Tarihsel Süreçte Bilimin Evrene Bakışı Ve Öne Çıkan Düşünceler

Bu çalışmada, evrenin konumuna ve başlangıcına dair bazı bilimsel gelişmelerden ve ilerlemelerden özet olarak bahsedilecektir. Bu bilimsel gelişmelere yer verilmesinin amacı felsefe tarihinde âlemin başlangıcı olduğuna ya da ezelî oluşuna dair düşüncelerin bugün evren hakkında elde edilen son bilimsel bilgilerle ne kadar örtüştüğünün ortaya konulmasıdır. Bu nedenle evrenin tarihi hakkındaki bilimsel gelişmelere özet olarak yer verilmesi uygun görülmüştür. Âlemin başlangıcı ve mahiyeti hakkında ortaya atılan düşüncelerin tarihi seyri İlkçağ filozoflarına kadar dayanmaktadır. Bundan 2500 yıl kadar önce âlemin neyden meydana geldiğine dair düşünceler var olsa ve bu arkhé tesbitleri farklılık arzetse de ilk sistematik düşünce Demokritos tarafından Atomculuk adıyla ortaya konulmuştur. Atomculuğa göre maddenin en küçük yapı taşı olan, bölünmeyen, ezelî ve ebedî olan atomlar, âlemdeki her şeyin temel dayanağıdır. Buna göre âlemdeki tüm değişmeler atomların birleşmesi ve dağılmasından ibarettir ve böylece ortaya mekanik ve nedensellik esasına dayalı bir evren anlayışı konulmuştur. Epikür ile gelişen Atomculuk düşüncesi materyalist felsefenin dayanağı olmuş, ancak zaman zaman Tanrı’nın varlığına da yer ayıracak şekilde İslam kelamcıları arasında da taraftarlar bulmuştur. Atomculuk fikri tarihsel süreçte 17. yüzyılda Newton mekaniğine kadar değişik formlara girerek varlığını devam ettirmiştir.
Bununla birlikte Newton’a kadar âlemle ilgili düşüncelerimizde en önemli etki sahibinin Aristo olduğunu söyleyebiliriz. Özellikle Ortaçağ’da Aristo düşüncesiİslam dünyasında düşünceye kaynaklık etmiş, Hıristiyan dünyasında ise Hıristiyan kelamı ile özdeşleştirilmiştir. Kilisenin Aristo düşüncesine dair birçok görüşü resmi görüş olarak ilan etmesi bu özdeşleşmeye önemli derecede katkı sağlamıştır. Aristo’nun evren modeli cennet ve cehennem için durağan yıldızlar küresinin ötesinde yer ayırdığından dolayı kilise tarafından kutsal kitaba uygun bir evren olarak benimsenmiştir. Ayrıca yer merkezli, heterojen, sınırlı sayıda gök cismine sahip olan evren, homojen, sınırsız sayıda gök cismine sahip ve ayrıcalığı kaldırılmış bir evrene göre kilisenin doktrinlerine daha uygundu. Daha sonra Batlamyus’un da desteklediği Aristo düşüncesi yer merkezli idi ve bu sistemde tüm gezegenlerle birlikte Güneş ve Ay, Dünya’nın etrafında dönmekteydi. Ortaçağ fizik düşüncesine hâkim olan bu görüş de zamanla sorgulanmaya başlanmıştır. 13. yüzyılda Aquinas’ın düşünceleriyle karşılaşan Aristo’nun kozmolojik görüşü, 4. Lateran Konsili’nde (1215) ve Florence Konsili’nde (1431) Tanrı’nın âlemi yoktan yarattığına dair görüşlerin benimsenmesiyle etkisini yitirecektir. Daha sonra Aquinas tarafından da savunulan âlemin ezelî olmadığı görüşü, Hıristiyan kelamının genel bir doktrini haline gelecektir. Batıda kozmoloji düşüncesi bilim dünyasındaki ilerlemelere paralel olarak deney ve hesaplamaların gelişmesi, teleskop gibi gözlem araçlarının keşfi, 16. yüzyılda protestan hareketleriyle birlikte kilisenin otoritesinin sarsılması ve kilisenin dogmalarının sorgulanabilir olduğu kanaatinin yaygınlaşmaya başlamasıyla 16. ve 17. yüzyılda köklü bir değişime uğramıştır.
16. yüzyılda Kopernik (1473-1543), Tycho (1546-1601), Kepler (1571-1630), Galileo (1564-1642) ve Newton (1642–1727), doğanın ne olduğuna, öğrendiklerimizin ve gözlemlerimizin nasıl analiz edilmesi gerektiğine dair çok önemli araştırmaların altına imza atmışlardır. Klasik evren tasavvurunun yıkılmasında ilk kıvılcım ise Batlamyus’un ve kilisenin Dünya merkezli evren anlayışını çürüten Kopernik’ten gelmiştir. 1514 yılında Kopernik tarafından Aristo’nun öne sürdüğünden daha basit bir model ileri sürülmüştür. Bu görüşe göre, Güneş durağan ve merkezde olmak üzere Dünya ve gezegenler onun çevresinde dairesel yörüngeler üzerinde dönmektedir. Kepler’in bugün bile geçerliğini koruyan geometrik modeli, Güneş sistemi içindeki gezegenlerin hareketlerini
kusursuz açıklıyordu, ama evrendeki bütün hareketleri ve en önemlisi hareketlerin nedenini açıklamaya yetmiyordu. Galileo modern anlamda ilk bilimsel çalışmayı başlatmış ve matematiksel düşünceyi kullanarak deneyler yapmıştır. 1609 yılında teleskopu ile Jüpiter üzerinde yaptığı gözlemler onu, Aristo ve Batlamyus’un düşündüğünün tersine, her şeyin Dünya etrafında dönmediği sonucuna ulaştırmıştır.
Newton ise 17. yüzyılda Kepler, Galileo ve Descartes’in çalışmaları ile bir sentez yapmıştır. Aristo fiziği Kopernik, Kepler ve Gelileo ile tekrara sorgulanmaya başlasa da Newton’un 1687 yılında ünlü eseri İlkeler (Principia) yayımlamasıyla birlikte temelden sarsılmıştır. Newton da Demokritos gibi her şeyin atomların hareketiyle açıklanabileceğine inanıyor, mekanik bir evren anlayışını savunuyordu. Newton’a göre evren önceden belirlenmiş yolda değiştirilmesi olanaksız olan zembereği kurulmuş bir saat gibidir. Ancak Demokritos’tan farklı olarak Newton, sistematiği içerisinde Tanrı’nın varlığından da bahseden teist bir bilim adamıydı. Newtoncu yeni Dünya’nın unsurları mutlak bir zaman ve mekân içerisinde hareket eden atom parçacıklarıydı. Tanrı en başta bu parçacıkları ve yasaları yaratmıştı. Böylece âlem çalışmaya başlayan bir saat gibi kusursuz bir şekilde işlemekteydi. Bazıları Newton’u 19. yüzyıl materyalizminin babası olarak görse de Newton Tanrı’nın bu kapalı mekanik sisteme müdahale edebileceğini savunmuştur. Evrenin varlığı, yasaların muhafazası ve Tanrı’nın evrensel yasaları araçsal sebep olarak kullanması gibi Tanrısal müdahalelerin determinist yasalar ihlal edilmeden de mümkün olduğu, birçok teist tarafından da savunulmuştur. Newton’a göre Güneş sisteminde aynı yönde, eliptik yörüngelerde hareket eden gezegenler ve özellikle de kuyruklu yıldızlar büyük bir matematikçi ve mekanikçiyi işaret etmektedir. Ancak ona göre Tanrı, evrendeki yasaları ortaya koyup bir kenara çekilmemiştir, hâlâ aktiftir ve evrene müdahale etmektedir. Ayrıca Newton’un yerçekimi teorisine göre bütün cisimler birbirini çekmektedir. Pekâlâ, neden her şey bir noktada birleşmemekte ve evren sabit durmaktadır? Newton’a göre bunun olmasını Tanrı engellemekte, devamlı olarak gök cisimlerini birbirinden uzakta tutmaktadır. Dolayısıyla Newton, yerçekiminin hem Tanrı’nın varlığını ispatladığını, hem de Tanrı’nın devamlı olarak evrende aktif olduğunu gösterdiğini düşünüyordu.

Böylece Aristo’nun kozmoloji düşüncesi temellerinden sarsılmıştı. Bunun neticesinde ise kendisinden ilham alan doğal teoloji taraftarları ve deizm taraftarları çıksa da Newton mekaniğinden güç alan en büyük grup, Laplace (1749-1827) ile birlikte materyalist felsefe olmuştur. Oysaki modern fizik ile birlikte Laplace’ın katı determinizmi aşılarak indirgemecilikten vazgeçilmiş Descartes’ın mekanik dünya görüşü terkedilmiş, kesin sonuç veren bilim yasaları yerini olasılıkların var olduğu yeni yasalara bırakmıştır.
Rölativite (İzafiyet) Teorisi
Einstein’ın İzafiyet Teorisi kozmoloji düşüncemizi şekillendiren bir diğer önemli bilimsel gelişme olmuştur. Einstein’ın iki iddiası vardır: Birincisi, evrenin homojen ve izotropik olduğudur ki böylece evren her yerden her yöne aynı şekilde görülmektedir. İkincisi ise evrenin kütlesel yoğunluğu ve uzay eğriliği sabit olan durağan bir model olduğudur. Einstein’ın geliştirdiği evren modeli durağandır; ancak Alexander Friedman (1888-1925) ve Georges Lemaître (1894-1966) tarafından geliştirilen yüksek yoğunluklu bir konumdan genişlemeye başlayan dinamik bir evren, sürekli genişleyen bir evren tasavvuru ortaya koymuştur. Hubble (1889-1953) ile geliştirilen kırmızıya kayma olayı da bunun bir sonucu olarak görülür. Einstein’ın ortaya koyduğu İzafiyet Teorisi ise zamanın da kendi zatında değişmez olmadığını tamamen olayları gözleyene bağlı olduğunu, zaman ve mekânın birbirinden ayrı iki varlık olarak düşünülemeyeceğini göstermiştir. O, kütlenin enerjiden başka bir şey olmadığını, klasik fiziğin ise Demokritos’tan beri var olduğuna inanılan parçalanamaz parçacıklar yani atomlardan meydana gelmek yerine enerji hüzmelerinden meydana geldiğini ortaya koymuştur. Zaman uzayıp genişleyebilmekte, uzay ise genişleyip daralabilmektedir. Herkes kendi hızına göre zamanını ayarlayabilmektedir. Zamanın herkes için her yerde aynı hızla geçtiği ve aynı olduğu varsayılırken bu teoriden sonra ise birbirlerine göre hareket halinde olan iki kişi için zamanın değişik hızda aktığı iddia edilmeye başlanmıştır. Örneğin, farklı hızlarda hareket eden farklı iki gözlemci aynı olayı değişik olarak farklı zamanlarda algılayacaklardır. Newton’un devinim yasaları uzayda mutlak konum düşüncesine bir darbe vururken, Einstein’ın İzafiyet Teorisi ise mutlak zaman kavramına ağır bir darbe vurmuştur. Bu gelişmeler evrene dair görüşleri kökten etkilemiş, temelinde değişmeyen, var olan ve var olmayı sürdürecek olan evren görüşü yerini dinamik, geçmişte sonlu bir zaman önce başlamış, gelecekte de bir süre sonra bitebilecek, genişleyen bir evren modeline bırakmıştır.
İzafiyet Teorisi’nin yaygın anlayışlarımızda önemli derecede etkili olduğu şeylerden birincisi, çok hızlı hareket eden nesnelerin hareketinin matematiksel açıklamasını yapmakla birlikte kütlenin hızla beraber arttığı ve madde ile enerjinin birbirlerine dönüşebileceklerine dair iddialarda bulunulmasıdır. İzafiyet Teorisi’nin klasik düşüncemize ikinci büyük etkisi ise uzay-zamanın, kütlesel çekim gücünün de etkisiyle düz olmadığını, bununla birlikte kütle ve enerjinin dağılımından dolayı eğri olduğunun ortaya koyulmasıdır. Bir diğer husus ise Aristo ve Newton’un fiziklerinde mutlak ve kendi içinde olaylardan etkilenmeyen bağımsız zaman kavramı bu teoriye hız ve kütlesel çekimden etkilenen elastik zaman kavramı ile yer değiştirmiş olduğudur. Ayrıca bu teorinin formülleri sayesinde Büyük Patlama Teorisi (Big Bang) ortaya çıkmış ve teistlerin birçoğunun iddiası olan evrenin bir başlangıcının olması konusu böylece düşünce dünyamızdaki yerini sağlamlaştırmıştır. Evrenle birlikte elbette zaman da bir an’dan sonra başlamış ve böylece Tanrı’nın hiçbir şekilde zamanla ilişkilendirilemeyeceği düşüncesi güçlenmiştir. Ayrıca zaman ve mekânın izâfiliği, bize bahsedilen sürenin başka bir boyutta aynı büyüklüğü ifade etmediğini ortaya çıkarmıştır.
Genişleyen Evren
Genişleyen Evren modelini ilk defa Alexander Friedman ortaya atmıştır. Işık, hangi kaynaktan çıktıysa o ışığın tayfındaki bir takım dalga boylarının emilmesinden dolayı bir çeşit kimlik görevi görür ve böylece ışığın kaynağında hangi elementlerin olduğu bilinebilir. Fizikçi Christian Doppler’in (1803-1853) bulduğu şey, belli bir dalga boyunda ses dalgası yayan bir cisim bizden uzaklaşıyorsa, ses dalgasının boyu büyüyor; bize yaklaşıyorsa ses dalgasının boyunun küçülüyor olduğudur. 1929 yılında ise Hubble, ‘Hubble Yasası’ yani kırmızıya kayma yasası ile gözlemledikleri yıldızların büyük bir kısmının ışığının birbirlerinden uzaklaştıkça kırmızıya kaydığını ve bunun o yıldızın uzaklığı ile doğru orantılı olduğunu tespit etmiştir. Bu da uzak yıldızların yakın yıldızlara oranla daha yüksek bir hızla bizden uzaklaştıklarını anlatmaktadır. Ve bu uzaklaşma realitesi, evrenin genişlediğine dair apaçık bir delil sayılabilecektir. Bu, genişleyen bir balon örneği ile anlatılır. Balonun üzerine konulan siyah noktalar galaksiler, noktalar arasında yer alan boşluk ise galaksiler arasındaki boşluk olarak tanımlanabilir. Galaksilerin arası sürekli açılırken galaksilerin kendisi genişlememektedir. Aynı şekilde üzerinde fındıklar bulunan bir fındıklı kek örneği de verilebilir. Kek piştikçe kabarmakta, fındıkların arası açılmakta ancak fındıklar büyümemektedir. Evrenin çekimsel düzenlemesi şaşırtıcı olarak tekdüze ve düzenlidir. Ayrıca kozmik arka fon ışınının dikkatli ölçümleri bütün kıyılardan eşit derecede bir akış olduğunu ortaya koymaktadır. Bu da göstermektedir ki Büyük Patlama (Big Bang) rastgele bir olay olmuş olsaydı, böyle olağanüstü tek biçimlilik hemen hemen imkânsız olacaktır.

Genişleyen evren modelleri araştırılmaya başlandıktan sonra da farklı formları ortaya çıkmış ve bu genişleyen evrene farklı sona erme (kıyamet) senaryoları geliştirilmiştir. Friedman’ın evrenin genişlemesi modellerinden birincisi yıldız kümeleri arasındaki çekim kuvvetinin genişlemeyi sonunda durdurmaya yetecek kadar yavaşlatmasıdır. Bu modele göre, yıldız kümeleri bir noktadan sonra birbirlerine doğru hareket etmeye başlar ve evren büzülür. Evrenin şimdiki hacmi binde bire küçüldüğü zaman Dünya sessizliğe bürünecektir. Evren, farkedilir bir biçimde kontrol edilemeyen bir içeri çöküşte toplayıcı çekimin kozmik küçülmeye döndüğü gibi dakikalar saniyeler sonra mikrosaniyeler içinde büzülecek ve buna Büyük Çatırtı (Big Crunch) denecektir. Böylece uzay kendi üzerine kapanacaktır. Bu modele göre, eğer uzay kendi içine kapanacaksa, onun sonlu boyutta olduğu söylenebilir. Friedman’ın ikinci modelinde genişleme o kadar hızlı olmaktadır ki çekim kuvveti onu biraz yavaşlatsa da asla durduramayacaktır. Bu modelde uzay daha değişik bir biçimde bir semer gibi bükülür ve bu durumda evren sonsuzdur. Evrenin genişlemesiyle ilgili üçüncü modelde ise yıldızlar arasındaki uzaklık sıfırdan başlamakta ve daha kararlı bir hızla devam etmektedir. Nihâî olarak ise evren, büzülmeye ancak yetecek kadar bir hızla genişlemekte ve yine karşımıza sonsuz bir evren modeli çıkmaktadır. Bu modellerden hangisinin geçerli olacağı ise evrenin şimdiki hızını ve ortalama yoğunluğunu bilmemiz neticesinde ortaya çıkacaktır. Eğer yoğunluk, genişleme hızı ile hesaplanan bir kriterin altındaysa, o zaman çekim kuvveti genişlemeyi durdurmak için yetersiz kalacak; ancak çekim kuvvetinin üstündeyse, o zaman evrenin genişlemesini durdurup çökmesine neden olacaktır. Tüm evrenin yoğunluğu bilinemediğinden dolayı, nasıl bir akıbete uğrayacağı hesaplanamamaktadır. Elimizdeki veriler ışığında bilebildiğimiz tek şey ise evrenin genişlemekte olduğudur.
Kuantum Teorisi
Modern fiziğin en önemli unsurlarından birisi kuantum fiziğidir. Max Planck’ın (1858-1947) 1900 yılında kara cisim radyasyonu üzerine çalışırken bulduğu kuanta adındaki küçük parçacıklardan bahsetmesi Kuantum Teorisi’nde ilk adım olmuştur. Bu formüle göre ışık enerjisinin dalga paketleri halinde aktarıldığı ortaya çıkmakta ve ışığın bu kesintili yapısı klasik fiziğin temel bir esası olan doğanın sürekliliğine zarar vermektedir. Böylece Latince ‘nature non facit saltus’ yani ‘doğa asla sıçramaz’ vecizesi geçerliliğini yitirmekteydi. Bununla birlikte kütlenin enerjinin farklı bir biçimi olduğu ortaya çıkmış ve kütle artık adeta donmuş bir enerji olarak kabul edilmeye başlanmıştır. Madde, bir enerji patlamasında ortadan kaybolabilmekte ve buna karşılık yeterince enerji bir merkezde toplanacak olursa, ortaya madde çıkabilecektir. Kuantum Teorisi’nde ikinci önemli adım ise 1905 yılında Einstein tarafından atılmıştır. Einstein, Planck’ın çalışmalarından yola çıkılarak fotoelektrik etki diye bilinen ışıktaki enerjinin kuanta ve foton denilen sistemler tarafından taşındığını ileri sürmüştür. Birçok bilim adamının katkılarıyla ortaya çıkan Kuantum Teorisi’ne Einstein’ın da büyük katkıları olmasına rağmen, kendisi Kuantum Teorisi’ni nesnel gerçeklik kavramlarıyla çelişmesi, âni ve plansız sonuçlar ortaya çıkarması yönüyle sağduyuya aykırı bulmuş ve geçici nitelikte bir teori olduğunu savunmuştur. Daha önce Newton da ışığın yayılma keyfiyeti hakkında söz söylemiş, Maxwell (1831- 1879) ve Hertz (1887-1975) gibi bilim adamları ışığın parçacıklardan oluştuğunu ve dalga şeklinde yayıldığını iddia etmişlerdi. Ancak bilimsel ilerlemeler, ışığın birbirleriyle çok zıt olan hem parçacık hem de dalga şeklinde yayılabildiğini
gösteriyordu. Bu durumu ortaya koyan en önemli deneylerden biri ise çift yarık deneyidir. Bu deneye göre elektronlar, bazen tanecik gibi bazen de dalga gibi davranmaktadır.
Modern fiziğin makro âlemle ilgili en önemli teorisi İzafiyet Teorisi iken mikro âlemle ilgili en önemli teorisi ise Kuantum Teorisi’dir. Kuantum Teorisi sayesinde deterministik dünya görüşü sarsılmış, yerine elde bulunan verilerden geleceğin kestirilemediği indeterministik bir görüş ortaya çıkmıştır. Aristo’nun ortaya koyduğu ve neredeyse bin yıldır itibar edilen Ayüstü-Ayaltı âlem ayrımı ve buna bağlı olarak her iki farklı alanda farklı yasaların geçerli olduğu düşüncesi, Newton’un geliştirdiği formüllerle geçerliliğini yitirmiş ve âlem hakkında bütüncül ve deterministik bir görüş benimsenmiştir. Newton yasalarından sonra evrenin mekanik bir sistemle çalıştığı görüşü üzerine sistemli bir şekilde determinizmi ilk defa dile getiren Laplace olmuştur. Onun iddiası, evrende bütün parçacıkların konum ve hızları bir anda bütün ayrıntılarıyla bilinebilirse, geçmiş ve geleceğe dair her şeyin bilinebileceği şeklindedir. Ancak bugün geldiğimiz nokta, atomun yapısını açıklamak için, atom altı parçacıkların hareketlerinin belirlenmesinin, bu parçacıklara determinizm ilkesini uygulayabilmek için ise belli bir andaki konumlarının, hızlarının ve yönlerinin bilinmesinin gerekliliğidir. 1925 yılında Heisenberg’in (1901-1976) matriks mekaniği ve 1926 yılında Schrödinger’in (1887-1961) dalga mekaniği, Kuantum Teorisi’nin bugün bilinen şekliyle ilk defa ortaya çıkmasına yol açmıştır. Heisenberg’in belirsizlik ilkesine göre atom seviyesinde parçacıkların konum ve hızlarını aynı anda hesaplamamız imkânsızdır. Bu ilkeye göre atomların konumunu ne kadar doğru belirlemeye çalışırsak hızı o derece belirsizleşir, hızını ne derece doğru belirlemeye çalışırsak konumu o derece belirsizleşir. Heisenberg’in ortaya koyduğu belirsizliğin anlamı, aslında var olan bir potansiyelin gelecekte nasıl davranacağının tam olarak önceden kestirilememesidir. Bu da elbette mekanik evren anlayışını oldukça yaralamaktadır. Bu bilinmezliğe çözüm olarak ise ‘olasılık’ kavramı kullanılmış, parçacıkların hızları ya da konumları belli olasılıklarla belirlenmiştir. Einstein ise bu görüşe karşı çıkıp ‘Tanrı zar atmaz!’ diyerek evrende ihtimal hesapları yapılamayacağını iddia etmiştir.

Ancak atomların konum ve hızlarına dair bu bilinmezlik farklı nedenlerden kaynaklanıyor olabilir. Bu bilinmezlik ya cehaletimizden ya deneysel ve kavramsal sınırlılıklarımızdan ya da gerçekte ontolojik bir indeterminizmden kaynaklanmış olabilir. Cehaletimizden kaynaklandığını iddia edenler, Einstein’ın ‘Tanrı zar atmaz’ sözünden de anlaşılacağı gibi, bizim bilgisizliklerimizin sonucu olduğunu ve evrende gerçekte determinist bir yapı olduğunu iddia etmişlerdir. Deneysel ve kavramsal altyapımızın sınırlı oluşundan kaynaklandığını iddia edenler ise atom altı dünyanın deneysel çalışmalarla tam olarak bilinemeyeceğini ve var ya da yok olduğunu tam olarak tespit edemeyeceğimizi savunur. Kant’ın insan zihninin kendi kategorilerini dış dünyaya dayattığına dair görüşü de bu düşünceyi desteklemektedir. Atomların konum ve hızlarının tarafımızca bilinememesine dair üçüncü görüşü yani gerçek bir ontolojik indeterminizmin varlığını savunanların başında ise Heisenberg gelmektedir. Ancak Tanrı’nın da içinde bulunduğu ontoloji içerisinde bir belirsizlik olup olmadığı tartışma konusudur. Zira teist düşünceye göre Tanrı, evrendeki belirsizlikler
içerisinde olasılıklardan bir tanesini seçecek ve hayata geçirecektir. Böylece evrende hayat devam edecektir. Ancak Tanrı’nın kendisi için herhangi bir belirsizlik ya da olasılık yoktur. İndeterminizmi Tanrı’nın da içerisinde bulunduğu ontolojinin tümü ile ilgili düşündüğümüz durumda, Tanrısal irade ya da kudret söz konusu olamayacağından teizme zarar verecek ve ateizme kapı aralayabilecektir.
Termodinamik Yasaları
Klasik fizik anlayışımızın sarsılmasında bir başka önemli gelişme ise termodinamik yasalarının bulunmasıdır. Termodinamiğin birinci yasası, tecrit edilmiş bir ortam olarak evrende toplam enerjinin sürekli sabit olduğunu söyler. Enerjinin korunumu kanunu olarak da bilinen bu yasa aslında maddenin ve enerjinin korunumunu ayrı ayrı ele almasına rağmen Einstein’ın ünlü E=mc2 formülüyle birleştirilmiştir. Termodinamiğin ikinci yasası ise entropi denilen, evrendeki düzensizliğin sürekli arttığı anlamına gelmektedir ve entropi yasası olarak da bilinir. Enerji, sürekli daha çok kullanılabilir bir formdan daha az kullanılabilir bir forma doğru akmaktadır. Yasaya göre evrende düzensizlik sürekli artmakta ve böylece ısı kaybı daima sıcaktan soğuğa doğru kaymaktadır. Termodinamik yasaları ortaya koymaktadır ki evrendeki toplam enerji, birinci yasaya göre sabit halde iken ikinci yasaya göre ise evrendeki düzensizlik sürekli artmaktadır. Âlemin ezelî değil de sonradan var olduğuna inanan bazı teistler, termodinamik yasalarını kendi düşüncelerine bir delil olarak kabul etmiştir. Onlara göre yukarıdaki öncüllerden hareket edecek olursak, evren ezelî olamayacaktır. Zira ezelden başlayan bir düzensizliğe gidiş süreci imkânsızdır. O halde evrenin bir başlangıcı olmalıdır.
Craig’e göre ise eğer evren sonsuzca ezelî olsaydı bugüne kadar çoktan maksimum entropiye ulaşmış olacaktı. Ona göre, termodinamik yasaları evrenin sınırlı bir zaman önce var olmaya başladığını göstermekle birlikte bu iddia, evrenin mekanik olması halinde de göreceli olması halinde de geçerliliğini koruyacaktır. Bu, Caner Taslaman’ın formülasyonunda şu şekilde yer almaktadır:
1. Evrendeki entropi geri çevrilemeyecek şekilde sürekli artmaktadır.
2. Buna göre evrende bir gün termodinamik denge oluşacak ve ısı ölümü
yaşanacaktır. Kısacası evren, ebedî değildir, bir sonu vardır.
3. Sonsuz zamanda evrende termodinamik dengeye gelinmesi ve hareketin
durması gerekir.
4. Şu anda hareketin devam ettiğine tanıklık etmekteyiz.
5. Demek ki evren, sonsuzdan beri var değildir.
6. Dolayısıyla evrenin bir başlangıcı vardır.
Büyük Patlama (Big Bang)
Şimdiye kadar bahsedilen bilimsel gelişmeler evren için bir başlangıç teorisi ortaya koymaktadır. Bu bilimsel gelişmelerle uyumlu Big Bang adı verilen Büyük Patlama Teorisi’ne göre 15 milyar yıl önce evren, büyük bir patlamayla birlikte sonsuz bir yoğunluk halinde genişlemeye başlamıştır. Davies’e göre Büyük patlama anında patlamanın şiddeti daha zayıf olmuş olsaydı, kozmos neredeyse geriye, kendi üzerine çökmüş olacaktı. Öte yandan daha güçlü olsaydı, kozmik malzeme o kadar hızlı dağılacaktı ki gök adalar şekillenmeyecekti. Ona göre, her bir durumun evrenin yapısının ve patlayan enerjinin birbirine tamamen uyumlu çekim gücüne çok hassas olarak dayandığı görülmektedir. Büyük Patlama Teorisi’ne göre patlama anında evren, maddenin korunumunu ifade eden termodinamiğin birinci yasasını ihlal etmeyerek bugünkü toplam enerjisini ihtiva eden, hacmi küçük, ancak yoğunluğu muazzam derecede büyük bir enerji halindedir. Büyük patlama anında evrenin sıfır büyüklükte ve bu sebeple sonsuz sıcaklıkta olduğu kabul edilir. Ancak evren genişlemeye başlayınca ışımanın sıcaklığı büyük patlamadan yaklaşık 1 saniye sonra neredeyse 10 milyar °C’ye kadar düşmektedir. Büyük patlamadan yaklaşık 100 saniye sonra sıcaklık 1 milyar °C’ye yani en sıcak yıldızların iç sıcaklığına denk olacaktır. Büyük patlamadan sonraki birkaç saat içinde ise helyum ve diğer elementlerin oluşumu duracak ve bundan sonraki 1 milyon yıl kadar sürede evren büyük bir değişikliğe uğramadan yalnızca genişleyecektir. Pekâlâ, Büyük patlama nerede ve ne zaman gerçekleşmiştir? Genişleyen Evren anlayışına dayalı olarak başlangıçta nokta seviyesinde bir uzayın büyük bir patlama sonrasında ortaya çıkması mantığına dayandığı için, ‘Büyük patlama nerede oldu?’ sorusu mantıksız kalmaktadır. Başka bir ifadeyle, genişleyen uzayın bir nokta halinde olduğunu düşünürsek ‘Büyük Patlama her yerde oldu’ ya da ‘yokluk denizinde oldu’ demek daha mı anlamlı olacaktır?

Büyük Patlama Teorisi’nin doğruluğuna bizi götüren yapı taşlarından en önemlileri Friedman’ın genişleyen evren modelinin kabulü ile birlikte Einstein’ın Genel İzafiyet Teorisi’dir. Buna göre evren genişlemekte ve bu genişleme kütle çekim kuvveti ile izah edilmektedir. Termodinamiğin yasaları içerisinde ele alınan entropideki artış yani evrenin düzenli durumdan sürekli bir şekilde daha düzensiz duruma doğru ilerlemesi, Büyük Patlama Teorisi’ni desteklemektedir. 1940’larda Genişleyen Evren Modeli’ni kabulle birlikte bazı bilimsel sorunları aşmak ve evrenin ezelî olduğunu iddia etmek için üç bilim adamı Fred Hoyle (1915-2001), Hermann Bondi (1919-2005) ve Thomas Gold (1920-2004) Kararlı Durum Modeli (Steady State Model) adını verdikleri yeni bir model geliştirmiştir. Buna göre evren genişlemekte, yıldızlar arasında oluşan boşluklarda sürekli yeni yıldızlar oluşmakta ve böylece evren durağan görüntüsünü korumaktadır. Bu teoriye göre evrenin ezelî olması, sürekli yeni galaksiler oluşması ve yoktan yaratma ile aradaki boşlukların doldurulması varsayılmıştır. Ancak 1965’te kozmik mikrodalga arka fon ışınımının keşfi ile birlikte bu model geçerliliğini yitirmiştir. Bu kozmik mikrodalga arka fon ışıması şu anlama gelmektedir: Eğer başlangıçta büyük bir patlama olduysa, o esnada evrene yayılan ışınımın izlerini günümüzde uzayın her tarafında gözlemlememiz gerekir. Bilim adamları dedektörlerini hangi yöne çevirseler ışımanın şiddeti aynıydı. Oysaki dedektör dimdik gökyüzüne çevrildiğinde bu belirtilerin en aza inmesi gerekiyordu. Zira ışık ışınları atmosfer içinde ufuk çizgisinden doğru gelirken tam tepeden geldiklerinden dolayı daha uzun yol katedeceklerdi. Nitekim bu ışımanın bulunması Kararlı Durum Modeli’nin geçerliliğini ortadan kaldırmış ve büyük patlama ile başlayan bir evren modelinin geçerliliğini teyid etmiştir.
Bir başka evren modeli ise John Gribbin’e ait olan Salınan Evren Modeli’dir (Oscillating Universe Theory). Bu model ‘Big Bang’den önce ne vardı?’ sorusuna cevap olarak ortaya çıkmıştır. Buna göre evren, bir tekillikten başlayarak genişlemekte, sonra geri kapanmakta, sonra tekrar genişlemekte ve bu dairesel döngü böylece devam etmektedir. 1974’te dört önemli gökbilimcinin evrenin açık olduğuna dair birçok farklı delil türlerini birleştirerek genişlemenin daima devam edeceğini ortaya koymasıyla, bu Salınan Evren Modeli de geçerliliğini yitirmiştir. Craig, bu evren modellerini yorumlarken bilimsel delillerin evrenin 15 milyar yıl önce mutlak bir başlangıç ile genişlemeye başladığını söylemesine işaret ederek Kararlı Evren Modeli’nin gözlemlenen bu evren için hiç de uygun olmadığını belirtmektedir. Salınan Evren Modeli ise ona göre evrenin açık olduğuna işaret eden birçok sabiti ihlal etmektedir.
Eğer Büyük Patlama Teorisi doğruysa, evren, sonsuz yoğunlukta bir başlangıç tekilliğinden meydana gelmiş ve kuantum yasalarına göre yokluktan ortaya çıktıysa, akıllara şöyle bir soru gelmektedir: Big Bang’e neden olan şey neydi?
Big Bang’e Ne Neden Oldu?
Alan Guth 1981’de yaptığı araştırmalar sonucunda Şişme Teorisi ile bu soruya bir cevap bulmaya çalışmıştır. Ulaştığı sonuçlara göre büyük patlamaya süper soğuma ve faz değişimleri sırasında boşlukta ortaya çıkan negatif kuvvet yol açmıştı. Ancak şu da cevabı verilmesi gereken bir diğer sorudur: O zaman, süper soğumaya ve faz değişimlerine ne yol açmıştır? Planck zamanı da denilen 10 üzeri -43 saniye öncesinde ne olduğuna dair şimdilik sadece teoriler ileri sürülmekte, İsviçre’deki Avrupa Nükleer Araştırmalar Merkezi’nde (CERN) LHC yüksek enerjili parçacık hızlandırıcı tünelleri (Large Hadron Collider) ile bazı testler yapılmaktadır. Ancak bu sorunun bugün için bilimsel bir cevabı bulunmamaktadır. Ancak Şişme Teorisi ile büyük patlama öncesi bir olay tespit edildiğine göre, evrenin başlangıç anının büyük patlama olmadığı söylenebilir. Zira öncesinde patlamayı hazırlayan olaylar yani boşlukta ortaya çıkan negatif kuvvet söz konusudur. Şişme Teorisi öncesinde büyük patlama tek ve biricik bir başlangıç anı olarak kabul edilirken, bu teoriyle birlikte büyük patlama daha önce gerçekleşmiş fiziksel bir sebebe bağlanmış, yaratılışın ilk anı olmaktan çıkmıştır. Ancak Davies’e göre, ‘Big Bang’e ne sebep oldu?’ sorusu neden ve sonuç kavramlarının zamansal kavramlar olmasından ve zamanla var olmadığı bir durumda uygulanamayacağından dolayı anlamsızdır.
Bir diğer konu da boşlukta ortaya çıkan kuantum dalgalanmaları kuantum yasalarına göre ortaya çıktıkları için kuantum yasalarının önceden varlığının gerektiği durumudur. Zira belirsizlik ilkesi, parçacıkların boşluk dalgalanmaları ile kısa süreliğine ortaya çıkmalarına izin verir. Pekâlâ, kuantum yasalarını büyük patlamadan önce kim koymuştur. Kuantum yasaları da sebepsiz midir? Bilim dünyasında geldiğimiz noktada deterministik bir âlem anlayışının modern fizikteki gelişmeler ile geçerliliğini yitirmiş ve yerini Kuantum Teorisi’nin hâkim olduğu indeterminizme bırakmış iken, âlemin varoluşunun başlangıç keyfiyetine dair birçok nokta kapalı kalmaya devam etmektedir.
Yararlanılan Kaynaklar
Mehmet Mustafa Evli, Klasik Dönem İslam Felsefesinde Kozmolojik Argüman  Ve Modern Fizikteki Gelişmeler
Ferit Uslu, Tanrı ve Fizik: Büyük Patlama ve Öncesi
Stephen Hawking, Zamanın Kısa Tarihi
Caner Taslaman, Modern Bilim Felsefe ve Tanrı
Stephen Hawking, Ceviz Kabuğundaki Evren
Enis Doko, Dâhi ve Dindar: Isaac Newton Din ve Bilim İlişkisinde Konuşma Sırası Newton’da
Nejat Bozkurt, Einstein
Tuncay Akgün, Gazali ve İbn-i Rüşd’e Göre Yaratma
Tuncar Tuğcu, Batı Felsefesi Tarihi

*Bu çalışmanın tüm hakları, Mehmet Mustafa Evli’ye aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Ömer Burak Karatay

Uzun zamandır bildiklerini siz değerli kullanıcılarımıza aktarmaktan mutluluk duyan, araştırıp öğrendikçe bu siteye yazıp diğer insanların da bilgilenmelerini sağlamaktan zevk alan bir yönetici ve yazar. Ekonomi alanındaki gelişmeler / bilgilendirici metinler için www.ekodemi.com'a davetlisiniz. Bizlere her türlü fikir, istek ve şikayetlerinizi admin@kenandabirkuyu.com üzerinden; markalarınızı değerlendirmek ve binlerce tekil kullanıcıya reklamınızı yapmak için reklam@kenandabirkuyu.com adreslerinden benimle iletişime geçebilirsiniz.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı

Reklam Engelleyici Algılandı

Tek amacımız sizlere temiz bilgi sunmak, lütfen reklam engelleyicinizi kapatın.