Rüyanın Tanımlanması , Tarihçesi Ve Rüya Türleri

Rüyanın Sözlük ve Kavramsal Anlamı
Öncelikle rüya nedir sorusuna verilecek en güzel cevapları derleyelim. Rüyaya kavramsal açıdan bakıldığında birçok sözlük ve ansiklopedide birbirine benzer şekillerde tanımlaması yer almaktadır . “Görmek” anlamındaki rû’yet kökünden türeyen rüya, sözlükte uyku sırasında zihinde beliren görüntülerin bütününü (düş) ifade eder. Sözlük anlamı aynı olan hulm (çoğulu ahlâm) ise daha çok korkunç düşler için kullanılır . Rüya; uyku esnasında görülen birtakım olaylara verilen, Arapça “rü’yâ” kökünden “düş görmek” anlamına gelen bir kelimedir.
Başka bir kaynakta ise rüya, “Bir kimsenin zihninden geçen hayal dizisi olarak” da tanımlanmaktadır. Bir diğer kaynakta rüya, “Uyku sırasında zihinde ortaya çıkan ve bir kısmı belleğe kaydedilen ruhsal olaydır.” şeklinde tanımlanmıştır. Rüyanın bir başka tanımı şu şekildedir: “Rüya, uyku sırasında canlı, çarpıcı, görsel ve işitsel varsanılarla ortaya çıkan yaşantıdır.” Büyük Felsefe Lugatı’nda rüyalar, “Uyurken zihinde beliren olayların tümüdür.” tanımlamasıyla karşımıza çıkmaktadır . Farklı bir sözlüğe bakıldığında “Rüya, uyku sırasında oluşan, bilincin ve iradenin denetiminden bütünüyle bağımsız bir biçimde oluşan ruhsal hayallerdir.” tanımı yer almaktadır. Köksal’ın rüyalarla ilgili çalışmasında rüya, “Misal âlemindeki kaderle alakalı levhaların, aynen veya değişik yansımalar halinde uyku halinde ruhumuza aksetmesidir.” diye tanımlanmıştır . TDK Sözlüğü’nde rüyanın anlam karşılığı; “Düş, gerçekleşmesi imkânsız durum, hayal; gerçekleşmesi beklenen ve istenen şey, umut” gibi birkaç anlama gelmektedir .

Rüyanın Psikolojik Anlamı

Rüyanın insanlık tarihi boyunca tüm insanlar tarafından tecrübe edilen psikolojik bir deneyim olduğu düşünülecek olunursa, ruh bilimi olan psikoloji açısından anlamı yadsınamayacak derecede önemlidir. Bu anlamda çalışmamızda rüyanın psikoloji sözlüklerinde ve psikoloji kitaplarında verilen tanımlarına da bakılmasının gerekliliği düşünülmüştür. Psikoloji Sözlüğünde rüya, “Uyku esnasında ortaya çıkan ve birbirleriyle bağıntılı ya da bağıntısız olarak algılanan görüntüler bütünüdür” şeklinde tanımlanmaktadır. Bir başka psikoloji kaynağında ise rüya, “Uykuda iken imajların canlanması ile meydana gelir” denilmektedir. Alfred Adler’e göre rüya, “insanın uyuduğu sırada ortaya çıkan önemli ve anlamlı faaliyettir.” Sigmund Freud ise rüyayı, “açık olarak uyku sırasındaki zihinsel yaşamdır, uyanıklık zihinsel yaşamına bazı benzerlikleri olan ama öte yandan ondan büyük farklarla ayrılan bir şey” şeklinde tanımlamaktadır. Webster’in Yeni Dünya Sözlüğü rüyayı, “uyku sırasında ortaya çıkan mental görüntüler, düşünceler ve duygular” olarak tanımlamıştır.
Bu tanımlamalardan anlaşılmaktadır ki genel anlamda rüya, zihinden geçen ve uyku sırasında oluşan hayal dizisi olmakla beraber uykunun nihayet bulmasıyla zihinde kalan görüntüler bütünüdür. Psikolojik açıdan düşünüldüğünde rüya, zihinsel yaşam olmakla beraber uyku sırasında yaşanan duyguların ve düşüncelerin tamamıdır. Aslında rüya; uykuda iken, uyanıklık yaşamın tecrübesinin yaşanmasıdır. Bir anlamda rüya, insanın bedenen uykuyu yaşarken zihnen uyanık yaşamın içinde olmasıdır. Bireyin bütün gün biriktirdiklerini uyku sırasında bir şekilde hissederek ve düşünerek uykusuna aktarmasıdır.

Rüya İle İlişkili Kavramlar

Rüya hemen hemen tüm bilim dallarının ilgilendiği bir konu olması dolayısıyla birçok kitapta tanımlamalara gidilmiştir. Bu anlamda rüyaya yakın birtakım kavramlar ve tanımlamalar ortaya çıkmıştır. Bu tanımlamalardan bazıları rüya yerine kullanılan kavramlar olduğu kadar bazıları da rüyanın boyutlarını karşılamaktadır. Bunlardan sadece birkaçının tanımı burada verilecektir. Dilimizde rüya kelimesini karşılayan birçok kelime veya onunla ilişkili olan deyim vardır. Bu kelimelerden bazıları şunlardır: Düş, ağır basma, seyr, vak’a, vâkıa, zuhurât, düş azmak, düş görmek, düş yormak, kara basan, kara düş, kara kaygılı rüya, karakura, karakura basan, karakura basmak, karakura düş görmek; Arapçada ise, ihtilâm (düşte cinsî münasebette bulunmak), kabus (ağır basma), kabus basmak. Bunların dışında psikolojik terim olarak rüyaya benzer olan şu kelimeler kullanılır: Rüya ile ilgili kavramların başında genel olarak hülya gelmektedir. Hülya; uyanık halde iken imaj ve anıların zihinde canlanmaları şeklinde tanımlanmaktadır. Hülya, çocukta ve gençte farklı şekillerde görülür. Çocuk devamlı hülya içindedir .
Örneğin küçük bir pencerede saatlerce oynamaktan hoşlanan kız çocuğu, kendini bebekleriyle beraber büyük bir çiftlikte zanneder. Gençte ise hülya, hayata hazırlıktır. Hülyada, kuvvetli duyguların ve isteklerin etkisi görülür. Örneğin; gerçek yaşamda gerçekleşmemiş bir arzu, hülyaya sebep olabilir. İyimser insanlarda sevinçli, kötümser insanlarda kederli sahneleri düşündürür. Normal şartlarda hülyanın “hezeyan” denilen hastalık halinin başladığı yerde durması gereklidir. Hülya genel bir haldir. Psikolog Smith’in yapmış olduğu bir ankette 147 kişi içinde ancak 5 kişinin hülya halini tanımadıkları görülmüştür. Dikkatin dağılması, can sıkıntısı, zihnini belli bir suje üzerinde toplayamamak, günlük hayatta yeteri derecede heyecan bulmamak gibi sebepler hülyalara kaynak olarak gösterilmiştir . Rüya ile ilgili kavramlardan bir diğeri sanrıdır. “Sanrı; sanrı halinde görecek bir şey yokken birtakım şeyler görmektir. Ne kadar duyum varsa o kadar sanrı vardır . Görme ve işitme sanrıları daha çok rastlananlardır. Alkol, kokain gibi maddelere düşkün olan insanlarda da sanrılara rastlanmaktadır. Sanrının ilerlemiş şekli hastalık durumudur.” Rüya ile ilgili bir diğer kavram da hayaldir. “L. Mc. Cutchen, rüya ile hayal arasındaki ilişkinin gizlilik vasfında olduğunu belirtmektedir. Bu konudaki tartışmalarla ilgili olarak; rüyanın oluşumu ile hayal dünyasının şekillenmesi birbiriyle ilişkilidir ki bunun sebebi, hayalle ilgili muhakemedir. Rüya ile hayal üç yönden birbiriyle ilişkilidir. Birincisi, benzer düşünceler onları birbirine uygun olarak üretir. İkinci olarak, her ikisinin faaliyet merkezlerinin aynı olması, kendileri ve kültürlerindeki özel ilişkiyi açıkça göstermektedir. Üçüncü ise rüya ve hayalin her ikisi de arzu ile ilişkilidir.”

God-epiphany-680x365

Rüyanın Tarihçesi

İnsanlık tarihinin başlangıcından günümüze kadarki süreçte rüya; hep merak edilen, büyülü, gizemli ve hayata etki eden önemli bir psikolojik tecrübe olarak görülmüştür. Bu nedenle tüm kültür ve medeniyetlerde ayrıca hemen hemen tüm dinlerde rüyaya büyük önem atfedilmiş ve rüyalar üzerine çok sayıda kitaplar yazılmıştır. Bununla da kalınmamış çoğu medeniyetlerde rüya kutsallığın ve Tanrı’nın varlığının bir işareti olarak kabul edilmiştir. Bundan dolayı rüya konusunun derinliğine inmeden önce bu önemli tecrübenin tarihsel serüvenine bakmakta fayda vardır. Çalışmanın bu bölümünde eski kültür ve dinlerde rüyaya yer verilecektir.

Eski Kültürlerde ve Dinlerde Rüya Olgusu

İlk çağlarda yaşayan insanlar da doğal olarak rüya görüyorlardı. İlk çağlardan beri rüyaların içinde yaşanılan dünya ile bilinmeyen bir dünyanın, insan ile insanüstü kuvvetlerin arasında bir bağ olduğu inancı vardı. İnsanlarda din fikrine ilişkin ilk anlayışlar , ruh ve ölüm kavramlarına ilişkin ilk sorgulamalar muhtemelen rüya izlenimlerinin bir sonucuydu. İlkel insanlarla ilgili antropolojik araştırmalar, o devirlerde yaşayan insanların rüya ile gerçek hayat arasında kesin bir sınır çizemediklerini göstermektedir. Araştırmaların sonuçlarına göre iki biyolojik olay , ilkel insanı sürekli rahatsız etmekteydi. Bunlardan birincisi, ölü beden ile dirisi arasındaki fark, ikincisi ise rüyalarda görülen insan şekilleridir. O zamanlar insanlar şöyle düşünüyorlardı: Her insanın bir bedeni, bir ruhu ve bir de bedeninin eşi, “dublesi” olması gereklidir. Bedenin eşi, bedene rüyasında bir hayal olarak görünür. Uyku, ruhun bedeni geçici olarak terk etmesidir. Ruh, bedeni terk ettiği süre boyunca nereleri geziyorsa, ne işler yapıyorsa, kişi bunları rüyasında görür. İlkel kültürlerin birçoğunda uyku sırasında ruhun bedenden ayrılarak dolaştığına inanılır ve bu yüzden uyuyan kişiye asla dokunulmazdı. Geçmiş dönemlerde bazı din adamları animizmi yani ruhlara inanışı bütün ibtidai dinlerin temeli sanmışlardır. Şahsiyetin bir aksi olan ruha inanış insanı heyecanlandıran rüyalardan inkişaf etmiştir. Ölümün, insanı son derece korkutması şüphesiz olsa gerektir; ölünün vücudunda görülen değişiklik, hareketsizlik, sükut yaşayanları sarsmıştır. Ölünün dostlarının ve akrabalarının rüyalarında görünmesi onun belki şekil değişmekle beraber hala yaşadığı düşüncesine insanları inandırmıştır. Belki de insanın bir kısmının yani ruhunun ölümden sonra yaşamaya devam ettiğini zannetmişlerdir. Bu gibi düşüncelere göre insanın ruhu ile gölgesi arasında sıkı bir ilişki vardır; nitekim efsane ve mitolojilerde ara sıra gölgesini kaybeden bir insanın ruhunu da kaybettiği gibi bir motife rastlanmaktadır . Eski bir geleneğe göre, gündüz sorular güneşe fırlatılırsa, gece ayın vereceği yanıt dinlenir. Kuzey Amerika yerlileri rüya duasını kabile geleneği olarak yaparlar ve rüyanın anlamı netleşene kadar bunu gerçekleştirirler . “Mu ve Atlantis uygarlıkları dönemlerinde insanlar astral∗ bir şuurluğa sahipken, rüyaları merak ederlerdi. Yüzyıllar geçmesine rağmen Mu ve de özellikle Atlantis uygarlığının gerilemesi ve ardından yıkılışıyla birlikte aradan geçen yıllar boyunca rüyalara olan ilgide hiçbir zaman bir azalma olmamıştır.”
Örneğin Norveç mitolojisinde rüyaların, ölülerin canlılarla iletişimde bulunduğu bir ortam olduğu anlatılır. Avustralyalı ilkel bir kabilenin, maddesel dünyanın da aslında bir imajinasyon ortamı olduğunu ifade eden şöyle bir deyimi vardır: “Bizi rüyasında gören bir rüya var.” Rüyanın, uyandıktan sonraki yaşam üstündeki etkisini fark eden her uygarlık, tarih boyunca kendi içinden kahinler ve medyumlar çıkarmıştır ve bu insanlar aydın kesimlere, kraliyet mensuplarına ve sokaktaki insana gördükleri rüyaları yorumlama gibi bir görev üstlenmişlerdir. Malezya Yarımadası’nda medeniyetten uzak, ormanların içinde bir arada yaşayan “Senoiler”, rüyalarına büyük önem vermektedirler. Bu kabile rüyalarını zengin birer bilgi ve rehber olarak görmektedirler. Gördükleri rüyayı aileleri ile paylaşıp , tartışmaktalar. Freud’un rüya üzerine yazılmış klasiklerinden biri olan “Düşlerin Yorumu” adlı eserinde, eski insanların rüya yorumlamada kullandıkları iki temel kuraldan söz edilmiştir. İlki; rüyayı bir bütün olarak ele almak ve temsil etmek istediği gerçek olayı bulmaya çalışmaktır. Bu yönteme simgesel düş yorumu denmektedir. İkinci yaklaşım ise, her rüya imajını farklı bir işaret olarak ele almak ve sembolik anlamını ortaya çıkarmaya çalışmaktır. Bu yönteme ise şifre çözme denilmektedir.

screen800x500

Eski Mısır’da Rüya Olgusu

Günümüze kadar ulaşan zengin arkeolojik buluntuları, yazı ve takvimiyle köklü bir uygarlık olduğu kabul edilen Eski Mısır’da insanlar, yaşam hakkındaki anlayışlara doğrudan deneyimle sahip olurlar, olayları birebir kabul ederlerdi. Onlara göre rüyalar, uyanık yaşamdan daha farklı muhtevalar içeriyordu. O halde onların da deneyimleri daha farklı bir dünyaya ait olmalıydı. Rüyanın kendisi dışında daha ileri bir kanıta ise hiç gerek yoktu. Rüyalar, rüya görenin uyanık deneyimleri dışında gibi görünen bilgiler taşıdıkları için, daha erdemli üstün varlıkların, hatta tanrıların kendileriyle konuştuğu durumlar olarak kabul edilirdi. İletilen bilgilerin hoş olmaması durumunda, rüyayı gören kişinin kötü tesirlerin etkisi altında olduğu düşünülürdü. İnsanlarda iyi etkiler bırakan ve kendilerini koruyan rüyaların Uyku Tanrısı Bes’ten geldiğine inanılırdı. Eski Mısırlılar iyi etki bırakan rüyalar görmek için, Eski Mısır’ın başkenti olan Memfis’de bulunan İmhotep ve İsis tapınaklarında dua eder, oruç tutar ve hastalarını iyileştirmek için özel çalışmalar yaparlardı . Rüyalarla ilgili iki farklı kaynakta, rüyalara ait en eski yazılı kayıtla ilgili iki farklı tarih karşımıza çıkmaktadır. Bunlardan birincisi, rüya yorumuyla ilgili en eski yazılı kayıtın M.Ö. 1350 yıllarına ait olduğu düşünülen Chester Beatty isimli Mısır papirüsleri olduğu belirtilmektedir.  Ancak diğer kaynakta ise günümüzde 4000 yıl öncesine dayanan rüya yorumlarının varlığından söz edilmektedir. İnsanların, hayatları hakkında bırakabildikleri ilk yazılı belgeler içinde doğrudan doğruya rüya yorumları da yer almaktadır. Bu kaynağa göre ele geçen rüya yorum kitaplarından en eskisi, M.Ö. 2000-1800 yıllarında papirüs üzerine yazılmış bir Mısır kitabıdır ve halen İngiltere’de British Museum’da bulunmaktadır. İçindeki rüyalardan ancak 200 kadarı okunabilmektedir. Bu kitaptaki tüm kayıtlarda önce rüya tasvir edilmekte, ardından rüyanın iyiye mi yoksa kötüye mi işaret olduğu anlatılmakta ve rüyayı gören kimsenin geleceği hakkında yorum yapılmaktadır. Psiko- Sosyal Açıdan Rüya ve İstihare isimli kitapta ise “Mısırlılar kendi rüyalarının Tanrılar tarafından yönetildiğine inanırlar ayrıca diğer dünya ile ilişki kurmada rüyaların geleceğe ait bir öğüt olduğunu kabul ederler.” denilmektedir.

Hindistan’da Rüya Olgusu

“Hinduizm’in kutsal kitabı Veda’da uğurlu uğursuz sayılar yanında rüya listeleri de bulunmaktadır. Yine kötü rüyaların sebebiyet vereceği kötü olaylardan kurtulmak için çeşitli ayinler yapılmakta ve özel hazırlanmış sularla yıkanılmaktadır. Rüya görme ile rüya gören kişinin karakteri arasında bağlantı olduğu kabul edilmektedir.”  Günlük olaylardan etkilenerek ortaya çıkan sıradan rüyaların dışında, sembollerle bezenmiş geniş anlamlar içeren mistik rüyalar Hintlilere göre daha önemliydi. Bu tür rüyalarda tanrısal gücün ortaya çıktığına inanılırdı. M.Ö. 1000 yıllarında yazıldığı sanılan Hintlilerin Atharvaveda isimli rüya kitabı, çok sonraları Freud ve diğer araştırmacılar için de sürekli başvurulan bir kaynak olmuştur. Bu esere göre rüyalar “yarı uyanıklık, rüyasız uyku hali, rüya durumu ve Brahman tanrısıyla mistik bağlantının kurulduğu üst rüya hali” olmak üzere dört bölümden oluşmaktadır. Miladın başlarına doğru kim tarafından yazıldığı bilinmeyen ancak Kuzey Hindistan’da yazıldığı bilinen Kral Milinda’nın Soruları isimli bir belgede ise bir Hintli düşünüre göre rüya gören altı değişik insan tipi vardır. Bunlar:
Ateşli insanlar;
Çabuk öfkelenen (kolerik karakterli) insanlar;
Soğukkanlı (flegmatik karakterli) insanlar;
Tanrının etkisiyle rüya gören insanlar;
Kendi alışkanlıkları doğrultusunda rüya gören insanlar;
Bir kehanet olarak rüya gören insanlar.
Budist rüya deneyimine en kolay şekilde, Hindistan ve Tibet’in zengin ve çeşitli kutsal biyografileri aracılığıyla erişilebilmektedir. Rüyalar bu metinlerde büyük bir rol oynamaktadır. Hareketlerde dramatik değişiklikler yaratmakta, daha sonra gerçekleşen olayların kaçınılmazlığının üstünde durmakta ve rüyayı gören kişinin manevi ve maddi yaşamındaki önemli değişimleri hızlandırmaktadır. Budizm’de en meşhur rüya, Buda’nın doğumundan önce annesi Kraliçe Maya’nın gördüğü rüyadır. Rüyasında onun büyük bir insan olacağının söylenmesi, bu din taraftarlarının da rüyaya değer verdiklerini göstermektedir. Tarih arşivi Rüya’nın derinliklerine iniyor…

Babil ve Asur’da Rüya Olgusu

Bazı rüyaların dini anlamda bir yardımcı pozisyonunda olduğu da kabul edilmiştir. Çünkü rüyada bir vahyin alınma özelliği söz konusudur. Örneğin Eski Suriye’de kralların ve din adamlarının gördüğü kötü rüya ve ardından gerçekleşen olaylarla ilgili rüya kitabı da bulunmaktadır. M. Ö. 5000 yılında Babil ve Eski Suriye’de bir rüya geleneğine göre kim bir yerden başka bir yere uçtuğunu görürse, bu rüyayı mal ve mülkünü kaybedeceği şeklinde yorumlandığı ifade edilmektedir. Babil ve Asur medeniyetleri rüyalar konusunda biraz daha farklı inanışlara sahiptiler. Onlara göre Babil rüya tanrıçası Mamu, tüm kötü tesirli rüyaların etkilerinden kurtulabilmek için birebirdi. Ninova’da M.Ö. 669- 626 yılları arasında yaşamış olan Asur imparatoru Asurbanibal’in kitaplığında, rüya ile ilgili taş basması bazı eserler bulunmuştur. Bu eserlerde sadece rüyaların yorumları değil, kötü rüyalardan nasıl kaçınılacağı ve nasıl iyi rüyalar görülebileceği hakkında da bilgiler yer almaktadır. Ayrıca bu belgeler, rüyalar ve cinsellik ilişkisini ilk ortaya koyan toplumların Asur ve Babil uygarlıkları olduğunu ve olumsuz rüyaların etkilerinden korunmak için adak törenleri düzenlediklerini de göstermektedir. Asurbanibal’in kitaplığında farklı rüya kitapları bulunmuştur .

Luca_Giordano_009

Eski Yunan’da Rüya Olgusu

Antik Yunan’da Stoacı filozoflar rüyaları; ruhtan, diğer ruhlardan ya da tanrıların kendilerinden gelen görüşler olarak kabul etmişlerdir. Bu geleneği izleyen insanlar bazen iyileştirici ya da geleceği gösterici düşler görebilmek amacıyla kutsal tapınaklara kapanmışlardır. Ayrıca Hipokrat, rüyaların ortaya çıkmamış fiziksel hastalıkların göstergesi olduğunu ileri sürmüştür .Eski Yunan, Roma ve Yahudi uygarlıkları; Asur ve Mısırlıların rüya yorumlama yöntemlerini biliyorlar ve kullanıyorlardı. Bu bölgede kurulan ilk felsefe ve din okullarında öğrencilere, ruhun beslenme için uyku sırasında bedenden çekildiği öğretiliyordu. Eski Yunanlılar tıpkı Mısırlılar gibi rüyaları için tapınaklar inşa ettiler, fiziksel hastalıkların iyileştirilmesinde ve dünyadan ayrılmış bulunan ruhlarla iletişimde rüyalardan yararlandılar. Eski Yunanlılara göre rüyalar üç türde gruplandırılıyordu :
Tanrıların veya ruhların kendilerini insanlara gösterdikleri rüyalar;
Sembolik tarzda görülen rüyalar;
Gelecekten haber verilen rüyalar.

Uyku Ve Rüya

Rüya gibi, bilimsel çalışmalar açısından oldukça soyut kalan ve bir o kadar da merak uyandıran bir konunun önce kavramsal çerçevesine bakılıp ardından da nasıl ve ne şekilde oluştuğu üzerinde durulması bizce konunun derinlemesine anlaşılmasını kolaylaştırıcı bir etkendir. Rüyaların tarihsel geçmişinin ardından, nasıl ve ne zaman oluştuğu bizler için önem taşımaktadır. Çünkü tüm insanlar rüya görmektedirler ve bu olay uyku sırasında olmaktadır. Bu nedenle önce kısa bir şekilde uykunun oluşumu üzerinde durulacak ardından rüyanın nasıl oluştuğu, hangi uyku evresinde tecrübe edildiği bilimsel deneyler ışığında açıklanacaktır. İnsanlar her gece uyur ve tam anlamıyla dünyayla bağlantısını keserler. Bilimsel, psikolojik ve fizyolojik bazı verilere rağmen hala uykunun temel amacı tam olarak bilinememektedir. 20. yüzyıla kadar uyku hakkında tek bilinen şey, hatırlanan rüyalardır. Şimdilerde ise, beyin hareketlerinin elektronik gözleminin gelişmesiyle birlikte belli bilgi ve buluşlara ulaşılmıştır. Yüzyıllar boyunca uykunun tek amacının fiziksel olarak vücudu dinlendirmek olduğu varsayılmıştır. Uykunun gün içindeki yorgunluktan dolayı ortaya çıktığı düşünülmüştür. Ancak kasların dinlenirken uykudaki kadar rahatladığı bilgisine ulaşılınca uykunun amacının sadece fiziksel dinlenme olmadığı anlaşılmıştır. Ayrıca uykudaki insanlardan alınan fotoğraflarda kasları çalıştırmak için gecede yirmi defa dönme, gerinme gibi hareketler yapılarak uyku sırasında tamamıyla hareketsiz olunmadığı ortaya çıkmıştır.
Bu araştırmalar sonucunda uykunun fiziksel dinlenmeden çok ruhsal dinlenmeye hizmet ettiği fark edilmiştir. Ancak beynin uyku sırasındaki tepkileri izlenince beynin tam anlamıyla kendini kapatmadığı ve çalışmaya devam ettiği gözlemlenmiştir. Bu nedenle uykunun ruhsal dinlenmeyi sağladığı tezi de sonlandırılmıştır. Uzay yolculukları sayesinde insanın kendini izole etmesi sonucunda uyku ihtiyacının azaldığı görülmüştür . Bu da demek oluyor ki insan ilişkileri ve dolayısıyla dış dünya ile olan bağlantı azalınca daha az uyuma gereksinimi doğmaktadır. İnsan yatınca önce bedeni ardından zihni gevşer ve uyur. Uyuyunca kalp atışları ve nefes yavaşlar, kan basıncı ve vücut ısısı düşer. Uyanıklık ve uyku arasındaki fark bilincin devre dışı kalmasıdır. Örneğin, sese ya da sorulan sorulara tepki gösterilmemesi gibi. Uyku uyanıklığın zıddı gibi görünmekle birlikte bu iki bilinç halinin ortak yanları çoktur. Uyku tamamıyla bir sükûnet ve istirahat hali değildir, bazıları uykuda yürür, konuşur. Uykuda olanlar çevreden tamamıyla kopuk da değildirler. Uyku plansız da değildir, bazı insanlar belli saatte kalkmak üzere uykuya dalar ve o saatte kalkarlar. İnsan hayatının 1/3’ü uykuda geçmekle birlikte uykunun işlevleri tam olarak anlaşılamamıştır. Son yıllarda yapılan araştırmalara göre uyku; dış dünyaya olan duyarlılığın ve farkında oluşun azaldığı bir durumda faaliyetsizlik halinin geri dönüşü sayılabilir. Uyku hali, anestezi veya ilaç, alkol alımına bağlı olarak veya hastalık sebebi ile ortaya çıkan komaya bağlı bilinçsizlik halinden; uyuyan kişinin uykudan kolaylıkla uyandırılması nedeniyle ayırt edilir. Aynı zamanda uyku, bilinçsizlik halinden uyku sırasında olan ve rüya şeklinde ifade edilen zihni faaliyet olgusu ile ayırt edilebilir.
EEG3
Uyku uyanıklığın belli bir aşamasıdır. Örneğin anneler; çocuklarının en ufacık sesinde bile anında uyanırlar. Uykudayken insanların yataktan düşmemeleri de insanın uyurken belli sınırları algıladığını göstermektedir .Uykuyu anlamak için beyni anlamak gerekir. 1920’de nörolog Hans Berger tarafından milyonlarca beyin hücresinin faaliyetlerinden doğan elektrik akımları, Alfa ve Beta olmak üzere iki tür beyin dalgası kaydedilmiştir. 1953’te Kleitman Elektroansefalografi’yi (EEG) rüyaların görüldüğü anın tespitinde kullanmıştır. Uyanık olduğu halde gözleri kapalı birisinin beyni ritmik olarak saniyede 8-13 saykıllık dalgalar yayınlamaktadır. Daha sonrasında Delta, Teta, Mu, Gama, Verteks, Spike (tepe noktası) ve K dalgaları bulunmuştur. Bu dalgaların yorumu henüz netlik kazanmamıştır. 1960’lı yıllarda A, B, C, D, E ve F olmak üzere uykunun altı düzeyi olduğu anlaşılmıştır. A en hafif uyku hali ve F ise en derin uyku düzeyidir. Bu düzeylerle bağlantılı olmak üzere iki çeşit uyku vardır. Bunlar REM ( Rapid Eye Movement) – Hızlı Göz Hareketi Olan- ve NREM ( non REM) -Hızlı Göz Hareketi Olmayan- uyku olarak tanımlanmaktadır. Sessiz uyku olarak bilinen erken uyku NREM uykudur. NREM uykunun gece içinde birkaç düzeyi vardır. İlki 90 dakikadır ve bunu 10 dakikalık REM durumu takip eder. Gece içinde NREM ve REM birbirlerini takip ederler. Başlangıçta NREM durumları uzundur ancak gece ilerledikçe REM durumları uzamaktadır. REM durumu, yüz kasları ve ellerdeki hareketlerden anlaşılmaktadır. NREM durumda horlama varsa REM uykuda ses kesilir. Beden fiziksel baskıdaymış gibi kan basıncı ve kalp atışı REM uykuda artar. En önemlisi gözler, bir şeyi takip edercesine devamlı sağa sola hareket durumundadır. Denekler, REM uykusundayken uyandırıldıklarında rüya gördüklerini söylemişlerdir. Göz hareketleri en çok REM uykunun F düzeyinde artmaktadır. Görüntüsel rüyalar bu düzeyde görülmektedir. REM uykudayken rüya halindeki insanların uyandırıldıklarında agresif yapıda olmaları rüya görmek için uyunduğu sonucuna varılmasına neden olmuştur .
Çok az hatta hiç rüya görmediğini belirten denekler üzerinde yapılan araştırmada EEG ve REM traseleri ortaya çıktığı anda uyandırılınca rüya gördükleri tespit edilmiştir. Buradan ulaşılan sonuca göre herkes her gece çeşitli rüyalar görmektedir. Rüya görmemek diye bir şey söz konusu değildir, rüyaların hatırlanması veya hatırlanmaması söz konusudur . Rüyaların birçoğu, günlük hayatın bir parçası ya da ondan bir sahneyi ihtiva eden dertleri, heyecanları, sevinç ve istekleri içine alabilir. Rüyaların insana en hayret veren yönü çok kısa sürmeleri ve süratli hareket etmeleridir. Normalde günler sürecek bir olay rüyada saniyelerle ifade edilecek bir zaman dilimi içinde gerçekleşmiş gibi görülebilir. Rüya görmede etkili olan iki durumdan biri uykudan önce yaşanmış olan olaylar olabildiği gibi uykuya daldıktan sonra etkili olan olaylar da olabilir . Bu konuyla ilgilenen C. S. Hall, kendi öğrencilerinin yardımıyla, insanların rüyalarında genelde neleri gördüklerini merak etmiş ve on bin kişi üzerinde bir araştırma yapmıştır. Bu araştırmayı yaptığında Hiroşima’ya atom bombası atılmıştı. Onun beklentisi rüyalarda genelde bununla ilgili bulguların olmasıydı. Fakat bununla ilgili bulgular yoktu. Ayrıca kişiler kendi meslekleri ile ilgili rüyalar görmemişti . Görülen rüyalar günlük hayatta duygu ve davranışları uyaran olaylarla ilgiliydi. Bu araştırmaya göre; kişi rüyalarında en çok kendini sonra, aile fertlerinden birini görmektedir . Erkekler daha çok erkekleri, kadınlar ise kadın ve erkekleri eşit oranda görmektedir. Görülen yerlerin başında ev gelmekte, daha sonra herhangi bir yer, yol ve meydan gelmektedir. Bu araştırmada davranış olarak en az görülen, düşme ve uçma gibi davranışlar olmuştur. Duygusal yönden, zevk veren rüyaların zevk vermeyenlerden daha az olduğu tespit edilmiştir. On bin rüyanın yarısında bir cinsiyet hadisesinin geçtiği ve rüyaların üçte birinde bir renk motifinin bulunduğu belirlenmiştir. Rüyalardaki imajlarla ilgili olarak araştırmalar yapan Hacker, Calkins, Köhler; bu imajlarda; görmenin birinci derecede etkili olduğu, işitilenlerin ikinci derecede etkili olduğunu tespit etmişlerdir. Bu araştırmalara göre, dokunma ve davranışla ilgili imajların etkisi %5’ten daha düşüktür .
“Rüyanın hatırlanışını etkileyen faktörleri Cohen mümkün olabilecek  değişkenle ifade etmektedir. Bunlar; bastırma, ön plana gelme ve araya girmedir. Cohen bastırma hipotezini destekleyen bulgunun az miktarda olduğunu buna karşın ön plana gelme hipotezini kuvvetle destekleyen bulgular olduğunu öne sürmüştür. Kendisi rüyanın hatırlanması ile ilgili bir ön model ileri sürer, bu modelde uyku sırasında zihni olayları daha az veya daha çok ön plana taşıyan ve rüyaların hatırlanışı ile birlikte daha büyük veya daha küçük ölçüde araya girebilecek olan bireysel farklılıklar, uyku öncesi, uyku anı ve uyku sonrası gibi faktörler hesaba katılmaktadır.”

Rüya Türleri

Rüya ile ilgili yazılmış olan hemen hemen tüm kitaplarda çeşitli rüyaların varlığına yer verilmiştir. Bu nedenle birçok rüya türü karşımıza çıkmaktadır. Ancak bu çalışmada hepsine yer verilmesinin imkansız olacağı düşünülerek genel bir çerçevede ve hemen hemen herkes tarafından varlığı kabul edilmiş olan rüya türleri üzerinde durulacaktır.
Fizyolojik Kökenli Rüyalar: Uyurken vücudumuzdaki herhangi bir organımızın işleyişinde meydana gelen bir değişiklikten dolayı görülen rüyalardır. Örneğin midede meydana gelen bir ekşime, kan basıncında oluşan bir değişim bu tür rüyaların görülmesine neden olmaktadır. En fazla görülen rüya türlerinden biridir. Genellikle kâbusların görüldüğü rüyaların oluşumu bunlara bağlıdır. Midedeki bir ekşime, uyku sırasında midenin bir katilin bıçakla mideyi oymasına dönüşen bir his vererek böyle bir rüyanın ortaya çıkmasına neden olabilir. Başka bir örnek ise uykusu sırasında bir kimseye çiçek koklatılsa kendisini bir gül bahçesinde gördüğü bir rüya oluşabilir . Fizyolojik rüyalar, tamamen ruh ve madde ilişkisinden kaynaklanan canlılığın gerekliliğinden doğarlar. Bu tür rüyalar, kaynağı beden olan ve bedendeki değişimlerden etkilenen rüyalardır. İnsan bedeninde oluşan her türlü işlevin şuuraltıyla bir ilgisi vardır . İşlevlerdeki bir aksaklık, fizik bedenin dışına bir mesaj yolladığı gibi, şuur altına da bir mesaj yollar. Odanın penceresi açıktır ve uykuya dalarken sıcak olan hava sabaha karşı serinlemeye başlamıştır; o sırada kişi kendini ya birden soğuk ve karlı bir dağ başında bulduğu bir rüya görmeye başlar ya da o sırada bambaşka bir rüya görüyorken, o sahnenin içine birden karlar yağmaya başlar. Bu sırada beden, insanı uykunun derinliklerinde uyarmakta, normal duyularıyla odanın içindeki havanın buz gibi olduğunu fark edemeyen kişiye “üşüyorsun” mesajını iletmeye çalışmaktadır. Bu tür rüyalar özellikle ışık ve temas sonucu meydana gelirler. Örneğin uyku sırasında parmakla dürtülen kişi, bir kılıçla yaralandığını görebilir. Buradan duyu organlarının, uyurken bile tetikte oldukları sonucu ortaya çıkmaktadır. Diyelim ki, rüyada kolunu bir köpeğin ısırdığını gören kişi uyandığında elinin üzerine yatmış ve kolunun uyuşmuş olduğunu fark edebilir.
kok1
Rüya kişiyi başka türlü uyandıramadığı için mesajını bu şekilde vermektedir. Beden açısından şuurlu işlevle şuursuz işlevi ayırt etmek mümkün değildir bu nedenle durum değişiklikleri ile ilgili tüm mesajlar şuurun her iki bölgesine de yollanır. Aslında insanlar için fizik plana çıkan mesajlar kolayca algılanabilir. Örneğin, diş ağrısı, mide rahatsızlığı gibi durumlarda kişi doktora gider ve bunlara bir çare bulmaya çalışır . Ancak bazı mesajlar vardır ki, bunlar fizik plana ulaşmaz ama şuuraltına ulaşırlar. Nitekim henüz ağrılar veya diğer fizyolojik belirtiler ortaya çıkmadan, birçok rahatsızlıkların ve hastalıkların başlamış ve gizli gizli ilerlemiş olduğu; rüyalardaki sembollerin, uyarıların yorumuyla anlaşılabilmektedir. Bu mesajlar sembol haline dönüştüğünde çok farklı rüyalar görülebilir. Birçok psikolojik ekol çeşitli teorilerden yola çıkarak, şuuraltı sembolizminin insan bedeniyle olan ilişkisi konusunu ele alıp incelemektedir. Bütün duyu (işitme, tatma, koklama, dokunma, görme) organları ve de insanın kendi varlığı ve fonksiyonları hakkında sahip olduğu şüpheli izlenimlerin tamamı; rüyaların içine kendilerinden birçok sahneler eklerler. Rüya araştırmacılarına göre bu tür rüyalar, ağır hastalıklardan sonraki iyileşme süreçlerinde daha çok görülmektedirler. İnsanla ilgili her şeyde olduğu gibi burada da iç/ dış bütünleşmesi söz konusudur; dıştaki fizyolojik iyileşmeye eşlik eden iyilik ve sağlık duygusu içten gelmektedir . Yapılan araştırmalarda değişik biçimde yatmanın, koku ve su sesi gibi duyusal uyaranların rüyaları etkilediği meydana çıkarılmıştır. Kaliforniya Üniversitesi profesörlerinden Knight Dunlap’e göre gece üşüdüğü zaman insan kendini rüyada çıplak görmekte, düşme ve kayma rüyaları ise bedende bazı kasların büzülüp gevşemesinden ileri gelmektedir. L.H.W. Horton aynı şekilde rüyaların, duyusal izlenimlerin yanlış yorumlanmasından ileri geldiği kanısındadır. Kendisi, kulağındaki bir arızadan ötürü kafa içinde birtakım seslerden rahatsız olan bir kimsenin rüyasında sık sık gök gürültüleri ile uyanmasını, örnek olarak vermektedir. Bunun gibi, dişi ağrıyan bir öğrencinin rüyada kendisinin bir arkadaşı ile boks yaparak çenesine birkaç yumruk yediğini görmesini anlatmaktadır .
Psişik Kökenli (Ruhsal) Rüyalar: “Psişik kökenli rüyalar insanlara rehberlik eden, yol gösteren rehber varlıkların, insanlara yakın hamilerin yani koruyucu varlıkların etkilerinden kaynaklanan rüyalardır ve rüyaların neredeyse üçte birini oluşturmaktadır.”
Psişik kökenli (ruhsal) rüyaları, Sevda Yücesoy Uykudaki Bilgelik Rüyalar isimli kitabında beş bölümde incelemiştir. Rüya ile ilgili diğer kitaplarda da bu tür rüyalara rastlanmıştır ve aşağıdaki gibi bir inceleme ortaya konulmuştur . Bunlar :
a) Şuuraltı Kökenli Rüyalar: Bu tür rüyalara “yapıcı rüyalar” ya da“psikolojik rüyalar” da denilmektedir. Bunlar hislerin uyarılması, şuuraltı birikintileri ve içgüdüsel unsurlarla ilgili olan rüyalardır. Günlük yaşantıda deneyimlenen; bencillik, his, vicdan, inanç gibi çeşitli seviyelerdeki yeni oluşumlar veya yıkıntılar sebebiyle ortaya çıkarlar. Günlük hayattaki olayları, kişisel arzu ve tutkuları içeren bu rüyalarda, gün içinde yapılan tecrübelerin başarılı veya başarısız sonuçları imajlar halinde görülebilir. Karışık, kesik kesik ve genel olarak mantıksızdırlar. Bu rüyalarda, semboller arasında “çağrışıma” dayanan bir ilişki vardır . Günlük yaşantı içerisinde (ki, bu bir ya da birkaç günü veya birkaç ayı kapsayabilir), dikkat etmeyen bir şuur ile yaşanılan birçok olay şuur altına iner . Şuur altına inen bu mesajlar genellikle etik, yani bir bakıma ahlaki ve manevi değerleri olan kavramları, tartışmaları taşıyan bazı olaylardır. Bunlar; duygusal, ahlaki hatta siyasi yaşamdan kaynaklanan, bir bölümü cinsel yaşamdan gelen etik değerlerin hepsini içine alan birtakım iç mesajlardır. Bu mesajların indiği şuur altında kendimiz yani özümüz, şuur altımızı yöneten asıl benliğimiz tarafından yaratılan vicdani bir tartışma, bir mücadele, bir çalışma biçimi vardır. Bu kaynaktan da çok önemli rüyalar oluşur.
İnsanlar uyanık durumdayken birtakım sorunları kontrol etmez, onları düşünmez, vicdan azabı ya da pişmanlık duymazlar. İnsanların büyük bir çoğunluğu günlük yaşamında bunları bastırabilir ve göğüsleyebilir. Böyle durumlarda çeşitli gerekçelerle vicdan sesini dikkate bile almazlar, olayları mantığa uydurup, akli hale getirirler. Ancak mantığa uygun hale getirmiş olmalarına rağmen, şuuraltını yöneten asıl benlik bundan tatmin olmaz. Memnun olmadığı için şuuraltı daha derin bir muhasebeye girer. Vicdanın hiçbir şekilde engellenmediği şuuraltında, olaylar daha doğru değerlendirilir ve bilincin kontrolü iyice zayıfladığında, yani uyku sırasındayken bunlar sembollerle bürünüp rüya şeklinde insanlara ulaşırlar. Eğer insanın hayatı normal bir gidiş içindeyse telkin, fikir, imaj, arzu şeklinde şuuraltında korunan etkiler kişiyi zorlamaz ve rahatsız etmezler. Ancak yaşam koşulları (maddi ve manevi) kişinin standardını aşıp, düzensizlik ve şuur kontrolsüzlüğü artarsa, karmaşık ve enerjisi yoğun olan bu içerik; her yolla ortaya çıkmak ve görevini yerine getirmek ister. Bu durum kişide kompleksli davranışlar, nevrozlar, sürçmeler ve rahatsız hallerin yanı sıra ilhamlara, icatlara ve yetenek dışı eylemlere de sebep olabilir.
Bu karmaşık ve enerjisi yoğun içerik kendi eylemlerini, istek ve arzularını rüyalar şeklinde şuurumuza yansıtır. Hatta bu durumun bedensel rahatsızlıkları oluşum halindeyken ifade etme gücü de vardır. Bu tür rüyalar; anlaşılması güç, saçma ya da karışık sahne ve imajlar tarzında sembolleşebilirler. Şuuraltında pek çok birikim vardır. İnsan duygularını her zaman dışarıya yansıtamaz. Düşük duygusal yaşantıyı bir yandan şuuraltı birikimleri diğer yandan içgüdüsel dürtüler zorlar. Bu rüyalarda çıkan amaç ve bilgi, saklı ya da örtülü gibi görünür. Ancak bu rüyaları hafife almadan, anlatmak istediklerini sembolleriyle birlikte anlamaya çalışmak çok büyük faydalar sağlar. Şuuraltı rüyalarının kaynakları çok önemlidir. Asıl bunlar keşfedilip bulunmalıdır. Unutmamak gerekir ki, şuuraltı rüyalarının en önemli kaynaklarından biri; kişinin ben’i (egosu) ile vicdanı arasındaki çatışmalar süresince, daima egosunu destekleyen içgüdüsel eylemler, eğilimler ve arzulardır. Şuuraltı rüyaları ayrıca, insanın kendi kendine meydana getirdiği bir karşılaştırma sistemi olmaktadır. Yorumlanması sırasında en çok yanlışlığa düşülen rüyalar bu türdendir çünkü aslında bir vicdan muhasebesinin doğru sonucunu taşıyan bir şuuraltı rüyası, vicdan muhasebesine hiç girişme yanlısı olmayan egonun etkisi ve çarpıtması altında yorumlanabilir, bu durumda mesaj yanlış anlaşılmış olacaktır .
astraljpg-728x728
b) Astral Kökenli Rüyalar: Astral rüyalar, uyku süresince astral planda yaşanan ses ve görüntülerin görsel bir hatırlanışıdır. Bu plan ruhun bedenden geçici olarak ayrıldığı sırada şuurun uzandığı bir yerdir. Astral dünyayla ilişkili olan bu tip rüyalar, açıkça bilindiği gibi yanıltıcı parlaklıklara ve görüntülere sahip olabilirler. Bunlar bazen kişinin astral faaliyetlere katılımıyla ilgilidir, bazen de uyuyan kişinin, astral ortamda bulunan varlıkların yaptıkları işlere ve genel görünüme astral bir seyirci olarak katılırken elde ettiği izlenimlerin kaydından ibarettir. Bu tür rüyalar arasında ayrıca, uyanıkken yapılan ve daha sonra uyku saatleri sırasında astral planda da devam eden bazı faaliyetlerin fizik beyne kaydedilmesiyle oluşan rüyalar da vardır. Astral rüyalar kişiye doğrudan yapılmış bir yardım niteliği taşısa da yine de dikkatli bir biçimde ele alınmalıdır. Çünkü bu rüyalar hem yanıltıcı görüntülerden, hem de bu tür astral seyahatlerde karşılaşılan diğer varlıkların izlenimlerinden etkilenebilirler. Psişik safhadaki astral rüyaların farklı bir uzantısı olan telepatik geçişlerin asıl sebebi, bedensiz varlıklardır. Bu noktada bedenliler arasındaki telepatinin aksine bedensiz bir varlıkla bağlantıya geçildiği gözlemlenir. Geri ve uyumsuz bedensiz varlıkların, bedenli varlıklara yaptıkları etkiler sonucunda bu tür rüyalar oluşabilmektedir. Bu tarz rüyalarda kişiye obsede edici nitelikteki telkinler, imajlar ve duygular gönderilir. Rüya gören kişi bunları açıkça anlayamaz.
Şuur altına geçen etkiler, çeşitli sabit imajlara bürünerek, uyanık halde vizyonlar tarzında veya uyurken rüyalar şeklinde şuura çıkarlar. Yaydığı etkiler bakımından geri varlıklarla irtibat kurup bunun tezahürlerini, uykusunda düş olarak yaşayan kimseler için bu rüyalar aslında çok iyi uyarılardır. Fakat çoğu kimse bu konularda yeterince bilgili olmadığı için bunu anlayamaz. Kabul etmesi zor olsa bile geçerli olabilecek gerçek şudur: Genellikle günlük yaşamlarında düşük tesirli düşünce ve eylemler içinde olan kimseler, doğal olarak uykudayken de bu düşük tesirlerle rezonansa geçebilecek geri varlıkların titreşim bölgelerini aşamazlar. Bu durumda, negatif bir yaşamın rüyalarının pozitif olabileceğini düşünmek pek mantıklı olmayacaktır .
c) Haberci ve Eğitici Rüyalar: Haberci rüyaların duyu ötesi algı, yani altıncı his yeteneklerinden biri olduğu da söylenmektedir. Buna göre duyu ötesi algının daha çok değişmiş bilinçlilik durumlarında gerçekleştiğine inanılmaktadır. Değişmiş bilinçlilik durumu, zihnin günlük normal işleyişinden ve iradesinden farklı bir halde olmasıdır. Sinirsel gerilimler, uyku öncesi ve uyanmak üzereyken yaşanılan yarı bilinçlilik durumu, hipnoz ve en önemlisi hayal gücünün serbestçe kendisini gösterdiği rüyalarla kendini anlattığı uyku, değişmiş bilinçlilik durumlarıdır. Nasıl ki görme duyusunu kaybeden bir kişinin işitme duyusu gelişirse , beş duyunun çalışmadığı bilinç ve iradenin hükmünü kaybettiği dönemlerde, eğer varsa altıncı hissin devreye girmesi mantıklıdır. Altıncı his görüşünü paylaşanlar, haberci düşlerin tek ve kesin bir geleceği göstermeyip, ancak belki bir fiilin işlenmesi durumunda kişinin başına gelecek olayları simgelediğini düşünmektedirler .
dreams1
Haberci rüyalar; henüz daha gerçekleşmemiş olan bir olayın rüyada görülmesidir. Gelecekten haber verme özelliği vardır. Bu nedenle bu tür rüyalara “kehanet rüyaları” da denir. Haberci rüyalar da, kendi içinde iki bölümde ele alınmaktadır. Birincisi, bedensiz varlıklar tarafından aktarılan bilgilerle görülen haberci rüyalardır. İkincisi ise, duyular dışı algılamalarla önceden bir olayın hissedilmesi ile görülen haberci rüyalar olmak üzere ender görülen rüya çeşitlerindendir . Haberci ve eğitici rüyalar; beden dışı yaşam ile asıl büyük, geniş ve yüce yaşam arasındaki ilişkilerden doğan rüyalardır. İnsan uykudayken spatyoma∗ geçişi sonucunda bazı bilgilere ulaşır. Çünkü uyku; öte aleme, ruh dünyasına açılan küçük bir penceredir. Rüyaların büyük bir bölümü insanlara buradan gelir. İşte bunlar haberci, uyarıcı, geçmişi ya da geleceği bildiren rüyalardır. Hepsine birden haberci ya da eğitici rüyalar da denilebilir. Haberci rüyalar birkaç amaç taşırlar. Bunlardan biri, ne durumda bulunduğunu insana göstermektir. Bir diğeri de, kişiye bu bilgiyi ya da bu kehaneti veren kaynağın şuur seviyesinin ne kadar kapsamlı olduğunu göstermektir. Bu tür ayrıntılı rüyalarla çok sık karşılaşılır ve zihinde ileride meydana gelebilecek olayları önceden bilme yönündeki çalışmasını işaret ederler; zaten insan şuurunun zaman ve mekana tabi olmayan yanı, şu anda oluşan ve gelecekte oluşacak olan olaylara ait etkileri meydana getirmektedir.
Gelecekte olacak bir olayı önceden görmek nasıl mümkün olabilir? Bu, en çok merak edilen bir durumdur. Yaşamı yöneten “kronoloji” denilen zaman olgusu, rüya yaşamı için geçerli değildir. İnsanlara geleceğe ait bir bilgi veriliyorsa, bu hiç yoktan ortaya çıkmış bir gelecek değildir. Eğer rüyalarda gelecekte olacak ama oluşmaları önlenebilecek olaylar gösteriliyorsa, aslında insanlara olağanüstü güzel bir bilgi verilmektedir. Bu bilgi “Bunlar senin atmış olduğun adımlardır ve seni işte buraya kadar getiriyor. Hiç kimseyi suçlaman gerekmez, çünkü bu işi yapan sensin. İşte yürüdün, şimdi buradan geçiyorsun. Az sonra de şuradan geçip gideceksin ama oradan değil de buradan da gitmeyi seçebilirsin” demektedir. Sebep-sonuç zincirinin küçük bir bölümü, rüyalarda kişilere gösterilir. Süreleri, uyanık durumda olunsa birçok saati alacak olan olayların rüyasını görmeye birkaç saniyenin yettiği bilinir. Rüyalarda zamanı belirleyen, bir saat kadranında iğnelerin yer değiştirme hızı değil, zihindeki algılamaların birbirini izleme hızıdır. İşte bu yüzden rüya zamanı saatlerle ölçülemez. Eğer rüyalardaki beş dakikalık durum, beş gün gerektirecek bir dizi olayı canlandırmaya yetiyorsa, zihnin rüya görürken uyanık duruma kıyasla düşünülemeyecek bir hızla çalıştığı görülmektedir. Haberci, bilgi verici ve insanın kendi iç muhasebesiyle ilgili rüyaları, fizyolojik rüyalar gibi kontrol etme imkânı yoktur.
Haberci rüyalar, varlığın belirli bir şuur seviyesinde zaman zaman irtibat kurabildiği “geçmiş hayat bilgisinin” etkisi altında görülen rüyalardır. Ayrıca kişinin ruhsal koruyucusu ve rehberi ile olan irtibatından da oluşabilirler. Bu rüyalar, Yüksek Ruhsal Yönetici Varlıklar tarafından yapılan özel ve genel etkiler sonucu ortaya çıkan rüyalardır. Bu rüyalar insanlara, ferdin şuurlu tatbikatlar sonucunda adeta birer mükâfat olarak verilirler. İnsan böylece geçmiş enkarnasyonlarında almış olduğu bilgiyi bu yaşamında tatbik edebilir hale gelir; bu bakımdan bu tip rüyalar hakiki güç ve bilgi kaynağı durumundadırlar. Eğitici rüyaların çok büyük bir bölümünden, belki % 98’inden, bir şey öğrenmiş olmanın, bir gerçeğe ulaşmanın lezzet ve tatminiyle uyanılır. Ama “Bu gerçek neydi? Bunu bana bir cümleyle anlatır mısınız?” diye sorulsa, anlatılmaz. Sadece ihtiyaç olan bir bilgiyi almış olmanın verdiği hazzı ve huzuru hissederiz . Bu durum bütün gün devam eder. İşte bu, eğitici rüyadır .
d) Kolektif Tesir Rüyaları: Jung’a göre kolektif bilinçdışı, tüm insanlığın mirasını, tarihten, tek tek toplumlardan ve ırklardan bağımsız olarak başlangıçtan beri süregelen ve evrensellik kazanmış durumlar karşısında gösterilen kalıpsal tepkileri içerir. Korku, tehlike, savaş, aşk, nefret, doğum, ölüm, aydınlık, karanlık gibi durumlar, bu tür içeriklerden bazılarıdır. Jung’a göre kişiliğin bu bölümü, yapısında barındırdığı olumlu-olumsuz güçler nedeniyle, içeriklerini sürekli çözen ve etkinliklerine göre sınıflandıran dinamik bir yapıdır. Durağanlıktan uzak kolektif bilinçdışının bu dinamik yapısı, üretici fonksiyonlarıyla insan üzerinde belirleyici etkiler icra ettiği için kendine özgü bir gerçeklik arz eder. Kolektif bilinçdışının içeriklerini “arketip”ler teşkil eder. Jung en genel anlamıyla kolektif bilinçdışını, insanın kişisel deneyimlerine dayanmayan ve bu nedenle kişisel deneyim ya da çabalar sonucunda oluşmayan; daha önce hiçbir şekilde bilinç alanına ulaşmamış, miras olarak devralınan insanlığın tümüne ait ortak öğelerin toplandığı psişik kısım olarak tanımlar.
cropped-carl
Jung özellikle kolektif bilinçdışına ait içeriklerin beyin aracılığıyla  aktarıldığını iddia eder. Ona göre bu aktarım, beynin tüm insanlığa ait eski ve derin deneyimler tarafından biçimlendirilmesi sonucunda mümkün olabilmektedir. Kolektif bilinçdışı, bilinçten çok daha eski ve köklüdür. Arketipler, en genel anlamıyla zihinsel prototipler, biçimler ya da bilinçdışı tabiata ait imgeler olarak tanımlanabilirler. Bunlar, dünyanın hemen her yerinde kültürel yapıyı belirleyen ortak mitlerden, yaşantılardan ve bireyi her zaman etkileyen bilinçdışı kaynaklı ürünlerden oluşurlar. Diğer taraftan insanların, rüyalarında karşılaştıkları gerçek hayatta daha önce hiç tecrübe etmedikleri ve bilgi sahibi olamadıkları mitolojik imgeler, kolektif bilinçdışının mevcudiyetine dair başka bir delildir .
Kolektif tesir rüyaları, küçük farklılıklarla birçok kişi tarafından görülürler. Bu tür rüyalar, ortak bir tesir planının yardımlarını fertlere ulaştırmaktadırlar. Varlıklar idrak ve anlayışa ulaşmak için gösterdikleri çaba ve gayretlerle bir kademe meydana getirmişlerse bu yönde çalışan herkesin bağlı olduğu etki mekanizması, fertleri içine alan kolektif bir etki sahası ya da ortak bir etki alanı oluşturur. Bu ortak etki alanı, beden içindeki varlıkları topluca idare etmek ve onlara yardım etmek için kolektif tesir rüyalarını oluşturur. Bunun sonucunda kişiler birbirleriyle aynılık gösteren rüyalar görmeye başlarlar. Bu durum, sanki bir soru karşısında, özellikle zorlanma karşısında uzun süren çabalara rağmen hatırlanamayan bir şeyi rahatlıkla ifade etmek gibidir. Varlıksal seviyede, çaba ve gayretlerle hak edilen cevap, bu tür rüyalar sayesinde bir grup insana aynı anda ulaşır. Bazen de tekâmülün açık bilgi devrelerinde, ferdi tesirler genel tesirle birleşir ve kişisel akaşalarda∗ kayıtlı bilgiler; bir şuur sıçramasına sebep olacak biçimde kullanılır hale gelirler .
e) Üst Realite Rüyaları: Üst realite rüyaları insanların gelişim seviyeleriyle ilgili olmayıp, bir üst seviyenin yardım ve etkisiyle meydana gelmektedirler. Bu tip rüyalarda insan yaşayışına yön veren, kişiyi kendine çeken bilgi ve yardımlar mevcuttur. Örneğin; duygu realitesinde olan bir kişinin vicdan realitesinden etki aldığı düşünülürse, alınan bu etkiler şuurda imajinatif olarak şekillenecek ve o kişinin , bir üst realiteye geçişine hazırlık anlamında bilgiler almasını sağlayacaktır . Bu üstün sembolik düzeydeki rüyaların hem uyku sırasında hem de uyandıktan sonra kişi üzerindeki etkileri çok fazladır. Çoğunlukla üzerinden yıllar geçse de akıldaki parlaklıklarını hiç yitirmezler. Üst realite rüyalarında kişi içinde yaşadığı hal ile gelecekte alacağı durumun karşılaştırmasını görür veya sadece o andaki hal ortaya konulur ya da yalnızca gelecek anlatılır. Bu tip rüyalar çok semboliktir ve kendilerini kuvvetle belli ederler. Renkleri belirgin, ışık yoğundur .
Tipik Rüyalar: Rüya türlerinden biri de tipik rüyalardır. Tipik rüyalar , “ hemen herkesin benzer biçimde gördüğü ve herkes için aynı anlamı taşıması gereken belli sayıdaki rüyalardır. Tipik rüyalar aynı kaynaklardan doğmakta ve bu nedenle rüyaların kaynaklarına ışık tutmada özellikle iyi niteliklidirler.” Freud’a göre tipik rüyalar kendi arasında dört gruba ayrılmaktadır. Bunlar; çıplak olmaktan utanma rüyaları, düş görenin düşkün olduğu kişilerin ölmesi rüyaları, diğer tipik rüyalar ve sınav rüyalarıdır.
a) Çıplak Olmaktan Utanma Rüyaları: “Tipik rüyalardan biri, kendini çıplak görmektir. Bu tip rüyalarda, insan kendini kalabalık içinde çırılçıplak görür, hiç kimse onu fark etmediği halde hayrettir ki, büyük bir utanma hissi duyar. Bu tür rüyalar da bazen biraz değişebilir, örneğin kişi çıplak olacağına yer ve zaman ile uyumsuz giysiler kullanabilir.”  “Bu tür rüyalar, Freud’a göre utanma devrinin başlamadığı çocukluk çıplaklığına bir dönüş arzusunun ifadesidir.”
b) Düş Görenin Düşkün Olduğu Kişilerin Ölmesi Rüyaları: Tipik olarak betimlenebilecek bir başka rüya grubu bazı sevilen akrabaların örneğin bir ana babanın, bir erkek ya da kız kardeşin veya bir çocuğun ölümünü içerenlerdir. Bu tür düşlerin iki sınıfa ayırt edilmesi gerekir: Düş görenin acı duymadığı bu nedenle uyandığında duygusuzluğuna şaşırdığı düşler; düş görenin ölüm acısını derinlemesine duyduğu ve hatta uykusunda acı acı ağladığı düşler. Bunlardan ikincisi tipik sayılan düşler arasına girmektedir. Bu tip rüyaların kaynağında rüyayı gören insanlar, rüyasındaki ölen kişinin gerçekten ölümünü belli bir zaman diliminde istemiş olmasıdır; rüyayı gördüğü zamanda değil de hayatının bir döneminde rüyasında ölü olarak gördüğü insandan kurtulma duygusu yatar .  “Örneğin ablası tarafından kullanılan ve kontrol edilen küçük bir kız çocuk, ergin yaşta ablasının ölümünü rüyasında görebilir. Bu, onun, ablasının ölümünü arzu ediyor demek değildir; belki, ondan bir süre için kurtulması arzusu, ölüm şeklinde simgelenmiş olabilir. Eğer bilinç ötesi herhangi bir malzemeyi artık saklamak istemiyorsa, ölüm dahil, herhangi bir simgeyi serbestçe kullanabilir.
c) Diğer Tipik Rüyalar: Düş görenin hoş duygularla kendini havada uçarken ya da anksiyete duygularıyla düşerken gördüğü başka tür tipik rüyaları Freud, ruh çözümlemelerine dayandırmaktadır. Bu tür rüyalarda, aslında çocukluk döneminde yaşanılan oyunların, sekmelerin, hoplamaların bırakmış olduğu duygular tekrar yaşanmaktadır . Uçma temasını içeren düşler, insanın ruhunu kendinden emin ve yüce bir havayla donatır, insanı aşağılardan alıp yukarılara çıkarır, güçlüklerin yenilip üstünlük amacına ulaşılmasını basit ve kolay bir iş gibi gösterirler; dolayısıyla böyle bir düşü görenin uykuda bile içindeki hırsın elinden yakasını kurtaramayan cesur, ileriye bakan, gözleri yükseklerde biri olduğu söylenebilir. Düşte “İlerlemeli miyim, yoksa ilerlememeli miyim?” sorusu üzerinde durulur ve düşü gören gördüğü düşten “Yolumda hiçbir engel yoktur, ilerlemeliyim” yanıtını alır . Uykuya daldıktan hemen sonra düşme duygusu çok sık yaşanır. Bunun uyanıklık ile uyku arasındaki geçişle ilgili olduğu düşünülmektedir. Birden uyanınca hissedilen kaldırım kenarından kayma duygusu da benzer bir tecrübedir. Bu da bir rüya değildir aslında. Kol ve özellikle bacak kaslarının kasılmasından kaynaklanır. Buna miyoklonik kasılma denir. Kaldırım kenarından kayılırsa benzer bir spazm geçirilir.  “Düşme düşleri; güçlükleri kolları sıvayıp yenmekten çok ayakta kalma kaygısının ve yenilgi korkusunun insan ruhunu daha çok uğraştırdığını gösterir.”
d) Sınav Rüyaları: Rüya gören genellikle bir sınava girer ve uyandığında hala onun duygusal izlenimini taşır. İlginç olarak imtihan edilen kimsenin imtihan edildiği suje onun zayıf bir yanı değil, tam tersine kuvvetli olduğu bir konudur. Bu tür rüyalar iyi tahsil terbiye görmüş, akademik çalışma yapmış kişilerin yeni bir teşebbüs veya maceraya başlamalarından önce görülür .“Freud’a göre, okul çalışmalarının sonunda bitirme sınavlarına girmiş herkes, başarısız olduğu biçiminde anksiyete düşleri görür. Kötü davranışlar nedeniyle çocuklukta uğranılan cezalar silinmez anılar biçiminde kendilerini bu tür rüyalarda gösterirler. Okul dönemi bittikten sonra ana baba ya da öğretmen tarafından bu tür cezalar uygulanmaz. Gerçek yaşamda artık ne zaman kişi bir şeyleri yanlış yapsa ya da doğru dürüst yapmasa, ne zaman sorumluluğun yükünü duyumsasa bu tür düşleri sık sık görür.”  Pek çok insan sınavdan geçirildiğini görür düşünde. Bulundukları yaşta hala bir sınavdan geçmek zorunda kalmalarına ya da çoktan ilgilenmedikleri bir bilim dalında sınavdan geçirilmek istenmelerine kimi kez hayret ederler. Bazı insanlarda bu gibi düşlerin söylemek istediği şudur: “Sen karşılaştığın sorunları çözecek hazırlığa sahip değilsin!”. Bazı kimseler ise şöyle demek isterler: “Sen bu sınavı daha önce vermiştin, onu şimdi de başaracaksın!”. Aynı görüntülerin değişik insanların düşlerinde taşıdığı anlam hiç de birbirinin aynısı değildir. Her düşte öncelikle dikkat edilmesi gereken, düşün, düşü görenin ruhunda estirdiği hava ve düşü görenin yaşam üslubuyla ilişkisidir .
maxresdefault
Halüsinatif Rüyalar : Eter, klorofor, lüminal, nembütal gibi sinir sisteminin belirli yerlerine veya doğrudan uyku merkezine etkili bazı uyuşturucu ilaçlar, bedene girdikleri zaman dozlarına göre uyku hali veya onun daha derini olan narkoz halini meydana getirirler. Bu tür ilaçlar uyku dozunda verildiklerinde kişi uyku ihtiyacı duyar ve uyur. Bu durumda normal bir uykuda olduğu gibi şiddetli uyarılarla uyandırılabilir ya da belirli bir süre uyuduktan sonra kişi kendi kendine uyanabilir. Bu sonuç, uykuyu düzenleyen mekanizmanın bedendeki maddelerin etkisi altında kaldığını göstermektedir. Ancak bu uyuma her zaman sadece ilacın dozuna değil, aynı zamanda alt şuurun, şuurun ve üst şuurun haline ve kararına da bağlıdır. Şuurla ilgili değişiklikler meydana getiren bir diğer grup ise keyif verici uyuşturuculardır. Esrar sarhoşluğunun patolojik rüyasında normal yaşamdaki uyku rüyasının özellikleri görülebilmektedir. Bu durumdaki bir kişi bir bardak suya bakarak, okyanusların rüyasını görebilir veya rüyasında kendisini kuş gibi hissedebilir .
Telepatik Rüyalar: Telepatik yolla başka biri tarafından oluşturulan ve sözcükler olmadan onunla haberleşmeyi sağlayan rüyalardır. İnsan aklının, uykudayken “görünmez, hissedilmez” ve kendi bilinçaltımız ya da başka birinin enerji alanları tarafından oluşturulan bazı uyaranlara açık olduğu saptanmıştır. Genellikle telepatik rüyalar, rüyayı görenin tanıdığı kişilerle ilgilidir. Bu tip rüyalar, kişinin o anda görüşmesi fiziksel olarak mümkün olmayan biriyle arada telefon kablosu varmışçasına iletişim kurmasını sağlar. Telepatik rüyayı yorumlamaktan ziyade neden görüldüğü üzerinde durulmalıdır . Telepatik rüyalar kişilerin diğer kişilerden aldığı etkilerle oluşan şaşırtıcı rüyalardır ve oldukça sık görülürler. Uyku sırasında kişinin içinde olduğu zaman ve mekânı aşan vibrasyonlara açık bir ekran oluşmuştur. Bu ekran üzerinde, insan varlığının sempatize olduğu planlardan etki ve ikazların gelmesi rüyalar kanalıyla olur. Önsezilerin bazıları da telepatiye dayanmaktadır. Birbirleriyle sempatize iki kişi düşünülürse birisinin ölümü diğeri tarafından algılanabilir. Sonrasında diğeri bunu rüya olarak da görebilir. Bu durum bir önsezi gibi görünse de aslında telepatik bir algılamaya dayanmaktadır. Bazen insan uzun süredir görmediği bir yakınını bir gece rüyasında görür . Ertesi gün ise o yakınını ya bizzat görür ya da kendisinden haber alır. Bu olay tesadüf olarak değerlendirilmemelidir. İnsan şuuru alıcı bir durumdadır . Burada bir fikir veya duygu aktarımı olduğu da açıktır. Yani telepatik bir irtibat söz konusudur. Sonuç olarak uyanıkken algılanabilinen telepatik etkenler uykudayken olursa telepatik rüyalar oluşur. Örneğin birbirini çok seven iki kişiden birinin yaydığı baskın tesirleri , diğeri uykusunda algılayabilir. Açık veya kapalı rüyalar görebilir. Düşünce ve imajlarla yayılan bu tesirler ilgilisini bulunca rüyaya dönüşür. Çoğu zaman kişiler diğer kişilerle oluşan sempatizasyona göre birbirinden etkilenir ve ruhsal durumunu birbirine yansıtır .

Yararlanılan Kaynaklar

Nilüfer Evginer, Psikolojik Ve Dini Bir Fenomen Olarak Rüya
Alfred Adler ,  İnsan Tabiatını Tanıma
Sibel Arkonaç ,Psikoloji Zihin Süreçleri Bilimi
Adil Asımgil , Gizemli Dünya
Doğan Cüceloğlu , İnsan ve Davranışı
Sigmund Freud , Günlük Yaşamın Psikopatolojisi
Sevda Yücesoy , Uykudaki Bilgelik Rüyalar
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Nilüfer Evginer’e aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Etiketler

Ömer Burak Karatay

Uzun zamandır bildiklerini siz değerli kullanıcılarımıza aktarmaktan mutluluk duyan, araştırıp öğrendikçe bu siteye yazıp diğer insanların da bilgilenmelerini sağlamaktan zevk alan bir yönetici ve yazar. Ekonomi alanındaki gelişmeler / bilgilendirici metinler için www.ekodemi.com'a davetlisiniz. Bizlere her türlü fikir, istek ve şikayetlerinizi admin@kenandabirkuyu.com üzerinden; markalarınızı değerlendirmek ve binlerce tekil kullanıcıya reklamınızı yapmak için reklam@kenandabirkuyu.com adreslerinden benimle iletişime geçebilirsiniz.

İlgili Makaleler

4 Yorum

  1. Gerçekten guzel bir içerikti uzun olsada tamamını okudum bir cok seye yuzeysel baktigimi farkettim yani ruya ruyadir gibi hic arastirma yapmamistim detayli bir sekilde en azindan bu yazdiklarinizla bir nebze de olsa ayirt edici ozelliklerin bulundugunu fark ettim elinize saglon cok tesekkurler 😊

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu