise birinci aşamayı ilerletme, sekiz pompalama istasyonu ve 700 km yeni boru hatları vasıtasıyla ilave 1,68 milyon kübik metre ile toplam 3,68 milyon kübik metre kapasiteye çıkarmaktır. Üçüncü aşamanın devamı ise 138,000 günlük kübik metreyi el-Cağbub’taki yeni kuyu alanı sayesinde Tobruk ve kıyı bölgesine arz etmektedir.

Prof. Dr. Sencer İMER ile GMR üzerine yaptığım röportajda, kendisi projeyi biraz daha detaylı anlatmıştır. Sahil bölgesinde yaklaşık 300 mm’lik yağıştan bahsedilebilirken iç bölgelerde yağıştan bahsetmenin mümkün olmadığını dile getirmiştir. Ancak bunun da yeterli olmadığı, kuyulardan çekilen sularında zamanla deniz seviyesinin altına inmesi sebebi ile deniz suyunun içe girmesinden dolayı Libya’nın yaşanabilir bir yer olması için
Kaddafi’nin bazı projeler üzerinde araştırmalar yaptırdığını dile getirmiştir. Bu projeler Alp dağlarından Sicilya Adası’ndan borularla su getirilmesi, deniz suyunu arıtarak tatlı su elde edilmesi, Türkiye’den Manavgat Şelalesi’nin suyunun temizlenerek gemilere yüklenerek su getirilmesi ve GMRA (Great Man Made River Authority) ya da GMR olduğunu ifade etmiştir. Yapılan araştırmalar sonucunda GMR’nin diğerlerine mukayese
ile daha az maliyetli olduğu tespit edilmiştir. Bu projenin yapımı için de görevlendirilen Kafkaslardan gelen Türk kökenli bir Libyalı olan ve İstanbul Teknik Üniversitesi’nde su mühendisliği üzerine eğitim almış olan, en aşağı tabakadan başlayarak başbakanlığa kadar yükselen – Bayındırlık Bakanlığı da yapmıştır. – Muhammed MANGUŞ’tur.

Yapılan araştırmalarda – el-Sarir ve Kufra baseni bölgesinde çok büyük çapta bulunmuştur. – buzul çağından kalan ve çölün altında olan suyun miktarı 140,000 km³’tür. Mısır’a hayat veren ve Kuzey Afrika’nın önemli nehirlerinden olan Nil nehrinin su miktarı 1000 km³ olduğundan bu da 1400 senelik Nil nehri debisine eşit olmaktadır. 1985’te Kufra’da temeli atılan proje için yedi metre derinlikte hendekler kazdırılmış ve beş metre çapındaki borular bu hendeklere yerleştirilmiştir. Bu proje için Kaddafi’nin emri ile boru fabrikaları kurulmuştur. Tahrip olmaması için çelik de kullanılmıştır. 80 ton ağırlığındaki her bir boru 120 ton vinçlerle indirilmiş ve birbirlerine rapt edilmiştir. Yanlarına otoban yapılmış ve böylelikle vinçlerin gidebilmesi ve kontrolleri
kolaylaştırılmıştır. Bu büyüklükte projenin değeri 15 milyar dolarlık projedir. Bu Türkiye’deki GAP projesine benzemektedir. Proje yapılırken boyutlandırılan boyu ise 1000 km³’tür. Bu proje çok az bir miktarı için oluşturulduğundan suyun büyük miktarı çölün altında bulunmaya devam ederek güvendedir. Bu nedenle bu su 200 sene boyunca Libya’ya yetebilecek kapasitededir.

Ayrıca Trablusgarp’ın altında olan Mursuk bölgesinden de Trablusgarp’a kadar bir boru hattı uzatılmıştır. Uzatılan bu boru hatları sahilde birleşmektedir. Böylece bir tarafta arızanın meydana gelmesine karşılık diğer taraftan su akışı sağlanarak Libya’nın su sorununa çözüm bulunmuştur. Kalitesinin çok yüksek olmasının yanı sıra maliyeti de son derece düşüktür. Hatta Prof. Dr. İMER, Fransızların Perrier suyundan daha temiz olduğunu belirtmektedir. Buzul çağından kalan bu suyun 1 m³’ü aşağı yukarı 30 cente tekabül etmektedir. Bu su, evlere 10 cente, tarıma
3 cente ve sanayiyede 30 cente verilmektedir. Böylelikle çöldeki verimsiz araziler tarıma açılarak eskiden meyve ve sebze ihtiyacını ithal eden Libya bu proje ile hiçbir şekilde ithal etmeyecek bir ülke konumuna gelmiştir. Bu proje diğer projelerle kıyaslandığında en az maliyetli ve en uygun çözüm olduğu ortaya çıkmıştır. Bu suyun %70’inin tarımda kullanılması planlanmıştır. %20’sini şehirlerde, %10’unu da sanayilerde kullanılması planlanmıştır. Bu projeyi gerçekleştiren yakın zaman da vefat etmiş olan, Kaddafi’nin Türkiye’ye atadığı Türkiye büyükelçisi olan, Türk inşaat sektörünün uluslararası camiada önünü açan, eski Libya başbakanı olan Muhammed MANGUŞ’tur.

Libya Demir ve Çelik Şirketi (LISCO), 1979’da Misrata’da 1200 hektarlık bir alanda kurulmuştur. Yıllık 1.324 milyon sıvı çelik kapasitesine sahiptir. (LISCO, 2018) Libya’nın güneybatısındaki Wadi ash Shati bölgesinde demir cevheri yatakları 5 milyar tondan fazla olduğu tahmin edilmektedir. LISCO’nun demir ve çelik üretiminde 2013 ve 2014 yıllarına oranla 2015 yılında %51’lik bir düşüş gerçekleşerek 352,000 ton ham çelik üretilmiştir. 2013 yılında işlenmiş çelik ürün üretim kapasitesini 1,5 milyon tondan 2,4 milyon tona çıkarmak için bir proje başlatmış ve 2015’te bitmesi planlanan bu proje yaşanan hadiselerden kaynaklı durdurulmuştur. 2015’te 306,000 ton demir ve 419,000 ton nihai ve yarı mamul çelik ithal etmiştir. (Taib, 2015) Hidrokarbon olmayan ürünlerin GSYİH’ye katkıları hidrokarbon ürünlerine kıyasla çok düşük kalmaktadır. Geliştirilmesi planlanmakta ise de yaşanan hadiseler neticesinde ilerleme kaydetmek zamanla güçleşmektedir.

REAOL’ye göre 2219 MW’lık kapasiteden oluşan %10 yenilenebilir enerji kaynaklarının 2025’e kadar kurulması hedeflenmektedir. Bunun orta hedefleri ise 389 MW’lık kapasitesini 2015’e kadar, 1069 MW’lık kapasitesi ise 2020’ye kadar oluşturulmasıdır. (Energypedia, 2018) Diğer bir taraftan doğal kaynak sektörünün en çok katkıda bulunduğu Libya’nın GSYİH ve ihracat-ithalat değerlerini de kısaca inceleyelim. Dünya Bankası verilerine göre Libya’nın GSYİH’si 2000 yılına kadar (2000 yılı da dahil) 27 ila 38 milyar $ arasında gerçekleşir iken yaptırımlar neticesinde 2000 yılında 38.27 milyar $ olan GSYİH, 2001’de 34.11 milyar $, 2002’de 20.482 milyar $ olarak gerçekleşmiştir. 2003’te yaptırımların kaldırılması ile 26.266 milyar $ olarak zamanla GSYİH bir artış göstermiştir.
2008 yılında 87.14 milyar $ olarak gerçekleşmiş ve küresel krizden 2008 yılında pek etkilenmemiştir. Ancak uluslararası konjoktürde görülen gerileme neticesinde Libya’da ekonomik olarak bu durumdan etkilenmiştir. Zira en çok ticaret gerçekleştirdiği Avrupa ticari ortakları başta İtalya olmak üzere küresel krizden son derece olumsuz yönde etkilenmiştir. Bu nedenle 2009 yılında Libya’nın GSYİH’si 63.028 milyar $ olarak gerçekleşmiştir.

Devrim gerçekleşmeden önce 2010 yılında ise GSYİH tekrar artış göstererek 74.773 milyar $ olmuştur. 2011’de devrimin patlak vermesi ile GSYİH yaklaşık %50 azalarak 34.699 milyar $ olmuştur. Devrim sonrası zarar gören ülkenin ekonomisi inşa edilmeye çalışılmış ve 2012’de GSYİH 81.874 milyar $ olmuştur. 2013’te 65.503 milyar $ olan GSYİH 2014’te yaşanan kriz nedeni ile 41.143 milyar $ olmuştur. Krizden etkilenen ülkenin 2015 ve 2016 yıllarında GSYİH sırasıyla 27.842 ve 26.222 milyar $ olarak gerçekleşmiştir. 2016 sonrasında ülkenin kalkınması için uluslararası camianın harekete geçmesi, UPŞ’nin krizden ve ülkenin siyasi olaylarından kendisini muhafaza etmeye çalışarak bağımsız hareket etmeye çalışması gibi bazı çalışmalar sonucu iyileşmeler gözükse dahi bu 2010 seviyesinin çokça altındadır. 2017 ve 2018’deki GSYİH’si sırasıyla 38.116 ve 48.32 milyar $ olmuştur.

BM’nin Ticaret ve Kalkınma Üzerine Konferansı’nın yayınladıkları bilgiye göre, toplam ürün ticaretinde ürün ihracatı 2005, 2010, 2015 ve 2017 yıllarında sırasıyla 31,358 milyon $; 48,673 milyon $; 11,392 milyon $; 18,379 milyon $ olarak gerçekleşmiştir. 2017 yılında ihracatta ürün gruplarına göre yakıtlar %88 oranında iken işlenmiş ürünler %5 olarak gerçekleşmiştir. %7 ise diğer ihracat kalemlerini oluşturmaktadır. İlk beş ticari ortakları ise İtalya, İspanya, Almanya, Fransa ve Çin’dir. Ürün ithalatında ise yukarıdaki aynı yıllara göre sırasıyla 6,079 milyon $; 17,674 milyon $; 16,429 milyon $; 11,357 milyon $ olarak gerçekleşmiştir. (UNCTAD, 2019) İthalat ürünlerinden başlıcaları ise makineler, elektrik ekipmanları, gıda, tüketici ürünleri yer almaktadır.

IMF’nin 2019 yılı için büyüme tahmini incelendiğinde 4.27 olarak gerçekleşeceği tahmin edilirken 2020 yılı için ise 1.4 oranında gerçekleşeceği tahmin edilmektedir ve 2024 yılına kadar bu oran 1.5’i geçmemektedir. (TheGlobalEconomy I. , 2019) Bu da ülkenin ekonomik olarak önümüzdeki yıllarda da zorluk yaşayacağını gözler
önüne sermektedir. Kısacası, doğal kaynaklara sahip olan diğer pek çok ülke gibi Libya’nın da ekonomisi petrol ve doğalgaz gelirlerine bağlı bir ülkedir. Libya’nın petrole ve doğalgaz gelirlerine bağlı olması diğer sektörlerin gelişmesinin önünde engel olarak görülmektedir. OECD’nin araştırmalarına göre Libya’nın kalkınması için ekonomide çeşitlendirmeye gitmesi gerektiği ile birlikte bu çeşitlendirme için de beş sektörün potansiyellerini ön
plana çıkarmaktadırlar. Bunlar; inşaat ve malzemeleri, teknoloji eğitimi, enerji ve yenilebilir enerji, turizm-ulaşım ve lojistik sektörü ile tarım ve balıkçılık sektörü olarak tespit edilmiştir.

Hidrokarbon sektörü dışı demir-çelik ve ağır sanayisi gibi diğer sektörlerin GSYİH’ye katkıları oldukça düşük kalmakla birlikte gelişim göstermekte de zorluklar yaşanmaktadır. Ekonomi Bakanlığı ile Sanayi Bakanlığı birleştirilerek Ekonomi ve Sanayi Bakanlığı oluşturulmuş ve 10 Ocak 2019’da Stephanie Willams Trablusgarp’ta Ekonomi ve Sanayi Bakanı Ali Issawi ile ekonomik reformların gerçekleştirilmesi üzerine görüşmüştür. (LibyaObserver, 2019) Ülkede var olan kriz nedeni ile yabancı yatırımcıların ülkeye çekilmesi de zorlaşmaktadır. Ayrıca 2013’te yapılan anket çalışmasında Libyalıların %46’sı 2011-2012’ye oranla daha çok arttığını hissetmekte olduğunu kamu sektöründe %53 oranında gerçekleşen yolsuzlukların ciddi bir problem olduğuna dikkat çekmektedir. Libya’nın Birleşmiş Milletler Yolsuzluk Karşıtı Anlaşma’ya ve Arap Yolsuzluk Karşıtı ve Entegre Ağı’na (ACINET) Libya Adalet Bakanlığı üye olmasına karşın yolsuzluğa karşı gerçekleştirilen eforlar yetersiz kalmaktadır. Bu konuda OECD, OECD Rüşvet Karşıtı Anlaşma ile de ortaklaşa hareket ederek Libya’nın yolsuzlukla mücadelede fayda sağlayabileceğini bildirmektedir.

Ülkenin siyasi istikrarsızlığının sona erdirilmesi ile yolsuzlukla mücadelenin öncelikliklerden olması gerektiği de belirtilmiştir. (OECD, 2016, s. 74-75) OECD, ülkenin ekonomisinin kalkınması için yapmış olduğu araştırmalar ile özel sektörün altını daha çok çizmektedir. Özellikle küçük ve orta ölçekli girişimciler üzerinde durmuştur. Ancak ülkedeki güvensizlik sebebi ile yatırımlar istenilen seviyede gerçekleşememektedir. Ülkede bankacılık sisteminin aksaklıklarından da kaynaklı girişimciler borç bulmakta zorlanmaktadır. 2013 yılında İslami Bankacılık kanunlaştırılıp 2015’te yürürlüğe girmesi hedeflenmiş ancak 2014’te Hafter darbesi ile bu ertelenmiştir. Dünya Bankası ise Katar, BAE gibi diğer ülkelerde de uygulanan “İslami-Konvensiyonel” bankacılık sistemini önermektedir. Bunun yanı sıra girişimcilerin teknoloji, dil gibi bazı alanlardaki bilgi eksikliğinden dolayı bazı programlar oluşturulup eğitilmeleri amaçlanmıştır. Ülkede birçok kişi hala silah tutması nedeni ile girişimcilik istenilen düzeyde gerçekleşememekle birlikte Silahsızlandırma-Terhis-Yeniden Entegre (DDR) etme programı gibi programlar aracılığı ile hedeflere ulaşılması amaçlanmaktadır. Ek olarak bazı yasal düzenlemelerin de yapılmasını belirtmiştir. Ayrıca “Kuluçka” aracılığı ile girişimciler desteklenmeye çalışılmaktadır. (OECD, 2016)

Türkiye’de Yıldız Teknik Üniversitesi’nde Libya ile bu kuluçkalar üzerine bazı çalışmalar yürütülmektedir. Ancak
ülkenin gelirleri daha çok hidrokarbon sektörüne bağlı olduğundan uluslararası ekonomik krizlere de ülkeyi kırılgan hale getirdiği dikkatlerden kaçmamalıdır.

Krizde Libya’nın Doğal Kaynak Ekonomisi

Libya’nın petrol ve gaz endüstrisini üç dönemde incelemek gerekir.

1. 1951 – 1969 arası, Senusi döneminden Kaddafi’nin başa geçişine kadar
2. 1969 – 2011 arası, Kaddafi dönemi
3. 2011 – günümüz, Kaddafi sonrası dönem

Petrol, 1959 yılında ilk kez keşfedilmiş ve federal sistemde olan Libya, 1961 yılında yabancı yatırımcıları teşvik etmiştir. Kaddafi sürecine kadar ki olan süreçte alt yapı çalışmaları da yapılmış ancak kendi çıkarlarını dikkate alan bazı yönetici kesimler tarafından doğal kaynaklardan elde edilen gelirler halka az miktarda yansıyabilmiştir.

1969’da darbe ile başa geçen Kaddafi döneminde, 1970’li yılların en başlarında kısmi olarak yarı devletleştirme politikalarının ardından devletleştirme politikaları ile petrol endüstrisindeki yabancı şirketlerin çoğunluk hissesini almıştır. 1980’li ve 90’lı yıllarda uygulanan yaptırımlar neticesinde Libya’nın ekonomisi olumsuz etkilenmiştir. Günlük yaklaşık 3 milyon varil üretimi gerçekleşmekte iken 1980’li yıllardan itibaren günlük yaklaşık 1,5 milyon varile kadar düşüş gerçekleşmiştir. Bu yaptırımlar, ekonomiyi 2000’li yıllara kadar olumsuz yönde etkilemiştir. 2000’li yıllardan sonra belli bir oranda artış gözükse dahi 1970’li yılların gerisinde kalmıştır.

Libya’da da petrol endüstrisinin hızla büyümesi ülkeyi kiralayıcı devlet haline getirmiştir. Sektörün büyümesi devlet kurumlarının da kurulmasına katkıda bulunmuştur. İşin garip yanı ise, yaptırımlar sırasında dahi ABD petrol şirketlerinin – Amerada Hess, Conoco ve Maraton – sahip olduğu imtiyazları ve hakları UPŞ tarafından korunmuştur. 2000’li yıllarda yaptırımların kaldırılması ile petrol endüstrisinde izlenen devletleştirme politikalarında bir takım değişiklikler gerçekleşmiştir. Bunların sonucunda yapılar, şirketler ve operatörler serisi gerçekleşti.

Bunlar

– Devlete ait UPŞ (en yüksek petrol şirketi)

– Arap Körfezi Petrol Şirketi, Brega Petrol Pazarlama, Ras Lanuf Petrol ve Gaz İşletme Şirketi, Sirte Petrol Şirketi ve Zaviye Petrol Rafinerisi Şirketi gibi UPŞ’ye bağlı şirketler (devlete bağlı şirketlerdir)

– Akakus Petrol Operasyonu, Mebruk Petrol Operasyonları, Mellitah Petrol ve
Gaz, Waha Petrol Şirketi ve Zueitina Petrol Şirketi gibi yabancı ortak girişimli
şirketler

– Bir ortak girişim şirketi içerisinde keşif yapan ve faaliyet gösteren yabancı şirketler (KÜPA çerçevesinde) ya da sadece keşif veya keşif için elinde bir lisans bulunduranlardır.

2011 yılına kadar Libya’da faaliyette olan ya da lisans sahibi olan BP, Chevron, CNPC, ENI, Maraton, OMV, Shell, Total, Repsol, Statoil, Wintershall, ve Batı yabancı petrol şirketleridir.

Petrol sektörünün gelişmesi ile birlikte sektör, siyasi etkilerden ve tehlikelerden korunulmaya çalışılmıştır. Örneğin, UPŞ, Kaddafi’nin çocuklarının elinden uzak tutulmuştur. Kaddafi bir şekilde kontrolü altına almaya çalışmış olsa da yabancı yatırımcıları tercih eden bireylerin – Şükrü Ganem gibi – etkisinden dolayı bunu başaramamıştır.

Sonuç olarak 2000’li yıllarda petrol sektörünün büyümesinin iki sebebi vardır:

1) Genel petrol ve doğal gaz üretimindeki ılımlı artış,

2) Yabancı şirketlerin yatırımları, keşifleri ve üretimlerindeki artıştır. Örneğin; ENI ve UPŞ ortak girişimi ile Batı Libya Gaz Projesi ve Greenstream boru hattı yapılmıştır. Bu sayede Libya’nın gaz üretimi hızla artmıştır.

2011 yılından günümüze kadar ki süreçte petrol endüstrisinde birtakım iyileşmeler görülmüştür. Düşen üretim seviyesindeki artış kısa süreli olmuştur. 2012’de silahlı grupların ve milislerin artışı ülkedeki güvenlik sorununu da beraberinde getirmiştir. Bu nedenle ülkenin ihracatında dalgalanmalar görülmeye başlanmıştır. Bu dalgalanmalardaki sebeplerden birisi PTM’nin ve UPŞ’nin petrol sahalarındaki kontrolü kaybetmeye başlamalarıdır. Diğeri ise 2014’te artan kriz ortamında rekabet içerisinde olanların kendilerini geliştirmeleri ve petrol tesisleri üzerinde hâkimiyet kurma mücadeleleri sağlamalarıdır.

Geçici hükümet ile yerel otoriteler; silahsızlandırmayı, terhisi, silahlı olanları tekrar bütünleşmiş etme ve tek bir çatı altında birleştirme – DDR programı – konusunda başarısızlığa uğramıştır. Silahlı grupların artmasından ve güvenliğin tehlikeli duruma düşmesinden kaynaklı yerel ya da yabancı petrol şirketlerini endişelendirmektedir.
Saldırılar, başta endişe verici değildi. Çünkü saldırıya uğrayanlar eski rejimin adamlarıydı. Güvensizliğin ve şiddetin artmasıyla yerli ya da yabancı şirketler de hedef haline gelmiştir. Silahlı grupların hedeflerinde, petrol ve doğal gaz yerlerini kontrol altına almak vardı. 2011’de operasyonlarını askıya alan şirketler, çalışanlarını azaltmak gibi bir takım basit güvenlik tedbirleri almışlardır. Tek bir çatı altında güvenlik güçlerinin olmaması petrol şirketlerinin sahada personelleri için güvenlik hükümlerini almasını zorlaştırmaktadır. 2014’te Trablus uluslararası hava limanının tahrip olması durumları daha da kötüleştirmiştir.

Güvenlik durumlarından dolayı birçok elçilikler dahi Trablusgarp’taki yerlerini kapatıp Tunus’a taşınmışlardır. Terminallere yapılan saldırılar sonucu birçok petrol ihracat terminallerinin kapatılmasına sebep olmuştur. UPŞ tarafından mücbir sebepler ilan edilmiş belli bir müddet sonra mücbir sebepler kaldırılmıştır. UPŞ, Bingazi’nin de
açık olduğunu bildirmiştir. Bildiri, uluslararası ortakları geri kazanabilmeyi planlamıştır. 2016’da Hafter güçleri, Sirte Körfezi’nin kontrolünü Jadhran’dan almıştır. Yerel güçler ve otoriteler defalarca ihracat ve gelir kontrollerini kontrol etmeye çalışmışlardır. Örneğin; Kasım 2013’te Berka İcra Ofisi – Jadhran’ı da dahil ederek – kurulmuş ve petro için alıcı aradıklarını duyurmuşlardır. Mart 2014’te ABD donanması, K. Kore bayraklı bir petrol tankeri yakalamışlardır.

Trablus hükümeti ile Tobruk hükümetinin arasındaki çatışma, yakıt kaçakçılığı, petrol ve doğal gaz tesislerine saldırma vb. durumlarını daha da kötüleştirmektedir. Yabancı şirketlerden bazıları, ülkeden çıkarken; bazıları da pozisyonlarını koruyarak bazı fırsatlar elde etmişlerdir. Örneğin; 2017’de OMV, Occidental’ın Sirte Havzası’ndaki
Nefura petrol alanından %7 hisse satın almıştır. Diğer bir örnek; ENI, Bouri sahasında yeni bir gaz keşfi yaptığını bildirmiştir. Başka bir örnek ise, Wintershall (Almanya) ile petrol paylaşımı düzenlemelerinin yapılması ve işletilen bazı petrol sahalarındaki üretimin yeniden başlatılması üzerine anlaşmaya varılmıştır. Sanallah, OMV (ABD) ve
AGOCO, Tafneft (Rusya) şirketleri ile görüşmüştür. 2018’de Total (Fransa), Waha petrol imtiyazlarında Marathon’dan 450 milyon $ karşılığında %16.3 oranında hisse satın aldığını duyurmuştur. Sonuç olarak 2018 yılında doğal kaynak sektörüde faaliyette bulunan şirketler; BP, Shell, ENI, Total, API, BB Energy, Cepsa, Repsol, Socar, Unipec, Rosneft, LERCO, Trasta Enerji’dir.

Kısacası, 2011 sonrasında güvensizliğin ve çatışmanın, yakıt sektöründe olumsuz etkisi söz konusudur. UPŞ, petrol ve gaz sektöründe oluşan zararların ülkenin yararına olmadığını açıklaması ile kendisini siyasi kaostan muhafaza etmeye çalışmaktadır. Bu noktada bazı başarılar – örneğin, petrol üretimindeki artış gibi – elde etmiştir. 2015’te Tobruk hükümeti yeni bir UPŞ banka hesabı açmaya çalışarak kendi UPŞ’sini kurmaya çalışmıştır. (MiddleEastConfidential, 2015) Bu nedenle Sirte Körfezi’nde çatışmalar yaşanmıştır. Zuhur eden bu hadiseler ortasında bazı petrol şirketleri ülkeyi terk ederken bazıları da bulundukları konumu korumaya çalışarak UPŞ ile işbirlikleri yoluyla nüfuz alanlarını genişletmeye çalışmaktadırlar. Etki alanlarını genişletmenin bir diğer yolu ise ülkeden ayrılan şirketlerin hisselerini satın almaktır. Ayrıca Sanallah, yıllık yaklaşık 750 milyon $’a sebep olan yakıt kaçakçılığı ile mücadele bir takım politikalar oluşturulacağnı belirtmiştir. (TheLibyaObserver, Oil Smuggling…, 2018) UPŞ, petrol üretimini 2021’e kadar günlük 2,1 milyon varile çıkarmayı hedeflemektedir.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Suriye Kürtlerinin Tarihçesi, Siyasi Konumları ve Suriye’de Kürt Bölgeleri

Suriye’deki Enerji Kaynakları ve Türkiye

Kaynak

Hatice Aydemir, Libya’nın İstikrarının Sağlanmasında Ekonomik Kalkınmanın Rolü

II. Dünya Savaşı’nın Askeri, Siyasi ve Genel Sonuçları (1939)

Dünya Savaşı

20.yüzyıl bilindiği üzere, tarih boyunca meydana gelen büyük çaplı ve topyekûn savaşların yaşandığı uzun bir yüzyıl olmuştur. Her iki savaşta da savaşın kaybeden devletleri, kazanan devletlerin ağırlığı altında ezilmek zorunda kalmıştır. I. Dünya Savaşı sonrasında imzalanan anlaşmalar, beklenen barış ortamını sağlama konusunda yetersiz kalmıştır. Bu anlaşmalar, kazanan devletlerin adaleti sağlamak başlığı altında gerçekleştirdiği adaletsizlikler silsilesi hâline gelmiştir. Bütün bunların akabinde oluşan güvensiz ortam ise, ikinci ve daha büyük bir savaşın başlamasına zemin hazırlamıştır.

Almanya’nın 1 Eylül 1939’da Polonya’ya saldırmasıyla başlayan II. Dünya Savaşı, tarihin gördüğü en yıkıcı savaşlardan biri olmuştur. Ülkeler yanmış, yıkılmış ve milyonlarca insan ölmüştür. Bu savaş tam bir “dünya” savaşı olmuştur. II. Dünya Savaşı, dünyanın büyük bölümünü savaş alanı hâline getirerek doğrudan, diğer bölümlerini de dolaylı olarak etkileyerek, dünyanın bütününü ilgilendirmiş ve yönlendirmiştir. Bu çevrede, sıcak savaşın ağırlıklı olarak geçtiği bölgeler; sırasıyla Avrupa, Doğu Asya ve Kuzey Afrika olmuştur. Bu bölgelerdeki ülkelerin büyük bölümü, bazıları birden fazla, yabancı işgaline uğramış ya da işgal olmasa da doğrudan askerî hedef ve cephe durumuna gelip, topyekün savaşın bütün yıkımlarını ve getirdiği felaketleri yaşamıştır. Bundan dolayı, yenilen ülkelerin yanında, Amerika Birleşik Devletleri dışında, yenen ülkeler de savaştan yorgun ve bitkin çıkmışlardır. Fakat ne var ki, altı yıllık bu ıstıraplı dönemden sonra, dünya arzu edilen barış ortamına kavuşamamıştır. Milletlerarası mücadeleler, büyük devletlerin çatışması ve mahallî savaşlar, insanlığı zaman zaman üçüncü bir dünya savaşının eşiğine kadar getirmiştir. Böyle bir “sıcak savaş” yaşanmamıştır fakat barış da olmamıştır. Bundan sonraki bir çeyrek yüzyıla damgasını vuran süreç “soğuk savaş” diye adlandırılacaktır.

Nasıl ki, I. Dünya Savaşı’ndan sonraki dünya, 19. yüzyılın dünyasından çok farklı olmuş ise, 1945’ten sonraki dünya da, 1918’in dünyasından çok farklı bir yapıda olmuştur.

  1. DÜNYA SAVAŞININ SİYASÎ SONUÇLARI
  2. Dünya Savaşı; askerî boyutları yanında siyasî boyutlarıyla da, milletlerarası ilişkiler ve dünya güç dengelerindeki gelişmeleri derinden etkileyen bir savaş olmuştur. Milletler Cemiyeti’nin yerine Birleşmiş Milletler kuruldu. Amacı, devletler arasındaki sorunları barışçı yöntemlerle çözmek ve savaşı tamamen ortadan kaldırmaktı. Avrupalılar kendi aralarındaki sorunları barışçı yollarla halledebilmek için bir “Avrupa Birliği” projesini tartışmaya başladı.

Milletlerarası politikanın yapısı değişmiştir. İngiltere ve Fransa artık eski gücünde değildir. Fakat dünyanın iki ayrı kıtasından iki farklı ülke belirmiştir. Biri geniş bir coğrafyaya sahip olan Sovyet Rusya, diğeri ise Süper Devlet (Super Power) adı verilen

Amerika Birleşik Devletleridir. Birleşik Amerika, savaştan sonra Monroe Doktrini’ni terk ederek bir dünya devleti olarak uluslararası politikada birinci lige çıkmıştır. Sovyet Rusya da, savaş başlayana kadar takındığı çekingen tutumu bırakarak, takip ettiği anormal derecede saldırgan ve emperyalist politika ve gerçekleştirdiği teknolojik gelişmelerle, uluslararası politikanın birinci planında yerini almıştır. Bu iki süper gücün üstünlükleri günümüzde de devam etmektedir. Daha önce dünya politikasında mühim rolleri olmayan bu iki kuvvetin düşmanca karşı karşıya gelmesiyle, dünya siyasetinde iki kutuplu yeni bir düzen kurulmuştur. Bu durum dünya gündemini yeni bir bloklaşma ve ittifaklar dönemine sokmuş ve Soğuk Savaş dönemi başlamıştır. Soğuk Savaş dönemi, Rusya’nın liderliğinde oluşan Doğu Blok’u (Varşova Paktı) ve Amerika Birleşik Devletleri’nin liderliğinde kurulan Batı Blok’unun politik mücadeleleriyle sürüp gitmiştir. Dünya artık hızla bu iki bloğun etrafında toplanmaya, örgütlenmeye, diğer bir deyişle kutuplaşmaya başlamıştır.

     İkinci Dünya Savaşı, 1945 Mayıs ayında Avrupa’da, Eylül ayında da Asya’da sona erdi. Ancak Asya ve Avrupa’da savaşın sona ermesiyle bu kıtalardaki güçler dengesinde büyük boşluklar meydana geldi.

Çünkü İkinci Dünya Savaşı’nda gerek galip gelen İngiltere, Fransa gibi ülkeler gerekse yenilen Almanya, İtalya ve Japonya gibi ülkeler savaştan büyük ölçüde yıpranmış ve zarar görmüş olarak çıkmışlardı. Bu devletlerin kendilerine gelebilmeleri için uzun yıllara gerek vardı. Savaştan sonra güçlü olarak ayakta kalabilenler ise, siyasi ve ekonomik doktrinleri birbirleriyle çatışan Avrupa’ya göre iki “kenar” devlet, yani Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyetler Birliği idi. Bu sırada, Birleşmiş Milletler Örgütü’ne güvenen Batı Devletleri, savaşın, ülkelerinde ve insanlarında meydana getirdiği olumsuzlukların ve bıkkınlığın da etkisiyle, silahlı kuvvetlerinin tamamına yakınını terhis ettiler.

Bunun karşısında Sovyet Rusya, başta ele geçirmiş olduğu geniş coğrafyayı korumak istemesi ve bölgede etkinliğini sürdürebilmesi için büyük ve güçlü ordularını daha da takviye etti. Uygulamasına yöneldiği yayılma politikasıyla Sovyetler, Batı Avrupa için endişe kaynağı haline gelmekteydi. Çünkü, savaştan sonra, diğer devletlerin kamuoylarındaki ve ekonomilerindeki olumsuz hava sebebiyle Avrupa’da istediği gibi hareket edebilecek tek devlet olarak Sovyetler Birliği kalmıştı. Bu dönemde Sovyetler Birliği’ne karşı koyabilecek tek devlet ise Amerika Birleşik Devletleri idi. Ancak Amerika da, savaş sonunda kendi kamuoyunun etkisiyle, yeniden kıtasına çekilme politikasına dönme eğilimindeydi. Sovyet Rusya mevcut bu durumu kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak istemişti. Bu nedenle savaş sırasında işgal ettiği Doğu ve Orta Avrupa ülkelerini peykleştirme çalışmalarını hızlandırmıştı. Diğer yandan Türkiye, Yunanistan, İran üzerinde etkisini geliştirmek için baskı ve isteklerde bulunmaya başlamıştı.

Baltık Denizi’nden Balkanlar’a, hatta Uzakdoğu’da Çin’i ve Kuzey Kore’yi içine alan bir güvenlik kordonu oluşturmuştur.

Bu güvenlik kordonunu Demirperde ile kapatarak gerisinde olan biteni dünyadan gizlemiştir. Bir yandan da Avrupa’daki durumlarını sağlamlaştırmak için, işgalleri altında tuttukları ülkelerde komünist rejimleri yerleştirmeyi başararak, bugünkü Sovyet Uyduları dediğimiz durumu ortaya çıkararak Avrupa’da oldukça tehlikeli bir genişleme gösterdiler. Sovyetlerin bu yükselişinin mühim bir neticesi olarak, ilk defa milletlerarası ilişkilerde doktrin ve ideoloji unsuru devreye girmiştir.

Sovyet Rusya’nın politikası, komünizmi bütün dünyaya hâkim duruma getirmeye dayanıyordu. Bu yüzden savaştan sonra mezkûr devletin dış politikası tamamen bu amaca yöneldi: “Rejim satma“. Nitekim savaş sonucunda  “Nazizim“, “Faşizm” gibi ideolojiler tasfiye edilirken, komünizm güçlenmiştir.

Tabiî bu durum, bu politikalardan hoşnut kalmayan ülkeler tarafından Rusya’ya karşı ittifaklara yol açtı. Böylece dünyayı yeni bir bloklaşma dönemine sürükleyen yeni gelişmeler ortaya çıktı.

ABD, kapital ve liberalist bir ülkeydi. Diğer süper güç olarak Rusya’nın bu yayılmacı politikalarına çevreleme politikası ile cevap vermiştir. Yani iki farklı ideolojinin kapışma dönemi başlamıştır ve bunun sonucunda ekonomik meseleler doğmuştur. Bahsettiğimiz politikanın ilk örneğini 1947 Mart ayında Truman Doktrini oluşturmuştur. Truman Doktrini, Amerika’nın Sovyet tehdidine maruz kalan ülkeleri destekleme kararını ifade ediyordu.  Ardından aynı yıl Haziran ayında Marshall Planı ile çöken Batı Avrupa ekonomilerinin kalkındırması öngörülmüştür. Amerika’nın kabuğuna çekilerek meydanı kendisine bırakacağına kesinlikle inanmış olan Sovyetler için Amerika’nın bu yeni tutumu çok şaşırtıcı oldu ve bir telaş yarattı. Uydu ülkelerle Moskova arasındaki bağları kuvvetlendirmek ve komünist faaliyetlerini tek merkezden idare etmek için yeni tedbirlere başvurdu. 5 Ekim 1947’de Cominform (Communist Information Breau) kuruldu.

     Amerika, devamında 1949 yılında Avrupa için askerî yönden birleşmeyi NATO, siyasi yönden birliği ise Avrupa Konseyi’nin teşkili ile sağlamıştır.

Sovyetler Birliği casusları vasıtasıyla nükleer silah teknolojisini temin etmişti ve 1949 yılında ilk atom bombasını başarıyla denediler. Aynı yıl Mao liderliğindeki komünistler rakiplerini yenerek Çin’i tamamen ele geçirdi. Paniğe kapılan Amerikalılar, Sovyetler Birliği ile komünizmin yayılmasını engellemek için fiziken çevreleme (containment) politikasını uygulamaya soktular. Bu politikanın ilk halkası olan NATO (Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü) askerî ittifakı 1949’da kuruldu. Bunu, başka bölgesel savunma ittifakları ve ikili anlaşmalar takip etti. Diğer tarafta ise Cominform ve COMECON kurulmuş, NATO’ ya karşılık ise Varşova Paktı yer almıştı. Sovyetler Birliği tamamen çevrelenmeye çalışılırken dünya üzerindeki konumu ve önemi ne olursa olsun her ülke tarafını açıkça belirtmek zorunda kaldı. İttifaklar kısa zamanda katılaşıp bloklara dönüştü.

Türkiye ise diğer devletler gibi güvenlik bunalımı içinde, kendisinin de yer alabileceği, emniyette hissedeceği bir kuruluşun güvenliği altına girme yollarını arıyordu. Her ne kadar savaşa girmese de ekonomisi yıpranmış, gerekli hamleleri yapamamıştı. Hemen yanı başında yüzyıllardır Türkiye üzerindeki emelleri olduğu bilinen ve şimdi de süper güç haline gelmiş bir Sovyet Rusya, Türkiye’yi daha da tedirgin etmekteydi.Bunun üzerine Türk devlet adamları iki kutba ayrılmış dünyada Batı Bloğunun yanında yer almışlardır. Başta ABD olmak üzere Avrupa ülkelerinden yardım ve destek istemişlerdir. Böylelikle Türkiye Birleşmiş Milletlere kurucu üye olmuş, Truman Doktrini’nden  yardım, Marshall Planı’ndan yardım, Dünya Bankası’ndan kredi, ABD’den askerî  yardım almıştır. Ancak NATO’ya kuruluş aşamasında alınmamıştır.

     Günümüz dünyasının en mühim gelişmelerinden biri de, sömürgeciliğin tasfiyesidir.

Sömürge sisteminin eskisi gibi devam edemeyeceği herkes tarafından bilinmekteydi.  Amerika ve Sovyetler Birliği, ideoloji ve çıkarları nedeniyle buna karşıydı. Aynı zamanda 2. Dünya Savaşı deneyimi, sömürge ülkelerinin kendi durumları ve dünyaya bakışlarını tamamen değiştirmişti. Sömürge güçlerinin prestiji ciddi anlamda zedelenmişti. Avrupalı subayların komutasında cephelerde savaşan sömürge askerleri, savaş esnasında milliyetçilik ve başka ideolojilerle tanışmış ve savaş deneyimleri, sömürgecilere tepkilerini arttırmıştı. Bunda Alman ve Japon savaş propagandaları da etkili olmuştu. Sömürgecilere karşı bazı sömürgelerde aktif veya pasif direniş ile bağımsızlık mücadelesi başladığında, bu kısa sürede diğer sömürgelere yayılmış, en itaatkâr gözüken halklar bile bundan etkilenmiştir.

Bir yer istisna edilirse, Asya ve Afrika’daki bağımsız devlet sayısı altı iken, bugün bunların sayısı elliyi aşmaktadır.  Sömürgelerin bağımsızlıklarını kazanmaları ise, milletlerarası politikaya Üçüncü Dünya veya “Bağlantısızlar Bloğu” denen yeni bir kuvvetin girmesi sonucunu vermiştir.

İkinci Dünya Savaşı’nın en önemli siyasî sonuçlarından biri de, milletlerarası politikanın alan genişlemesidir. Savaşın başladığı tarihe kadar uluslararası ilişkilerin ağırlıklı merkezi Avrupa idi. Yani Avrupa siyaseti demek, dünya siyaseti demekti. Üçüncü Dünya ülkeleri de denilen Asya, Afrika ve Latin Amerika, bahsettiğimiz tarihe kadar sadece Avrupa politikasının çerçevesi içinde yer alırlardı.

Halbuki bugün artık böyle değildir. Asya, oldukça önemli bir uluslararası politika alanı hâline gelmiştir. Çin Halk Cumhuriyeti ve Hindistan gibi kalabalık nüfuslu ve geniş ülkeli iki devletin ortaya çıkışı, ve Japonya’nın Asya’da büyük bir ekonomik kuvvet olarak tekrar sivrilmesi bu sonucu doğurmuştur.

Afrika, artık sömürgeciliğin Kara Afrika’sı değil, uluslararası ilişkilerin yeni bir ağırlık alanıdır.

Latin Amerika’da da keza bir uyanış başlamıştır. Örneğin 1982’de Arjantin, İngiltere’ye, Küba’da Fidel Castro da ABD’ye kafa tutma cesaretini gösterebilmiştir.

ikinci dunya savasi naziler
  1. DÜNYA SAVAŞI’NIN ASKERÎ SONUÇLARI

     Devletler, milyonlarca insanı askere alma, silahlandırma, eğitme ve uzun kitlesel savaşları savaşma becerisi elde etti. Sadece ordu ve devlet değil bütün millet her şeyi ile savaş gayesi doğrultusunda seferber edildiği için sivil-asker ayrımı da büyük ölçüde ortadan kalkmış oldu. Eskisi gibi savaşlar muharebe alanları ve askerî faaliyet sahaları ile sınırlı kalmadığından, savaşan milletlerin bütün ülkeleri savaş alanına dönüştü. Yeni gelişen hava gücü sayesinde düşman devletin sivil halkı da savaşın sonucuna etki etmek için, ağır bombardımanlarla rehin alındı.

Bu dönemde siyasî, ekonomik, sosyo-kültürel ve teknolojik değişimin askerî sistem ve genel olarak savaşta etkisi hemen hissedilmemiş, uzun bir sürece yayılmıştır. Bazı devlet ve ordular gelişmelere daha çabuk ve etkin tepki göstermiş, bazıları ise çoğunlukla geç kalmıştır.

Askerî bilginin üretim ve paylaşımı gittikçe askerlerin tekelinden çıkıp çok daha geniş bir kesime yayılmıştır.

Ayrıca yeni çağın teknolojiye düşkünlüğü ile beraber, sorunların, yeni bir silahın icadı ile çözülebileceği zehâbına kapılınmıştır.

     Savaşın son aşamasında nükleer silahların başarıyla kullanılması ile birlikte askerî alanda da radikal bir dönüşüm yaşanmaya başlandı.

Öte yandan, sömürge imparatorluklarının dağılmaya başlamasıyla gayrinizâmî harpler patlak verdi ve konvansiyonel ordular, bambaşka sorunlarla karşı karşıya kaldı.

İkinci Dünya Savaşı sırasında askerî teknoloji alanında başlayan hızlı değişim, Soğuk Savaş döneminde de devam etti. Konvansiyonel ordu birlikleri neredeyse tamamen zırhlı ve mekanize hâle geldi.

Sovyetler Birliği 1949’da atom bombasını başarıyla test ettiğinde Amerika’nın nükleer tekeli artık ortadan kalkmıştı ama silah ve teknoloji üstünlüğü devam etmekteydi. Amerikalılar hızla “Hidrojen” bombasını geliştirip üreterek tekrar ezici üstünlük kurmaya çalıştı. 1953’te ise Sovyetler kendi hidrojen bombalarını test etti. Böylece nükleer silahlanma yarışı hız kazandı.

1991 Körfez Savaşı, dünyanın tek süper gücü olan Amerika’nın askerî güç ve teknoloji açısından ne kadar rakipsiz olduğunu gösterdi. Savaş, Amerikalı liderlere o kadar büyük güven verdi ki, bütün dünyayı kendi istedikleri tarzda yeniden tasarlayacak ve kontrol edecek güç ve kabiliyete sahip olduklarını düşündüler. Amerika’nın müdahalede bulunduğu bütün coğrafyalarda mevcut isyancılar daha da radikalleşti. El Kaide’den çekinilirken ondan daha radikal ve tehlikeli ISIS (DAEŞ) gibi örgütler ortaya çıktı. Farklı coğrafyalardaki örgütler birbirleriyle bilgi, para, uzman paylaşmaya başladı. Yani terör gerçek anlamda küreselleşti.

  1. DÜNYA SAVAŞININ GENEL SONUÇLARI

     İkinci Dünya Savaşı’nın tüm dünya ülkeleri üzerinde yarattığı sonuçları, Birinci Dünya Savaşı ile karşılaştırılamayacak kadar büyüktür. 32 milyon ölü ve 35 milyon da yaralı vardır. Diğer taraftan, kesin olmamakla birlikte, Amerika Birleşik Devletleri 300.000 asker Fransa 850.000 asker ve sivil, İngiltere 716.000 asker ve sivil, İtalya 450.000, Polonya 5.000.000, Çin 8.000.000, Japonya 3.600.000 dolaylarında insan kaybetmiştir. Diğer ülkelerle birlikte tahminen toplam 40 milyondan fazla insan İkinci Dünya Savaşı’nda hayatını kaybetmiştir.

İkinci Dünya Savaşı, daha önceki savaşlara göre, savaşın boyutlarını çok büyütmüş ve daha etkili hale getirmiştir. Buna, ulaşılan taktik ve teknik düzey, silah ve savaş araç gereçlerinin kapasiteleri ile, bunların maliyetleri apaçık ortaya koymaktadır. Savaş endüstrisi, tüm üretim elemanlarının önüne geçerek birinci sırayı almış ve ülkeler tüm kaynaklarını bu altı senelik zaman zarfında galip çıkabilmek uğruna harcamışlardır. Savaş sonunda ABD, diğer devletlerin aksine savaş yüzünden çok zenginleşen tek ülke idi. 20 milyar dolarlık altın rezervine sahipti. Bu da ABD’ni savaş sonunda en büyük mal ihracatçısı yapmıştır. Birkaç yıl sonra ise ülke dünya mal ihracatının 1/3’ünü karşılar konuma gelmiştir. ABD teknik bilgi alanında, özellikle savaş boyunca yeni keşifler,  yeni icatlar, yeni üretim yöntemlerinde çok büyük ilerlemeler sağlamıştır. Nükleer araştırmalar için ABD’nin yaptığı harcamalar, savaşın olmadığı normal dönemlerde yapılacak harcamanın birkaç on katı kadar daha fazlaydı.

1940–1945 yılları arasında Avrupa’da 450 bin kilometrekarelik bir alanı ve 24 milyon nüfusu sınırları içine katan Sovyet Rusya, 1945-1948 yılları arasında ise bir milyon kilometrekare toprak ile 92 milyon nüfusu kontrolüne almış, muazzam bir coğrafyaya hakim olmuştur. Her şeye rağmen ekonomik altyapısı, sahip olduğu coğrafyaya paralel olarak benzer ölçüde büyüyememişti. Aksine insan kayıpları Rusya’ya zor zamanlar yaşatmıştır.

     Milletlerarası münasebetler artık uzaya intikal etmiştir.

Birinci Dünya Savaşı karada ve denizlerde yapıldı. İkinci Dünya Savaşı’nda ise, zaferi, havada güçlü olanlar kazandı. Bu savaşta kara ve deniz muharebelerinin kaderini daima “tayin” etmiştir. Yani, İkinci Dünya Savaşı, milletlerarası mücadeleyi dünyanın yüzeyinden atmosfere çıkarmıştır.

İlk adımlarını İkinci Dünya Savaşı sırasında atan füze teknolojisi, savaştan sonra büyük bir gelişme hızı gösterince, büyük kuvvetler mücadelesi günümüzde atmosferi de aşarak uzaya intikal etmiştir. Uzay şimdi kuvvet üstünlüğü mücadelesinin yeni alanı olmuştur. Bir zamanlar nasıl sömürge sahibi olmak büyük devlet olmanın şartı gibi kabul edilmişse, şimdi de uzayın derinliklerinde önemli bir kuvvet olmanın şartı gibi gözükmektedir.

Nazilerin Yahudi, Çingene ve Slavlar için inşa ettikleri toplama kampları ve yok etme politikası insanları derinden etkiledi. Savaş öncesinde Avrupa’da yaşayan 10 milyon Yahudi’nin 6 milyonu yaşamını yitirdi. Toplu katliamlar, soykırımlardaki savaş suçluları yargılandı.

Ekonomik neticelere gelecek olursak, ülkelerin savaş öncesindeki millî gelirleri savaş sonrasında 1/3’e, ihracat 1/10’a geriledi, üretim materyallerindeki azalma 1/15 oranında gerçekleşti. Savaşa katılan ülkelerin paraları dolar karşısında ortalama yüz kattan az olmamak üzere değer kaybetti. Eskiden paralar altına tekâbül ederken, artık dolar uluslararası para birimi oldu. Bretton Woods Antlaşması ile Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası ortaya çıktı.

      Avrupa ekonomisi yaklaşık %50 küçülürken ABD’de %50 büyüme meydana geldi. Bu veriler gücün Avrupa’dan ABD’ye kaydığının göstergesidir.

Atom bombalarından dolayı Japonya’da savaşın yıkımı çok ağır oldu.

Tarihin hiçbir döneminde ekonomik meseleler, milletlerarası münasebetlerde bugünkü kadar ağırlık kazanmamıştır. Bugün bütün dünya ülkeleri, siyasi kuvvet dengesi, güvenlik ve barış gibi meselelerden çok, ekonomik kalkınma, refah, daha iyi bir yaşama seviyesi gibi meselelerle yoğun bir şekilde meşguldür. Bunun sonucu olarak da bugünkü uluslararası ilişkilerde ekonomik faktör, büyük bir ağırlığa sahiptir. Zengin ve fakir ülkelerle gelişmiş ülkeler arasındaki farklılıkları ekonomik ve ticari münasebetler yoluyla ortadan kaldırmak, bugünkü milletlerarası münasebetlerin temel meselelerinden birini oluşturmaktadır.

SONUÇ

Sonuç olarak, İkinci Dünya Savaşı, zamanın en kanlı ve tahrip gücü yüksek savaşı olarak tarih sayfalarında yerini almıştır. Uzun ve yıpratıcı savaş, ülkeleri harabe haline getirmiş, özellikle sosyal ve ekonomik yaşamı felce uğratmıştır. Bununla beraber kurulmuş olan dünya düzeni ve güçler dengesi değişmiş, güvenlik bunalımı doruk noktasına ulaşmıştır. Savaş sonucunda Avrupa’nın büyük bir bölümü yorgun ve bitkin düşmüştür. ABD ve Sovyetlerin karşılıklı teknik, bilimsel, askerî alandaki kapışmalarını içeren Soğuk Savaş dönemi, ve bu dönemde meydana gelen her türlü gelişme, bugünkü dünya siyasî atmosferinin de temelini oluşturmaktadır. Bugün birbirlerine tamamen zıt olan bu iki ülke arasındaki gerginlikler, problemler hâlâ devam etmektedir.

Ayrıca yaşanan savaşlar krizler, buhranlar ve daha niceleri, bugün Siyasî Tarih dediğimiz alanın genişlemesine sebep olmuştur.

Ayrıca bana kalırsa, son zamanlarda neredeyse tüm dünyayı etkisi altına alan Covid-19 virüsünün ortaya çıkışı, tamamen uluslararası gergin ilişkilerin doğurduğu korkunç bir neticedir. Ve bu gerginliğin temelleri, bütün bu satırlarda anlattığım olaylara kadar dayanmaktadır. Emperyalist devletlerin çekişmeleri dün olduğu gibi bugün de devam etmektedir ve ne yazık ki gelecekte de devam edecektir. Bizler, geçmişi araştırıp analiz ederek, bugünün dünyasını daha iyi kavrayabilmekte ve ne yapmamız gerektiğini, tecrübeler ışığında tayin edebilmekteyiz.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Cumhuriyetin İlk Yıllarında Türk Sineması

Türkiye Cumhuriyeti Ve Rusya Federasyonu İhracat ve İthalat İlişkisi

 KAYNAKÇA

Fahir Armaoğlu- 20. Yüzyıl Siyasî Tarihi

– Rıfat Uçarol- Siyasi Tarih (1789-2010)

– Alper Alpaslan Eker – İkinci Dünya Savaşı Sonrası Türk Dış Politikasındaki Gelişmeler ve Türkiye’nin Nato’ya Giriş Süreci (1945-1952

-İkinci Dünya SAVAŞI Sonrası Yeni Dünya Düzeni ve Türkiye- Doç. Dr. Fethullah AKIN

-İkinci Dünya Savaşı Sonrası Dönemde Avrupa’nın İnşasında ABD’nin Rolü- Aysel Gizem BAŞER

-II. Dünya Savaşı Sonrasında Alman Dış Politikası- Taşkın DAYANGAÇ

-Dünya Askerî Tarihi- Prof. Dr. Mesut UYAR

 

*Bu çalışmanın tüm hakları Betül KARATAY’a aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Necmettin Erbakan’ın Yurtdışı Gezileri, D-8 Projesi ve 28 Şubat Süreci

Başbakan Necmettin Erbakan beraberinde bakanlar, milletvekilleri, bürokratlar, İş adamları ve gazetecilerden oluşan 250 kişilik bir heyet ile Endonezya, Singapur, Pakistan, İran ve Malezya’nın da içinde bulunduğu Doğu Asya gezisine çıkmıştır. Bu gezi 10-21 Ağustos 1996 tarihlerinde gerçekleşmiş ve 11 gün sürmüştür. Erbakan Hocanın bu ülkeler ile Türkiye’nin ticaret hacminin arttırılması ve ilişkilerin
iyileştirilmesidir. Temel amacı ise Erbakan’ın uzun yıllardır aklında bulunan D-8 ‘lerin oluşumu için zemin hazırlamaktır.

İran Gezisi

“Necmettin Erbakan, İran Gezisine 10 Ağustos 1996 tarihinde çıkmıştır. Görüşmelerin gündeminde İran’dan doğalgaz, petrol, elektrik ithali ve Kuzey Irak sorunu yer almıştır. İran’da, başkanlığını Erbakan’ın yaptığı Türk heyetine muazzam bir ilgi ve misafirperverlik gösterilmiştir. Erbakan, ABD’nin ambargo ve baskı
tehdidine rağmen doğalgaz anlaşmasını imzalayacağını söylemiştir” .
Başbakan; İran ile doğalgaz anlaşmasını imzalamanın önemini şu sözlerle belirtmiştir;
“Türkiye’nin bu gaza çok ihtiyacı var. Türkiye’nin elektrik açığı bulunuyor. ABD
kendine göre gerekçeler öne sürebilir. Ama komşuluk ilişkilerimiz bu anlaşmayı imzalamamız gerektiriyor. Bu hususlar kendilerine bildirildi”. Resmi temaslarda ayrıca aşağıdaki anlaşmalara varılmıştır; • -“Yapılan doğalgaz anlaşmasıyla Türkiye’deki faal olan doğalgaz hattına İran doğalgaz boru hattının entegresi hedeflenmiştir. İran’ın doğalgaz boru hattı başkenti Tebriz’e kadar gelirken, bu hattın; Doğubayazıt-Erzurum- KayseriAdana-Ankara’ya ulaşması planlanmıştır. Bu anlaşma neticesinde Rusya ile birlikte İran’ın Türkiye’ye alternatif doğalgaz kaynağı olması amaçlanmıştır.
• Bir süredir aksayan karma ekonomi komisyonu düzenli olarak yapılacaktır.
• -Türkiye ve İran kendi işadamlarına karşılıklı ticaret teşviki için 100’er
milyon dolarlık Eximbank kredisi açacaklardır.
• -Güvenliğin sağlanmasıyla birlikte sınır ticareti teşvik ettirilecektir.
• -Ekonomik İşbirliği Teşkilatı her iki devlet tarafından da geliştirilecektir.
• -İstanbul Tebriz direk uçuşları başlayacaktır.
Başbakan anlaşmalar yapıldıktan sonra bir konuşma yaparak İranlı yetkililerle yapılan görüşmelerde anlaşmaya varılan hususları anlatmış ve bu anlaşmanın hayata geçirilebilmesi için işadamlarına büyük sorumluluk düştüğünü belirtmiştir. Erbakan’ın İran gezisinin önemli noktalarından bir diğeri de Kuzey Irak sorunu
olmuştur. Hoca bu soruna dörtlü barış adını verdiği bir çözüm oluşturmuştur. Erbakan Milliyet gazetesine verdiği röportaj da Dörtlü Barış Planına şöyle açıklık getirmiştir;
“Kuzey Irak sorununu bölge ülkelerin çözmesi gerekmektedir. Bunu yapacak ülkelerde Türkiye, Irak, İran ve Suriyedir. Kuzey Irak’taki bazı grupları İran bazı grupları Türkiye desteklerse sonuçta Türkiye ve İran çatışma haline gelmektedir. Oysa biz üç yüz seneden beri dostluk içinde yaşıyoruz. Bölgedeki terörü ancak elbirliğiyle ortadan kaldırmak mümkündür. Bu dört ülke koordineli bir çalışmayla bunu başarabilirler. Şu anda bu ülkelerin ilişkilerinde kuşku var. Oysa kuşkunun yerini karşılıklı güven alırsa sorun çözülür. Kuzey Iraktaki bütün gruplara bu açıdan yaklaşmak gerekir. Suriye’de bu işbirliğine katılmalıdır.” Erbakan İran gezisini yeni bir dünya düzeni kurmak için ilk adım olarak nitelendirmiştir. İran ile doğalgaz anlaşmasının dışında elektrik ve petrolle ilgili iki
ayrı anlaşma da imzalanmıştır. Bu anlaşmalara göre de Türkiye İran’dan altı milyon ton petrol ithal edecektir.
DYP başkan yardımcısı Mehmet Gölhan, Erbakan’ın Dörtlü Barış fikrini eleştirerek “koalisyon protokolünde olmayan konuların dile getirilmesini tasvip etmiyorum” demiştir. Erbakan bu ziyareti ile ülkesinin enerji ihtiyacını zengin rezervleri olan komşusu İran’dan en ekonomik şekilde karşılaşmıştır.

Pakistan Gezisi

Necmettin Erbakan İran ziyaretinin ardından 12 Ağustosta Pakistan’a geçmiştir. İslamabad’da Başbakan Benazir Butto tarafından karşılanmıştır. Erbakan bu ziyareti “Muhterem Başbakan Hanımefendinin daveti üzerine yapıyoruz memnunuz İnşallah faydalı görüşmeler yapacağı’’ dedi . Erbakan Pakistan ziyaretinde özellikle savunma sanayiinde işbirliğinin yanı sıra uçak üretimini de içeren projesi ECO’nun geliştirilmesi konuları görüşülmüştür. Yapılan anlaşmada şunlar oluşmuştur;
• Türkiye’ye uygulanan gümrük oranları aşağı çekilecek.
• Asya İslam Yatırım Kalkınma Bankası kurulacak.
• TÜMOSAN traktör ihtiyacının yanı sıra Pakistan ile ortak traktör üretimi
yapacak.
• Pakistan’a Motor ve motor parçası ihraç edecek.
• Savunma elektronik işbirliği sağlandı.
• Ortak helikopter yapımı gerçekleştirilecek.
• Ortak Firkateyn ve denizaltı üretimi yapılacak.
• Savunma sanayisinde müşterek projeler gerçekleştirilecek.

Singapur Gezisi

Erbakan’ın Doğu Asya ziyaretinde üçüncü durağı Singapur’dur. Singapur ile şu anlaşmalara varılmıştır;
• İkili ekonomik ilişkileri geliştirmek için tedbirler alacak.
• F-16 pilotlarının eğitimi Türkiye’de yapılacak.
• Savunma alanında karşılıklı askeri mühimmat temini yapılacak.
• Singapurlu turistlerin Türkiye’ye turistik açıdan gelmeleri teşvik edilecek.
• Çifte Vergilemenin Önlenmesi Anlaşması parafe edilmiştir.
• İki ülke arasındaki yatırımların karşılıklı teşviki ve korunması anlaşmanın en
kısa zamanda imzalanması kararlaştırılmıştır.
• İki ülke arasındaki ticaret hacminin 2-3 yıl içinde 2,5 milyar dolara
yükseltilmesi hedeflendi.
• İskenderun ve Trabzon’da kurulacak serbest bölgelerden Singapurlu işadamlarının yararlanması sağlanacak.

Malezya Gezisi

Başbakan Erbakan’ı 16 Ağustos’ta Singapur dışişleri bakanı karşılamıştır. Resmi temaslarla varılan anlaşmalar şunlardır;
• Savunma ve sanayi alanlarında müşterek çalışmalar yapılacak. Türkiye’de FMC/NUROL firmasının ürettiği askeri zırhlı araçlardan yine Malezya’nın Güney Kore’den ithal ettiği 150 adet askeri zırhlı aracın bakım onarımını da ayni firma yapacaktır.
• Türkiye Malezya deniz kuvvetlerine iki adet denizaltı imali için 730 milyon Marklık teklif verdi. Ayrıca, Türkiye yine Malezya Deniz Kuvvetleri için firkateyn üretimi teklifi verdi.
• Havacılıkta iş birliği yapılacak.
• Asya İslam Yatırım Bankası kurulacak.
• Malezya’nın petrol şirketi Petronas Türkiye’de yatırım yapacak.
• Otomatik ve elektrik sanayinde iş birliği yapılacak.
• Malezyalı turistler için hac umre bağlantılı seyahat işbirliği gerçekleştirilecek. Gezinin en önemli sonuçlarından birisi Türkiye’nin Asya-Pasifik bölgesinde Malezya’yı Malezya’nın da Ortadoğu Avrupa ve Balkanlar ve BDT ülkelerine açılmada Türkiye’yi stratejik üs ve ortak olarak benimsemeleridir.

Endonezya Gezisi

Necmettin Erbakan 18 Ağustosta Endonezya’ya geçmiş buradaki ziyaretinin 20 Ağustosa kadar sürdürmüştür. Resmi Temaslarda şu anlaşmalara varılmıştır;
• Ekonomik işbirliği her alanda geliştirilecek.
• Türkiye ile Endonezya arasındaki karşılıklı ticaret hacminin 2-3 yıl içinde 174 milyon dolardan 2 milyar dolara çıkarılması hedeflendi.
• Endonezyalı Turistlerin Türkiye’ye gelmelerini teşvik etmek için hac-umre bağlantılı turizm seferleri geliştirilecek.
• İki ülke arasında deniz ulaşımı yapılması gerekiyor.
• Yine iki ülke arasında yatırımların teşviki ve garanti edilmesi anlaşması yapılması gerekiyor.(1 ay sonra Ankara’da imzalanacak.)

D-8 Projesi

D-8 yapı itibari ile sekiz İslam ülkesinin bir araya gelerek oluşturduğu teşkilattır.Bu teşkilat ilk olarak Türkiye’de; 15 Haziran 1997 tarihinde kurulmuştur. Bilindiği üzere dönemin Başbakanı Necmettin Erbakan öncülüğünde kurulun bu teşkilat, ilk toplantısını dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel başkanlığında İstanbul Çırağan Sarayında yapmıştır. Toplantıya sekiz ülke devlet başkanı eksiksiz olarak katılmış ve anlaşmayı imzalayarak D-8 projesini resmen tanımıştır. D-8’in kurulumunda öncü rol oynayan Erbakan, kuruluş aşamasında farklı sorunlar
ile karşılaşmıştır. Erbakan bu sorunları; “D-8 Teşkilatı’na karşı olan global-ırkçı-emperyalist odaklar derhal harekete geçerek bu birliği daha doğmadan boğma yoluna gitmişler ve kuruluşa katkıda bulunan ülke iktidarlarını l aşağı etmişlerdir. Nijerya Devlet Başkanı zehirlenerek öldürülmüş, Pakistan ve Bangladeş Başbakanları askeri darbe ile devrilmiştir.” sözleriyle D-8’in kuruluş öncesi karşılaştığı zorlukları olarak belirtmiştir.D-8 teşkilatını temsil den bayrakta altı yıldız bulunmaktadır. Bu yıldızlar teşkilatın kuruluşunda benimsediği 6 temel ilkeyi ifade tmektedir. Bu 6 temel ilkenin anlamları;
1. Savaş değil, barış!
2. Çatışma değil, diyalog!
3. Çifte standart değil, adalet
4. Üstünlük değil, eşitlik!
5. Sömürü değil, işbirliği
6. Baskı ve tahakküm değil, işbirliği!
olarak ifade edilmektedir.
D-8 teşkilatı gelişmekte olan 8 İslam ülkesi tarafından; G-7 teşkilatına karşı
kurulmuştur. D-8 teşkilatını kuran;
• 216 milyon nüfusa sahip olan Endonezya,
• 130 milyon nüfusa sahip olan Bangledeş,
• 138 milyon nüfusa sahip olan Pakistan,
• 21 milyon nüfusa sahip olan Malezya,
• 67 milyon nüfusa sahip olan Mısır,
• 65 milyon nüfusa sahip olan İran,
• 72 milyon nüfusa sahip olan Türkiye sekiz ülkedir. Kurucu sekiz ülkenin; sözleşmenin imzalandığı 1997 yılında toplam nüfusu 820 milyona tekabül etmektedir. Ayrıca diğer İslam ve Türk Cumhuriyetleri’nin tamamı bu eşkilatın tabii üyesidir. D-8’in kurulma aşamaları çerçevesinde, ilk görev dağılımı toplantısı İstanbul’da bulunan Çırağan tel’inde 24 Ekim 1996’da yapılmıştır. D-8’in alt yapısının oluşturulmasında önemli yeri olan ikinci hazırlık oplantısı ise 4 Ocak 1997 tarihinde yapılarak D-8’in sekretaryası oluşturulmuştur. 54. Hükümet döneminde başarıyla sonuçlandırılan projelerden birisidir. Gelişmekte olan 8 İslam Ülkesi’nin bir araya gelerek oluşturacağı bu birliğin daha sonra üye sayısını arttırması ve nihayetinde bütün gelişmekte olan ülkeleri kapsaması öngörülmüştür.

Ordu İle İlişkiler

Refah Partisi ve TSK Türk Silahlı kuvvetleri ile Refah Partisinin birbirlerine nasıl baktıkları konusu
partinin iktidara gelmesiyle tartışma yaratmıştır. Necmettin Erbakan her fırsatta orduyu ılımlaştırmasına ve aralarında bir problem olmadığını göstermeye çalışmasına rağmen Refah Partisi ile ordu arasında gerginlik çıkmasının önüne geçememiştir. Erbakan’ın ordu ile ilgili açıklamalarının hemen hemen tümüne
ordudan olumsuz açıklamalar gelmiştir. Askerler irtica brifingleri ile irtica tehlikesinin başında Refah Partisini görerek karşı tavır sürdürdüler. Ancak bu durumda bile Erbakan inanılmaz bir şekilde askere methiyeler yağdırmaya devam etmiştir.“ Ordumuz gözbebeğimizdir. Ordumuz Peygamber ocağıdır. Kimse orduyu iç politikaya ve kendi maksatlarına alet etmeye kalkışmasın“. Erbakan’ın iktidara gelmesinden sonra askerlerle arasında bir psikolojik savaşın bulunduğu aşikârdır. Erbakan bu duruma yeni bir iddia daha katmıştır. “Milleti
seviyorsan, RP’yi de seveceksin. RP’yi sevmiyorsan kendini tedavi ettireceksin“ .Başbakan Erbakan, irtica brifingleri kapsamında adeta bütün parti teşkilatını sıkı sıkıya tembihleyerek asker ve asker mensupları hakkında negatif görüş belirtmemeleri konusunda kendilerini ikaz etmiştir. Yüksek Askeri Şuranın alışa gelmiş toplantıları Ağustos ayında ve Aralık ayında olmak üzere yılda iki kez yapılmaktaydı. Buna göre Ağustos ayında terfiler Aralık ayında ihraçlar neticelendirilirdi. Genel Kurmay Başkanı bu toplantıyı Mayıs başında yapınca alışıla gelmedik bir şey olacağı öngörüldü. Erbakan ilk defa RP- Ordu gerginliğinde ordunun ikiye bölündüğünü söylerken birçok askeri rütbeli subayların davranışlarını tasvip etmediğini de YAŞ toplantısı olayından sonra savunmuştur. Askerden ise cevap gecikmedi. Hedefe kilitlenmek en önemli askeri kavramlardandır. Zırhlı birlikler zayiata dökülüp kalanlara bakmadan hedefe ilerler. Benzer bir durumla karşı karşıyayız Yukarıda yazılanları özetlemek gerekir ise Erbakan Ordu içinde ikiye bölünmenin yaşandığının farkına vardı ama ilişkilerinde hiçbir zaman problem olmadığını medyaya anlatmaya çalıştı. Yaşanan olayların gidişatı aynı şeyi söylemedi ve 28 Şubat Refah Partisinin sonunu hazırladı.

Necmeddin Erbakan ve 28 Şubat Süreci

necmettin erbakan ve askeri darbe

1995 yılında gerçekleştirilen seçimden Refahyol Hükümeti başarılı çıkmıştır. Aynı zamanda 54. Hükümetin luşturulması görevini de üstlenmek için gerekli ortamı sağlamıştır. Fakat gereken çoğunluğu oluşturamayan Refah Partisi, büyük çabalar göstererek Doğru Yol Partisi başkanı Tansu Çiller’i de ikna etmiştir ve dolayısıyla
28.06.1996 tarihinde koalisyon hükümetini oluşturmuştur. Koalisyon olgusuna ılımlı yaklaşmayan muhalif partiler hükümete istinaden muhalefet tavırlarını arttırmıştır, laik ve askeri topluluğun elinde olan siyasi hayatta,
koalisyon hükümetinin kurulması ile başka bir darbe sürecinin oluşum aşamaları da başlamıştır. Ülkemizde sıklıkla sekteye uğrayan siyasi hayatın, geçmiş dönemlerde olduğu şekilde yeniden medya aracılığı ile baskı altına alınmak istendiği gözler önüne serilmiştir. 28 Şubat postmodern darbesi geleneksel darbe algısının şekil
değiştirmiş haliyle yapılmış olsa bile yine de ülkemizi geriye götürmüştür ve siyasi yaşamı sekteye uğratmayı başarmıştır. Basın-yayın organları yaptıkları haberlerle hükümetin icraatlarını laiklik karşıtı bir gözle kamuoyuna duyurmuştur. “Geriye Değil İleriye” manşetiyle 30 Ağustos 1996 tarihli Sabah Gazetesi, okurlarına seslenmiş ve aynı zamanda “Erbakan’a ilk kıyafet uyarısı” haberini yapmıştır. Manşette, Necmettin Erbakan’ın yakın korumalarının, sakallı olmaları dolayısıyla Gülhane Askeri Tıp Akademisinde görevli bulunan askerler tarafından
içeri alınmadığı haberine yer vermiştir. Daha sonra İran İslâm Rejiminin kurucu olan Hümeyni’ye yönelik, devrin Genelkurmay Başkanlığı görevini yürütmekte olan Org. İsmail Hakkı Karadayı tarafından ifade edilen söylemler manşetlerde yer almıştır. Söz konusu manşetin açıklamalarında Karadayı’nın “İran’da generaller Humeyni Hareketinin irticanın kendisi olduğu fark ettiklerinde iş işten geçmişti” sözlerinin bulunması Erbakan ve Refah-Yol hükumetine bir gönderme olarak görülebilir. Diğer taraftan 1996 yılının sonbaharına doğru, Sabah Gazetesi 21 Eylül 1996 tarihindeki baskısında Refah-Yol hükümetini hedef alan “darbe” ifadesi kullanılmıştır. Muhalefet lideri Mesut Yılmaz’ın ağzıyla hükumeti darbesiz indirme planları yer tutmuştur. Haberde, Yılmaz, hükümeti, ülkenin fikir ve düşünce yönünü değiştirmekle suçlamıştır.
23 Eylül 1996 tarihli Hürriyet Gazetesi’nde ise yasal olarak yürütmeye gelmiş RefahYol hükümetinin yerine alternatif olarak yeni bir hükumet kurma planları yer almıştır. Basılı yayında Refah-Yol Hükümetini hedef alan eleştiriler yer almıştır. Örneğin Milliyet Gazetesi’nin 14 Ekim 1996 tarihindeki baskısında, Başbakan Erbakan’ın
parti kongresinde gerçekleştirdiği konuşmasında sıklıkla Mustafa Kemal Atatürk’ten bahsetmesini ve onu övmesini “ikiyüzlülük” şeklinde değerlendirilmiştir. Milliyet gazetesinde ise devrin Yükseköğretim Kurumu ve Anayasa Mahkemesi başkanlarının hükümeti hedef alan “şeriatçı” ve “Arap milliyetçisi” suçlamaları,
dinin devlet ve millet işlerine karıştırılması biçiminde gazetede yer bulmuştur.. 1997 yılında ise, basında koalisyon hükümeti siyasi partisi olan Refah Partisini hedef alan başlıklar dikkat çekici bir şekilde artmış, gerginlik medyanın görsel, işitsel ve basılı kanalıyla artırılmıştır. 1 Şubat 1997 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde bu sefer
hükumette yer alan Refah Partisinin kapatılması gündeme getirilmiş ve idari yargının en üst mahkemesi olan Yargıtay’ın Refah Partisi’ne yönelik “kapatma” ikazı gazetede yer almıştır. Haber içeriğinde, Necmettin Erbakan’ın Kayseri’yi ziyareti esnasında, parti il teşkilatının hemen hemen hepsinin aynı kıyafeti giyerek
karşılaması ise “üniformalı teşkilat” biçiminde tanımlanmasına yol açmış ve devrin Başsavcısı Vural Savaş’ın, Refah Partisi Kayseri İl teşkilatının soruşturma geçirmesine kadar giden bir süreçte olay Refah Partisinin kapatılması istemine kadar gitmiştir.

Sabah Gazetesi, devrin Cumhurbaşkanı olan Süleyman Demirel’den; Necmettin Erbakan’ın genel başkanlığını yaptığı Refah Partisi’nin, Yargıtay’dan ve hükümet ortağı Doğru Yol Partisinden uyarıldığı iddiasını manşetlere taşımıştır. Habere göre, Refah Partisi’nin başörtüsünün kamu kurumlarında serbest bırakılması ve
İstanbul’un en kalabalık meydanlarından biri olan Taksim’e cami yapılması konularındaki istekleri bu ikazları almasına ayrıca sebebiyet vermiştir. “Türkiye bugünden geriye gidemez” uyarsının Süleyman Demirel tarafından Refah Partisine iletildiği şeklinde ifade edilmiştir. Şubat ayına gelindiğinde, medyada Refah Partisine yönelik 28 Şubat sürecinin başlıca unsurlarından birisi olarak, “Kudüs Gecesi” etkinliği oluşturmaktadır. Kudüs’ün İsrail tarafından işgal edilmesini kınamak ve Filistin’e destek olmak için Ankara’nın Sincan ilçesinde yapılan programa katılan İran Büyükelçisi’nin konuşmaları sırasında; İslamcılık ve şeriatı destekleyen kelimeler kullanması karşıt
medya ve muhaliflerde büyük bir tepki çekmiştir. Örneğin; Cumhuriyet Gazetesi, o devrin en çok kullanılan klişe sözü olacak olan “Türkiye İran Olmayacak” başlığıyla haberini kamuoyuyla paylaşırken, Sabah Gazetesi’nin: “Bu Ne Rezalet” manşetini atmıştır. Sabah Gazetesi, “Kudüs Gecesi” etkinliğindeki ifadelerin kabul edilemez olduğunu ve açıkça bir cihat çağrısı olduğu şeklinde okuyucularına duyurmuştur. Heberin
devamında İran’ın İslam Cumhuriyeti olmasındaki süreçle benzer süreçler yaşandığının da altını çizmiştir. Bir başka gazete olan Cumhuriyet Gazetesi de haber başlığında İran İslam Cumhuriyeti devletine atıf yapılmış ve bu yaşanan olaylardan dolayı Refah Partisinin uyarıları dikkate almasın gerektiğini ve son olarak Demokrat Partinin sonunu hazırlayan nedenlerin başında uyartıları dikkate almadığını söyleyerek üstü kapalı bir
şekilde tehdit edilmiştir. 5 Şubat 1997 tarihli medya kanallarının gündem konusu, Sincan’daki “Kudüs Gecesi” etkinliğinde hükümet partisine ikaz olarak TSK tarafından Sincan sokaklarında tankların gezdirilmesidir. Bu olaydan sonra basın, yasal hükümete karşı TSK’nın Ankara’nın Sincan İlçesinde tankların gövde gösterisini değil, yasal hükümetin yaptıklarını eleştirmeyi benimsemişlerdir. Gazete manşetlerine bakıldığında Sincan’da tankların yürüyüşüne yer verildiği görülmektedir. Örneğin Hürriyet ve Sabah Gazetesi sırası ile;
• Tank Sesleri
• Tanklar Sincan’da
manşetlerine yansıtmıştır. Sabah Gazetesinde, “şeriat yanlılarının gövde gösterisiyle gündeme gelen Sincan’da 20 tank geçit yapmıştır.” ifadelerine yer verilmiştir. Haberin devamında generallerin bazılarının hükümete yönelik öfke dolu oldukları belirtilmiştir.
Bir başka basılı medyadaki haberde “Tank Sesleri” manşeti ile birlikte Sincan’dan geçmekte olan tanklara meraklı bir şekilde bakarak el sallayan çocukların fotoğrafını haber yapmıştır. Milli Güvenlik Kurulu tarafından 28 Şubat 1997 tarihinde gerçekleştirilen toplantısına kadar olan zaman içerisinde gazeteler ve basın-yayın manşetler yoluyla hükumete karşı sert ifadeler devam etmiştir. Millî Güvenlik Kurulu’nun 28 Şubat 1997’de gerçekleştirilmesi planlanan toplantısından önce atılan manşetler post-modern darbenin habercisi özelliğindedir.
Hürriyet Gazetesi’nin 26 Şubat 1997 tarihli baskısında “Gözler Cuma’da” başlığıyla, kurul toplantısına atıfta bulunmuştur. Devamında, iki gün sonraki MGK toplantısında, Cumhuriyet rejimine ve lâikliği hedef alan tehditler en önemli gündem konusudur. Devrin Cumhurbaşkanı Demirel ve Erbakan ile beraber hükümet ortağı Çiller’inde bu konuda Erbakan’ı uyardığı yönünde gazetede çıkan bilgiler yer almaktadır. 27 Şubat 1997 tarihli Cumhuriyet Gazetesi, Milli Güvenlik Kurulu toplantısına 24 saat kala, Süleyman Demirel’in “Böyle Gitmez” ifadesini haber başlığı yapmış ve toplantıda konuşulacakların neler olabileceğinin neler olabileceği hakkında mesaj vermiştir. Haberde, Süleyman Demirel’in, hükümet ortaklarını “yasaklara karşı dinci siyasette ısrar etmek” suçu ile itham etmekte aynı zamanda yargıya mesaj göndermektedir.
Milli Güvenlik Kurulu’nun 28 Şubat 1997 tarihinde gerçekleştirilen toplantısında, postmodern darbe niteliğinde “tavsiye kararları”na başbakanın imza atmamakla birlikte kabul etmemesi, medyada baskıların artmasına neden olmuştur. Cumhuriyet Gazetesi’nin 1 Mart 1997 tarihinde yer verdiği baskısında “Muhtıra Gibi Tavsiye” başlığıyla, Milli Güvenlik Kurulunun tavsiye kararlarının muhtıra olduğu yönünde bir ifade kullanmıştır Tavsiye kararlarının özünde Refah partisine ve Necmettin Erbakan’a yönelik laik rejimi hedef almak yönünde bir suçlama vardır. Laik rejimin ve cumhuriyetin korunacağı mesajı verilerek “darbe uyarısı” verilmiştir. Milliyet Gazetesi’ne bakıldığında, kararları imzalamayan ve kabul etmeyen Erbakan’ı “bunalıma neden olmakla” itham ettiği, sert bir etki bırakacak bir karikatür vererek Erbakan’ın içinde bulunduğu duruma yönelik tehditkar bir ifade kullanılmıştır. Haberin devamında, Erbakan’ın Milli Güvenlik Kurulu kararlarını imzalamasına yönelik baskı sürmüştür. Sabah- Gazetesi’nin 6 Mart 1997 tarihinde çıkan baskısında, “Paşa Paşa İmzaladı” başlığıyla, tavsiye kararlarını Erbakan’ın imzaladığı yönünde kamuoyunda bir algı oluşturmaya çalışmıştır. Devam eden günlerde, Milli Güvenlik Kurulunun “tavsiye kararları” Necmettin Erbakan ve Refah Partisine yönelik kamuoyunda algı oluşturulmaya devam edilerek sonuca ulaşılmaya çalışılmıştır. “İmam Hatip’e Yeni Öğrenci Yok” başlığıyla Koalisyon Hükümeti’nin çoğunlukla suçlandığı kavramlardan biriside İmam-Hatip Liselerine yönelik kapatılmasını dile getiren ve kamuoyunu yönlendirerek algı faaliyetlerinde yönlendiriciliğe devam etmiştir .Son olarak, 28
Şubat’ta gerçekleştirilen ve tarihe geçen bu olayda 54. hükümetin görevini yapmasını engelleyen taraflar olaydan 20 yıldan fazla süre geçmesinden sonra 2018 tarihinde yargılanmıştır. Bağımsız mahkemenin yaptığı bu yargılamada ilgili tarihlerde görevi engellemeye, Erbakan hocanın istifa etmesinde baskı oluşturan kesimlere yönelik olarak faaliyetlerde bulunan Gen. Kur. Baş. İsmail H. Karadayı, Gen. Kur. İkinci Başkanı Çevik Bir başta olmak üzere post modern darbede rolü bulunan diğer kişiler ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına varan cezalara çarptırılmıştır. 28 Şubat olayına yönelik gerçekleşen bu yargılama;
• Darbe olayının gerçekleştiği 1997 yılından 2018 yılına aradan geçen 21 yıl
sonrasında görülmesi,
• Ceza alan tarafların cezalarının iyi hal indirimi ile indirilmesi,• Görevinden istifa ettirilen Erbakan Hoca’nın tekrar aynı görevi yürütmesini sağlamasa da “adalet yerini geç buldu” algınının oluşmasına neden olmuştur.

Refah Yol Hükümetinin Sonu ve Refah Partisi’nin Kapatılması

Ülkemizin içerisinde olduğu kaos ortamı süratle artarken, 21 Mayıs1997’de Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş tarafınca Refahyol hükümetinin güç bir döneme girmesine sebebiyet verecek karar alınmıştır. Siyasal tarihimizde ilk defa hükümeti oluşturan iktidar partisine Anayasa Mahkemesi tarafında kapatılmasına dair dava açılmıştır. Hal böyleyken, hükümetin zor günlerle karşı karşıya olduğu aşikardır. Vural Savaş bir açıklama ile durumu şöyle izah etmiştir, RP’nin kapatılmasına ilişkin Davanın, partinin laiklik ilkesine tezat eylemler içerisinde olması şeklinde belirtmiştir. Bu iddiada bulunmasına delil olaraksa, Refah Partili kimi milletvekillerinin basına yapmış oldukları bildirimleri göstermiştir. Milletvekillerin, basına yapmış oldukları beyanlarda, Atatürk’e ve Atatürk’ün kurduğu laik Cumhuriyet karşıtı ibarelerin kabul edilemeyeceğini ifade etmiştir. Necmettin
Erbakan bu durumu müteakiben Vural Savaş’a, parti tüzel kişiliğine ve şahsına hakarette bulunduğu gerekçesi ile tazminat davası açmıştır. Başbakanlığı Mesut Yılmaz tarafından sürdürülen Koalisyon Hükümeti (ANAPDTP-DSP) o dönemde Cumhurbaşkanlığı görevinde olan Süleyman Demirel tarafından 30 Haziran 1997 yılında onaylanmıştır. Bunun yanı sıra 12 Temmuz 1997 yılında 256 oya karşılık 281 oy ile güvenoyu alarak göreve başlamışlardır. Bunun sonucunda, 28 Şubat “post-modern” darbe dönemi de nihayete ermiştir. RP’ye yönelik açılan kapatma davası yandaşı olan Doğru Yol Partisinde de dengelerin değişmesine sebep olmuş, Partiye istifasını sunan vekillerin sayısı her geçen gün artmaya başlamış, Partinin meclis içindeki sandalye sayısı 117’ye kadar düşmüştür. Kapatma davasının üzerinden geçen 5 günün sonunda 26 Mayıs tarihinde YAŞ, irticai faaliyetler ile bağlantısı olabileceğini iddia ettiği, 100 astsubay ve 61 subay olmak üzere toplam 161 askeri ordudan ihraç etmiştir. Necmettin Erbakan ihraç kararları ile ilgili dosyayı imzalayarak onaylamıştır. Bu gelişmelerin beraberinde başbakanlık koltuğu ile ilgili Erbakan’la Çiller arasında istişareler halen sürmekteydi.
Çiller ve Erbakan gerçekleştirilen pazarlıkların sonunda Siyasi Partiler Kanunu’nda değişikliğin yapılmasını koşul olarak öne süren Erbakan’ın bu teklifine Çillerin de ılımlı yaklaşımı sonucunda mutabık bir karara varılmış ve başbakanlık koltuğu Çiller’e bırakılmıştır. Erbakan ve Çiller arasında gerçekleştirilen bu anlaşma sonucunda Süleyman Demirel’e, imzalanan “İttifak Zaptı” ile birlikte Erbakan istifa dilekçesini de takdim etmiştir. Fakat iki liderin vardığı anlaşmanın tersine Süleyman Demirel hükümeti yeniden kurma vazifesini 20 Haziran’da Mesut Yılmaz’a (ANAP) vermiştir. Yılmaz tarafından Haziran ayı sonunda ANASOL-D hükümetini kurulmuştur. 12 Temmuz gününde de meclisten güvenoyu talep etmiş ve güvenoyu almıştır. Refah Partisinin kapatılmasına ilişkin Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş tarafından açılan dava, sekiz ay süren görüşmelerin sonucunda mahkeme tarafından karara bağlanmıştır. RP’si temelli olarak kapatılmıştır. Bunun yanında mahkeme, Partinin bütün mal varlığının hazineye devredilmesine karar verir iken,
• Necmettin Erbakan (Parti Genel Başkanı)
• Halit Çelik (Şanlıurfa Milletvekili)
• Şevket Kazan (Adalet Bakanı),
• Hasan Hüseyin Ceylan (Ankara Milletvekili),
• Ahmet Tekdal (Ankara Milletvekili),
• İbrahim Halil Çelik (Şanlıurfa Milletvekili)
• Şevki Yılmaz (Rize Milletvekili)
5 yıl siyaset yasağı koymuştur (Akpınar, 2001: 42-45).

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Büyük Selçuklu Devleti ve Batıni Hareketi

Tarım Bankacılığı ve Öncü Kuruluşlar

Kaynak

Mehmet Ali Koçer, Türk Siyasi Tarihinde Prof. Dr. Necmettin Erbakan

Ekonomi Tarihi ve Spekülatif ve Balonlar (2008 Krizi)

Ekonomi Tarihi ve Lale Çılgınlığı

1634–1637 yıllarında Hollanda’da yaşanan Lale Çılgınlığı, tarihte görülen ilk spekülatif balon olarak bilinmektedir. 16. yüzyılın ortalarından itibaren Osmanlı İmparatorluğu Batı Avrupa ile lale ticaretine başlamıştır. Kısa zamanda bu laleler gerek parlaklık ve desenlerinden dolayı gerekse kokularından dolayı Hollanda’da zenginliğin bir göstergesi olarak görülmeye başlanmıştır. 1600’lü yılların ilk çeyreğinde artan lale talebiyle birlikte Hollanda’da ekim metotları geliştirilerek lale üretiminde bir artış yaşanmıştır. En değerli çiçekler “kırık” ya da “kırılmış” olarak bilinen ve normalden farklı olan bu laleler sadece arpacıktan çoğaltılabilmekteydi. Bununla birlikte bu arpacıkların sınırlı sayıda bulunması lale üretiminin hızlı üretilmemesine ve lalelerin değerinin artmasına neden olmuştur. Artan talep ve fiyatlar nedeniyle lale ticareti ilerleyen zamanlarda karlı bir iş olarak görülmüş, insanlar para kazanma amacıyla lale işine atılmışlardır. Sonuç olarak daha çok insan geldikçe fiyatlar artmış ve lale ticareti daha da cazip hale gelmiştir.

1630’lu yıllarda lale soğanı ticareti Hollanda borsalarında önemli bir yeri bulunmaktaydı. Çılgınlık öyle bir noktaya ulaştı ki insanlar artık lale soğanı almak için ellerindeki varlıkları satmaya başlamışlardır. 1635 yılında 40 adet lale 100.000 Florin karşılığında müzayedesi yapılmıştır. Bu paranın modern anlamda karşılığı tam olarak bilinmese de o günlerde yetenekli bir ustanın yıllık maaşının yaklaşık 150 Florin civarı olduğu söylenebilir. Kırık lalelerin yetişme koşulların çok zor olmasından dolayı lalelerin üretimi ve ödeme koşulları karşısında üreticiler zor durumda kalmışlardır. Bununla birlikte Hollanda’nın kuzeyindeki önemli bir şehir olan Harleam’da düzenlenen lale fuarına ilginin az olması ve açık arttırmada satılan lalelere olan ilginin hızlı bir şekilde azalması, 1637 yıllının sonlarına doğru bu piyasadaki endişeleri arttırmış ve lale tüccarları artık soğanlar için müşteri bulamamasına neden olmuştur. 1739 yılın gelindiğinde en değerli arpacıkların fiyatları bile oldukça değersizleşmiş ve fiyatı 0.1 Florin’e kadar düşmüştür.

Güney Denizi Balonu

Güney Denizi Balonu 1719-1920 yılları arasında monopolist bir yapılanmayla oluşan şirketin, İngiltere hükümetinin borçlarını üstlenmesin dolayı şirketin hisse fiyatlarının olağan dışı artması sonucu ortaya çıkmıştır. Ayrıca literatürde ilk hisse senedi balonu olarak da bilinmektedir. Krizin temelinde İngiliz hükümetinin İspanya ile savaş sırasında edindiği borcu yönetme ihtiyacından kaynaklanmaktadır. İngiltere ve İspanya arasında imzalanan Utrecht Antlaşması, İngiltere’ye İspanya’nın Amerika’daki topraklarına düzenli aralıklarla ticaret gemileri gönderme hakkını vermiştir. Güney Denizi Şirketi de bu amaçla kurulmuş ve hükümetin borçlarının kapatılması için İspanya’nın Güney Amerika kolonileriyle ticaret yapması sağlanmıştır. Güney Denizi Şirketi’nin İngiltere’nin o yıla kadarki en büyük ve en tanınmış iş girişimlerinden birisi olması ve hükümet borçlarını kapatmak için çok az sayıda şirketin teklifte bulunması sonucunda Güney Denizi Şirketi dünya üzerinde potansiyeli en yüksek olan tekel olarak algılanmasına neden olmuştur. Böylelikle şirketin imajından etkilenen birçok yatırımcı bu şirketin hisselerine sahip olmak istemiş ve bu yıllarda bunu yapmak büyük bir moda
haline gelmiştir.

1718 yılına gelindiğinde, İspanya ile İngiltere arasında çıkan savaş, deniz trafiği olasılığını zedelemiş olsa da Güney Denizi Şirketi’ne yatırım yapan insanların zenginlik hayalleri devam etmiştir. Sonunda şirketin söz konusu faaliyetlerden gelir elde edemeyeceği anlaşıldığında, şirket yönetimi alternatif girişimlerle varlığını devam ettirmeye çalışmıştır. Gerçekçi olmayan bekleyişler sunulması, yatırımcılar ile spekülatörleri harekete geçirmiş ve hisse fiyatlarının önlenemez şekilde artmasına neden olmuştur. İngiltere kralının ulusal borcun 2 milyon £ azaltılması amacıyla şirkete yaptığı teklif şirket tarafından sermaye stokunun %5’lik bir faiz oranının düşürülmesi karşılığında kabul edilmiştir. Bu teklifin kabul edilmesi sonucu, şirket etkinliğini arttırmak amacıyla yeni yollar aramaya başlanmış ve ülkenin tüm borcunun şirket tarafından ödenmesi karşılığında haziran ayına kadar faiz oranı %5 oranında sonrasında ise %4 oranında olacak şekilde hükümetle anlaşmaya varılmıştır.

Gelişen bu olaylar sonucunda 1720 yılında şirket hisselerinin değeri yükselmeye başlamış ve hisse senedi değerleri 130 £’tan 400 £’a yükselmiştir.

İspanya ve İngiltere arasında barış ve ticaretin devam etmesi amacıyla müzakereler düzenlediğine dair söylentilerin yayılması sonucu yatırımcılar gerçekçi olmayan beklentilerine devam etmiş ve şirket yönetimi yatırımcıların zihniyetinde ihtişamlı bir şirket yaratarak şirketin cazibesini devam ettirmeye çalışmıştır. Fakat ticari faaliyetleri hemen hemen durma aşamasına gelen şirketin karları hisselerine kıyasla aşırı derecede az olduğu fark edilince, kaçınılmaz son kendisini göstermeye başlamıştır. Spekülatif balon aşamalarında önemli bir durum olan içerdekiler ve politikacılar arasında yolsuzluk bu süreçte oldukça yaygındır. Başta şirket yöneticileri olmak üzere pek çok yatırımcı, fiyatlar zirve noktasına ulaştığında hisse senetlerini satmıştır. Akabinde diğer yatırımcılar da şirket yöneticilerin yaptığı finansal hareketlerden şüphelenip hisselerini satmaya başlamıştır.

Büyük bir satış dalgasına dönen bu süreçte fiyatlar hızlıca düşmüş ve yatırımcılar panik havasına girmişlerdir. 1920 Temmuz ayında zirveye ulaşan hisse senetleri birkaç ay sonra 520 £’a kadar gerilemiş ve Ekim ayında 290 £’a kadar düşmüştür. Bu noktada İngiltere Merkez Bankası, bankacılık sektörünün istikrara kavuşması amacıyla “son çare borç veren” olarak görevi üstlense de bu krizin etkileri uzun süre devam etmiştir. Uzun süre süren krize karşılık İngiliz hükümeti gelecekte oluşacak spekülatif balonlara karşı yeni iş girişimleri ve anonim şirketlerini oluşturma konusunda sınırlar getirmek amacıyla “Buble Act” adında yasa düzenlemiştir.

Demiryolu Çılgınlığı

Demiryolu Çılgınlığı, Sanayi Devrimiyle yaşanan teknolojik gelişmeler sonrası İngiltere’de demiryolu yatırımlarının aşırı karlı bir yatırım olarak gösterilmesi sonucu meydana gelmiştir. 1830 yılında Liverpool ve Manchester arasında dünyanın ilk modern şehirler arası yolcu ve yük taşımacılığı demiryolu açılmış ve bu yıllarda fonları devlet tahvillerine yönlendirmek amacıyla İngiltere Merkez Bankası yüksek faiz politikası uygulamıştır. 1840’lı yılların ortalarına doğru ekonomide yaşanan iyileşmelerle birlikte İngiltere Merkez Bankası faiz oranlarını azaltma kararı almış ve düşen faiz oranlarıyla birlikte yatırımcılar, daha iyi bir getiri sağlayan finansal araçlar aramaya başlamışlardır. Bu amaçla yatırımcılar, yeni bir sanayi talebinin bir sonucu olarak yükselen demiryolu şirketlerine yatırım yapma kararı almışlardır. Bununla birlikte 18. ve 19. yüzyılda
yaşanan sanayideki devrimsel gelişmeler, tasarruflarını İngiliz şirketlerine yatırım yapan zengin orta sınıfın oluşmasına neden olmuştur. Bu yıllarda gelişen teknoloji ve artan yatırımlarla demiryolu şirketleri kendilerini güvenilir, sağlam girişimler olarak tanıtılmasında büyük bir etkiye sahiptir.

Demiryollarına yapılan yatırımların en büyük sebebi, demiryolu vasıtasıyla taşınacak olan ürünlerin daha az maliyetle ulaştırılabileceği düşüncesiydi. Böylece ulaştırma maliyetleri azalacağından, ulaşım daha ucuz hale gelecekti. Bu iyimser beklentiler içerisinde birçok yatırımcı demiryolu şirketlerine yatırım yapmış ve şirketlerin hisse senetleri giderek artmıştır. Fakat 1845 yılında İngiltere Merkez Bankası’nın faiz oranlarını yükseltmesiyle birlikte borçlanma maliyetleri oldukça artmış ve istenilen hedefe ulaşılamamıştır. Zamanla oluşturulacak demiryolu güzergahın ticari olarak elverişli olmadığı ortaya çıkmış ve demiryolu şirketlerinin mali yönetimi iyi
yapamaması sonucunda piyasada aşırı iyimser spekülasyonlar olduğu fikri yayılmaya başlamıştır. Bu süreçte fiyatlar azalmaya başlamış ve fiyatların normal seviyeye gelmesiyle birlikte bütün yatırımlar durmuş, birçok şirket ve yatırımcı paralarını geri alma ümitlerini kaybetmiştir. 1847 yılında patlayan balon sonucu Sanayi Devrimi ile
zenginleşen orta kesimin bir kısmı fakirleşmiş ve en büyük demiryolu şirketleri iflas etmiş, demiryolu hatlarının büyük bir bölümü inşa edilememiştir.

ekonomi tarihi ve spekülatif balonlar

Dot-Com Balonu

Dot-Com balonu 1990’lı yıllarda teknolojik gelişmelerin armasıyla internet ağlarının kullanımın artması sonucu birçok yatırımcının iyimser beklentiler doğrultusunda NASDAQ Endeksi adı verilen bilgisayar ve yazılımı, internet hizmetleri, telekomünikasyon gibi faaliyet alanlarında bulunan “Yeni Ekonomi” algısıyla oluşturulan şirketlerin bulunduğu borsada görülmüştür. Balonun ilk aşaması, ucuz maliyetli fiber optik telekomünikasyon altyapınsın kurulması ve kullanılmasıyla başlamıştır. İkinci aşaması ise büyüyen ağ ve internetle birlikte bu hizmetleri sağlamak amacıyla sayısız teknoloji şirketlerinin oluşturulmasıyla başlamıştır.

1990 yılların başlarında Amerika Merkez Bankası tarafından düşük faiz politikası uygulanmış olması, “Yeni Ekonomi” şirketlerine yatırım yapmak için gerekli olan başlangıç sermayesinin düşük maliyetlerle yapılmasına neden olmuştur. Oluşan bu iyimserlik ortamı yatırımcıların kâr güdülerini tetiklemiş ve boğa piyasasına olan yönelimi hızlandırmıştır. Bu yıllarda ‘Dot-Com’ şirketleri kar etmemiş olsa bile oluşan güven çevresinde bu şirketlere büyük paralar yatırılıyordu. Şirketlerin elde ettikleri yatırımlara güvenmesi ve iyimser beklentiler doğrultusunda şirketler, milyonluk reklam harcamaları, çalışanlarını lüks tatillere yollama gibi birçok yüksek maliyetli faaliyetlerde bulunuyordu. Bunula birlikte “Yeni Ekonomi” algısıyla, gelecekteki ekonomi için hızlı ve geniş çaplı bir iletişim ağına gerek olduğuna düşünen ‘Dot-Com’ şirtketleri fiber optik ağına büyük yatırımlar yaparak büyük borçlara girmiştir. İlerleyen zamanlarda bu start-upların büyük bir bölümünün sağlam iş planlarının bulunmadığı keşfedilmiş ve birçok şirket büyük kayıplar bildirmeye başlamıştır.

Bu dönemde Amerika Merkez Bankası’nın faiz oranlarını giderek yükseltmesiyle birlikte bu şirketlerin borçlarını internet üzerinden yapılan hisse senetleri alım satımlarının aşırı değerlendiği anlaşılmış ve spekülatif bir balonun
tüm piyasaya yayıldığı fark edilmiştir.

Piyasada oluşan panik havası büyük çaplı hisse satış dalgasına neden olmuş ve Mart 2000 tarihinde spekülatif balon patlamıştır. Bu süreçte NASDAQ Endeksi 5000’den 2000’e kadar gerilemiştir. Sonuç olarak teknoloji firmalarına yatırım yapan pek çok kişi sahip olduğu varlıkların tamamına yakın bir bölümünü kaybetmiş, işsizlik oranları artmış ve ekonomi durgunluk dönemine girmiştir.

2008 Mortgage Krizi

Amerika’da 2000 yılında yaşanan teknoloji krizinden sonra yaşanan durgunluğun bir sonucu olarak Amerika Merkez Bankası kısa vadeli faiz oranlarını düşürmeye başlamıştır. Düşen faiz oranıyla 2002 yılında enflasyon oranı %1,14’e kadar gerileyerek ülke ekonomisindeki en düşük enflasyon oranlarından biri haline gelmiştir. Düşük faiz oranları ve enflasyon sonucu yatırımcılar, konut satın alma fırsatları yakalamış, gayri menkul fiyatları hızla artmaya başlamıştır. Artan gayri menkul fiyatları, piyasada önemli bir yatırım fırsatı olarak görülmüş ve bu yıllarda insanlar birden fazla ev satın almıştır. Sadece 2003 yılında 1,8 milyon müstakil konut inşaatı başlatılmış ve 2002-2005 yılları arasında konut inşaatı ekonomiye büyük katkılarda bulunmuştur. Finans kuruluşları ise bu dönemlerde düşük faiz oranlarına güvenerek kar amacıyla çok daha fazla risk almışlardır. Bu amaçla sürekli geliri olmayan ve ödeme riski yüksek olan hane halklarına yönelik subprime adı verilen ipotekli konut kredileri verilmeye başlanmıştır. Finansal kuruluşların aldıkları risklerle birlikte faiz oranlarının düşük olması, alt kesim için veriler kredi hacminin giderek artmasına neden olmuştur. Artan konut talebiyle birlikte tüketicilerin harcamaları artması sonucu 1998-2005 yılları arasında tasarruf oranı %5,2’den %1,’4’e düşmüştür.

Bununla birlikte kriz öncesi dönemde bankalar, hane halkına verdiği kredileri arttırmak amacıyla kendilerine fon arayışına girmiş ve bunun sonucunda piyasaya türev ürünler adı verilen, değeri hisse senedi, altın, emtia gibi birçok finansal varlığın üzerindeki değişimlere göre değişen ürünleri piyasaya sürmüşlerdir. Böylece kredi risklerini transfer edecek bir imkan bulmuşlardır. Türev ürünler üzerinde sıkı bir denetim mekanizması olmayışı bir bilgi asimetrisine neden olmuş ve krizinin oluşmasında önemli bir rol oynamıştır. Riski devretmek için kullanılan bu araçlar, finansal kuruluşlar arasında hızla el değiştirmiş ve kendisi başlı başlına bir risk unsuru oluşturmaya başlamıştır.

2004 yılında Amerika Merkez Bankası faiz oranlarını yükseltmesi krizin başlamasının en büyük etkenlerinden biri olmuştur.

Bu yılda yaklaşık olarak %1 olan faiz oranı 2006 yılında %5,25 seviyesine ulaşmıştır. Artan faiz oranları sonucu birçok subprime kredisi alan borçlular kredilerini geri ödeyemeyecek duruma gelmiştir. 2007 yılına geldiğinde konut piyasası durma noktasına gelmiş ve geri ödenemeyen subprime kredileri toplam subprime kredilerin %16’sını oluşturmuştur. 2007’de başlayan kriz, türev araçların hızlı el değiştirmesinden dolayı diğer sektörlere de sıçramıştır. Menkul kıymetleştirme piyasalarındaki çöküş kredi kartları, taşıt kredileri, öğrenci kredileri ve küçük işletme kredileri için finansman erişimini kısıtlamıştır. Bu kredilerin azalması ise ekonomide büyük bir daralmaya neden olmuş ve şirketler maliyetleri azaltmak amacıyla işten çıkarmalara başvurarak işsizlik oranının artmasına neden olmuştur. İşsizlik oranı arttıkça ipoteklerini karşılayamayan aile sayısı da artmıştır. Böylelikle milyonlarca ipoteğe el koyulmuş ya da evler bankalara teslim edilmiştir. Sonuç olarak yaşanan kriz ekonomide büyük bir durgunluk yaşanmasına sebep olmuştur.

Konut fiyatlarının hızlı düşüşü ve hane halkının borçlarını ödeyememesi kriz öncesi dönemde türev ürünleri yoğun bir şekilde kullanan Lehman Brothers’ın batma konumuna gelmesine sebep olmuştur. Bu durum Lehman Brothers’tan alacaklı konumda olan bankalar için büyük bir risk algısı ortaya çıkmasına neden olmuş ve bankalardan alacaklı olan kişiler paralarını bir an önce çekmek isteyerek bankaların bulundukları konum daha kötü hale gelmiştir. Bu süreç büyük bir iflas dalgasına sebep olmuş ve Citigroup, Morgan Stanley ve American International Group gibi büyük şirketlerin iflas etmesine neden olmuştur.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Amerikan Dolarına Karşı Çin Yuanı’nın Geleceği

Ekonomik Büyüme Nedir?

Kaynak

Edami Befa Özkarakoç, Finansal Piyasalarda Spekülatif Balonların Sınanması

*Bu çalışmanın tüm hakları, Edami Befa Özkarakoç’a aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

İslam Tarihinde Bir Dönüm Noktası: Emevi Devleti Siyasi Tarihi (661-750)

Emevî Devleti, Muâviye b. Ebî Süfyân tarafından Şam merkezli olarak 661 yılında kurulmuştur. 89 yıl süren Emevî iktidarı boyunca on dört halife devletin başına geçmiştir. Bunların ilki Muâviye b. Ebî Süfyân sonuncusu ise Mervân b. Muhammed’dir. Ebû Süfyân’a nisbetle ilk üç halifeye Süfyânîler, sonradan gelen halifelere ise Mervân b. Hakem’e nisbetle Mervânîler denilmektedir. Emevî Devleti’nin iktidar serüveni 41/661 yılından 132/750 yılına kadar sürmüştür.

Muâviye, birlik yılında Hz. Hasan ile yapılan anlaşma neticesinde kendisine biat edilerek İslâm devletinin tek halifesi olmuştur. Ancak diğer halifelerden farklı bir şekilde hilâfet makamına gelmesi nedeniyle eleştirilmiştir. Muâviye, hilâfet makamına gelebilmek maksadıyla Hz. Ali’ye biat etmeyince bu durumu gizlemek adına muhalefetini Hz. Osman’ın katillerini bulup cezalandırmak üzerine kurmuştur. Hilâfet merkezini Şam’a taşıyan Muâviye, Haricîlerle çok şiddetli bir şekilde savaşmış, Hz. Ali taraftarlarını da kontrol altında tutmayı başarmıştır.

Ayrıca karışıklıklardan dolayı durma noktasına gelmiş olan fetihleri de yeninden canlandırmak amacıyla birçok bölgede fetih hareketlerini başlatmıştır. Bu bağlamda Horasan ve Sind, Bizans ve Kuzey Afrika’ya seferler düzenledi. Muâviye’nin hilâfete geçiş şekli ile ilgili eleştirilerin yanı sıra ona yöneltilen en büyük eleştirilerden biri de oğlu Yezîd’i veliaht olarak tayin etmesidir. Muâviye’nin henüz hayattayken Yezîd’i veliaht olarak tayin edip onun için halktan biat alması fikrinin Muğîre b. Şu’be’ye ait olduğu belirtilmektedir. Muâviye, oğlu Yezîd’i veliaht olarak tayin ettikten sonra onun insanların nazarında hilâfet makamına layık olduğunu göstermek ve ona tecrübe kazandırmak amacıyla oğlu Yezîd’e farklı görevler vermiştir. Hac emirliğinin yanı sıra İstanbul’u kuşatmaya giden orduyla birlikte oğlu Yezîd’i de görevlendirmiştir. Bu ordu içerisinde Hz. Peygamber’i hicret
esnasında evinde misafir eden Ebû Eyyûb el-Ensarî de vardı. Ayrıca Yezîd’i Kelb kabilesinden bir kızla evlendirerek büyük bir kabile gücünü de arkasına almıştır. İnsanlardan Yezîd için biat almasının yedi yıl boyunca sürmüş olduğu rivâyet edilmektedir.

Muâviye’nin, hilâfeti sırasında valiliklere emirnâmeler göndererek Hz. Ali ve taraftarlarına Cuma hutbelerinde sebbedilmesini emrettiği aktarılır.

Kûfe’de bu duruma fazla dayanamayan takva sahibi Hucr b. Adiyy her zaman tepkisini en sert bir şekilde ortaya koymuştur. O dönemde Kûfe valisi olan Muğîre b. Şu’be, Hucr b. Adiyy ve arkadaşlarına herhangi bir tepki göstermemiştir. Ancak ondan sonra gelen Ziyâd b. Ebîhi, çok sert tedbirlere başvurmuştur. Bu tedbirler neticesinde Hucr b. Adiyy ve arkadaşları tutuklanarak Muâviye’ye gönderilmiş ve Muâviye’nin onayıyla öldürülmüşlerdir.

Muâviye, devlet yönetiminde çoğu zaman sert tedbirlere başvurmamış ancak valilerinin sert tavırlarına da izin vermiştir. Özellikle aldığı sert tedbirlerden dolayı Ziyâd b. Ebîhi’ye verdiği valilik sınırlarını genişletmiştir. Ölmeden evvel oğlu Yezîd’e verdiği nasihatlerinde “senin için üç kişiden korkuyorum. Hüseyin b. Ali, Abdullah b. Ömer ve Abdullah b. Zübeyr” diyen Muâviye 60/680 yılında Şam’da vefat etmiş ve yerine oğlu Yezîd halifelik makamına geçmiştir.

Yezîd b. Muâviye’nin dönemindeki en önemli olay hiç şüphesiz Kerbelâ olayıdır. Muâviye’nin ölümü üzerine Müslim b. Âkil, Kûfe’de Hz. Hüseyin adına biat almaya başlamıştı. Kûfe ahalisi de Hz. Hüseyin’e mektup yazarak onun sancağı altında Benû Ümeyye’ye karşı savaşmak adına onu Kûfe’ye davet ettiler. Ancak Hz. Hüseyin, Kûfe halkının, önce babası Hz. Ali’ye sonra da kardeşi Hz. Hasan’a yaptığı ihaneti unutmamış ve bu yüzden Kûfe’ye gitmemişti. Ancak daha sonra Hz. Hüseyin çok sayıda savaşçının hazır olduğunu duyunca Kûfe’ye doğru yola çıkmıştı. Kerbelâ’ya vardığı zaman Yezîd’in Kûfe valisi Ubeydullah b. Ziyâd’ın gönderdiği birlik tarafından şehid edilmiştir. Bu olay, Yezîd’in üzerinde silinmeyecek bir leke olarak kalacaktır. Hz. Hüseyin’in ailesi Şam’a Yezîd’in yanına götürülmüştür. Yezîd’in, Hz. Hüseyin’in ailesine iyi davrandığı hatta Hz. Hüseyin’in şehadetinden
dolayı çok üzüldüğü rivâyet edilir. Kerbelâ faciasından sonra kendisine karşı yükselen muhalif kimseleri yatıştırmak için Medine’den bir heyet davet etmiş onlara bol lütuf ve ihsanlarda bulunmuştur. Ancak bu heyet Yezîd’in yaşantısını yakından görünce Şam’da uzun süre kalamamışlardır.

Yezîd döneminin en önemli ve en üzücü olaylarından biri de Harre Vak’ası’dır.

Abdullah b. Hanzale önderliğinde bir grup Medine’de Yezîd iktidarına başkaldırmıştır. Bu başkaldırma hareketi neticesinde Medine, Yezîd’in emriyle üç gün süreyle yağmalanmış ve bu hareket kanlı bir şekilde bastırılmıştır. Kaynaklarda farklı sebepleri olduğu ifade edilse de sonuç itibariyle aynı olan bu elim olayda birçok kişi öldürülmüştür. Ayrıca Yezîd döneminde Mekke kuşatma altına alınmış ve bu kuşatma sırasında Kâbe yanmıştı. Kerbelâ Olayı, Harre Vak’ası, Mekke Muhasarası ve Kâbe’nin yanması gibi İslâm âleminde derin yaralar açan bu hadiseler nedeniyle Yezîd, İslâm tarihinde en kötü anılan isimlerden biri olmuştur. 64/683 yılında Yezîd vefat etmiştir. Yezîd’den sonra oğlu Muâviye’ye biat edilmişti. Kısa süren halifeliğinde önemli bir icraatı olmadığı için kendisine Ebû Leyla lakabı verilmiştir. Mesûdî, onun künyesinin Ebû Yezîd olduğunu söyler. Yezîd’in vefat etmeden önce oğlu Muâviye’yi veliaht olarak tayip edip onun için biat istediği rivâyet edilir. Muâviye b. Yezîd’in yaşı ve hilâfet süresi hakkında farklı farklı rivâyetler mevcuttur.

Hastalandığında Dahhak b. Kays devlet işlerini idare etmiştir. Muâviye b. Yezîd taun hastalığına yakalandığı zaman insanlar onun etrafına toplanıp birini tayin etmesini istemişler fakat o, buna yanaşmamıştır. Mesûdî, Muâviye b. Yezîd’in ölüm sebebi konusunda farklı rivâyetler olduğunu da ifade etmektedir. Muâviye b. Yezîd, babası Yezîd ile aynı yılda yani 64/684 yılında vefat etmiştir. Bundan sonra artık hilâfet Benû Ümeyye’nin Mervânîler koluna geçmiştir.

Muâviye b. Yezîd’in hastalığı sırasında devlet işlerini idare etmekte olan Dahhâk b. Kays, Abdullah b. Zübeyr’e biat etmek üzere yola çıkmıştı.

Mervân b. Hakem de Abdullah b. Zübeyr’e biat etmeyi düşünüyordu. Ancak Mervân yoldayken kendisine ulaşan Ubeydullah b. Ziyâd, Mervân b. Hakem’i vazgeçirerek onun halife olarak biat almasını istedi. Halifeliğin tekrar Hicaz’a gitmesinden duyulan endişe nedeniyle Emevîlerin ileri gelenleri Câbiye denen yerde toplantılar yaptılar. Bu toplantılardan çıkan karar Mervân b. Hakem’in halife olması, Halid b. Yezîd ve bazı kesimler tarafından desteklenen Amr b. Saîd’in veliaht olarak tayin edilmeleriydi. Buna binaen Mervân biat almaya başladı ancak Dahhâk b. Kays Abdullah b. Zübeyr’e biat etmişti. Mervân’ın yanında yer alan Yemenîler ile Abdullah b. Zübeyr’in yanında yer alan Kaysîler arasında çok şiddetli bir savaş olmuştu. Mercirahıt denilen yerde gerçekleşen bu savaşta Kaysîler yenilgiye uğratılmıştı. Yirmi gün boyunca her gün devam eden çok kanlı bir savaş neticesinde müslümanların birbirlerini öldürmeleri nedeniyle bazı kaynaklar bu savaşı İkinci Cemel Vak’ası olarak nitelendirmişlerdir.

Mervân dönemi bu mücadelelerle geçmişti. Mervân b. Hakem veliaht olarak tayin edilmiş olan Halid b. Yezîd ve Amr b. Saîd el-Eşdak’ı veliahtlıktan vazgeçmeye zorlayarak sırasıyla oğulları Abdülmelik ve Abdülazîz’i veliaht olarak tayin etmiştir. Mervân b. Hakem’in birçok kaynakta karısı tarafından boğularak öldürüldüğü rivâyet edilmektedir. Mervân b. Hakem’den sonra hilâfete oğlu Abdülmelik geçmiştir. Abdülmelik b. Mervân dönemi âdeta devletin yeniden kurulması ve dâhili hâkimiyetin yeniden sağlanması dönemi olmuştu. Babası Mervân’dan sadece Suriye ve Mısır idaresini devralan Abdülmelik, Hicaz, Irak ve diğer bölgelerde, Abdullah b. Zübeyr, Muhtar es-Sakafî ve Haricîlerle mücadele etmiştir. Abdülmelik b. Mervân, Abdullah b. Zübeyr’in hacca giden Suriyelilerden zorla biat aldığına dair bir haber almıştı. Bunun üzerine Suriyelilerin Mekke’ye gidişini yasakladığı ve Kudüs’te Kubbetü’s-Sahra’yı inşa ettirdiği rivâyet edilir.

Kûfelilerin Hz. Hüseyin’i Kûfe’ye çağırıp onu yalnız bırakmalarının pişmanlığıyla Tevvâbûn adı verilen bir hareket başlattıkları ve bu harekete Süleyman b. Surâd başkanlık etmiştir.

Tevvâbûn Hareketi ile savaşan Abdülmelik b. Mervân’ın ordusu galip gelmiş, Muhtar es-Sakafî ve Abdullah b. Zübeyr’i de yenilgiye uğratmıştır. Devlet sınırları içerisindeki hâkimiyeti tesis eden Abdülmelik döneminde fetih hareketleri hız kazanmıştır. Kuzey Afrika, Horasan ve Sind cephelerinde fetih hareketleri başarılı bir şekilde sürdürülmüştür. Abdülmelik dönemi sadece askeri ve siyasi başarıların olduğu bir dönem değildir. Nitekim bu dönemde birçok yenilik yapılmıştır. Îmâr faaliyetlerinin bir hayli önemsendiği bu dönemde yollar, köprüler ve sulama kanalları yapılmış, divân defterleri Arapçaya tercüme edilmiştir. Bu dönemin en önemli yeniliği ise altın ve gümüş paraların bastırılması olmuştur.

Kendisinden sonra oğlu Velîd’in halife olmasını isteyen Abdülmelik b. Mervân’ın, kardeşi Abdülazîz’i zehirlediği rivâyet edilir. Abdülazîz b. Mervân’ın ölümüyle oğlu Velîd’in halife olmasının önündeki engel kalkmış ve Abdülmelik’ten sonra başa oğlu Velîd geçmiştir. Abdülmelik b. Mervân’ın dört oğlu halife olduğu için ona “Hükümdarların Babası” denilmiştir. Abdülmelik b. Mervân’dan sonra devletin başına geçen Velîd b. Abdülmelik dönemi, Emevîlerin altın çağı olarak kabul edilmektedir. Îmâr faaliyetlerine çok önem veren Velîd b. Abdülmelik zamanında büyük fetih hareketleri gerçekleşmiştir. Bu dönemde Asya’da Kuteybe b. Müslim, Anadolu’da Mesleme b. Abdülmelik ve Abbas b. Velîd, Kuzey Afrika ve Endülüs’te Musa b. Nusayr ve azadlı kölesi Tarık b. Ziyâd çok önemli fetih hareketlerini gerçekleştirmişlerdir. Musa b. Nusayr ve onun azadlı kölesi Tarık b. Ziyâd, Endülüs’ü fethederek dünya tarihinde iz bırakmışlardır.

Velîd’den sonra halife olan Süleyman b. Abdülmelik, Velîd döneminin komutanlarını ve devlet adamlarını görevden uzaklaştırmıştır.

Söz konusu kimseler kötü muameleye maruz kalmış ve bazıları sefalet içerisinde hayatlarını sürdürmüşlerdir. Süleyman b. Abdülmelik döneminde iç siyasette meydana gelen bu tarz değişikliklerin sebebinin Yezîd b. Mühelleb olduğu rivâyet edilir. Mesleme b. Abdülmelik’i kara ve deniz orduları komutanlığına atayan Süleyman b. Abdülmelik döneminde İstanbul kuşatılmış ancak İslâm ordusu çok zor şartlar altında kalmış ve başarısız olmuştu. Dâbık’ta hastalanıp vefat ettiği rivâyet edilen Süleyman b. Abdülmelik, amcasının oğlu Ömer b. Abdülazîz’i veliaht olarak tayin etmiş fakat kardeşlerinin tepkisinden çekindiği için “Ömer b. Abdülazîz’den sonra Yezîd b. Abdülmelik halife olsun” demiştir.

Ömer b. Abdülazîz, adaleti ile “Beşinci Râşid Halife” veya “İkinci Ömer” olarak bilinmektedir. O, devletin başına geçtiği zaman iç ve dış siyasette çok başarılı bir politika izlemiştir. Devletin zaten çok geniş sınırlara ulaşması, iç siyasette sıkıntılı bazı durumların ileride devlete zarar vereceğini düşünmesi, onun yönünü iç siyasete çevirmesine neden olmuştur. Ömer b. Abdülazîz, uygulamaları neticesinde devlet içerisinde barış ve huzur havası hâkim olmuştur. Halife Ömer, birçok zorlukla mücadele etmek zorunda kalan Mesleme b. Abdülmelik ve ordusunu geri çağırmıştır. Hz. Ali’ye hutbelerden yapılan hakaretlere son vermiş ve bu şekilde
Hz. Ali taraftarlarının da desteğini kazanmıştır. Baskıcı valileri azletmiş yerine halkla diyaloğu iyi olan valiler tayin etmiştir. Ayrıca Yezîd b. Mühelleb’i görevden almıştır. Arap-mevâlî ayrımını ortadan kaldırmaya çalışan Ömer b. Abdülazîz, gayri müslimlerin de haklarını korumaya son derece özen göstermiştir. Ömer b. Abdülazîz’in halife seçimi konusunda tekrar şûra sistemini tesis etmeye çalıştığı için bazı Emevîler tarafından zehirlendiği rivâyet edilir. Ömer b. Abdülazîz’in vefatından sonra Süleyman b. Abdülmelik’in tayin ettiği gibi Yezîd b. Abdülmelik devletin başına geçmiştir.

Yezîd b. Abdülmelik, kendi döneminde devletin iç siyasetindeki sorunlarla ilgilenmiştir.

Bunların en önemlisi, Yezîd b. Mühelleb isyanıdır. Haccac ile aralarındaki sorunlardan dolayı valilik görevinden azledilen Yezîd b. Mühelleb, Velîd b. Abdülmelik döneminde hapsedilmiştir. Velîd’in vefatından kısa bir süre önce hapisten kaçan Yezîd, Süleyman b. Abdülmelik’e sığınmış ve affedilmiştir. Süleyman b. Abdülmelik döneminde Yezîd b. Mühelleb, tekrar valilik görevine getirilmiş ancak Ömer b. Abdülazîz döneminde görevinden azledilmiş ve tekrar
hapsedilmiştir. Ancak yine hapisten kaçmayı başaran Yezîd b. Mühelleb, kendisine birçok taraftar toplamıştır. Fakat taraftarları, Mesleme b. Abdülmelik’in ordusuna yenilmişlerdir. Sonunda da cömertliği ve kahramanlığı ile bilinen Yezîd b. Mühelleb ve ailesi kötü muameleye maruz kalmış ve birçoğu da öldürülmüştür. Yezîd b. Abdülmelik döneminde Ömer b. Hübeyre’nin valilik görevine atanması Kaysî-Yemenî çekişmesini yeniden alevlendirmiştir.

Kuzeyli-Güneyli olarak da bilinen bu çekişme devlet önemli bir sorun haline gelmiştir.

Kuzey-Güney Arapları arasındaki çekişmede Yezîd’in Kuzeylilerden yana tavır alması devleti olumsuz yönde etkilemiştir. Bu dönemde mevâlîler ve haricîler uzun bir müddet devleti meşgul etmiştir. Yezîd b. Abdülmelik, devlet işlerini ihmâl etmesi, kendini oyun ve eğlenceye vermesi, kendisinden önceki halifelerin aksine Emevî devletinde önemli bir yere sahip olan Yemenîler yerine Kaysîlere sempati duyması nedeniyle çok eleştirilmiştir. Yezîd b. Abdülmelik, kardeşi Mesleme b. Abdülmelik’in tavsiyesiyle önce kardeşi Hişâm’ı sonra da oğlu Velîd’i veliaht olarak tayin etmiştir. Emevîlerin, Muâviye ve Abdülmelik’ten sonra üçüncü büyük halifesi olarak kabul edilen Hişâm sağlam ve olgun bir karaktere sahiptir. Yezîd b. Abdülmelik döneminde devleti sarsan Kuzeyli-Güneyli çekişmesinde Hişâm, taraf olmaktan kaçınmıştır. Ancak bu dönemde çeşitli sebeplere bağlı olarak ortaya çıkan isyanlar devleti çok uğraştırmıştır. Ekonomik açıdan devletin parlak bir dönem geçirmesini sağlayan
Hişâm, imar faaliyetlerine de oldukça önem vermiştir. Yaklaşık yirmi yıl süren hilâfeti boyunca bir asker olmamasına rağmen askerî açıdan oldukça önemli başarılar elde etmiş ve devletin sınırlarını genişletmiştir.

Hişâm’dan sonra başa geçen Velîd b. Yezîd Kaysîlere meyletmiştir. Ayrıca Şam’daki birçok kişiye zam yaparak Beytü’l-Mâl’in boşalmasına sebep olmuştur. Çocuk yaştaki iki oğlu için halktan biat alan Velîd’in yaşantısının fısk ve fücurla dolu olduğu belirtilmektedir. Velîd b. Yezîd, Yemenîlerin desteğini alarak isyan eden Yezîd b. Velîd b. Abdülmelik’in önderliğindeki isyancılar tarafından öldürülmüştür. Velîd b. Yezîd’den sonra başa geçen Yezîd b. Velîd b. Abdülmelik olmuştur.

emevi devleti

Asker maaşlarını azaltması sebebiyle “Nakıs” olarak adlandırılan ve cariyeden doğma ilk halife olan Yezîd, bir hutbesinde insanlara çok güzel vaatlerde bulunmuştur.

Daha sonra Benû Ümeyye’ye de güzel nasihatlerde bulunmuştur. Yaklaşık altı aylık hilâfeti süresince çok güzel uygulamalar ortaya koyan Yezîd b. Velîd’in mide rahatsızlığından öldüğü rivâyet edilir. Yezîd vefat edince yerine kardeşi İbrahim b. Velîd geçmiştir. Ancak ona sadece Yemen asıllı kabileler biat etti. İbrahim’in halifeliğinin meşru olmadığını iddia eden Mervân b. Muhammed Dımaşk’ı muhasara edince İbrahim b. Velîd, Mervân b. Muhammed’e biat edeceğini bildirerek ona biat etti. Azerbaycan ve Ermeniyye bölgesinde büyüyen Mervân, iktidara geldiği zaman Kelb kabilelerinin muhalefetiyle karşılaştı ve iktidarına karşı isyanlar ortaya çıktı. Bu isyanları bastıran Mervân’ın ülkenin bütünlüğünü yeniden sağladığını düşündüğü sırada Abbasî tehlikesiyle karşılaştı. Mervân, Abdullah b. Ali önderliğindeki Abbasîlerin faaliyetlerine son vermek üzere Musul’a hareket etmiş ve burada karşılaştığı Abbasî ordusuna mağlup olmuştur. Abdullah b. Ali, kardeşi Salih’i Mısır’a kaçan Mervân’ın peşinden göndermiş ve Mervân burada yakalanarak öldürülmüştür. Mervân’ın ölümüyle de Emevî Devleti yıkılmıştır.

Emevi Devleti neden yıkıldı?

Emevî Devleti’nin yıkılmasında birçok etken rol oynamıştır. Bu sebepleri kısaca şu şekilde sıralayabiliriz:

1-Abbasî propagandası
2-Mevâlî politikaları
3-Bazı halifelerin yaşam tarzları
4-Haricîler
5-İsyanlar
6-Kabîle çekişmeleri
7-Devletin sınırlarının genişlemesi
8-Veliaht kavgaları

Bu yazımızı da okuyabilirsiniz:

Hayat Ağacı Hakkında Detaylı Bir Araştırma

Döviz Kuru Sistemleri Nelerdir?

Kaynak

Yusuf Şanverdi, Emevi Halifelerinin Günlük Hayatları

*Bu çalışmanın tüm hakları, Yusuf Şanverdi’ye aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Büyük Selçuklu Devleti ve Batıni Hareketi (1075)

Hasan Sabbah ve Selçuklu Devleti

Sultan Melikşah’ın hâkimiyeti sırasında meydana çıkan Hasan Sabbah, Selçukluların en büyük hedeflerinden biri olmuştur. Hâkimiyet alanlarında çok büyük sorunlara neden olmuştur. Özellikle Sultan Melikşah’ın ölümünden sonra çıkan kardeşler arasındaki taht mücadelelerinden de yararlanan Hasan Sabbah ve fedaileri hâkimiyetlerini büyük oranda genişletmişlerdir. Bu tehlikeli durumu Selçukluların en meşhur veziri olan Nizâmülmülk eserinde Melikşah’ı, Hasan Sabbah ve Bâtıniler hakkında ilerde büyük bir sorun oluşturabilecekleri hususunda uyarmış ve tavsiyelerde bulunmuştur. Bâtınilerin bu dönemdeki faaliyetlerini sırasıyla ele alalım.

Sultan Melikşah Dönemi Bâtıniler İle Mücadeleler

1092 yılına gelindiğinde Selçuklular, İsmâili tehdidine karşı ilk kez askeri tedbirler almaya başlamışlardı. Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah, İslam dünyası için ciddi bir tehlike oluşturan Hasan Sabbah ve adamlarıyla mücadeleyi bir devlet politikası haline getirmişti. Bir yandan Nizâmiye Medreseleriyle Sünniliği takviye etmeye çalışarak onlarla ilmi sahada mücadele verirken bir yandan da Alamut ve Rûdbâr bölgesindeki komutanlarından
Yoruntaş’a Hasan Sabbah ve adamlarını ortadan kaldırması için emir vermişti. Yoruntaş’ın Alamut’u kuşattığı bir sırada ölmesi 1091 (484 h.) harekâtının sonuçsuz kalmasına sebep olmuştu. Ancak bu mücadeleyi sürdürmekte kararlı olan Sultan Melikşah, Emîr Arslantaş ile Emîr Koltaş’ı büyük bir orduyla Hasan Sabbah ve baş dai Hüseyin Kâinî üzerine sevketti. Amîr Kızıl Sarığ’ı da Arslantaş’a yardım etmek üzere Alamut’a gönderdi. Fakat önce Vezir Nizâmülmülk’ün, Ebû Tâhir Arrânî adında bir fedai tarafından öldürülmesi ve ardından da kırk gün sonra Sultan Melikşah’ın henüz otuz sekiz yaşındayken hastalanıp ölmesi 1092 (485 h.) harekâtın başarıya ulaşmasını engelledi.

Selçuklu veziri Nizâmülmülk’ün öldürülmesi bu dönemdeki diğer devlet büyüklerini de şaşkına uğratmış ve korkutmuştu. Hasan Sabbah’ın adamları bu gibi cinayetlerde sık sık anılır olmuştu. Cüveynî kendi eserinde Nizâmülmülk, 16 Ekim 1092 (485 h.) Cuma gecesinde, Nihavend bölgesinde bulunan Şahne denilen bir yerde sufi kılığına giren Arranî ismindeki Bâtıni fedaisi tarafından, iftardan sonra haremine gittiği esnada sırtından
hançerlenerek öldürüldüğünden bahseder. Hasan Sabbah ile Sultan Melikşah arasındaki mektuplaşma olayı bu dönemde dikkat çeken bir başka konudur. Bazı eserlerde Sultan Melikşah ile Hasan Sabbah arasında geçen
mektuplaşmalardan bahsedilir.

Buna göre Sultan Melikşah, Hasan Sabbah’ı yeni bir din icat etmekle ve insanları aldatmakla suçluyor ve eğer hatasında ısrar ederse kalelerini yerle bir edeceğini ifade ediyordu.

Hasan Sabbah ise verdiği cevapta Müslüman olduğunu, Abbasiler’in hilâfeti gasbettiğini, hilâfetin asıl sahibinin Fatımiler olduğunu söylüyor, Melikşah’ı Nizâmülmülk’ün entrikalarına karşı uyarıyor ve Selçuklu Devleti’ni tehdit ediyordu. Ancak İbrahim Kafesoğlu, böyle bir mektuplaşmanın olmadığını ve bunun daha sonraki dönemde propaganda amacıyla uydurulduğunu söylemektedir. Ayrıca dönemin önemli kaynaklarından olan ve Alamut kütüphenesindeki birçok nüshayı gören Cüveynî, eserinde böyle bir mektuplaşmadan ve bu mektupların varlığından bahsetmemiştir. Bunu da dikkate alarak Sultan Melikşah ve Hasan Sabbah arasındaki mektuplaşmanın kesin bir şekilde doğru olduğunu söyleyemeyiz.

Sultan Berkyaruk Dönemi Bâtıniler

Sultan Melikşah’ın ölümünden sonra oğulları Berkyaruk ile Muhammed arasında taht mücadelesi başlamış, ülkede karışıklıklar ve sıkıntılar meydana gelmişti. Bâtıniler, hânedan mensupları arasındaki taht mücadelesinden ve Haçlılar’ın bazı Müslüman topraklarını işgal etmeleriyle oluşan ortamdan faydalanarak nüfuz sahalarını genişletip faaliyet ve cinayetlerini arttırmışlardı. Bu dönemde Hasan Sabbah’ın en önemli başarısı 1096 veya 1102’de Lemeser’in bir baskınla ele geçirilmesi olmuştur. Böylelikle Bâtıniler’in Rûdbâr’daki hâkimiyeti daha da pekişmiş oldu. Ayrıca yine aynı tarihlerde Girdkûh, Şahdiz ve Hâlincân kalelerini de ele geçirmeleri Bâtıniler’in stratejik konumunu daha da güçlendirdi. Böylece Hasan Sabbah önemli yerler kazanırken bir yandan da bu karışık ortamdan yararlanarak Selçuklu Devleti’nin merkezlerini baskı altında tutmayı başardı.

Fedaileri, Bâtıniler’e düşman birini vezir tayin ettiği için Sultan Berkyaruk’a da saldırıp yaraladılar. Daha sonra Berkyaruk ile Muhammed Tapar arasındaki mücadele sırasında Berkyaruk’un ordusuna sızarak ordu içinde nüfuzlarını arttırmaya başladılar. Hasan Sabbah’ın siyasi, dini ve askeri şahsiyetleri öldürtmesi bir terör havası oluşturdu. Ona muhalif olan emir ve kumandanlar elbiselerinin altına zırh giymeden evlerinden dışarı çıkamaz oldular. Hasan Sabbah’ın faaliyetlerine ve düzenlediği cinayetlere şahit olan Enûşirvân b. Hâlid, o zamanlar Müslümanların içinde bulunduğu durumu tam bir felaket şeklinde açıklar ve yollarda emniyetin kalmadığını, fedailerin hiç korkmadan cinayet işlediklerini, sultanların onlara karşı bir çözüm bulamadığını ve halkın ise sürekli korku içinde yaşadığını belirtir.

Sultan Berkyaruk döneminde; Sultan Melikşah’ın önde gelen emirlerinden Emir Üner (492 h./1098-1099), Sultan Berkyaruk’un veziri El-Eazz Ebû’l-Mehâsin Abdülcelîl b. Muhammed ed-Dihistânî (495 h./1101), Sultan Berkyaruk’un annesi Zübeyde Hanım’ın veziri Abdurrahman Sümeyremi, Isfahan şıhnesi Emir Bilge Beg Sermez (493 h./1100), Nişâbûr hatibi Ebu’l-Kasım b. İmamü’l-Haremeyn (492 h./1098-1099), Ebû’l-Muzaffer b. el-Hucendî (496 h./1102-1103), Ebû Ca’fer b. el-Meşşât (498 h./1104) gibi dönemin önemli isimleri Bâtıni fedaileri tarafından yapılan suikastlar sonucunda öldürüldü.

Hasan Sabbah’ın oluşturduğu bu terör havasından endişe ve korkuya kapılan devlet adamları Sultan Berkyaruk’u uyararak bunlara karşı tedbir alınmasını istemişler. Bunun üzerine Sultan Berkyaruk 1101 (494 h.)’de Bâtıniler üzerine harekete geçti ve 300 kişiyi öldürttü. Yine aynı yıl Emîr Bozkuş’un idaresindeki büyük bir orduyu da Kûhistan üzerine gönderdi. Ancak Bâtıniler Emîr Bozkuş’u rüşvet karşılığında muhasaradan vazgeçirttiler. Emîr Çavlı da bu yıl içinde Fars ve Hûzistan’daki Bâtıniler’e karşı bir sefer düzenleyerek 300 kişiyi öldürüp, mallarına el koydu. Emîr Bozkuş ise 1104 (497 h.) senesinde Horasan askerleriyle gönüllülerden oluşan bir ordu meydana getirerek Tabes Kalesi’ne saldırdı. Kale ve civarındaki köyler tahrip edildi ve Bâtıniler’in bir kısmı öldürülürken bir kısmı da esir alındı.

Sultan Berkyaruk kardeşleri ile girdiği taht mücadelesinde yeterince Bâtıniler üzerine etkili bir hareket yapamamış ve Bâtıniler etkisini bu dönem daha da arttırmıştır. Özellikle suikastlarını daha da artıran fedailer hem yöneticileri hem de halkı daha çok tedirgin etmeye başlamıştır. Nitekim Beryaruk’un ölümünden sonra küçük yaştaki oğlunu veliahdı olarak tayin etmesinden sonra tekrar taht mücadelesine giren Selçuklu Devleti Muhammed Tapar’ın hâkimiyeti kazanmasıyla tekrar Bâtınilere karşı mücadelelere başlayacaklardı.

batıniler ve selçuklular

Sultan Muhammed Tapar Dönemi Bâtıniler

Sultan Muhammed Tapar saltanatı boyunca Bâtınilerle mücadele etmiş ve onların asıl karargâhı olan Alamut’u ele geçirmek için çalışmıştı. Sultan’ın Iraklıları divandan uzaklaştırması ve buralara Horasanlıları yerleştirmesi de onların Bâtıni olduklarının ihsas ettirilmesinden kaynaklanıyordu. Muhammed Tapar onlarla daha müessir bir şekilde mücadele edebilmek için bu yola başvurmuştu. Sultan Muhammed Tapar, saltanat makamına geçer geçmez Bâtınilere karşı seferler düzenledi. Sultan ilk seferini hükümdarın seferde olduğu zamanlarda hazine ve silah deposu olarak kullanılan, küçük uşaklarla saray kızlarının bulunduğu, Deylemîler’den bir zümrenin muhafazası altında bulunan ve vaktiyle Sultan Melikşah’ın yaptırmış olduğu Şahdiz (Dizkuh) Kalesi üzerine yaptı

Şahdiz Kalesi’ndeki Bâtıni reisi Ahmed b. Abdü’l-Melik b. Attaş idi. Babası Abdü’l-Melik ise Hasan Sabbah’ın hocasıydı. Bu yüzden Hasan Sabbah, Şahdiz Kalesi’nin reisi olarak Attaş’ı uygun görmüş olabilir. Attaş, Selçuklu sultanına ait köylere ve halkın mallarına göz dikerek onlardan vergi alıyordu. Bu yüzden rahatsız olan halk ve bu bölgede hâkimiyetini kaybetmeye başlayan Sultan Muhammed Tapar, Bâtınilere karşı ilk seferini bu kaleye yaptı. Kalenin etrafı kuşatıldı. Bir süre sonra kaledekilerin erzakı bitince Bâtıniler boyun eğmek zorunda kaldı. Sultan ile anlaşma yaparak, Isfahan’a 7 fersah uzaklıktaki Hâlincan kalesinin kendilerine bırakılması şartıyla Şahdiz Kalesi’nin teslimine razı oldular. Bu olaydan sonra Bâtıniler Selçuklu emirlerine suikast girişiminde bulunarak onu yaraladılar. Bunu duyan Sultan Muhammed Tapar yaptıkları anlaşmayı bozarak Hâlincan Kalesi’ni ele geçirdi. Şahdiz Kalesi’nin de tamamen ele geçmesiyle Bâtınilerin çoğunu öldüren askerler, kalenin reisi olan Attaş’ı da esir aldılar. Daha sonra onu bir süre şehirde dolaştırdıktan sonra derisini yüzerek öldürdüler. Karısı ise kaleden atlayarak intihar etti.

Böylece önemli bir konuma sahip olan Şahdiz Kalesi tekrar Selçukluların eline geçmiş oldu.

Elde edilen bu başarılı seferden sonra Sultan Muhammed Tapar, Bâtınilerin asıl merkezi Alamut’u almak için hazırlıklara başladı. 1109 (503 h.) senesinde Hasan Sabbah’ın üzerine, veziri Ahmed b. Nizamülmülk ve Emir Çavlı komutasındaki bir orduyu gönderdi. Vezir Alamut’u kuşatıp yakaladığı birçok Bâtıniyi öldürdü. Fakat kış mevsiminden dolayı kuşatmayı kaldırıp geri döndüler. Daha sonra Sultan Muhammed Tapar 1111 (505 h.)
senesinde Bâtınilere karşı tekrar sefer düzenledi. Seferde görevlendirdiği Emir Ânûştekin Şîrgîr, Kelâm ve Kazvin’den 20 mil uzaklıktaki Bâtınilere ait olan Bîre Kalesi’ni ele geçirdi.

1117 (511 h.) senesine gelindiğinde ise Sultan Muhammed Tapar, Alamut’a ikinci bir sefer düzenledi. Yine bu seferde Emir Ânûştekin Şîrgîr’i görevlendirdi. Ayrıca Karaca, Gündoğdu, İl-Kavşut ve Bozan gibi pek çok kumandanı da onun emrine verdi. Emir Şirgir, Alamut’u kuşattıktan sonra uzun süre muhasaraya devam edebilmek için kalenin önlerine barakalar yaptırdı. Emirleri de gruplara ayırarak nöbetler halinde kuşatmayı aralıksız sürdürmeyi başardı. Bu güçlü kuşatma karşısında kaledekilerin yiyecekleri bitmiş ve durumları kötülemeye başlamıştı. Bâtıniler kadın ve çocukların aman dileyerek kaleden çıkmaları için izin istediler. Fakat Selçuklu ordusu bunu kabul etmedi. Temmuz ayında başlayan kuşatma Mart ayına kadar sürdü. Hasan Sabbah’ın adamları artık dayanamayacak duruma geldiler. Kale alınıp, buradaki Bâtınilerden kurtulmak üzere iken Sultan Muhammed Tapar’ın ölüm haberi geldi ve kuşatma kaldırıldı. Böylece ikici kez Alamut üzerine düzenlenen seferde başarısızlıkla sonuçlandı. Bâtınilerin merkezi olan Alamut Kalesi son anda Selçukluların kuşatmasından böylelikle kurtulmuş oldu.

Haleb Selçuklu Meliki Rıdvan döneminde, Bâtıniler Haleb’de yayılmış ve kuvvetlenmişti.

Bunun en büyük nedeni de Rıdvan’ın onlara destek vermesiydi. Rıdvan öldükten sonra yerine geçen oğlu Alparslan el-Ahras, babasının yaptığını yapmayarak Sultan Muhammed Tapar ile anlaşıp Bâtınilerin Haleb’deki karargâhlarının dağıtıp, şehrin onlardan temizlenmesine karar verdiler. Bâtınilerin karargâh olarak kullandıkları Da’rü’d-dave’nin kapısı kapatılarak bina kordon altına alındı. Önce Haleb ve Suriye’de Bâtıniliğin yayılmasında etkili olan Ebû Tahir es-Sâiğ başta olmak üzere yaklaşık 200 kadar Bâtıni öldürüldü. Diğer Bâtıniler ise hapishanelere doldurulup, mallarına el konuldu. Daha sonra bunların bir kısmı serbest bırakılırken bir kısmı da kaleden aşağıya atılarak öldürüldü. Muhammed Tapar Bâtıniler üzerine yaptığı başarılı hareketler sonucunda fedailerin hedefi olmaya başladı.

Veziri Sa’d’ül-Mülk’ün Şahdiz Kalesi kuşatmasında kalenin sahibi Ahmed b. Attaş ile anlaşıp suikast planı yaptıkları kaynaklarda anlatılmaktadır. Bu plana göre düzenli olarak hacamat yaptıran Sultan Muhammed Tapar’a bu esnada anlaştıkları hacamatçıyla sultanı zehirleyip öldüreceklerdi. Bu amaçla hacamatı yapan kişiye belli bir miktar para ile zehirli bir iğne veya neşter vererek sultanın kanını bu zehirli neşterle almasını söyledi. Hacamatcı bu planı karısına anlatınca karısı durumdan tedirgin olup Sadreddin Hocendî’nin adamlarından birini anlattı. Böylece Hocendî bu suikast planını öğrenince doğrudan Sultanın huzuruna çıkarak olayı anlattı. Bunun üzerine Sultan daha hacamat günü gelmeden ertesi gün hacamatçıyı huzuruna çağırdı. Yatağına uzanmış olan
Sultan Muhammed Tapar’a çıkardığı zehirli neşterle hacamata başlayacağı esnada ani bir hareketle kendisine dönen Sultan hacamatçının elinden neşteri alarak, bu emrin kim tarafından verildiğini sordu. Dehşete kapılan hacamatcı vezirin ismini söyleyince Sultan Muhammed Tapar, hacamatcının ölüm emrini verdikten sonra vezirini de yakalatıp öldürttü. Ertesi gün Sultan, vezirinin ihanetine karışan dört adamını da Bâtıni inancına sahip oldukları için Isfahan kapısında astırdı.

Sultan Muhammed Tapar döneminde de suikastlarına devam eden Bâtıniler birçok ünlü ismi öldürmüşlerdir.

Nizamülmülk’ün en büyük oğlu Fahrü’l-Mülk Ebû’l-Muzaffer Ali (1106) suikasta uğrayıp ölmüş ve kardeşi, Bâtınilerin kalelerinden biri olan Rudbal üzerine sefere giden, Ahmed b. Nizamülmülk de Bâtıniler tarafından ağır bir şekilde yaralanmıştır. Musul valisi olan önemli Selçuklu komutanlarından Emir Mevdûd b. Altuntegin, Merâga
Emiri Ahmedîl, Kadı Ebû’l-Alâ Saîd b. Ebû Muhammed en-Nişâbûrî, âlim Ebû’l Mehâsîn er-Rûyanî, Abdü’l-Vahid b. İsmail gibi dönemin önemli âlim ve vezirleri Bâtıni fedailerin suikastları sonucunda öldürülmüşlerdir.

Sonuç olarak Sultan Muhammed Tapar döneminde Bâtıniler üzerine başarılı hareketler yapılmış ve özellikle Şahdiz Kalesi başta olmak üzere bazı Bâtıni kalelerinin alınmasıyla Bâtıniler bozguna uğratılmıştı. Alamut kalesine de seferler düzenlenmiş ve kale sakinleri zor günler yaşamışlardı. Fakat bu kuşatma esnasında Sultan Muhammed Tapar’ın ölüm haberi gelince kuşatma kaldırılmıştı. Muhammed Tapar döneminde Bâtıni suikastları
devam etmiş birçok vezir ve emir bu dönemde katledilmişti. Hatta bu suikast planları Sultan Muhammed Tapar’a kadar uzanmıştı. Nitekim sultanın bunu öğrenmesi üzerine başarısız olmuşlardı. Sultan Muhammed Tapar’dan sonra tahta geçen Sultan Sancar döneminde ise Bâtınilerin faaliyetleri devam edecekti.

Sultan Sancar Dönemi Bâtıniler

Sultan Muhammed Tapar’ın ölümünden sonra Bâtıniler’in gücü yeniden artmaya başladı. Irak, Azerbaycan, Horasan, Mâzenderân, Rüstemdâr, Rustak, Sincan, Gürcistan ve Gilân’daki önemli yerleri işgal ettiler. Muhammed Tapar’ın ölümünden sonra yerine geçen Sancar, Horasan Meliki olduğu esnada Bâtıniler’e karşı sürdürdüğü mücadeleyi devam ettirmek istedi. Ancak Hasan Sabbah onun hizmetindeki bir cariyeyi kandırarak bir gece yatağının başucuna bir hançer saplattı ve onu öldürtebileceğine dair haber gönderdi. Böylece gözü korkutulan Sultan Sancar, Hasan Sabbah ve Bâtıniler ile uğraşmayıp onlara belli şartlarda eman verdi. Atâmelik Cüveynî, Alamut’un Moğollar tarafından zaptı (1256) sırasında kütüphanede Sancar’ın birkaç fermanını gördüğünü ve bu fermanlarda Sultan’ın onları dostluk ve barışa çağırdığını, kendileri ile iyi geçinmek istediğini söyler. Hasan Sabbah’ın ölümünden sonra Sultan Sancar tarafından 1126 yılında yapılan Bâtınilere karşı yapılan seferde çok sayıda Bâtıni ortadan kaldırılmıştır. Ertesi yıl Sancar’ın Bu sefer sırasında 10.000’den fazla Bâtıni’nin öldürüldüğünü görürüz.

Ayrıca Hasan Sabbah’ın halefi olan Buzurg Ümîd zamanına kadar olan süreçte Sultan Sancar’ın Bâtıniler üzerine sefer yapmadığını da dikkate alarak Sultan Sancar’ın bu süreçte neden Bâtıniler üzerine hareket yapmadığını Cüveynî’ninde aktardığı bilgiyi göz önünde bulundurarak Hasan Sabbah ile yaptığı anlaşmadan dolayı olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim Hasan Sabbah’ın ölümünden sonra Sultan Sancar’ın Bâtıniler üzerine harekete geçmesi bunu doğrular niteliktedir.

Bu dönemde yine birçok önemli devlet adamlarına suikastlar düzenlemiştir.

Musul hâkimi Kasimüddevle Aksungur el-Porsukî 520/1126 senesinde Cuma günü namaz esnasında Bâtıniler tarafından öldürülmüştür. Yine Sultan Sancar’ın vezirlerinden olan Ebu Nasr Ahmed Kaşanî de Bâtınilere karşı faaliyet gösterdiği için onlar tarafından yapılan bir suikast sonucu ölmüştür. Aynı şekilde Dımaşk hâkimi Tâcü’l-Mülûk Börü de Bâtınilere karşı mücadele gösterdiği için, Alamut’tan gönderilen iki fedai tarafından öldürülmüştür. 1140 senesinde ise Sultan Sancar’ın yakın adamlarından biri olan el- Mukarreb Cevher, Bâtıniler tarafından öldürülmüştür. Sultan Sancar döneminin ileri gelen şahıslarından Mansûr el-Herevî de vezir Dergüzînî ve birkaç Bâtıninin yapmış oldukları suikast neticesinde öldürülmüştü. Yine bu dönemde Bâtıniler tarafından ilmiye ve yönetici sınıfından da olan birçok kişi öldürülmüştür. Bunlardan biri Şafiî reisi Abdüllâtif b. el- Hucendî, bir diğeri ise Mâzenderân hâkiminin oğlu Girdbazu’dur.

Sultan Sancar, Büyük Selçuklu Devleti’ni yeniden toparlamaya çalışmış gerek kumandanlar arası mücadeleler gerekse Bâtınilerin yıkıcı faaliyetleri sonucunda başarılı olamamıştır. Onun ölümüyle Büyük Selçuklu Devleti tarih sahnesinden çekilmiştir. Sonuç olarak Hasan Sabbah döneminde yoğun bir şekilde Selçuklular ile mücadeleler yaşanmış, zaman zaman iki tarafta başarılar elde etmişler. Nitekim bu zamanda Alamut üzerine yapılan seferler hiçbir zaman sonuçlanamamış ve Bâtınilerin asıl merkezi Moğollar tarafından yerle bir edilinceye kadar önemini korumuştur. Hasan Sabbah’ın ölümünden sonra halefleri hem davalarını korumuşlar hem de merkezleri olan Alamut Kalesi’ni yıkıcı Moğol istilalarına kadar korumayı başarabilmişlerdi.

Bu Yazımız da ilginizi çekebilir:

Cengiz Han Devri ve Moğol İstilası

Deflasyon Nedir?

Kaynak

Yasemin Hilal Erbaş, Hasan Sabbah’ın Ortaya Çıkışı ve 1258’e Kadar Siyasi Açıdan Etkileri

*Bu çalışmanın tüm hakları, Yasemin Hilal Erbaş’a aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Marshall Planı ve Türkiyedeki Sonuçları (Marshall Yardımı 1947)

Marshall Planı’nın Türkiye’ye etkileri, Marshall Planı’nın olumsuz etkileri, Marshall Yardımı CHP, Marshall Yardımı Demokrat Parti Marshall Yardımı İnönü, Marshall Yardımı alan ülkeler, Truman yardımı hakkında geniş bir araştırma.. Tarih arşivi sizler için araştırıyor.

Marshall Planı ve Marshall Yardımı

Türkiye’nin Marshall Planı’ndan aldığı yardım, Avrupa’ya yapılan doğrudan yardımların % 1,2’si, dolaylı yardımların da % 2,2’sine tekabül ediyordu. Plan çerçevesinde alınan kredilere % 2.5 faiz oranı uygulanmıştı. Alınan krediler, 15 yıl ertelemeyle 44 yılda geri ödeme usulüne tabii tutulmuştur. Marshall Planı’nın Avrupa ülkelerinde olduğu gibi Türkiye’de de ekonomik, siyasi ve sosyal sonuçları olmuştur.

Ekonomik Sonuçlar

1923-47 yıllarında iktisadi kalkınma için kendi kaynaklarına yönelmeyi öncelik edinen Türkiye, 1948’den itibaren Marshall Planıyla dış kaynaklardan yararlanmaya başlamıştı. Bu durum, üretim ve gelir artışını hızlandırmıştı. Ancak, ekonominin dış kaynaklara bağımlılığının da artmasına vesile olmuştu. Tabi ki; bunun keyfi bir olay olduğu söylenemez. Türkiye gelişimini sağlayacak iç dinamiklerden yoksun kalmıştı. Dış kaynaklardan yararlanmak için en uygun çözüm yolu Marshall Planı’ydı. Marshall Planı’nın Türkiye ekonomisindeki en önemli sonuçlarından biri devletçilikten liberal ekonomiye kaymadır. Devletçilik ilkesinin, Marshall Planı’na dâhil olmada Türkiye’nin önünde bir engel teşkil ettiği düşünülüyordu. 1946-50 dönemi, devletçiliğin tasfiye yılları olmuştu. Bu tasfiye, devletçilik kavramının resmen ve aniden reddedilmesi şeklinde değildi. Adım adım hareket edilmişti. Devletçiliği niteleyen bütün yorumlar ve iktisat politikası özellikleri, teker teker reddedilerek tasfiye gerçekleşmişti. II. Dünya Savaşı’na katılmamakla birlikte her an harbe hazır olma stratejisiyle Türkiye’de, askeri harcamaların yüksek olması ve bütçenin büyük bir kısmının askeri giderlere ayrılması, ülke ekonomisini sekteye uğratmıştı. Marshall Planı süreci göstermiştir ki sadece bütçenin büyük bir kısmının askeri harcanmalara değil, ekonominin iyi yönetilememesi de Türkiye’nin iktisadi yapısını bozmuştu. Bunun en iyi göstergesi, 1946 Kalkınma Planı’nın lağvedilmesidir. Türkiye, artık ekonomik buhrandan kendi başına çıkabileceğine inanmıyordu. Bu durum, Türkiye’yi Marshall Planı’na dâhil olmaya sürüklemiştir. Marshall Planı’nı tek kurtuluş yolu olarak gören Türkiye, plana dâhil olabilmek için büyük çaba göstermişti ve çabası sonuç vermişti. Plana dâhil edilen on altı ülkeden birisi olmuştu.
Türkiye’nin plandan uzun vadede olumlu ekonomik sonuçlar elde ettiğinden bahsetmek pek mümkün değildir. Plan kısa vadede Türkiye’ye ancak nefes aldırmıştır. Özellikle 7 Eylül Kararlarının olumsuz etkisi, kaçınılmaz olmuştur. 7 Eylül kararıyla Türk Lirası, ABD Doları karşısında devalüe edilmiştir. Bu devalüasyon sonucunda, 1 dolar 1,29 Türk Lirası’yken 2,80 liraya çıkarılmıştır. Bu yolla savaştan sonra meydana gelen ihracat sıkıntılarının giderilmesi düşünülüyordu. Ancak devalüasyon, istenilen etkiyi göstermedi. Kemal Karpat, 7 Eylül Kararlarını sert sözlerle eleştirmiştir. Karpat’a göre; bu tedbirler, ülkenin içinde bulunduğu toplumsal ve ekonomik gerçeklere dikkat edilmeksizin alınmıştı. Para birkaç elde toplanmıştır. Ekonomik gelişimi sağlayacak yatırımlar yapılmadı. Halkın alım gücü dikkate alınmadı. Bu tedbirler, ülkede bazı iş adamlarının ihtiyaçlarına cevap vermeyi amaçladı. Bu süreçte altın satışına güvenilmesi de yanlış bir hamle olmuştu. Türkiye Merkez Bankası’nın stoklarında 1946 yılında 663 milyon liralık altın vardı. 1950 yılında altın stoku 419 milyon liraya kadar düşmüştü. Devalüasyon, eldeki tarım ürünleri stokunun daha ucuz fiyattan satılmasına neden olmuştu. Ayrıca döviz sıkıntısının olmadığı bir zamanda, devalüasyon gerçekleştirilmişti. Devalüasyon sonrasında ithalat, ihracatı geçmiş, 1930’dan sonra ithalat ihracat dengesi fazla iken, 1947’de açık vermiştir.
Marshall Planı’nın dayattığı liberal ekonomik sistem, Türkiye’de sorun yaratan ana etkenlerden birisi olmuştur. Liberalizm anlayışıyla Türkiye, daha fazla ithalat yapmıştı. Türkiye’nin Marshall Planı çerçevesinde 1949-53 yılları arasında almış olduğu zirai aletler, 1950-53 yılları arasında bu alanda yaptığı ithalattan çok azdır. Örneğin, Marshall Planı ile 7 bin 449 traktör alınmışken liberalleşme süreci sonunda 26 bin 146 traktör ithal edilmişti. 1950 yılında Demokrat Parti iktidara geldiğinde ilk olarak liberal ekonominin alanını genişleterek işe başlamıştır. Liberalleşme ekonomik sisteme geçilmesinde ABD Hükümeti etkili olmuştur. Zira ABD, Marshall Planı’na dâhil ülkelere liberalleşmeyi teşvik ediyordu. Türkiye’de inceleme yapan uzmanlardan Thornburg, 1947 yılında Vatan gazetesine şöyle bir ifadede bulunmuştu: “Aşikârdır ki Türkiye’de hususî teşebbüs ruhu geliştirilmedikçe, memleketinizde hususî ABD teşebbüsü için yer yoktur. Evvelâ, kendi tabiî kaynaklarınızı, işletmelisiniz ve ancak ondan sonra yabancı sermaye bulabilirisiniz.”

”Avrupa İktisadî İşbirliğinin tam olarak bir an evvel gerçekleşmesinden Amerikan umumi efkârının sabırsızlandığını ifade etmiş ve Amerikan yardımlarının, ticaret ve mübadele serbestisini en geniş ölçüde tahakkuk ettirecek memleketlere daha fazla yapılacağını ilâve eylemiştir.”
ABD’nin bu yaklaşımı Marshall Planı’na dâhil olan ülkelerin liberalizme geçişlerinde önemli bir dönüm noktasıydı. Türkiye’nin de bu tarihten itibaren bu yönde ağırlık vermesi dikkat çekicidir. Liberalleşme kapsamında 1950’de Türkiye, yabancı ülkelerle olan ticaretini % 60 oranında serbest bırakmıştı. Ülkelerin özel sermaye’ye ağırlık vermeye başlaması en çok ABD’nin işine yarayacaktır. Özel sermayenin serbest kalması aynı zamanda ABD sermayedarlarının da bu pazarlara girişini kolaylaştırmıştır. Böyle olunca ithalatı hızla ilerleyen ülkelerde ihracat düşük seviyede kalmıştır. Aynı şekilde bu durum Türk dış ticaret açığını artırmıştır. 1950 yılında 22,3 milyon dolar olan dış ticaret açığı liberalizm nedeniyle iki yıl içerisinde 193 milyon dolara ulaşmıştı.Türkiye’de oluşan dış ticaret açığı hakkında, 22 Ekim 1952’de MSA Türkiye şefi Leon Dayton, şunları söylüyordu:
”Türkiye’nin son zamanlardaki tediye müvazenesi açıklarını ben ve misyonumdaki arkadaşlarım yakından ve endişe içinde takip etmekteyiz. Bugün karşılaşılan müşkülâtın bertaraf edilmesi ve açıkların izalesi, kabili ihraç malların bir an önce ihracına ve memleketin dış gelirlerin arttırılmasına bağlıdır. Fakat ihracat yapılamamaktadır. Şüphesiz ihracatın yapılabilmesi diğer memleketlerin bu mallara talip olmasına ve ihraç mallarının fiatına bağlı bir keyfiyettir.”

Marshall Yardımı Alan Ülkeler Aşağıdaki Şemada Belirtilmiştir

marhall yardımı alan ülkeler

Dayton’un da ifadelerinden anlaşıldığı gibi Türkiye’deki dış ticaret açığının ana nedenlerinden birisi yeterince ihracat yapılamamasıdır. 1952’de Marshall Planı’nın Avrupa sürecinin tamamlanmış olduğu göz önüne alındığında, Avrupa’da artık zirai ürün ithaline çok ihtiyaç duyulmamaktaydı. Bu nedenle ihracatını tarım ürünlerine dayandıran Türkiye, dış ticaretinde açık vermeye başlamıştı. Her geçen gün bu açık artmaktaydı. İngiltere’de 6 Ocak 1953 tarihli Times gazetesi, Türkiye’nin dış ticaret açıklarına değinmiştir. Gazetede, Türkiye’nin dış ticaret açığı önemli bir mesele olarak görülüyordu. Gazeteye göre, 1952 yılının ilk 10 ayında ithalat ihracat arasında, 484 milyon lira açık vardı. Bu miktar önceki seneye göre iki kat artmıştı. Türkiye’nin bu hale gelmesinin sebebi, Avrupa Tediye Birliği’ne en fazla borçlu ülke olmasıydı. Gazete, liberal ekonomik sisteme hızlı geçilmesinin Türkiye’yi bu hale getirdiğini ifade etmişti. Türkiye’nin, liberal ekonomi hakkında çok iyi bilgi ve deneyim sahibi olmadığından dış ticarete ayak uyduramadığını belirtmişti. Türkiye, liberalleşme konusunda iyi bir seviyede olmadığından, liberalizme ne şekilde geçileceği ve hangi alana ya da kimlere ne kadar izin verileceğini kararlaştıramamıştır. Dönemin gazetelerinde bu konular üzerine yazılar yayınlanmıştır. Kudret gazetesinde devlet işletmelerinin özelleştirilmesi belli sebeplerle savunulmuşsa da yabancı sermayeye devri hususunun yanlış olduğu öne sürülmüştür. Gazetedeki habere göre yabancı sermayeye ancak yeni iş alanlarında müsaade edilmeliydi. Devlet işletmeleri daha çok yerli şahıs ve kooperatiflere devredilmeliydi.
31 Mayıs 1950 tarihi itibariyle, Türkiye’nin ithalat yaptığı ülkelere olan dış borcu 218 milyon 141 bin lira civarındaydı. Bununla birlikte Türkiye’de dış borç artmaya devam etti. 1955 yılında devletin dış borcu 1 milyar 686 milyon 319 bin 466 lira’yı bulmuştur. 1953 yılı itibariyle Türkiye, ithalatını azaltmaya başladı. Dış ticaret açığının önlenmesi adına 1958 yılında yeni bir devalüasyon zorunluluğu doğdu. 1 dolar 2,80 liradan 9 liraya çıkarıldı. 1956 yılında Türkiye’deki, ekonomik sıkıntılar buhran halini almıştı. İhracatın yanı sıra ithalatta da gittikçe zorlanılıyordu. Marshall Planı kredilerine rağmen, döviz sıkıntısı çekiliyordu. Bu sıkıntıyı gidermek adına çözüm yolları aranmıştı. “Türkiye, Irak, Lübnan, Ürdün, Suriye Ortaklık ve Temsilciliği”nden Ali Rıza Kurtoğlu, T. Vifor adında bir maliye uzmanının Türkiye adına yayınladığı muhtırayı Başbakan Adnan Menderes’e sunmuştu. Muhtırada “Türk Dolar” adında yeni bir paranın oluşturulmasından bahsediliyordu. Bu paranın ihracat için kullanılmasının dışalımı ve ihracatı kolaylaştıracağı belirtiliyordu. Vifor şunları ifade ediyordu:
”Sterling, bir asır müddetle dünyada hüküm sürdü. Dolar, istikbalde, dünyanın kullanacağı para olarak gözüküyor. Bütün dünya dolar veya dolara istinad eden tek para sistemine doğru gitmektedir. Bütün milli paraların, millî para olarak kalmaları her memleketin dolara dayanan ve haricî mübadelelerde kullanılacak olan bir para ihdas etmesi kuvvetle muhtemeldir.
Türkiye için de böyle bir para teklif ediyorum. Bu paranın “Milletlerarası Para Fonu” ile “Federal Bank” tarafından destekleneceği muhakkakdır. Bu paranın ihdasının, Türk Lirasının Türk millî parası olarak kalmasına bir mâni teşkil etmeyeceğini de tekrar etmek isterim. “Türk-Dolar” Türkiye’nin istikbalde ecnebi devletlerle vaki olacak ticarî münasebatında kullanacağı paradır(…)
“Türk-Dolar”ın Türk Lirası ile olan nisbeti bir Türk-Dolar 5 ilâ 5 ½ Türk Lirası civarında tesbit edilmelidir.”

marshall yardımı son posta gazetesi

Marshall Planı, Türkiye’de 1923 yılından beri süre gelen Mustafa Kemal Atatürk’ün hazırlattığı zirai ve sınai kalkınma biçimini sonlandırmıştı. II. Dünya Savaşı ile Atatürk’ün ekonomi ve tarım politikası zaten kesintiye uğramıştı. Türkiye’nin, Avrupa ve ABD ile olan dış ticareti durmuştu. Bu ticaretin tekrar başlamasına Marshall Planı vasıta olmuştur. Ancak Atatürk’ün sınai kalkınma için yaptığı çabalar devam ettirilmemiştir. Türkiye tarıma kayma yolunu tercih etmiştir. Bu durum Türkiye’de fabrikalar açılmasının önlenmesinin yanında elde bulunan fabrikaların kapatılmasına neden olmuştur. Uzmanların verdiği raporlar doğrultusunda 1952 yılında Türk sanayisi için bir dönüm noktası olan THK Uçak ve Motor Fabrikaları kapatılmıştır. MKE’ye devredilen fabrikalar, 1954 yılında traktör fabrikası haline getirilmiştir. Marshall Planı çerçevesinde Türkiye’nin tarım ekonomisine ağırlık verilmiştir. Bunun neticesinde Türkiye, sınai gelişmeden uzaklaşarak bir tarım devi olmak istemiştir. Marshall Planı çerçevesinde, 1948-1952 dönemi için yapılan yardımların % 20,6’sı doğrudan, % 59,7’si dolaylı olarak tarıma ayrılmıştı. 1949 yılı Mayıs ayında Türkiye’ye ilk traktörler gelmişti. Bu traktörler, 1950 yılındaki hükümet değişikliğinden sonra alınan binlerce traktörün ilk kısmını oluşturmuştu. Yeni hükümet de Türkiye’de tarımsal üretim artışının sağlanmasını ana hedef olarak belirlemişti. Bu şekilde ihracatta tarım sektörü önemli bir yer edinmeye başlamıştı. Ancak tarımda makineleşme traktör kullanımıyla sınırlı kalmıştı. Bu nedenle yapısal dönüşüm sağlanamamıştı. Marshall Planı Türkiye temsilcisi Russel Dorr’un Türkiye gezisinden sonra hazırladığı raporunda Türkiye’de Marshall Planı’nın tarımda yarattığı etkiden bahsetmiştir. Dorr, raporunda, tarımsal makinelerin kullanımının zirai üretime oldukça faydalı olduğunu ifade etmiştir. Ancak, makineleşme kadar yedek parça temini için kurulan servislerin yetersizliğine dikkat çekmiştir.
Tarımda devleşme hedefi, sanayileşmenin ihmal edilmesine neden olmuştu. Bunda ABD’li uzmanların raporları da etkiliydi. Örneğin Thornburg Raporu’nda Türkiye’de makine ve motor fabrikası projeleri reddedilmişti. Uçak ve dizel motor imal etmek için, Ankara’da bir tesis kurulması fikri de kabul edilmemişti. Thornburg Raporu, eleştirilmesine rağmen Türkiye’de benimsenmişti. Vatan gazetesinde Thornburg hakkında “Büyük Türk Dostu” şeklinde ifadeler kullanılmıştı. Barker Raporu’nda da Türkiye’de sanayileşmeyi reddeden ifadeler yer almıştı. Barker, “Türkiye’nin sanayileşme hedefini terk etmesini tavsiye edecek değiliz. Fakat biz, bu hedefe varmanın en kestirme yolunun, tarımsal gelişmeye önem vermek olduğunu tavsiye ediyoruz” diyerek Türkiye’yi tarıma yönlendirmiştir. Raporları önemseyen Türkiye, tarım ülkesi olma yolunda sınai kalkınmadan uzaklaşmıştı. 1950 seçimlerinde Demokrat Parti’nin politikası da bu yöndeydi. Türkiye’de 1935-50 yılları arasında köylü kesim ihmal edilmişti. Büyük oy potansiyeli olan köylüler, Demokrat Parti tarafından önemsendi. Demokrat Parti, köylünün kalkınmasına öncelik verecek bir program uygulayacağını ilan etti. Demokrat Parti’nin bu politikası, Marshall Planı’nın gerekleriyle uyuşuyordu. Ziraatta makineleşme, özellikle traktör ve biçerdöver kendini gösterdi. 1948 yılında 1.750 olan traktör sayısı, 1960 yılına gelindiğinde 43 bin 747’ye ulaşmıştı. Biçerdöver sayısı da, 994 iken 6 bin 72’yi bulmuştu.
Bütün girişimlere rağmen, istenen sonuca ulaşılamamış Türkiye gerekli kalkınmayı sağlayamamıştı. 1954 yılında Dünya Bankası’nın yaptığı müdahaleler Türkiye’yi kızdırınca, Türkiye ile Dünya Bankası arasındaki bağlantı koptu. Türkiye, Dünya Bankası’ndan artık kredi alamamaya başladı. Bununla birlikte büyüme sürecinde beklenenin aksine, tarımda değil sanayileşmede ilerleme düşüncesi belirdi. Bu durum, tarım devi olma konusundaki umutların aslında boş bir hayal olduğunu görmede etkili oldu. Tarımsal verim düşüktü. Fakat tarımsal nüfus fazlaydı. İthalatın sınırlandırılmasından sonra sanayileşmenin hız kazanması, köylü ve tüccar kesimin sanayiye doğru kaymasına sebep oldu. Türkiye, özel sektörü teşvik etmesinin yanında ithalatta kısmi serbestliğe de müsaade etmişti. Bu izne rağmen sınai teşebbüse yönelmemesi, ithalat masraflarını karşılayacak bir ihracat gelirinden uzak kalmasına neden olmuştu. Bunun dışında, Türkiye’de var olan özel sektör de ferdi teşebbüse dayalıydı. Çok fazla ortaklık görünmüyordu. Bunun ana nedeni, sözleşme hukukunun gelişmemesi ve Türk iş adamlarının birbirine güvenmemesiydi. Ortaya çıkan güvensizlik, Türkiye’nin sınai kalkınmadan uzaklaşmasında etkili olmuştu.
Türkiye, her şeyden önce ithal ettiği kadar ihraç edememesi, Türk ekonomisini Marshall Planı’ndan gelen yardımlara bağlı hale getiriyordu. Paraların geri ödenmesine gelince, burada da başka bir sıkıntı baş gösteriyordu. Türkiye, ABD’den aldığı borç parayla yine bu ülkeden malzeme satın alıyordu. Alınan kredilerin ödenme zamanı geldiğinde ise döviz sıkıntısının baş göstermesi kaçınılmaz olmuştu. Bu da Türkiye açısından sıkıntılı bir süreci ortaya çıkarmıştı. Türkiye, ticaret açığını finanse etmek için, dış kredi bulmakta güçlük çekiyordu. Bunun ana nedeni ödemeler dengesindeki açık olarak gösterilmiştir. Türkiye borcunu ödeyecek kadar ihracat yapamamıştı. İhracatın düşük seviyede kalması dış ticarette borçların artmasına neden olmuştu. Özellikle 1955’ten sonra daha belirgin olan bu sorun Türkiye’yi gün geçtikçe dış borca sürüklemiştir. 1960 yılı dış borç miktarı 1 milyar 138 milyon 600 bin dolara ulaşmıştı. 1950 yıllarında ödeme sıkıntılarının giderilmesi için Avrupa Tediye Birliği kurulmuştu. Ancak, 1958’lere gelindiği zaman Türkiye’nin ödeme sorunu daha da artmıştı. 1958 yılında Türkiye’de ilk defa, borç yükümlülüklerinin yerine getirilemeyeceği söylenmişti. Bu nedenle, OEEC, IMF, ABD ve Türkiye arasında, 4 Ağustos 1958’de “İstikrar Programı” konusunda anlaşmaya varılmıştı. Buna göre, borçların bir kısmı ertelenecek, bir kısmı da yeni bir ödeme planına göre düzenlenecekti. Böylece Türkiye, ekonomide dış etkilerin kıskacına iyice girmeye başlamıştı. Marshall Planı’ndan aldığı kredilerle Türkiye, istediği ekonomik kalkınma hamlesini gerçekleştiremediği gibi yabancı müdahalesine de açık hale gelmişti.

adnan menderes marshall planı

Tarımdan sonra Marshall Planı’yla en fazla desteklenen alan madencilik olmuştur. Türkiye, plana katılırken Avrupa’ya gıda satışı ve Avrupa sanayisinin gelişmesi için maden ihracı yapması öngörülmüştü. Türkiye, aldığı yardımlarla maden çıkarımını arttırmış, hammadde olarak madenlerini Avrupa’ya satmıştı. Özellikle kromun satışı, Türkiye için önemli bir döviz kaynağı haline gelmişti. Türkiye, Maraş ve Hatay’daki krom madenlerinin üretimini ECA idaresine bırakmıştı. Marshall Planı doğrultusunda verilen raporlara uyuyordu. Madenciliğe sekte vuran Yabancı Sermaye Kanunu’nun çıkarılması da raporlar doğrultusunda gerçekleştirilmiştir. Bu kanunla Türk madenlerinin yabancıların eline geçmesinin yolu açılmıştı. Örneğin, 1959 yılının sonlarına doğru Türkiye’de, 18 petrol arama şirketinin 16’sı ABD’li, diğer ikisi ise Alman ve Felemenk’ti. Planda önemli harcama alanlarından birisi de ulaştırma sistemiydi. Önemli bir paya sahip olan ulaştırma yatırımları genellikle karayolları yapımına yönelikti. Bu durum, Cumhuriyet döneminden beri süregelen demiryolu politikasını bir kenara bırakıyordu. Karayollarının deniz ve demir yolu ulaşımı ile bağlantılı olmasına önem verilmedi. Karayolu yapımında temel amaç kırsal kesimde üretilen ürünlerin en kısa sürede pazara çıkarılmasıydı. Kısacası, Türkiye’de üretilen ürünlerin yeniden toparlanmaya çalışan Avrupa’ya taşınması hedefleniyordu.
Marshall Planı’nda Türkiye’ye biçilen rol başarıyı getirmemişti. Zira Bir ülke, tek başına ziraatla gelişemez ve ekonomisini güçlü kılamazdı. Bu durumu 4 Nisan 1953 yılındaki İngiliz Economist gazetesi şöyle ortaya koyuyordu:
”Türkiye’nin, kendi ekonomisini ve bilhassa ziraatını geliştirip modernleştirmesine ve işlerinde muvaffakiyetler sağlamasına âmil olan enerji ve inisiyatifin, ticarette mâruz kaldığı güçlükleri artırmış olması, paradoksal büyük bir talihsizlik eseridir. Türklerin, mühim miktarda pamuk, ve kuru meyveden başka, ellerinde, ilk defa olarak, büyük bir hububat fazlalığı mevcuddur. Fakat, ziraat ve sanayinin gelişmesini mümkün kılan makinelerin çok mikdarda ithal edilmesi, ticaret muvazenesini alt üst etmiş ve fazla ziraî mahsullerini satmak suretiyle dahi, bu muvazeneyi düzeltmeğe müvaffak olamamıştır.”
Bu ifadelerden de anlaşılacağı üzere makine ithaliyle harcanan para, zirai ihraçtan elde edilenden çok fazlaydı. Türkiye’de yerli sermaye geç de olsa 1953 yılından sonra sanayi sektörüne doğru kaymıştı. Ekonomik kalkınmanın gerçekleşmesinde sanayinin rolü kaçınılmazdı. Türkiye, sanayi sayesinde ihraç ettiği hammaddeleri işleyip daha karlı bir şekilde satabilirdi. Endüstriyel vasıtaların modernleştirilmesi için sanayi tesisleri kurabilirdi. Tarih arşivi sizlere Marshall Planı Ve Türkiye’deki Sonuçları’nı aktarıyor…
Marshall Yardımı’nın ana sistemi, önce verip sonra daha büyük alma olarak özetlenebilir. Plan, bir nevi sömürgeleştirme sistemi yaratmıştı. ABD yardımları ile Türk sanayisi, sömürgeleşme sürecinden geçtikten sonra ABD’nin açık pazarı konumuna gelmişti. Marshall Planı Türkiye’de aynı zamanda tembellik yaratmıştır. Ekonomik bir sorunun halledilmesinde hemen Marshall yardımlarına başvurulması, Türk ekonomisini hazırcılığa sürüklemiştir. 1950 yılı bütçesinde ortaya çıkan açık, Marshall Planı’ndan elde edilen yardımlarla kapatılmıştır. Bu hamle, siyasette eleştirilere neden olmuştur. Zira bütçe açıklarının ülkenin ekonomik gücüyle kapatılması, kendi kendine yetmenin göstergesiydi. Ancak böyle yapılmadı. Türkiye, yalnızca bu plandan yararlanarak dolar elde etmemiştir. Dünya Bankası’ndan alınan kredilerin de rolü büyüktü. Alınan krediler, 1952 yılı dış ticaret açığının ana faktörlerden birisi olmuştur. Neticede Türkiye ekonomisi, kısa süreli ani bir dönüşüm ile bambaşka bir sistemde işlemeye başlamış ve bu ani değişime ayak uyduramayan Türkiye, beklenen gelişmeyi yapamayınca, ekonomik sıkıntıları karşılamak için borç almaya devam etmiştir. Böylece Marshall Planı ile başlayan ekonomik hareketlenme, daha sonraları ekonomik bağımlılığa dönüşmüştü.
Siyasal Sonuçlar
Marshall Planı sonrası oluşan yeni ekonomik ortamda Türkiye artık dış borca bağımlı hale gelmişti. Siyasi gelişmeler de tamamen bu eksende ilerliyordu. Doğan Avcıoğlu’nun ifadesiyle, CHP ile başlayıp DP ile devam eden bu sürecin ana çerçevesi “Dolar, daha fazla dolar diplomasisi” şeklinde belirtilebilirdi. ABD’nin de dış siyasetinde Türkiye önemli bir yerdeydi. ABD Türkiye’nin yardımlardan en üst derecede yararlandığını belirtiyordu. 22 Mayıs 1950’de liberal yönetim taraftarı olan Demokrat Parti başa geçmişti. Demokrat Parti’nin politik sisteminin ana amacı, ülkenin sadece dış politikada yalnızlıktan kurtarılması ve güvenliğinin sağlanması değil aynı zamanda ekonomik altyapısının da geliştirilmesiydi. Hükümet bunu gerçekleştirmek için dış yardımlara yöneldi. Demokrat Parti, yardımlardan yararlanmanın bir karşılığı olacağının farkındaydı. Bu durum Demokrat Parti’yi rahatsız etmemişti. Gerekirse bedel ödeneceği inancındaydı. NATO’ya katılmak asker gönderme de bu inancın sonucuydu. Marshall Planı’nın tatbiki 1952 yılı başı itibariyle bitmişti. Ancak Türkiye’ye yapılan ABD yardımları, askeri alanda ağırlıklı olarak devam etmiştir. Türkiye’ye yardım edilmesinin ana nedeninin, Kore Savaşı ve Çin’in milliyetçi yapısının çöküp komünist hükümetin eline geçmesi olduğu söylenebilir. Bu sonuç ABD’nin Rus karşıtı politikasından sıyrılıp antikomünist politika çerçevesinde hareket etmesine neden olmuştur. Böylece Soğuk Savaş’ın başında ABD Senatörü Vandenberg’in “Sovyetler silahı bıraksın yoksa atom bombası kullanırız” ifadesi ile başlayan çatışma hali, 1950’lerin başlarında daha genişleyerek antikomünist bir hale dönüşmüştü. ABD, komünizmin Ortadoğu’ya yayılmaması adına Türkiye’yi yanında tutmak istemiş ve Türkiye’ye yardım kanalını kapatmamıştır.
ABD’nin yardımı kesmemiş olması Türkiye’nin de işine geliyordu. 6 Ekim 1949’da ABD, Karşılıklı Savunma Yardım Kanunu’nu çıkartarak, 500 milyon dolarlık askeri yardım kaynağı ayırmıştı. Türkiye de bu yardımdan yararlanmak istiyordu. NATO’ya girene kadar Türkiye bu kanun çerçevesinde ABD’den askeri yardım almıştı. Dönem itibariyle Türkiye, yönünü tamamen batıya çevirmiş ve dış politikasını ABD ekseninde batıya bağlı hale getirmişti. İsmet İnönü döneminde Türkiye, NATO’ya girmek için girişimlerde bulunmuştu. Ancak İnönü Hükümeti uygun bir cevap alamamıştı. NATO’ya giriş Demokrat Parti döneminde gerçekleşti. Ancak NATO’ya girmeden önce, Kore Savaşı’na Türkiye’nin dâhil olması dönem itibariyle oldukça çelişkili oldu. Asker gönderilmesi kararında, muhalefetin onayı alınmamıştır. Bu durum, ülke iç siyasi dinamiklerini sarmıştı. Basında, Türkiye’nin NATO’ya girebilmek için Kore Savaşı’na katılmış olduğu ve dış politikada, hükümetle muhalefet arasında ihtilaf olduğu haberleri çıkmaya başladı. Haberlerde eleştirilen önemli hususlardan biri NATO’ya üye olmayan Türkiye’nin, NATO ülkeleri ile birlikte Kore’ye asker göndermesiydi. Fakat Kore Savaşı’na katılımdan sonra, Türkiye’nin NATO’ya alınması gündeme gelmiş, 1952 Şubat’ında NATO’ya üye kabulü gerçekleşmişti. Türkiye, NATO’ya üye olmasından sonra Ortadoğu’da Batı’nın temsilcisi olmuştu. Batı’nın Ortadoğu’daki petrol çıkarlarının da koruyuculuğu görevini yürütmüştür. Batı yanlısı dış politikasını, ekonomik gelişmesi için gerekli dış sermaye yatırımlarını çekmekle birleştirmişti. Türkiye’nin böyle bir strateji takip etmesinin sebeplerinden biri ekonomikti. Türkiye batı ittifakını, iktisadi teşekküllerin gerçekleştirilmesinde kullanılacak dövizin elde edilmesi için bir araç olarak görüyordu. 1955 yılından itibaren Türkiye-NATO anlaşmasının ikinci maddesi çerçevesinde ABD’den iktisadi işbirliğinin kuvvetlendirilmesi yönünde yardım istemiştir. Yardım istenirken dayanak noktası, Türkiye’nin NATO ülkeleri için stratejik önemi olmuştu. Marshall Planı sonrasındaki NATO üyeliğiyle Türkiye hızlı bir kalkınma evresine girmiştir.

kral faysal marshall planı

Truman Yardımı ve Truman Doktrini Nedir

Türkiye, NATO’ya üye olduktan sonra yapılan yardımları yeterli görmüyordu ve stratejik önemini vurgulayarak yardım taleplerinde bulunuyordu. Müttefik ülkeler ise Türkiye’nin iktisaden sorumsuz davrandığından yakınıyordu. Sovyetler Birliği, Batı ile bir harbe girişmesi halinde ilk olarak Orta ve Yakındoğu’ya yönelecekti. Bu hamlesiyle hem Ortadoğu petrol yataklarını ele geçirecek hem de batılı ülkelerin hava üslerini kullanmalarına engel olacaktı. Bu nedenle Türkiye’nin stratejik önemi kabul edilmekteydi. Türkiye de bu konumundan dolayı yardım taleplerinden geri kalmıyordu. Türkiye, dış yardımlar sayesinde bir süre ekonomik olarak gelişmişti. Ancak Türkiye’nin ekonomisi gelişince ihtiyaçları da artmıştır. 1956’da ekonomide büyük bir bunalım gerçekleşmiştir. Bu bunalım, 1958 yılında Türkiye’yi devalüasyona itmiştir. 1957 yılında Türkiye, Ortadoğu’daki tüm meselelerde ABD ile ortak hareket etmekteydi. 1958 yılında Irak Kralı Faysal’a karşı yapılan darbe sonucunda, Türkiye’nin Ortadoğu politikası sarsıntıya uğrayacaktı. Lübnan Ürdün olaylarında, ABD’ye İncirlik üssü açılacak ve 1959 yılında, Türkiye-ABD arasında yapılacak bir anlaşmayla ilişkiler en üst düzeye çıkacaktı. ABD kontrolünde Türkiye’de yeni istikrar politikaları uygulamaya konulmuştu. Ayrıca, dış borçların ödenmesi için, Osmanlı dönemindeki Duyun-u Umumiye idaresine benzer bir kurum olan “Alacaklı Ülkeler Konsorsiyumu” kurulmuştu. Türkiye, 1958’de dış krediler açısından yeteri derecede ilgi görmemeye başlamıştı. Bu ilgisizlik, Türk ekonomik hayatındaki sıkıntıları derinleştirmişti. Bu nedenle hükümet, politika değişikliğine gitmek zorunda kaldı. Türkiye dış kredi sağlamak için Sovyetler Birliği’ne de başvurmayı düşünmüştü. Menderes, 1958’de Moskova’ya ziyaret yapmayı planladı. Ancak, Türkiye’de oluşan iç siyasi çekişmeler buna izin vermemişti.
Türkiye, Marshall Planı’ndan sonra dış yardımlara bağımlı bir ülke haline gelmişti. II. Dünya Savaşı sonrasında ekonomik olarak pek parlak bir görüntü sergilememişti. Marshall Planı’nı herkes kurtuluş yolu olarak görmüştü. Bu durum, siyasi ve sosyal olarak da Türkiye’nin dışa bağımlılığına bir ortam oluşmasına neden olmuştu. Marshall Planı döneminde Türkiye, aldığı kredilerle oldukça borçlanmıştı. Planın sonrasında da dış kredi almaya devam etmişti. Devlet, siyasi anlamda da “Amerika ne yaparsa kabul edelim” düşüncesindeydi. 4 Temmuz 1948 tarihli anlaşmadan sonra ABD Türkiye üzerinde çeşitli kanallardan söz sahibi olmaya çalışıyordu. Türkiye’deki uzmanların ülkeyi kalkındıracak yeteneğe sahip olmadığını söyleyen yabancılar, var olan kaynakların nasıl ve nerelerde kullanılacağını kendileri belirliyorlardı. Kısa süre sonra ülkeye gelen yabancı uzmanlar Türk bakanlıklarının kadrolarına yerleştirilmişlerdir. Böyle olunca Türkiye üzerinde sarf edilen her dolar aynı zamanda ABD emperyalizmine hizmet ediyordu. Türkiye ile ABD arasındaki bağ, her ne kadar NATO ilişkisi çerçevesinde birliktelik olarak ele alınsa da böyle değildir. ABD’nin Türkiye üzerindeki politikası tamamen yardım değil çıkar hesabına dayanmaktadır. Yapılan yardımlara bakıldığında ABD’nin kapitalist çıkarlarını ön plana çıkardığı görülmektedir. Türkiye ABD’nin yararına tavır takındığı sürece iki ülke arasındaki birliktelik sağlam kalmıştır. Ancak 1964 Kıbrıs Harekatı sırasında ABD’nin Türkiye’yi yalnız bırakması var olan tüm tabuların yıkılmasına sebep olmuştur. Kıbrıs Harekatı sırasında Türkiye ABD’den destek beklerken ABD’nin Truman Doktrini’nin dördüncü maddesi gereğince harekatın önüne geçmesi Türkiye’de şok etkisi yaratmıştır. Birçok kesim Kore Savaşı’na girmenin hata olduğunu belirtmeye başlamıştır. Kore’de savaşa katılıp zaferler kazandıklarından dolayı madalyaya layık görülen Türk askerlerinden bazıları, aldıkları madalyaları teker teker iade ederek tepkilerini göstermişlerdir.
ABD ile sıkı ilişki içerisinde olmaya devam etmek için hiçbir girişimden kaçınmayan Türkiye, komşularıyla olan ilişkilerini bitirmekten de kaçınmamıştır. Örneğin 1947 yılına kadar Filistin meselesinde Arapları destekleyen Türkiye, 1948’de İsrail’in kurulmasından itibaren İsrail’i tanımıştır. Bunun yanında emperyalizme karşı direnen bağımsızlık hareketlerine de karşı tavır almıştır. Bu yüzden komşu ülkelerle olan ilişkileri bitme noktasına gelmiştir. Kıbrıs meselesinde Arap devletlerin Türkiye’nin yanında yer almaması, bu sonuçtan kaynaklanmıştır. ABD’nin planları Türkiye’deki iç siyasete de sirayet etmiştir. Sovyetler Birliği’nin komünist yayılmasının önüne geçmek isteyen ABD, birçok ülkede demokratik atılımların gerçekleşmesi için teşviklerde bulunmuştur. Bu ülkelerden birisi de Türkiye olmuştur. Türkiye’de demokrasi atılımının gerçekleşmesi için çok partili hayata geçişi desteklemiştir. Marshall Planı’na dâhil edilme sürecinde Türkiye’ye bu plana katılmak için çok partili hayata geçiş şart koşulmuştu. Türkiye bu adımı atmış ve Demokrat Parti bu şekilde Türk siyasi hayatına dâhil olmuştur. Ancak aralarındaki sorunlar çözülemeyince CHP ve Demokrat Parti arasında gergin bir ortam oluşmuştur. Bu durumdan ABD de tedirgin olmuş ve Türkiye’ye tebligat göndermiştir. Tebligatta iki partinin aralarındaki meseleyi çözmelerini ve demokrasi ışığını halka iyi yansıtmaları istenmişti.
Sosyal Sonuçlar
II. Dünya Savaşı’ndan sonra, dünya ülkelerinde olduğu gibi Türkiye de ekonomik sıkıntılarla dolu bir süreç yaşamıştır. Ortaya çıkan ekonomik buhran Türkiye’yi derinden etkilemiştir. Sıkıntıları ortadan kaldırmayı amaçlayan Marshall yardımları, Türk halkı üzerindeki dengelerin değişmesine neden olmuştur. Marshall Planı, dolaylı da olsa daha başlamadan Türkiye’de etkisini hissettirmiştir. CHP yardımdan yararlanmak için Türkiye’deki komünist eğilimi ABD’lilere hissettirmeye çalışmıştı. Bu taktiği Truman yardımı sırasında da uygulamıştı. 1947 sonlarına doğru Türkiye’nin plan dışında tutulacağı konusu ortaya çıkınca Türkiye için yeni bir komünizm tehlikesi yaratılmaya çalışıldı Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi olayı ön plana çıkarıldı. Aralık 1947’de Fakültede gerçekleşen bu olayda, ABD’de eğitim görmüş bazı solcu hocalara karşı gösteriler yapılmıştı. Bu vakadan sonra ülke içinde tepkiler çoğalmıştır. 1949 yılı başlarında ise Sabahattin Ali cinayeti ile liberal ekonomik sisteme kaymaya başlayan siyasilere karşı oluşan tepkilere gözdağı verilmiştir.

shall-plani-peynir-yardimi

Marshall Planı, Türkiye’deki nüfus dengelerinin değişmesinde de etkili olmuştur. 1927 yılındaki nüfusun % 16,4’ü kentsel, % 83,6’sı kırsal alanda yaşarken, 1940 yılında kentsel nüfusu oluşturan kesim % 18’i, 1950’de % 18,5’i bulmuş, 1960’ta da % 25,1’e ulaşmıştır. Planın Türkiye’ye tarımsal kalkınma alanında yardımlarından dolayı 1950’de köyden kente göç oranında fazla bir değişim gözlenmemiştir. Ancak 1950’den sonra, ilerlemenin tarımsal alanla sınırlı kalmasının hata olduğu anlaşılınca ülke içi sermaye sahipleri tekrar sınai alanlara kaymaya başlamıştı. Bunun sonucunda 1960 yılında kadar kentsel nüfus oranı artarak belirtilen orana ulaşmıştır. Plan sürecinde eğitimde değişim gözlenmiştir. Türkiye 1950-1960 arası on yıllık süreçte okullaşma alanında önemli bir gelişim göstermiştir. Okul çağındaki nüfustan ilkokul okuyanların oranı 1950’de % 69,5 iken 1960’ta % 81,1’e yükselmiştir. Ortaokul 4,8’den 15,8’e, lise ve dengi okullar 5,2’den 13,2’ye, yükseköğretim de 1,3’ten 3,1’e yükselmiştir. 1950-51 ders döneminde toplam 1 milyon 785 bin olan öğrenci sayısı 1960’ta 3 milyon 407 bin olmuştur. Eğitmen sayısı da 48 bin 791’den 91 bin 229’a yükselmiştir. Türkiye dönem içerisinde Türkiye eğitim için okullar açma hususunda sıkıntı çekmiştir. ABD’den portatif okullar getirtilerek bu sorunları çözmeye çalışmıştır. Bu rakamlar ve yapılanlar plan sürecinde eğitime önem verildiğini göstermektedir. Plan sürecinde Türkiye’de turizm hayatı da canlanmıştır. 1952 yılında 36 bin 372 olan turist sayısı 13 yılda % 446,5 artmıştır. Bu artışın sebebinin Ekonomik İşbirliği Sözleşmesi’nin beşinci maddesi olduğu söylrnrbilit. Zira önemli görülen şey, turizmin süreç içerisinde oldukça etkili olduğudur. Devlet Planlama Teşkilatı’nın verilerinde 1950 yılında Türkiye’den giden turist sayısı belirtilmemiştir. Ancak 1963’te 41 bin 833 kişinin yurtdışına turizm amaçlı gittiği belirtilmiştir. Türkiye’ye gelen yabancı turist sayısına bakılırsa, Türk halkı için yeni geçim kaynakları sağlaması bakımından faydalı olduğu söylenebilir. Tarih Arşivi bu yazıda sizlerin Marshall Planı nedir? Marshall Planının Türkiye’ye etkileri, Marshall Yardımı alan ülkeler hangileri? gibi sorularınızı cevaplıyor.

Marshall Planı sonrası Türkiye’de oluşan hazırcılık topluma da yansımıştır. Bütçe açıkları daima krediyle kapatılmaya çalışılmış, kalıcı çareler üretilememiştir. Bu durum ülke içerisinde para darlığı oluşturmaya başlayınca bankalar kredi vermeyi kesmek zorunda kalmıştı. Böyle olunca halk sıkıntı içine girmişti. Para darlığı çeken tüccarlar, kredi sağlamak için tefecilerden yüksek faizle borç alma karşılığında evlerini rehin bırakmıştır. Sonuç olarak toplumda iflaslar görülmeye başlamıştı. Zamanla halkın alım gücü de iyice düşmüştür. İşsizlik oranları da bir hayli artmıştır. 1950’lerin sonlarına doğru işsizlik önemli derecede artmıştır. Örneğin 11 Haziran 1959’da Cumhuriyet gazetesinde verilen bir haberde işsizliğin arttığından bahsedilmiştir. Habere göre işsizlik had safhaya çıkmış ve özellikle özel sermayede işten çıkarılmalar artmıştır. 21 Temmuz 1947’de de aynı haberlere yer veren gazete işten çıkarılmaların devam ettiğini ve işsizliğin her geçen gün daha da arttığını belirtmiştir. Çalışacak işi olanlar içinde maaş sıkıntısı baş göstermiştir. Çalışan kesim geçinebilecek kadar maaş alamama sıkıntısı çekmekteydi. Bu sıkıntıya katlanamayanların iş yerlerinde ihtilaf yaratma girişimlerinde bulundukları görülmektedir. Örneğin 21 Temmuz 1955’te Milliyet gazetesindeki bir habere göre 20 bin tekstil işçisi maaşlarının düşük olmasından dolayı iş yerlerinde huzursuzluk çıkarmayı kararlaştırmışlardır.
Marshall Planı, halk üzerinde bir dinamizm oluşmasını sağlamıştır. Bunun ana nedeni çok partili hayata geçiş çalışmalarıdır. Çok partili hayat, rekabetten dolayı partilerin halka daha çok inmesini sağlamıştır. Çünkü siyasi partiler başa geçebilmek için halka inmek veya halk üzerinde önemli söz sahibi olan büyük gruplara maddi çıkarlar sağlamak zorunda kalmışlardır. Bu durum halk üzerinde bir dinamizm oluşmasını sağlamıştır. Türkiye’de devlet bütçesi açık vermeye başlayınca, bunu engellemek için halka başvurulmuştur. Ancak bu çözüm getirmemiştir. Çünkü Plan sürecinde fiyat artışları oldukça yüksek seviyedeydi. Halk eline geçen parayla zorlukla geçiniyordu. Sadece belli bir zümre şatafatlı bir hayat yaşamaktaydı. Nadir Nadi Türkiye’deki kıtlık hakkında “Harbiye caddesinde çalışanlarımız da dâhil, halkımızın çok büyük bir kısmı kıt kanaat ancak yaşayabiliyorlar. İsteyerek de istemeyerek de onun istihlâkinden kısabileceğimiz bir şey olduğunu sanmıyorum” şeklinde ifadede bulunmuştur. Türkiye’de halk, fedakârlık beklenmeyecek kadar ağır şartlar içerisinde bir yaşam sürmüştü. Marshall Planı halkın da ekonomik sıkıntısını gidermede etkili olamamıştı. Halkın kafasındaki ortak soru borcun nasıl ödeneceğiydi. Krediler ödenemeyince yeni kredi yolları da tıkanmaya başlamıştır. İşinin ehli olmasına rağmen pek çok esnaf kredi elde edememiştir. Devlet, borç batağından kurtulmak için halktan ağır vergiler almaya başlamıştır. Bu ağır vergilerden birisi kazanç vergisi olup en çok vergi memurlardan alınmıştır.
Marshall Planı sürecinde Türkiye’de uygulanan ekonomik anlayış ülke içinde zengin bir sınıfın oluşmasını sağlamıştır. Çok partili yaşama geçişin bu konuda önemli katkısı olmuştur. Demokrat Parti’nin başa geçmesiyle daha da güçlenen bu sınıf, sonraki dönemlerde yerini iyice sağlamlaştırmıştır. Tarımsal alandaki makine devriminden sonra köyden kente göç hızlanmıştır. Oluşacak sonuçlar tahmin edilmediğinden kentler ve Türkiye ekonomisi açısından kötü etki yaratmıştır. Bu göç olgusunun ana sebebi, kentin çekiciliğinden çok kırsal kesimin iticiliğidir. Aynı durumun Avrupa’da daha dengeli gerçekleştiği söylenebilir. Köylü kesim köyden vazgeçtiklerinde onları hazır karşılayan bir kent hayatı ile karşılaşmışlardır. Göç edenlerin istihdam edileceği gerekli iş sahaları hazırlanmıştır. Türkiye, böyle bir karşılama yapamamıştır. Zaten böyle bir şey beklemek de olanaksızdır. Çünkü halk tarımsal alandan uzaklaştığında hükümetin ekonomik politikaları tamamen tarıma dayalıydı. Bu nedenle kentsel alanda gerekli istihdam ve iskân olanakları üretilememiştir. İstihdam sıkıntısından dolayı halk işportacılıkla ya da düşük gelirli ve sigortasız işlerde çalışmak zorunda kaldı. İskân sorunu da büyük kentlerin kenar mahallelerinde gecekonduların hızla çoğalmasına zemin hazırlamıştır. Gecekondulaşma dönemin ekonomik sorunlarından dolayı çok fazla önemsenmemiştir. Devlet halkın geçimini zor sağlamasından dolayı gecekondulaşma işini denetim altına almamıştır. Ancak zamanla bu durum oldukça sorun haline gelecektir.
ABD, Türkiye üzerinde sosyolojik tespitlerde de bulunmuştur. Türkiye’nin yeterince gelişmemiş olmasından faydalanmaya çalışmıştır. Thornburg raporunda verilen bilgilerde Türk halkının geri kalmışlığı ifade edilmişti. Bunun yanı sıra ABD, gelişmemiş ülkelere eğitim yardımı altında bir program ortaya atmıştır. Gelişmemiş ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de görev alan personelin eğitimini üstlenmişti. ABD’nin bu hedefi için sermaye sahipleri ve hükümet işbirliği içinde hareket etmişler ve bunun için çeşitli örgütler görevlendirilmiştir. Amaçları eğitim olmayan bu örgütler için eğitim, yalnızca ABD’nin kapitalist çıkarlarına hizmet eden bir araç vazifesindeydi. Bu çerçevede ABD emperyalizmi için hizmet eden okullar Türkiye’de faaliyet göstermişlerdir. ABD, sonraları çıkarlarını Türkiye’ye kendi içinden oluşturulacak bir örgütle yaymayı planlamış ve bu iş için “Barış Gönüllüleri” isimli bir grup oluşturmuştur. Bu grup, Soğuk Savaş’ı yöneten sermaye gruplarının amacına yönelik kurulmuştur. Örgüt ABD’nin dünya görüşünü yayan ve dünyada ortaya çıkan ulusal kurtuluş hareketlerine cephe alan bir misyonerlik grubudur. Bu oluşumun ilk resmi ifadesi 1959 yılında John Freud Kennedy tarafından başkanlık seçim kampanyasında ortaya atılmıştır. Barış Gönüllüleri Türkiye’ye 27 Ağustos 1962 tarihinde giriş yapmıştır.
Bu örgüte benzer bir başka oluşum da “Amerikan Alan Hizmeti (American Field Service, AFS)”dir. Bu oluşum, faaliyet gösterdiği ülkelerden öğrencileri ABD’ye götürüyor, orada durumu iyi olan ABD ailelerinde ikametlerini sağlıyordu. Böylece ABD’de eğitim süresi biten öğrenciler, ülkelerine döndüklerinde ABD yaşam tarzını ve dünya görüşünü benimsemiş oluyorlardı. Kendi ülkelerinde önemli mevkilere gelmesi sağlanıyordu. Bu durum Türkiye üzerinde de uygulanmıştır. Bu şekilde ABD kültür emperyalizmi de gerçeğe dönüşmüş oluyordu. Ayrıca ABD yardım miktarını yararlanan ülkelerin ekonomik ve kültürel değişimlerine göre belirlemişlerdi. Ülkeler ABD’nin istediği değişimleri gerçekleştirdikçe daha fazla yardım almışlardır. Marshall Planı’nın sosyal alanda bazı olumlu sonuçlarını görmemezlikten gelmek imkânsızdır. Tarımda makineleşme dolayısıyla insan gücüne gereksinim azalınca geçim sıkıntısına düşen kesim şehirlere göç etmeye başlamıştır. Bu mesele insanların yurtlarını terk etmesi bakımından kötü bir görüntü arz etse de köy ile kent arasında bir etkileşim sağlaması bakımından olumludur. Bunun yanında tarımsal modernizasyon halkın daha uzağa ulaşabilmesini sağlamış traktörler köylünün tarım ürünlerini şehirlere taşıyabilmesine olanak sağlamıştır. Köylü, şehirliye ürününü satarken şehirle arasındaki iletişimi de kuvvetlendirmiştir. Pazar ekonomisi ile bütünleşmiştir. Böylece şehir ile köy arasındaki bağı kuvvetlenmiştir. Tarım kesimindeki bu hareketlilik tarımsal bölgelerin de gelişmesine katkı sağlamıştır. Tarımsal alanlara ulaşılabilmesi açısından binlerce kilometrelik yol yapılmıştır.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Osmanlı Düşüncesinde Meteorolojik Olgular

Kripto Paralar ve Yasal Durum

Yararlanılan Kaynaklar
Serkan Şahin, Marshall Planı Ekseninde Türkiye
Esma Torun, II. Dünya Savaşı Sonrası Türkiye’de Kültürel Değişimler – İç ve Dış Etkenler (1945-1960)
Faruk Sönmezoğlu, Türk Dış Politikasının Analizi
Mehmet Saray, Sovyet Tehdidi Karşısında Türkiye’nin NATO’ya Girişi
Akdes Nimet Kurat, Türk-Amerikan Münasebetlerine Kısa Bir Bakış
Namık Behramoğlu, Türkiye Amerikan İlişkileri (Demokrat Parti Dönemi)
Ahmet Ulusoy, Devlet Borçlanması
Yakup Kepenek, Gelişimi, Üretim Yapısı ve Sorunlarıyla Türkiye Ekonomisi
Refik Korkud, İsmet İnönü ve Türkiye’de İktisadi İnkişaf
Mükerrem Hiç, Kapitalizm, Sosyalizm, Karma Ekonomi ve Türkiye
Rıdvan Karluk, Türkiye Ekonomisi
Feroz Ahmad, Modern Türkiye’nin Oluşumu
Osman Yalçın, Türk Hava Harp Sanayi Tarihi

*Bu çalışmanın tüm hakları, Serkan Şahin’e aittir.
Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com