Kategori arşivi: Tarih

Eski Türk Toplumunda Kadının Yeri

İlk Topluluklarda Kadın

Eski Türk toplumlarında kadının sahip olduğu yeri daha iyi gözler önüne serebilmek için kadının, insanlığın varoluşundan itibaren nasıl bir durum içerisinde olduğunun anlaşılması önemlidir. İnsanlık tarihi süresince kültürel ve sosyal değerler açısından kadın, bütün dünyada cinsiyetler arasında yapılan iş bölümü sonucunda
toplumun bir bireyi olarak değişik statülere sahip olmuştur. Yapılan iş bölümleri kadının statüsü üzerinde belirleyici bir etkiye sahiptir. Erkekler fiziksel özellikleri sebebiyle daha çok dış dünyayla ilgili mücadele gerektiren işlerde etkinken, kadın eviyle ve aileyle ilgili konularda sorumlu olduğundan, bir şekilde evin dışındaki
olaylardan uzak kalmıştır. Kadının alanının bu şekilde kısıtlı olması zamanla ikinci planda ve erkeklerin statü olarak altında yer almasına sebep olmuştur. Kadına verilen değer ve kadının yaşadığı toplum içerisindeki yeri, o toplumun medeniyet seviyesini belirleyici niteliktedir.

Milattan önce 15.000 – 8.000 arasındaki Paleolitik çağda, avcılık ve toplayıcılıkla yaşamlarını sürdüren insanların gerek vahşi yaşam, gerekse iklim koşulları sebebiyle topluluklar halinde mağaralarda barındıkları görülür. Ateşin
bulunduğu bu çağda, kadınlar toplayıcılık, erkekler ise avcılık yaparak beslenme ihtiyaçlarını karşılamaktaydılar. Böylelikle toplumdaki rollerinden dolayı kadın ve erkeğin statüleri oluşmaya başlamıştır. Avcılık ve toplayıcılık görevlerinin kadın ve erkek arasında iş bölümü yapılarak paylaşıldığı bu dönemde avcılık yaparak güç sarf eden erkeğin beslenmesi ve bakımı, topladığı bitkilerle beslenmeye katkı sağlamak, erkeğin avlayıp getirdiği besinlerin saklanması ve yenmeye hazır hale getirilmesi kadının göreviydi. Henüz doğurganlık yaşına gelmemiş genç kız çocukları, doğada hazır bulunan yiyecekleri toplama, su ve yakacak odun temini görevlerini üstlenip anne olma yaşına gelinceye kadar yaşça büyük kadınlar tarafından barınak ve yemek hazırlama, hayvan derilerinden giysi dikme, doğal ürünlerden ilaç hazırlama, çocuk bakımı gibi konularda eğitilirlerdi.

Toplumdaki insan nüfusunun artarak toplulukların güçlenmesini ve devamlılığını garantileyen kadınlar bu özellikleri nedeniyle oldukça değerliydiler ve korunmalarına özen gösterilirdi. Paleolitik dönemde, farklı topluluklar
tarafından doğurganlık ve bereket özelliklerinin yanı sıra barınağın düzenini sağlayıp koruyan, hastalıkları iyileştiren kadınların “Venüs” adı verilen heykelciklerinin yapılmış olması kadınların kendi toplumları açısından önemini göstermektedir. Binlerce yıl boyunca avcılık ve toplayıcılıkla hayatta kalma mücadelesi veren insanoğlu, milattan önce 8.000 – 5.000 yılları arasındaki Neolitik çağda tohumları ekerek tarım, avladıkları hayvanları besleyip üremesini sağlayarak hayvancılık yapmaya başlamışlardır. Ancak ektiği tohumların ve barınaklarda besledikleri hayvanların bakımı onların göçebe hayat tarzını bırakıp bir yerde uzun süre yerleşmelerini gerektirdiğinden köy toplumları ortaya çıktı. Üretmeye başlayan insanoğlunun aynı zamanda iş gücüne de ihtiyacı olduğundan doğurganlık daha önem kazandı ve annelik statüsü yüceltildi.

Tarım ve hayvancılık yapan bu toplumlarda erkek zamanla avcılığı bir kenara bırakarak iş gücü ihtiyacının baş göstermesiyle kalıcı olarak yerleşik hayata geçti. Eve dönmüş olan erkek, kadını geri planda bırakarak lider
durumuna geldi. Sabanın icadı sebebiyle iş gücü ihtiyacının azalması, kadının nesnelleşmesi, diğer erkeklerden korumak için eve kapatılması ve hatta kadının topluluklar arası takasının yapılır hale gelmesiyle değeri giderek azaldı. Zamanla sadece evin işlerini yapıp çocuk doğuran kişi sıfatına büründü. Kadının üretimdeki rolünün azalması toplumsal statüsünün düşmesine sebep olmuştur. “Ancak, bu dönemde de, anaerkil düzenin devam ettiği ve kadının halen bereketin simgesi olduğu görülmektedir. Öyle ki, bereket inancına bağlı olarak, yiyecek ve içecek kaplarının hamile kadın vücudunu sembolize ettiği görülmektedir”.

Milattan önce 5.000 – 3.000 dönemine gelindiğinde ise köy toplulukları büyümüş, surlarla çevrili küçük şehirler haline gelmiştir. Yaşadıkları yerin etrafına insanlarını tarım ürünlerini ve hayvanlarını koruyabilmek, o bölgenin sahibi olduğunu belirtmek için duvarlar ören insanoğlu sahip olduğu şeyler uğruna savaşmaya başlamıştır. Fiziksel güçleri nedeniyle savaşlarda etkin rol üstlenen erkeklerin değeri artmıştır. Evlerine dönüp çiftçilik ve hayvancılık yapan erkekler bu dönemde alet ve eşya yapmaya başlayınca üretimde etkin bir hale gelmişlerdir. Toplumların üretkenleşmesi ile ticaret ve ürün takasları başlamıştır. Önceleri bu ataerkil dönemde erkek kadını evliliğe razı etmek için hediyeler verirken zamanla bu durum kadını eş olarak alırken ücret ödemesi durumuna kadar gelmiştir.

Türk Destan ve Mitolojisinde Kadın

Kadınlar, eski Türk destanlarının ve mitlerinin pek çoğunda da hayatın kaynağı, ideal eş, anne, gönlün, aklın ve bilgeliğin sembolü olarak yer almaktadır. Türk destan geleneğinde kadınlar aktif bir şekilde mücadelenin içinde yer alarak erkek kahramanlar gibi hüner sergilemişlerdir. Savaşçı kadınlar destan türünün, pasif ve aşk
konusu olmuş kadınlar ise halk hikayelerinin kahramanları olarak boy göstermişlerdir. Türk kültür tarihi incelendiğinde, inanç sisteminden yaşam biçimine kadar topluma yön veren, çeşitli özellikleriyle milli değerlerin sembolü haline gelen sayısız kadın kahramanın yer aldığı görülür.

Toplum hafızasının gidebildiği en son nokta olan mitolojik anlatılar, o toplumun yapısını ve değerlerini anlayabilmek açısından büyük öneme sahiptir. Türk mitolojisinde kadın figürleri daima doğaüstü güçlere sahip kutsal varlıklardır. Gökyüzü ve tabiata ait unsurlar Türkler için kutsal sayıldığından kadınlar ay, ışık, ağaç veya su gibi unsurlarla özdeşleştirilerek tasvir edilmişlerdir.

Türk Destanlarında Kadın

Destanlar bütün toplumlarda olduğu gibi eski Türk toplumlarında da ilk edebi eserlerdir. Bu destanlar, var oldukları toplumların nasıl yaratıldığı, varlığını nasıl sürdürüp büyüdüğü, başlarından ne gibi olayların geçtiği sorularının cevap bulduğu, nesilden nesle tarihi bir gerçekmiş gibi anlatılarak aktarılan uzun hikayelerdir. Bu nedenle destanlardaki ipuçlarına bakarak bir milletle ilgili pek çok bilgiye ulaşmak mümkündür. Oğuz Han’ın annesinin ismi Ay Kağan’dır. Eşlerinin ilki bir ışık hüzmesinden oluşmuş, diğeri ise bir ağaç kovuğunda karşısına çıkmıştır. Yaratılış Destanı’nda Ülgen’e yaratma ilhamını veren Ak Ana idi. Göç Destanı’nda ise Sungur, Kutur, Tükel, Ur ve Bögü Tigin bir ağaca inen mavi ışıktan doğmuşlardır. Manas Destanı’nda, Manas’ın eşi Kanıkey, kocasının silahlarını kuşanarak, onun atına binmiş ve savaşarak Kalmukların esir aldığı kocasını kurtarmıştır. Kanıkey destanda ayrıca, erkeklerle yapılan at yarışında iyi bir binici olduğunu kanıtlamış, savaş meydanlarında oğlu Semetey’in yanında savaşırken oğlunun yokluğunda da yaşlanmasına rağmen düşmanla birebir savaşarak alt etmiştir.

Almambet, etrafı düşmanlar tarafından sarıldığında annesi Altın Ay atlı ve silahlı bir şekilde düşmana saldırarak oğlunu kendi canı pahasına kurtarmıştır. “Birden at üzerinde silahlı anası Altın Ay’ı gördü. Anası oğlunu kuşatan düşmanlara, yavrusunu yakalayanlara saldıran dişi kaplan gibi, hücum ederek, düşmanın safını yardı. Almambet muhasaradan kurtulup kaçmayı başardı. Altın Ay oğlunu kurtardı fakat kendisi düşman süngüsü ile öldürüldü.

Destanlarda kadın figürlerinin Kanıkey ve Ayçörek örneklerinde olduğu gibi eşleri ve oğullarının başına gelecek kötülükleri önceden rüyalarında görmeleri, Türklerin kadını doğaüstü bir varlık olarak görmelerini açıklayabilecek özelliklerden yalnızca biridir. Göç Destanı’nda Uygur ve Göktürklerce kutsal kabul edilen ağaç, kadınsal bir özellik olan doğurganlıkla tasvir edilmiştir. Dede Korkut masallarında, Kan Turalı’yı düşmandan kurtaran, at binip silah kullanan eşi Selcen Hatun’dur. Bamsı Beyrek’in beşik kertmesi ve sevgilisi Banı Çiçek, sevgilisinin kuvvetini sınamadan onunla evlenmeye razı olmamıştır. Bamsı Beyrek yıllarca esir tutulduğunda ise büyük bir sadakatle onu beklemiştir. Dede Korkut hikayelerinde, Tepegöz örneğinde de görüldüğü üzere, Türk toplumlarında kadının
rızası olmadan yaşanan gayri meşru ilişkilerin sonucunun felaket olacağına inanılırdı. Zira Tepegöz, bir çobanın Peri Kız’a tecavüzü sonucu dünyaya gelmiş bir yaratıktır. Milletlerin kültürü ve medeniyeti hakkında pek çok bilgi içeren destanların oluşum sebebi tarihi olaylar olsa da özellikle toplulukların yaşayış şekillerini anlama bakımından da önem taşır. Nesilden nesle sözlü olarak aktarıldığı göz önünde bulundurulduğunda, anlatılarda yer alan olay, kişi ve unsurların gerçeğe uygunluğunun toplum tarafından onaylanmış olduğu söylenebilir.

Türk Mitolojisinde Kadın

Türklere ait yazılı tarihten daha öncelere gidildiğinde, kadına verilen değeri mitolojik unsurlarda da görebilmek mümkündür. Tanrı katında kadının yeri erkeğin üstündedir. Eski Türklerde tek Tanrı inancı olmakla birlikte, iyi ya da kötü roller üstlenmiş ruhlardan da bahsedilir. Yeraltında kötü ruhların, yeryüzünde insanların ve gökyüzünde Tanrının yanı sıra iyi ruhların yaşadığına inanılırdı. Umay simgesi, Türklerin zihin aleminde kadına verilen kıymetin en önemli göstergelerinden birisidir. İlk kez Kül Tigin abidesinde

“Babam kağan uçtuğunda küçük kardeşim Kül Tigin yedi yaşında
kaldı…

Umay gibi annem hatunun devletinde küçük kardeşim Kül
Tigin Er adını aldı.” sözleriyle anlan Umay, Tonyukuk Yazıtı’nda Göktürkleri kurtaran ilahedir.

türklerde kadının yeri

 

Türk mitolojisinde Umay Ana, yeni doğum yapmış anneleri ve bebekleri koruyarak doğum ve bereketi simgeleyen en üst düzeydeki ruhtur. Kutsallığı sebebiyle güneşle ilişkilendirildiğinden Sarıkız adı da kullanılır. Türk inanışına göre güneş ve ay kutsaldır, güneş kadını, ay ise erkeği temsil eder. Türk mitolojisinde iyi/koruyucu ruhlardan biri olan Umay, çocukların ve lohusa kadınların koruyucusu olarak nitelendirilmektedir. Zira Umay-Ayızıt gökteki süt gölünden su ve süt getirerek çocuğun boğazına ruh ve can olarak bir damla dökmekte ve ona hayat sağlamaktadır. Ayrıca hamile kadınların doğum ağrılarını hafifletebilme ve doğumdan sonra üç gün boyunca
başında bekleme gibi meziyetlere de sahip olan Umay, görünüş olarak bazen beyaz saçlı, beyaz kıyafetli bir insan, bazen de kuş şeklinde tasvir edilmiştir. Altay Türkleri ise onu göklerden inen gümüş saçlı, güzel yüzlü bir kadın olarak düşünmüşlerdir.

Ayzıt, güzelliğin sembolüdür. Bu anlamda Sümer ve Yunan mitlerindeki İştar ve Afrodit’e (Venüs) benzemektedir. Simgesi, Kuğu kuşudur. Ayzıt’ı simgeleyen bu kuş, kutsal sayılmakta ve onlara dokunulmamaktadır. Kuğu aslında kutsal bir kız olup; kızın kuğunun beyaz tülünü üzerine giymesi ile kuğu, çıkarması ile kız olmaktadır. Ayzıt, gökten gümüş tüylü bir kısrak suretinde inmektedir. Yele ve kuyruklarını kanat gibi kullanmaktadır. Bu
nedenle Ayızıt için “Ayızıt töreni” adı verilen özel tören yapılmaktadır. Tören sırasında kadının yüksek ses ile gülmesi kadının hamile kalacağı anlamını taşımaktadır. Ayızıt’ın kadınlar ve çocuklar ile birlikte dişi hayvanları ve hayvan yavrularını koruduğu da söylenmektedir. İnsanları koruyan Ayızıtlar, yaz günlerinde güneşin doğduğu yerde, hayvanları koruyan Ayızıtlar da kış günlerinde güneşin doğduğu yerde bulunmaktadır.

Alaçın Ana, Türk mitolojik inanışında doğaya can veren ve onu korumakla sorumlu olan iyi bir ruhtur. Onun sayesinde doğadaki her şey bir düzen ve uyum içindedir. Kayın ağaçları onun barınağı olduğundan bu ağaç Türkler tarafından kutsal sayılırdı. Alaçın Ana, ışıklı bir yüz ve beyaz saçlarıyla tasvir edilir. Yaratılış Destanı’nda Ülgen’e yeryüzünü yaratma ilhamını veren, yaşamı başlatıp her şeye ruhu veren Ak Ana’dır. Başında üç boynuzlu bir taç taşıyan ve ışıktan oluşan Ak Ana’nın vücudunun alt kısmı balık şeklinde olup mavi bir kuyruğu olduğuna inanılırdı. Tanrı Ülgen’e yaratma kudreti ve ilham veren Ak-Ene veya Ak-Ana ya da Ürüng-Ayızıt Beyaz Kadın Yaratıcı’dır. Altay Türkçesinde ak, cenneti ifade etmekte olup, Cennette oturan, rengi ve ruhu bembeyaz
tanrılara Aktu/Aklılar denilmektedir. Aklılar, SütAk Göl’ün/süt renginde olan göllerin bulunduğu göğün üçüncü katında oturmaktadırlar.

Besleyici, barındırıcı ve hayat verici olan Yer/Toprak Ana, göğün üçüncü katında oturmaktadır. Sekiz köşeli bir eve sahip olan Yer/Toprak Ana, kutlu, güçlü bir kadındır. Aynı zamanda evrenin ruhu olan Toprak Ana, bitmez tükenmez bir hayat gücüne sahiptir. İnsanlara bol tahıl vererek onlara iyilik yapmaktadır. O, sağ göğsünden iki sol göğsünden bir kez emzirerek yiğitleri üstün bir güce kavuşturmaktadır. Bu yiğitlere çeşitli öğütler ve gelecekten
haberler vermektedir. Bu bağlamda da zayıf ve çelimsiz çocuklar, anne babaları tarafından toprağa gömülmesi neticesinde çocuğun orada güçleneceği ve üç gün sonra bir yiğit olarak çıkacağı düşüncesinin kaynağı da bu felsefedir. Her bir arazi parçasına yer İyelerini gönderen Yer Ana’ya beyaz tavuk başta olmak üzere balık, koyun veya öküz kurban edilmektedir.

Türk mitolojisine göre Yer Ana, devleti, hayvanları ve toprağı koruyan bir ruhtur. Topraktan elde edilen her türlü ürün onun eseridir. Genç al bir kısrak üzerinde gezinen Od Ana, uzun kırmızı örülü saçları vardır. Göğüsleri çok büyük olan Od Ana, genel olarak evlerdeki ve çadırlardaki ocakları ve ateşi korumaktadır. Bu bağlamda evin ve ülkenin koruyuculuğunun simgesi olarak da kabul edilmektedir. Dokuz ateş ırmağının kavşağında dokuz köşeli bakır bir evde yaşayan Od Ana’nın her biri ateş tanrısı olan yedi oğlu bulunmaktadır. Yeryüzündeki ilk ocağı Ülgen’in kızları yakmış ve ateşi Od Ana’ya emanet etmişlerdir. Od Ana her bir ateşe ve ocağa bir tane koruyucu ruh göndermektedir. Kendi çocuğunu yediği söylenen Od Ana, Ocak ruhu olarak da değerlendirilmektedir.

Türk mitolojisinde en fazla sözü edilen kötü ruhların başında gelen Od Ana, bir başka deyişle Al Ana, uzun boylu, dağınık saçlı, genellikle kırmızı-siyah uzun bir elbise giyen, güçlü ve çirkin bir kadın olarak tasvir edilir. Hamile ya da yeni doğum yapmış kadınları, bebekleri, çocukları veya hasta insanları uykusunda boğmaya çalıştığına inanılır. Halk arasında al basması olarak adlandırılan inanışın kökeni Od Anadır.

Kurt, eski Türk inanışında kutsal bir varlık olarak kabul edilir. Asena da Türeyiş Destanı’nda Göktürklerin soyunun kurumasına engel olmuş ve soyun devamını sağlamıştır. Türk mitolojisinde güneşin simgesi olan kartalın önemli bir yeri vardır. Bürküt adı verilen çift başlı kartal Tanrı’nın makamı olan gökyüzünün kapısını bekler, Ülgen’i
temsil eder ve yine eski Türkler tarafında kutsal kabul edilen Hayat Ağacı’nın tepesinde yaşar. Tanrı insanoğlunu kötülüklerden korumak için Kartalı göndermiş fakat insanlar onun ne söylediğini anlamayınca Tanrının emriyle ilk karşılaştığı insana kamlık yeteneği vermiştir. Kam’ları yeryüzüne getiren Kartal Ana’dır. Eski Türk inanışında ağaç, soyluluğun sembolü idi. Oğuz Han, Yer’le özdeşleştirilen ikinci eşine ulu bir ağaç kovuğunda rastlamıştır. Özellikle büyük ağaçların içinde Ağaç Ana’nın yaşadığına inanılır ve kutsal kabul edilir, ağaçlara zarar verilmez, verenlerin de başına kötülük geleceğine inanılırdı. Işıktan bir vücudu ve balık gibi bir kuyruğu olan, henüz yeryüzü yaratılmadan her yer sudan ibaretken var olan Deniz İlahesi, sudan karaya çıkarken beyaz bir geyik şekline bürünmekteydi.

Oğuz Kağan Destanı’ndaki Oğuz Han’a ona yol gösteren, rehberlik eden Gök Kurt ile Hun Türklerindeki geyik aynı özelliğe sahiptir. Çin kaynaklarından alınan Göktürkler’in mitlerinde, Göktürk Hakanı’nın sevgilisi Deniz Tanrıçası dişi bir geyiktir. Ayrıca Türk mitolojisinde kılık değiştirerek geyik şeklinde görünme motifi, Anadolu’da ermiş-evliya menkıbelerinde de karşımıza çıkmaktadır.

Türk mitolojisinde yaratıcı olan Ulu Ana, Uluğ (Olı, Olu, Olo, Ulı) Ene olarak da isimlendirilmektedir. Ulu Ana; Ak Ana, Od Ana, Kün Ana, Toprak Ana, Gök Ana gibi yaratıcı güçlerin tamamını ifade etmektedir. Bolluk ve bereketin koruyucusu ve yaratıcısı olan Ulu Ana, hayat verici gücün ve ölümsüzlüğün en üst noktasını oluşturmaktadır. Ayrıca zıtlıkları içinde barındırmakta ve zıt şeyler onun himayesinde birbirleri ile yer değiştirebilmektedir. Bu bağlamda da ters işlevli varlıkları ortaya çıkarabilmektedir. Ulu Ana, çok sayıda mitolojik varlığa ve koruyucu ruhlara dönüşebilme özelliğine sahiptir. Saflığı, doğurganlığı ve cinselliği bünyesinde barındıran Ulu Ana, kendi içinde hem şeytanî hem insanî hem de hayvanî unsurlara sahiptir. O, yer altı dünyasının da göğün de sahibidir. İri göğüslü bir kadın olarak betimlenen Ulu Ana, her şeyi bilebilmektedir. Şamanlar, onu ihtiyar ve bilge bir kadın görünümünde sadece uykularında görebilmektedir. Ayrıca onun en önemli mitolojik özelliği tören koruyuculuğudur.

Eski Türk inanışında Su Ana, kaşsız, büyük siyah gözlü, uzun saçlı yaşlı bir kadın olarak tasvir edilir. Su kaynaklarını koruduğu için buralarda yaşar. Kutsal sayılan suyun kirletilmesi ve hatta suya uzun süre bakılması onu sinirlendirir. Gün/Yaşık Ana, Türk mitolojisinde Kün Ana veya Güneş (Küneş) Ana olarak isimlendirilmektedir. Gün Ana, güneş ile birlikte Gök Âlemi’nin en yüksek yeri olan yedinci katında oturan kutsal bir varlıktır. O, ayrıca insanların ilk büyük annesidir. …Hakanla hatun gök ile yerin evlatlarıydı. Güneş ana ile Ay ata onların gökyüzündeki temsilcileri idi. Hakanın mümessili olan ay ata, gökyüzünün altıncı katında, hatunun mümessili olan gün ana ise daha üstte, gökyüzünün yedinci katında idi.

“Çılan (Zılan, Cılan, Ilan) Ana adı ile de anılan Yılan Ana, yılanların kendisinden türediğine inanılan belden aşağısı yılan, üstü insan şeklinde tanımlanan, insanların derdine deva olabilen varlıklardı”.

Türk mitolojisinde önemli, bir yeri olan Yılan Ana, yeraltı ve yeryüzünün bağlantısını sembolize eder. Yılan Ana’nın dünyadaki bütün yılanları yönettiğine inanılırdı. Türklerde Şaman davullarında yılan figürü görülür.
Türk mitolojisi ve destanlarından yola çıkarak Eski Türk kadınlarının devlet ve toplum yaşayışında en az erkek kadar sözü geçtiğini söylemek mümkündür. Kadın Türk toplumunda her zaman el üstünde tutulmuş, sözlerine ve fikirlerine değer verilmiş, hak ettiği değeri görmüştür.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Eski Türklerde Müzik

Eski Türklerde Silah

Yunanistan’da İşsizlik Oranları ve Gelişimi

Kaynak

Deniz Kolgu, Hüseyin Nihal Atsız’ın Bozkurtlar Romanındaki Türk Kadın Karakterlerinin Toplumdaki Yeri ve Tasviri

 

*Bu çalışmanın tüm hakları, Deniz Kolgu’ya aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@hotmail.com

Ayasofya İbadethanesi’nin Tarihi, İnşası ve Yapılış Bedeli (27 Aralık 537)

Ayasofya ibadethanesi ibadete açıldı mı? Ayasofya ibadete açılıyor mu? Ayasofya ibadete ne zaman açılacak? Ayasofya, 10.07.2020 tarihinde imzalanan genelge ile resmen ibadete açıldı.. Ayasofya ne zaman yapıldı? Ayasofya hakkında herşey, bu yazımızda. Tarih arşivi sizler için araştırmaya devam ediyor..

Ayasofya İbadethanesi’nin Yapılışı

I. Konstantinos tarafından Hristiyanlığın ilk defa resmi din olarak kabul edilmesinin ardından imparatorluğun farklı yerlerinde büyük kiliseler yapılmaya başlanmıştır. 380-440 yılları arasında yaşamış olan Kilise tarihi yazarı Sokrates ise Ayasofya ibadethanesinin  ilk yapısını İmparator I. Konstantinos tarafından yaptırıldığını aktarmaktadır. Sokrates, bazilika tipinde yapılan bu mabedin Büyük Konstantin tarafından 330 yıllarında yapıldığını belirtir. Birinci Ayasofya’nın mimari ahengine uyması için 337-347 arasındada tadilat yapılmıştır. İlk yapının “Megalia Eklesia” (Büyük Kilise) adıyla o zamanki kentin en büyük kilisesi olduğu düşünülmektedir. Evliya Çelebi, “Konstantin zamanında İstanbul’da öyle bir kilise yaptırıldı ki “Azrail” adı verilen bu mabed içinde oniki bin papaz, keşiş ve patrik ve ayin yapan müşrik bulunurdu. Bu Kilise Konstantin’in havariler için yaptırdığı Heron Mabedi’dir. denilmektedir.”

I. Konstantinos’un hayatını ve hükümdarlık yıllarını yazan Eusebius’da onun böyle bir yapı inşa ettirmiş olduğundan bahsetmez. İslam Ansiklopedisi’nde: “İlk şeklindeki Ayasofya ibadethanesinin uzun müddet sanıldığı gibi büyük Konstantin tarafından değil, oğlu II. Konstantios tarafından babasının vasiyeti mucibince bazilika şeklinde yaptırıldığı” nı belirtmektedir. Semavi Eyice ise: “I. Konstantinos değil oğul II. Konstantios zamanında tamamlanmıştır” demektedir. Bunlardan da anlaşılıyor ki Ayasofya ibadethanesinin ilk yapılışı konusunda farklı görüşler vardır. I. Konstantinos, 324-337 yılları arasında imparatorluk yaptığına göre Ayasofya ibadethanesi I. Konstantinos tarafından, şehri onarmaya başladığı sıralarda (M.S.326) taş duvarlı ahşap çatılı olarak yaptırılmıştır. Ancak Julius II. Konstantios (337-360) zamanında depremden yıkılması üzerine iki yılda tamiratını yaptırılarak veya bu bina küçük görüldüğünden 360 yılında Megali Ekklesia (Büyük Kilise) adıyla ilk defa ibadete açılmıştır görüşü en uygun olanıdır. İlk yapının açılışı bir kaynağa göre 15 Şubat 360 veya 15 Mayıs 360 tarihinde yapılmıştır. Bu ilk yapının büyük olasılıkla taş duvarlı, üstü ahşap çatı ile kaplanmış, uzunluğuna gelişen yani bazilika planlı bir yapı olduğu düşünülebilir. Bu ilk binanın fazla uzun ömürlü olmayıp I. Theodosios (379-395) zamanında ilk yangında ahşap çatısı yanmış tekrar aynı dönemde onarılmıştır.

II. Ayasofya’nın Yapılması ve Nika İsyanı

Konstantinopolis Patriği İoannes Khrysostomos ile İmparator Arkadios arasındaki anlaşmazlık nedeniyle patriğin sürgün edilmesi üzerine onu destekleyen halkın 20 Haziran 404’te çıkardığı ayaklanma sonucunda başlayan yangılarda ahşap çatısı ile mihrap taraflarının yanmış olduğu bilinmektedir. Böylece ilk Ayasofya ibadethanesi önemli bir hasar yaşamıştır. Bunun yanında İstanbul’da meydana gelen bir depremde de kalan kısımları yıkıldığını bazı kaynaklar bildirmektedir. Kilisenin yıkılan ve yanan taraflarının yeniden yapılması ve zarar gören taraflarının onarımı işleri, II. Theodosios (408-450) zamanında ise Mimar Ruffinos’a verilmiştir. Tadilat bu mimar tarafından
bitirilerek beş nefli (sahın), bazilika sitilinde tavanı kemerli olarak 10 Ekim 415 tarihinde yeniden ibadete açılmıştır. Bu ikinci Ayasofya ibadethanesi  415’ten 532 tarihine kadar şehrin en büyük kilisesi olarak kaldı. Bu ikinci yapıya ise; Prokopios’un aktardığına göre Bizanslılar; tanrının bilgeliği anlamına gelen “Sophia” adını vermişlerdir.

1935 yılında A. M. Schneider tarafından Ayasofya ibadethanesinde  yapılan kazılarda binanın ön tarafında bulunan büyük süslemeli frizler bu ikinci yapının giriş bölümüne aittir. Üzerlerinde 12 havariyi temsil eden kuzu kabartmaları olan frizler bu süslemeye sahip olan bir yapının oldukça gösterişli bir bina olduğu fikrini bize vermektedir. Schneider’e
göre bunlar II. Theodosios tarafından yaptırılan bazilikanın giriş cephesinin kalıntılarıdır. Bu gün Ayasofya ibadethanesinin altında bulunan kalıntıların bu dönem kalıntıları olduğu belirtilmektedir. Cornelius Gurlitt’e göre nefler üzerindeki çatısı 416’da yanmış, çatının yerine “silindirik tonozlar” yapılmıştır. 446’da mabet bir yangın daha geçirmiştir.

Bizans tarihinde gerçekleşen en önemli ayaklanmalardan birisi Nika Ayaklanmasıdır. I. Iustinianus’u devirmek için harekete geçen bir grup monofizist çıkardıkları Nika Ayaklanması adı verilen isyan sırasında 13-14 Ocak 532’de Ayasofya ibadethanesi bir kez daha yanmıştır. Patrik Yuhannes’in sürülmesi yüzünden çıkarılan isyanın sloganı “Nika” yani “zafere” dir. İsyancıların “Nika” diye bağrışmalarısebebiyle bu ihtilale “Nika İhtilali” denmiştir. Nika İsyanı’nın sebebi din çatışmasıdır. Bu çatışmada Hz. İsa’nın dinine inananlar ile putperestler karşı karşıya gelmişler ve bir saatin içerisinde beş bin kişi ölmüştür. Ayrıca putperestlerin ibadetgâhı olarak tavsif edilen kilise ki bu kilise II. Ayasofya ibadethanesidir ve tamamen yıkılmıştır.

Bizans tarihçisi Ostrogorski’nin yazdıklarına göre de ayaklanma başladığında Hipodrom’dan (Osmanlı döneminde buraya At Meydanı denilirdi) başlayan isyanda “çok yaşasın fakirlerin koruyucusu yeşiller ve maviler” diye sesler yükselmiştir. Yeşiller ve Maviler o dönemde araba yarışlarına katılan takımlardır. Bunların
taraftarları vardır. Maviler aristokrasinin, yeşiller zengin tüccar sınıfının takımıdır. Ölümle sonuçlanan rekabette, kanlı çatışmalar yaşanmıştır. Bu rekabete rağmen iki takım taraftarını ayrıştırıp isyana teşvik eden taraftarlardan bazılarını Justinyen’in haksız bir şekilde idama mahkûm etmiştir. İsyan Hipodromdaki yarışlar sırasında başlamıştır. Hipodrom’daki bu kalabalık isyancı kitlesi hapishane muhafızlarını öldürerek bütün mahpusları salıvermişler aynı zamanda hapishaneyi de yıkmışlardır. Komutan Belisarius ve Mundus’un emri altındaki paralı askerler Hipodrama girerek Justinyen’in talimatıyla büyük bir katliam gerçekleştirilerek, 30 bin kişi öldürülerek isyanı bastırmışlar. Böylece isyancılar ağır bir şekilde cezalandırılmışlardır.

III. Ayasofya’nın Yapılması ve İbadete Açılışı

13-14 Ocak 532 yılında Nika Ayaklanması sırasında çıkan yangında II. Theodosios tarafından yaptırılan Ayasofya ibadethanesi  ortadan kalkmış, kilise bir defa daha yanmıştır. I. Iustinianus, ayaklanmayı 18 Ocak’ta bastırarak elde ettiği büyük zaferin ardından kilisenin tekrar yapılması için harekete geçer. I.Iustinianus’un hayatı ve yapıları hakkındaki en güvenilir kaynak olarak kabul edilen Prokopios (500-562) yapının inşası için çalışmaların 23 Şubat’ta (532) başladığını aktarmaktadır. Sonuç olarak günümüze ulaşan Ayasofya, 532 yılında yapımına başlanmış olan son yapıdır. Yani III. Ayasofya’dır. I.Iustinianus Ayasofya’ya verdiği bu önemden dolayı Nika Ayaklanmasını bastırırken öldürdüğü 35-40 bin kişi için sonradan kan ve zulüm ile anılmamıştır.

Akıllarda hep Ayasofya ibadethanesini  yaptıran İmparator olarak anılmıştır. Yeniden inşasına başlanan III. Ayasofya ibadethanesi ile İmparator’un doğrudan kendisinin ilgilendiği bilinmektedir. İmparator beladan kurtuluşun nişanesi olarak daha büyüğünü yaptırmaya karar vermiştir. Hatta inşaatın yapımına nezaret etmek için inşaat sahası yanında kendisi için kilisevari bir taht yaptırmıştır.1 Justinianus bu kilisenin yapımı için Miletoslu İsidoros ve Tralles’li (Aydın) Anthemious olarak bilinen iki Batı Anadolulu mimarı görevlendirmiştir. Bu iki mimarın ortaya çıkardığı plan, bütün mimari tarihinde hala eşsiz olacak kadar cüretliydi. Bu bakımdan Ayasofya Bizans sanatının değil, sadece iki Anadolulu mimarın şaheseri olarak düşünülebilir.

Bu iki mimar hem önceden yapılagelen kubbeli bina usulünü hem de bazilika denilen Hristiyanların haçvari planını tam bir maharetle uygulayıp benzeri görülmemiş bir eser meydana getirmişlerdir. Bu inşaatta önceki seferler sürekli yandığı için ahşap malzemeden kaçınılmıştır. Celal Esad, bundan dolayı inşaatta İran usulünü takip ederek bunu tekâmül ettirdiklerini söylemektedir. Bu inşaatta taş ve tuğla kullanılmıştır. Taş yalnız esas ayaklarda ve zemin kaplamada kullanıldı. Gergi unsuru olarak ahşap malzeme kullanılmıştır. Duvarlar tuğladır.
Rivayete göre binanın kubbesi için Rodos’tan özel hafif tuğlalar hazırlatılıp getirtilmiştir. Kubbede hafif olduğu için Rodos toprağı kullanıldı. Bu tuğlalar ekserisi kare şeklinde olup 37 cm uzunluğunda ve 5 cm kalınlığındadır. Harcına horasan harcı, arpa, söğüt, karaağaç ile kireç karıştırıp özel bir karışım yaptılar. Bu karışım binayı dayanıklı kıldı Bu yapı için imparatorluğun hâkim olduğu tüm topraklardan malzeme getirildiği bilinmektedir. İnşaatta 1000 usta, 10 bin işçi çalıştığı belirtilmektedir. Yapımı için Nika Ayaklanması’ndan kısa bir süre sonra (39 gün sonra) 23 Şubat 532’de başlanmış, bezeme dışında kalan bölümler 5 yıl, 10 ay, 4 gün sürmüş, 27 Aralık 537’de bina yapımı bitirilmiştir.

ayasofya ibadete açıldı

Batıda yer alan bir atriumla birlikte külliyenin dış duvarları, yaklaşık 92 m. uzunluğunda ve 70 m. genişliğinde bir dikdörtgen oluşturmuş ve bir bazilikanın tüm özelliklerini taşısa da, III. Ayasofya’nın bir kubbe ve iki yarım kubbe ile örtülmüş olması da onu özgün kılmıştır. Ayasofya’nın açılış merasimi 26 Aralık 537’de yapılmıştır. İçinin süslemeleri uzun yıllar devam etmiştir. Ayasofya’nın açılışında 1000 öküz, 6000 koyun, 600 geyik, 10000 tavuk, 10000 horoz kesilerek fakirlere ve halka dağıtılmıştır. Bunlar abartılı rakamlar olarak görünüyor. Ayasofya açılışta tamamlanamamış, tam olarak tamamlanıp bitirilmesi II. Iustinianus zamanında (565-578) olmuştur. 558’de ana kubbe çökünce, İsidoros’ un yeğeni olan Genç İsidoros’ un yaptığı ve günümüzde de ayakta duran kaburgalı yeni kubbe 562’ de tamamlanmıştır. 23 Aralık 562’de açılan Ayasofya, ilk şeklinden daha yüksek bir iç mekâna sahip olmuştur.

Mabed’in açılışı için son derece görkemli bir tören yapılmıştır. İmparator Justinianus Ayasofya’ya zafer arabası ile gelmiş, Atriumda (avlu) arabadan inerek başta Patrik Menas olmak üzere doğu kilisesinin önde gelenleri ve tüm devlet erkânınca karşılanmıştır. Patrik ile el ele tutuşarak mabetten içeri giren İmparator gördüğü ihtişam karşısında kendini tutamamış; “Çok şükür Tanrıya ki böyle bir yapının kurulmasına beni memur etti” yine Kudüs’te ki Hz. Süleyman mabedini kastederek: “Ey Süleyman seni geçtim” diye bağırmıştır.

Eski Ayasofya ibadethanesinin kalıntıları yeni binanın altında kalmıştır. İstanbul ve Ayasofya ibadethanesi  hakkında geniş bilgiler veren Koca Nişancı Reisülküttap Celalzade Mustafa Çelebi’nin, Hicrî 948 (1541) tarihinde yazılan, “Taríh-i Kala-ı İstanbul ve Ma’bed-i Cami-i Ayasofya” adlı eserde derlediği bilgilerde: “II. Ayasofya’nın enkazına ait olan
taşların, sütunların ya da diğer yapı malzemelerinin III. Ayasofya ibadethanesi inşaatında kullanılmadığı bu enkazın denize döküldüğü” bildirilmektedir. Çünkü müverrihlere göre II. Ayasofya’nın enkazı böylesine yüce bir mabede layık değildir ve putperestlerin kilisesinin enkazını kullanmak haramdır. Bundan dolayı bu enkaz Abdülkayyum Efendi’ye göre denize dökülmüş, Celalzâde Mustafa Çelebi’ye göre ise bir başka yerde korunmuştur.

Ayasofya’nın Yapılış Bedeli

Ayasofya ibadethanesi gibi büyük ve gösterişli bir mabedin yapımında hiçbir masraftan ve ayrıntıdan kaçınmadıklarını görülmektedir. Böyle bir binanın az bir maliyetle bitirilmesi düşünülemezdi. Iustinianus, İmparatorluğun bütün imkânlarını kullanmış, binanın bitmesi için yoğun gayret göstermiş, gayreti sonucunda bu mabedi yaptırmaya muvaffak olmuştur. Mabedin inşası için ne kadar harcandığına dair net bir rakam çıkarılmasa da farklı görüşler bulunmaktadır. Kadaynos’un rivayetine göre, Ayasofya binasına 361 milyon dolar miktarında bir para sarf edilmiştir. Mr. Cooks “Memalik-i Osmaniye’ye Dair” adlı risalesinde binanın 70 milyon dolara mal olduğunu belirtmiştir.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Türkiye’de Bağımsız Kiliseler ve Faaliyetleri

Ayasofya – Vikipedi

Kaynak

Abdullah İkinci, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Ayasofya

*Bu çalışmanın tüm hakları, Abdullah İkinci’ye aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Osmanlı Ekonomisinde Galata Bankerleri

Osmanlı kimlerden borç aldı? Galata bankerleri kimlerdir? Osmanlı’nın büyük bankerleri kimlerdir? Baltazzi ailesi kimdir? Galata bankerleri ile ilgili merak ettikleriniz, bu yazımızda. Tarih arşivi sizler için araştırıyor.

Balta Limanı Anlaşması’ndan sonra Osmanlı limanlarında İstanbul, İzmir ve Güney Limanları ve Karadeniz limanlarında yabancı tüccarların ürünlerinin Galata Bankerlerini ve bunların liman kentlerinde işbirliği içinde oldukları ortaklarını daha da zengin etmiştir. Galata Bankerlerinin önemli bir özelliği kredi sağlama, yerli ve yabancı tüccarları finanse etmeleriydi. Bunlar arasında sıyrılan Rum Bankerler, tüccarlarla kurdukları ortaklıkla düşük kredilerle satın aldıkları malları, peşin para ile satarak elde ettikleri parayı üzerine birkaç kat faiz koyarak gene bu malları pazarlayanlara ve tüketicilere kredi olarak verebiliyorlardı. Bu tüccar ve bankerler, işbirliği sayesinde, ihracat mallarından özellikle hububat düşük fiyatla satın alıyor, Batıya ihraç edilen malların ucuza
kapatılmasını sağlıyorlardı. Bu oluşum göz ardı edilemeyecek bir oluşumdur zira Osmanlı’nın ticaretini sürdüren bu Gayrimüslim tüccarlardan Rumlar tekelci alıcı ve tekelci satıcı olarak güçlenirken Ermeni ve Yahudiler ise dâhili tüketim ihtiyaçlarını finanse etmektelerdi. Ermeniler ayrıca “devlet sarraflığını” yürütmekte Yahudiler ise yüksek memurların ve saray çevresinin masraflarını finanse etmektelerdi. Galata bankerleri ve İngiltere..

İngiltere’nin Osmanlı pazarlarında hâkim hale gelmeye başlaması ve yabancı ürünlerin sıklıkla görülmesi de Sanayi Devrimiyle daha da hız kazanmıştı. İngilizlerin ve Batılıların yabancı tüccarlar ile imparatorluk içindeki azınlıklardan ortaklarına ve Galata Bankerlerine serbest faaliyet göstermelerini sağlayan Balta Limanı Anlaşması, Osmanlı piyasasında bunların ve dolayısıyla Batı etkisinin artarak yerleşmesine sebep oldu. Böylece Osmanlı İmparatorluğunda Batının ve İngiliz ekonomik politikasının yarattığı şekilde bir ticari ve finans burjuvazisi meydana geldi. Bunlar da finans gücü sayesinde 19. yüzyılın ortalarından itibaren Osmanlı idaresinde bazı mevkileri ele geçirmeye başlamışlardır. Ayrıca güçlenen bu burjuvazinin açtığı okullarda yetişen eğitimli yeni nesil daha etkin ve tanınan isimleri çıkaracak bunların da hem memuriyetle hem de bankerlik faaliyetleriyle Osmanlı yönetimi arasındaki münasebeti ise daha sıkı olacaktı.

Galata Bankerleri Osmanlı yönetiminde etkili olmayı çıkarları açısından her zaman gaye edinmiş topluluk ve varlıklarının devamının da buna bağlı olduğu söylenebilir.

Dolayısıyla saray çevresiyle işbirliği içinde olan bankerlerin bu münasebeti Tanzimatla devlet görevlilerinin gücü ve yetkisinin artmasıyla bunlarla kurulacak iyi ilişkilere dönüşmüştür. Örneğin bankerlerin tüm valilerle iyi münasebetleri vardı. Valilerin bankerlerden aldıkları borçları ya da verdikleri rüşveti karşılayabilmek için iltizam usulü ve aşar vergisinin toplama mekanizmasını kullanmaları söz konusudur.

Bundan başka, piyasayı kontrol eden bu grup, Galata Bankerleri üzerinde 1838 Ticaret Anlaşması’nın ne tür sonuçları oldu ya da anlaşmanın yaratmaya çalıştığı yeni ortam bunları nasıl etkiledi. İşin bu tarafını değerlendirdiğimizde Çin’de Nanking Anlaşması’nın Co-hong tüccarlarının ya da geleneksel kısıtlamaların etkisiyle pazarlara nispeten daha az nüfuz edebilmesinin anlaşılmasına yardımcı olacaktır. Yukarıda da bahsedildiği üzere Osmanlı piyasasını kontrol etmeye muktedir olan bu grubun, 18. yüzyılda varlığını, 19. yüzyılda da toplumda ve yönetim mekanizmasında etkinliğini giderek artırmaya başlaması ile İngiliz ve yabancı tüccarların ve bunların mallarının pazarlara girişinde, bu grupların komprador olarak algılanıp algılanamayacağı hususunu 1838 Ticaret Anlaşması’nın bunlarla olan ilişkisi üzerinden değerlendirmek mümkün olacaktır.

1839 yılında ilk kaimenin çıkarılması ile ithalatta kullanılan paranın önemi ortaya çıkmıştır.

Bu para ise Galata Bankerleri tarafından büyük faiz ve komisyon marjları tarafından sağlanmıştır. Haydar Kazgan’ın belirttiğine göre kaime ve gümüş paraların ithal mallarını değerlendirmede sürekli değişen bir kur meydana getirmesi mallar üzerinde spekülasyona yol açmasına sebep olmuştur. Bu faaliyetler de Galata Bankerlerinin daha çok kazanmasına neden olmuş, gümrük resimlerinin iltizamında büyük ihaleleri kazanabilecek kadar güçlenmeleriyle sonuçlanmıştır . 1838 Ticaret Anlaşması ise İngiliz mallarının %3’lük bir değer ile düşük bir gümrük resmi ödenmesi ile daha çok malın Osmanlı İmparatorluğu pazarlarında talep edilmesi bu resimlerden elde edilen gelirleri yükseltmişti. Bu durum gümrük iltizamında bankerlerin yeni bir yöntem geliştirmesine neden olmuştur. İltizam müzayedelerinde bir bankerin iltizamı üstlenmesini sağlayarak diğerlerinin ise arka planda elde edilen gelirden pay alabilmeleri mümkün olmuştur. Bu şekilde iltizam gelirinden pay alan diğer bankerler ve iltizamı alan banker güçleniyordu. Gümrük resmi, genellikle yabancı paralarla tahsil edilirken iltizamı üstlenen bankere ihale edilen gümrük hâsılatı, devlete kaime veya gümüş para ile ödenmekteydi. Galata bankerleri ticaret kısmını nasıl etkiliyordu?

Ticaret anlaşmasıyla gümrük resminin %3 oranında azaltılmasının sonucu olarak gümrük hâsılatının artması ve devletin önemli bir gelir kaynağının oluşmasının başka sonuçları da vardı. Tanzimatın da etkisiyle devlet kadrolarında gelişme yaşandı örneğin iltizamı olan bir banker 200 kişiye kadar memur çalıştırması söz konusu olabilmiştir. Avrupa mallarını toptan satan ve ithalatçılık yapan kişilere dönüşen devlet kadroları ve saray çevresi kısa vadede olumsuz sonuçlarla yüzleşmek zorunda kalmışlardı. Sermayelerin ortaya konduğu itibarla iflasın önlenmesi için dış borcu kaçınılmaz kılmıştı. Tüketim olanaklarının artması ile tüketimi düzenlemek için Şirketi Hayriye adlı kurum böyle “bir tüketim reform modelinin” üründür. Zira Batı mallarının girişi ile Batı usulü hizmet tüketimi de yaygınlaştı bu suretle de tüccar, memur ve esnaf da bu harekete katıldı ve tüketimin yeni bir boyutunun kabulü sağlandı.

Balta Limanı Anlaşması’nın en önemli sonuçları arasında ihracat gümrüklerinin yeniden düzenlenmesi ile İngiliz tüccarlarının serbestçe dolaşması sayılmaktadır.

Ancak bu anlaşmanın imzalanmasından sonra ilk yıllarda olumlu sonuçlar da görülmüştü, gümrük hâsılatının iki katına çıkması ile ihracatın neredeyse ithalatı ikame edecek bir gelişme göstermesi çağdaş çalışmalarda da göz ardı edilmemektedir. Fakat bu süreç kısa sürmüş, 1844 yılında Osmanlı’da altın ve gümüş stoku bitmiştir bunun üzerine de Galata Bankerleri arasında en meşhurlarından olan Alléon ve Baltazzi İstanbul Bankası’nı kurmuştur. Bu bankanın işlevi ve görevi bu dönemde Londra ve Paris’ten sermaye çekerek başarılan bir ithalat sürecinin devamı sağlamış olmasındadır. 1847 yılında Bank-ı Dersaadet adı ile kurulan banka Avrupa kapitalizminin İstanbul ve Osmanlı topraklarına yayılımının da bir göstergesidir. Bu bankanın İngiliz sermayesi ile bir süre devam eden faaliyetleri daha sonra Fransız desteği ile yürütülmeye çalışılmıştır. Ancak Bankanın kısa vadeli borçlarını ödeyememesi yüzünden kapatılmasının ardından 4 yıl sonra 1856’da Osmanlı Bankası kuruldu.

galata bankerleri

1848 yılında alınan ilk dış borçtan sonra 1854 yılında devamlı borç alınmaya başlanıncaya kadar dış ticarette bir kriz dönemi hâkim olmuş, altın ve gümüş stoklarının elden çıkarılarak ancak yürütülmesi söz konusu olmuştur.

Bu suretle 19. yüzyıl sonuna kadar giderek artan borçların ardında bazı olumsuzluklar ve iç dinamiklerden kaynaklanan yetersizlikler vardır. Bu sorunları tarım ürünlerinin ihracat yapılacak limanlara taşınmasında yaşanan sıkıtınlar, ham ipek hariç pamuk, tütün ve tiftiğin memleket içinde işleme tabi tutulmadan, pazarlama
stratejilerine göre değerlendirilmeden ihraç edilmesi olarak saymak mümkündür. Bu sorunların farklı ticaret politikaları ile çözülmeye çalışılması 19. yüzyılın son çeyreğini bulmaktadır. 1838 Ticaret anlaşması ve Tanzimat’ın ilanıyla İngiliz ve yabancı tüccarlara ve bunların Osmanlı topraklarında yaşamlarını sürdüren azınlık işbirlikçi ve temsilcilerine imparatorluk içlerinde serbest dolaşım hakkı ve ticari imtiyazlardan yararlanabilme hakkı verilmişti. Yukarıda bahsedildiği gibi 1838-1845 yılları arasında ithalatın da çok hızlı artmasıyla gedik ve lonca sistemine dayanan Osmanlı sanayi büyük zarar görmüş, kıymetli madenler de yok olmuştu.

Osmanlı pazarlarına yabancı malları ve tüccarları ile beraber zaten var olan misyonerlerin okulları da sermaye desteğini arkalarına alarak açılmaya ve yaygınlaşmaya başladı.

Yukarıda da bahsedildiği gibi ticaret alanında bilgili ve kültürlü azınlık sınıfı bu sayede yetişmeye başlamıştı. Bu azınlık sınıfının giderek ithalat konusunda beceri ve başarı kazanması Osmanlı merkantilizmi adı verilen bir yapıyı ortaya çıkardı. İthal mallarında görülen bu yoğunluk ile merkantilizmin gerisinde gerekli olan üretim yapısı ve sanayileşme faaliyetleri aynı doğrultuda gerçekleşmediği için “ikame sanayi” fonksiyonu görülmemiştir. Bunun gerçekleşmemesinin sebebi yine mevcut durumu yaratan aktörlerdir. Zira üretimi gerçekleştirecek olan yapı sermaye ve emek harcamaktansa risk almadan ithalat gelirini kısa vadede karşılayabilmekteydi.

Büyük kentlerde bir sınıf olarak varlıklarını ortaya koyan bu merkantilist hareket ihracatın ithalatı finanse edememesinden kaynaklanan iktisadi sıkıntının altın ve gümüşün Batıya çıkmasına sebep olmasına, Osmanlı merkantilizminden finans kapitalizmine geçişe neden olmuştur. Osmanlı’da ticaretin bu değişim ve gelişim kazanması bu tüccarların ithalatçı ve ihracatçı olarak sağladıkları gelire bağlı idi. Kısaca ticaret faaliyetleri yukarıda bahsedilen bankacılık faaliyetleri gibi finans kesiminin sağladığı desteğin etkisi altında kalacak, sahip oldukları gelirler ve kazançlar da desteğini aldıkları bu finans sektörünün hâkimiyeti altına girecektir.

Osmanlı finans sektörünün bu faaliyetleri ise bankacılık hareketinin iflas etmesi ile ilk borçlanma aşamasında ekonomik destek sağladığı için Galata Finans piyasası, Osmanlı ekonomisinin kalbi konumuna yükselecektir.

Bu suretle küçük tasarruflar da finans piyasasına akmaya başlaması ile bankacılık faaliyetleri artarak gelişecek ve yayılacaktır. Galata Bankerlerinin özellikle 1838 Anlaşması’nda sonra Osmanlı İmparatorluğu’nda var olan konumları giderek güçlenmiş ve pekişmiştir. Zamanın getirdiği finans ve kapital sistemleriyle Osmanlı İmparatorluğu ekonomisinde başta İngiliz ve daha sonra Fransız ekonomik etki alanına girmesi alınan dış borçlarla daha çok siyasi etkiye açık hale getirecekti. 19. yüzyılın en büyük ekonomik sorunu ve bağlayıcılığı haline gelen bu dış borçlar meselesi ve İngiliz ve Batı kapitalizminin ülkede yayılmaya başlaması komprador işbirlikçi olarak tanımlanıp tanımlanamayacağı tartışmalı olan bu Gayrimüslim tebaa sayesinde başladığını söylemek çok da yanlış olmayacaktır.

Osmanlı İmparatorluğu liman şehirleri tek tek ele alınabilecek ya da ortak bir İngiliz iktisadi yayılımının özellikleri üzerine yorum yapılamayacak kadar geniş, köklü tarihe dayanan ve özelliklidir.

Bu çalışmada üzerinde ancak payitaht ve diplomatik ilişkilerin yürütülmesi hususu ele alınabilmektedir. Bu konuda ticareti yapıla gelen malların ve ürünlerin niteliği ve niceliği düşünüldüğünde varılacak sonuçların boyutu çalışmayı da başka mecraya sürükleyecektir. Bu aşamada Çin’de varlığı sorgulanan İngiliz ticaret anlaşması ile yeni bir sürecin başladığı ancak direncin yanında literatürde komprador olarak nitelenen tüccarların varlığı da ayrıca ele alınacaktır. Bu değerlendirildiğinde İngiliz dış politikasının bir ürünü olan bu serbest ticaret anlaşmasının yerel gruplar tarafından bir avantaja dönüştürülüp dönüştürülemediği de ortaya çıkabilecektir.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Sultan Abdülaziz Han’ın Tahttan İndirilişi ve Baltazzi Ailesi

Ekonomik Büyüme Nedir?

Kaynak

Tevfik Orçun Özgün, Büyük Britanya’nın Geleneksel İmparatorluklar Üzerindeki Politikası: Osmanlı ve Çin Örneği (1793-1842)

Fatih Tosun – Galata Bankerleri ve Osmanlı Ekonomisi

*Bu çalışmanın tüm hakları, Tevfik Orçun Özgün’e aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

1848 Yılında Yaşanan Fransız İhtilali ve Avrupa’ya Yayılan Siyasi Etkileri

Fransız ihtilali kaç yılında oldu? Fransız ihtilali neden yapıldı? Fransız ihtilalinin avrupa açısından önemi neydi? Fransız ihtilali ile Dünya’ya neler geldi?… Fransız ihtilali ile ilgili sorularınıza bu yazımızda cevap bulabileceksiniz.

Fransız İhtilali

Fransa’da 1830 ihtilâlleri sonucunda, X. Charles, tahtını kuzeni Louis Philippe’e bırakarak çekilmek zorunda kaldı. Böylelikle Louis Philippe de devrim tarafından atanan bir kral oldu. Liberal bir anayasaya dayalı meşruti krallık kuruldu. Fakat yeni kraldan Cumhuriyetçiler de, Sosyalistler de, Napolyon taraftarları da, meşrutiyetçiler de hep şikâyetçiydi. Louis Philippe, bunları birleştirecek bir politika izlemek yerine zaman zaman sert tedbirler alarak baskılarını gittikçe arttırdı. Yeni bir sınıf olan işçilerin isteklerini görmezden geldi. Fransız ihtilali ve Fransa içindeki ayaklanmalar…

Bir taraftan da Fransa işçi ayaklanmalarına sahne oluyordu. Ülkenin dışarıda da prestiji gittikçe kayboluyordu. Tüm bu olumsuzluklar, beraberindeki sosyal/ideolojik görüşlerin de etkisiyle, krala ve rejime karşı muhalefeti güçlendirdi. İşte bu ortam içerisinde, hükümetin 22 Şubat 1848’de muhalifler tarafından yapılacak “Reform Ziyafeti” adı verilen toplantıyı yasaklaması, bardağı taşıran son damla oldu. İhtilâl başladı. Halk, “Yaşasın reformlar” diye ayaklandı.

Paris sokaklarında halk ile krallık kuvvetleri arasında üç gün kanlı çarpışmalar yaşandı. Louis Philippe ülkeden kaçtı. Bunun üzerine 24 Şubat 1848’de geçici bir hükümet kuruldu ve 25 Şubat 1848’de Fransa’da Cumhuriyet ilan edildi. 2. Cumhuriyet dönemi başladı. Ancak cumhuriyetçiler ve sosyalistler, bu noktadan itibaren ayrılmaya başladılar. İki tarafın da düşünce ve hedefleri farklıydı. İşçiler, işe ihtiyacı olan tüm vatandaşlara iş garantisinin verilmesini talep ediyorlar ve kaderlerinin değişmesini umuyorlardı.

Cumhuriyetçilerin ağırlıkta olduğu geçici hükümet, işçilerin zoruyla, çalışma hayatına ve işçilerin durumunun düzeltilmesine dair bazı tedbirler aldı. Sonunda Kurucu Meclis seçimleri yapıldı. 500 üye ile Cumhuriyetçiler ağırlıktaydı. 4 Mayıs’ta toplanan Kurucu Meclis, geçici hükümetin aldığı tedbirleri kaldırınca, ülke bu kez yeni bir buhrana girdi. Sosyalistler yeniden ayaklandı, yeni çatışmalar ortaya çıktı. “Haziran Günleri” ya da “Haziran ihtilâli” diye adlandırılan ve 23-26 Haziran 1848 tarihleri arasında gerçekleşen olaylarda Sosyalistlerle Cumhuriyetçi Hükümet yanlıları 4 gün boyunca çatıştı.

 

Ancak olaylar hükümet tarafından bastırıldı. Sonuç olarak kralı birlikte deviren cumhuriyetçiler ve sosyalistler bu olaylarla kesin olarak birbirinden ayrıldılar. Bu olaylardan sonra Kurucu Meclis, 12 Kasım 1848’de İkinci Cumhuriyetin Anayasası’nı kabul etti. 10 Aralık 1848 tarihinde yapılan seçimle Napoleon Bonapart’ın yeğeni Louis Napoleon büyük bir çoğunlukla Cumhurbaşkanlığı’na getirildi. Louis Napoleon, Cumhurbaşkanı olduktan hemen sonra amcasının izinden gitti.

Fransa’da yeniden imparatorluğu kurmak istedi. Cumhurbaşkanlığı süresini on yıla çıkardı. Yetkilerini çoğalttı. İkinci bir halk oylamasıyla imparator olması halk tarafından büyük çoğunlukla kabul edildi ve kendisini III. Napolyon adıyla imparator ilân etti (2 Aralık 1852) Böylece Fransa’da, daha çok özgürlük elde edebilmek için başlayan 1848 İhtilali sonucunda kurulan İkinci Cumhuriyet, sadece dört yıl sürdü ve yerine İkinci İmparatorluk dönemi olan, III. Napoleon dönemi (1852-1870) başlamış oldu. 1848 Devrimi, ismi bugün pek anılmasa da günümüzde hâlâ etkilerini sürdüren, özellikle işçi mücadelesi bakımından çok ibretlik örnekler içeren önemli bir hadisedir. 1848 Devrimi’ne bir dünya devrimi diyebiliriz.

kanlı devrim olarak adlandırılan fransız ihtilali

Çünkü yalnızca Paris’teki bir devrim olarak kalmamış, Avrupa’nın bütün siyasal manzarasını değiştirmiştir; ulusal devletler ortaya çıkıp parlamenter rejimler ve cumhuriyet güç kazanmıştır. Avusturya- Macaristan, çeşitli ırk ve mezhepten müteşekkil kozmopolit bir imparatorluktu. Paris’te cumhuriyetin ilanı haberi, Avusturya’ya birkaç gün içinde ulaştı. Prag sokakları sansürün kaldırılması ve anayasa isteyen bildirilerle doldu. Viyana’da halk, 13 Mart 1848’de anayasa ve özgürlük için ayaklandı. Metternich istifa ederek İngiltere’ye kaçtı. Böylece Metternich dönemi sona erdi. İmparator I. Ferdinand halkın isteklerini kabul ederek, meşruti bir anayasayı yürürlüğe koyacağına söz verdi.

Ancak daha sonra vaatlerinden caymaya çalıştı, Kurucu Meclis’le anlaşamadı, tahttan çekildi. Bağımsızlık isteyen Macarlar da Lajos Kossuth (Macar liberallerinin önderi) öncülüğünde ayaklandılar. Bunun üzerine 1849 yılında büyük bir Rus ve Avusturya ordusu Macar bağımsızlık hareketini kanlı şekilde bastırdı. Macaristan yeniden Avusturya’ya bağlandı. Böylece, Avusturya’da liberalizm, Macaristan’da milliyetçilik şeklinde beliren 1848 İhtilali başarısız oldu. Lajos Kossuth gibi bazı Macar ve Leh (Polonyalı) milliyetperverlerin Osmanlı Devleti’ne sığınması, Avusturya ve Rusya’nın baskısına rağmen Osmanlı Devleti’nin bu mültecileri iade etmemesi ise gerginliği ve “mülteciler meselesi”ni doğurdu. Küçük devletlerden meydana gelen Almanya’da 18 Mart 1848’de, Prusya’nın başkenti Berlin’de halk anayasa isteğiyle krala karşı ayaklandı. Fransız ihtilali, radikal ve liberaller için ne ifade ediyor?

Radikaller ve liberaller siyasi baskıların bitmesini, basın özgürlüğü ve seçim haklarının genişletilmesini istiyorlardı. Ayaklananların çoğu yine esnaftı. Prusya’daki hareket başarı ile sonuçlandı. Bu hareket kısa bir süre içerisinde diğer küçük Alman devletlerine de yayıldı ve buralarda da işçiler ayaklandı. Belli oranlarda demokrasiye dayalı anayasalar elde edildi. Fakat Almanlar için, ulusal birliğin bir an önce kurulması daha önemliydi. 28 Mart 1849’da Alman Anayasası kabul edildi ve ardından Almanya İmparatorluğu’na, Prusya Kralı IV. Friedrich Wilhelm seçildi.

Böylece Alman ulusal birliğinin kurulması yolunda önemli bir adım atıldı. Ancak Avusturya, Prusya’nın Alman devletlerinin başına geçmesine karşı çıktı. Kral IV. Friedrich Wilhelm, 28 Nisan 1849’da imparatorluğu reddetti, Alman ulusal birliğinin kurulması meselesi olumsuz sonuçlandı. İsyanlar başarısız oldu. Meclislerin yetkileri azaltılıp yok oldu. İhtilâl, siyasi birlikten yoksun İtalya’da da kısa sürede yayıldı. Avusturya’nın etkisinden kurtulup ulusal birliği sağlamak için anayasal hareketler başladı. Piyemonte Kralı Carlo Alberto ve Roma Kilise Devleti’nin başı Papa IX. Pius ayaklanmalar karşısında birer anayasa kabul etmek zorunda kaldılar. Daha sonra Papa Roma’dan kaçtı ve cumhuriyet ilan edildi (Aralık 1848). Fransız ihtilali ve Avusturya…

Avusturya, kendi içindeki bunalımı atlatınca bağımsızlık hareketlerini bastırmaya yöneldi. 1849 Martı’nda Lombardiya bölgesine giren Piyemonte orduları, Avusturya’nın müdahalesiyle yenildi. Fransız kuvvetleri ise 1849 Temmuz’unda Roma’yı işgal ederek cumhuriyete son verdiler. Papa tekrar devlet başkanı oldu. Anlaşılan oydu ki İtalyan birliğinin kurulması için Avusturya’nın karşısında diğer büyük devletlerin yardımına ihtiyaç vardı. 1848 yılında Hollanda ve İsviçre’de, 1849’da Danimarka’da yeni anayasalar hazırlandı, demokratik yönetimler kuruldu. İngiltere’de ise işçiler daha geniş haklar elde etmek için harekete geçtilerse de başarılı olamadılar. Osmanlı Avrupası’nda da, Eflak- Boğdan’da ulusal birlik için hareketler başladı.

Bu da, Kırım Harbi’ne giden yolda önemli bir basamak oldu. İspanya da devrimden etkilendi.1948 ihtilalleri en sonunda başarısızlıkla sonuçlanmış olsa da çok önemli siyasi etkiler bıraktılar. Devletlerin sonraki siyasi gelişmelerini etkilediler.1848 İhtilâlleri ile en çok başarıya ulaşan akım, liberalizm oldu. Avrupa’da birçok hükümdar liberal bir yönetimi kabul etmek zorunda kaldı. Milliyetçilik ve sosyalizm de hızla gelişmeye devam etti. Çünkü devrimler halkçı nitelikteydi. Avrupa’da ihtilaller, domino etkisi yapar…

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

1815 Viyana Kongresi Kararları ve Avrupa’da Oluşturulan Siyasi Düzen

Suriye’de Enerji Kaynakları ve Türkiye

Bu Çalışmanın Tüm Hakları Betül KARATAY’a Aittir.

KAYNAKÇA

DİA- Fransa maddesi
DİA- Avrupa maddesi
DİA- İngiltere maddesi
DİA- Avusturya maddesi
DİA- Macaristan maddesi
DİA-Almanya maddesi
DİA- Sosyalizm maddesi
YAKINÇAĞ AVRUPA TARİHİ- Anadolu Üniversitesi açık erişim (YÖK platformu) (Fransız İhtilali)
Eric Hobsbawm- Devrim Çağı (1789-1848) Fransız İhtilali
N. V. Yeliseyeva- Yakın Çağlar Tarihi
J.M. Roberts- Avrupa Tarihi
John Merriman- Modern Avrupa Tarihi, çeviren Şükrü Alpagut, Say Yayınları

Adnan Menderes Dönemi Sosyo-Ekonomik Durum (1950-1960)

Adnan Menderes döneminde ekonomi nasıldı? Adnan Menderes dönemi uygulanan sosyo-ekonomik politikalar nelerdir? Adnan Menderes Hükümetinin ekonomi alanında aldığı yardımlar ve daha fazlası, bu yazımızda. Tarih arşivi sizler için Adnan Menderes dönemi ekonomisini araştırıyor.

Adnan Menderes Döneminde Ekonomik Durum

5 Ocak 1946’da CHP’den ayrılan beş milletvekilli, Demokrat Parti’yi kurdular. Demokrat Parti 14 Mayıs 1950 seçimlerinde toplam oyların % 53’ünü alarak iktidara geldi. Parti’nin lideri Celâl Bayar meclis tarafından cumhurbaşkanı seçildi, hükümeti kurma görevini Aydın Milletvekili Adnan Menderes’e verdi. Menderes, tam 10 sene başbakanlık yaptı ve bu döneme ismini verdi. Türkiye Cumhuriyeti’nin yabancı yardımı ve dış borçlanmaya açılması bu dönemde başladı. Marshall Planından ilk defa bu dönemde yardım alındı.

1945-50 arası CHP Hükümetlerinin hazırlığını yaptığı çalışmalar aslında DP iktidarının rotası oldu. Hükümet, esas ağırlığı tarım ve ulaştırma olan, makineleşme ile birlikte yürüyecek bir kalkınma hamlesi denedi, bu nedenle tarım sektörünü daha çok önemsemiştir. İlk birkaç yıl gayet başarılı da oldu. 1950-1954 yılları arasındaki icraatları ile millet faktörünü siyaset arenasına dahil ederek, özellikle köylü kesimin büyük desteğini aldı. O yıllarda köy nüfusunun çok fazla olduğu için, köy oylarını alarak seçimleri kazandı. Traktör sayısındaki büyük artış, tarımsal krediler ve hepsinden önemlisi köylünün ürününü satacağı pazarlara ulaşması gibi tarım politikaları köylüyü çiftçi yapmıştı. Öte yandan limanlar, barajlar, köprüler köy içme suları gibi hizmetler sayesinde Türkiye adeta şantiyeye dönüşmüştü.1950-52 arasında tarımsal ürünlerin yurtdışı fiyatları, Kore savaşı yüzünden yüksekti. Hükümet, meclise sormadan asker gönderdiği Kore Savaşı’nın sağladığı avantajla ABD’nin desteğini aldı. Kore Savaşının getirdiği yüksek konjonktür (1951-1953) dünya piyasasında hammadde fiyatlarını fırlattı ve pazarları genişletti. Çiftçinin ürünü bol ve pazara ulaşabilir durumdaydı. Tarım sektöründe gelir artışı vardı ve çiftçi servet biriktirebiliyordu. 1951 yılında “Yabancı Sermaye Yatırımlarını Teşvik Kanunu” çıkarıldı. Bu kanunla yabancıların Türkiye’ye yatırımda bulunması arzulanıyordu. Gelen yabancı yatırım oranları beklenenden çok az olunca, 1954 yılında “Yabancı Sermayeyi Teşvik Kanunu” çıkarılarak, yabancılara çok daha geniş imkanlar ve teminatlar sağlandı. Özellikle son çıkan kanunla yabancılara istedikleri her türlü iktisadi alanda faaliyette bulunmasına imkan sağlandı. Ayrıca 1954 yılında çıkarılan, 1955 ve 1957 yıllarında değişikliklere gidilen Petrol Kanunu da yabancı sermayeyi çekmeye yönelikti. Fakat sermayeyi özendirmeye yönelik bu çabalar kayda değer bir sonuç veremedi.

1952’de Türkiye’nin NATO’ya girişi TBMM’de onaylandı. Bunun akabinde Köy Enstitüleri öğretmen okuluna dönüştürüldü. 1953’e kadar tarım sektöründeki gelişme önce daha hızlı, sonra daha yavaş bir şekilde arttı. Bu süre içinde tarımdaki kişi başı gelir iki katına çıktı. Daha sonra kent nüfusun artışı ile birlikte tarımda makineleşme geliri arttırdı, bir yandan da Anadolu’nun toplumsal yapısını değiştirmeye başladı. Karayollarına verilen önem sayesinde mübadele aracı maldan paraya dönüştü. Köylü, para ile tanıştı. Para, köylünün kenti ve kent hayatını keşfetmesiydi. Pek çok ilde kurulan şeker fabrikaları, hidroelektrik ve termik elektrik santralleri, barajlar yanısıra, köylünün ürününü alarak depolamak için silolar, işlemek için fabrikalar, ürünün çeşitlendirilebilmesi için toprağın sulamasına yönelik yatırımlar ile iktisadi hayattaki kamu varlığı genişlemeye devam etti. DP hükümeti, bireylerin yetişemediği her yerde olmayı arzu etmekteydi. Tarımla bağlantılı alanlarda yol, liman, baraj, sulama işleri gibi konularda geniş devlet yatırımları yapıldı. Çiftçiyi kalkındırmak ve zirai üretimi artırmak için çok geniş bir fiyat destekleme ve kredi verme siyaseti izlendi. Et ve Balık Kurumu, Petrol Ofisi, Turizm Bankası, Toprak Mahsulleri Ofisi, Şeker Şirketi ve Tarım Satış Kooperatifleri gibi giderek çoğalan ve genişleyen Kamu İktisadi Teşekkülleri (KİT) aracılığı ile ekonomi yönlendirildi. Çiftçinin makine-teçhizat alımlarını kolaylaştırmak için Ziraat Bankası aracılığı ile düşük faizli kredi açıldı. Özel sektör gittikçe büyüdü. Yatırımların finansmanı için yoğun bir şekilde dış borçlanmaya gidildi. Dönem boyunca, Türkiye Sınai Kalkınma Bankası dönemin önemli bankalarından ve dolayısıyla finans kaynaklarındandı. Özel ve kamu bankalarının sayısı arttı.

1954-57 arası dönemde devlet memurları ile ilgili köklü değişikliğe gidildi. DP iktidarı baskıcı rejimini sürdürürken bir yandan da Türkiye şantiye görünümünü sürdürüyordu. 1954-58 arasında Anadolu’da kuraklık yaşandı. 1955’te çeşitli mal gruplarında darlıklar görülmeye başlandı, muhalefetin ve halkın tepkilerine yol açtı. Yeniden Milli Koruma Kanunu’nu çıkarıldı. Bu arada soğuk savaş şartları, her yıl bütçenin %30’unun Millî Savunma giderlerine ayrılması zorunluluğunu doğurdu. 1954 ve izleyen yıllarda krediler kısılınca ithalatın düşmeye başlaması, iç ticaret hadlerini hızla sanayi lehine değiştirdi. Ayrıca nüfus artışı hızlandı, kentleşme ivme kazandı ve iç pazar genişlemeye başladı. Bu dönemde devlete ait fabrikalar satışa çıkarıldı.

adnan menderes ve sosyo-ekonomik durum

1954-61 arası dönemde, liberal bir dış ticaret rejimi içinde dış dengenin sağlanamayacağı anlaşıldı. Bu nedenle dış ticaret kontrollerine gidildi. Ancak ticaret açıkları ortadan kalkacağı yerde âdeta kronikleşti. Öte yandan geniş kamu kesimi, özel sermaye birikimi ile fonksiyonel bir bütünlük içinde ekonomik yapıya birleşti. Ekonomik gelişmeler, plansız programsız, günü gününe yönlendiriliyordu. Serbest ticaret rejimi yüzünden dış ticaret açıkları 1950’den 1956’ya kadar büyüyerek devam etti.  DP iktidarı bu sorunlara çözüm olarak IMF’yi düşünmek yerine Millî Korunma Kanunu’nu yeniden yürürlüğe koydu. Ancak dolar, TL karşısında gittikçe değerleniyordu. Ayrıca, bu dönemde bütçe açıklarının ana nedeni, etkin bir vergi sisteminin oluşturulamamış olmasıydı.

 4 Ağustos 1958 İstikrar Tedbirleri: Yurt dışından kredi ve borç bulma koşulları giderek zorlaşıp hatta tamamen yok oldu. 1958’de Türkiye’nin vadesi geçmiş ve ödenmemiş dış borcu vardı. Sonunda dış borçlar ödenemez hale geldi ve Türkiye, IMF’yle, onun şartları doğrultusunda anlaşmak zorunda kaldı. Yeni krediye karşılık 1946’dan beri Türkiye’ye önerilen yatırımlarının sınırlandırılması, kamu harcamalarının ve Türk lirasının değerinin düşürülmesi, IMF’nin şartlarıydı.  Devalüasyon yapıldı, dış ticaret rejimi yeniden düzenlendi, para arzı kontrol altına alınmış, KİT ürünlerinin fiyatları yükseltilmiştir. Ancak bu yıllarda devalüasyon ve KİT fiyatlarının yükseltilmesi fiyatlar genel seviyesinin hızla yükselmesine yol açtı, fiyat artışları 1959 yılında da devam etti. DP hükümeti sosyo-ekonomik politikalarını belli bir program dahilinde yapmadı. Devletin ekonomideki yerini küçültüp ve özel sektöre öncülük verme çabalarında kısmen başarı sağladı. 10 yıllık iktidar döneminin ikinci yarısından itibaren istikrarsızlık meydana geldi ve ağır bir bunalım sürecine gidildi. DP Türkiye’nin gerçeklerini ve kapitalizmin ve uluslararası değişen ilişkiler yumağını yeterince değerlendiremedi. DP, CHP’nin ardından daha aceleci, atak politikalar izleyerek; dış borçlanmaya ve yabancı sermayeye dayalı büyüme politikasını benimsedi. Dış ticaret açıklarının büyümesi ekonomiyi bunalıma sürükledi. Ülke ithalata ve dış kaynaklara bağımlı hâle geldi. Dış enflasyon, dış ödeme zorlukları ve işsizlik ile karşılaşan Türkiye’de, ekonomik bunalım, siyasi bunalımı doğurdu ve askeri bir idare ile dönem kapandı. Siyasi sebepler, kısmen katı bir politika izlenmesi, iktisadi alanda dönemin özellikle ikinci yarısındaki sıkıntılar, etkili ve işlevsel bir vergi düzeninin kurulamaması, Demokrat Parti iktidarının sonunu hazırladı.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Ekonomi Tarihi ve Spekülatif Balonlar

Marshall Yardımı 

Bu Çalışmanın Tüm Hakları Betül KARATAY’a Aittir.

KAYNAKÇA

Türkiye Cumhuriyeti İktisat Tarihi-  Anadolu Üniversitesi Yayınları (Açık Erişim)

Korkut Boratav – Türkiye İktisat Tarihi (1908-2002)

Fevzi Çakmak, Atatürk ve Sonrasında Türkiye Cumhuriyeti’nin Uyguladığı İktisadi Politikalar, Dokuz Eylül Üniversitesi Yayınları (Cumhuriyetin Kazanımları)

1950-1960 arası Türkiye’de Uygulanan Sosyo-ekonomik Politikalar -Arş. Gör. Osman Cenk KANCA (Mustafa Kemal Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi)

DİA- Adnan Menderes maddesi

Mustafa Albayrak, D.P. Hükümetlerinin Politikaları, Türkler Ansiklopedisi, c. 16, sf. 855-877

Avrupa’da Coğrafi Keşiflerin Tarihçesi (15-17. YY)

Coğrafi keşifler nedir? Coğrafi keşifler nerelerde yapılmıştır? Coğrafi keşiflerin tarihi, Avrupa’da yapılan coğrafi keşifler… Bu yazımızda sizlere Coğrafi Keşifler hakkında bilmediklerinizi sunuyoruz. Tarih arşivi, iyi okumalar diler.

Coğrafi Keşifler

15.yüzyılın ortalarına doğru başlayan coğrafi keşiflerin birçok farklı nedenleri ve keşifleri yapanlar için farklı isteklendirme kaynakları vardır. Genel olarak coğrafi keşiflerin nedenlerine bakıldığında, ana nedenlerden biri ekonomiktir. Coğrafi keşifler öncesinde bilinen dünyada doğudan gelen baharat (karabiber, kimyon, karanfil, zencefil vb.), ipek ve çeşitli lüks emtialar, ticaret yolu üzerinde bulunan ülkeler tarafından vergilendirilerek son alıcısına doğru yoluna devam ediyordu ve sistemde emtiaların fiyatının da gitgide artmasına neden oluyordu.

“Bilhassa Mısır’ın gelir kaynaklarından birisi olan transit ticareti üzerine koyduğu vergiler tahammül edilemeyecek kadar ağır bir hal aldı. Onun için bu işle meşgul olan tacirler ve bilhassa Portekizliler, batı ile doğuyu başka bir yönden birbirine bağlayacak bir yol aramaya başladılar. Ümit Burnu yolunun keşfedilmesi sebepleri arasında Memluk hükûmetinin transit vergisini artırmasını da zikredebiliriz.” Coğrafi keşifler ticari olarak da önemlidir.

Ticarete söz konusu olan diğer önemli ürün ise “köle” idi. Özellikle Afrika bölgesinden esir olarak alınan kölelerin ticareti de çok yüksek gelir getiriyordu ki genelde aynı vergi yüküne maruz kalıyordu. Tarıma ve değerli maden sistemine dayanan ekonomiler için bu durum daha da zor bir hale geliyordu. Coğrafi keşifleri destekleyen siyasi iktidarlar için amaç doğudan gelen bu ticari mallara doğrudan ulaşıp aracı ülkeleri ve onların bir yük haline gelen yüksek oranda ki vergilerini aradan kaldırmaktı. Aynı zamanda bu zengin kaynaklara sahip olup ticaret üzerinden hâkimiyet kurmaktı.

Özetle ekonomik nedene bir anlamda baskın neden diyebiliriz. Bu baskın neden hem iktidarlar hem de kâşifler içinde geçerliydi. Coğrafi keşifler tarihine damgasını vuran büyük kâşif Kristof Kolomb ‘un seyir defterlerinde bu ekonomik motivasyonu şu şekilde görebilirsiniz:

“ Yüce efendimiz bu amaçla bana çok büyük ödüller verdiler; bundan böyle bana “don” denilerek Okyanus’un Büyük Amirali, bulup ele geçirebileceğim ve daha sonraları bulunup ele geçirilecek bütün karalara ve adalara kral naibi ve değişmez vali olmamla, ayrıca aynı sanları kuşaktan kuşağa sonsuza dek geçerli olmak üzere oğluma da aktarma hakkını vermekle beni pek onurlandırdı.”

Genel olarak siyasi iktidarlar ekonomik hırslarını dinsel söylemlerle gizlemeye çalışmışlardır, bunu birbirlerine yakın zamanlarda yaşamış olan iki büyük denizci olan Kristof Kolomb ve Barbaros Hayreddin Paşa’nın hatıratlarında görebiliriz. Barbaros Hayrettin Paşa hatıratın sürekli dinsel motifler ve dinsel referanslar vererek yaptıklarını meşrulaştırmaya çalışmıştır, örnek olarak Hayreddin Paşa, kendi tabiri ile bir
“kâfir” ile yaptığı görüşmeyi şu şekilde anlatmaktadır;

“Behey kâfirler! Yuf sizin aklınıza! Benim sadakatim, imanım şunadır ki, Allah’a ve Resulüne yapışan kimse mahrum kalmaz. Yakında sizin içinde halas olurum.”

Aynı tarzda dinsel motif ve referanslar ile meşrulaştırma çabalarını büyük kâşif Kolomb’un hatıratında da geçen şu satırlardan görebiliriz:

“Siz Yüce efendimiz Katolik Hristiyan oluşları nedeniyle, kutsal dinimize ve onun savunmasına gönül vermeleri, Muhammed inanışına ve her türlü zındıklıkla putperestliğe düşman olmaları nedeniyle beni, ben Kristof Kolomb’u adı geçen hükümdarlarla ülkelerini ziyaret edip durumlarını ve bütün başka ayrıntıları incelemek ve onları kutsal dinimize döndürmek için.”

Sonuç olarak ekonomik ihtiyaçlar yâda ekonomik hedefler coğrafi keşiflerin ana nedenlerinden olmuştur.

Coğrafi Keşifleri Hazırlayan Teknolojik Nedenler

Ortaçağ’ın karanlık yıllarında Katolik kilisesinin baskıcı tutumu ve yaptığı katliamlar, bilimin gelişip ilerlemesini büyük ölçüde engelliyordu. Özellikle “kilise babalarının evrenin sırlarını mantıksal bir spekülasyon dayanağı bulma çabaları” engellerin başında geliyordu. Bu baskı kırılmaya başlayıp insanoğlu merak etme arzusuna yenik düşüp sorgulamaya başladıkça yeni fikirler ve yeni teoriler gelişmeye devam etti. Bunlar coğrafi, astroloji ve gemicilik teknolojileri gibi alanlarda ilerlemeler gösterilmesine neden oldu. Özellikle mevcut bilgiyi yok sayarak dünyanın şekli hakkında yapılan tartışma ve araştırmalar hem baskının kırılması hem de fen bilimlerinde yaşanan en önemli gelişmelerdir. Kilise baskının kırılması Martin Luther’in 1517 yılında başlattığı olay ve olaylar zinciri kadar olmasa da, yaşanan her kırılma gelişmeye neden oluyordu. Bununla birlikte yukarı da baskın neden olarak belirttiğimiz ekonomik gelişmeler ve belki bir anlamda ekonomik zorunluluklar, gelişimin katalizörü oldu.

Bununla birlikte yunan coğrafyacı (aynı zamanda matematikçi ve astronomdur) Ptolemaios tarafından yazılan ve uzun yıllar sonra tekrardan keşfedilen coğrafya kılavuzu eseri sayesinde birçok denizci yeni ufuklar keşfetti. Birçok eksik ve hatalı bilgisine karşın bu eser sayesinde birçok denizci keşifler de bu eserde yer alan haritaları sıklıkla kullandı. Bu eser sayesinde “yeryüzünün yuvarlaklığına birçok kimselerce inanılmıştı.” Hatta eski Yunan eserlerine verilen değeri ve hakkında yapılan akıl yürütmelerini Kristof Kolomb ’un seyir defterlerinde şu cümlelerle görebiliriz;

“Evet, Aristo güney kutbunun yâda onun altındaki karaların yeryüzündeki en yüksek ve güneşe en yakın bölge olduğunu düşünüyor, biliyorum bunu ama başka bilginler ona karşı çıkıyor, bunun kuzey kutbunun altında olduğu ileri sürüyorlar.”

Ekonomik zorunlulukların bir getirisi olarak hem de teknik gelişmenin bir sonucu olarak gemicilik teknolojisi hızla değişmeye ve olumlu anlamda gelişmeye başlamıştı, özellikle 15.yüzyıl’da Portekiz’in bu anlamda yaptığı katkılar ile İç denizlerde kürek gücüne dayanan gemiler yoğunlukla kullanılıyordu, fakat açık denizlerde kürek gücü ile ilerlemenin zorluğu, bunun getirisi olarak uzun yolculuklar da doyurmak zorunda olunan fazla hatta gereksiz tayfa sayısı ve tüm bunlara ek olarak okyanus seyahatine karşı dayanıklı olmayan gemiler, uzun ticari yolculuklar için birer engel ve değişmesi gereken zorunluluklardı.

Avrupalı devletlerin kullandığı “barcas” ve “barinels” şeklinde isimlendirilen uzun yıllar denizlerde hizmet verdi. Fakat bu gemiler hem yukarı da belirttiğimiz nedenlerden dolayı hem de hantal olmasından dolayı çok yavaştı. “Portekiz açık sularda yolculuk yapabilmek için yeni bir gemi ve yelken tipine ihtiyaç duydu. Yeni dizayn edilen gemiler Caravel’lerdi.” Aslında gemicilik tekniklerinde değişen sadece gemi tipleri ya da yelken direk sayıları değildi, kullanılan gövde kaplama malzemeleriyle birlikte özellikle yelkenli gemiler için hayati değere sahip olan yelken kumaş kalitesiydi. Teknolojik anlamda yaşanan gelişmeler sadece gemici yapım teknolojileriyle sınırlı kalmıyor, yol ve yön bulma konusunda denizcilere yardımcı olan aletlerde de gelişiyordu.

Bunun en önemli örneği Usturlap’dır. Temel amacı yüksekliği ölçmektedir. “Usturlap, yükseklik ölçme aletiyle birlikte keşiflerin yapılmasını sağlayan başlıca denizcilik donanımlarındandı”. Bununla birlikte barutun ateşli silahlarda kullanılıp ardından gemilerde kullanılmaya başlaması çok önemli bir gelişme idi, “ağır silahlarla donatılan savaş gemileri çok uzun mesafelerden gelen saldırılara karşı kendilerini etkin bir şekilde savunabiliyorlardı. Bunun bir sonucu olarak, Avrupalı denizciler, 1500’lü yıllardan önce, uzak mesafelerdeki okyanuslarda seyretmeyi öğrendikleri zaman, onların gemilerinin, deniz savaşında, diğer gemilere nazaran daha dayanıklı, daha dirençli, olduğunun ispatlanması olmuştu.”

Pusulanın geliştirilip yaygınlaşması ve cep saati gibi önemli buluşlar diğer teknik gelişmeler ve ilerlemeler olarak devam etti. Özetlemek gerekirse artık yeni tip gemilerde yelkenler için direk sayıları arttırıldı ve bu direklerin dönüş açıları geliştirildi. Yelkenler için kullanılan kumaş tipi geliştirildi, geminin yüksek dalgalarda su almaması ve sağlam kalabilmesi için gövde güçlendirilip su geçirme (karasakız, katran ve halatlar kullanıldı) oranları daha da azaltıldı, bunun sonucu olarak insan gücüne olan ihtiyaç azaldı ve gemide ki tayfa sayısı azaldı. Artık gemiler okyanuslar arası yolculuklara eskiye oranla çok daha fazla hazırdı. Fen bilimlerinde yaşanan gelişmeler sayesinde artık gemi hızı ölçme ve yön bulma teknikleri iyiden iyiye gelişmeye başlamış ve okyanuslar da yol alan gemilerin işlerini kolaylaştırarak başarılı sonuçlar almasında faydalı birer araçlara dönüşmüştür.

coğrafi keşiflerin başlatılması

Portekiz’in Gerçekleştirdiği Coğrafi Keşifler

Yukarı da belirttiğimiz başlığın konusunu detaylandırmadan hemen önce şunu belirtmeliyiz ki, çalışma konumuzun merkez noktasına Osmanlı İmparatorluğunu yerleştirdiğimiz için ve çalışma konumuzun zaman cetveli 16.yüzyılı kapsadığından dolayı yapılan tarihte yapılan tüm keşifleri veya 16.yüzyılda yapılan keşiflerin hepsini ve tüm detaylarını incelemeyeceğiz.

Çalışma konumuzu doğrudan etkileyen ve önemli gördüğümüz konuları genel hatları ile inceleyeceğiz. Aynı zamanda bazı kâşifler çeşitli sebeplerden ötürü mensubu oldukları ülkelerin değil, destek gördükleri ülkelerin bayrağı altında seferlere çıkmıştır, çalışmamızda keşifleri devletler ölçeğinde incelediğimiz için keşifleri yapan ülkelerin bayrağına göre sınıflandırdık. Portekiz adına büyük keşifler yapan ve bir anlamda tarihin seyrinin değişmesine sebep olan “Portekizli Gemici Henrique (1394-1460) dünyanın ilk denizcilik okulunu” kurarak aslında keşiflerin temelini atmıştı. Denizcilik okulunun bir amacı da Afrika kıtası güneyde doğru ilerleyip dolaşılarak Hindistan’a ulaşmaktı. Bu amaçla yola çıkan Portekizli kâşiflerden Gilianes 1433 yılında Afrika’nın batı sahillerinde yol alarak Bojador burnunu aştı. Ardından gelen bir diğer Portekizli kâşif Diogo Cam 1483-1486
yıllarında biraz daha ileriye giderek Afrika’nın batı kıyılarında yer alan bir takım yerleri keşfetti. Bu iki Portekizli kâşifin cesur deniz seferlerine karşın istenilen yâda hedeflenen sonuca yani Hindistan’a ulaşılamamıştı.

Bu hedef doğrultusunda en büyük sıçramayı şüphesiz bir şekilde Portekizli Bartolomeu Dias kendi verdiği isimle “fırtınalar burnu ”nu bulmasıyla olmuştur. Bu cesaret verici deniz seferinden sonra fırtınalar burnunun adı ümit burnu olarak değiştirilmiştir. Bir diğer ünlü Portekizli denizci Vasco Da Gama ise 1497-1498 yıllarında yaptığı deniz seferi ile keşifleri bir adım daha ileri taşıdı ve Afrika’nın doğu sahilinde yer alan Malindiye oradan Hint okyanusunda yer alan Calicut’a varmıştı. “Vasco de Gama’nın ilk Hindistan yolculuğunda kar yüzde 6.000 olmuştu” ve bu sayede Portekiz amaçladığı hedeflere çok yaklaşmıştı. Portekiz’in tek amacı Hindistan’a ulaşmak değildi ve sonrasında yapılan birçok deniz seferi ile yeni yerler keşfedilmeye başlanmıştı. Portekiz’in soylu ailelerinden birine mensup olan Pedro Alvares Cabral yaptığı seferle Brezilyaya ulaşmış ve Brezilyanın kâşifi olarak kabul edilmiştir. Hem insanı kaynak hem de sağladığı doğal kaynak açısından bakıldığında Brezilyanın keşfi gerçekten çok değerlidir. Portekiz’in yaptığı keşifler sadece yeni ve daha önceden bilinmeyen yerleri keşfetmek ile sınırlı değildi, yapılan seferler sonunda Hindistan’a ulaşmayı başardılar. Portekiz’in doğuda yani Hindistan yoluna ulaşıp üstünlük kurması Alfonso d’ Albuquerque sayesinde olmuştur.

Portekizli gemici Alfonso Hindistan’a ulaşmak ve bu deniz yoluna hâkim olmak amacıyla yaptığı deniz seferleri sayesinde 1510 yılında Goa adasını ve 1511 yılında ise Malakka’yı ele geçirmişti. Bu iki fetih sayesinde doğu Hint deniz yollarında çok önemli iki üs kazanmış oldular. Bu üslerin varlığı sayesinde Portekiz gemileri gerektiğinde ikmal ve korunma sağlıyorlardı. Aynı zamanda bu limanları üst olarak kullanıp diğer gemileri tehdit edip üstünlük kazanıyorlardı. Zaten diğer devletler bu doğu yolunun önemini kavrayıp seferler yapana kadar Portekiz bu yola hâkim olacaktı. Portekiz bu doğu deniz yolunda kazandığı üstünlük sayesinde Hindistan, Çin ve Japonya arasında ticari deniz seferleri yapmaya başladı. Tabi ki bu süre içerisinde karşısına birçok düşman devlet çıktı ki bunların arasında en önemlisi Osmanlı İmparatorluğu idi. Bu bağlamda gerçekleşen Portekiz ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki siyasi mücadeleyi ilerleyen bölümlerde daha detaylı inceleyeceğiz.

Sonuç olarak daha sonraları Portekiz bayrağı altında keşfedilen bu yerlere birçok kez
seferler düzenlenip başka kâşiflerde destek buldukları takdirde Portekiz bayrağı altında
keşif seferleri yapmaya devam ettiler. Her yeni bulunan keşif ve her keşfedilen yeni şey
bir sonraki keşif seferi için isteklendirme kaynağı olmaya ve keşiflerin önemini artırmaya
devam etti. Tabi ki bunların ana isteklendirme kaynağı ekonomik kazançlardır. Yapılan
keşiflerin ülkeler açısından getirilerini ilerleyen başlıklar altında daha detaylı
inceleyeceğiz.

İspanya’nın Gerçekleştirdiği Coğrafi Keşifler

Özellikle 15.yüzyıl sonlarına doğru büyük ölçüde Portekiz’in başlattığı Coğrafi keşifleri, ardından İspanya’nın keşifleri ve deniz seferleri izledi. İspanya siyasi organizasyon açısından bir anlamda Portekiz’e göre daha gelişkin olduğu ve insan gücü gibi birçok kaynak açısından daha fazla imkâna sahip olmasıyla birlikte, keşiflerin önemini hızlıca kavrayıp gerekli desteği sağladı. İspanya yönetici elitinin bu durumu kavrayıp destek vermesi de, en az diğer etkenler kadar olumlu yönde katkı sağladı. Coğrafi keşiflerin en bilinen ismi, Kristof Kolomb..

Aslen Cenovalı olan ünlü gemici ve kâşif Kristof Kolomb kafasında tasarladığı keşif projelerini önce Portekizli yöneticilere, ardından beklediği desteği ve ilgiyi göremeyince İngiltere ve sonra da Fransa devletine sunmuştu. Fakat bu iki devletten de beklediği desteği göremeyince “İspanya Kraliçesi olan İsabella’ya başvurmuştu.” Umduğu desteği Kraliçe İsabella’dan bulan Kolomb yapmış olduğu dört farklı sefer ile çok önemli keşiflerde bulunmuştur. Yaptığı seferler ile farkında olmadan Cuba adasına ve etraftaki diğer adaları keşfetmiştir.

1499 – 1500 yılları arasında Alonso de Ojeda yaptığı deniz seferi ile Güney Amerika’ya yöneldi ve bu yolcuğunun sonunda kuzey sahillerini (Güney Amerika’nın) keşfetti. Bir diğer önemli İspanyol kâşifi olan Vicente Yanez Pinzon ise 1499-1500 yılları arasında yaptığı deniz seferi ile Brezilya sahillerine oradan da Amazon nehrinin ağzına doğruna yönelmiş ve oradan da Guyana’ ya ulaşmıştır. 1501 yılında ise bir diğer önemli kâşif Rodrigo de Bastidas Amerika’nın orta bölgesine ulaşmıştır. 1513 yılında Juan Ponce de Leon ise keşfettiği yerin isim babası olmuş ve bu yerin adını

Florida koymuştur. Vasco Nunez de Balboa ise Panama’yı keşfetmiş ve Pasifik Okyanusunun isim babası olmuştur. İspanyol keşifleri adına yaptığı deniz seferi ile tarihte yerini alan Juan Sebastian del Cano ise 1519-1522 ise deniz yollarını kullanarak dünyayı turlayan ilk denizci olmuştur. Hernan Cortes 1519-1522 yılları arasında yaptığı keşif deniz seferleri ile Meksika’nın doğu sahillerinde yer alan Yucatan’ a ulaşmış ve Meksika’yı fethetmiştir.

1523-1535 yılları arasında yaptığı deniz seferleri ile Güney Amerika’nın batı bölgesinde bulunan Peru’yu Prancisco Pizarro keşfetmiştir. Pizarro ve kuvvetlerinin karaya çıktığı topraklarda İnka İmparatorluğu bulunmakta idi. Pizarro’nun Peru’ya çıktığı dönemde İnka İmparatorluğu iç savaş yaşadığından dolayı Pizarro’nun işi daha da kolaydı. Önce iç savaşta taraf tuttu ve İmparatorluğu ele geçirerek çok büyük oranda altın etti. Hem köle ticareti hem de altın akışı açısından Peru’nun keşfi ve ele geçirilmesi İspanya açısından şüphesiz ki çok önemli idi.

Hernando de Soto 1539-1542 Amerika’nın içlerine doğru yaptığı keşifler sonucunda Missisippi vadisini, Henando de Alarcon 1540 yılında Colarado Nehrini, Francisco Vasques de Coronado 1540-1542 yıllarında Colorado Nehrinden ilerleyerek New Meksiko, Güney Kaliforya, Kuzey Arizona, Kuzey Teksas, Oklahoma ve son olaraktan Doğu Kansas’ı keşfetmiştir. 1540-1552 yılları arasında Pedro de Valdivia Şili’yi keşfetmiştir. İspanya’nın yaptığı daha birçok keşif bulunmaktadır. Yapılan her keşif bir anlamda yeni bir fetih, yeni sömürü sahaları ve beraberinde birçok zenginlik demek olduğu için İspanya bu anlamda keşiflerin etkilerini yoğun bir şekilde hissetmiştir. Coğrafi keşifler kapsamında neler oldu?

Sonuç olarak Amerika kıtasının keşfi ile İspanya devleti gemicilerini bu yenidünyanın birçok bölgesine göndermiş ve birçok yerinin keşfedilmesine neden olmuştur. Tabi ki bunun karşılığını köle, altın, yeni gıda maddeleri ve büyük bir ticaret hacmi olarak almışlardır. Amerika kıtasının yerlileri açısından ise olay tamamen farklı bir boyuttaydı. Çiçek, kabakulak, grip, tifüs, hıyarcıklı veba gibi Avrupa’da her zaman görülen bulaşıcı hastalıklar başka kıtalarda pek çok insanın ölümüne yol açarak Avrupalıların fetihlerinde önemli rol oynadılar.

Bu yazımızda Avrupa’daki coğrafi keşiflerin tarihini inceledik. Aşağıda bulunan diğer yazılarımızı da okuyabilirsiniz.

Coğrafi keşifler ile ilgili olarak, bu yazımız da ilginizi çekebilir:

16. Yüzyıl’da Akdeniz Ticaretinin Genel Durumu, Coğrafi Keşifler Ve Avrupa’da Fiyat Devrimi

Gelişmekte Olan Piyasalar ve Borç Krizi

 

Kaynak

Bora Demirci, 16. Yy’da Avrupa’daki Fiyat Devrimi ile Osmanlı’daki Fiyat Devrimi’nin Karşılaştırılması

 

*Bu çalışmanın tüm hakları, Bora Demirci’ye aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Kafkasya’da Rus Varlığı ve Anadolu’ya Göç Süreci (1864)

Kafyasya’da Türk var mı? Ruslar Kafkasya’da soykırım yaptı mı? Kafkasya’da hangi milletler vardır? Kafkas ülkeleri hangileridir? Rusya’nın yaptığı soykırımlar nelerdir? Çerkesler neden sürgüne gönderildi? Gibi sorularımıza, bu yazımızda yanıt bulacağız, iyi okumalar.

Kafkasya’da Rus Varlığı ve Rus Politikaları

Kafkas Coğrafyası, Rusya’nın Anadolu, İran ve Suriye’ye inişini engelleyen bir settir. Bu sebeple Rusya’nın yayılmacı emellerini gerçekleştirebilmesi açısından, Kafkas Coğrafyası engelini aşması bir zaruriyettir. Bu etkenlerin birleşmesiyle Ruslar, ilk olarak 1556’da Kuzey Kafkasya’ya inmek maksadıyla Kafkas-Rus Çarlığı Savaşı’nı başlattılar. Aralıklarla devam eden bu savaşlar, Çerkeslerin 21 Mayıs 1864’teki teslimiyetlerine dek, 308 yıl sürdü. Ruslar ilk aşamada daha çok bölgeyi anlamak ve politika üretmek amacıyla keşif seferleri yaparak uzun bir müddet boyunca yerel güçlerle mücadeleye girişmişlerdir.

Kafkasya politikası konusunda Rusların ilk ciddi teşebbüsü, 1707 yılında keşif için yapılan bir taarruzla gerçekleşmiştir. Ancak bu taarruz Dağıstan’ın büyük direnişi ile karşılaşmış ve Rus güçleri geri çekilmek zorunda kalmışlardır. Osmanlılarla olan siyasi mücadeleye paralel bir gidişattan söz etmemiz yanlış olmayacaktır. Bu bağlamda, Rusya’nın Kafkas Coğrafyası politikasını da Osmanlılardan bağımsız incelememiz mümkün değildir. Nitekim Rusların Kafkasya üzerindeki ilk ciddi teşebbüsleri de Osmanlılarla yapılan Prut Savaşı’na rastlamaktadır. 18. Yüzyıl’ın başlarında, 1711 yılında gerçekleşen Prut Savaşı’na yakın bir zamanda Rusların Kafkasya’ya doğru sarkma hamlelerini görmekteyiz. Ancak Rus kuvvetleri, Prut’ta aldıkları mağlubiyetten dolayı bu amaçlarına ulaşamadılar.

Alınan bu yenilgiyle beraber Kafkasya’dan da vazgeçmeye niyeti olmayan Rus İmparatorluğu, gözünü bu kez siyasi çalkantılarla zor duruma düşmüş olan Safevilerin sınırlarına dikmiş ve taarruza geçerek Kafkasya’da Osmanlı nüfuzu dışındaki topraklara hücum etmiştir.

Rusların Osmanlı sınırlarını gözeterek tacizde bulunmayışı, Osmanlılar tarafından bir zeytin dalı olarak algılandı ve Osmanlılar, Ruslarla Kafkas Coğrafyası’da bir taksimat anlaşması yapma yoluna gittiler. İki devlet, 1724 yılında İstanbul’da bir mutabakata vardılar ve buna göre Safevilerin hakimiyeti altında bulunan, bugünkü Azerbaycan ve Tebriz topraklarını da kapsayan Güney Kafkasya’yı aralarında bölüştüler.

1768-1774 Osmanlı Rus-Savaşı, Rusların Kafkas Coğrafyası hakimiyetine giden yolda önemli bir dönüm noktasıdır. Osmanlı Ordusu, kaliteli komutanlardan yoksun olarak girdiği bu savaşta Ruslara karşı ağır bir mağlubiyet alarak, ağır maddeler içeren Küçük Kaynarca Antlaşması’na imza atmak zorunda kalmıştır. Alınan bu ağır mağlubiyette ve sonrasında Osmanlı’nın Kafkasya’dan uzaklaştırılmasına giden süreçte, I. Petro’dan sonra büyük bir Türk düşmanı olan Çariçe II. Katerina’nın casusluk faaliyetleri ve dinamik düşmanlık politikaları önemli bir yer tutar. 28 maddeden oluşan Küçük Kaynarca Antlaşması’nın Rusya’nın Kafkas Coğrafyası hakimiyetini ilgilendiren önemli maddelerini şu şekilde sıralayabiliriz:

-Kırım Hanlığı, Osmanlı Devleti’nden ayrılarak bağımsız bir devlet olacak, fakat dini anlamda halifeye tabi olacaktır.

-Osmanlı Devleti Aksu ve Özi Nehirleri arasındaki sahil şeridi, Kerç ve Azak Denizi’nin sonundaki Azak limanları ve çevresini Rusya‟ya bırakacaktır.

-Rusya, İstanbul’da elçi bulundurma hakkına sahip olacaktır.

Bu antlaşma ile Rusya’nın senelerdir aralıklarla devam eden Kafkas Coğrafyası taarruzunun önündeki en büyük engel olan Osmanlı İmparatorluğu büyük ölçüde saf dışı edilmiş ve 15 asırlık Türk yurdu olan Kırım, Rusların takdirine terk edilmiştir.

Ayrıca Azak Kalesi ve civarı, ayrıca küçük ve büyük Kabardey arazisi tamamen Ruslara bırakılmıştır. Azak Limanı’nın bırakılmasıyla, Karadeniz’in stratejik öneme sahip noktalarından da vazgeçilmek zorunda kalınmış, en önemlisi Ruslar ilk defa kesin olarak Karadeniz’e çıkmışlardır. Karadeniz, artık bir Türk gölü olmaktan çıkmıştır. Bu antlaşmayla beraber Ruslar, Kuzey Kafkasya’nın merkezi bölgelerini rahatça işgal edebilmek için kendilerine meşru zemin bulmuşlardır. Bahsi edilen bölge, Kafkas Türklüğünün merkezi ve Osmanlıların devam eden Kafkas Coğrafyası politikasındaki müttefikleridir. Dolayısıyla, artık Kafkas Coğrafyası Türklüğü de büyük tehdit altına girmiştir.

Öte yandan Güney Kafkas Coğrafyası ise, özellikle Azerbaycan Türklerinin hayat sahası olması açısından büyük önem arzetmekteydi. İran’da değişen hanedanlar ve istikrarsız yönetimler Rusların ekmeğine yağ sürmekle beraber, Kafkasya Türklüğü için ikinci büyük felaketi hazırlıyordu. Ruslar, 1556 yılında Astrahan Hanlığı, Ruslar tarafından yıkılarak şehir ele geçirilmişti. Astrahan, Rusların Kafkas politikasında önemli bir üs görevindeydi. Ancak bu üs, ancak vaat ettiği hedeflerle bir işe yarayabilirdi. Nitekim Ruslar tarafından 1783 yılında Gürcülerle bir anlaşma imzalayan Ruslar, bu antlaşma sayesinde Tiflis’e yerleştiler. Ruslar ne Astrahan’ı rastgele ele geçirmişler, ne de Gürcülerle imzaladıkları antlaşma Kafkas politikasından bağımsızdı. 1783 yılında imzalanan bu antlaşmadan iki yıl sonra Ruslar, Astrahan’da yeni bir tersanenin inşasına başladılar. Böylece Hazar Denizi’nde bulunan Rus donanması kuvvetlenmiş, Kuzey Kafkasya’da yaşananların ayak sesleri Güney’den de duyulmaya başlamıştı.

kerç boğazı kafkasya

Rus Çarlığı’nın bu girişimleri, Azerbaycan’da dağınık halde varlığını sürdüren hanlıklar tarafından bir tehlike olarak görüldü ve derhal Osmanlılardan yardım isteme teşebbüsüne giriştiler.

Böylece Kafkasya’da bölgesel güçler arasından yeniden bir mücadele dönemi başlıyordu. Coğrafi konumundan ve Güney Kafkasya’daki toprak varlığından dolayı, İran da bu mücadelede yerini almıştı. Azerbaycan hanları, bu mücadelede güçlü olan tarafı destekleyerek ayakta kalmaya çalışmışlardır. Tam da bu esnada 1796 ve 1797 yıllarında ardı ardına iki büyük ölüm yaşanmış, İran Şahı Ağa Muhammed Han ve Rus Çariçesi II. Katerina hayatlarını kaybetmişlerdi. Bu Azerbaycan hanlıkları için günü kurtarmak anlamına geliyordu. Geçici de olsa, Azerbaycan adına tehlike çanları susmuştu. Ancak Azerbaycan’da bulunan bu hanlıklar, Çariçe’nin ve Şah’ın ölümüyle kazanılan bu zamanı iyi değerlendiremeyerek, ortaklaşa bir tutum sergileyemediler ve bireysel tercihlerle bölge üzerindeki güçlerden çıkarlarına uygun olanı seçme yoluna gittiler.

Çariçe II. Katerina’nın ölümü sonrası, kısa süren iktidarında I. Pavel, sorgusuz sualsiz bir şekilde Gürcistan’ı ilhak etti. Pavel’in 1801’deki ölümüyle, tahta I. Alexander geçti. Gürcistan’ın ilhakı ve yerleştirilen kuvvetler, Ruslar için hanlıkların istilasının başlangıç noktasını ifade etmektedir. Bölgedeki kuvvetlerin başına Gürcü asıllı komutan Tsitsianov geçirildi. Hanlıklar birer birer istila edilerek,  Güney Kafkasya’nın ele geçirilme planı devreye kondu. İstila devam ederken, Osmanlıların Rus yanlısı Eflak ve Boğdan beylerini görevden alması, Rusların tepkisine neden oldu. Ruslar, Dinyester’i geçerek Eflak ve Boğdan’ı işgal ettiler. Osmanlı’nın savaş ilanıyla, 6 sene sürecek yeni bir savaş başladı.

Savaş sonucunda Türk kuvvetleri, Rusların Azerbaycan’da hakimiyeti ele geçirmesine engel olamadılar.

Osmanlıların tek kazanımı, kendine ait olan Eflak ve Boğdan’ı geri alabilmek oldu. Ancak bir kez daha Ruslara mağlup olunmuş, Rusların ilerleyişi durdurulamamıştı. Bu savaş devam ederken İran Şahı Muhammed, Rusların Osmanlı’yla meşgul olmasından faydalanarak Azerbaycan’da Ruslarla savaşa girişti. Ancak bir türlü başarılı olamayan İran, Rusların Azerbaycan’daki hakimiyetini tanımak mecburiyetinde kaldı ve Gülistan Antlaşması’yla bu durum imza altına alındı. Fırsattan istifade edemeyerek acı bir mağlubiyet alan İran, bundan yaklaşık 13 sene sonra 1826 senesinde I. Alexander’ın ölümü ve yeni Çar’ın 16 gün sonra tahttan çekilmesinden dolayı yaşanan karmaşadan faydalanarak, Rusları Azerbaycan’dan atmak üzere yeni bir harekata girişti. İran için bir başka avantaj, 1827’de Osmanlıların da İran’la savaşmakta oluşuydu. Ancak İran kuvvetleri bu fırsatı da zafere çeviremediler ve çok daha ağır şartlar içeren Türkmençay Antlaşmasını imzalamak zorunda kaldılar. İran, Aras Nehri’nin kuzeyinde kalan toprakların tamamını Ruslara bıraktı. Aynı zamanda, bir sene sonra Osmanlıları da mağlup eden Ruslar, Osmanlıların Kafkasya’daki son üslerini de ele geçirdiler ve Kafkasya’da Rus hakimiyeti tescillenmiş oldu.

Kırım-Kafkasya Göçleri

Rusların Kafkas Coğrafyası üzerindeki politikaları, yaşanan gelişmeler ve hem Kuzey hem de Güney Kafkasya’da gelinen nokta, bölgedeki halklar için de yeni bir sürecin başlaması anlamına geliyordu. O güne kadar bağımsız yaşayan ve kendi kaderini tayin etme erkine sahip olan Kafkas halkları, artık bizzat varolma savaşı vermek zorunda kalmışlardı. Kafkasya ve Kırım’dan Anadolu topraklarına yaşanan göçlerin temelinde, Rusların bölgeyi kendi ideallerine göre organize etme arzusu yatmaktadır. Nitekim bölgeyi ele geçirmesiyle beraber Ruslar gerek yıldırma, gerekse askeri taarruzla bölge halkını göçe mecbur bırakmışlardır. Kırım ve Kafkasya’da uygulanan politikaların sebep ve sonuç açısından benzerliği, konuya dair değerlendirmelerde de olayın Kırım-Kafkas Göçleri olarak anılmasını beraberinde getirmiştir.

1856’daki Kırım mağlubiyeti, Rusların baskıcı ve sert siyasetinin artışına neden olmuş, bu baskılar sonucu özellikle 1860-1862 yılları arasında Kırım’dan çok büyük göçler yaşanmıştır. Bu göçmenlerin bir kısmı Romanya başta olmak üzere Balkanlar ve sonra Anadolu’ya iskan edilmişlerdir. Ayrıca göçlerin idaresi için 5 Ocak 1860’da Muhacirin Komisyonu kurulmuş, daha sonra İdare-i Muhacirin Komisyonu ve Muhacirin Komisyon-u Alisi gibi teşkilatlar kurulmuş ve göçlerle bizzat şehremanetleri ilgilenmişlerdir.

Kafkas Coğrafyası ve Kırım göçleri konusunda değineceğimiz önemli bir fark ‘’direniş’’ kavramıdır.

Kırım’dan farklı olarak Kafkas Coğrafyası Müslümanları, özellikle Rusların Hristiyanlaştırma politikalarına karşı koymak ve milli benliklerini diri tutmak üzere, Ruslara çok ciddi direniş göstermişlerdir. Bu direniş ‘’müridizm’’ hareketini ortaya çıkarmış ve Kuzey Kafkasya’da direniş 1859 yılında Şeyh Şamil’in Ruslar tarafından esir edilmesine kadar devam etmiştir. Ancak Kafkas Coğrafyası Müslümanları Rus ordusunun hizmetine girmeyi, istemedikleri bölgelere iskan edilmeyi reddederek, 1862’de Anadolu’ya göç etmeye başladılar.

1850’li yıllarda başlayan ve 1864’te Çerkeslerin teslimiyetiyle zirveye çıkan Kafkas göçlerine dair önemli bir nokta, bu göçlerden kaç insanın geldiğine dair kesin sayıyı tespit etmenin imkansızlığıdır. Bunda en önemli faktör, iskân  edilen muhacirlerin her birinin kesin kayıt altına alınmamış olmasıdır. Göçün uzun bir zamana yayılması, hayatını kaybeden muhacirlerin olması ve sürekli yer değiştirmeleri, bunda etkili olan en önemli faktördür.

Halk arasında 93 Harbi olarak bilinen 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı, Kafkasya göçlerini etkileyen ve bir dönüm noktası teşkil eden çok önemli bir olaydır.

Osmanlı Devleti’nin ağır mağlubiyeti ve toprak kaybı ile sonuçlanan 93 Harbi daha çok Balkan coğrafyasında etkili olsa da, Kafkas Coğrafyası için de çok acı sonuçları olmuştur. Savaşlarla beraber artan vergiler ve sertleşen siyasi tavır, 93 Harbi sonrasında Kafkasya’dan Anadolu’ya yeni bir göç dalgasına da temel teşkil etmiştir. Ahıska, Karaçay, Kırım ve daha pek çok Türk unsuru, 93 Harbi’nin mağduru olarak Anadolu’ya göçmek zorunda kalmışlardır.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Çerkes Kültüründe Sofra ve Misafirlik

Dolar Neden Yükseliyor?

*Bu yazının tüm hakları, Murat Karatay’a aittir.

Milli Mücadelede Balıkesir (19 Mayıs 1911)

Milli mücadele nasıl gelişti? Milli mücadelenin memleket için önemi neydi? Milli mücadele ne şartlarda yapıldı? Milli mücadele esnasında gelişen olaylar ve daha fazlası, bu yazımızda.

  Milli Mücadele’de Akbaş Cephaneliği Baskını ve Sonuçları

Milli Mücadele’de, Mondros Mütarekesi’ne göre Çanakkale ve İstanbul boğazları ve istihkâmları müttefik ordulara teslim edilip, ordu terhis edilerek silah ve cephane müttefik kuvvetlerine verilecekti. Böylece Çanakkale Boğazı işgale hazır bir duruma geldi. İtilaf Devletleri boğazın iki yakasını işgal etti ve buradaki silah ve cephane depolarını da ele geçirdi. Kuvâ-yi Milliye, kuruluşundan beri silah ve cephane sıkıntısı çekiyordu. Bir yandan da Yunan ordusu silah depolarını ele geçirmekteydi. Müttefikler tarafından, bazı depolardaki silah ve cephanenin korunduğu bilinmekteydi. Bunlardan birisi de Akbaş Deposu idi. Akbaş, Çanakkale Boğazı’nın Gelibolu yakasında, Gelibolu ile Eceâbad arasında kıyıda bir bölgenin adıdır. Buradaki malzemenin korunma mesuliyeti Fransızlara aitti. Akbaş’taki silah ve cephanenin Rusya’ya verileceği haberi, Kuvâ-yı Milliye’cilerin dikkatini çekti. Özellikle Balıkesir’de düşmana karşı yürütülen mücadelelerde bol miktarda silah ve cephaneye ihtiyaç duyulan bu dönemde bu haber büyük bir üzüntü yarattı. Milli mücadelede Akbaş Cephaneliği..

milli mücadelede akbaş cephaneliği baskını

Akbaş Cephaneliği, Fransız askerleri tarafından sıkı bir şekilde korunmakla beraber, itilaf devletleri donanmasına mensup pek çok gemi de boğazda devriye gezerek kuş uçurtmuyordu. Böyle bir ortamda cephaneliğe baskın düzenlemek çok tehlikeliydi. Cephaneliğe bir baskın yapılması fikri ortaya atıldıktan sonra, bu görev Köprülülü Hamdi Bey’e verildi. Hamdi Bey, Edremit Kaymakamı idi. Gözünü budaktan esirgemeyen bir mücahit ve aynı zamanda da öğretmendi. Çeşitli memuriyetlerde bulunmuş, Balkan Harbinde Sırplara karşı savaşmıştı. Eşkiya takibinde Edremitlilerle bizzat çalışmıştı.

Hamdi Bey, çok güvendiği arkadaşı Dramalı Rıza Bey’i, bölgede incelemeler yapması için bu iş ile görevlendirdi. Rıza Bey oldukça dinamik ve vatan sevgisiyle dolu biriydi. Kıyafet değiştirerek iki arkadaşıyla Biga’dan ayrıldı. Bir hafta kaldığı Gelibolu Yarımadasında, köylü kıyafetine girerek cephanelik hakkında detaylı incelemeler yaptı. Muhafızların durumlarını, nöbetçilerin sayısını, yerlerini, zamanlarını, telefon hatlarını, depolardan iskeleye giden yolları, vs. iyice öğrenerek Biga’ya döndü. Öğrendiği bilgileri Hamdi Bey’e anlattı. İkisi birlikte baskın planını hazırladılar.

Etraf casus dolu olduğu için vakit kaybedilmeden harekete geçildi. Hamdi Bey, Dramalı Rıza Bey ve 30 kişi, önce 18 Ocak 1920’de Lapseki’ye, ardından Umurbey’e vardılar. Yeterli vasıtanın temini konusunda Lapseki Kaymakamı Hasan Basri Bey ve Kayıkçı Hasip Ağa çok yardımcı oldular. Hamdi Bey, Lapseki’de üç gün kaldı. Bu arada Rıza Bey gizlice Gelibolu yakasına geçerek son hazırlıkları tamamladı. Hamdi Bey, Lapseki Şube Başkanı ve jandarma komutanıyla da anlaştı. İşlerini düzene koyduktan sonra Lapseki’den ayrılıp Bergos’a geldi. Baskın gününe kadar orada kaldı. Miralay Kâzım Bey 14. Kolordu Komutanı vekili sıfatıyla Şevket Bey’e bir telgraf gönderip, eşyaların Bandırma’ya nakli için acilen bir motor gönderilmesini istedi. Ayrıca motora Lapseki’den bir memurun bineceğini ve kaptanın da o memura göre hareket etmesini rica etti. Eşyadan kasıt, baskında ele geçirilecek silah ve cephane idi. Bahsedilen memur ise Hamdi Bey idi.

Nihayet 26 Ocak 1920 Perşembe akşamı, iskelelerdeki kayık, motor ve mavnalar Bolayır motoruna bağlanarak Hamdi Bey’in emrinde hareket etti. Bu sırada Dramalı Rıza Bey ve arkadaşları, Akbaş Cephaneliğini basmış, nöbetçileri esir almış, uykudaki Fransa’nın Senegalli sömürge askerlerini de esir almışlardı. Silah ve cephane, köylülerin de yardımıyla derhal deniz vasıtalarına yükletilip, hızlı bir şekilde Bergos’a getirildi. Baskın, büyük bir başarıyla ve hiç kan dökülmeden gerçekleştirilmişti. Mümkün olduğu kadar sapa yollardan geçerek Balcılar Köyü’ne ulaştırılan silah ve cephaneler, daha sonra Yenice Köyü’ne bölgedeki köylüler tarafından taşındı. Burada silahlar cami odasına depo edilmekte idi. Hamdi Bey’in milli mücadeleye olan inancı..

Hamdi Bey, bu başarıyı bir telgraf ile Kâzım Özalp Bey’e bildirdi. Teslim alınan Fransız askerleri de Akbaş’a geri yollandı. Hamdi Bey, bu askerlerin bir suçunun olmadığını belirttiği mektubunu, askerlerle birlikte onların komutanlarına iletmişti. Bu, âdeta bir insanlık örneğiydi. Kazım Bey de baskın haberini ertesi gün Mustafa Kemal Paşa’ya bir telgrafla bildirdi. Mustafa Kemal de ona bir cevabî telgraf göndermiş, ardından bir tamim neşrederek bütün Heyet-i Merkeziye’lere göndermiştir. Bu tamim bütün mücahitleri sevince boğdu ve onlara güç verdi. Atatürk, Büyük Nutku’nda da bu hadiseyi anlatmaktadır. Milli mücadele esnasında ingilizler ve itilaf devletleri

Başta İngilizler olmak üzere, İtilaf Devletleri büyük bir telaşa kapılıp şaşkına döndü. Çünkü bu baskın resmen filmlere konu olacak nitelikte idi. Millî kurtuluş düşüncesine inanmış insanların, böylesine riskli bir görevi nasıl bir hizmet aşkıyla, heyecanla ve inançla yaptıklarının göstergesiydi. İtilâf Devletlerinin temsilcileri, bu olay üzerine İstanbul Hükümeti’ne protesto çektiler. İstanbul’daki Kuvâ-yı Milliye’ciler sıkı takibe alındı. Karaya asker çıkararak deniz devriyelerini arttırdılar. Bu arada Kuvâ-yı Milliye’cilerin uğraştığı ciddi bir mesele olan Anzavur’u da yüksek ihtimalle silahların peşine düşürdüler. Kuvâ-yı Milliye’ye gözdağı vermek ve çaresiz düşürmek için Bandırma’ya 200 kişilik bir kuvvet çıkardılar. İngilizler, silahların kaçırılmasını bir türlü hazmedememişlerdi. İstanbul Hükümeti’ne devamlı baskı yaptılar, silahların bulunup kendilerine teslimini istediler. Gelibolu’ya gelip, mutasarrıfla on kadar memur ve bazı ileri gelenleri Çanakkale’ye götürüp hapsettiler. Mustafa Kemal, telgraf ile tüm kumandanlıkları, mevcut silah ve cephane depolarını daha fazla korumaları ve dikkatli olmaları konusunda uyardı. Milli mücadelede Hamdi Bey‘in yeri.

Hamdi Bey, baskından sonra Biga’ya dönmüştü. Akbaş’ta toplanan silah ve cephane ile Yunanlılara taarruz edip İzmir’den çıkarılmaları planlanmıştı. Bu sıralarda da Anzavur tekrardan ayaklandı. İngilizler, bir yandan Osmanlı Hükümeti’ne baskılarını sürdürürken, bir yandan da Anzavur’u destekleyerek onu harekete geçirdiler. Anzavur Hamdi Bey aleyhinde köylüler arasında dedikodular yayıyor ve Hamdi Bey’i ortadan kaldırmayı planlıyordu. Tarih arşivi sizlere milli mücadelede Balıkesir‘i aktarıyor.

Anzavur ve Gâvur İmam öncülüğündeki âsilerin sayısı süratle birkaç bine ulaşmıştı. Gâvur İmam 16 Şubat’ta Biga’ya girip dehşet saçtı. Hamdi Bey, Yenice’deki Dramalı Rıza Bey ile birleşip, buradaki silah ve cephaneyi kurtarmak üzere davrandı. Biga’yı terk etmeden önce Balıkesir’deki Kazım Bey’i arayarak çok acele kuvvet istedi. Ardından süratle Biga’dan ayrıldı. Yanında 15 kişi ile seyahat ediyordu. İnova Köyü’ne vardığında köylüler onu tanıdı. Yakalayıp Gâvur İmam’ın adamlarına teslim edildi. Anzavur’a götürülmek üzere eli kolu bağlandı, sonra da yolda çeşitli işkence ve hakaretlere maruz bırakılarak şehit edildi. (17 Şubat 1920) Bu değerli şehidin vücudu paramparça edildi. Naaşı, beş gün sokak ortasında kaldı, kimse cesaret edip gömemedi. Bandırma’dan gelen Yusuf İzzeddin Paşa Biga’da Hamdi Bey ile diğer şehitleri hükümet yakınındaki cami avlusuna gömdürdü.

Hamdi Bey gibi fedakâr, vatansever, yiğit bir liderin şehadetinde; basit ve cahil insanların kolayca ihaneti, müttefiklerin kontrolü altına giren İstanbul Hükümeti’nin aczi ve kelimenin tam anlamıyla “ihaneti”nin çok büyük payı vardır.

İngilizler, âsilerin bu hareketini daha sonra altınla ödüllendirmiştir.

Bu Çalışmanın Tüm Hakları Betül KARATAY’a Aittir.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Milli Mücadele’de Propaganda Faaliyetleri ve İstihbarat Teşkilatları

Türkiye’de Yenilenebilir Enerji Sektörünün Genel Durumu ve Sağlanan Destekler

KAYNAKÇA

Mücteba İlgürel-Millî Mücadelede Balıkesir Kongreleri

Zeki Çevik- Köprülülü Hamdi Bey ve Akbaş Cephaneliği Baskını, T.C. İstanbul Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü Dergisi

Gıyas Yetkin, Millî Mücadelenin İlk Günlerinde Akbaş Kahramanı Edremit Kaymakamı Hamdi Bey, Hayatı ve Menkıbeleri, Derleyen Murat Yetkin, SES dergisi (Edremit Belediyesi Yayını)

Ermeniler ve Ermeni Meselesine Tarihsel Yaklaşım: Türk Diplomasisinin Ermeni Sınavı (1915)

Ermeniler kimdir? Ermeni meselesi nedir? Sözde Ermeni soykırımı kaç yılında olmuştur? Ermeni meselesinin sebepleri nelerdir? Ermenistan’ın adı nereden gelmektedir? Osmanlı devleti ve Ermeniler ile ilgili makalemizde, bilmediklerinizi öğreneceksiniz.

Ermeniler ve Ermeni Meselesi

Ermeni Meselesi diye isimlendirilen problem, aslında Osmanlı Devleti’ne karşı Ermeni isyanlarıyla beraber ortaya çıkmış bir problemdir. 19.yy. ikinci yarısında vuku bulan bu olaylar farklı safhalardan geçip Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışıyla son bulup, böylece tarihe mal olmuşturErmeni meselesinin ortaya çıkış sebeplerinin, Osmanlı Devleti toprakları üzerinde yaşayan Ermenilerin sosyal, kültürel, ekonomik, idari ve kültürel statülerinden kaynaklanmadığı; bu meselenin özünde, yapay olarak üretilmiş ve “Şark Meselesi” adıyla bilinen uluslararası bir emperyalist stratejinin yattığı bilinmelidir.

      Ermenistan-Ermeni Adı

‘Ermenistan’ adı, tarihte ilk defa, M.Ö. 518 tarihinde Pers Kralı I. Darius (M.Ö. 521-485) tarafından hakkedilen Behistun yazıtında ‘Harminiye, Harminiyap, Armina ve Arminiya’ adıyla geçmektedir. Artaksias Krallığı zamanında, Ârâmice “Yukarı / Yüksek / Dağlık Bölge” anlamına gelen ‘Ermenistan / Armenia’ adı, Muş ve Ahlat bölgeleri için kullanılan coğrafî bir terimdi. Farsça’ya Armenia olarak geçmiştir. Orijinal bir kavim ismi olduğunu söylemek güçtür. Ancak bunu reddeden uzmanlar da vardır. Kendilerine ‘Hay’ diyen bu topluluk “Hayk / Haik” adlı bir atadan geldikleri efsanesini yaşatır. Ermeniler, oturdukları yerlere Hayastan (Hay-istan=Ermeni Ülkesi) adını vermişlerdir. Bugünkü Erzurum’un batısından Erivan’ın doğusuna kadar uzanan yerlerdir. M.S. IV. asrın başında girdikleri Hıristiyanlık ile kurdukları Gregoryen Kilisesi, onların millî temelini oluşturmuştur. M.S. VI. yüzyılda, 536’dan sonra Bizanslılar ele geçirdikleri Ermenistan/Armenia bölgelerini 4’e ayırmışlardır.

Sınırları esneklik gösteren ve yüzyıllar boyunca birçok devletin işgal ve istilâsına uğramış bir geçit ve çarpışma sahası olan bu bölgelerde hiçbir zaman devamlı ve millî bir Ermenistan devleti var olmamıştır. Küçük küçük prenslikler, civardaki büyük devletlere tâbi olarak, belirli bölgelere hükmetmişlerdir. Ermeniler için vatan, prenslikleri olmuştur. Bu sebeple Ermenileri bir arada yaşatan unsur, bir milleti belirtmek için tek başına asla yeterli olmayan ananeler, dil ve din olmuştur.

   Osmanlı Devleti ve Ermeniler

     Ermenilerin menşei tam ve kesin olarak karara bağlanamamış, Ermenilerin menşei muhtelif rivayet ve mitolojik hikayelerden ibaret kalmıştır. Buna göre birinci görüş Ermeniler Frigyalılarla birlikte Trakya’dan Anadolu’ya geldikleri yönündedir. Büyük Selçuklu Sultanı Alparslan, 1071 yılında Malazgirt Zaferi’ni kazandıktan sonra Anadolu’yu bir Türk yurdu haline getirmiş, burada yaşayan Ermeniler de Türk idaresine girmişlerdir. Bu dönemde Doğu Anadolu’da herhangi bir Ermeni siyasi teşekkülü yoktu. Bizans Kilisesinin diğer kiliseler üzerinde yoğun bir baskısı vardı ve Ermeniler bundan son derece rahatsızdı. Büyük Selçuklu Devleti ise, hiçbir zaman Ermenilerin dinî inanç ve faaliyetlerine müdahale etmemiştir. Bu yüzden Ermeniler Türkler’i Bizans’a karşı kurtarıcı olarak addetmişlerdir. Fatih Sultan Mehmed zamanında, imparatorluk politikası gereği  patriklik kurulmuştur. Bu siyasetle birlikte büyük kiliseler Rum Patrikhanesi yoluyla yönetilmiştir. Yerel kiliseler ise Ermenilerce yönetilmiştir Doğunun en eski kilisesi olan Eçmiyazin Kilisesi en kutsal kiliseleridir.          Ermenilerin sadık olması, Fatih’in bu politikasından kaynaklanmaktadır. Tarih arşivi sizlere Ermeni meselesini aktarıyor.

Osmanlı Devleti’nde gayrimüslim topluluklar arasında Ermenilerin istisnai niteliklerde bir yeri vardı. Coğrafi dağılım ve kilise birlikteliğinden yoksun olanlar yüzünden, Türk kültürüne çok iyi uyum sağlamışlardı. Ermenilerin büyük bir kısmı yalnız Türk dilini konuşuyorlardı ve Türk gelenek ve yaşayışını benimsemişti. Bu yüzden Avrupa kamuoyunda yalnız Türkçe konuşan bu Ermeniler Hıristiyan Türkler olarak telakki ediliyordu. Ermeniler, Osmanlı İmparatorluğu’nun en rahat toplumunu oluşturuyorlardı. Doğu Anadolu’da yaşayan Ermeniler tarım, bölgesel endüstri ve küçük ticaretle uğraşıyorlardı. Büyük şehirlerde müteahhitlik, bankerlik, kuyumculukla uğraşıyorlardı. Genel olarak dış ticaret Osmanlı İmparatorluğu’nun Ermenilerince yürütülürdü. İmparatorluk idaresine bazen de en yüksek rütbelere layık görülmüşlerdi. II. Mahmut zamanında devletin tam güvenini kazanmış memurlara verilen sancak taşıma görevini onlara da vermişti. Sultan Abdülmecid’in hükümranlığı altında bulunan bir çok Ermeni’ye imparatorluk sarayının görevleri verilmişti.

I.Dünya Savaşı’ndan sonra General Harbord’un ekibi Doğu Anadolu’da ve Rusya’da Ermenilerin durumunu öğrenmek için görevlendirilmişti. Amerikan Senatosu’na sunulan raporunda Türk ve Ermenilerin her zaman birlikte ve barış içinde yaşadığını açıklamıştı. Şunu eklemişti: “Erzurum’da Türkler Hac için Mekke’ye gittiklerinde mal-mülklerini, ticarethanelerini güvendikleri Ermeni komşularına bırakırlardı. Ermeniler de iş seyahatlerine çıktıklarında aynı şekilde davranırlardı.”

Ermeni Meselesinin Doğuşu

     Ermeni Meselesi, dünya kamuoyuna kasıtlı olarak daima Türk-Ermeni meselesi olarak  yansıtılmıştır. Böylece Ermeni meselesinin ortaya çıkmasında birinci derecede  rol oynayan sebepler gözden kaçırılmak istenmiştir. Nitekim, konu daima tek taraflı ve dar bir açıdan mütalâa edilerek, Avrupalı devletlerin Osmanlı Devleti’nin içişlerine karışmaları, dünya kamuoyu nazarında tasvip edilebilir bir hareket şekline sokulmuştur. Oysa, Ermeni Meselesi, bir Türk-Ermeni meselesi değildir. Bu hadisenin birçok sebepleri vardır ve bu sebeplerin arkasında da başta İngiltere, Rusya, Fransa, Amerika gibi devletler mevcuttur.

Osmanlı tarihi, altı yüzyılı aşar ve Osmanlı devleti, kurulduğu günden beri topraklarında bir Ermeni azınlığı barındırmıştır. Ama bu azınlık ancak geçen yüzyılın son çeyreğinde politika gündemine getirildi. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşından sonra, yabancı devletler Osmanlı Ermenilerine resmen el attılar. Ondan sonradır ki, Osmanlı ülkesinde ciddi Ermeni kıpırdanışlar ve silahlı ayaklanmalar görüldü. 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı öncesine kadar bir Ermeni meselesi yoktur. Bu savaş Türk-Ermeni ilişkilerinde dönüm noktasıdır. Ermeni konusunun geçtiği ilk Osmanlı belgesi 1878 Berlin Antlaşması’dır. Ermeni Meselesi, Rusya’nın, bazı Türk şehirlerini işgal ettikten sonra, buradaki Ermenileri kendi emellerine alet ederek, bağımsızlık amacıyla Bâb-ı Âli’ye karşı kışkırtması ile başlamıştır. Ayastefanos Antlaşmasının 16. maddesi ve Berlin Antlaşmasının 61. maddesine, Ermenilerin bulunduğu yerlerde ıslahat yapılmasına dair hükümler konulmuştur. Bundan sonra da bu hükümlere dayanılarak, büyük devletlerin Osmanlı Devleti’nin iç işlerine müdahalelerde bulunmasıyla Ermeni meselesi milletlerarası bir boyut kazanmıştır.

Osmanlı Devleti’ni parçalamak, onun toprakları üzerinde kendilerine bağımlı, minnettarlık hisleriyle bağlı devletçikler kurdurmak amacıyla bizim irademizin dışında tezgâhlanan, sahneye konulan, bugün de Türk milletini ve tarihini mahkûm etmek için gündemde tutulan Ermeni meselesinin baş aktörü Şark Meselesi ve emperyalizmdir.

Siyasî tarih terminolojisinde yer almış olan Şark Meselesi tabiri, Osmanlı Devleti’nin Batılı Devletler tarafından parçalanmaya çalışılmasını ifade etmektedir. Şark Meselesi, Türklerin Anadolu coğrafyasını Türkiye haline getirmeye başladıkları tarihlerde ortaya çıkmış, 1815 Viyana Konferansı’nda da yine bizzat Batılılar tarafından ismi konulmuştur. İsminden anlaşıldığı gibi, Şark Meselesi Türk Milletinin meselesi değildir. Türk Milletine ve devletlerine karşı Batılılar ve son yüzyıllarda da Rusya tarafından takip edilen, temelinde Batı emperyalizminin, Türk düşmanlığının yattığı politikasının ismidir.

     Emperyalizm, bir devletin diğer bir devlet üzerinde, ister maddî, ister manevî bir kontrol, nüfûz kurması veya bir üstünlük sağlaması demektir. Türkiye’nin jeopolitiğini iyi bilen emperyalist devletler, XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, bölgedeki siyasî menfaatleri için parçala ve hükmet düstûru ile, genellikle Batı tarafından Doğu’ya empoze edilen bir doktrin olarak tarif edilen Oryantalizm ve bu yoldaki kuruluşlar sâyesinde Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Ermeni, Kürt, Kafkasyalı gibi toplumların koruyucusu olarak ortaya çıkıp, bunlar hakkında plânlar, projeler hazırlıyorlar, Şark politikalarını düzenliyorlardı.

  Emperyal Devletlerin Rolü

     XIX. yüzyılın başlarından itibaren Batılı Devletlerin Osmanlı Devleti’nin iç işlerine karışmak ve buradaki kendi çıkarlarını korumak için tercih ettikleri usullerin başında, Osmanlı yönetimi altında yaşayan Hıristiyan unsurlar namına talep ettikleri ıslahat hareketleri gelmekteydi.

İngiltere’nin Osmanlı Devleti’ne ve Ermenilere ilgi duyması, Rusya’nın İngiliz çıkarlarını tehdit ederek güneye sarkması ile alakalıdır. Buna engel olmak için İngiltere yaklaşık yüzyıl boyunca Osmanlı Devleti’ni Rusya’ya karşı desteklemiştir. Tek başına karşı koyamayacağını anladıktan sonra ise Ermeni meselesini fiilen kabul etmiş ve bu yolda adımlar atmıştır. Bağımsız bir Ermenistan’ı, Rusya’yı zor durumda bırakacağını düşünerek desteklemiştir. İngiltere, Ermeni Meselesine müdahale etmekle hem Rusya’nın elinden önemli bir kozu almış, hem de Osmanlı Devleti’nin içişlerine karışabilmek için yeni ve önemli bir bahane bulmuş olacaktı. Çünkü, Ermenilerle ilk ilgilenen ve onları kendi çıkarları için ilk kullanan devlet Çarlık Rusyası olmuştur. Ayrıca Rusya, Doğu Anadolu’da Ermenileri kullanarak sıcak denizlere inmeye çalışmaktadır. İşte Rusya’nın bu amaçları karşısında tedirginliğe düşen İngiltere, Rusya’nın elinden bu kozu almak için Ermeni Meselesinde yerini almıştır. Böylece iki emperyalist devletin nüfuz mücadelesi neticesinde Ermeni Meselesi ortaya çıkmaya başlamıştır.

Rusya, bir taraftan bulunduğu coğrafyada topraklarını genişletirken, diğer taraftan Boğazlar, Doğu Anadolu ve Balkanlar yoluyla sıcak denizlere inmeye çalışmıştır. Ermeni Meselesi bu politikanın bir parçasıdır. Daha doğrusu, Rusya, Ermeni Meselesini bu politikasının önemli bir kısmını hayata geçirebilmek için kullanmayı plânlamıştır. Gerek l774 Küçük Kaynarca Antlaşması, gerekse l829 Edirne Antlaşması ile Osmanlı ülkesindeki Ortodoks Hıristiyanlar üzerinde söz sahibi olan Rusya hem bu yolla, hem de savaşlarda Ermeniler üzerinde propaganda uygulayarak bu meselenin çıkmasını sağlamaya çalışmıştır. Rusya’nın bu tahrik ve tesirleri 93 Harbi ile iyice artmıştır. Ayastefanos Antlaşması’nın l6.maddesi ve Berlin Antlaşmasının 61. Maddesine Ermenilerle ilgili hükümler konulmuş, daha sonra bu maddelere dayanarak büyük devletler Osmanlı’nın iç işlerine karışmaya başlamış ve mesele uluslararası boyuta ulaşmıştır.

Ermeni Meselesinin çıkmasında ve Ermeni olaylarında Rusya veya İngiltere kadar olmasa da Fransa’nın rolü de vardır. Ermeniler üzerindeki tahrikler bu üç devlet arasında bir rekabete dönüşmüştür. Fransa, diğer Avrupalı devletler ve Amerika ile beraber misyonerlik faaliyetleriyle Ermeni Meselesinde rol oynamıştır. Doğu’daki Ermenilerin hayatını ve siyasetini asıl etkileyen akım, Amerika misyoner faaliyetidir. Bu misyonerler, yeni militan bir grubun doğuşunu hazırlamışlardır.

Ermeni Komiteleri

     Ermeniler sırasıyla, Anadolu’da “Kara Haç”, “ Armenakan” ve “Vatan Koruyucuları”, Cenevre’de “Hınçak”, Tiflis’te “Taşnak” komitelerini kurmuştur. İddia ve amaçları Doğu Anadolu’da yaşayan Ermenilerin birlik ve bağımsızlığına kavuşmasından ibaretti. Ermeniler arasında milliyetçiliği yaymak, onları silahlandırmak, Osmanlı İmparatorluğu’nda çete savaşlarını teşvir ederek krizler yaratmak, büyük güçleri müdahale için kışkırtmak şeklinde bir sisteme sahiplerdi. Hınçak Komitesi, Kafkasyalı Ermenilerden Avedis Nazarbek ve eşi tarafından 1887’de kurulmuş olup, amacı önce Türkiye Ermenistan’ını kurarak, daha sonra Rusya ve İran Ermenistan’ı ile birleşip bağımsız bir Ermenistan kurmaktı. 1890’da Kafkasya’da kurulan Taşnak Komitesinin amacı diğer Ermeni cemiyetlerini birleştirmek ve Türkiye’ye geçen çetelere yardım etmekti. Bir de Ermeni ihtilâl hareketlerini yöneten Hınçak İhtilâl Partisi vardı.

ermeniler ve ermeni meselesi

Tehcire Kadar Ermeni Olayları

  • Erzurum Ayaklanması (20 Haziran 1890)
  • Kumkapı Gösterisi (15 Temmuz 1890)
  • Merzifon, Kayseri ve Yozgat hadiseleri (6 Ocak 1893)
  • Birinci Sason Ayaklanması (28 Ağustos 1894)
  • Bâbıâli Gösterisi (28 Eylül 1895)
  • Van Ayaklanması (3 Haziran 1896)
  • Osmanlı Bankası’na saldırı (25 Ağustos 1896)
  1. Abdülhamid döneminde yaklaşık 38 tane Ermeni olayı yaşanmıştır. İsyanlar sırasında, 1914’te Zeytun’da 100, 1915 Van olaylarında 3000 ve 1914-1915 Muş olaylarında 20 bin Türk, Ermeni mezalimi sonucu hayatlarını kaybetmiştir. Ermeni isyan ve katliamları sırasında katledilen Türklerin sayısı belgelere göre 517.955’tir. Olay tarihi ve yeri belli olup da sayı tesbiti yapılamayanlarla birlikte bu rakam 2 milyona ulaşmaktadır.

Ermeni Kilisesi

Başından sonuna kadar ki Ermeni olayları incelendiği zaman bunların plânlayıcısı ve idaresinin Ermeni din adamları olduğu görülmektedir. İsyanların merkezi olarak daima karşımıza Ermeni Patrikhânesi ve kiliseleri çıkacaktır. Ermeni din adamları, Osmanlı Devleti’nin kendilerine sağladığı imkânlardan faydalanarak millî hislerin yayılması için çalışmışlar ve dinî konuları ikinci plâna bırakarak faaliyet göstermişlerdir. Manastırlarda, kiliselerde, okullarda yürüttükleri faaliyetlerle zamanla düşmanlık tohumlarını yeşertmişlerdir. “Ermeni Milleti Nizamnâmesi”nin 1863 yılında ilânından sonra Patrikler, daha çok milli ve siyasî cephelerde çalışmaya başlamışlardı. Ermeniler, devlet tarafından kendilerine verilen haklara dayanarak, imparatorluk içinde bir “Ruhânî Liderler Ağı” kurma faaliyetine girişmişlerdir. Bu nizamnâme, muhtâriyet için Ermenilerce bir adım olarak kabul edilmiştir. Ermeni Patrikhanesi ve kiliseleri Millî Mücadele döneminde de ihanetlerine devam etmişlerdir. Ermeni Patrikhanesinde Millî Mücadele aleyhtarı toplantılar tertip edilmiştir.

     1915 Olayları

Rus ve İngiliz kışkırtmaları sonucunda meydana gelen isyan ve katliamlar karşısında Osmanlı Hükümeti, Ermeni cemaatinin ileri gelenlerini uyarmakla yetindi. Ancak olaylar durmak yerine giderek yoğunlaşınca, ordunun bir çok cephede savaş hâlinde bulunması nedeniyle cephe gerisinin emniyete alınması ihtiyacı doğdu. Bu maksatla 24 Nisan 1915 tarihinde Ermeni komiteleri kapatılarak, yöneticilerden 2345 kişi devlet aleyhine faaliyette bulunmaktan tutuklandı. Diaspora Ermenilerinin her yıl bu tarihi sözde “Ermeni soykırımının yıldönümü” diye anmaktadır. Gördüğümüz gibi bu tarih, sözde soykırım şöyle dursun, bu iddiaların temeli olan “yer değiştirme” uygulamasıyla bile ilgili değildir.

27 Mayıs 1915 tarihli kanun ve 10 Haziran 1915 tarihli emir yazılarından da anlaşılacağı gibi, Talat Paşa’nın başlattığı ve meclisin de uygun gördüğü yer değiştirme uygulaması doğrudan doğruya cephelerin güvenini sarsacak bölgeleri kapsamaktadır.

Tehcir

Osmanlı İmparatorluğu’nun ı. Dünya Savaşı’na girdiği zaman Ermeni Komiteleri Rusların yanında yerleri alma kararlarını çoktan almışlardı. Oysaki o yıllarda, Osmanlı Hükümeti’nin Ermenileri sürgün etme fikrini taşımıyordu. 1915 Ermeni Tehciri, ihtimâl dahilindeki bir isyana karşı düşünülmüş bir tedbir değildir. 1915’teki zorunlu göç kararı, fiilen ortaya çıkan isyan ve düşman orduyla işbirliğine karşı alınan ve günün şartları içinde kaçınılmaz olan bir karardır. Öncelikle Van, Bitlis ve Erzurum bölgelerinde bulunan Ermenilerin savaş bölgesi dışına çıkarılması konusunu ele alan Talat Paşa, 9 Mayıs 1915’te bu illerin valilerini, gönderdiği şifreli emirlerle bilgilendirdi. Ermenilerin güneye doğru göç ettirilmesinin kararlaştırıldığını ve derhâl uygulanması için gereken yardımın yapılmasını bildirdi. Yer değiştirmeye tâbi tutulan Ermenilerin can ve mallarının korunması, yeme-içme ve dinlenmelerinin sağlanması sevk güzergâhında bulunan bölgesel yöneticilere bırakıldı. 27 Mayıs 1915 tarihli Yer Değiştirme Kanunu ve bu kanuna dayanılarak çıkarılan emirler çerçevesinde; Erzurum, Van ve Bitlis vilayetlerinden çıkarılan Ermeniler, Musul’un Halep, Maraş civarından çıkarılan Ermeniler ise Suriye’nin doğu kısmı ile Halep’in doğu ve güneydoğusuna nakledilmişlerdir. Bu arada, Ermenilerin sıkça dile getirdiği gibi 1.5 milyon Ermeni ölmemiştir. I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı topraklarında yaşayan Ermenilerin nüfusu en fazla 1.250.000 civarındadır. 9 Haziran 1915’ten 8 Şubat 1916 tarihleri arasında toplam 391.040 kişi tehcire tâbi tutulmuş, bunlardan 356.084’ü yerleşim bölgelerine ulaşmıştır. Yani Ermenilerin yer değiştirme uygulaması sırasında verdiği kayıplar, 35.000 kişi civarındadır.

Kafilelerin göç ettirildikleri güzergahlar mümkün olduğunca kendilerine yakın yollardan seçilmiştir. Bununla birlikte, yolların çok kalabalık olması, sancaklarda düzenin bozulması ihtimalinin belirmesi durumlarında, bu güzergahların dışına da çıkılmıştır. Güzergah seçiminde, kafilelerin güvenlik ve korunmalarının sağlanması düşüncesi de önemli rol oynamıştır. Ermeni yazarlar bu olayların Ermeni halkının kökünü kazıma olduğunu düşünmektedir. Bu itham yersiz ve temelsizdir. Gerçekten de yollarda Ermeniler kayıplar verdiler. Fakat bunun sebepleri vardı: Bazı yörelerde Ermenilerin silahlı direnişi, hastalıklar, eşkıya hareketleri, iletişim araçlarının yetersizliği ve ülkenin bir kısmının yabancı işgaller altında bulunması gibi. Ayrıca kimsenin görmek istemediği bir gerçek daha vardır, o da ölen Türklerin sayısıdır. Justin Mc Carthy bu konuda şunları belirtmektedir :” Ölü Ermeni sayısı ele alınırken ölen Müslüman sayısını da göz önüne almalıyız. İstatistikler çoğunun Türk olduğu 2.5 milyon Müslümanın da olduğunu söylemektedir.”

ERMENİ MESELESİNİN BUGÜNÜ VE TÜRK DİPLOMASİSİNE ÖNERİLER

     Bugün Ermeni meselesi tarihe mâl olmuştur. Türkler ve Ermeniler asırlarca, barışla birlikte yaşamıştır ve emperyalistlerin kışkırtmaları, temelsiz iddialarıyla Türklere karşı düşman hâle gelmişlerdir. Türkler ve Ermeniler bu kışkırtmalar yüzünden meydana gelen ölümleri her zaman hatırlayacaklardır. Bu mesele iki tarafa da tamiri mümkün olmayan zararlar vermiştir. Emperyal devletlerin menfaatlerine hizmet eden bir strateji olmaktan öteye geçmemiştir. Günümüzde Ermeni çevreleri ve maalesef Türkiye’deki bazı aydınlar, soykırım iddialarını, tarihten gerekli ibreti alamadıkları için sürdürmekte ve bunda kararlı görünmektedir. Türk milletine kabul ettirilmeye çalışılan Ermeni katliamı ile ilgili söylenen hiçbir görüşün ve iddianın ciddiyetle ve doğrulukla zerre kadar alâkası yoktur. Bu iddiaların sahipleri, yaklaşık dokuz yüz küsur bir arada yaşamayı başarmış iki toplumun nasıl olup da bir anda böyle bir olayı gerçekleştirdiğini de kanıtlamak zorundadır, ki bu da mümkün değildir. O hâlde bu insanlar iftiracı durumuna düşmektedir. Bu da bir insanın alabileceği en alçak hâllerden biridir.

Bugün Ermeniler, tarih ilminin gerekleri üzerinden değil de, lobi gücü üzerinden birtakım yalan yanlış iddialar uydurmaya çalışmaktadırlar. Oysa ki bu çok yanlıştır. Ermenistan Devleti, tarihe at gözlükleri ile bakmakta ve Ermeni vatandaşlarını da bu bakış açısı üzerinden olumsuz etkilemektedir. Örneğin, Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Serkisyan, katıldığı bir söyleşide gençlerin sorularını yanıtlarken, “Karabağ’ı biz aldık, Ağrı’yı da size bıraktık.” demiştir.  Buradan da şu sonuca varabiliriz ki Ermeniler, hâlâ geçmişteki davalarını gütmektedir. Bununla beraber, Ermeniler, meseleyi çözmek yerine, daha da içinden çıkılmaz bir hâle getirmek istemektedirler. Örneğin, Yusuf Halaçoğlu, Türk Tarih Kurumu Başkanı olduğu zamanlar, Ermenistan’a, bir tane toplu Ermeni mezarlığı gösterin, Boston’daki Ermeni arşivlerini açın, masrafları da benden, demiştir. Fakat buna cevap vermemişlerdir. Ayrıca

Ermenilerin, geçmişte olduğu gibi bugün de Rusya’dan bağımsız bir politika izlemeleri mümkün değildir. Çünkü hâlâ onların kuklası konumundadır.

Ermeni meselesi, kanaatimizce; sloganla, sâfî kin beslemekle halledilecek bir mesele değildir. Dağ gibi büyüyüp gittikçe karmaşıklaşmış bir mesele olup, bunu öncelikle bu olayların meydana geldiği coğrafyanın insanları, yani Türkler ve Ermeniler aralarında halletmelidir. Bu konular günümüzde sürekli gündeme gelmekte ve iki tarafın da insanlarını huzursuz etmektedir. Evet, tehcir bir zorunluluktu, o dönemde yapabileceğimiz tek çareydi, fakat hata değildi. Bu sebeple Türkiye Cumhuriyeti Devleti bunu bir hata addedip kimseden özür dilemek zorunda değildir.

Türk Hükümeti, bizzat Ermenistan Cumhuriyeti ile, Ermeni tarih kurumları ile birebir temasa geçmelidir. Hükümetimiz, Ermeni medeniyetini, dilini, kültürünü, dinini araştıran uzmanlar, Armenialoglar yetiştirmelidir. Ve onlar vasıtasıyla zikrettiğimiz münasebet kurulmalıdır. Böylelikle karşı tarafın bizi daha ciddiye almasını sağlamış olup, meselelerin konuşularak çözüme kavuşturulması yolunda oldukça önemli bir yol izlenmiş olunur.

Ermeniler ve Ermeni Meselesi, tarihimizin çok önemli bir kısmını oluşturur. Gerekli ehemmiyetin gösterilmesi, sözde soykırım iddialarının her fırsatta kanıtları ile reddedilmesi, kimseye özür borçlu olmadığımızın dile getirilmesi gereklidir. Taziyede bulunulup, acılara ortak olunup anlayış gösterilebilir. Fakat asla hata olarak görülüp suçlu hissedilmemelidir.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir: 

Ermeni Meselesi ve Dünden Bugüne Ermeni Terörü

Yabancı Yatırımcılar ve Azerbaycan Ekonomisi

Bu Çalışmanın Tüm Hakları Betül KARATAY’a Aittir.

     KAYNAKÇA

İlter, ERDAL, Türkiye’de Sosyalist Ermeniler ve Silahlanma Faaliyetleri (1890-1923),Turan Yayıncılık, İstanbul 1995.

McCharty, JUSTIN, Osmanlı Anadolu Topraklarındaki Müslüman ve Azınlık Nüfus, Türkçe trc. İhsan Gürsoy, Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüd Başkanlığı Yayınları, Ankara 1995.

İlter, ERDAL, Ermeni Meselesinin Perspektifi ve Zeytûn İsyanları (1780-1880), Ankara 1988

Sarınay, YUSUF, “Türk Arşivleri ve Ermeni Meselesi” Belleten, Nisan 2006, Cilt: LXX, Sayı 257, s. 289–310.

TOSUN, Ramazan. “Ermeni Meselesinin Ortaya Çıkışı ve Mahiyeti”. Selçuk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi (2003 ): 143-163

İlter, ERDAL, Ermenistan Adı, Ermeniler’in Menşei ve Bazı Ermeni İddiaları Üzerine, ERMENİ ARAŞTIRMALARI, Sayı 6, Yaz 2002

Karal, ENVER ZİYA, La Question Arrnenienne (1878-1923), çev Arş.gör. Erdal AYDOGAN

Şimşir, BİLAL, İngiliz belgelerinde Osmanlı Ermenileri,1856-1880.

1815 Viyana Kongresi Kararları ve Avrupa’da Oluşturulan Siyasi Düzen

  Viyana Kongresi

 Vigana Kongresi nedir, Viyana Kongresi kimler arasında yapılmıştır?, Viyana Kongresi kimler arasında gerçekleşmiştir? bu sorularınızın cevabını yazdığımız makalede bulabilirsiniz.

Viyana Kongresi, Napolyon Savaşları sonunda Fransız ordusunun, koalisyon orduları tarafından tümüyle yenilgiye uğratılmasının ardından, Avrupa’daki sınırları ve güçler dengesini yeniden belirlemeye yönelik kararlar almak üzere toplanmış olan kongredir. Barış anlaşması şartlarını saptamak ve galipler yararına yeni bir Avrupa haritası hazırlamak için, Avrupa’nın hükümdarları ve bakanları, Viyana’ da toplanmışlardır. Eylül 1815’te toplanan Viyana Kongresi’ne Rus Çarı, Prusya ve Avusturya İmparatoru başta olmak üzere, bütün küçük krallıkların hükümdarları da iştirak etmişlerdir. Bu kongrenin kilit figürleri; Metternich (Avusturya), Castlereogh (İngiltere), Tolleyrand (Fransa), Hardenberg (Prusya)’dır. “Napolyon’un varlığı Avrupa devletlerini birleştirmiş, yokluğu ise birbirine düşürmüştür”.

Fransız Devrimi’ni izleyen çağ “ulusçuluk çağı” olarak nitelenmektedir. Çok uluslu Avusturya İmparatorluğu Başbakanı Franz Von Metternich, tehlikeli gördüğü ulusçuluk akımının ortaya çıkarabileceği sorunların çözümlenmesi için, Avrupa’nın tutucu güçlü devletlerinin ortak hareket etmelerinin ortamını sağlamak amacındaydı.     1 Ekim 1814’te başlayan kongre, komisyonlar biçiminde çalışmalarını yürüten bir uluslar arası kongrenin ilk örneği olması açısından ilginç ve önemlidir. Osmanlı Devleti Viyana Kongresi süresince neler yaptı?

Osmanlı İmparatorluğu Viyana Kongresi’ne katılmamıştır. Çünkü, böyle bir konferansta Balkan sorununun gündeme geleceğinden ve ödün vermek zorunda kalmasından korkuyordu. Ayrıca Avusturya’nın “toprak bütünlüğünü garanti etme” önerisini de iyi karşılamıyordu.

Avrupa haritasını işlerine geldiği gibi yeniden düzenlerlerken, hükümdarlar, halkların çıkarlarını hiç dikkate almadılar. Fransa’nın 1792 sonrasında ele geçirdiği tüm topraklar geri alındı. Galip devletler yeni topraklar kazandılar: Rusya, Varşova’yla birlikte Polonya’nın bir parçasını ve Finlandiya üzerinde haklar aldı.  İngiltere, Akdeniz’ de birinci derecede stratejik önemi olan Malta adasını, eski Hollanda sömürgeleri olan Seylan adası, Hondras’ı, Guyan’ı ve Tirinidat’ı, Danimarka’dan De Helgoland‘ı ve güney Afrika’daki Kap’ı aldı. Ama İngiltere’nin en büyük zaferi, eski düşmanı Fransa’nın zayıf düşmesiydi.  Böylece İngiltere’nin ticari ve ekonomik olarak önü açılmış oluyordu. İngiltere, bu dönemde “Güneş batmayan ülke” olacaktır. Napolyon’un kıta sisteminin yıkılmasıyla beraber, yaşadığı Endüstri Devrimi sayesinde bu imparatorluk 100 yıl sürecek bir dünya devleti üstünlüğü elde edecektir. Tarih arşivi sizlere Viyana Kongresi‘ni aktarıyor.

Prusya, Posen bölgesini, Saksonya’nın beşte ikisini, Vestfalya’yı ve Ren bölgesinin (Rhenanie) batı kıyılarını ele geçirdi. Bu şekilde Prusya krallığı önemli oranda genişledi. Avusturya da Lombardiya ile Venedik’i aldı.

Almanya’ya gelince: Parçalanmış, zayıf ve geri kalmıştı. Napolyon’un ortadan kaldırdığı Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu’nun yerini, aralarında en önemlileri Avusturya İmparatorluğu ile Prusya krallığı olan 39 devletten oluşan Alman Konfederasyonu aldı. Bir genel Diyet Meclisi kuruldu. Bu meclis, Konfederasyon’a ilişkin tüm sorunlara çözüm bulmakla görevliydi ve hükümdarlardan ya da temsilcilerinden oluşuyordu. Diyet’in toplantı yeri Frankfurt (Main) idi. Burada, Avusturya’nın bir temsilcisinin başkanlığında toplanıyordu. Alman devletleri, Diyet Meclisi’nin kararlarına uymak zorunda değillerdi. Güçsüz, yoksul ve ordusuz Diyet’in uluslararası politik sorunlarda hiçbir etkisi yoktu. Kısa bir süre sonra bütün Avrupa’nın alay konusu oldu.

Napolyon zamanında, Fransa’nın egemenliği altında fiilen birleşmiş olan İtalya yeniden parçalanmıştı. Esir ticareti yasaklanıyordu, bunun uygulanması taraf devletlere veriliyordu. Fransız İhtilâli’nin getirmiş olduğu hürriyet havası bu noktada görülmüştür. Fransız A. Debidour’un, Viyana Kongresi hakkındaki,”1815’in diplomatları, Avrupa’yı en kötü kanunlarla donatmak için bir yıllarını verdiler. Bu fenalıkları tamir etmek için de bir yüzyıl gerekecektir.” sözü önemlidir.

Uluslararası nehirlerde ilke olarak ticaret ve ulaşım serbestisi tanınıyordu.

Avusturyalılar, Piemonte hariç bütün kuzey İtalya’ya egemendiler; Papa ve Napoli kralı, ücretli İsviçre askerleri sayesinde iktidarlarını sürdürüyorlardı.

Belçika Hollanda ile birleşerek Niederland adlı bir devlet oluşturuyordu.

Viyana Kongresi, Avrupalı Devletlerin aralarındaki sorunları toplantılar yoluyla çözme girişimlerinin başlangıcı oldu. Ayrıca, Avrupa kökenli klasik uluslar arası hukukun geliştirilerek nispeten sistematize edildiği dönemin başlangıcı olarak da kabul edilir. Diğer yandan, Viyana Kongresi ile ortaya çıkan Avrupa Ahengi Sistemi çerçevesinde belirginleşmeye başlayan uluslar arası hukuk sistemi ise, bu “ahengi” sağlayan temel aktörler olan büyük devletlerin “güdümünde” bir nitelik taşımaktadır. Genel hatları ile 1. Dünya Savaşı’na kadar süren dönemde, uluslar arası hukuk kurallarının oluşması, başta Viyana Kongresi olmak üzere devletler arasında yapılan antlaşmalar çerçevesinde gelişmiştir.Bu kongreye aynı zamanda, 1648 Vestfalya Barışı ve 1. Cihan Harbi sonrasında imzalanan Paris Anlaşmaları arasında, en köklü değişiklik getiren uluslar arası toplantı da diyebiliriz.

1814’teki yenilgiden sonra tahttan koşulsuz feragat, aslında Napolyon’un hikâyesinin sonu sayılmaz.Maaşlı bir sürgün hayatı yaşadığı Elbe Adası’ndan bir yıldan kısa bir süre sonra Fransa’ya dönünce, tekrar iktidara gelmiş bulunan Bourbon rejimi bir çırpıda çöküverdi. Müttefikleri onu devirmek için bir araya geldi. Belçika’daki Waterloo’da 18 Haziran 1815’te gerçekleşen savaş sonunda, Fransız İmparatorluğu’nun yeniden canlanma tehdidi; İngiliz, Belçika ve Prusya orduları tarafından ortadan kaldırıldı. Napolyon bir kere galiplerin gözünü korkutmuştu. Bu kez onu binlerce mil uzakta, Güney Atlantik’teki St. Helena Adası’na gönderdiler. Napolyon 1821’de bu adada öldü. Onun yarattığı son korku, rakiplerinin yeni bir barış yapma kararlılığını pekiştirdi. Bu barış sayesinde Avrupa’da devrimin ardından çeyrek yüzyıl boyunca neredeyse ara vermeden devam eden savaşın tekrarlanma tehlikesi ortadan kalkacaktı. Böylece Napolyon bu şekilde, Fransa’nın onun liderliği altında yarattığı korkunun anıları sayesinde, Avrupa’nın tarihini şekillendirmeye devam etti.

     VİYANA KONGRESİ KARARLARI

     Viyana Kongresi Haziran 1815’te imzalanmış, buna göre Kongreye Avusturya Dış İşleri Bakanı Clement Von Metternich(1815-1848) başkanlık etmiştir. Kongre kararlarına göre;

  1. İngiltere Akdeniz’de Malta adasını ve Yedi Adayı, güney Afrika’da Hollanda’ya ait Cape Colony’yi, Seylan adasını, güney Amerika’da Güyan ile Trinidat adasını, Danimarka’dan da Heligoland adasını alarak, İmparatorluğunun denizaşırı yollardaki stratejik noktalarını kuvvetlendirmiş oluyordu.

Yedi adayı almakla İngiltere, Rusya’nın Balkanlardan Akdenize sarkmasını kontrol etmek için bir ileri karakol elde etmiş oluyordu. Cape Colony ise, XIX. Yüzyılın sonlarına doğru İngiltere’ye bütün Afrika kıtasını boydan boya egemenliği altına almak için bir basamak teşkil edecektir.

  1. Rusya, Tilsit Antlaşması ile eline geçirmiş olduğu Finlandiya’yı muhafaza ediyordu. Ayrıca, yine Tilsit’de kurulmuş olan Varşova Büyük Dükalığı ortadan kaldırılıyor ve topraklarının büyük kısmını Rusya alıyordu. Böylece Rusya, Prusya ve Almanya üzerinde hakim bir duruma geçmiş oluyordu.
  2. Avusturya ise, Varşova Büyük Dükalığının ortadan kaldırılması ile, Doğu Galiçya’yı tekrar kazanmaktaydı. Güneyde ise, Kuzey İtalya’da bulunan Lombardiya ve Venedik’i eline geçirmekteydi. Fakat Fransa’ya kaptırmış olduğu Belçika’yı geri alamadı, İngiltere’nin istediği gibi Belçika, Hollanda ile birleştirildi ve başına Oranje hanedanı getirildi.

Avusturya’nın asıl başarısı Almanya’yı yine dağınık bir halde tutabilmesiydi. Fakat kazandığı yeni topraklarla, esasen çeşitli milletlerle dolu olan bünyesine yeni yeni unsurlar katmış olmaktaydı.

  1. Prusya, Varşova Büyük Dükalığına vermiş olduğu Pozen bölgesini tekrar kazandı. Ayrıca, Saksonya’nın beşte ikisini, Vestefelya’nın büyük bir kısmını ve Ren’in batı kıyılarından (Rheinland) bir kısım toprağı da sınırları içine kattı. Prusya oldukça büyümüştü.
  2. Napolyon’un 1806’da kurmuş olduğu Ren Konfederasyonu, 38 devletten oluşan Germen Konfederasyonu haline getiriliyordu. Bu konfederasyonun başkanlığı Avusturya’ya veriliyordu.
  3. İtalya’da ise; Sardunya Krallığına, Nice, Savoie ve Cenova cumhuriyetinin toprakları katılarak Fransa’nın güneyinde kuvvetli bir devlet meydana getirildi.

Modena ve Toskana dükalıklarının başına da Avusturya prensleri getirildi ve Napolyon’un  ikinci karısı ve Avusturya İmparatorunun kızı Marie Louise’e de Parma Dükalığı verildi ki, bu suretle Avusturya’nın İtalya’daki nüfuzu daha da artmış oluyordu.

Papalık Devleti yeniden kuruldu.

  1. İsveç’e, Rusya’ya kaybettiği Finlandiya’ya karşılık, Danimarka’ya ait Norveç verildi. Danimarka Napolyon’la işbirliği yapmıştı ve şimdi cezalandırılıyordu.
  2. İsviçre 22 kantondan oluşan bağımsız ve daimi tarafsız bir devlet oluyordu.
  3. Fransa 1792’deki sınırlarına geri dönüyordu.

Napolyon’un alt üst ettiği Avrupa haritasını Avrupa’nın büyük devletleri bu şekilde düzenlediler. Fakat bu düzenlemeler tamamen toprak sınırlarına ait bulunuyordu. Hiç kimse Fransız İhtilâli’nin ortaya çıkardığı ve Napolyon savaşlarının ortaya attığı fikirlerin toplumlar üzerinde yaptığı etkileri hesaba katmamış ve bu yolda bir düzenlemeye gitmemişti.

viyana kongresi soğuk savaş

     ULUSLARARASI VİYANA DÜZENİ

     Viyana Kongresi, Napolyon’un darmadağın ettiği Avrupa haritasını yeniden ama kendine göre düzene koydu. Amaç Avrupa’da gerçek ve kalıcı bir denge (barış) sistemi kurmaktı.

İşgal ülkeleri liberal ve ulusal haklar umut ederlerken, kongre kararları eski dünyaya yeniden eski efendileri getirmekten başka bir anlam taşımıyordu. Avusturya Başbakanı Metternich’in sözcüsü Gentz’in sonradan söylediği gibi, “amaç yenilenlerden kurtulanların yenenler arasında bölüşümesiydi.” Viyana Kongresi’nin önemi nedir?

Kongrenin en önemli özelliklerinden biri de, kongreye egemen ülkelerin, geleceğin dünyasını tasarlarken, samimiyetten uzak olmaları yani sorunları gerçekçi bir yaklaşımla ele almamış olmalarıydı. Avusturya, Rusya, Prusya ve İngiltere’yi Viyana’da ortak masanın etrafında toplanmaya zorlayan tek ortak nokta, Napolyon faktörüydü. Napolyon olmasa bu ülkeler muhtemelen savaşıyor olacaklardı. Şüphesiz, Napolyon düşmanlığı Fransız düşmanlığını, o da devrim düşmanlığını besliyordu. Ancak İngiltere, açık denizlerde tek rakibi olarak gördüğü Fransa’nın uluslararası politikada etkisizleştirilmesi uğruna bu değerleri görmezden geldi.

Viyana kongresi çerçevesinde birçok anlaşmayla toprak düzenlemeleri yapılmıştı. Bu bakımdan Fransa’ya çok fazla bir kayıp verdirildiği söylenemez. Bunda, gelecekte karşı bir intikam duygusu yaratma endişesi vardır.

Viyana kongresinin öngördüğü yeni barış düzeninden daha da önemlisi, bunun nasıl yürütüleceği sorunuydu. İngiltere’nin destek vermediği, Fransa’nın dışlandığı bir dünya düzenini kendi başlarına yürütecek güçleri yoktu. Nitekim Rus çarı I. Aleksandr’ın önerisiyle, hükümdarlar, devrimle savaşmak için kongreden sonra, halklarına rağmen egemenlik süren bir hükümdarlar birliğini, yani “Kutsal İttifak”ı kurdular. Orada birbirlerine, “din adına” yardım etmeye, nerede çıkarsa çıksın devrimin başını ezmek için birleşmeye yemin ettiler. İttifak, İncil’in ortak değerlerine dayandırılmıştı. Bu anlaşma, Rus çarı, Avusturya imparatoru ve Prusya kralı tarafından imzalandı. İngiltere üye değildi fakat devrim karşıtı tüm kararları destekliyordu. İttifakın en gayretli üyesi, çarlık hükümetiydi. Metternich, ittifakın devrimci hareketlere karşı birçok müdahalesinin başlatıcısı oldu. Viyana Kongresi Rusya için ne ifade ediyor?

 

Viyana düzeni ile ortaya çıkan yeni uluslararası güçler dengesi çok net de değildi. Aktörler, barışın korunması konusunda daha çok Avrupa ile ilgiliydi. Bu da dünyanın diğer bölgelerinde çıkacak yeni çatışmaların olmayacağını garanti etmiyordu. Rusya tarafından ortaya atılan ancak kabul görmeyen “Şark Sorunu” önerisi, Avrupa’da sağlanıldığına inanılan barışın, dünyanın diğer bölgelerinde yürümeyeceğinin işaretiydi. Diğer yandan Kutsal İttifak ülkelerinin bile uluslararsı sorunları algılamada müttefik mi yoksa ittifak mı oldukları tartışmalıdır. 1818-22 ihtilallerinin bastırılması sırasında birlikte hareket edebilmişken, ittifakın liderliği Metternich’e geçince politik görüş ayrılıklarına düşmüşlerdir.

Avrupa’nın bu uluslararsı sistemi içerisinde İngiltere’nin konumu ise ayrı bir tartışma konusuydu. Fransa ile denizaşırı ülkelerdeki rekabeti nedeniyle, Kutsal İttifakı pek hoş karşılamamıştı. Ancak onu tamamen göz ardı da edemezdi. Çünkü bu ülkeler kara Avrupa’sının denetimini ellerinde tutuyorlardı. Fransa’nın Kutsal İttifak’a yanaşması, gelecekte İngiltere’ye karşı konumunu güçlendirebilirdi. İngiltere bu riski göze alamadığı için Napolyon’u yenerken devrimin özgürlükçü yönünü savunmaktan kaçındı.

Metternich’in, Kutsal İttifak’ın İngiltere’nin desteği olmadan sürekli başarı sağlayamayacağını farketmesiyle, İngiltere Kutsal İttifak’a katılmak zorunda kaldı ve ittifak, dörtlü bir görünüm kazandı. Bu ittifakın amacı, Avrupa’nın neresinde bir hürriyet ve demokrasi hareketi kendini gösterirse bunu durdurmak idi.

1818’de yapılan Alx-la Chapelle Kongresi’nin kararı ile Fransa’yı da dörtlü ittifaka dâhil etmeleri, Avrupa’da devletler bazında sanki tek kutuplu bir görünüm yaratmıştı.

Beşli İttifak ile oluşan bu yeni uluslararası sistem, homojen değildi ve bu sebeple de uzun ömürlü olmadı. Her ülke, ittifakı, ayakları yere sağlam basacakları âna kadar dayanacakları bir araç olarak görüyordu.

Beşli İttifak’ın, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Rumlar’ın başlattığı bağımsızlık hareketi karşısında izlediği politika, bir çelişki oluşturmuştu. İttifak, Yunan bağımsızlığı sırasında, Viyana Sistemi’ni ihlâl etmekten çekinmemişti. Uluslararsı olaylar karşısında tüm ittifak birlikte hareket etmek yerine, konjektürel durumun verdiği fırsatlarla, ittifakın güçlü ülkeleri bir adım öne çıkıyordu.

Rusya’nın, Yunan bağımsızlığı sürecinde, İngiltere ve Fransa ile, ittifaka rağmen, işbirliği yapması, mezkûr ülkenin Avusturya ve Prusya nezdindeki itibarını daha da yükseltiyor ve Doğu Avrupa’nın tek sözcüsünün kendisi olduğunu âdetâ onlara kanıtlıyordu.

1830 İhtilâlleri Beşli İttifak’ın çöküşü ve Avrupa’da iki kutuplu bir sistemin hazırlayıcısı oldu. 1830 İhtilâlleri, Fransa’yı çok etkiledi. XVII. Louis’in yerine geçen kardeşi Comte d’Artolds, koyu bir devrim düşmanıydı. X. Charles adını alan mersûm kral, rejimi asillere ve kiliseye dayandırma yoluna gidince, ülke liberaller kazan kaldırdılar. Halk 27 Temmuz’da sokaklara döküldü, üç günlük kanlı çarpışmalardan sonra da ülkeden kaçmak zorunda kaldı. Liberal fikirli Orlean ailesinden Louis Philippe tahta çıkarıldı. Fransızların Kralı ünvanını tercih ederek dış politikada farklı bir çizgi izleyeceğinin sinyallerini verdi.

İngiltere ile birlikte Fransa’nın da Kutsal İttifakla aralarına mesafe koymaları 1830 İhtilâlleri sırasında çok net ortaya çıkmıştı. Artık beşli blok, ikili bloğa dönüşmüştü. İngiltere ile Fransa Batı Blok’unu; Rusya, Avusturya ve Prusya Doğu Blok’unu oluşturuyordu. Batı Avrupa Bloğu, 1830 İhtilâlleri sırasında liberal-özgürlükçü-ulusalcı hareketlere destek vermekten kaçınmadı. Çok geçmeden İspanya ve Portekiz’in de katılımıyla 1834’te gerçekleştirilen “Dörtlü İttifak”, Kutsal İttifak’a karşı kurulmuş liberal ülkeler bloğu anlamını taşıyordu.

1830 İhtilâlleri döneminde, Kutsal İttifak ülkelerinin tutumu Batı Blok’undan tamamen ters yönde olmuştur. Rusya’nın, liberal ülkelerle birlikte,  Yunanistan’ın bağımsızlığına öncülük etmesini soğuk karşılayan ve bunu Kutsal İttifak’a aykırı kabul eden Avusturya ve Prusya’nın, Polonya’nın bağımsızlığı sırasında Rusya ile dayanışma içerisinde olmaları bir başka çelişki oluşturur. Aynı şekilde Fransa’nın, Osmanlı Devleti’ne karşı Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’nın başlattığı bağımsızlık savaşı sırasında, Rusya ile aynı cephede yer alması da, dönemin uluslararası ilişkilerinin dayandığı tutarsızlığı gösteren bir başka örnektir. Her iki bloğun ülkeleri de, inandıklarından çok işlerine gelenin hayata geçmesini istediklerinden, blok içi ülkeler bile birbirlerine karşı kuşkulu ve güvensizdiler.

Metternich Sistemi: Büyük Britanya, Avusturya, Rusya, Prusya, Avrupa’daki statükoyu korumak için Metternich Sistemi’ni ortaya koydular. Metternich, statükonun silah gücüyle korunmasını savunuyordu. Ona göre ulusçuluk hareketlerinin acımasızca bastırılması ve ulus devletlerin dağıtılması gerekiyordu. 1815’te Viyana’da kurulan bu sistem, Avusturya ve Rusya’nın Balkanlar’daki işbirliğine, Prusya’nın Fransa ve Rusya’yı dengelemesine ve kıta Avrupa’sına de bir ülkenin tek başına hâkim olmamasına dayanıyordu. Bu sisteme ilk tepkiler 1830 ve 1848 ihtilallerinde gelmiştir.

     SONUÇ (Viyana Kongresi)

     Sonuç olarak, “Napolyon’un varlığı Avrupa devletlerini  birleştirmiş, yokluğu ise birbirine düşürmüştür.” Batılı Devletler Napolyon öncesi duruma geri dönmek  istemişlerdi, ama bu artık mümkün değildi. Napolyon tüm Avrupa’ya merkezi bir politika yerleştirmeyi başarmıştı. Bunun sonucunda da Viyana Kongresi ile Avrupa’da yeni bir statü doğmuştur. Kongrede Fransız İhtilali’nin Avrupa’ya yaydığı insan haklarından hiçbirisi, yani hürriyet, milliyet ve eşitlik ilkeleri göz önünde tutulmamış, sırf siyasi çıkar istekler üzerine kararlar verilmiştir.

Viyana Kongresi sonrasında Avrupalı güçler arasında kırk yıl boyunca hiçbir savaş yaşanmamış, 1854 Kırım Savaşı sonrası ise altmış yıl boyunca tüm Avrupa’yı kapsayacak herhangi bir savaş yaşanmamıştır. Devletler ararsı ilişkilerin çözümünde kongreler sisteminden yaralanılarak, sorunlar savaş yolu ile değil anlaşmalar ile çözüme kavuşturulmuştur. Güç dengesi sistemi tekrar kullanılmaya başlamış, değişen ittifak ilişkileri ile ülkeler çıkarlarını korumaya çalışmışlardır.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Osmanlı Devleti ve Rönesans

Biyolojik Silahların Ekonomik Savaş Aracı Olarak Kullanılması

     KAYNAKÇA:

Savaş ve Barış Bağlamında XIX. Yüzyıl Uluslararası İlişkilerinin Özellikleri- Süleyman Erkan, SDÜ Fen Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi Aralık 2010, Sayı:22, s.93-115.)

-Verda Yiğit, 1648 Vestefalya Barışından 1815 Viyana Kongresine Kadarki Dönemde Uluslararası Sistemin Dönüşümü

-Fahir H. ARMAOĞLU, Siyasi Tarih I, 1789 – 1960

-Avrupa Tarihi- J.M. Roberts

-Yakın Çağlar Tarihi- N.V. Yeliseyeva

-Avrupa’da Devrimler 1492-1992- Charles Tilly


– NICOLSON H., (1946), The Congress of Vienna: A Study in Allied Unity:1812-1822, Harcourt Brace and Company, New York

-Norman Davies, Avrupa Tarihi, Çeviri Editörü Mehmet Ali Kılıçbay

Bu Çalışmanın Tüm Hakları Betül Karatay’a Aittir. (Viyana Kongresi)

Kur’an-ı Kerim ve Hadis Rivayetlerinde Kudüs

Kudüs, ismen Kur’an’da açık bir şekilde geçmemekle birlikte ayetlerin Kudüs’e atıf yapması şeklinde yapılan tefsirler neticesinde Kur’an’ın bahsettiği Mescid-i Aksa’nın ve “bereketli kılınan beldenin” Kudüs olduğu, Miraç’ın burada gerçekleştiği kanaatine varılmıştır. Yine aynı şekilde rivayetlerde geçen “Mescid-i Aksa” yani “Uzak Mescid” kavramları da Kudüs ile özdeştirilmiş, “Mescid-i Aksa” kavramının Kudüs’e tekabül ettiği kanısına ulaşılmıştır.

Kur’an ayetlerinde, “kutsal toprak” ifadesinin belirli bir bölgeyi kapsamadığı, Kudüs’ün kutsal toprakların önemli kısmını oluşturduğu ifade edilmektedir. Aynı şekilde hadis literatüründe de “kutsal toprak” ifadesi için özel bir tanım yapılmamakta, kutsal toprak olarak Kudüs’ü de kapsayan Şam beldesine işaret eden genel bir aktarım yer almaktadır. Kutsal toprak sınırlarının çizilmesi konusunda ortak bir karara varılamamış ve farklı yorumlar beyan edilmiştir. Bu konuda şunlar söylenmiştir:

“Kur’an’da kutsal toprak kavramının Kudüs’e işaret etmesi gerekmemektedir. O, ya kutsal toprağın bulunduğu bölgenin bütününe, ya Kudüs’e ve yahut da kutsal toprak içerisinde yer alan herhangi bir kısmına veya bir yere işaret ediyor olabilir.”

Hangi tefsircilerin hangi sınırları kutsal toprak olarak belirlediği meselesine konumuzun kapsamı dışında olmasından dolayı değinmeyip sadece kutsal toprak sınırlarının belirlenmesinde farklı yorum ve görüşlerin olduğunu belirterek ayet ve rivayetlere yer verelim:

Ayetler;

Kulu (Muhammed aleyhisselamı) geceleyin Mescid-i Haram’dan çevresini bereketli kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren (Allah)’ın şanı yüce (ve her türlü noksanlıktan uzak)tır.

Onu ve Lut’u içinde alemlere bereket verdiğimiz yere (ulaştırıp) kurtardık. (Rivayetlere göre Irak’ta idiler. Hz. İbrahim oradan Filistin’e, Hz. Lut da oraya bir günlük mesafedeki Sodam’a yerleşti ve kendisine orada peygamberlik verildi.)

Süleyman’ın hizmetine(de) şiddetli esen rüzgarı (verdik). Onun emriyle o, içine bereketler verdiğimiz yere akıp gider (ve kendisini de götürür)dü.

Onlar(ın yurdu) ile içinde bereket verdiğimiz kasabalar arasında sırt sırta (birbirine yakın) nice kasabalar var ettik.

Zayıf ve hor görülen (Yahudi) kavmi(ni) de içine feyz ve bereket verdiğimiz yerin (Şam’ın) doğu taraflarına ve batı taraflarına mirasçı kıldık. (Böylece eziyetlere) sabretmeleri yüzünden Rabbinin İsrailoğullarına olan güzel sözü tamamen yerine geldi.

Ey Kavmim. Allah’ın sizin (yerleşmeniz) için yazdığı mukaddes yere gidin, geri dönmeyin. Sonra zarara uğrayıp perişan olursunuz.

(Allah) buyurdu ki: Ey Musa! Muhakkak ki orası (o mukaddes yer) onlara kırk yıl yasak edilmiştir. Onlar o yerde (Tih çölünde bir müddet) şaşkın şaşkın dolaşacaklardır. Artık bu yoldan çıkmış topluluğa üzülme.

(Medine’deki Yahudi ve Münafık) birtakım beyinsiz insanlar; ‘(Müslümanları) üzerinde bulundukları (eski) kıblelerin(i Beyt-i Mukaddes)ten (Kabe’ye) çeviren nedir?’ diyecekler. De ki; Doğu da Allah’ındır, Batı da.

(Resulüm! Biz vaktiyle arzulayıp da şu anda) yöneldiğin kıble (olan Kabe’)yi ancak (sen) Peygamber(im’)e uyanları, topukları üzerinde geri dönen (münafık ve mürtetler)den ayıralım (da onlar bilinsinler) diye kıble yaptık. Gerçi bu (çevrilme) elbette Allah’ın doğru yola ilettiği kimselerden başkasına ağır gelmektedir. Allah sizin imanınızı (Mescid-i Aksa’ya yönelerek kıldığınız namazlarınızı) asla zayi edecek değildir.

kuranı kerim ve kudüs

Rivayetler;

Namaz kılmak için şu üç mescitten başka hiçbir mescide sefer edilmez: Harem Mescidi, Aksa Mescidi ve benim mescidim.

…Ebu Zer’den işittim, şöyle dedi: Ben: “Ya Rasulallah! Yeryüzünde ilk önce hangi mescit bina edilip konuldu?” diye sordum. Rasulullah: “el-Mescidu’l-Haram” buyurdu. Ben: “Sonra hangisi” dedim. Rasulullah: “el-Mescidu’l-Aksa” dedi. Sonra ben: “Bu iki mescidin kuruluşu arasında ne kadar zaman vardır?” dedim. Rasulullah: “Kırk sene” buyurdu. Sonra da: “Bundan sonra namaz sana nerede yetişirse sen namazı orada kıl! Çünkü faziletli namaz vakti içinde kılınandır.” buyurdu.

…Ebu İdris şöyle demiştir: Ben Avf b. ibn Malik’ten işittim, şöyle dedi: “Ben Tebük gazasında deriden yapılmış yuvarlak bir çadır içinde iken Peygamber’in huzuruna geldim. (Görüşürken bana) şöyle buyurdu: Kıyametin kopması yaklaştığı sırada (onun alametlerinden olmak üzere şu) altı şeyi say: Benim ölümüm, sonra Beytü’l-Makdis’in fethi,…”

…Bize Abdurrezzak ibn Hemmam es-San’ani, Mamer ibn Raşid’den, o da Hemmam ibn Münebbih’ten tahdis etti: O da Ebu Hureyre’den şöyle derken işitmiş: Rasulullah şöyle buyurdu: İsrailoğullarına: “Beytü’l-Makdis kapısından eğilerek giriniz ve Hıtta (Ya Rab! Dileğimiz günahımızı affetmendir.) deyiniz.” denildi. Fakat onlar (tersine) kalçaları üzere emekleyerek girdiler ve Hıtta yerine Habbetun fi şa’ratın (kıl çuval içinde hububat) sözünü söylediler.

Meymune (radıyallahu anha) anlatıyor: “Ey Allah’ın Resulü! dedim. Bize Beytü’l-Makdis hakkında fetva verin!” “Ona gidin içinde namaz kılın.” buyurdular. O zamanlarda her tarafta savaş vardı. (Resulullah bu durumu nazarı itibara alarak sözlerini şöyle tamamladılar):- “Gidip içinde namaz kılamıyorsanız, hiç olmazsa kandillerine yakacak zeytinyağı gönderin!”

Muaz ibn Cebel (radıyallahu anh) anlatıyor: Resulullah (bir gün): “Beytü’l-Makdis’in imarı Yesrib’in harabıdır. Yesrib’in harabı melhamenin (savaşın) çıkmasıdır. Melhame İstanbul’un fethidir, İstanbul’un fethi Deccal’in çıkmasıdır!” buyurdular. Sonra elini (Resulullah), konuşmakta olduğu kimsenin (yani Muaz’ın) dizine vurdular ve: “Bu söylediğim kesinlikle hakikattir. Tıpkı senin burada oturman hak olduğu gibi.” buyurdular.

Resulullah’ın azatlısı Meymune (radıyallahu anh) anlatıyor: “Ey Allah’ın Resulü! Bize Beytü’l-Makdis hakkında fetva ver!” demiştim. Şöyle buyurdular: “Orası mahşer (yani Kıyamet günü insanların toplanacağı ve menşer (herkesin defterlerinin neşredileceği) yeridir. Oraya gidin ve içinde namaz kılın. Çünkü orada kılınacak tek namaz kendi dışındaki yerlerde kılacağınız bin namaz gibidir.” Ben tekrar sordum: “Ben oraya gitmeye muktedir olamazsam ne yapmalıyım?” Şu cevabı verdi: “Ona kandil yağı bağışlarsın, aydınlatılmasında kullanılır. Böyle yapan da oraya varan gibidir.”

Abdullah İbn Amr (radıyallahu anh) anlatıyor: Resulullah buyurdular ki: “Hz. Davud’un oğlu Süleyman, Beytü’l-Makdis’in inşaatını tamamlayınca Allah’tan üç şey talep etti: Allah’ın hükmüne muvafık düşecek şekilde hüküm vermek, kendinden sonra kimseye nasip olmayacak bir saltanat, bu mescide sırf namaz kılmak niyetiyle gelenleri günahlarından temizlenerek annelerinden doğdukları gündeki gibi olmaları. Resulullah ilave etti: İlk ikisi verilmiştir. Üçüncünün de verildiğini niyet ediyorum.”

Hz. Peygamber Mescid-i Haram’ın fazileti hakkında şöyle buyurdu: Üç mescit için seyahat yükü bağlanır: Biri Mescid-i Haram, biri benim mescidim, biri de Mescid-i Aksa’dır.

Tur dağına çıkmak istedim. Bu düşüncemi İbn Ömer’e sordum. İbn Ömer şöyle dedi: “Bilmiyor musun ki Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Yolculuk yükü ancak üç mescit için bağlanır: Mescid-i Haram, Mescid-i Nebi ve Mescid-i Aksa. Tur’u bırak, oraya gitme.”

Mekke fethedildiği gün bir adam Resulullah’a gelerek şöyle dedi: “Ya Resulullah! Ben Beytü’l-Makdis’te namaz kılmayı adadım.” Hz. Peygamber, Mescid-i Haram’ı işaret ederek: “Burası daha faziletlidir, burada kıl.” buyurdu. Bu sözü Hz. Peygamber üç defa tekrarladıktan sonra şöyle buyurdu: “Ebu’l-Kasım’ın varlığı kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki burada namaz kılmak, diğer beldelerde namaz kılmaktan bin derece daha üstündür.”

Bir adam Hz. Ömer’den Beytü’l-Makdis’e(Mescid-i Aksa’ya) gitmek hususunda izin istedi. Hz. Ömer o adama: “Hazırlan ve git; hazırlandığın zaman bana haber ver.” dedi. Adam hazırlanınca Hz. Ömer’in yanına geldi. Hz. Ömer ona: “Bu ziyaretini umre yap.” dedi.

Hz. Ömer zekat develerini çıkardığı sırada kendisine iki adam geldi. Onlara: “Nereden geliyorsunuz?” diye sordu. Onlar da: “Beytü’l-Makdis’ten(Kudüs) geliyoruz.” dediler. Hz. Ömer onu sopayla dövdü ve şöyle dedi: “Beytullah’ı ziyaret gibi bir ziyaret için mi gittiniz?” diye sordu. “Sadece oradan geçtik.” diye cevap verdiler.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Hunların Tarih Sahnesine Çıkışı

Önde Gelen Altcoinler

Kaynak

Nazlı Karabulut, Başlangıçtan Emevilere İslam Tarihinde Kudüs

 

*Bu çalışmanın tüm hakları, Nazlı Karabulut’a aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

II. Dünya Savaşı’nın Askeri, Siyasi ve Genel Sonuçları (1939)

Dünya Savaşı

20.yüzyıl bilindiği üzere, tarih boyunca meydana gelen büyük çaplı ve topyekûn savaşların yaşandığı uzun bir yüzyıl olmuştur. Her iki savaşta da savaşın kaybeden devletleri, kazanan devletlerin ağırlığı altında ezilmek zorunda kalmıştır. I. Dünya Savaşı sonrasında imzalanan anlaşmalar, beklenen barış ortamını sağlama konusunda yetersiz kalmıştır. Bu anlaşmalar, kazanan devletlerin adaleti sağlamak başlığı altında gerçekleştirdiği adaletsizlikler silsilesi hâline gelmiştir. Bütün bunların akabinde oluşan güvensiz ortam ise, ikinci ve daha büyük bir savaşın başlamasına zemin hazırlamıştır.

Almanya’nın 1 Eylül 1939’da Polonya’ya saldırmasıyla başlayan II. Dünya Savaşı, tarihin gördüğü en yıkıcı savaşlardan biri olmuştur. Ülkeler yanmış, yıkılmış ve milyonlarca insan ölmüştür. Bu savaş tam bir “dünya” savaşı olmuştur. II. Dünya Savaşı, dünyanın büyük bölümünü savaş alanı hâline getirerek doğrudan, diğer bölümlerini de dolaylı olarak etkileyerek, dünyanın bütününü ilgilendirmiş ve yönlendirmiştir. Bu çevrede, sıcak savaşın ağırlıklı olarak geçtiği bölgeler; sırasıyla Avrupa, Doğu Asya ve Kuzey Afrika olmuştur. Bu bölgelerdeki ülkelerin büyük bölümü, bazıları birden fazla, yabancı işgaline uğramış ya da işgal olmasa da doğrudan askerî hedef ve cephe durumuna gelip, topyekün savaşın bütün yıkımlarını ve getirdiği felaketleri yaşamıştır. Bundan dolayı, yenilen ülkelerin yanında, Amerika Birleşik Devletleri dışında, yenen ülkeler de savaştan yorgun ve bitkin çıkmışlardır. Fakat ne var ki, altı yıllık bu ıstıraplı dönemden sonra, dünya arzu edilen barış ortamına kavuşamamıştır. Milletlerarası mücadeleler, büyük devletlerin çatışması ve mahallî savaşlar, insanlığı zaman zaman üçüncü bir dünya savaşının eşiğine kadar getirmiştir. Böyle bir “sıcak savaş” yaşanmamıştır fakat barış da olmamıştır. Bundan sonraki bir çeyrek yüzyıla damgasını vuran süreç “soğuk savaş” diye adlandırılacaktır.

Nasıl ki, I. Dünya Savaşı’ndan sonraki dünya, 19. yüzyılın dünyasından çok farklı olmuş ise, 1945’ten sonraki dünya da, 1918’in dünyasından çok farklı bir yapıda olmuştur.

  1. DÜNYA SAVAŞININ SİYASÎ SONUÇLARI
  2. Dünya Savaşı; askerî boyutları yanında siyasî boyutlarıyla da, milletlerarası ilişkiler ve dünya güç dengelerindeki gelişmeleri derinden etkileyen bir savaş olmuştur. Milletler Cemiyeti’nin yerine Birleşmiş Milletler kuruldu. Amacı, devletler arasındaki sorunları barışçı yöntemlerle çözmek ve savaşı tamamen ortadan kaldırmaktı. Avrupalılar kendi aralarındaki sorunları barışçı yollarla halledebilmek için bir “Avrupa Birliği” projesini tartışmaya başladı.

Milletlerarası politikanın yapısı değişmiştir. İngiltere ve Fransa artık eski gücünde değildir. Fakat dünyanın iki ayrı kıtasından iki farklı ülke belirmiştir. Biri geniş bir coğrafyaya sahip olan Sovyet Rusya, diğeri ise Süper Devlet (Super Power) adı verilen

Amerika Birleşik Devletleridir. Birleşik Amerika, savaştan sonra Monroe Doktrini’ni terk ederek bir dünya devleti olarak uluslararası politikada birinci lige çıkmıştır. Sovyet Rusya da, savaş başlayana kadar takındığı çekingen tutumu bırakarak, takip ettiği anormal derecede saldırgan ve emperyalist politika ve gerçekleştirdiği teknolojik gelişmelerle, uluslararası politikanın birinci planında yerini almıştır. Bu iki süper gücün üstünlükleri günümüzde de devam etmektedir. Daha önce dünya politikasında mühim rolleri olmayan bu iki kuvvetin düşmanca karşı karşıya gelmesiyle, dünya siyasetinde iki kutuplu yeni bir düzen kurulmuştur. Bu durum dünya gündemini yeni bir bloklaşma ve ittifaklar dönemine sokmuş ve Soğuk Savaş dönemi başlamıştır. Soğuk Savaş dönemi, Rusya’nın liderliğinde oluşan Doğu Blok’u (Varşova Paktı) ve Amerika Birleşik Devletleri’nin liderliğinde kurulan Batı Blok’unun politik mücadeleleriyle sürüp gitmiştir. Dünya artık hızla bu iki bloğun etrafında toplanmaya, örgütlenmeye, diğer bir deyişle kutuplaşmaya başlamıştır.

     İkinci Dünya Savaşı, 1945 Mayıs ayında Avrupa’da, Eylül ayında da Asya’da sona erdi. Ancak Asya ve Avrupa’da savaşın sona ermesiyle bu kıtalardaki güçler dengesinde büyük boşluklar meydana geldi.

Çünkü İkinci Dünya Savaşı’nda gerek galip gelen İngiltere, Fransa gibi ülkeler gerekse yenilen Almanya, İtalya ve Japonya gibi ülkeler savaştan büyük ölçüde yıpranmış ve zarar görmüş olarak çıkmışlardı. Bu devletlerin kendilerine gelebilmeleri için uzun yıllara gerek vardı. Savaştan sonra güçlü olarak ayakta kalabilenler ise, siyasi ve ekonomik doktrinleri birbirleriyle çatışan Avrupa’ya göre iki “kenar” devlet, yani Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyetler Birliği idi. Bu sırada, Birleşmiş Milletler Örgütü’ne güvenen Batı Devletleri, savaşın, ülkelerinde ve insanlarında meydana getirdiği olumsuzlukların ve bıkkınlığın da etkisiyle, silahlı kuvvetlerinin tamamına yakınını terhis ettiler.

Bunun karşısında Sovyet Rusya, başta ele geçirmiş olduğu geniş coğrafyayı korumak istemesi ve bölgede etkinliğini sürdürebilmesi için büyük ve güçlü ordularını daha da takviye etti. Uygulamasına yöneldiği yayılma politikasıyla Sovyetler, Batı Avrupa için endişe kaynağı haline gelmekteydi. Çünkü, savaştan sonra, diğer devletlerin kamuoylarındaki ve ekonomilerindeki olumsuz hava sebebiyle Avrupa’da istediği gibi hareket edebilecek tek devlet olarak Sovyetler Birliği kalmıştı. Bu dönemde Sovyetler Birliği’ne karşı koyabilecek tek devlet ise Amerika Birleşik Devletleri idi. Ancak Amerika da, savaş sonunda kendi kamuoyunun etkisiyle, yeniden kıtasına çekilme politikasına dönme eğilimindeydi. Sovyet Rusya mevcut bu durumu kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak istemişti. Bu nedenle savaş sırasında işgal ettiği Doğu ve Orta Avrupa ülkelerini peykleştirme çalışmalarını hızlandırmıştı. Diğer yandan Türkiye, Yunanistan, İran üzerinde etkisini geliştirmek için baskı ve isteklerde bulunmaya başlamıştı.

Baltık Denizi’nden Balkanlar’a, hatta Uzakdoğu’da Çin’i ve Kuzey Kore’yi içine alan bir güvenlik kordonu oluşturmuştur.

Bu güvenlik kordonunu Demirperde ile kapatarak gerisinde olan biteni dünyadan gizlemiştir. Bir yandan da Avrupa’daki durumlarını sağlamlaştırmak için, işgalleri altında tuttukları ülkelerde komünist rejimleri yerleştirmeyi başararak, bugünkü Sovyet Uyduları dediğimiz durumu ortaya çıkararak Avrupa’da oldukça tehlikeli bir genişleme gösterdiler. Sovyetlerin bu yükselişinin mühim bir neticesi olarak, ilk defa milletlerarası ilişkilerde doktrin ve ideoloji unsuru devreye girmiştir.

Sovyet Rusya’nın politikası, komünizmi bütün dünyaya hâkim duruma getirmeye dayanıyordu. Bu yüzden savaştan sonra mezkûr devletin dış politikası tamamen bu amaca yöneldi: “Rejim satma“. Nitekim savaş sonucunda  “Nazizim“, “Faşizm” gibi ideolojiler tasfiye edilirken, komünizm güçlenmiştir.

Tabiî bu durum, bu politikalardan hoşnut kalmayan ülkeler tarafından Rusya’ya karşı ittifaklara yol açtı. Böylece dünyayı yeni bir bloklaşma dönemine sürükleyen yeni gelişmeler ortaya çıktı.

ABD, kapital ve liberalist bir ülkeydi. Diğer süper güç olarak Rusya’nın bu yayılmacı politikalarına çevreleme politikası ile cevap vermiştir. Yani iki farklı ideolojinin kapışma dönemi başlamıştır ve bunun sonucunda ekonomik meseleler doğmuştur. Bahsettiğimiz politikanın ilk örneğini 1947 Mart ayında Truman Doktrini oluşturmuştur. Truman Doktrini, Amerika’nın Sovyet tehdidine maruz kalan ülkeleri destekleme kararını ifade ediyordu.  Ardından aynı yıl Haziran ayında Marshall Planı ile çöken Batı Avrupa ekonomilerinin kalkındırması öngörülmüştür. Amerika’nın kabuğuna çekilerek meydanı kendisine bırakacağına kesinlikle inanmış olan Sovyetler için Amerika’nın bu yeni tutumu çok şaşırtıcı oldu ve bir telaş yarattı. Uydu ülkelerle Moskova arasındaki bağları kuvvetlendirmek ve komünist faaliyetlerini tek merkezden idare etmek için yeni tedbirlere başvurdu. 5 Ekim 1947’de Cominform (Communist Information Breau) kuruldu.

     Amerika, devamında 1949 yılında Avrupa için askerî yönden birleşmeyi NATO, siyasi yönden birliği ise Avrupa Konseyi’nin teşkili ile sağlamıştır.

Sovyetler Birliği casusları vasıtasıyla nükleer silah teknolojisini temin etmişti ve 1949 yılında ilk atom bombasını başarıyla denediler. Aynı yıl Mao liderliğindeki komünistler rakiplerini yenerek Çin’i tamamen ele geçirdi. Paniğe kapılan Amerikalılar, Sovyetler Birliği ile komünizmin yayılmasını engellemek için fiziken çevreleme (containment) politikasını uygulamaya soktular. Bu politikanın ilk halkası olan NATO (Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü) askerî ittifakı 1949’da kuruldu. Bunu, başka bölgesel savunma ittifakları ve ikili anlaşmalar takip etti. Diğer tarafta ise Cominform ve COMECON kurulmuş, NATO’ ya karşılık ise Varşova Paktı yer almıştı. Sovyetler Birliği tamamen çevrelenmeye çalışılırken dünya üzerindeki konumu ve önemi ne olursa olsun her ülke tarafını açıkça belirtmek zorunda kaldı. İttifaklar kısa zamanda katılaşıp bloklara dönüştü.

Türkiye ise diğer devletler gibi güvenlik bunalımı içinde, kendisinin de yer alabileceği, emniyette hissedeceği bir kuruluşun güvenliği altına girme yollarını arıyordu. Her ne kadar savaşa girmese de ekonomisi yıpranmış, gerekli hamleleri yapamamıştı. Hemen yanı başında yüzyıllardır Türkiye üzerindeki emelleri olduğu bilinen ve şimdi de süper güç haline gelmiş bir Sovyet Rusya, Türkiye’yi daha da tedirgin etmekteydi.Bunun üzerine Türk devlet adamları iki kutba ayrılmış dünyada Batı Bloğunun yanında yer almışlardır. Başta ABD olmak üzere Avrupa ülkelerinden yardım ve destek istemişlerdir. Böylelikle Türkiye Birleşmiş Milletlere kurucu üye olmuş, Truman Doktrini’nden  yardım, Marshall Planı’ndan yardım, Dünya Bankası’ndan kredi, ABD’den askerî  yardım almıştır. Ancak NATO’ya kuruluş aşamasında alınmamıştır.

     Günümüz dünyasının en mühim gelişmelerinden biri de, sömürgeciliğin tasfiyesidir.

Sömürge sisteminin eskisi gibi devam edemeyeceği herkes tarafından bilinmekteydi.  Amerika ve Sovyetler Birliği, ideoloji ve çıkarları nedeniyle buna karşıydı. Aynı zamanda 2. Dünya Savaşı deneyimi, sömürge ülkelerinin kendi durumları ve dünyaya bakışlarını tamamen değiştirmişti. Sömürge güçlerinin prestiji ciddi anlamda zedelenmişti. Avrupalı subayların komutasında cephelerde savaşan sömürge askerleri, savaş esnasında milliyetçilik ve başka ideolojilerle tanışmış ve savaş deneyimleri, sömürgecilere tepkilerini arttırmıştı. Bunda Alman ve Japon savaş propagandaları da etkili olmuştu. Sömürgecilere karşı bazı sömürgelerde aktif veya pasif direniş ile bağımsızlık mücadelesi başladığında, bu kısa sürede diğer sömürgelere yayılmış, en itaatkâr gözüken halklar bile bundan etkilenmiştir.

Bir yer istisna edilirse, Asya ve Afrika’daki bağımsız devlet sayısı altı iken, bugün bunların sayısı elliyi aşmaktadır.  Sömürgelerin bağımsızlıklarını kazanmaları ise, milletlerarası politikaya Üçüncü Dünya veya “Bağlantısızlar Bloğu” denen yeni bir kuvvetin girmesi sonucunu vermiştir.

İkinci Dünya Savaşı’nın en önemli siyasî sonuçlarından biri de, milletlerarası politikanın alan genişlemesidir. Savaşın başladığı tarihe kadar uluslararası ilişkilerin ağırlıklı merkezi Avrupa idi. Yani Avrupa siyaseti demek, dünya siyaseti demekti. Üçüncü Dünya ülkeleri de denilen Asya, Afrika ve Latin Amerika, bahsettiğimiz tarihe kadar sadece Avrupa politikasının çerçevesi içinde yer alırlardı.

Halbuki bugün artık böyle değildir. Asya, oldukça önemli bir uluslararası politika alanı hâline gelmiştir. Çin Halk Cumhuriyeti ve Hindistan gibi kalabalık nüfuslu ve geniş ülkeli iki devletin ortaya çıkışı, ve Japonya’nın Asya’da büyük bir ekonomik kuvvet olarak tekrar sivrilmesi bu sonucu doğurmuştur.

Afrika, artık sömürgeciliğin Kara Afrika’sı değil, uluslararası ilişkilerin yeni bir ağırlık alanıdır.

Latin Amerika’da da keza bir uyanış başlamıştır. Örneğin 1982’de Arjantin, İngiltere’ye, Küba’da Fidel Castro da ABD’ye kafa tutma cesaretini gösterebilmiştir.

ikinci dunya savasi naziler
  1. DÜNYA SAVAŞI’NIN ASKERÎ SONUÇLARI

     Devletler, milyonlarca insanı askere alma, silahlandırma, eğitme ve uzun kitlesel savaşları savaşma becerisi elde etti. Sadece ordu ve devlet değil bütün millet her şeyi ile savaş gayesi doğrultusunda seferber edildiği için sivil-asker ayrımı da büyük ölçüde ortadan kalkmış oldu. Eskisi gibi savaşlar muharebe alanları ve askerî faaliyet sahaları ile sınırlı kalmadığından, savaşan milletlerin bütün ülkeleri savaş alanına dönüştü. Yeni gelişen hava gücü sayesinde düşman devletin sivil halkı da savaşın sonucuna etki etmek için, ağır bombardımanlarla rehin alındı.

Bu dönemde siyasî, ekonomik, sosyo-kültürel ve teknolojik değişimin askerî sistem ve genel olarak savaşta etkisi hemen hissedilmemiş, uzun bir sürece yayılmıştır. Bazı devlet ve ordular gelişmelere daha çabuk ve etkin tepki göstermiş, bazıları ise çoğunlukla geç kalmıştır.

Askerî bilginin üretim ve paylaşımı gittikçe askerlerin tekelinden çıkıp çok daha geniş bir kesime yayılmıştır.

Ayrıca yeni çağın teknolojiye düşkünlüğü ile beraber, sorunların, yeni bir silahın icadı ile çözülebileceği zehâbına kapılınmıştır.

     Savaşın son aşamasında nükleer silahların başarıyla kullanılması ile birlikte askerî alanda da radikal bir dönüşüm yaşanmaya başlandı.

Öte yandan, sömürge imparatorluklarının dağılmaya başlamasıyla gayrinizâmî harpler patlak verdi ve konvansiyonel ordular, bambaşka sorunlarla karşı karşıya kaldı.

İkinci Dünya Savaşı sırasında askerî teknoloji alanında başlayan hızlı değişim, Soğuk Savaş döneminde de devam etti. Konvansiyonel ordu birlikleri neredeyse tamamen zırhlı ve mekanize hâle geldi.

Sovyetler Birliği 1949’da atom bombasını başarıyla test ettiğinde Amerika’nın nükleer tekeli artık ortadan kalkmıştı ama silah ve teknoloji üstünlüğü devam etmekteydi. Amerikalılar hızla “Hidrojen” bombasını geliştirip üreterek tekrar ezici üstünlük kurmaya çalıştı. 1953’te ise Sovyetler kendi hidrojen bombalarını test etti. Böylece nükleer silahlanma yarışı hız kazandı.

1991 Körfez Savaşı, dünyanın tek süper gücü olan Amerika’nın askerî güç ve teknoloji açısından ne kadar rakipsiz olduğunu gösterdi. Savaş, Amerikalı liderlere o kadar büyük güven verdi ki, bütün dünyayı kendi istedikleri tarzda yeniden tasarlayacak ve kontrol edecek güç ve kabiliyete sahip olduklarını düşündüler. Amerika’nın müdahalede bulunduğu bütün coğrafyalarda mevcut isyancılar daha da radikalleşti. El Kaide’den çekinilirken ondan daha radikal ve tehlikeli ISIS (DAEŞ) gibi örgütler ortaya çıktı. Farklı coğrafyalardaki örgütler birbirleriyle bilgi, para, uzman paylaşmaya başladı. Yani terör gerçek anlamda küreselleşti.

  1. DÜNYA SAVAŞININ GENEL SONUÇLARI

     İkinci Dünya Savaşı’nın tüm dünya ülkeleri üzerinde yarattığı sonuçları, Birinci Dünya Savaşı ile karşılaştırılamayacak kadar büyüktür. 32 milyon ölü ve 35 milyon da yaralı vardır. Diğer taraftan, kesin olmamakla birlikte, Amerika Birleşik Devletleri 300.000 asker Fransa 850.000 asker ve sivil, İngiltere 716.000 asker ve sivil, İtalya 450.000, Polonya 5.000.000, Çin 8.000.000, Japonya 3.600.000 dolaylarında insan kaybetmiştir. Diğer ülkelerle birlikte tahminen toplam 40 milyondan fazla insan İkinci Dünya Savaşı’nda hayatını kaybetmiştir.

İkinci Dünya Savaşı, daha önceki savaşlara göre, savaşın boyutlarını çok büyütmüş ve daha etkili hale getirmiştir. Buna, ulaşılan taktik ve teknik düzey, silah ve savaş araç gereçlerinin kapasiteleri ile, bunların maliyetleri apaçık ortaya koymaktadır. Savaş endüstrisi, tüm üretim elemanlarının önüne geçerek birinci sırayı almış ve ülkeler tüm kaynaklarını bu altı senelik zaman zarfında galip çıkabilmek uğruna harcamışlardır. Savaş sonunda ABD, diğer devletlerin aksine savaş yüzünden çok zenginleşen tek ülke idi. 20 milyar dolarlık altın rezervine sahipti. Bu da ABD’ni savaş sonunda en büyük mal ihracatçısı yapmıştır. Birkaç yıl sonra ise ülke dünya mal ihracatının 1/3’ünü karşılar konuma gelmiştir. ABD teknik bilgi alanında, özellikle savaş boyunca yeni keşifler,  yeni icatlar, yeni üretim yöntemlerinde çok büyük ilerlemeler sağlamıştır. Nükleer araştırmalar için ABD’nin yaptığı harcamalar, savaşın olmadığı normal dönemlerde yapılacak harcamanın birkaç on katı kadar daha fazlaydı.

1940–1945 yılları arasında Avrupa’da 450 bin kilometrekarelik bir alanı ve 24 milyon nüfusu sınırları içine katan Sovyet Rusya, 1945-1948 yılları arasında ise bir milyon kilometrekare toprak ile 92 milyon nüfusu kontrolüne almış, muazzam bir coğrafyaya hakim olmuştur. Her şeye rağmen ekonomik altyapısı, sahip olduğu coğrafyaya paralel olarak benzer ölçüde büyüyememişti. Aksine insan kayıpları Rusya’ya zor zamanlar yaşatmıştır.

     Milletlerarası münasebetler artık uzaya intikal etmiştir.

Birinci Dünya Savaşı karada ve denizlerde yapıldı. İkinci Dünya Savaşı’nda ise, zaferi, havada güçlü olanlar kazandı. Bu savaşta kara ve deniz muharebelerinin kaderini daima “tayin” etmiştir. Yani, İkinci Dünya Savaşı, milletlerarası mücadeleyi dünyanın yüzeyinden atmosfere çıkarmıştır.

İlk adımlarını İkinci Dünya Savaşı sırasında atan füze teknolojisi, savaştan sonra büyük bir gelişme hızı gösterince, büyük kuvvetler mücadelesi günümüzde atmosferi de aşarak uzaya intikal etmiştir. Uzay şimdi kuvvet üstünlüğü mücadelesinin yeni alanı olmuştur. Bir zamanlar nasıl sömürge sahibi olmak büyük devlet olmanın şartı gibi kabul edilmişse, şimdi de uzayın derinliklerinde önemli bir kuvvet olmanın şartı gibi gözükmektedir.

Nazilerin Yahudi, Çingene ve Slavlar için inşa ettikleri toplama kampları ve yok etme politikası insanları derinden etkiledi. Savaş öncesinde Avrupa’da yaşayan 10 milyon Yahudi’nin 6 milyonu yaşamını yitirdi. Toplu katliamlar, soykırımlardaki savaş suçluları yargılandı.

Ekonomik neticelere gelecek olursak, ülkelerin savaş öncesindeki millî gelirleri savaş sonrasında 1/3’e, ihracat 1/10’a geriledi, üretim materyallerindeki azalma 1/15 oranında gerçekleşti. Savaşa katılan ülkelerin paraları dolar karşısında ortalama yüz kattan az olmamak üzere değer kaybetti. Eskiden paralar altına tekâbül ederken, artık dolar uluslararası para birimi oldu. Bretton Woods Antlaşması ile Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası ortaya çıktı.

      Avrupa ekonomisi yaklaşık %50 küçülürken ABD’de %50 büyüme meydana geldi. Bu veriler gücün Avrupa’dan ABD’ye kaydığının göstergesidir.

Atom bombalarından dolayı Japonya’da savaşın yıkımı çok ağır oldu.

Tarihin hiçbir döneminde ekonomik meseleler, milletlerarası münasebetlerde bugünkü kadar ağırlık kazanmamıştır. Bugün bütün dünya ülkeleri, siyasi kuvvet dengesi, güvenlik ve barış gibi meselelerden çok, ekonomik kalkınma, refah, daha iyi bir yaşama seviyesi gibi meselelerle yoğun bir şekilde meşguldür. Bunun sonucu olarak da bugünkü uluslararası ilişkilerde ekonomik faktör, büyük bir ağırlığa sahiptir. Zengin ve fakir ülkelerle gelişmiş ülkeler arasındaki farklılıkları ekonomik ve ticari münasebetler yoluyla ortadan kaldırmak, bugünkü milletlerarası münasebetlerin temel meselelerinden birini oluşturmaktadır.

SONUÇ

Sonuç olarak, İkinci Dünya Savaşı, zamanın en kanlı ve tahrip gücü yüksek savaşı olarak tarih sayfalarında yerini almıştır. Uzun ve yıpratıcı savaş, ülkeleri harabe haline getirmiş, özellikle sosyal ve ekonomik yaşamı felce uğratmıştır. Bununla beraber kurulmuş olan dünya düzeni ve güçler dengesi değişmiş, güvenlik bunalımı doruk noktasına ulaşmıştır. Savaş sonucunda Avrupa’nın büyük bir bölümü yorgun ve bitkin düşmüştür. ABD ve Sovyetlerin karşılıklı teknik, bilimsel, askerî alandaki kapışmalarını içeren Soğuk Savaş dönemi, ve bu dönemde meydana gelen her türlü gelişme, bugünkü dünya siyasî atmosferinin de temelini oluşturmaktadır. Bugün birbirlerine tamamen zıt olan bu iki ülke arasındaki gerginlikler, problemler hâlâ devam etmektedir.

Ayrıca yaşanan savaşlar krizler, buhranlar ve daha niceleri, bugün Siyasî Tarih dediğimiz alanın genişlemesine sebep olmuştur.

Ayrıca bana kalırsa, son zamanlarda neredeyse tüm dünyayı etkisi altına alan Covid-19 virüsünün ortaya çıkışı, tamamen uluslararası gergin ilişkilerin doğurduğu korkunç bir neticedir. Ve bu gerginliğin temelleri, bütün bu satırlarda anlattığım olaylara kadar dayanmaktadır. Emperyalist devletlerin çekişmeleri dün olduğu gibi bugün de devam etmektedir ve ne yazık ki gelecekte de devam edecektir. Bizler, geçmişi araştırıp analiz ederek, bugünün dünyasını daha iyi kavrayabilmekte ve ne yapmamız gerektiğini, tecrübeler ışığında tayin edebilmekteyiz.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Cumhuriyetin İlk Yıllarında Türk Sineması

Türkiye Cumhuriyeti Ve Rusya Federasyonu İhracat ve İthalat İlişkisi

 KAYNAKÇA

Fahir Armaoğlu- 20. Yüzyıl Siyasî Tarihi

– Rıfat Uçarol- Siyasi Tarih (1789-2010)

– Alper Alpaslan Eker – İkinci Dünya Savaşı Sonrası Türk Dış Politikasındaki Gelişmeler ve Türkiye’nin Nato’ya Giriş Süreci (1945-1952

-İkinci Dünya SAVAŞI Sonrası Yeni Dünya Düzeni ve Türkiye- Doç. Dr. Fethullah AKIN

-İkinci Dünya Savaşı Sonrası Dönemde Avrupa’nın İnşasında ABD’nin Rolü- Aysel Gizem BAŞER

-II. Dünya Savaşı Sonrasında Alman Dış Politikası- Taşkın DAYANGAÇ

-Dünya Askerî Tarihi- Prof. Dr. Mesut UYAR

 

*Bu çalışmanın tüm hakları Betül KARATAY’a aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Ekonomi Tarihi ve Spekülatif ve Balonlar (2008 Krizi)

Ekonomi Tarihi ve Lale Çılgınlığı

1634–1637 yıllarında Hollanda’da yaşanan Lale Çılgınlığı, tarihte görülen ilk spekülatif balon olarak bilinmektedir. 16. yüzyılın ortalarından itibaren Osmanlı İmparatorluğu Batı Avrupa ile lale ticaretine başlamıştır. Kısa zamanda bu laleler gerek parlaklık ve desenlerinden dolayı gerekse kokularından dolayı Hollanda’da zenginliğin bir göstergesi olarak görülmeye başlanmıştır. 1600’lü yılların ilk çeyreğinde artan lale talebiyle birlikte Hollanda’da ekim metotları geliştirilerek lale üretiminde bir artış yaşanmıştır. En değerli çiçekler “kırık” ya da “kırılmış” olarak bilinen ve normalden farklı olan bu laleler sadece arpacıktan çoğaltılabilmekteydi. Bununla birlikte bu arpacıkların sınırlı sayıda bulunması lale üretiminin hızlı üretilmemesine ve lalelerin değerinin artmasına neden olmuştur. Artan talep ve fiyatlar nedeniyle lale ticareti ilerleyen zamanlarda karlı bir iş olarak görülmüş, insanlar para kazanma amacıyla lale işine atılmışlardır. Sonuç olarak daha çok insan geldikçe fiyatlar artmış ve lale ticareti daha da cazip hale gelmiştir.

1630’lu yıllarda lale soğanı ticareti Hollanda borsalarında önemli bir yeri bulunmaktaydı. Çılgınlık öyle bir noktaya ulaştı ki insanlar artık lale soğanı almak için ellerindeki varlıkları satmaya başlamışlardır. 1635 yılında 40 adet lale 100.000 Florin karşılığında müzayedesi yapılmıştır. Bu paranın modern anlamda karşılığı tam olarak bilinmese de o günlerde yetenekli bir ustanın yıllık maaşının yaklaşık 150 Florin civarı olduğu söylenebilir. Kırık lalelerin yetişme koşulların çok zor olmasından dolayı lalelerin üretimi ve ödeme koşulları karşısında üreticiler zor durumda kalmışlardır. Bununla birlikte Hollanda’nın kuzeyindeki önemli bir şehir olan Harleam’da düzenlenen lale fuarına ilginin az olması ve açık arttırmada satılan lalelere olan ilginin hızlı bir şekilde azalması, 1637 yıllının sonlarına doğru bu piyasadaki endişeleri arttırmış ve lale tüccarları artık soğanlar için müşteri bulamamasına neden olmuştur. 1739 yılın gelindiğinde en değerli arpacıkların fiyatları bile oldukça değersizleşmiş ve fiyatı 0.1 Florin’e kadar düşmüştür.

Güney Denizi Balonu

Güney Denizi Balonu 1719-1920 yılları arasında monopolist bir yapılanmayla oluşan şirketin, İngiltere hükümetinin borçlarını üstlenmesin dolayı şirketin hisse fiyatlarının olağan dışı artması sonucu ortaya çıkmıştır. Ayrıca literatürde ilk hisse senedi balonu olarak da bilinmektedir. Krizin temelinde İngiliz hükümetinin İspanya ile savaş sırasında edindiği borcu yönetme ihtiyacından kaynaklanmaktadır. İngiltere ve İspanya arasında imzalanan Utrecht Antlaşması, İngiltere’ye İspanya’nın Amerika’daki topraklarına düzenli aralıklarla ticaret gemileri gönderme hakkını vermiştir. Güney Denizi Şirketi de bu amaçla kurulmuş ve hükümetin borçlarının kapatılması için İspanya’nın Güney Amerika kolonileriyle ticaret yapması sağlanmıştır. Güney Denizi Şirketi’nin İngiltere’nin o yıla kadarki en büyük ve en tanınmış iş girişimlerinden birisi olması ve hükümet borçlarını kapatmak için çok az sayıda şirketin teklifte bulunması sonucunda Güney Denizi Şirketi dünya üzerinde potansiyeli en yüksek olan tekel olarak algılanmasına neden olmuştur. Böylelikle şirketin imajından etkilenen birçok yatırımcı bu şirketin hisselerine sahip olmak istemiş ve bu yıllarda bunu yapmak büyük bir moda
haline gelmiştir.

1718 yılına gelindiğinde, İspanya ile İngiltere arasında çıkan savaş, deniz trafiği olasılığını zedelemiş olsa da Güney Denizi Şirketi’ne yatırım yapan insanların zenginlik hayalleri devam etmiştir. Sonunda şirketin söz konusu faaliyetlerden gelir elde edemeyeceği anlaşıldığında, şirket yönetimi alternatif girişimlerle varlığını devam ettirmeye çalışmıştır. Gerçekçi olmayan bekleyişler sunulması, yatırımcılar ile spekülatörleri harekete geçirmiş ve hisse fiyatlarının önlenemez şekilde artmasına neden olmuştur. İngiltere kralının ulusal borcun 2 milyon £ azaltılması amacıyla şirkete yaptığı teklif şirket tarafından sermaye stokunun %5’lik bir faiz oranının düşürülmesi karşılığında kabul edilmiştir. Bu teklifin kabul edilmesi sonucu, şirket etkinliğini arttırmak amacıyla yeni yollar aramaya başlanmış ve ülkenin tüm borcunun şirket tarafından ödenmesi karşılığında haziran ayına kadar faiz oranı %5 oranında sonrasında ise %4 oranında olacak şekilde hükümetle anlaşmaya varılmıştır.

Gelişen bu olaylar sonucunda 1720 yılında şirket hisselerinin değeri yükselmeye başlamış ve hisse senedi değerleri 130 £’tan 400 £’a yükselmiştir.

İspanya ve İngiltere arasında barış ve ticaretin devam etmesi amacıyla müzakereler düzenlediğine dair söylentilerin yayılması sonucu yatırımcılar gerçekçi olmayan beklentilerine devam etmiş ve şirket yönetimi yatırımcıların zihniyetinde ihtişamlı bir şirket yaratarak şirketin cazibesini devam ettirmeye çalışmıştır. Fakat ticari faaliyetleri hemen hemen durma aşamasına gelen şirketin karları hisselerine kıyasla aşırı derecede az olduğu fark edilince, kaçınılmaz son kendisini göstermeye başlamıştır. Spekülatif balon aşamalarında önemli bir durum olan içerdekiler ve politikacılar arasında yolsuzluk bu süreçte oldukça yaygındır. Başta şirket yöneticileri olmak üzere pek çok yatırımcı, fiyatlar zirve noktasına ulaştığında hisse senetlerini satmıştır. Akabinde diğer yatırımcılar da şirket yöneticilerin yaptığı finansal hareketlerden şüphelenip hisselerini satmaya başlamıştır.

Büyük bir satış dalgasına dönen bu süreçte fiyatlar hızlıca düşmüş ve yatırımcılar panik havasına girmişlerdir. 1920 Temmuz ayında zirveye ulaşan hisse senetleri birkaç ay sonra 520 £’a kadar gerilemiş ve Ekim ayında 290 £’a kadar düşmüştür. Bu noktada İngiltere Merkez Bankası, bankacılık sektörünün istikrara kavuşması amacıyla “son çare borç veren” olarak görevi üstlense de bu krizin etkileri uzun süre devam etmiştir. Uzun süre süren krize karşılık İngiliz hükümeti gelecekte oluşacak spekülatif balonlara karşı yeni iş girişimleri ve anonim şirketlerini oluşturma konusunda sınırlar getirmek amacıyla “Buble Act” adında yasa düzenlemiştir.

Demiryolu Çılgınlığı

Demiryolu Çılgınlığı, Sanayi Devrimiyle yaşanan teknolojik gelişmeler sonrası İngiltere’de demiryolu yatırımlarının aşırı karlı bir yatırım olarak gösterilmesi sonucu meydana gelmiştir. 1830 yılında Liverpool ve Manchester arasında dünyanın ilk modern şehirler arası yolcu ve yük taşımacılığı demiryolu açılmış ve bu yıllarda fonları devlet tahvillerine yönlendirmek amacıyla İngiltere Merkez Bankası yüksek faiz politikası uygulamıştır. 1840’lı yılların ortalarına doğru ekonomide yaşanan iyileşmelerle birlikte İngiltere Merkez Bankası faiz oranlarını azaltma kararı almış ve düşen faiz oranlarıyla birlikte yatırımcılar, daha iyi bir getiri sağlayan finansal araçlar aramaya başlamışlardır. Bu amaçla yatırımcılar, yeni bir sanayi talebinin bir sonucu olarak yükselen demiryolu şirketlerine yatırım yapma kararı almışlardır. Bununla birlikte 18. ve 19. yüzyılda
yaşanan sanayideki devrimsel gelişmeler, tasarruflarını İngiliz şirketlerine yatırım yapan zengin orta sınıfın oluşmasına neden olmuştur. Bu yıllarda gelişen teknoloji ve artan yatırımlarla demiryolu şirketleri kendilerini güvenilir, sağlam girişimler olarak tanıtılmasında büyük bir etkiye sahiptir.

Demiryollarına yapılan yatırımların en büyük sebebi, demiryolu vasıtasıyla taşınacak olan ürünlerin daha az maliyetle ulaştırılabileceği düşüncesiydi. Böylece ulaştırma maliyetleri azalacağından, ulaşım daha ucuz hale gelecekti. Bu iyimser beklentiler içerisinde birçok yatırımcı demiryolu şirketlerine yatırım yapmış ve şirketlerin hisse senetleri giderek artmıştır. Fakat 1845 yılında İngiltere Merkez Bankası’nın faiz oranlarını yükseltmesiyle birlikte borçlanma maliyetleri oldukça artmış ve istenilen hedefe ulaşılamamıştır. Zamanla oluşturulacak demiryolu güzergahın ticari olarak elverişli olmadığı ortaya çıkmış ve demiryolu şirketlerinin mali yönetimi iyi
yapamaması sonucunda piyasada aşırı iyimser spekülasyonlar olduğu fikri yayılmaya başlamıştır. Bu süreçte fiyatlar azalmaya başlamış ve fiyatların normal seviyeye gelmesiyle birlikte bütün yatırımlar durmuş, birçok şirket ve yatırımcı paralarını geri alma ümitlerini kaybetmiştir. 1847 yılında patlayan balon sonucu Sanayi Devrimi ile
zenginleşen orta kesimin bir kısmı fakirleşmiş ve en büyük demiryolu şirketleri iflas etmiş, demiryolu hatlarının büyük bir bölümü inşa edilememiştir.

ekonomi tarihi ve spekülatif balonlar

Dot-Com Balonu

Dot-Com balonu 1990’lı yıllarda teknolojik gelişmelerin armasıyla internet ağlarının kullanımın artması sonucu birçok yatırımcının iyimser beklentiler doğrultusunda NASDAQ Endeksi adı verilen bilgisayar ve yazılımı, internet hizmetleri, telekomünikasyon gibi faaliyet alanlarında bulunan “Yeni Ekonomi” algısıyla oluşturulan şirketlerin bulunduğu borsada görülmüştür. Balonun ilk aşaması, ucuz maliyetli fiber optik telekomünikasyon altyapınsın kurulması ve kullanılmasıyla başlamıştır. İkinci aşaması ise büyüyen ağ ve internetle birlikte bu hizmetleri sağlamak amacıyla sayısız teknoloji şirketlerinin oluşturulmasıyla başlamıştır.

1990 yılların başlarında Amerika Merkez Bankası tarafından düşük faiz politikası uygulanmış olması, “Yeni Ekonomi” şirketlerine yatırım yapmak için gerekli olan başlangıç sermayesinin düşük maliyetlerle yapılmasına neden olmuştur. Oluşan bu iyimserlik ortamı yatırımcıların kâr güdülerini tetiklemiş ve boğa piyasasına olan yönelimi hızlandırmıştır. Bu yıllarda ‘Dot-Com’ şirketleri kar etmemiş olsa bile oluşan güven çevresinde bu şirketlere büyük paralar yatırılıyordu. Şirketlerin elde ettikleri yatırımlara güvenmesi ve iyimser beklentiler doğrultusunda şirketler, milyonluk reklam harcamaları, çalışanlarını lüks tatillere yollama gibi birçok yüksek maliyetli faaliyetlerde bulunuyordu. Bunula birlikte “Yeni Ekonomi” algısıyla, gelecekteki ekonomi için hızlı ve geniş çaplı bir iletişim ağına gerek olduğuna düşünen ‘Dot-Com’ şirtketleri fiber optik ağına büyük yatırımlar yaparak büyük borçlara girmiştir. İlerleyen zamanlarda bu start-upların büyük bir bölümünün sağlam iş planlarının bulunmadığı keşfedilmiş ve birçok şirket büyük kayıplar bildirmeye başlamıştır.

Bu dönemde Amerika Merkez Bankası’nın faiz oranlarını giderek yükseltmesiyle birlikte bu şirketlerin borçlarını internet üzerinden yapılan hisse senetleri alım satımlarının aşırı değerlendiği anlaşılmış ve spekülatif bir balonun
tüm piyasaya yayıldığı fark edilmiştir.

Piyasada oluşan panik havası büyük çaplı hisse satış dalgasına neden olmuş ve Mart 2000 tarihinde spekülatif balon patlamıştır. Bu süreçte NASDAQ Endeksi 5000’den 2000’e kadar gerilemiştir. Sonuç olarak teknoloji firmalarına yatırım yapan pek çok kişi sahip olduğu varlıkların tamamına yakın bir bölümünü kaybetmiş, işsizlik oranları artmış ve ekonomi durgunluk dönemine girmiştir.

2008 Mortgage Krizi

Amerika’da 2000 yılında yaşanan teknoloji krizinden sonra yaşanan durgunluğun bir sonucu olarak Amerika Merkez Bankası kısa vadeli faiz oranlarını düşürmeye başlamıştır. Düşen faiz oranıyla 2002 yılında enflasyon oranı %1,14’e kadar gerileyerek ülke ekonomisindeki en düşük enflasyon oranlarından biri haline gelmiştir. Düşük faiz oranları ve enflasyon sonucu yatırımcılar, konut satın alma fırsatları yakalamış, gayri menkul fiyatları hızla artmaya başlamıştır. Artan gayri menkul fiyatları, piyasada önemli bir yatırım fırsatı olarak görülmüş ve bu yıllarda insanlar birden fazla ev satın almıştır. Sadece 2003 yılında 1,8 milyon müstakil konut inşaatı başlatılmış ve 2002-2005 yılları arasında konut inşaatı ekonomiye büyük katkılarda bulunmuştur. Finans kuruluşları ise bu dönemlerde düşük faiz oranlarına güvenerek kar amacıyla çok daha fazla risk almışlardır. Bu amaçla sürekli geliri olmayan ve ödeme riski yüksek olan hane halklarına yönelik subprime adı verilen ipotekli konut kredileri verilmeye başlanmıştır. Finansal kuruluşların aldıkları risklerle birlikte faiz oranlarının düşük olması, alt kesim için veriler kredi hacminin giderek artmasına neden olmuştur. Artan konut talebiyle birlikte tüketicilerin harcamaları artması sonucu 1998-2005 yılları arasında tasarruf oranı %5,2’den %1,’4’e düşmüştür.

Bununla birlikte kriz öncesi dönemde bankalar, hane halkına verdiği kredileri arttırmak amacıyla kendilerine fon arayışına girmiş ve bunun sonucunda piyasaya türev ürünler adı verilen, değeri hisse senedi, altın, emtia gibi birçok finansal varlığın üzerindeki değişimlere göre değişen ürünleri piyasaya sürmüşlerdir. Böylece kredi risklerini transfer edecek bir imkan bulmuşlardır. Türev ürünler üzerinde sıkı bir denetim mekanizması olmayışı bir bilgi asimetrisine neden olmuş ve krizinin oluşmasında önemli bir rol oynamıştır. Riski devretmek için kullanılan bu araçlar, finansal kuruluşlar arasında hızla el değiştirmiş ve kendisi başlı başlına bir risk unsuru oluşturmaya başlamıştır.

2004 yılında Amerika Merkez Bankası faiz oranlarını yükseltmesi krizin başlamasının en büyük etkenlerinden biri olmuştur.

Bu yılda yaklaşık olarak %1 olan faiz oranı 2006 yılında %5,25 seviyesine ulaşmıştır. Artan faiz oranları sonucu birçok subprime kredisi alan borçlular kredilerini geri ödeyemeyecek duruma gelmiştir. 2007 yılına geldiğinde konut piyasası durma noktasına gelmiş ve geri ödenemeyen subprime kredileri toplam subprime kredilerin %16’sını oluşturmuştur. 2007’de başlayan kriz, türev araçların hızlı el değiştirmesinden dolayı diğer sektörlere de sıçramıştır. Menkul kıymetleştirme piyasalarındaki çöküş kredi kartları, taşıt kredileri, öğrenci kredileri ve küçük işletme kredileri için finansman erişimini kısıtlamıştır. Bu kredilerin azalması ise ekonomide büyük bir daralmaya neden olmuş ve şirketler maliyetleri azaltmak amacıyla işten çıkarmalara başvurarak işsizlik oranının artmasına neden olmuştur. İşsizlik oranı arttıkça ipoteklerini karşılayamayan aile sayısı da artmıştır. Böylelikle milyonlarca ipoteğe el koyulmuş ya da evler bankalara teslim edilmiştir. Sonuç olarak yaşanan kriz ekonomide büyük bir durgunluk yaşanmasına sebep olmuştur.

Konut fiyatlarının hızlı düşüşü ve hane halkının borçlarını ödeyememesi kriz öncesi dönemde türev ürünleri yoğun bir şekilde kullanan Lehman Brothers’ın batma konumuna gelmesine sebep olmuştur. Bu durum Lehman Brothers’tan alacaklı konumda olan bankalar için büyük bir risk algısı ortaya çıkmasına neden olmuş ve bankalardan alacaklı olan kişiler paralarını bir an önce çekmek isteyerek bankaların bulundukları konum daha kötü hale gelmiştir. Bu süreç büyük bir iflas dalgasına sebep olmuş ve Citigroup, Morgan Stanley ve American International Group gibi büyük şirketlerin iflas etmesine neden olmuştur.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Amerikan Dolarına Karşı Çin Yuanı’nın Geleceği

Ekonomik Büyüme Nedir?

Kaynak

Edami Befa Özkarakoç, Finansal Piyasalarda Spekülatif Balonların Sınanması

*Bu çalışmanın tüm hakları, Edami Befa Özkarakoç’a aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

İslam Tarihinde Bir Dönüm Noktası: Emevi Devleti Siyasi Tarihi (661-750)

Emevî Devleti, Muâviye b. Ebî Süfyân tarafından Şam merkezli olarak 661 yılında kurulmuştur. 89 yıl süren Emevî iktidarı boyunca on dört halife devletin başına geçmiştir. Bunların ilki Muâviye b. Ebî Süfyân sonuncusu ise Mervân b. Muhammed’dir. Ebû Süfyân’a nisbetle ilk üç halifeye Süfyânîler, sonradan gelen halifelere ise Mervân b. Hakem’e nisbetle Mervânîler denilmektedir. Emevî Devleti’nin iktidar serüveni 41/661 yılından 132/750 yılına kadar sürmüştür.

Muâviye, birlik yılında Hz. Hasan ile yapılan anlaşma neticesinde kendisine biat edilerek İslâm devletinin tek halifesi olmuştur. Ancak diğer halifelerden farklı bir şekilde hilâfet makamına gelmesi nedeniyle eleştirilmiştir. Muâviye, hilâfet makamına gelebilmek maksadıyla Hz. Ali’ye biat etmeyince bu durumu gizlemek adına muhalefetini Hz. Osman’ın katillerini bulup cezalandırmak üzerine kurmuştur. Hilâfet merkezini Şam’a taşıyan Muâviye, Haricîlerle çok şiddetli bir şekilde savaşmış, Hz. Ali taraftarlarını da kontrol altında tutmayı başarmıştır.

Ayrıca karışıklıklardan dolayı durma noktasına gelmiş olan fetihleri de yeninden canlandırmak amacıyla birçok bölgede fetih hareketlerini başlatmıştır. Bu bağlamda Horasan ve Sind, Bizans ve Kuzey Afrika’ya seferler düzenledi. Muâviye’nin hilâfete geçiş şekli ile ilgili eleştirilerin yanı sıra ona yöneltilen en büyük eleştirilerden biri de oğlu Yezîd’i veliaht olarak tayin etmesidir. Muâviye’nin henüz hayattayken Yezîd’i veliaht olarak tayin edip onun için halktan biat alması fikrinin Muğîre b. Şu’be’ye ait olduğu belirtilmektedir. Muâviye, oğlu Yezîd’i veliaht olarak tayin ettikten sonra onun insanların nazarında hilâfet makamına layık olduğunu göstermek ve ona tecrübe kazandırmak amacıyla oğlu Yezîd’e farklı görevler vermiştir. Hac emirliğinin yanı sıra İstanbul’u kuşatmaya giden orduyla birlikte oğlu Yezîd’i de görevlendirmiştir. Bu ordu içerisinde Hz. Peygamber’i hicret
esnasında evinde misafir eden Ebû Eyyûb el-Ensarî de vardı. Ayrıca Yezîd’i Kelb kabilesinden bir kızla evlendirerek büyük bir kabile gücünü de arkasına almıştır. İnsanlardan Yezîd için biat almasının yedi yıl boyunca sürmüş olduğu rivâyet edilmektedir.

Muâviye’nin, hilâfeti sırasında valiliklere emirnâmeler göndererek Hz. Ali ve taraftarlarına Cuma hutbelerinde sebbedilmesini emrettiği aktarılır.

Kûfe’de bu duruma fazla dayanamayan takva sahibi Hucr b. Adiyy her zaman tepkisini en sert bir şekilde ortaya koymuştur. O dönemde Kûfe valisi olan Muğîre b. Şu’be, Hucr b. Adiyy ve arkadaşlarına herhangi bir tepki göstermemiştir. Ancak ondan sonra gelen Ziyâd b. Ebîhi, çok sert tedbirlere başvurmuştur. Bu tedbirler neticesinde Hucr b. Adiyy ve arkadaşları tutuklanarak Muâviye’ye gönderilmiş ve Muâviye’nin onayıyla öldürülmüşlerdir.

Muâviye, devlet yönetiminde çoğu zaman sert tedbirlere başvurmamış ancak valilerinin sert tavırlarına da izin vermiştir. Özellikle aldığı sert tedbirlerden dolayı Ziyâd b. Ebîhi’ye verdiği valilik sınırlarını genişletmiştir. Ölmeden evvel oğlu Yezîd’e verdiği nasihatlerinde “senin için üç kişiden korkuyorum. Hüseyin b. Ali, Abdullah b. Ömer ve Abdullah b. Zübeyr” diyen Muâviye 60/680 yılında Şam’da vefat etmiş ve yerine oğlu Yezîd halifelik makamına geçmiştir.

Yezîd b. Muâviye’nin dönemindeki en önemli olay hiç şüphesiz Kerbelâ olayıdır. Muâviye’nin ölümü üzerine Müslim b. Âkil, Kûfe’de Hz. Hüseyin adına biat almaya başlamıştı. Kûfe ahalisi de Hz. Hüseyin’e mektup yazarak onun sancağı altında Benû Ümeyye’ye karşı savaşmak adına onu Kûfe’ye davet ettiler. Ancak Hz. Hüseyin, Kûfe halkının, önce babası Hz. Ali’ye sonra da kardeşi Hz. Hasan’a yaptığı ihaneti unutmamış ve bu yüzden Kûfe’ye gitmemişti. Ancak daha sonra Hz. Hüseyin çok sayıda savaşçının hazır olduğunu duyunca Kûfe’ye doğru yola çıkmıştı. Kerbelâ’ya vardığı zaman Yezîd’in Kûfe valisi Ubeydullah b. Ziyâd’ın gönderdiği birlik tarafından şehid edilmiştir. Bu olay, Yezîd’in üzerinde silinmeyecek bir leke olarak kalacaktır. Hz. Hüseyin’in ailesi Şam’a Yezîd’in yanına götürülmüştür. Yezîd’in, Hz. Hüseyin’in ailesine iyi davrandığı hatta Hz. Hüseyin’in şehadetinden
dolayı çok üzüldüğü rivâyet edilir. Kerbelâ faciasından sonra kendisine karşı yükselen muhalif kimseleri yatıştırmak için Medine’den bir heyet davet etmiş onlara bol lütuf ve ihsanlarda bulunmuştur. Ancak bu heyet Yezîd’in yaşantısını yakından görünce Şam’da uzun süre kalamamışlardır.

Yezîd döneminin en önemli ve en üzücü olaylarından biri de Harre Vak’ası’dır.

Abdullah b. Hanzale önderliğinde bir grup Medine’de Yezîd iktidarına başkaldırmıştır. Bu başkaldırma hareketi neticesinde Medine, Yezîd’in emriyle üç gün süreyle yağmalanmış ve bu hareket kanlı bir şekilde bastırılmıştır. Kaynaklarda farklı sebepleri olduğu ifade edilse de sonuç itibariyle aynı olan bu elim olayda birçok kişi öldürülmüştür. Ayrıca Yezîd döneminde Mekke kuşatma altına alınmış ve bu kuşatma sırasında Kâbe yanmıştı. Kerbelâ Olayı, Harre Vak’ası, Mekke Muhasarası ve Kâbe’nin yanması gibi İslâm âleminde derin yaralar açan bu hadiseler nedeniyle Yezîd, İslâm tarihinde en kötü anılan isimlerden biri olmuştur. 64/683 yılında Yezîd vefat etmiştir. Yezîd’den sonra oğlu Muâviye’ye biat edilmişti. Kısa süren halifeliğinde önemli bir icraatı olmadığı için kendisine Ebû Leyla lakabı verilmiştir. Mesûdî, onun künyesinin Ebû Yezîd olduğunu söyler. Yezîd’in vefat etmeden önce oğlu Muâviye’yi veliaht olarak tayip edip onun için biat istediği rivâyet edilir. Muâviye b. Yezîd’in yaşı ve hilâfet süresi hakkında farklı farklı rivâyetler mevcuttur.

Hastalandığında Dahhak b. Kays devlet işlerini idare etmiştir. Muâviye b. Yezîd taun hastalığına yakalandığı zaman insanlar onun etrafına toplanıp birini tayin etmesini istemişler fakat o, buna yanaşmamıştır. Mesûdî, Muâviye b. Yezîd’in ölüm sebebi konusunda farklı rivâyetler olduğunu da ifade etmektedir. Muâviye b. Yezîd, babası Yezîd ile aynı yılda yani 64/684 yılında vefat etmiştir. Bundan sonra artık hilâfet Benû Ümeyye’nin Mervânîler koluna geçmiştir.

Muâviye b. Yezîd’in hastalığı sırasında devlet işlerini idare etmekte olan Dahhâk b. Kays, Abdullah b. Zübeyr’e biat etmek üzere yola çıkmıştı.

Mervân b. Hakem de Abdullah b. Zübeyr’e biat etmeyi düşünüyordu. Ancak Mervân yoldayken kendisine ulaşan Ubeydullah b. Ziyâd, Mervân b. Hakem’i vazgeçirerek onun halife olarak biat almasını istedi. Halifeliğin tekrar Hicaz’a gitmesinden duyulan endişe nedeniyle Emevîlerin ileri gelenleri Câbiye denen yerde toplantılar yaptılar. Bu toplantılardan çıkan karar Mervân b. Hakem’in halife olması, Halid b. Yezîd ve bazı kesimler tarafından desteklenen Amr b. Saîd’in veliaht olarak tayin edilmeleriydi. Buna binaen Mervân biat almaya başladı ancak Dahhâk b. Kays Abdullah b. Zübeyr’e biat etmişti. Mervân’ın yanında yer alan Yemenîler ile Abdullah b. Zübeyr’in yanında yer alan Kaysîler arasında çok şiddetli bir savaş olmuştu. Mercirahıt denilen yerde gerçekleşen bu savaşta Kaysîler yenilgiye uğratılmıştı. Yirmi gün boyunca her gün devam eden çok kanlı bir savaş neticesinde müslümanların birbirlerini öldürmeleri nedeniyle bazı kaynaklar bu savaşı İkinci Cemel Vak’ası olarak nitelendirmişlerdir.

Mervân dönemi bu mücadelelerle geçmişti. Mervân b. Hakem veliaht olarak tayin edilmiş olan Halid b. Yezîd ve Amr b. Saîd el-Eşdak’ı veliahtlıktan vazgeçmeye zorlayarak sırasıyla oğulları Abdülmelik ve Abdülazîz’i veliaht olarak tayin etmiştir. Mervân b. Hakem’in birçok kaynakta karısı tarafından boğularak öldürüldüğü rivâyet edilmektedir. Mervân b. Hakem’den sonra hilâfete oğlu Abdülmelik geçmiştir. Abdülmelik b. Mervân dönemi âdeta devletin yeniden kurulması ve dâhili hâkimiyetin yeniden sağlanması dönemi olmuştu. Babası Mervân’dan sadece Suriye ve Mısır idaresini devralan Abdülmelik, Hicaz, Irak ve diğer bölgelerde, Abdullah b. Zübeyr, Muhtar es-Sakafî ve Haricîlerle mücadele etmiştir. Abdülmelik b. Mervân, Abdullah b. Zübeyr’in hacca giden Suriyelilerden zorla biat aldığına dair bir haber almıştı. Bunun üzerine Suriyelilerin Mekke’ye gidişini yasakladığı ve Kudüs’te Kubbetü’s-Sahra’yı inşa ettirdiği rivâyet edilir.

Kûfelilerin Hz. Hüseyin’i Kûfe’ye çağırıp onu yalnız bırakmalarının pişmanlığıyla Tevvâbûn adı verilen bir hareket başlattıkları ve bu harekete Süleyman b. Surâd başkanlık etmiştir.

Tevvâbûn Hareketi ile savaşan Abdülmelik b. Mervân’ın ordusu galip gelmiş, Muhtar es-Sakafî ve Abdullah b. Zübeyr’i de yenilgiye uğratmıştır. Devlet sınırları içerisindeki hâkimiyeti tesis eden Abdülmelik döneminde fetih hareketleri hız kazanmıştır. Kuzey Afrika, Horasan ve Sind cephelerinde fetih hareketleri başarılı bir şekilde sürdürülmüştür. Abdülmelik dönemi sadece askeri ve siyasi başarıların olduğu bir dönem değildir. Nitekim bu dönemde birçok yenilik yapılmıştır. Îmâr faaliyetlerinin bir hayli önemsendiği bu dönemde yollar, köprüler ve sulama kanalları yapılmış, divân defterleri Arapçaya tercüme edilmiştir. Bu dönemin en önemli yeniliği ise altın ve gümüş paraların bastırılması olmuştur.

Kendisinden sonra oğlu Velîd’in halife olmasını isteyen Abdülmelik b. Mervân’ın, kardeşi Abdülazîz’i zehirlediği rivâyet edilir. Abdülazîz b. Mervân’ın ölümüyle oğlu Velîd’in halife olmasının önündeki engel kalkmış ve Abdülmelik’ten sonra başa oğlu Velîd geçmiştir. Abdülmelik b. Mervân’ın dört oğlu halife olduğu için ona “Hükümdarların Babası” denilmiştir. Abdülmelik b. Mervân’dan sonra devletin başına geçen Velîd b. Abdülmelik dönemi, Emevîlerin altın çağı olarak kabul edilmektedir. Îmâr faaliyetlerine çok önem veren Velîd b. Abdülmelik zamanında büyük fetih hareketleri gerçekleşmiştir. Bu dönemde Asya’da Kuteybe b. Müslim, Anadolu’da Mesleme b. Abdülmelik ve Abbas b. Velîd, Kuzey Afrika ve Endülüs’te Musa b. Nusayr ve azadlı kölesi Tarık b. Ziyâd çok önemli fetih hareketlerini gerçekleştirmişlerdir. Musa b. Nusayr ve onun azadlı kölesi Tarık b. Ziyâd, Endülüs’ü fethederek dünya tarihinde iz bırakmışlardır.

Velîd’den sonra halife olan Süleyman b. Abdülmelik, Velîd döneminin komutanlarını ve devlet adamlarını görevden uzaklaştırmıştır.

Söz konusu kimseler kötü muameleye maruz kalmış ve bazıları sefalet içerisinde hayatlarını sürdürmüşlerdir. Süleyman b. Abdülmelik döneminde iç siyasette meydana gelen bu tarz değişikliklerin sebebinin Yezîd b. Mühelleb olduğu rivâyet edilir. Mesleme b. Abdülmelik’i kara ve deniz orduları komutanlığına atayan Süleyman b. Abdülmelik döneminde İstanbul kuşatılmış ancak İslâm ordusu çok zor şartlar altında kalmış ve başarısız olmuştu. Dâbık’ta hastalanıp vefat ettiği rivâyet edilen Süleyman b. Abdülmelik, amcasının oğlu Ömer b. Abdülazîz’i veliaht olarak tayin etmiş fakat kardeşlerinin tepkisinden çekindiği için “Ömer b. Abdülazîz’den sonra Yezîd b. Abdülmelik halife olsun” demiştir.

Ömer b. Abdülazîz, adaleti ile “Beşinci Râşid Halife” veya “İkinci Ömer” olarak bilinmektedir. O, devletin başına geçtiği zaman iç ve dış siyasette çok başarılı bir politika izlemiştir. Devletin zaten çok geniş sınırlara ulaşması, iç siyasette sıkıntılı bazı durumların ileride devlete zarar vereceğini düşünmesi, onun yönünü iç siyasete çevirmesine neden olmuştur. Ömer b. Abdülazîz, uygulamaları neticesinde devlet içerisinde barış ve huzur havası hâkim olmuştur. Halife Ömer, birçok zorlukla mücadele etmek zorunda kalan Mesleme b. Abdülmelik ve ordusunu geri çağırmıştır. Hz. Ali’ye hutbelerden yapılan hakaretlere son vermiş ve bu şekilde
Hz. Ali taraftarlarının da desteğini kazanmıştır. Baskıcı valileri azletmiş yerine halkla diyaloğu iyi olan valiler tayin etmiştir. Ayrıca Yezîd b. Mühelleb’i görevden almıştır. Arap-mevâlî ayrımını ortadan kaldırmaya çalışan Ömer b. Abdülazîz, gayri müslimlerin de haklarını korumaya son derece özen göstermiştir. Ömer b. Abdülazîz’in halife seçimi konusunda tekrar şûra sistemini tesis etmeye çalıştığı için bazı Emevîler tarafından zehirlendiği rivâyet edilir. Ömer b. Abdülazîz’in vefatından sonra Süleyman b. Abdülmelik’in tayin ettiği gibi Yezîd b. Abdülmelik devletin başına geçmiştir.

Yezîd b. Abdülmelik, kendi döneminde devletin iç siyasetindeki sorunlarla ilgilenmiştir.

Bunların en önemlisi, Yezîd b. Mühelleb isyanıdır. Haccac ile aralarındaki sorunlardan dolayı valilik görevinden azledilen Yezîd b. Mühelleb, Velîd b. Abdülmelik döneminde hapsedilmiştir. Velîd’in vefatından kısa bir süre önce hapisten kaçan Yezîd, Süleyman b. Abdülmelik’e sığınmış ve affedilmiştir. Süleyman b. Abdülmelik döneminde Yezîd b. Mühelleb, tekrar valilik görevine getirilmiş ancak Ömer b. Abdülazîz döneminde görevinden azledilmiş ve tekrar
hapsedilmiştir. Ancak yine hapisten kaçmayı başaran Yezîd b. Mühelleb, kendisine birçok taraftar toplamıştır. Fakat taraftarları, Mesleme b. Abdülmelik’in ordusuna yenilmişlerdir. Sonunda da cömertliği ve kahramanlığı ile bilinen Yezîd b. Mühelleb ve ailesi kötü muameleye maruz kalmış ve birçoğu da öldürülmüştür. Yezîd b. Abdülmelik döneminde Ömer b. Hübeyre’nin valilik görevine atanması Kaysî-Yemenî çekişmesini yeniden alevlendirmiştir.

Kuzeyli-Güneyli olarak da bilinen bu çekişme devlet önemli bir sorun haline gelmiştir.

Kuzey-Güney Arapları arasındaki çekişmede Yezîd’in Kuzeylilerden yana tavır alması devleti olumsuz yönde etkilemiştir. Bu dönemde mevâlîler ve haricîler uzun bir müddet devleti meşgul etmiştir. Yezîd b. Abdülmelik, devlet işlerini ihmâl etmesi, kendini oyun ve eğlenceye vermesi, kendisinden önceki halifelerin aksine Emevî devletinde önemli bir yere sahip olan Yemenîler yerine Kaysîlere sempati duyması nedeniyle çok eleştirilmiştir. Yezîd b. Abdülmelik, kardeşi Mesleme b. Abdülmelik’in tavsiyesiyle önce kardeşi Hişâm’ı sonra da oğlu Velîd’i veliaht olarak tayin etmiştir. Emevîlerin, Muâviye ve Abdülmelik’ten sonra üçüncü büyük halifesi olarak kabul edilen Hişâm sağlam ve olgun bir karaktere sahiptir. Yezîd b. Abdülmelik döneminde devleti sarsan Kuzeyli-Güneyli çekişmesinde Hişâm, taraf olmaktan kaçınmıştır. Ancak bu dönemde çeşitli sebeplere bağlı olarak ortaya çıkan isyanlar devleti çok uğraştırmıştır. Ekonomik açıdan devletin parlak bir dönem geçirmesini sağlayan
Hişâm, imar faaliyetlerine de oldukça önem vermiştir. Yaklaşık yirmi yıl süren hilâfeti boyunca bir asker olmamasına rağmen askerî açıdan oldukça önemli başarılar elde etmiş ve devletin sınırlarını genişletmiştir.

Hişâm’dan sonra başa geçen Velîd b. Yezîd Kaysîlere meyletmiştir. Ayrıca Şam’daki birçok kişiye zam yaparak Beytü’l-Mâl’in boşalmasına sebep olmuştur. Çocuk yaştaki iki oğlu için halktan biat alan Velîd’in yaşantısının fısk ve fücurla dolu olduğu belirtilmektedir. Velîd b. Yezîd, Yemenîlerin desteğini alarak isyan eden Yezîd b. Velîd b. Abdülmelik’in önderliğindeki isyancılar tarafından öldürülmüştür. Velîd b. Yezîd’den sonra başa geçen Yezîd b. Velîd b. Abdülmelik olmuştur.

emevi devleti

Asker maaşlarını azaltması sebebiyle “Nakıs” olarak adlandırılan ve cariyeden doğma ilk halife olan Yezîd, bir hutbesinde insanlara çok güzel vaatlerde bulunmuştur.

Daha sonra Benû Ümeyye’ye de güzel nasihatlerde bulunmuştur. Yaklaşık altı aylık hilâfeti süresince çok güzel uygulamalar ortaya koyan Yezîd b. Velîd’in mide rahatsızlığından öldüğü rivâyet edilir. Yezîd vefat edince yerine kardeşi İbrahim b. Velîd geçmiştir. Ancak ona sadece Yemen asıllı kabileler biat etti. İbrahim’in halifeliğinin meşru olmadığını iddia eden Mervân b. Muhammed Dımaşk’ı muhasara edince İbrahim b. Velîd, Mervân b. Muhammed’e biat edeceğini bildirerek ona biat etti. Azerbaycan ve Ermeniyye bölgesinde büyüyen Mervân, iktidara geldiği zaman Kelb kabilelerinin muhalefetiyle karşılaştı ve iktidarına karşı isyanlar ortaya çıktı. Bu isyanları bastıran Mervân’ın ülkenin bütünlüğünü yeniden sağladığını düşündüğü sırada Abbasî tehlikesiyle karşılaştı. Mervân, Abdullah b. Ali önderliğindeki Abbasîlerin faaliyetlerine son vermek üzere Musul’a hareket etmiş ve burada karşılaştığı Abbasî ordusuna mağlup olmuştur. Abdullah b. Ali, kardeşi Salih’i Mısır’a kaçan Mervân’ın peşinden göndermiş ve Mervân burada yakalanarak öldürülmüştür. Mervân’ın ölümüyle de Emevî Devleti yıkılmıştır.

Emevi Devleti neden yıkıldı?

Emevî Devleti’nin yıkılmasında birçok etken rol oynamıştır. Bu sebepleri kısaca şu şekilde sıralayabiliriz:

1-Abbasî propagandası
2-Mevâlî politikaları
3-Bazı halifelerin yaşam tarzları
4-Haricîler
5-İsyanlar
6-Kabîle çekişmeleri
7-Devletin sınırlarının genişlemesi
8-Veliaht kavgaları

Bu yazımızı da okuyabilirsiniz:

Hayat Ağacı Hakkında Detaylı Bir Araştırma

Döviz Kuru Sistemleri Nelerdir?

Kaynak

Yusuf Şanverdi, Emevi Halifelerinin Günlük Hayatları

*Bu çalışmanın tüm hakları, Yusuf Şanverdi’ye aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

İslam Tarihinde Halifelerin Göreve Gelişi, Şekil ve Yöntemleri

Kur’an-ı Kerim ve Halifeler

Bilindiği gibi Hz. Peygamber’in ümmetine karşı tebliğ (anlatmak) ve tebyîn (açıklamak) ile toplum liderliği olmak üzere iki görevi vardı. Onun vefatıyla, risâlet görevi sona ermiştir. Ancak, her bir ferdine emek vererek oluşturduğu toplum yaşamaya devam edeceğinden, “imamet” diye adlandırılan toplum liderliği görevi devam edecektir. Bu yüzden boşalan devlet başkanlığı makamı Müslümanlar tarafından değişik yöntemler ile doldurulmuştur. Biz müteakip satırlarda bunlardan “şûrâ, istişârî ta’yîn ve biat” mekanizmalarının halifelerin belirlenmesindeki rolü üzerinde duracağız.

Öncelikle müslümanların “en güzel örnek” olarak kabul ettikleri Hz. Peygamber’in bu konuyla ilgili tasarruflarına bakalım:

Hz. Peygamber hayatta iken bir savaş, sefer gibi nedenlerle Medine dışına çıktığında yerine vekil bırakmıştır. Ayrıca kendisinin bizzat katılamadığı savaşlara bir veya daha fazla sayıda komutan atadığı da bilinmektedir. Ancak vefatıyla birlikte boşalan devlet başkanlığı makamı için aynı uygulamayı yapmamıştır. Bunun üzerine Müslümanlar kendi inisiyatifleriyle önce Hz. Ebu Bekir’i (632-634), akabinde Hz. Ömer’i (634-644), sonra Hz. Osman’ı (644-656) daha sonra da Hz. Ali’yi (656-660) devlet başkanlığı makamına getirmişlerdir.

Onların devlet başkanlığına getirilmesi, “aday tespiti ve biat”şeklinde iki aşamada gerçekleşmiştir. Bu tespiti yaptıktan sonra önce aday tespiti sonra da biat aşaması konularını ele alalım:

Halifelerin Belirlenmesinde Şûrâ

Bilindiği gibi ilk halife Hz. Ebu Bekir’in aday olarak belirlenmesi, Benû Saîde Sakîfesi’nde gerçekleşir. İkinci halife Hz. Ömer ise devlet başkanı makamında oturan Hz. Ebu Bekir tarafından ümmete aday olarak takdîm edilir. Üçüncü halifeninin belirlenmesi için aday tek değil, yine devlet başkanı tarafından altı kişi olarak takdîm edilir. Dördüncü halife Hz. Ali ise, isyancıların hâkim olduğu bir ortamda biraz da onların gölgesinde adaylığı kabul etmek durumunda kalır. Zikri geçen süreçlerde aday belirleyen kişi ya da kişiler ile takdim şekilleri farklı farklı olmuştur. Ancak hepsinin ortak yönü, ya iktidarı ellerinde bulundurmaları veya arkalarında kamu gücünün olmasıdır.

İlk halife Hz. Ebu Bekir’in seçiminde ne aday olarak takdim edilenlerin, ne de edenlerin devlet başkanı gibi resmî bir kişilikleri yoktu. Bununla birlikte onların muhacirler adına konuştukları söylenebilir. İstişâre çeşitlerinden konunun uzmanıyla yapılan müşâvere mekanizmasının işleyişindeki “kendisiyle istişâre edilen kimsenin bilirkişi olması gerektiği” kuralı hatırlandığında Hz. Ebu Bekir’in aday olarak gösterilmesinin doğru bir tercih olduğu düşünülebilir. Zaten Benû Saîde Sakîfesi’ndeki toplantıda Hz. Ebu Bekir tarafından dile getirildiği rivayet edilen, “İmamlar Kureyştendir”  sözünün etkisiyle Ensar’ın ikna edilme konusunda büyük mesafe alınması da, bu fikri destekler mahiyettedir. Aynı zamanda daha sonraki hukukçular tarafından geliştirilen ve devlet başkanı seçiminde adayı belirleyen ve görevden alan bilirkişi heyeti olarak adlandırılan “Ehlu’l-hall ve’l-akd” mekanizmasının öncülleri olarak bu toplantının gösterilmesi de bir tesâdüf olmasa gerektir. Bununla birlikte ilk halifenin belirlenmesinde sözü edilen aday teklifi mekanizmasının müesses bir nizamın gereği olarak ortaya çıkmamış olması, hem devletin bu konuda henüz bir geleneğinin oluşmadığını, hem de o anda mevcut olan cenaze şartlarının bir sonucu olarak ortaya çıktığını gösterir.

Konuya üçüncü halife adaylarının belirlenmesi noktasından bakıldığında; bu adayların bizzat devlet başkanı Hz. Ömer tarafından altı kişi olarak belirlendiği görülür.

Aslında Halifenin; “Ebu Huzeyfe’nin kölesi Sâlim veya Ebu Ubeyde b. Cerrah hayatta olsaydı onlardan birini belirlerdim”sözüyle kendisini bu konuda yetkili olarak gördüğü açıktır. Öte yandan adayları kendinin belirlemesi veya Müslümanlardan birini halife olarak ta’yîn etmesi, kendisinin yetkili olup olmaması konusunda özü itibariyle aynı şeydir. “Müslümanların işleri aralarında şûrâ iledir” ilkesine rağmen Hz. Ömer’in bu konuda kendisini yetkili görmesi, henüz devlet geleneklerinin oluşum aşamasında olması nedeniyle otorite boşluğunun oluşacağı veya müslümanların biatını almış bir devlet başkanı olarak, onlar adına kendisini yetkili görmüş olmasıyla izah edilebilir.

Ayrıca Hz. Ömer, halife adayı olarak gösterdiği şahıslardan Hz. Ali’ye “halife seçilirse Haşimoğullarını halkın yönetimine getirmemesi; Hz. Osman’a da Ebu Muaytoğullarını insanların başına musallat etmemesi” îkâzında bulunur. İkinci halife Hz. Ömer, arkalarındaki kamuoyu desteği veya temsil güçlerinin etkisi nedeniyle bunları muhtemel halife olarak görmüş olmalıdır. Onun bu iki sahabeyi özellikle ait oldukları kabileleri yönünden uyarması, hem Cahiliye döneminde bu iki kabile arasındaki rekabeti hem de muhtemel etki alanlarını göstermesi bakımından önemlidir. Ayrıca daha sonraki süreçte yeniden ortaya çıkan ve Ali-Muaviye mücadelesi şeklinde tezahür eden Hâşimî-Emevi mücadelesi de, bir devlet başkanı olarak Hz. Ömer’in hem toplumunu çok iyi tanıdığını, hem de ne kadar ileri görüşlü olduğunu gösterir.

Hz. Ömer sadece bu heyeti belirlemekle kalmaz, muhtemelen yine kamu otoritesi adına kendisinde mevcut olarak gördüğü yetkiyi kullanarak bu kurulun işleyişine destek amacıyla Süheyb er-Rumi’yi namaz imamlığı, Ebu Talha Ensarî’yi elli kişilik bir güvenlik gücü ile halife adaylarını korumak; Mikdad b. Esved’i de yeni halifenin seçim organizasyonunu ve Medine şehrinin güvenliğini sağlamak için görevlendirir.

Ayrıca bu destek ekibinin kurulun işleyişine verecekleri katkının çerçevesini de yine bizzat kendisi belirler. Buna göre üç gün içinde seçim sonuçlandırılacaktır. Eğer çoğunluk bir kişi üzerinde ittifak eder de adaylardan birisi aksi görüş bildirirse bu durum ölüm nedeni sayılacaktır. Ya da belirlenen sürede kurul ittifak sağlayamazsa hepsi öldürülecektir. Oğlu Abdullah ise aday olamayacak ve çoğunluğun yanında yer alacaktır. Ancak taraflar tercihlerinde üçe üç kalırlarsa da Abdurrahman b. Avf’ın tarafını tutacaktır. Bu kararlar ilk etapta “hayırlı işte acele edilmesi” ve dolayısıyla kargaşaya meydan verilmemesi için alınan tedbirler şeklinde değerlendirilebilir. Abdullah b. Ömer’in kurul üyeliğine dahil edilmesi ise tamamen kurulun seçim konusunda üçe üç kalarak işleyişin tıkanmamasını temin amacıyla yapılan teknik bir tercihten başka bir şey olmadığı düşünülebilir.

Halife tabir caizse kurulun tüzüğünü net bir şekilde ortaya koymuş iken, kurul üyelerinin kendilerinin yeni bir tüzük belirlemesi, bu toplumu oluşturan fertlerin kültüründe mevcut olan hakeme başvurma geleneğinin ağır bastığının bir göstergesi olmalıdır. Bu özellik, Hz. Ali-Muaviye mücadelesindeki meşhur hakem olayında da ortaya çıkacaktır. Câbirî, halîfe seçimi meselesini, Emevî-Hâşimî kabilelerinin güç ekseninde değerlendirmek suretiyle, bu dönemde Ümeyyeoğulları taraftarlarının, Hâşimoğulları destekçilerinden sayı bakımından daha fazla olduğunu ileri sürerek, demokratik bir seçim olsa dahi sonucun Hz. Osman lehine tezahür edeceğini, dolayısıyla Abdurrahman b. Avf’ın yaptığı seçimin kamuoyunun görüşleri doğrultusunda gerçekleştiğini iddia eder. Benzer şekilde Abdülaziz Dûrî de halîfe seçimi çalışmalarında Benî Umeyye’nin rakiplerine göre iyi çalıştığı, kendi adaylarını seçtirmek amacıyla iyi propaganda yaparak istediği neticeyi aldığı kanaatindedir.

Bu seçici kurulun sadece muhacirlerden oluşması, Ensar’ın da destek ekibi şeklinde görevlendirilmesi, “Emirler muhacirlerden, vezirler Ensardandır”  şeklinde Sakîfe Toplantısı’nda Hz. Ebu Bekir tarafından belirlenen politikanın ürünü olarak düşünülebilir.

Fakat bu tavır başta kurucu iktidar olarak tavsif edebileceğimiz Hz. Peygamber’in Akabe Biatı uygulamasından çıkarılabilecek “muhatap toplumun her kesiminin biata dâhil edilmesi gerekir” kuralıyla çelişmektedir. Öte yandan “İşleri aralarında şûrâ iledir” ilkesi gereğince Hz. Ömer gibi devletin ikinci kurucusu olarak kabul edilen önemli bir şahsiyetin “keşke ümmetin tamamının iştirakiyle seçim yapabilsek” demesi beklenirken “Ebu Ubeyde veya Ebu Huzeyfe’nin kölesi Salim hayatta olsaydı onu vasiyet ederdim” şeklinde cevap vermesi anlaşılması zor bir konudur.

Hz. Ömer, sözü edilen iki adaydan birini aday gösterirdim derken, belki de selefinin sünnetini uygulamaktadır. Ancak yine aynı Hz. Ömer, Benû Saîde Sakîfesi’ndeki ilk halifenin seçimiyle sonuçlanan toplantıyla ilgili olarak yaptığı bir konuşmada; içine tam olarak sinmeyen aceleye getirilmiş bir seçim olduğu kabilinden bir değerlendirmede bulunmuştur. Bu durum ortadayken ilk halifenin sünnetinin gerekçesi de kendiliğinden ortadan kalkmış olduğu halde, ikinci halifenin atama yapması gerçeği, ümmetin selametini istemesinin bir sonucu olarak değerlendirilebilir. Dört Halife içinde sonraki devlet başkanını belirlemesi konusunda ümmetten kendisine teklif yapılmayan tek halife, Hz. Osman’dır. Bu durum belki ümmetin içinde bulunduğu kaos ortamının bir sonucu olabilir. Ancak muhacirlerin ilk halife Hz. Ebu Bekir’den beri ellerinde bulundurdukları halife olma ayrıcalığına artık gölge düştüğünün de bir göstergesi olarak değerlendirilebilir. Çünkü Hz. Osman’ın isyancılar tarafından evinde şehit edilmesi üzerine boşalan hilafet makamına kimin getirileceğini, isyancıların gölgesinde biraz da onların yönlendirmesiyle belirlemek durumunda kalmışlardır.

Bütün bu değerlendirmelerden sonra halifelerin belirlenmesinde şûrânın rolü için şunlar söylenebilir:

1. Halifelerin belirlenmesinde önemli olan adayın ya da adayların tespitidir. Çünkü sonraki süreç, ümmetin bağlılığının göstergesi olan biattır. Müslümanlara bu aşamadan sonra ikinci bir seçenek sunulmadığı için bu konuda onların görüş belirtmeleri veya itiraz etmeleri sözkonusu değildir

2. Dört Halife Dönemi’nde aday belirleme durumunda olan kimseler ya ümmetin biatını almış devlet başkanları veya arkasında kamu desteği olan kimseler olmuştur. İlk halife Hz. Ebu Bekir tarafından belirlenen “Emirlerin Muhacirlerden, vezirlerin de Ensardan olması” kuralı nedeniyle bu iki kesimin dışındaki toplumun diğer kesimlerine bu konularda inisiyatif hakkı tanınmamıştır. Bu durum devletin toplumun bütün kesimlerini kucaklama yerine, bir kesimini öne çıkarması anlamına gelir. Zaten Hz. Osman dönemindeki isyan hareketlerinin de bu uygulamaya öteki kesimlerin gösterdikleri bir çeşit tepki olduğu söylenebilir.

3. Bütün bu şartlara rağmen halifelerin belirlenmesinde, kendileriyle istişare edilenlerin bütün toplumu temsil etme noktasında bazı sıkıntılar olmakla beraber, bu mekanizma belirleyici olmuştur. Hz. Ömer’in kendisinden sonraki halifeyi belirlemek üzere teşkil ettiği heyet ve onların çalışma sistemi konuyla ilgili önemli bir aşamadır. Ancak bu heyetin sadece yeni halifeyi seçmek üzere oluşturulmuş bir kurum olup sonraki süreçte sözgelimi halifeyi görevden almak gibi bir yaptırım gücü ve yetkiyle donatılmamış olması bir eksiklik olarak düşünülebilir. Bunun nedeni muhtemelen kabile geleneklerinde mevcut olan “şeyhin riyaseti ömrüyle mukayyettir” kuralının bir yansımasıdır.

islam halifeleri

Halifelerin Belirlenmesinde İstişâre

Hz. Peygamber’in vefatından sonra müslümanların peygambersiz hayata intibakları sürecinde devlet başkanlığı görevine getirilen Hz. Ebu Bekir, yönettiği insanların içinde bulundukları buhranlı duyguları ustalıkla gidermesini başarmıştır. Bu kadar önemli görevleri kısa sürede yerine getiren Hz. Ebu Bekir de mukadder sona geldiğini anlayınca yerine bir halef bırakması gerektiğini düşünür ve bunun kim olduğunu âdetâ hissettirmek ve müslümanları fikren buna hazırlamak için hastalığı artınca Hz. Ömer’i namaz kıldırması için görevlendirir.

Aslında Hz. Ebu Bekir’in halefini işaret etme noktasında Hz. Peygamber’in uygulamasına muhâlif hareket ettiği düşünülebilir. Ancak o, ikinci bir Sakîfe sarsıntısının yaşanmaması, başlayan fetih sürecinin sekteye uğramaması gibi nedenlerle, yerine Hz. Ömer’i halife adayı olarak teklif ve teşvik etmeyi uygun bulmuş olmalıdır. Bunun için halife, bazı sahabeyle istişare eder. Bunlardan Talha, hasta yatağında yatan Hz. Ebu Bekir’e şöyle der: “Cenab-ı Hak sana Ömer’i niye seçtin diye sorarsa ne cevap vereceksin? Onun bize gösterdiği şiddeti görmüyor musun?” Bu sözleri duyan Hz. Ebu Bekir, “Siz beni Cenab-ı Hakk’ın adını kullanarak korkutmak mı istiyorsunuz? Sizin işinizde zerre kadar haksızlık etmiş olan hüsrana uğrasın. Rabbime mülâkî olduğum zaman vereceğim cevap şudur: Ey Rabbim! Kullarının işlerini en hayırlılarına tevdî ettim. Sen bu sözlerimi seninle birlikte olanların hepsine anlat!”

Bundan sonra da, Hz. Osman’ı çağırtarak ona vasiyetnâmesini yazdırır:

Ebu Bekir b. Ebi Kuhafe’den müslümanlara taahhüttür. Ömer b. Hattab’ın size halife olmasını istiyorum. Adil davranacağını ümit ediyorum, eğer zulüm ederse ben gaybı bilemem, ben sizin için hayırlı olanı tavsiye ediyorum. Sonra Hz. Osman’a yazdıklarını oku der. O da okuyunca tekbir getirerek bu vasiyetin halka tebliğini ister ve yanındakilere şöyle der:

“Size bir kişiyi halife olarak teklif ediyorum ki o benim akrabam değildir. Ömer b. Hattab’ı halife olarak kabul ediyor musunuz? Bence hilafete en yakın olan odur”.

Hep birden, “kabul ediyoruz” cevabını verirler, “onu dinleyin ve ona itaat edin” dediğinde de “onu dinledik ve itaat ettik” derler.

Hz. Ebu Bekir’in daha görevdeyken halifelik nüfûzunu da kullanarak kendisinden sonraki halifenin kim olacağı ile ilgili aday teklifi, veliaht tayinini çağrıştıran yeni bir usûl olmuştur. Nitekim Emevi devletinin ilk halifesi olan Muaviye b. Ebi Süfyan, oğlu Yezid’i halife adayı olarak belirlerken, itirazları susturmak için Râşid Halifeler’in ilkinin tatbikatını kendisine örnek göstererek uygulamasına meşrûiyet kazandırma gayreti içinde olmuştur. Aslında Muaviye b. Ebi Süfyan’ın uygulaması ile Hz. Ebu Bekir’inkinin mukayesesi bir mantık hatasından başka bir şey değildir. Aynı zamanda daha iki sene evvel Sakife tecrübesi ve ridde olaylarını yaşayarak peygambersiz hayata intibakta zorlanan bir toplum için, Hz. Ömer gibi güçlü bir liderin riyaseti, sözü edilen menfî olayların yeniden yaşanmaması için yerinde bir çözüm olarak da düşünülebilir. Tarih arşivi bu yazıda sizlere, İslam Halifeleri hakkında bir araştırma sunuyor.

Halifelerin Otoritesinin Kabulünde Biat

Önceki satırlarda dile getirildiği gibi, halifelerin belirlenmesinde asıl olan adayların tespitidir. Bundan dolayı devletin teşkilinde asıl unsur olan toplumun, kendi başkanını doğrudan belirlediğini söylemek zordur. Onlara düşen, gösterilen adaya bağlılık biatında bulunmaktır. Bunun gereği olarak itaat etmek de, dînî bir zarûrettir. Öte yandan kendilerine biat etme yetkisi tanınanlar da sadece Muhacirler ile Ensar’dır. Devletin kurucusu olarak Hz. Peygamber’in yaptığı Akabe biatları hatırlandığında, hem nakîblerin seçiminde, hem de biat konusunda toplumun bütün kesimlerinin muhâtab alındığı görülür.

Dört Halife Dönemi’nde ise, fetihlerin devam etmesi ve seçmenlerin tam olarak belirlenmemiş olmaları nedeniyle, sadece Muhâcir ve Ensarın biatının alındığı düşünülebir. Ancak bu, sadece ilk üç halifenin belirlenmesi konusunda halen fethin devam ettiği muhtelif bölgeler için geçerli olabilir. Öteden beri meskûn durumda olan Mekke, Taif gibi şehirler ile Hz. Ömer döneminde kurulan ordugâh şehirler için geçerli bir durum olmasa gerektir. Bununla birlikte Hz. Ali’nin meşrûiyet kaygısı nedeniyle valiler üzerinden de olsa, taşradakilerin biatlarının alınması yoluna gittiğini hatırlarsak bu uygulama, dönemin şartları çerçevesinde istenirse yapılabileceğini gösterir.

İlk halife Hz. Ebu Bekir’in hilafete seçildiğinde yaptığı konuşmaya baktığımızda kendisine yapılan bağlılık biatının gereği olarak, ümmetin ona itaat etmesi gerektiğini görüyoruz.

Bu durum bir kimseyi toplum adına tasarrufta bulunmak üzere yetkilendirmenin zarûrî bir sonucudur. Konuşmasında halife, itaatın ön koşulu olarak kendisinin “Allah’a ve Rasulüne itaatını” göstermektedir. Bu şartı bizzat kendisi çiğnerse “itaat etmenize gerek yok” demektedir. Bu durum, dönemine göre oldukça ileri bir uygulama olarak düşünülebilir. Bununla birlikte ilk üç halife döneminde Muhacir ve Ensar dışındaki müslümanların biatı alınmamış ama itaat etmeleri istenmiştir. İlk iki halife döneminde itaat yükümlülüğü olan ümmetin önemli bir sorun çıkardığına şahit olunmamıştır. Ancak Hz. Osman’ın kısaca kabiledaşlarını kollamak olarak nitelendirilebilen tasarrufları, ümmet tarafından sözü edilen koşullardan bir sapma olarak görülmüş olmalıdır ki, isyancılar Medine’yi kırk gün abluka altında tutmalarına rağmen, vaktiyle ona biat eden Medineli müslümanların onu korumak için ciddî bir tepki göstermediklerini görüyoruz.

Hatırlanacağı gibi devletin varlık nedenlerinden biri, insanların sosyal bir varlık halinde yaşamalarının bir sonucu olarak, ortaya çıkan problemlerin çözümünde üstün bir otorite te’sîsidir. Yani insanlar kendilerinin yaratılıştan getirdikleri hak ve yetkilerinin bir kısmını, yine kendi lehlerine kullanması için içlerinden seçtikleri bir kimseye devrederler. Yönetici olarak adlandırılan zikri geçen yetkili de, onlardan aldığı yetkiyi onlar adına ve belirlenen ölçülere göre kullanır.

Dört Halife Dönemi’ne baktığımızda ise, gerek halife adayının/adaylarının belirlenmesinde, gerekse ona biat edilmesi noktasında toplumun bütün kesimlerini kucaklayıcı bir tavrın izlenmediğini görüyoruz.

Bu durum devlet erkini kullanan halifenin, müslüman toplumun bütün kesimlerine eşit mesafede olmadığı izlenimini vermektedir. Onlara biat hakkı tanımadan itaat etmelerinin beklenilmesi de, kendi içinde tezat teşkil etmektedir. Durum böyle olmasına rağmen siyasi otorite, kendisini belli bir süre de olsa kabul ettirmiştir. Bu süreçte müslüman halkın halifelerini ve onların atadıkları görevlileri, inançları gereğince itaat edilmesi gereken “ulu’l-emr” olarak değerlendirmeleri çok önemli bir faktördür. Nitekim kurulan bu otorite, Hz. Osman döneminde kabilecilik ve maddi değerlere daha çok önem veren taşralı kabilelerin baş kaldırısı ile çok önemli ölçüde yara almıştır.

Sonuç olarak, yeni halifenin belirlenmesinde, konuyla ilgili Hz. Peygamber’in uygulamalarını da dikkate aldığımızda, hem adayın belirlenmesi hem de onayının alınması noktasında kabile geleneklerinin daha belirleyici olduğu söylenebilir.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Osmanlı Devletinde Salgın Hastalıklar ve Uygulanan Şifa Yöntemleri

Ekonomik Büyüme Nedir?

Kaynak

Eyüp Kurt, Dört Halife Döneminde Yönetim Anlayışı

*Bu çalışmanın tüm hakları, Eyüp Kurt’a aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Büyük Selçuklu Devleti ve Batıni Hareketi (1075)

Hasan Sabbah ve Selçuklu Devleti

Sultan Melikşah’ın hâkimiyeti sırasında meydana çıkan Hasan Sabbah, Selçukluların en büyük hedeflerinden biri olmuştur. Hâkimiyet alanlarında çok büyük sorunlara neden olmuştur. Özellikle Sultan Melikşah’ın ölümünden sonra çıkan kardeşler arasındaki taht mücadelelerinden de yararlanan Hasan Sabbah ve fedaileri hâkimiyetlerini büyük oranda genişletmişlerdir. Bu tehlikeli durumu Selçukluların en meşhur veziri olan Nizâmülmülk eserinde Melikşah’ı, Hasan Sabbah ve Bâtıniler hakkında ilerde büyük bir sorun oluşturabilecekleri hususunda uyarmış ve tavsiyelerde bulunmuştur. Bâtınilerin bu dönemdeki faaliyetlerini sırasıyla ele alalım.

Sultan Melikşah Dönemi Bâtıniler İle Mücadeleler

1092 yılına gelindiğinde Selçuklular, İsmâili tehdidine karşı ilk kez askeri tedbirler almaya başlamışlardı. Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah, İslam dünyası için ciddi bir tehlike oluşturan Hasan Sabbah ve adamlarıyla mücadeleyi bir devlet politikası haline getirmişti. Bir yandan Nizâmiye Medreseleriyle Sünniliği takviye etmeye çalışarak onlarla ilmi sahada mücadele verirken bir yandan da Alamut ve Rûdbâr bölgesindeki komutanlarından
Yoruntaş’a Hasan Sabbah ve adamlarını ortadan kaldırması için emir vermişti. Yoruntaş’ın Alamut’u kuşattığı bir sırada ölmesi 1091 (484 h.) harekâtının sonuçsuz kalmasına sebep olmuştu. Ancak bu mücadeleyi sürdürmekte kararlı olan Sultan Melikşah, Emîr Arslantaş ile Emîr Koltaş’ı büyük bir orduyla Hasan Sabbah ve baş dai Hüseyin Kâinî üzerine sevketti. Amîr Kızıl Sarığ’ı da Arslantaş’a yardım etmek üzere Alamut’a gönderdi. Fakat önce Vezir Nizâmülmülk’ün, Ebû Tâhir Arrânî adında bir fedai tarafından öldürülmesi ve ardından da kırk gün sonra Sultan Melikşah’ın henüz otuz sekiz yaşındayken hastalanıp ölmesi 1092 (485 h.) harekâtın başarıya ulaşmasını engelledi.

Selçuklu veziri Nizâmülmülk’ün öldürülmesi bu dönemdeki diğer devlet büyüklerini de şaşkına uğratmış ve korkutmuştu. Hasan Sabbah’ın adamları bu gibi cinayetlerde sık sık anılır olmuştu. Cüveynî kendi eserinde Nizâmülmülk, 16 Ekim 1092 (485 h.) Cuma gecesinde, Nihavend bölgesinde bulunan Şahne denilen bir yerde sufi kılığına giren Arranî ismindeki Bâtıni fedaisi tarafından, iftardan sonra haremine gittiği esnada sırtından
hançerlenerek öldürüldüğünden bahseder. Hasan Sabbah ile Sultan Melikşah arasındaki mektuplaşma olayı bu dönemde dikkat çeken bir başka konudur. Bazı eserlerde Sultan Melikşah ile Hasan Sabbah arasında geçen
mektuplaşmalardan bahsedilir.

Buna göre Sultan Melikşah, Hasan Sabbah’ı yeni bir din icat etmekle ve insanları aldatmakla suçluyor ve eğer hatasında ısrar ederse kalelerini yerle bir edeceğini ifade ediyordu.

Hasan Sabbah ise verdiği cevapta Müslüman olduğunu, Abbasiler’in hilâfeti gasbettiğini, hilâfetin asıl sahibinin Fatımiler olduğunu söylüyor, Melikşah’ı Nizâmülmülk’ün entrikalarına karşı uyarıyor ve Selçuklu Devleti’ni tehdit ediyordu. Ancak İbrahim Kafesoğlu, böyle bir mektuplaşmanın olmadığını ve bunun daha sonraki dönemde propaganda amacıyla uydurulduğunu söylemektedir. Ayrıca dönemin önemli kaynaklarından olan ve Alamut kütüphenesindeki birçok nüshayı gören Cüveynî, eserinde böyle bir mektuplaşmadan ve bu mektupların varlığından bahsetmemiştir. Bunu da dikkate alarak Sultan Melikşah ve Hasan Sabbah arasındaki mektuplaşmanın kesin bir şekilde doğru olduğunu söyleyemeyiz.

Sultan Berkyaruk Dönemi Bâtıniler

Sultan Melikşah’ın ölümünden sonra oğulları Berkyaruk ile Muhammed arasında taht mücadelesi başlamış, ülkede karışıklıklar ve sıkıntılar meydana gelmişti. Bâtıniler, hânedan mensupları arasındaki taht mücadelesinden ve Haçlılar’ın bazı Müslüman topraklarını işgal etmeleriyle oluşan ortamdan faydalanarak nüfuz sahalarını genişletip faaliyet ve cinayetlerini arttırmışlardı. Bu dönemde Hasan Sabbah’ın en önemli başarısı 1096 veya 1102’de Lemeser’in bir baskınla ele geçirilmesi olmuştur. Böylelikle Bâtıniler’in Rûdbâr’daki hâkimiyeti daha da pekişmiş oldu. Ayrıca yine aynı tarihlerde Girdkûh, Şahdiz ve Hâlincân kalelerini de ele geçirmeleri Bâtıniler’in stratejik konumunu daha da güçlendirdi. Böylece Hasan Sabbah önemli yerler kazanırken bir yandan da bu karışık ortamdan yararlanarak Selçuklu Devleti’nin merkezlerini baskı altında tutmayı başardı.

Fedaileri, Bâtıniler’e düşman birini vezir tayin ettiği için Sultan Berkyaruk’a da saldırıp yaraladılar. Daha sonra Berkyaruk ile Muhammed Tapar arasındaki mücadele sırasında Berkyaruk’un ordusuna sızarak ordu içinde nüfuzlarını arttırmaya başladılar. Hasan Sabbah’ın siyasi, dini ve askeri şahsiyetleri öldürtmesi bir terör havası oluşturdu. Ona muhalif olan emir ve kumandanlar elbiselerinin altına zırh giymeden evlerinden dışarı çıkamaz oldular. Hasan Sabbah’ın faaliyetlerine ve düzenlediği cinayetlere şahit olan Enûşirvân b. Hâlid, o zamanlar Müslümanların içinde bulunduğu durumu tam bir felaket şeklinde açıklar ve yollarda emniyetin kalmadığını, fedailerin hiç korkmadan cinayet işlediklerini, sultanların onlara karşı bir çözüm bulamadığını ve halkın ise sürekli korku içinde yaşadığını belirtir.

Sultan Berkyaruk döneminde; Sultan Melikşah’ın önde gelen emirlerinden Emir Üner (492 h./1098-1099), Sultan Berkyaruk’un veziri El-Eazz Ebû’l-Mehâsin Abdülcelîl b. Muhammed ed-Dihistânî (495 h./1101), Sultan Berkyaruk’un annesi Zübeyde Hanım’ın veziri Abdurrahman Sümeyremi, Isfahan şıhnesi Emir Bilge Beg Sermez (493 h./1100), Nişâbûr hatibi Ebu’l-Kasım b. İmamü’l-Haremeyn (492 h./1098-1099), Ebû’l-Muzaffer b. el-Hucendî (496 h./1102-1103), Ebû Ca’fer b. el-Meşşât (498 h./1104) gibi dönemin önemli isimleri Bâtıni fedaileri tarafından yapılan suikastlar sonucunda öldürüldü.

Hasan Sabbah’ın oluşturduğu bu terör havasından endişe ve korkuya kapılan devlet adamları Sultan Berkyaruk’u uyararak bunlara karşı tedbir alınmasını istemişler. Bunun üzerine Sultan Berkyaruk 1101 (494 h.)’de Bâtıniler üzerine harekete geçti ve 300 kişiyi öldürttü. Yine aynı yıl Emîr Bozkuş’un idaresindeki büyük bir orduyu da Kûhistan üzerine gönderdi. Ancak Bâtıniler Emîr Bozkuş’u rüşvet karşılığında muhasaradan vazgeçirttiler. Emîr Çavlı da bu yıl içinde Fars ve Hûzistan’daki Bâtıniler’e karşı bir sefer düzenleyerek 300 kişiyi öldürüp, mallarına el koydu. Emîr Bozkuş ise 1104 (497 h.) senesinde Horasan askerleriyle gönüllülerden oluşan bir ordu meydana getirerek Tabes Kalesi’ne saldırdı. Kale ve civarındaki köyler tahrip edildi ve Bâtıniler’in bir kısmı öldürülürken bir kısmı da esir alındı.

Sultan Berkyaruk kardeşleri ile girdiği taht mücadelesinde yeterince Bâtıniler üzerine etkili bir hareket yapamamış ve Bâtıniler etkisini bu dönem daha da arttırmıştır. Özellikle suikastlarını daha da artıran fedailer hem yöneticileri hem de halkı daha çok tedirgin etmeye başlamıştır. Nitekim Beryaruk’un ölümünden sonra küçük yaştaki oğlunu veliahdı olarak tayin etmesinden sonra tekrar taht mücadelesine giren Selçuklu Devleti Muhammed Tapar’ın hâkimiyeti kazanmasıyla tekrar Bâtınilere karşı mücadelelere başlayacaklardı.

batıniler ve selçuklular

Sultan Muhammed Tapar Dönemi Bâtıniler

Sultan Muhammed Tapar saltanatı boyunca Bâtınilerle mücadele etmiş ve onların asıl karargâhı olan Alamut’u ele geçirmek için çalışmıştı. Sultan’ın Iraklıları divandan uzaklaştırması ve buralara Horasanlıları yerleştirmesi de onların Bâtıni olduklarının ihsas ettirilmesinden kaynaklanıyordu. Muhammed Tapar onlarla daha müessir bir şekilde mücadele edebilmek için bu yola başvurmuştu. Sultan Muhammed Tapar, saltanat makamına geçer geçmez Bâtınilere karşı seferler düzenledi. Sultan ilk seferini hükümdarın seferde olduğu zamanlarda hazine ve silah deposu olarak kullanılan, küçük uşaklarla saray kızlarının bulunduğu, Deylemîler’den bir zümrenin muhafazası altında bulunan ve vaktiyle Sultan Melikşah’ın yaptırmış olduğu Şahdiz (Dizkuh) Kalesi üzerine yaptı

Şahdiz Kalesi’ndeki Bâtıni reisi Ahmed b. Abdü’l-Melik b. Attaş idi. Babası Abdü’l-Melik ise Hasan Sabbah’ın hocasıydı. Bu yüzden Hasan Sabbah, Şahdiz Kalesi’nin reisi olarak Attaş’ı uygun görmüş olabilir. Attaş, Selçuklu sultanına ait köylere ve halkın mallarına göz dikerek onlardan vergi alıyordu. Bu yüzden rahatsız olan halk ve bu bölgede hâkimiyetini kaybetmeye başlayan Sultan Muhammed Tapar, Bâtınilere karşı ilk seferini bu kaleye yaptı. Kalenin etrafı kuşatıldı. Bir süre sonra kaledekilerin erzakı bitince Bâtıniler boyun eğmek zorunda kaldı. Sultan ile anlaşma yaparak, Isfahan’a 7 fersah uzaklıktaki Hâlincan kalesinin kendilerine bırakılması şartıyla Şahdiz Kalesi’nin teslimine razı oldular. Bu olaydan sonra Bâtıniler Selçuklu emirlerine suikast girişiminde bulunarak onu yaraladılar. Bunu duyan Sultan Muhammed Tapar yaptıkları anlaşmayı bozarak Hâlincan Kalesi’ni ele geçirdi. Şahdiz Kalesi’nin de tamamen ele geçmesiyle Bâtınilerin çoğunu öldüren askerler, kalenin reisi olan Attaş’ı da esir aldılar. Daha sonra onu bir süre şehirde dolaştırdıktan sonra derisini yüzerek öldürdüler. Karısı ise kaleden atlayarak intihar etti.

Böylece önemli bir konuma sahip olan Şahdiz Kalesi tekrar Selçukluların eline geçmiş oldu.

Elde edilen bu başarılı seferden sonra Sultan Muhammed Tapar, Bâtınilerin asıl merkezi Alamut’u almak için hazırlıklara başladı. 1109 (503 h.) senesinde Hasan Sabbah’ın üzerine, veziri Ahmed b. Nizamülmülk ve Emir Çavlı komutasındaki bir orduyu gönderdi. Vezir Alamut’u kuşatıp yakaladığı birçok Bâtıniyi öldürdü. Fakat kış mevsiminden dolayı kuşatmayı kaldırıp geri döndüler. Daha sonra Sultan Muhammed Tapar 1111 (505 h.)
senesinde Bâtınilere karşı tekrar sefer düzenledi. Seferde görevlendirdiği Emir Ânûştekin Şîrgîr, Kelâm ve Kazvin’den 20 mil uzaklıktaki Bâtınilere ait olan Bîre Kalesi’ni ele geçirdi.

1117 (511 h.) senesine gelindiğinde ise Sultan Muhammed Tapar, Alamut’a ikinci bir sefer düzenledi. Yine bu seferde Emir Ânûştekin Şîrgîr’i görevlendirdi. Ayrıca Karaca, Gündoğdu, İl-Kavşut ve Bozan gibi pek çok kumandanı da onun emrine verdi. Emir Şirgir, Alamut’u kuşattıktan sonra uzun süre muhasaraya devam edebilmek için kalenin önlerine barakalar yaptırdı. Emirleri de gruplara ayırarak nöbetler halinde kuşatmayı aralıksız sürdürmeyi başardı. Bu güçlü kuşatma karşısında kaledekilerin yiyecekleri bitmiş ve durumları kötülemeye başlamıştı. Bâtıniler kadın ve çocukların aman dileyerek kaleden çıkmaları için izin istediler. Fakat Selçuklu ordusu bunu kabul etmedi. Temmuz ayında başlayan kuşatma Mart ayına kadar sürdü. Hasan Sabbah’ın adamları artık dayanamayacak duruma geldiler. Kale alınıp, buradaki Bâtınilerden kurtulmak üzere iken Sultan Muhammed Tapar’ın ölüm haberi geldi ve kuşatma kaldırıldı. Böylece ikici kez Alamut üzerine düzenlenen seferde başarısızlıkla sonuçlandı. Bâtınilerin merkezi olan Alamut Kalesi son anda Selçukluların kuşatmasından böylelikle kurtulmuş oldu.

Haleb Selçuklu Meliki Rıdvan döneminde, Bâtıniler Haleb’de yayılmış ve kuvvetlenmişti.

Bunun en büyük nedeni de Rıdvan’ın onlara destek vermesiydi. Rıdvan öldükten sonra yerine geçen oğlu Alparslan el-Ahras, babasının yaptığını yapmayarak Sultan Muhammed Tapar ile anlaşıp Bâtınilerin Haleb’deki karargâhlarının dağıtıp, şehrin onlardan temizlenmesine karar verdiler. Bâtınilerin karargâh olarak kullandıkları Da’rü’d-dave’nin kapısı kapatılarak bina kordon altına alındı. Önce Haleb ve Suriye’de Bâtıniliğin yayılmasında etkili olan Ebû Tahir es-Sâiğ başta olmak üzere yaklaşık 200 kadar Bâtıni öldürüldü. Diğer Bâtıniler ise hapishanelere doldurulup, mallarına el konuldu. Daha sonra bunların bir kısmı serbest bırakılırken bir kısmı da kaleden aşağıya atılarak öldürüldü. Muhammed Tapar Bâtıniler üzerine yaptığı başarılı hareketler sonucunda fedailerin hedefi olmaya başladı.

Veziri Sa’d’ül-Mülk’ün Şahdiz Kalesi kuşatmasında kalenin sahibi Ahmed b. Attaş ile anlaşıp suikast planı yaptıkları kaynaklarda anlatılmaktadır. Bu plana göre düzenli olarak hacamat yaptıran Sultan Muhammed Tapar’a bu esnada anlaştıkları hacamatçıyla sultanı zehirleyip öldüreceklerdi. Bu amaçla hacamatı yapan kişiye belli bir miktar para ile zehirli bir iğne veya neşter vererek sultanın kanını bu zehirli neşterle almasını söyledi. Hacamatcı bu planı karısına anlatınca karısı durumdan tedirgin olup Sadreddin Hocendî’nin adamlarından birini anlattı. Böylece Hocendî bu suikast planını öğrenince doğrudan Sultanın huzuruna çıkarak olayı anlattı. Bunun üzerine Sultan daha hacamat günü gelmeden ertesi gün hacamatçıyı huzuruna çağırdı. Yatağına uzanmış olan
Sultan Muhammed Tapar’a çıkardığı zehirli neşterle hacamata başlayacağı esnada ani bir hareketle kendisine dönen Sultan hacamatçının elinden neşteri alarak, bu emrin kim tarafından verildiğini sordu. Dehşete kapılan hacamatcı vezirin ismini söyleyince Sultan Muhammed Tapar, hacamatcının ölüm emrini verdikten sonra vezirini de yakalatıp öldürttü. Ertesi gün Sultan, vezirinin ihanetine karışan dört adamını da Bâtıni inancına sahip oldukları için Isfahan kapısında astırdı.

Sultan Muhammed Tapar döneminde de suikastlarına devam eden Bâtıniler birçok ünlü ismi öldürmüşlerdir.

Nizamülmülk’ün en büyük oğlu Fahrü’l-Mülk Ebû’l-Muzaffer Ali (1106) suikasta uğrayıp ölmüş ve kardeşi, Bâtınilerin kalelerinden biri olan Rudbal üzerine sefere giden, Ahmed b. Nizamülmülk de Bâtıniler tarafından ağır bir şekilde yaralanmıştır. Musul valisi olan önemli Selçuklu komutanlarından Emir Mevdûd b. Altuntegin, Merâga
Emiri Ahmedîl, Kadı Ebû’l-Alâ Saîd b. Ebû Muhammed en-Nişâbûrî, âlim Ebû’l Mehâsîn er-Rûyanî, Abdü’l-Vahid b. İsmail gibi dönemin önemli âlim ve vezirleri Bâtıni fedailerin suikastları sonucunda öldürülmüşlerdir.

Sonuç olarak Sultan Muhammed Tapar döneminde Bâtıniler üzerine başarılı hareketler yapılmış ve özellikle Şahdiz Kalesi başta olmak üzere bazı Bâtıni kalelerinin alınmasıyla Bâtıniler bozguna uğratılmıştı. Alamut kalesine de seferler düzenlenmiş ve kale sakinleri zor günler yaşamışlardı. Fakat bu kuşatma esnasında Sultan Muhammed Tapar’ın ölüm haberi gelince kuşatma kaldırılmıştı. Muhammed Tapar döneminde Bâtıni suikastları
devam etmiş birçok vezir ve emir bu dönemde katledilmişti. Hatta bu suikast planları Sultan Muhammed Tapar’a kadar uzanmıştı. Nitekim sultanın bunu öğrenmesi üzerine başarısız olmuşlardı. Sultan Muhammed Tapar’dan sonra tahta geçen Sultan Sancar döneminde ise Bâtınilerin faaliyetleri devam edecekti.

Sultan Sancar Dönemi Bâtıniler

Sultan Muhammed Tapar’ın ölümünden sonra Bâtıniler’in gücü yeniden artmaya başladı. Irak, Azerbaycan, Horasan, Mâzenderân, Rüstemdâr, Rustak, Sincan, Gürcistan ve Gilân’daki önemli yerleri işgal ettiler. Muhammed Tapar’ın ölümünden sonra yerine geçen Sancar, Horasan Meliki olduğu esnada Bâtıniler’e karşı sürdürdüğü mücadeleyi devam ettirmek istedi. Ancak Hasan Sabbah onun hizmetindeki bir cariyeyi kandırarak bir gece yatağının başucuna bir hançer saplattı ve onu öldürtebileceğine dair haber gönderdi. Böylece gözü korkutulan Sultan Sancar, Hasan Sabbah ve Bâtıniler ile uğraşmayıp onlara belli şartlarda eman verdi. Atâmelik Cüveynî, Alamut’un Moğollar tarafından zaptı (1256) sırasında kütüphanede Sancar’ın birkaç fermanını gördüğünü ve bu fermanlarda Sultan’ın onları dostluk ve barışa çağırdığını, kendileri ile iyi geçinmek istediğini söyler. Hasan Sabbah’ın ölümünden sonra Sultan Sancar tarafından 1126 yılında yapılan Bâtınilere karşı yapılan seferde çok sayıda Bâtıni ortadan kaldırılmıştır. Ertesi yıl Sancar’ın Bu sefer sırasında 10.000’den fazla Bâtıni’nin öldürüldüğünü görürüz.

Ayrıca Hasan Sabbah’ın halefi olan Buzurg Ümîd zamanına kadar olan süreçte Sultan Sancar’ın Bâtıniler üzerine sefer yapmadığını da dikkate alarak Sultan Sancar’ın bu süreçte neden Bâtıniler üzerine hareket yapmadığını Cüveynî’ninde aktardığı bilgiyi göz önünde bulundurarak Hasan Sabbah ile yaptığı anlaşmadan dolayı olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim Hasan Sabbah’ın ölümünden sonra Sultan Sancar’ın Bâtıniler üzerine harekete geçmesi bunu doğrular niteliktedir.

Bu dönemde yine birçok önemli devlet adamlarına suikastlar düzenlemiştir.

Musul hâkimi Kasimüddevle Aksungur el-Porsukî 520/1126 senesinde Cuma günü namaz esnasında Bâtıniler tarafından öldürülmüştür. Yine Sultan Sancar’ın vezirlerinden olan Ebu Nasr Ahmed Kaşanî de Bâtınilere karşı faaliyet gösterdiği için onlar tarafından yapılan bir suikast sonucu ölmüştür. Aynı şekilde Dımaşk hâkimi Tâcü’l-Mülûk Börü de Bâtınilere karşı mücadele gösterdiği için, Alamut’tan gönderilen iki fedai tarafından öldürülmüştür. 1140 senesinde ise Sultan Sancar’ın yakın adamlarından biri olan el- Mukarreb Cevher, Bâtıniler tarafından öldürülmüştür. Sultan Sancar döneminin ileri gelen şahıslarından Mansûr el-Herevî de vezir Dergüzînî ve birkaç Bâtıninin yapmış oldukları suikast neticesinde öldürülmüştü. Yine bu dönemde Bâtıniler tarafından ilmiye ve yönetici sınıfından da olan birçok kişi öldürülmüştür. Bunlardan biri Şafiî reisi Abdüllâtif b. el- Hucendî, bir diğeri ise Mâzenderân hâkiminin oğlu Girdbazu’dur.

Sultan Sancar, Büyük Selçuklu Devleti’ni yeniden toparlamaya çalışmış gerek kumandanlar arası mücadeleler gerekse Bâtınilerin yıkıcı faaliyetleri sonucunda başarılı olamamıştır. Onun ölümüyle Büyük Selçuklu Devleti tarih sahnesinden çekilmiştir. Sonuç olarak Hasan Sabbah döneminde yoğun bir şekilde Selçuklular ile mücadeleler yaşanmış, zaman zaman iki tarafta başarılar elde etmişler. Nitekim bu zamanda Alamut üzerine yapılan seferler hiçbir zaman sonuçlanamamış ve Bâtınilerin asıl merkezi Moğollar tarafından yerle bir edilinceye kadar önemini korumuştur. Hasan Sabbah’ın ölümünden sonra halefleri hem davalarını korumuşlar hem de merkezleri olan Alamut Kalesi’ni yıkıcı Moğol istilalarına kadar korumayı başarabilmişlerdi.

Bu Yazımız da ilginizi çekebilir:

Cengiz Han Devri ve Moğol İstilası

Deflasyon Nedir?

Kaynak

Yasemin Hilal Erbaş, Hasan Sabbah’ın Ortaya Çıkışı ve 1258’e Kadar Siyasi Açıdan Etkileri

*Bu çalışmanın tüm hakları, Yasemin Hilal Erbaş’a aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com