DinFelsefe

Semavi Dinlerde Reenkarnasyon Düşüncesi

İslâm’ın gelişinden önce, bilindiği şekliyle tenâsühün Arap Yarımadası’nda mevcut olduğuna dair elimizde herhangi bir veri yoktur. Bu inancın yayılmasında, daha ziyade ruh göçü fikirlerini içeren bazı Yunan felsefe eserlerinin çevrilmesinin ve fetihlerin etkili olduğunu düşünüyoruz. Fakat bu noktada, Kahtan Arapları arasında İslâm’dan önce cari olan bir uygulamadan da bahsetmek gerekmektedir. İslâm dininin yayılması ile birlikte Mısır, Suriye ve Mezopotamya gibi pek çok eski kültür ve medeniyetlere beşiklik yapmış ülke ve beldeler peş peşe Müslümanların eline geçmişti. Fethedilen bu beldelerde, birçok din ve inanca mensup insanlar yaşıyordu. Farklı din ve inançlara mensup bu insanlar İslâm’a ısınmaya başlamalarına ve nihayet Müslüman olmalarına rağmen, eski bilgi ve inançlarını da kolay kolay zihinlerinden söküp atamıyorlardı. Nitekim İslâm kaynaklarında, Müslüman olduğu halde Tenâsüh fikrine sahip birisi olarak tanıtılan Ahmed b. Habıt’ın (ö. 231/849) düşünce yapısında eski inanç ve kültür çevresinin birikimlerinin bulunması muhtemel gözükmektedir. Bu şahsın kimliği ile ilgili olarak elimizde ciddi sayılabilecek bir bilgi olmamakla birlikte, Tenâsühü benimseyen yönüyle karşımıza çıkan isimlerden biri olduğunu görüyoruz. Ahmed b. Habıt, Tenâsüh akidesini savunmakta yalnız değildi. Onunla birlikte, aynı bağlamda, kaynaklarda zikredilen başka isimler de mevcuttur. Bunlar sırasıyla, Nazzam’ın talebesi ve İbn Habıt’ın arkadaşı Ahmed b. Eyyub b. Banuş (veya Nanus), meşhur Mutezili âlim Ebu Ali el-Cubba’i’nin (ö. 303/915) öğrencilerinden Ahmed b. Muhammed el-Kahti ve Abdülkerim b. Ebi’l Avca’ (ö.160/776-7) ile onun yeğeni Ma’n b. Za’ide’dir.(ö. 151/768). Bağdadi, bu isimler dışında Ebu Müslim el-Horasani’yi ve Nazzam’ın dostu Fedl el-Hadesi’yi de sayar. Bu arada Tenâsühü savunanlar çerçevesinde, tarihi Mes’udi’nin de (ö.346 H.) bazı isimler zikrettiğini görüyoruz.

Bütün bu isimler dikkate alındığında, Müslüman olduğu halde Tenâsüh akidesini savunanların İslâm toplumu içerisinde çok küçük bir azınlık oldukları, bir grup olmaktan ziyade münferit şahsiyetler oldukları anlaşılmaktadır. İsimlerini saydığımız bu insanların bir kısmı sapık fikirleri dolayısıyla bid’atçi kabul edilirken, Fadl el-Hadesi gibi bazıları da, bulundukları toplumdan uzaklaştırılmışlardır. Ayrıca bu isimlerin günümüzdeki gibi sistemli bir Tenâsüh nazarisi etrafında birleşmedikleri, kelamcı İsferayini’nin de ifade ettiği gibi, aralarında bu konuda önemli fikir ayrılıkları bulunduğu görülmektedir. İslâm tarihinde, “ashâbu’t-tenâsüh” (Tenâsüh taraftarları)terimi, Sumeniye, Maneviye, Sebeiye, Beyaniye, Cenahiye gibi Tenâsühü savunan fırkalar ve yukarıda sayılan şahıslar için kullanılmıştır. Yukarıda saydığımız isimlerinden ayrı olarak, Tenâsühü savunanlar arasında zikredilen bir başka isim de, felsefe ve kelamın yanında pozitif ilimlerde de birçok eser ortaya koyan ve ilaveten, tıpçı kimliği ile de şöhret bulan Muhammed b. Zekeriyya er-Râzî’dir (ö. 313/925). Onun Tenâsühü savunduğunu İbn Hazm’ın Kitabu’l-fasl’ından öğreniyoruz. Râzî, hayvanların kesilmesinin caiz olmasının onların hayvan suretli bedenlerden insan suretli bedenlere geçişlerini mümkün kılmak için olduğunu söyler. Ona göre, böyle bir şey mümkün olmasaydı, hayvanların kesilmesine izin verilmezdi. Dolayısıyla Râzî, hayvan ruhlarının insana, insan ruhlarının da –amelleri kötü olduğu takdirde olsa gerek- hayvana intikalini
mümkün gören bir Tenâsüh anlayışını savunmaktadır.

Mezhepler tarihine dair en eski eserlerden biri kabul edilen “et-Tenbih ve’rreddin” yazarı Malatyalı Şafii âlim Malati de (ö. 377/987), söz konusu eserinde Tenâsühü savunan fırkaları ve onların Tenâsüh anlayışlarını zikreder. Örneğin, “Ashabu’t-Tenâsüh” içerisinde zikredilen Hululiye fırkasının ilginç Tenâsüh anlayışı şöyledir; Allah, bedenler ve mekânlar/mahaller (emakin) üzerinde bir nurdur. Dolayısıyla, ruhlar kadim olan Allah’tan doğmuştur. Beden, kendisinde ruh, elem ve lezzetin bulunmadığı bir elbisedir. İnsan hayır ve iyilik işleyip öldüğünde, ruhu nimet
içerisindeki (na’im) bir ata, kuşa veya yine rahat içerisindeki bir öküze intikal eder. Bu bedenlerde bir süre nimetlendikten sonra insan bedenine geri döner,; ama insan kötü amel işlemiş ise, öldüğünde ruhu sırtında yara olan bir merkebe “el-hımaru’ddebr” veya uyuz “cerib” bir köpeğe göçer. İsyan etmesinden dolayı bu bedenlerde bir müddet azap gördükten sonra yeniden insan bedenine döner. Dünya böyle gidiş gelişlerle sonsuza kadar devam eder. Tenâsühe inanan bir diğer Şii fırkası ise Carudiyedir. Bu fırka Tenâsühü, ruhun insan bedeninden yine bir başka insan bedenine intikali şeklinde anlamaktadır. Onlara göre, kötü insanın ruhu elemli, hastalıklı bir insanın bedenine intikal etmektedir. Burada işlemiş olduğu kötülüğün karşılığı kadar bir ceza gördükten sonra nimet içerisindeki bir insanın bedenine intikal eder. Bu bedende daha önceki bedende kaldığı süre kadar kalarak nimete nail olur.

Semavi Dinlerde Reenkarnasyon Düşüncesi 2

Dürzîlere göre, yeniden doğuş “rebirth”, ölümün hemen arkasından gerçekleşir. Bu yeniden doğuşun gerçekleşmesinin ön şartı, ölünün ruhunun bir sonraki bedene geçişinin kolay olabilmesi için, ölmekte olan kişinin bulunduğu mekânda sessizliğin temin edilmesidir. Ölünün ruhunun yeni bedeni ise, dokuz ay süresince gelişmekte olan ve bir kadının doğurması ile ortaya çıkan bedendir, yani bebektir. Dürzîler, kendi toplumlarında ölüm oranının doğum oranından fazla olduğu durumlarda -ki birçok savaşta bu gerçekleşmiştir- Dürzî ruhların uygun fiziki bedenlerde doğabileceği bir bekleme süresinin ve bir bekleme mekânının olduğunu varsayarlar. Onlar için bu en uygun mekânın bazen Çin olduğu söylenir. Dürzî toplumu, kendilerini Allah’ın özel seçilmiş halkı olarak kabul ettiğinden, O’nun kendi sayılarını sürekli muhafaza edeceğine inanırlar. Buna bağlı olarak, ölüm ile yeniden doğuş arasında herhangi bir fasılayı kabul etmezler. Nusayrilik de Tenâsühü kabul eden inanç gruplarından biridir. Nusayrileri aşırı bir Şii fırkası olarak kabul edenler olduğu gibi, aslında Şii olmadıkları, ancak Şii Fatımi devletine bağlı olmalarından dolayı, kendilerini Şii gibi gösterdiklerini ileri sürenler de vardır. Nusayrilerin inancına göre, Hz. Ali aramızda yaşamakta idi, cisimden cisme intikal etmek suretiyle şu anda güneşte karar kılmıştır. Bir mümin, yani bir Nusayri de, yıldızlar arasındaki yerini almadan önce kalıp değiştirmek suretiyle yedi mertebeden geçer ve bu geçişler esnasında günahlarından arınır. Gökyüzünde hâlihazırda parlayan yıldızlar, temizlenmiş, günahlarından arınmış ruhlar âlemidir. Şüphesiz, Nusayriler nazarında Hz. Ali’ye tapmayan, ona ibadet etmeyen kimse, yeniden doğduğunda köpek, deve, katır, eşek, koyun vb. hayvan suretinde gelir. Bir diğer rivayette ise, Nusayrilerin, Hz. Ali’ye tapmayan Müslümanların eşek, Hıristiyanların domuz, Yahudilerin ise maymun şeklinde geleceklerine inandıkları ifade edilir. Onlara göre, şeytanlar erkeklerin günahlarından, kadınların da şeytanların günahlarından türemiştir. Dolayısı ile Nusayriler, kadınları hakir görürler, dinlerinin öğretilerini onlara öğretmezler.

Kendilerine mahsus bir dine sahip olan ve inanç esasları içerisinde, Tenâsühü barındıran bir diğer oluşum ise, Yezidiliktir. Yezidilerin günümüzdeki lideri Mu’aviye b. İsma’il el-Yezidi, en büyük Yezidi cemaatinin Türkiye’de yaşadığını ifade eder. Yezidiler ayrıca Irak, İran, Sureyi, Ermenistan, Gürcistan gibi ülkelerde de yoğun olarak yaşarlar ve kendilerini Dürzîler, Nusayriler, İran’daki Parslar, Ehl-i Hak Cemaati ve Irak’taki Şabaklar ile aynı dini ve etnik kökeni paylaşıyor kabul ederler. Kökeni ve gelişmesi tam olarak izah edilememekle birlikte, Yezidilik dini, eski putperestlik, Zerdüştlük, Manihaizm, Yahudilik, Hıristiyanlık ve özellikle Nesturilik, Sufilik, Rafizilik, Sabiilik, Şamanlık gibi birçok unsurun karışımı olarak kabul edilir. Müslümanlar nazarında, “Yezid” adından dolayı, nefretle karşılanmışlar ve İslâm’ın Rafızîleri olarak isimlendirilmişlerdir. Ancak, günümüzde onlar kendilerini hem Yezidi, hem de Azday halkı olarak tanımlarlar ve Zerdüşt’ün öğretilerini takip ettiklerini söylerler.204 İki kutsal kitaplarından bir olan ve Yezidilerin uyması gereken kuralları içeren “Kitabu’l-cilve’de” (Tecelli Kitabı/İlahi Açıklama Kitabı) iyilik tanrısı Melek Tavus şöyle der:

“Kim benim buyruklarıma uyarsa, öbür insanlar gibi ölmez. Bu düşük dünyada hiç kimsenin, kendisi için belirlediğim süreden fazla kalmasına dayanamam; ama istersem, onu bu dünyaya iki kez, üç kez ya da daha fazla, geri gönderirim, ruhunu başka bedenin içine sokarak; bu evrensel bir yasadır”.

Görüldüğü gibi, Tenâsüh akidesi Yezidiliğin temel inançlarından biridir ve bunun Sabiilik’ten geldiği sanılmaktadır. Ruhların, Tenâsüh yoluyla yaşamlarını devam ettirdiğine inanan Yezidiler, bazen ruhların hayvan suretinde de gelebileceğini kabul ederek hayvanlara saygı gösterirler. Bektaşilikte de Tenâsüh inancının mevcut olduğu ifade edilir. Bektaşilerin coğrafi olarak etkin oldukları alan, orta Anadolu’dan batıya doğru başlar ve Macaristan’daki Gül Baba Tekkesi’ni de içine alır. Bektaşiliğin merkezi ise, müze halinde kullanıma açık bulunan Hacı Bektaş-ı Veli Dergâhı’nı sınırları içinde barındıran Nevşehir’in Hacıbektaş İlçesi’dir.

Bektaşi inancında, Azrail, ölüm esnasında insanların ruhlarını kabzeder. Bazı ruhlar vücutlarını kolayca terk ederken bazıları da vücutla sıkı sıkıya birleşmelerinden dolayı ancak bir mücadele ile bedenlerinden koparılabilirler. Ruh bedenden koparıldığında, hangi yaşam türüne sabitlenmiş ise, o türde bir cisimleşmeye, hulule uğrar. Yani, hayatı boyunca iyi vasıflara sahip olanlar Tanrı’ya yükselirken, kötü hayat sürenler yükselemedikleri gibi, bu fiziki dünyada kendi kötü kişiliklerine hapis olmuş bir vaziyette kalırlar. Bektaşiler nazarında, ölmek, “ bir diyardan diğer bir diyara göçmek taşınmak, kalıbı dinlendirmektir.” Ölmek, “don değiştirmek”, “donuna girmek”, “kalıbı değiştirmek, gerçeklere karışmak, yürümek” olarak da tabir edilir. Özellikle, “don” kelimesi, Bektaşi menakıpnamelerinde ruhun girdiği bedeni ifade etmek amacıyla Seyyit Battal donu, Âdem donu, Ali donu vs. gibi terkipler şeklinde bolca kullanılmıştır. “ Sır” kelimesi de beden değiştiren ruhu ifade eder ve Bektaşi-Kızılbaş metinlerinde Ali sırrı, sırr-ı Muhammed, Ata sırrı gibi terkipler halinde yer alır.

Semavi Dinlerde Reenkarnasyon Düşüncesi 3

Bektaşilik de dâhil olmak üzere, Türklerdeki Tenâsüh inancının kaynağının Budizm olduğu ve bu inancın tutunmasının başlıca sebebinin, Türklerde daha önce mevcut olan atalar kültürü olduğu belirtilir. Ancak, bu inancın kökenini Türklerin İslâmiyet’i kabulden önceki dönemlere götürmek mümkün görünmekle birlikte, aşırı Şii fırkalarda var olan hulul ile karışık vaziyetteki Tenâsüh anlayışlarının da, Bektaşiliğin Tenâsüh anlayışında derin etkilere sahip olduğunu kabullenmek durumundayız. Nitekim tek bir ruhun bütün peygamberleri ve sonra da imamları dolaşması inancı, aşırı Şii fırkaların bir kısmında da mevcuttur. Hemen ifade etmeliyiz ki, İslâmiyet’i kabul eden hemen bütün toplumların, önceki inançlarını tamamıyla terk etmeleri mümkün olmamış ve bu toplumlar eski inançlarının kalıntılarını yeni dinlerine de sokmuşlardır. Bektaşilikteki Tenâsüh inancını da bu bağlamda değerlendirmek durumundayız. Görüldüğü gibi, söz konusu Tenâsüh şekli ile Hint anlayışındaki olgun, mütekâmil ruhun nihayette nirvanaya ulaşması arasında bir fark yoktur. Nitekim bu inancın Budizm yolu ile Orta Asya’ya sirayet ettiği kabul edilince, İslâm’ın kesin
muhalefetine rağmen, yüzyıllar boyunca nesilden nesle tanınmasında ve günümüz Bektaşiliği’nde de yaşatılıyor olmasında şaşılacak bir durum yoktur. Bu arada, Anadolu Selçukluları devrinde II. Gıyaseddin Keyhüsrev’in kötü yönetimine bağlı olarak Orta ve Güneydoğu Anadolu’da baba İlyas Horasani’ye (ö. 1240) bağlı Türkmenlerin isyanından sonra ortaya çıkan ve zamanla Sünniliğe uymayan bir biçimde gelişen dini-tasavvufi Babailik hareketinde de, Tenâsüh inancının bulunduğunu belirtmeliyiz. Bu inanç, diğer atalar kültü, dağ, tepe, taş, kaya kültleri; ağaç, su ve ateş kültleri; hulul ve metamorfoz (don değiştirme, yani ruhun sağken bir biçimden başka bir biçime yahut bir kalıptan başka bir kalıba geçmesi Tenâsüh anlayışında şu hususlar dikkatimizi çekmektedir: öncelikle, sayısız geliş ve gidişler mevcuttur. İkinci olarak, İslâmi akidesinde kabul edilen haşir, hesap, mizan, cennet ve cehennem gibi ahiret ile ilgili temel unsurlar reddedilmektedir. Üçüncü olarak da, burada sanki Kur’ân-ı Kerim’in, 7. A’raf, 179. Ayetinde geçen “işte onlar hayvanlar gibidir, hatta onlardan daha da sapıtmış durumdadırlar” (ula’ike ke’l-en’ami bel hum edall) ifadesine üstü kapalı bir atıf vardır. Burada dikkat çeken bir diğer önemli nokta ise, insanın sonu gelmeyen bir kısır döngü içerisine kıstırılmış ve insan iradesinin, gücünün, atılımcılığının, kısacası, insanla ilgili her şeyin göz ardı edilmiş olmasıdır.

Şimdi, Hıristiyanlık ve Yahudiliğin, tekrar doğuş olgusunu nasıl değerlendirdiğini üzerinde durmak istiyoruz, bu dinler tekrar doğuşu kabul ediyorlar mı? Kabul etmiyorlarsa niçin etmiyorlar? Bu dinlere mensup insanlar arasında da tekrar doğuşu savunan ve buna kutsal metinlerden destek bulmaya çalışanlar var mı? Bu soruların cevaplarını daha net ve anlaşılır olması için, her iki dine ayrı başlıklar açmamız daha uygun olacaktır.

Hıristiyanlık’ta Tenâsüh Anlayışı

Öncelikle, Hıristiyanlıkta, İslâm inancına benzer şekilde, insanın işlediği her türlü kötülüğü cezalandıracağını ve işlediği her iyiliği mükâfatlandıracağını vaat eden adil, hâkim bir Tanrı anlayışının mevcut olduğunu belirtmeliyiz. Hıristiyanların “baba” adını verdikleri Tanrı, “ebedi”, her şeye muktedir, her şeyi bilen, evreni ve evrenin içerdiği her şeyi yaratan, her yerde hazır ve nazır, hayatı ihsan eden, merhametli ve bağışlayıcı, yüce ve fakat içkin, her şeye üstün rab, kıyamette tüm insanlığın adil yargıcı, ebedi mükâfatı veya cezayı veren tek varlıktır.” Adil ve hâkim Tanrı, faziletli insanlara bu dünyada sıkıntı ve musibetler verebileceği gibi, kötü, azgın insanlara da nimetler verebilir. Ancak O, bütün bunların nihai hesabını ahrette görecektir. Buna göre, ölüm sonrasında ruh bedenden ayrılıp ahirete intikal ettiğinde, dünyadaki iyiliklerinin ecrini alacaktır. Dolayısıyla, insan için yegâne çalışma ve imtihan yeri dünya olup artık öldükten sonra bir sevap ya da günah kazanma söz konusu değildir. Amelleri neticesinde cezayı hak edenler cehenneme, mükâfatı hak edenler ise cennete gideceklerdir. Hem cehennem hem de cennet, sakinleri için ebedi birer kalış mekânı olacaktır. Ayrıca, nimetlenme veya azap görme esnasında ruh ve beden birlikteliği esastır. Görüldüğü üzere, bazı ayrılık noktaları bulunmakla birlikte, Hıristiyanlığın ahiret anlayışı, ana hatları ile İslâm’ın ahiret anlayışı ile uygunluk arz etmektedir.

Reenkarnasyon fikrinin batı dünyasında revaç görmeye başlaması aslında yeni bir hadisedir. Bu çerçevede, Batı toplumlarında reenkarnasyona duyulan ilginin son yıllarda yoğunluk kazanması birtakım sebeplere bağlanır. Bu sebeplerden birisi, geleneksel Hıristiyanlığın halkın muhayyilesi üzerindeki etkisinin giderek azalmaya başladığı iddiasıdır. İleri sürülen bir diğer sebep, Batı’da aktif bir şekilde faaliyet gösteren Budistlerin ve Hinduların sayısının hızla artmasıdır. Üçüncü bir sebep ise, insanların ruh dünyalarıyla alakalıdır. Buna göre insanlar, mana bakımından daha yüce bir şeye ait olduklarını düşünerek bir arayış içerisine girmekteler ve sonuçta, “ Bize ölümden sonra ne olacak?” sorusu ile hayatın anlamını, acı çekmenin sebeplerini soruşturmaya başlamaktadırlar. Onların bu arayış ve soruşturma çabaları, sonuçta, reenkarnasyon fikrine kapı açmaktadır. Bu arada, Yeni Ahit’in “New Testament”, İsa’nın ana öğretilerinin bazı bölümlerinin kaybolduğuna dair şüphe götürmez işaretler ihtiva ettiğini ve bu kayıp bölümlerden birinin de karma ve reenkarnasyon ile ilgili olduğunu ileri sürerek bu konuda kitap dahi kaleme alan Hıristiyan yazarlar mevcuttur. Bu yazarlara göre, İsa’nın asıl öğretilerini içeren İncil metinleri asla kayda geçirilmemiştir. Kayda geçirilenler ise, ya sayısız Hıristiyan âlimlerin elinde değiştirilip tahrif edilmiş, ya da bu bölümleri tamamıyla gizleyen ‘iman bekçileri’nin ellerinde kaybolup gitmiştir. Aynı şekilde, reenkarnasyon iddiasının Hıristiyanlığın önemli birtakım esasları ile çeliştiği ileri sürülerek, bazı noktalardan tenkide tabi tutulduğu da bir vakıadır. Bu noktaları şöyle özetlemek mümkündür: reenkarnasyon düşüncesi Hıristiyanlık’taki kurtuluş “salvation” inancının önemini azaltmaktadır. Yine bu düşünce, bedenin yeniden dirilmesi “resurrection” inancı ile çelişmekte olup beden ile ruh arasında tabii olmayan bir ayrımı gündeme getirmektedir. Tenkit noktalarından biri de, reenkarnasyon fikrinin, gerçekte İncil ayetlerinin açık ve net bir işareti olmadığı, ancak, daha ziyade çeşitli spekülasyonlar ile ispatlanmaya çalışılan bir fikir olduğudur. Bütün bunlara ilaveten, insanların geçmiş hayatları hatırlamaması da reenkarnasyonun olmadığına dair ileri sürülen gerekçelerden bir tanesidir.

Bir başka Hıristiyan yazara göre de, bu inanç, Hıristiyanlığın rahmet “grace”, kefaret “atonement”, İsa’nın günahkâr insanlığın affedilmesi için ölmesi ve nihayet İsa Mesih’in yeniden dirilmesi “resurrection” gibi esaslarına ters düşmektedir. Üstelik, aynı yazara göre, reenkarnasyon, İncil’in şu açık hükmüne de terstir:

“İnsanlara bir kere ölmek ve ondan sonra da hükmolunmak mukadderdir” (İbranilere 9: 27).

Bu arada, Hıristiyanlar arasında da, tıpkı Müslümanlar arasında olduğu gibi, bazı İncil ayetlerinin reenkarnasyona işaret ettiğini, İncil’in aslında söz konusu inanca karşı çıkmak şöyle dursun, onu destekler mahiyette olduğu görüşünü savunanlar da yok değildir. Reenkarnasyon inancını savunan Hıristiyanlar, kendi görüşlerini desteklemek için bazı İncil ayetlerini delil olarak kullanmanın yanında, bu inancın niçin son zamanlara kadar Avrupa’da bilinmediği ve Hıristiyanlığın niçin bu öğretiyi öğretmediği gibi soruları da kendi zaviyelerinden cevaplamaya çalışmışlardır. Ayrıca, Amerika ve Avrupa’da reenkarnasyon inancının insanlar arasında hızla yayıldığına dair bazı istatistiksel verilere de eserlerinde yer vermektedirler. Ancak, reenkarnasyonu savunan ve buna İncil’den destek arayışına giren bazı meslektaşlarımı, samimiyetsizlikle suçlamakta, onların İncil’in ve Hıristiyanlığın öğretilerini gerçekten anlama ve özümsemeden uzak olduklarını söylemektedirler. Ne Hıristiyanlığın, ne de onun kutsal kitabının böyle bir öğreti ile uzlaşmasının mümkün olmadığını üstüne basarak vurgulamaktadırlar. Hıristiyanlık bağlamında bütün bu söylediklerimizi bir cümle ile özetleyecek olursak, reenkarnasyon inancının ana Hıristiyan akımları tarafından itibar görmeyen, kesin bir dille reddedilen bir inanç olduğunu söylemek durumundayız.

Yahudilik’te Tenâsüh Anlayışı

Yahudi teolojisinde de, Hıristiyanlıktaki anlayışa paralel olarak, iyinin mükâfatlandırıldığı, kötünün ise cezalandırıldığı bir ahiret inancı vardır. İyi olan cennete “gan eden” giderken, kötü olan cehenneme “gehinnom” gidecektir. Bir başka ifadeyle, ölüm sonrasında kişinin mezarda ve öte dünyada “olam habba” durumunun ne olacağı, bu dünyayı yöneten Tanrı ile arasındaki ilişkinin şekline göre belirlenecektir. Evrenin bir ve tek yaratıcısı olan tanrı “elohim”, insanın bütün eylemlerinden haberdardır; Tevrat’ın emirlerine uyanlara mükâfat verirken, bu emirleri çiğneyenlere ceza verir. Bu dünyada hayat stresini tamamlayan kimse ölecektir ve yaptıklarının hesabını vermek üzere tekrar diriltilecektir. Bu, Tevrat’ın emirlerine uyanlara mükâfat verirken, bu emirleri çiğneyenlere ceza verir. Bu dünyada hayat süresini tamamlayan kimse ölecektir ve yaptıklarının hesabını vermek üzere tekrar diriltilecektir. Bu Tevrat’ın ve Musa’nın kesin olarak ifade ettiği temel ilkelerden bir tanesidir. Yahudilikte, bireyin kurtuluşunun, ayrılmaz bir biçimde Yahudi halkının kurtuluşu ile alakalı olduğunu belirtmeliyiz. Bu, Yahudiliğin ahiret anlayışına özel bir karakter vermektedir. Buna göre, vakit geldiğinde Tanrı’nın planı gerçekleşecek ve ölüler tekrar hayat bularak mezarlarından kalkacaklardır. Her ölü hayattaki bedenine, karakterine, davranış tarzına bürünecek ve tanrı’nın karşısında “bir bütün insan” olarak hesap verecektir. Ne var ki, iyi ve faziletli Yahudiler, Allah’ın nimetlerine gark olurken, diğerleri azap çukurunda cezalarını çekeceklerdir. Bu dönemde, bağımsızlık, barış, iyi yönetim, adalet, doğruluk, zenginlik, mutluluk gibi bütün iyi ve güzel şeyler tadılacaktır. Ama yalnızca Yahudiler bu nimetleri tadacaklardır. Tanrı’ya inanmayan Yahudiler de dâhil olmak üzere diğer bütün insanlar, bu nimetlerden mahrum kalacaklardır. Görüldüğü gibi, Yahudi eskatolojisinde her birey nihai olarak kendi ameli ile ya kurtulacak ya da lanetlenecektir. Ahiret için birey yeniden diriltilecek, iyiler saadet yurduna, yani cennete giderken, kötüler cehennemde, yani azap yurdunda kalacaklardır.

Bununla birlikte, Yahudilikte reenkarnasyonun bulunduğunu iddia edenler de vardır. Hemen belirtmeliyiz ki, Eski Ahitte reenkarnasyon doğrudan zikredilmemektedir; fakat reenkarnasyon iddiasında olanlar, bazı ayetleri delil olarak kullanmaktadırlar. Her küçük çocuğun, bir atanın ruhuna sahip Ortodoks Yahudiliğin temel bir inancı olduğu ileri sürülür. Hatta Âdem’in Davud olarak yeniden doğduğunun Talmud’da bulunduğu iddia edilir. Yahudi mistik geleneğinde, yani Kabbala’da (Kabbalah) ciddi bir eğitim almış, kutsal literatürdeki kıssaların ve mistik kıyazların özüne vakıf olanların, bu kıssalarda tekrar doğuşa “rebirth” referans bulabilecekleri söylenir. Hatta kabalistler, reenkarnasyonun Yahudi kutsal metinlerinde açıkça destek bulduğunu iddia ederler bu arada bütün Yahudilerin Kabbala’ya inanmadıkları gibi, reenkarnasyonu da kabul etmediklerini vurgulamalıyız. Kabala, eğer kişilerin dünyevi hayatı normalde kısa sürmüş veya aniden kesilmişse, çok geçmeden yeniden döneceklerini öğretir. Bu çerçevede, II. Dünya Savaşı’nda öldüğünü ve yeniden dirildiğini söyleyen Yahudilere rastlanmaktadır. Diğer taraftan, yirminci yüzyıl Yahudi mistisizminin en tanınmış düşünürlerinden biri kabul edilen Gershom Scholem ise şöyle der;

“ Yahudilik’te gilgul (reenkarnsyon) doktrininin varlığına dair kesin bir delil yoktur. Talmud’da da ona bir atıf yoktur”.

Talmud’da tekrar doğuşa herhangi bir işaretin bulunmadığı, Encyclopaedia Judaica’da da kesin bir dille ifade edilir. Bu öğretinin bazı Yahudi çevrelerde kabul görmüş olabileceği kabul edilmekle birlikte, bunun muhtemelen Hint felsefelerinden, Maniheizmden, Hlatonculuktan ve Orfik öğretilerden etkilenmenin bir sonucu olabileceği ihtimali üzerinde durulur. Hatta bazı Yahudilerin
Mutezilenin felsefi ilkelerinin cazibesine kapılarak, bu düşünceyi oradan taşımış olabilecekleri de ihtimaller arasında zikredilir. Hemen belirtmeliyiz ki, Mutezili bazı şahısların –Ahmed b. Habıt, Ahmed b. Muhammed el-Kahti vb. gibi-Tenâsühü çağrıştıran görüşleri bulunmakla beraber, mezhep olarak Mutezilenin böyle bir anlayışı yoktur.

Sonuç olarak, yukarıda belirttiğimiz bazı Yahudiler hariç, reenkarnasyonun, Yahudi nüfusunun çoğunluğu tarafından kabul edilmediğini, Eski Ahit’te reenkarnasyonu destekler mahiyette çok açık ve net ayetlerinde de bulunmadığını belirtmeliyiz.

Yararlanılan Kaynaklar

Galimbek Sharivkhan, Kur’an’da Ölüm Sonrası Ve Reenkarnasyon

Thomas Michel, Hıristiyan Tanrı Bilimine Giriş

Ahmet Yaşar Ocak, Babailer İsyanı

İsmet Zeki Eyüboğlu, Bütün Yönleriyle Bektaşilik

Mehmet Ersöz, Eski Türk Dini (Gök Tanrı İnancı) ve Alevilik Bektaşilik

Erol Sever, Yezidilik ve Yezidilerin Köken

Mehmet Aydın, Şeytana Tapma Yezidilerin İnanç Esasları

Hayri Başbuğ, Yezidilik İnancı

Neşet Çağatay – İbrahim Ağah Çubukçu, İslâm Mezhepleri

 

*Bu çalışmanın tüm hakları, Galimbek Sharivkhan’a aittir.

 

Bizimle iletişime geçmek için: [email protected]

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı

Reklam Engelleyici Algılandı

Lütfen reklam engelleyiciyi devre dışı bırakarak bizi desteklemeyi düşünün