Kategori arşivi: Osmanlı Tarihi

Bu kategoride Osmanlı Tarihi ile ilgili makalelerimizi bulabilirsiniz.

Osmanlı Ekonomisinde Galata Bankerleri

Osmanlı kimlerden borç aldı? Galata bankerleri kimlerdir? Osmanlı’nın büyük bankerleri kimlerdir? Baltazzi ailesi kimdir? Galata bankerleri ile ilgili merak ettikleriniz, bu yazımızda. Tarih arşivi sizler için araştırıyor.

Balta Limanı Anlaşması’ndan sonra Osmanlı limanlarında İstanbul, İzmir ve Güney Limanları ve Karadeniz limanlarında yabancı tüccarların ürünlerinin Galata Bankerlerini ve bunların liman kentlerinde işbirliği içinde oldukları ortaklarını daha da zengin etmiştir. Galata Bankerlerinin önemli bir özelliği kredi sağlama, yerli ve yabancı tüccarları finanse etmeleriydi. Bunlar arasında sıyrılan Rum Bankerler, tüccarlarla kurdukları ortaklıkla düşük kredilerle satın aldıkları malları, peşin para ile satarak elde ettikleri parayı üzerine birkaç kat faiz koyarak gene bu malları pazarlayanlara ve tüketicilere kredi olarak verebiliyorlardı. Bu tüccar ve bankerler, işbirliği sayesinde, ihracat mallarından özellikle hububat düşük fiyatla satın alıyor, Batıya ihraç edilen malların ucuza
kapatılmasını sağlıyorlardı. Bu oluşum göz ardı edilemeyecek bir oluşumdur zira Osmanlı’nın ticaretini sürdüren bu Gayrimüslim tüccarlardan Rumlar tekelci alıcı ve tekelci satıcı olarak güçlenirken Ermeni ve Yahudiler ise dâhili tüketim ihtiyaçlarını finanse etmektelerdi. Ermeniler ayrıca “devlet sarraflığını” yürütmekte Yahudiler ise yüksek memurların ve saray çevresinin masraflarını finanse etmektelerdi. Galata bankerleri ve İngiltere..

İngiltere’nin Osmanlı pazarlarında hâkim hale gelmeye başlaması ve yabancı ürünlerin sıklıkla görülmesi de Sanayi Devrimiyle daha da hız kazanmıştı. İngilizlerin ve Batılıların yabancı tüccarlar ile imparatorluk içindeki azınlıklardan ortaklarına ve Galata Bankerlerine serbest faaliyet göstermelerini sağlayan Balta Limanı Anlaşması, Osmanlı piyasasında bunların ve dolayısıyla Batı etkisinin artarak yerleşmesine sebep oldu. Böylece Osmanlı İmparatorluğunda Batının ve İngiliz ekonomik politikasının yarattığı şekilde bir ticari ve finans burjuvazisi meydana geldi. Bunlar da finans gücü sayesinde 19. yüzyılın ortalarından itibaren Osmanlı idaresinde bazı mevkileri ele geçirmeye başlamışlardır. Ayrıca güçlenen bu burjuvazinin açtığı okullarda yetişen eğitimli yeni nesil daha etkin ve tanınan isimleri çıkaracak bunların da hem memuriyetle hem de bankerlik faaliyetleriyle Osmanlı yönetimi arasındaki münasebeti ise daha sıkı olacaktı.

Galata Bankerleri Osmanlı yönetiminde etkili olmayı çıkarları açısından her zaman gaye edinmiş topluluk ve varlıklarının devamının da buna bağlı olduğu söylenebilir.

Dolayısıyla saray çevresiyle işbirliği içinde olan bankerlerin bu münasebeti Tanzimatla devlet görevlilerinin gücü ve yetkisinin artmasıyla bunlarla kurulacak iyi ilişkilere dönüşmüştür. Örneğin bankerlerin tüm valilerle iyi münasebetleri vardı. Valilerin bankerlerden aldıkları borçları ya da verdikleri rüşveti karşılayabilmek için iltizam usulü ve aşar vergisinin toplama mekanizmasını kullanmaları söz konusudur.

Bundan başka, piyasayı kontrol eden bu grup, Galata Bankerleri üzerinde 1838 Ticaret Anlaşması’nın ne tür sonuçları oldu ya da anlaşmanın yaratmaya çalıştığı yeni ortam bunları nasıl etkiledi. İşin bu tarafını değerlendirdiğimizde Çin’de Nanking Anlaşması’nın Co-hong tüccarlarının ya da geleneksel kısıtlamaların etkisiyle pazarlara nispeten daha az nüfuz edebilmesinin anlaşılmasına yardımcı olacaktır. Yukarıda da bahsedildiği üzere Osmanlı piyasasını kontrol etmeye muktedir olan bu grubun, 18. yüzyılda varlığını, 19. yüzyılda da toplumda ve yönetim mekanizmasında etkinliğini giderek artırmaya başlaması ile İngiliz ve yabancı tüccarların ve bunların mallarının pazarlara girişinde, bu grupların komprador olarak algılanıp algılanamayacağı hususunu 1838 Ticaret Anlaşması’nın bunlarla olan ilişkisi üzerinden değerlendirmek mümkün olacaktır.

1839 yılında ilk kaimenin çıkarılması ile ithalatta kullanılan paranın önemi ortaya çıkmıştır.

Bu para ise Galata Bankerleri tarafından büyük faiz ve komisyon marjları tarafından sağlanmıştır. Haydar Kazgan’ın belirttiğine göre kaime ve gümüş paraların ithal mallarını değerlendirmede sürekli değişen bir kur meydana getirmesi mallar üzerinde spekülasyona yol açmasına sebep olmuştur. Bu faaliyetler de Galata Bankerlerinin daha çok kazanmasına neden olmuş, gümrük resimlerinin iltizamında büyük ihaleleri kazanabilecek kadar güçlenmeleriyle sonuçlanmıştır . 1838 Ticaret Anlaşması ise İngiliz mallarının %3’lük bir değer ile düşük bir gümrük resmi ödenmesi ile daha çok malın Osmanlı İmparatorluğu pazarlarında talep edilmesi bu resimlerden elde edilen gelirleri yükseltmişti. Bu durum gümrük iltizamında bankerlerin yeni bir yöntem geliştirmesine neden olmuştur. İltizam müzayedelerinde bir bankerin iltizamı üstlenmesini sağlayarak diğerlerinin ise arka planda elde edilen gelirden pay alabilmeleri mümkün olmuştur. Bu şekilde iltizam gelirinden pay alan diğer bankerler ve iltizamı alan banker güçleniyordu. Gümrük resmi, genellikle yabancı paralarla tahsil edilirken iltizamı üstlenen bankere ihale edilen gümrük hâsılatı, devlete kaime veya gümüş para ile ödenmekteydi. Galata bankerleri ticaret kısmını nasıl etkiliyordu?

Ticaret anlaşmasıyla gümrük resminin %3 oranında azaltılmasının sonucu olarak gümrük hâsılatının artması ve devletin önemli bir gelir kaynağının oluşmasının başka sonuçları da vardı. Tanzimatın da etkisiyle devlet kadrolarında gelişme yaşandı örneğin iltizamı olan bir banker 200 kişiye kadar memur çalıştırması söz konusu olabilmiştir. Avrupa mallarını toptan satan ve ithalatçılık yapan kişilere dönüşen devlet kadroları ve saray çevresi kısa vadede olumsuz sonuçlarla yüzleşmek zorunda kalmışlardı. Sermayelerin ortaya konduğu itibarla iflasın önlenmesi için dış borcu kaçınılmaz kılmıştı. Tüketim olanaklarının artması ile tüketimi düzenlemek için Şirketi Hayriye adlı kurum böyle “bir tüketim reform modelinin” üründür. Zira Batı mallarının girişi ile Batı usulü hizmet tüketimi de yaygınlaştı bu suretle de tüccar, memur ve esnaf da bu harekete katıldı ve tüketimin yeni bir boyutunun kabulü sağlandı.

Balta Limanı Anlaşması’nın en önemli sonuçları arasında ihracat gümrüklerinin yeniden düzenlenmesi ile İngiliz tüccarlarının serbestçe dolaşması sayılmaktadır.

Ancak bu anlaşmanın imzalanmasından sonra ilk yıllarda olumlu sonuçlar da görülmüştü, gümrük hâsılatının iki katına çıkması ile ihracatın neredeyse ithalatı ikame edecek bir gelişme göstermesi çağdaş çalışmalarda da göz ardı edilmemektedir. Fakat bu süreç kısa sürmüş, 1844 yılında Osmanlı’da altın ve gümüş stoku bitmiştir bunun üzerine de Galata Bankerleri arasında en meşhurlarından olan Alléon ve Baltazzi İstanbul Bankası’nı kurmuştur. Bu bankanın işlevi ve görevi bu dönemde Londra ve Paris’ten sermaye çekerek başarılan bir ithalat sürecinin devamı sağlamış olmasındadır. 1847 yılında Bank-ı Dersaadet adı ile kurulan banka Avrupa kapitalizminin İstanbul ve Osmanlı topraklarına yayılımının da bir göstergesidir. Bu bankanın İngiliz sermayesi ile bir süre devam eden faaliyetleri daha sonra Fransız desteği ile yürütülmeye çalışılmıştır. Ancak Bankanın kısa vadeli borçlarını ödeyememesi yüzünden kapatılmasının ardından 4 yıl sonra 1856’da Osmanlı Bankası kuruldu.

galata bankerleri

1848 yılında alınan ilk dış borçtan sonra 1854 yılında devamlı borç alınmaya başlanıncaya kadar dış ticarette bir kriz dönemi hâkim olmuş, altın ve gümüş stoklarının elden çıkarılarak ancak yürütülmesi söz konusu olmuştur.

Bu suretle 19. yüzyıl sonuna kadar giderek artan borçların ardında bazı olumsuzluklar ve iç dinamiklerden kaynaklanan yetersizlikler vardır. Bu sorunları tarım ürünlerinin ihracat yapılacak limanlara taşınmasında yaşanan sıkıtınlar, ham ipek hariç pamuk, tütün ve tiftiğin memleket içinde işleme tabi tutulmadan, pazarlama
stratejilerine göre değerlendirilmeden ihraç edilmesi olarak saymak mümkündür. Bu sorunların farklı ticaret politikaları ile çözülmeye çalışılması 19. yüzyılın son çeyreğini bulmaktadır. 1838 Ticaret anlaşması ve Tanzimat’ın ilanıyla İngiliz ve yabancı tüccarlara ve bunların Osmanlı topraklarında yaşamlarını sürdüren azınlık işbirlikçi ve temsilcilerine imparatorluk içlerinde serbest dolaşım hakkı ve ticari imtiyazlardan yararlanabilme hakkı verilmişti. Yukarıda bahsedildiği gibi 1838-1845 yılları arasında ithalatın da çok hızlı artmasıyla gedik ve lonca sistemine dayanan Osmanlı sanayi büyük zarar görmüş, kıymetli madenler de yok olmuştu.

Osmanlı pazarlarına yabancı malları ve tüccarları ile beraber zaten var olan misyonerlerin okulları da sermaye desteğini arkalarına alarak açılmaya ve yaygınlaşmaya başladı.

Yukarıda da bahsedildiği gibi ticaret alanında bilgili ve kültürlü azınlık sınıfı bu sayede yetişmeye başlamıştı. Bu azınlık sınıfının giderek ithalat konusunda beceri ve başarı kazanması Osmanlı merkantilizmi adı verilen bir yapıyı ortaya çıkardı. İthal mallarında görülen bu yoğunluk ile merkantilizmin gerisinde gerekli olan üretim yapısı ve sanayileşme faaliyetleri aynı doğrultuda gerçekleşmediği için “ikame sanayi” fonksiyonu görülmemiştir. Bunun gerçekleşmemesinin sebebi yine mevcut durumu yaratan aktörlerdir. Zira üretimi gerçekleştirecek olan yapı sermaye ve emek harcamaktansa risk almadan ithalat gelirini kısa vadede karşılayabilmekteydi.

Büyük kentlerde bir sınıf olarak varlıklarını ortaya koyan bu merkantilist hareket ihracatın ithalatı finanse edememesinden kaynaklanan iktisadi sıkıntının altın ve gümüşün Batıya çıkmasına sebep olmasına, Osmanlı merkantilizminden finans kapitalizmine geçişe neden olmuştur. Osmanlı’da ticaretin bu değişim ve gelişim kazanması bu tüccarların ithalatçı ve ihracatçı olarak sağladıkları gelire bağlı idi. Kısaca ticaret faaliyetleri yukarıda bahsedilen bankacılık faaliyetleri gibi finans kesiminin sağladığı desteğin etkisi altında kalacak, sahip oldukları gelirler ve kazançlar da desteğini aldıkları bu finans sektörünün hâkimiyeti altına girecektir.

Osmanlı finans sektörünün bu faaliyetleri ise bankacılık hareketinin iflas etmesi ile ilk borçlanma aşamasında ekonomik destek sağladığı için Galata Finans piyasası, Osmanlı ekonomisinin kalbi konumuna yükselecektir.

Bu suretle küçük tasarruflar da finans piyasasına akmaya başlaması ile bankacılık faaliyetleri artarak gelişecek ve yayılacaktır. Galata Bankerlerinin özellikle 1838 Anlaşması’nda sonra Osmanlı İmparatorluğu’nda var olan konumları giderek güçlenmiş ve pekişmiştir. Zamanın getirdiği finans ve kapital sistemleriyle Osmanlı İmparatorluğu ekonomisinde başta İngiliz ve daha sonra Fransız ekonomik etki alanına girmesi alınan dış borçlarla daha çok siyasi etkiye açık hale getirecekti. 19. yüzyılın en büyük ekonomik sorunu ve bağlayıcılığı haline gelen bu dış borçlar meselesi ve İngiliz ve Batı kapitalizminin ülkede yayılmaya başlaması komprador işbirlikçi olarak tanımlanıp tanımlanamayacağı tartışmalı olan bu Gayrimüslim tebaa sayesinde başladığını söylemek çok da yanlış olmayacaktır.

Osmanlı İmparatorluğu liman şehirleri tek tek ele alınabilecek ya da ortak bir İngiliz iktisadi yayılımının özellikleri üzerine yorum yapılamayacak kadar geniş, köklü tarihe dayanan ve özelliklidir.

Bu çalışmada üzerinde ancak payitaht ve diplomatik ilişkilerin yürütülmesi hususu ele alınabilmektedir. Bu konuda ticareti yapıla gelen malların ve ürünlerin niteliği ve niceliği düşünüldüğünde varılacak sonuçların boyutu çalışmayı da başka mecraya sürükleyecektir. Bu aşamada Çin’de varlığı sorgulanan İngiliz ticaret anlaşması ile yeni bir sürecin başladığı ancak direncin yanında literatürde komprador olarak nitelenen tüccarların varlığı da ayrıca ele alınacaktır. Bu değerlendirildiğinde İngiliz dış politikasının bir ürünü olan bu serbest ticaret anlaşmasının yerel gruplar tarafından bir avantaja dönüştürülüp dönüştürülemediği de ortaya çıkabilecektir.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Sultan Abdülaziz Han’ın Tahttan İndirilişi ve Baltazzi Ailesi

Ekonomik Büyüme Nedir?

Kaynak

Tevfik Orçun Özgün, Büyük Britanya’nın Geleneksel İmparatorluklar Üzerindeki Politikası: Osmanlı ve Çin Örneği (1793-1842)

Fatih Tosun – Galata Bankerleri ve Osmanlı Ekonomisi

*Bu çalışmanın tüm hakları, Tevfik Orçun Özgün’e aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Ekonomi Tarihi ve Spekülatif ve Balonlar (2008 Krizi)

Ekonomi Tarihi ve Lale Çılgınlığı

1634–1637 yıllarında Hollanda’da yaşanan Lale Çılgınlığı, tarihte görülen ilk spekülatif balon olarak bilinmektedir. 16. yüzyılın ortalarından itibaren Osmanlı İmparatorluğu Batı Avrupa ile lale ticaretine başlamıştır. Kısa zamanda bu laleler gerek parlaklık ve desenlerinden dolayı gerekse kokularından dolayı Hollanda’da zenginliğin bir göstergesi olarak görülmeye başlanmıştır. 1600’lü yılların ilk çeyreğinde artan lale talebiyle birlikte Hollanda’da ekim metotları geliştirilerek lale üretiminde bir artış yaşanmıştır. En değerli çiçekler “kırık” ya da “kırılmış” olarak bilinen ve normalden farklı olan bu laleler sadece arpacıktan çoğaltılabilmekteydi. Bununla birlikte bu arpacıkların sınırlı sayıda bulunması lale üretiminin hızlı üretilmemesine ve lalelerin değerinin artmasına neden olmuştur. Artan talep ve fiyatlar nedeniyle lale ticareti ilerleyen zamanlarda karlı bir iş olarak görülmüş, insanlar para kazanma amacıyla lale işine atılmışlardır. Sonuç olarak daha çok insan geldikçe fiyatlar artmış ve lale ticareti daha da cazip hale gelmiştir.

1630’lu yıllarda lale soğanı ticareti Hollanda borsalarında önemli bir yeri bulunmaktaydı. Çılgınlık öyle bir noktaya ulaştı ki insanlar artık lale soğanı almak için ellerindeki varlıkları satmaya başlamışlardır. 1635 yılında 40 adet lale 100.000 Florin karşılığında müzayedesi yapılmıştır. Bu paranın modern anlamda karşılığı tam olarak bilinmese de o günlerde yetenekli bir ustanın yıllık maaşının yaklaşık 150 Florin civarı olduğu söylenebilir. Kırık lalelerin yetişme koşulların çok zor olmasından dolayı lalelerin üretimi ve ödeme koşulları karşısında üreticiler zor durumda kalmışlardır. Bununla birlikte Hollanda’nın kuzeyindeki önemli bir şehir olan Harleam’da düzenlenen lale fuarına ilginin az olması ve açık arttırmada satılan lalelere olan ilginin hızlı bir şekilde azalması, 1637 yıllının sonlarına doğru bu piyasadaki endişeleri arttırmış ve lale tüccarları artık soğanlar için müşteri bulamamasına neden olmuştur. 1739 yılın gelindiğinde en değerli arpacıkların fiyatları bile oldukça değersizleşmiş ve fiyatı 0.1 Florin’e kadar düşmüştür.

Güney Denizi Balonu

Güney Denizi Balonu 1719-1920 yılları arasında monopolist bir yapılanmayla oluşan şirketin, İngiltere hükümetinin borçlarını üstlenmesin dolayı şirketin hisse fiyatlarının olağan dışı artması sonucu ortaya çıkmıştır. Ayrıca literatürde ilk hisse senedi balonu olarak da bilinmektedir. Krizin temelinde İngiliz hükümetinin İspanya ile savaş sırasında edindiği borcu yönetme ihtiyacından kaynaklanmaktadır. İngiltere ve İspanya arasında imzalanan Utrecht Antlaşması, İngiltere’ye İspanya’nın Amerika’daki topraklarına düzenli aralıklarla ticaret gemileri gönderme hakkını vermiştir. Güney Denizi Şirketi de bu amaçla kurulmuş ve hükümetin borçlarının kapatılması için İspanya’nın Güney Amerika kolonileriyle ticaret yapması sağlanmıştır. Güney Denizi Şirketi’nin İngiltere’nin o yıla kadarki en büyük ve en tanınmış iş girişimlerinden birisi olması ve hükümet borçlarını kapatmak için çok az sayıda şirketin teklifte bulunması sonucunda Güney Denizi Şirketi dünya üzerinde potansiyeli en yüksek olan tekel olarak algılanmasına neden olmuştur. Böylelikle şirketin imajından etkilenen birçok yatırımcı bu şirketin hisselerine sahip olmak istemiş ve bu yıllarda bunu yapmak büyük bir moda
haline gelmiştir.

1718 yılına gelindiğinde, İspanya ile İngiltere arasında çıkan savaş, deniz trafiği olasılığını zedelemiş olsa da Güney Denizi Şirketi’ne yatırım yapan insanların zenginlik hayalleri devam etmiştir. Sonunda şirketin söz konusu faaliyetlerden gelir elde edemeyeceği anlaşıldığında, şirket yönetimi alternatif girişimlerle varlığını devam ettirmeye çalışmıştır. Gerçekçi olmayan bekleyişler sunulması, yatırımcılar ile spekülatörleri harekete geçirmiş ve hisse fiyatlarının önlenemez şekilde artmasına neden olmuştur. İngiltere kralının ulusal borcun 2 milyon £ azaltılması amacıyla şirkete yaptığı teklif şirket tarafından sermaye stokunun %5’lik bir faiz oranının düşürülmesi karşılığında kabul edilmiştir. Bu teklifin kabul edilmesi sonucu, şirket etkinliğini arttırmak amacıyla yeni yollar aramaya başlanmış ve ülkenin tüm borcunun şirket tarafından ödenmesi karşılığında haziran ayına kadar faiz oranı %5 oranında sonrasında ise %4 oranında olacak şekilde hükümetle anlaşmaya varılmıştır.

Gelişen bu olaylar sonucunda 1720 yılında şirket hisselerinin değeri yükselmeye başlamış ve hisse senedi değerleri 130 £’tan 400 £’a yükselmiştir.

İspanya ve İngiltere arasında barış ve ticaretin devam etmesi amacıyla müzakereler düzenlediğine dair söylentilerin yayılması sonucu yatırımcılar gerçekçi olmayan beklentilerine devam etmiş ve şirket yönetimi yatırımcıların zihniyetinde ihtişamlı bir şirket yaratarak şirketin cazibesini devam ettirmeye çalışmıştır. Fakat ticari faaliyetleri hemen hemen durma aşamasına gelen şirketin karları hisselerine kıyasla aşırı derecede az olduğu fark edilince, kaçınılmaz son kendisini göstermeye başlamıştır. Spekülatif balon aşamalarında önemli bir durum olan içerdekiler ve politikacılar arasında yolsuzluk bu süreçte oldukça yaygındır. Başta şirket yöneticileri olmak üzere pek çok yatırımcı, fiyatlar zirve noktasına ulaştığında hisse senetlerini satmıştır. Akabinde diğer yatırımcılar da şirket yöneticilerin yaptığı finansal hareketlerden şüphelenip hisselerini satmaya başlamıştır.

Büyük bir satış dalgasına dönen bu süreçte fiyatlar hızlıca düşmüş ve yatırımcılar panik havasına girmişlerdir. 1920 Temmuz ayında zirveye ulaşan hisse senetleri birkaç ay sonra 520 £’a kadar gerilemiş ve Ekim ayında 290 £’a kadar düşmüştür. Bu noktada İngiltere Merkez Bankası, bankacılık sektörünün istikrara kavuşması amacıyla “son çare borç veren” olarak görevi üstlense de bu krizin etkileri uzun süre devam etmiştir. Uzun süre süren krize karşılık İngiliz hükümeti gelecekte oluşacak spekülatif balonlara karşı yeni iş girişimleri ve anonim şirketlerini oluşturma konusunda sınırlar getirmek amacıyla “Buble Act” adında yasa düzenlemiştir.

Demiryolu Çılgınlığı

Demiryolu Çılgınlığı, Sanayi Devrimiyle yaşanan teknolojik gelişmeler sonrası İngiltere’de demiryolu yatırımlarının aşırı karlı bir yatırım olarak gösterilmesi sonucu meydana gelmiştir. 1830 yılında Liverpool ve Manchester arasında dünyanın ilk modern şehirler arası yolcu ve yük taşımacılığı demiryolu açılmış ve bu yıllarda fonları devlet tahvillerine yönlendirmek amacıyla İngiltere Merkez Bankası yüksek faiz politikası uygulamıştır. 1840’lı yılların ortalarına doğru ekonomide yaşanan iyileşmelerle birlikte İngiltere Merkez Bankası faiz oranlarını azaltma kararı almış ve düşen faiz oranlarıyla birlikte yatırımcılar, daha iyi bir getiri sağlayan finansal araçlar aramaya başlamışlardır. Bu amaçla yatırımcılar, yeni bir sanayi talebinin bir sonucu olarak yükselen demiryolu şirketlerine yatırım yapma kararı almışlardır. Bununla birlikte 18. ve 19. yüzyılda
yaşanan sanayideki devrimsel gelişmeler, tasarruflarını İngiliz şirketlerine yatırım yapan zengin orta sınıfın oluşmasına neden olmuştur. Bu yıllarda gelişen teknoloji ve artan yatırımlarla demiryolu şirketleri kendilerini güvenilir, sağlam girişimler olarak tanıtılmasında büyük bir etkiye sahiptir.

Demiryollarına yapılan yatırımların en büyük sebebi, demiryolu vasıtasıyla taşınacak olan ürünlerin daha az maliyetle ulaştırılabileceği düşüncesiydi. Böylece ulaştırma maliyetleri azalacağından, ulaşım daha ucuz hale gelecekti. Bu iyimser beklentiler içerisinde birçok yatırımcı demiryolu şirketlerine yatırım yapmış ve şirketlerin hisse senetleri giderek artmıştır. Fakat 1845 yılında İngiltere Merkez Bankası’nın faiz oranlarını yükseltmesiyle birlikte borçlanma maliyetleri oldukça artmış ve istenilen hedefe ulaşılamamıştır. Zamanla oluşturulacak demiryolu güzergahın ticari olarak elverişli olmadığı ortaya çıkmış ve demiryolu şirketlerinin mali yönetimi iyi
yapamaması sonucunda piyasada aşırı iyimser spekülasyonlar olduğu fikri yayılmaya başlamıştır. Bu süreçte fiyatlar azalmaya başlamış ve fiyatların normal seviyeye gelmesiyle birlikte bütün yatırımlar durmuş, birçok şirket ve yatırımcı paralarını geri alma ümitlerini kaybetmiştir. 1847 yılında patlayan balon sonucu Sanayi Devrimi ile
zenginleşen orta kesimin bir kısmı fakirleşmiş ve en büyük demiryolu şirketleri iflas etmiş, demiryolu hatlarının büyük bir bölümü inşa edilememiştir.

ekonomi tarihi ve spekülatif balonlar

Dot-Com Balonu

Dot-Com balonu 1990’lı yıllarda teknolojik gelişmelerin armasıyla internet ağlarının kullanımın artması sonucu birçok yatırımcının iyimser beklentiler doğrultusunda NASDAQ Endeksi adı verilen bilgisayar ve yazılımı, internet hizmetleri, telekomünikasyon gibi faaliyet alanlarında bulunan “Yeni Ekonomi” algısıyla oluşturulan şirketlerin bulunduğu borsada görülmüştür. Balonun ilk aşaması, ucuz maliyetli fiber optik telekomünikasyon altyapınsın kurulması ve kullanılmasıyla başlamıştır. İkinci aşaması ise büyüyen ağ ve internetle birlikte bu hizmetleri sağlamak amacıyla sayısız teknoloji şirketlerinin oluşturulmasıyla başlamıştır.

1990 yılların başlarında Amerika Merkez Bankası tarafından düşük faiz politikası uygulanmış olması, “Yeni Ekonomi” şirketlerine yatırım yapmak için gerekli olan başlangıç sermayesinin düşük maliyetlerle yapılmasına neden olmuştur. Oluşan bu iyimserlik ortamı yatırımcıların kâr güdülerini tetiklemiş ve boğa piyasasına olan yönelimi hızlandırmıştır. Bu yıllarda ‘Dot-Com’ şirketleri kar etmemiş olsa bile oluşan güven çevresinde bu şirketlere büyük paralar yatırılıyordu. Şirketlerin elde ettikleri yatırımlara güvenmesi ve iyimser beklentiler doğrultusunda şirketler, milyonluk reklam harcamaları, çalışanlarını lüks tatillere yollama gibi birçok yüksek maliyetli faaliyetlerde bulunuyordu. Bunula birlikte “Yeni Ekonomi” algısıyla, gelecekteki ekonomi için hızlı ve geniş çaplı bir iletişim ağına gerek olduğuna düşünen ‘Dot-Com’ şirtketleri fiber optik ağına büyük yatırımlar yaparak büyük borçlara girmiştir. İlerleyen zamanlarda bu start-upların büyük bir bölümünün sağlam iş planlarının bulunmadığı keşfedilmiş ve birçok şirket büyük kayıplar bildirmeye başlamıştır.

Bu dönemde Amerika Merkez Bankası’nın faiz oranlarını giderek yükseltmesiyle birlikte bu şirketlerin borçlarını internet üzerinden yapılan hisse senetleri alım satımlarının aşırı değerlendiği anlaşılmış ve spekülatif bir balonun
tüm piyasaya yayıldığı fark edilmiştir.

Piyasada oluşan panik havası büyük çaplı hisse satış dalgasına neden olmuş ve Mart 2000 tarihinde spekülatif balon patlamıştır. Bu süreçte NASDAQ Endeksi 5000’den 2000’e kadar gerilemiştir. Sonuç olarak teknoloji firmalarına yatırım yapan pek çok kişi sahip olduğu varlıkların tamamına yakın bir bölümünü kaybetmiş, işsizlik oranları artmış ve ekonomi durgunluk dönemine girmiştir.

2008 Mortgage Krizi

Amerika’da 2000 yılında yaşanan teknoloji krizinden sonra yaşanan durgunluğun bir sonucu olarak Amerika Merkez Bankası kısa vadeli faiz oranlarını düşürmeye başlamıştır. Düşen faiz oranıyla 2002 yılında enflasyon oranı %1,14’e kadar gerileyerek ülke ekonomisindeki en düşük enflasyon oranlarından biri haline gelmiştir. Düşük faiz oranları ve enflasyon sonucu yatırımcılar, konut satın alma fırsatları yakalamış, gayri menkul fiyatları hızla artmaya başlamıştır. Artan gayri menkul fiyatları, piyasada önemli bir yatırım fırsatı olarak görülmüş ve bu yıllarda insanlar birden fazla ev satın almıştır. Sadece 2003 yılında 1,8 milyon müstakil konut inşaatı başlatılmış ve 2002-2005 yılları arasında konut inşaatı ekonomiye büyük katkılarda bulunmuştur. Finans kuruluşları ise bu dönemlerde düşük faiz oranlarına güvenerek kar amacıyla çok daha fazla risk almışlardır. Bu amaçla sürekli geliri olmayan ve ödeme riski yüksek olan hane halklarına yönelik subprime adı verilen ipotekli konut kredileri verilmeye başlanmıştır. Finansal kuruluşların aldıkları risklerle birlikte faiz oranlarının düşük olması, alt kesim için veriler kredi hacminin giderek artmasına neden olmuştur. Artan konut talebiyle birlikte tüketicilerin harcamaları artması sonucu 1998-2005 yılları arasında tasarruf oranı %5,2’den %1,’4’e düşmüştür.

Bununla birlikte kriz öncesi dönemde bankalar, hane halkına verdiği kredileri arttırmak amacıyla kendilerine fon arayışına girmiş ve bunun sonucunda piyasaya türev ürünler adı verilen, değeri hisse senedi, altın, emtia gibi birçok finansal varlığın üzerindeki değişimlere göre değişen ürünleri piyasaya sürmüşlerdir. Böylece kredi risklerini transfer edecek bir imkan bulmuşlardır. Türev ürünler üzerinde sıkı bir denetim mekanizması olmayışı bir bilgi asimetrisine neden olmuş ve krizinin oluşmasında önemli bir rol oynamıştır. Riski devretmek için kullanılan bu araçlar, finansal kuruluşlar arasında hızla el değiştirmiş ve kendisi başlı başlına bir risk unsuru oluşturmaya başlamıştır.

2004 yılında Amerika Merkez Bankası faiz oranlarını yükseltmesi krizin başlamasının en büyük etkenlerinden biri olmuştur.

Bu yılda yaklaşık olarak %1 olan faiz oranı 2006 yılında %5,25 seviyesine ulaşmıştır. Artan faiz oranları sonucu birçok subprime kredisi alan borçlular kredilerini geri ödeyemeyecek duruma gelmiştir. 2007 yılına geldiğinde konut piyasası durma noktasına gelmiş ve geri ödenemeyen subprime kredileri toplam subprime kredilerin %16’sını oluşturmuştur. 2007’de başlayan kriz, türev araçların hızlı el değiştirmesinden dolayı diğer sektörlere de sıçramıştır. Menkul kıymetleştirme piyasalarındaki çöküş kredi kartları, taşıt kredileri, öğrenci kredileri ve küçük işletme kredileri için finansman erişimini kısıtlamıştır. Bu kredilerin azalması ise ekonomide büyük bir daralmaya neden olmuş ve şirketler maliyetleri azaltmak amacıyla işten çıkarmalara başvurarak işsizlik oranının artmasına neden olmuştur. İşsizlik oranı arttıkça ipoteklerini karşılayamayan aile sayısı da artmıştır. Böylelikle milyonlarca ipoteğe el koyulmuş ya da evler bankalara teslim edilmiştir. Sonuç olarak yaşanan kriz ekonomide büyük bir durgunluk yaşanmasına sebep olmuştur.

Konut fiyatlarının hızlı düşüşü ve hane halkının borçlarını ödeyememesi kriz öncesi dönemde türev ürünleri yoğun bir şekilde kullanan Lehman Brothers’ın batma konumuna gelmesine sebep olmuştur. Bu durum Lehman Brothers’tan alacaklı konumda olan bankalar için büyük bir risk algısı ortaya çıkmasına neden olmuş ve bankalardan alacaklı olan kişiler paralarını bir an önce çekmek isteyerek bankaların bulundukları konum daha kötü hale gelmiştir. Bu süreç büyük bir iflas dalgasına sebep olmuş ve Citigroup, Morgan Stanley ve American International Group gibi büyük şirketlerin iflas etmesine neden olmuştur.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Amerikan Dolarına Karşı Çin Yuanı’nın Geleceği

Ekonomik Büyüme Nedir?

Kaynak

Edami Befa Özkarakoç, Finansal Piyasalarda Spekülatif Balonların Sınanması

*Bu çalışmanın tüm hakları, Edami Befa Özkarakoç’a aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

İslam Tarihinde Halifelerin Göreve Gelişi, Şekil ve Yöntemleri

Kur’an-ı Kerim ve Halifeler

Bilindiği gibi Hz. Peygamber’in ümmetine karşı tebliğ (anlatmak) ve tebyîn (açıklamak) ile toplum liderliği olmak üzere iki görevi vardı. Onun vefatıyla, risâlet görevi sona ermiştir. Ancak, her bir ferdine emek vererek oluşturduğu toplum yaşamaya devam edeceğinden, “imamet” diye adlandırılan toplum liderliği görevi devam edecektir. Bu yüzden boşalan devlet başkanlığı makamı Müslümanlar tarafından değişik yöntemler ile doldurulmuştur. Biz müteakip satırlarda bunlardan “şûrâ, istişârî ta’yîn ve biat” mekanizmalarının halifelerin belirlenmesindeki rolü üzerinde duracağız.

Öncelikle müslümanların “en güzel örnek” olarak kabul ettikleri Hz. Peygamber’in bu konuyla ilgili tasarruflarına bakalım:

Hz. Peygamber hayatta iken bir savaş, sefer gibi nedenlerle Medine dışına çıktığında yerine vekil bırakmıştır. Ayrıca kendisinin bizzat katılamadığı savaşlara bir veya daha fazla sayıda komutan atadığı da bilinmektedir. Ancak vefatıyla birlikte boşalan devlet başkanlığı makamı için aynı uygulamayı yapmamıştır. Bunun üzerine Müslümanlar kendi inisiyatifleriyle önce Hz. Ebu Bekir’i (632-634), akabinde Hz. Ömer’i (634-644), sonra Hz. Osman’ı (644-656) daha sonra da Hz. Ali’yi (656-660) devlet başkanlığı makamına getirmişlerdir.

Onların devlet başkanlığına getirilmesi, “aday tespiti ve biat”şeklinde iki aşamada gerçekleşmiştir. Bu tespiti yaptıktan sonra önce aday tespiti sonra da biat aşaması konularını ele alalım:

Halifelerin Belirlenmesinde Şûrâ

Bilindiği gibi ilk halife Hz. Ebu Bekir’in aday olarak belirlenmesi, Benû Saîde Sakîfesi’nde gerçekleşir. İkinci halife Hz. Ömer ise devlet başkanı makamında oturan Hz. Ebu Bekir tarafından ümmete aday olarak takdîm edilir. Üçüncü halifeninin belirlenmesi için aday tek değil, yine devlet başkanı tarafından altı kişi olarak takdîm edilir. Dördüncü halife Hz. Ali ise, isyancıların hâkim olduğu bir ortamda biraz da onların gölgesinde adaylığı kabul etmek durumunda kalır. Zikri geçen süreçlerde aday belirleyen kişi ya da kişiler ile takdim şekilleri farklı farklı olmuştur. Ancak hepsinin ortak yönü, ya iktidarı ellerinde bulundurmaları veya arkalarında kamu gücünün olmasıdır.

İlk halife Hz. Ebu Bekir’in seçiminde ne aday olarak takdim edilenlerin, ne de edenlerin devlet başkanı gibi resmî bir kişilikleri yoktu. Bununla birlikte onların muhacirler adına konuştukları söylenebilir. İstişâre çeşitlerinden konunun uzmanıyla yapılan müşâvere mekanizmasının işleyişindeki “kendisiyle istişâre edilen kimsenin bilirkişi olması gerektiği” kuralı hatırlandığında Hz. Ebu Bekir’in aday olarak gösterilmesinin doğru bir tercih olduğu düşünülebilir. Zaten Benû Saîde Sakîfesi’ndeki toplantıda Hz. Ebu Bekir tarafından dile getirildiği rivayet edilen, “İmamlar Kureyştendir”  sözünün etkisiyle Ensar’ın ikna edilme konusunda büyük mesafe alınması da, bu fikri destekler mahiyettedir. Aynı zamanda daha sonraki hukukçular tarafından geliştirilen ve devlet başkanı seçiminde adayı belirleyen ve görevden alan bilirkişi heyeti olarak adlandırılan “Ehlu’l-hall ve’l-akd” mekanizmasının öncülleri olarak bu toplantının gösterilmesi de bir tesâdüf olmasa gerektir. Bununla birlikte ilk halifenin belirlenmesinde sözü edilen aday teklifi mekanizmasının müesses bir nizamın gereği olarak ortaya çıkmamış olması, hem devletin bu konuda henüz bir geleneğinin oluşmadığını, hem de o anda mevcut olan cenaze şartlarının bir sonucu olarak ortaya çıktığını gösterir.

Konuya üçüncü halife adaylarının belirlenmesi noktasından bakıldığında; bu adayların bizzat devlet başkanı Hz. Ömer tarafından altı kişi olarak belirlendiği görülür.

Aslında Halifenin; “Ebu Huzeyfe’nin kölesi Sâlim veya Ebu Ubeyde b. Cerrah hayatta olsaydı onlardan birini belirlerdim”sözüyle kendisini bu konuda yetkili olarak gördüğü açıktır. Öte yandan adayları kendinin belirlemesi veya Müslümanlardan birini halife olarak ta’yîn etmesi, kendisinin yetkili olup olmaması konusunda özü itibariyle aynı şeydir. “Müslümanların işleri aralarında şûrâ iledir” ilkesine rağmen Hz. Ömer’in bu konuda kendisini yetkili görmesi, henüz devlet geleneklerinin oluşum aşamasında olması nedeniyle otorite boşluğunun oluşacağı veya müslümanların biatını almış bir devlet başkanı olarak, onlar adına kendisini yetkili görmüş olmasıyla izah edilebilir.

Ayrıca Hz. Ömer, halife adayı olarak gösterdiği şahıslardan Hz. Ali’ye “halife seçilirse Haşimoğullarını halkın yönetimine getirmemesi; Hz. Osman’a da Ebu Muaytoğullarını insanların başına musallat etmemesi” îkâzında bulunur. İkinci halife Hz. Ömer, arkalarındaki kamuoyu desteği veya temsil güçlerinin etkisi nedeniyle bunları muhtemel halife olarak görmüş olmalıdır. Onun bu iki sahabeyi özellikle ait oldukları kabileleri yönünden uyarması, hem Cahiliye döneminde bu iki kabile arasındaki rekabeti hem de muhtemel etki alanlarını göstermesi bakımından önemlidir. Ayrıca daha sonraki süreçte yeniden ortaya çıkan ve Ali-Muaviye mücadelesi şeklinde tezahür eden Hâşimî-Emevi mücadelesi de, bir devlet başkanı olarak Hz. Ömer’in hem toplumunu çok iyi tanıdığını, hem de ne kadar ileri görüşlü olduğunu gösterir.

Hz. Ömer sadece bu heyeti belirlemekle kalmaz, muhtemelen yine kamu otoritesi adına kendisinde mevcut olarak gördüğü yetkiyi kullanarak bu kurulun işleyişine destek amacıyla Süheyb er-Rumi’yi namaz imamlığı, Ebu Talha Ensarî’yi elli kişilik bir güvenlik gücü ile halife adaylarını korumak; Mikdad b. Esved’i de yeni halifenin seçim organizasyonunu ve Medine şehrinin güvenliğini sağlamak için görevlendirir.

Ayrıca bu destek ekibinin kurulun işleyişine verecekleri katkının çerçevesini de yine bizzat kendisi belirler. Buna göre üç gün içinde seçim sonuçlandırılacaktır. Eğer çoğunluk bir kişi üzerinde ittifak eder de adaylardan birisi aksi görüş bildirirse bu durum ölüm nedeni sayılacaktır. Ya da belirlenen sürede kurul ittifak sağlayamazsa hepsi öldürülecektir. Oğlu Abdullah ise aday olamayacak ve çoğunluğun yanında yer alacaktır. Ancak taraflar tercihlerinde üçe üç kalırlarsa da Abdurrahman b. Avf’ın tarafını tutacaktır. Bu kararlar ilk etapta “hayırlı işte acele edilmesi” ve dolayısıyla kargaşaya meydan verilmemesi için alınan tedbirler şeklinde değerlendirilebilir. Abdullah b. Ömer’in kurul üyeliğine dahil edilmesi ise tamamen kurulun seçim konusunda üçe üç kalarak işleyişin tıkanmamasını temin amacıyla yapılan teknik bir tercihten başka bir şey olmadığı düşünülebilir.

Halife tabir caizse kurulun tüzüğünü net bir şekilde ortaya koymuş iken, kurul üyelerinin kendilerinin yeni bir tüzük belirlemesi, bu toplumu oluşturan fertlerin kültüründe mevcut olan hakeme başvurma geleneğinin ağır bastığının bir göstergesi olmalıdır. Bu özellik, Hz. Ali-Muaviye mücadelesindeki meşhur hakem olayında da ortaya çıkacaktır. Câbirî, halîfe seçimi meselesini, Emevî-Hâşimî kabilelerinin güç ekseninde değerlendirmek suretiyle, bu dönemde Ümeyyeoğulları taraftarlarının, Hâşimoğulları destekçilerinden sayı bakımından daha fazla olduğunu ileri sürerek, demokratik bir seçim olsa dahi sonucun Hz. Osman lehine tezahür edeceğini, dolayısıyla Abdurrahman b. Avf’ın yaptığı seçimin kamuoyunun görüşleri doğrultusunda gerçekleştiğini iddia eder. Benzer şekilde Abdülaziz Dûrî de halîfe seçimi çalışmalarında Benî Umeyye’nin rakiplerine göre iyi çalıştığı, kendi adaylarını seçtirmek amacıyla iyi propaganda yaparak istediği neticeyi aldığı kanaatindedir.

Bu seçici kurulun sadece muhacirlerden oluşması, Ensar’ın da destek ekibi şeklinde görevlendirilmesi, “Emirler muhacirlerden, vezirler Ensardandır”  şeklinde Sakîfe Toplantısı’nda Hz. Ebu Bekir tarafından belirlenen politikanın ürünü olarak düşünülebilir.

Fakat bu tavır başta kurucu iktidar olarak tavsif edebileceğimiz Hz. Peygamber’in Akabe Biatı uygulamasından çıkarılabilecek “muhatap toplumun her kesiminin biata dâhil edilmesi gerekir” kuralıyla çelişmektedir. Öte yandan “İşleri aralarında şûrâ iledir” ilkesi gereğince Hz. Ömer gibi devletin ikinci kurucusu olarak kabul edilen önemli bir şahsiyetin “keşke ümmetin tamamının iştirakiyle seçim yapabilsek” demesi beklenirken “Ebu Ubeyde veya Ebu Huzeyfe’nin kölesi Salim hayatta olsaydı onu vasiyet ederdim” şeklinde cevap vermesi anlaşılması zor bir konudur.

Hz. Ömer, sözü edilen iki adaydan birini aday gösterirdim derken, belki de selefinin sünnetini uygulamaktadır. Ancak yine aynı Hz. Ömer, Benû Saîde Sakîfesi’ndeki ilk halifenin seçimiyle sonuçlanan toplantıyla ilgili olarak yaptığı bir konuşmada; içine tam olarak sinmeyen aceleye getirilmiş bir seçim olduğu kabilinden bir değerlendirmede bulunmuştur. Bu durum ortadayken ilk halifenin sünnetinin gerekçesi de kendiliğinden ortadan kalkmış olduğu halde, ikinci halifenin atama yapması gerçeği, ümmetin selametini istemesinin bir sonucu olarak değerlendirilebilir. Dört Halife içinde sonraki devlet başkanını belirlemesi konusunda ümmetten kendisine teklif yapılmayan tek halife, Hz. Osman’dır. Bu durum belki ümmetin içinde bulunduğu kaos ortamının bir sonucu olabilir. Ancak muhacirlerin ilk halife Hz. Ebu Bekir’den beri ellerinde bulundurdukları halife olma ayrıcalığına artık gölge düştüğünün de bir göstergesi olarak değerlendirilebilir. Çünkü Hz. Osman’ın isyancılar tarafından evinde şehit edilmesi üzerine boşalan hilafet makamına kimin getirileceğini, isyancıların gölgesinde biraz da onların yönlendirmesiyle belirlemek durumunda kalmışlardır.

Bütün bu değerlendirmelerden sonra halifelerin belirlenmesinde şûrânın rolü için şunlar söylenebilir:

1. Halifelerin belirlenmesinde önemli olan adayın ya da adayların tespitidir. Çünkü sonraki süreç, ümmetin bağlılığının göstergesi olan biattır. Müslümanlara bu aşamadan sonra ikinci bir seçenek sunulmadığı için bu konuda onların görüş belirtmeleri veya itiraz etmeleri sözkonusu değildir

2. Dört Halife Dönemi’nde aday belirleme durumunda olan kimseler ya ümmetin biatını almış devlet başkanları veya arkasında kamu desteği olan kimseler olmuştur. İlk halife Hz. Ebu Bekir tarafından belirlenen “Emirlerin Muhacirlerden, vezirlerin de Ensardan olması” kuralı nedeniyle bu iki kesimin dışındaki toplumun diğer kesimlerine bu konularda inisiyatif hakkı tanınmamıştır. Bu durum devletin toplumun bütün kesimlerini kucaklama yerine, bir kesimini öne çıkarması anlamına gelir. Zaten Hz. Osman dönemindeki isyan hareketlerinin de bu uygulamaya öteki kesimlerin gösterdikleri bir çeşit tepki olduğu söylenebilir.

3. Bütün bu şartlara rağmen halifelerin belirlenmesinde, kendileriyle istişare edilenlerin bütün toplumu temsil etme noktasında bazı sıkıntılar olmakla beraber, bu mekanizma belirleyici olmuştur. Hz. Ömer’in kendisinden sonraki halifeyi belirlemek üzere teşkil ettiği heyet ve onların çalışma sistemi konuyla ilgili önemli bir aşamadır. Ancak bu heyetin sadece yeni halifeyi seçmek üzere oluşturulmuş bir kurum olup sonraki süreçte sözgelimi halifeyi görevden almak gibi bir yaptırım gücü ve yetkiyle donatılmamış olması bir eksiklik olarak düşünülebilir. Bunun nedeni muhtemelen kabile geleneklerinde mevcut olan “şeyhin riyaseti ömrüyle mukayyettir” kuralının bir yansımasıdır.

islam halifeleri

Halifelerin Belirlenmesinde İstişâre

Hz. Peygamber’in vefatından sonra müslümanların peygambersiz hayata intibakları sürecinde devlet başkanlığı görevine getirilen Hz. Ebu Bekir, yönettiği insanların içinde bulundukları buhranlı duyguları ustalıkla gidermesini başarmıştır. Bu kadar önemli görevleri kısa sürede yerine getiren Hz. Ebu Bekir de mukadder sona geldiğini anlayınca yerine bir halef bırakması gerektiğini düşünür ve bunun kim olduğunu âdetâ hissettirmek ve müslümanları fikren buna hazırlamak için hastalığı artınca Hz. Ömer’i namaz kıldırması için görevlendirir.

Aslında Hz. Ebu Bekir’in halefini işaret etme noktasında Hz. Peygamber’in uygulamasına muhâlif hareket ettiği düşünülebilir. Ancak o, ikinci bir Sakîfe sarsıntısının yaşanmaması, başlayan fetih sürecinin sekteye uğramaması gibi nedenlerle, yerine Hz. Ömer’i halife adayı olarak teklif ve teşvik etmeyi uygun bulmuş olmalıdır. Bunun için halife, bazı sahabeyle istişare eder. Bunlardan Talha, hasta yatağında yatan Hz. Ebu Bekir’e şöyle der: “Cenab-ı Hak sana Ömer’i niye seçtin diye sorarsa ne cevap vereceksin? Onun bize gösterdiği şiddeti görmüyor musun?” Bu sözleri duyan Hz. Ebu Bekir, “Siz beni Cenab-ı Hakk’ın adını kullanarak korkutmak mı istiyorsunuz? Sizin işinizde zerre kadar haksızlık etmiş olan hüsrana uğrasın. Rabbime mülâkî olduğum zaman vereceğim cevap şudur: Ey Rabbim! Kullarının işlerini en hayırlılarına tevdî ettim. Sen bu sözlerimi seninle birlikte olanların hepsine anlat!”

Bundan sonra da, Hz. Osman’ı çağırtarak ona vasiyetnâmesini yazdırır:

Ebu Bekir b. Ebi Kuhafe’den müslümanlara taahhüttür. Ömer b. Hattab’ın size halife olmasını istiyorum. Adil davranacağını ümit ediyorum, eğer zulüm ederse ben gaybı bilemem, ben sizin için hayırlı olanı tavsiye ediyorum. Sonra Hz. Osman’a yazdıklarını oku der. O da okuyunca tekbir getirerek bu vasiyetin halka tebliğini ister ve yanındakilere şöyle der:

“Size bir kişiyi halife olarak teklif ediyorum ki o benim akrabam değildir. Ömer b. Hattab’ı halife olarak kabul ediyor musunuz? Bence hilafete en yakın olan odur”.

Hep birden, “kabul ediyoruz” cevabını verirler, “onu dinleyin ve ona itaat edin” dediğinde de “onu dinledik ve itaat ettik” derler.

Hz. Ebu Bekir’in daha görevdeyken halifelik nüfûzunu da kullanarak kendisinden sonraki halifenin kim olacağı ile ilgili aday teklifi, veliaht tayinini çağrıştıran yeni bir usûl olmuştur. Nitekim Emevi devletinin ilk halifesi olan Muaviye b. Ebi Süfyan, oğlu Yezid’i halife adayı olarak belirlerken, itirazları susturmak için Râşid Halifeler’in ilkinin tatbikatını kendisine örnek göstererek uygulamasına meşrûiyet kazandırma gayreti içinde olmuştur. Aslında Muaviye b. Ebi Süfyan’ın uygulaması ile Hz. Ebu Bekir’inkinin mukayesesi bir mantık hatasından başka bir şey değildir. Aynı zamanda daha iki sene evvel Sakife tecrübesi ve ridde olaylarını yaşayarak peygambersiz hayata intibakta zorlanan bir toplum için, Hz. Ömer gibi güçlü bir liderin riyaseti, sözü edilen menfî olayların yeniden yaşanmaması için yerinde bir çözüm olarak da düşünülebilir. Tarih arşivi bu yazıda sizlere, İslam Halifeleri hakkında bir araştırma sunuyor.

Halifelerin Otoritesinin Kabulünde Biat

Önceki satırlarda dile getirildiği gibi, halifelerin belirlenmesinde asıl olan adayların tespitidir. Bundan dolayı devletin teşkilinde asıl unsur olan toplumun, kendi başkanını doğrudan belirlediğini söylemek zordur. Onlara düşen, gösterilen adaya bağlılık biatında bulunmaktır. Bunun gereği olarak itaat etmek de, dînî bir zarûrettir. Öte yandan kendilerine biat etme yetkisi tanınanlar da sadece Muhacirler ile Ensar’dır. Devletin kurucusu olarak Hz. Peygamber’in yaptığı Akabe biatları hatırlandığında, hem nakîblerin seçiminde, hem de biat konusunda toplumun bütün kesimlerinin muhâtab alındığı görülür.

Dört Halife Dönemi’nde ise, fetihlerin devam etmesi ve seçmenlerin tam olarak belirlenmemiş olmaları nedeniyle, sadece Muhâcir ve Ensarın biatının alındığı düşünülebir. Ancak bu, sadece ilk üç halifenin belirlenmesi konusunda halen fethin devam ettiği muhtelif bölgeler için geçerli olabilir. Öteden beri meskûn durumda olan Mekke, Taif gibi şehirler ile Hz. Ömer döneminde kurulan ordugâh şehirler için geçerli bir durum olmasa gerektir. Bununla birlikte Hz. Ali’nin meşrûiyet kaygısı nedeniyle valiler üzerinden de olsa, taşradakilerin biatlarının alınması yoluna gittiğini hatırlarsak bu uygulama, dönemin şartları çerçevesinde istenirse yapılabileceğini gösterir.

İlk halife Hz. Ebu Bekir’in hilafete seçildiğinde yaptığı konuşmaya baktığımızda kendisine yapılan bağlılık biatının gereği olarak, ümmetin ona itaat etmesi gerektiğini görüyoruz.

Bu durum bir kimseyi toplum adına tasarrufta bulunmak üzere yetkilendirmenin zarûrî bir sonucudur. Konuşmasında halife, itaatın ön koşulu olarak kendisinin “Allah’a ve Rasulüne itaatını” göstermektedir. Bu şartı bizzat kendisi çiğnerse “itaat etmenize gerek yok” demektedir. Bu durum, dönemine göre oldukça ileri bir uygulama olarak düşünülebilir. Bununla birlikte ilk üç halife döneminde Muhacir ve Ensar dışındaki müslümanların biatı alınmamış ama itaat etmeleri istenmiştir. İlk iki halife döneminde itaat yükümlülüğü olan ümmetin önemli bir sorun çıkardığına şahit olunmamıştır. Ancak Hz. Osman’ın kısaca kabiledaşlarını kollamak olarak nitelendirilebilen tasarrufları, ümmet tarafından sözü edilen koşullardan bir sapma olarak görülmüş olmalıdır ki, isyancılar Medine’yi kırk gün abluka altında tutmalarına rağmen, vaktiyle ona biat eden Medineli müslümanların onu korumak için ciddî bir tepki göstermediklerini görüyoruz.

Hatırlanacağı gibi devletin varlık nedenlerinden biri, insanların sosyal bir varlık halinde yaşamalarının bir sonucu olarak, ortaya çıkan problemlerin çözümünde üstün bir otorite te’sîsidir. Yani insanlar kendilerinin yaratılıştan getirdikleri hak ve yetkilerinin bir kısmını, yine kendi lehlerine kullanması için içlerinden seçtikleri bir kimseye devrederler. Yönetici olarak adlandırılan zikri geçen yetkili de, onlardan aldığı yetkiyi onlar adına ve belirlenen ölçülere göre kullanır.

Dört Halife Dönemi’ne baktığımızda ise, gerek halife adayının/adaylarının belirlenmesinde, gerekse ona biat edilmesi noktasında toplumun bütün kesimlerini kucaklayıcı bir tavrın izlenmediğini görüyoruz.

Bu durum devlet erkini kullanan halifenin, müslüman toplumun bütün kesimlerine eşit mesafede olmadığı izlenimini vermektedir. Onlara biat hakkı tanımadan itaat etmelerinin beklenilmesi de, kendi içinde tezat teşkil etmektedir. Durum böyle olmasına rağmen siyasi otorite, kendisini belli bir süre de olsa kabul ettirmiştir. Bu süreçte müslüman halkın halifelerini ve onların atadıkları görevlileri, inançları gereğince itaat edilmesi gereken “ulu’l-emr” olarak değerlendirmeleri çok önemli bir faktördür. Nitekim kurulan bu otorite, Hz. Osman döneminde kabilecilik ve maddi değerlere daha çok önem veren taşralı kabilelerin baş kaldırısı ile çok önemli ölçüde yara almıştır.

Sonuç olarak, yeni halifenin belirlenmesinde, konuyla ilgili Hz. Peygamber’in uygulamalarını da dikkate aldığımızda, hem adayın belirlenmesi hem de onayının alınması noktasında kabile geleneklerinin daha belirleyici olduğu söylenebilir.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Osmanlı Devletinde Salgın Hastalıklar ve Uygulanan Şifa Yöntemleri

Ekonomik Büyüme Nedir?

Kaynak

Eyüp Kurt, Dört Halife Döneminde Yönetim Anlayışı

*Bu çalışmanın tüm hakları, Eyüp Kurt’a aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Osmanlı Basınında Sosyalizm

Osmanlı Devleti’nde sol veya sosyalist fikirler her ne kadar II. Meşrutiyet’le birlikte kurumsal bir kimlik kazanmaya başlamışsa da, Türk kamuoyunun bu fikirlerle tanışması çok önceki tarihlere kadar uzanmaktadır. Tanzimat döneminden itibaren Osmanlı aydınının en temel problemi hiç şüphesiz ki bu ülke nasıl kurtulur sorusuna cevap verebilmektir. Mevcut siyasi idare ile bu sorunun cevabını bulmanın mümkün olmayacağına, cevap bulunsa bile uygulanamayacağına inanan, Türk siyasi hayatının örgütsüz ilk muhalefet grubunu oluşturan Yeni Osmanlılar veya Jön Türklerle başlayan düşünsel alt yapı ülke sınırları içinde zamanla değişik fikir akımlarının doğmasına yol açmıştı. Ancak bu fikir akımları 1908 yılından sonra sistemli bir şekilde ortaya çıkmaya başlamıştır.
II. Meşrutiyet döneminde ortaya çıkan bu fikir akımları içerisinde en zayıf olanı hiç şüphesiz ki sosyalizm akımıdır.
Sosyalist ideoloji, Osmanlı toplumu tarafından pek kabul görmemiş olmasına rağmen dönemin aydınları arasında tartışma konusu olmuş, basın ve yayın organlarının sayfalarında ve ders kitaplarında kendisine yer bulabilmiştir. Dünya sosyalizminin eylemsel anlamda başlangıç tarihi olarak kabul edilen Fransa’daki Haziran 1848 ayaklanmasına, Osmanlı basını seyirci kalmamıştır. Dönemin önemli gazetelerinden Ceride-i Havadis, 400 ile 500. sayıları arasında sütunlarında 1848 ihtilallerine dair oldukça geniş yer ayırdığı gibi Blanqui, Louis Blanc ve Leroux gibi ünlü Fransız sosyalistlerinin de Türk okurları tarafından tanınmasını sağlamıştır. Ceride-i Havadis’in “yarı resmi gazete” statüsü, Osmanlı Devleti’nin ihtilallere ve ihtilallerin yaymış olduğu fikirlere bakış açısını ortaya koyması açısından ayrıca önem arz etmektedir.

Ceride-i Havadis’in 463. sayısında, Fransa’da ihtilale katılan ve gazete tarafından “erbab-ı fesad” olarak isimlendirilen ihtilalcilerin yargılanmalarının tamamlanarak Fransa’ya tabi kolonilere veya Fransa’ya yakın adalara sürülmelerine karar verildiği belirtilmiştir.

Gazetenin 466. sayısında ise “Fesadat-ı vak’aya karışmış olduğundan dolayı hapse ilka kılınmış olanlardan mürtekip oldukları kabahatleri hafifçe olmakla ancak bir sene tevkif olunması münasip görülmüş bulunan kimselerden altı ay kadar hapiste kalmış olanların” imparator tarafından affedildiğine dair bir haber yayınlanmıştır. 483. sayıda “sosyalist takımından bir kişinin” daha Fransız Meclisi’ne aza olarak tayin edildiğine dair kısa bir bilgi vardır.
Sosyalistlerin parlamentoda artan sayılarından endişe duyan Fransız hükümeti, artan sosyalist muhalefetini sindirmek amacıyla bir takım tedbirler almak zorunda kalmıştır. Fransız hükümetine göre “avam-ı nas” yani ayak takımı olarak kabul edilen alt tabaka insanların hemen hemen tamamı sosyalistti ve bunların sayısı her geçen gün artıyordu. Hükümete muhalif olan sosyalistlerin mecliste çoğunluğu sağlamamaları için “hükümet-i müşarünileyhanın emriyle bir meclis-i muvakkat tertip olunmak” ve bunu halka kabul ettirerek sosyalistlerin muhalefetini sindirmek çaresi düşünülmüştü. Sosyalistlerin muhalefetini sindirmek amacıyla Fransız hükümetinin aldığı tedbirler bununla sınırlı değildi.
Ceride-i Havadis’in vermiş olduğu bir haberde “Fransa’da mevcut sosyalist takımının en meşhur olan cemiyetgâhlarının üç adedi” hükümet tarafından kapatılmıştı. Burada önemli olan Osmanlı Devleti’nin ve Türk basınının ihtilallere ve ihtilalcilere bakış açısıdır. Yukarıda örneklerini verdiğimiz gibi Fransa’da ihtilale karışmış olanlar, erbab-ı fesad, bu kişilerin oluşturmuş olduğu siyasi teşekküller de, “fesad cemiyeti” olarak tanımlanmıştır. Ancak 1848 ihtilallerinden ziyade 1871 yılı, Osmanlı basınının ve aydınlarının ciddi anlamda sosyalist ve komünist ideolojileri tartışmaya başladığı yıl olmuştur.

1871 yılında Fransa’da kurulan Paris Komün’ü ile ilgili olarak da dönemin resmi devlet gazetesi olan Takvim-i Vekayi’de ayrıntılı olarak yer alan haberler, Osmanlı Devleti’nin sol, sosyalist veya komünist fikirlere bakışını ortaya koyması açısından önem arz etmektedir.

Takvim-i Vekayi’nin 1454. sayısında komünle ilgili çıkan bir haberde “Komün Heyet-i İhtilaliyesi’ne dehalet etmiş olan erbab-ı cinâyâttan 20.000 kişinin cezaları tertip olunmuş olup muhakemeleri derdest olan 12.000 kişiden 2.500’ünün tahliye olunacağı ve 7.000 kişinin mahkemesi dahi 3 aya kadar hitam bulacağı ve bunlardan maada olarak 1.000 kişi dahi taht-ı tevkifte ise de bunların da mazhar-ı afv olacakları” belirtilmiştir.

Görüldüğü gibi komüncüleri “erbab-ı cinâyat” olarak tanımlayan devletin resmi yayın organı Takvim-i Vekayi gazetesi, Enternasyonal’le mücadele etmek amacıyla Fransız Meclisi’nin hazırlamış olduğu bir kanun layihasını okurlarıyla paylaşmıştı. Yedi maddeden ibaret layihada şu hükümler bulunmaktadır:
1. Madde: Tasarruf hakkına, aileye ve vatanın bölünmez bütünlüğüne devletin tanımış olduğu resmi din aleyhinde yapılacak her türlü saldırı yasaklanmıştır. Hangi isim altında olursa olsun, “asayiş-i ihlal” etiklerinden dolayı amele cemiyetleri ve grevler yasaklanmıştır.
2. Madde: Layihanın yayınlanmasından sonra her kim ki bu tür “fesat cemiyetlere” üye olursa veya üye olduğu halde üyelikten ayrılmazsa, üç aydan iki seneye kadar hapis ve 50 Frank’tan 1.000 Frank’a kadar para cezası ile cezalandırılacağı gibi Fransa Ceza Kanunu’nda belirtilen medeni haklardan da mahrum kalacaktır.
3. Madde: Bu tür cemiyetler tarafından her hangi bir memuriyete atanmış veya bilerek bu cemiyetlerin propagandasını yaparak yardım toplayanlara 5 yıl hapis ve 2000 frank para cezası verilecektir. Bu kapsama giren vatandaşlar Fransız tabiyetinden çıkarılarak kendilerine “ecnebi” gözüyle bakılacaktır. Ayrıca polis tarafından bu kişiler hakkında gerekli olan “tedabir-i inzibatiye” icra kılınacaktır.
4. Madde: Bahse konu cemiyetlere veya bunların şubelerine bilerek “mahal-i içtima” vermiş olan kimseler bir aydan altı aya kadar hapis ve 50 Frank’tan 500 Frank’a kadar para cezası ile cezalandırıldıktan başka haklarında Ceza Kanunnamesi’nde belirtilen cezalar dahi icra olunabilecektir.

5. Madde: Fransa Ceza Kanunnamesi’nin 463. maddesinde belirtilmiş olan “hapis ve ceza-yı nakdi” cezalar dahi “mevadd-ı nizamiyeye tatbik kılınarak” fesat cemiyetlerine dâhil olanlara uygulanacaktır.

6.Madde: Gerek Ceza Kanunnamesi’nde ve gerek bundan önce yürürlükte bulunan çeşitli kanunlar işbu nizamname haricinde bulunan “ahkâm-ı cezaiye” eskisi gibi devam edip, halen yürürlüktedir.
7. Madde: İşbu nizamname herkese malum olduğu gibi çoğaltılarak ilan edilecektir.” Takvim-i Vekayi 1468. sayısında da “… kimisi Kırmızı Cumhuriyet bayrağını ref’ ile vatanlarını tekrar kırmızıya boyamak isterler ve kimisi dahi Komün heyetini canlandırıp vatanlarını imate etmek isterler” diyerek Komüncüleri vatanlarını yakan, yıkan “politika fesatçıları” olarak nitelendirir.
Gazete 1473. sayısında komünle ilgili vermiş olduğu bir haberde de, komüncüleri baği yani şaki veya eşkıya olarak tanımlamıştır.
Devletin resmi yayın organlarının dışında bazı özel gazetelerin de Komün’e ve komüncülere bakış açısında herhangi bir fark yoktur. Hatta dönemin önemli yayın organlarından Hakayık-ül Vekâyi gazetesi, belki de komünü ve komüncüleri en sert dille eleştiren gazetelerin başında gelmekteydi. Gazete I. Enternasyonal’i “Enternasyonal Şirket-i Fesadiyesi” olarak tanımlamıştır. Komüncülerin Paris’te resmi olarak komünist prensiplere dayalı hükümet kurmalarından dört gün sonra Hakayık-ül Vekâyi gazetesinde “Komünizm” başlığıyla yayınlanan bir makale bunun en güzel örneğidir. Makalede komünizm, “tesâvi-i emvâl ve iştirak-i evlâd-u iyal” yani mülk ve kadın ortaklığı olarak tanımlanmıştı. Yazara göre komünizm çok eski bir batıl inançtı ve tamamen hayal ürünüydü. Bundan dolayı da teorik olarak bazı yazarların eserlerinde kalmıştı ve şimdiye kadar uygulanma imkânı bulamamıştı.

Komünizm iddiasında bulunanların dayanak noktası ise şudur:

Toplumsal bir varlık olan insan, hayvanlar gibi tek başına yaşamayıp, bir birinin yardımına ihtiyaç duymaktadır. Toplumsal menfaat ve faydalar da toplumun geneli için kullanılmak zorundaydı. Bu yüzden hiç kimse özel mülkiyete ve bu mülkiyet üzerinde tasarruf hakkına sahip olmamalıydı. Hatta böyle bir toplumsal düzende evlenmek, karı-koca olmak ve aile kurmak dahi uygun görülmezdi. Doğacak çocukların anası ve babası belli olmayacaktır. Hal böyle olunca da durum “bazı hayvanat gibi rast gelen dişi ile çiftleşip vatan evlâdı namıyla bir takım piç yetiştirmekten ibaret” olacaktır. Yazar Fransa’da komünist ideoloji taraftarının diğer ülkelere göre daha fazla olduğunu ve her fırsatta “Kızıl Cumhuriyet” ve mutlak eşitlik sloganıyla sokaklara döküldüklerini ifade etmiştir.
Hatta “Kızıl Cumhuriyet” taraftarları özgürlük ve eşitlik kavramlarını o kadar suiistimal etmişlerdir ki, insan isterse çıplak da gezebilir diyerek sokaklarda çırılçıplak dolaşmaya dahi cesaret etmişlerdir. Yazar ise bu fikirleri savunanların iktidar olması durumunda, insanı hayvandan ayıran en önemli özelliklerden “ırz ve namus” kavramlarına ek olarak dine, kanuna ve ilme olan ihtiyacın da ortadan kalkacağını iddia etmiştir. Bunun sonucunda da Cenab-ı Hakk’ın “eşref-i mahlûkat” sıfatını verdiği insanlar, bu sıfatı terk edererek “hayvanat gibi yalnız dünbâle-i cünban (kuyruk sallayarak) olup” gezecektir diyen yazari komün taraftarlarını sert bir dille eleştirmiştir.

Bu makaleye cevap vermek amacıyla yazılıp yazılmadığı bilinmeyen ancak komünü ve komüncüleri “iştirak-i emval ve iyal” taraftarı olarak tasvir edenlere cevap vermek maksadıyla kendisi de 1871 yılında komüncüler safında Almanlara karşı mücadele etmiş olan İbret gazetesi yazarlarından Reşad Bey “Devair-i Belediye Tarafdaranı” başlıklı bir makale yayınlamıştı.

Reşat Bey, Fransa’nın ister Komün ile isterse imparatorlukla idare edilmesinin ülkemize herhangi bir faydasının veya zararının olmayacağını, ancak Komün ihtilali yapıldığı sırada Avrupa’da bulunmasından dolayı bu konu hakkındaki görüş ve düşüncelerini okurlarla paylaşmanın doğru olacağına inandığı için böyle bir makale yazma gereği hissettiğini ifade etmiştir. Makalenin giriş kısmında “burada söylediğini bilmemek ve bilmediğini söylemek illetine müptela olan bazı ukalanın neşriyatına bakarak Paris’in ihtilâl-i ahirine sebep Devair-i Belediye Tarafdaranı’nı iştirak-i emval ve iyal mezhebinde zannolunmuş gördüm.

Vakıa Komün maddesinden müştakk olan komünist kelimesi iştirak-i emval ve iyal fikr-i fasidinde bulunan bir iki bedbaht isim olmuş ise de bunu tamim ile Komün tarafdaranına dahi komünist demek ve komünist ile komünalisti fark edecek kadar Fransızca bilmeden Fransa’nın ahvali hakkında beyan-ı mütalaaya kalkışmak cehaletten hâsıl olma gayet maskara bir cesarettir.” diyen Reşat Bey, komün karşıtlarına karşı çok sert eleştirilerde bulunmuştur. Reşat Bey, 1871 yılında Fransa’da devrim yapan kadroları yani komünarları komünist olarak tasvir edenleri komünist ile komünalist’in ayrımını yapamayan “ukala ve maskara” olarak nitelendirmiştir.
“Bunlar iki ay kadar Paris’te hükümet ettiler. İştirak-i emval kaide-i fasidesini icra eylemek şöyle dursun parasını peşin vermeden kimseden bir habbe aldılar mı? Ve Fransa Bankası’nda milyonlarca akçe mevcut ve idaresi kendi ellerinde iken bir akçesine dokundular mı? Para lazım oldukça Paris şehri namına senet vererek cüz’i bir şey aldılar. Onun da cümlesi idare-i belediyeye ve askere sarf eyledikleri divan-ı harpte muhakeme olundukları zaman sabit oldu. Hal böyle iken onlara iştirak-i emval taraftarı demeğe hakkaniyet razı olur mu?
Ailenin hürmet ve hususiyetine riayet en kuvvette bulunan ve günden güne terakki etmekte olan Amerika’da, İngiltere’de, Belçika’da, İsviçre’de komün usulü mevcut iken bu usulün Fransa’da dahi tesisini isteyenlere iştirak-i iyal taraftarı demeğe akıl cevaz verir mi? diyerek muhaliflerin komün ve komünarlar aleyhinde ileri sürmüş oldukları düşünceleri çürütmeğe çalışmıştır.”

Bu makalenin yayınlanmasından üç gün sonra Basiret gazetesi “Devair-i Belediye Tarafdaranı serlevhasıyla İbret’in üç numrosundaki bend kemal-i dikkat ve ehemmiyetle okundu.

Devair-i Belediye Tarafdaranı’nı müdafaa yolunda söylenen sözler o kadar doğru o kadar haklıdır ki Tiyer bile insafının huzurunda mes’ul-ü şerefine nail olduğu bir gece bu sözlere işitmiş olsa tasdikten başka bir suretle elinden ve dilinden kurtulamazdı.” diyerek İbret gazetesini yayınladığı bu makaleden dolayı tebrik etmiştir. Basiret gazetesi de Devair-i Belediye Tarafdaranı’nın mal ve kadın ortaklığının savunucuları olarak gösterilmesine karşı çıkmış ve iştirak-i emval ve iyal tartışmasına katılmıştır.
Basiret’e göre dünyadaki gelişmeler, insanları o kadar mı küçültmüş ki, hayvanlarda bile ancak ölümle son bulan aşk ve eş sevgisini insanlar kaybetmiş olsun. Gazeteye göre komünarlar hürriyet savaşçılarıydı ve “hürriyet-i kâmileyi muhafaza kanlarını silkerek tavuk gibi çırpınmaları hürriyetperver olanlar için kıyamete kadar ağlamaya mecburiyet gösterecek bir hal iken bunlara şaki ve vahşi nazarıyla bakmak” büyük bir haksızlıktı. Makalenin sonunda, hükümet kuvvetleriyle girdikleri mücadeleyi kaybettiklerinden dolayı komünarların “şaki, vahşi, zalim” gibi bir takım sıfatlarla tasvir edildiği, fakat mücadeleyi kazanmış olsalardı hürriyetperver, çalışkan, cesur, adil v.b ne kadar iyi ve güzel sıfat varsa komünarlara yakıştırılacağı da iddia edilmiştir.
Reşad Bey’le birlikte komün saflarında mücadele etmiş olan Nuri Bey de, İbret gazetesinde yayınlanan “Medeniyet” başlıklı bir makale ile komün’ü ve I. Enternasyonal’i savunmuştur. Aynı toplumda yaşayan bireyler arasında dahi medeniyet kavramının farklı anlamlara gelebileceğine dikkat çeken Nuri Bey, birilerine göre insanların maddi olarak ilerlemesine hizmet eden medeniyetin bir başkası için de “mahv-ı mezalimden” ibaret olduğunu belirtmiştir. Enternasyonal’in amacını: “Enternasyonal namıyla maruf olan cemiyet ki Avrupa’nın bazı mahallerinde garazen, burada ise cehlen asayiş-i umumiyi ihlâle sa’y heyet bilinmiştir. İşte o cemiyetin maksadı sırf medeniyetten murad olunan neticeyi hâsıl etmek” şeklinde açıklayan Nuri Bey, Osmanlı toplumunun cehaleti yüzünden Enternasyonal’in ülkemizde pek fazla tanınmadığını belirtmiştir.

II. Meşrutiyet döneminde de bazı basın yayın organlarında sosyalizm, özellikle de sosyalizm eleştirisi üzerine makaleler yayınlanmıştır.

Hak gazetesi de yayınlamış olduğu “Sosyalizm ve Anglosaksonlar” başlıklı üç serilik makale ile sosyalizm eleştirisi yapmıştır. Sosyalizm’in Almanya orijinli bir fikir olduğunu belirten gazete Alman sosyalizmini İnkılâpçı, Muhafazakâr, Protestan, Katolik ve Kürsü Sosyalizmi olarak beş alt gruba ayırmıştır. Bunlar arasında da çalışma süresinin, ücretlerin, bütün tayinlerin ve halkın saadet ve mutluluğunun siyasi otoritenin tasarrufunda olması gerektiğini savunan inkılâpçıları Almanya’daki en önemli sosyalist grup olarak nitelendirmiştir.
Gazete, sosyalizmin özel mülkiyetin ortadan kaldırılması ve üretimin devlet kontrolüne girmesiyle insanlar arasındaki eşitsizliklerin ortadan kaldırılabileceği iddiasını “fukara hamakatının zekâya harp ilan” etmesine benzetmişti. Bazı sosyalist ideologların da “kendi iddialarına ve kendi meslek-i müttehazalarına inanmayacak kadar zekâ sahibi” olduğunu belirten gazete, bu tür kişilerin iktidara gelmesi halinde daha önce savunmuş olduğu fikirleri terk ederek kendi iktidarlarını sağlamlaştırma gayreti içerisine düşeceklerini iddia etmiştir.
Servet-i Fünun gazetesi ise, “Avrupa’dan Bize Çabuk Gelen Haller” başlığıyla yayınlamış olduğu yazıda, Avrupa’dan önce işçi sendikalarını, sonra grevleri, sonra kulüp ve cemiyetleri aldığımızı belirterek, Avrupa’nın medeni hayatına bunların hiçbir katkısının olmadığını aksine ilerlemesini durdurduğunu iddia etmiştir. Avrupa’dan grevi, sendikayı, kulübü alacağımıza biraz da Avrupalıların nasıl çalıştıklarını, nasıl para kazandıklarını, memleketlerinde ziraatı, ticareti, sanayiyi nasıl geliştirdiklerini ilim ve maarife nasıl değer verdiklerini öğrensek ülkemiz için daha faydalı adetler getirmiş oluruz. Gazetenin ifadesine göre “hâlbuki bizde sanayi ve mesaiye ait hayattan eser yok. Sermayemiz ise biraz hüsn-ü niyetle kuru laftan ibarettir. Biz bu haldeyken eshab-ı sermayeyi ürkütecek, memleketimize sermaye getirmek isteyenleri fikirlerinden caydıracak sosyalizm tariklerine girersek halimize gülerler.”

Servet-i Fünun’un bu tespitlerine karşılık Ali Namık, sanayileşme anlamında Avrupa’nın çok çok gerisinde kalan ülkemizde sosyalist fikirlerin yayılmasının da Avrupa’ya göre oldukça zor olacağını, fakat bu hiç olmayacak veya olamayacak anlamına da gelmeyeceğini iddia etmiştir.

Köylülerin ve gündelikçi işçilerin Osmanlı’da az da olsa bir işçi sınıfı oluşturduğuna dikkat çeken Ali Namık, iş kollarının artmasına bağlı olarak zamanla işçi sınıfında da artış olacağını iddia etmiştir. Genç Kalemler dergisi de “Yeni Hayat ve Kıymetler” adlı yazısında sosyalistleri ütopyacı olarak nitelendirmiştir. Yukarıda da görüldüğü gibi Avrupa’da siyasi, sosyal, ekonomik v.b. birtakım değişimlere neden olan sosyalist fikirler, 1848 ihtilalleriyle birlikte Osmanlı gazetelerinin sütünlarında yer almaya başlamıştı.
Takvim-i Vekayi ve Ceride-i Havadis gibi resmi veya yarı resmi gazeteler, Avrupa’da ortaya çıkan sosyalist veya komünist fikirleri “zararlı” olarak nitelendirirken, Basiret ve İbret gibi dönemin en önemli özel gazetelerinde de sosyalizmden övgüyle bahseden yazılar yayınlanmıştı. Sosyalizmin teorik tahlilini yapamayacak kadar sosyalist fikirlere yabancı olan Osmanlı basını, özellikle “iştirak-i emval ve iyâl” kavramı üzerinden sosyalizm eleştirisi yapmaya çalışmıştır.
Yararlanılan Kaynaklar
Serkan Erdal, Osmanlı Devleti’nde Sosyalist Faaliyetler Üzerine Bazı Örnek İncelemeler
Genç Kalemler, Cilt: II, No: 8, 10 Ağustos 1327 / 23 Ağustos 1911
Servet-i Fünun, 13 Mayıs 1326 / 26 Mayıs 1910
Takvim-i Vekâyi, 3 Muharremülharam 1289 / 13 Mart 1872, No: 1463
Takvim-i Vekâyi, 15 Muharremülharam 1289/ 25 Mart 1872, No: 1468
Takvim-i Vekâyi, 27 Muharremülharam 1289/ 06 Nisan 1872, No: 1473
Ceride-i Havadis, 4 Safer 1266 / 20 Aralık 1849, No: 463
Ceride-i Havadis, 20 Safer 1266 / 05 Ocak 1850, No: 466
Ceride-i Havadis, 1 Recep 1266 / 13 Mayıs 1850, No: 483
Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’nin Siyasi Hayatında Batılılaşma Hareketleri
Kerim Sadi, Türkiye’de Sosyalizmin Tarihine Katkı
Aclan Sayılgan, Türkiye’de Sol Hareketler (1871–1972)

*Bu çalışmanın tüm hakları, Serkan Erdal’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Osmanlıların Yıkılış Dönemi’nde Önemli Bir Aktör: Kamondo Ailesi, Tarihi Ve Devlet İle İlişkiler

Osmanlı topraklarında yaşayan Yahudiler Kanuni Sultan Süleyman döneminde İstanbul’da ve İmparatorluğu’nun her yerinde altın çağını yaşamışlardır. Daha sonra saray üzerindeki etkinliklerini Ermenilere kaptırmakla birlikte, parayla, dolayısıyla da devlet adamları ve kurumları ile ilişkileri daima devam etmiştir. Ancak Yahudi sarraflar için 1826’da yeniçeri ocağının kaldırılması büyük yıkım olmuştur. Bu tarihten itibaren yeniçeri ocağının tedarikçileri olan Carmona, Aciman, Zonana ve Gabay gibi İstanbul’un Yahudi zengin ailelerinin mallarına el konulmuş, ileri gelenleri idam ya da sınırdışı edilmişlerdir. İşte bu tarihlerden sonra artık saray içinde ve çevresinde etkin Yahudi sarraflara rastlamak da güçleşmiştir. 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren İstanbul’da göze çarpan hemen hemen tek Yahudi sarraf/banker aile Kamondolar ise bu genellemenin dışında kalmışlardır. Bahsi geçen büyük zengin ailelerin Yahudi cemaati içindeki yerlerini kaybetmeleriyle beraber Kamondoların yükselişi de başlamıştır.
Yahudi sarraflar İstanbul başta olmak üzere İmparatorluğun her yerinde itibar kaybederken ve yerlerini Ermeni-Rum sarraf ve bankerlere terk ederken Kamondoların yükselişi oldukça ilginçtir. Diğerlerini saf dışı bırakırken onları Osmanlı padişah ve devlet adamlarının en yakını haline getiren sebep ve gücün ne olduğu büyük bir soru işaretidir. Bununla beraber, Kamondoları iktidar sahibi yapan gücün para olduğu düşünülürse ve para ilişkisinin padişah dahil en önemli bürokratlarla Kamondolar arasındaki ilişkinin belirleyici unsuru olduğu göz önünde bulundurulursa, ortaya tek bir cevap çıkmaktadır. O da, bu dönemde cemaatin artık fakirleşmeye başlaması ile beraber onlar kadar zengin başka bir Yahudi ailenin bulunmamasıdır. Oysa ki Kamondolar bu dönemde sahip oldukları Kamondo Bankası ile kendilerinden bahsettirmeye başlamışlardır.

Daha sonra da bahsedileceği üzere, Kamondo Bankası İstanbul’da sarraflıktan modern bankacılığa geçişin ilk temsilcisi olmuştur.

Aynı zamanda Osmanlı Bankası kurulana kadar Avrupa ile olan para alışverişindeki en büyük aktördür. En üst kademedeki bürokratlara açılan bol rakamlı krediler de buna eklendiğinde, böylesi sağlam bir parasal gücün Osmanlı yöneticilerinden uzak tutulmasının pek de akıl kârı olmadığı sonucu ortaya çıkmaktadır. Ayrıca padişah ve sarayla sıkı borç ilişkileri bulunan Carmona, Gabay, Zonana gibi önemli Yahudi sarraf ailelerin tasfiye sebebi her ne kadar yeniçeri ocağı ile olan bağlantıları olarak gösterilmişse de, verilen cezanın sonuçları başka bir amacı da ortaya çıkarmaktadır. Zira Bohor Carmona’nın idamı, Zonanaların sınır dışı edilmeleri ve mallarına el konulması, bu zengin ailelere olan borçları da silmiştir. Yani iktidar bir taşla iki kuş vurmuştur. Bu dönemde Kamondoların henüz saray ve bürokratlar ile derin borç ilişkisinin olmayışı, tasfiye edilen ailelerden ayrı tutulmasının bir başka sebebini oluşturmaktadır.
Osmanlı padişahları ve bürokratları Kamondoların parasal gücünü kullanırken, onlar da bu vasıtayla yakınlık kurdukları yöneticilerin iktidar gücünü kullanmışlardır. Yabancıların toprak ve mülk sahibi olmalarına izin verilmediği bir dönemde onlara mahsus çıkarılan fermanlar bunun bir örneğidir. Yine yangın gibi afetlerde çaresiz kalan Yahudi cemaatine arcılık ederek büyük yardımlar sağlamak, Trablusgarp, Safed gibi daha pek çok yerde yerli halk tarafından hor görülen Yahudilere devlet tarafından himaye gösterilmesini sağlamak yöneticilerin iktidar gücüyle olmuştur. Özellikle 1826’dan sonra İstanbul’da kök salmış ve adından asırlarca bahsettirmiş hemen hemen tek Yahudi aile olan Kamondoların kökeni İspanya’ya kadar uzanmaktadır. 1492’de Katolik kral ve kraliçenin Hıristiyanlar dışında kalan Müslüman ve Musevilerin İspanya’yı terk etmesine yönelik verdikleri karar, tıpkı diğerleri gibi Kamondoların ataları için de yeni bir başlangıç olmuştur. Bu konuda kesin bilgiler vermek güç olmakla birlikte, İspanya’dan İtalya’ya, Venedik’e gelip yerleştikleri, oradan da 17. yüzyıl ortalarında İstanbul’a geldikleri bilinmektedir.

Kamondo adı “Ca’Mondo” yani yerel lehçede “dünyanın evi” anlamına gelmektedir ve büyük olasılıkla da Kamondoların Musevilikle alakası olmayan bu ismi, bir kasaba ya da yerleşim yerinden almış oldukları tahmin edilmektedir.

18. yüzyılın ikinci yarısında İstanbul’da bulunan aile üyeleri Venedik, Trieste ve Viyana ile ticaret yaparken ve hızlı bir yükseliş içinde görülmektedir. Ailenin İstanbul’da varlığı tespit edilebilen ilk üyesi Hayim’dir. Hayim Fransa, Avusturya ve İngiltere konsolosluklarının koruması altında beratlı bir tüccar olarak Kamondo servetinin temellerini atmıştır. Sahip olduğu koruma hakkı ona hem ticari konularda bazı imtiyazlar vermiş, hem de belki de onun ve ailesinin hayatta kalmasına büyük ölçüde yardımcı olmuştur. Nitekim 1782 yılında tam olarak bilinemeyen bir sebepten dolayı, Osmanlı padişahı tarafından ülkeyi terk etmesi için kendisine yirmi dört saat süre tanındığında Hayim Kamondo bu kez ailesi ile birlikte soluğu Trieste’de almıştır. Bu yolculukta yanında karısı Sinyora ve çocukları da bulunmaktadır.

1784 yılında nihayet Papa’nın temsilcisi Baron Rathkeal’in çabaları ile Abraham İstanbul’a dönüp işlerine kaldıkları yerden devam etmeyi başarmıştır. Sürgünden sonra ailenin İstanbul’daki mal varlığına devlet tarafından el konulmadığı için pek de zor bir durumla karşılaşmamışlardır. Sürgün dönüşünde İstanbul’da Kamondo hanedanını kuran kişi Abraham Kamondo’dur. Abraham’ın doğum tarihi tam olarak bilinememekle birlikte 1780 veya 1781 yılı üzerinde en çok birleşilen tarihtir. İstanbul’da doğduğunda, aile muhteşem yaşantısına ve servetine henüz sahip değildir. Sarraflık ve bankerlik kavramları ile daha bütünleşmemiş ama ortanın üzerindeki zenginliği ile Kamondo ailesi bu yıllarda yeni yeni camiada kendini göstermeye başlamıştır.

Kamondo fertlerinin İtalya ve Avusturya ile olan ticari bağları Abraham Kamondo’nun kısa zamanda Osmanlı İmparatorluğu içindeki elit Yahudi çevrelere entegrasyonunu sağlamıştır.

Franko adı verilen ve kökleri Toskano’nun Livorno limanından gelmiş ve çoğunlukla Selanik, İstanbul, İzmir, Halep ve Kahire’de yerleşmiş olan bu elit kesime kısa sürede Kamondolar da dahil olmuşlardır. Allatini, Modiano, Fernandez, Morpurgo, Fua gibi franko ailelerle sıkı bağlar kurmuş olan Abraham, Kamondo ailesini kısa süre içinde bu kesimin lideri haline getirmeyi başarmıştır. Abraham Kamondo aslında yalnız değildir. Ağabeyi Isaac 1832’de ansızın ölene kadar çoğu işi o idare etmiştir. Isaac’ın herhangi bir varis bırakmaksızın vefatı, Abraham’ı ailenin tek temsilcisi durumuna getirmiş ve özellikle 1840’lardan itibaren finans dünyasına adını yazdırmıştır.
Abraham Kamondo 1804’de Hayim Sabetay Yuda’nın kızı Clara Levy ile evlenmiş ve Raphael adında bir de çocukları olmuştur. Ancak Raphael 1866 yılında 56 yaşındayken ölmüştür. Abraham Kamondo’nun başka çocuğu olmadığından, Raphael’den sonra serveti büyütme görevini çocukları Abraham Behor ve Nissim üstlenmişlerdir. Büyükbaba Abraham Kamondo ölene kadar torunlarına işlerin yürütülmesinde öncülük etmeye devam etmiştir. Hatta ilerlemiş yaşına rağmen işlerin idaresinden elini çekmediği ve torunları ile birlikte hareket ettiği için çoğu zaman büyükbaba Abraham ile torun Abraham Behor isimleri karıştırılmıştır. Abraham Kamondo önemli bürokratların özel bankeri olarak tanınmışken, “Isaac Kamondo ve Şürekası” adıyla devam etmiş olan şirketi de Osmanlı imparatorluğu içindeki her türlü ekonomik girişimin ya öncüsü ya da katılımcısı olmuştur. Aşağıda da bahsedileceği üzere sayısız ekonomik kurum ve kuruluşun içinde yer almıştır.

Abraham Kamondo İstanbul’un belediyecilik faaliyetlerinde de üzerine düşen görevi yapmış, diğer yandan da Yahudi cemaatinin önderliğine soyunmuştur.

Böylece aile “Doğunun Rothschildleri” olarak adlandırılmayı bu sayede hak etmiştir. Tıpkı diğer frankolar gibi Venedik’e kökleri ile bağlı olan Kamondolar, Venedik Avusturya’nın elinde bulunduğu sürece Avusturya tabiyetinde yer alırken, Venedik’in İtalya’ya geçmesiyle birlikte İtalyan vatandaşlığına geçmişlerdir. İtalya siyasi birliğinin sağlanmasında kral Victor Emanuel II’ye destek vermiş, Avusturya-İtalya savaşında dul ve yetimlere büyük yardımlarda bulunmuş ve İstanbul’daki İtalyan Okuluna büyük bağışlarda bulunmak suretiyle sadık bir İtalyan vatandaşı olduğunu göstermiştir. Elbette bu çabaları boşuna gitmemiş ve İtalya Kralı 28 Nisan 1867’de Abraham Kamondo’ya ailenin en büyük oğluna geçebilmek imtiyazı ile kont ünvanını vermiştir.
1869 yazında yaşlı büyük baba Abraham Kamondo dahil, Kamondo ailesinin İstanbul’u terk etmeleri ilk bakışta oldukça ilginç gelmektedir. Aslında Kamondo adı imparatorluğun her yanında saygıyla anılırken ve servet üstüne servet katılırken ortaya çıkan göçün tek bir nedeni vardır, o da Kamondo adının bir marka olarak korunma ve daha fazla geliştirilme arzusudur. Nitekim 1860’lardan itibaren kurulan yeni banka ve şirketlerle beraber yerli Rum bankerlerle ortaklık yapan Avrupalı bankerler Kamondoların yerini almaya başlamışlardır. Dünyanın en önemli finansal merkezlerinden biri olan Paris’e yerleşmek, Avrupa ve Paris’in ünlü bankerleri ile birlikte çalışmak ve iş yapmak, yerlerini almaya başlayan Rum bankerlerle rekabette büyük ölçüde avantaj sağlayacaktır.

Bu niyetlerle Paris’e yerleşen Kamondo ailesinin bir ayağı bu nedenle daima İstanbul’da kalmaya devam etmiştir.

Şirketle birlikte büyük miktardaki mal varlığı, hanlar, arsalar, evler, apartmanlar İstanbul’da Kamondoların hala var olduklarının en büyük kanıtları olarak kalmışlardır. Büyük baba Kamondo’nun 1873’de ölümüyle cenazesinin İstanbul’a getirilerek Hasköy mezarlığına defnedilişi sırasında düzenlenen görkemli cenaze töreni de Kamondoların İstanbul’dan kopmadıklarının bir başka göstergesidir. Paris’e yerleşme kararının sahipleri olan Abraham Behor ve Nissim Kamondo büyük babalarının ölümünden sonra da şehirle ve finans çevreleri ile bağlantısını sürdürmüşlerse bile, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağı sinyalleri yavaş yavaş verilmeye başlanmıştır.

Bundan sonra bir yandan Paris’in ekonomik ve sosyal dünyası içine yerleşmeye çalışan Kamondolar, diğer taraftan da İstanbul’daki şirketin idaresini ve yeni yatırımlarını Paris’le İstanbul arasında gidip gelen mektuplarla sağlamaya çalışmışlardır. İlk etapta Paris’teki dünyaca ünlü bankerlerle sıkı samimiyet ve iş ortaklıkları kurmak suretiyle şık bir Paris sayfası oluşturulurken, İstanbul’daki ekonomik aktiviteler de hız kesmemiştir. Zamanla Paris’e gidiş amacına ulaşılma yolunda elde edilen zaferlerle beraber, Paris ve İstanbul arasında kurulan denge de İstanbul aleyhine bozulmaya başlamıştır. Abraham ve Nissim’in ölümünden sonra ağırlık tamamen Paris’e kaymıştır. Abraham Behor ve Nissim her ne kadar Paris aristokrasisi içinde artık İstanbul’daki Osmanlı yaşantısından uzaklaşmışlarsa da, zaman zaman Monceau’daki büyük malikanelerinin bahçesinde başlarında fesleriyle görülmeleri en azından gönül bağlarının henüz kopmadığını göstermiştir.

Abraham Behor ve Nissim Kamondo aslında büyükbaba Kamondo’nun yolundan ilerleyen son aile üyeleri olmuşlardır.

Şubat 1889’da Nissim Kamondo ve 13 Aralık 1889’da da Abraham Behor’un ölümünden sonra Kamondoların İstanbul ile olan bağı kesilirken, Nissim ve Abraham Behor’un çocukları daha çok Paris aristokrasisi içinde yerleşmeye gayret etmişlerdir. İki kuzen Isaac ve Moise bankerlik konusunda pek de hevesli davranmamışlardır. Abraham Behor Kamondo’nun oğlu Isaac, babasının ölümünden sonra ilk olarak İstanbul’daki işlere bir çeki düzen vermeyi ve işlerin alanını daraltmayı hedeflemiştir. Nitekim İstanbul ona artık ağır gelmektedir. Paris’ten binlerce kilometre uzaktaki bu şehirde otorite kurmayı başaramamış olması, onu serveti büyütme değil, muhafaza etme amacına yönlendirmiştir.
Isaac Kamondo 1891 yılında Osmanlı Devleti’nin Paris başşehbenderinin ölümü üzerine bu göreve tayin edilmiş ve bu onur verici görevi büyük bir hevesle ve sevinçle kabul etmiştir. Ancak 1895 yılında yine Osmanlı Hükümeti tarafından bu görevinden azledilmiştir. Görevden alınma sebebi, Osmanlı Devleti’ndeki gayrımenkullerle ilgili olarak önce İstanbul’da başlayıp sonra İtalya’da devam eden davada, avukatının Osmanlı kanunları ve halifenin aleyhinde sözler sarfetmiş olmasıdır. Isaac her ne kadar avukatının yaptığı savunmadan ve kullandığı kelimelerden daha önce bir malumatı olmadığını söyleyerek kendini aklamaya çalışmışsa da, bu çabaları hükümetçe kabul görmemiştir. Isaac’ın İstanbul’daki finans işlerine soğuk bakışı 1894 yılında ilk sonucu vermiştir. Kamondo Bankası’nın işleri tasfiye edilmiş, şirketin bundan sonra yalnızca mülklerin idaresi ile ilgilenmeye devam etmesi kararı alınmıştır. Güzel sanatlar ve müziğe karşı büyük ilgi duyan Isaac Komondo hiç evlenmemiş ve 1911 yılında öldükten sonra ardında bir mirasçı bırakmamıştır.

Nissim Kamondo’nun oğlu Moise Kamondo da tıpkı kuzeni Isaac gibi, İstanbul’daki işleri minumum düzeye indirmek düşüncesiyle hareket etmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu içindeki gayrımenkullerin idaresini “bitmek tükenmek bilmeyen bir dert” olarak nitelendirmiştir. Moise, oğlu Nissim’i kaybettikten sonra 1919’da İstanbul’da bulunan şirketteki tüm menfaatlerinin ve gayrımenkullerinin tasfiyesi kararını almıştır. Moise Kamondo’nun oğlu Nissim Birinci Dünya Savaşında Fransız ordusuna gönüllü olarak katılmış ve 5 Eylül 1917’de hava pilotu görevindeyken bir hava saldırısında hayatını kaybetmiştir. Moise 1935’de öldüğünde Kamondo ailesinden geriye sadece kızı Beatrice ve onun çocukları Fanny ile Bertrand kalmıştır. Ancak onlar da ailenin adını sürdürememişler, 1942 yılında Nazi askerlerince Drancy toplama kampına getirilen Beatrice ve çocukları 1944 yılında kampta öldürülmüşlerdir.
Bir asırdan fazla bir süreye büyük bir şöhret ve servet sığdırmış olan Kamondo ailesi böylece yok olup gitmiştir. Ancak Moise Kamondo’nun çabalarıyla hem babası Nissim Kamondo, hem de genç yaşta kaybetmiş olduğu oğlu Nissim Kamondo’nun hatırası için Paris’te Monceau sokağındaki ev ölümünden sonra bir müzeye çevrilmiştir. “Nissim de Camondo Müzesi” içindeki tüm eşya ve muhteviyatı ile halen Kamondoların yaşamını anlatmaya devam etmektedir.

Kamondoların Devlet İle İlişkileri

Büyükbaba Abraham Kamondo ve torunları Abraham Behor ile Nissim’in Kamondo hanedanının başında olduğu dönemlerde Osmanlı padişahları ve bürokratları ile olan yakın ilişkileri bilinmektedir. Kamondoların devlet içindeki konumları dikkate alındığında böylesi bir ilişki oldukça doğal görünmektedir. Osmanlı Devlet adamları ile Kamondoların bağlantısı iki şekilde olmuştur. Bunlardan biri Kamondo Bankası ve devlet arasındaki resmi ekonomik ilişkiler şeklinde, ikincisi de sarraf veya banker kimliği ile Kamondoların bürokratlarla şahsi olarak kurdukları ilişkiler şeklinde kendini göstermiştir.
Sarraf Abraham Kamondo’nun Osmanlı Devleti’nin padişahları ve bürokratları ile olan şahsi ilişkileri hep üst düzeyde olmuştur. Herşeyden önce Kamondolar İstanbul’da aktif oldukları dönem içinde Abdülmecid, Abdülaziz, V. Murat ve II. Abdülhamid olmak üzere dört padişah görmüşlerdir. Gerek büyük baba Kamondo gerekse de torunları Osmanlı yöneticilerine karşı daima dikkatli davranmışlar, padişah ve devlete olan sadakat ve bağlılıklarını sık sık dile getirmişlerdir. Padişah değişiklikleri onlar için çok fazla bir ehemmiyet taşımamıştır, onlar için mevcut ilişkilerin devamı her şeyden önce gelmiştir. Ancak bununla beraber Abdülaziz’in tahttan indirilmesi ile birlikte başa geçen V. Murat’la ilgili memnuniyetlerinin daha bir başka olduğu da söylenebilir. Nitekim diğerleriyle ilgili bir cülus tebriğine rastlanmazken, tahta geçtiği daha ilk gün V. Murat’a duydukları memnuniyeti ve tebriklerini sunmayı bir borç olarak görmüşlerdir.

Elbette ki karşılıklı istekler de padişahlar ve diğer yöneticilerle olan yakınlığın bir parçasını oluşturmuştur.

Örneğin Kamondo’nun padişah Abdülmecid’den Bükreş’te bulunan akrabası Halfon’un “haline göre uygun bir hizmette kullanılması” için rahatlıkla ricada bulunabildiği ve ricasının hiçbir şekilde geri çevrilmediği görülmektedir. Padişah Abdülaziz döneminde de benzer isteklerle karşılıklı iyi ilişkiler devam etmiştir. Bunlardan birinde Kamondo bu kez Mösyö Joseph için aracılık rolünü üstlenmiştir. Fransa’nın mücevherat ticaretiyle uğraşan en büyük şirketlerinden birinin müdürü ve aynı zamanda İspanya kraliçesinin kuyumcusu olan Mösyö Joseph, padişahın kuyumculuğu işini almak istemektedir. “..işbu ünvanın kendilerine itası hususuna müsaade verileceği ümidinde” olan Kamondo’nun bu isteğinin de olumlu bir karşılık gördüğünü tahmin etmek hiç de güç değildir.
Nitekim her an ihtiyaç duyulabilecek olan acil para ihtiyacının karşılanması için Kamondo’dan olumlu cevap alabilmek için gönlünü hoş tutmak gerekmektedir. Ricalarının hüsn-ü kabul görmesinden cesaret alan Kamondo için artık bu küçük istekler olağan hale gelmiştir. Zira bulunduğu memuriyette gayretli çalışmaları yöneticilerin dikkatini çekmemiş olan Maskil Efendi’nin “daha büyücek” bir işte çalıştırılması gerektiğini takdir eden kişi yine o olmuştur. Avusturyalı büyük yük taşıma şirketi olan Lloyd Kumpanyası’nın Osmanlı Devleti ticaretinin ilerlemesine yaptığı büyük katkılar da Kont Kamondo’nun dikkatini çekmiş ve kumpanyanın direktörüne tebdilen bir mecidiye nişanı verilmesi için hükümetten ricada bulunmuştur. Kamondo ticaretinin de taşımacılığında büyük rol oynuyor olsa gerek ki, Kont Kamondo daha üst rütbeden bir nişanın verilmesi konusunda oldukça ısrarlı davranmıştır.

Tanzimat ve Islahat Fermanlarının ilanından sonra girişilen ıslahat hareketleri için gerekli finansmanın sağlanmasında Kamondolar çok büyük çaba sarfetmişlerdir.

Bu fermanın getirileri en çok gayrımüslimleri ilgilendirdiğinden, Yahudi cemaatinin de bundan üzerine düşeni alması fakir ve cahil cemaatin gelişmesine çok büyük bir katkıda bulunacağından, Kamondolar bu tür reform hareketlerine oldukça sıcak bakmışlardır. Hatta Tanzimat Fermanı ile gayrımüslimlerin fes giymesine müsaade edilmesinden sonra, Abraham Kamondo’nun Yahudi milli kıyafetleri üzerine fes takarak yaptırdığı resim bu reformları ne derecede benimsediğine önemli bir örnek olarak gösterilebilir.
Tanzimat Dönemi’nin önemli isimleri olan Reşid, Ali ve Fuad Paşalar ile Kamondolar arasında çok sıkı bir samimiyet bulunmaktadır. Özellikle büyük baba Abraham Kamondo’nun Reşid Paşa’nın hem çok yakın dostu hem de özel sarrafı olduğu Kamondolarla ilgili yazılmış tüm kaynaklarda belirtilmektedir. Yine Reşid Paşa’nın halefleri olan Ali ve Fuad Paşalar döneminde de aynı samimiyet eksiksiz olarak devam etmiştir. Abraham Kamondo, Kırım Savaşı ve Islahat Fermanının ilanı sırasında sadrazam olan Ali Paşa ve bu sırada hariciye nazırı olan Fuad Paşa ile gayrımüslimlere yönelik ıslahatlar fikri üzerinde de memnuniyetle hemfikir olmuştur. Sarraf Abraham Kamondo Fuad Paşa’nın da özel sarraflığını yapmıştır. Akşam gazetesinin 10 Aralık 1934 tarihli nüshasında Süleyman Kani İrtem tarafından kaleme alınmış olan “Eski Vezir ve Sarraf” başlıklı yazıda bu ilişkinin rakamsal ifadelerine yer verilmiştir. 1865 yılında Ticaret ve Nafia bakanı olan Kabuli Paşa’nın arşivinde yer alan beş adet tahvil Fuad Paşa’nın Kamondo’dan almış olduğu külliyetli miktardaki borçları göstermektedir.

1855 tarihini taşıyan ilk tahvilde 23.181 kuruş ve aynı tarihi taşıyan ikincisinde de 30.000 kuruşluk kredi hesapları yer almaktadır.

İlk tahvildeki kredi faizsiz olmakla birlikte, ikincisinde, bir kese 500 kuruş hesabıyla, kese başına 5 kuruş faiz belirlenmiştir. 30 Mart 1860 tarihli üçüncü tahvilde rakam ve buna bağlı olarak faiz oranı da yükselmiş, 50.000 kuruşluk kredi için % 12 faiz hesabı yapılmıştır. Dördüncü ve beşinci tahvillerde ise kredi limiti daha da yükselmiştir. Ocak 1859’da Kamondo’dan alınan meblağ 83.624 kuruş iken Ekim 1859’da 150.000 kuruşa kadar çıkmıştır.

Kamondoların kişisel para alışverişi içinde olduğu bürokratlardan birisi de Selanik’teki Yahudi bankerlerle sıkı ilişkilerinden bahsedilmiş olan Sadık Paşa’dır. Sadık Paşa’nın Aydın vilayeti valiliği esnasında Kamondo Bankası’ndan kendisine gönderilmiş olan hesap pusulaları bu finansal bağlantının dökümünü vermektedir. 23 Kasım 1870’de Fernandez imzası ile Kamondo Bankası adına Sadık Paşa’ya yazılan mektupta, bankanın hesaplarının yıl sonu kapanışının uzun sürmesinden dolayı, bankada olan hesabının yeniden düzenlenmesi için kendisinden bazı makbuzlar istenmektedir.
Buradan Sadık Paşa’nın Kamondolara kazandırdığı tapu vasıtasıyla borç hesabında bazı indirimlere gidildiği anlaşılabilir. Bu çağrı üzerine paşanın İstanbul’daki adamı Astur Efendi iki kez gitmişse de çeşitli sebeplerle görüşme yapılamamış ve yıl sonu kapanışının gecikmesini önlemek için hesap yeniden banka görevlilerince düzenlenmiştir. 22 Aralık 1870’de paşaya yazılan ikinci mektupta bununla ilgili bilgi verilmiştir. Yeni düzenleme ile bilançosu 621.50 lira olarak kapatılan cari hesabın kendisi istediği takdirde tekrar teyit edilebileceği ve ister doğrudan, isterse de o şehirdeki temsilci aracılığı ile senetlerin takasının yapılabileceği belirtilmiştir. Ayrıca hesap özetinin bir pusulası da paşaya gönderilmiştir.
Yararlanılan Kaynaklar
Nurdan İpek, Selanik Ve İstanbul’da Seçkin Yahudi Bankerler (1850-1908)
Berke Metin, Selanik Bankası’ndan İnterbank’a 110 Yıllık Mazi
Niyazi Berkes, 100 Soruda Türkiye İktisat Tarihi: Osmanlı Ekonomik Tarihinin Temelleri
Edhem Eldem, Osmanlı Bankası Tarihi
Azmi Fertekligil, Türkiye’de Borsanın Tarihçesi
Kemal Karpat, Osmanlı Nüfusu: 1830-1914
Emine Kıray, Osmanlı’da Ekonomik Yapı Ve Dış Borçlar

*Bu çalışmanın tüm hakları, Nurdan İpek’e aittir.
Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Osmanlıların Dağılma Dönemi, Hamidiye Alayları Ve Kürt-Ermeni İlişkilerine Etkisi

II. Abdülhamit zamanında kurulmuş olan ve onun adıyla anılan Hamidiye Alayları, genel olarak yerel asayiş ve güvenlik hizmetleriyle ve gereğinde Ordu birliklerine yardımcılık hizmetleriyle yükümlü Süvari alaylarıdır. Bu alayların bir özelliği de, atların ve donatımların bu orduya katılanlar tarafından sağlanması ve her an hazır bir kuvvet şeklinde çağrılıp toplanmalarıdır. 1893’te çıkarılan bir emirle bu birlik askeri disiplin ve kanunlara bağlanmıştır. Alanın önemli isimlerinden olan Prof. Dr. Bayram Kodaman, Hamidiye Alayları’nın kuruluş amacıyla ilgili olarak şunları ifade etmektedir:
”Osmanlı Devleti’nin askeri ve mülkî otoritesini maddi ve manevi olarak uygulamak, resmi otoritenin yetmediği durum ve zamanlarda yerel kuvvetlerden yararlanmak, Müslüman halkı ve reis, şeyh gibi yerel otoriteleri himaye etmek ve onları saltanat ve hilafet merkezine bağlamak, doğu bölgelerine Batı taraftarı ve hayranı olan memurları görevlendirmemek, büyük devletlerin uygulamakta ısrar ettikleri reform isteklerini geciktirmek ve uygulamamak, yalnızca Ermeniler lehine olacak reformları yapmaktan kaçınmak, Ermenilerin çıkaracağı her türlü olaya zamanında müdahale etmek ve buna karşılık aşiretlerden askeri birlikler teşkil ederek onları silahlandırmak, Amerikalı ve İngiliz misyonerleri başta olmak üzere misyonerlik faaliyetlerinde bulunan tüm Avrupalı misyonerin faaliyetlerini engellemek veya kontrol altında tutmak olduğunu belirtmiştir.

1891 yılında doğu illerinde kurulan 36 adet atlı Hamidiye Alayından her biri bin iki yüz atlı idi.

Her alayın başında o aşiretin eski reisi kaymakam olarak yer almaktaydı. Her alayda iki binbaşı, dört yüzbaşı ve sekiz mülazım bulunurdu. Bunların çoğu okuma yazma bilmezdi. Eratın silahlarının çoğu eşkiyalıkta kullandıkları silahlar olmakla birlikte bir kısmı da devlet tarafından sağlanmıştır. Ümera ve zabitanın kılıçları ve elbiseleri ise devlet tarafından sağlanmıştı. Hamidiye alayları neredeyse tamamen Kürt aşiretlerinden oluşturulmuştur. Aşiret reisleri ve onun adamları arasından seçilen kimseler, kırsal bölgede asayişi sağlamak üzere silahlandırılmıştır ve kendilerine haklarında yapılacak bir şikayetle ilgili bir endişe duymamaları söylenmiştir. Böyle bir durumda bu aşiret reisleri hem kendi aşiretine hem rakip aşiretlere karşı kendilerini çok güçlü hissetmişlerdir.”

1894 yılında bir çok Ermeni ve Kürt bu alaylardan oldukça fazla zarar görmşlerdir. Devletin güvenlik birimleri olarak düşünülen ve Kürt Aşiretlerinden oluşturulan bu birlikler ilk kurulduklarında padişaha oldukça sadıktılar. Ancak zaman geçtikçe kendi içlerinde güçlenip merkezi bürokrasiyle çatışma içine girdiler. Bunun sonucunda ise yağma, çapul ve başlarına buyruk hareketleri ile Hıristiyanlara ve rakip Kürt aşiretlerine saldırmaları ile ün saldılar. O dönemde İstanbul’da Rusya Büyükelçisi görevinde bulunan İ.A. Zinoviev şunları yazmıştı:
“Kürt boylarının reisleri askeri rütbeler alınca kendilerini Anadolu’nun mutlak efendileri sandılar ve önceleri Hristiyanlar (Ermeniler), sonraları ise Müslümanlar için de bir felaket oldular…”.
Görülen o ki Hamidiyelerin baskınları sonucunda yalnız Türkler, Ermeniler, Araplar değil göçebe Kürtler de zarar gördü. 1895 yılına ait Osmanlı Belgelerinde Hamidiye Süvari Alayları’nın halka karşı tavrına dair bazı örnekler bulmak mümkündür. Olayları örnekler üzerinden kısaca bir gözden geçirmekte fayda vardır.

Bu konuyla ilgili olarak elimizde bulunan ilk belgede; 1895 yılında Van’da Hristiyan köylerinde geşt ü güzar eden yani gezip dolaşan Hamidiye Süvari Alayları’ndan bahsedilmektedir.

Bu alaylar ve Haydaranlı Aşireti’ne mensub bir takım Kürt grubunun ahaliye ve gelip geçenlere zarar verdiği belirtilmektedir. Bu durumun önlenmesi ve büyük bir fenalığa meydan vermemesi için gereken tedbirlerin alınması gerekmektedir. Miladi 4 Nisan 1895 tarihinde Dahiliye Nezareti’ne Van’dan çekilmiş bir telgrafname bu durumu hükümete bildirmekte ve gerekli tedbirlerin alınmasını istemektedir. Aynı yıla ait diğer bir belgedeki olaya bakalım: Van ve mülhakatında, Hamidiye Süvari Alaylarına mensup bazı aşiret rüesası ve Şemseki Aşiretinden bir kısım Kürtler hakkında şikayetler vardır. Bu şikayetlerde, Hamidiye’den ve Şemseki aşiretinden olan kimseler tarafından Ermeni karyelerine tecavüz edildiği, Ermenilerin mallarına ve eşyalarına zarar verildiği belirtilmiştir.
Bu hususta yardım için Van Valisi ve Erzurum İngiliz Konsolosu Robert Bendam Graves, Doğu Vilayetleri Umum Müfettişi Şakir Paşa’ya müracaat ederek ondan yardım istemişlerdir. Bir diğer belgede: 1895 yılında Bitlis’de Ermeniler tarafından çıkarılan olaylar üzerine Muş Sancağı dahilinde bulunan ve Hamidiye Alayları mensubu olan Hüsnanlı ve Cibranlı aşair efradı tarafından bazı Ermeni köylerine hücum edilme ihtimalinden söz edilmektedir. Hal böyleyken bu konuda tedbir alınması ve bu konuyla ilgili olarak orduya tebligat yapılması için Seraskeriğe yazı ile bilgi verilmiştir.
Van’ın Adilcevaz ve Erciş kazalarına bağlı Ermeni karyelerinde (köylerinde) Bitlis hadisesinden sonra yeniden vukuatlar başlamıştır. Haydaranlı aşiretinden Emin, Hüseyin, Hacı Temur ve Hacı Hasan Ağa takımlarına bağlı Hamidiye ümera, zabitan ve efradına bağlı kişiler iki gün boyunca on beş Ermeni karyesine taarruzda bulunmuş ve Ermenilerin mallarını ve hayvanlarını gasp etmişlerdir. Bu konuyla ilgili olarak Dördüncü Orduyu Hümayun Müşiriyeti Celilesine bilgi verilmiş ve bu konuda destek ve yardım istenilmiştir. Örneklerde de görüldüğü gibi Hamidiye Alayları içinde görev alan Kürtler bu yapı içinde onlara avantaj sağlayan özelliklerini hiç çekinmeden kullanmışlardır. Bu da onların devlet içindeki diğer unsurlarla ikili mücadeleye girmesine ve ülke içinde sorunlar yaratmasına sebep olmuştur.

Bu durum, Kürtlerin özellikle de Ermenilerle olan ilşkilerine büyük ölçüde yansımıştır.

Bunun sebebinin, Ermenilerin Hıristiyan olmaları ve bu nedenle de diğer devletler tarafından destekleniyor olmasıyla ilgili olabilir. Bir diğer sonuç ise, bir çok Kürt Ermeniler arasında İslam dinini yaymanın kendilerine güç kazandıracağına inandı. Şimşir’in İngiliz Belgeleri’nden aktardığı örneğe baktığımızda bunu daha iyi örnekleyebiliriz:
Diyarbekir Vilayeti’nde yaşayan Ömerli Aşireti, kendi aşiretlerinden birinin Ermeniler tarafından öldürüldüğünü duyunca yaşadıkları dağlardan inerek olayın geçtiği Ermeni köyüne gelirler. Bu durumla ilgili olarak aşiret üyeleri, adam öldürme suçunu işleyen Ermenilere üç şart sunarlar. Bu şartlardan biri, orada yaşayan tüm Ermenilerin İslam dinini kabul etmelerini ve Müslüman olmalarını içeren şarttır.

Yukarıdaki örneklerden de anlaşılacağı gibi Hamidiye Alayları’nın kurulmasının ve özellikle bu alayların büyük ölçüde Kürt kuvvetlerinden oluşması Kürt-Ermeni ilişkileri için olumsuz sayılacak sonuçlar getirmiştir. XIX. Yüzyılın başlarından beri devam eden toprak kavgaları, baskınlar, yağmalamalar yüzyıl sonlarında giderek artmaya devam etmiştir. Yerleşik Kürtlerin Ermenilerle olan ilişkileri gayet iyiyken göçebe Kürtler ve Alaylı Kürtlerin durumu bunun tam aksi şeklinde sürmüştür. Bu durumda Hamidiye Alayları’nı dağıtmak veya onların durumu için için bir düzenleme yapmak oldukça gerekli bir hal almıştır. İttihat ve Terakki Cemiyeti, Hamidiye Alayları teşkilatını ortadan kaldırmak istedi. Ancak gösterilen tepkiler üzerine bunu başaramadı ve bu teşkilatı Aşiret Alayları adıyla yeniden organize etmek zorunda kaldı.
Daha sonraki yıllarda alaylara yeni fermanlar ve sancaklar verilerek bunların yeniden İstanbul’a bağlılıkları sağlanmaya çalışılmıştır. Bu politikanın bir sonucu olarak Urfa civarında bulunan Karakeçili aşireti ile Viranşehir’deki Milli aşireti gönüllü olarak Balkan savaşlarına üç alayla katılmıştır. 22 Ağustos 1910 yılında çıkarılan 71 maddeden ibaret yeni nizamnamede aşiretlerin sayısı 64 olarak belirtilmektedir. İki yıl sonra nizamname yeniden düzenlenerek 120 madde halinde Aşiret Alayları yeniden tanzim edilmiştir. Buna göre Aşiret Alayları birleştirilerek Aşiret Süvari Fırkaları meydana getirilmiştir. Birinci Dünya Savaşı’nda ve Milli Mücadelede bazı aşiret alayları askeri görevler almış ve Doğu Anadolu’nun savunmasına katkıda bulunmuştur.
Yararlanılan Kaynaklar
Melek Sarı Güven, Kürt-Ermeni İlişkileri (1828-1908)
Nadir Özbek, Anadolu Islahatı, Ermeni Sorunu
Osmanlı Arşivi Yıldız Tasnifi, Ermeni Meselesi I
Bayram Kodaman, Sultan Abdülhamid’in Doğu Anadolu Politikası
Martin van Bruinessen, Kürtlük, Türklük, Alevilik- Etnik ve Dinsel Kimlik Mücadeleleri

*Bu çalışmanın tüm hakları, Melek Sarı Güven’e aittir.
Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Osmanlı Düşüncesinde Meteorolojik Olgular

Meteoroloji nedir, Osmanlı, gök olaylarına nasıl yaklaşıyordu ?
Bu çalışmamızda değineceğimiz, noktalar, Osmanlı milletinin ve bilim çevrelerinin gök olaylarını, meterolojik meseleleri nasıl algıladığı üzerine olacaktır.
Osmanlı bilim literatüründe tıpkı Klasik İslam örneğinde görüldüğü gibi meteorolojik fenomenler İlm-i Kevn ve‘l-Fesad (Oluş ve Bozuluş Bilimi) başlığı altında incelenmiştir. Ayrıca Haridetu’l-Acaib, Tuhfetü’z-Zaman ve Menaziru’l-Avalim gibi muhtelif ve müstakil coğrafya eserlerinde de bu fenomenlerden o dönemin bilimsel paradigması çerçevesinde bahsedilmiştir. Ayrıca bazı fenomenlerin açıklandığı müstakil risaleler de telif edilmiştir. Bu risalelerin isimleri ilgili fenomenlerin olduğu kısımlarda belirtilecektir. Ayrıca Osmanlı düşüncesinde meteorolojik fenomenlerin en çok incelendiği eserler melhameler ve acaibu’l-mahlukat türü coğrafya eserleridir. İlkinde bu fenomenlerin hangi durumlarda oluştuğunu ve etkilerinin ne olduğu aktarılmışken ikinci eserlerde de bu olguların bilimsel açıklamalarına yer verilmiştir.
Gökkuşağı Ve Hale
Osmanlı metinlerinde gökkuşağı ve hale fenomenleri sırasıyla “kavs-ı kuzah” ve “hale” kelimeleriyle ifade edilmiştir. Kavs-ı kuzah ibaresi ilki Arapça ikincisi Farsça kökenli kelimenin Farsça terkip usulünde türetilmesi hali olduğu gibi, hale de doğrudan Arapçadan alınmış kelimedir. İlk dönem Osmanlı metinlerinde gökkuşağı bazen “eleğimsağma” olarak geçmektedir. Eleğimsağma kelimesinin yine Arapçadan bozulmuş olarak “alaimu’s-sema”dan geldiği belirtilmiştir. Hale de bazı metinlerde Türkçe kökenle “ağıllanma” olarak da kullanılmıştır.

Popüler Yorumlar
Osmanlı’nın muteber sözlüklerinde gökkuşağı tanımı şu şekilde verilmiştir:
Kavs-i kuzah: Alâyim-i semâviyye galatı eleğim sağma ta’bîr olunan dâ’ire-i havâ’iyyeye denir ki evkât-ı ratbda hâdis olur; zikr olunan kuzahtan me’hûzdur. Vech-i mezkûr üzere tarâyık-ı mütelevvineyi müştemil olduğu için yâhûd irtifâ’ı sebebiyle tesmiye olunmuştur. Ve inde’l-ba’z sehâb üzere mü’ekkel olan feriştenin ismidir, alâ-kavlin mülûk-i Acemden birinin ismidir, kavs bunlardan birine muzâf olmuştur.
Kavs-i Kuzah: (Kâf’ın zammı ve zâ’nın fethiyle) Eleğimsağma dedikleri azîm dâ’iredir ki ekser bahâr eyyâmında bulutlu havâlarda gökyüzünde elvân-ı muhtelife ile zâhir olur. Bu tanımlarda gökkuşağı gökyüzünde nemli vakitlerde görülen daire şeklindeki renkli atmosfer olayı olarak tarif edilmiştir. İlk tanımda kuzah kelimesi tartışılmış ve kelimenin renkleri ifade ettiği, kuşağın şekli veya İran kültüründen birisinin ismi olduğu iddia edilmiştir. İkinci tanımda genellikle bahar günlerinde görüldüğü vurgulanmıştır.
Osmanlı kroniklerinden Behişti Tarihi’nde gökkuşağı, evrenin kurduğu bir yay olarak betimlenir: “…Felek kurdı kavs-ı kuzahdan kemân…”Gelibolulu (ö. 1600) ise Künhü’l-Ahbar adlı eserinde gökkuşağını köprü ve kemer gibi mimari eserlerin büyüklüğünü tasvir etmek için kullanmıştır: “…Öyle cisr-i kavs-i kuzaha nisbet…”. Evliya Çelebi (ö.1682) de gökkuşağını aynı teşbihte kullanmıştır. Sultan II. Bayezid’in Kızılırmak üzerine yaptığı köprünün kavislerini anlatırken: “Şehr-i Osmâncık’da Kızılırmak üzre on tokuz kemer bir cisr binâ etdi. Ve Sarhan diyârında nehr-i Gedüz üzre on tokuz tâk-ı nüh-tâk bir cisr inşâ etmişdir kim meşhûr-ı âfâk kavs-ı kuzahdan nişân verir bir köprüdür.”. Veya başka bir mimari eserin kemerlerini aktarırken “her sütûn üzre seng-i gûnâ-gûndan kemerler var kim her biri kavs-ı kuzahdan nişân verir” tasvirini yapmıştır. Evliya yaptığı bir teşbihte gökkuşağının kavisli ve dairesel olduğunu vurgulamaktadır: “…meşhed-i İmâm Alî mahallinden bir nûr zâhir olup cânib-i kıbleye kavs-ı kuzah gibi müdevver çekilüp tâ Hazret-i Risâlet-penâhın kabr-i şerîfi üzre bir ucu nihâyet bulup…”
Gökkuşağı ve haleyle ilgili popüler yorumlara melhame literatürü ile devam edelim. Melhamelerde gökkuşağı ve hale de gelecekle ilgili haber veren işaretlerden kabul edilmiştir. Yılın her ayı içinde bu iki meteorolojik olayın görülmesine dair yorumlamalar değişiklik göstermektedir. Giriş bölümünde isimlerinden bahsedilen melhame kitaplarında yorumlar birbirine benzerlik gösterdiği için bu tezde sadece Osmanlı melhame kültürünün ilk eseri olan Yazıcı Salih’in (ö. 15. yy) Kitab-ı Şemsiyye’sindeki yorumlar incelenecektir.
Kitab-ı Şemsiyye’ye göre ekim ayında Güneş halesi (ağıllanması) olursa vezir öldürülür, ülkede asayiş ve emniyet olur. Ay ağıllanırsa su az olur ama kıtlık olmaz ancak kamuda fitne çok olur. Bu ayda gök kuşağı batıda gözükse erzak ve ürünlerde bolluk olur sultan adil olur. Eğer doğuda gözükürse kıtlık ve fitne çok olur. Kasım ayında Güneş ağıllansa kıtlık olur, padişahlar öfkeli olur. Ay ağıllansa savaş çok olur ama ürünlerde bolluk, ülkelerde emniyet olur. Bu ayda gökkuşağı olursa kış sert geçer, veba ve yağmur çok olur. Aralık ayında Güneş ağıllansa kış sert olur, hayvan ölümü çok olur. Ay ağıllansa ürün çok olur. Ocak ayında Güneş ağıllansa yaz sıcak olur, erzaklar kırılır ve asayiş bozulur. Ay ağıllansa yağmurlar bereketli olur ama kış sert geçer. Gök kuşağı olsa ekin bol olur ama çok ağaç kurur. Eğer batıda olursa buğday iyi olur. Şubat ayında Güneş ağıllansa boğaz ağrıları çok olur ve yağmur ve ekin çok olur. Ay ağıllansa kış ve yemişler çok olur ama sonunda hastalık çok olur. Gök kuşağı doğudan görünse doğu beyleri sultana başkaldırır ve batıdan görünse mağrip ülkeleri perişan olur. Korku ve kıtlık artar. Mart ayında Güneş ağıllansa yıl bolluk bereket içinde olur. Ay ağıllansa bir ulu kişi ölür. Gök kuşağı doğuda olursa iki devlet arasında savaş olur. Batıda olsa üç yıl kıtlık olur. Bazı ülkelerde şehirler tahrip olur. Nisan ayında Güneş ağıllansa fitne fücur çok olur, zulüm artar. Ekinlere afet erişir. Ay ağıllansa hububat artar ve su çok olur. Gökkuşağı doğuda olursa kış sert olur. Eğer güneyde olursa bazı illerde hastalık çok olur. Mayıs ayında Güneş ağılansa fitne çok olur. Gök kuşağı doğuda görülürse koyun, sığır ve atlar kırılır, savaş çok olur. Hastalık çok olur. Haziran’da Güneş ağıllansa Rum ilinde kızlık olur. Arpa çok olur, gemiler batar. Ay ağıllansa yağmur çok olur, bolluk olur ama hastalık da çok olur. Temmuz’da Güneş ağıllansa hastalık çok olur. Ay ağıllansa yağmur çok olur, yazın sıcak olur. Gök kuşağı olsa sıcaklık artar, ölümlü hastalıklar yayılır. Eylül’de Güneş ağıllansa eşkıyalık çok olur. Ay ağıllansa yağış ve nebatat az olur. Gök kuşağı olursa doğuda ucuzluk olur. Görüldüğü üzere gökkuşağı ve halenin farklı aylarda görülmesine göre değişen yorumlamalar vardır.

Bilimsel Yorumlar
Osmanlı’da gökkuşağı ile ilgili bilimsel yorumlara geçmeden önce Taşköprülüzade Ahmed Efendi’nin (ö. 1561) Mevzuatu’l-Ulum adlı eserinde gökkuşağı çalışmalarını ayrı bir bilim dalı olarak nitelendirdiğini belirtmekte fayda vardır. Kavs-ı kuzah ilmi başlığıyla anılan bu alan, gökkuşağının oluşumundan, kaybolmasından, renklerinden, gündüzün ve yağmurun ardından görünmesinden, çoğunlukla gündüz bazen de Ay ışığında görülmesinden, yağışlı havalarda görülmesinden ve buna benzer hallerden bahseden bir ilim dalı olarak tanımlanmıştır.
Ülkemizde ve muhtelif İslam coğrafyasındaki yazma eserlerin kataloglarının kullanıcıların hizmetine sunulduğu yazmalar.gov.tr sitesinden elde edilen sonuçlara göre Osmanlı döneminde gökkuşağı ve hale ile ilgili yazılmış risaleler aşağıdaki gibidir:
1) Nalband-zâde Hüsâm ed-dîn Tôkâtî – Risâle fî Kavsi Kuzah
2) Hocazade – Risâle fî Ma’rifeti Kavsi Kuzah
3) Sinân Paşa Yûsuf b. Hızır Bey – Hâşiye alâ Risâle fî Kavsi Kuzah
4) Mollazade – Risâle fî Kavsi Kuzah ve Sebebi’l-İhsas
Bu eserler, II. Mehmed döneminde Arapça olarak telif edilmiştir. Ayrıca 16. yüzyıl müellifi Mirim Çelebi’nin (ö. 1525) Risale fi’l-Hale ve Kavs Kuzah, 18. yüzyıl müelliflerinden Nebiefendizade’nin (ö. 17.yy) Risale fi Kavs Kuzah adlı eserleri de bu alanda yazılmış diğer risaleler olsa da yazmalar.gov.tr sitesinde bulunamamıştır. Bu risaleler Kadızade-i Rumi’nin (ö. 1436) Şerhu Mulahhas fi’l-Hey’e adlı eserinin bazı bölümlerinin yeniden çalışılmış halidir.
Osmanlı’da gökkuşağı ve hale üzerine yapılan çalışmalarda Mirim Çelebi’nin eseri önemli yer tutmaktadır. Risale fi Kavs Kuzah ve’l-Hale isimli bu eser baştan sona gökkuşağı ile ilgili değildir. Mirim Çelebi bu eserde genel optik konularından bahsetmiş ve eserin son bölümlerinde gökkuşağı ve haleyi açıklamıştır. Mirim Çelebi gökkuşağına girmeden önceki bölümde renklerin nasıl oluştuğu ile ilgili açıklamalar yapar. Zaten renklerin oluşumunda hem İbn Sina hem de İbnu’l-Heysem’in görüşlerini devam ettirmiştir. Onlara göre renkler suya yansıyan ışık huzmelerinin bir kısmı suya nüfuz ederken diğer bir kısmı da yansıdığı için renk yaylarını oluşturmaktadır. Ancak Mirim Çelebi, ışık kaynağının gücüne göre renklerin de değişebileceğini vurgulamaktadır. Ayrıca gökkuşağı konusuna girince bu renk yaylarının ya da renk şeritlerinin birbirlerine yakın çeşitli renklerden oluştuğunu ve bunların ortaya çıkma nedeninin de, yansıma ve kırılmayla göze ulaşma kuvvetlerinin farklı olması olduğunu ileri sürmektedir.
16. yüzyıl müellifi Hocazade de Risale fi Mağrifeti Kavs Kuzah adlı risalesinde gökkuşağının oluşumunu aktarırken ışık saçan bir şeyden (mudi’) ışığın kavis şeklindeki yansıma yüzeyinin (sathu’l-mir’at) üzerine yansıyan (in’ikas) ışın doğrusu (hattu’ş-şia) ve gören kişinin açısına göre parçacıkların (ecza) tepkisi ile gökkuşağının oluşup renklendiğini açıklamaktadır. Mollazade’nin Risâle fî Kavsi Kuzah ve Sebebi’l-İhsas risalesinde ise gökkuşağının açıklanması diğerleriyle benzer nitelikler taşımakla birlikte Güneş’in konumu ve ondan gelen ışın doğrularının parçacıklara yansıyan açısıyla oluştuğunu belirtir.
Hale konusunda ise Mirim Çelebi, halenin Ay ya da parlak bir yıldızın etrafında ortaya çıkan tam ya da eksik beyaz halkaya verilen ad olduğunu söylemektedir. Ona göre son derece ince olan bu beyaz halka eğer Ay’ın etrafında bir bulut olmaması durumunda görünmeyecektir. Gökkuşağı ve hale ile ilgili bilgileri Osmanlı döneminde hem halk hem de saray nezdinde çok okunan Acaibu’l-Mahlûkat adlı eserlerde de görmekteyiz. Önce 16. yüzyılda yaşamış Rukneddin Ahmed’in Acaib’indeki gökkuşağı tanımını alalım: Önce gökkuşağı kelimesinin halkın yabancı dilde niran ve Türkçe’de eleğimsağma dediklerini aktarır. Ardından gökkuşağının Güneş’in önündeki su damlalarının oluşturduğu daire şeklinde yansıma ile oluştuğu aktarılmıştır: “Şol güneş zerreleri bigi kim ne aşağa iner ve ne yukaru çıkar söyle bir dâyire gibi vâki‘ olur…” Güneşe yakın olan damlalar kızıl sarıya, biraz uzak olan yeşile döner. Ayrıca gökkuşağının Güneş’in karşısında olduğunu da belirtir ama dairenin tam görülemediğini de söylemektedir:
“…bu Güneşe mukâbil olur eger şems maşrık tarafında olsa bu mağrib tarafında olur, veyahud bi’l-‘akis olur ve hem bu kavs-i kuzah dâyimâ tamâm olmaz…” Gökkuşağı ile ilgili deney önerisinde bulunan yazar, Güneş ışığının içeri düştüğü oda gibi yerde ışığın girdiği yere suyu saçınca oluşan renkli şeyin gökkuşağının aynısı olduğunu da söyler: “…sahrâda bir ev dut dört yanın muhkem eyle hiç aydın girmeye ve dahı Güneşe karşu yirden bir delük aç tâ ki Güneş içerü düşe, dahı ağzuna su al ol delükden giren Güneşe saç tâ ki göresin ki nice dürlü reng hâsıl olur dâyire seklinde kavs-i kuzah ana i‘tibâr idesin.” Yazar gökkuşağı tanımının ardından Ay’ın dolunay halinde ve hava yağmurlu ise hale görüldüğünü ve muhtemelen yine aynı sebepten oluştuğunu söylemektedir.

Geç dönem diyebileceğimiz ve 18. yüzyılda telif edilmiş Acaibu’l-Mahlûkat adlı eserde Muhammed Şakir Nasani hale ve gökkuşağını:
Hale ziyadır ki kamerin etrafında müctemi’ olub halka gibi ihata eder. Sebebi … ecza-yi sakıle sağıra havada peyda olub refik ve latif anim ol ecza ihata eder ki letafiyeti olmağla altında olan ziyayı besar derk itmeğe mani olmaz. Zira zav’-i basar ve gayrı kaçan bir musaykal nesneye müsadif olsa ol musaykaldan mun’akis olur ahirde görünür eger cihet-i kamer cihet-i muziye muhalif ise kamerin zav’i görünür kendü görünmez. Eger cihet-i mukabileden ise kamerin cirmi dahi görünüb hale mani’ olmaz. Burada halenin tanımı daha etraflıca yapılmıştır. Nasani, Ay ışığının parlak bir nesneye tesadüf etmesiyle oluştuğunu belirtmiştir. Ayrıca Ay’ın ciheti görünmeyip ışığı görünse de hale olur Ay’ın kendisi görünmese de hale olur demektedir.
Amma kavs-i kuzah şemsin hilafı tarafında ecza-yı mâiye-yi şeffafe olur yağmurdan yahud hudus-i buhardan şems küşade ve ufk-i mukabile garib olub ol ecza-i şeffafenin ardında cism-i kesif olur. Cebel ve sehab muzlim gibi kaçan nazır-ı şems istidbar itse zav’ı şems zav’-ı evvelinin duni olur ecza-i sığar olduğuçün cüz’lerin her biri şemsi şeklinde dune müeddi ider ol sebeb ile nümayan olur sebeb-i istidadası eczanın müstediran hudusudur. Merkez cürm-i şemsi daire itsin ki felekini muhit ola. Ol ecza-yı daire-i müsameh olur ve elvanı dahi mühtelif olur. levn-i mir’at ile levn-i şems terkibi hasebiyle muhtelifetu’l-elvan olur. Bazı benfesici ve bazı erguvani galib evkatda üç dürlü renk olur. Bazı evkatda sarı görünür. eger ecza-yı sakıle ki yağmurdan ve buhardan sonra hadis ola ve rasinede cism-i kesif olmazsa kavs olmaz. Zira ecza-yı şeffafede zav’ basar-ı hulul ider. Lakin mün’akis olmaz bazıları eydür sebeb-i ihtilaf-i elvani şemsin gurb ve buuduna göredir. Şems garib olsa ahmer görünür. baid olsa sarı görünür. Ziyade baid olsa erguvani görünür. Eger abi görünen safra ve erguvani ve benfesiciden mürekkebdür.
Gökkuşağını tarif ederken ise Güneş’in aksine olduğunu ve şeffaf su damlacıklarından oluştuğunu belirtir. Bu zerrecikler küçük olduğu gibi Güneş ışınının etkisiyle dairesel olur, dairenin ortasında Güneş’in kendisi olur. Zerrecikler yoğun olmazsa gökkuşağı olmaz. Renkler ise Güneş’in zerreciklere olan uzaklığıyla alakalıdır. Güneşe yakın olanlar kırmızı, uzak olanlar ise sarı renklidir. Çok uzak olursa ergüvani renk olur.
Bu eserle çağdaş başka bir eser olan Marifetname’de ise İbrahim Hakkı (ö. 1780), gökkuşağını Acaibu’l-Mahlukat’ta geçen tarifler gibi tanımlamıştır. Erzurumlu da diğerleri gibi gökkuşağını Güneş ışınlarının zerrelerde oluşturduğu yansımanın renklenmesi olarak yorumlamıştır. Ayrıca gökkuşağında Güneş’in kendisinin yansıması olamayacağını ise zerreciklerin küçüklüğüne bağlamıştır. Bu zerreciklerin olduğu dairenin az kısmı renkleri yansıtmakta ve bu yansıma Güneş’in ufuk üzerinde yükselmesiyle azalmakta; alçalmasıyla da artmaktadır. Erzurumlu gökkuşağının renklerinin oluşumunu da yine kendisinden öncekiler gibi zerreciklerin Güneş’e olan uzaklığına bağlamıştır. Ayrıca dolunay evresindeki Ay ışığında da gökkuşağı oluşumunu gördüğünü belirtir:
Erzurumlu hâleyi de yansıma fikriyle açıklamıştır. Yazara göre hâleye bakan kişinin konumu ve zerrelerden yansıyan ışın doğrularının açııs çok önemlidir. Ayrıca zerreler küçük olduğundan Ay’ın sadece ışığı yansır, şekli ve görüntüsü yansıyamaz. Hâle havanın rutubetli olduğu zamanda görüldüğünden yazara göre bu yağmura işaret eder. Yine yazara göre aynı esnada birden fazla hâle görülebilir. Bu da yine havadaki bulutlara yani neme bağlıdır.
Erzurumlu ayrıca Güneş’in halesinden bahsetmiş ve nasıl oluştuğunu da eklemiştir. Bunu da İbn Sina’nın kitabından iktibas yaparak açıklamıştır. Erzurumlu’ya göre Güneş halesinin az görülmesinin sebebi, Güneş’in hararet tesirinin fazla olmasından kaynaklı ince bulutların havaya karışmasıdır. Hatta Erzurumlu, Güneş halesinin yıllarca görülmediğini de çok yaşlı bir adamın ağzından verdiği örnekle açıklar:
“Bu değersiz yazar, bu kitabı yazmaktan bir yıl önce, Pasin ovasında, ilkbahar sonunda, öğle vaktinde, tam Güneş halesini dostlarla hayret ederek gözlemlerken, bizimle birlikte yüz kırk iki yaşında bir ihtiyar bulunup, o dahi haleye şaşkınlıkla bakıp
“Ben bu yaşıma geldim. Çok acayiplikler görmüşüm. Ömrüm içinde Güneş’in harman eylediğini görmemiştim. Şimdi bunu dahi seyrettim” demiştir.
Buraya kadar aktardığımız bilimsel yorumların popüler yorumlara etkisi olup olmadığına bakıldığında gökkuşağının renklerini oluşturan kavsın popüler yorumlarda bir temsil veya bir işaret olarak yorumlandığı görülmektedir. Popüler yorumlarda gökkuşağı edebi bir tasvirden farklı bir başka huviyet elde etmemiştir.
Avrupa’da gökkuşağı ve hale ile ilgili açıklamalara bakıldığında gökkuşağının doğru açıklaması Kemaluddin el-Farisi ile aynı tarihlerde (14. yüzyıl) yaşamış Freiberg’li Theodoric tarafından bulunmuştur. Osmanlıların belirttiği gökkuşağı açıklamaları el-Farisi’yi takip ettiğinden bilimsel olarak doğru çizgidedir. Ancak Avrupa’da bununla yetinilmemiş 17. yüzyılda Hollandalı astronom Hollestein’li Samual C. Kechel tarafından yapılan gözlemlerle halenin geometrik ölçümleri yapılmıştır.
Rüzgâr ve Fırtına
Rüzgar nedir, fırtına nedir ?
Kökeni Farsça olan rüzgâr çoğu Osmanlı metinlerinde “yel” veya “yil” olarak kullanılmıştır. Bazen Farsça “bad” ve Arapça “riyh” kelimeleri de kullanılmıştır. Kamus-i Türki ve diğer kamuslarda rüzgâr kelimesi “zaman, vakit veya âlem” anlamlarını da aktarır. Ancak Ş. Sami, rüzgâr kelimesinin aslının Farsça olmasına rağmen Farsçada bu kelimenin asıl manasıyla hiç alakasının olmadığını belirtir. Osmanlıların lügatinde rüzgârın estiği istikamete ve etkilerine göre farklı isimlendirmeler mevcuttur. Bu isimlendirmeler aşağıda detaylıca incelenecektir.
Popüler Yorumlar
Rüzgâr ile ilgili popüler yorumlara bakıldığında aşağıda aktarılacak örneklerden bu fenomenlerin manevi bir ikaz şeklinde yorumlandığı anlaşılacaktır.
İşit şimdi fırtınanın aslını
Oluşunu gelişini faslını

Heybetle gemiye dalga bindirir

Sürer atı istemediği yola
Hak bilir, sonunda ne işler ola
Ya batırır denizde, ya vurur taşa

Eğer bir limana girer ise kurtulur
Tövbe eder her şeye asiliğini unutur.
Piri Reis fırtınanın gemilere nasıl zarar vereceğini vurgulamış ve fırtına sebebiyle insanların asiliğini unutup tövbe edeceğini belirtmiştir. Buna benzer bir başka yorum da Peçevi’den gelmiştir. Peçevi, Arapzade adlı Mısır’a atanan kadının akıbetinden bahseder. Yolda gemiyle seyahat ederken fal bakan Arapzade, geminin fırtınaya tutulacağına dair anlam çıkarılacak ayete denk gelir. Kendisi bunu kabul etmese de yolda fırtına kopmuş ve Arapzade bu fırtınada boğulmuştur. Peçevi’ye göre bu fırtına Allah’ın takdiri olduğu gibi Arapzade’nin evliyayı sevmemesi nedeniyle böyle bir akıbete müstahak olduğunu vurgular.
Ayrıca bazı Osmanlı kroniklerinde rüzgâra farklı anlamlar yüklendiği görülmüştür. Lütfi Paşa, İspanyolların Cezayir’e saldırdığı ve Gazi Hasan Paşa’nın müdafaa ettiği savaş sırasında “…takdir-i Rabbani ve emr-i sübhani ile canib-i şimalden bir ‘acib rüzgâr tufan zahir olub ve yağmur yağub derya yüzi karanuluk olub muhkem rüzgâr esdiki göz açdurmayub ve tedarike mecalleri kalmayub küffarın eger karada ve eger deryada başları kayusı oldı” diyerek Tanrı’nın takdiriyle esen sert rüzgarın “düşman” askerlerine sıkıntı yarattığını aktarmıştır. Selaniki Tarihi’nde Mart 1511 yılında gerçekleşen bir fırtına hadisesi: “Azim fırtınalar ile bir gün ve bir gice kâmil şiddet ile baran-ı bi-payan yağdı, mehabet üzre yetmiş dört def’a yıldırım indi.” Yine Selaniki, rüzgârın esiş hızının “hikmet-i İlahi” olduğunu vurguluyor: “rüzgâr lodos olmakla muvafıkdur deyü salup, hikmet-i Bari rüzgâr gerçi muvafık amma ziyade esip…”
Selaniki, eserinde “rüzgâr”ı sık sık talih veya iyi durum olarak kullanır. Ve bu durumun bozulmasını “tagayyurat-ı rüzgâr” ibaresiyle ve “ehl-i rüzgâr” ile de iyi durumda olan kişileri aktarır. Selaniki Tarihi’nde de olduğu gibi bazı Osmanlı kroniklerinde rüzgâr, bir süreci veya zamanı temsil etmektedir. Örneğin Behişti Tarihi’nde “ber-geşte-i rüzgâr” ibaresi durumun tersine dönmesi mahiyetinde kullanılmıştır. Behişti;
“Mażmûn-ı vahy-i münezzel ve mefhûm-ı kelâm-ı ma'[m]ûl-ı manṭûkî oldur ki takallüb-i rûzgâr ve te’âkub-ı leyl ü nehâr âlemi ber-karâr eylemez” cümlesiyle Kur’an’a atıf yaparak rüzgârın değişmesinin ve gecenin gündüzü takip etmesinin âlemi oluşturduğunu belirtir. Behişti, eserinin başka yerinde ise rüzgârı bir felaket olarak kullanır ve bununla ilgili ayet verir: “Fe-erselnâ ‘aleyhim rîhan sarsaran fî-eyyâmin nehisâtin” mısdâkınca bu nikbet görüp, ol sâhib-devlet fursat fevt itdügine gâyet melâlet çeküp…”
Behişti başka bir olayda ise Osmanlı donanması için rüzgârın yardım ettiğini belirtir. Gelibolulu, eserinde bir savaşta rüzgârın Osmanlı donanmasına yardım ettiği ve düşman üzerine galip geldiğini aktarır: “Âhir inâyet-i Bâri yârî kılub, nusret rüzgârı ‘asâkir-i İslâm üzerine esdi. Küffâr gemileri ve cengcileri kesr u inhizâmla zevâlin buldı.” Gelibolulu da bu eserinde diğer Osmanlı kronikleri gibi rüzgârın Allah’ın istemesiyle olduğunu defalarca vurgular.
Buraya kadar incelediğimiz yorumlara bakıldığında rüzgarın dini referanslı yorumlandığı göze rahatlıkla çarpmaktadır. Çünkü rüzgarın estiği vakit doğa ve insanlar üzerinde kuvvetli bir etkisi olduğu gibi bu etkiye mistik bir anlam yüklemek doğaldır. Kur’an’da da kendisine sıkça atıf yapılan fenomenlerden biri olması da rüzgarın nasıl yorumlanması gerektiğine dair yol çizmektedir.
Bilimsel Yorumlar
Rüzgâr fenomenine dair bilimsel açıklamalarda çok fazla çeşitlilik olmamaktadır. Çünkü o dönemde kabul gören açıklamalar yeterli kabul edildiğinden birçok yazar müstakil olarak rüzgarın nasıl oluştuğuna değinmemiştir.
Rüzgâr fenomeninin bilimsel yorumu için yine Acaibu’l-Mahlûkat adlı kitaplarda nasıl geçtiği örneklerle açıklanacaktır. Zaman sırasına göre ilklerden olan Rükneddin b. Ahmed rüzgârın sadece havada olduğunu ve rüzgarı havanın hareketlenmesi olarak açıklamıştır. Rüzgârın oluşum nedenini ise buharın toplanıp yoğunlaşması ya da bulutun bir yerden diğerine hareket etmesi şeklinde ifade etmiştir. Rüzgârın başı ve sonu olmadığını ve her şeyi etkileyebildiği için padişaha benzetmiştir: “Dahı bil ki yil pâdişâhdur ki ne evveli bellü ve ne âhiri bellüdür ve ne ortası ve ne sureti gözikür, cemi‘ nesneye irişür.”
18. yüzyılda yaşamış Şakir Nasani de rüzgârın oluşumunu biraz daha açıklayıcı ifade eder:
Yeller havanın temevvücünden hâsıl olur. Tesir-i şemsden hâsıl olan duhanlar tabaka-i barideye vasıl oldukda ya harareti bürudet ile münkesir ola yahud olmayub baki ola. Eger harareti münkesir olursa kesafeti tahsil idüb nüzül-i kasd ider. Ol sebeb ile temevvüc hâsıl olur ve riyh hâsıl olur. Kâh olur ki ol duhanlar hava-yı mütehallil olub bir tarafdan bir tarafa hareket ider riyh hadis olur. Sebeb-i tahallili duhan muhrec muavveceden çıkar. Yahud riyah nazelehu suud-i mustakimeden men’ ider.
Yazara göre rüzgâr, havanın dalgalanmasıdır. Güneş nedeniyle oluşup yükselen buharlar soğuk hava tabakası tarafından kesilince tekrar aşağı doğru inmeye başladığında havada bir dalgalanma oluşur. Bu buharlar çözülmüş olduğundan hareket edecektir. Piri Reis’in Kitab-ı Bahriye’sinde denizciler için hayati önemde olduğundan rüzgârla ilgili detaylı bilgi verilmiştir. Bu bilgilerden birisi de fırtınanın kopuş nedenlerinden birisi olarak yıldızın doğuşunu göstermesidir. Bu yorumun benzeri Arap coğrafyacılarda vardır.
“Bir yıldız doğar ki gün değişir
O yıldız dolup tamam olunca, işler
korkunç olur çünkü fırtına başlar.”
Piri Reis rüzgâr çeşitlerini yönlere göre isimlendirmekte ve 32 adet olduğunu belirtmektedir. Bunların içinde önemlileri Karayel, Şoluk, Lodos ve Poyraz’dır. 16. yüzyıl Osmanlı coğrafyacı-bilginlerinden Muvakkit Mustafa’nın Tuhfetü’z-Zaman adlı eserinde otuz iki adet rüzgâr olduğu bildirilir ama meşhur olanların dört adet olduğu vurgulanır. Bu dört rüzgardan kuzeyden esenin poyraz “püryaz” olduğu, güneyden esenin lodos olduğu, saba rüzgarının doğudan debür yelinin ise batıdan estiği belirtilir. Bu iktibasta Osmanlı’da yel/rüzgâr isimlerinin yönlere göre adlandırıldığı görülmektedir. Daha sonra yazar rüzgârların özelliklerine geçerek “yeller ki vardur kimi bulutlar sürer ve kimi bulutlar taġıdur ve kimi yine cem’ ėder ve kimi sığır südin çıkarır ve kimi ağaçlar yaprağın bitürür ve kimi yemişler bitürür ve kimisi yapraklar döker.” Ardından Muvakkit, her rüzgâr türünün doğaya ve insanlara ne gibi etkide bulunduğunu uzun uzun aktarır.

Seydi Ali Reis de Kitabu’l-Muhit adlı eserinde sekiz adet rüzgârın pusula yönleri ile taksim edildiğini bildirmekte ve gemicilere hangi rüzgârın hangi yönden estiğini bilmeleri gerektiği hususunda ikazda bulunmaktadır. Eğer rüzgârın ne olduğu kestirilemezse pusulaya müracaat edilmesini salık verir. Böylece gemi nereye gidecekse o rüzgâra doğru yönelir. “…yani rüzgâr taraf-ı cenubdan olup semt-i canib şimale ise taraf-ı Rum olup ve eger rüzgâr canib-i şimalden olup semt-i taraf cenube ise Arab yakası olur sairleri dadı bundan kıyas oluna. Ayrıca Seydi Ali Reis “lodos”, “kıble”, “keşişleme”, “furyas” (poyraz), “karayel” gibi farklı yönden esen rüzgârların şiddetine göre gemicilere belli başlı uyarılarda bulunmakta ve bu rüzgârların sırayla ve kendi zamana göre estiğini belirtmektedir.
Bir başka 18. yüzyıl müellifi olan Kâtip Çelebi’nin rüzgârın oluşum tanımı Acaibu’l-Mahlukattakiler gibidir. Rüzgârın oluşma sebebinin soğuk hava olduğunu belirtir. Ayrıca:
“Asıl rüzgârlar Araplara göre dörttür: kuzey, güneyi ön ve arka rüzgârlardır. Bazıları ise bunu yıldız adlarıyla isimlendirirler. Fecr-i sanide doğan yıldızlardan büyük olan her yıldızın doğma anında o toprakta rüzgâr güçlü olur. Rum denizlerinde (Akdeniz) Kameri ayların başına rastlayan rüzgâr, fırtına olur. Ay’ın burçlar kuşağındaki konumuna göre rüzgârların şiddeti değişir. Denizciler yıldızın doğma anında sefere çıkmazlar çünkü yukarıda bahsedildiği gibi rüzgâr sert eser.”
Osmanlı müelliflerinin bu alıntılarına baktığımızda İbn Macid (ö. 16. yy başları) adlı Arap denizcinin Kitâbü’l-Fevâid fî Usûli ‘ilmi’l-bahr ve’l-kavâ’id eserinde bu rüzgarların gemicilere yön belirlemesine dair yaptığı açıklama ile benzerlik göstermektedir.
Buraya kadar aktarılan bilimsel yorumlara baktığımızda rüzgarın özellikle denizcilik biliminde önemi ortaya çıkmaktadır. Bu noktada gemicilerin rüzgarın yönünü tahmin etmek kadar astronoımi ve haritacılık bilgisine de sahip olması önemlidir. Eserlerinde alıntı yaptığımız denizci bilginlerin hem astronomi hem de coğrafya bilgisinin elzem olduğunu ısrar etmelerinin nedeni de budur.
Bulut ve Yağışlar
Osmanlı metinlerinde bulut, bazen Farsça “ebr” veya Arapça “sehab” kelimeleriyle kullanılmıştır. Yağmur ise Farsça “baran” veya Arapça “matar”; kar ise Arapça “selc” veya Farsça “berf” çiğ ve kırağı ise Farsça “jale” kelimeleriyle kullanılmıştır.
Popüler Yorumlar
15. yüzyıl müelliflerinden Ahmed Bican eseri Dürr-i Meknun’da yağmurun çok yağmasını toplumun ahlaki kuralları çiğnemesinden ötürü meydana geldiğini aktarır: “Zira o zamanın halkı eşer olup haşir ve neşir, katlarında bir efsane ola. İlmin sözlerini kabul etmeyeler. Ol sebebden ulema mağlup, ehl-i bid’at galib ola. Vakitsiz yağmurlar … çok ola.” Osmanlı kronik metinleri yağmur ve sellerle oluşan tahribat ve can ve mal kayıpları hakkında oldukça fazla veriye sahiptir. Özellikle Osmanlı ordusunun sefere çıkma mevsiminin kış sonu ve bahar aylarına tesadüf etmesi sebebiyle ordunun ve bölge halkının yoğun yağmur ve sellerden çok fazla etkilendiği bu kroniklerde sıkça aktarılmaktadır. Örnek olarak Lütfi Paşa I. Süleyman’ın Budin Seferi başlangıcında ordunun Halkalı muhitindeyken uğradığı yağmur ve sel felaketini şöyle aktarır:
“Ve ol gün Halkalu nam peykare konub ittifakı ol gice yatsu vaktinden sonra heva mütegayyır olub ra’d u berk şakıyub yağmur yağub bir ‘azim sil gelüb ol Halkalu deresine sıgmayub etraflara yayılub derya misal olıcak ol seyl-i ‘azim önünde bulduğın eger atdır ve eğer adamdır ve eğer çadırdır ve eğer odakdır ve eğer gayrıdır, ve’l-hâsıl seyl kolayına konanların ekseriya ve niçesinin esbablann alub ve kendülerin helak ve niçe atlan ve develeri yuvallayub ve niçeleri ‘uryan kurtulub ve nicelerin toğru denize gönderdi.”
Lütfi Paşa, İspanyolların Cezayir’e saldırdığı ve Gazi Hasan Paşa’nın müdafaa ettiği savaş sırasında “takdir-i Rabbani ve emr-i sübhani ile canib-i şimalden bir ‘acib rüzgâr tufan zahir olub ve yağmur yağub derya yüzi karanuluk olub muhkem rüzgâr esdiki göz açdurmayub ve tedarike mecalleri kalmayub küffarın eger karada ve eger deryada başları kayusı oldı” diyerek Tanrı’nın takdiriyle yağan yağmurun “düşman” askerlerine sıkıntı yarattığını aktarmıştır. Lütfi Paşa Nil’in doğduğu yeri ve Nil’in suyunun nasıl yükseldiğini aktarırken üç ay süren aralıksız yağmurdan bahseder: “Ve çün Haziran gurresi ola, Ağustosun ahiri olunca işbu üç ayda ol vilayetlerde temam gice ve gündüz muttasıl yağmurlar yağub siller olur ki, afıa Nil baran dirler. İşbu Nil ayağıdır ol yağmurlar sebebi iledir kim, işbu Nil’in taşması iki ayda canib-i Mısr’a gelüb yatur.”
Abdi Tarihi’nde İstanbul’da 1141 senesinde Muharrem ayının (Ağustos 1728) ilk Cuma gününe tesadüf eden şiddetli bir yağmurdan oluşan büyük sel felaketini bir “musibet” olarak anlatılır. Evlerin çoğunun harap olduğunu aktarmıştır. Behişti Tarihi’nde de çok yağmur yağmasından kaynaklanan tufandan bahsedilir ve Galata’ya yıldırımın düşüşünü gökyüzünün ani felaketi olarak aktarır: “…nâ-gehânî każâ-yı âsmânî irişüp…” Yine aynı tarih kitabında yağmurun çokluğuyla gelen yıldırımdan bahsedilmekte ve birçok evin ve insanın perişan olduğunu belirtir: “Ve hem sene-i meẕkûrda (h. 892) temmûzun yigirmi dördinde Şabân ayınun yigirmi ikisinde yekşenbih gün yaġmur yaġup, sâika inüp, At-meydânı altında ṭop-otı maḫzenini ṭuṭışdurup, bî-nihâye evler ve âdemler helâk eyledi.”
Neşri’nin eserinde ise Sultan I. Murad’ın savaş öncesi duası ve ardından gelen yağmurun yağması “rahmet” olarak addedilmiştir: “Hemân âsumanı bulud ihata idüb, yağmur ruy ı zemini rahmete gark itdi ve tuman dahi leşker-i İslâm üzerinden kalkub, kâfir üzerine çökdi.” Eyyubi’nin Menakıb-ı Sultan Süleyman adlı eserinde yağmur, rüzgâr ve karın varlığında “hikmet” olduğu vurgulanır:
“Cemi’-i fi’li hikmet üzre üstad
Gerek baran gerek. selc gerek bad.”
Aynı eserde yağmur bulutlarının gelişi de Allah’ın emriyle olmaktadır:
“Olup bad-ı akime emr-i Yezdan
Ki süre her tarafdan ebr-i Baran”
Peçevi de Mohaç sahrasında yağmurun yağışını Tanrı’nın hikmeti olarak açıklar. “Yüce Tanrı’nın hikmeti ile öyle sert bir yağmur yağdı ki…” Ayrıca eserin başka yerinde ise yağmurun bastırmasını Tanrı’nın kaleyi almayı nasip etmediğinin işareti olarak belirtir: “Yüce Tanrı takdirinde o kalenin alınmasını nasip etmemiş. Kış soğukları da birden bastırarak yağmur ve kar her tarafı kapladı.” Evliya da “bârân-ı rahmet seyline yollar edüp İslâmbol içre beş yerde küşâde sarnıçlar matar-ı rahmet leb-ber-leb olurdu” cümlesiyle yağmuru rahmet sıfatıyla tanımlar.
Meteorolojik tahmin işlevini havi veriler içeren melhamelerde yağışlardan da bahsedilmektedir. Kitab-ı Şemsiyye’ye göre şubat ayında pusarık (sisli yağış) olsa çok hayvan kırılır. Martta pusarık olsa nebatat çok olur. Sert rüzgâr esse hayvan çok olur ama bitkilere afet erişir. Nisan’da dolu yağsa yemiş az olur veba olur. Pusarık olursa yemiş ve hayvanlara afet erişir ve veba olur. Mayıs’ta pusarık olsa iki ülke birbiriyle boğuşur. Ağustos’ta pusarık olsa beyler arasında savaş olur. Eylül’de pusarık olursa ülkeler düşman olur.
Buraya kadar popüler yorumlar ağırlıklı olarak dini referanslardan beslenen yorumları içermektedir. Yağışların yine Kur’an’da kendisine atıf yapılan bir fenomenlerden olması bunların tıpkı rüzgar gibi sadece Tanrısal iradeyle gerçekleştiği kabulü bilgisini ortaya koyar. Dini referanslarda yağmur Allah’ın lütfu olarak görüldüğünden “rahmet” sıfatıyla anılmaktadır.
Bilimsel Yorumlar
Osmanlı bilimsel literatüründe yağışların oluşumu ile ilgili muhtelif yorumlardan çoğunluğu aşağıdaki örneklerde de görüleceği üzere birbirine benzerlik göstermektedir. Osmanlı düşünürlerinin bu fenomenlere karşı geliştirdikleri yorumlamalar incelenirken zaman içinde görülen değişimlerin olup olmadığına bakıldığında yine bu yorumlamalarda süreklilik görülmektedir. 15. yüzyılda yaşamış Rukneddin Ahmed, Acaibu’l-Mahlûkat adlı eserinde yağmurun oluşumu hakkında Aristo çizgisinde yorum yapmıştır. Yazara göre yerden ve denizden yükselen buhar soğuk hava tabakasıyla karşılaştığında yoğunlaşmaya başlar. Bu yoğunlaşma sürecinde su damlacıkları birleşip damla olur ve yağmur olarak aşağı iner. Eğer yoğunlaşma güneş ve yıldızın etkisiyle yoğunluğunu kaybederse yağmur kesilir. Eğer buhar havada soğursa kar olur, soğuyup hareket etmeye devam ederse dolu, buhar az olursa çise olur.
16. yüzyıl müelliflerinden Muvakkit Mustafa yağmur damlalarının ebatlarının ve yağış sürelerinin önemli olduğunu vurgular. Yazara göre yağmur damlaları birleşip inseydi yeryüzü delik deşik olur ve bitkiler perişan olurdu. Eğer çok ince yağmış olsaydı bu kez canlıların derilerinin içine sızar ve onlara zarar verirdi. Yağmur sürekli yağarsa bitkiler zarar görürdü ve bu nedenle canlılar aç kalırdı. 18. yüzyılda yaşamış Muhammed Şakir Nasani’nin eserinde yukarıda bahsedilen Acaibu’l-Mahlûkat yorumunu tekrar eder:
Kaçan derya üzerine işrak ide buhar hâsıl olub çoh uruc ider. Buhar hava baride vasıl oldukda berdden kesafet tahsil idüb sehab olur. Andan yeller sehabları sürüb deryadan baid olan yerlere iletüb yağmurlar yağdurur. Ve uyun ve enhar hamil ider.
Marifetname’de yağmur, kar ve dolunun izah edilişi yukarıdaki yorumlarla benzerlik taşımaktadır. Erzurumlu aynı temellendirmeyi kırağı, çiy ve sisin oluşumunda da yapmaktadır. Erzurumlu’ya göre sis yoğunluğu ve harareti zayıf olduğundan soğuk tabakaya ulaşamadan yere iner ve bu esnada soğuk hala isabet etmediyse yeryüzünü örter. Aşağı inen bu buhar soğukla karşılaşırsa ufak ve berrak zerreler halinde donarsa bu kırağı olur. Ancak donmazsa ve damlalar halinde olursa bu da çiydir.
Yağışlar hakkındaki bilimsel yorumlamalarda öne çıkan açıklamalar bu yağışların nasıl oluştuğu hakkındadır. Bu açıklamaların hemen hepsinde bugünkü bilimsel açıklamalara benzer şekilde buharın yükselişi ve soğuk hava katmanında yoğunlaşıp inişi vurgulanmıştır.
Şimşek, Yıldırım ve Gök Gürültüsü
Osmanlı metinlerinde şimşek bazen Arapça “berk” kelimesiyle, gök gürültüsü de bazen “ra’d” kelimesiyle ve yıldırım ise bazen “sâika” kelimesiyle ifade edilmiştir.
Popüler Yorumlar
Osmanlı kroniklerinde “berk” askerleri tarif ederken kullanılır ve hızı ve şiddeti temsil etmektedir. Yine şimşek ve gök gürültüsü ateşli silahların savaş anındaki işlevinin heybetini temsil etmektedir. Selaniki, Tarih’inde yaşanmış bir şimşek, yıldırım ve gök gürültüsü olayını aktarır: “evza’-ı felekiyye ve ecram-ı ulviyyenin herekati bir vechile oldı ki hiç bir devrde görülmüş ve işidilmiş degil acib ü mehib’ berk-i hatıf ve sa’ikaya agaz eyleyüp gerdün-i gerdan güm güm gümleyip afak inlemeğe başladı. Azim fırtınalar ile bir gün ve bir gice kâmil şiddet ile baran-ı bi-payan yağdı, mehabet üzre yetmiş dört def’a yıldırım indi.” 1489’da Atmeydanı’ndaki bir kiliseye yıldırım düşmüş ve kilisenin mahzeninde barut dolu olduğu için infilak etmiş ve etrafa oldukça önemli zayiat vermiştir. Bu hadise birçok Osmanlı kroniklerinde geçmektedir. Memluklerin II. Bayezid döneminde Osmanlı sınırlarına saldırdığını haber alan Sultan, asker toplamak için hazırlık yaparken İstanbul’da sabah vakti yıldırımlar, yağmurlar ve yeller olmuş ve Sultan beklemeye karar vermiştir: “Bu hinde, Sultan Bayezid’e Beşiktaş’a çıkmazdan öndin bir gün sa’ikalar olub ‘ale’ssabah yeller esub yağmur yağdı.”
Muvakkit Mustafa da şimşek, yıldırım ve gök gürültüsünün Tanrı’nın emri ile vukuu bulduğunu belirtir: “ra’d u berk u sâika bu üçi Hak Teala hazretinin hikmetlerindendür” Evliya da şimşekin, yıldırımın ve gök gürültüsünün Tanrı’nın emri ile vuku bulduğunu belirtirken aynı zamanda bunların kesilmesini de insanların içten duası ile olabileceğini aktarır: “bî-emr-i Hudâ bir dipi ve boran ve zulumât ve ra‘d ve berk u sâika” ve “Hemân cümle hâzırûn, derûn-ı dilden ihlâs-ı şerîfe müdâvemet edince bi-emrillahi Te‘âlâ ân-ı vâhidde zulumât-ı semâ ref‘ olup hevâ küşâde olur, ra‘d u berk dahi münkatı‘ oldu”.
Melhamelerde şimşek, yıldırım ve gök gürlemesi de gelecek için tahminde bulunma işaretlerinden birisidir. Kitab-ı Şemsiyye’ye göre ekim ayının ilk 4 günü içinde gök gürlerse erzak çok olur, 5, 6, 7 günlerinde gürlerse yiyecek çok olur. 8, 9 günlerinde gürlerse savaş olur. 10 gününde gürlerse yiyecek bol olur. On birde gürlerse çekirge olur. 5’ten 30’uncu güne kadar gürlerse kış soğuk geçer. Veba çok olur. Gök gürlemesi gece çok olursa beyler arasında savaş çok olur. Kasımda gök gürlerse veba çok olur. Memlekette zulüm çok olur. Asayiş kalkar. Aralıkta gök gürlerse üzümden başka yemişlerde kıran olur. Kış sert olur ama yaz iyi geçer. Yıl ortasında savaş olur. Bu ay yıldırım düşse ucuzluk olur. Ocak’ta gök gürlerse memlekette hayır kalmaz. 10 ile 20 günleri arasında gürlerse kıtlık olur. 20-30 arasında olursa yağış çok olur, sonu ucuzluk olur. Bu ayda yıldırım olursa hastalık çok olur. Şubatta gök gürlerse hububat iyi olur. Eğer sert gürlerse bitkiler perişan olur. Yıldırım olursa ekin çok olur, yağışlar artar. Mart’ta yıldırım inerse hububat çok olur ama fitne ve öldürme de çok olur. Nisanda 4. gün gök gürlese Rum ilinde kıtlık olur. 7. gün gürlerse İstanbul’da kıtlık olur. 20-25. günler arası gürlerse kıtlık ve hastalık çok olur. 25-30 günlerde gürlerse ucuzluk olur. Şimşek olursa doğuda kıtlık olur. Batıda görünse o tarafta yağış çok olur. Kış sert geçer fitne çok olur. Mayısta gök gürlerse atlar kırılır. 25’ine kadar gürlerse çekirge olur. Ay sonunda gürlerse veba çok olur. Haziran’da gök gürlerse tahribat ve veba çok olur. Emniyet kalkar. Yıldırım olursa yağış kıt olur. Fitne ve kızlık çok olur. Temmuzda gök gürlerse bazı yerlerde düşmanlık çok olur. Son 10 günde gürlerse pamuk iyi olur. Şimşek olsa ucuzluk olur ama yılın başlarında savaşlar olur. Şimşek görünse harp çok olur. Ağustos’un 20’lerinde gök gürlerse ülkeler arası düşmanlık çoğalır. Yıldırım düşse yazın sıcak olur. Eylül’de 10-20 günleri arası gök gürlerse veba olur. 20-30 günleri arası gürlerse ucuzluk ve emniyet olur. Şimşek doğuda olursa emniyet yaygın olur.
Şimşek, yıldırım ve gök gürültüsü ile ilgili popüler yorumlamalara bakıldığında buaraya kadar incelediğimiz meteorolojik fenomenlerin hemen hepsinde olduğu gibi din kaynaklı etkinin merkezde olduğu anlaşılmaktadır. Hem görsel hem de işitsel etkisinin büyük olması bu fenomenlere dair yorumları etkilemiş ve bunları ya bir işaret olarak ya da felaket olarak görülmesine neden olmuştur.
Bilimsel Yorumlar
Osmanlı’da bilimler tasnifi yapan Taşköprülüzade’nin Mevzuatu’l-Ulum adlı eserinde Yağmur Yağmak İlmi (İlmu Nüzûli’l-Gays) başlığı altında müstakil bir ilim dalından bahsedilmektedir. Bu ilim dalı aslında bugünkü meteoroloji alanıyla aynı misyonu taşımaktadır. Taşköprülüzade’nin tanımında bu ilim dalıyla en çok Arapların uğraştığı bunun sebebinin de ihtiyaç olduğunu belirterek başlar ve şimşek, bulut ve rüzgârların haline bakılarak yağmur tahmininde bulunmak olarak tanımlar. Bu ilmin, tecrübe ile geliştiğini çünkü bulutların hallerinde sürekli farklılık olduğundan tahmin etme durumunda delillerin değiştiğinden bahseder. Çünkü bulutların şekil, renk ve yoğunlukları, yağmurun yağıp yağmayacağı hakkında delil sunmaktadır.
Acaib literatürüne baktığımızda Rukneddin Ahmed, eserinde ilk olarak yıldırımın izahıyla başlar ve yıldırımın bir ateş olduğunu ve ateş küresinden indiğini belirtir. Ardından toprak küresinin çeyreklik kısmı hariç gerisini su küresinin kapladığını ve onu da hava küresi ve onu da ateş küresi kaplamıştır. Ateş küresinin aynı zamanda Ay küresi olduğunu söyler. Ateş küresinden havaya ateş inse ve parlasa ona şimşek (berk) eğer toprağa kadar inse ona da yıldırım (saika) denir. Yıldırımın yere inmesinin yeri harap ettiğini vurgulayan yazara göre bunların sesine de gök gürültüsü (ra’d) denildiğini ekler. Gök gürültüsü olurken balıkların sudan çıkamadığını aksi halde sesten ötürü öleceklerini de ekler. Bu kısımda yazar Aristocu çizginin dışında, farklı bir yorum getirmiştir. Aristo ve İbn Sina’ya göre gök gürültüsü, yıldırım ve şimşek bulutların çarpışmasıyla husule gelmektedir.
Ali b. Abdurrahman Acaibu’l-Mahlûkat eserinde gök gürültüsü, şimşek ve yıldırımın oluşma sebepleri hakkında yaptığı açıklamalar Aristo çizgisindedir. Yazara göre Güneş’in tesiriyle yerden parçacıklar çözülür ve hararetten ötürü ateş parçalarıyla karışıp yükselmeye başlar. Ateş küresine ulaştığında bulutun içinde hapsolur ve bulut içinde sıkıştığı için çıkar ve çıkarken ses de çıkarır ve buna gök gürültüsü denir. Eğer bulut çok yoğunsa parçacıklar çıkamadığı için bulutun içinde ateş olur ki bu da şimşek ve yıldırımdır. Ama önce şimşeğin ışığı görünür ardından sesi işitilir. Saikayı ise yıldırım oku olarak tanımlayan Ali b. Abdurrahman onu ateşin kuvvetli hali olarak yorumlar ve ulaştığı yeri yaktığını belirtir. Ayrıca suya erişen yıldırımın suya hiçbir şey yapmasa da içindeki balıkları öldüreceğini, demiri eritse bile ağaca zarar vermeyeceğini de ekler.
Geç dönem müelliflerinden Şakir Nasani de eserinde bu fenomenleri açıklarken Aristo’yu ve onu takip edenleri (muhtemelen İbn Sina) takip ederek onların sözü gibi aktarır. Bulutların birbiriyle çarpışmasının veya birbirinin içine girmesinin sonucu olarak şimşek, yıldırım ve gök gürültüsünün oluştuğunu belirtir. Berk hukema eydür dirler ki sehabda birbirlerine muhtelit olan buhar ve duhan hararetleri baki ise suud kast ider. burudet tahmil itse nüzul kasd ider. Bu ihtilaf ile sehabi şiddet ile suhub ol temzıkde sada hâsıl olur ki ra’d dirler ve birbirlerini ziyade temzık ile mehakinden ateş-i şule virür latif ise berk kesif ise saika dirler. Kah ol mertebe galiz olur ki isabet itdügün ihrak ider. Asli latif olduğundan ancak isabet itdügün ihrak ider. hadide isabet itse zevb ider. Kah babda olan dokunub zevb ider ağacına zarar itmez. ra’d ve berk havada ikisi birden olur semada ra’ddan sonra sebebi budur ki hava ile beynimizde mesafe vardır.
Buraya kadar incelediğimiz bilimsel yorumlamalar, diğer fenomenlerde olduğu gibi yine birbirini tekrar eden açıklamalardan oluşmaktadır. Bütün meteorolojik fenomenlerde kullanılan Aristo’nun ısınma teorisi, burada da kullanılmıştır. Şimşek, yıldırım ve gök gürültüsünün Avrupa biliminde anlaşılması ise 17. yüzyılda William Gilbert’in manyetizma ve elektrik ile ilgili çalışmalarına kadar beklemek gerekir. Özellikle yıldırımın oluşumundaki elektrik açıklaması için ise Benjamin Farnklin (ö. 1790) gibi geç dönem Amerikalı mucidi beklemek gerekiyor. Ancak Gilbert’in çalışmalarının önemi, Aristo’nun açıklamalarını sorgulamaya çekmesi ve yeni açıklamalar arayışına girmesidir. Bu noktada Osmanlı düşüncesi ile Avrupa düşüncesi ayrışmaya başlayacaktır.
Birinci bölümde incelenen meteorolojik fenomenlere yönelik Osmanlı klasik döneminde yapılan yorumlara baktığımızda yüzyıllar arasında fark olsa da yazarların sadece fenomenin kendisine verdiği önem dışında yorumlama noktasında ciddi bir değişim gözlenmemektedir. Bu durum Osmanlı klasik döneminde doğa düşüncesindeki fenomenlere bakış açısında önemli bir değişiklik olmadığını ve hatta geleneğin tekrarından öteye geçemediğini bizlere göstermektedir. Yer yer Aristo’nun Klasik İslam düşünürlerinin eleğinden geçen yorumu takip edilmiş ama ekseriyette İbn Sina’ya sadık kalınmıştır.
Yorumların zamana göre değişmemesinin iki önemli sebebi vardır. Birincisi Osmanlı bilimsel literatürünün oluşmasında kendisinden önceki Klasik İslam bilimsel literatürünün takip edilmesi ve onların çevrilmesi etkili olmuştur. Klasik İslam biliminin o dönemki bilimsel ihtiyacı karşıladığı düşünülürse Osmanlı bilginlerinin yeni bir arayışa girmemesi normal karşılanabilir. Halihazırda Osmanlı Devleti’nin kuruluş dönemindeki alimlerin çoğunun eğitim yerinin Türkistan ve Mısır bilim havzası olmasından ötürü oralardaki literatür Osmanlı medreselerine taşınmıştır. Buralarda eğitim alan alimler Osmanlı’da medreseleri tesis etmişler ve böylece Osmanlı bilimsel literatürü bir nevi Klasik’in taklidi ile başlamış ancak bundan öteye gidememiştir. İkinci sebep ise Osmanlı müelliflerinin eser yazarken eserin ihtivasına göre geleneğe aşırı bağlı kalmış olmaları ve geleneği sürdürmeleri nedeniyle yorumlamalarda da değişiklik görülmemiştir. Örnek verecek olursak melhame literatüründe Osmanlı melhame müelliflerinin eserleri Yazıcı Salih’in eserinin yeniden yazılmış versiyonları gibi görülmekte sadece dil ve üslupta farklılıklar göze çarpmaktadır. Çünkü Osmanlı’daki melhameler Ebu’l-Fazl’ın Selçuklu sultanı II. Kılınçarslan’a sunduğu Usulu’l-Melahim adlı eserinin Türkçeye tercümelerinden oluşmaktadır. Bazı tercümeler birebir olurken bazılarında ekleme ve çıkarmalar yapılmıştır.
Yararlanılan Kaynaklar
Osman Süreyya Kocabaş, Klasik Osmanlı Düşüncesinde Doğa Fenomenleri
Oruç Beğ, Oruç Beğ Tarihi,
Katip Çelebi, Cihannuma
Himmet Büke, Seydi Ali Reis Kitabu’l-Muhit
Selaniki Mustafa Efendi, Tarih-i Selaniki
Piri Reis, Kitab-ı Bahriye
Şemseddin Sami, Kamus-i Türki
Erzurumlu İbrahim Hakkı, Marifetname

*Bu çalışmanın tüm hakları, Osman Süreyya Kocabaş’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Osmanlı Devleti’nde Sürgün Cezası Ve Örnek Olaylar

Kız Kaçırmak
Osmanlı ceza hukukunda kız kaçırma türündeki suçlar için belirlenen cezalar, had ve ta’zir cezaları içerisinde yer alır. Arşiv belgelerine baktığımızda, kız kaçırma gibi suçlara çoğunlukla ta’zir suçları uygulandığı görülür.
Cinayet suçu cetvellerinde kız kaçırma suçu farklı isimlerle geçer. Bunlar; “Kız kaçırmak, kız sürmek, kız sürüklemek, kız kaldırmak, karı kaldırmak”.
Sürgün Ne Demektir ?
1858 Ceza Kanununda suçlar; “cinayet, cünha ve kabahat olarak üçe ayrılmıştır. Bu tasnif, suçların ceza süresi ve türüne göre şekillenmiştir. Cünha kapsamındaki suçlar için hapis, sürgün, memuriyetten uzaklaştırma ve para cezaları öngörülmüştür. Hapis cezasının müddeti, suçlunun hapse girişinden itibaren yirmi dört saatten başlayarak en fazla üç senedir. Suçlu, bulunduğu yerden bir başka bölgeye, üç aydan üç seneye kadar sürgün edilmelidir. Yani bu tasnife göre, örneğin bir hırsızlık suçu, işlenme şekline göre cinayet veya cünha olabilmektedir. Bir veya birden fazla kişiyle girişilen silahlı bir hane soygunu cinayet kapsamındayken, bir kişinin gündüz vakti boş bir haneden bir şeyler çalması cünha kapsamındadır.”
Kız kaçırmak, normal şartlarda bir cünha olsa da, bazı şartların gerçekleşmesi durumunda cinayete de dönüşebilmektedir. 1858 tarihli Ceza Kanunnamesinde yapılan bazı düzeltmelerle suça öngörülen cezalar aşağıdaki gibidir.
“Her kim, kadın ve erkek bir şahsı, cebir veya hile ile bir tarafa kaçırır ise aşağıdaki gibi cezalandırılır.Kaçırılan şahıs erkek ve on beş yaşını doldurmamış ise fail bir seneden üç seneye kadar hapsolunur! Bu suretle kaçırılan çocuk kız olur ise fail süreli olarak küreğe konulur ve tecavüz gerçekleşmiş ise hakkında on seneden az olmamak üzere kürek cezası tertip olunur! Kaçırılan şahıs gerek erkek gerekse kız olsun on beş yaşını doldurmuş ise fail iki seneden üç seneye kadar hapsolunur. Kaçırılan kıza nikah kıyılmışsa ve kız on beş yaşını doldurmuş ise kendisinin; on beş yaşını doldurmamışsa velisinin davadan feragat etmesiyle kamu davası düşmüş olur! Kaçırılan kadının kocası var ise veya tecavüz vuku bulmuş ise fail beş seneden az olmamak üzere küreğe konulur. Kaçırılan şahıs, en fazla 48 saat içerisinde ve tecavüz vuku bulmaksızın, ailesi tarafından alınması mümkün olan emniyetli bir yere bırakılmışsa ceza bir aydan bir seneye kadar hapistir.”
Çeşitli kız kaçırma vakalarına örnekler, şu şekildedir;
“Tarih 11 Şubat 1914. Aydın merkeze bağlı Balishak köyünde yaşanan kız kaçırma vakasında Hacı Halil biraderi Mehmet, İlyas, Bayram, Aydınlı Molla Mehmed, İbrahim ve Arap Hacı Hafız, Hasan kızı Fatma’yı kaçırmışlardır. Vakanın izahatında, Hacı Halil biraderi Mehmet’in Fatma’yı evlenmeye zorlamak maksadıyla kaçırdığı yazmaktadır.Bu olaydan çıkan sonuçlara göre evlenme maksatlı olarak Fatma’yı zorla kaçıran Mehmed’e birkaç kişi daha yardım ettiği ve olayın bir tecavüz olmadığıdır. Ancak, olayın cebren gerçekleşmesi ise kızın bu duruma karşı koyduğunu göstermektedir. Olay hakkında yapılan tahkikat neticesinde de, faillerden Mehmed, İlyas ve Bayram firar etmeyi başarmıştır. Diğerleri ise olaya ikinci dereceden dâhil oldukları gerekçesiyle kızın ailesinin iddiaları üzerine tutuklanmışlardır. Kızın akıbeti bilinememektedir. Asıl faillerin firar etmiş olması, belgenin düzenlendiği esnada kızın henüz bulunamadığının bir göstergesidir. 20 Haziran 1912 tarihinde, Tire’ye bağlı Musalar köyünden Koca İbrahim oğlu İsmail, yine aynı köyden Hacı Osman oğlu Hüseyin kesimesi Hüsniye’yi evlilik vaadiyle kaçırarak iğfal etmiştir. Kızın ailesini bu evliliğe onay vermeye zorlayan İsmail yine de bu maksadına ulaşamamış. Kız ailesine teslim edilirken kendisi de tutuklanmıştır.”
10 Eylül 1913 tarihinde, Çeşme’de “Gece silahlı olarak çardak basmak, kız kaçırmak, gasp, öldürmek ve tecavüz suçları tek bir seferde meydana gelmiştir. Suçun failleri, Sekur mevkiinden Marko Nikoli Bacaka, Yani Sarıyani, Yani Babasidri, Yorgi Kanela, Dimitri Bodor, Nikola Manol Mahyo ve Biraderi Kasti Mahyo’dur. Bu suç şöyledir: Asker firarisi olup bir eşkıya çetesi kurmuş olan failler, Marko Bacaka isimli Rumun Çeşme’deki çardağını gece ve silahlı olarak basmışlar, burada misafir olarak bulunan on altı yaşındaki Konstanti Dalavera kızı Angeli’yi dağa kaldırmak istemişlerdir. Bu duruma direnen Marko Bacaka’nın karısı Vasiliki’yi tüfekle darp etmişler, üzerindeki yirmibeş Osmanlı lirasını almışlardır. Bu esnada tüfekle darp edilen Marko Bacaka, her nasılsa, eşkıyalardan Kasti Mahyo’nun belindeki bıçağı almış ve onu göğsünden ve elinden bıçaklayarak öldürmüştür. Faillerden Dmitri ve Yani Sarıyani yine de kızı kaçırıp dağa kaldırmışlar ve burada tecavüz ettikten sonra kayıplara karışmışlardır.”
Bununla ilgili olarak, Rusçuk tarafından Ahmet Bey çiftliğinin nazırı İsmail Beşe’nin kızı Aişe’yi zorla kaçırıp kendisine nikah ettiren Ömeroğlu Mehmet ile arkadaşları Kale-i Sultaniye’ye sürgün edilmişlerdir. Kız kaçırıp ırzına geçme suçu aynı zamanda zina suçu kapsamına girdiği için zina suçu bölümümüzde de gerekli malumatı vermiştik.
Yüz Kızartıcı Suçlara Verilen Sürgün Cezaları
Zina, Fuhuş, Fiil-i Şeni ve Umumhanecilik
Zina suçu İslâm ceza hukukuna göre had suçlarından olup Allah hakkının baskın olduğu bir suçtur.
İslâm hukukuna baktığımızda zina ile fuhuş arasında herhangi bir fark görülmez. Osmanlı hukukunda da aynı durum söz konusudur. Kurân-ı Kerîm’de ise fuhuş ve zina kavramları aynı nevidendir. Bununla ilgili olarak şeyhülislâm Ebussuud Efendi bir fetvasında kendisine şu soru sorulmuştur: “Bir taife köyden köye gezip avretlerine ve kızlarına ve cariyelerine zina ettirmeyi adet edinseler şer’an ne lazım olur?” O ise şöyle cevap verir: “ıslahları vuku buluncaya kadar zindandan çıkarılmayıp, zinası kesin olan kadınlar ise recmedilmelidir.” Bu soru ve cevap Osmanlı hukukunda zina ve fuhşun aynı anlamda kullanıldığını göstermektedir.
Burada şer’i hükümle birlikte örfi hukuk da uzun süre işlerlik kazanmıştır. Tanzimat devrine kadar ırz suçları şer’i hukuk dahilindeydi. Lakin burada padişahların iradesi de ara ara büyük rol oynamıştır. 1858 tarihli Ceza Kanunnamesi’yle kürek ve hapis gibi cezalar da yürürlüğe konulmuştur.
Ceza kanunnamelerinde ve fermanlarda, genel olarak naslarda sabit olan ve fakihlerce de epey yorumlanmış olan had ve kısas suçları ile ilgili hükümler açıkça belirtilmediği görülür. Bu kaynaklarda “şer’an siyaseti ne ise icra oluna, şer’e göre, şer mucibince”, şeklinde telaffuzlar yer alır. Bu ifadelerle fıkıh kitaplarına işaret edildiği ve bu kitapların da nazara alındığı ve uygulandığı anlaşılmaktadır. Fatih Kanunnamesine göz atıldığında ırza geçme suçuna ilişkin bir hükme doğrudan rastlanılmaz. İslam hukukunda ırza geçme suçu aynı zamanda zina ile de açıklanabildiği için kanunnamelerdeki zina suçlarına bakmak konunun anlaşılması için elzemdir. Fatih Kanunnamesine göre, zina suçu işleyenden, suçu sabit olursa ve zina fiilini işleye evli ise 1000 akçeye gücü yetse dahi 300 akçe alınacağı, ekonomik gücü daha aşağıda olan kimselerden 200 akçe alınacağı, ödeme gücü dahi kötü ise 100 akçe, ondan da dahi aşağı ise 50 akçe ve fakirlerden 40 akçe alınır diye belirtilmişti. Şayet zina eden ergen ise ekonomisine göre bu cezalar 100, 50 ve 30 akçe olabilmektedir. Kanunnamede konumuza en yakın hüküm ise “zina kastıyla ve kötülükle” bir kimsenin evine girene, zina ile ilgili hükümlerin tatbik edileceği şeklinde belirtilen hükümdür.
Kanuni Sultan Süleyman Dönemi
Kanuni devrindeki kanunlaştırmalar düzenleri zamanını etkilemiş hatta sonraki süreçleri ve zamanı da etkilemiştir. Bu yönüyle modern diye tabir edilebilir. Yine Kanuni devri ceza kanunnamesine baktığımızda, birinci fasılda zina suçlarının düzenlendiği görülür.
Yine Kanuni devri ceza kanunnamesine baktığımızda “Bir Müslüman zina eylerse, şer’ ile sabit olsa ve zina eyleyen muhsan yani evli olup bay olsa siyaset olunmadığı yani hadd-i zina urulmaza ve eğer bir kimesne zina eder görülse, şer’an üzerine sabit olsa lakin ala vechiş-şer’ recm kılmalu olmasa, eğer bay olup bin akçe” şeklinde ifade yer almaktadır. II.Bayezid Kanunnamesinde zina suçunun Fatih devri ile paralellik arz ettiği görülür. Fark ise ırza geçen şahsın tenasul uzvunun kesilmesi olarak söylenebilir. Yavuz Sultan Selim Kanunnamesi’nde; “bir kimse yabancı bir kadını veya kızı öpse, yahut laf atsa, mahkeme tarafından sopa atılma cezasına çarptırıldıktan gayri, her iki sopa başına bir akçe ceza alınır. Birinin cariyesine laf atan ve zorla öpen de aynı ceza ile cezalandırılır. Eğer bir kadın veya bir kız, bana filan kimse zorla tecavüz etti dese, o kimse de bunu inkar etse o zaman şahit dinletilir. Tanık, kızın veya kadının yalan söylediğini ve sanığa iftira ettiklerini ispatlarsa o zaman kadın veya kız sopa cezası ile cezalandırılır. Ve hem de sopa başına bir akçe ceza alınır. Bir kimse, bir kadının arkasına düşse veya evine girip saçını tutsa, yahut külodunu ve elbisesini çıkarmaya çalışsa ve bu durum mahkemece tespit edildiği taktir de adam hapis cezası alır. Kadın veya kıza tecavüz edene mahkeme tarafından nikah yapılması teklif edilir, nikah yapıldığı taktir de mahkeme düşer.”
III. Selim Dönemi
III. Selim devrine geldiğimizde sıkı bir denetimin olduğu görülür. Örneğin içki satışının yasaklanması, içki içilen yerlerin kapatılması ve fahişelerin fiillerinin engellenmesi. Bu yoğun çalışmanın iki yıl sürdüğü belirtilir. Hatta fuhuş yapmaları sebebiyle tutuklanan kişilerden beşi asılarak idam edilmiştir. On sekizi ise İznik’e, on dokuzu Tekirdağ’a, on sekizi ise Mudanya’ya sürgün edildikleri kayıtlarda mevcuttur. Görüldüğü üzere kanunnamelerde zina suçu ve tarifi İslam hukukunda Hanefi mezhebi ile paraleldir. Fakat fark olarak Osmanlı’da bu suçlara genel olarak para cezalarının verilmesidir. Aynı zamanda tenasül uzuvlarının kesilmesi öngörüldüğü halde fiili olara icra edilmediği de gözlerden kaçmamaktadır. Şeriye sicillerinde yer alan bazı davalardan söz etmek istiyoruz.
“Ankara Şeriye sicillerinde 1663 yılında (1074 H.) görülen bir tecavüz davasında, Ankara’ya bağlı bir köyden gelen Cennet isimli kadın, Veli ve Hüseyin isimli şahısların oturduğu eve gelip, eve zorla girerek kendisine tecavüz ettiklerini söyleyerek cezalandırılmalarını istemiştir. Zanlılar olayı başta inkar etseler de, mahkemede hazır bulunan köy ahalisinden dört erkek tanığın (Muhammed oğlu Sait, Abdi oğlu muhtar, Musa oğlu Ali ve Musa oğlu Yusuf) şahadet getirerek, sanıkları, Cennet isimli kadının evine girerken gördüklerini ve evden feryatların geldiğini duyduklarını söylemişlerdir. Bunun üzerine sanıklar suçlarını itiraf etmiş ve mahkeme sanıkları tutuklayarak şeran cezalandırılmasına karar vermiştir.”
Yine, Ankara Şer’iye sicillerinde yer alan bir başka hükümde ise; “Aişe isimli kadın mahkemeye giderek Mustafa, Ömer ve Kara Muhammed adlı kişilerin evine zorla girerek, kendisine tecavüz ettiğini ayrıca aşırı derecede zulüm ve işkencede bulunduklarını çevresine karşı rezil olduğunu bildirerek haklarında şer’i hüküm verilmesini talep etmiştir. Mustafa, ifadesinde o gün Aişe’nin evine gittiklerini, kendisinin dışarıda beklediğini, Kara Muhammed ve Ömer’in evde iki saate yakın kaldıklarını söylemiştir. Ayrıca, mahalleden Muhammed oğlu Ahmet, Mustafa ve Ali oğlu Samet isimli kişiler sanık Mustafa adlı şahsın mahallede düzgün bir adam olmadığını sanıkların, herkese rahatsızlık verdiklerini ve zulmettiklerini beyan etmişlerdir. Bunun üzerine mahkemece sanıkların şer’an cezalandırılmasına karar verilmiştir.”
Mühimme defterlerinde de tecavüz davalarına ilişkin örnekler mevcuttur. “3 nolu Mühimme defterinde, Malkara’nın Deveciler köyünde Elif adlı bir genç kıza tecavüz eden Ali hakkında şeriata göre lâzım gelenin icrasına dair buyruldu ile, 966 H. tarihinde, Padişah Malkara kadısına, suçunu ikrar eden sanık Ali’ye şer neyse icra olunup diyerek failin cezalandırılmasını emretmiştir.”
Bir belgede fahişelik yapan iki kadın ıslah-ı nefs edinceye kadar Kıbrıs’a sürgün edildiği, yine kerhanecilik yapan Akşehirli berber Hasan’ın aynı şekilde Bozcaada’ya sürgüne gönderildiği anlaşılmaktadır. Recm konusu geniş tartışmalara sebep olmuştur. Fetva kitaplarına baktığımızda recm cezası hakkında yeteri kadar malumat bulunabilmektedir. 1680 senesinde İstanbul Sultan Ahmet Meydanında zina suçunu bilfiil işleyen bir kadının recm edildiği belirtilmektedir. Fakihlerin kayıtlı olan görüşleri ise şöyle belirtilmiştir:
“Şeyhülislâm Abdürrahim Efendi (ö.1128/1716) bir fetvasında, muhsan olan Zeyd mecâlisde kadıdan dört meclisde Hinde zina itdüğine ikrar idüb ikrar-ı erba’ada bulunub Zeyd musır olub rücu’ iylemese Zeyd’e şer’an ne lazım olur? el-Cevab: Recm olunur. demektedir. Yine bir başka fetvasında ise muhsan olmayan Zeyd hinde cebren zina itdüğini tavan ikrar iylese Zeyd’e ne lazım olur? el-Cevab: Yüz değnek urulur. demekte Zeyd muhsan Hind muhsanaya rızasıyla zina eylese Zeyde ve hinde ne lazım olur? el-Cevab: Recm olunur.” kavlini söyleyerek evli olanların yapmış olduğu bu çirkin fiilden dolayı recmedileceğini hükme bağlamıştır. Şeyhülislam Çatalcalı Ali Efendi (ö.1103/1692) de aynı paraleldeki fetvasında, “Hind muhsana tayiatan nefsini Zeyde temkîn idüb Zeyd dahi Hind’e zina iylese Hind’e ne lazım olur? el-Cevab: Recm. diye karşılık vermektedir.”
Tanzimat dönemi önemli kanunlarından olan ve devletin sonuna kadar yürürlükte kalan 1858 tarihli ceza kanunnamesinde recm ile ilişkisi bakımından zina suçu ile alakalı şu hususlar vardır. “Tecavüz suçlarının bir çoğu, genellikle adam kaçırma, darb, hatta soygun suçlarıyla birleşmektedir. Tecavüz suçlarına genellikle 3 yıl kürek ve sürgün cezaları verildiğini görmekteyiz. Ancak, bu suç adam öldürme, eşkıyalık gibi suçlarla birleştiğinde ölüm cezası veya 15 yıla varan kürek cezası gibi ağır cezalar da verilmiştir. Aynı zamanda, suç devlet görevlileri tarafından işlenirse görevden el çektirme cezası verilmektedir. Bazen bu cezalara ek olarak sanığın teşhir edildiğine de rastlanır. Özellikle yüz kızartıcı suç işleyenler, halka ibret vermesi için teşhir edilir.”
Hırsızlık
Osmanlı hukukuna baktığımızda hırsızlık suçu, klasik hukuk fıkıh kitaplarında kitabu’l-hudud bölümlerinde, babu’s-serika alt başlığı altında ele alındığı görülür. Osmanlı hukukunda da hırsızlık suçuna had cezası verildiği görülür. Fakat Osmanlı şer’i sicillerine bakıldığında el kesme cezasının nadiren başvurulduğa görülür. Osmanlı’da had suçlarından olan hırsızlık suçuna nefy (sürgün), kürek, kalebent ve para cezalarının da verildiği görülür. 1858 tarihli Ceza Kanunu ile el kesme cezası (kısas hariç) kaldırıldığı, hırsızlık suçuna sadece hapis ve kürek cezası uygulanması yolu açıldığı görülür.
Engürülü (Ankara) Fatma ile kocası Hasan İstanbul’da bazı evlere girerek hırsızlık yaptıkları için önce zindana atılmışlar, çaldıkları mallar önce sahibine verildikten sonra Kıbrıs’a sürgün edilmişlerdir. Burada mağdur olan ahalinin zararları karşılandıktan sonra ceza uygulanmaya konulmuştur. Diğer bir sürgün ise İstanbul’da Paşa Ali ismindeki adam Hekim Çelebi Medresesi’nde hırsızlık töhmetiyle yakalanıp İzmir’e sürgün edilmiştir. İstanbul’da hizmetkarlık yapan Habeş Osman adındaki kişi gittiği evlerde hırsızlık yaptığı için Mısır’a (Kahire) sürgün edilmiştir. Bununla beraber çaldığı mallar da sahiplerine iade edilmiştir.
Şer’i Siciller Arşivi’nde yer alan 1091/1680 tarihli Rumeli Kazaskerliği Mahkemesi’ne ait 128 numaralı defterde, bir şahsın, bir zimminin kaybolan malından dolayı hırsızlıkla itham edilip haksız yere sağ elini bileğinden kestiğini iddia ettiği subaşıyı şikayet ettiğini görmekteyiz ki, bu olay da bize had cezasının uygulandığını göstermektedir.
Durumdan anlaşıldığı üzere hırsızlık suçu had cezası kapsamında yer almış ve cezası da buna göre vuku bulmuştur. Lakin Osmanlı şer’i sicillerine bakıldığında el kesme cezası nadiren görülür. Bunun yanında bu suça nefy (sürgün), kürek, kalebent ve para cezalarının da verildiği görülür. Tanzimat dönemi 1858 tarihli Ceza Kanunnamesi ile de el kesme haddinin (kısas hariç) kaldırıldığı yerine hapis ve kürek cezaları uygulanmıştır.
Rüşvet, Sahtekarlık
Ahmet Mumcu bu suçlar için şöyle tariflerde bulunur:
“Genel manasıyla rüşvet, yetkili birisine, başkası tarafından toplumun usul ve kaidelerine aykırı bir şekilde menfaat sağlanarak bir işin yaptırılması şeklinde tanımlanabilir. Rüşvet için toplumun geri ya da ileri gelişmişlik düzeyinde olmasının bir önemi yoktur. Çünkü her insan önce kendi menfaatini düşünür. Bu da rüşvet suçu için en önemli psikolojik sebeplerden birisidir. Her suç gibi rüşvet de insanla alakalı sosyal bir olaydır. Bu nedenle özellikle sosyal düzenin bozulduğu dönemlerde bu suçun arttığı görülmektedir. Büyük ekonomik krizler, savaşlar vb. olaylar toplum hayatını temelden etkilediği için, bu tür suçların artmasını sağlar. Böylece ekonomik şartların ağırlığı veya hafifliği rüşvet suçunun işlenmesini artırıp çoğaltmaktadır.”

Orhan Bey Dönemi
Orhan Bey devrinde yaya sınıfı kurulurken Bursa Kadısı Çandarlı Kara Halil Paşanın rüşvet aldığı söylenir. Bununla ilgili olarak, “… Padişah hizmetinde olalum deyu çok kişiler kadıya rüşvetler virüb yalvardılar: beni yaz didiler” şeklinde söylemlerin olması, daha o dönemde rüşvetin varlığını göstermesi açısından önemlidir. Bayezid devrinde rüşvetin adalet teşkilatına kadar sirayet ettiği, kadıların rüşvet aldığı, devletin de buna karşı bazı tedbirler aldığı görülmektedir.
Ayrıca 17 ve 18. yüzyıllarda da rüşvet olaylarına rastlanıldığı ve rüşvet olayları için tedbirler alındığı kaynaklarda geçmektedir. Devleti meşgul eden sıkıntılardan biri olan rüşvet suçları için çeşitli cezalar verilmiştir. Bu cezalar görevden almaktan katle kadar uygulandığı görülür. Şimdi rüşvet ve sahtekarlık gibi suçlara verilen sürgün cezalarıyla ilgili örneklere yer verelim. Rüşvet ve sahtekarlık konusunda Osmanlı Devleti en üst kademeden en alt kademelere kadar hiç taviz vermemiş ve gerekli cezai uygulamaları icra etmiştir. Bu bilgilere ışık tutacak şu olaylar mevcuttur.
“İstanbul’da Çarşamba pazarında Simitçi Hasan, dört paralık simidi on beş dirhem noksan halka satmaya cesaret ettiğinden Seddülbahir’e sürgün edilmiş ayrıca orada kalebent olunmasına da karar verilmiştir. Kaleye geldiği ve burada kalebent olduğuna dair kale dizdarından da haber alınmıştır. İstanbul’da hür ve azade kadınları Anadolu’ya götürüp esir gibi satan Çolak İsmail ve oğlunun bir daha İstanbul’a gelmemek üzere Bursa’ya sürgün edilmesine hüküm verilmiştir.” Bu dönemde bir çeşit suç olan esir ticareti yapanların olduğu görülür. Yine adli bir takım sahtekarlıkların yapılıp halkın mağdur edildiğine ilişkin suçlar da sürgünle cezalandırılmıştır. “Kuzât (kadılar) taifesinden Zağra-i atik müvekkili Mehmet Bey’in sahte ferman tahrir eylediğinden Limni adasına sürgün edilerek cezalandırılması hakkında hüküm verildiği” belgelerden anlaşılmaktadır.
İlim ehli insanların da bu ve buna benzer suçlara karıştığı görülür. Bunlara gerekli cezalar uygulanmıştır. Örneğin, “Bursa’da Alaaddin Bey camiinde imamlık yapan ulema sınıfından Hamza Efendi, mahallesindeki bir parça yeri zapt etmek için, İstanbul’a şeyhülislamın mührünü taklit ederek sahte mühürlü mektup yazmış, bununla birlikte rüşvet almaya da cüret ettiği için Limni adasına sürgün edilmesine karar verilmiştir.”
Başka bir belgede ise “İstanbul’da Koca Mustafa Paşa Camii müezzini ve kandilcisi İbrahim Efendi mahallesinde sakin Şerife Hafize adlı bir kadını gerekli tetkikleri yapmadan Halil adındaki kimseye nikah yaptığı için Bursa’ya sürgün edilmiştir. Aynı belgenin devamında ‘… kimesnem olmayup öksüz kaldığım ecilden hall-i perişaniyetime merhameten pederim mezkur kullarının her ne kadar cürmi var ise dahi afv ve Sene-i cedid hürmeten ıtlâk buyrulması’ şeklindeki cümleden bir af isteğinin olduğu da anlaşılmaktadır. Bu cümleden olarak, çocuklarına merhameten af isteğinin bir yıl sonra gerçekleştiği görülmektedir. Yine Erzurum müftüsü Abdurrahman Efendinin kötü işleri ve rüşvetten dolayı sürgün edildiğini ve taraftarlarının da te’dib edilmesi hakkında hüküm verildiği anlaşılıyor.”
Benzer bir sürgün de Gelibolu müftüsüne uygulanmıştır.
“Yolsuzluk yaptığından dolayı Rumeli Kazaskerinin maruzatı üzerine Bozcaada’ya sürgün edilmiştir. Aynı zamanda kalebent edilmesi de emredilmiştir. Bir başka belgeden anlaşıldığına göre, “Rusçuk mahkemesi başkatibinin yalan ilamlar vererek oranın kadı ve naiblerini aldattığı ve bu şekilde ahalinin haklarını iptal ettiği için Vidin’e sürgün edilerek terbiye edilmesi hakkında hüküm verilmiştir.”
Bazı durumlarda sürgün cezasının “katle bedel” verildiği görülmektedir. Bununla ilgili olarak, Mısır valisi ve çavuş başına yazılan hükümde, İstanbul’da kağıt tacirliği yapan bunun yanında fesat ve kötülüğü ile bilinen Burdurlu Hacı Salih Efendi’nin şekavet, sahtekarlık, hıyanet ve rüşvet suçlarından emsaline örnek olsun diye katline hüküm verilmişken, merhameten cezası hafiflettirilip Mısır’a sürgün edilmesine ve orada ikamet ettirilmesine karar verilmiştir. Ayrıca çavuş başına verilen emirle hapsedilerek götürülmesi istenilmiştir. Bunun haricinde hükümde ‘fimâ bâ’d Der-aliyye’me ayak basmamak ve her ne zaman gelir ise ele geçtiği saat katl ve idâm olunmak şartıyla Mısır’ı Kahire’ye tard ve teb’idi fermânim…’ şeklindeki ifadeden adı geçen kişinin şayet İstanbul’a dönerse katl edileceği anlaşılmaktadır. Bu şekilde Devlet, suçları olanları merkezden uzaklaştırarak huzur ve güveni tesis etmeye çalışmştır. Ayrıca burada katl işi yapılmayacak kişiye bir şans daha verilmektedir. Ancak devlet böyle davranarak benzer işlerle iştigal edenlere de gözdağı vermiş olmaktadır. Rüşvet ve sahtekarlık gibi suçları sadece devlet görevlileri işlememektedir. Normal halktan insanların da bu tür olaylar yüzünden cezalandırıldıkları olmaktadır. Örneğin İstanbul’da oturan Ümmügülsüm adlı bir kadın hileci, dalavereci ve rüşvet alıp verdiği suçlardan dolayı Bursa’ya sürgün edilmiş ve orada ikamet ettirilmesine karar verilmiştir. “Osmanlı’da merkez teşkilatında memur olanların sahtekarlık gibi suçlardan sürgün edildikleri görülmektedir. “Mesela, Divan kalemi katiplerinden Seyyid İbrahim kendi halinde olmadığı, sadakatten uzaklaştığı, kanun ve hükümlere ilave yaptığı için görevinden azledilerek Limni Adası’na sürgün edilmiştir.” Bir müddet sonra af edilmiş fakat görev mahalline bir daha gelmemesi için emir verilmiştir.
“Hassa silahdarlarından Hacı İshak Ağa Vidin’e kapıcı başı olarak atanmış ancak burada halka hizmet edeceği yerde fesatlık yayarak ve harici bağ ve bahçelerde ziyafetler düzenleyip bir de rüşvet aldığından dolayı görevinden alınarak başka bir yere sürgün edilmesine karar verilmiştir. Ayrıca defalarca kendisine Der-saadet’e dönmesi konusunda haberler gönderilmesine rağmen geri gelmemiş ve Eflak taraflarına gitmiştir.” Osmanlı görüldüğü üzere bu suçları işleyenlere acımamış ve gerekli cezaları hemen uygulamıştır. Rüşvet ile ilgili başka bir sürgün cezası da “Kalyonlar halifesi Ahmet Efendi ile peksimetçibaşıya verilmiştir. Bunların rüşvetten başka kötü hakaret, hıyanet ve şekavetlerinin olduğu da belirtilmiştir. Her ikisi de azledilerek yerlerine başkaları atanmış ve devlete vermekle yükümlü oldukları meblağlarının tahsil edilmesinden sonra Kıbrıs’a sürgün edilmiştir. Dolayısıyla devlet alacağı varise onu tahsil edip ondan sonra sürgünü gerçekleştirmektedir.”
Diğer bir belgede ise “Anapa muhafızı Mustafa Paşa ile Sarı Baba hakkında bir zimmi kafirle birlikte hareket ederek kötü islere sebep oldukları anlaşılmaktadır. Bunun üzerine Mustafa Paşa’nın azledilmesine, emval ve eşyasının zapt edilerek müsadere edilmesine ve yanında bulunan zimminin de idamına karar verilmiştir. Bunlar bu haliyle önce Sinop’a sürgün edilmişlerdir. Buradan da Mustafa Paşa bir adaya sürgün edilmiş, yanındaki zimmi ise katl edilmiştir. Burada dikkatimizi çeken husus görevinden azledilen ve vezirliği alınan Mustafa Paşa’nın mallarının da müsadere edilmesidir.”
Yalan Şahitlik-İftira
Osmanlı ceza hukukuna göre iftira etmek ve yalancı şahitlik yapmak ta’zir cezaları arasında yer alır. Bu cezaların verilmesi ve uygulanması ulûl-emre aittir. Mahkemelerde yargılanma sırasında da yalancı şahitlik yaptığı anlaşılanlara da sürgün cezaları verilmektedir. Bu grup suçlarda kişiler arası davalarda daha çok sürgün cezası uygulanırken, devleti ilgilendiren hususlarda daha ağır cezaların verildiği anlaşılmaktadır. Tanzimat öncesi kanunnamelerde iftira suç olarak görülmüştür. Tanzimat sonrası kanunnamelerde ve Kanunname-i Hümayunlarda da aynı şekilde devam ettiği görülür.
Girit muhasebecisi iken yalan haberler yüzünden haksız yere Kıbrıs’a sürgün emri verilmiş olan Ali Bey, gemi beklemek üzere İsperlong Kalesi’nde bulunduğu sırada suçsuz olduğu anlaşılmış, ihtiyarlığı ve hastalığının da olmasına binaen affedilerek sürgünden vazgeçilmiştir. Böylece tekrar eski görevinde kalmasına izin verilmiş olmaktadır. Başka bir belgede Divân-i âli Çavuşlarından olup Amasya ahalisinden Mahmut Efendi adındaki kimse Sivas valisinden yalan yere şikayet etmek üzere İstanbul’a geldiği için memleketi olan Amasya’ya sürgün edilmiştir. Ayrıca bu sürgün için görevlendirilen çavuşa yirmi beş guruş harcırah verilmiştir. Bu tür suçlarda sürgün cezaları da sıkça uygulanmaktadır. Mesela, arz odasında mahkeme sırasında Hasan adlı kişinin yalancı şahitlik yaptığı anlaşılmış ve Bozcaada’ya sürgün edilmiştir. Bazen sadece yalancı şahitlikle yetinmeyen, aynı zamanda başka yalancı şahitler de tedarik eden kimselere rastlanmaktadır. Bununla ilgili olarak İstanbul’da Ayşe adlı bir kadın, Ümmügülsüm hatundan 4000 guruş alacağı olduğunu iddia etmiş ve bunu ispat için Kafesçi Mehmet adlı kişiyi şahit göstermiştir. Ancak yapılan tahkikat sonucunda Mehmet’in yalancı şahit olduğu anlaşılmış ve Bursa’ya sürgün edilmiştir.
Tüm bu bilgiler bağlamında davaların seyrini değiştiren yalancı şahitliğin önem arz etmesidir. Bazı zamanlarda yalancı şahitlerle yargı görevlilerinin de işbirliği yaptığı görülmektedir. Buna nazaran “ …yirmi otuz şuhûd-ı zor ve şerir ve şaki kimesneleri ve Sarıca Naib dimekle maruf naibi yanına alub Kars’tan Sis’e Sis’ten Kars’a varup geldüğü fukaraya muradları üzere şuhûd-ı zor (yalancı şahit) ile siciller ve hüccetler yazdurub emval ve erzaklarını ve emlâk ve tarlalarını alub…” şeklindeki ifadeler durumun ciddiyetini göstermektedir.
Edebe Aykırı Mektup- Arzuhal Yapmak
Osmanlı’da her alanda ahlaka önem verildiği gibi kişiler arası iletişime ve haberleşme konusunda da çok titiz davranılmıştır. Buna göre İstanbul’da Aksaray pazarında bulunan biri sipahi diğeri silahtar iki yazıcı kadınlara aşk mektupları yazdıkları için Midilli Kalesine sürgün edildikleri belgelerde geçmektedir. Der-sa’adet’te arzuhâl yazıcılarından Mustafa hilâf-ı rıza arzuhal yazmaktan men edilmişken yine uslanmayıp arzuhal yazmaya devam etmesinden dolayı te’dib ve diğerlerini korkutmak için Bursa’ya sürgün edilmiştir. Yine benzer bir belgeye göre, babasından kalan ve başkasına tevcih edilen İnebahtı Kalesi dizdarlığının kendisine verilmesi gerektiği hakkında padişaha arz-ı hal yazıp rahatsız eden bir kişinin Kıbrıs’a sürgün edilmesine dair hüküm verilmiştir.

Siyasi Suçlara Verilen Sürgün Cezaları
Eşkıyalık Hareketlerine Katılmak
Osmanlı ceza hukukunda eşkıyalık had cezasına sebep olan suçlar arasındadır. Fakat yol kesme veya hirabe (kat’ı tarik) olarak da adlandırılan bu suç diğer had suçlarına nazaran daha çok önem arz etmektedir. Çünkü bu suçun ana amacında, var olan devlet düzenine karşı çıkmak ve devlet güvenliğine rağmen mala ve cana kasıt vardır.
Bu suçun cezası için İslam hukukunda şu hükümler mevcuttur. Hem yol kesip hem adam öldürenler had cezasına idam edilirken; hem yol kesip hem de mal gasb edenlerin sağ elleriyle sol ayakları çaprazlama kesilir. Yol kesen, adam öldürüp hem de mal gasp edenlerin ise önce el ve ayakları çaprazlama kesilmekte sonra da idam edilmekteydi. Sadece yol kesenler ise, tövbe edinceye kadar hapsedilmekteydi. Osmanlı Devleti’nde en ağır cezalar eşkıyalık eylemlerini gerçekleştirenlere verilmiştir. Bu suç, siyaseten katl müessesinin de oluşmasına zemin hazırlamıştır. Bu suçu işleyenler yola gelmediği takdirde onlarla savaşıldığı ve etkisiz hale getirilip idam ettirilmiştir. Daha sonra bu suça kürek cezası da verilmiştir. Osmanlı ceza hukukunda eşkıyalık suçu hakkındaki ceza ve sürgünlere gelince imparatorluktan Tanzimat’a kadar eşkıyalara uygulanan cezalar idam, kısas, sürgün, kalebend, cezirebend ve küreğe koymak şeklindeydi. Eşkıyalara yardım ve korunması için çaba gösterenler, onlara yol gösterenlerin sürgün edildiği veya küreğe konulduğu hatta mallarının da müsadere edilmiştir.
Bu bağlamda, Selanik’te Kovalar Köyü ahalilerinden bazıları ile civar köylerden bazı eşkıyalar, ıslah edilmesi için Kavala Kalesine, serbest bırakılmamak üzere hapsedilmişlerdir. Diğer bir vakıa ise Samatyalı Şerbetçi oğlu Ahmet ve iki arkadaşına, türlü türlü şekavet ettikleri için ceza verilmesine kara verilmiştir. Verilen ceza iki arkadaşına uygulanmış, kendisi ise kurtuluş ümidiyle donanma hizmetine girmiştir. Ancak sefer sırasında firar etmiş ve ailesinin yanına gelerek saklanmıştır. Bu durumun öğrenilmesi üzerine evi basılarak yakalanmış ve Baba Zafer zindanına atılarak cezası verilmiştir. Samsat (Adıyaman) kazasından Kara Osman ve kardeşleri şekavet yaptıkları için sürgün edilmeleri için emir verilmiştir. Ancak adı geçen eşkıyalar ortadan kaybolmuşlardır. Kaza sakinleri için bunların kazalarına girmeleri önlenmesi mukabilinde saray mutfağına 40 kese akçe bağışlamayı kabul etmişlerdir. Bu eşkıyaların yakalanması mallarına el konulması ve eşleriyle birlikte Hasankeyf Kalesine sürgün edilmeleri emredilmiştir. Bunlar bağlamında halk eşkıyadan kurtulmak için vergilerinin dışında ayrıca bir meblağ vermeyi de kabul etmişlerdir. Görüldüğü üzere halka dahi bu tür suçlardan bıkkınlık gelmiştir. Alâiye sakinlerinden Fatma adındaki kadının eşi öldüğünde kendisine ve oğluna kalan mirasa, akrabaları Çalık oğlu Hasan ve kardeşinin oğulları tarafından zorla el konulmuştur. Anne ve oğullarını İstanbul’a şikayet etmişlerdir. Bu duruma sebep olan akrabalarının ifadeleri alınmak istenmiş ancak onlar buna itibar etmemiş ve firar ederek silahlı bir çetenin başına geçmişlerdir. Ayrıca Fatma Hanım ve oğlunun malı mülkünü ve eşyalarını zapt etmişlerdir. Eşkıyalık ederek etrafa zarar verdikleri de tespit edilmiş, cezalandırılması için yazı yazılmıştır. Bununla birlikte adı geçen mirasın adaletli bir şekilde kayıtlara uygun olarak mahkemede paylaştırılması da emredilmiştir. Neticede eşkıyaların Kıbrıs’a sürgün ve kalebent edilmesi için Alâiye ve Karaman mutasarrıflarına emir verildiği görülmektedir.
Adapazarı Kazası’nda eşkıyalık eden iki kişiye yataklık eden ve eşkıyalık eden üç kişi için sürgün emri çıkarılmış, ancak firar etmeyi başarmışlardır. Eşkıyaları yakalamak için ve devlete yardım olacakları konusunda üç köy taahhütte bulunmuşlardır. Bu bir anlamda kefillik olmaktadır. İznik Kazası mütesellimi Mehmet Bey, halka zulüm yaptığı ve eşkıyaya göz yumduğu için ahali tarafından cezalandırılması talep edilmiştir. Daha önce de kendisine zulüm yapmaması konusunda tembih yapılmasına rağmen aynı şeyleri yapmaya devam etmiştir. Bunun üzerine ıslah-ı nefs oluncaya kadar Bozcaada Kalesi’ne sürülmüştür. Halkın da ara ara şekavetlere dahil olduğu görülür. Biga’da inşa edilecek fırkateynler için gerekli olan meşe kerestesinin Biga ve Güvercinlik bölgelerinden temin edilerek nakledilmesi emir verilmiştir. Ancak bu işe başlandığında Dimetoka (Biga) köyü sakinlerinden ve bazı eşkıya zümresinden kişiler ahaliyi tahrik etmişler, önce ağa konağına sonra mahkemeye gelerek kadıdan zorla bir ilam alarak İstanbul’a göndermişlerdir. Talep edilen keresteyi vermeyeceklerini açıklamışlardır. Bunun üzerine adı geçenlerin fesatlarından ve şekavetlerinden kurtulmak için sürgün ve kalebent edilmeleri emredilmiştir. Ayrıca gemi yapımının tekrar başlaması ve kereste naklinde gerekli özenin gösterilmesi konusunda Biga ve Güvercinlik kadılarına yazılar yazılmıştır. Bu sürgünlerde bazı zamanlarda sadece kişiler değil bu kişiler mal mülkleriyle beraber de sürgünler olmuştur. “…her yerden evi ve barkı ile Kıbrıs’a sürgün eylesin…” şeklinde hükümlerden evleriyle birlikte sürgün edildikleri anlaşılmaktadır.
Başka bir belgeden anlaşıldığına göre menzil görevlisi Hacı Ahmet adındaki kimsenin eşkıyalık yaptığı gerekçesiyle başka bir yere sürülmesi için emir verilmiştir. Ancak bölgede bu işi yapabilecek başka biri bulunmadığından kefil alınarak tekrar eski görevine atanmıştır. Zağra-i atik menzilhanesi sürücüsü Kara Mustafa, Çukadar Ahmet’i yolda öldürdüğünden dolayı cezasının verilmesi için kalebent edilmesi emredilmiştir. Burada ilginç olan menzilcinin de istihdam eylediği sürücülere dikkat etmediğinden dolayı Kavala Kalesi’ne sürgün edilmesidir. Bazen derbentlere sığınan eşkıyaların gelip geçenleri soydukları da görülmektedir. Bunlara verdikleri zararlar ödetilerek sürgün edilmektedirler.
Eşkıya çoğu kere harp zamanlarında ve idarede otorite boşluğunun olduğu dönemlerde daha da çoğalmıştır. Yenilgilerle sonuçlanan uzun savaşlar, dirlik sahiplerinin savaşlara katılmaması, azledilen ve ölen idareci kullarının başıboş kalarak dolaşmaları, halka sefer masrafları olarak ağır vergiler yüklenmesi gibi sebepler eşkıyalığın yayılmasına sebep olmuştur. Özellikle seferler esnasında memleketin güvenliğini sağlamak için geride az sayıda asker bırakılması eşkıyanın artmasına sebep oluyordu. Halk ise bunlardan korunmak için yerlerini terk ederek daha güvenli yerlere göçüyorlardı. Bununla ilgili olarak Malatya sancağının Şura Kazası’na iskan olundukları Rakka’dan birkaç defadır gelerek eşkıyalık ettikleri için yakalanarak eski yerlerine sürgün edilmişlerdir. Buna rağmen yine gelip gasb, katl ve yağma gibi şekavet hareketlerinde bulunduklarından dolayı Ümranlı Kürt oymağına gerekli ders verilmiş ve Rakka’daki yerlerine nrfy edilmişlerdir. Çorum sancağında bulunan Dosno, Sülmanlu ve Kürt aşiretlerinin eşkıyalıklarıyla insanlara zarar verdiklerinden eski yerleri olan Çukurova, Kırşehir ve Mecidözü’ne nakil ve iskan olunmaları için hüküm verilmiştir. Şekavet eden aşiretlerin özellikle Rakka ve Halep bölgesine sürgün edilerek iskana tabi tutuldukları görülmektedir. Devlet bu şekilde hem şekavet hareketlerini önlemek hem de Arap aşiretlerine karşı tampon bölge oluşturmak istemiştir. Bu şekilde Arap eşkıyalara karşı da bir güvenlik duvarı oluşturulmuş olmaktadır. Görüldüğü üzere Eşkıyalık suçu Osmanlı Devleti’ni de epey meşgul etmiştir. Devleti içte ve dışta zor durumda bırakmış maddi ve manevi zarara uğratmıştır. Bu sebeple de Osmanlı Devleti birçok önlemler almıştır. Osmanlı’nın aldığı bu önlemler asayişi sağlamış, halka güven vermiş ve şâkî gruplara da göz dağı olmuştur.

Asayişi Bozmak, Emre İtaatsizlik, Tehdit ve Küfür
Osmanlı Devleti’nde idari ve sosyal alandaki işler için disiplinli bir hiyerarşi vardır. Herkes kendi işi ve göreviyle meşgul olmakla yükümlü kılınmıştır. Dolayısıyla başka işlere karışan ve kendi sorumluluklarını yerine getirmeyenlere belli ölçülerde cezalar verilmiştir. Çünkü nizam huzurun teminatı kabul edilmiştir. Aksi durumda devlet bozulmaya yüz tutar. Bu bağlamda Harput ahalisinden olup İstanbul’da olan üç kişinin maden işlerini karıştırdıkları ve huzuru bozdukları için Limni’ye sürgün edilmelerine dair hüküm verilmiştir. İstanbul’da Rahıki dükkanı mutasarrıfı mütevelli Ebezâde validesinin azatlısı olan Münevver hatun, vazifesinden başka işlere karıştığı ve ağza alınmayacak sözler söylediği için Bursa’ya sürgün edilmiştir. Ayrıca buradan hiç bir yere çıkmaması ve ikamet ettirilmesi için emir verildiği de görülmektedir. “Yine Üsküdar’a bağlı Taşköprü nahiyesinin Yaylacı köyünde oturan Yetmiş beş Cemaatinden Kara Mehmet’in emr-î âlîde bildirildiği üzere, problem ve işlediği halt sebebiyle yakalanıp, ıslah-ı nefs oluncaya kadar Seddülbahir Kalesine sürgün ve kalebent edilmesi için hüküm verilmiştir. Benzer bir belge, memleketin asayişini bozan Molla Hasan ve Hayraoğlu Ali’nin başka bir yere sürgün edilmesi için Mudurnu ahalilerinin şikayette bulunduklarını göstermektedir.”
Diğer bir konu Kengırı (Çankırı) Sancağı’ndan memleketlerinin durumunu şikayet için İstanbul’a gelen beş kişiyle ilgilidir. Bunlar yakalanarak Ankara kalesine sürgün edilmişlerdir. Adı geçen kişilerin daha sonra uslanıp akıllandıklarının bildirilmesi üzerine affedildikleri anlaşılmaktadır. Gereksiz yere İstanbul’a şikayet için gelmiş olmaları onların cezalandırılmasına sebep olmuştur. Emre itaatsizlik sebebi ile yapılan sürgünler yaygındır. Ispartalı Kürt Hasan oğlu Hacı Süleyman iki yüz nefer asker ile bizzat sefere iştirak etmesi gerekirken, bu askerleri başbuğ ile gönderdiğinden, Seddülbahir kalesine sürgün ve kalebent edilmesine karar verilmiştir. Ayrıca mal ve eşyasının da müsadere edildiği görülmektedir. Bununla beraber “…merkûm Hâcı Süleyman dahi Tomruk’da olmakla ihtiyar ve haccü’l-harameyn bir adam olduğuna binaen eyyâm-i mübârekeye hürmeten ve muhâllefâtı mübâşirinin yazduğına göre kesret-i evlâd ve iyâline merhameten yalnız emvâli kabzıyla iktifâ ve malını haber virsun ve temâmen teslim itsun müsâdere dahi katlin bir nev’idir afv edeyim.” şeklindeki cümlelerden daha sonra sadece emvalinin müsadere edildiği kendisinin ise affedildiği anlaşılmaktadır. Yine Menteşe Sancağı Mütesellimi Ebubekir Ağa’nın darphane-i amireye olan borcuna mahsuben beş yüz nefer süvari askeri, oğlu Hacı Osman Ağa ile kışlaya göndermesi gerekirken, defalarca emirler verilmesine rağmen bu askerler gönderilmediğinden adı geçenlerin sürgün ve kalebent edilecekleri belirtilmiştir. Şayet emre uyulmazsa daha ağır cezaların tatbik edileceği de bildirilmiştir.
Osmanlı ceza hukukunda tehdit ve küfür gibi kaba hareketlerin de belli cezaları vardır. Ta’zir cezaları içerisinde yer alan bu davranışlara uygun cezalar verilmiştir. Sürgün cezası da verilen cezalardan birisidir. Bu bağlamda, Gebze menzil hanesinin odacısı İsmail kendi halinde olmayıp yoldan geçen ulaklara kaba küfürler ettiği ve ahaliyi tehdit ve taciz eylediğinden Bursa’ya sürgün edilmiştir.
İdari Suçlara Verilen Sürgün Cezaları
Üst Düzey Devlet Görevlilerine Verilen Sürgün Cezaları
Osmanlı Devleti’nde birçok devlet adamının da farklı suçlardan dolayı sürgün edildiği belgelerden anlaşılmaktadır. Bu konuyla ilgili misal verecek olursak, vezirliği alınarak kendi memleketi Zihne’de (Selanik) oturmasına izin verilen Hasan Paşa, rahat durmayıp ahaliye zulmettiğinden Gelibolu’ya sürgün ve oğlu Fettah Bey’e de tenbihname gönderilmesine karar verilmiştir. Diğer bir belgeye göre, Abana (Kastamonu-Sinop Bölgesinde) muhafızı Mustafa Paşa’nın şeriata ve vezarete muhalif hareketlerinden dolayı görevinden azledilip, vezirliği elinden alınarak İstanköy’e sürgün edilmesi için hüküm verilmiştir. Aidatını vermemek ve reaya zulüm yapmakta ısrar eden Trablusşam Beylerbeyi ve Cerbe Başbuğu Hasan Paşa’nın sürgün edilmesi ve malına el konulması için iki ferman verilmiştir. Ayrıca Cerbe (Tunus) başbuğu vezir Musa Paşa İstanköy’e, Karahisarzade Ahmet Paşa Rodos’a sürgün edilmişlerdir.
Ahaliye zulüm ettiğinden dolayı İskenderiye mutasarrıfı Deli Hasan Paşazade Ali Bey İşkodraya, Üsküp sancağı mutasarrıfı, kethüdası ve sair adamları Kosova’daki çiftliklerine sürgün edilmişlerdir. Birbirini çekemeyen yahut kin besleyen devlet adamları da sürgün edilmiştir. Dergâh-ı muallâm Kapıcıbaşlarından Gümüşhane Emini Esat Bey’in Erzurum valisi Seyyid Ahmed Paşa hakkında edebe aykırı harekette bulunduğundan Samsun’a sürgün ve kalebent edilmiştir. Divân-ı Hümâyûnda Ruznamçe-i evvel olan Seyyid Mehmet devlet hakkında ileri geri konuştuğu, devleti yaralayıcı sözler söylediği için te’dib edilerek emsaline örnek olsun diye Bozcaada’ya sürgün edilmiştir. Belgelerde, İstanbul’da şarap sattığı için Bostancıbaşı’nın sürgün edildiği görülmektedir.
Devlet adamlarının ve görevlilerinin sürgünlerinin temel sebepleri arasında görüldüğü gibi halka zulüm, görevini gereği gibi yerine getirememe, devleti mali yönde zarara uğratma, idareyi ele geçirme teşebbüsleri, hile ve sahtekarlık vb. gibi nedenler bulunmaktadır.
Diğer Devlet Görevlilerinin Sürgün Edilmesi
Osmanlı Devleti’nde ilim erbabı önemli yer tutmaktaydı. İlim adamlarının yetişmesi için medreseler özellikle önem arz etmekteydi. Müderris, imam, müezzin, kadı gibi mevkilerde yer alanlara genel olarak ulema adı verildiği görülür. Osmanlı Devleti’nde ulema sınıfı daima özel bir statüde olmuştur. Bu sınıfın en üst mevkisinde şeyhülislam yer almaktaydı. Şeyhülislam, padişah tarafından atanmasına rağmen padişahların meşruluğu hakkında fikir beyan etme iradesini ellerinde bulunuyor ve şer’i hukukun uygulanması aşamasında yol gösterici rol oynuyordu. Osmanlı Devleti’nde ulema zümresi, temsil ettiği dînî kimliğinden dolayı hep ayrıcalıklı ve güçlü bir birim olarak varlığını sürdürmüştür. Ayrıca ulema, hukukun uygulayıcısıdır. Osmanlı Devleti’nde hukukun uygulayıcısı olan ulema mensupları da bir takım sebeplerle teamül olarak azil ve sürgün cezalarına çarptırılmıştır. Bunun haricinde ihtar gibi hafif cezalar ile pek az görülen idam ve müsadere cezaları uygulanmıştır. Kadı ve naibleri de yolsuzluk sebebiyle sürgün edilmişlerdir. Misal olarak II. Mustafa dönemi şeyhülislamı olan Feyzullah Efendi, hükümet nüfuzunu kendi çevresi için kullanması sebebiyle Erzurum’a sürgün edildikten sonra Edirne’ye getirilmiş ve yeniçeriler tarafından idam edilmiştir. İstanbul kadısı İsmail Paşazade Seyyid İbrahim İsmet Bey ekmekçilere gerekli ihtimamı göstermeyip onları şımarttığı için azledilerek başka bir mahalleye sürgün edilmiştir. Diğer taraftan devlet malını zimmetine geçirmesinden dolayı Limni kadısı Kıbrıs’a, uygunsuz hareketlerinden dolayı da İzmir kadısı Abdurrahman Efendi azledilerek Tire’ye sürgün edilmişlerdir. Eyüp kadısı Fahrettin Efendi, kendine çekidüzen vermesi için Bursa’ya nefyedilmiştir. Benzer bir şekilde Erzurum müftüsü Abdurrahman Efendi de fena hareketlerde bulunmasından dolayı sürgüne tabi tutulmuştur. Eyüp kadısı Fahrettin Efendi’nin edeplenmesi için Bursa’ya nefyedildiği müşahede edilmektedir.
Yararlanılan Kaynaklar
Ahmet Oktar, İslam Hukuku’nda Sürgün Cezası Ve Osmanlı Dönemi Uygulaması
Osman Keskinoğlu, Fıkıh Tarihi ve İslam Hukuku
Ahmet Mumcu, Osmanlı Hukuku’nda Zulüm Kavramı
Lütfü Paşa, Tevarih-i Al-i Osman
Ekrem Buğra Ekinci, Osmanlı Hukuku Adalet ve Mülk
Mehmet Akman, Osmanlı Devletinde Ceza Yargılaması
M. Ertuğrul Düzdağ, Şeyhulislâm Ebussuudi Fetvaları
Ahmet Akgündüz, Osmanlı Kanunnameleri ve Hukuki Tahlilleri

*Bu çalışmanın tüm hakları, Ahmet Oktar’a aittir.
*Bizimle iletişim kurmak için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Osmanlı Devleti’nde Salgın Hastalıklar Ve Uygulanan Tedavi Yöntemleri

Veba Nedir?

Veba ne demektir diye soracak olursak, eskiçağdan Yakınçağa kadar uzanan zaman diliminde salgın hastalıklar arasında bu hastalığın özel bir yeri vardı. Tabi ki bu özellik olumlu manada değildir. Veba, bu dönemlerin klasik ve ölümcül hastalığı sayılmaktadır. Geniş bir alana hâkim olması sebebiyle doğal afetsiz yılı neredeyse olmayan Osmanlı Devleti’nde de bu hastalık kendini göstermiştir. Mezar taşlarında vebadan ölenlere ait ibarelerin yer alması da bunu kanıtlar niteliktedir. Depremlerin ve diğer doğal afetlerin yıkıcı etkileri vardır. Fakat vebanın etkisi ise, psikolojiktir. Osmanlı kaynaklarında bu hastalıkla ilgili olarak, veba ve taûn terimleri birlikte kullanılmıştır. Fakat Daniel Panzac; vebanın, çok özel olarak salgın ve öldürücü bir hastalığı ifade ettiğini, muhtemelen diğer salgın hastalıklarında bu ismi aldığını; taûn’un ise daha ziyade hıyarcık vebasının karşılığı olduğunu söylemiştir. Taûn vebadandır, fakat her veba taûn değildir. Veba esas itibariyle bir hayvan hastalığıdır. Batı dünyasında da genellikle black death yani kara ölüm ve kara veba olarak ifade edilmektedir. Vebanın iki farklı türü vardır. Biri, hıyarcıklı veba; diğeri ise, akciğer vebasıdır. Fakat bunun dışında sepsir veya septsemi olarak adlandırılan klinik şekillerine de rastlanılmaktadır.

Veba Belirtileri

Enfeksiyonlu bir pirenin ısırmasıyla başlayan hıyarcıklı vebada, 1-2 gün sonra pirenin ısırdığı bölgede önce siyahımsı bir leke oluşur; ardından da bunu koltuk altlarında, kasıklarda veyahut boyunlarda yumurtayı andıran şişlikler izler. Kurbanlarının yarısından fazlasını öldüren hıyarcıklı vebada; hasta ölmeden önce teri, idrarı ve tükürüğü dayanılmayacak kadar yoğun kokmaktadır. Akciğer vebası ise; pireden değil, enfeksiyonlu kişinin öksürüğünden ve tükürüğünden bulaşır veya soğuk havalarda mikrobun akciğere yerleşmesiyle sirayet edip, burundan kan gelmesine sebep olurdu. Hastalığın tedavisinde, temizlik ön planda tutulmuştur. Çünkü bu hastalığın kirlilik ve pislik sonucu ortaya çıktığı bilinmekteydi. Hatta Avrupalılar hamam geleneğini tekrar başlatmışlardır. Bunun dışında; ilaç ve tıbbi uygulamalar, karantina uygulaması hastalığın tedavisinde kullanılmış yöntemleri teşkil etmekteydi.

Veba Ne Zaman Oldu?

Veba Osmanlı topraklarında da kendini göstermiştir. Bilinen ilk veba salgını 1466-67 yılları arasında Makedonya, Trakya ve İstanbul’u etkilemişti. 1492-1503 yılları arasında Anadolu topraklarında veba çok yoğun görülmüştür. Bundan sonra İstanbul’da 1539, 1573, 1576, 1578, 1591, 1592 ve 1596 yıllarında veba salgını yaşanmıştır. 1615, 1617, 1620, 1637 (Büyük taun), 1650, 1655‘de (Şiddetli taun), 1751’de küçük salgınlar etkisini hissettirmiştir. Daniel Panzac bir buçuk yüzyılın 94 yılında veba görüldüğünü belirtmiştir. Osmanlı belgelerinde veba salgının varlığı ile ilgili Mühimme defterleri ve sicilller bize bilgi vermektedir. 1564’de Halep’te 1565 yılında Karaman’ın bir bölümünde 1568 ve 1572’de Selanik’de veba salgını görülmüştür. 1573 yılında Edirne’de meydana gelen veba salgınında köylülerin yerlerini terketmeleri ile burada eşkiyalar türemiş ve asayişin tekrar sağlanması için ne tarafa gittiler ise “girü getürüp yolları ehl-i fesaddan hıfz ü hirâset itdiresün” denilmiştir. 1577’de Tımışvar’da 1691 yılında Eskişehir’de salgın kendini göstermiştir. Sicillere yansıması; 271, 275, 277 hüküm nolu belgeler vebadan ölenleri anlatmaktadır. 281 hüküm nolu belge ise Veba hastası bir kişin tedavi olmasını konu almıştır. Bu kadı sicilleri; hastalığın İstanbul’da var olduğunu bize anlatmaktadır.

Veba hastalığının ortadan kalkması için camilerde imamlara Ahkâf süresi okutturulmuştur.

“Mefharü’l-eimme mahmiye-i İstanbul mahallâtından olan imâm efendiler ba’de’s-selâm inhâ olunur ki Hâlâ imâmları olduğunuz cevâmi’ ve mesâcidde eyyâm-ı vebâda ber vech-i mu’tâd tilâvet oluna gelen sûre-i Ahkâf ke’l-evvel tilâvet olunması içün sâdır olan fermân-ı âlîye imtisâlen işbu mürâsele tahrîr ve irsâl olundu. Lede’l-vusûl kadîmden tilâvet olunagelen evkâtla ke’l-evvel tilâvet olunup ihmâl ve müsâhamadan ihtirâz oluna ve’s-selâm”.

Bu sicil belgesi ile hastalığın, 1726 senesinde İstanbul’da var olduğunu; hem de bu hastalıktan kurtulmak için sadece tıbbi yöntemlerin değil, dini unsurların da kullanıldığını görmüş oluyoruz. Veba, XVII. Yüzyıldan XIX. Yüzyıla kadar Osmanlı topraklarında var olmuştur. Vebanın Osmanlı topraklarında geçici ve daimi odakları bulunmaktaydı. Anadolunun güneydoğusu, Basra, Bağdat ve Musul havalisi devamlı odak, Arnavutluk, Epir, Eflak-Boğdan, Anadolu, Mısır ve İstanbul geçici odaklardı. Hastalığın bulaşıcılığı konusu Osmanlı’da yaygınlaşınca, salgının olduğu yerden havası temiz olan bir yere gitmenin izni hususunda fetvaların verildiği ile ilgili bilgiler vardır.

İstanbul’da 1773’ten 1778’e kadar Osmanlı İmparatorluğu’nda veba yoktur. 1778’de İstanbul’da ve Galata’da aynı zamanda ortaya çıkar. 1779-1783 yılları arasında Rumeli’deki Osmanlı topraklarına yayılmaya başlar. 1784-1787 yılları arasında tüm imparatorluğa yayılmaya başlamıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun dört bir köşesinde artık veba vardır. Veba bu son on yıl içerisinde Osmanlı topraklarının büyük bir kısmını kasıp kavurur ve daha sonrada hemen yok olmaz. 1803, 1811, 1812, 1813, 1834 (şiddetli taûn) senelerinde veba görülmüştür. Osmanlı Devleti’nde Veba’nın siyasi, ticari ve sosyal yönden olumsuz etkileri oldukça fazladır. Öldürücü etkisinin fazla olması ve tedavi için gerekli yöntem ve ilaçların çok bilinmemesi, devletin her yerinin hekim ihtiyacının karşılanmaması gibi olumsuzluklarda bu hastalığı tetiklemiştir. 1476 yılında, Boğdan seferinde veba salgının çıkmasıyla asker geri dönmek zorunda kalmıştır.

Köprülü Fazıl Ahmed Paşa’nın 1672 yılında çıkmış olduğu seferde, İstefe Kalesi civarında askerlerin veba salgınına yakalanması 18.000 askerin ölmesine sebep olmuştur. Gemiler yoluyla da gelen hastalık dolayısıyla ticaret aksamıştır. Hastalıklı bölgenin terkedilmesi sonucu eski yerlerin tamamen yok olmasına ya da buralarda eşkiya türemesine ve yeni iskân yerlerinin kurulmasına etki etmiştir. Hastalık sonucu kıtlık meydana gelmiş ve karaborsacılık Anadolu’da kendini göstermiştir. Osmanlılar; 1838’de nihayet karantina uygulamasına geçtiğinde veba olayları hemen azalır. Veba, XVII. Yüzyıldan XIX. Yüzyılın başına kadar Osmanlı İmparatorluğu’nun halkına musallat olabilecek en öldürücü ve en sık rastlanan afet olmuştur.

Çiçek Hastalığı

Çiçek hastalığı; çok eski yıllardan beri bilinen, çok büyük salgınlar yapmış, ani başlangıçlı ve ölümcül olabilen bir hastalıktır. Bu hastalığa İslam dünyasında cüderi, Anadolu’da Türkler arasında çiçek hastalığı denilmiştir. XVIII. Yüzyıl başlarından itibaren bütün Avrupa’da olduğu gibi Osmanlı Devleti’nde de çiçek hastalığı etkisini göstermiştir. Hastalığın ortadan kaldırılması, hastalığa yakalanmış olan büyüklerin ve özellikle çocukların çiçek aşısı olması ve gerekli önlemler alınması konusunda devlet uğraşmıştır. Variola isimli bir virüsün yol açmış olduğu çiçek hastalığı %30-40 oranında ölümcüldür. “Hastalık; insandan insana damlacık yolu ile lezyonlara yakın temas ile hastanın kullandığı kıyafetler, yatak, çarşaf vb. eşyası ile nadiren de hasta ile aynı havayı solumak yoluyla bulaşabilir. Hastalık; 7-17 günlük kuluçka döneminden sonra 3-4 gün süren yüksek ateş, baş ve vücut ağrıları ile başlar, yüzde ve ekstremitelerde belirgin olan pembe renkli döküntü sırasıyla papül, vezikül, püstül aşamalarından geçer, kabuklanarak 3-4 hafta içinde iyileşir”. Hastalığın safhaları bu şekildedir.

Bu hastalıktan kurtulmak adına bir takım metotlar denenmiş ve çiçek aşısı bulunmuştur. Dünyada çiçek hastalığını önlemek amacıyla önlem alan ilk millet, Türkler değildir. Daha eski asırlarda farklı milletler de bu hastalığa karşı tedbirler almışlardır. Bizde aşının başlangıcı Lady Montagu’nun kaleme aldığı mektubun tarihi olan 1 Nisan 1717 yılı olarak gösterilir. Fakat aşılama bu tarihte başlamaz. Bu tarihten 38 yıl önce, 1679 yılında İstanbul’da çiçek aşısı yapıldığı bilinmektedir. Dünyanın diğer taraflarında çiçek aşısı tarihi eskilere götürülmek istense de, Batı dünyası çiçek aşısını Osmanlı Devleti vasıtasıyla öğrenmiştir.

Orhan Kılıç, çiçek hastalığında Osmanlı Devleti’nin uygulamış olduğu tedavi yöntemini şöyle aktarmıştır. “Osmanlılar hastalığı deri yoluyla bulaştırma yöntemini geliştirmiştir. Bu usule göre; hafif çiçek çıkarmış olan çocukların kabarmış ve dolmuş olan çiçeklerinin suyunu alıp henüz çiçek çıkarmamış bir çocuğun kolunu çizip o suyu sürerek aşı yapılıyor, yapılan yerde bir kabarcık çıkıyor, bununla o çocuk nöbeti savuşturarak çiçek hastalığından kurtuluyordu.” Lady Montagu mektubuyla Avrupa’daki hekimlerin dikkatini çekmiş ve bu suretle Osmanlı Devleti bu aşının Avrupa’ya geçmesinde bir nevi köprü vazifesi görmüştür.

Mektubunda; hastalığa yönelik uygulamaları anlatmış, vatanını sevdiğini belirterek, bu uygulamanın oraya da girmesini istemiştir. “Bizde pek umumi ve pek zalimane olan çiçek hastalığı bu memlekette keşfedilen aşılanma sayesinde ehemmiyetsiz bir şey. Birçok kocakarılar varki; san’atları sırf bu ameliyatı yapmak. Aşı için en muvafık zaman, sonbaharın başlangıcı, büyük sıcaklar geçtikten sonra. O zaman aile reisleri, aileleri içinde çiçek hastalığına tutulmuş kimse olup olmadığını birbirine soruyorlar. Birkaç aile toplanıyorlar. Adetleri 15-16’ya çıkınca bu kocakarılardan birini çağırıyorlar, o da bir ceviz kabuğu dolusu, en mükemmel cinsten çiçek hastalığının aşısını getiriyor. Hangi damarın açılması istenildiğini soruyor. Aldığı cevaba göre büyük bir iğne ile damar açıyor, tırmık kadar bile ağrı duyulmuyor, iğnesinin ucu alabildiği kadar aşıyı buraya koyuyor. Sonra yarayı bağlıyor, üzerine bir ceviz kabuğu parçası yapıştırıyor. Aynı ameliyeyi dört beş damarada yapıyor. Rumlar alelûmum biri alınlarında, birer tane kollarında, birde göğüslerinde olmak üzere haç taklidi yaptırmaya itikat etmişler. Fakat bu ameliyenin neticesi fena. Çünki bu ufak yaraların yerleri kaybolmuyor. Bu ameliye için mesela bacaklar veya kollar gibi vücudun kapalı taraflarındaki damarlar intihap olunuyor. Aşılanan çocuklar sekiz gün kadar oynuyorlar, bir şey olmuyorlar. Fakat ondan sonra bir sıtmaya tutuluyorlar, o zaman iki gün nadiren üç gün yatakta yatıyorlar. Yüzlerinde yirmi veya otuz kadar sivilce çıkarıyorlar; fakat bunlar behemhal çıkıyor. Sonra sekiz gün içinde güya hiç hasta olmamışa dönüyorlar. Açılan yaralar hastalıkları esnasında pek ziyade akıyor. Süphesiz bu, çiçek hastalığının zehrini akıtıyor başka taraflara şiddetle yayılmasına meydan bırakmıyor. Bu ameliye her sene binlerce çocuğa yapılıyor. Fransa sefiri diyor ki, başka yerde banyo yapıldığı gibi, burada da eğlence makamında herkes çiçeğe yakalanır. Kimsenin aşıdan öldüğü görülmemiş. Bu ameliyenin iyiliğine bende o derece kaniim ki, sevgili yavruma yaptırmaya karar verdim. Vatanımı çok sevdiğim için bu usulün oraya da girmesini arzu ederim” bu sözleriyle Osmanlı’daki çiçek aşısı uygulamasının Avrupada olmadığını görüyoruz.

Ayrıca Montagu, aşının tarifini doktarların tepsikini çekmemek için onlara göndermediğini yazmıştır. “Doktorlarımızın kendi menfaatlerini nev’i beşerin iyiliğine feda edecek ve varidatlarının mühim bir kısmını gözden çıkaracak derecede fedakâr olduklarına iman etsem, bunu bilhassa onlara da yazmaktan geri durmazdım. Fakat bilâkis onları kızdırmaktan korkarım. Kendilerine büyük bir hata işletirsem, tehlikeli olur. İhtimalki İngiltereye dönüşümde onlara bir ilânı harp cür’etinde bulunurum mühibbenizin kahramanca gayretini takdir ediniz”.

Lady Montagu’nun Edirne’de görerek yazdığı çiçek aşısı daha önce İstanbul’da mevcuttur. Süheyl Ünver, bu bilgiye de dayanarak çiçek aşısının XVIII. Asır boyunca çeşitli Osmanlı şehirlerinde yapıldığını bunu da Lady Montagu’nun mektubuyla ve Rıfat Osman’ın raporuyla öğrendiğimizi ifade etmiştir. Çiçek aşısının Türklere ait olduğunu kanıtlayıcı belgelere rağmen İngilizler’de aşının kendilerine ait olduğundan söz etmektedirler. İngiliz hükümeti, hekimlerinden Edward Jenner’i köyleri dolaşıp halkı aşılaması için görevlendirir ve bu esnada halktan inek çiçeği hakkında bilgi edinen Jenner deneylerine başlar. Ve bu doğrultuda bugün kullanılmakta olan çiçek aşısı, Edward Jenner’in 1796 da inek çiçeğini bulaştırarak, insanları çiçeğe karşı korumanın olasılığını, 1798 de yayınlamasıyla öğrenilmiştir. Bu bilgiyle de Avrupa’ya İstanbul’dan çiçek aşısı götürülmek istenirken, devletin dört bir tarafında baş gösteren çiçek hastalığı şikâyetleri neticesinde Osmanlı Devleti taşradan gelen talepler üzerine Avrupa’dan çiçek aşısı tüpleri satın almaya başlamıştır.

Lakin Avrupa’dan aşı getirilmesi, maddi açıdan olduğu kadar ulaşım sıkıntısından dolayı hastalığın yayılmasını artıran etkenlerdendi. Ayrıca, İstanbul’dan uzak yerlere ulaşım zorluğundan dolayı bozulacağından, Osmanlı Devleti sınırları içerisinde telkîhhâneler (aşı evleri) açılmasına karar verildi. 1890 yılı içerisinde, İstanbul’da ilk telkîhhâne açılmıştır.

Bu telkîhhâne açılmasında da, 1889 yılında Tıbbiye Mektepleri Hayvanat Hocası Aşı İnspektörü Dr. Hüseyin Remzi Bey’in hazırlamış olduğu raporun etkisi büyüktür. C. Cüzzam Bilinen en eski hastalıklardan biri olan cüzzam bir tür deri hastalığıdır. Cüzzamın ilk belirtileri hafif eklem ağrıları ve soluk bir tendir. Daha sonraki safhalarında burnu parça parça düşüren, dudakları ve dili şişiren, kaşları ve saçları döken, yüz cildini buruşturan, elleri ve ayakları adeta pençelere çeviren bir gelişme gösterir. Böyle bir cüzzam, konuşmayı boğuk bir fısıltı şekline çevirir, bakışları sabitleştirir. Cüzzamlılar zaman ilerledikçe deri ve kaslarındaki tüm hissi kaybederler, el ve ayak parmaklarını kullanamaz hale gelirler. Hastalığı bu safhada olan bir kişi, 10 yıldan fazla yaşayabilir. Hastalığın çeşitli safhalarında ciltte meydana gelen farklı görünümlerden dolayı İslam tıp literatüründe, cüzzamın yanı sıra “aslan hastalığı” ve “fil hastalığı” gibi terimlerde kullanılmıştır. Bu hastalığın adı bile korku salıyordu. Zaman zaman kimi kişiler cüzzamlı olduğu gerekçesiyle toplum dışına itilerek ölüme terk ediliyordu. Cüzzamlı olarak itham edilen kişiler, hekimler tarafından muayene edilip, tanıklar huzurunda Kadı efendiden durumlarını belirten bir belge aldıkları takdirde insanların arasına karışabiliyorlardı.

Açıkbaş/Şa’ban. “Mahmiye-i Konya’da vâki’ Sırçalu tekyenişîni olan Açıkbaş Dede meclis-i şer’-i hatîra Sahrâ Nâhiyesi’ne tâbi’ Celâlî nâm karye sâkinlerinden râfi’ül- kitâb Şa’ban bin Mehmed nâm kimesneyi ihzâr ve mahzarında takrîr-i kelâm idüp mezbûr Şa’bân cüzzâm zahmetine mübtelâ olmağla tekye-i merkûmede Dede ile ma’â sâkin olmasını taleb iderin didikde hekîmbaşı Halîl Çelebi meclis-i şer’a ihzâr olunup mezbûr Şa’bân’ın a’zâsına nazar eyledikde mezbûr Şa’bân mübtelâ olduğu maraz cüzzâm değildir tuzlu balgamdır deyu ihbâr itmeğin da’vâ-yı merkûmeden mezbûr Açıkbaş men’ bir le mâ- vaka’a bi’t-taleb ketb olundu fi’l-yevmi’s-sânî ‘aşer min Zî’l- hicceti’şşerîfe li-sene semânîn ve elf 12 Zî’l- hicce 1080/ 3 Mayıs 1670”. Osmanlılar döneminde, cüzzamhâneler kurulmuş; cüzzamhânenin olmadığı yerlerde ise, dış mahallerinden birisini onların tecridine tahsis etmiştir. Bunlara miskinler tekkesi adı verilmiştir. Cüzzamhânelerin var olması da bu hastalığın Osmanlı topraklarında olduğunun bir kanıtıdır. Osmanlılar döneminde ilk cüzzamhâne II. Murad tarafından Edirne’de yaptırılmıştır ve burası 1627 yılına kadar faaliyetini sürdürmüştür. Osmanlı dönemine ait en önemli cüzzamhâne ise, Karacaahmet Miskinler Tekkesi’dir. Bursa’da, 1551’den 1817’ye kadar faaliyet gösteren bir cüzzamhânenin varlığı da söz konusudur. Cüzzamlı hastalar tabi ki bir takım kısıtlamalara maruz kalmıştır. Fakat bu hastalığın yayılmasını önlemeye ve halk sağlığını korumaya yönelik önlemler olarak değerlendirilmelidir. Ayrıca, Batı’da olduğu gibi hastaların bütün hukuki ve sosyal haklarından mahrum edecek düzeyde de değildir.

(Cüzzamın dağlanmakla tedavisini gösteren bir resim (Şerefeddin Sabuncuoğlu, Cerrahiyetü’l- Haniye II, Ankara 1992)

Yararlanılan Kaynaklar

Kübra Benli, Klasik Dönem Osmanlı Sağlık Sistemi ve Salgın Hastalıklar (1300-1600)

Bedi Şehsuvaroğlu-Süheyl Ünver, Cüzzam Tarihi

Mehmet Zeki Palalı, D.İ.A ”Cüzzam” Maddesi

Lady Montagu, Şark Mektupları, terc: Ahmet Refik

Süheyl Ünver, Türkiye’de Çiçek Aşısı ve Tarihi

Haldun Eroğlu-Güven Dinç-Fatma Şimşek, “Osmanlı İmparatorluğunda Telkih-i Cüderi”, Milli Folklor, S. 101

 

 

*Bu çalışmanın tüm hakları, Kübra Benli’ye aittir.

*Bizimle iletişim kurmak için: kenandabirkuyu10@gmail.com

[mc4wp_form id=”5315″]

Kömürden Petrole Geçiş, Osmanlı Topraklarında Enerji Savaşı Ve Bağdat Demiryolu Projesi

1900 yılında günlük sadece 500 bin varil olan petrol talebinin 1915’de günlük 1,25 milyon varile, 1929’da ise 4 milyon varile çıkması ile rakamlara yansıyan petrol talebindeki önemli artış sonucunda petrol şirketleri çok daha uzaklarda yeni kaynak arayışlarına yönelmişlerdir. Bu arayışlar mükâfatını Ortadoğu bölgesinde bugün İran olarak adlandıran ülkede bulunan petrol kaynakları ile vermiştir. Burada bulunan petrol kaynaklarını Batılı şirketlere açma düşüncesi kapsamında ilk girişimi gerçekleştiren İngiliz bir tüccar olan Knox D’arcy adındaki kişiydi. Bölge
petrolünün önemini ilk fark edenlerden ve bu doğrultuda harekete geçen kişilerden biri olan D’arcy yatırımları ile Ortadoğu petrol sanayisini kuran kişi olarak tarihe geçmiştir. İran’da yüzyıllardan beri var olan petrol sızıntısı, gemi kalafat işinde tuğla sıvası olarak kullanılmıştır. 1882 ve 1889 yıllarında, bugünkü Reuters Haber Ajansı’nın kurucusu olan Baron Julius de Reuter İran’la iki anlaşma yapmayı başarmıştır. Bu anlaşmalar, başka konuların haricinde İran petrollerinin geliştirilmesini de içeriyordu. Her iki anlaşma da gerek İran’da gerekse Rusya İmparatorluğu’nda büyük tepkilere neden olmuştur. Neticede bu anlaşmalar kapsamında yapılan petrol arama çalışmaları başarısızlıkla sonuçlanmış ve anlaşmalar yenilenmemiştir. Bu noktada altı çizilmesi gereken önemli bir husus, henüz 19. yüzyılda petrol konusunun dönemin başat aktörleri arasında politik bir mücadele alanı haline gelmeye başlaması ve sonraki dönemde de uluslararası politika gündeminden hiç düşmemesidir.
1860’lardan itibaren başlayan Rusya ve İngiltere’nin İran üzerinde diplomatik ve ticari hâkimiyet kurma mücadelesi, İran’da yönetimi elinde bulunduran Kaçar Hanedanı tarafından da varlığını sürdürmek açısından bir politika olarak değerlendirilmiştir. İran’ın Rusya açısından anlamı, Orta Asya’da ve ötesinde girişmiş olduğu genişleme ve ilhak politikaları kapsamında sıcak iklimde önemli bir limanı eline geçirmekken; İngiltere açısından hayati önem atfedilen Hindistan’ın korunmasında bir ileri karakol ve Rusya ile arasında bir tampon bölge anlamı taşımaktaydı. Rusya’nın 1800’lü yılların sonlarına doğru İran üzerindeki etkinliğini önemli ölçüde arttırması İngiltere’nin endişelenmesine ve İran’ı kaybetmeye başladığı düşüncesine yol açmıştır. Bu durumu telafi etmek için İngiltere, dönemin en önemli konularından biri haline gelen petrol konusunda İran ile bir anlaşma yapıp Rusya lehine bozulan dengeyi doğrultmayı amaçlamıştır. Bu kapsamda, söz konusu anlaşma D’arcy’nin öncülüğünde İran ile British Petroleum arasında 28 Mayıs 1901 tarihinde imzalanmıştır. Bu anlaşmaya göre Şah, yirmi bin pound nakit, yirmi bin pound değerinde de hisse almış ve ayrıca yıllık belirli bir oranda kar payı alacağı belirtilmiştir. Bunun karşılığında ise İngiliz petrol şirketi altı yıl geçerli olan ve İran’ın dörtte üçünü kapsayan bir alanda petrol arama ve çıkarma yetkisini elde etmiştir. Bu sırada Royal Dutch-Shell ise İran’dakinden daha da büyük petrol kaynaklarını komşu Irak topraklarında bulmayı başarmıştır. Tüm bu anlaşma ve keşiflerin siyasi anlamı ise Orta Doğu’da sahnelenecek (ve günümüzde de halen sürmekte olan) petrol merkezli ‘Büyük Oyun’un başlaması olmuştur.
Oyunun Merkezi: Osmanlı ve Pers Toprakları
Petrolün organik kökenli bir madde olduğu, bir kaynak kayanın içinde türediği, antiklinal olarak adlandırılan ve kubbe şeklinde olan yeraltı yapılarındaki kayaların gözeneklerinde depolandığı, bu kayaların geçirimsiz bir örtü kaya ile kaplandığı ve oluklardaki petrolle birlikte bulunan gazın petrolün kuyudan fışkırmasına neden olan basıncı oluşturduğu bilgisinin öğrenilmesi 1800’li yılların ikinci yarısında gerçekleşmiştir. Bu dönemde petrol konusunda kaydedilen olağanüstü gelişmelerin en önemli politik sonuçlar doğurduğu bölgelerden biri, belki de en önemlisi Osmanlı egemenliği altında bulunan Ortadoğu coğrafyası ve Mezopotamya kaynakları olmuştur. Zira, zift gibi katı, bitüm gibi yarı katı, petrol gibi sıvı, doğal gaz gibi gaz halindeki hidrokarbonların, çatlak, kırık, fay düzlemi, tabaka düzlemi ya da birbiri ile irtibatlı gözenekler aracılığıyla yüzeye çıkarak oluşturdukları sızıntı veya pınarların dünyada en bol olarak görüldüğü yerler de bu bölgenin kuzey ve kuzeydoğu kenarlarında yer almaktaydı. Jeolojik tarihi boyunca kuzeye doğru hareket eden Arap Plakası’nın komşu plakalarla çarpışması bu kenarlar boyunca olduğundan, çarpışmanın yaşanmaya başladığı yaklaşık 25 milyon yıl önce gerçekleşen tektonik olaylar buralardaki kapanları deforme ederek içindeki hidrokarbonların yüzeye çıkmalarına neden olmuştur. Sıkışmadan ötürü ortaya çıkan kıvrımlanmanın şiddeti arttıkça geçirimsiz örtü kayalar daha fazla parçalanmış, rezervuar kaya içinde hareket etmeye başlayan hidrokarbonlar da sonunda fay ve benzeri zayıf alanların yardımıyla yüzeye kadar çıkmışlardır.
Arap Plakası’nın komşu plakalarla çarpışması neticesinde ortaya çıkan sıkışma tektoniğinin fazlaca geliştiği bu kenarlarda Toros ve Zagros dağları meydana gelmiştir. Arap Plakası’nda ise bu tür şiddetli sıkışmalar görülmediğinden mevcut hidrokarbon kapanları korunmuş ve dünyanın en büyük rezervlerini oluşturmuşlardır. Kızıldeniz’in güneyindeki Dahlak ve Fersan Adaları, Mısır’daki Sina Yarımadası ve civarı, Ölüdeniz civarı, Kuzey Suriye’de Lazkiye bölgesi, Mezopotamya’nın tamamı, Kuveyt, Bahreyn, İran’ın Basra Körfezi civarındaki güneybatı bölümü, Bakü ve Anadolu’da
bulunan sızıntılar sadece bu ülkelerin değil tüm dünyanın, özellikle de petrol endüstrisi gelişmiş Batılı ülkelerin ilgisini yoğunlaştırdığı alanlar olmuştur.

Batılı ülkelerin Ortadoğu petrollerini ve petrol bölgelerini ele geçirmek amacıyla yürüttükleri stratejik mücadelenin zeminini oluşturan Osmanlı topraklarındaki petrol varlığının Avrupalılarca keşfedilmesi 19. yüzyılla birlikte gerçekleşmiştir. Bu dönemde sanayi devriminin dışında kalan Osmanlı bu süreci yakalayan Avrupa ülkeleri için mallarını satabilecekleri bir pazar haline gelmeye başlamıştır. Bu sürecin dönüm noktalarından birisi, İngiltere ile Osmanlı Devleti arasında 1838 tarihinde imzalanan Ticaret Sözleşmesi olmuştur. Osmanlı Devleti’nin sanayileşen Avrupa ülkeleri için pazar haline gelmesinin altında yatan nedenlerden bir tanesi de bu Sözleşme olmuştur. Zira Sözleşme’ye göre Osmanlı Devleti ithal ettiği mallardan yüzde 3 gümrük vergisi almayı, ihraç ettiği mallarda yüzde 12 ihraç vergisi ve ülkesinden transit geçecek mallara da yüzde 3 transit vergisi uygulamayı kabul etmiştir. İngiltere’ye verilen bu ayrıcalıklar kısa süre içerisinde diğer birçok ülkeye de tanınmış ve böylelikle Osmanlı toprakları üzerinde “büyük oyun” sahnelenmeye başlanmıştır.
Ortadoğu bölgesinde özellikle de Mezopotamya’da yer alan petrolün İngilizler tarafından keşfedilmesi 1830’lu yıllarda gerçekleşmiştir. Bu dönemde, Napolyon’un Mısır seferi sonrasında sömürgesi Hindistan’a daha güvenli yollardan ulaşma çabası içerisinde olan İngiltere, Osmanlı topraklarını bu kapsamda değerlendirmeye almış ve bir inceleme yapmak üzere yirmi bin sterlin harcama yetkisi ile birlikte Yarbay Francis Rawdon Chesney’i Fırat Havzası’nda inceleme yapmakla görevlendirmiştir. 1835 – 1837 yılları arasında çalışmalarını tamamlayan ve bir rapor hazırlayan
Chesney, Dicle ve Fırat Havzalarının Hindistan’a ulaşımda sağladığı olanaklar yanında, bölgenin mineral zenginlikleri üzerine de ayrıntılı bilgiler vermiştir. Bu kapsamda, raporda bölgedeki petrol kaynaklarının yerleri ve mevcut kullanım durumlarından bahsedilmiştir. Ayrıca Rich isimli diğer bir İngiliz vatandaşı Mezopotamya bölgesinde yaptığı gözlemleri 1836 yılında bir kitap olarak yayımlamış ve Dicle Nehri güzergâhında Musul ve Kerkük dolaylarında yer alan petrol kaynaklarına ilişkin bilgi vermiştir.
1800’lü yılların ikinci yarısı ile birlikte dünyada rafineri teknolojisi gelişme göstermiş ve petrol, kuyu delme yöntemi ile çıkartılarak gelişen bu rafinelerde işlenmeye başlamıştır. Amerika’da ortaya çıkan bu gelişmeler çok geçmeden Avrupa’da da uygulanmaya başlamıştır. Osmanlı Devleti’nin eski beyliklerinden olan Eflak ve Boğdan’da (Romanya) mekanik kuyu delme yöntemi 1859’dan itibaren kullanıma geçmiştir. 1866 yılında Rusya’nın Kuban bölgesinde ilk yüksek verimli petrol kuyusu da aynı yöntemle açılmıştır. Romanya’da ortaya çıkan bu gelişmeler Batılı girişimcilerin hızla bölgeye akın etmesine yol açmıştır. Romanya’yı Bakü izlemiş ve buharlı delme makinesinin de devreye girmesi ile birlikte bu bölge petrol şirketlerinin yeni gözdesi haline gelmiştir. Özellikle Fransız Rotschild ve İsveçli Nobel firmaları sayesinde dünya petrol başkenti olma yolunda hızla ilerlemeye başlamıştır. Her iki firma da Bakü petrollerinin yabancı sermaye davetine 1872’de olumlu yanıt vermiştir. Geçmişi 1842’lere kadar uzanan Bakü’deki sondaj faaliyetleri 1873’te ilk modern kuyunun açılması ve yirmiyi bulan işletme sayısı ile rafineri faaliyetlerinin hızlanması sonucunda bölge petrolü her anlamda patlama yapmıştır.
Petrol konusundaki amansız mücadelenin yaşandığı bu dönemde Almanya, 1871 yılında siyasi birliğini tamamlamasının ardından hızla gelişen sanayisine hammadde bulabilmek amacıyla çalışmalara başlamıştır. Bu çalışmalar kapsamında gerçekleştirilen girişimlerden biri de 1871’de Musul ve Bağdat bölgelerinin Alman uzmanlar tarafından araştırılması olmuştur. Alman uzmanların yaptıkları araştırmalar sonrasında hazırladıkları raporda bölge petrollerinin öneminin altı çizilmiştir. Almanya’nın araştırma yaptırdığı Mezopotamya petrol kaynakları hakkında Fransa da yine bu dönemde Musul Konsolosluğu vasıtasıyla bölgedeki petrol varlığı ve Alman faaliyetleri konusunda bilgi toplamıştır. Bu dönemde genel bölge politikalarında en etkin ülke konumunda olan İngiltere, 1877 Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında Osmanlı’nın kontrolü altında olan Doğu Akdeniz, Mezopotamya ve Basra Körfezi üzerinde Osmanlı’yı pasifize ederek etkinliğini arttırmaya başlamıştır. Bu kapsamda, Rusya’nın Akdeniz’e ve Basra Körfezi’ne inmesini önlemek için 1878’de Kıbrıs’ı işgal etmiştir. Aynı tarihte İngiltere bir İngiliz şirketinin İstanbul’dan Basra
Körfezi’ne uzanan bir demiryolu inşa edeceğini açıklamıştır. İstanbul’da yer alan İngiliz Konsolosluğu da projenin takibini üstlenmiştir. Bu demiryolunun inşa edilmesinin temel nedenlerinden biri kuşkusuz Mezopotamya petrollerinin sevkiyatını sağlamaktır.
İngiltere’nin Körfez Hâkimiyetini Sağlaması
İngiltere yine bu dönemde Körfez bölgesindeki etkinliğini sürdürmek amacıyla ülkelerin başında olan Şeyhlerle ilişkiler kurup resmi ya da gayri resmi çeşitli anlaşmalar yapma yolunu benimsemiştir. Bu ilişkiler ve sonucunda imzalanan anlaşmalar, sonraki dönemde İngiltere’nin bölgede etkinliğinin artmasında önemli rol oynamıştır. Nitekim 1850 ile 1900 yılları arasında Basra Körfezi’nde birçok emirlik, İngitere’nin askeri ve ekonomik baskıları sonucu onunla ikili anlaşmalar imzalamışlardır. Bu anlaşmaların temel karakteristiği, emirliklerin İngiltere’nin nüfuzunu kabul etmeleriydi. Ancak petrol açısından bu anlaşmaların en belirgin özelliği, genellikle İngiliz çıkarlarına göre çizilen sınırlarda bir siyasal otorite haline dönüştürülen emirliklerin, kendi bölgelerinde her türlü yabancı şirket faaliyetinin İngiliz devletinin izni ile yürütüleceği hususunda İngiltere’ye garantiler vermeleri olmuştur. İngiltere’nin baskı ve ödüllendirme politikaları sonucu, 1861 ve 1892’de Bahreyn, 1891’de Umman, 1899’da Kuveyt, 1916’da Katar Emirleri İngiltere’nin izni olmadan, kendi topraklarında herhangi bir yabancı ülkeye imtiyaz hakkı tanımayacaklarını öngören anlaşmaları kabul etmişlerdi. Hukuki açıdan bakıldığında, Osmanlı İmparatorluğu’nun taraf olmadığı bu anlaşmaların geçerliliğini öne sürmek mümkün olmamakla birlikte, Osmanlı’nın bu dönemdeki zayıflığı sonucunda, anlaşmaların işlevselliği yönünde herhangi bir sorun yaşanmamıştır. Bu gün, tarih arşivi olarak Kömürden Petrole Geçiş, Osmanlı Topraklarında Enerji Savaşı Ve Bağdat Demiryolu Projesi yazımız ile sizlerleyiz değerli okurlarımız, keyifli vakit geçirmeniz dileği ile…
Basra Körfezi’nde ilk koruyuculuk anlaşması 1809’da İngiliz işgaline uğrayan Ra’s el-Hayma Emirliği ile imzalanmıştır. Bu anlaşmayı 1820 yılında Körfez’deki diğer emirliklerle yapılan anlaşmalar izlemiştir. 1861 yılında Bahreyn’deki iç anlaşmazlıklara müdahale eden İngiltere, ülkedeki rejimi koruma görevini üstlenmiştir. İngiltere’ye bazı ticari kolaylıklar da sağlayan ve sonrasında 1892’de tekrar yenilenen anlaşmaya göre, emirlik içişlerinde serbest dış politika ve güvenlik konusunda Londra’ya bağlı hale getirilmiştir. İki taraf arasında imzalanan anlaşmaya göre Bayreyn;
i) İngiliz Hükümeti’nin onayı olmadan diğer yabancı devlet delegasyonlarına oturma izni vermemeyi;
ii) İngiltere haricinde hiçbir hükümetle anlaşma imzalamamayı;
iii) İngiliz Hükümeti’nden başka hiçbir hükümete, topraklarının hiçbir parçasını vermemeyi, satmamayı hatta ipotek etmemeyi taahhüt etmiştir.
1892’de Umman’la ve 1899’da Kuveyt’le yapılan anlaşmalarla bu ülkeler İngiliz “sömürgeleri” haline getirilmiştir. Ancak bölge ülkelerinden Birinci Dünya Savaşı’na kadar Osmanlı’ya bağlı kalmış olan Katar, savaş sırasında İngiltere tarafından işgal edilmiş ve 1916’da aynı tip bir anlaşma ile İngiliz etki alanına dâhil edilmiştir.
İngiliz Hükümeti, emirliklerle yaptığı bu anlaşmalar sonucunda, bu topraklar üzerindeki tüm maden arama ve işletme haklarını eline geçirmiştir. Yine bu doğrultuda, Basra Körfezi’nde yapılan araştırmalarda 1910’da Bahreyn kıyılarında petrol bulunması neticesinde İngiltere, Şeyh İsa el Halife üzerinde baskı yapmak suretiyle, diğer emilrliklerde elde ettiği imtiyazların kendisine tanınmasını talep etmiştir. Şeyh İsa el Halife de, bu talebi karşılamaya yönelik olarak Mayıs 1914’de İngiltere’nin onayı dışında hiçbir ülke ya da gruba petrol arama ve işletme imtiyazı vermeyeceğini taahhüt etmiştir. Bölgede yer alan hemen tüm emirliklerden benzeri taahhütleri alan İngiltere, ayrıca petrol imtiyazını yürütecek kişilerin mutlaka İngiliz olması gerektiğini de kabul ettirmiştir.

1880’li yıllarda Mezopotamya bölgesi yabancıların araştırmalarına konu olmaya devam etmiştir. Bölgede keşif yapan İngiliz subay Maunsell petrol sızıntılarının aktif olduğunu ve bu sızıntılardan toplanan petrolün tulumlara doldurularak deve kervanları ile sevkiyatının yapıldığını rapor etmiştir. Bahse konu dönemde Osmanlı Devleti, Almanya ile yakınlaşma politikası doğrultusunda demiryolu inşasında yabancılara ilk imtiyazı bu ülkeye 1888 yılında vermiştir. Bu imtiyaz üstü kapalı bir biçimde petrol aramayı da içermiştir, zira temel amaç demiryolu inşası olmakla birlikte, demiryolunun iki yanında 20’şer kilometrelik alanda petrol dâhil her türlü maden arama hakkını da kapsamıştır ve bu özelliğinden dolayı dönemin petrol politiği açısından oldukça anlamlıdır. Diğer bir ifade ile Almanya’nın attığı bu adım büyük oyun satrancında yapılan çok kritik bir hamle olmuştur. Ortadoğu bölgesi ve Mezopotamya petrollerinin politik tarihi açısından önemli gelişmelerden biri de 1889 yılında Musul petrolleri işletme hakkının Osmanlı Devleti hazinesinden alınarak Padişahın (Sultan II. Abdülhamit) Hazine-i Hassa’sına verilmesi olmuştur. Böylelikle Osmanlı Sultanı değeri artık tüm dünya tarafından anlaşılan bölge petrolünü kişisel yönetimi altına almıştır.
İngiltere, yukarıda da ifade edildiği gibi, bu dönemde Basra Körfezi’nde yürüttüğü etkinlik politikasını bölge ülkeleri ile anlaşmalar yapmak suretiyle devam ettirmiştir. 1891 yılında İngiliz Dışişleri Bakanlığı’da müsteşarlık görevinde bulunan ve ileride Dışişleri Bakanı olarak Lozan Müzakerelerine de katılacak olan Lord Curzon 1892 yılında yayımladığı kitabında Basra Körfezi’ne yönelik görüşlerini şu şekilde ifade etmiştir; “Umman, makul olarak İngiltere’nin müstemlekesi olarak kabul edilebilir, … Yöneticisine parasal destek veriyoruz, politikalarını yönlendiriyoruz, yabancı müdahalelerine göz yummamalıyız. Bir gün gelecek Umman kalesinde İngiliz bayrağının dalgalandığı görülecektir.” Yine Curzon’un kitabından bölge politikaları açısından önemli bir ifade de “İran Körfezi’nde (Basra Körfezi) herhangi bir devlet tarafından Rusya’ya bir liman kurma ayrıcalığının tanınmasını, İngiltere’ye yapılmış bir hakaret, statükonun çılgınca parçalanması ve
uluslararası savaş çığırtkanlığı olarak kabul ederim” cümleleridir. Bu yaklaşım çok açık bir şekilde İngiltere’nin bölgeye bakışını ve bölge politikalarını ortaya koymaktadır. İngiltere’nin bu politikalarının altında yatan temel unsurun da, bu dönemde önemi artık iyice anlaşılan ve bölgede yoğun olarak bulunduğu keşfedilen petrol kaynakları olduğu aşikârdır. İngiltere’nin izlediği politikaların sonuçları da kısa bir süre içerisinde etkisini göstermiştir. Bu doğrultuda, Umman Sultanı Seyit Faysal bin Türkî bin Seyit de, Bahreyn Şeyhi’nin yaptığı gibi İngiltere’den başka bir devlete topraklarını terk etmeyeceğini, rehin etmeyeceğini ve satmayacağını taahhüt etmiştir.
İngiltere’nin Arap Yarımadası ve Mezopotamya’ya yönelik amaçlarını ortaya koyan önemli bir başka gelişme de, 1895-1896 yıllarında gerçekleşen Ermeni ayaklanmaları sonrasındaki süreçte bu ülkenin Rusya ile Osmanlı topraklarını paylaşma konusunda görüşmeler yapmasıydı. Zira İngiltere bu kapsamda Arabistan, Mısır ve Aşağı Fırat Havzasını (ki bu bölgelerin tamamı önemli petrol kaynaklarını barındıran yerlerdir) kendi nüfuz alanına katmayı planlamıştı. Ancak, dönemin güç dengeleri ve çıkar çatışmaları bu planın uygulanmasına imkân vermemekle birlikte İngiltere’nin bundan sonra izleyeceği politikaları açık bir şekilde ortaya koymuştur. İngiltere, yeni dönemin egemen stratejik maddesi olan petrolü barındıran bölgeler üzerinde egemenliğini tesis etmek için her yolu deneyecektir. Bu kapsamda öncelikli hedef ise, gerek zengin kaynakların bu bölgede oluşu gerekse bölgenin jeopolitik önemi nedeniyle Ortadoğu bölgesi olarak belirlenmiştir. Bu doğrultuda, 1899’da Kuveyt Şeyhi ile İngiltere arasında imzalanan gizli bir anlaşma ile Osmanlı Devleti’nin egemenliği altında bulunan Kuveyt İngiltere’ye bağımlı hale gelmiştir. İngiltere’nin bu adımında aynı yıl gerçekleşen Konya-Bağdat Demiryolu imtiyazının Almanlara verilmesinin de payı bulunmaktadır. Zira bu demiryolu projesinin Basra Körfezi’ne inme seçeneğinin de bulunması, İngiltere’nin bu bölgede uzunca bir süredir oluşturmaya çalıştığı hegemonyaya zarar vereceği endişesini ortaya çıkmıştır.
Diğer taraftan Ortadoğu ve Mezopotamya petrolleri konusundaki mücadelede İngiltere yalnız değildi. Bahse konu dönemde siyasi birliğini oluşturan ve yakaladığı teknolojik ilerleme ile birlikte sanayi patlamasını gerçekleştiren Almanya’nın da izlediği “Doğu Politikası” doğrultusunda Osmanlı Devleti ve bu ülkenin özellikle de Ortadoğu’da yer alan toprakları üzerinde önemli siyasi emelleri bulunmaktaydı. Daha önce de ifade edildiği üzere, Almanya 1870’li yıllarla birlikte Mezopotamya petrolleri konusunda uzmanlarına araştırmalar yaptırmış ve bu uzmanların ayrıntılı bir şekilde hazırladıkları raporlar aracılığıyla bölge petrolleri konusunda önemli bilgilere ulaşmıştır. Almanya’nın bu dönemde izlediği politikaları anlamada bölge petrolleri konusunda ulaştığı bilgiler önem arz etmektedir. Almanya’nın İstanbul’daki Büyükelçisi Marshall von Bieberstein’ın 5 Mart 1898’de Başbakan’ı Von Hohen-Lohe’ye gönderdiği raporunda, Osmanlı
İmparatorluğu’nun Almanya için sunduğu fırsatları anlatırken özellikle bir projenin kuvvetli bir şekilde altını çizmiştir. Buna göre, Anadolu demiryollarındaki ayrıcalıklarının mutlak surette devam ettirilmesi ve bu ayrıcalıkların Dicle ve Fırat Nehirleri üzerinden Basra Körfezi’ne kadar uzatılması gerekmektedir. Almanya’nın bu politikalarını destekleyen önemli bir gelişme de İmparator Wilhelm II’nin 1898’de İstanbul’u ikinci kez ziyeret etmesi ve buradan da Kudüs’e devam etmesi olmuştur.
Bağdat Demiryolu Projesi
19. yüzyılın son çeyreğinin belirgin özelliklerinden birisi Osmanlı Devleti’nin topraklarında bulunan petrolleri ele geçirmek için demiryollarının araç olarak kullanılması bağlamında dönemin etkin güçleri arasında yaşanan rekabet olmuştur. Önceki dönemlerde etkin olan “vapur-kömür” ve “demiryolu-kömür” ilişkisinin yerini “demiryolu-petrol” ilişkisi almaya başlamıştır. Ortadoğu petrolleri üzerinde uluslararası rekabetin arttığı bu dönemde Almanya önemli bir adım atarak, Osmanlı Devleti’nin ilk kez bir yabancı devlete petrol imtiyazı vermesini sağlamıştır. Detayları daha önce de ifade edildiği gibi, Osmanlı Devleti ile Alman sermaye grubu arasında imzalanan anlaşma ile Musul ve Bağdat petrollerinin imtiyaz hakkı Bağdat demiryolunun yapımını üstlenen Anadolu Demiryolu Şirketi’ne verilmiştir. Bu durum doğal olarak yaşanan petrol rekabetinde önemli bir üstünlük sağlama anlamına gelmekteydi. Almanya, Bağdat demiryolunu, Berlin’den başlayan ve İstanbul üzerinden Basra Körfezi’ne dek uzanan büyük bir demiryolu ağı olarak öngörmekteydi. Böylelikle, Avrupa’dan Körfez bölgesine hızlı ve ucuz ulaşım imkânı sağlanarak İngiltere karşısında önemli bir stratejik kazanım elde edilmesi planlanmaktaydı.
Anadolu Osmanlı Demiryolu Şirketi’ne bir milyon sterlin sermaye ile katılan İngiliz bankerler 1890 yılında Arjantin’de başlayan borç krizi nedeni ile mali sıkıntıya girmeleri sonucunda Şirket’teki hisselerini satmak zorunda kalmışlardır. Bu bağlamda, proje tümüyle Alman sermayesinin kontrolü altına girmiştir. İngiliz sermayedarların mali sıkıntı nedeniyle projeden çekilmek durumunda kalmaları, bu dönemden itibaren İngiltere ve Almanya arasında, Mezopotamya petrolleri başta olmak üzere bölgedeki diğer ekonomik fırsatları ele geçirebilmek amacıyla büyük bir rekabetin ve sonrasında çatışmanın ortaya çıkmasının zeminini hazırlamıştır. İki ülke arasında yaşanan bu çıkar çatışmaları ve rekabet zaman içerisinde ortaya çıkan Birinci Dünya Savaşı’nın temel faktörleri arasındadır. Anadolu Osmanlı Demiryolu Şirketi, Ekim 1888’de İzmit-Ankara güzergâhı ayrıcalığını elde etmiş ve bu doğrultuda hattı döşeyerek Ocak 1893’te ilk treni Ankara’ya ulaştırmıştır. Bu hattın başarıyla tamamlanmasının ardından hattın Ankara’dan doğuya doğru ilerletilmesi konusu gündeme gelmiştir. Fakat bu hattın kuzey Anadolu’dan geçişine Çarlık Rusyası şiddetle karşı çıkmıştır. Güney güzergâhı ise ekonomik açıdan çok elverişli olmasına rağmen askeri açıdan riskli olarak değerlendirildiğinden tereddütlere yol açmıştır.
Osmanlı Devleti, stratejik nedenlerden ötürü Bağdat Demiryolu’nun bir an önce başlanıp bitirilmesini istemiştir zira 1897 tarihinde gerçekleşen Yunan Savaşı’nda Trakya demiryollarının sağladığı avantajı görmüştü. Ayrıca yapılacak demiryolu ile imparatorluğun uzak bölgelerine daha kolay erişimin sağlanması ile buralardaki kontrolün ve hâkimiyetin daha etkin bir şekilde sağlayabileceğini düşünmekteydi. Diğer yandan, Alman Hükümeti de bu projeye büyük önem vermiştir. Zira yukarıda belirtilen nedenlerden ötürü projenin Alman sermayesi ile gerçekleştirilmesinin Almanya’nın bölgedeki siyasi ve ekonomik çıkarlarına önemli hizmetler sağlayacağı öngörülüyordu. Bu proje ile Alman Hükümeti, Osmanlı Devleti ile kurulacak stratejik ilişkiler sayesinde ürettiği sanayi mallarını bu ülke üzerinden Doğu’daki büyük pazarlara daha hızlı ve ucuz bir şekilde ulaştırabilmeyi ve bölgenin yer altında patlamayı bekleyen eşsiz kaynaklarını da, elde ettiği imtiyaz hakkı çerçevesinde ele geçirmeyi hedeflemekteydi.
Bağdat demiryolunun yapımını finanse etmesi planlanan Deutsche Bank’ın bu büyük projenin maliyetini ve sorumluluğunu tek başına üstlenmeye sıcak bakmaması sonucunda, bir konsorsiyum oluşturularak alınacak risk ve sorumluluğun paylaşılması yönünde karar alınmıştır. Yeni durumda Anadolu Osmanlı Demiryolu Şirketi’nin sermaye yapısı şu şekilde yapılandırılmıştır; Fransız sermaye gruplarının payı yüzde 40 ve Deutsche Bank ile ortaklarının payı yüzde 40 olarak ve kalan yüzde 20’nin de Osmanlı yatırımcılarına teklif edilmesi planlanmıştır. Taraflar, bu anlaşma çerçevesinde, ileride diğer bir devletin (örneğin İngiltere) projeye dâhil olma talebinde bulunması durumunda yeni katılımcının payının mevcut ortakların payından oransal olarak indirim yapılarak karşılanması konusunda da uzlaşmaya varmışlardır. Osmanlı Padişahı’nın da desteği ile Konya- Bağdat demiryolunun yapımına ilişkin anlaşma 23 Aralık 1889’da, Basra
Körfezine inme seçeneği de dâhil olmak üzere, bir ön mutabakat mektubu şeklinde Dr. Siemens ile Nafıa Nazırı Zihni Paşa arasında imzalanmıştır.
Bu anlaşma ile birlikte, Anadolu’yu (hatta İstanbul’u) Bağdat’a modern bir demiryolu ile bağlama konusu İngiltere ile Almanya arasında yirmi yıldan fazla sürecek olan bir anlaşmazlığın fitili yakılmıştır. Bu demiryolu projesinde İngilizlerin temel olarak karşı olduğu konu, demiryolu yapımının gerçekleştirilmesi halinde, her türlü zenginliğe sahip ve bir deniz gücü tarafından işgal edilmesi oldukça zor olan büyük bir kara parçasının Almanya’nın nüfuzu altında birleşmesiydi. Ayrıca, bu durumda Rusya’nın da İngiltere ve Fransa gibi devletlerle olan bağlantısı fiilen kopartılmış olacaktı. Bu durum şüphesiz Almanya için büyük bir stratejik üstünlük anlamına gelmekteydi ve İngiltere’nin hayati çıkarlarının bulunduğu Hindistan bölgesinin de tehdit altına girmesine neden olmaktaydı.
Yararlanılan Kaynaklar
Gürdal Gedik, Uluslararası Politikada Enerji Faktörü: Rusya Örneği
Veysel Ayhan, Ortadoğu ve Petrol: İmparatorluk
Hikmet Uluğbay, İmparatorluktan Cumhuriyete Petropolitik
Volkan Ş. Ediger, Osmanlı’da Neft ve Petrol
Ünal Gündoğan, İran ve Ortadoğu

*Bu çalışmanın tüm hakları, Gürdal Gedik’e aittir.
*Bizimle iletişim kurmak için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Şerif Hüseyin İsyanı Ve Osmanlı’nın Durumu

Şerif Hüseyin Kimdir?

Şerif Hüseyin, Oğullarının İngiliz Hayranlığı

Mekke Emiri Şerif Hüseyin, isyan öncesi İngiltere’nin yer aldığı tarafın savaşı kazanacağı görüşündeydi ve buna inanmıştı. Nitekim bu konuda Sadrazam Sait Halim Paşa’ya yazdığı mektupta da savaşa girilmemesi konusunda Osmanlı Devleti’ni uyardığından bahsetmektedir. Aynı şekilde Şerif Hüseyin ve oğulları savaştan sonra İngiltere’ye olan güvenlerini açıkça ifade etmişlerdir. Bu konuda Emir Abdullah’ın hatıralarında özellikle de Lloyd George hükümeti ve Winston Churchill hakkında zikrettiği şu ifadeler oldukça dikkat çekicidir:
”… Britanya’nın son asırdaki şans ve talihi olan Winston Churchill, aynı zamanda nadir bulunan bir şahsiyettir. Churchill, Birleşik Krallığı ve İmparatorluğu mucizevî biçimde kurtarmaya muvaffak olmuştur…
…İngiltere ve onun başbakanı vatanseverlik, hak uğruna sabırla savaşma, vatanın selameti ve milletin izzet ve şerefinin korunması için canla başla çalışma konusunda bütün dünyaya örnek olmuşlarıdır. Britanya zafere layık olduğunu ve bunu hak ettiğini göstermiştir…
…Beni, kardeşim Faysal’ı Irak’ın kralı olması için çalışmaya sevk eden, Doğu Ürdün’e gitmemi ve Hasenî ile Suriye birliğine hazırlık yapmak maksadıyla çalışmamı sağlayan da Mr. Winston Churchill’dir…”
Bu sözleriyle Emir Abdullah’ın, İngiltere’ye karşı duyduğu hayranlığı anlattıktan ve Winston Churchill için sarf ettiği sözlerden sonra Araplar için tavsiye niteliğinde söylediği şu sözler oldukça önemlidir:
”…Ey Araplar! Bilmelisiniz ki İngiltere ile işbirliğine eğilimli olmamız gerekiyor. Çünkü dikkat edin, bütün büyük uluslar onlara karşı çıkmaktan aciz kalmışlardır. İngiltere hiç kimseye hak etmediği değeri vermez. İngiltere yalancı, korkak ve tembellerle iş birliği yapmaz. İngiltere politikalarını duygularıyla hareket ederek ya da herhangi bir anlaşma veya savaşta kendisine yapılan yardımlara bakarak oluşturmaz. Tam tersine İngilizler sabırlı ve istikrarlı bir millettir ve ancak güçlülere saygı duyarak onları kendilerine katmak isterler. Başarısızlığı sevmedikleri gibi, ondan uzak dururlar. Şu halde siz de güçlü, uyanık, sözünün eri ve dikkatli olun ki, İngiltere yanınızda yer alsın ve dostluğunu sizinle paylaşsın..”
Araplara her zaman İngilizlerle işbirliği içinde olmaları gerektiğini öğütleyen Emir Abdullah, İngilizlerle işbirliği yapmak için onlara güvenmek gerektiğinden bahsetmekte ve İngilizlere olan hayranlığını dile getirmektedir.
İngiltere ve Şerif Hüseyin’in İlk İrtibata Geçişi: Emir Abdullah İle Lord Kitchener Görüşmesi
Mısır Yüksek Komiserliği’nce hazırlanan bir raporda Emir Abdullah ile ilgili bazı değerlendirmeler yapılmıştır. Bu değerlendirmelere göre, Şerif Hüseyin’in ardındaki asıl gücün oğlu Emir Abdullah olduğu, kendisinin hırslı ve güçlü bir karaktere sahip olan, diplomatik ilişkilerde ihtiyatlı davranan biri olarak ön plana çıktığı vurgusu üzerinde durulmuştur. Bunun yanı sıra Şerif Hüseyin’in özellikle para konusunda çok aceleci olduğu ve sabırsız bir kişiliğe sahip olduğu da vurgulanmıştır. Şerif Hüseyin’in bağımsızlığa giden süreçte çok kararlı ve kendine güvenen bir yapısının yanında öncelikle yapılması gerekenin Hicaz’daki Osmanlı kuvvetlerini geri çekilmeye ikna etmek olduğu ve bunun için bölgedeki diğer Arap liderleriyle iyi ilişkiler içinde olması gerektiği konusunda hassas olduğu üzerinde durulmuştur. Bu konuda Şerif Hüseyin, oğlunun bütün planlarını ve hedeflerini desteklemekteydi. 1912 yılında Emir Abdullah, Meclis-i Mebusan’da görev yaptığı üçüncü döneminde Mekke’den İstanbul’a giderken, bu sırada İngiltere’nin Mısır Yüksek Komiseri olan Lord Kitchener’ın da Kahire’de bulunduğunu öğrenmiştir. Mısır Hidiv’inin Emir Abdullah’ı, Kitchener ile tanıştırmak istemesi üzerine Emir Abdullah, Kitchener ile tanışmış ve bu kısa görüşmeden sonra odadan ayrılmışlardır. Bu görüşmeden bir buçuk saat sonra ise Kitchener, nezaketen iade-i ziyaret yapmak gayesiyle, Emir Abdullah görüşmek istediğini Mısır Hidiv’i aracılığıyla Emir Abdullah’a bildirmiştir. Bunun üzerine Emir Abdullah, Lord Kitchener’in bu davetini kabul etmiş ve gerçekleşen bu görüşmede, Doğu işlerinden sorumlu İngiliz diplomat Ronald Storrs da hazır bulunmuştur.
Emir Abdullah ile Kitchener, Osmanlı Devleti’nin Arap bölgelerindeki siyasetini konuştuktan sonra Emir Abdullah, Kitchener’a, İttihat ve Terakki Hükümeti ile babasının arasının gergin olduğunu, İttihat ve Terakki Hükümeti’nin babasını görevden almak istediğini ve bunun gerçekleşmesi durumunda babasının isyan edeceğini söylemiştir. Aynı zamanda Türkler ile Araplar arasındaki çatışmanın artık belirginleştiğini ve bu durumda İngiliz Hükümeti ile bir işbirliği yapmaları gerektiğini ifade etmiştir. Bu sırada Şerif Hüseyin büyük bir hazırlık içerisindeydi. Emir Abdullah, Arap bağımsızlığını amaçladıklarını uzun uzadıya Kitchener’a anlattıktan sonra silah ve diğer konularda İngiliz Hükümeti’nin kendilerine yardım edip etmeyeceğini sormuştur. Bu soruya Ronald Storrs, normal şartlarda Şerif Hüseyin’in elinde bulunan silahın yeterli olacağı cevabını vermiş ve görüşme sona ermiştir. İngiliz Dışişleri Bakanlığı’ndan Mısır’a gönderilen bir mektupta ise Emir Abdullah aracılığıyla Şerif Hüseyin’in kesin olarak İngiliz Hükümeti’nin kendilerinin yanında mı, yoksa karşısında mı olduğunun sorulması istenmiştir.

Bu görüşmeden sonra Kahire’den Mısır Yüksek Komiseri Lord Kitchener tarafından, İngiliz Hükümeti Dışişleri Bakanı Edward Grey’e gönderilen gizli ibareli bir mektupta Şerif Hüseyin oğulları arasında en sevdiği Emir Abdullah’ın Kahire Büro’suna gelerek bazı istek ve beklentilerinin İngiliz Hükümeti tarafından karşılamasını istediği bildirilmiştir. Emir Abdullah bu kısa ziyaretinde yeni Vali’nin babasıyla uyum içinde olmadığını, Hicaz’ın sorunlarıyla fazla ilgilenmediğini, Mekke’ye gelen hacıların huzur ve güvenliğini sadece babasının sağladığını ve bu durumun sürtüşmelere neden olduğundan dolayı Türk hükümetinin, babasını görevden alma girişiminde bulunduğunu anlatmıştır. Kutsal yerlerin yönetimi meselesinin kendilerinin uhdelerinde olduğunu ve İngiliz hükümetinin eğer babasının görevinden alınmasını istemiyorsa bunu önleme adına Bâb-ı Âli nezdinde girişimlerde bulunması gerektiğini anlatmıştır. Babasının, Hindistan Müslümanlarının hem hac konusunda hem de diğer meselelerde her zaman yardımcısı olduğunu ve onların huzur ve güvenini sağlama hususunun kendi teminatları altında olduğunu özellikle belirtmiştir. Hükümetin, kesinlikle babasını azletmek istediğini ve babasının Hicaz’da oluşturulmak istenen Osmanlı birliğine karşı mücadele verdiğini söyleyerek, bu konuda İngiliz hükümetinin kendilerine destek vermesi gerektiğini Mekke’ye Türk Hükümeti tarafından deniz yoluyla bir takviye birliğin gönderilmesinin engellenmesini istemiştir. Bu mektubun ardından, Mısır’daki İngiliz hükümeti temsilciliği, bu konunun araştırması istenmiş ve Mısır’dan İngiliz Dışişleri Bakanlığı’na giden mektupta, son alınan haberlere göre Türk hükümeti ile Şerif Hüseyin’in arasının iyi olduğu bildirilmiştir. Bu durum İngiliz hükümetinin açıkça olaya müdahale etmek istemediği ve Şerif Hüseyin’in şimdilik bu sıkıntıları kendisi çözmesi gerektiğini göstermektedir.
Bu görüşmeden sonra Emir Abdullah Nisan 1914’ün sonunda tekrar Kahire’ye gelmiş fakat bu sefer Kitchener’la değil sadece Storrs ile görüşmüştür. Bu görüşmede Emir Abdullah, Storrs’a İngiliz Hükümeti’nin kesin karar vermesi gerektiğini söyleyerek, Hicaz’a geri dönmüştür. Bundan sonra ise Kitchener, Osmanlı ile Şerif Hüseyin düşmanlığının derinleştiğini ve Şerif Hüseyin’in gerçekten bağımsızlıklarını arzuladıklarını anlamış ve Osmanlı Devleti’ne karşı, Şerif Hüseyin ile işbirliği içerisinde olmanın gerekliliğini daha iyi kavramıştır. Birinci Dünya Savaşı öncesi, Kahire Arap Bürosu’ndan Dışişleri Bakanlığı’na gönderilen bir raporda Emir Abdullah’tan gelen mektupta anlatılanlar bildirilmiş ve bu durum karşısında nasıl bir tavır sergilenmesi gerektiği sorulmuştur. Bu mektuba göre, Şerif Hüseyin’in İngiltere ile birlikte olma arzusunda olduğu fakat İngiliz hükümetinden kendisini Osmanlı Devleti’nin saldırılarına karşı korunmasını beklediği ifade edilmiştir. Dışişleri Bakanlığı’ndan Kahire Arap Bürosu’na gönderilen cevabî mektupta ise Almanya’nın altın ve parayla Osmanlı Hükümeti’ni satın aldığını, buna rağmen Osmanlı Devleti eğer savaşa girmezse İngiltere, Fransa ve Rusya’nın Osmanlı Devleti’nin bütünlüğünü korumayı garanti ettiğini ifade etmiştir. Eğer bu savaşta Şerif Hüseyin, İngiliz Hükümeti’ne yardım ederse bağımsızlığını garanti ettiğini aksine, eğer Şerif Hüseyin İngiltere’ye yardımcı olmazsa Osmanlı Hükümeti ile arasındaki uyuşmazlık ve anlaşmazlıklara müdahil olmayacağını bildirmiştir.
İngiliz Hükümeti, esasında Osmanlı Hükümeti ile Şerif Hüseyin arasında öteden beri süre gelen husumetin farkındaydı. Fakat Osmanlı Devleti ile ilişkilerinin devam ettiği sırada, Osmanlı’nın tepkisini çekeceği endişesiyle Şerif Hüseyin’le alenî olarak bir ilişki kurmak istememiştir. Bu noktada İngiltere’yi tereddüde sevk eden diğer bir önemli mesele ise, Şerif Hüseyin’in Arapların tamamını ne ölçüde temsil ettiğiydi ki Şerif Hüseyin sürekli bütün Arapları temsil ettiği imajını vermek istemiştir.
Emir Abdullah ile Kitchener’in Kahire’deki görüşmesinin ardından Temmuz 1914’de Lord Kitchener’in, İngiltere’nin Savaş Bakanı ve Şerif Hüseyin’in oğlu ile ilk teması yapan kişi olması, Şerif Hüseyin ile İngiliz Hükümeti arasındaki ilişkileri geliştiren bir etken olmuştur. Bu tarihten sonra ise İngiltere tarafından Aralık 1914’de Mısır Yüksek Komiserliğine Sir Arthur Henry McMahon getirilmiştir. Yine bu görüşmeden sonra Şerif Hüseyin’in, İngiliz Hükümeti’ne olan güveni daha da artmış olsa da İngiliz Savaş Bakanı Lord Kitcehener Şerif Hüseyin’e tam olarak güvenememiş ve Ronald Storrs’a gönderdiği mektupta Emir Abdullah’ın babasına bizim yanımızda yer almaya kesin olarak karar verip vermediğini sormasını istemiştir. Yine şimdilik İngiliz Hükümeti’nin de desteğini alan Şerif Hüseyin ise artık bağımsızlığa kesin olarak inanmış bir şekilde hazırlıklarını devam ettirmiş ve aynı zamanda bu gelişmelerden Osmanlı Devleti’nin haberdar olmaması için gerekli ihtimamı göstermiştir. Daha sonraki süreçte ise Şerif Hüseyin’in kendileri için ne kadar önemli bir kişi olduğunu anlayan İngiliz hükümeti, bütün yazışmalarında Şerif Hüseyin ile İttihat ve Terakki Hükümeti’nin birbirine düşman olduğu ve İttihat ve Terakki Hükümeti’nin Şerif Hüseyin’i görevinden almak istediği propagandasını yayarak Şerif Hüseyin’i savaş öncesi kendi taraflarına çekmek istemiştir. Bütün haberlerde, Arapların da Şerif Hüseyin’i desteklediği ve Şerif Hüseyin’in Arap yarımadasında önemli bir güç unsuru olduğu vurgusu üzerine durulmuştur.
Şerif Hüseyin- McMahon Pazarlığı
Henry McMahon, Ocak 1915’de Mısır Yüksek Komiseri olarak Kahire’ye atanmış ve görevine başlamıştır. Kahire’deki görevine başladıktan sonra McMahon, Arap ayrılıkçı örgütleri liderleriyle Kahire’de Arap isyanı konusunda birçok görüşme gerçekleştirmiştir. Aklında ve hayalinde bağımsız bir Arap Devleti olan Mekke Emiri Şerif Hüseyin ile Henry McMahon arasındaki görüşmeler ise, Şerif Hüseyin’in McMahon’a Temmuz 1915’in ortalarında gönderdiği ilk mektupla başlamıştır. Şerif Hüseyin ile McMahon arasındaki pazarlıkların ilki olarak kabul edilen bu mektubu Emir Abdullah, daha önce Kahire’de irtibatta olduğu Ronald Storrs’a yazmıştır. Tarihsiz ve imzasız olarak yazılan bu mektubun üzerinde gönderiliş tarihi olarak 14 Temmuz 1915 tarihi yazmaktadır. Emir Abdullah’ın ise buradaki rolü, babasını temsilen bu pazarlığa aracılık etmek olmuştur. Şerif Hüseyin tarafından gönderilen bu ilk mektupta, Arapların bağımsızlık düşüncesinin belirsizliği üzerinde durulduktan sonra Araplar adına Şerif Hüseyin, İngilizlerle işbirliği yapmak istediğini belirtmiştir. Ayrıca Şerif Hüseyin, bir ay içinde kesin bir yanıt beklediğini, ya bu önerisinin kabul edilmesi gerektiğini ya da kabul edilmediğinin kendisine bildirilmesini istemiştir. Şerif Hüseyin, mektubunda İngiltere’den beklediği yardımın bir anlaşma metnine bağlı olmasını istemiş ve İngiltere nezdinde bazı önerilerde bulunmuştur. Buna göre, Arap ülkelerinin bağımsızlığını İngiltere tarafından kabul edilmesini istemiştir. Şerif Hüseyin bölgedeki Arap otoritesini kabul ettirdikten sonra Arap Hilâfeti’ni ilan etmeyi ve bunu İngiltere’nin onaylamasını hedeflemektedir. Şerif Hüseyin’in bu mektubuna Henry McMahon, 30 Ağustos 1915 tarihinde cevap vermiştir. McMahon, Şerif’in isteklerini İngiliz Dışişleri Bakanlığı’na sormuş ve Şerif Hüseyin’i oyalaması gerektiğini bilgisini almıştır. Bu doğrultuda Şerif’in isteklerine kesin bir cevap vermemiştir. Fakat Arap bağımsızlığı ve Arap Hilâfeti konusunda daha önce Lord Kitchener’in verdiği güvenceyi tekrarlamıştır. Bu cevapla karşısında Şerif Hüseyin, tatmin olmamış ve çok kızmıştır. Şerif Hüseyin’in İsyanı Ve Osmanlı’nın Durumu’nu, tarih arşivi olarak sizler için araştırıyoruz…
McMahon’dan gelen ve kendisini çok tatmin etmeyen mektuptan sonra Şerif Hüseyin, 9 Eylül 1915’te ilk yazdığından daha uzun bir mektubu, McMahon’a göndermiştir. Bu mektupta çok soğuk ve ihtiyatlı ifadeler kullanmıştır. Bu mektubunda Şerif Hüseyin, isteklerinin kabul edildiği haberini almak için baskı yapmıştır. Bu mektubu Kahire’ye ulaştıran ise Muhammed El-Farukî’dir. Farukî, Suriye’deki El- Ahd ve El-Fatat cemiyetleriyle de görüşerek, Şerif Hüseyin’in isteklerini bu cemiyetlerce de kabul edildiğini İngiltere’ye bildirmek istemiş ve Kahire’de görüştüğü İngiliz istihbarat subayı olan Gilbert Clayton’a kabul ettirmek istemiştir. Bu ikinci mektubunda da Şerif Hüseyin, yeni kurulmasını hayal ettiği Arap Devleti’nin sınırlarının belirlenmesini istemiştir. Bu isteklerin kendisinin değil, Arap halkının isteklerini yansıttığını belirtmiş ve Birinci Dünya Savaşı’nın sonucunu beklemek iyi bir düşünce olsa da en asgari düzeyde bu sınırlara ulaşmak Arap halkları için en temel hedef olacağını söylemiştir. Mektubunun sonunda ise Büyük Britanya’nın adalete bağlılığına inandığını ve kendisinin Arap bağımsızlığına karşı samimiyet ve inancından bahsetmiştir.
Şerif Hüseyin’in mektubunu alan McMahon, 24 Ekim 1915’te ikinci mektubunu yazmış ve öncelikle tereddütlerinden dolayı pişmanlık duyduğunu ifade etmiştir. Öncelikle McMahon’un endişesi, Şerif Hüseyin’in bütün Arapları temsil edip etmediği ve onlar adına konuşup konuşmadığıydı. Daha sonra Şerif’in talep ettiği Mersin, İskenderun bölgeleri ile Hama, Humus, Halep ve Şam’ın batısında kalan bölgelerin tamamen Arap olmadığını, dolayısıyla bu bölgelerin Arap bölgesi sınırları dışında bırakılması gerektiğini söylemiştir. Ancak daha önce Arap liderleriyle yapılan anlaşmalara, bu sınırlamanın zarar getirmemesi kaydıyla kabul edebileceğini eklemiştir. McMahon, Şerif Hüseyin’in önerdiği sınırlar içinde kalan bölgelerde, müttefiki Fransa’nın çıkarlarına zarar getirmeksizin İngiliz Hükümeti adına Şerif Hüseyin’in taleplerine karşı verdiği garantiler şunlardır:
1. Yukarıda belirtilen değişikler göz önüne alınmak kaydıyla, Şerif Hüseyin’in talep ettiği bütün bölgelerde Arap bağımsızlığını tanımaya ve desteklemeye hazırız,
2. İngiltere, bütün harici saldırılara karşı kutsal yerleri korumayı garanti edecektir,
3. İngiltere, şartlar elverdiği zaman Araplara muhtelif yerlerde, uygun şartlarda devlet kurma konusunda yardım edecek ve tavsiyelerde bulunacaktır,
4. Arapların sadece İngiltere’nin yardım ve tavsiyelerini beklediği anlaşılmış ve sistemli bir devlet yapısı kurulması için Avrupalı bir uzman ve görevlilere ihtiyaç duyulduğu takdirde, bu görevlinin İngiliz olması kaydıyla yardım edilecektir,
5. Bağdat ve Basra vilâyetleri konusunda Araplar, bu bölgelerin harici saldırılara karşı güvenliğinin sağlanması, bölge halkının refahını arttırmak ve karşılıklı ekonomik çıkarların güvenliği için İngiltere’nin bu bölgelerde hâlihazırdaki durumunun ve çıkarlarının gerektirdiği idarî düzenlemeyi tanıyacak, kabul edecektir.

McMahon’un bu sözleriyle Şerif Hüseyin ile İngiltere arasında ittifakın açık bir şekilde sağlandığı ve bunun İngiliz Hükümeti’nce de güvence altına alındığı anlaşılmaktadır. Bu işbirliği sayesinde her iki taraf da Arap topraklarından Osmanlı’nın çekilmesini ümit etmektedir. Ayrıca mektubunun sonunda McMahon, bu bahsettiği konuların öncelikli konular olduğunu ve Şerif Hüseyin’in mektubunda bahsettiği diğer meselelerin de ileride uygun bir zamanda tekrar görüşülebileceğini söylemiştir. En sonunda da diğer bazı konularla ilgili bilgileri de bu mektubu götürecek kişi olan Şeyh Muhammed İbn-i Arif aracılığıyla ileteceğini eklemiştir. Bu mektubu alan Şerif Hüseyin, 5 Kasım 1915’de McMahon’a hitaben yazdığı cevapta, Mersin ve Adana’nın planlanan Arap krallığının sınırları dışında kalmasına gönülsüz olmasına rağmen kabul etmiştir. Fakat Halep ve Beyrut’un çoğunluğunun Hıristiyan Arap olduğunu ve Hıristiyan Arapların da Müslüman Arapların sahip olduğu haklara sahip olması gerektiğini, dolayısıyla bu topraklardan vazgeçmeyeceğini ifade etmiştir.
İkinci olarak, Irak topraklarının önceden beri Arap toprakları olarak kabul edildiği bunun yanı sıra Basra’nın Arap kültürünün yaşandığı merkezi yerlerden biri olduğundan söz ederek, bu bölgelerin kendileri için çok önemli olduğunu söylemiştir. Ayrıca McMahon’un mektubunda İngiltere hükümeti adına önerdiği beş maddelik anlaşmaya kendilerinin de razı olduğunu belirtmiştir. Şerif Hüseyin, bu anlaşmaya diğer Arap liderlerinin de onaylayacağını ve İngiltere hükümetinden maddi yardım beklediğini mektubun sonuna ilave etmiştir. Şerif Hüseyin, “İslâm’da meydana gelen bozulmaları” bahane göstererek McMahon’un nezdinde İngiltere Hükümeti’nin yardımlarıyla bir an önce isyanı ilan etmek istediğinden bahsetmiştir. Almanya ile işbirliği yapmış olan Osmanlı’dan, Arap ulusunun ayrı tutulması gerektiğini belirtmiş ve Osmanlı Devleti ile aralarındaki uyuşmazlıkların artmasından endişe etmediğinden bahsetmiştir. Fakat bu paragrafta özellikle Şerif Hüseyin, İngiltere ile birlikte resmi yollardan savaşa girme zemini aramıştır. Çünkü bu şekilde eğer resmi bir anlaşma yapılırsa savaştan sonra kendi istek ve talepleri dikkate alınacağını düşünmekteydi. Diğer şekilde kendi istekleri dikkate alınmayacağı endişesini taşımaktadır. Şerif Hüseyin’in diğer bir endişesi ise savaş bittikten sonra Osmanlı Devleti ile karşı karşıya yalnız bırakılmak korkusudur. Şerif Hüseyin bu şekilde Osmanlı ile savaştan sonra İngiltere’nin desteği olmadan mücadele etmek istememektedir. Şerif Hüseyin, yukarıdaki ifadelerine açıklık getirmiş ve Almanya ile ittifak etmiş olan Osmanlının savaştan sonra intikam almak isteyebileceğini söylemiştir. Bununla birlikte Arap ülkelerinin Osmanlı’da kalan yerlerindeki Arap halklarının güvenliğini tehdit edeceğini ve bu sebepten dolayı ihtiyatlı davranmak gerektiğini ifade etmiştir.
Arapların Avrupa’ya barış geldiği zaman kendilerini güvende hissedeceğini ve İngiltere’nin Almanya ve Osmanlıyı yenilgiye uğrattıktan sonra barış görüşmeleri sırasında sıranın Arapların taleplerine geleceğini umut ettiğini ifade etmiştir. Şerif Hüseyin’in bunu söylerken İngiltere ve müttefiklerinin savaşı kazanacağına ne kadar çok inandığını göstermektedir. Şerif Hüseyin bu mektubunda daha önce gönderdiği 9 Eylül 1915 tarihli mektubuna gelen cevapta yeni Arap krallığının yönetimine dair McMahon’un yazdığı üç, dört maddenin gereksiz olduğunu da söylemiştir. Bu da her ne kadar büyük oranda anlaşmaya varılmış olsa da aradaki anlaşmazlığın devam ettiğini göstermektedir. Yani bazı problemler hala devam etmektedir. Son olarak Şerif Hüseyin bu mektubunda, kendi talep ve beklentilerine açıkça ve mümkün olan en kısa zamanda cevap verilmesini istemektedir. Aynı şekilde taleplerinin anlaşma metni çerçevesinde garanti altına alınmasını da talep etmektedir. Savaşın sonunda Arapların eski şan ve şöhretine kavuşacağına ve Arap halkları için bu savaşın zaferle sonuçlanacağına olan inancını tekrarlamıştır. Mektubun sonunda ise Arapların lider olması için kendisine baskı yaptıklarından bahsetmektedir. Fakat gerçekte Şerif Hüseyin kendi otoritesini ve kurmayı planladığı yeni Arap krallığında kendisinin Arap Kralı olabilmesini diğer Arap liderlerine kabul ettirebilmek için mücadele vermiş ve onlardan destek istemiştir.
McMahon, 13 Aralık 1915’te verdiği cevapta Şerif Hüseyin’in Adana, Mersin ve Suriye’nin kuzey kıyılarını Arap devletinin sınırları dışında bırakmasından duyduğu memnuniyetle başlamıştır. Çünkü bu bölgeler Fransa’nın ilgi alanına giren bölgelerdir. Onun dışında kalan bölgelerde diğer Arap liderleriyle yapılan bütün anlaşmaları kabul ettiklerini bildirmiştir. Özellikle Halep ve Beyrut Fransa’nın ilgi alanına girdiğinde bu bölgeler için çok dikkatli değerlendirmeler yapmaları gerektiğinden ve uygun bir vakitte bu konuyu tekrar konuşabileceklerinden bahsetmiştir. Bu mektubunda McMahon, diğer Arap liderlerinin kendisine yani Şerif Hüseyin’e yardım edeceği konusunun İngiltere Hükümeti adına garantisini vermiştir. Diğer Arap liderlerini ilgilendiren Bağdat’ın statüsü ve yönetimi konusunda ise kendisinin düşüncelerine katıldığını açıkça ifade etmiştir. Şerif Hüseyin’in mektubunda belirttiği ihtiyatlı davranma konusundaki fikirlerine aynen katıldığından ve ani kararlar vermenin kazanılacak başarıya mani olacağından söz etmiştir. McMahon, Arap halkının bu gaye etrafında birleşmesi gerektiği ve Şerif Hüseyin’in İngiltere’nin düşmanlarından yardım almak gibi bir düşünce ve davranıştan uzak durması gerektiği ikazını da yapmıştır. Ayrıca mektubunda McMahon, anlaşmalarının ise ancak bu şartların yerine getirilmesi şartıyla olabileceği üzerinde durmuştur. Mektubunun sonunda ise McMahon, kendisinin çabalarına yardım ve destek olarak £ 20.000 tutarında parayı mektupla birlikte gönderdiğini bildirmiş ve mektubunu sonlandırmıştı.
McMahon gönderdiği bu parayla Şerif Hüseyin’i savaş sonrası endişeleri konusunda rahatlatmak amacı gütmektedir. Şerif Hüseyin, 1 Ocak 1916’da McMahon’un mektubuna çok çabuk cevap yazmıştır. Şerif Hüseyin, mektubuna Muhammed El-Farukî ile yaptığı görüşme ve kendi düşüncelerini paylaşması dolayısıyla McMahon’a karşı duyduğu saygı ve memnuniyetten bahsederek başlamıştır. Ayrıca kendisine şahsi olarak desteklediği için teşekkür etmiştir. Daha sonra İngiltere’nin işgali altında bulunan Arapların yaşadığı bölgeler için işgal devam ettiği süre zarfında geçen zaman için tazminat ödemesi gerektiğini ve bunun İngiltere’nin adil yönetim sistemine uygun bir davranış olacağına olan inancından bahsetmiştir. Suriye’nin kuzeyi ile ilgili olan değişikliği daha önceden kabul ettiğini tekrarlamıştır. Şerif Hüseyin, ayrıca savaş bitmeden önce en uygun bir fırsatta Suriye’nin batısında kalan sahil bölgelerinde ve Beyrut’taki Fransa’nın taleplerini gözden geçirmeleri gerektiğini söylemiştir. Mektubunun sonunda ise Şerif Hüseyin, kendileri için gerekli olan mühimmat ve savaş gereçleri konusunda İngiltere Hükümeti’nden acilen yardım beklediğini belirtmiş ve mektubunu sonlandırmıştır. Şerif Hüseyin’in bu mektubunda Lübnan, Irak ve Suriye gibi yerlerin yeni Arap krallığının sınırları dışında bırakılmak istenmesinin ileride daha fazla sorunlara yol açacağını belirtmesi, bu bölgeler konusunda ne kadar ısrarcı olduğunu göstermektedir. Şerif Hüseyin’in bu mektubundan sonra İngiliz yetkililerce çok ciddi tartışmalar yaşanmıştır. İngiliz Dışişleri Bakanlığı, Şerif’in mektubunu tatminkâr bulmamış fakat en azından samimi ve açık olduğunu belirtmiştir. Ayrıca Fransa ile olan ilişkileri de tatminkâr görülmemiştir. İngiltere Dışişleri Bakanı Sir Edward Grey ise Arap meselesini tam “bir bataklık” olarak nitelendirmiştir. Nitekim Başbakan Lord George’ye siyasi olarak muhalefet ettiği için 1916 yılında görevinden ayrılmıştır. Bunun yanı sıra Kahire’den İngiltere Dışişleri Bakanlığı’na gönderilen bir mektupta ise Şerif Hüseyin’in mektubunun tatminkâr bulunduğu değerlendirmesi yapılmıştır. McMahon, ayrıca İngiltere’nin Şerif Hüseyin’in sempatisini kazandığını ve Almanya’nın propagandasına rağmen Arapların hiçbir şekilde İngiltere aleyhine bir faaliyet içerisinde olmadığı değerlendirmesini yapmıştır.
İngiliz Hükümet yetkililerince bu tür tartışma ve fikir ayrılıkları yaşansa da McMahon, Şerif Hüseyin’in kendilerine olan samimiyet ve bağlılığında hiçbir tereddüt görmemekteydi. Bu düşünceler etrafında McMahon, 30 Ocak 1916’da Şerif Hüseyin’in mektubuna cevap vermiş ve daha önceki söylediklerini teyit ve tekrar etmiştir. McMahon, büyük bir memnuniyetle mektubunu aldığını, kendisinin Arap ulusunun menfaati için çalıştığına inandığını ve bu konuda her zaman kendisinin destekçisi olacağını söyleyerek mektubuna başlamıştır. Daha sonra Bağdat konusu ile ilgili olarak, savaş bittikten sonra kendisinin de hazır bulunacağını umduğu barış görüşmeleri sırasında bu konuyu tekrar dikkate alacağını söylemiştir. Sureyi’nin kuzeyi ile ilgili isteklerinin ise İngiltere ve Fransa arasındaki işbirliğine halel getirebileceğinden dolayı bu konudaki taleplerinin uygun olmayacağını belirtmiştir. Ayrıca savaştan zaferle ayrıldıklarında kendisinin hiçbir isteğinden kaçmayacağını da sözlerine eklemiştir. Mektubunun sonunda McMahon, Şerif Hüseyin’in bütün istek ve taleplerinin hemen dikkate alınacağından, Senusî’nin aldatıldığından ve düşmanlarının çıkarları için Arapların çıkarlarını hiçe saydığından bahsederek kendisini ikna etmesi gerektiğini söyleyerek mektubunu sonlandırmıştır. McMahon ile Şerif Hüseyin arasındaki küçük problemler devam etse de büyük oranda anlaşma sağlanmış ve İngiltere bölgedeki diğer Arap liderlerinin kendilerine karşı bir harekete girişmesini istemediği için bu konuda Şerif Hüseyin’den diğer Arap liderlerini ikna etmesini beklemiştir. McMahon ile Şerif Hüseyin arasında devam eden mektuplaşmaların belki de en önemli kırılma noktasını teşkil eden Şerif Hüseyin’in 18 Şubat 1916 tarihli mektubudur. McMahon bu mektupla birlikte İngiliz Dışişlerini ikna etmeyi başarmış ve bunun üzerine İngiltere Savaş Bakanı Lord Kitchener şunları söylemiştir: “…Sanıyorum ki Şerif Hüseyin savaşın önemi konusunda Sir H. McMahon’un iyimser görüşü, sonunda haklı çıkabilir”. Bundan sonra artık İngiltere, bütünüyle Şerif Hüseyin’in kendi yanlarında olduğunu ve savaş sırasında kendilerine destek vereceğine inanmıştır.

Mektubunda Şerif Hüseyin, gerekli olması durumunda operasyonları idare etmesi için oğlu Emir Faysal’ı Suriye’ye gönderdiğini ve orada Osmanlı’dan birkaç kişi dışında fazla güvenebileceği kişinin kalmadığını bildirmiştir. Ayrıca Emir Abdullah’ı demiryollarına el koyması ve şartların oluştuğu zaman operasyona başlaması için Medine’ye gönderdiğini anlatmıştır. Burada kendisi için önemli olanın ise, ihtiyaçlarının en kısa zamanda ve gizli bir şekilde sağlanması olduğunu da McMahon’a iletmiştir. Bunun haricinde McMahon’dan £ 50. 000 ile diğer taleplerini, isyan hareketi başlayıncaya kadar Port Sudan’da muhafaza etmesini istemiştir. Şerif Hüseyin, hareket başladığında bunu resmen İngiltere’ye bildireceğini de sözlerine ilave etmiştir. Son olarak Şerif Hüseyin, İngiltere’ye güvence vermeyi de ihmal etmemiş ve askeri yardımların İngiltere tarafından sağlandığı zaman bunların nerelerde ve ne şekilde harcandığı ile ilgili bir raporun kendilerine gönderileceğini de sözlerine eklemiştir. Büyük oranda sağlanan anlaşmadan sonra McMahon’un Şerif Hüseyin’e yazdığı 10 Mart 1916 tarihli mektup, sadece küçük ayrıntıların karara bağlandığı ve karşılıklı güven mesajlarının verildiği bir mektup olmuştur. Bu mektubunda McMahon, Şerif Hüseyin’in aldığı tedbirlerden övgüyle bahsederek kendisinin tekliflerini İngiltere Hükümeti’nin kabul ettiğini bildirmiştir. Şerif Hüseyin’in isteği doğrultusunda ihtiyacı olan malzemelerin Port Sudan’da toplanacağını, isyan harekâtının başlayacağı tarihi ve nerelere nakledilip kimlerin teslim alacağını bildirene kadar orada bekletileceğini söylemiştir. Ayrıca bu konuda Port Sudan Valisi’ne de talimat verdiğini sözlerine eklemiştir. Diğer yandan McMahon, İbn-i Reşid’in Osmanlı’ya çok sayıda deve sattığını, bu develerin Şam’a gönderilmekte olduğunu duyduklarını ve kendisinin bu konuda İbn-i Reşid’i bu yaptığından vazgeçmesi için ikna etmesini, eğer vazgeçmezse de develere el koymak için develerin geçiş güzergâhlarına birlikler yerleştirip, bu sevkiyata engel olması gerektiğini söylemiştir. Bunun yanı sıra Erzurum’un Ruslar tarafından ele geçirilişine de çok mutlu olduklarını ve kendilerini yüreklendiren bir gelişme olduğunu bildirmiştir.
Bu mektuplaşmaların sonunda her ne kadar büyük oranda anlaşma sağlansa da problem yaşanılan ve iki taraf arasında sorun olan en önemli konu Lübnan, Hama, Humus ve Halep topraklarının Arap toprağı sayılıp sayılamayacağı meselesiydi. Bu pazarlık sonucunda Şerif Hüseyin bazı isteklerinden vazgeçmek zorunda kalmıştır. Arap devletinin sınırları konusu, çok fazla tartışılmış fakat sonuç olarak İngiltere, bu bölgelerdeki Fransız menfaatlerini de göz önüne alarak, bu gölgelerde yaşayan halkın tamamen Arap olmamasını da bahane ederek bu toprakları Şerif Hüseyin’in kurmak istediği büyük Arap krallığına bırakmak istememiştir. Nitekim Şerif Hüseyin bu konuda çok ısrar etmiş olsa da İngiltere hiçbir şekilde taviz vermemiş ve Şerif Hüseyin de bu durumu kabullenmek zorunda kalmıştır. Zeine N. Zeine’nin, McMahon-Şerif Hüseyin pazarlığının ardından gerçekleşen bağımsızlık hareketinin temelinde yatan Arap milliyetçiliğinin, halkının isteği doğrultusunda oluştuğunu kanıtlamaya çalışmak istemesi ve bu isyanı Arap toplumun beklentilerini yansıtan bir isyan şeklinde cereyan ettiğini iddia etmesi açısından zikrettiği şu sözler oldukça dikkat çekicidir: “…Sir Henry McMahon ile yazışmasında Şerif, Arap bağımsızlık davasını destekliyor ve Osmanlı Devleti’nin çöküşünün ardından ortaya çıkacağını düşündüğü bağımsız bir Arap devletinin kesin sınırları üzerinde ısrar ediyordu. Bu arada, Arap ulusçuları, özellikle El-Fatat gizli örgütünün etkili üyeleri Mart, Nisan ve 1915 gibi Emir Faysal’ın, Hicaz’ın durumunu tartışmak ve savaş durumu hakkında bilgilenmek üzere gittiği İstanbul’dan dönerken yolunun üzerindeki Şam’da geçireceği bir vakitte, Şerifi Türklere karşı ayaklanmaya teşvik ediyor ve ona destek vaat ediyorlardı. Bir takım meşhur Suriyeliler ve gizli cemiyetlerin üyeleri Emir Faysal’ı, Şam’da Bakri ailesinin evinde misafirken ziyaret ettiler. Aralarından bazıları El-Fatat adına Ali Rıza Rikâbi Paşa, El-Ahd Cemiyeti’ni temsilen Yasin Haşim’i, Suriye ulemasının en meşhuru Şeyh Bedrettin Hüseyni, Suriye’nin en büyük Dürzî liderlerinden biri olan Nasib Atraş, Nuri Şalan’ın oğlu Şeyh Navâf Şalan ve Suriye çölünün güçlü Ravallah aşiretinin şeyhi idi”. Ziene’nin bu ifadeleri Arap bağımsızlık hareketinin toplum nazarında da olumlu karşılandığı izlenimi vermeye çalışma çabasıdır. Fakat Cemal Paşa’ya göre ise bu isyanın amacı sadece bir saltanat hırsından ileri gelmektedir.
Şerif Hüseyin, Kahire Arap bürosuna göre, Arap bağımsızlığı konusunda sözüne güvenilebilecek bir lider değildi. Tamamıyla bütün Arapları temsil etmiyordu. Yine Arap bürosuna göre Şerif Hüseyin’in amacı sadece İngiltere’den bazı menfaatler sağlamaktır. Fakat bu düşünce İngiltere için McMahon-Şerif Hüseyin pazarlığından sonra değişmiş ve İngiltere’nin Şerif Hüseyin’e olan güveni artmıştır. Bu pazarlık neticesinde Şerif Hüseyin’in Osmanlı ve Alman ittifakına karşı İngiltere ile işbirliği yapmasıyla İngiltere’den talep ettiği bütün hakları garanti altına alınmış ve kendi toprakları herhangi bir dış saldırıya karşı, İngilizlerce güvence altına alınmıştır. Nihayetinde bu görüşmeler, İngiltere ile Şerif Hüseyin’in Osmanlı Devleti’ne karşı kesin ittifakıyla sonuçlanmıştır.
İsyana Giden Süreçte Skyes-Picot Anlaşması
Şerif Hüseyin ile Sir Henry McMahon arasında devam eden pazarlık sürecinde İngiltere, Fransa etkenini sürekli göz önünde tutmuştur. İngiltere, Fransa’nın menfaatlerini sürekli göz önünde bulundursa da Şerif Hüseyin ve McMahon arasındaki pazarlığı uzun süre Fransa’dan gizli tutmuştur. İngiltere, bu görüşmelerden Fransa’yı ancak 23 Kasım 1915’de haberdar etmiştir. İki müttefik devlet olan İngiltere ve Fransa arasında Osmanlı Devleti’nin sınırları içerisinde olan Arap topraklarının paylaşılması amacıyla 21 Ekim 1915 tarihinde Londra’da görüşmelere başlanmıştır. Bu görüşmelere İngiltere adına Sir Mark Sykes ve Fransa adına ise Charles François Georges-Picot katışmıştır. Bu iki diplomatın yaptığı görüşmeler neticesinde 3 Ocak 1916 tarihinde Arap vilayetlerinin bölüşümü konusunda bir anlaşmaya varılmıştır. Fakat bu anlaşma henüz taslak bir metin halindeydi ve Rusya’nın onayı aldıktan sonra yürürlüğe girecekti. İngiltere ve Fransa’nın kendi arasında bir anlaşmaya varmasından sonra Rusya’nın onayını almak amacıyla Sykes ve Picot, Mart 1916 tarihinde Rusya’ya giderek, Rusya Dışişleri Bakanı Sazanof ile görüşmüşlerdir. Bu görüşmede Rusya, bu anlaşmayı kabul edebilmesi için öncelikle Kuzeydoğu Anadolu’daki taleplerinin kabul edilmesi şartıyla bu anlaşmayı onaylayabileceğini ifade etmiştir. İngiltere ve Fransa’nın, Rusya’nın bu şartını kabul etmesiyle anlaşmaya son şekli 10-23 Mayıs 1916 tarihinde verilmiştir. İngiltere, Fransa ve Rusya arasında imzalanan Sykes-Picot Anlaşması’na göre Rusya, Musul ve Ürdün’ü kapsayan bağımsız bir Arap devleti kurulmasını kabul ediyordu. Aynı zamanda Rusya Adana, Antakya, Lazkiye, Suriye kıyıları ve Lübnan’da Fransa’nın; Musul hariç Irak bölgesinde ise İngiltere’nin istediği gibi idarî bir yönetim kurmasını kabul ediyordu. Buna karşılık Rusya’ya ise Erzurum, Van, Bitlis ile Muş ve Siirt vilâyetleri arasında kalan bölge ile Trabzon’un batısında sonradan tespit edilecek bir noktaya kadar olan bölge bırakılıyordu. Yine kesin sınırları sonradan tespit edilmek üzere Kayseri, Aladağ, Akdağ, Yıldızdağ, Zara, Eğin ve Harput sınırları arasında kalan bölge de Fransa’ya bırakılmıştı. Filistin’de ise müttefik devletler ve Şerif Hüseyin tarafından kararlaştırılacak uluslararası bir yönetim kurulacaktı.
Bu anlaşmayla birlikte henüz Birinci Dünya Savaşı bitmeden önce Almanya’nın etki alanı olarak kabul edilen toprakları İngiltere, Fransa ve Rusya kendi aralarında paylaşmışlardır. Fakat Şerif Hüseyin ile İngiltere arasında çok ciddi problem oluşturan Suriye meselesinde İngiltere, çift yönlü bir politika izlemiştir. İngiltere bu bölgeyi Şerif Hüseyin’e vermeyip Fransa’ya vaat etmiş olsa da Şerif Hüseyin, ileride bu toprakları kendi kuracağı bağımsız Arap devleti topraklarına katabileceği düşüncesindeydi. Fakat Şerif Hüseyin henüz Sykes-Picot Anlaşması’nın ayrıntılarından haberdar değildi. Yine de bu anlaşma ile birlikte Şerif Hüseyin İsyanı’na giden süreç hızlanmıştır. Sykes- Picot Anlaşması’nın içeriğini başta Şerif Hüseyin olmak üzere bütün dünya kamuoyu, Rusya’daki Bolşevik devriminde sonra Bolşevikler tarafından Petrograd arşivlerinin ele geçirilmesinden sonra öğrenebilmiştir.
İngiltere’nin Şerif Hüseyin’e Vaatleri
Birinci Dünya Savaşı devam ederken Osmanlı Devleti’nin Hilâfet makamını elinde bulunduruyor olması başta İngiltere olmak üzere müttefik devletleri sürekli endişelendiren bir durum olmuştur. Çünkü Osmanlı halifesinin siyasi gücü bütün Müslümanlar üzerinde etkili bir unsurdu. İngiltere, Hilâfet makamının Müslümanlar üzerindeki dini ve siyasi etkisini bildiğinden dolayı, bu makamın kendisi aleyhine kullanılabileceği ihtimaline karşı çok yönlü bir hilâfet politikası ile gelişmelere göre siyasi bir politika izlemiştir. Bu sebepten ötürü müttefik devletler, bu güce karşı bir güç oluşturmak zorundaydılar ve dönemin şartları dikkate alındığında buna en uygun yer Arabistan’dı. Çünkü başta Mekke Emiri Şerif Hüseyin olmak üzere bazı Arap liderleri bağımsızlık için bir takım faaliyetler içerisine girmişlerdi. Nitekim İngiltere bu bölgedeki bağımsızlık arzularını görmüş ve Arabistan’da yeni bir halife ve buna bağlı bir Hilâfet merkezi oluşturmak istemiştir. Dolayısıyla bu şartlar sağlandığı takdirde Osmanlı Devleti’nin bu siyasi gücü kırılmış ve Müslümanlar arasında kopmalar meydana gelmiş olacaktı. İngiltere, kendi siyasi ve ekonomik menfaatleri doğrultusunda kullanmak istediği Hilâfet makamını kendince en uygun gördüğü ve Müslümanlar için kutsal sayılan bölgenin yönetimini elinde bulunduran Şerif Hüseyin’e vermek istemiştir. Bu sayede Mekke’de yeni bir Hilâfet merkezi oluşturup Asya ve Afrika’da kendi idaresi altındaki Müslüman tebaanın kendisi için tehdit oluşturmasını engelleyecekti. Yeni halife olarak Şerif Hüseyin’i tayin etmek isteyen İngiltere, aynı zamanda bu sayede hem Arabistan’ın kontrolünü eline geçirmiş olacak hem de Hindistan’a giden ticaret yollarının güvenliği büyük oranda sağlamış olacaktı. Yine İngiltere, Hilâfet merkezini değiştirerek Osmanlı Devleti’nin öncelikle saygınlığını yitirmesini sağlayacaktı. Bu sebeple İngiltere tarafından oluşturulan ve Şerif Hüseyin’e vaat edilenlerin içerisinde en önemlisi olan Arap Hilâfeti fikri, siyasi istikrarsızlıkla ve daha da önemlisi büyük güçlerle savaşmak zorunda kalan Osmanlı Devleti Hükümeti’ne karşı koyma düşüncesi olarak ortaya çıkmıştır.
Şerif Hüseyin’in isyana giden süreçte en büyük hedeflerinden biri de büyük bir Arap krallığı kurmak ve Arap Kralı olmaktı. Şerif Hüseyin’in gerek bu tür düşünceler içerisinde olması gerekse de İttihat ve Terakki Hükümeti ile yaşadığı problemler dolayısıyla İngiltere, Şerif Hüseyin’i kullanarak Osmanlı Devleti’ne içten saldırma fikrine yönelmiştir. Büyük bir Arap Krallığı kurmak isteyen Şerif Hüseyin için İngilizlerin siyasi vaatleri Osmanlı Devleti’nin İslâm Birliği düşüncesinden çok daha cazip ve çekici gelmiştir.
Yararlanılan Kaynaklar
İsmail Gümüş, Şerif Hüseyin İsyanı
Azmi Özcan, “İngiltere’de Hilâfet Tartışmaları”, İslâm Araştırmaları Dergisi, sayı: 2
Şadiye Deniz, “Ortadoğu’nun Yeniden İnşaasının Yapı Bozumu: Büyük Ortadoğu Projesi Üzerine Bir Analiz”, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, cilt 5, sayı:20
Durdu Mehmet Burak, Birinci Dünya Savaşında Türk-İngiliz İlişkileri (1914-1918)
Deniz Doğru, “I. Dünya Harbi Sırasında Şerif Hüseyin’in Siyasi Faaliyetleri”, Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sosyal Bilimler Dergisi, c.2, sayı:2
Yusuf Yazar, “Belgelerle Ortadoğu Şerif Hüseyin İle McMahon’un Mektuplaşmaları”
Albert Hourani, Arap Halkları Tarihi
Alpay Kabacalı, Arap Çöllerinde Türkler
Yılmaz Altuğ, Arap Ülkelerinin Osmanlı İmparatorluğu’ndan Ayrılışı
Mehmet Tekin, Arap İsyanı ve Suriye’nin İşgali 1915-1920

*Bu yazının tüm hakları, İsmail Gümüş’e aittir.
Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Osmanlılar Ve Rönesans

Avrupa Tarihi’nde Rönesans, genellikle, modern dünyanın yükselişine katkıda bulunan bilim ve sanat icatlarının gelişimini sağlayan klasik öğretinin yeniden keşfi ve onun metotlarının taklidi olarak tanımlanır. Osmanlılara ve genel olarak Orta Doğu’ya yönelik devam edegelen eleştiri, Batı Avrupa ile birlikte modernliğe terfi etmelerini engelleyen bir Rönesans’ın varlığından yoksun olmalarıdır. Osmanlılara yönelik eleştiriler, Avrupa’da bulunan ve Orta Doğu’da rastlanmayan ya da çok yakın dönemlere kadar olmayan belli birkaç öğe (bakış açısındaki gerçekçilik, matbaa, devletin sınırlarının ötesindeki dünyaya karşı merak yoksunluğu) üzerine odaklanmıştır. Problemin bu şekilde dar anlamda ortaya konulması, geçmişin yeniden keşfinin Orta Doğu’nun kültürel gelişimini nasıl şekillendirdiği ve Osmanlıların Orta Doğu ve Avrupa’daki yeniden keşif hareketleriyle nasıl bağlantıya geçtiği gibi daha genel soruları görmezden gelir.
Osmanlıların -Safevîler ve Moğollarla birlikte- 15. ve 16. yüzyıllarda Avrupa’yı karakterize eden hususiyetlerin birçoğunu bünyesinde barındırdığı kesin bir vakıadır: Coğrafi yayılma, devlet oluşumu, nüfus artışı, ekonomik gelişmişlik, dini ayrışma, kültürel açılımlar. İspanyol ve Portekizli gemiciler Atlantik boyunca yeni geçitler araştırırken, Fatih Sultan Mehmet yönetimindeki Osmanlılar da Akdeniz ve Karadeniz bölgesi çevresinde yayılma gösteriyorlardı. Avrupalılar, Yeni Dünya’da ve Hint Okyanusu’nda ticaret merkezleri ve koloniler kurarken, Osmanlılar da Mısır, Irak, Yemen ve Etiyopya’da yönetim ve garnizonlar kurdu. II. Bayezıd Dönemi’nde denizcilik alanındaki genişleme, Osmanlılara Akdeniz’deki İtalyan nüfuzuna meydan okuma imkanını verdi. 1538 yılındaki muhteşem Preveze Zaferi, Osmanlılara Doğu Akdeniz’i tam olarak kontrolleri altına alma imkanı sağladı ve İnebahtı Savaşı’ndan sonra Doğu Akdeniz’deki mücadele yeniden başlayana kadar, rekabeti denizin batı ucuna çekti. Aynı yıl, Osmanlıların Doğu donanması, Aden’i aldı ve Hindistan’da Portekiz’i tehdit etti. Her ne kadar ne kendileri ne de Portekizliler, Hint Okyanusu’nda bir monopol kuramadılarsa da, güneye doğru gerçekleştirilen bu ilerleme ile Osmanlılar, Kızıl Deniz ve Basra Körfezi’ni ele geçirdiler. Aynı şekilde, kuzeye doğru gerçekleştirilen genişleme ile Karadeniz’de tam bir hakimiyet elde ettiler ve Don ve Volga (İdil) nehirleri arasında yapmayı tasarladıkları kanal ile Osmanlı gemilerinin Hazar Denizi’ne geçmesini planladılar. Osmanlıların denizcilikte ilerlemesinin amaçları, imparatorluk statüsünü yükseltmek ve toprak elde etmek yanında, ticaret merkezlerinin ve ticari gelirlerinin garanti altına alınması gayretini de içerir.
Osmanlılar, bu “genişleme çağında” karada da yayıldılar. Avrupa tarih kayıtları, doğal olarak, Süleyman Devri’nde Osmanlıların Macaristan ve Romanya’ya ulaşan Avrupa sınırlarını vurgular, fakat imparatorluk 16. yüzyıl boyunca tüm yönleri zorlamış ve bunların çoğu Osmanlılara Avrupa’yı fethetmekten daha büyük faydalar getirmiştir. Güneye doğru genişleme ve zengin Memlûk İmparatorluğu’nun fethedilmesi, Osmanlıların Portekizlerin Kızıldeniz’e saldırılarını ve Baharat Yolu’nda monopol oluşturma girişimlerini durduramayan Memlûkların başarısızlıklarına karşı gösterdiği tepkinin bir sonucudur. Kuzey Afrika’da batıya doğru ilerlemeleri ise, İspanya’dan kovulan Müslümanlara yardım etmek ve İspanyolların Akdeniz’in güney kıyısı boyunca ilerlemesini durdurmak amaçlarından kaynaklanmıştır. Polonya, Kırım ve Kafkasya’ya doğru gerçekleştirilen kuzey genişlemesi ile Osmanlılar, Moskova’nın güneye doğru ilerlemesine karşı koymuş ve Karadeniz ticaret yollarındaki kontrollerini devam ettirmişlerdir. En önemlisi de doğuya yönelik gerçekleştirilen genişlemedir ki bu da, Osmanlıların “heretik” İranlı Safevileri kontrol altına alma ve hatta mümkünse yok etme, hem İpek Yolu’nu hem de Hazar Denizi’nin güney bölgesindeki ipek üretim bölgelerini denetim altına alma amacından doğmuştur.
Bu dönemde Orta Doğu bölgesine doğru genişleyen güç, sadece Osmanlılar değildi. Genellikle “Avrupa’nın genişleme çağı” şeklinde adlandırılan bu dönem, esasında Doğu’da rekabete dayalı genişlemeler ve karşılaştırmalı üstünlükler terimleriyle yeniden ele alınmalıdır. Safeviler 1514’te Çaldıran’da Osmanlılara yenildikten sonra bin yıllık Anadolu’yu fetih rüyalarından ve taleplerinden vazgeçmek zorunda kalmışlardı. Safeviler, yine de fetih duygusundan vazgeçememişler, doğu ve kuzey bölgelerine doğru yönelmişler, Özbeklere karşı Orta Asya içlerine ilerlemeye ve hem kendi İpek yollarında hem de Orta Asya ve Çin’den geçen ticaret yollarında hüküm süren büyük bir ticari imparatorluk olma yoluna girmişlerdir. Hindistan Moğolları, Delhi’de ve Kuzey’de hakimiyet sağladıktan sonra, alt kıtanın büyük bir bölümünü ele geçirmelerini sağlayan ve sonunda güney kıyılarında ticaret merkezleri kurmuş olan Avrupalı güçlerle çatışmaya gitmelerine yol açan güneye yönelik seferberliklerine başladılar. Bu ülkelerin ilerlemeleri, Avrupa’nınkinden daha az göze çarpıyordu, çünkü onların amaçlarına ulaşmaları için denizi geçmek gibi bir problemleri yoktu. Kuşkusuz, Hindistan, Doğu bölgesinde yer alıyordu ve hatta Osmanlı’nın Hint Okyanusu’na açılan “arka kapısı” vardı. Bütün bu genişlemelerin Orta Doğu kültürü ve kimliği üzerindeki etkisi hâlâ uzmanlar tarafından tespit edilmiş değildir, fakat kesin olan bir kanaat vardır ki, o da bu hareketlerin Moğolların dünyayı fethetme girişimlerinin bir devamı olduğudur.

Genişleme ile birlikte devletler konsolide oldular; Osmanlılarda olduğu gibi, Safevi ve Moğol hükümdarları da, karizmatik fatih özelliğinin yerine merkezi yapıya ve hakimiyete dayalı soyluluğun ağırlık kazandığı geniş kara devletlerinin hükümdarları konumunu aldılar. Onlar, sadece bu statüyü Avrupa devletlerinden önce elde etmekle kalmadılar, aynı zamanda bu faaliyetleri Avrupalı krallar tarafından örnek alındı. Muhasebe sistemleri, Avrupa’nınkinden çok daha ileride ve askeri lojistikleri Batı’daki herhangi bir ordudan daha büyük bir orduyu besleyebilecek nitelikte idi. Bu devletler, ayrıca dini, siyasi bir araç gibi kullanabiliyorlard; ve ülke yöneticisinin devletin din politikasını belirleyebilmesi prensibi, hem Orta Doğu’da hem de Avrupa’da aynı yılda yani 1555’de sırasıyla Amasya ve Augsburg Antlaşmaları ile kararlaştırıldı. Tarih arşivi olarak Osmanlılar Ve Rönesans’ı sizler için araştırıyoruz…
On beşinci yüzyılın sonu ve on altıncı yüzyıl, hem Orta Doğu’da hem de Avrupa’da ekonomik ve demografik büyüme çağı idi; şehirler büyümekte, gelir düzeyi yükselmekte ve lüks tüketim malları geniş bir piyasa bulmakta idi. Rönesans Avrupası’nın büyüyen ekonomisi, hükümdarların meşruiyetinin kısmen ticaret ve hac yollarını koruma başarısına dayandığı bir Orta Doğu bölgesiyle artan ticari ilişkiler sonucu sıçrayışa geçti. Osmanlılar, Balkanlar’da ve Anadolu’da Bizanslıları, Suriye ve Mısır’da ise Memlûkları devraldıkları zaman, bir taraftan da bu imparatorlukların İtalyan şehir-devletleriyle olan ticari ilişkilerini tevarüs ettiler. Fransızlar ve İngilizler de on altıncı yüzyılda Akdeniz’e girdiklerinde Osmanlıların ticari ortağı oldular. Bu ticaretin en kârlısı, Mısır üzerinden getirilen baharat idi, ikinci sırada Anadolu ve Suriye üzerinden getirilen ipek, daha sonra da kürk, halı, diğer tekstiller, boya maddeleri ve mücevherler. Orta Doğu, Avrupa’nın global ticari genişlemesinin ilk aşaması ve Rönesans dönemindeki en büyük ticari ortağı idi.
Orta Doğu’nun ticari yapısına dair henüz genel bir kanaate varamadığımız için, Orta Doğu ticari hayatında Avrupa’nın konumunu belirlemek zordur. Şüphesiz, Avrupa ticaretinin genel Orta Doğu ticaretindeki payı, Doğu’nun Avrupa’daki payına göre daha küçük bir yüzdeyi teşkil eder. Orta Doğu, Avrupa ile olduğu kadar Çin, İran, Hindistan, Orta Asya, Endonezya ve alt-Sahra Afrikası ile de kârlı bir ticari ağa sahipti; aynı zamanda ülke içi ticaret bakımından da çok büyük ve gelişmeyi sürdüren bir yapı görünümündeydi. Hatta, on altıncı yüzyıl Avrupası görece bir ekonomik durgunluk yaşıyordu; Avrupalılar sadece Yeni Dünya’dan ithal ettikleri değerli madenler yoluyla Asya ticaretinin partnerleri olabiliyorlardı. Osmanlıların Avrupa cephesinde umulan fetihleri bazen gerçekleştirememesi veya Atlantik’i keşfedememesi şaşırtıcı değildir; çünkü onlar doğu hudutlarını hem siyasi hem de ekonomik açıdan daha önemli buluyorlardı. Osmanlıların Doğu ile olan ilişkileri, alimler tarafından daha çok iltifata layık görülmüştür. İpek ve baharat ticaretinin getirileri yanında, Arabistan ve Mümbit Hilal bölgesindeki kutsal İslami bölgeleri koruma sorumluluğu da doğu sınırlarının önemini arttırmıştır.
Orta Doğu alimleri, bölgelerinin Avrupa ile ticari ilişkilerdeki başat pozisyonunu vurgulamışlardır. İranlı tarihçiler, Pers hükümdarlar ile Avrupalı tüccarlar arasında gerçekleşen ticaret pazarlıklarına ve bu ticarette Avrupalıların arz eden ve üstünlük sağlayan taraf olduklarına dikkat çekmişlerdir. Osmanlı tarihçileri, on altıncı yüzyıl kapitülasyonlarını, “mutlak hakim” sultanın ittifak kurmak ve hakimiyet altına almak istediği yabancı gruplara verdiği cömert yardımlar olarak tanımlar. Bu arada, Hintli tarihçiler de Avrupa deniz gücü ile Moğol devlet gücü ve yönetimi arasında işleyen güçler dengesini açıklamış ve buna “kontrollü mücadele” adını vererek en açıklayıcı betimlemeyi yapmışlardır. Onaltıncı ve on yedinci yüzyıl boyunca bu denge devam etmiş, fakat bu dönemde iki taraf da daimi bir avantaj elde edememiştir. Bununla birlikte siyasi ve ekonomik rekabet, her iki tarafta da değişimlere yol açmıştır. Bu değişimin Orta Doğu açısından en aşikar unsuru, askeri teknolojinin dönüşümü; Avrupa açısından ise belki en çok göze çarpan değişim, devlet yönetiminin merkezileşmesi konusundadır.
Bütün bu benzerliklerle birlikte; yeniden doğuş ve keşif konusundaki bazı yeni eserlerde, on altıncı yüzyıl mücadelelerinde Orta Doğu’nun görmezden gelindiğini ve Osmanlı’nın tamamıyla yok sayıldığını görmek şaşırtıcıdır. Ayrıca, Avrupalıların şimdilerde Avrupa’nın kendi geçmişini yeniden keşfetmesini sağlayan Rönesans ile dünyanın diğer bölgelerinden ödünç aldıkları şeyler arasında bağlantı kurmaya çalışmalarına rağmen, birçok Orta Doğulu bilgin hâlâ tarihsel olarak mevcut olan Avrupa merkezli paradigmaya karşı direniş içindedir. Buna rağmen, bir kültürün yeniden keşfi ve uzak geçmişinin yeniden kurgulaması gibi algılanan Rönesans deneyimi, ne Avrupa’ya ne de on beşinci ve on altıncı yüzyıllara hasredilmelidir. Gerçekten de “Rönesans” dönemi, iki Orta Doğu rejimi olan Büveyhiler (945-1055) ve Timurların (1370-1506) yüksek kültürel gelişimi bağlamında kullanılageldi. Bu iki gelişmenin dinamiklerinin yeniden sorgulanması, bölgenin dünya eksenindeki kültürel gelişmede aktif bir ortak olarak yerinin kavranmasına ve modernlik öncesi medeniyetlerin karşılıklı ilişkilerinde ve dayanışmalarında konumlarının anlaşılabilmesine yardımcı olur. Yerimizin sınırlı olması, Orta Doğu’nun tamamının bölgesel unsurları ve refah düzeyi, dili, cinsiyet ve sınıf yapılanmaları gibi değişik kültürel dinamikler açısından değerlendirmeyi olanaksız kılmaktadır. Bunun yerine, biz burada Orta Doğu’da Rönesans bağlamında, Avrupa Rönesans Çağı’nda Osmanlı İmparatorluğu’nun kültürel gelişmesine dair bir taslak sunmaya çalışacağız.
Dokuzuncu ve onuncu yüzyıllar, İslam dünyasının Rönesansı şeklinde tanımlanmıştır; Abbasiler Dönemi’ndeki tercüme faaliyetleriyle şekillenen bir tür “klasik mirasın yeniden doğuşu ve genel anlamda bir kültürel canlanış” gerçekleşmiş ve neticede “antik dönemdeki felsefi ve bilimsel hakimiyeti yeniden ele geçirmeye dayalı bilinçli bir girişim” ve hümanist dünya görüşünün gelişimine bir katkı sağlanmıştır. Bu hümanist anlayışın amacı, felsefe ile din arasındaki ilişkiyi belirlemek, dini ve kültürel hatlar aracılığıyla insanlığın ortak noktalarını yüceltmek ve Yunanlıların insanlığın entelektüel ve etik oluşumu üzerindeki felsefi mirasını canlandırmaktı. Büveyhilerin İslam başkenti Bağdat’ı fethi, Abbasi İmparatorluğu’nun dini, politik ve hiyerarşik yapılanmasını altüst etti ve İslami olmayan bilimlere dayalı daha hızlı bir entelektüel gelişmeye imkan hazırladı. Bu süreç boyunca, Müslüman bilim adamları, felsefe, tıp, optik, matematik ve astronomi gibi Yunanlıların başını çektiği sahalarda yeni buluşlara ve sentezlere vardılar.
“Büveyhi Rönesansı”nın temel başarılarının sanattan çok felsefe ve bilime yönelik olması sebebiyle, Avrupa’nın “on ikinci yüzyıl Rönesansı’na” benzetildi. Bu karşılaştırma, tamamen Avrupa merkezli bir antik miras görüşünü ortaya koyar. Orta Doğu’da Yunan ve Roma şiiri, tiyatrosu ve deneme tarzı tercüme edilmez ve beğenilmez durumda iken, bölgede ilgi çeken başka bir klasik edebi ve sanatsal miras vardı: Sasani İran mirası. Sasani İran’ından şiir, tiyatro, balo, etik, tarih ve pratik bilgi aktarıldı. İran edebi eserlerinin önce Arapça’ya daha sonra da modern Farsçaya yapılan tercümeleri, Yunancadan yapılan tercümelerle hemen hemen aynı seviyeye ulaştı. Nasıl ki, Yunan felsefe klasiklerinin tercümesi ile birlikte on birinci yüzyılın başlarında İbn-i Sina, El-Biruni ve Miskaveyh’in felsefi eserleriyle zirveye ulaşan hararetli bir yaratıcılık dönemi başladıysa, İran edebi klasiklerinin tercümeleri de eş zamanlı olarak, on birinci yüzyıl başında tek başına Orta Doğu edebiyatında hayali bir dünya inşa eden Firdevsi gibi şairlere ilham verdi. Onun epik şiiri Şehname, dünyanın yaratılışından İslam’ın doğuşuna kadar, İran krallarının tarihini İslam öncesi kaynaklardan aktarıyordu. Şehname’den beslenen başka bir edebi akım ise en önemli eseri Siyasetname olan Nizamülmülk sarayla ilgili bir yapıt, “prenslerin aynası” idi.

Sanatta canlanma aşısından bakıldığında, dokuzuncu ve onuncu yüzyıllar, İslam öncesi İran mimarisinin yeniden doğuşuna şahit oldu ki, bugüne kadar Müslüman doğu dünyasının mimarisini etkilemeye devam etmiştir (tıpkı Batı’da Roma mimarisinin olduğu gibi). Anadolu’dan Hindistan’a kadar topraklarda yapılan türbeler ve camiler ve daha sonra okullar ve kervansaraylar, bu canlanma döneminin etkisini göstermiştir. Boyama, seramik ve maden işçiliği daha yavaş bir gelişme gösteriyordu, fakat izleyen iki yüzyıllık dönemde gelişen Büveyhilerin yeni hümanizm vizyonu bu yapılar üzerine etkisini gösterdi.
Filozofların ve teologların insanoğlunun evrendeki konumunu yeniden kavramsallaştırmaları, bireyin yaratılışın özü ve numune Mükemmel İnsan konseptinin gelişimi hakkında fikirler ortaya çıkardı. Bu fikirler daha sonra görsel unsurlara çevrildi. Geç Selçuklu Dönemi’ne gelindiğinde, sanatkarlar, insan imgesini evrensel fenomenleri betimlemek için kullanıyordu: Yıldızlar, mevsimler, yeryüzünün bilinen ve bilinmeyen noktaları, bilgi, erdem ve sevgi. Onikinci yüzyılda yeni bir edebi hümanist türle karşılaşıldı: Faziletin jeneratörü gibi algılanan aşk hikayeleri. Bu konuda en iyi örnek, Nizami Gencevi’nin Hamsesi, diğer bir deyişle aşk romanlarının beşlisi idi. Mükemmelliğe giden entelektüel ve duygusal yolların kralda konsantre olduğu kabul ediliyordu; o kral ki varlığı, insan potansiyelini aşan bir öğe olarak takdim edilir. Hem fiziksel hem de etik düzlemde artistler, yazarlar ve onların izleyicileri insan hayatı ile evrendeki düzen arasındaki ilişkiyi araştırdılar. Benzer çaba; simyacılar, müneccimler ve büyücüler tarafından da gösterildi. Eğitim müesseselerinin gelişimi, felsefi ve bilimsel literatürün çoğalması, “Rönesans insanının” gelişimini sağladı; birçok değişik sahaya katkı yapabilmesine yardımcı oldu.
Oldukça iyi bilinen on beşinci yüzyıldaki Timur kültürel açılımı, ironik bir şekilde, Moğolların başlattığı bir süreç idi. 1258’deki Moğol fethi, aslında büyük bir imparatorluğu yıkmadı; Abbasi İmparatorluğu’nu yok ederken sadece bir birliğin sembolünü ortadan kaldırdı. Moğollar, İslam’ı kabul ettikten sonra, üstünlüklerini sanat eserlerine yansıttılar, fakat göçebe politik unsurların hassaslığı, sabit ve uzun süreli bir yönetim biçimi kurmalarını engelledi. Ondördüncü yüzyılda Orta Doğu, yine İslam medeniyetinin müesseseleri ve edebiyatı ile ayakta duran bölgesel saltanat yapısına büründü. Moğollar ile başlayan kültürel akım, on dördüncü ve on beşinci yüzyıllarda, sadece parçalanmış Moğol sonrası dönemde en yüksek seviyesine ulaştı.
Onbeşinci yüzyıl boyunca, Orta Doğu’da gücün merkezi Doğu İran ve Orta Asya bölgeleridir. Timur dönemi Asyası, prensliklere bölünmüş durumdadır, zamanla bu prensliklerin liderleri değişir, sürekli savaş yaşanır, fakat bütün bunlar kültürel faaliyetleri durduracak boyutlara ulaşmaz. Timuriler ve onların çağdaşları, on beşinci yüzyıla Timuri Rönesansı dedirtecek kadar büyük etki yapan bir girişimde bulundular: Askeri faaliyetler ile sanatsal himayeyi birleştirdiler; İtalyan Quattrocento’ya göre, bu birleşme, ihtişamı yansıtıyordu (Eğer dönüşümcü gücü ifade etmiyorsa). Daha sonraları, Timuri bilginler, “Rönesans” teriminden vazgeçtiler; bu kültürel açılım, herhangi bir şeyin yeniden doğuşu değildi ve modernizasyona uğramış sonuçları da yoktu; artık bu dönem, bir kültürün son uyanışı olarak görülüyordu. Osmanlı, Safevî ve Moğol tarihçileri, bu konuda aynı fikirde değildir, çünkü on altıncı yüzyılda Timuri kültürel açılımı devamlı bir gelişim gösteriyordu, bunun da ötesinde değişik bazı bölgelerde de çıkış yerinden daha üstün performans gösteren bir kültürel değişim yaşanıyordu.
Timuri kültürel gelişim sadece bir klasik dönemin canlanışını ifade etmiyordu, bu gelişim, on birinci yüzyıl hümanizmine dayanıyordu ve Büveyhi Rönesansı’ndan unsurlar taşıyordu. Timuri edebiyatı, Büveyhi Dönemi klasik eserlerinden uzaklaştı, aşk ve macera romanlarına geçiş yaptı, bazı görüşlere göre (dönemin çağdaşları ve modern düşünürler), standartları düşürdü, konuşma diline daha yakın bir Farsça kullanarak ve konuşma alanında ve resmi yazışmalarda yaygın olarak kullanılan Türkçe önsözler yazarak eserin cazibesini arttırdı. Prenslerin ve Tebriz, Şiraz, Semerkant ve hepsinden öte Herat gibi şehirlerde yaşayan bazı arazi sahibi zenginlerin himayesiyle şair ve yazar sayısı önemli oranda arttı. Dahası Semerkant’ta Timuri prenslerden birinin astronomik gözlemler için yaptırdığı faal bir gözlemevi vardı ve Timuri bilginler matematikte önemli gelişmeler kaydetmişlerdi.
Bu bilimsel başarılar, fazla bir beğeni toplayamadı, fakat daha önce ortaya koyulmuş bazı eserleri görmezden gelme, on ikinci yüzyıldan sonra Müslüman bilim dünyasının üretkenliğini kaybetmesine neden oldu. Avrupa bilim adamlarının on ikinci yüzyıldan sonra ortaya konan Arapça bilimsel eserlerden faydalanıp faydalanmadığını bilmiyoruz, halbuki bu eserlerde Kopernik ve Harvey gibi şahısların buluşları daha önceden kestirilmişti.
Bununla birlikte, Timur döneminin en büyük kültürel başarıları görsel sanatlar alanındadır. Sanatsal üretim, yoğun oranda Timurilerin siyasi yaşamlarıyla ilgiliydi; hanedan, dikkati çeken bir görsel tipleme yaratan, kendilerine bağlı gruplar ve halefleri tarafından da örnek alınan geniş bir sanatkar topluluğunu destekledi. Mimaride temel tema, klasik İran stiliyle sağlanan devamlılıktı, fakat yeni boyutlarda ve güzellikte eserler meydana çıkarmak yeni teknik donanımları gerektiriyordu. Öncekilerine göre daha geniş yapılı binalar, daha güçlü bir aydınlatma sistemini, oranlamalarda ve yer yapılanmalarında yeni uygulamaları gerektiriyordu. Binaların yapımında tuğla kullanılıyordu ve kapsamlı dekorasyon ise seramik ve çini ile sağlanıyordu. Fabrikalar, zarif dokumalar ve geliştirilmiş çeşitli tekniklerle çadır, halı ve giysi üretimi için kullanıldı. Kitap yazımı, fildişi oyma sanatı, maden işçiliği, silah ve zırh yapımı gibi çeşitli zanaatlerin hepsi Timuriler döneminde teknik bakımdan zirveye ulaştı. Fakat, Timuriler döneminin en önemli sanatsal gelişmesi, ressamlık ve İran minyatürünün yaratılması alanında idi. Bu sanat modeli, İran ve Orta Asya’nın çeşitli şehirlerinde gelişti, yaygın olarak da Timur’un merkezi yönetimine bağlı küçük prenslerin ve hanedanların himayesinde. Geleneksel İslam el yazması örnekleri ile Moğollar zamanından ithal edilen Çin resim stilinin birleşmesi, Moğolların el yazması atölyelerinden Firdevsi’nin Şehname’sine yansıyan örneklerle ortaya çıktı.
Timuri minyatür sanatının temel gelişim çizgisi, on ikinci yüzyılda aşk hikayelerinin ve yeni romantik şiir akımının canlanması ile yakından ilişkili idi. İtalyan Rönesans sanatındaki, evren hakkında söylenecek her şeyde simge ve araç olarak insanın kullanılmasının yerine; Timuri minyatür sanatı, birinci simge ve araç olarak insanın duygularının anlatımı üzerine kuruluydu. Renkler ve davranışlar, ilişkiler ve durumlar resmedildi, mimari ve doğal hayat, tamamen insan yaşamındaki duygusal gerçekler arkaplanında kurgulandı. Timuri sanatkarları, perspektif konusunda bilinçli ve keskin gözlem konusunda yetenekli olmakla beraber, perspektifsel gerçekliği (perspectivel realism) terk ettiler ve izleyiciyi fiziksel gerçeklikten uzaklaştırıp duygusal ve ruhi boyuta yönelten daha soyut stili benimsediler.

On beşinci yüzyılda, İtalyanların Osmanlı yayılmasını kontrol altına almak ve geri püskürtmek yönündeki çabaları, onları doğrudan Timuri İran’ı ile ilişkiye geçirdi; iki ülke arasında sürekli olarak tüccarların ve elçilerin gidiş gelişi gerçekleşiyordu. Timur İmparatorluğu’nun dağılması, İslam dünyasının içinde ve dışında politik merkezler arasında, sanatkarların, el yazmalarının ve çeşitli fikirlerin dolaşımı ile sonuçlandı. Bu dönemde, Doğu ile Batı’yı kesin hatlarla birbirinden ayrılmış gibi algılamak, bütün ülkelerin ayakta kalması için gerekli olan ticari faaliyetleri ve bunun yanında gerçekleşen önemli kültürel etkileşimi görmezlikten gelmek olur. Onbeşinci yüzyılda, din alimleri Mısır’da yüksek eğitim alırken, Osmanlı astronomları, Timuri rasathanelerinde eğitim gördü. On altıncı yüzyıl boyunca, ilim seyahatlerinin yönü değişti ve Timurlulara ait kültürel kazanımlar, erken modern topluklara egemen, yeni filizlenen güçlü devletlerde -Osmanlı, Safevi ve Moğol İmparatorlukları- edebi ve sanatsal eğilimler oluşturmak amacıyla Orta Doğu içlerine yayıldı. Osmanlı İmparatorluğu, bu kültürel hareketliliğin coğrafi bakımdan merkezinde ve aynı zamanda kültürel bakımdan da kavşak noktasındaydı. 1453’te İstanbul’un fethi, genişlemekte olan bir uç beyliğini kültürel bir mıknatıs haline getirdi ve Osmanlı topraklarının herhangi bir bölgesindeki farklı altyapılara sahip topluluklar, yeni başkentin nüfusunu arttırmak ve farklı yetenekleri toplamak amacıyla başkente getirildi ve dışarıdan imparatorluğa güç kazandırılması amacıyla bir asimilasyon süreci başlatıldı.
Fatih Sultan Mehmet, her ne kadar hayatının çoğunu mücadelerle geçirse de, Türk etkisi kadar içinde uluslararası unsurlar ve Bizans’a ait nitelikler de taşıyan imparatorluğa özgü bir Osmanlı kültürü oluşturmak amacıyla hem para hem de zaman harcamıştı. Fatih zamanından önceki Osmanlı mimarisi, “taşraya özgü Timuri mimari” olarak tarif edilirdi. Erken dönem Osmanlı edebiyatı büyük oranda Türkçeye çevirilere, geçmişteki büyük başarılardan alınan örneklere ve dini kompozisyonlara sahipti. II. Mehmet, İstanbul’u fethettikten sonra, kendine bir Bizans tarzı, bir de Timuri tarzı saray yaptırdı. Bu yapılar, seferberlik amacıyla kullanılan saray çadırları düzenini beton ve alçıya dönüştürdü. Bunun yanında, Fatih, Bizans ve Anadolu yazar ve sanatkarlarını kullanarak, Doğu ve Batı’daki önemli şahısları kendi hizmetine almak üzere cezbetmeye çalıştı. İstanbul’da Bizanslıların inşa ettirdiği Ayasofya Kilisesi’ne rakip büyük bir cami inşa ettirdi ve çevresini ülke içinden ve dışından donanımlı hocaları cezbedecek yüksek maaşlı eğitim müesseseleri olan medreselerle donattı. Düzenli olarak, sarayda bilgili insanları önemli entelektüel konularda tartışmak üzere topladı.
Timur İmparatorluğu’nda ve diğer Doğu imparatorluklarında yaşayan İranlı şairleri saraya çekebilmek için pahalı hediyeler gönderdi, fakat onları ikna edemedi. İtalyan Rönesansı sanatkarlarına daveti ise daha sıcak karşılandı; Constanzo de Ferrara, Gentile Bellini ve daha az üne sahip başka bazı şahıslar Osmanlı nüfuzunda bulundular, hatta Leonardo da Vinci’nin de saraya gelmiş olması muhtemeldir. İtalyan ressamları, bu dönemde Osmanlılara İslam dünyasında benzeri olmayan bir resim sanatı merakını miras bıraktılar. Bellini’nin saraydaki erotik duvar tabloları, II. Mehmet’in halefleri tarafından yok edildi; Osmanlı resim sanatının İtalyan Rönesansının başarılarından faydalanamamasından ve daha muhteşem İran minyatür tarzını sadece kopya etmesinden dolayı üzülmek gerekir. Bununla birlikte, şimdiki sanat tarihçileri, Osmanlı sanatının dine muhalefet doğuracak türde canlı tasvirlerin yapılmasından kaçınmakla birlikte, Bizans ve İran etkilerini birleştirerek benzersiz (unique) bir tarz ortaya çıkardığını kabul ederler. Bu Osmanlı sanat tarzı, Timur sonrası İran sanatında görülen “öbür dünyaya dair” unsurlardan çok, gerçekliğe (realism) ve bu dünyanın sorunlarına yer vermiştir.
Timuri şair ve sanatkarların Osmanlı topraklarına gelmesi, Osmanlı’nın büyük ilerlemesi ile aynı zamana rastlar; bu toplulukların yeteneklerinden, rejimin yüceltilmesi, Osmanlı sanatsal ifadesinin hem nicelik hem de nitelik bakımından zenginleştirilmesi ve Osmanlıların büyük hükümdarı Kânûnî Süleyman’ın ihtişamı çerçevesinde oluşan şana katkıda bulunması amacıyla faydalanıldı. Çin’den porselen ve ipek, Avrupa’dan cam ve madeni eşya, Hindistan’dan mücevher ve Macaristan’dan heykel ithali de, yeni bir sanat vizyonunun oluşumuna katkıda bulundu. Kanuni Dönemi, Osmanlı sanatında klasik tarzın oluşum dönemidir; kent topluluklarının özümsediği bu tarz, günümüze kadar yapımcılarının hususi adıyla kalmıştır (tıpkı İngiltere’deki Tudor tarzı gibi). 1550’li yıllarda, mimari, seramik sanatı, mintayür, tekstil, şiir, tarih yazımı ve daha pek çok sahada sanatkarlar ve saraydaki efendiler, ne Avrupa ne de İran tarzında, fakat ikisine de bir şeyler borçlu olarak yeni bir estetik oluşturdular.
Burada bu kültürel patlama konusunda detaylı bilgi verecek durumda değiliz fakat çok önemli ve göze çarpan bir şahıstan bahsetmek istiyoruz: Mimar Sinan. Bir köylü çocuğu ve askeri mühendis idi, hayatının ikinci yarısında padişahlar adına inşa ettirdiği camilerle bir Shakespeare, bir Michaelangelo gibi ün kazandı. Bizans ve Timuri örneklerini güçlü bir sentezde birleştirmesi ile Sinan, tıpkı Hıristiyanlık için inşa edilen Gotik katedral gibi, İslam’ın hem dünyevi hayatını hem de ruhani arzularını yansıtan yeni bir tür dini mimari meydana getirdi. Sinan’ın kariyerinin zirvesi, İstanbul’daki Süleymaniye Camii iledir. Bu cami, Süleyman’ın İslam dünyasındaki seçkin hükümdarlık konumunu ve onun hem Şii İran hem de Hıristiyan Avrupa’nın İsevilik taleplerine karşılık Sünni İslam’ın temsilciliğini yansıtır. Camiin kubbesi, çeşmesi, pencerelerinin ışıkları ve değerli taştan yapılmış kolonları, sembolik olarak, imparatorluğun cennetle olan irtibatını ve Süleyman’ın hükümdarlığına ilahi tasdiki resmeder.
Osmanlı kültürel açılımını İtalya’daki biçimiyle bir Rönesans olarak adlandırmak doğru değildir, fakat bu açılım ne bir tür geçmişin yeniden keşfi ne de kültürel olayların bir dönüşümünden ibarettir, belki onu İngiltere’deki Rönesans ile karşılaştırmak daha doğru olacaktır: Eski ve tali unsurları içinde barındıran, fakat yine de ortaya çıktığı toplumda derin bir kültürel etki yapan bir Rönesans. Timuri kültürel açılımı ise kısmen daha fazla İtalyan Rönesansı ile karşılaştırılmıştır -negatif anlamda-; yine de bu açılım geçmişin yeniden keşfi olarak nitelenmese de Büveyhiler Dönemi ile itibatlandırılabilir. Bu açılımların Osmanlı, Safevi ve Moğol memleketlerindeki etkileri henüz tam olarak ortaya konmuş değildir; bizimki sadece Müslüman dünayasındaki bu büyük akımı anlamak yönünde bir ilk adım atmaktır. Her ne kadar bölgede modernleşmeyi sağlasa da bu akımların gerçekliği genellikle inkar edilmektedir. Avrupa Rönesansının modernleşmenin bir aracı olarak gösterilmesi, bilimsel gelişmeyi tarihin motoru olarak gören Aydınlanma felsefesinin bir sonucudur.
Her ne kadar tarihi dönüşümler bağlamında düşüncelerimiz değişmiş olsa da, Rönesans’ın sembolik öneminden çok, dünyayı anlamada ve dünyayla etkileşimde bir taşıyıcı rolü vardır. Rönesans düşüncesinde Osmanlıları veya Orta Doğu’yu yok saymak, bu hareketin katılımcısı olarak görmemek çözüm değildir; Orta Doğu’nun değişim dinamiklerinin doğru bir değerlendirmesi, bu bölgenin kendine özgü Rönesans hareketinin ve yüzyıllar boyunca kültürel ve entelektüel bağlarının değerlendirilmesiyle mümkün olacaktır.

Makale Sahibi: Prof. Dr. Linda T. Darling
*Bizimle iletişim kurmak için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Osmanlılarda Denizcilik Faaliyetleri Ve Kanuni Dönemi Deniz Seferleri

Kanuni Sultan Süleyman döneminde Osmanlı Donanmasının başarıları kara ordusunun başarılarını aratmayacak nitelikteydi. Osmanlı Donanması Akdeniz, Kızıldeniz ve Hint Okyanusu’nda faaliyet göstermekteydi. Bununla beraber Yavuz Sultan Selim ve II. Bayezid döneminde Osmanlı denizciliği gelişme göstererek batılı devletlerle boy ölçüşecek duruma gelmiştir. Bilindiği üzere Kanuni döneminde yalnız karalar değil denizlerde önemliydi. Osmanlı Donanması Belgrat’ın fethi sırasında Tuna nehrinden içerilere girerek büyük başarılar kazandırdığı gibi Rodos’un fethinde de önemli görevler üstlenmiştir. Bulunduğu coğrafya nedeniyle Osmanlı, Akdeniz’le ilgilenmek zorundaydı. Gerek Batıya gerçekleştirilen seferlerin kalıcılığını sağlamada gerek İstanbul’un fethi ve gerekse de hac yollarını güvenceye almak bakımından Akdeniz, Osmanlı için büyük önem arz etmekteydi. Karalarda olduğu kadar denizlerde de başarılı olmak isteyen Kanuni bu alanda önlem almakta gecikmez.
Osmanlı İmparatorluğu’nun gelişme ve gerileme süreci ile deniz gücü arasında çok ilginç bir paralellik vardır. Osmanlı İmparatorluğu, başarıdan başarıya koştuğu dönemlerde çok güçlü bir deniz gücüne sahip olmuştur. Denizlerdeki duraksama ve gerileme, benzer şekilde İmparatorluğun diğer kurumlarında da bozulma ve çürümelere yol açmıştır. Aslında jeopolitik açıdan da üç kıtaya yayılan bir devletin, denizlerde gerileyerek yada denizleri ihmal ederek ayakta kalması mümkün değildir. Osmanlı İmparatorluğu’nun deniz tarihi üç ana döneme ayrılabilir: Derya Beyleri Dönemini (1324-1390), Kaptan-ı Derya/Kaptan Paşalar (1390-1867) Dönemi takip etmiş ve daha sonra İmparatorluğun yıkılışına kadar olan dönem, Bahriye Nazırlığı Dönemi (1867-1922) olarak isimlendirilmiştir.
Derya Beyleri Dönemi (1324-1390)
Karamürsel’in 1323 yılında fethi ile Marmara Denizi’ne ulaşan Osmanlı Beyliği, 1324 yılında batı komşusu Karesi Beyliği’nden yardım maksadıyla Mürsel Bey komutasında gönderilen 24 gemiden oluşan kuvvet sayesinde denizlerle tanışmış ve güçlü bir deniz kuvvetine gidecek uzun yoldaki ilk kararlı adımlarını atmıştır. Osmanlı Beyliği, Doğu Marmara’da kesin bir hakimiyet sağlayınca, deniz gücünün kurumsallaşması için çalışmalar başlatılmıştır. Karamürsel’de 1327 yılında ilk Osmanlı Tersanesi kurulmuş, burada ilk Osmanlı savaş gemisi inşa edilmiştir. Donanma hiyerarşik bir sistemle teşkilatlandırılarak, Donanma Komutanı’na, Derya Beyi unvanı verilmiştir. Kara Mürsel Bey, Osmanlı Devleti’ndeki ilk Derya Beyi olarak Türk Deniz Tarihi’nin öncüleri arasında yerini almıştır. Karamürsel’in fethinden sonra 1334 yılında Gemlik, 1337 yılında ise İzmit alınmış; böylelikle 1353 yılında Osmanlı’ların Rumeli’ye geçişinde büyük kolaylık sağlanmıştır. Karamürsel’den sonra Türk Denizciliği’nin merkezi önce İzmit, daha sonra Gelibolu ve sonunda İstanbul olmuştur.
Kaptan-ı Derya / Kaptan Paşalar Dönemi (1390-1867)
Osmanlı İmparatorluğu’nun modern bir devlet anlayışı ile denizlere yönelik teşkilatlanması Sultan Yıldırım Bayezid döneminde (1389-1403) başlamıştır. Gelibolu deniz üssünün 1401 yılında tamamlanmasıyla birlikte Kaptan-ı Derya terimi de Osmanlı Deniz Kuvvetlerinde yerini almıştır. Saruca Paşa Türk deniz tarihinin ilk Kaptan-ı Deryası olmuştur. Fatih Sultan Mehmet döneminde, İstanbul’un fethini müteakip, Osmanlı’lar Ege ve Karadeniz’de mutlak bir hakimiyet sağladıktan sonra Akdeniz’e ilerlemişlerdir. Fatih Sultan Mehmet 1455 yılında Kasımpaşa’da Tersane-i Amire56’yi kurmuş ve bu tersane dünyanın en büyük tersanelerinden birisi olarak tüm yabancı ülkelerin hayranlığını kazanmıştır. Bu dönemde Türk deniz bilimcileri dünya denizciliğine büyük katkıda bulunmuşlardır. Muhiddin Piri Reis, Türk denizcilik tarihinde tüm dünyada büyük yankılar uyandıran kartografi çalışmaları ile büyük bir yer tutmuştur. 1513 ve 1528 yıllarında iki ayrı dünya haritası yapmıştır. Diğer bir çalışmada Piri Reis’in Dünya Denizcilik Tarihi’ne bir hediyesi olan 1521 ve 1525 yıllarında yazdığı ünlü, Bahriye (Kitab-ı Bahriye) adlı kılavuz kitabıdır. Bu emsalsiz çalışmada, Ege ve Akdeniz her açıdan incelenmektedir. Yavuz Sultan Selim’in Mısır’a yönelik kara harekatında Türk Donanması çok büyük lojistik destek sağlamıştır. Sultan I. Selim (1512-1520) tarafından Mısır’ın fethinden sonra, Osmanlı İmparatorluğu, Kızıl Deniz ve Hint Okyanusu’nda faaliyet göstermeye başlamıştır. Sultan I. Selim’in ölümünden sonra Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566) da Osmanlı Donanmasının gelişimine büyük önem vermiş, Türk Denizciliğine altın çağını yaşatmıştır. Bu dönemde Barbaros Hayreddin Paşa, kardeşleri Oruç ve İlyas Reisler, Selman Reis, Murat Reis, Seydi Ali Reis gibi bir çok ünlü Türk Denizcisi Akdeniz’de mutlak bir hakimiyet kurmuştur.
Kanuni Sultan Süleyman, 1533 yılında Barbaros Hayreddin Paşa’yı İstanbul’a davet ederek, kendisini Kaptan-ı Derya olarak görevlendirmiştir. Barbaros Hayreddin Paşa, İstanbul Tersanesi’nde yeni gemiler inşa ettirerek, donanmayı daha da güçlendirmiş ve deniz kuvvetini Osmanlı Devleti’nin denizlerdeki uzantısı ve dış politikasının vazgeçilmez bir unsuru haline getirmiştir.

Oruç ve Hızır Reis
Selanik ve Manastır arasındaki Yenicei Vardar kasabasında doğan Oruç ve Hızır Reisler, babaları ve dedeleri tımarlı sipahi olan bir Türk ailesinden gelmektedir. Cenevizli bir ailenin elindeki Midilli adasının (1462) fethedilmesinden sonra buraya gönderilen tımarlı sipahiler arasında Oruç ve Hızır’ın babaları Yakup da bulunmaktaydı. Yakub’un İshak, Oruç, Hızır ve İlyas adlarında dört oğlu vardı. Bunlardan korsanlığa hevesli Oruç Reis ile kardeşi İlyas, birlikte denizlerde faaliyete başladılar. Daha sonra Hızır Reis de yalnız başına korsanlığa başladı. Oruç Reis Anadolu, Suriye ve Mısır’da faaliyet gösterirken, Hızır Reis de Adalar ve Selanik kıyılarında faaliyet göstermekteydi. Oruç Reis bir sefer dönüşü Rodos gemisiyle karşılaşmış ve çıkan çatışmada kardeşi İlyas şehit düşmüş, kendisi de tutsak alınarak Rodos Şövalyelerinin elindeki Bodrum kalesinde hapsedilmiştir. Fakat bir süre sonra kardeşi Hızır Reis‘in çabalarıyla tutsaklıktan kurtulmuş ve serbest kaldıktan sonra yaşadığı olayın etkisiyle tüccar yerine korsan olmaya karar vermiştir. Daha sonraları bir süre Memlukların hizmetinde bir kadırgaya komutanlık yaptıysa da Antalya valisi Şehzade Korkut’tan izin alarak Akdeniz’de korsanlık yapmaya başlamış ve Rodos Şövalyelerine karşı başarılı akınlar düzenlemiştir.
Şövalyeler Akdeniz’de kendileri için bir tehdit olmaya başlayan Oruç Reis’i yakalamak için büyük çaba sarf etmişler ve sonunda bir baskın düzenleyip gemisini ele geçirdiyseler de Oruç Reis kıyıya çıkarak kendisini kurtarmıştır. Bunun üzerine o sıralarda Manisa valiliğine atanmış olan şehzade Korkut’a başvurarak bir kadırga yaptırarak yeniden korsanlığa başlamış ve şehzade Korkut’un tavsiyesi ile de aktivitesini İtalya kıyılarına kaydırmıştır. Daha sonra kardeşi Hızır Reis’le birleşerek Cerbe adasını kendilerine merkez yapmışlardır. (1510). Türk Leventlerinin Baba Oruç adını verdikleri Oruç Reis küçük bir filo kumandanı olmasına rağmen büyük ölçüde etkinliğe başladı. Ebu Abdullah Muhammed Hamis’e baş vurarak Tunus’un Halkuvaad57 kalesini kendilerine üs olarak vermesini istediler. Ebu Abdullah’ta elde edecekleri ganimetin beşte birinin kendisine verilmesi şartıyla Halkuvaad’a yerleşmelerine izin verdi. İki kardeş, Oruç ve Hızır Reisler müşterek seferlere çıkarak başarılı olmuşlar ve ünleri, bütün korsanları korkutmuştu. Kurtoğlu Muslihüddin ve Muhiddin Reislerin de kendilerine katılmasıyla mükemmel bir korsan filosu meydana getirmişlerdi. Bununla beraber Oruç Reis ve kardeşi yardımından ve desteğinden yararlanmak istediği Osmanlı Hükümdarını ihmal etmeyerek armağanlar göndermişler ve Yavuz Sultan Selim bu armağanlar karşılığında onları iyice donatılmış iki kadırgayla ödüllendirmişti.
İspanya Krallığı Afrika’nın kuzeyindeki İslam devletlerinin güçten düşmelerini fırsat bilerek Kuzey Afrika’da bazı yerleri ele geçirmişti. Fakat Cezayir’den Halkuvaad’a gelen bir heyet, Hızır ve Oruç kardeşlerden Becaye’ye yerleşmiş olan İspanyolları buradan atmalarını ister. Bunun üzerine iki kardeş hemen harekete geçseler de İspanyolları buradan çıkaramazlar, fakat önce Becaye’nin doğusundaki Çiçel’i ele geçirirler, daha sonra da kara yoluyla Cezayir’i fethederler (1516). Oruç ve Hızır Reis’in Cezayir’i almaları üzerine İspanyollar, Cezayir’in karşısındaki Adakale adasına sığınarak Şarlken’den yardım isterler. Her ne kadar Şarlken buraya bir donanma sevk etmiş ise de Oruç Reis’i buradan çıkarmada başarılı olamamıştır. Artık Oruç Reis Cezayir’de hükümdarlığını ilan etmiş ve sınırlarını genişletmek üzere Afrika içlerine seferler düzenlemeye başlamıştı. Bu arada İspanyollar Cezayir’in doğusundaki Telemsen şehrini ele geçirip Oran limanına hakim olmuşlardı. Cezayir’i savaşarak kazanamayan İspanyollar Telemsen hükümdarını etkileri altına alarak şehri ele geçirmek için kullansalar da Oruç Reis’in önceden haber alması sonucu başarısız olmuşlardır.
İspanyollara sığınan Telemsen emiri daha sonra sağladığı Müslüman ve İspanyol güçlerle şehri almak için harekete geçmiş, fakat İspanyolların güçlü kuşatması ve halkın da onlara yardım etmesi sonucu Oruç Reis şehit olmuştur (1518). Onun ölümünden sonra kardeşi Hızır Reis, Cezayir hükümdarı olmuştur. Bundan böyle yabancı kaynakların Barbarosa58 olarak telaffuz ettikleri Barbaros59 adı Hızır Reis’e verildi. Türkleri Cezayir’den atmak isteyen İspanyollar ve onlarla işbirliği yapan Telemsen emiri, hemen kuvvetlerini hazırlayarak Cezayir’e saldırdı. Cezayir’i karadan ve denizden kuşatan İspanyol kumandan Hugo de Moncada gerekli savunma önlemlerini almış olan Hızır Reis karşısında başarısız oldu. 20 bin kişilik bir kuvvetle Cezayir’i kuşatan İspanyollar mağlup olmuşlar, karadan Cezayir’e giden Telemsen emiri de yenilgiye uğrayıp kaçmıştı. Tarih arşivi bu yazısında Osmanlılarda Denizcilik Faaliyetleri Ve Kanuni Dönemi Deniz Seferleri’ni ele alıyor…
Durumun ciddiyetini kavrayan Hızır Reis elindeki kısıtlı kuvvetlerle hem Şarlken’e karşı hem de yerlilere karşı uzun süre savaşamayacağını anlamış ve kendisine yardımcı olması için Osmanlı’lara başvurmuştur. Yavuz Sultan Selim, Hızır Reis’in bu yardım talebini memnuniyetle karşılamış, kendisine savaş ve gemi malzemesi göndererek, emirlik beratı ve üç bin asker vermiş ve ayrıca Anadolu’dan da ihtiyacı kadar asker toplamasına izin vermiştir. Cezayir’i ele geçirmek isteyen Şarlken’in giriştiği hareket başarısızlıkla sonuçlanmış ve donanması da tahrip edilmişti. Barbaros’un Osmanlı’ya katılmasıyla Telemsen ve Tunus hükümdarları çaresiz kalarak halkı isyana teşvik ederler. Bunun üzerine Barbaros da Fas’a kaçmış olan Telemsen hükümdarının kardeşi Mesut’u Telemsen hükümdarı yapar. Fakat Mesut’un kendisini hayal kırıklığına uğratarak İspanyollarla anlaşması üzerine kardeşi Ebu Muhammed Abdullah Sani’yi hükümdar yaparak Telemsen’i kontrolü altına aldı. Daha sonra Tunus hükümdarının teşvikiyle çıkan bir ayaklanmada Barbaros’un sarayı kuşatılmış fakat kendisi düşmanlar tarafından ele geçirilememiştir.
Hızır Reis, Cezayir’e ait kalelerin birer birer kaybedilmesi, yerli halk ve Arapların arasındaki dinmeyen çatışmalar üzerine Cezayir’den ayrılarak denizlerde faaliyette bulunmak üzere Çicel60’e çekilir. Birkaç yıl sonra artan ısrarlar üzerine tekrar Cezayir üzerine yürüyerek tekrar Cezayir’e hakim olur. Aydın Reis, Barbaros’un Cezayir emiri olmasından dolayı katılamadığı seferlere kumandanlık etmiş ve İspanyollara karşı başarılı deniz savaşları yapmıştır. Hatta Aydın Reis bu savaşların birinde ele geçirdiği ganimetlerden bir kısmını İstanbul’a göndermiştir. Barbaros, Cezayir’i güvence altına almak için Cezayir fethedildiğinde bir türlü ele geçirilemeyen şehir önlerindeki Adakale’yi de sonradan düşmanın elinden almaya muvaffak olmuştur. Bunun üzerine İspanyolların hizmetinde bulunan Adrea Doria, Çerçel61’e bir sefer düzenlediyse de başarılı olamamıştır. Daha sonra 35 gemilik bir donanmayla denize açılan Barbaros düşman sahillerine baskınlar yaparak Cezayir’e dönmüş, fakat harekat sırasında ele geçirdiği tutsaklardan Andrea Doria’nın yeni bir harekat için hazırlık yaptığını öğrenmesi üzerine kendisi de gerekli hazırlıklara başlamış ve Cerbe adasındaki Sinan Reis’i yardıma çağırmıştır. Fransa kralından aldığı 20 kadırga ile Çerçel’e yeni bir saldırı düzenleyen Andrea Doria başarılı olamamış ve Barbaros’un geldiğini haber alınca geri çekilmiştir.
Andrea Doria’nın donanması ile Mora kıyılarına gitmesini fırsat bilen Barbaros gemilerle İspanyol sahillerindeki 70 bin Müslüman’ı Cezayir’e getirdi. O zamanlar İspanya’da Müslümanlara çok kötü muamele yapılmakta olduğundan Müslümanlar Cezayir emirinden yardım istemişler, Barbaros da 36 gemiyi İspanya sahillerine göndermiş ve Müslüman kadın çocuk ve yaşlıları Afrika kıyılarına naklettirmiştir.

Barbaros’un Osmanlı Hizmetine Girmesi
Şarlken karada Osmanlı’nın kaşsına çıkmaya çekiniyordu. Ancak İtalya, Papalık ve İspanya donanmalarını yöneten Cenevizli Amiral Andrea Doria denizde karşılaştığı Osmanlı kadırgalarını yakıyor, Mora kıyılarına saldırıyor ve korkusuzca Çanakkale Boğazı çevresinde dolaşıyordu. Karalarda yenilmez bir güce sahip olan Osmanlı Devleti denizlerde ne yazık ki aynı ölçüde başarılı olamıyordu.
Osmanlı Ordusunun Anadolu’da seferde olduğu sırada Andrea Doria’da boş durmamış Mora sahillerine saldırarak Koron Kalesini işgal etmiş, daha sonra da Patras ve İnebahtı’yı ele geçirmişti. Fakat Rumlarla Arnavutları birbirine düşüren Semendire Sancak Beyi, Koron’u kısa sürede geri almayı başarmıştır. Andrea Doria’nın önünün bir an evvel kesilmesi gerekiyordu. Göçebe ırkların denizcilik becerileri az gelişse de Osmanlı’nın denizlerdeki başarısızlığının nedeni; denizlerde, köleleri olan Rumlarla birlikte savaşmalarıydı. Oysa Osmanlılar karada tek başlarına savaşırlardı. Mükemmel denizci olan Rumlar ne yazık ki uyruğu altında bulundukları Osmanlı’lar kadar kahramanlık gösteremiyordu. Ayrıca deniz savaşları, kara savaşlarının aksine daha fazla bilgi beceri ve tecrübe gerektiriyordu. Sadece cesaret ve kaba kuvvetle başarılı olmak imkansızdı. Kısa zamanda bir ordu kurmak mümkün olmakla beraber bir donanma kurmak kolay değildi. Deniz savaşının tek aracı olan kadırgaların yapılması zahmetli, silahlandırmak güçtü. Denizin üzerinde manevra yapılması beceri isteyen bir işti. Ceneviz gibi küçük denizci bir devletin amirali denizlerde Osmanlı’nın ilerlemesini engelleyebiliyordu. İşte tarih tam da bu sırada Osmanlı’nın en fazla ihtiyaç duyduğu denizciyi, Kanuni Sultan Süleyman’ın karşısına çıkardı. Kanuni bir ferman göndererek Barbaros’tan derhal İstanbul’a gelmesini istemesi üzerine Barbaros Hayreddin gerekli önlemleri alarak İstanbul’a hareket etti. Deniz yolunda rastladığı Deli Yusuf kumandasındaki on altı çektiriyi62 de beraberine alıp Sardunya ile Korsika adaları arasındaki Bonifacio boğazından geçip Sicilya adasına buğday götüren on sekiz gemiyi ele geçirerek, yükünü ve mürettebatını aldıktan sonra gemileri ateşe vermiştir. Bu muharebede Deli Yusuf şehit düşmüş ve ele geçen esirlerden Andrea Doria’nın elli parça gemi ile Koron’a gittiği öğrenilmiş ve süratle Preveze’ye gelindiğinde Andrea Doria’nın altı gün evvel İtalya’ya kaçtığı öğrenilmişti.
Barbaros, Preveze’den kırk dört gemi ile yola çıkıp içlerinden yirmi beş tanesini Cezayir’e yollayıp, kendisi on dokuz gemi ile Koron kalesine geldi; orada kaptan Kemankeş Ahmet Bey ile buluşarak beraberce İstanbul’a gelip Ahmet Bey’in Atmeydanı’ndaki konağında misafir edildi. Sultan Süleyman, Barbaros ile on sekiz arkadaşını huzuruna kabul ederek görüşmüştür. Hükümdar Akdeniz’deki faaliyetinden endişe ettiği Andrea Doria hakkında ona bir takım sorular sorduğunda, Barbaros’un verdiği pervasızca cevaplar hoşuna gitmiş ve Beylerbeyilik rütbesiyle bütün tersane işlerini yeni amirale vermiştir. Aynı zamanda kendisini İran seferi nedeniyle Halep’te kışlamakta olan veziriâzam İbrahim Paşa’nın yanına göndermiştir. Veziriâzam Halep’te Hayreddin Paşa’yı kabul edip kendisine Gelibolu kaptanlığı ile Cezayir beylerbeyliğini vererek hil’at’ını giydirip İstanbul’a yollamıştır.
Barbaros Hayreddin Paşa Halep’ten döndükten sonra yaklaşık 80 gemiden oluşan Osmanlı Donanmasıyla İtalya kıyılarına yönelerek Mesina ve Reggio’da başarılar elde ederek Andrea Doria’yı savaşa zorlamak istemiştir. Güney İtalya kıyılarına saldırılarda bulunduktan sonra fethetmek amacıyla Tunus önlerine gitti. Halkulvaad’a asker çıkarması sonucu Tunus hükümdarı Mevlay Hasan kaçtı ve Tunus fethedildi. Mevlay Hasan daha sonra iki kez saldırıda bulunsa da başarılı olamadı ve Şarlken’den yardım istedi. Kuzey Afrika kıyılarının tamamen Türklerin eline geçmesi sonucu Şarlken Andrea Doria Yönetimindeki 500 gemiden oluşan 25 bin kişilik bir kuvvetle Halkulvaad’a geldi. Daha önce de belirttiğimiz gibi, Tunusluların da ihaneti sonucu Barbaros daha fazla dayanamayarak Cezayir’e çekildi ve Tunus Şarlken tarafından işgal edildi. İspanyolların himayesiyle makamını koruyan Mevlay Hasan 1540 yılında oğlu Ahmet tarafından tahtan indirilmiştir.
Venedik’le ilişkiler
Türklere karşı Hristiyanları birleştirmek isteyen Papa III. Pol (Paulus)’ün faaliyetleri sonucu sürekli iki yüzlü politika izleyen Venedik Cumhuriyeti, her fırsatta Osmanlı ticaret gemilerine saldırıyor ve deniz savaşlarında Şarlken’in tarafını tutuyordu. Papa III. Pol Şarlken ile Fransa Kralı l. Fransuva ’nın arasını düzelterek on yıllık bir barış yaptırmış, Venedik’te bu ittifaka katılmıştı. Venedik’e elçi olarak gönderilen Yunus Bey’in dönüşte Venedik gemilerinin saldırısına uğraması Venedik’in düşmanca tutumunu açıkça göstermekteydi. 280 gemiden oluşan Osmanlı Donanması, İtalya’nın doğu kıyılarına saldırmakla görevlendirilmiş, fakat Andrea Doria asıl donanmaya katılmak üzere İtalya’ya giden Ali Kethüda kumandasındaki 12 kadırgayı ele geçirip batırmıştır.
Bunun üzerine o sırada Avlonya’da bulunan Padişah Lütfi Paşa’ya Korfu’yu kuşatması emrini verir. Fakat Andrea Doria’nın Osmanlı Ordusunun Korfu’ya geldiğini haber alması sonucu Mesina’ya kaçar. Korfu derhal kuşatılır. Ancak 20 gün süren uzun kuşatmadan olumlu bir sonuç alınamaması üzerine Padişah kuşatmanın kaldırılmasını emreder. Bu sırada Barbaros, Venedikliler tarafından kullanılan Şira, Patmos, Naksos ve diğer adaları fethedilmiş, Naksos ile diğer beş ada Osmanlı’lara vergi vermek suretiyle, yine eski dukasına bırakılmıştır. Osmanlı Donanması 1538 yılında yeniden denize açılarak Kerpe ve bazı diğer adalar ile Girit’teki Hanya ve Milotpotamo’ya saldılar düzenlemiştir.

Preveze Deniz Zaferi ve Sonuçları
Osmanlı’ların adaları birer birer fethetmesi sonucu Şarlken ve Venedik, Papalık ve Portekiz donanma kumandanları Korfu adasında toplanarak, Cezayir’in ve Türklerin eline geçen Venedik adalarının geri alınmasını kararlaştırırlar. Korfu’ya önce Venedik, sonra Papalık donanması gelir, fakat Papalık donanması amirali Grimani Şarlken’i beklemeyerek Narda körfezindeki Preveze kalesini kuşatır, fakat Türk donanmasının gelmesi üzerine Korfu’ya geri döner. Bu süre içerisinde Andrea Doria Korfu’ya gelir.
Bu sırada düşman hakkında bilgi toplamak isteyen Barbaros Hayreddin Paşa, bir keşif ekibi gönderir. Gönderilen keşif ekibi 40 gemilik bir düşman donanmasına rastlar, fakat esas donanmanın Preveze önlerinde olduğunu bildirir. Aynı şekilde Türk keşif donanmasını gören düşman gemileri Papalık amirali olan Grimanni’ye haber verirler. Ele geçirilen istihbarat sonucu İspanya, Portekiz, Papalık ve Venedik donanmalarının Korfu’da toplandıkları haberi alınır. Her iki tarafın kuvvetlerine gelince; Türk donanması düşman donanmasının yaklaşık üçte biriydi. Osmanlı Donanması 122 çektiriden, müttefik donanması ise 302 gemiden oluşmaktaydı. Türk donanmasındaki sekiz bin askere ve 166 topa karşın müttefik gemilerinde 2.500 top ve 60.000’den fazla asker vardı. Barbaros Hayreddin Paşa taktire şayan bir savaş stratejisi uygulayarak kendisinden kat ve kat üstün olan müttefik donanmasını yenilgiye uğratmıştır. Düşman donanmasının askerlerinin sayıca fazla oluşu nedeniyle Barbaros rampa savaşı yapmak yerine rüzgarın kesilmesi sonucu hareketsiz kalan düşman donanmasını tahrip etmeye yönelmiştir. Düşman kuvvetleri Amirali Andrea Doria’nın müttefik kuvvetlerinin yardım istemelerine aldırış etmeden Korfu’ya kaçar. Türk ve Dünya deniz tarihi açısından büyük önemi bulunan Preveze zaferi sonucunda Andrea Doria Akdeniz’deki hakimiyetini Barbaros Hayreddin Paşa’ya bırakmak zorunda kalır. Öte yandan müttefik kuvvetlerinin İspanya’dan sonra en kuvvetli devleti Venedik bu savaştan oldukça zararlı çıkmış, kendi müttefikleriyle de aralarında sorun çıkması üzerine Osmanlı ile barış yapmak zorunda kalmıştır.
Osmanlı -İspanya İlişkileri
Preveze zaferinden sonra Akdeniz’in hakimiyeti Türklere geçmiş bunun üzerine denizlere hakim olan Süleyman karadan Avrupa içlerine ilerlemeye karar verir. Süleyman ordusunu Macaristan’a doğru götürürken, Barbaros Hayreddin Paşa Adriyatik kıyılarını korumakla görevlendirilir. Barbaros sefere çıktığı zaman Cezayir’i Hadım Hasan’ emanet etmekteydi. Barbaros’un yokluğundan faydalanmak isteyen Şarlken, Cezayir alınması için Andrea Doria’yı görevlendirir. Sayı ve kuvvet bakımından oldukça üstün olan donanma Cezayir önlerine gelerek karaya asker çıkartır ve Cezayir kalesini kuşatır. Hadım Hasan kaleyi çok iyi savunur ve 4 ay süren oldukça şiddetli kuşatmanın ardından oldukça fazla zayiat veren Şarlken’nin kuvvetleri geri çekilir. Fransa, Şarlken’le sürdürmekte olduğu savaşta Osmanlı’dan yardım almakla beraber Avrupa’da iki yüzlü bir siyaset izlemekteydi. Kanuni Fransa’nın sürdüğü bu politikayı bilmesine rağmen Avrupa’daki dini tutuculuk yüzünden ve kendi siyaseti gereği Fransa’ya anlayış gösterir. Preveze zaferinden sonra Şarlken’in denizlerde üstünlüğü sona ermiş, Cezayir’in yitirilmesinden sonra adeta denizcilik faaliyetleri sona ermişti. Fransızlar Türklerle ittifak yaparken Şarlken’de boş durmayarak İngiltere ile ittifak yapar, bunun üzerine Türkler Venediklilerle de ittifak yapmak istemiş fakat Venedik tarafsız kalmak istediğini belirtmiştir.
Barbaros Hayreddin Paşa kumandasındasındaki Osmanlı Donanması Fransızlara yardım etmek üzere Akdeniz’e açılır. Daha sonra Regio ve diğer bazı yerler fethedildikten sonra Marsilya’ya gelir ve burada Fransa donanma komutanı Fransuva de Burbon ile savaş planı yaparak Nis kentini kuşatmaya karar verirler. Nis’in alınmasından sonra Türk donanması kışlamak üzere Toulon66 limanına gelir. Barbaros daha sonra İspanya kıyılarına ve Sardunya adasına saldırılarda bulunurken Fransız kuvvetleri de İspanyollara karşı bazı başarılar kazanmıştır. Durumun Fransa lehine değişmesinden sonra Barbaros İstanbul’a dönmüş, Osmanlı ile Şarlken arasında barış yapılması üzerene bir daha sefere çıkmamıştır. Fransa’ya yardım seferinden döndükten iki yıl sonra seksenli yaşlarında vefat etmiş ve Beşiktaş’taki türbesine gömülmüştür.
Yararlanılan Kaynaklar
Tunç Akıncı, 1560 Cerbe Deniz Savaşı’nın Türk Ve İspanyol Tarihindeki Yeri
Robert Mantran, Osmanlı Tarihi

*Bu çalışmanın tüm hakları, Tunç Akıncı’ya aittir.
*Bizimle iletişim kurmak için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Dönemsel Şartlar Ve Osmanlı Ordusunun Tarihi

Türk teşkilat tarihi içerisinde önemli bir yere sahip olan “ordu” Hakan’ın karargâhı anlamına gelmektedir. Ordunun yapılandırılmasına dair ilk uygulamaların Büyük Hun Devleti zamanında olduğu ve Mete Han’ın M.Ö. 209’da orduyu onluk sistem üzerine bina ettiği bilinmektedir. Büyük Hun Devleti ile başlayan ordunun yapılanma sistemi Büyük Selçuklu Devleti ile Anadolu coğrafyasına kadar ulaşmıştır. Moğol istilasının getirdiği kargaşa ortamında şekillenmeye başlayan Osmanlı Devleti de, teşkilata büyük önem vermiş ve kadim köklere bağlı kalarak askeri teşkilatını şekillendirmiştir. Bu şekillenmede Anadolu Selçukluları, İlhanlılar ve Memlukluların etkisi olmuştur. Kuruluş döneminde ilk önceleri yalnızca savaş sırasında bir araya gelen atlı
akıncılardan ibaret olan bir askerî güç bulunuyordu. Orhan Bey döneminde, Vezir Alâeddin Paşa ile Çandarlı Kara Halil’in tavsiyeleriyle Türk gençlerinden oluşturulan ilk düzenli ordu kurulmuştur. Sultan I. Murat döneminde Selçuklu Devleti örnek alınarak “Yeniçeri Ocağı” adıyla 1362 tarihinde, daimî ve ücretli bir ordu kurulmuştur.
1402’deki Ankara Savaşı’ndan sonra Fetret Devri’nde tahta çıkan Çelebi Mehmet ve oğlu Sultan II. Murat döneminde ordu tekrar düzene sokulmuş, artan asker ihtiyacını karşılamak üzere de “Devşirme Kanunu” çıkarılmıştır. Osmanlı Devleti’nin temel askerî güçlerinden birini de, temelini Tımarlı Sipahilerin oluşturduğu Eyalet Kuvvetleri teşkil ediyordu. Bu sistem yalnızca askeri değil aynı zamanda mali ve idari alandaki bir yapılanmayı da şekillendiriyordu ki Anadolu Selçuklu Devleti’nin uygulaması olarak intikal etmişti. XVII. ve XVIII. yüzyıllardan itibaren Avrupa orduları eğitim, teçhizat ve teşkilâtlanma bakımından modern bir hüviyete kavuşurken, Osmanlı Ordusu bu gelişmelere ayak uydurmak yerine daha da kötüleşmiştir. Bu kötü gidişi durdurmak
amacıyla yapılan çalışmalarda, askerî meseleler üzerinde yüzeysel durulmuştur. Sultan IV. Murat ve Köprülüler dönemi reform girişimleri kısa süreli iyileşmeler getirmiş, ancak kesin bir çözüm olamamıştır. Sultan II. Osman’ın, Sultan IV. Murat’ın ve Köprülülerin açtığı bu çığır Lale Devri ile birlikte yeni bir biçime bürünmüştür. Lale Devri’ni müteakip tahta çıkan Sultan I. Mahmut (1730-1754), Avrupa orduları karşısında, askerî bir ıslahat yapmadan zaferler kazanmanın artık kolay olmayacağını iyice anlamıştı.  Bu nedenle Avrupa’da oldukça tanınmış bir Fransız asilzadesi olan Comte Bonneval’i (Ahmet Paşa) 1731 yılında Avrupa tarzında humbaracı kıtaları kurmakla görevlendirmiştir.  İbrahim Müteferrika ve Humbaracı Ahmet Paşa’nın çabalarıyla humbaracı teşkilatı kurulmuştur.  Sultan III. Mustafa döneminde (1757-1774) ise batı tarzı askerî ıslahatlar hız kesmeden devam etmiştir. Sultan III. Mustafa, Yeniçeri Ocağı ile uğraşmak yerine, topçu sınıfını ve tophaneyi düzenlemeye, bir mühendis okulu açmaya karar vermiştir.
Sultan I. Abdülhamit (1774-1789) XVIII. yüzyıl padişahlarının en güçlü reformcularından biri olmuştur. Sultan I. Abdülhamit, başta Fransa’dan olmak üzere çok sayıda yabancı askerî danışman getirtmiştir. Böylece XIX. yüzyılda egemen olacak olan yeni reform biçimini başlatan padişah olmuştur. 1781 yılında kapatılmış olan Sürat Topçuları Ocağı tekrar açılmış ve Ocak için Tophane’de yeni kışlalar yaptırılarak yeni bir kanun hazırlatmıştır. Sultan III. Selim 1789 yılında tahta çıkmasıyla ıslahatlar yeni bir döneme girmiştir. İstişareye büyük önem veren Sultan 1789’da bir “Meşveret Meclisi” toplamıştır. Yapacağı ıslahatların devlet adamları tarafından sahiplenilmesini istediğinden Meşveret Meclisi’nde ortaya çıkan görüşlere göre hareket etmek isteyen Sultan III. Selim, düşündüğü kapsamlı ıslahat projesini bir süre için ertelemek zorunda kaldı. Çünkü Meşveret Meclisi’ne katılan temsilcilerin çoğunluğu radikal girişimlerden kaçınılmasını, özellikle askeri alanda Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmadan yeni bir askeri ocak ile yenileşmenin gerçekleştirilmesini savundular. Bu görüşe uygu olarak hareket eden Sultan III. Selim, Nizam-ı Cedit hareketini başlattı. Sultan III. Selim, yeni kurulan Nizâm-ı Cedit birliklerinin eğitimi için farklı sınıflara mensup, başta Fransa olmak üzere İsveç, Prusya ve İngiltere’den birçok uzman getirtmiştir. Gerek askerî gerekse de askerî olmayan Batı’ya dönük aydın tipi, Sultan III. Selim döneminde oluşmaya başlamıştır. Bu dönemde Osmanlı Devleti, Avrupa’da ne gibi değişimlerin olduğunun farkına varmıştır. Batı’nın kendisiyle rekabet edebilecek güce ulaştığını daha iyi anlamaya başlamıştır.

Sultan III. Selim döneminde kurulan Nizam-ı Cedit kuvvetleri; topçu, süvari ve piyade olmak üzere üç kısımdan oluşmuştu. Bu dönemde Osmanlı topçuluğu yeni ve ileri bir hüviyete kavuşmuştur. Askerî reformlar sayesinde cephane ve silah üretiminde kalite artmış, devlet kendi kendine yeter duruma gelmiştir. Fakat Sultan III. Selim, reform karşıtlarının çıkarttığı “Kabakçı Mustafa İsyanı” ile 29 Mayıs 1807 tarihinde tahttan indirilmiştir. III. Selim’in başlattığı ıslahatlara, Sultan II. Mahmut döneminde bütün hızıyla devam edilmiştir. Sultan II. Mahmut, ilk olarak Eylül 1808’de Âyânlar ile Sened-i İttifak’ı imzalamıştır. Sened-i İttifak imzalandıktan sonra, padişah ordunun yeniden düzenlenmesi işine girişmiştir. Bozulmuş olan Yeniçeri Ocağı’nı kaldırmayı düşünse de muhaliflerin tepkisinden çekindiğinden, Ocakta düzenlemeler yapmaya karar vermiştir. Ayrıca Yeniçeri kuvvetleri karşısında bir güç dengesi oluşturmak amacıyla, Ekim 1808’de Sekban-ı Cedit Ocağı’nı kurmuştur. Sekban-ı Cedit Ocağı’ndan rahtsız olan Yeniçeriler 16 Kasım 1808’de isyan etmiştir. İsyan üzerine Sultan II. Mahmut 18 Kasım 1808’de Ocağı ilga ettiğini açıklamıştır. Ulemanın ve halkın desteğini alan Sultan II. Mahmut 25 Mayıs 1826’da Meşveret Meclisi’ni toplamıştır. Mecliste alınan karar ile mevcut ocakların dışında “Eşkinci” adıyla yeni ve modern bir ocağın kurulmasına karar verilmiştir. Eşkinci Ocağı’nın kâfirlere benzediğini ileri süren Yeniçeriler, 15 Haziran 1826’de isyan etmiştir. Yeniçeri Ocağı’nı kaldırmayı düşünen Sultan II. Mahmut için bu isyan bir fırsat olmuştur. 17 Haziran 1826 tarihinde Yeniçeri Ocağı ortadan kaldırılmıştır. 17 Haziran 1826 günü yayımlanan bir kanunname ile “Asakîr-i Mansûre-i Muhammediye” adı altında yeni ve modern bir ordunun kurulmasına karar verilmiştir.
Yeni kurulan bu ordunun başkumandanlığı için “Seraskerlik” birimi oluşturulmuştur. Yeni ordunun kurulmasıyla, merkez ve eyalet ordularından oluşan iki yapılı anlayış kaldırılmış, tek ve düzenli bir orduya dönüştürülmüştür. Âsâkir-i Mansûre-i Muhammediye yükümlülüğe dayanan bir sistem olduğundan, millî orduya geçiş sürecinde çok önemli bir aşama olmuştur. Sultan II. Mahmut, saray ve çevresini korumakla yükümlü Bostancı birliklerinin yerine, Avrupaî tarzda “Hassa Birlikleri” ordusunu oluşturmuştur. Yeni ordunun kuruluşuna paralel olarak 1834’de “Mekteb-i Ulum-ı Harbiye” kurulmuştur. Orduyu modern bir yapıya kavuşturmak isteyen Sultan II. Mahmut, Avrupalı uzmanlardan yararlanmak istemiştir. Bu doğrultuda iki kişiden oluşan Prusya askerî heyetini İstanbul’a getirmiştir. Heyette yer alan Yüzbaşı Von Moltke, Türkiye’de dört yıldan fazla kalmıştır.
Sultan II. Mahmut döneminde askeri alanda yapılan düzenlemelerden biri de Prusya’daki Landor Teşkilatı örnek alınarak Redif teşkilatının kurulmasıdır. Âsâkir-i Mansûre-i Muhammediye ordusu ile bütün imparatorluğun güvenliğinin sağlanması mümkün olmuyor, bu ordu için kurulan “Mansure Hazinesi’ne” birçok kaynak aktarılmasına rağmen askerlerin masrafları karşılanamıyordu. Bu soruna çözüm arayan Sultan II. Mahmut’un girişimleri üzerine toplanan Meclis-i Şura’da 1834 Ağustos’unda Redif birliklerinin kurulmasına karar verildi. Redif teşkilatının kurulmasından sonra ordu için Âsâkir-i Mansûre yerine “Âsâkir-i Nizamiye” adı kullanılmaya başlandı. Rediflik barış dönemlerinde çok büyük miktarda askeri silâhaltında bulundurmayı öngörmeyen bir sistemdi. Redif askerleri 23-32 yaş arası gönüllülerden oluşur, haftada iki gün askeri kıyafet giyerek eğitim yapar, diğer günlerde kendi işleriyle uğraşırlardı. Redif taburlarında görevli subaylar da haftada iki gün çalışır ve normal subay maaşının dörtte birini alırdı. Taburlar şeklinde teşkilatlandırılan redif birlikleri sefer halinde silâhaltına alınarak ait oldukları ordu birliklerinde savaşa katılırlardı. Rediflik uygulaması ile devlet bir taraftan mali bakımdan önemli miktarda tasarruf sağlarken, bir taraftan da üretimde düşüşü önlemiş oluyordu.
Tanzimat Fermanı’ndan II. Meşrutiyet’e Osmanlı Ordusu
Tanzimat Fermanı’nın getirdiği yeniliklerden askeri teşkilat da etkilenmiştir. Tanzimat Fermanı ile sınırsız olan askerlik süresi sınırlandı ve askerlik, bütün Osmanlı tebaası için bir vatandaşlık ödevi haline getirildi. Ordunun ismi, “Asâkir-i Nizamiye-i Şahane” olarak değiştirildi ve 1841 yılında askeri kuvvetler, bölge komutanlıklarına bölündü. Asker alma işleri hala eski usulde yapıldığından firarlar ve askere gitmeme eğilimi yaygındı. Askeri alanda yapılan ıslahatların yetersizliğinin iyice gün yüzüne çıkması üzerine Sultan Abdülmecit Mabeyn-i Hümayun ve Hassa Müşiri Rıza Paşa’yı ordunun ıslahıyla görevlendirdi. Diğer taraftan ıslahat konusunun ayrıntılı bir şekilde görüşülmesi için “Meclis-i Muvakkat” adı ile özel bir kurul teşkil edildi. Yapılan çalışmalar neticesinde alınan kararlar Sultan Abdülmecit tarafından onaylanarak 6 Eylül 1843’de bir fermanla ilan edildi. Bu fermanla Osmanlı ordusu, Fransız ve Prusya ordu teşkilatları örnek alınarak yeniden düzenlenmiştir. Serasker Rıza Paşa, Abdülkerim Nadir Paşa ve Mütercim Rüştü Paşa gibi önemli devlet adamlarının katkılarıyla hazırlanan 1843 teşkilatına göre Osmanlı ordusu muvazzaf, yedek, yardımcı ve başıbozuk kuvvetler olarak dört bölüme ayrılmıştır. Osmanlı topraklarının coğrafi konumu, nüfus yoğunluğu ve ulaşım imkânları göz önünde bulundurularak ülke beş ordu bölgesine ayrılmıştır. 1848 yılında çıkartılan bir ilave kanunla bu beş bölgeye, Irak ve Hicaz orduları da ilave edilmiş, bu şekilde ülke yedi ordu bölgesine ayrılmıştır.

6 Eylül 1843 tarihli kanunla askerlik hizmet süreleri de belirlenmiştir. Kanun muvazzaf askerlik süresini beş yıl olarak tespit etmiş, beş yıl muvazzaflıktan sonra yedi yıllık bir rediflik süresi öngörülmüştür. 1844 yılında asker alma kanununda yapılan düzenleme ile ise, her bölge genişliği ve nüfusuyla orantılı olarak asker vermeye başlamıştır. 1846 yılı başlarında “Dâr-ı Şurâ-yı Askeri” de asker alma meselesi ele alınarak bir tasarı hazırlanmıştır. Hazırlanan tasarı “Meclis-i Valâ-yı Ahkâm-ı Adliye”ye sunulmuştur. Mecliste yapılan görüşmelerde son şekli verilen kanun Sultan Abdülmecit’in onayıyla yürürlüğe girmiştir. 1846 asker alma kanunu ile asker almada ocak usulü terk edilerek kur’a usulüne geçilmiştir. Tanzimat Fermanı’nın ilan edildiği sırada topçu, top arabacıları birliği, askeri dökümhane fabrikaları, tophane, fişekhane, baruthane gibi kurumlar Tophane Müşirliği’ne bağlıydı. Tophane Müşirliği bütün bu kurumların idaresi ve topçu sınıfının ihtiyaçlarını karşılama noktasında yetersiz kalıyordu. 1843 tarihli kanuna dayanarak, topçu sınıfının ıslahı ve ihtiyaçlarının karşılamasını yürütmek üzere Meclîs-i Tophâne-i Âmire kurulmuştur. Ordu teşkilatında yapılan düzenlemelerle Seraskerlik makamı yeni bir statüye kavuşturulmuştur. Seraskerlik makamı, sadrazamlık ve şeyhülislamlık makamlarıyla aynı seviyeye getirilmiştir.
25 Haziran 1861’de Sultan Abdülmecit’in ölümü üzerine Osmanlı tahtına Sultan Abdülaziz çıkmıştır. Sultan Abdülaziz tahta çıktıktan hemen sonra ordu ve donanmaya önem verileceğini ilan etmiştir. 1861-1868 tarihleri arasında yeni askerî kıyafetlerin kabulü, tophane ve askerî okulların ıslahı ile orduda modern silahların artırılmasına çalışılmıştır. 1869’dan sonra ise askerî kuvvetlerin yeniden teşkilatlandırılması ve güçlendirilmesine yönelik daha köklü adımlar atılmıştır. 18 Ağustos 1869 (10 Cemaziyülevvel 1286) tarihinde “Kuvve-i Umumiye-i Askeriyye’ye Dair Nizamname” adı ile yeni askeri teşkilat yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Bu kanunla ordu sayısı yediye çıkartılmıştır. Ordunun Nizamiye, Redif ve Müstahfiz olmak üzere üç kısımdan oluşması uygun bulunmuştur. Ordunun çekirdeğini oluşturan Nizamiye kuvvetleri, faal ve yedek kuvvetler olmak üzere iki kısma ayrılmıştır. Redif kuvvetleri de birinci ve ikinci tertip olmak üzere ikiye bölünmüştür. Ayrıca bu kanunla on iki yıldan ibaret olan askerlik süresi yirmi yıla çıkarılmıştır. Sultan Abdülaziz döneminde 1874 Eylülü’nden itibaren Harp Okulu programlarının batı harp okulları programlarına benzetilmesi yönünde çalışmalar başlatılmıştır. Ayrıca yabancı uzmanlardan da yararlanılarak, sık sık manevralar ve harp oyunları tertip edilerek ordunun savaş kabiliyeti geliştirilmeye çalışılmıştır. Sultan Abdülaziz döneminde yapılan düzenlemeler ve yapılanmayla 700.000 kişilik bir ordu çıkartabilecek hale gelinmiştir. Kara ordusu dışında, Sultan Abdülaziz döneminde donanmanın geliştirilmesi için de çaba sarf edilmiştir. Donanmanın mali idari ve askeri bütün sorumluluklarının Kaptan-ı Derya’nın uhdesinde bulunması deniz işlerinin yürütülmesinde sıkıntılara sebep oluyordu. Bu sıkıntıları ortadan kaldırmak için donanmanın idari ve mali işlerini yürütmek üzere 12 Mart 1268’de Bahriye Nezareti kurulmuştur. Böylece Kaptan-ı Derya’nın sadece donanmanın komutanı olması sağlanmıştır. Sultan Abdülaziz döneminde hem dışarıdan alınan hem de kendi tersanelerinde üretilen zırhlı gemilerle Osmanlı donanması uluslararası deniz gücü açısından hatırı sayılır bir konuma gelmiştir.
Sultan Abdülaziz döneminde yapılan düzenlemelerle Osmanlı ordusu, teşkilat ve malzeme yönünden daha kuvvetli bir hale gelmiştir. Ancak mali yetersizlikler, bilgili ve tecrübeli komutanların eksikliği gibi nedenlerden dolayı hedeflenen seviyeye ulaşılamamıştır. Genç Osmanlılara Meşrutiyeti ilan sözü veren Sultan II. Abdülhamit, 31 Ağustos 1876’da Osmanlı tahtına çıkmıştır. Sultan II. Abdülhamit cülus törenlerinden sonra bürokrat ve aydınları davet ederek ülke sorunlarına çözüm aramaya başlamıştır. Sultan II. Abdülhamit saltanat makamına geçtikten hemen sonra askeri eğitimin düzenlenmesi ve modernize edilmesi için harekete geçmiştir. Bunun için 1876’da askerî rüştiyeler açılmış, öğrencilerin askerî rüştiyeler ve askerî idadîlerde eğitim gördükten sonra Harbiye Mektebi’ne girmeleri sağlanmıştır. İlk defa İstanbul dışında Edirne, Manastır, Erzincan, Şam ve Bağdat’ta harp okulları faaliyete geçmiştir. Tanzimat Fermanı’nın ilanından sonra eğitimin önemine vurgu yapmak için – başka kurumlarda olduğu gibi- eğitim kurumlarında en yüksek yetkili kişiye nazır unvanı verilmeye başlanmıştır. 1857’de medreseler dışındaki modern eğitim kurumlarının idaresi için Maarif-i Umumiye Nezareti kurulmuştur. Sultan Abdülaziz devrinde Harp Okulu Nazırı aynı zamanda diğer askerî okulların da nazırlığı görevini yürütmüştür. Sultan II. Abdülhamit döneminde ise bütün askeri okullar 1877’de kurulan Mekâtib-i Askerîyye Nezareti çatısı altında toplanmıştır. Harbiye Mektebi’nin ders müfredatının, Avrupa’daki askeri okulların müfredatlarıyla uyumlu hale getirilmesine gayret gösterilmiştir. Harbiye Mektebi içinde İstihkâm, Topçu, Piyade ve Süvari ile Erkân-ı Harbiye bölümleri oluşturulmuştur. 1878’de tümenlerin kurulması ve muvazzaf askerlik süresinin üç yıla indirilmesine karar verilmişti. 1879 yılındaFransız Jandarma Nizamnamesi tercüme edilerek Âsâkir-i Zaptiye Nizamnamesi olarak kabul edilmiştir. Bu nizamname ile jandarmanın; kuruluş, görev, tayin ve terfileri yeniesaslara bağlanmıştır. 1880 yılında Zaptiye adı Jandarma’ya, Zaptiye Müşirliği de Jandarma Dairesi Reisliği’ne dönüştürülmüştür.

Sultan II. Abdülhamit döneminde ordunun ıslahı için Alman askeri uzmanlardan yararlanma yoluna gidilmiştir. 14 Temmuz 1880’de imzalanan sözleşme çerçevesinde 11 Nisan 1882’de Albay Kaehler başkanlığındaki bir heyet İstanbul’a gelerek çalışmalarına başlamıştır. Ordunun ıslahı için Alman uzmanlar getirilirken, bazı Türk subayları da eğitim için Almanya’ya gönderilmiştir. Sultan II. Abdülhamit, bir taraftan orduyu ıslaha çalışırken diğer taraftan da insan kaynaklarının tespiti amacıyla 1882’de yeni bir nüfus sayımı yaptırmıştır. Alman askerî heyet başkanı Kaehler’in 1885 yılında ölmesi üzerine, Colmar Von der Goltz olağanüstü yetkilerle Alman askerî heyeti başkanlığına getirilmiştir. Von der Goltz İstanbul’da kaldığı 1895’e kadar, askerî eğitim sisteminin genişletilmesinde etkili olmuştur. Ayrıca topçu sınıfı Almanya’dan getirilen yeni toplarla daha modern bir hüviyete kavuşturulmuştur. Alman ıslah heyetinin teklifi doğrultusunda 25 Ekim 1886’da kabul edilen “Asâkir-i Nizamiye-i Şahane’nin Ahzine Dair Kanunname-i Hümayun” ile askerlik ve asker alma sağlam esaslara bağlanmıştır. İlk defa bu düzenleme ile “Ahz-ı Asker
Teşkilatı” kurulmuştur. 1886 tarihli kanunla redif sınıfına dair de önemli düzenlemeler yapılmıştır. Kanun “Mukaddem” ve “Tali” isimli tabular kaldırılarak redifler iki kısımlı sınıflıktan çıkartılıp tek sınıf haline getirilmiştir. Ayrıca her redif dairesi bir tabur çıkaracak şekilde yeniden düzenlenmiştir. 1886 tarihli kanunun 1887 Mart ayında yürürlüğe gireceği kanunnamede yer almıştır.
Muhtemel bir sefer sırasında oluşturulacak cephe gerisi teşkillerinin süratle meydana getirilmesi amacıyla 17 Eylül 1899’da “Seferberlik Nizamnamesi” yayınlandı. Savaş sırasında gerekli olan askeri malzemelerin her an kullanıma hazır bulundurulması için de tedbirler alındı. 18 Şubat 1890 tarihli “Redif Debboylarında İstihdam Edilecek Efrad-ı Askeriye Hakkında Nizamname” ile redif depolarındaki silah, elbise, mühimmat vesaire teçhizatın iyi bir şekilde muhafazası için yeterli miktarda askerin görevlendirilmesine karar verilmiştir. Bu düzenlemelerin dışında özellikle Ermeni isyanlarının olduğu bölgelerde asayişi sağlayabilmek için aşiretlerden ihtiyat süvari alayları oluşturulmasına karar verilmiştir. 20 Kasım 1890 tarihinde çıkartılan “Hamidiye Süvari Alaylarına Dair Kanunname” ile mensuplarını Kürtlerin oluşturduğu alaylar kurulmuş ve bu alaylara “Hamidiye Alayları” adı verilmiştir. 1903 yılının Ocak ayında yürürlüğe giren yeni bir nizamname ile her ilde piyade ve süvariden oluşan jandarma alaylarının kurulması kabul edilmiştir. Ayrıca jandarma alaylarına bağlı olmak üzere bazı vilâyetlerde seyyar jandarma taburları oluşturulmuştur.
Yararlanılan Kaynaklar
İsmail Efe, Orduda Islahat Ve Ordu Müfettişlikleri (1908-1920)
Yusuf Halaçoğlu, XIV-XVII. Yüzyıllarda Osmanlılarda Devlet Teşkilatı ve Sosyal Yapı
Kaşgarlı Mahmud, Divanü Lügati’t-Türk
İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, Cilt:1
Mithat Sertoğlu, Resimli Haritalı Mufassal Osmanlı Tarihi, Cilt:5
Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu
Fuat Köprülü, Bizans Müesseselerinin Osmanlı Müesseselerine Tesiri
Nafi Atuf Kansu, Türkiye Maarif Tarihi
Roderic H. Davidson, Küçük Kaynarca Antlaşmasının Yeniden Tenkidi
Auguste Boppe, On Sekizinci Asırda Fransa ve Türk Askerliği
Halil Cin ve Ahmet Akgündüz, Anayasa ve İdare Hukuku
Bülent Tanör, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri

*Bu çalışmanın tüm hakları, İsmail Efe’ye aittir.
*Bizimle iletişim kurmak için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Selçuklular Ve Osmanlılarda Astronomi İlminin Gelişimi

On birinci yüzyılın ikinci yarısında Oğuz akınlarıyla Türkleşmeye başlayan Anadolu, siyasi ve askeri bakımdan çetrefilli bir sürecin içine girmiştir. 1071 Malazgirt Savaşı sonrası ilk beyliklerin kurulması, Anadolu Selçuklu Devletinin (1077-1308) bölgeyi tamamen hâkimiyeti altına alma çabaları, 1243 Kösedağ Savaşı sonrasında bölgedeki İlhanlı hâkimiyeti (1256-1335) ve 1308’de yıkılan Anadolu Selçuklularının ardından ikinci beylikler döneminin başlaması, Anadolu’daki istikrarsızlığın yüzyıllar boyunca sürmesine sebep olmuştur. Bununla beraber ilmi hayatın bu kargaşadan olumsuz etkilendiğini söylemek güçtür. Nitekim Tokat, Konya, Kayseri, Sivas, Karaman, Aksaray, Kırşehir, Erzurum, Diyarbakır, Mardin, Amasya ve Kastamonu gibi şehirler, farklı beylik ve devletlerin idaresi altında olursa olsunlar, medreselerin kurulduğu ve ilmi hayatın sürdüğü merkez olma özelliğini kaybetmemişlerdir. Anadolu’daki medreselerin ortaya çıkışı, XII. yüzyılın başlarına kadar geri götürülebilmektedir. Mardin Artukluları (1106-1409) tarafından inşa ettirilen Emînuddîn Medresesi, Anadolu’da inşa edilen en eski medrese olarak dikkat çekmektedir. Bunun dışında Danişmendliler (1080-1178) zamanında Nizameddin Yağıbasan’ın (1142-1164) 1151-1152’de Tokat’ta yaptırdığı Çukur Medrese ile 1157-58’de Niksar’da inşa ettirdiği Nizamiye Medresesi de Anadolu’daki ilk medreselere örnek olarak öne çıkar. Anadolu’da XVI. yüzyıla kadar Osmanlı toprakları dışında kalan bölgelerde 80’i hala ayakta olan 138 medrese inşa edildiği bilinmektedir. Bu sayı, aynı tarih aralığındaki Osmanlı medreseleriyle birlikte 200’ü bulmaktadır.
Anadolu’daki ilmi hayatın canlılığına medreselerden başka darüşşifaların da katkısı olmuştur. Kayseri’deki Gevher Nesibe darüşşifası (1205) ile Sivas’ta I. Keykâvus zamanında (1210-1219) inşa edilen Keykâvus darüşşifası gibi erken dönem örnekler, halka tıbbi hizmet verilen kurumlar olduğu gibi, aynı zamanda tabiplerin çırak yetiştirdiği birer eğitim kurumu olarak işlev görmüştür. Anadolu’da kurulan medrese ve darüşşifalar ile ilimlerin yayılıp gelişmesi arasında doğru orantı bulunmaktadır. Bunların yanında saraylarda ilmi çalışmalara verilen destek de bu gelişime katkıda bulunmuştur. Nitekim Anadolu Selçuklu Sultanlarının astroloji ve astronomiye ilgi duydukları ve bazı sultanların müneccim istihdam ettikleri bilinmektedir. İkinci Kılıç Arslan zamanında (1156-1192) Azerbaycan’dan Anadolu’ya gelen Hubeyş et-Tiflîsî (ö.1232), I. Alâeddin Keykûbad zamanında (1221-1237) faaliyet gösteren Müneccime Bîbî (XIII. yüzyıl) ve Esîruddîn Müneccim (ö.1255 sonrası) gibi bilginler, Anadolu’da astroloji ve astronomi bilgisinin öncüleri olmuşlardır. Bu isimlerden özellikle Hubeyş et-Tiflîsî’nin, astronomi alanında telif ettiği Kâmil et-Taʻbîr (Yorumda Son Nokta) isimli eser, Anadolu’da astronomi alanında telif edildiği bilinen en eski eserlerdendir. On üçüncü yüzyılın ikinci yarısında yaşadığı düşünülen İlyas b. Ahmed el-Kayserî ve Muvaffak el-Kayserî de astronomi alanında eser telif eden bilginlerdendir. Astronomi bilgisinin Anadolu’daki ilmi hayata nüfuz edişinde en güçlü etkiyi Kutbuddîn Şîrâzî yapmıştır.
Kutbuddîn Mahmûd b. Mes’ûd Muslih eş-Şîrâzî (1236-1311), Şiraz’da doğmuş, gençliğinde aile mesleğini sürdürmek amacıyla doktor olarak yetişmiş ve bu alandaki çalışmalarını ömrü boyunca sürdürmüştür. Tıbbın yanısıra felsefe ve astronomiyle de uğramış ve zamanının en önemli astronomlarından biri olmuştur. 30’lu yaşlarında Merâga Rasathanesi’ne giden Şîrâzî, burada kendisinden astronomi eğitimi aldığı Nasîruddîn Tûsî’nin (ö.1274) en parlak öğrencisi olmuştur. Ne var ki zaman içinde hocası Tûsî’yle fikir ayrılığına düşmüş ve Merâga’dan ayrılarak önce Horasan ve Bağdat’a, ardından Anadolu’ya gitmiştir. Anadolu’da önce İslami ilimlerin eğitimine yönelmiş ve 1274’de Konya’da Sadruddîn Konevî’den (ö.1274) ders almıştır. 1282-85 yılları arasında Malatya ve Sivas’ta kadılık görevi yapan Kutbuddîn Şîrâzî, Kayseri’de Anadolu Selçuklu Veziri Muinuddîn Süleyman Pervâne’nin (1261-1277) yaptırdığı medresede ve Sivas’taki Gök Medresede dersler vermiştir.
Şîrâzî’nin Anadolu’da ikamet ettiği sırada üç astronomi eseri kaleme aldığı bilinmektedir. Sivas’ta telif ettiği Nihâyetu’l-idrâk fî dirâyeti’l-eflâk (Feleklerin Hareketinde İdrakların Sınırı, 1281) ile et-Tuhfetu’ş-şâhiyye fî ʻilmi’l-hey’e (Gökbilim Hakkında Sultanlara Lâyık Armağan, 1285) isimli eserleri, gezegenler teorisi konusunda büyük önem arz eder. Şîrâzî bu eserlerinde ele aldığı konuları, Kastamonu’daki Çobanoğulları hükümdarı Muzafferuddîn Yavlak Aslan’a (ö.1292) ithaf ettiği İhtiyârât-ı Muzafferî (Muzaffer İçin Seçmeler) isimli Farsça eserinde yeniden düzenlemiştir. Bu üç eser bir giriş ile göklerin yapısının tanıtıldığı, Yer’in yapısı ile gök cisimlerinin büyüklükleri ve uzaklıklarının konu edildiği bir bölümden oluşan ortak bir kurguya sahiptir. Konu edinilen teorik astronomi problemleri, Nasîruddîn Tûsî’nin et-Tezkire fî ʻilmi’l-hey’e (Gökbilim Hakkında Hatırlatma) isimli meşhur eserine şerh niteliğinde çözümlenmiştir.
Şîrâzî medreselerde astronomi ve matematik okutmuştur ki bu durum, riyazi ilimlerin alanın uzmanları dışındaki kesimlere de ulaştırıldığını göstermesi bakımından önemlidir. Onun çalışmaları, Anadolu’daki yeşeren astronomi bilgisini Merâga matematik-astronomi okuluyla doğrudan ilişkiye geçiren bir köprü vazifesi görmüştür.

Osmanlılarda Astronomi Bilgisinin Gelişimi (XV. – XVI. Yüzyıllar)
Anadolu Selçuklu Devleti’nin zayıflamasını takiben ortaya çıkan beyliklerin hemen hepsi, Selçuklu ilim ve kültür mirasının üzerinde yükselmiştir. Fakat Osmanlı Beyliği, sınır bölgesinde olması sebebiyle diğer beylikler gibi Selçuklunun mirasçı olma lüksüne sahip olamamış; ilim ve kültür hayatının baştan inşa edilmesi gerekmiştir. Osmanlılardaki ilmi hareketlilik, Orhan Gazi zamanında (1324-1362) 10 medresenin inşa edilmesiyle başlamıştır. Birinci Murad (1362-1389) ve Yıldırım Bayezid (1389-1402) zamanlarında 23’e çıkan medreselerin sayısı, XV. yüzyılda artmaya devam etmiş ve Kanuni Sultan Süleyman zamanına (1520-1566) gelindiğinde Osmanlıların inşa ettiği medrese sayısı 106’yı bulmuştur.
İslami ilimler eğitimine ağırlık veren bu medreselerde riyazi ilimlere ilgi duyan öğrenciler de çıkmıştır. Kadızâde Rûmî olarak bilinen Selâhuddîn Musa b. Muhammed b. Mahmud (ö.1440 sonrası) riyazi ilimler yolunu seçmiş öğrencilere en önemli örnektir. Genç yaşta babasını kaybetmesi sebebiyle, kadı olan dedesi tarafından yetiştirildiğinden Kadızâde olarak; Anadolu’dan Orta Asya’ya göç ettiğinden Rûmî olarak anılmıştır. Bursa’da doğup büyümüş ve Molla Fenârî’den (ö.1431) eğitim almıştır. Daha sonra Şeyh Bedreddin (ö.1420) ile birlikte Konya’ya giderek burada Müneccim Feyzullah’tan ders alan Kadızâde, kapsamlı bir matematik eğitimi almasının mümkün olmadığı anlamış ve 1411-12’de Anadolu’dan ayrılarak çağın en önemli ilim merkezlerinden Semerkand’a gitmiştir. Burada kelam bilgini, astronom ve matematikçi Seyyid Şerif Cürcânî’nin (ö.1413) ders halkasına katılmışsa da zamanla onu da riyazi ilimlerde yetersiz bularak derslerini terk etmiştir. Riyazi ilimlerde uzmanlaşan ve Timur’un torunu Uluğ Bey’e (ö.1449) hocalık yapan Kadızâde, Uluğ Bey’in Semerkand’da inşa ettirdiği medreseye baş müderris olarak atanmıştır. 1421’de kurulan Semerkand Rasathanesi’ndeki rasat çalışmalarına da katılan Kadızâde, rasathanenin ilk müdürü Gıyâsuddîn Cemşid Kâşî’nin (ö.1429) ölümünden sonra rasathanenin başına geçmiş ve ölümüne kadar bu görevi sürdürmüştür.

Kadızâde Rûmî, genç yaşta ayrıldığı Anadolu’ya bir daha geri dönmemişse de hem eserleri hem de öğrencileriyle Osmanlı astronomisinin şekillenmesinde önemli rol oynamıştır. Semerkand’da ondan ders okuyup 1440 yılında icazet alan Fethullah Şirvânî (1417-1486), hocası Kadızâde’nin tavsiyesiyle Anadolu’ya gelmiş ve Kastamonu’da Çandaroğlu İsmail Bey tarafından büyük ilgi ve iltifat görmüştür. Burada, matematik ve astronomi dersleri veren Şirvânî, Nasîruddîn Tûsî’nin et-Tezkire fî ʻilmi’l-hey’e eserini okutarak Merâga matematik astronomi okulunun etkisinin sürdürmesini sağladığı gibi, hocası Kadızâde’nin Şerhu’l- Mulahhas fi’l-hey’e (Gökbilim Hakkında Özet Eserin Yorumu) ve Eşkâlu’t-te’sîs (Temel Teoremler) isimli eserleriyle Semerkand matematik-astronomi okulunun bilgi birikimini de Anadolu’daki matematiksel bilimler külliyatına kazandırmıştır. Şirvânî, Osmanlı Sadrâzamı Çandarlı Halil Paşa himayesinde ilmi faaliyette bulunmuşsa da 1453’de İstanbul’un fethi sonrası Çandarlı Halil Paşa’nın idam edilmesiyle Osmanlı sarayındaki konumunu kaybetmiş ve eserleri Osmanlı astronomi külliyatında etkili olmamıştır. Osmanlılarda astronomi bilgisinin gelişimi ve Semerkand matematik – astronomi okulunun tesiri Ali Kuşçu (ö.1474) eliyle olmuştur.
Ali Kuşçu olarak tanınan Alaeddin Ali b. Muhammed Kuşçuzâde, babası Uluğ Bey’in doğancısı olduğu için Kuşçu lakabıyla anılmıştır. On beşinci yüzyılın başlarında doğan bilgin, Uluğ Bey’in ilim halkasında yetişmiş; Gıyâsuddîn Cemşid Kâşî, Kadızâde Rûmî ve bizzat Uluğ Bey’den ders almıştır. Ali Kuşçu felsefe, dilbilim, ilahiyat, matematik ve astronomi alanlarında eserler telif etmiş; Semerkand’daki rasathanede aktif olarak çalışmıştır. Kadızâde’nin vefatından sonra Semerkand Rasathanesindeki gözlem ve hesap faaliyetlerini sürdürmüş; Zîci Uluğ Bey’in hazırlanışı ve tashihi çalışmalarına dâhil olmuştur. Ali Kuşçu, Zîc-i Uluğ Bey ile ilgili Şerh-i Zîc-i Uluğ Bey (Uluğ Bey Zicine Açıklama) adıyla Farsça bir eser kaleme almıştır. Ali Kuşçu, Uluğ Bey’in ölümünden sonra uzun bir süre günümüz Afganistan’ındaki Herat şehrinde yaşamıştır. 1469’da Tebriz’e gitmiş, 1471’de de İstanbul’a yerleşmiştir. İstanbul’a geldiğinde yüksek itibarla karşılanan Ali Kuşçu, el-Muhammediyye fi’l-hisâb (Muhammed’e Hesap Hakkında [Armağan]) isimli meşhur matematik eserini Fatih Sultan Mehmed’e (ö.1481) sunmuştur. Ali Kuşçu, İstanbul’a geldiğinde ilk önce Sahn-ı Semân Medresesi’nde müderrislik yapmış; ardından Ayasofya Medresesi’nin başına geçmiştir. Ömrünün sadece son birkaç yılını İstanbul’da geçirmesine karşın Ali Kuşçu’nun Osmanlı matematik ve astronomi bilgisine etkisi büyüktür. Osmanlı medreselerinin müfredatının düzenlenmesinde bizzat rol alan Ali Kuşçu, Semerkand matematik-astronomi okulunun bilgi ve özelliklerini Osmanlı’ya taşımış ve ürettiği yeni fikirlerle İslam astronomisinin Altın Çağını sürdüren isimlerden biridir. Teorik astronominin problemlerini ele alırken Aristoteles’in fizik anlayışına aykırı fikirler geliştirmiş; Dünya’nın hareket ediyor olabileceği ihtimalini düşünmüş ve gezegenler teorisinin en çetrefilli problemlerinden biri olan Merkür’ün hareketini yeni bir model teklif ederek izah etmeye çalışmıştır. Dış merkezli varsayımının (asl-ı hariç) iç gezegenler (Venüs ve Merkür) için de kullanılabileceğinin geometrik kanıtını vermiştir.
Ali Kuşçu’nun matematik alanında altı, astronomide dokuz eser kaleme aldığı bilinmektedir. Tamamı günümüze ulaşan bu eserlerin birçoğu, Osmanlı medreselerinde ders kitabı olarak okutulmuştur. Özellikle matematik alanında Farsça olarak yazdığı Risâle der ʻilmi hisâb (Hesap Bilimi Hakkında Risale) ile bu eserin genişletilmiş Arapça versiyonu Muhammediyye fi’l-hisâb ve astronomide Farsça telif ettiği Risâle der ʻİlm-i hey’e (Gökbilim Hakkında Risale) ile bu eserin kendisi tarafından yapılan Arapça tercümesi er-Risâletu’lfethiyye (Fetih Risalesi) isimli eserleri, onlarca kopyasıyla asırlar boyunca okutulmuştur. Osmanlı astronomisinde teorik astronominin problemleri ile ilgili çalışmalar, yukarıda bahsi geçen üç astronom Kadızâde Rûmî, Fethullah Şirvânî ve Ali Kuşçu’nun öğretileri sayesinde Semerkand matematik-astronomi okulunun devamı niteliğinde sürmüştür. Bu gelenek XVI. yüzyılda, teorik astronomi ve matematikte Osmanlı ilim dünyasının önde gelen isimlerinden biri olan Mîrim Çelebî lakaplı Mahmûd b. Kutbuddîn Muhammed b. Muhammed b. Mûsâ Kâdızâde (ö.1525) sayesinde canlılığını korumuştur. Mîrim Çelebî, baba tarafından Ali Kuşçu’nun, anne tarafından meşhur âlim Hocazâde’nin (ö.1488) torunudur. Semerkand matematik-astronomi okulunun bir uzantısı olarak genellikle teorik astronomi sahasındaki çalışmalara ağırlık veren astronomun, astronomi alanında Arapça ve Farsça olarak kaleme aldığı on üç eseri bulunmaktadır. Bu eserler arasında Zîc-i Uluğ Bey’in şerhi niteliğindeki Düstûru’l-‘amel fî tashîhi’l-cedvel (Cetvellerin Düzeltilmesindeki İşlerin Yasası) ile Şerhu’l- Fethiyye fi’l-hey’e (Gökbilim Hakkındaki Fetih [Risalesinin] Yorumu) isimli eserleri öne çıkmaktadır. Eserlerinden sekizi alet kullanım kılavuzu ve biri kıble açısının tespiti ile ilgilidir. Edirne, Bursa ve İstanbul’daki medreselerde müderrislik yapan Mîrim Çelebî’nin öğrencileri arasında meşhur filozof-tarihçi Taşköprüzâde Ahmed Efendi (ö.1561) ve Mustafa b. Ali el- Muvakkit (ö.1571) gibi dönemin önemli bilginleri de bulunmaktadır.
Bu dönemde teorik astronomi alanında çalışan önemli bir diğer isim, İran’ın Bircend şehrinde doğup büyümüş, fakat daha sonra Şah İsmail’den kaçarak Anadolu’ya gelmiş Sünni bir âlim olan Bircendî’dir (ö.1528). Nizâmuddîn Abdu’l-‘Alî b. Muhammed b. Hüseyin el- Bircendî, Şehzâde Yavuz’un (sonradan Sultan I. Selim) Trabzon Sancakbeyliği sırasında (1481-1510) Trabzon’a gelmiş, hayatının bir döneminde İstanbul’da da bulunmuştur. Hem İslami ilimlerle hem de matematik ve astronomi gibi riyazi ilimlerle uğraşan Bircendî, Nasîruddîn Tûsî, Gıyâsuddîn Kâşî, Kadızâde ve Uluğ Bey’in eserlerine yazdığı şerhler ve haşiyeler ile meşhurdur. Çağmînî’nin el-Mulahhas fi’l-hey’e (Gökbilim Hakkında Özet) isimli eserine Kadızâde’nin yazdığı şerhe haşiye olarak telif ettiği Hâşiye ʻalâ Şerhi’l-Mulahhas (Gökbilim Hakkında Özet Eserin Yorumuna Açıklama), Osmanlı medreselerinde okutulmuş olup, Türkiye kütüphanelerindeki onlarca kopyasıyla günümüze ulaşmıştır. Bircendî’nin ayrıca Trabzon’da iken telif ettiği ve Trabzon’da kıblenin tespitini konu alan Tuhfetu’s-Selîmiyye (Selim’e Armağan) isimli bir mîkāt eseri bulunmaktadır. Farsça kaleme alınmış eser, İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi FY 71 numarada kayıtlıdır. 20 Ramazan 911 (14 Şubat 1506) tarihli ve müellif hattıyla tek nüsha olarak günümüze ulaşmıştır. On altıncı yüzyılda yaşamış ve teorik astronomi sahasında çalışmış olmasına karşın, Takiyyuddîn b. Ma‘rûf’un (ö.1585) çalışmaları hakkında bilgi verilmeyecektir. Zira bu yüzyılın sonuna doğru Osmanlılardaki astronomiyi derinden etkileyecek olan Takiyyuddîn, tezin konusunu teşkil eden tarih aralığının ötesinde kalmaktadır. Mîrim Çelebî ve Bircendî’nin çalışmalarından kısaca bahsedilmesi, Osmanlılarda teorik astronomi alanındaki meydana getirilen birikimi gösterek içindir.

On altıncı yüzyılda Osmanlılarda, denizcilik astronomisi sahasında da dikkat çekici çalışmalar meydana getirilmiştir. Bu alandaki en önemli isim, Seydi Ali Reis adıyla meşhur olan, Ali b. Hüseyin el-Kâtibî’dir (ö.1562). Seydi Ali Reis, tersanecilikle uğraşan bir aileye doğmuş ve genç yaşta denizcilik mesleğine başlamıştır. Barbaros Hayreddin Paşa’nın (ö.1546) idare ettiği donanmayla Preveze Deniz Muharebesi’ne katılmış ve donanmada kaptanlığa kadar yükselmiştir. Görevi icabı Hindistan’a kadar giden Seydi Ali Reis, İslam coğrafyasının çeşitli merkezlerinde meydana getirilen matematik ve astronomi birikimlerinden, özellikle İslam coğrafyasındaki denizliğin önemli ismi Şihâbuddîn Ahmed İbn Mâcid’in (XV. yüzyıl) eserlerinden yararlanmıştır. Seydi Ali Reis’in astronominin çeşitli konularında tamamı Türkçe altı adet eseri bulunmaktadır. Bunlar içinde en dikkat çekici olanı Ali Kuşçu’nun Fethiyye fi’l-hey’e isimli eserinin geliştirilmiş Türkçe tercümesi niteliğindeki Hülâsatu’l-hey’e’dir (Gökbilim [Hakkında] Özet). 1549 yılında Kanuni Sultan Süleyman’a takdim ettiği bu eser, yirmi beşten fazla kopyasıyla günümüze ulaşmıştır. Seydi Ali Reis’in Kitâbu’l-muhît fî ilmi’l-eflâk ve’lebhûr (Gök ve Deniz Bilimlerinde Kuşatıcı Kitap) isimli eseri, denizcilik sahasında Osmanlılarda navigasyon konusunda yazılmış en önemli eserlerden kabul edilir. Müellif eserin başında, İbn Mâcid ve Süleyman b. Ahmad b. Süleyman el-Mehrî (XVI. yüzyıl) gibi büyük denizcilerin eserlerinin Türkçe tercümesinin bulunmaması sebebiyle bu eseri kaleme aldığını bildirmektedir.
Seydi Ali Reis’in telif ettiği diğer dört eser, alet kullanım kılavuzlarıdır. Bunlar, dâ’irei muʻaddil, usturlap ve rubʻu’l-müceyyeb hakkındaki Mîr’ât-ı kâ’inât (Evrenin Aynası) ve usturlabı tarif eden Risâle-i usturlâb; taşınabilir türde bir Güneş saati hakkındaki Risâle-i dâ’ireti’l-muʻaddil ve rubʻu’l-müceyyeb hakkındaki Risâle-i rubʻi’l-müceyyeb’tir. Seydi Ali Reis’in kılavuz kitabı hazırladığı bu aletler, mîkāt ilminde de kullanılan türden aletlerdir. Özellikle Risâle-i dâ’ireti’l-mu‘addil isimli eserde tarif edilen taşınabilir Güneş saati, mîkāt ilmine önemli bir katkıdır. Bu alet, İbnu’ş-Şâtır (ö.1375) tarafından icat edilen ve ʻİzzuddîn el- Vefâî (ö.1471) tarafından geliştirilerek dâ’iretu’l-muʻaddil olarak isimlendirilen Güneş saatinin, pusula eklenerek geliştirilmiş bir türüdür. Seydi Ali Reis’in tasarımı, Memluk astronomisindeki alet icat ve geliştirme geleneğini Osmanlı’ya taşıyan unsurlardan biri olmuştur. Aletin kullanımından bahseden risaledeki bir diğer dikkat çekici husus, alete yerleştirilecek pusulada 7 derecelik manyetik bir sapmanın olduğu hakkında bilgi verilmesidir ki bu bilgi, Osmanlı astronomi külliyatında ilk kez bu risalede yer almıştır. Seydi Ali Reis’in Osmanlı astronomi külliyatına en büyük katkısı, eserlerinin tamamını Türkçe olarak telif etmesidir. Astronomi bilgisinin Türkçeleştirilmesi, hem matematiksel bilimlerde yeni bir dilin oluşmasına hem de matematik ve astronominin daha geniş bir kitleye ulaşmasına imkân sağlamıştır. Bu teşebbüs, mîkāt ilmi ile uğraşanlar tarafından da benimsenmiş ve Osmanlıdaki mîkāt ilmi külliyatının önemli bir kısmı Türkçe olarak telif edilmiştir.
Şunu ifade etmek gerekir ki namaz vakitleri hesabı, kıble yönünün tespiti ya da imsak vaktinin belirlenmesi gibi hususlar, alet kullanım kılavuzu olarak kaleme alınan risalelerin hemen hepsinde müstakil bir bâb ya da fasıl içerisinde yer bulmaktadır. Bununla beraber, risalenin bütününe bakıldığında o eserin mîkāt ilmi için mi yoksa astronominin bir başka dalı için mi telif edildiği anlaşılabilmektedir. Bu bağlamda Mîrim Çelebî ve Seydi Ali Reis gibi bilginler, mîkāt ilminde kullanılan aletlere kullanım kılavuzu yazmış olmalarına karşın mîkāt ilmi ile uğraşan astronomlar arasında değerlendirilmemiştir.
Yararlanılan Kaynaklar
Taha Yasin Arslan, Onaltıncı Yüzyıl Osmanlı Astronomisi Ve Memluk Etkisi
İhsan Fazlıoğlu, Osmanlı Döneminde ‘Bilim’ Alanındadaki Türkçe Telif ve Tercüme Eserlerin Türkçe Oluş Nedenleri
İhsan Fazlıoğlu, “Bircendî”, Yaşamları ve Yapıtlarıyla Osmanlılar Ansiklopedisi
Ömer Türker, Astronomiye Giriş
Kenan Yakuboğlu, Osmanlı Medrese Eğitimi ve Felsefesi
Mûsâ (Kâdî-zâde), Yaşamları ve Yapıtlarıyla Osmanlılar Ansiklopedisi
Gönül Cantay, Anadolu Selçuklu ve Osmanlı Darüşşifaları
Aptullah Kuran, Anadolu Medreseleri
Metin Sözen, Anadolu Medreseleri, Selçuklular ve Beylikler

*Bu çalışmanın tüm hakları, Taha Yasin Arslan’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Hayal Kurabilen Son Türk: Enver Paşa’nın Türkistan Mücadelesi Ve Şehadeti

Enver Paşa Kimdir? (Enver Paşanın Hayatı)

Ender paşa, (İsmail Enver) Osmanlı Devleti’nin son yıllarında adını oldukça fazla duyurmuş, askeri anlamda en yükseklere ulaşmış ve siyasi başarılarıyla kendisini kanıtlamış bir Osmanlı subayıdır. Kafkas islam ordusu ve 3. ordu komutanlığı görevlerinde bulunmuştur. İttihat ve terakki cemiyetinin kurucularındandır. 1913 senesinde Bâb-ı Ali adıyla anılan askeri darbe ile kurucusu ve yöneticisi olduğu cemiyetin iktidara gelmesini sağlamıştır. 1914 yılında Almanya devleti ile ittifak yapılmasını sağlayarak 1. Dünya Savaşı’na girilmesine önderlik etmiş, savaş halinde ise harbiye nazırı ve başkumandan vekili olarak orduda görev yapmıştır. Enver Paşa’nın  doğum tarihi 22 kasım 1881, vefat tarihi ise 4 ağustos 1922 olarak kayıtlara geçmiştir. İsmail Enver, Atatürk ile aynı yılda doğmuş, uzun süreler yol arkadaşlığı etmiştir, sonralardan anlaşmazlıklardan dolayı yolları ayrılmış olsa da, birlikte kurdukları cemiyet adını tarihe yazdırmayı başarmıştır. Enver paşanın mezarı nerededir? Mezarı Abide-i Hürriyet Cami, İstanbul‘da bulunmaktadır.

İsmail Enver’in Kafkasya’ya Gidişi

harbiye nazırı enver paşa

Paşa hakkındaki çalışmalarıyla öne çıkan Masayuki Yamauchi, Enver Paşa’nın Türkistan macerasını beş bölüme ayırır:
1- (Kasım 1918- Ağustos 1920) İstanbul- Berlin- Moskova.
2- ( Ağustos 1920- Eylül 1920) Moskova- Bakü- Moskova.,
3- ( Ekim 1920- Şubat 1921) Moskova- Berlin- Roma- Berlin- Moskova.
4- ( Mart 1921- Eylül 1921) Moskova- Batum
5- ( Ekim 1921- Ağustos 1922) Batum- Bakü- Buhara.
Paşa’nın Türkistan safhası daha önce de belirttiğimiz gibi onun Arnavutköy’den hareketi ile başlamıştı. İstanbul’dan ayrılırken Sadrazam Ahmet İzzet Paşa’ya, “Mütareke-i münferide dolayısıyle, vatanımın şimdilik alacağı şekil yakın zamanlarda bu topraklarda nafi(faydalı) bir iş göremeyeceğime ayan bir alamettir” diye başlayan uzunca yollu bir mektup bırakan İsmail Enver Sivastopol’a ulaştıktan sonra arkadaşlarından ayrılmıştı. Enver Paşa’nın aklında tek bir şey vardı: Kafkasya’ya varmak, orada kuracağı bir ordu ile Anadolu’ya yürümek ve ülkeyi kurtarmak. Enver Paşa’nın bu düşüncesi birden ortaya çıkmamıştı, Paşa bunu yıllar önce tasarlamıştı. Bunu Yamauchi’de açıkça görmekteyiz zaten. İsmail Enver yolculuk sırasında İngilizlerin Türkiye’yi işgal edeceğini tahmin etmiş, şöyle demişti:
“Son gelişmeler gösteriyor ki savaşın birinci bölümünü kaybettik. Bu imzalanan mütarekeye göre de İngiliz İstanbul’a girecektir. Ben İngiliz’i İstanbul’da görmektense Kafkaslarda İslam için savaşmayı ve ölmeyi yeğlerim.”
Daha sonra da görüleceği gibi İsmail Enver bu söylediklerini daha önceden planlamış, Osmanlı savaştan çekilmeden az bir süre önce Azerbaycan civarlarına sağlam bir ordu göndermiş ve bu ordunun kumandasını da amcası Halil Paşa ile kardeşi Nuri Paşa’ya vermişti. Yani Kafkas direnişinin hazırlıkları çok eskiden yapılmıştı. Hatta Almanya’ya gitmeden evvel Kafkas ordularının başına geçmek için deniz yolu ile bu bölgeye geçmek istemiş, ancak bindiği taka batarak canını zor kurtarmış ve geri dönerek bu işe Avrupa’dan devam etmeye karar vermiştir. Halil Paşa da hatıratında bunu dile getirdikten sonra Enver Paşa’nın İslam Orduları Grup Kumandanı Nuri Paşa’ya gönderdiği bir telgrafa değinir:
“İslam Orduları Kumandanlığı’na,
Vaziyet-i siyasiye bizim için gayri müsait bir şekil aldığından Kafkasya devletlerinin istiklallerine İtilaf hükümetlerinin pek ziyade müşkülat gösterecekleri malumdur. Binaen aleyh Kafkas Müslümanlarının müttehiden çalışmalarını ve bu sebeple Azerbaycan Hükümeti ile Şimali Kafkas Hükümeti’nin ayrı ayrı zayıf kalmamaları için ya birleşerek Şarki Kafkasya Hükümeti namı ile bir İslam hükümeti vücuda getirmeleri veyahut konfederasyon şeklinde yekdiğeri ile derhal anlaşma yapmaları pek elzem görüyorum. Telgraf sureti Çerkez Yusuf Paşa’ya da yazılmıştır.”
Bu emri alan Nuri Paşa hemen çalışmalara başladıysa da ne yazık ki Şii- Sünni ayrılığı Azerbaycan- Kafkasya ittifakını hayata geçiremeyecektir. İsmail Enver arkadaşlarıyla birlikte Evpatorya’ya inmiş, İttihatçı şefler burada Dilber Otel’de biraz dinlendikten sonra tren ile Berlin’e hareket etmişlerdi. Fakat nedendir bilinmez Enver Paşa yolda gizlice arkadaşlarından ayrılmış, kayıplara karışmıştı. Şevket Süreyya Aydemir’in deyimiyle o artık “ yalnız bir adamdı”.
Aslında Enver Paşa’nın işi hiç de kolay değildi, çünkü bütün yollar Rus orduları tarafından tutulmuş, karayolundan yolculuk imkansız hale gelmiş, şartlar Enver Paşa’yı bir deniz yolculuğuna mecbur etmişti. Zor şartlarda tedarik ettiği yelkenlisi ne yazık ki Karadeniz’in şiddetli dalgalarına dayanamamış, üç gün fırtınalarla boğuşan Paşa, en sonunda Kırım sahillerine dönmüş, artık ne pahasına olursa olsun karayolunu kullanmaya karar vermişti. Enver Paşa’nın bundan sonraki en önemli hedefi Kuban veya Gürcistan üzerinden Azerbaycan’da bulunduğunu ümit ettiği Nuri ve Halil Paşalar ile görüşmektir.
Ama bölgedeki sıkı denetimler Enver Paşa’yı Berlin’e gitmek zorunda bırakmış, yorucu bir tren yolculuğu sonrası Paşa Almanya’ya varabilmiştir. Zaten Naciye Sultan da bu durumdan hatıralarında bahseder ve eşinin çok zor günler geçirdiğinin altını çizer. İsmail Enver Berlin’de bir ziraatçı olarak tam bir yıl kalmış, hep kendisini gizleme gereği duymuştu. Öyle ki, en yakın arkadaşları Talat, Cemal, Azmi bile onun varlığından haberdar olamamışlardı. Öte yandan İngiliz basını sürekli ondan bahsediyor, onu bazen Kafkasya’da, bazen Türkistan’da gösteriyordu. İşin aslına gelirsek, bu sırada Enver Paşa Berlin’de Bolşevik liderlerden Radek ile tanışmış, İngiliz emperyalizmine karşı Bolşeviklerle işbirliği yapmaya karar vermişti.
İsmail Enver Berlin’de geçirdiği zaman içerisinde (1918 sonu ve 1919 başları) aslında öncelikle İngilizlerle bağlantıya geçip Londra’ya yerleşmek istediğini belirtmiş ancak kendisine İngilizler tarafından bu izin verilmemiştir. Bunlardan sonuç alamayınca da bütün dikkatini tekrar doğuya yönelten Enver Paşa’nın, Berlin’de geçirdiği süre içerisinde hayatına yön verecek en önemli olay Bolşevik komitacı Karl Radek’i hapishanede ziyaret etmesidir. Paşa Radek’e İngilizlere karşı bir Müslüman-Sovyet işbirliği önermiş, bu görüşme olumlu sonuçlanınca da hiç zaman geçirmeden Moskova’ya gitmek istemiş, fakat başarısız olmuştur. İsmail Enver daha sonra Atatürk’e yazdığı mektupta bunun nedenlerini şöyle açıklamıştır:
“Anadolu’daki direniş hareketimize sadece Rusların yardım edebileceğini gördüğümüz için buradaki arkadaşlar ile (İttihatçılar) beraber benim, yanımda Baha Bey olmak kaydı ile Moskova’ya gitmemi uygun gördük. Ancak şu geçen bir yıl zarfında Rusya yollarında iki kez hapse atılıp beş ay hücrede kaldım, ve altı kez de uçağım düştü.”

İsmail Enver 22 Eylül 1920 tarihinde Galip Kemal Söylemezoğlu’na yazdığı diğer bir mektupta ise bu planının yanında Rusya’nın milli mücadeleye yaptığı para ve silah yardımındaki rolünden bahseder:
“Kardeşim Efendim;
İki gün evvel birkaç gün için Roma’dan Berlin’e gittiğimde, size yazdığım şu mektubu hamil kurye ile bugün geldi. Mektubu burada tekrar açtım. Çünkü aynı iş için Ziya Bey’e, size yazmasını Bakü’ye hareketim esnasında kendisine söylemiştim(….) Berlin’de gayet mütenekkir olarak bulunuyorum ve ihtimal bu kağıdı aldığınız zaman hareket etmişimdir. Şimdilik Moskova’da İslam alemini İngilizler aleyhine tahrike çalışan İslam Cemiyeti’nin başında çalışıyoruz. Merkezi umumisini Moskova’ya naklettim. Bu tarzda çalışmakta Bolşeviklerle mutabık kaldık. Ayrıca Türkiye için yardımlarını temin ettik. Kendileri ile muavenet olmak üzere bir milyon lira da kağıt veriyorlar ve imkan derecesinde de silah…Silahların ilk kafilesi on bin tüfek, ikişer bin cephane ile mahalline varmıştır. Buraya gelmezden evvel Baku’deki şark kongresinde bulundum ve kongre İslam harekatı nokta-i nazarından cidden mühimdir ve bence pek iyi neticeler verecektir. Şimdilik baki selam. Burada bulunduğumu kimseye söylememeni rica ederim.”
Paşa’nın hizmetleri bununla da bitmeyecektir: Ankara Hükümeti’nin, ekonomik ve askeri destek sağlayabilmek için Sovyetler ile yaptığı dostluk antlaşması Van ve Muş’un Ruslarca, Ermenilere verilmek üzere istenmesi bahsi geçen antlaşmayı geçersiz kılma noktasına getirmişti. Bu durumu iyi gören İsmail Enverhemen müdahalede bulunmuş ve görüşmelerde Türk delegasyonuna yardımcı olmuş nihayetinde gerekli yardımları almayı başarmıştır. Burada yaptıklarını Mustafa Kemal’e bildiren Enver Paşa, Türk delegelerine her zaman yardımcı olduğunu ve en son Chicherin ile olan görüşmeye de onları yanına alarak katıldığını yazmıştır. Mustafa Kemal ise Enver Paşa’nın faaliyetlerinden biraz kuşku duyuyordu.
Çünkü onun şöhretini ve halk arasında ne kadar çok sevildiğini biliyordu. Bu yüzden Ruslar ile yapılan görüşmelerde İslamcılıktan ve Türkçülükten fazla bahsetmemesi gerektiğini kendisine bildirmiş, özellikle İngilizlere karşı ittifak talebinin Moskova’da daha iyi karşılanacağını özellikle belirtmiştir. Bu mektupların birinde Mustafa Kemal İngilizlerin doğu Müslümanlarına çiftlik hayvanı muamelesi yaptıklarını ve bu durumdan zavallı Müslümanları sadece Türk ve Rus işbirliğinin kurtarabileceğini söylemesini istemiştir. Mustafa Kemal’in Enver Paşa’ya uyarılarından biri de İslamcılık fikrinden kesinlikle uzak durulmasıdır. İsmail Enverbundan sonra Rusya’ya gitmek için iki kez havayolunu denemiş, ilk denemede pilot yanlışlıkla Letonya’ya inmiş, bu da Paşa’nın Letonya makamlarınca göz altına alınmasına yol açmıştı. Enver Paşa’nın burada yanında Doktor Bahaeddin Şakir vardır ve iki arkadaş film gibi bir operasyonla Almanlar tarafından kurtarılmıştır. Paşa’nın ikinci Moskova denemesi de uçağın arızalanması ile sekteye uğramış, ancak üçüncü deneme amacına ulaşabilmiştir.
Enver Paşa Moskova’da
Bir ara Berlin’de eşi Naciye Sultan ile de buluşan İsmail Enver1920 yılının Ağustos ayında Moskova’ya ikinci kez geliyordu. Moskova 1920 yılının yaz aylarından itibaren artık İttihatçı liderlerin önemli toplantılarına merkezlik yapacaktı. Ama Sovyet Rusya Anadolu’daki Mustafa Kemal Harekatı’nın sonuçlarını görmeyince Enver Paşa’ya yol vermek istemiyordu. Bundan dolayıdır ki Paşa, Birinci Doğu Halkları Kurultayı’nda sıkı bir şekilde göz altında tutulmuştu. Birinci Doğu Halkları Kurultayı’ndaki konuşması büyük bir beğeni toplayan Enver Paşa, sözlerine şu cümlelerle nokta koyuyordu:
“ Yoldaşlar! Hürriyet ve bahtiyarlık denen şeyleri ancak izanlı ve irfanlı milletin elde edeceği kanaatindeyiz. Çalışma ile birlikte esaslı bilgi ve maarif nuru ile memleketimizin aydınlanmasını istiyoruz. Bu maksatla erkek ile kadın arasında fark koymuyoruz. İçtimai siyasete dair düşüncemiz budur.”
Paşa, bu kurultayda ısrarla bir şeyin altını çizmişti:
“ Biz halkın arzu ve isteklerine göre hareket ederiz. Halkın iradesinin serbestçe uygulamasına taraftarız. Biz, bizi sevenlerle beraber olur, bizi sevmeyen halkın da kendi meselesini kendinin
halletmesine taraftarız.”
İsmail Enver Moskova’da hem İslam ülkelerinin temsilcileriyle kaynaşmış ve tanışmış, hem de amcası Halil (Kut) Paşa ile görüşmüştü. İsmail Enver amcasına şunları söylüyordu:
” Vatandan ayrılınca Kafkasya’ya geçmeyi düşündüm, Kırım’a çıktıktan sonra Kafkasya’ya gitmek için bindiğim yelkenli yolda battı, bir tahta parçasının üzerinde ve açık denizde günlerce kaldıktan sonra bin bir güçlükle Kırım’a dönebildim. Moskova’ya kadar gitmek zordu, Alman tayyaresi ile Berlin’den Moskova’ya kadar gitmek zordu…Alman tayyaresi ile Berlin’den Moskova’ya hareket ettim, fakat tayyare yolda arıza yaptı, Kovno’ya inmek zorunda kaldık ve burada tevkif edildim. Kendimi Manastırlı bir eczacı olarak tanıtıyordum, durumdan şüphelendiler, tevkif edildim. Fotoğraflarımı çektiler ve soruşturmaya başladılar. Bu sırada tevkifhanede tanıdığım bir dost vasıtası ile Berlin’e haber gönderdim, aynı kanaldan gelen cevapta belli bir gün ve saatte bir Alman tayyaresinin Kovno hapishanesi yakınında meydana ineceğini, hiç beklemeden tayyareye binmemi bildiriyorlardı. O gün yanımda silahlı bir nöbetçi olduğu halde meydan civarında dolaşıyordum, tam bildirildiği vakitte bir Alman tayyaresi meydana indi, nöbetçi telaşlanmıştı. Elinden silahını aldım, kendisine doğrulttum ve uçağa attım kendimi. Moskova’ya böyle gelebildim işte…”

Halil Paşa İsmail Enver ile ilgili gözlemini de,
“Gene eski atak ve yürekli İsmail Enver idi. Gözlerinde en ufak bir telaş ve yenilgi izi okunmuyordu. Korkunç bir serüveni beş dakika içinde çok basit bir şeymiş gibi anlatıvermişti.” cümleleri ile dile getirmektedir.
1 Ocak 1919 tarihinde hükümet kararıyla Osmanlı ordusu ile ilişiği kesilmiş olan İsmail Enver artık kaderini Türkistan’da arıyordu, Naciye Sultan’ın deyişiyle, şimdi onun tek hedefi “Orta Asya Türklerini ve Hint Müslümanlarını bağımsızlığına kavuşturmaktı. Aslında burada Enver Paşa’nın şanssızlığı her şeyin Rusya’nın kontrolü altında olmasıydı. Zaten Enver Paşa’nın gayretleri sonucunda kurulan ve büyük bir İslam devrimi yapmayı tasarlayan İslam Cemiyetleri İttihadı da tamamen Bolşevik desteği ve kontrolü altında oluşturulmuştur. Sovyetler Enver Paşa’nın İslam alemi üzerindeki ağırlığını iyi bilmekteydiler, bu ağırlık Doğu Müslümanlarının birliğini sağlayabilir ve İngilizlere karşı ortak bir İslam ittifakının yaratılmasına yardımcı olabilirdi.
Zaten Enver Paşa’nın arkadaşları şimdi dünyanın başka yerlerinde anti-emperyalist güçlere katılarak yeni bir mücadeleye başlamışlar ve aralarında iş bölümü oluşturmuşlardır. Bu iş bölümü sonucunda Enver Paşa Türkistan’dan, Cemal Paşa Afganistan’dan ve Hindistan’dan, Halil Paşa da İran’dan sorumlu idiler. Nitekim Halil Paşa hatıralarında bu durumdan söz ettiği gibi, Rusların sözlerinde durmadıklarından da yakınır.
Bu noktada Enver Paşa’ya ağır suçlamalar getirenler de vardır: Dr. Salahi Sonyel Enver Paşa’yı Bolşeviklere hizmet etmekle suçlar. Ona göre İsmail Enver Sovyet Liderleri ile anlaşmış Anadolu’ya gelerek Mustafa Kemal’i devirmek böylece Bolşevizmi Türkiye’ye hakim kılmakla görevlendirilmiştir. Yazara göre Sakarya Savaşı ile planları suya düşen Bolşevik önderleri, bundan sonra İsmail Enver kartını masadan kaldırıyor ve Ankara’da yeni kurulan devlete yaklaşıyordu. Nitekim Mart 1921 Kars Antlaşması bunun en bariz ve somut örneğidir. Kazım Karabekir de eserinde yukarıdaki bilgilerle örtüşen iddialar öne sürer. Paşa’nın bu noktadaki delili de Enver Paşa’nın 4 Mart 1921’de Mustafa Kemal’e yazdığı mektubudur. Bakü Doğu Halkları Kongresi’ndeki konuşmasını “Yaşasın ezilmişlerin dostluğu.” diye bitiren Enver Paşa bu iddiaları duymuş, özellikle Kazım Karabekir’in iddialarını okumuş olacak ki, 16 Mart 1921 tarihinde Cemal Paşa’ya yazdığı mektupta şunları dile getiriyordu:
“Umarım Mustafa Kemal Paşa da Kazım Karabekir’in benimle ilgili Rus ordusuyla Anadolu’ya girip burada Bolşevikliği tesis edeceğime dair dedikoduların önüne geçmiş olacaktır.” Tarih arşivi size Enver Paşa’yı anlatıyor.
Enver Paşa’nın Anadolu’ya Geçme Girişimi
1921 yılı Enver Paşa için oldukça önemli bir yıldır, çünkü kaderi şekillenecektir. 1921 yılı nisan ayında Rusya’da bulunan Jöntürk Muhittin Birgen Bey, İsmail Enver ile ilgili olarak der ki:
“Enver Paşa ve İttihat Terakki isimleri, hariçte dahildekinden daha fazla büyümüştü. Bilhassa Çarlığın yıkılmasını intaç etmiş olan Çanakkale Müdafaası, bu iki ismi Rusya’da fazla büyütmüştü.”
“O sırada Şark memleketleri arasında değil, bütün dünyada Garba karşı isyan halinde bulunan tek ülke Türkiye idi. (…) İsmail Enver Lenin’e müracaat edip de birtakım tekliflerde bulunduğu zaman, onun tekliflerini de kabul etmişlerdi. Zaten o sırada Moskova’da irili ufaklı birçok İsmail Enver var idi.”
Moskova’da başta Lenin olmak üzere birçok Rus ileri geleniyle görüşen İsmail Enver Rusların niyetini anlamış ve onlara güvenini kaybetmiştir. Enver Paşa’yı 1921 yılında Buhara’ya gitmeye zorlayan nedenlerden biri de zaten Rusya’nın başkentinin güvenilir olmaması olarak karşımıza çıkar. Moskova’da da Ali takma adını kullanan ve Kremlin sarayının karşısında uzunca süre kalan İsmail Enver bundan sonra rotasını Batum olarak belirleyecektir, ama Mustafa Kemal Paşa’nın Sakarya başarısı artık Enver Paşa’nın yolunu çizecek, Anadolu planlarını sonsuza kadar suya düşürecektir. Şevket Süreyya Aydemir onun bu girişimini eserinde genişçe ele alır. Evet, Paşa’nın Anadolu özlemi ve planları artık tamamen bitecek, onun yönü Türkistan toprakları, Korbaşıların yanı olacaktır.
Enver Paşa Buhara’da
Enver Paşa’nın Anadolu planlarının suya düşüşünün ardından Buhara’ya gitmek zorunda kaldığını anılarında: belirten yaverlerinden Suphi Bey şunları yazar:
“ İsmail Enver artık tamamen kendi vaziyetini tespit etmek istiyordu. Programını da hazırlamış, gideceği yolları da tamamen kararlaştırmıştı. O günlerde Moskova da yiyecek içecek buhranı vardı. Muayyen nispette karnelerle ekmek veriliyor, yiyecek dağıtılıyordu. İsmail Enver bunları gördükçe Moskova da oturmanın faydasız olduğunu tamamen anladı.1920 senesi Ekim ayının ortaları Moskova’dan ayrıldı.
Bu çıkış Moskova’ya gelişte tamamen aksi vaziyette oldu. onu büyük bir dostluk ve samimiyetle karşılayanlar şimdi giderken o kadar büyük bir uğurlama töreni yapmadılar. Formaliteyi tamamlamak için, buluna birkaç kişi arasında Enver Paşa Moskova’ya veda etti. Ve Buhara yolunu tuttu. Enver Paşa Buhara yolunda kendini yeniden hayata kavuşmuş kadar mutlu buldu. Hatta en çok sevdiği Talat Paşa’nın acısını bile bu hürriyete kavuşmuş olduğu için unuttu.
(…) İsmail Enver Buhara yolunda hep hürriyeti düşünüyor ve yeni yapacağı işlerin tatbiki şeklini kararlaştırıyordu. İsmail Enver bu seyahatinde yalnız değildi, kendisine eşlik eden yaveri Muhittin Bey (*)
(…) Nihayet Müslüman ülkesine girmişlerdi. Günlerden beri Rus köyleri içinden geçen tren yeni bir aleme girmiş gibiydi. Artık her şey değişmişti. Bazen ufak köylerin içinden geçerken minarelerden yükselen ezan seslerini duyuyor, kendini bambaşka bir alemde buluyordu.”

Daha İstanbul’dan ayrılırken bile gözlerini Kafkasya’ya çeviren Paşa’nın Buhara yolculuğu da çok önceden planlanmıştı. İsmail Enver bu topraklara daha önce Teşkilat-ı Mahsusa elemanlarını ve Türk subaylarını göndermiş, bölgeyi uyanık tutmaya çalışmıştı. Bülent Gökay ise Enver Paşa’nın Türkistan’a Bolşevik liderler tarafından gönderildiğini söyler. David Fromkin de Bolşevik liderler nasıl onu kullanmayı düşünmüşse, İsmail Enver de planını onlardan gizlemiş, Buhara’ya kadar Ruslara tabi gibi görünmüştür, mealinde olaya yaklaşır. Kısacası İsmail Enver Buhara yolculuğuna çıkarken oldukça hazırlıklıdır ve ne yapacağını çok iyi bilmektedir. Dahası Enver Paşa, kendisine verilen sözlerin tutulmamasından şikayetçidir. Dönemin canlı şahitlerinden Emir Şekip Arslan bu konuyu eserinde genişçe dile getirmektedir:
“Ruslar Enver’e ve Enver’in arkadaşlarına karşı daima uyanık davranarak onların sırtlarından geçinmişler, fakat Rusya’da bulunan Müslüman topluluklarına Enver ve arkadaşlarının mücadele fikirlerinin ulaş- masından çekinmişlerdi. Özellikle Enver, defalarca yaptığı açıklamalarda kendisinin Bolşevik olmadığını, ancak itilaf devletlerine karşı olma açısından Ruslarla birlik olduğunu açıkça bildirmişti. Bolşevikler duygu ve faaliyet olarak Bolşevik olmayanları destekleme düşüncesinde olmadıklarından, Bolşeviklerin Enver Paşa’ya karşı davranışlarından samimiyet aramamak gerekirdi. Enver Paşa’ya, Moskova’da kalmasının tehlikeli olduğunu birkaç defa bizzat anlatarak;
─ İslam dünyasının bir fikir etrafında toplanmasını sağlamak için büyük bir fedakarlık yaptığınızı Kızıllar çok iyi biliyor. Halbuki ayağa kaldırmak istediğiniz topluluğun dağıtılmasını, İngilizler kadar belki onlardan çok Ruslar istemektedir. Rusya’da 35 milyon Müslüman topluluk var. Bunların ülkeleri birbirine bitişik ve bu ülkeler aynı zamanda dünyanın değişik bölgelerindeki Müslüman ülkelerle yan yanadır. Ruslar bu toprakların geçmişteki üstünlüklerini hatırlıyor ve bunu korkunç bir hayalet gibi düşünüyorlar. Rusların Müslüman toplulukların kıpırdanma ihtimalini bir çeşit hesapla hesapladıklarından şüphe yoktur. böyle olunca onlardan ve senden çekineceklerdir. Sözden faaliyete geçmelerinin tek şartı Bolşevikleşmek olduğundan, Müslüman milletler milli kuralları ve inançları üzere yaşadıkça Bolşevikler Müslümanlara yardım etmeyeceklerdir. Çünkü Müslümanlık açısında İngilizlerin Hindistan için hissettikleri tehlikenin bir benzerini Bolşevikler Türkistan hakkında düşünmektedirler! dedim.
Enver Paşa bana;
─ Ben onlara kendi topraklarında herhangi bir harekete geçmeyeceğime dair söz verdim. Onları, başkalarıyla uğraşmak yerine kendimizi İngiliz saldırılarından kurtarmak olduğuna inandırdım. Kardeşim Nuri’nin Ruslara, Rusların Nuri’ye Kafkasya’da saldırmalarına kesinlikle taraftar olmadığımı ilan ederek, kardeşimi onlarla savaşmaktan engellediğimi biliyorlar. yollu cevap verdi . Ben kendilerini yinede Ruslara karşı uyanık olması konusunda uyardım. Ve kendilerine Afganistan’a gitmelerini önerdim.”
İsmail Enver Buhara’ya geldiğinde tarihler ekim ayının sonlarını göstermektedir. Onun ilk mektubu da 16 Ekim 1921’de yolda yazılmıştır. Tekin Erer’e göre ise Paşa ekim ayının son günlerinde Buhara’ya ulaşmıştır. Nitekim İsmail Enver 25 Ekim 1921’de yazdığı mektupta Buhara’ya geldiğini yazmaktadır. Enver Paşa’nın bu yolculuğunda yanında Şevket Süreyya Bey’in uğursuz adam, Enver’in başarısızlıklarının ve felaketlerinin sebebi diye nitelediği Hacı Sami Kuşçubaşı da vardır. Hikmet Özdemir’in, “ Enver Paşa’yı felaketten felakete sürükleyen adam”, Zeki Veledi Togan’ın, “ olayları gereğinden fazla abartan biri” diye nitelediği Hacı Sami Kuşçu başı hakkında Feridun Kandemir’in değerlendirmeleri oldukça ilginçtir: “ Enver Paşa’nın Türkistan’da Hacı Sami’nin telkinine kapılması ihtimali o kadar kuvvetliydi ki ve bundan Paşayı seven yakınları o kadar endişe ediyorlardı ki, Batum’dan ayrılacakları gün veda ederlerken Halil Paşa, son söz olarak Enver Paşa’ya şöyle söylemek lüzumunu hissetmiş bulunuyordu:
─ Enver… hadi güle güle git. Fakat dikkat et. Vakıa haddim değil ama sana bir nasihatim olsun : sakın Hacı Sami’ye kapılma. Zira Sami Türkistan’da yanımda iken bile ( ille kaçalım, ayaklanalım,isyan edelim!..) diye üstüme çok düşmüştü. Ben onun tesiri altında kalmadım. Aman dikkat et, seni kandırmasın.”
Feridun Bey Enver Paşa’nın Batum macerasına değinirken Hacı Sami için tekrar paragraf açar ve şu ilginç değerlendirmede bulunur. “ Bütün bu hadiselerin iç yüzünü bilenler, pekala tasdik ederler ki, Türkistan seyahatinde Hacı Sami Enver Paşa’nın yanında bulunmamış olsaydı, Enver Paşa’nın orada Bolşevikleri hiç kuşkulandırmadan her tarafı memnun edecek şekilde çalışması pekala mümkün olurdu. İsmail Enver Moskova’dan ayrılırken bir ( Türkistan kıyamının başına geçmek) tasavvurunda olsaydı bile, yanında Hacı Sami gibi bir macera düşkünü bulunmasaydı, tıpkı Batum’da Anadolu seferinden vazgeçişi gibi Türkistan ‘da da doğru yolu tavsiye edenlerin sözlerini dinleyerek pek ala Türkistan macerasına girmeyebilirdi.”
Enver Paşa’nın Zeki Velidi Togan İle Görüşmesi
Enver Paşa’nın Buhara’ya geliş gayesi Doğu Buhara, Semerkand, Hive ve Fergana Korbaşılarını bir cephede birleştirmek ve Bolşeviklere karşı genel bir hareket teşekkül ettirmek idi.  Zeki Velidi Togan Buhara’da İsmail Enver ile görüştüğünü belirtir. Bu durumu hiç beklemediğinin, Enver Paşa’nın gelişinin kendileri için büyük bir sürpriz olduğunun altını çizen Togan, daha sonra şunları dile getirir: “ Paşa ile görüşüp, kendisinin istediği veçhile Türkistan’ın, bilhassa teşkilatın vaziyetini tafsilatı ile izah ettim. Teşkilatın bilhassa Şarki Buhara tarafındaki faaliyeti ile alakadar olduğundan, o tarafta emircilik ruhiyatı hakim olmasından ileri gelen bütün müşkülatı ve o güne kadar henüz bir iş yapmak imkanı hasıl olmadığını bir bir anlattım.” Evet İsmail Enver- Zeki Velidi görüşmesi istenilen neticeyi vermemiş, Zeki Bey, nedense Enver Paşa’ya karşı mesafeli durmuştur. Enver Paşa’nın Buhara’ya gelişi bölgede büyük heyecan uyandırmış, halk onu asırlardır beklenen bir kurtarıcı gibi bağrına basmıştı. Bağımsızlık aşkı ile yanıp tutuşan bölge halkının bu yaklaşımı Paşa’yı oldukça duygulandırmış, ama bir o kadar da Rusları kuşkulandırmıştı.
Enver Paşa Osman Hoca İle İrtibat Kurma Çabası
İsmail Enver Korbaşılar, başka bir deyişle Basmacılar için Batılı, dışardan gelen bir generaldir, Korbaşıların arasındaki ayrılığı yok edebilecek, dahası onların ufkunu açabilecek bir şahsiyettir. Bu bakımdan Korbaşılar ve boy beyleri ile ne zaman bir araya gelse diyordu ki:
─ Türklerin Bolşevik zulmü altında inlediğini, mallarınızın talan edildiğini, özgürlükten yoksun, boyunduruk altındaki hayatınızı duyduğum için geldim. Türklerin kurtuluşunu gerçekleştirmek tek amacımdır. Bütün Türkler bu sözlerime inanmalıdırlar.”
Zeki Velidi Togan’ın İsmail Enver konusundaki tespitleri ise daha ilginçtir, Enver Paşa’nın tam bir idealist olduğunun altını çizen Togan, onun şu sözlerini nakleder:
─ Şarki(Doğu) Buhara’ya geçmeye karar verdim, kazanırsak gazi, kazanamazsak şehit olacağız. Türkmenler(Burdalık Türkmenleri) bizi beklemesinler. Türkistan için mücadele lazım, zaten mukadder olan ölümden korkarsak, köpek gibi yaşamayı seçersek hem geçmişlerimizin, hem de geleceklerimizin lanetlerine müstahak oluruz. Halbuki kurtuluş için ölmeyi göze alırsak biz, bizden sonrakilerin hür ve bahtiyar olmasını temin etmiş oluruz.”

Buhara’daki halkın maddi ve manevi yönden varlığını devam ettirebilmesinin yolunun Rus işgal kuvvetlerine karşı seferberlikten geçtiğine inanan Enver Paşa hiç zaman geçirmeden çalışmalara başlamış, Buhara Halk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Osman Hoca ile irtibata geçmek istemiş, araya da bir zamanlar Osmanlı ordusunda beraber çalıştığı Hasan Bey’i koyar. Osman Hoca’dan gelen cevap oldukça olumludur. Peki Buhara’nın genel manzarası nasıldı? Buhara emiri ile halkın arasının açık olması Rus ordusunun işine yaramış, Rus ordusu Buhara’yı topa tutmuş, şehri harabeye çevirmişti. Buhara’nın dünyaca ünlü el yazmalarını bünyesinde barındıran kütüphanesi yanmış, emir Afganistan’a sığınmak zorunda kalmıştı. Sovyet Rusya Buhara’yı sembolik de olsa tanımış, ama Buhara’nın elden çıkışını kabullenemeyen Buhara milliyetçileri(Basmacılar) Rusya’ya karşı ayaklanmış, Sovyet Rusya bu başkaldırıyı bastıramamıştı.
Daha önce de belirttiğimiz gibi bölgenin yöneticilerini birleştirmeyi ve bağımsız bir devlet kurmayı planlayan Enver Paşa, bu olumlu havadan da yararlanarak, bölgedeki Basmacı gruplarına haber salmıştı. Ne yazık ki, Enver Paşa bu düşüncelerinde yalnızdı, çünkü Buhara emiri Paşa’ya en küçük bir yardımda bulunmamıştı. Dahası Bolşevik kadro bölgede iyice kadrolaşmış, aydın geçinenler bunlarla iş birliğini tercih etmişti. Bu kadroların halkı yanlış yönlendirmesi, düşmanı Bolşevikler değil de Ceditçiler olarak görmesi Rusların bölgedeki ilerleyişini oldukça kolaylaştıracaktır. Aydemir bu havanın Enver Paşa’da büyük moral bozukluğu yarattığına değinmeden de geçemez.
Enver Paşa İbrahim Lakay Tarafından Tutuklanması
Enver Paşa’nın Buhara’ya gelmiş olduğunu Başbakan Feyzullah Hocayef’ten öğrenen Osman Hoca bu sırada Karşi şehrindeydi. Osman Hoca, Paşa’nın iyi ağırlanması için gereken ne ise yapılması talimatını vermişti. Buhara’da eski silah arkadaşı Hasan Paşa ile bir araya gelmiş, ikili çekirdeği Basmacılar olan bir milis ordusu kurmayı kararlaştırmıştı. 9 Aralık’ta bölgenin önemli Korbaşılarından İşan Han’ın misafiri olan Paşa, Hacı Sami Bey’in de telkiniyle bölgenin en güçlü Basmacı reislerinden İbrahim Lakay’ın karargahına doğru yol almıştı. Amaç İbrahim Lakay’ı elde etmekti. Fakat İbrahim Bey Afganistan emiri ile sıkı bir diyalog içindeydi ve bölgede kötü bir şöhreti vardı. Nitekim korkulan olmuş,Enver Paşa, İbrahim Lakay tarafından 1 Aralık 1921’de tutuklanmıştı. Hayit, Lakay’ı fanatik bir emir taraftarı olarak niteler ve Lakay’ın 20.000’i aşkın askere sahip olduğunu söyler. Aydemir,
“ Enver Paşa ve arkadaşlarının Lakay İbrahim adında, Lakayların başı, kara cahil bir aşiret beyi tarafından esir alınışı, silahlarının alınışı ve Enver Paşa gibi, büyük hayallerle buralara, Türk veya İslam kardeşlerini kurtarmaya koşmuş bir insanın, o yıkıcı hayal kırıklığı ve bizzat kendisinin anlattığı küçültücü sahneler, işte o günden sonra başlar.” diye bu dramatik sahneyi resmeder.
Bundan sonra gerçekten üzücü sahneler yaşanır, Korbaşılar birbirine düşer, yüzlerce Basmacı ölür. Enver Paşa’yı kurtarmak için bölgenin birçok ileri geleni devreye girmiş, Paşa uzun görüşme trafiği sonucu serbest bırakılmıştır. Ayrıca Hikmet Özdemir bu konuyla ilgili olarak İsmail Enver olayının İngiltere gündemine de yansıdığını İngiliz belgelerine dayanarak dile getirir.

Enver Paşa Savaş Meydanında

Enver Paşa (İsmail Enver)

1934’e kadar süren Basmacı hareketi Enver Paşa ile yeni bir seyir havasına girecektir. Enver Paşa bu konuda oldukça disiplinli hareket etmiş, Korbaşıların alışmadığı tarzda savaşı sürdürmüştür. Bu konuda Enver Paşa’nın hiç kuşku yok ki, en büyük yardımcısı Şirmed Bey’dir.
Fergana Korbaşıları Başkumandanı Emir-i Leşker Şirmed Bek, Enver Paşa’nın Buhara’ya geldiğini öğrenmiş, büyük bir sevince gark olan Şirmed Bek, hiç zaman geçirmeden kayın babası Muzaffer Han Mingbaşı başkanlığındaki bir heyeti Doğu Buhara’ya göndermişti. Heyet burada Şirmed Bek’in bağlılıklarını Paşa’ya sunmuş, Şubat 1922’de Korbaşılar ile Enver Paşa arasında bağlantı kurulmuştu. Enver Paşa’nın ilk çatışması Ocak ayı ortalarında Duşanbe’dedir.Ani bir saldırı ile İsmail Enver Ruslar için oldukça önemli bir garnizon şehri olan burayı ele geçirmiştir.
Buna milli mücadele kumandanlarından Halil ve Danyal beyin saldırıları da eklenince Ruslar geri çekilmeye başlamışlardı.Fakat Rus saldırısı buradaki Korbaşıları zor durumda bırakınca Enver Paşa’dan yardım istemişlerdi.15-16 Şubat tarihlerinde Rus birlikleri Duşanbe’den tamamen çıkarılmıştır.Duşanbe’nin Enver Paşa tarafından kurtarılması özgürlük mücadelecileri için büyük bir mutluluk kaynağı ve gurur olmuştur.Enver Paşa bu saldırıda 180 tüfek 2 mitralyöz ele geçirmiş 100 Rus askeri öldürülmüştür.Dahası Enver Paşa’ya 82 Basmacı daha katılacaktır . İsmail Enver Şubat 1922 de Şirmed Bek’e bir mektup göndermiş bu mektup özgürlük mücadelecilerine deyim yerindeyse büyük bir bayram yaşatmıştır. Enver Paşa mektubunda aynen şöyle diyordu:
“Muhterem Fedakar Mücahit Arkadaşlarım,
Cenab-ı Allah’ın yardımıyla düşman-ı din olan Bolşevikleri Duşanbe, Yürci, Seriasyab, Dihnev, Kabadiyan şehirlerinden çıkardık. Duşanbe ve Kabadiyan müstesna bu şehirleri düşman harpsiz tahliye etmiştir. Bolşevik kuvvetlerinin kısm-ı külli’si Baysun garnizonunda bulunuyor. Buna mukabil Darvaz, Babadağ, Karadağ, Dihnev, Cilligöl askerlerinden müteşekkil kuvvetlerimiz Baysun şehrini muhasara etmiş bulunmaktadır. Bu şehirde muharebe devam etmektedir. İnşallah en yakın zamanda bu şehri de geri alacağız.Allah yolunda karşılık beklemeden yapmakta olduğumuz gazadan semere alabilmek içi,şuurlu ve bilgili müttehiden çalışmak icap ediyor.Onun için bu birliği bizzat teşekkül ettirebilmemiz için,Baysun civarında toplamak istediğimiz Misak-ı milli kongresine iştirakinizi istiyorum.Bizzat teşriflerinizi mümkün görmediğiniz taktirde bu toplantıda sizleri temsil edebilecek dirayetli kumandanlarınızdan birkaçını iştirak ettirmeniz elzemdir.Elbirliği ile çalışmak sizden, yardım Allah’tandır. Baki Huda’ya emanet ederim.
Şubat 1922
Damad-ı Halifetü’l- Müslimin Enver”
İlk hedefi birlik ve beraberliği sağlamak olan İsmail Enver Mart 1922’de bu amaçla bir tamim yayınlamıştır. Bu tamim 9 maddeden ibaretti:
“Muhterem Mücahit!
1-Duşanbe, Kabadiyan düşmandan alındı. Bu şehirleri tahliye eden düşman Termiz ve Baysun garnizonlarına sığınmış bulunmaktadır.
2-Maiyetinde bulunan mücahitler ile Baysun garnizonunu muhasara ettim.Gece gündüz düşmanı baskı altında tutmaktayım.
3-Yurdumuzu düşmandan kurtarmak için ilk iş birleşmektedir. Mücahitlerin birbirine inanması itaat etmesi düşüncelerinize hürmet etmesi şarttır. Düşmanın hareketleri hakkında doğru
malumat almak suretiyle yurdun hangi yerinde bulunursanız bulunun yek vücut bir kitle manzarası arz ederek düşmana karşı kuvvetli bulunmanız lazımdır. Binaenaleyh hepiniz aynı vatan evlatları bulunmanız hasebiyle kavga ve ikilikleri ortadan kaldırıp, bir bayrak altında toplanıp, tek bir ideale hizmet etmenizi rica ediyorum.
4-Muhterem vatanperver mücahitler! Karşınızdaki düşman kuvvetleri yurdunuzun yabancısıdırlar. Kendilerinin iaşe merkezleri uzaktır. Binaenaleyh, onlar yurdunuzun nimetleriyle kendilerini besliyorlar. Birinci vazifeniz, bulunduğunuz muhitte düşmanın iaşe yollarını kapatmaktır. Bu hususta çok titiz olmanız şarttır. Halk tarafından düşmana erzak satılmasına veya hibe olarak verilmesine;düşman için at, merkep vs nakil vasıtalarının verilmesine kati surette mani olunuz.
5-Düşmanın kendileri tarafından iaşe temin etmeleri için çıkardığı müfrezelerine baskınlar yapmak veya münasip yerlerde pusuya düşürmek suretiyle daimi taciz yolu ile mani olmaya gayret ediniz.
6-Düşman,garnizonlarını takviye için şehirden şehre veya Moskova’dan gönderilen, Bolşevik kuvvetlerini istifade edebileceği demiryolu, şose yolları ve köprüleri devamlı kontrolünüz altında tutarak, hareketlerini haber alır almaz tahribat icra ederek düşmanın hareketini aksatmaya gayret ediniz.
7-Her Leşker başı (mıntıka kumandanı) posta teşkilatı kurup komşu Leşkerbaşılarının vaziyetlerini öğrenip, icabında yardım göndermek veya istemek yolunu icat edin. Her 15 günde her kumandan durumunu karargah-ı umumiye bildirsin.
8-Umumi karargah Baysun şehri civarında(güneyinde) Kafirun köyünde kurulacaktır.
9-10 Nisan 1922’den sonra yapılacak kongrede bulunmak üzere heyetlerinizi göndermenizi rica ederim.
Mart 1922
Buhara Mücahidin-i İslam Kumandanı Damad-ı Halifetü’l -Müslimin Enver”
Karargahını 22 Şubat’ta Puluhakiyan’da kurmuş olan Enver Paşa bu tamimin ardından çeşitli yerlere mektuplar göndermiş, adına mühürler bastırmıştı. Nitekim İsmail Enver 4 Nisan 1922 tarihli mektubunda şu ibareyi kullanmıştır: “ Buranın ahvali gittikçe iyileşmekte ve sözüm giderek geçmektedir. Şimdi her kavim ve kabileden bana taraftar olanlar var.” Enver Paşa bu tamimin ardından mücadelesine devam etmiş, Rusların Tal köyüne yaptığı saldırı Paşa’nın başarılı savunması ile püskürtülmüş, Rus tümeni 100’ün üzerinde kayıp vermiştir. Bu başarılar Enver Paşa’ya büyük katılımları da beraberinde getirmişti(Buhara Cumhuriyeti Savaş Bakanı Abdülhamit Arif 600, Şerif ve Boribetaş Korbaşılar 800, Hamit Bey 200, Nazar Pehlivan 150, Destan Toksaba 180, Abdurrahman Toksaba 300, Mehmet Ali Bey 400, Fuzeyl Mahdum Bey 1500 kişi ile Enver Paşa’ya katılmışlardı.
Buna Afgan Kralı Emanullah Han’ın gönderdiği 300, Şir Mehmet Bey’in de gönderdiği 100 mücahit eklenince Enver Paşa’ya katılım 4500 savaşçıyı aşıyordu). Paşa’nın Buhara Emirliği’nin savaş komutanı olarak atanması, dahası itibarının ve etrafındaki kalabalığın sürekli artması Ruslar için hiç de iyi değildi. Bu arada Şir Mehmet Bek Enver Paşa’nın emriyle Fergana tren istasyonunu tahrip etmiş, Naymanlar ve Karatekin Türkleri de Pulihiyan’da toplanmıştı. Enver Paşa’nın hedeflerinden biri bu kuvvetleri disipline etmekti, bu amaçla herkese tek tip üniforma giyme mecburiyeti getirilmiş, üniformaların modelleri bizzat İsmail Enver tarafından çizilmişti.

Rusların Enver Paşa’ya Muhtariyet Teklif Etmesi
Enver Paşa ile Rusya arasındaki savaş 1922 yılı nisan ayında en yoğun dönemini yaşamıştır. Enver Paşa ve ona inanan Korbaşılar bütün imkansızlıklara rağmen Rusları Pamir dağları, Buhara ve Semerkant’tan kovmuşlar, buna Berlin’e giden Buhara Harbiye Nazırı Abdülhamit Arif Bey’in iyi haberleri de eklenince Enver Paşa’nın morali yerine gelmişti. Enver Paşa’nın Buhara’da aldığı başarılı neticeler Dağistan’a da sıçramak üzereydi, bölgede kıpırdanmalar başlamıştı. Dahası Enver Paşa ile birlikte hareket eden Cüneyt Han karşısında Hive’de ağır bir yenilgi alacaklardır.
Ruslar son çare olarak çok güvendikleri Buhara Hükümeti Reisi Feyzullah Hoca’yı Moskova’ya çağırmışlar ve onun kanalıyla Enver Paşa’ya muhtariyet teklif etmişlerdi. Burada Feyzullah Hoca’nın daha sonra Moskova tarafından işbirlikçi suçlamasıyla öldürüldüğünü de bir not olarak vermek istiyoruz.
Ruslar, gönderdikleri on bir kişilik Kazan heyeti kanalıyla Enver Paşa’ya yapacağı her şeyde geniş kolaylıklar tanıyor, onu anlaşmaya çağırıyorlardı. İsmail Enver bunun üzerine Misak-ı Milli Kurultayı’nı toplamış, görüşmeler sonucu Rusların teklifi reddedilmiş, kurultaydan tam bağımsızlık kararı çıkmıştır. 8 maddeden oluşan bildiri Enver Paşa’nın kararlılığını ifade ediyordu bir anlamda. 1922 yılının bahar mevsimi Baymirza Hayit’in deyimiyle Rusların İsmail Enver ile uzlaşma yolları aradığı dönemdir. Bu dönem Enver Paşa’nın elinin oldukça güçlü olduğu dönemdir, nitekim Paşa bu durumu mektuplarına da yansıtmaktadır:
“Bura ahvali gittikçe iyileşmekte ve sözüm giderek geçmektedir”. Aynı tarihlerde Enver Paşa’ya Afganistan’dan yardım geldiğini söyleyen tarihçiler de vardır. Yardımın içeriği silah, cephane, top ve askeri mühimmattan ibarettir. Ama Paşa tam bağımsızlık fikrinde neredeyse yalnızdı, çünkü Osman Hoca, Savunma Bakanı Arif Bey, Mahdum Muhammed hariç bütün ileri gelenler Buhara Komünist Partisi’ni savunuyorlar, Enver Paşa’ya muhalefette ısrar ediyorlardı. Buna İbrahim Lakay gibi bir güç de eklenince tablo daha net ortaya çıkmaktadır. Bu durum ilerde kendini gösterecek, belki de Enver Paşa’nın başarısızlığında başrolü oynayacaktır. Bu konuya ilerleyen sayfalarda değineceğiz.
Afganistan Emirinin Desteği
Enver Paşa, Rusların barış teklifini reddettikten sonra tekrar silaha sarılmış, Fuzeyl Mahdum, Eşan Sultan, Devletmend Beg, Aman Pehlivan, Şirmed Bek, Rahmankul gibi Korbaşıların eşliğinde mücadelesine hız vermişti. Bu tarihlerde bölgede 100.000’in üzerinde Rus askeri vardı, Enver Paşa bir ara yaralanmasına rağmen Ruslara sürekli baskınlar vermekteydi. Enver Paşa’nın bu amansız savaşını Fergana sırtlarından kar ve buz suları misali kan akıyordu diye nitelendiren bazı yazarlar. İşte bu zor şartlarda onu oldukça rahatlatan bir gelişme daha yaşanır: Afganistan Emiri Alim Han’dan gelen bir temsilci . Emir Enver Paşa’ya şöyle diyordu mektubunda:
─ Hizmetinizde bulunmak ve size yardım etmek üzere karargahınıza gelmeme müsaade buyurur musunuz? Enver Paşa Emir’in bu ricasına nezaketle cevap vermiş, ilk hedefinin bağımsızlık olduğunu, bunları daha sonra düşüneceğini söyleyip elçiyi uğurlamıştı.
Çatışmaların Yeniden Alevlenmesi
Mayıs 1922’de Afganistan’dan 800 silah ve asker, 80 deve yükü cephane yardımı alan Enver Paşa karargahını kurduğu Kafirun mıntıkasından emrindeki 20.000 Basmacı ile birlikte harekete geçmiş, Duşanbe, Hisar, Belcivan, Külab, Darvaz, Karatekin, Saraykemer, Korgantepe, Kabadiven’in yanında Baysun şehrinin büyük bir kısmını düşmandan temizlemiş, 15 Nisan 1922 kurultayında alınan kararlar gereği buralarda mahalli ve mülki idareler kurmuş, ele geçirilen yerlerin korunması için bir miktar askeri ismi geçen yerlerin korunması için bırakmıştı. Öte yandan Ruslar aldıkları mağlubiyetin acısını sivillerden çıkarıyor, geçtikleri yerlerdeki köy ve kasabaları yakıyor, tüyler ürpertici katliamlara imza atıyorlardı. İlginçtir ki, Korbaşılardan Togay Sarı da ele geçirdiği Rus askerlerine aynı muameleyi yapmaya kalkışınca Enver Paşa tarafından uyarılmış, kendisine Türk ananeleri hatırlatılmıştı.
Haziran ayı geldiğinde Enver Paşa komutasındaki Türkistan ordularının saldırıları biraz daha sıklaşmış, Paşa, Rus avcı hatlarına kadar ilerleyip düşmana büyük zayiatlar verdirmişti. Enver Paşa bir yandan düşmanla çarpışmakta, diğer yandan zorda kalan Korbaşılara yardım göndermekte idi. Bu arada Enver Paşa’nın hedeflerinden biri de Rus kuvvetlerini dağıtmak için cephelerin sayısını arttırmak idi. Böylece Rus kuvvetlerini değişik noktalara dağıtacak, gerilla taktiğiyle düşmana ağır darbeler vurabilecekti. Paşa bu amaçla Hive’de bulunan Cüneyt Han’a haber yollamış, mücadeleyi hızlandırması talimatını vermişti. Kendisini yakından tanıyan Emir Şekip Arslan’ın “İdari işlerde, komutada, kararlılıkta eşi bulunmayan bir dahi ” diye nitelediği Paşa, Cüneyt Han’ın dışında Korbaşılardan Açil Beğ ve Fergana’daki Şir Mehmet Bek’i harekete geçirmişti.
Dahası Kırgız ve Taciklerle bağlantılar kurulmuş, bu durum hem Bolşevikleri hem de Hindistan’daki çıkarları tehlikeye düşecek olan İngilizleri telaşlandırmıştı. Enver Paşa’ya olan katılımlar sürekli artıyor, Buhara’ya Türkistan’ın her tarafından gönüllüler akıyordu. Ama Tatarlar Rus saflarında idi, öyle ki, Firunze komutasındaki Türkistan ordusunun yüzde yetmişten fazlası Tatarlardan oluşmaktaydı. Bu Tatarlar Korbaşıların ve Enver Paşa’nın işini oldukça zorlaştıracaklardır.
Bu esnada ilginç bir olayın yaşandığını göreceğiz: Kızılordu emrindeki bir grup Başkurt askeri Zeki Velidi Togan Bey’e başvuracaklar, Basmacılar safına geçmeleri noktasında kendilerine yardımcı olunmasını istemişlerdi. Enver Paşa’nın başarısının Bolşevikleri telaşlandırdığını daha önce söylemiştik, nitekim Ruslar bir yandan ne yapacağını düşünürken, bir yandan da Enver Paşa’ya suikast planlıyorlardı, ama bu plan uygulanamaz ve suikastçı devre dışı bırakılır.

Sona Doğru…
Rus gazetelerinde “Müslüman dünyasının vebası”, kendini beğenmiş, kana susamış bir hilkat garibesi olarak nitelendirilen Enver Paşa için haziran ayı büyük zorluklarla başlamıştı. Türkistan’ı boşaltma niyetinde olmayan, artık neredeyse uluslar arası bir sorun haline gelen Enver Paşa ve Basmacılık hareketini silahla bitirmeye karar vermişti. Moskova yönetiminin öncelikle Türkistan’da şüphelendikleri ve Enver Paşa taraftarı diye birçok kimseyi tutuklaması, dahası idam etmesi Kafirun’daki karargahta moralleri iyice bozmuş, buna İbrahim Lakay tarafından Fuzeyl Mahdum ve 1200 adamının da pusuya düşürülerek tutsak etmesi eklenince Korbaşıların etrafındaki çember biraz daha daralmıştı. Dahası Şir Mehmet Bek Kızılordu birliklerince sıkıştırılmış, Enver Paşa’dan yardım istemekteydi. Buna İbrahim Lakay karşısında bocalayan Devletmend Bek’in yardım çığlıkları da eklenmiş, Paşa Nur Muhammet Bek’i Fergana’ya Şir Mehmet Bek’e, Hasan Bey’i de Devletmend Bek’e yardıma göndermişti.
Enver Paşa’nın yardım için gönderdiği Hasan Bey Devletmend Bek’i rahatlatmış, fakat Afganistan’a geçerek Enver Paşa’yı yalnız bırakmış, bu durum Kafirun karargahında şok etkisi yaratmıştı. Tarihler 28 Haziran’ı gösterirken de Rusların büyük kuvvetlerle yaklaştığı haberi gelir. 22 Haziran’da Kızılordu’ya Kabadiyan, Regar, Karadağ şehirleriyle Aybac geçidini kaptırmış olan Enver Paşa 28 Haziran’da bu sefer Kafirun karargahını terk etmek zorunda kalacaktır.
Enver Paşa Rusların niyetinin karargahı tamamen sarmak olduğunu bildiğinden hızlı bir şekilde 10-15 kilometre gerideki Karluk köyüne çekilmiş, gerilla yöntemiyle savaşmayı yeğlemiş, büyük zorluklara rağmen Duşanbe’ye ulaşabilmişti.
Olayların canlı şahidi Abdullah Recep Baysun bu süre içinde yaşananları şöyle anlatır:
── Kafirun’a 15 kilometre mesafede bulunan Karlok köyüne, oradan da takip etmekte olan Ruslarla çarpışa çarpışa Seriasya Dihnev yolu ile Yurçi’ye gidildi. Bilhassa Yurçi’de bir hafta süren çarpışmalar çok çetin oldu. şafakta başlayan muharebe güneşin batışıyla duruyordu. Geceyi geçirmek için bir köye çekilmek mümkündü. Fakat Paşa, harp alanından ayrılamıyor, Ruslara yakın olan bir kırda gecelemeyi uygun buluyordu. Atlarının dizginleri ellerinde yatan mücahitler arasında Paşa da taşı kendine yastık yaparak yatıyordu. Bu durum gösteriyordu ki, Paşa bir avuç toprağı bile Ruslara kolay kolay bırakmak istemiyor, bütün güç ve kuvvetini kullanıyordu. Geri püskürtülen Ruslar Baysun tarafından aldıkları kuvvetlerle yapmak istedikleri taarruzlar kendilerine pahalıya mal oluyordu. Boş bir köye geldik,anlaşıldı ki yol üzerinde bulunan köyler gibi buranın da ahalisi Ruslar geliyor korkusu ile dağa çekilmişlerdi. Gecelenen bu kimsesiz köyde arkadaşlardan birinin ağaçlardan toplayarak getirdiği kayısıları Paşa pay etti. Paşa’nın ve yanındakilerin o akşamki gıdası paylarına düşen kayısılar oldu Paşa ümitsiz değildi, “Göreceksiniz, düşmanı kahredeceğiz!” diye etrafındakilere ümit ve teselli veriyordu. Enver Paşa 2 Temmuz’da eşine yazdığı mektupta bu durumu eşine safha safha anlatır:
─ Gerisin geriye Duşenbe’ye gidiyorum. Zerger’den beri her gün çarpışma oluyor. Geri çekiliyoruz. 6 Temmuz: Duşenbe’den yazmıştım. Ruslar Çilligöl ve Kurgantepe’yi işgal etmişler. 30 atlı ve 290 piyade ile ben dağlar, kayalar arasında yatıyorum. Nehirler üzerinde, ancak 30 kilometre ötede köprü var. Bana iki sandık içinde Afganistan’dan para vesaire getiren iki Afganlı Rusların eline düşmüşler. Bilmem bu yardımlar için Ruslar Afganistan’a harp açarlar mı? Ruslar Karadağ’a da varmışlar. Duşenbe’den hareketten altı gün sonra, artık toprak haline gelmiş olan Duşenbe’ye tekrar geldim”
Haziran ayı içinde Enver Paşa’nın verdiği kayıp 1000’in üzerindedir ve bu rakam Enver Paşa için oldukça büyük bir rakamdır. Yaver Suphi Bey askeri kayıpların Rusların propagandalarına dayandığını, Rus propagandasının Basmacılar üzerinde büyük bir manevi yıkıma yol açtığını, dahası dedikoduların halkı da paniğe düşürdüğünü belirtir. Dahası Rus kurmay heyeti Paşa’ya sadık yerli halk arasında da asılsız dedikodular yayıyor, direniş gücünün zafiyete uğraması için ne gerekiyorsa yapıyordu.
İngiltere ve Almanya’nın Rusya Safına Geçmeleri
10 Temmuz 1922’de Enver Paşa’ya Berlin’den kardeşi Kamil Paşa imzalı bir mektup gelir. Mektup Naciye Sultan’dan bahseder. Mektupta dikkati çeken ikinci nokta ise İngilizlerin Rusya’ya yanaştığı yönündedir:
─ Sultan Efendi ( Naciye Sultan) mektuplarınızı aldığı zaman pek sevindiler. Davetinize hemen icabet etmek niyetindedirler. Yalnız , “ Benim geldiğim yere düşman ayağı tekrar basmamalıdır,” diyor. İnşallah gelecek yaza kadar oradaki vaziyetiniz daha ziyade sağlamlaşmış olur. Efendimizin niyeti ancak seneye bahara oralara hareket etmektir. O zamana kadar da biz burada hazırlıklar görürüz. Ali Cemal’in son yazdığı ve size hasrettiği makaleden anlaşılıyor ki, İngilizler, Orta Asya harekatından memnun değillerdir…”
Aynı tarihte Almanya’dan Enver Paşa’ya gönderilen ikinci bir mektup daha dikkatimizi çekmektedir. Bu mektupta da Almanların artık Rusya taraftarı olduğu vurgulanmakta, Paşa’nın yalnız kaldığı bir kere daha tescil edilmektedir. Uluslararası arenada da iyice yalnız kalan sabık harbiye nazırı 28 Haziran’dan 10 Temmuz’a kadar geçen 12 günlük süre içinde kuvvetlerinin neredeyse dörtte birini kaybetmiş haldeydi. Enver Paşa’nın bu faaliyetleri Ankara tarafından da dikkatlice izlenmekte, Moskova Büyükelçiliği ve Tiflis Ataşemiliterliği Paşa’nın icraatlarını düzenli bir şekilde Ankara’ya bildirmektedir.
10 Temmuz’da yerleştiği Duşenbe hükümet konağına Türk bayrağını çeken ve mücadeleyi buradan yürütmeye karar veren Enver Paşa halkın yoğun ilgisine mazhar oluyor, dahası Bolşevik kumandanını ve maiyetindeki subayları tutsak ediyor, Duşenbe halkı onu gördüğü her yerde çılgınca alkışlıyor ve özgürlük savaşçısı saydıkları bu kahramana büyük saygı ve sevgi gösteriyorlardı. Ama Moskova Türkistanlı ve Buharalılar arasındaki eski kırgınlıkları kurdukları casus ağı ile sürekli körüklemiş, bir zamanlar Enver Paşa’yı tutsak eden İbrahim Lakay’ı yanına çekmeyi bilmişti. Buna Afgan gönüllülerinin de Paşa’yı terk edip Afganistan’a çekilmeleri eklenince işler iyice bozulmuş, Enver Paşa ve çevresindeki az sayıdaki Korbaşı Belcivan’a çekilmek zorunda kalmıştır. Görüldüğü üzere Enver Paşa’nın bu safhadaki en büyük talihsizliği Rus ve İngiliz baskısı sonucu Afgan kralının Korbaşılara verdiği destekten vazgeçmesidir. Şevket Süreyya Aydemir Afgan kralının sınırı Enver Paşa’ya kapadığını belirttikten sonra şöyle bir ibare kullanır: Perdenin kapanması artık yaklaşıyordu.

Enver Paşa’nın Şehit Düşmesi (Enver Paşa’nın Vefatı)
1922 yılı Temmuz ayı itibariyle Enver Paşa’nın Korgantepe civarında 5.000 savaşçısı vardı.Korbaşılardan Açil Bek, Karakul Bek, Danyal Bek, Törebay Paşa’nın en büyük yardımcılarındandı. Belcivan’da fazla tutunamayan Paşa ve adamlarının karşısında çağın en modern silahlarıyla donatılmış- top, mayın, uçak, tank, makineli tüfek, el bombaları, klor gazı bu ordunun ilk göze çarpan silahları idi- Kızılordu 20 Temmuz’da Belcivan’ı ele geçirmiş, Paşa ve emrindekiler de Belcivan yakınlarındaki Abıdere köyünü üs tutmak zorunda kalmıştır. 1000’den fazla şehit, 1700 yaralı Korbaşılara pahalıya mal olmuştu, herkes yorgun ve moralsiz bir haldeydi.
Buradan Gevrekli köyüne geçmiş, burada kendisine Afganistan başbakanının bir mektubu ulaştırılmıştı. Afganistan başbakanı Paşa’yı ülkesine davet ediyordu. Paşa bu daveti kibarca geri çevirmiş ve şunları söylemişti:
”Teşekkür ederim…Fakat benim kararımı siz de biliyorsunuz. Ben bu davaya nefsimi vakfettim, bu uğurda canımı seve seve vereceğim, hiçbir yere gidemem. Zamanlardır benimle berabersiniz. Siz, bir din kardeşi olarak Türklük davasına hizmet ettiniz. Sizin de damarlarınızda Türk kanı vardır. Nerede yaşarsanız, hangi bayrak altında olursanız olunuz, Moskoflar bütün Asya’nın en büyük ve amansız düşmanıdırlar. Onlarla mücadele etmek için hak ve adalet hislerine sahip olmak kafidir. Memleketinize gidiyorsunuz, sizi kabul ederek burada gördüklerinizi soracak olanlara bahsettiğim hakikati izah ediniz. Aylardan beri bizim için verdiğiniz emekleri helal ediniz. Durunuz, size birer hatıra olarak hazırladığım yarlıkları(rütbe) vereyim.”
Bundan sonra, yani rütbeler dağıtılırken ortalığa duygusal bir hava çökmüş, başta Enver Paşa olmak üzere herkes göz yaşlarına boğulmuştu. Misafirlerini Afganistan’a gönderen Paşa artık bundan sonra Devletmend Bek, Açil Bek, Danyal Bek, İşan Pehlivan gibi Korbaşılarla kalacak, son kozlarını oynayacaktır. Tarihler 30 Temmuz’u göstermektedir, Rusların önünden kaçan bir Özbek, Duşenbe’nin düşmanın eline geçtiğini, şehirde büyük bir katliamın yaşandığını bildirmişti. Dahası İbrahim Lakay da Enver Paşa’nın üzerine gönderilen ordunun komutanı General Budenko ile anlaşmış, bu haberler Paşa’yı oldukça üzmüştü. Yaver Suphi Bey, dört bir yandan gelen kötü haberlerin Paşa’yı sarstığını, Paşa’nın uykusuz geceler geçirdiğini vurgular. Enver Paşa bütün bu olanlar üzerine yakın arkadaşlarını toplar. Enver Paşa moralsizdir, fakat metin olmaya çalışır ve komutanlarına şöyle seslenir:
-Durum aydınlanmıştır, artık büyük kuvvetlere ihtiyacımız yoktur. Rus kuvvetleri henüz çevremizi kuşatmadan, emrimdeki kuvvetler arasında, geldikleri yere dönerek orada çete harbi yapabilecek olanların ayrılmasını muvafık(uygun) buluyorum. Bu civanmert ve kahraman yiğitleri burada, bire karşı belki elli nispetiyle, daha etrafımız ve bir ellerinde en mükemmel malzeme ile taarruza kalkan kudurmuş insanlara kırdırmak akıl karı değildir. ben ve arkadaşlarım kalacağız. Bu fikrimi kabul ederseniz kuşatılmadan tatbik edelim….
Bu duygusal konuşma mücahitleri oldukça etkilemişti, hiç kimse Paşa’yı bırakıp gitmeye niyetli değildi. Çok geçmeden Devletmend Bek, Açil Bek, İşan Paşa ve Danyal Bek gelmiş, Enver Paşa’yı bir gün sonra kılınacak kurban bayramı için karargahlarına davet etmişlerdi. Enver Paşa’nın son gecesini Feridun Kandemir oldukça duygusal bir havada anlatır:
“ Gece yarısına doğru, şevk içinde yanından ayrılıyorduk. Ayakta, bir şey söylemek istediği halde, bir türlü söyleyemeyen bir hali vardı. Nihayet:
─Size, dedi. Ne yapayım, bayram hediyesi veremedim. Hoş görünüz. Ancak günün birinde beni yad etmenize vesile olabilecek birer kağıt vermek istiyorum. Böyle bir mücadelede beraber çalıştığımızı tevsik eden(belgeleyen) ve bilhassa arkadaşlığınızdan son derece memnun olduğumu bildiren kağıtlar yazsanız da mühürlesem.
Teşekkür ederek odadan çıktık ve bu kağıtların hazırlanmasını arkadaşlarımızdan Ömer’e havale ettik. O da oturdu, hepimiz için ayrı ayrı birer vesika hazırladı ve bunları mutlaka bu gece mühürlemek ve imzalamak isteyen Enver Paşa’ya götürdü. Paşa da “ Damad-ı Halife-i Müslimin Emirleşkeri İslam ve Buhara Seyit Enver” mührünü bastıktan sonra, daha İstanbul’da Harbiye Mektebi’nde öğrenci iken yaptırmış olduğu lastik Enver imzasını bu mührün kenarına koyuyor, ondan sonra da yatıyor.”
Peki bu aşamada Paşa’nın Berlin’de bulunan Naciye Sultan ile diyalogu hangi aşamadaydı? Şevket Süreyya Aydemir, Enver Paşa’nın son mektubunu 22 Temmuz’da yazdığını söyler. Naciye Sultan ise kocasından gelen son mektubun tarihini 4 Ağustos olarak verir.
Naciye Sultan bu son mektuptan bahsederken ilginç ibareler kullanır: “Bu mektupta İsviçre’ye geçmek istediğinden bahsediyordu.Fakat bu projesini yerine getirebilmek için, kendisinin ölmüş olduğuna herkesi inandırması lazım geldiğini söylüyordu. Hatta benim bile, ölüm haberini aldığım takdirde buna inanmış görünmemi tembih ediyordu” Tarihler 4 Ağustos’u gösteriyordu, kurban bayramının ilk günüydü, bayram namazı kılınacaktı. Devletmend Bek Enver Paşa’yı karargahının 5 kilometre uzağında karşılamıştı. Türkistan’da bir adet vardır, emir ve hanlara bayramlarda hediye sunmak. Tartuk adlı bu hediye altın ve gümüş işlemeli bir cüppe idi. Paşa hediyeyi kabul etmiş, çok geçmeden de bayram namazına durulmuştu.
Pamir Dağları’nın “Yalnız Türk’ü’’ Enver Paşa’nın unutulmaz şahadet anını, Şevket Süreyya Aydemir, daha önce de adı sık sık geçen “Makedonya’dan Orta Asya’ya Enver Paşa” isimli eserinde şöyle betimler:
“Şimdi 4 Ağustos 1922 tarihindeyiz. Kurban Bayramı’nın birinci günüdür… Enver Paşa, maiyetinde kalanların, evin önünde toplanmasını ve onların bayramını kutlayacağını söyler. Toplanılır. Kalan askerlerine dualarını, tebriklerini bildirecek ve kendilerine bir miktar para verecektir. Asker başlarına ise, kendilerinin de bildikleri gibi, onlara sunacak bir şeyi olmadığını söyleyecek ve bu müşterek mücadelelerin hatırası olarak kendilerine, kendi mühür ve imzasıyla birer belge, hatta rütbeler verecektir. Belcivan Beyi Devletmend Bey de Enver Paşa’ya, altın ve gümüş işlemeli bir çapan, yahut ipekli cübbe ile bir sarık hediye etmiştir. Hülasa herkes bu hüzünlü kurban bayramının havası içindedir. Çünkü bilinir ki bu günler, artık son beraberlik günleridir. Arkadan ve çevreden ise düşman ilerler. Doğudaki Pamirler yol vermez karlı dağlardır. Kesilen kurbanların toprağa akan kanları, hala tazedir. İşte tam bu tören sırasındadır ki doğuda, vadinin Dere-i Hakiyan kısmı ile Çegan tepesi istikametinden silah sesleri gelir. Bu bir baskındır ve tören yerindeki kalabalık, baskıncıların makineli tüfek ateşleri altında eriyebilir.
İşte o anda Enver Paşa, hemen atına atlar. Dört beşi Osmanlı Türklerinden olmak üzere 25 kadar atlı, hemen onu takip ederler. Doğru Çegan Tepesi’ne yönelinir. Çegan, Abı derya suyunun kuzey sırtlarına düşer. Altta, Dere-i Hakiyan vadisi uzanır. Belcivan’a (yahut Belh-i Cevan) 15 kilometre kadar doğudadır. Tepede mevzilenmiş ve makineli tüfekleri bulunan bir düşman müfrezesine karşı aşağıdan, vadiden ve ancak atlar üstünde çekilmiş kılıçlarla, azlık bir nevi fedai süvari grubunun saldırıya geçişinin sonu bellidir. Ama Enver Paşa en öndedir. Atını yıldırım gibi sürer. Kılıcıyla havayı yararak koşar. Yanındakiler de ondan geri kalmazlar…
Bir kumandanın, bir başkumandanın, bir baskın müfrezesine karşı en önde ve atla, kılıçla karşı çıkışı, askeri savaş usullerine sığmaz. Ama burada artık askerlik değil, yolun sonu, son hamle ve beklenen sonu arayış konuşacaktır. Bu son ise, ölüm ve şahadettir…
Şimdi bütün yollar kapalıdır ve 1908’de Makedonya dağlarında başlayan serüven artık Himalaya dağlarının kuzey silsilelerini teşkil eden Pamir eteklerinde, yiğitçe sona erecektir. Öyle de olur. Çegan tepesinde ve Kulikov kumandasında ateş saçan mitralyözlerin üzerine, yalın kılıçlarla hücum eden bu 25 kadar süvarinin akıl almaz saldırısı, karşı tarafta, hatta şaşkınlık da yaratır. Bu kılıçların altında yaralananlar, teslim olanlar bile olur. Öndeki mitralyöz susturulmuştur bile, ama ateş kesilmez ki. Daha arkadaki ikinci mitralyöz, ateşini, huzmesini, en önde ilerleyenlerin üzerinde yoğunlaştırır. Bunların en önünde de, Enver Paşa vardır. Böylece, çağdaş mitralyöz, ortaçağın ünlü silahı olan kılıcı yener. Enver Paşa vurulur. Atından düşer. Onunla beraber diğerleri de yerlere serilirler. Paşa’nın kır atı Derviş, bütün bu tür sahnelerde olduğu gibi, efendisinin baş ucundadır. Ama mitralyözün şeritleri ateşlerini kusmaya devam ederler. Derviş de önce ön iki ayağı üzerine çöker. Sonra yana devrilir. O da son nefesini vermiştir.
Çegan tepesine arkadan kalabalık yardımcılar gelemez. Abıderya panik içindedir. Ama Doğu Buhara beylerinin en vasıflısı, en sadık olanı ve en yiğidi olan Belcivan Beyi Devletmend, köye biraz geç yetişmiştir. Paşa’sının Çegan’a saldırdığını öğrenince, hemen atına atlar. Son sahneye yetişir. Ve Devletmend Bey’in de cesedi, bu tepede Paşa’sının biraz berisinde toprağa serilir”
Aydemir’in deyimiyle bu an kılıcın teknolojiye yenildiği andı. Enver Paşa’nın son çatışmasına girmeden önce
─ Ah! Bir ağır Makinalı tüfek olsaydı! hayıflanması bunun açık kanıtı olsa gerek.

Enver Paşa Çeka’nın Kurbanı mı? (Enver Paşa Nasıl Vefat Etti?)

Enver Paşa’nın şahadeti ile ilgili ilginç bir tespit de Baymirza Hayit’ten gelmektedir: Hayit , Enver Paşa’nın Rus casus örgütünün kurbanı olduğunu söyler ve onu ele veren casus Agabekov hakkında önemli bilgiler verir. Enver Paşa karşısında büyük zorluklar yaşayan Sovyet Rusya devreye Çeka’yı(Sovyet istihbaratı) sokar. Çeka’nın uzun araştırmaları sonucu ermeni çaşıt Agabekov bulunur. Türkçe’yi ve Farsça’yı mükemmele yakın olarak bilen Agabekov Enver Paşa karşıtı kurmay kadronun kurulmasını üstlenir ve Çeka tarafından Buhara Halk Cumhuriyeti Savunma Bakanlığı’nın hareket dairesine yerleştirilir. Onun artık tek hedefi vardır: Enver Paşa’nın ortadan kaldırılması. Agabekov çok geçmeden Enver Paşa’nın yerini öğrenmek üzere bir sözde tüccarlar grubu oluşturur, bu grup mücahitlere ucuz mal satma kılıfı altında Enver Paşa’ya ve mücahitlere ulaşır, onların yerlerini Sovyet makamlarına ve Kızılordu’ya bildirir. Dördü Yahudi, üçü İranlı, beşi ermeni, biri Tacik, biri Özbek , üçü Hindistanlı, ikisi Rus olan bu tüccarların raporları doğrultusunda kılık değiştirerek harekete geçen Agabekov, 1 Temmuz’da Enver Paşa’nın Abıderya köyünde olduğunu tespit eder ve bunu hiç zaman geçirmeden Kızılordu’ya bildirir.
Sonunda Enver Paşa, son çatışmasına girer ve 30 arkadaşı ile birlikte hiç tereddütsüz Rus ordusunun üzerine yürür, on bir Rus askerini öldürdükten sonra, aldığı 5 kurşun yarası akabinde şehit olur. Naciye Sultan da hatıralarında eşinin cesedinin tanınamaz halde olduğundan, Paşa’nın ancak külotlu pantolonundan, kolundaki pazubant içinde taşıdığı annesinin yadigarı bir Kuran-ı Kerim sayesinde tanınabildiğini zikretmektedir.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Cumhuriyet Döneminde Türkiye’de Astronomi Çalışmaları

Suriye’de Enerji Kaynakları ve Türkiye

Yararlanılan Kaynaklar
İlyas Kara, Basmacılık Hareketi’nde Enver Paşa’nın Rolü
Zeki Velidi Togan, Bugünkü Türkili
Feridun Kandemir, Enver Paşa’nın Ölümü
Feridun Kandemir, Enver Paşa’nın Son Günleri
Cemal Kutay, Enver Paşa Lenin’e Karşı
Cemal Kutay, Anavatan’da Son Beş Osmanlı Türk’ü
Baymirza Hayit, Türkistan Devletlerinin Mücadele Tarihi
Emir Şekip Arslan, Bir Arap Aydınının Gözüyle Osmanlı
Abdullah Recep Baysun, Türkistan İstiklal Hareketleri ve Enver Paşa
Emir Şekip Arslan, Ölüme Giden Yolda Üç Osmanlı
Ari İnan, Enver Paşa’nın Özel Mektupları
Hikmet Özdemir, Üç Jöntürk’ün Ölümü
Nadir Devlet, Rusya Türklerinin Milli Mücadele Tarihi 1905-1917
Kurt Okay, Başkomutan Enver Paşa
Tekin Erer, Enver Paşa’nın Türkistan Kurtuluş Savaşı
Kazım Karabekir, İstiklal Harbimizde Enver Paşa ve İttihat ve Terakki Erkanı
Taylan Sorgun, İttihat ve Terakki’den Cumhuriyet’e Bitmeyen Savaş
Ahat Andican, Cedidizmden Bağımsızlığa Hariçte Türkistan Mücadelesi

*Bu çalışmanın tüm hakları, İlyas Kara’ya aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com