Tarihsel Süreç Ve Müslüman-Hristiyan İlişkileri

Tarihte Müslüman-Hıristiyan münasebetleri İslam‟ın gelişiyle başlamaktadır. İslam geldiğinde Hıristiyanlık altı asrını tamamlamış, Roma İmparatorluğu ile Mısır ve Habeşistan topraklarına yayılmış bulunuyordu. Arabistan yarımadasında da Hıristiyanlar vardı. Müslümanlar onlarla ilk defa Mekke‟de karşılaşmışlardı. Sayıları çok az olan Mekke Hıristiyanlarını köleler, çeşitli el sanatlarıyla geçimlerini sağlayan Bizanslılar ve özellikle Habeşistanlılar teşkil ediyordu. O dönemde Hıristiyanlar, merkezi Arabistan‟dan çok yarım adanın güney ve kuzey bölgelerinde yaşıyorlardı.
Hıristiyanlar İslamiyet ile ilk karşılaştıklarında onu Hıristiyanlık içinde ayrılıkçı bir hareket olarak görmüşlerdi. Fakat daha yakından tanıdıkça farklı bir din ve inanç sistemi olduğunu anladılar ve büyük bir telaşa kapıldılar, bunun üzerine Hıristiyanlık içerisinde ayrılık yaratanlar, farklı görüşte olanlar bile İslamiyet‟e karşı birleşmeye ve Hıristiyanlığı savunmaya başladılar. Batı Hıristiyanları ise VIII. Yüzyılda İspanya‟nın IX. Yüzyılda Sicilya‟nın Müslümanlar tarafından fethedilmesi sırasında ilk defa bilgi ve kültür bakımından kendilerinden üstün olan Müslümanlarla karşılaştılar. Onlar gerek ilim gerekse askeri güç olarak kendilerinden üstün olan bu toplumu kendileri için büyük bir tehlike olarak görmeye başladılar.
Haçlı seferlerinden sonra da Müslümanlığı bütün Avrupa‟ya çarpıtılmış bir şekilde, kötü bir Müslüman imajı oluşturmayı amaçladılar. Onların İslam‟la ilgili iddia ve ispatları şu noktada toplanıyordu:
a) İslamiyet çok sayıda asılsız inanç içermekte ve gerçekler bile bile çarpıtılmaktaydı
b) İslam kılıçla yayılmış bir şiddet dinidir.
c) Muhammed şehvet düşkünü ve sahte bir din kurucusudur, o şeytanın bir temsilcisi ve oyuncağıdır.
İşte bu düşünce yapısı içerisinde kilise iktidarını koruma amaçlı düşündüğü bazı yaptırımları uygulamaya koymuştur. İslamiyet‟in hızlı yükselişi karşısında Papazlar bir takım önlemler alma kararı almıştır. Papazlardan bazıları ikna yoluyla Hıristiyanlaştırma metodunun uygulanmasını isterken, bir kısmı da zor kullanmak suretiyle bunun gerçekleşebileceği görüşünde idiler. Önce ikna yoluyla Hıristiyanlaştırma denendi fakat bu metotla kayda değer bir başarı sağlanmadığı için zorla Hıristiyanlaştırma metodu kullanıldı. Zorla Hıristiyanlaştırma metodunun fikir babası olan ve aynı zamanda Katolik kral ve kraliçeye müsteşarlık da yapan Tuleytula Piskoposu Francisco Ximenez de Cisneros 1498 senesinde Gırnata‟da faaliyete başladı. Halkın İslam‟la ilgili bilgi kaynaklarını kurtarmak için Arapça dini eserleri toplatarak yaktırdı. Hıristiyan olmayan Müslümanların cezası zincire vurulup zindana atılmak ve Hıristiyanlığa girdiğini söyleyinceye kadar işkence görmekti. Ziya Kazıcı‟nın “Müslüman Hıristiyan İlişkileri Tarihi” adlı eserinde yer verdiği Hıristiyan bir tarihçi olan Philip K.Hitti de bu konuda şunları söylemektedir :
“Katolik majesteleri Ferdinand ve İsabella Müslümanların tabi tutuldukları teslim şartlarına bağlı kalmada başarı gösteremediler. Kraliçenin özel günah çıkarma papazı Kardinal Francisco Ximenes de Cisneros‟un komtası altında tertiplenen ve geride kalan Müslümanların kılıç ve zor kullanmak suretiyle irtidad ettirilip Hıristiyan dinine sokulmaları maksadına matuf bir askeri harekât 1499 yılında başlatıldı. Bu kardinalin ilk işi İslami konularda kaleme almış el yazması kitapları toplatıp yaktırmak suretiyle piyasadaki dolaşımını durdurmak olmuştur. Şimdi artık Granada (Gırnata) şehri Arapça yazılmış bu kitapların yığınlar halinde yakılmasından oluşan “şenlik ateşi”ne sahne oluyordu. Engizisyon adı verilen işkence ve zulüm hareketleri müessesevi bir hale getirilmiş ve yoğun bir biçimde devamlı işler halde tutuluyordu.
Bu ve benzeri uygulamalar karşısında Gırnata Müslümanlarının tepkileri çok sert oldu. 1499 senesinde Beyyazin Mahallesi halkı ayaklandı. Üç gün sonra bastırılan bu ayaklanmaya katılanlar, topluca vaftiz olmayı kabul etmeleri koşuluyla bağışlandılar. 1500 senesinde Buşurrat halkı 1501 de ise Meriyyeliler Hıristiyanlaştırma faaliyetlerine karşı isyan ettiler. Ancak kanla bastırılan bu isyanların sonucu da Beyyazin‟inkinden farklı olmadı. Yani Müslüman halk Hıristiyan olmayı kabullenmek koşuluyla canlarını kurtarabildiler. Bu arada pek çok Müslüman erkek ve kadın esir diye köle pazarlarında satışa çıkarıldılar.
Bir zamanlar biraz tolerans ve hürriyet diye Roma makamlarına yalvaran, kendisi devlet dini olunca da başka dinler bir tarafa kendi içindeki farklı görüş ve düşüncelere bile tahammül edemeyerek engizisyon ile tehdit edilen kilise, Batı‟da devlet kademelerinden atılınca ve bekleneni veremediği için fertlerin gönüllerinden de çıkarıldı. Yapılan tarihi ve dini tenkitler karşısında zor duruma düştü. Düştüğü bu zor pozisyondan kurtulmak ve eski misyonunu tekrar elde edebilmek için tavır değiştirmeye başladı. Baştan beri “kilise dışında kurtuluş yoktur” parolasını benimseyen kilise II. Vatikan Konsili‟nin İslam‟ın değerlerini kısmen tasdik edişinden sonra ise, İslamiyet ve Hz. Muhammed ile ilgili olarak daha insaflı görüşler ifade edilmeye başlanmıştır.
Dönemin Müslüman tarihçilerinin “Franklar” kelimesiyle ifade ettikleri “Haçlılar” tabiri, doğuda ilk defa Osmanlılar tarafından Fransızca “Croisades” kelimesinin karşılığı olarak “Ehl-i Salib” Araplar tarafından da “Salibiyyun” şeklinde kullanılmaya başlanmıştır. Bu seferlere katılanlar, elbiselerinin üstünde haç işareti taşıdıkları için bu ad verilmiştir. 1096 yılında başlayan Haçlı seferleri, 1291‟de Latin Hıristiyanların doğuda son merkezleri olan Akadan çıkarılmalarına kadar süren yaklaşık iki yüzyıllık bir dönemi kapsar. Bu dönem içerisinde dokuz büyük sefer yapılmış, bu seferler arasında bazı küçük girişimlerde olmuştur. Daha sonra Müslüman Türk dünyasına karşı yapılan bütün savaşlar da Haçlı Seferleri olarak değerlendirilmiştir. Hatta bunu Batılıların kendisi dahi kabul etmiştir.

Haçlı harekâtının ortaya çıkış sebebi, bu konuda araştırma yapan ilim adamlarını en çok meşgul eden konuların başında gelmektedir. Bu hareketi doğrudan sebeplerin çeşitliliği üzerinde durulmasına rağmen Batı dünyası Haçlı seferlerinin asıl etkeninin dini unsur olduğu kanaatindedir. Ancak daha öncede bahsettiğim gibi “asıl unsur” yada “gerçek neden” gibi kesin bir ifade kullanmak yanlıştır, sadece bunlardan biri kılıf olarak gösterilmekte yada daha fazla ön plana çıkarılmaktadır. Çünkü bu hareketin içerisinde dini faktör kadar iktisadi nedenlerde söz konusudur ve bunu görmezden gelemeyiz.
Mesele yalnız kendilerini ve varlıklarını fikri ve inanışlarını koruma zorunluluğu dışında, bütün bu değerlerle beraber, ekonomik ve ticari hayatlarının da Osmanlı İmparatorluğu ile anlaşmaya bağlı olduğunu idrak ettiler. O halde kendilerine hayat sahası açabilmeleri lazım geliyordu. Bunun içinde kendilerini saran bu gücün bertaraf edilmesi hükmüne vardılar. Hedefe varabilmek için inançlarının emrettiği mukaddes Kudüs davasından geçici olarak vazgeçtiler. Mücadelenin asıl hedefi olarak İslamiyet‟in yayılması ve savunmasında en önemli rolü oynayan Osmanlı İmparatorluğu‟nu yıkmak, içtimai nizamını bozmak, ekonomik hayatını felce uğratmak için yeni hedefli cephe açtılar.
Dünyaya hâkim olma politikasını güden devletler her devirde öncelikle Orta-Doğu „ya sahip olmak gerektiği şuuruna varmışlardır. Bu coğrafyaya tek basına sahip olmak isteyen her bir batılı devlet bu uğurda çok taktik ve strateji geliştirerek hegemonyacı bir politika izlemiş ve aralarında kıyasıya bir hummalı mücadeleye tutuşmuşlardır. Bu arada şuna işaret edelim ki, Karanlık Ortaçağ Avrupa toplumunu bu seferlere zorlayan unsurların, en az dini faktör kadar, aslında siyasi, sosyal ve ekonomik olduğu da belirtilmektedir. Batılılarca öne sürülen dini motifin sadece itici bir güç olduğu belirtilmektedir. Çünkü Haçlı seferleri düşüncesinin ortaya atıldığı sırada Avrupa‟da yıllardan beri süre gelen açlık, yoksulluk ve toprak azlığı gibi sıkıntıların doğurduğu kargaşaların yanında ücretli askerlik anlayışı ve kolonizatör bir taşma hareketi de başlamış bulunuyordu. Avrupa toplumu üzerinde en büyük etkiye sahip bulunan kilise, hem düzenin bozukluğuna çare arıyor hem de gittikçe artan gücünü Doğu‟ya hakim olmak için kullanmak istiyordu. Bu hareketin başlamasına öncülük eden kilisenin Doğu‟ya yapılacak bir seferin sağlayacağı faydaları topluma yayarken dini motifi ön plana çıkarması normaldi. Haçlı seferlerine katılanlara günahlarının affını ve uhrevi mükâfat vaat eden kilise, siyasi amacını gerçekleştirmek için dini motiflerden faydalanmıştır.
“Kutsal toprakları kurtarma” sloganı, Haçlı seferlerinin hedefini açıklamaktan ziyade kamufle etme maksadıyla kullanılmıştır. Zira bu seferlerin hedefi olarak gösterilen Kudüs, Hz. Ömer tarafından fethedildiği 638 yılından beri Müslümanların hâkimiyetinde idi. Batı Hıristiyanları bu duruma en küçük bir reaksiyon göstermemiş, Bizans ise durumu kabullenmişti. Ancak IX. Yüzyılın sonuna doğru Batı toplumunda meydana gelen uygun ortam sayesinde Avrupa harekete geçme fırsatını yakaladığına, yüzyıllardan beri bütün Akdeniz çevresine hakim bulunan Müslümanların gücünü kırabileceğine ve özellikle yarım asırdan beri Anadolu‟ya yerleşmekte olan Türkleri söküp atarak bu topraklara sahip olabileceğine inanıyordu. Gerçekten de 1096 yılında başlayan ilk Haçlı seferinin orduları daha Kudüs‟e ulaşmadan ve ulaşacağı da henüz belli değilken Avrupalıların önce Urfa‟da ardından Antakya‟da Haçlı devletleri kurmaları onların bu maksatlarını açıkça ortaya koymuştur.
O sırada kilise en kudretli zamanını yaşıyordu. Muazzam bir servete sahipti, 1000 Senesinin dehşeti, kilisenin servetini büsbütün arttırmıştı. Bu tarihin yaklaşması ve halkın bu yılın kıyamet yılı olacağına dair batıl inancı, başarıyla istismar edilerek dindar halk dehşete kapılıyordu. İçlerinden pek çoğu bütün servetlerini kiliseye bağışlıyorlardı. Korkulan günün kazasız, belasız atlatılmasından sonra ise, bunun ruhbanın duaları sayesinde mümkün olabildiği rivayeti etrafa yaydırılıyordu. Bu yüzden de zenginler kiliseye terk ettikleri servetlerini geri isteyemiyorlardı. Öteden beri olduğu gibi, kiliseye karsı itaatli bir davranış içinde hayatlarını sürdürmeye devam ediyorlardı.
Görüldüğü gibi Haçlı seferleri kilisenin teşviki, tahriki ve idaresi altında başladı. Kilisenin bu dini seferden elde etmek istediği, elde etmeyi düşündüğü siyasi menfaatler vardı. Kilise nasıl Roma devrinin sonlarında hür, liberal düşünce ve felsefesinin Hıristiyanlık inançlarını sarsmasından ürkerek buna karşı tedbir aldıysa, şimdi de Arap ve Türklerin Batı‟ya doğru yayılmalarıyla beraberlerinde getirmekte oldukları Yunan-İran medeniyeti fikriyatını Hıristiyan akidesini zedelemesine, sarsmasına imkân vermemek tasavvufundaydı.

Duruma farklı bir pencereden bakacak olursak şunu da göreceğiz ki, Türklerin İslamiyet‟i seçmeleri yalnızca Türk tarihi için değil, dünya tarihi ve İslam tarihi içinde çok önemli bir olaydır. Hatta yeni bir çağ açılmasına neden olacak büyüklükte önem arz etmektedir. Türkler İslamiyet‟i değil de Hıristiyanlığı seçmiş olsalardı şuan dünya siyasi tarihi ve de İslamiyet çok farklı bir halde olabilirdi. Eğer İslam alemine canlı, taze, kudretli yeni bir unsur yani Türkler dahil olup, savaş siyaset ve idare işlerini ellerine almamış olsa idiler, büyük bir ihtimalle İslam‟ın güney kolu gibi şark ve kuzey istila kolu da daha süratli bir geri çekilmeye mecbur kalırdı. Hatta Afrika‟nın kuzeyinde, ta Cezayir‟den itibaren Hristiyanların istila ve saldırılarına direnç ve müdafaayı düzenleyerek bu uzak memleketi idare edenler bile İslam tarihinin Türk devresinde Türkler olmuştur.
Miladi IX. Yüzyıl sonlarına doğru yani İslam aleminin gerçekleştiği tarihi devreye yakın zamanda Abbasi hilafeti memleketi bir sürü derebeyliklere, tevaif-i mülke paylaştırılmıştı. O sırada Bizanslılar Anadolu‟daki İslam fetihlerini durdurmuşlar; hatta, bu fetihleri ve İslam istila ordularını Anadolu‟dan, Kilikya‟dan geri çekilmeye, ta Fırat‟a ve Dicle‟ye kadar geri dönmeye mecbur etmişlerdi. Hatta Bizanslılar bu arada Suriye‟ye dahi girmişlerdir. Kuzey ve şark kolunu daha ziyade geri çekilmekten kurtaran taze Türk imdat kuvvetlerinin İslam aleminin başına geçmiş olmasıdır. Türklerin İslam alemine girmesinden, yani III. Hicret yüzyılından itibaren Şark meselesinin İslamiyet bakımından en önemli unsuru Türkler olmuştur.
Şark Meselesinde İslam‟ı savunma vazifesini Türkler üstlerine almışlardır. Denilebilir ki III. Yüzyıldan başlamak üzere Şark meselesi bir Türk-Hıristiyan meselesidir. Hakikaten Rum kayzerliği (Bizans) aleyhine savaşa giden halifelerinin ordularına kumandan ve erlerinden ekserisi Türk cengâveri idi. Çok eski ve köhne bir medeniyetin sahibi olan İranlılar, cenk ve kavgadan uzaklaşarak fikri hareketler ve ticaretle meşgul oluyorlardı. Sami ırktan olan Araplar ise beklenmeyen ilk gelişmeleri ile kazandıkları servet ve refahtan istifade etmeyi savaş ve mücadeleye tercih ediyorlardı.
Sanatı askerlik olan Türklere gelince, o, savaşlardan ve kavgadan hiç bıkmıyordu. Askerliği sayesinde Türk, İslam aleminin beyi ve hanı olmakta gecikmedi. Türk ırkının bu yaratılıştan gelen özellikleri hemen bütün dost-düşman Avrupalı tarihçilerce teslim edilmektedir. Deriyo bu hususta şunları söylemekte : “Abbasi halifelerinin Türklerden ordular kurması büyük neticelerin doğmasına sebep teşkil etti. Zira Araplar her işlerini Türklere bırakarak Arabistanlarına çekildiler. Ve İslam dinini çarçabuk kabul etmiş olan bu yeni Türkler, zamanımıza kadar Yakın Şark‟ta İslam‟ın müthiş temsilcisi oldular”.
İşaret ettiğimiz bu olaylar zincirinin devamına bakılacak olursa, Türklerin din değiştirerek İslam alemine girdikleri ve İslamiyet‟i kabul ettikleri İslam aleminde mevki ve önemlerini artırarak İslam aleminin lideri olma konumuna yerleştiler. Batı için Şark Meselesinin önemli dönüm noktalarından biri de İstanbul‟un Sultan Mehmet II tarafından fethidir. Bizans her ne kadar İstanbul‟dan ibaretse de Batı için Hıristiyanlığın Doğu‟daki kalesiydi. Şehrin düşmesi Hıristiyanlar arasında tam bir şok etkisi yarattı. İstanbul‟un fethi sonrasında Batı, içinde birleşme fikri ön plana çıktı ama bir Haçlı Seferi düzenlenmedi. 1456‟da Belgrad‟ın kuşatılmasında Fatih‟in başarısız olması Batı‟da büyük bir heyecan yarattı ancak devamı gelmedi. Belgrat‟tan sonra Osmanlılar Batı için durdurulamaz bir tehlike haline geldiler. Fatih‟in 1481‟de ölümü İtalya‟yı kurtardı. Kiliselerde sultanın ölüm haberi üzerine şükür duaları edildi, çanlar çalındı.
Osmanlı İmparatorluğu II.Bayazıd ve Yavuz dönemlerinde daha çok iç mücadeleler ve Doğudan gelen tehditlerle mücadele ettiği için Batı, Türk tehlikesi ile doğrudan yüz yüze gelmedi. Fakat Yavuz Sultan Selim‟in Mısır‟ı fethi ve Arabistan yarım adasına hâkim olmasıyla Batı, Doğu Akdeniz‟e hâkim olan ve önemli ticaret yollarını elinde bulunduran, Osmanlı İmparatorluğu ile mücadele etmek zorundaydı.
Kanuni Sultan Süleyman zamanı ise Batı için Doğu‟nun gerçek bir mesele olduğu bir dönemdi. Artık bırakın Haçlı Seferini telaffuz etmeyi tehlike Orta Avrupa‟ya, kapılarına kadar gelmişti. Avrupa‟nın korkulu rüyası olan Osmanlılar Haçlı donanması karşısında 1571‟de İne bahtı deniz muharebesinde büyük bir mağlubiyet aldılar. Bu muharebe Avrupalılara Türklerin yenilmez olmadığını göstermişti. Avrupa, XVI. Yüzyıldan itibaren kendi içinde köklü bir değişim süreci yaşadı. Bunun etkileri ancak XVII. Yüzyılın sonu ve XVIII. Yüzyılın başlarında kendini hissettirdi. Bu değişim Şark Meselesine farklı bir boyut kazandırdı. 1683‟teki İkinci Viyana bozgunu Şark Meselesinin artık Batı için korkunun verdiği çaresizlikle ürpererek beklediği bir tehdit olmaktan çıktığını gösteriyordu. 1699‟da imzalanan Karlofça anlaşmasıyla tarihin en büyük toprak kayıplarını verdi. Bu gelişmeler ve Karlofça anlaşması Osmanlı İmparatorluğu‟nun mutlak manada çöküşünü ifade etmese de Batı‟yı tehdit edecek bir güç olmaktan çıktığını gösteriyordu.

Hristiyanlar Osmanlı’yı Avrupa’dan atmak için neredeyse 16. yüzyılın sonuna kadar beklediler. Bu yüzyılla beraber toprak kaybeden Türklerden öçlerini hem de çok kanlı bir biçimde aldılar. Şark Meselesinin başlangıcında Avrupalıların amacı Türkleri batıya sokmamak iken, daha sonra bu, Türkleri Avrupa’dan çıkarmak şekline dönmüştü. Bunun için de çeşitli stratejiler geliştirdiler. Evvela Osmanlı Türkiye‟sindeki Türk olmayanlarla işbirliği yaparak, Türkleri zor duruma düşürmeyi hedeflediler. Bu işte başrolü Rusya oynamakla beraber diğer Avrupa devletleri de ona yardımcı oldular. Önce Osmanlı sınırlar içindeki gayr-ı Müslim ve gayr-ı Türk tebaanın bağımsızlığı sağlanacak, daha sonra Arap kıtası vasıtasıyla Türkler kıskaç altına alınacaktı. Zaten kuzeyden ve doğudan Ruslar, Türkiye’yi çoktan kuşatmışlardı. Bu düşünceleri de gerçekleştikten sonra Türklerin kafasına öldürücü darbe vurulabilir, İstanbul ve Kudüs kurtarılabilir, Türkler geldikleri yere yollanabilirdi. Ancak Osmanlı Devleti’nin bulunduğu mevki o kadar mühimdi ki, Avrupalıların hiçbiri diğerinin kendisinden fazla bir şey koparmasına göz yumacak gibi değillerdi. Bu sebepten Şark Meselesinin bir dönemini teşkil eden, Avrupa’da “Hasta Adam” olarak görülen Osmanlı bir müddet daha yaşatıldı. Bunun için I. Dünya Savaşına kadar ülkeler bekledi.
Osmanlı‟nın iç işlerine karışma ve söz sahibi olma durumu Batı tarafından hızla uygulamaya koyulmaya başlanmıştır. Fransa, Avusturya, ve Rusya çeşitli mezheplere mensup Hıristiyan tebaa arasında Müslümanlarla Hıristiyanlar arasındaki bir takım olayları da istismar etmek suretiyle “himaye” adı altında Osmanlı Devleti‟nin iç işlerine müdahale etmek imkânı bulmuşlardır. Din ve mezhep meselelerini istismar eden misyoner faaliyetlere İngilizler de katılmakta gecikmedi. 1840 yılında Kudüs‟te bir Protestan kilisesinin inşası için izin alan İngiltere kısa sürede bu mabedin hizmete açılmasını sağladı (1842). Daha sonra İngiltere İstanbul‟daki büyükelçisinin girişimleri sonucu Osmanlı Payitahtında bir “ Protestan cemaati idare Heyeti”nin kurulmasına (1864) muvaffak oldu. Bu cemaati İngiltere‟nin İstanbul‟daki elçisi himayesine aldığı gibi her türlü maddi ve manevi destekten de geri kalmadı. Bu cemaat daha sonra 1850 yılında bir fermanla “Ermeni Protestan milleti” olarak Osmanlı yönetimi tarafından kabul edilecektir. İngiltere‟nin bu faaliyetlerinin hemen arkasından ABD ve Almanya‟da devreye girerek İngiliz konsolosluklarının yardımları sayesinde Osmanlı topraklarına gönderdikleri Protestan misyonerler ile İmparatorlukta “Protestanlık” propagandasına yardımcı olmuşlardır. Özellikle Amerika‟da Türk düşmanlığı doğrultusundaki Ermeni propagandasının en büyük gücünü Amerikan misyonerleri ve Amerikan Protestan Kilisesi teşkil etmiştir. Anadolu‟da ilk Amerikan misyoner merkezi Harput‟ta 1852 tarihinde kurulmuş, 1859 yılında ise aynı yerde Amerikan misyoner koleji olup, amaç olarak da bölgede hizmet verebilecek Ermeni Protestan papazı yetiştirmeği hedeflemekteydi.
Kapitülasyonların daha sonraki yıllarda “Himaye” sistemine zemin hazırlaması sonucu olarak Osmanlı tebaası azınlıklar bir yandan Türk topraklarında varlıklarını devam ettirirken, bir yandan da kendilerine Batılı devletleri hami olarak görmüşler, çökmekte olan Osmanlı İmparatorluğu enkazı altında kalmamak için kendi gelecekleri ile ilgili olarak “Himaye” sistemini bir garanti olarak görmeye başlamışlardı. Batılı devletler Ortadoğu‟daki çıkarları için yakın geçmişte ezdikleri Yahudileri teşkilatlandırmaya ve şark meselesinin bir parçası olarak “ Siyonizm” meselesini kışkırtmaya başlamışlardır. Bu politika Arap dünyasının I.Dünya savaşı yıllarında Türk Devleti‟ne isyan etmelerine Ortadoğu‟daki Türk şemsiyesinin ortadan kalkmasına ve neticede II.Dünya savaşı sonrasında, Filistin toprakları üzerinde bugünkü Batı emperyalizminin Ortadoğu‟daki dayanaklarından birisi olan İsrail Devleti‟nin kurulmasına kadar uzamıştır.
Yararlanılan Kaynaklar
Sedat Bilinir, Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın Şark Meselesindeki Yeri
Erhan Afyoncu, Sorularla Osmanlı İmparatorluğu
Abdülhalük Çay, Her Yönüyle Kürt Dosyası
Kazıcı Ziya, Müslüman Hıristiyan İlişkileri Tarihi
Topçubaşı Arslan, Batı ve Şark Meselesi
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Sedat Bilinir’e aittir.
Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Ömer Burak Karatay

Uzun zamandır bildiklerini siz değerli kullanıcılarımıza aktarmaktan mutluluk duyan, araştırıp öğrendikçe bu siteye yazıp diğer insanların da bilgilenmelerini sağlamaktan zevk alan bir yönetici ve yazar. Ekonomi alanındaki gelişmeler / bilgilendirici metinler için www.ekodemi.com'a davetlisiniz. Bizlere her türlü fikir, istek ve şikayetlerinizi admin@kenandabirkuyu.com üzerinden; markalarınızı değerlendirmek ve binlerce tekil kullanıcıya reklamınızı yapmak için reklam@kenandabirkuyu.com adreslerinden benimle iletişime geçebilirsiniz.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı

Reklam Engelleyici Algılandı

Tek amacımız sizlere temiz bilgi sunmak, lütfen reklam engelleyicinizi kapatın.