Sosyal Medya Ve Mahremiyet Algısının Çöküşü

Ülkemizde ve dünyada sosyal paylaşım siteleri yoğun bir şekilde kullanılmakta, insanlar neredeyse uyku ve iş dışında tüm zamanlarını bu sitelerde geçirmektedirler. Bireylerin sosyal ağlara ilgi göstermesinin birçok sebebi vardır. Çünkü artık internet insanların sosyalleşme şekillerini de değiştirmiş, eski arkadaşları bulma ve yeni arkadaşlıklar kurmanın yanı sıra etkinlik düzenleme, kimin ne yaptığından haberdar olma, müzik, video, resim ve fikir paylaşma gibi etkenlerde sosyal ağlarda paylaşım kültürünün gelişmesine katkıda bulunmuştur.
Eski arkadaşlarla yeniden iletişim kurma fikrinden hareketle sosyal medyada yer edinen kullanıcılar, zamanla kendine bu alanda yeni uygulama ve eğlencelerle sosyal medyayı hayatının vazgeçilmez bir parçası olarak görmeye başlamaktadırlar. Sanal ortamda ortak bir payda da buluşmak, beğenerek, yorum yaparak birbirlerini desteklemek, tanıdığı veya hiç tanımayacağı insanlardan takdir toplamak, sosyal medyada istediği şekilde davranabilme özgürlüğü, hem var hemde yok olmanın verdiği rahatlık bir süre sonra kullanıcılar için bir yaşam tarzı olmaktadır.
Burada en önemli nokta, kullanıcılar içerikleri kendileri ürettikleri ve çoğalttıkları için varlıklarını birbirlerinin varlıklarına borçlu olmalarıdır. Kendi varlıklarını sürdürebilmeleri için yapılması gereken şey sürekli aktif olmak ve gözden kaybolmamaktır. Sosyal medya kullanıcılarının birbirlerinin varlığını kabul etmesi, ilgi alanlarında benzerlikler bulmaları, özel hayatlarına dair bilgileri paylaşmaları ile aralarında bir çekim gücü oluşturmaktadır. Bu da doğal olarak inanılmaz ve önüne geçilmez bir paylaşım çılgınlığını ortaya çıkarmaktadır. Paylaşım isteğini arttıran bu ortam, paylaşım yapmaya olanak verdiği gibi, sosyal ağ uygulamalarına yönelik de bir eğilim ve merakta uyandırmaktadır. Kullanıcılar bu sosyalleşme esnasında önce birbirlerini fark etmiş, sonra birbirlerini profilleri aracılığıyla birbirlerini keşfetmiş, son olarak da karşılıklı çekimle paylaşımda bulunmaya başlamaktadırlar.
Özellikle mobil cihazlar sayesinde rahatlıkla sosyal medyaya bağlanıp, o an yaşadığı şey her neyse paylaşım yapabilmektedir. İnsanlar bulunduğu yeri önemsemeden misafirlikte, bir yemekte ya da önemli bir toplantı salonunda sürekli olarak (uyanık kaldıkları süre boyunca) sosyal paylaşım sitelerinde aktif bulunmaktadır. Sosyal medyanın sunduğu olanaklar sayesinde insanların iş birlikleri artıyor, fikirlerini istese de istemese de gören duyan birilerini bulabildiği için herkes kendi kanalının sunucusu, kendi hedef kitlesinin gazetecisi olabiliyor ve hiçbir eşik bekçisine ihtiyaç duymadan maliyetsiz bir şekilde ünlü olma yoluna girebiliyor. Yani sosyal medyayla birlikte kültürel hayatın ve günlük yaşamın her alanında sosyal bir değişim yaşanmaktadır. Mc Luhan, insanın elektronik bir ortamda yaşadığında yaradılışının değişim göstereceğini ve öz benliğiyle bu ortamın birleşeceğini söyler ve ona göre, bu süreçten sonra kişi artık bir kitle insanı olmuştur. Mc Luhan‟ın bu yaklaşımı, toplumdaki ve bireydeki sosyal değişimi en iyi anlatan özetlerden biridir.
Özellikle Facebook ve Instagram gibi fotoğraf odaklı paylaşım sitelerinde hayatlarında olup biten önemli şeyler olmasa bile, kullanıcılar günlük yaşamlarının en küçük detayına kadar paylaşma isteği gösteriyorlar. Öyle ki yapılan bir aktivite, gidilen bir mekân Facebookta veya Instagramda paylaşılmazsa bir eksiklik hissi oluyormuşçasına, yemeğe başlamadan evvel sofranın görüntüsü, gittiği yerin adı, bulunduğu muhit, buluştuğu arkadaşının fotoğrafı ve o an ne düşündüğünü takipçilerine duyurma gereğini hissediyor. Bunu yaparak var olduğunu, iyi olduğunu, bildirecek bir şeyleri olduğunu kendince ispatlamaya çalışan kullanıcılar, sosyal ağlarda başarılı olsalar da gerçek hayatta giderek sosyal yalnızlık içine girmektedirler.
Bu sosyal yalnızlık, sosyal medyada varlığını onaylatma çabası içindeyken, interneti günlük yaşamının merkezi haline getirdiği için ihmal ettiği, aile, eş, dost, arkadaşlık bağlarının zayıflamasından kaynaklanmaktadır. Sosyal ağların ortaya çıkışının asıl amacı iletişim kurma üzerine olmasına rağmen, gerçekte bazı dezavantajları da beraberinde getirerek, kullanıcıların sosyal davranış şekillerini olumsuz yönde etkilemektedir. Sosyal medyanın uzun süre kendine bağlayıcılığı, gerçek hayatta asosyal bir kişiliğin oluşumuna katkı sağladığı söylenebilir. Aslında teknolojinin hayatın önemli bir kısmını tuttuğu günümüzde, çoğu sosyal medya kullanıcısının rol yaptığı, istediği tavrı takındığı ve kendilerini kolaylıkla sakladıkları da herkes tarafından tahmin edilen bir şeydir. Buna rağmen sanal da olsa, bir gruba ait hissetmek, bir ortam oluşturmak, insana kendini ifade etme, varlığını gösterme ve sosyalleşme gibi en temel manevi ihtiyaçlarını giderme imkânı sunmaktadır.
Ayrıca sosyal medya hesabı olan insan sayısı her geçen gün arttığı için, bireyin çevresinde neredeyse sosyal medya kullanmayan kimse kalmıyor, bu da sosyal ağlara kayıtsız kalmayı zorlaştırıyor. Çünkü sosyal ağlara karşı kendince direnen bir kimse, kullanan kitle (ki bu toplumun büyük bir kısmı) tarafından asosyal bir karakter olarak algılanabiliyor. Ya da kişinin sosyal medyada paylaşacak bir şeyi olmadığı anlamına geliyormuş gibi düşünülerek bir aşağılanma sebebi olabiliyor. Nitekim günlük yaşamda bulunulan okul, iş, aile gibi çevrelerce, sosyal medyadaki aktiflik, kişinin gerçek hayattaki popülerliğini ifade edebiliyor.
Sosyal medya platformlarında her kullanıcı kendince bir yer tutmakta ve az ya da çok bir kitle tarafından takip edilmektedir. Bu ortamlarda bir kişinin veya küçük bir grubun bile yok sayılması, görmezden gelinmesi mümkün olamamaktadır. Takipçi sayısı az olan bir hesabın yaptığı çarpıcı bir paylaşım, sosyal medyada bir olay yaratabilir veya olay kartopu etkisiyle bambaşka yerlere çekilebilir. Bu yüzden bu ortamda bulunan her kullanıcının bir önemi ve etki gücü vardır. Yani herkes, bir başkası hakkında gereğinden fazla bilgiye sahip olabilir. Teknoloji ve enformasyon toplumu herkesi, hayatını görünür kılmaya davete edip, çevresinden haberdar olmaya maruz bırakıyor. Böylece herkes birbiriyle ilişkili hale getiriliyor. Mc Luhan bireyin yaşadığı bu durumu “Adam yerine sayılma şoku” olarak tanımlıyor.
Birey, sosyal medyada gösterdiği kadar mutlu, zengin veya başarılı olarak kabul ediliyor. Eğer bu mecrada silik bir durumdaysa, yine aynı çevre tarafından, bireyin sıkıcı ve sıradan bir hayata sahip olduğu, kendini yeterince gösteremeyecek kadar özgüvene sahip olmadığı kanısına varılabiliyor. Bu sebeple kullanıcılar, her şeyin harika olduğunu gösterilmesi gereken bir sosyal baskıdan dolayı, hiç bitmeyen, ilginç, entelektüel ve kendine özgü olduğunu gösterme ve dünyaya bir şey ispatlamaya çalışmak zorundaymış gibi, asla kendi olmayan bir profili milyonlara göstermek için her an her yerde bir paylaşım çılgınlığına başlıyor.

Sosyal Paylaşım Sitelerinde Mahremiyet Algısının Azalması

Sosyal paylaşım sitelerinin en belirgin özelliği ve tercih edilmesinin sebeplerinden biri, kullanıcılarına karşı her zaman açık ve kolay ulaşılabilir olmasıdır. Ayrıca kullanıcılarına kendilerini ifade etmeleri için son derece özgür bir ortam sağlamasıdır. Web 2,0 teknolojilerinin sağladığı yeni olanaklar sayesinde, bu siteleri kullanan milyonlarca insan, hayatını diğerleriyle, hatta yabancılarla paylaşmak için yeni fikirlerde kazanmış olur. Böylece kullanıcılar hep biraz daha bilmeye ve bildirmeye eğilimli hale gelirler. Bunun için, küçük yaştan itibaren bilgisayar ve internet teknolojilerine aşina olan bireyler, hayatlarının her anını, edindikleri tüm fikirleri doğru ya da yanlış olmasına bakmaksızın sosyal paylaşım sitelerinde yayınlamaktadırlar. Üstelik her türlü fotoğraf ya da dokümanı içeren bu paylaşımlardan, rahatsızlık duymamaktadırlar. Çünkü bu bilgileri paylaşmanın arka planında, „herkesin görmesi, bilmesi ve beğenmesi‟ vardır. Bu sebeple rahatsız olmazlar.
Bu davranışların temeline bakıldığı zaman, modern insanın ailesinden ve çevresinden oldukça uzak ve bağımsız bireyler olması yatıyor olabilir. Modern hayatının getirileriyle birlikte artık kadınlarında büyük oranda çalıştığı görülmekte, ya da ebeveynlerin ayrı olabildikleri bilinmektedir. Akrabalık ve arkadaşlık ilişkilerinin zayıfladığı, oyun alanlarının daraldığı, toplu faaliyetlerin azaldığı günümüz çocukları ya da gençleri, eve yalnız girmekte, yemeğini, ihtiyaçlarını yalnız gidermektedir. Sorunlarını tek başına çözmekte ya da sınırlı kimselerle paylaşmaktadır. Aileyle geçirilen zaman ve paylaşımlar azaldığı için çocuk/genç duygularını, anlık tepkilerini, hayallerini ya da isteklerini sanal ortama, kendi gibi düşünen ve sanalda olsa karşılık veren bir gruba sunar. Bir şekilde istediği an dinlendiğini, duyulduğunu bilir. İnsan doğası gereği sosyal bir varlık olduğu için daima etkileşim içinde olmak ister. Bunu yüz yüze ve gerçek hayatta gideremiyorsa, başka ortamlarda sağlaması kaçınılmazdır.
İnternet ortamının kişiye sağladığı istedikleri her şeyi paylaşma şansı, söz hakkı tanıması, bireye sonra derece güçlü biriymiş gibi hissettirmektedir. Fakat dikkat edilmesi gereken bir nokta şu ki; siber âlem bu hakkı herkese tanımakta ve herkes konuştuğunda bir kişinin ifadesi oldukça küçük kalmaktadır. Bu sebeple hızla örgütlenen alt gruplar meydana gelmektedir. Bu gruplar her insanın kendine ait bir şeyler bulduğu gruplardır. Yapılan araştırmalarda bağımlı şekilde internet kullananların yüz yüze görüştükleri insan sayısı, sosyal sitelerde görüştükleri insan sayının yarısı kadar olduğu anlaşılmaktadır.
Türkiye‟de 15 yaş üstü internet kullanan 1,8 milyon kişinin ayda ortalama 544 milyon saat vakit geçirdiğini bilinmektedir. Ayrıca internet kullanan gençlerin %96‟sı aynı zamanda sosyal medyada kullanmaktadır. %86 „sı günde en az bir kere, %76‟sı ise her gün birkaç kere bağlanmaktadır. Bu kişilerin bunca saat internette neler paylaştığı düşünülecek olursa bu oran ciddi bir orandır. Gençlerin sosyal medya kullanım şekilleri incelendiğinde %89 oranıyla sosyal medyada en çok kişi ve kurumların paylaşımlarını takip ettikleri ve arkadaşlarının paylaşımlarına yorum yaptıkları görülmüştür . Hal Niedzviecki, günümüz insanının yeterince kalabalık ve sosyal bir ortamda yaşamadığından „kim olduğunu, neden ve nasıl bu hale geldiğini anlamak ve anlatmak gibi bir derdi olduğunu‟ savunmaktadır. Bu etkileşim için her türlü kişisel bilgiyi ya da görüntüyü paylaşan birey, ilginç bir şekilde bu paylaşımı gönüllü olarak yapar. Ne yaptığının farkındadır ve bunu yaparken en ufak bir sakınca görmemektedir.
Bu kadar paylaşıma açık insanların yetişmesinde şüphesiz medyanın etkisi büyüktür. Özellikle 1980 sonrası medyanın magazinleşmesi ve özelleşmesiyle, bu dönemde yetişen insanlar realiti şovlarla, BBG (Biri Bizi Gözetliyor) evleriyle, yani sıradan insanların gündem oluşturduğu programlarla büyümüşlerdir. Bugünün sıradan insanları, teknolojinin gittikçe hayatına girmesiyle ünlülerin yaşadığı hayatı yaşamak ve onlar gibi izleyici kalabalığının önünde olmak istemektedirler. Bireye sınırlı bir çevrede bilinir olmak yetmemekte, sosyal medya siteleri gibi kendini daha fazla gösterebileceği ortamı bir kere hissedince, artık bir kenarda olmayı reddetmekte, medyada veya sanal ortamda gördüğü her şeyi „çabucak bende yapmalıyım‟ aşamasına geçirmektedir. Çünkü bireyler, sessiz kalmaktansa artık birileri tarafından fark edilmeyi istemektedirler. Bu yalnızlık duygusu o kadar ağır basmaktadır ki, birileri tarafından fark edildiğine inanmak için kınanmaya, eleştirilmeye dahi razı olunur. Sosyal ağlarda kendileri hakkında yapılan yorumlar olumsuzda olsa memnun olurlar.
John Suler, bir araştırmasında bu konuyla ilgili olarak yoğun bir şekilde sosyal ağlarda fenomen olmaya çalışan birçok kullanıcının gerçek yaşamında beklentilerini asla söylemezken, sanal ortamı içindekileri yansıtabilecekleri sınırsız ve özgür bir ortam olarak gördüklerini ve normalde hiç yapmayacağı şeyleri bir çırpıda yaptıklarını belirtmektedir. Burada yaşanılan; birçok insan sosyal ağlarda varlığını sürdürürken, siber âlemden bağımsız ve gerçek olan bir hayatın olduğunu unutmuş gibi davranmaktır. Sanki o ortamda olanın yalnızca orada kalacağına dair bir inancı vardır.
İnsan bir şeyi ilk yaptığında her ne kadar zor ve abes gelse de tekrar tekrar yaptığında artık ilki kadar zor gelmemekte, zamanla yaptığı şeyi içselleştirmektedir. Yani sosyal ağlarda başlarda sevgilisiyle/eşiyle samimi göründüğü bir fotoğrafı paylaşırken kısmen bir çekinme duygusu yaşayan kişi, sonraları daha yakın ve özel görüntüleri yayınlarken daha rahat hissetmeye başlamaktadır. Bu rahatlık ve bilinme arzusu bireyin o kadar hoşuna gider ki, neredeyse birçok insana sıkıcı ve gereksiz gelen çoğu fotoğrafı ya da bilgiyi sosyal ağlarda yayınlamaktan kendini alamaz. Hayatıyla ilgili her ayrıntıdan, kamuoyunu haberdar etmezse olmayacakmışçasına, sık sık paylaşım yapmaktan geri durmamaktadır. Ve bunların hayatında gizlenip saklanacak, utanılacak bir şey olmadığını belirterek, içi dışı bir olmakla, şeffaf ve daima mutlu bir insan olmakla ifade ederler. Bu son derece iyimser bir yaklaşımdır.
Ancak bu durum, daha detaylı bakıldığında ve psikolojik açıdan değerlendirildiğinde bu kadar iyimser olmadığı görülecektir. Bilakis, bu durum fark edilmek ve şöhret elde etmek için kamuoyunu hiç ilgilendirmeyen ve hiç ilgilendirmeyecek şahsi hatta kimi zaman müstehcen sayılabilecek mahrem olması gereken içeriklerin, bir çırpıda iyimser bir davranış süsü verilerek ortalığa saçılması ve günün birinde bu paylaşımların kendilerinin aleyhine dönebileceğinin endişesinin taşınmamasıdır.
Son zamanlarda sosyal paylaşım siteleri ve teknolojik mobilitenin kolaylığı ile gün geçtikçe artan kişisel ve toplumsal bilgilerin ifşa edilmesine yönelik Türkiye‟de ve uluslararası düzeyde bazı yasal düzenlemeler yapılsa bile, günümüzdeki bu paylaşım çılgınlığı bireylerin kendileri tarafından gönüllü bir biçimde aktarıldığı için yasal düzenlemelerin etkisi bir yere kadar geçerlidir. Yasal düzenlemeler mahrem alanına ilişkin bilgileri paylaşan kişilerin izni olmaksızın, bazı kişi ve kurumlarca kullanıldığı durumlarda işleyecektir. Aksi halde gönüllülük ve belki de tedbirsizlik durumları olduğu için kişi aleyhine durumlarda yetkili adli merciler tarafından kendisi de suçlu bulunabilir.
Bireyin Görme ve Görünme İsteği
İnsan varoluş itibariyle sosyal bir varlık olduğu için haberleşme ve iletişim, insan hayatında çok önemlidir. İletişim kurma biçimi temelde duyu organlarıyla başlar. Bebekler ilk önce duyarlar, sonra görürler, daha sonra da konuşurlar. Ancak karşılıklı iletişimde görme duyusu önemli bir yer tutar. Duygularımızı en iyi şekilde yansıtmanın yolu gözle kurulan iletişimdir. Bakış, insana inceleme imkânı verir. Göremediğimiz herhangi bir şey üzerinde detaylı fikrimiz olamayacağı için, o şey hep gizemli kalır. Nitekim geleneksel kültürde değerli şeyler saklı tutulur. İnsanlar hazinelerini, ya da kıymet verdikleri şeyleri göz önünde tutmazlar. Burada görünen varlığın gizeminin ve değerinin azalacağı, görüldüğü sürece denetlenmeye izin verilmiş olacağı için gören kişiye üstünlük sağlayacağı düşüncesi vardır. Yani aralarında görenin üstün olduğu bir hiyerarşik durum oluşur.
Gören ile görünen, seyreden ile seyredilen arasındaki bu ilişkiye örnek vermek gerekirse; tarih boyunca padişahlar ve krallar kendilerini saklayarak halkı görmüş ancak görünmemiştir. Burada önemli olan şey, padişahların istediğine görünüp, istediğine görünmemenin bir güç olarak algılanmasıdır. Bu duruma göre; eğer görülürlerse, değişik bakışlar tarafından denetleneceği için, halk üzerinde bıraktıkları psikolojik gücün zayıflayacağı anlamına gelir.
İnsanların/kadınların dış mekânlarda tesettüre girmelerindeki psikolojik sebepte bu olabilir. Kendilerini olabildiğince saklayarak sergiledikleri duruş, modern dünyada özgürlüğü kısıtlayıcı bir durum gibi algılanmasına rağmen, görenin üstün olduğu bir toplumda yaşayan insan/kadın için bu anlama gelmez. Aksine istedikleri kişiye görünüp, istediklerine görünmeme kararı kendi elinde olması onlara güven ve güç sağlar. Gören ve görünen arasındaki hiyerarşi, fotoğraf makinesinin icadından sonra bozulmaya başlamıştır. Çünkü fotoğraf makinesinin objektifi göz işlevi görmüş, üstelik çektiği fotoğrafın elden ele başkaları tarafından görülebilmesi ve saklanabilmesi bu hiyerarşiyi tersine çevirmiştir.
Fotoğrafın yaygınlaşmasından sonra kendini halkından gizleyen padişahların aksine, devlet kurumlarına fotoğrafını astıran Osmanlı padişahı II. Mahmut, bu duruma katkıda bulunmuştur. Tanzimat dönemiyle giderek modernleşen toplumda ve modern anlayışta var olma biçimi görünmedir. Başkaları tarafından görülebiliyor olmak, ilgi çekmek fark edilme anlamına gelir. Var olduğunu başkalarının kendisini seyrettiği oranda, yani başkalarının dünyasında yer ettiğinde hissedebilen modern insan, az göründüğü kendi dünyasında yaşamayı yetersiz ve güçsüz bir durum olarak değerlendirir.
Günümüz insanındaki bu düşünce, yani görüldüğü sürece fark edilme duygusu sanal var olma biçimini oluşturur. İletişim teknolojilerinin gelişmesiyle toplumsal ilişkilerin en yoğun yaşandığı ortam sosyal ağ siteleridir. Üyelerine duygu, düşünce, fotoğraf vb. birçok dokümanı sergileme imkânı veren bu siteler görmenin, tüm duyular üzerindeki gücünü kanıtlamıştır. Görmek, günümüz insanına tüm duyguları yaşamışlık hissi verebilmektedir. Sosyal ağ sitelerinden en yaygın kullanıma ulaşmış Facebook, Instagram gibi daha çok fotoğraf paylaşıma merkezli olan siteler, keyifli yanlarının yanında bazı toplumsal olumsuzlukları da içermektedir. Bunlardan biri, bireylerin bu ortamda kendilerini sunma yarışına girerek görme, gösterme ve gözetle(n)meye dayalı yeni bir davranış biçimi oluşturmaları ve bunun sonucunda bireylerin mahremiyet duygusunun değişmeye başlamasıdır.
Görme ve görünme kavramlarının psikolojik etkilerini bir kenara bırakıp, daha ileri boyutu olan gözetim ele alınacak olursa şunlar söylenebilir: Gözetim düşüncesinin temelinde haberdar olmak, bilmek kaygısı taşıyan görme isteği bulunmaktadır. Gözetimde etkileme, yönetme, koruma, yönlendirme gibi amaçlarla kişisel olana doğru, bilinçli bir ilgi olduğu söylenebilir. Genellikle birey üzerine yoğunlaşan gözetim asla tesadüfî değildir ve kendiliğinden gerçekleşmez. Bir şeye gözetim veya gözetleme denilmesi için o eylemin kasıtlı olması belli hiyerarşik etmenlere dayanması gerekir.
Hem görmek hem de görünmek günümüz insanına farklı bir haz vermektedir. Genellikle görenin ayrıcalıklı olduğu bu eylem, sosyal ağlar daha doğrusu görme eksenli teknolojik araçlar hayatımıza girmeden evvel, birini gözetlemek, uzun süre bakmak, yaptıklarını takip etmek hemen her toplumda rahatsız edici bir davranış olarak algılanır, bu eylemi gerçekleştirenler toplumdan dışlanır ya da cezalandırılırdı. Çünkü yaptığı röntgencilik olarak değerlendirilirdi. Teknolojik ve toplumsal değişimlerin ardından bu durum, eskiden olduğu gibi tehlikeli görülmesinin aksine, bireyler sosyal paylaşım sitelerinde gönüllü olarak buna izin verecek paylaşımlarda bulunmaktan kaçınmamaktadır. Bunu yapan kişilerin bir üst jenerasyonu, başkaları tarafından görünmekten tedirgin olurken, günümüz toplumunun çoğu kesiminde “artık insanlar bizi görsün, duysun. Sahip olduklarımdan haberdar olsun ve beni takdir etsin.” veya “Zengin olmak yetmez, parayı nasıl harcadığımızda bilinsin, sevgiye sahip olmak yetmez, o sevgi sayesinde neler yaşayabileceğimiz de görülsün.” amacı güdülmektedir.
9Üstelik bu düşünceye sahip olan kitle sadece gençlerin oluşturduğu bir kitle değildir. Okul çağındaki çocuklar, üniversiteli gençler, ev hanımları, emekli beyler, neredeyse toplumun her kesiminden insan çevrimiçi dünyada ilgi çekmeye çalışmaktadır. Bu istek, kamuya mal olmamış, dahası paylaşmayı gerektirecek bir fikri, bilgisi ya da görsel estetik taşıyan özelliklere sahip olmayan sıradan insanlara dahi kendini önemli görme duygusunu yaşattığı için bir kez daha popülerdir. Bu çabanın sebebi, “dikkatleri üzerine toplamaktan hoşlanmak” olabilir. Ama Hal Niedzviecki bu tip çabaların yalnızca “dikkat çekmek” olarak değerlendirmenin yetersiz olacağını savunarak, insanların “toplumun artık doyuramadığı birtakım ihtiyaçlarını tatmin etmeye çalıştıklarını” belirtmektedir.
Bu tespit değerlendirildiğinde, insanların sosyal ağlar sayesinde kendilerini izlenir hale getirdiğinde, başkalarının onlar hakkında yorum yaptığında, beğendiğinde garip bir şekilde bir birey olarak değerlendirilip, beğenilip, onaylandığı hissini yaşadığı düşünülebilir. Bu ortamlardan aldığı destekle artık kendini daha özel ve daha önemli görmesi muhtemeldir. Birey ne kadar iyi bir hayat yaşarsa yaşasın, bir şeylerin hep eksik kaldığı düşüncesinden kurtulamıyor ve içindeki cevheri birilerinin fark etmesini istiyor.
Toplumun yediden yetmişe büyük bir kısmının uyguladığı bu davranışlar geniş bir perspektiften, uzun vadede incelenirse belli bir süre sonra toplumda gözle görülür bir değerler farklılaşması olduğu görülecektir. Yani bugün önem atfedilen „aile, aşk, sevgi, etik, misafir, mahremiyet, özel hayat, estetik vb.‟ gibi birçok kavram ve olgunun uzun vadede içerdikleri anlamların değişeceği kaçınılmaz olacaktır. Türkiye‟deki sosyal medya kullanıcıları üzerinde yapılan bir araştırmada, kullanıcıların bu hesapları kullanmalarındaki amaçlardan gösterme ve gözetle(n)me motivasyonlarından bazıları şunlardır:
“Bireyin kendince çok iyi, harika bir kişi olduğunu gösterme ve doğrulatma çabası.
*Sosyal medya profilim için özel çektirdiğim fotoğrafla sizleri karşılıyorum.
*Çok güzelim/yakışıklıyım, farklı ortamlarda ve farklı açılardan ben.
*Ben evliyim, eşim çok yakışıklı, birlikte gittiğimiz yerler, yaptığımız faaliyetler.
* Sürekli geziyorum, şuradayım, şunu yiyorum.
*Mutlaka şurada, şu deneyimi yaşayın. Eiffel kulesi, Aşk çeşmesi önünde ben.
*Kim? Nerede? Kiminle ne yapmış? Bende onlardanım.
*Evim ve arabam çok lüks.
*İyi bir statüdeyim, X toplantısındayım ve buraya herkes katılamaz.
*Eşim bana çok âşık ve biz her zaman, herkesten daha mutluyuz.”
Araştırmanın sonuçlarına bakılırsa, insanlar beğendiklerini, kendi yaşamları hakkında olup bitenleri, eski yeni bilgileri kamuya sunmuş, ayrıca dost düşman herkesin hakkında her şeyi görmek istemeyi alışkanlık haline getirmişlerdir. Buradan gözetlemenin bulaşıcı olduğu ve bağımlılık yaptığı kanısına varılabilir. Görünen o ki; bir kez temas ettikten sonra insanların her şeyini görme isteği artmaktadır. Karşılığında bireyinde başkaları tarafından her şeyinin bilinmesi gerektiği düşüncesi oluşuyor ve Google ve Youtube arama motorlarının verdiği bilgiye göre; her dakika veri tabanlarına paylaşılmak üzere akla gelebilecek her türlü içerikte 100 saatlik video gönderiliyor. Bir yandan düşünüldüğünde, dünyanın her yerinde can ve mal güvenliği tehlikede olduğu düşüncesiyle insanlar evlerini, iş yerlerini ve bahçelerini bile yüksek güvenlik donanımlarıyla donatılıyor. Sımsıkı kilitler vurarak, güvenlik kameralarıyla çevreliyorlar. Öte yandan, aynı insanlar yüz yüze iletişimden gittikçe uzaklaşmasına rağmen, evinin içindeki her detayı, bahçesini, işini ve çevresini tüm ayrıntılarıyla bloğunda ya da sosyal paylaşım sitelerinde paylaşmaktan çekinmiyor.
Sanal ortamlardaki bu rahatlığın sebebi çoğu zaman; örneğin internetteki A kişisinin, her zaman aynı A kişisi olarak davranmasa da bunun kimse tarafından sorgulanmayacak olmasıdır. İnternet A kişisine hem kendini ifade edebilme hem de gerçek bir mecra olmadığı için rahat davranma olanağı tanımaktadır. Ayrıca ofiste başka, ailede başka, okulda başka davranma şansı olan bu kişiye, daima birbirinden farklı bu ortamlar neyin yanlış olduğunu söylemediği ve hesap sormadığı için artı bir özgürlük hissi daha kazandırır. Sonuçta bu ortamlarda kimseye karşı bir sorumluluğu yoktur ve istediği gibi davranabilir.
Bireyin Onaylanma ve Takdir Edilme Ġsteği İnsanın doğuştan gelen yapısı nedeniyle, her birey sosyal olarak yaşamını sürdürdüğü ortamda düşündüğü, söylediği, yaptığı, ürettiği herhangi bir konu hakkında fark edilmek, kabul edilmek ve takdir edilmek ister. Bunun yanı sıra hiçbir birey faaliyetleriyle ya da düşünceleriyle terslenmekten, beğenilmemekten ve reddedilmekten hoşlanmaz. Bir insanın eleştirilmeye olan direnci bile zaman içinde gelişebilecek olumlu bir özelliktir. Henüz kişiliği tam olarak oturmamış, beğenilme, takdir edilme kavramlarının henüz bilincinde olmayan küçük bir çocuk dahi, doğası itibariyle psikolojik açıdan, olumlamalardan hoşlanır. Evde, parkta, okulda öğretmeni ya da arkadaşları tarafından beğenildiğini hissetmesi ona iyi gelir ve özgüvenini tesis etmeye katkı sağlar.
Bu güzel duygunun farkına varan ve alışan insan daima bu duyguyu yaşamak, hayatının her alanında fark edildiğini, beğenildiğini bilmek ister ve bunun için her şeyi yapar. Bireyin beğenilme duygusunu karşılayabileceği en uygun ortamlardan biride sosyal medya platformlarıdır. Sosyal paylaşım sitelerinin sunduğu beğenme, yorum yapma ve paylaşma imkânları insanlara bu isteklerini karşılama olanağı tanır. Sosyal ağlar arasında 1 milyarı aşkın kullanıcı sayısıyla en fazla kullanıcıya sahip olan Facebook adlı sosyal paylaşım sitesinde kullanıcıların paylaştıkları yazı, fotoğraf ya da videonun sol alt kısmında bulunan ve onaylama işareti yapan el şeklindeki buton, diğer kullanıcıların paylaşımlarını beğenip beğenmemesini sağlar.
Türkiye‟de Facebook‟tan sonra ilk sıralarda yer alan ve 300 milyonu aşan kullanıcı sayısına sahip olan Instagram adlı sosyal paylaşım sitesi ise daha fazla fotoğraf ve video paylaşımına imkân verir ve kullanıcıların paylaşımlarına üst üste iki kez dokunduktan sonra içeriğin ortasında kırmızı renkli bir kalp ile gönderiyi beğenme imkânı sunar. Bu beğenme eylemini daha eğlenceli, renkli ve duygulu hale getirmektedir. Sosyal medya fotoğraf, video, ses, yazı gibi çeşitli içerikler sayesinde insanın neşe, öfke, hüzün, isyan gibi birçok duygusunu somutlaştırıp ifade etmesini sağlayan ve zengin uyarıcı çeşitliliğiyle vakit geçirmek ve haberdar olmak için vazgeçilmez bir ortamdır.
Günlük hayatta şüphesiz ki herkes beğenilmek ister, ama kimse bulunduğu ortamdaki insanlara kolayca “Bugün güzel olmuş muyum? Beni beğendiniz mi? Kıyafetim yakışmış mı?” diye tek tek soramaz. Ancak fotoğrafını sosyal medya mecralarına yüklediğinde, beğenilmek, onaylanmak, dikkat çekmek, ulaşmak/ulaşılmak gibi karşı taraftan duymak istediği iltifat beklentilerini gerçek hayata göre çok kolay bir şekilde onlarca beğeni alarak karşılayabilir. Basitçe düşünüldüğünde internet ortamı küresel bilgisayar ağlarının oluşturduğu bir iletişim alanıdır ve bu ortamda kullanıcılar olmak istediği kişi olma konusunda özgürdürler. Yani sanal dünyada kişileri artık kendileri değil birbirlerinin ekranlarına yansıyan iletileri temsil eder. Kişiler gerçek hayatlarındaki belki de memnun olmadıkları kişiliklerinden sıyrılıp, internet ortamında çok farklı bir profil sunarak, buradaki varlıklarına yön verebilirler.
Kullanıcıların genellikle sadece iyi taraflarını gösterdiği sosyal medya platformlarında takdir edilmek ve onaylanmak için kontrolü kullanıcıya bırakmaktadır. Bu açıdan bakıldığında kullanıcıların olağan, sıradan görüntüsünün aksine, „olması istenen ben‟ algısıyla sosyal ortamda beğeniye sunduğu içeriklerle, üstü kapalı şekilde gerçek hayattaki takdir arayışını dile getirmektedir. Kullanıcılar yaptıkları paylaşımlarla mutlu olduğunu, duyarlı olduğunu, üzgün olduğunu ifade ederek başkalarının onayını almak ve kayda değer olduğunu görmek istemektedir. Bu isteklerin yoğunlaştığı noktada birey kendi olmanın, sıradan olmanın sadeliğini reddetmekte; ünlülerin, popüler isimlerin giyim tarzıyla, yüz ifadesiyle, onların gittiği mekânlarda bulunmakla daha çok beğeni toplayabileceğini düşünmektedir.
Bir bakıma sosyal medyada belli bir kitle tarafından takip edilmek, birileri tarafından bilinmek bireye bu duyguyu tattırabilmektedir. Jake Halpern‟e göre günümüz gençleri, önceki nesillere göre kendilerini çok daha fazla önemli hissediyor ve gençlerin yüzde 31‟i günün birinde meşhur olacağını düşünüyor. Bu ciddi oran değerlendirilirse bireylerdeki bu istek/hayal narsisizmin ve ilgi odağı olma isteğinin dışa vurumu olarak görülebilir. Medya ve popüler kültür sayesinde insanlara sürekli „ünlü biri olabilirsiniz, olmamanız için bir sebep yok‟ mesajı verilmektedir. Dahası internet devrimiyle, bireye interaktif haberleşme şansı veren sosyal medyanın temelde vermek istediği, „Başkasının seni fark etmesine ve onaylaması için çalış‟, „hızlı ol‟, „her detayı basitçe yayınla‟ gibi mesajlardır. Nitekim realiti şovların, evlendirme programlarının, yarışma programlarının sıradan insanları gündem taşıdığı bir zamanda herkes bir gün meşhur olabilir.
Paylaştığı fotoğraflarla “özel” olduğunu, “başka” olduğunu sürekli diğerlerine göstermeye çalışan kullanıcılar, bu beğenilme beklentileriyle narsist bir kişilik sergilemektedirler. Sürekli şahsi fotoğraflarını yayınlayarak, çok beğenilmeyi ve iyi ya da kötü yorum yapılmayı bekleyerek, başkalarının kendileri hakkında ne düşündüklerini merak etmektedirler. Bazı yorumlar kötü ve nefret dolu olsa bile, bireye hoşnutsuzluk vermez. Çünkü olumsuz yorumlar bile bireye „insanlar benden nefret edecek ya da benimle ilgili yorum yapacak kadar yakından ilgileniyorlar‟ hissini yaşatabilir. Beğenilme eylemiyle kıyaslandığında “yorum alma/yazma” birey için çok daha farklı etkilere sahiptir. Beğenip geçmenin ötesinde vakit ayrılıp, düşünülüp kendi hakkında bir şeyler yazılması bireyi çok daha fazla tatmin etmektedir.
Bu duygular ya da benzeri gereksinimler, narsistik gereksinimlerdir. Her insanın hissedebileceği normal duygular gibi görünse de, bu beklentilerin somut ifadesi genellikle olumsuz duygulara yol açabilir. Doğrudan söylenilmese de burada asıl amaç başkaları tarafından kendine göre hak ettiği değeri görmek ve takdir edilmektir. Bu iltifat açlığının doyurulması için bireyler çok fazla zaman harcamakta ve bunun için her şeyi yapmaktan çekinmemektedirler. Beğenilme ve popüler olma isteği taşıyan birçok sosyal medya kullanıcısı, bu ilgiye karşı o kadar doyumsuzdur ki sosyal ağlarda tanımadıkları kişilerin dahi arkadaşlık isteklerini kolayca kabul etmektedir. Bunun için sürekli profil güncellemek, fotoğraflarını yenilemek, yediğini içtiğini sergilemek, estetik olmasa bile öz çekim(selfie) fotoğraflarını yayınlamak gibi her türlü imkânı fırsata çevirmektedirler. Burada narsisizm ile sosyal medya kullanım sıklığı arasında bir benzerlik kurulabilir. Öyle ki birçok araştırmaya göre narsistik olarak değerlendirilebilecek birçok davranış, sosyal paylaşım sitelerinde de görülmektedir.
Sosyal ağlardaki çoğu kullanıcının yaptığı paylaşımlarla aslında kendi reklamını yaptığı görülmektedir. Nasıl ve nereden giyindiğini, neyi nasıl yaptığı, kimlerle nerelerde eğlendiğini görsel belgelerle göstermeye çalışmaktadırlar. Sosyal medya kullanıcılarının bu davranışları gözlemlendiğinde paylaşımlarını yaparken kendinden tamamen emin ve başkalarının düşündüklerini önemsemez bir tavır takındıkları görülmektedir. Ancak aynı kullanıcılar, bekledikleri beğeni ve yorumlar yapılmadığında memnun olmamaktadır. Buradan bu bireylerin aslında içsel süreçlerinde tamamen başkalarının düşünceleriyle ve yorumlarıyla beslenmeye meyilli oldukları çıkartılabilir. Psikoloji biliminde bu tarzda davranışlar sergileyen kişilerin „patolojik narsisizm‟ yaşadığı düşünülmektedir. Patolojik narsisizme göre en önemli şey, bireyin tamamen dıştan gelen yorumlara göre hareket etmeye açık ve muhtaç olmasıdır.
Genelde görkemli, gösterişli tarzda davranışlar gösteren, başarı, güç, güzellik ve zekâ gibi kavramlara sınırsız bir biçimde sahip olduğuna inanma içgüdüsü yaşayan kişiler, sosyal medyada kendini ve sahip olduklarını teşhir ederek, ilgi çekmeyi ve takdir edilmeyi beklemektedirler. Bir kişi ne kadar ilgi çekmek isterse o kadar profil ve durum güncellemesi yapmakta, fotoğraf paylaşmakta ve kendini etiketlemektedir. Yani psikolojik açıdan bakılacak olursa, sosyal medyadaki bu aktiviteler o kişinin psikolojik durumunu açıklamaktadır. Aslında sosyal medya, kullanıcıların bastırdıkları birçok duygunun daha çok ortaya çıkmasına zemin hazırlamasına ortam sağlar.
Devamlı kendi fotoğrafını paylaşanlar, nasıl göründüğünden ziyade, karşı tarafın nasıl görmek istediğine göre poz vererek daha çok beğeni ve takdir toplamak ister. İçinde bulundukları anın aksine, bohem bir şair, düşünceli bir filozof, sıra dışı ve ilginç bir anne, isyankâr bir genç, entelektüel biriymiş gibi davrandıkları karelerle kendilerini herkese açarak, aslında içindeki değersizlik hissini ve başkalarının onayına olan bağımlılığını ifade etmektedirler. Sosyal medyada önem teşkil eden yalnızca beğenilme, yorum yapılmanın psikolojik alt yapısı değil aynı zamanda beğenme, yorum yapma eylemi de önemlidir.
Herhangi bir sosyal paylaşım sitesinde, bir paylaşımın altındaki „beğen‟ butonunu tıklayarak birey farkındalığını ifade etmiş, sosyal bir etkileşimde bulunmuş olmaktadır. „Beğen‟ eylemi sosyal medyada önem verdiğiniz şeylere olumlu geri bildirim vermenin bir yoludur. Bu basit dijital yol, günlük hayattaki „evet‟lerin, „katılıyorum‟ların, „bence de‟lerin kolay şeklidir. Arkadaş listesinden biri ile iletişim kurarak o kişinin ya da grubun farkında olduğunun, onayladığının işaretidir. „Buradayım‟, „seni gördüm‟ ve „seni anlıyorum‟ anlamına gelmektedir. İnsanlar, sosyal ortamlarda var olarak ve var olduğunu interaktif biçimde göstererek, aslında gerçek hayatta olduğu gibi sosyal bir sermaye edinmektedirler.
Sosyal sermaye kişilerin değer yargıları ve davranış biçimleri arasında kurulan ve birlikte hareket etme konusunda diğerlerine avantaj sağlayan bağlantılardır. Gerçek hayatta takdir etmek/edilmek, beğenmek/beğenilmek nasıl kazanç sağlıyorsa, sosyal medyada da aynı şey geçerlidir. Ayrıca sosyal medya sayesinde fiziksel ve yüz yüze iletişim kurmadığımız halde bu bağlantılarla sosyal sermaye sanal olarak oluşturulur ve „Beğen‟e tıklayarak karşılıklı kazanç sağlayan, sosyal bir birliktelik kurulmuş olur.
Sosyal medyada yapılan gözlemler doğrultusunda beğenme, yorum yazma, paylaşma vs. gibi eylemler yapıldığında bireyler, sosyal duygularında bir artış yaşamakta, hiçbir şey yapmadan yalnızca uzaktan takip eden pasif kullanıcılar ise yalnızlık hissine kapılarak, sosyal bir soyutlanma hissine kapılmaktadırlar. Yani sosyal medyada aktif olmak kullanıcılara sanal bir empati kurma duygusu yaşatmaktadır. Beğen butonunun bir diğer psikolojik yanı ise kişilerin sosyal medyada arkadaşları ile dayanışma içerisinde olmak isteğidir. Çünkü bu sayede nasıl bir kimliğe sahip olduğunu bildirmektedir.
Eğer bir kullanıcı, başka bir kullanıcının durum güncellemesini beğendiyse, açık bir şekilde insanlara bu konuda o kişiyle aynı fikirde olduğunu, onu onayladığı mesajını vermiş olur. Hangi doğrultuda ne düşündüğünüzü tek bir tık ile ifade eder. Daha şüpheci ve detaylı düşünülürse, sosyal ağlardaki hareketler, kullanıcılarının cinsiyetlerini, siyasi fikirlerini, yaşlarını, zevkleri, tercihlerini tespit etmek zor olmayacaktır. Yani sosyal medyadaki beğenmeler kişinin kimliğini ele vermiş olur. Bireyler beğenme eylemini psikolojik geri dönüş almak içinde kullanırlar. Eğer birilerinin fotoğrafını beğeniyorlarsa, onlarında aynı şekilde onun fotoğrafını beğenmelerini beklemektedirler. Daha fazla beğeni alırlarsa kendilerinin daha fazla sevildiğini hissederken, beğenilmediğinde ya da fark edilmediğinde reddedilmiş hissine kapılmaktadırlar. Bu durumda birçok kullanıcının, sosyal medya sitelerine girerken, başkalarının ne yaptığını görmekten çok, kendisinin ne kadar fark edildiğini görmek için girdikleri anlamı çıkarılabilir. Bütün bunlar bireyin sosyal medyada bulunma ve kendini teşhir etme nedeninin, fark edilmek, onaylanmak ve elbette takdir edilmek için orada olduğunu anlatmaktadır.
Yararlanılan Kaynaklar
Nurten Sepetçi, Sosyal Medyada Mahremiyet Algısının Çöküşü: İnstagram Örneği
Marshall McLuhan, Yaradanımız Medya
Asiye Kakırman Yıldız, Sosyal Paylaşım Sitelerinin Dijital Yerlilerin Bilgi edinme ve Mahremiyet Anlayışına Etkisi
Mehmet Bulut, Gençlik ve Sosyal Medya Araştırma Raporu
Hal Niedzviecki, Dikizleme Günlüğü
Fatma Barbarosoğlu, Şov ve Mahrem
Erving Goffman, Günlük Yaşamda Benliğin Sunumu
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Nurten Sepetçi’ye aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Etiketler

Ömer Burak Karatay

Uzun zamandır bildiklerini siz değerli kullanıcılarımıza aktarmaktan mutluluk duyan, araştırıp öğrendikçe bu siteye yazıp diğer insanların da bilgilenmelerini sağlamaktan zevk alan bir yönetici ve yazar. Ekonomi alanındaki gelişmeler / bilgilendirici metinler için www.ekodemi.com'a davetlisiniz. Bizlere her türlü fikir, istek ve şikayetlerinizi admin@kenandabirkuyu.com üzerinden; markalarınızı değerlendirmek ve binlerce tekil kullanıcıya reklamınızı yapmak için reklam@kenandabirkuyu.com adreslerinden benimle iletişime geçebilirsiniz.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu