Şerif Hüseyin İsyanı Ve Osmanlı’nın Durumu

Şerif Hüseyin Kimdir?

Şerif Hüseyin, Oğullarının İngiliz Hayranlığı

Mekke Emiri Şerif Hüseyin, isyan öncesi İngiltere’nin yer aldığı tarafın savaşı kazanacağı görüşündeydi ve buna inanmıştı. Nitekim bu konuda Sadrazam Sait Halim Paşa’ya yazdığı mektupta da savaşa girilmemesi konusunda Osmanlı Devleti’ni uyardığından bahsetmektedir. Aynı şekilde Şerif Hüseyin ve oğulları savaştan sonra İngiltere’ye olan güvenlerini açıkça ifade etmişlerdir. Bu konuda Emir Abdullah’ın hatıralarında özellikle de Lloyd George hükümeti ve Winston Churchill hakkında zikrettiği şu ifadeler oldukça dikkat çekicidir:
”… Britanya’nın son asırdaki şans ve talihi olan Winston Churchill, aynı zamanda nadir bulunan bir şahsiyettir. Churchill, Birleşik Krallığı ve İmparatorluğu mucizevî biçimde kurtarmaya muvaffak olmuştur…
…İngiltere ve onun başbakanı vatanseverlik, hak uğruna sabırla savaşma, vatanın selameti ve milletin izzet ve şerefinin korunması için canla başla çalışma konusunda bütün dünyaya örnek olmuşlarıdır. Britanya zafere layık olduğunu ve bunu hak ettiğini göstermiştir…
…Beni, kardeşim Faysal’ı Irak’ın kralı olması için çalışmaya sevk eden, Doğu Ürdün’e gitmemi ve Hasenî ile Suriye birliğine hazırlık yapmak maksadıyla çalışmamı sağlayan da Mr. Winston Churchill’dir…”
Bu sözleriyle Emir Abdullah’ın, İngiltere’ye karşı duyduğu hayranlığı anlattıktan ve Winston Churchill için sarf ettiği sözlerden sonra Araplar için tavsiye niteliğinde söylediği şu sözler oldukça önemlidir:
”…Ey Araplar! Bilmelisiniz ki İngiltere ile işbirliğine eğilimli olmamız gerekiyor. Çünkü dikkat edin, bütün büyük uluslar onlara karşı çıkmaktan aciz kalmışlardır. İngiltere hiç kimseye hak etmediği değeri vermez. İngiltere yalancı, korkak ve tembellerle iş birliği yapmaz. İngiltere politikalarını duygularıyla hareket ederek ya da herhangi bir anlaşma veya savaşta kendisine yapılan yardımlara bakarak oluşturmaz. Tam tersine İngilizler sabırlı ve istikrarlı bir millettir ve ancak güçlülere saygı duyarak onları kendilerine katmak isterler. Başarısızlığı sevmedikleri gibi, ondan uzak dururlar. Şu halde siz de güçlü, uyanık, sözünün eri ve dikkatli olun ki, İngiltere yanınızda yer alsın ve dostluğunu sizinle paylaşsın..”
Araplara her zaman İngilizlerle işbirliği içinde olmaları gerektiğini öğütleyen Emir Abdullah, İngilizlerle işbirliği yapmak için onlara güvenmek gerektiğinden bahsetmekte ve İngilizlere olan hayranlığını dile getirmektedir.
İngiltere ve Şerif Hüseyin’in İlk İrtibata Geçişi: Emir Abdullah İle Lord Kitchener Görüşmesi
Mısır Yüksek Komiserliği’nce hazırlanan bir raporda Emir Abdullah ile ilgili bazı değerlendirmeler yapılmıştır. Bu değerlendirmelere göre, Şerif Hüseyin’in ardındaki asıl gücün oğlu Emir Abdullah olduğu, kendisinin hırslı ve güçlü bir karaktere sahip olan, diplomatik ilişkilerde ihtiyatlı davranan biri olarak ön plana çıktığı vurgusu üzerinde durulmuştur. Bunun yanı sıra Şerif Hüseyin’in özellikle para konusunda çok aceleci olduğu ve sabırsız bir kişiliğe sahip olduğu da vurgulanmıştır. Şerif Hüseyin’in bağımsızlığa giden süreçte çok kararlı ve kendine güvenen bir yapısının yanında öncelikle yapılması gerekenin Hicaz’daki Osmanlı kuvvetlerini geri çekilmeye ikna etmek olduğu ve bunun için bölgedeki diğer Arap liderleriyle iyi ilişkiler içinde olması gerektiği konusunda hassas olduğu üzerinde durulmuştur. Bu konuda Şerif Hüseyin, oğlunun bütün planlarını ve hedeflerini desteklemekteydi. 1912 yılında Emir Abdullah, Meclis-i Mebusan’da görev yaptığı üçüncü döneminde Mekke’den İstanbul’a giderken, bu sırada İngiltere’nin Mısır Yüksek Komiseri olan Lord Kitchener’ın da Kahire’de bulunduğunu öğrenmiştir. Mısır Hidiv’inin Emir Abdullah’ı, Kitchener ile tanıştırmak istemesi üzerine Emir Abdullah, Kitchener ile tanışmış ve bu kısa görüşmeden sonra odadan ayrılmışlardır. Bu görüşmeden bir buçuk saat sonra ise Kitchener, nezaketen iade-i ziyaret yapmak gayesiyle, Emir Abdullah görüşmek istediğini Mısır Hidiv’i aracılığıyla Emir Abdullah’a bildirmiştir. Bunun üzerine Emir Abdullah, Lord Kitchener’in bu davetini kabul etmiş ve gerçekleşen bu görüşmede, Doğu işlerinden sorumlu İngiliz diplomat Ronald Storrs da hazır bulunmuştur.
Emir Abdullah ile Kitchener, Osmanlı Devleti’nin Arap bölgelerindeki siyasetini konuştuktan sonra Emir Abdullah, Kitchener’a, İttihat ve Terakki Hükümeti ile babasının arasının gergin olduğunu, İttihat ve Terakki Hükümeti’nin babasını görevden almak istediğini ve bunun gerçekleşmesi durumunda babasının isyan edeceğini söylemiştir. Aynı zamanda Türkler ile Araplar arasındaki çatışmanın artık belirginleştiğini ve bu durumda İngiliz Hükümeti ile bir işbirliği yapmaları gerektiğini ifade etmiştir. Bu sırada Şerif Hüseyin büyük bir hazırlık içerisindeydi. Emir Abdullah, Arap bağımsızlığını amaçladıklarını uzun uzadıya Kitchener’a anlattıktan sonra silah ve diğer konularda İngiliz Hükümeti’nin kendilerine yardım edip etmeyeceğini sormuştur. Bu soruya Ronald Storrs, normal şartlarda Şerif Hüseyin’in elinde bulunan silahın yeterli olacağı cevabını vermiş ve görüşme sona ermiştir. İngiliz Dışişleri Bakanlığı’ndan Mısır’a gönderilen bir mektupta ise Emir Abdullah aracılığıyla Şerif Hüseyin’in kesin olarak İngiliz Hükümeti’nin kendilerinin yanında mı, yoksa karşısında mı olduğunun sorulması istenmiştir.

Bu görüşmeden sonra Kahire’den Mısır Yüksek Komiseri Lord Kitchener tarafından, İngiliz Hükümeti Dışişleri Bakanı Edward Grey’e gönderilen gizli ibareli bir mektupta Şerif Hüseyin oğulları arasında en sevdiği Emir Abdullah’ın Kahire Büro’suna gelerek bazı istek ve beklentilerinin İngiliz Hükümeti tarafından karşılamasını istediği bildirilmiştir. Emir Abdullah bu kısa ziyaretinde yeni Vali’nin babasıyla uyum içinde olmadığını, Hicaz’ın sorunlarıyla fazla ilgilenmediğini, Mekke’ye gelen hacıların huzur ve güvenliğini sadece babasının sağladığını ve bu durumun sürtüşmelere neden olduğundan dolayı Türk hükümetinin, babasını görevden alma girişiminde bulunduğunu anlatmıştır. Kutsal yerlerin yönetimi meselesinin kendilerinin uhdelerinde olduğunu ve İngiliz hükümetinin eğer babasının görevinden alınmasını istemiyorsa bunu önleme adına Bâb-ı Âli nezdinde girişimlerde bulunması gerektiğini anlatmıştır. Babasının, Hindistan Müslümanlarının hem hac konusunda hem de diğer meselelerde her zaman yardımcısı olduğunu ve onların huzur ve güvenini sağlama hususunun kendi teminatları altında olduğunu özellikle belirtmiştir. Hükümetin, kesinlikle babasını azletmek istediğini ve babasının Hicaz’da oluşturulmak istenen Osmanlı birliğine karşı mücadele verdiğini söyleyerek, bu konuda İngiliz hükümetinin kendilerine destek vermesi gerektiğini Mekke’ye Türk Hükümeti tarafından deniz yoluyla bir takviye birliğin gönderilmesinin engellenmesini istemiştir. Bu mektubun ardından, Mısır’daki İngiliz hükümeti temsilciliği, bu konunun araştırması istenmiş ve Mısır’dan İngiliz Dışişleri Bakanlığı’na giden mektupta, son alınan haberlere göre Türk hükümeti ile Şerif Hüseyin’in arasının iyi olduğu bildirilmiştir. Bu durum İngiliz hükümetinin açıkça olaya müdahale etmek istemediği ve Şerif Hüseyin’in şimdilik bu sıkıntıları kendisi çözmesi gerektiğini göstermektedir.
Bu görüşmeden sonra Emir Abdullah Nisan 1914’ün sonunda tekrar Kahire’ye gelmiş fakat bu sefer Kitchener’la değil sadece Storrs ile görüşmüştür. Bu görüşmede Emir Abdullah, Storrs’a İngiliz Hükümeti’nin kesin karar vermesi gerektiğini söyleyerek, Hicaz’a geri dönmüştür. Bundan sonra ise Kitchener, Osmanlı ile Şerif Hüseyin düşmanlığının derinleştiğini ve Şerif Hüseyin’in gerçekten bağımsızlıklarını arzuladıklarını anlamış ve Osmanlı Devleti’ne karşı, Şerif Hüseyin ile işbirliği içerisinde olmanın gerekliliğini daha iyi kavramıştır. Birinci Dünya Savaşı öncesi, Kahire Arap Bürosu’ndan Dışişleri Bakanlığı’na gönderilen bir raporda Emir Abdullah’tan gelen mektupta anlatılanlar bildirilmiş ve bu durum karşısında nasıl bir tavır sergilenmesi gerektiği sorulmuştur. Bu mektuba göre, Şerif Hüseyin’in İngiltere ile birlikte olma arzusunda olduğu fakat İngiliz hükümetinden kendisini Osmanlı Devleti’nin saldırılarına karşı korunmasını beklediği ifade edilmiştir. Dışişleri Bakanlığı’ndan Kahire Arap Bürosu’na gönderilen cevabî mektupta ise Almanya’nın altın ve parayla Osmanlı Hükümeti’ni satın aldığını, buna rağmen Osmanlı Devleti eğer savaşa girmezse İngiltere, Fransa ve Rusya’nın Osmanlı Devleti’nin bütünlüğünü korumayı garanti ettiğini ifade etmiştir. Eğer bu savaşta Şerif Hüseyin, İngiliz Hükümeti’ne yardım ederse bağımsızlığını garanti ettiğini aksine, eğer Şerif Hüseyin İngiltere’ye yardımcı olmazsa Osmanlı Hükümeti ile arasındaki uyuşmazlık ve anlaşmazlıklara müdahil olmayacağını bildirmiştir.
İngiliz Hükümeti, esasında Osmanlı Hükümeti ile Şerif Hüseyin arasında öteden beri süre gelen husumetin farkındaydı. Fakat Osmanlı Devleti ile ilişkilerinin devam ettiği sırada, Osmanlı’nın tepkisini çekeceği endişesiyle Şerif Hüseyin’le alenî olarak bir ilişki kurmak istememiştir. Bu noktada İngiltere’yi tereddüde sevk eden diğer bir önemli mesele ise, Şerif Hüseyin’in Arapların tamamını ne ölçüde temsil ettiğiydi ki Şerif Hüseyin sürekli bütün Arapları temsil ettiği imajını vermek istemiştir.
Emir Abdullah ile Kitchener’in Kahire’deki görüşmesinin ardından Temmuz 1914’de Lord Kitchener’in, İngiltere’nin Savaş Bakanı ve Şerif Hüseyin’in oğlu ile ilk teması yapan kişi olması, Şerif Hüseyin ile İngiliz Hükümeti arasındaki ilişkileri geliştiren bir etken olmuştur. Bu tarihten sonra ise İngiltere tarafından Aralık 1914’de Mısır Yüksek Komiserliğine Sir Arthur Henry McMahon getirilmiştir. Yine bu görüşmeden sonra Şerif Hüseyin’in, İngiliz Hükümeti’ne olan güveni daha da artmış olsa da İngiliz Savaş Bakanı Lord Kitcehener Şerif Hüseyin’e tam olarak güvenememiş ve Ronald Storrs’a gönderdiği mektupta Emir Abdullah’ın babasına bizim yanımızda yer almaya kesin olarak karar verip vermediğini sormasını istemiştir. Yine şimdilik İngiliz Hükümeti’nin de desteğini alan Şerif Hüseyin ise artık bağımsızlığa kesin olarak inanmış bir şekilde hazırlıklarını devam ettirmiş ve aynı zamanda bu gelişmelerden Osmanlı Devleti’nin haberdar olmaması için gerekli ihtimamı göstermiştir. Daha sonraki süreçte ise Şerif Hüseyin’in kendileri için ne kadar önemli bir kişi olduğunu anlayan İngiliz hükümeti, bütün yazışmalarında Şerif Hüseyin ile İttihat ve Terakki Hükümeti’nin birbirine düşman olduğu ve İttihat ve Terakki Hükümeti’nin Şerif Hüseyin’i görevinden almak istediği propagandasını yayarak Şerif Hüseyin’i savaş öncesi kendi taraflarına çekmek istemiştir. Bütün haberlerde, Arapların da Şerif Hüseyin’i desteklediği ve Şerif Hüseyin’in Arap yarımadasında önemli bir güç unsuru olduğu vurgusu üzerine durulmuştur.
Şerif Hüseyin- McMahon Pazarlığı
Henry McMahon, Ocak 1915’de Mısır Yüksek Komiseri olarak Kahire’ye atanmış ve görevine başlamıştır. Kahire’deki görevine başladıktan sonra McMahon, Arap ayrılıkçı örgütleri liderleriyle Kahire’de Arap isyanı konusunda birçok görüşme gerçekleştirmiştir. Aklında ve hayalinde bağımsız bir Arap Devleti olan Mekke Emiri Şerif Hüseyin ile Henry McMahon arasındaki görüşmeler ise, Şerif Hüseyin’in McMahon’a Temmuz 1915’in ortalarında gönderdiği ilk mektupla başlamıştır. Şerif Hüseyin ile McMahon arasındaki pazarlıkların ilki olarak kabul edilen bu mektubu Emir Abdullah, daha önce Kahire’de irtibatta olduğu Ronald Storrs’a yazmıştır. Tarihsiz ve imzasız olarak yazılan bu mektubun üzerinde gönderiliş tarihi olarak 14 Temmuz 1915 tarihi yazmaktadır. Emir Abdullah’ın ise buradaki rolü, babasını temsilen bu pazarlığa aracılık etmek olmuştur. Şerif Hüseyin tarafından gönderilen bu ilk mektupta, Arapların bağımsızlık düşüncesinin belirsizliği üzerinde durulduktan sonra Araplar adına Şerif Hüseyin, İngilizlerle işbirliği yapmak istediğini belirtmiştir. Ayrıca Şerif Hüseyin, bir ay içinde kesin bir yanıt beklediğini, ya bu önerisinin kabul edilmesi gerektiğini ya da kabul edilmediğinin kendisine bildirilmesini istemiştir. Şerif Hüseyin, mektubunda İngiltere’den beklediği yardımın bir anlaşma metnine bağlı olmasını istemiş ve İngiltere nezdinde bazı önerilerde bulunmuştur. Buna göre, Arap ülkelerinin bağımsızlığını İngiltere tarafından kabul edilmesini istemiştir. Şerif Hüseyin bölgedeki Arap otoritesini kabul ettirdikten sonra Arap Hilâfeti’ni ilan etmeyi ve bunu İngiltere’nin onaylamasını hedeflemektedir. Şerif Hüseyin’in bu mektubuna Henry McMahon, 30 Ağustos 1915 tarihinde cevap vermiştir. McMahon, Şerif’in isteklerini İngiliz Dışişleri Bakanlığı’na sormuş ve Şerif Hüseyin’i oyalaması gerektiğini bilgisini almıştır. Bu doğrultuda Şerif’in isteklerine kesin bir cevap vermemiştir. Fakat Arap bağımsızlığı ve Arap Hilâfeti konusunda daha önce Lord Kitchener’in verdiği güvenceyi tekrarlamıştır. Bu cevapla karşısında Şerif Hüseyin, tatmin olmamış ve çok kızmıştır. Şerif Hüseyin’in İsyanı Ve Osmanlı’nın Durumu’nu, tarih arşivi olarak sizler için araştırıyoruz…
McMahon’dan gelen ve kendisini çok tatmin etmeyen mektuptan sonra Şerif Hüseyin, 9 Eylül 1915’te ilk yazdığından daha uzun bir mektubu, McMahon’a göndermiştir. Bu mektupta çok soğuk ve ihtiyatlı ifadeler kullanmıştır. Bu mektubunda Şerif Hüseyin, isteklerinin kabul edildiği haberini almak için baskı yapmıştır. Bu mektubu Kahire’ye ulaştıran ise Muhammed El-Farukî’dir. Farukî, Suriye’deki El- Ahd ve El-Fatat cemiyetleriyle de görüşerek, Şerif Hüseyin’in isteklerini bu cemiyetlerce de kabul edildiğini İngiltere’ye bildirmek istemiş ve Kahire’de görüştüğü İngiliz istihbarat subayı olan Gilbert Clayton’a kabul ettirmek istemiştir. Bu ikinci mektubunda da Şerif Hüseyin, yeni kurulmasını hayal ettiği Arap Devleti’nin sınırlarının belirlenmesini istemiştir. Bu isteklerin kendisinin değil, Arap halkının isteklerini yansıttığını belirtmiş ve Birinci Dünya Savaşı’nın sonucunu beklemek iyi bir düşünce olsa da en asgari düzeyde bu sınırlara ulaşmak Arap halkları için en temel hedef olacağını söylemiştir. Mektubunun sonunda ise Büyük Britanya’nın adalete bağlılığına inandığını ve kendisinin Arap bağımsızlığına karşı samimiyet ve inancından bahsetmiştir.
Şerif Hüseyin’in mektubunu alan McMahon, 24 Ekim 1915’te ikinci mektubunu yazmış ve öncelikle tereddütlerinden dolayı pişmanlık duyduğunu ifade etmiştir. Öncelikle McMahon’un endişesi, Şerif Hüseyin’in bütün Arapları temsil edip etmediği ve onlar adına konuşup konuşmadığıydı. Daha sonra Şerif’in talep ettiği Mersin, İskenderun bölgeleri ile Hama, Humus, Halep ve Şam’ın batısında kalan bölgelerin tamamen Arap olmadığını, dolayısıyla bu bölgelerin Arap bölgesi sınırları dışında bırakılması gerektiğini söylemiştir. Ancak daha önce Arap liderleriyle yapılan anlaşmalara, bu sınırlamanın zarar getirmemesi kaydıyla kabul edebileceğini eklemiştir. McMahon, Şerif Hüseyin’in önerdiği sınırlar içinde kalan bölgelerde, müttefiki Fransa’nın çıkarlarına zarar getirmeksizin İngiliz Hükümeti adına Şerif Hüseyin’in taleplerine karşı verdiği garantiler şunlardır:
1. Yukarıda belirtilen değişikler göz önüne alınmak kaydıyla, Şerif Hüseyin’in talep ettiği bütün bölgelerde Arap bağımsızlığını tanımaya ve desteklemeye hazırız,
2. İngiltere, bütün harici saldırılara karşı kutsal yerleri korumayı garanti edecektir,
3. İngiltere, şartlar elverdiği zaman Araplara muhtelif yerlerde, uygun şartlarda devlet kurma konusunda yardım edecek ve tavsiyelerde bulunacaktır,
4. Arapların sadece İngiltere’nin yardım ve tavsiyelerini beklediği anlaşılmış ve sistemli bir devlet yapısı kurulması için Avrupalı bir uzman ve görevlilere ihtiyaç duyulduğu takdirde, bu görevlinin İngiliz olması kaydıyla yardım edilecektir,
5. Bağdat ve Basra vilâyetleri konusunda Araplar, bu bölgelerin harici saldırılara karşı güvenliğinin sağlanması, bölge halkının refahını arttırmak ve karşılıklı ekonomik çıkarların güvenliği için İngiltere’nin bu bölgelerde hâlihazırdaki durumunun ve çıkarlarının gerektirdiği idarî düzenlemeyi tanıyacak, kabul edecektir.

McMahon’un bu sözleriyle Şerif Hüseyin ile İngiltere arasında ittifakın açık bir şekilde sağlandığı ve bunun İngiliz Hükümeti’nce de güvence altına alındığı anlaşılmaktadır. Bu işbirliği sayesinde her iki taraf da Arap topraklarından Osmanlı’nın çekilmesini ümit etmektedir. Ayrıca mektubunun sonunda McMahon, bu bahsettiği konuların öncelikli konular olduğunu ve Şerif Hüseyin’in mektubunda bahsettiği diğer meselelerin de ileride uygun bir zamanda tekrar görüşülebileceğini söylemiştir. En sonunda da diğer bazı konularla ilgili bilgileri de bu mektubu götürecek kişi olan Şeyh Muhammed İbn-i Arif aracılığıyla ileteceğini eklemiştir. Bu mektubu alan Şerif Hüseyin, 5 Kasım 1915’de McMahon’a hitaben yazdığı cevapta, Mersin ve Adana’nın planlanan Arap krallığının sınırları dışında kalmasına gönülsüz olmasına rağmen kabul etmiştir. Fakat Halep ve Beyrut’un çoğunluğunun Hıristiyan Arap olduğunu ve Hıristiyan Arapların da Müslüman Arapların sahip olduğu haklara sahip olması gerektiğini, dolayısıyla bu topraklardan vazgeçmeyeceğini ifade etmiştir.
İkinci olarak, Irak topraklarının önceden beri Arap toprakları olarak kabul edildiği bunun yanı sıra Basra’nın Arap kültürünün yaşandığı merkezi yerlerden biri olduğundan söz ederek, bu bölgelerin kendileri için çok önemli olduğunu söylemiştir. Ayrıca McMahon’un mektubunda İngiltere hükümeti adına önerdiği beş maddelik anlaşmaya kendilerinin de razı olduğunu belirtmiştir. Şerif Hüseyin, bu anlaşmaya diğer Arap liderlerinin de onaylayacağını ve İngiltere hükümetinden maddi yardım beklediğini mektubun sonuna ilave etmiştir. Şerif Hüseyin, “İslâm’da meydana gelen bozulmaları” bahane göstererek McMahon’un nezdinde İngiltere Hükümeti’nin yardımlarıyla bir an önce isyanı ilan etmek istediğinden bahsetmiştir. Almanya ile işbirliği yapmış olan Osmanlı’dan, Arap ulusunun ayrı tutulması gerektiğini belirtmiş ve Osmanlı Devleti ile aralarındaki uyuşmazlıkların artmasından endişe etmediğinden bahsetmiştir. Fakat bu paragrafta özellikle Şerif Hüseyin, İngiltere ile birlikte resmi yollardan savaşa girme zemini aramıştır. Çünkü bu şekilde eğer resmi bir anlaşma yapılırsa savaştan sonra kendi istek ve talepleri dikkate alınacağını düşünmekteydi. Diğer şekilde kendi istekleri dikkate alınmayacağı endişesini taşımaktadır. Şerif Hüseyin’in diğer bir endişesi ise savaş bittikten sonra Osmanlı Devleti ile karşı karşıya yalnız bırakılmak korkusudur. Şerif Hüseyin bu şekilde Osmanlı ile savaştan sonra İngiltere’nin desteği olmadan mücadele etmek istememektedir. Şerif Hüseyin, yukarıdaki ifadelerine açıklık getirmiş ve Almanya ile ittifak etmiş olan Osmanlının savaştan sonra intikam almak isteyebileceğini söylemiştir. Bununla birlikte Arap ülkelerinin Osmanlı’da kalan yerlerindeki Arap halklarının güvenliğini tehdit edeceğini ve bu sebepten dolayı ihtiyatlı davranmak gerektiğini ifade etmiştir.
Arapların Avrupa’ya barış geldiği zaman kendilerini güvende hissedeceğini ve İngiltere’nin Almanya ve Osmanlıyı yenilgiye uğrattıktan sonra barış görüşmeleri sırasında sıranın Arapların taleplerine geleceğini umut ettiğini ifade etmiştir. Şerif Hüseyin’in bunu söylerken İngiltere ve müttefiklerinin savaşı kazanacağına ne kadar çok inandığını göstermektedir. Şerif Hüseyin bu mektubunda daha önce gönderdiği 9 Eylül 1915 tarihli mektubuna gelen cevapta yeni Arap krallığının yönetimine dair McMahon’un yazdığı üç, dört maddenin gereksiz olduğunu da söylemiştir. Bu da her ne kadar büyük oranda anlaşmaya varılmış olsa da aradaki anlaşmazlığın devam ettiğini göstermektedir. Yani bazı problemler hala devam etmektedir. Son olarak Şerif Hüseyin bu mektubunda, kendi talep ve beklentilerine açıkça ve mümkün olan en kısa zamanda cevap verilmesini istemektedir. Aynı şekilde taleplerinin anlaşma metni çerçevesinde garanti altına alınmasını da talep etmektedir. Savaşın sonunda Arapların eski şan ve şöhretine kavuşacağına ve Arap halkları için bu savaşın zaferle sonuçlanacağına olan inancını tekrarlamıştır. Mektubun sonunda ise Arapların lider olması için kendisine baskı yaptıklarından bahsetmektedir. Fakat gerçekte Şerif Hüseyin kendi otoritesini ve kurmayı planladığı yeni Arap krallığında kendisinin Arap Kralı olabilmesini diğer Arap liderlerine kabul ettirebilmek için mücadele vermiş ve onlardan destek istemiştir.
McMahon, 13 Aralık 1915’te verdiği cevapta Şerif Hüseyin’in Adana, Mersin ve Suriye’nin kuzey kıyılarını Arap devletinin sınırları dışında bırakmasından duyduğu memnuniyetle başlamıştır. Çünkü bu bölgeler Fransa’nın ilgi alanına giren bölgelerdir. Onun dışında kalan bölgelerde diğer Arap liderleriyle yapılan bütün anlaşmaları kabul ettiklerini bildirmiştir. Özellikle Halep ve Beyrut Fransa’nın ilgi alanına girdiğinde bu bölgeler için çok dikkatli değerlendirmeler yapmaları gerektiğinden ve uygun bir vakitte bu konuyu tekrar konuşabileceklerinden bahsetmiştir. Bu mektubunda McMahon, diğer Arap liderlerinin kendisine yani Şerif Hüseyin’e yardım edeceği konusunun İngiltere Hükümeti adına garantisini vermiştir. Diğer Arap liderlerini ilgilendiren Bağdat’ın statüsü ve yönetimi konusunda ise kendisinin düşüncelerine katıldığını açıkça ifade etmiştir. Şerif Hüseyin’in mektubunda belirttiği ihtiyatlı davranma konusundaki fikirlerine aynen katıldığından ve ani kararlar vermenin kazanılacak başarıya mani olacağından söz etmiştir. McMahon, Arap halkının bu gaye etrafında birleşmesi gerektiği ve Şerif Hüseyin’in İngiltere’nin düşmanlarından yardım almak gibi bir düşünce ve davranıştan uzak durması gerektiği ikazını da yapmıştır. Ayrıca mektubunda McMahon, anlaşmalarının ise ancak bu şartların yerine getirilmesi şartıyla olabileceği üzerinde durmuştur. Mektubunun sonunda ise McMahon, kendisinin çabalarına yardım ve destek olarak £ 20.000 tutarında parayı mektupla birlikte gönderdiğini bildirmiş ve mektubunu sonlandırmıştı.
McMahon gönderdiği bu parayla Şerif Hüseyin’i savaş sonrası endişeleri konusunda rahatlatmak amacı gütmektedir. Şerif Hüseyin, 1 Ocak 1916’da McMahon’un mektubuna çok çabuk cevap yazmıştır. Şerif Hüseyin, mektubuna Muhammed El-Farukî ile yaptığı görüşme ve kendi düşüncelerini paylaşması dolayısıyla McMahon’a karşı duyduğu saygı ve memnuniyetten bahsederek başlamıştır. Ayrıca kendisine şahsi olarak desteklediği için teşekkür etmiştir. Daha sonra İngiltere’nin işgali altında bulunan Arapların yaşadığı bölgeler için işgal devam ettiği süre zarfında geçen zaman için tazminat ödemesi gerektiğini ve bunun İngiltere’nin adil yönetim sistemine uygun bir davranış olacağına olan inancından bahsetmiştir. Suriye’nin kuzeyi ile ilgili olan değişikliği daha önceden kabul ettiğini tekrarlamıştır. Şerif Hüseyin, ayrıca savaş bitmeden önce en uygun bir fırsatta Suriye’nin batısında kalan sahil bölgelerinde ve Beyrut’taki Fransa’nın taleplerini gözden geçirmeleri gerektiğini söylemiştir. Mektubunun sonunda ise Şerif Hüseyin, kendileri için gerekli olan mühimmat ve savaş gereçleri konusunda İngiltere Hükümeti’nden acilen yardım beklediğini belirtmiş ve mektubunu sonlandırmıştır. Şerif Hüseyin’in bu mektubunda Lübnan, Irak ve Suriye gibi yerlerin yeni Arap krallığının sınırları dışında bırakılmak istenmesinin ileride daha fazla sorunlara yol açacağını belirtmesi, bu bölgeler konusunda ne kadar ısrarcı olduğunu göstermektedir. Şerif Hüseyin’in bu mektubundan sonra İngiliz yetkililerce çok ciddi tartışmalar yaşanmıştır. İngiliz Dışişleri Bakanlığı, Şerif’in mektubunu tatminkâr bulmamış fakat en azından samimi ve açık olduğunu belirtmiştir. Ayrıca Fransa ile olan ilişkileri de tatminkâr görülmemiştir. İngiltere Dışişleri Bakanı Sir Edward Grey ise Arap meselesini tam “bir bataklık” olarak nitelendirmiştir. Nitekim Başbakan Lord George’ye siyasi olarak muhalefet ettiği için 1916 yılında görevinden ayrılmıştır. Bunun yanı sıra Kahire’den İngiltere Dışişleri Bakanlığı’na gönderilen bir mektupta ise Şerif Hüseyin’in mektubunun tatminkâr bulunduğu değerlendirmesi yapılmıştır. McMahon, ayrıca İngiltere’nin Şerif Hüseyin’in sempatisini kazandığını ve Almanya’nın propagandasına rağmen Arapların hiçbir şekilde İngiltere aleyhine bir faaliyet içerisinde olmadığı değerlendirmesini yapmıştır.
İngiliz Hükümet yetkililerince bu tür tartışma ve fikir ayrılıkları yaşansa da McMahon, Şerif Hüseyin’in kendilerine olan samimiyet ve bağlılığında hiçbir tereddüt görmemekteydi. Bu düşünceler etrafında McMahon, 30 Ocak 1916’da Şerif Hüseyin’in mektubuna cevap vermiş ve daha önceki söylediklerini teyit ve tekrar etmiştir. McMahon, büyük bir memnuniyetle mektubunu aldığını, kendisinin Arap ulusunun menfaati için çalıştığına inandığını ve bu konuda her zaman kendisinin destekçisi olacağını söyleyerek mektubuna başlamıştır. Daha sonra Bağdat konusu ile ilgili olarak, savaş bittikten sonra kendisinin de hazır bulunacağını umduğu barış görüşmeleri sırasında bu konuyu tekrar dikkate alacağını söylemiştir. Sureyi’nin kuzeyi ile ilgili isteklerinin ise İngiltere ve Fransa arasındaki işbirliğine halel getirebileceğinden dolayı bu konudaki taleplerinin uygun olmayacağını belirtmiştir. Ayrıca savaştan zaferle ayrıldıklarında kendisinin hiçbir isteğinden kaçmayacağını da sözlerine eklemiştir. Mektubunun sonunda McMahon, Şerif Hüseyin’in bütün istek ve taleplerinin hemen dikkate alınacağından, Senusî’nin aldatıldığından ve düşmanlarının çıkarları için Arapların çıkarlarını hiçe saydığından bahsederek kendisini ikna etmesi gerektiğini söyleyerek mektubunu sonlandırmıştır. McMahon ile Şerif Hüseyin arasındaki küçük problemler devam etse de büyük oranda anlaşma sağlanmış ve İngiltere bölgedeki diğer Arap liderlerinin kendilerine karşı bir harekete girişmesini istemediği için bu konuda Şerif Hüseyin’den diğer Arap liderlerini ikna etmesini beklemiştir. McMahon ile Şerif Hüseyin arasında devam eden mektuplaşmaların belki de en önemli kırılma noktasını teşkil eden Şerif Hüseyin’in 18 Şubat 1916 tarihli mektubudur. McMahon bu mektupla birlikte İngiliz Dışişlerini ikna etmeyi başarmış ve bunun üzerine İngiltere Savaş Bakanı Lord Kitchener şunları söylemiştir: “…Sanıyorum ki Şerif Hüseyin savaşın önemi konusunda Sir H. McMahon’un iyimser görüşü, sonunda haklı çıkabilir”. Bundan sonra artık İngiltere, bütünüyle Şerif Hüseyin’in kendi yanlarında olduğunu ve savaş sırasında kendilerine destek vereceğine inanmıştır.

Mektubunda Şerif Hüseyin, gerekli olması durumunda operasyonları idare etmesi için oğlu Emir Faysal’ı Suriye’ye gönderdiğini ve orada Osmanlı’dan birkaç kişi dışında fazla güvenebileceği kişinin kalmadığını bildirmiştir. Ayrıca Emir Abdullah’ı demiryollarına el koyması ve şartların oluştuğu zaman operasyona başlaması için Medine’ye gönderdiğini anlatmıştır. Burada kendisi için önemli olanın ise, ihtiyaçlarının en kısa zamanda ve gizli bir şekilde sağlanması olduğunu da McMahon’a iletmiştir. Bunun haricinde McMahon’dan £ 50. 000 ile diğer taleplerini, isyan hareketi başlayıncaya kadar Port Sudan’da muhafaza etmesini istemiştir. Şerif Hüseyin, hareket başladığında bunu resmen İngiltere’ye bildireceğini de sözlerine ilave etmiştir. Son olarak Şerif Hüseyin, İngiltere’ye güvence vermeyi de ihmal etmemiş ve askeri yardımların İngiltere tarafından sağlandığı zaman bunların nerelerde ve ne şekilde harcandığı ile ilgili bir raporun kendilerine gönderileceğini de sözlerine eklemiştir. Büyük oranda sağlanan anlaşmadan sonra McMahon’un Şerif Hüseyin’e yazdığı 10 Mart 1916 tarihli mektup, sadece küçük ayrıntıların karara bağlandığı ve karşılıklı güven mesajlarının verildiği bir mektup olmuştur. Bu mektubunda McMahon, Şerif Hüseyin’in aldığı tedbirlerden övgüyle bahsederek kendisinin tekliflerini İngiltere Hükümeti’nin kabul ettiğini bildirmiştir. Şerif Hüseyin’in isteği doğrultusunda ihtiyacı olan malzemelerin Port Sudan’da toplanacağını, isyan harekâtının başlayacağı tarihi ve nerelere nakledilip kimlerin teslim alacağını bildirene kadar orada bekletileceğini söylemiştir. Ayrıca bu konuda Port Sudan Valisi’ne de talimat verdiğini sözlerine eklemiştir. Diğer yandan McMahon, İbn-i Reşid’in Osmanlı’ya çok sayıda deve sattığını, bu develerin Şam’a gönderilmekte olduğunu duyduklarını ve kendisinin bu konuda İbn-i Reşid’i bu yaptığından vazgeçmesi için ikna etmesini, eğer vazgeçmezse de develere el koymak için develerin geçiş güzergâhlarına birlikler yerleştirip, bu sevkiyata engel olması gerektiğini söylemiştir. Bunun yanı sıra Erzurum’un Ruslar tarafından ele geçirilişine de çok mutlu olduklarını ve kendilerini yüreklendiren bir gelişme olduğunu bildirmiştir.
Bu mektuplaşmaların sonunda her ne kadar büyük oranda anlaşma sağlansa da problem yaşanılan ve iki taraf arasında sorun olan en önemli konu Lübnan, Hama, Humus ve Halep topraklarının Arap toprağı sayılıp sayılamayacağı meselesiydi. Bu pazarlık sonucunda Şerif Hüseyin bazı isteklerinden vazgeçmek zorunda kalmıştır. Arap devletinin sınırları konusu, çok fazla tartışılmış fakat sonuç olarak İngiltere, bu bölgelerdeki Fransız menfaatlerini de göz önüne alarak, bu gölgelerde yaşayan halkın tamamen Arap olmamasını da bahane ederek bu toprakları Şerif Hüseyin’in kurmak istediği büyük Arap krallığına bırakmak istememiştir. Nitekim Şerif Hüseyin bu konuda çok ısrar etmiş olsa da İngiltere hiçbir şekilde taviz vermemiş ve Şerif Hüseyin de bu durumu kabullenmek zorunda kalmıştır. Zeine N. Zeine’nin, McMahon-Şerif Hüseyin pazarlığının ardından gerçekleşen bağımsızlık hareketinin temelinde yatan Arap milliyetçiliğinin, halkının isteği doğrultusunda oluştuğunu kanıtlamaya çalışmak istemesi ve bu isyanı Arap toplumun beklentilerini yansıtan bir isyan şeklinde cereyan ettiğini iddia etmesi açısından zikrettiği şu sözler oldukça dikkat çekicidir: “…Sir Henry McMahon ile yazışmasında Şerif, Arap bağımsızlık davasını destekliyor ve Osmanlı Devleti’nin çöküşünün ardından ortaya çıkacağını düşündüğü bağımsız bir Arap devletinin kesin sınırları üzerinde ısrar ediyordu. Bu arada, Arap ulusçuları, özellikle El-Fatat gizli örgütünün etkili üyeleri Mart, Nisan ve 1915 gibi Emir Faysal’ın, Hicaz’ın durumunu tartışmak ve savaş durumu hakkında bilgilenmek üzere gittiği İstanbul’dan dönerken yolunun üzerindeki Şam’da geçireceği bir vakitte, Şerifi Türklere karşı ayaklanmaya teşvik ediyor ve ona destek vaat ediyorlardı. Bir takım meşhur Suriyeliler ve gizli cemiyetlerin üyeleri Emir Faysal’ı, Şam’da Bakri ailesinin evinde misafirken ziyaret ettiler. Aralarından bazıları El-Fatat adına Ali Rıza Rikâbi Paşa, El-Ahd Cemiyeti’ni temsilen Yasin Haşim’i, Suriye ulemasının en meşhuru Şeyh Bedrettin Hüseyni, Suriye’nin en büyük Dürzî liderlerinden biri olan Nasib Atraş, Nuri Şalan’ın oğlu Şeyh Navâf Şalan ve Suriye çölünün güçlü Ravallah aşiretinin şeyhi idi”. Ziene’nin bu ifadeleri Arap bağımsızlık hareketinin toplum nazarında da olumlu karşılandığı izlenimi vermeye çalışma çabasıdır. Fakat Cemal Paşa’ya göre ise bu isyanın amacı sadece bir saltanat hırsından ileri gelmektedir.
Şerif Hüseyin, Kahire Arap bürosuna göre, Arap bağımsızlığı konusunda sözüne güvenilebilecek bir lider değildi. Tamamıyla bütün Arapları temsil etmiyordu. Yine Arap bürosuna göre Şerif Hüseyin’in amacı sadece İngiltere’den bazı menfaatler sağlamaktır. Fakat bu düşünce İngiltere için McMahon-Şerif Hüseyin pazarlığından sonra değişmiş ve İngiltere’nin Şerif Hüseyin’e olan güveni artmıştır. Bu pazarlık neticesinde Şerif Hüseyin’in Osmanlı ve Alman ittifakına karşı İngiltere ile işbirliği yapmasıyla İngiltere’den talep ettiği bütün hakları garanti altına alınmış ve kendi toprakları herhangi bir dış saldırıya karşı, İngilizlerce güvence altına alınmıştır. Nihayetinde bu görüşmeler, İngiltere ile Şerif Hüseyin’in Osmanlı Devleti’ne karşı kesin ittifakıyla sonuçlanmıştır.
İsyana Giden Süreçte Skyes-Picot Anlaşması
Şerif Hüseyin ile Sir Henry McMahon arasında devam eden pazarlık sürecinde İngiltere, Fransa etkenini sürekli göz önünde tutmuştur. İngiltere, Fransa’nın menfaatlerini sürekli göz önünde bulundursa da Şerif Hüseyin ve McMahon arasındaki pazarlığı uzun süre Fransa’dan gizli tutmuştur. İngiltere, bu görüşmelerden Fransa’yı ancak 23 Kasım 1915’de haberdar etmiştir. İki müttefik devlet olan İngiltere ve Fransa arasında Osmanlı Devleti’nin sınırları içerisinde olan Arap topraklarının paylaşılması amacıyla 21 Ekim 1915 tarihinde Londra’da görüşmelere başlanmıştır. Bu görüşmelere İngiltere adına Sir Mark Sykes ve Fransa adına ise Charles François Georges-Picot katışmıştır. Bu iki diplomatın yaptığı görüşmeler neticesinde 3 Ocak 1916 tarihinde Arap vilayetlerinin bölüşümü konusunda bir anlaşmaya varılmıştır. Fakat bu anlaşma henüz taslak bir metin halindeydi ve Rusya’nın onayı aldıktan sonra yürürlüğe girecekti. İngiltere ve Fransa’nın kendi arasında bir anlaşmaya varmasından sonra Rusya’nın onayını almak amacıyla Sykes ve Picot, Mart 1916 tarihinde Rusya’ya giderek, Rusya Dışişleri Bakanı Sazanof ile görüşmüşlerdir. Bu görüşmede Rusya, bu anlaşmayı kabul edebilmesi için öncelikle Kuzeydoğu Anadolu’daki taleplerinin kabul edilmesi şartıyla bu anlaşmayı onaylayabileceğini ifade etmiştir. İngiltere ve Fransa’nın, Rusya’nın bu şartını kabul etmesiyle anlaşmaya son şekli 10-23 Mayıs 1916 tarihinde verilmiştir. İngiltere, Fransa ve Rusya arasında imzalanan Sykes-Picot Anlaşması’na göre Rusya, Musul ve Ürdün’ü kapsayan bağımsız bir Arap devleti kurulmasını kabul ediyordu. Aynı zamanda Rusya Adana, Antakya, Lazkiye, Suriye kıyıları ve Lübnan’da Fransa’nın; Musul hariç Irak bölgesinde ise İngiltere’nin istediği gibi idarî bir yönetim kurmasını kabul ediyordu. Buna karşılık Rusya’ya ise Erzurum, Van, Bitlis ile Muş ve Siirt vilâyetleri arasında kalan bölge ile Trabzon’un batısında sonradan tespit edilecek bir noktaya kadar olan bölge bırakılıyordu. Yine kesin sınırları sonradan tespit edilmek üzere Kayseri, Aladağ, Akdağ, Yıldızdağ, Zara, Eğin ve Harput sınırları arasında kalan bölge de Fransa’ya bırakılmıştı. Filistin’de ise müttefik devletler ve Şerif Hüseyin tarafından kararlaştırılacak uluslararası bir yönetim kurulacaktı.
Bu anlaşmayla birlikte henüz Birinci Dünya Savaşı bitmeden önce Almanya’nın etki alanı olarak kabul edilen toprakları İngiltere, Fransa ve Rusya kendi aralarında paylaşmışlardır. Fakat Şerif Hüseyin ile İngiltere arasında çok ciddi problem oluşturan Suriye meselesinde İngiltere, çift yönlü bir politika izlemiştir. İngiltere bu bölgeyi Şerif Hüseyin’e vermeyip Fransa’ya vaat etmiş olsa da Şerif Hüseyin, ileride bu toprakları kendi kuracağı bağımsız Arap devleti topraklarına katabileceği düşüncesindeydi. Fakat Şerif Hüseyin henüz Sykes-Picot Anlaşması’nın ayrıntılarından haberdar değildi. Yine de bu anlaşma ile birlikte Şerif Hüseyin İsyanı’na giden süreç hızlanmıştır. Sykes- Picot Anlaşması’nın içeriğini başta Şerif Hüseyin olmak üzere bütün dünya kamuoyu, Rusya’daki Bolşevik devriminde sonra Bolşevikler tarafından Petrograd arşivlerinin ele geçirilmesinden sonra öğrenebilmiştir.
İngiltere’nin Şerif Hüseyin’e Vaatleri
Birinci Dünya Savaşı devam ederken Osmanlı Devleti’nin Hilâfet makamını elinde bulunduruyor olması başta İngiltere olmak üzere müttefik devletleri sürekli endişelendiren bir durum olmuştur. Çünkü Osmanlı halifesinin siyasi gücü bütün Müslümanlar üzerinde etkili bir unsurdu. İngiltere, Hilâfet makamının Müslümanlar üzerindeki dini ve siyasi etkisini bildiğinden dolayı, bu makamın kendisi aleyhine kullanılabileceği ihtimaline karşı çok yönlü bir hilâfet politikası ile gelişmelere göre siyasi bir politika izlemiştir. Bu sebepten ötürü müttefik devletler, bu güce karşı bir güç oluşturmak zorundaydılar ve dönemin şartları dikkate alındığında buna en uygun yer Arabistan’dı. Çünkü başta Mekke Emiri Şerif Hüseyin olmak üzere bazı Arap liderleri bağımsızlık için bir takım faaliyetler içerisine girmişlerdi. Nitekim İngiltere bu bölgedeki bağımsızlık arzularını görmüş ve Arabistan’da yeni bir halife ve buna bağlı bir Hilâfet merkezi oluşturmak istemiştir. Dolayısıyla bu şartlar sağlandığı takdirde Osmanlı Devleti’nin bu siyasi gücü kırılmış ve Müslümanlar arasında kopmalar meydana gelmiş olacaktı. İngiltere, kendi siyasi ve ekonomik menfaatleri doğrultusunda kullanmak istediği Hilâfet makamını kendince en uygun gördüğü ve Müslümanlar için kutsal sayılan bölgenin yönetimini elinde bulunduran Şerif Hüseyin’e vermek istemiştir. Bu sayede Mekke’de yeni bir Hilâfet merkezi oluşturup Asya ve Afrika’da kendi idaresi altındaki Müslüman tebaanın kendisi için tehdit oluşturmasını engelleyecekti. Yeni halife olarak Şerif Hüseyin’i tayin etmek isteyen İngiltere, aynı zamanda bu sayede hem Arabistan’ın kontrolünü eline geçirmiş olacak hem de Hindistan’a giden ticaret yollarının güvenliği büyük oranda sağlamış olacaktı. Yine İngiltere, Hilâfet merkezini değiştirerek Osmanlı Devleti’nin öncelikle saygınlığını yitirmesini sağlayacaktı. Bu sebeple İngiltere tarafından oluşturulan ve Şerif Hüseyin’e vaat edilenlerin içerisinde en önemlisi olan Arap Hilâfeti fikri, siyasi istikrarsızlıkla ve daha da önemlisi büyük güçlerle savaşmak zorunda kalan Osmanlı Devleti Hükümeti’ne karşı koyma düşüncesi olarak ortaya çıkmıştır.
Şerif Hüseyin’in isyana giden süreçte en büyük hedeflerinden biri de büyük bir Arap krallığı kurmak ve Arap Kralı olmaktı. Şerif Hüseyin’in gerek bu tür düşünceler içerisinde olması gerekse de İttihat ve Terakki Hükümeti ile yaşadığı problemler dolayısıyla İngiltere, Şerif Hüseyin’i kullanarak Osmanlı Devleti’ne içten saldırma fikrine yönelmiştir. Büyük bir Arap Krallığı kurmak isteyen Şerif Hüseyin için İngilizlerin siyasi vaatleri Osmanlı Devleti’nin İslâm Birliği düşüncesinden çok daha cazip ve çekici gelmiştir.
Yararlanılan Kaynaklar
İsmail Gümüş, Şerif Hüseyin İsyanı
Azmi Özcan, “İngiltere’de Hilâfet Tartışmaları”, İslâm Araştırmaları Dergisi, sayı: 2
Şadiye Deniz, “Ortadoğu’nun Yeniden İnşaasının Yapı Bozumu: Büyük Ortadoğu Projesi Üzerine Bir Analiz”, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, cilt 5, sayı:20
Durdu Mehmet Burak, Birinci Dünya Savaşında Türk-İngiliz İlişkileri (1914-1918)
Deniz Doğru, “I. Dünya Harbi Sırasında Şerif Hüseyin’in Siyasi Faaliyetleri”, Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sosyal Bilimler Dergisi, c.2, sayı:2
Yusuf Yazar, “Belgelerle Ortadoğu Şerif Hüseyin İle McMahon’un Mektuplaşmaları”
Albert Hourani, Arap Halkları Tarihi
Alpay Kabacalı, Arap Çöllerinde Türkler
Yılmaz Altuğ, Arap Ülkelerinin Osmanlı İmparatorluğu’ndan Ayrılışı
Mehmet Tekin, Arap İsyanı ve Suriye’nin İşgali 1915-1920

*Bu yazının tüm hakları, İsmail Gümüş’e aittir.
Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Ömer Burak Karatay

Uzun zamandır bildiklerini siz değerli kullanıcılarımıza aktarmaktan mutluluk duyan, araştırıp öğrendikçe bu siteye yazıp diğer insanların da bilgilenmelerini sağlamaktan zevk alan bir yönetici ve yazar. Ekonomi alanındaki gelişmeler / bilgilendirici metinler için www.ekodemi.com'a davetlisiniz. Bizlere her türlü fikir, istek ve şikayetlerinizi admin@kenandabirkuyu.com üzerinden; markalarınızı değerlendirmek ve binlerce tekil kullanıcıya reklamınızı yapmak için reklam@kenandabirkuyu.com adreslerinden benimle iletişime geçebilirsiniz.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı

Reklam Engelleyici Algılandı

Tek amacımız sizlere temiz bilgi sunmak, lütfen reklam engelleyicinizi kapatın.