Kategori arşivi: Teknoloji

E-Spor Nedir? E-Spor Tarihi ve Türkiye’de E-Spor Araştırması (Elektronik Sporlar) 2020

E-Spor ve Türkiye, E-Sporun tarihi, E-Spor nedir? Türkiye’de E-Spor tarihi ve daha fazlası, bu yazımızda. Tarih arşivi sizler için araştırıyor..

E-Spor (Elektronik Sporlar) Nedir ?

Gelişen teknoloji ve küreselleşme ile birçok kavram değişime uğramaktadır. Son yıllarda bu değişen kavramlardan biri de spor olmuş ve espor başlığını içine alacak şekilde genişlemiştir. Espor günümüzde birçok ülkede resmi bir spor dalı olarak kabul görse de bazı çevrelerde hala tam olarak bir spor olup olmadığı tartışma konusudur. Birçok spor branşının günümüzde teknolojik gelişmelere ayak uydurmak için değişiklikler yapmak zorunda kalmıştır. Hutchins’e göre esporun ortaya çıkışı küreselleşme, neoliberalizm ve bilişim teknolojilerinin her yerde yaygınlaşmasının doğal bir sonucu olduğunu savunmuştur.

Diğer bir bakış açısı ile espor endüstriyel toplumdan günümüzdeki bilgi ve iletişim temelli topluma geçişin geri dönüşü olmayan bir sonucu olarak yorumlanabilir. Öte yandan espor ve geleneksel sporun organizasyonel ve yapısal olarak birçok benzerlikleri bulunmaktadır. Düzenlenen espor şampiyonalarının açılış ve kapanış törenleri, ev sahibi şehir seçim süreci, sponsorluk programları, milli takımlar ve madalya tabloları gibi Uluslararası Olimpiyat Komitesi’nin süreçleri bir benzerini yansıtmaktadır. Borowy’a göre motor sporlarının temelinde yatan rekabetçi oyun biçiminin teknolojik olarak farklılaşmış bir uygulama olması gibi esporda da işin çoğunu makineler yapar fakat yine de kazanan olmak için sporcuların önemli miktarda bedensel bir beceriye sahip olması gerekir. Ayrıca e-sporcular ile geleneksel sporcular arasında düzenli antrenman yapmak, takım çalışması, bireysel performans ve önceden belirlenmiş taktik ve stratejileri müsabaka sırasında uygulamaya çalışmak gibi benzerlikler bulunmaktadır. Esporun sahip olduğu ekonomik değerler, istatistikler ve espora dair tanımlamalar, aşağıdaki şekilde gösterilmektedir.

E-spor nedir

E-sporun temeli çevrimiçi ve çevrimdışı oynanabilen rekabetçi oyunlara dayanmaktadır. Espor bilgisayar, oyun konsolları ve cep telefonları gibi platformlar üzerinden oynanmaktadır. Espor bu oyun platformları üzerinden birbirleriyle hem zihnen hem de bedensel olarak rekabet etmeleri anlamına gelmektedir. Bu sebepten dolayı espor arenasında çevrimiçi oyunlar ön plana çıkmaktadır. Bu oyunlara örnek vermek gerekirse League of Legends, Dota2, Cs: Go, Starcraft 2 ve son birkaç yılda popülerlik kazanan Fortnite ve Pubg sayılabilir. Hayatımıza 90’lı yıllarda giren bir kavram olmasına karşın son on yıldaki büyüme oranı ile geleneksel sporlarla yarışır duruma gelmiştir.

Esporun literatürde birçok tanımı bulunmaktadır. 2018 yılında yayımlanan Gençlik Araştırmaları Haber Bülteni’nin 5.sayında espor “sporun yeni formu olarak lanse edilen ve Bilgisayar/Konsol/Mobil platformlar üzerinden, çevrimiçi veya çevrimdışı, bireysel ve/veya takım olarak oynanan rekabetçi çok oyunculu, dijital oyunların çeşitli modlarıyla oynanan bir alan” olarak tanımlanmıştır (Gençlik ve Spor Bakanlığı, 2018). Bir tanıma göre espor fenomeni, siber ortam içerisindeki rekabetçi video veya bilgisayar oyunları, yeni gelişen bir spor dalı olarak tanımlanmaktadır (Jonasson & Thiborg 2010). Hamilton (2012) ise Elektronik Spor veya esporu, “dijital video oyunlarının üst düzey oynanmasına ve gösterimine işaret eder” şeklinde tanımlamıştır (aktaran: Kozachuk ve arkadaşları, 2016). Son olarak Keach (2015) espor için “video oyunlarının profesyonelleştirilmesi” şeklinde kısa ve basit bir tanım yapmıştır.

E-Sporun Tarihi

Espor temelindeki rekabete dayalı oyun tecrübesi, video oyunların piyasaya çıkmasından bu yana var olan bir durumdur. 1980’li ve 1990’lı yıllarda günümüzdeki oyun konsollarının ortaya çıkmasına öncülük eden arcade oyun makineleri ve bu makineler için üretilen video oyunları büyük bir ilgi görmüş ve oyun salonları popülerlik kazanmıştır. Bu oyunlar günümüzdeki internet ağı teknolojisine sahip olmasalar bile oyunlarda en yüksek skoru elde edebilmek rekabetçi oyunculuğun başlamasını sağlamış ve günümüzdeki e-spor kavramının temelini atmıştır. Bilinen en eski dijital oyun yarışması 1972 yılında Spare War adlı oyun ile Stanford Üniversitesinde gerçekleştirilmiştir.

İlk video oyun turnuvası ise 1980 yılında Atari’nin Spice Invaders Turnuvasını düzenlenmesi ile gerçekleşmiştir. Bu turnuvaya yaklaşık 10 bin kişi katılmıştır. Bunun ardından Nintendo, Blockbuster ve Atari gibi markaların atılımları e-sporun temelini oluşturmuştur. 1990’lı yılların sonları ve 2000’li yılların başlarıyla birlikte bilgisayarlar
günlük hayatımızın bir parçası olmaya başlamıştır. Bu gelişmeyle birlikte günümüzdeki espor karşılaşmaları ortaya çıkmıştır.

1990’lı yıllarda bilgisayar oyunlarının yükselmiş ve internet dünya çapında hızla yaygınlaşmıştır. Bu sayede espor karşılaşmaları rekabetçi turnuvalar haline gelebilmiştir. İlk ödüllü turnuva 1997 yılında “Red Annihilation” adıyla ve İngiltere’de düzenlenen “Quake” oyununun turnuvasıdır. Daha sonrasından ise Starcraft: Brood War isimli e-spor arenasında ayrı bir yer edinecek oyunla birlikte strateji oyunları e-spora giriş yapmıştır. Bu birbiri ardına gelen hızlı adımlardan sonra e-spor tarihi için önemli bir kilometre taşı olan ve e-sporcuları tek bir çatı altında buluşturmayı başarmış bugünkü adı ile “Cyberathlete Professional League” adlı şirket Angel Munoz isimli bir girişimci tarafından kurularak 1997 ve 2007 yılları arasında 17 büyük espor turnuvasının organizatörlüğünü üstlenmiş ve birçok ülkenin, insanın esporu tanımasında büyük rol oynamıştır.

2000 yılında ise iki büyük espor organizasyonu olan World Cyber Games ve Electronic Sports World Cup kurulmuştur ve bu organizasyonlar hâlâ yıllık olarak turnuvalar düzenlemeye devam etmektedir. E-spora konu olan oyunların firmaları kendi oyunları için oluşturdukları ulusal liglerin yanı sıra uluslararası turnuvaları da mevcuttur. Bunların dışında uluslararası resmi ve özel olarak birçok turnuva düzenlenmektedir. Bunlara örnek verecek olursak European Nations Championship (Avrupa Kupası), International Premiership Series (Uluslararası Lig), ESL Amateur Series (Elektronik Spor Amatör Ligi) ve ESL Pro Series (Elektronik Spor Profesyonel Ligi) verilebilir. Ayrıca F1, WRC, NBA, FIFA gibi birçok spor organizasyonları kendi e-spor liglerini ve turnuvalarını düzenlemektedir.

2010 yılında resmi olarak yayınlanan ve dünyada en çok oynanan dijital oyun olan League of Legends oyununun yapımcısı olan Riot Games birçok kıtada ulusal ligler kurmuş ve e-sporun popülerliğinin artmasında önemli bir rol oynamıştır. 2012 yılında günümüzdeki en büyük ve başarılı liglerinden biri olan Major League Gaming kurulmuş, böylece e-spor 380 milyona ulaşan ve her gün artan izleyici kitlesi ve milyonlarca dolarlık gelir ve ödül havuzları ile kendi başına bir ekosistem olmuştur.

Türkiye’de E-Sporun Tarihi

Türkiye e-spor konusunda çoğu konuda olduğu gibi takipçi konumdadır. Bu e-spor bazında yatırımların ancak son birkaç yılda gündeme gelmesine sebep olmuştur. Türkiye’de espor internet kafelerde düzenlenen turnuvalarla ilk olarak kendini göstermeye başlamıştır ve bu 2000’li yılların başlarına dayanmaktadır. Kulüp bazında ise yatırımlar 2003 yılında “Dark Passege” bugünkü adı ile “Dark Passege Dominos” espor kulübünün kurulmasıyla başlamıştır. Daha sonrasında bunu HWA Gaming ve Team Turquality gibi öncü takımlar izlemiştir. Team Turqaulity gibi öncü kulüplerin bazılarının bugün varlıkları sürmemesine karşın Fenerbahçe, Beşiktaş, Galatasaray, Bursaspor gibi ülkemizin büyük spor kulüpleri dernek veya kulüp olarak e-spor branşları ile bu arenaya katılmışlardır.

Spor kulüplerinin espor branşına yönelmesinin öncüsü ise Beşiktaş olmuştur. Beşiktaş 2015 yılında profesyonel League of Legends liginde mücadele etmek üzere “Beşiktaş E-spor Takımı” kurarak ülkemizde ve dünyada bir ilki
gerçekleştirmiş bulundurmaktadır. Ayrıca Beşiktaş ve 1907 Fenerbahçe kısa süre içerisinde başarılı olarak ülkemizde şampiyonluklar yaşayıp uluslararası turnuvalarda ülkemizi temsil etmişlerdir. Türkiye espor arenasında League of Legends’ın bu kadar baskın olmasına karşın elde edilen en büyük başarı “CS: GO” olarak bilinen “Counter Strike: Global Offensive” adlı oyunun her yıl düzenlenen milli takımlar dünya şampiyonasında kazanılmıştır. Türk CS: GO milli takımı Sırbistan’ın Belgrad şehrinde 2016 yılında düzenlenen dünya şampiyonasını kazanarak ülkemiz adına espor arenasındaki ilk dünya şampiyonluğunu elde etmiştir.

Ülkemizde e-sporun tarihi 2000’li yılların başlarına kadar uzansa da Riot Games’in League of Legends adlı oyunu ile Türkiye’de yapmış olduğu yatırımlara kadar büyük gelişmeler görülmemiştir. Ülkemizdeki ilk resmi e-spor organizasyonu olan League of Legends Şampiyonluk Ligi ve Yükselme Ligi 2014 yılında Riot Games’in yatırımları sayesinde kurulmuştur. Bu yatırımla birlikte Türkiye dünya çapında espor konusunda önemli bir konuma yükselmiştir ve yine 2014 yılından itibaren espor oyuncularına sporcu lisansı verilmeye başlanmıştır. Ayrıca yine Riot Games’in Bahçeşehir Üniversitesi ile iş birliği yapması sonrasında 1 milyon TL’lik Türkiye’nin ilk espor bursu projesi Mart 2017’de hayata geçirilmiş ve bu proje kapsamında “Oyun sektörü ve Espor” seçmeli ders olarak Türkiye’de ilk kez yükseköğretim müfredatına dahil olmuştur. Fakat League of Legends dışında diğer espor türleri için herhangi bir yatırım, düzenleme veya destek bulunmaması ülkemizin bu alandaki gelişimini sınırlı hale getirmektedir.

Yönetsel olarak bakıldığında e-spor ilk olarak 2011 yılında Gençlik ve Spor Bakanlığı altında Türkiye Dijital Oyunlar Federasyonu (TÜDOF) olarak yönetimsel bir çatı kazanmıştır fakat bu federasyon 2013 yılında kapatılarak Gelişmekte Olan Spor Branşları Federasyonu bünyesinde Dijital Oyunlar As Başkanlığı olarak varlığını sürdürmüştür. Ardından dünyada ve ülkemizde e-spor son yıllarda popülaritesinin giderek artması ile “Türkiye E-spor Federasyonu” adıyla sadece espor için bir federasyon kurulmuştur. Federasyonun kurucu başkanı olarak ise Alper Afşin Özdemir seçilmiştir.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Dünden Bugüne Türk Tarihinde Spor

Elektronik Spor – Vikipedi

Kaynak

Tunahan Aslan, Akademik ve Yönetsel Bakış Açısıyla Espor

 

*Bu çalışmanın tüm hakları, Tunahan Aslan’a aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Yenilenebilir Enerji Kaynakları ve Güneş Şehirler (2020)

Yenilenebilir enerji kaynakları nelerdir? Yenilenebilir ve yenilenemez enerji kaynakları, güneş şehirler ile ilgili derin bir araştırma, güneş şehir nedir? Sorularınızın hepsini, tarih arşivi bu yazısında sizlere aktarıyor..

Geçmişten günümüze insanlar ve toplumlar sürekli bir gelişim ve dönüşüm içerisinde olmaktadır. Sanayi devrimi ile yaşanan büyük dönüşüm kırdan kente hızlı göçler yaşanmasına neden olmuştur. Günümüzde hala hızlı kentleşmeye çözüm aranırken, BM’nin 2017 Yılında yayınladığı Dünya Kentleşme Beklentileri raporuna göre, her
hafta bir milyon insan kentsel bölgelere taşınmaktadır. Yine bu rapora göre, Dünya nüfusunun yaklaşık üçte ikisinin 2050 yılında şehirlerde yaşayacağı tahmin edilmektedir. Dünya’da birçok şehirde artan nüfusla beraber, elektrik talebinde de hızlı bir artış yaşanmaktadır. Yerel yönetimler ve elektrik şirketleri, talepteki bu hızlı artışla, başa çıkmakta zorlanmakta ve şehirlerin çoğu elektrik kesintileriyle karşı karşıya kalmaktadır. Özellikle enerji piyasasında yaşanan krizler, yenilenemeyen enerji kaynaklarına erişim sorunları ve bu kaynakların tükeniyor
olması, Dünya’da yenilenebilir enerji kaynaklarına olan talebi arttırmaktadır. Hükümetler ve yerel yönetimler, şehirlerde bu gibi sorunların çözülebilmesi için güneş şehir uygulamalarına adeta bir yol haritası niteliğinde başvurmaktadır. Güneş şehirler; şehirdeki ihtiyaç ve kaynak mevcudiyetine bağlı olarak güneş, rüzgar,
hidroelektrik ve biokütle yani atıktan enerji gibi her türlü yenilenebilir enerji tabanlı projeleri desteklemektedir. Daha geniş anlamda güneş şehirler, yenilenebilir enerji, enerji verimliliği, sürdürülebilir ulaşım seçenekleri, mimari yenilikleri içeren çeşitli girişimleri, faaliyetleri ve teknolojileri içermektedir. Çalışmanın bu bölümünde güneş şehir kavramının literatürdeki yeri, güneş şehir kriterleri ve bileşenleri, güneş şehirleri destekleyen kuruluşlar ve son olarak Dünya’da güneş şehir örneklerinin değerlendirilmesi yer almaktadır.

Güneş Şehir Kavramı

Sanayi devriminin gerçekleşmesi, kentleşmeyi hızlandırmasının yanı sıra enerjiye olan talebi de arttırmıştır. Günümüze baktığımızda, Dünya nüfusunun büyük bir kısmı kentsel alanlarda yaşamaktadır. Kentsel alanlarda, toplam enerji tüketiminin dörtte üçü gerçekleşmektedir. Kentsel alanlarda; temel kamu hizmetlerinin,
konutların, ulaşımın, altyapının, sanayinin ve ticaretin geliştirilmesi ve sürdürülebilmesi için kullanılan enerjinin büyük çoğunluğu yenilenemeyen enerji kaynaklarından sağlanmaktadır. Kentsel alanlardaki enerji talebinin artması ve bu talebin yenilenemeyen kaynaklardan sağlanmasına devam edilmesi başta küresel ısınma olmak üzere birçok çevre sorununa devam etmesine neden olmaktadır. Bu sorunların başlıcası olan sera gazı
emisyonlarının artmasının önlenmesi için yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımının arttırılması gerekmektedir. Güneş şehir kavramı da temelde yenilenebilir enerji kullanımını şehirlere entegre
etmeye çalışmaktadır. Güneş şehir yaklaşımında başta güneş enerjisi olmak üzere yenilenebilir enerji kaynaklarından faydalanmak hem ekonomik hem de çevre açısından ele alınmaktadır. Temel amaç, yenilenebilir enerji teknolojilerini ve enerji verimliliği önlemlerini benimsemek için yerel yönetimleri motive etmektir. Uluslararası Güneş Şehirleri Girişimleri (ISCI) ve Avrupa Güneş Şehirleri Girişimleri (ESCI) gibi çeşitli girişimler, “Güneş şehirleri” kavramını, şehirlerin gelecekteki sera gazı emisyonları için “iklim istikrarı” yönünü de içeren tanımlama yapmaktadırlar. Bu tanımlama, atmosferik karbondioksit ve diğer sera gazlarının gelecekteki seviyelerinin azaltılmasını da içermektedir. Güneş şehirler, enerji kaynaklarının kullanımının seçimi, sera gazı emisyonlarının azaltılması gibi büyük çaplı çevresel değişimlerle başa çıkmak için planlama ve yönetim düzenlemelerine ihtiyaç duymaktadır. Bununla birlikte güneş şehirlerin uygulanabilmesi ve sürdürülebilmesi için yerel yönetimler ile girişimcilerin hatta şehirde yaşayan insanların katkıları önemli bir yer tutmaktadır. Sonuç olarak güneş şehir kavramı, yenilenebilir enerji kullanımın ön planda olduğu, sera gazı emisyonlarını azaltıcı hedef ve tasarımları olan, kentsel topluluklar için yeni planlama ve yönetim modeli olarak tanımlanabilmektedir.

Güneş Şehir Hedefleri ve Kriterleri

Güneş şehir oluşturmak için atılacak olan ilk adım programa ilişkin hedeflerin belirlenmesidir. Hükümetlerin ve/veya yerel yönetimlerin güneş şehir oluşturmak için koydukları hedefler ve uygulayacakları politikalar farklılık gösterebilmektedir. Fakat bütün güneş şehirlerin temel hedefleri ortaktır. Bu temel hedefler; sera gazı emisyonlarında keskin bir düşüş sağlamak, ekolojik ayak izlerini daraltmak, su ve gıda kaynaklarının korunması ve yenilenmesi, beklenmeyen hava olaylarına maruz kalmanın etkilerinin azaltılması ve iklim değişikliğinin diğer
özelliklerinin bertaraf edilmesidir. Binaların, altyapıların ve arazi kullanım düzenlemelerinin geliştirilmesi ve yönetimi için daha sürdürülebilir bir bağlam sağlayacak olması diğer bir temel hedeftir. Hedeflerin yanı sıra güneş şehirler kriterler açısından değerlendirildiğinde ana kriterler; yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımı, sera gazı emisyonu değerleri, güneş enerjisinin kentsel alanda kullanımı, ulaşım, binalar, planlama stratejileri ve
örnek projelerin yapılmış olması olarak karşımıza çıkmaktadır. Yapılan çalışmalarda ortaya koyulan güneş şehir kriterlerinin neleri referans gösterdiği önem kazanmaktadır. Bu kriterler, aktivite kontrol listesinde değerlendirildiğinde, yenilenebilir enerji hedeflerinin payının belirlenmesi, karbondioksit emisyonu hedeflerinin konulması, güneşten hem ısıl enerji hem de elektrik enerjisi elde edilmesi için politikalar üretilmesi ve teşvik edilmesi bulunmaktadır. Ek olarak, ulaşımın sürdürülebilir olması için uygulanması gereken stratejilerin belirlenmiş olması, enerji verimli binalar oluşturulması için düzenlemeler yapılması, planlama stratejilerinin oluşturulması ve örnek projelerin uygulanması kriterlerin değerlendirilmesi adına büyük önem taşımaktadır.
Güneş şehre dönüşmek isteyen şehirlerin belirtilen kriterleri uygulamaları beklenmektedir. Özellikle koydukları hedeflere ulaşmak üzere şehirleri periyodik olarak yerel yönetimlerin izlemeleri ve yönetmeleri gerekmektedir. Ayrıca güneş şehirler, operasyonel süreç yani stratejik planlar ve politikalar ile destekleniyorsa sonuca ulaşabilir.

Droege, bütün bu hedef ve kriterlere ek olarak “yerel olarak düşünün, dünya çapında hareket edin.” mottosuyla güneş şehirlerin bölgesel, ulusal ve uluslararası şehir ağlarına katılmasının da gerekliliğini vurgulamıştır. Bir başka deyişle sürdürülebilir güneş şehirleri, küresel sürdürülebilirlik hedeflerini de göz önünde bulundurmalıdır. Enerji konusunu, gelecekteki şehirlerin kalite ve işlevsel karakteri için belirleyici bir faktör olarak kullanan, yerel stratejiler uygulanmalıdır. Stratejilerin yanı sıra yatırımların finansmanı, güneş şehirleri oluşturan bileşenlerin ortaya konulması, kriterlerin ve aktivite kontrol listesinin uygulanmasının başarısından meydana gelmektedir. Tarih arşivi sizler için araştırıyor.

Güneş Şehir Bileşenleri

Güneş şehir girişiminin uygulandığı tüm ülkelerde, fon sağlama ve politikanın geliştirilmesinde güçlü merkezi veya bölgesel hükümet desteği mevcuttur. Bunun yanı sıra güneş şehir bileşenlerinin uygulanmasında ortak olan ve güneş şehrin en iyi şekilde çalışacağı genel çerçeveyi anlamada yararlı olan birkaç temel husus bulunmaktadır. Yapılan çalışmalara bakılacak olunduğunda, güneş şehirlerin temel bileşenleri beş temel kategoride ortaya çıkmaktadır. Bu kategoriler; paydaşlar, politika, planlama, teknoloji ve finansman olarak bir araya getirilebilmektedir.

Paydaşlar:

Güneş şehirler bileşenlerinin en önemli özelliklerinden biri iş birliği yapacak olan paydaşlardır. Bazı paydaşların, iş gücü, finans ve diğer kaynakların aktif bir şekilde güneş şehir uygulamalarının içinde olması beklenmektedir. Kamu ve özel sektör ortaklıklarını içeren paydaşlar topluma rehberlik etmekle birlikte yenilenebilir enerji kaynakların kullanımının yaygınlaştırılmasını da sağlamalıdır. Hükümet, hükümete bağlı il müdürlükleri, yerel yönetimler, üniversiteler, kalkınma ajansları, yerel halk, sivil toplum kuruluşları ve odaların katkılarının yanında özel sektör yatırımcıları ve çalışanları da güneş şehirlerin paydaşlarını oluşturmaktadır. Topluma rehberlik sağlamak için yerel yönetim veya yerel yönetim tarafından kontrol edilen enerji planlama ve politika ajansları kurulması güneş şehirlerin sürdürülebilmesine katkı sağlayacaktır. Bölgesel yenilenebilir enerji üretim kapasitesinin arttırılması yönünde yapılan planlamalar bu ajanslar sayesinde yapılacaktır. Buna ek olarak kamuda, medyada, yazılı ve görsel basında yenilenebilir enerjiler konusu yoğun bir şekilde işlenerek toplumsal bilinç sağlanacaktır. Böylece enerji alanında yeni bir kültürel anlayış topluma kazandırılacaktır. Sonuç olarak paydaşları oluşturan kamu, özel sektör ve toplum birlikte hareket ederek güneş şehir modelini geliştirebilecektir.

Politika:

Güneş şehirleri oluşturan bir diğer önemli bileşen uygulanacak olan politikaların belirlenmesidir. Politikalar ülkelere bağlı olarak farklılık gösterse de temelde hedefledikleri ve ilerledikleri yollar benzerlik göstermektedir. Özellikle sera gazı emisyonunu azaltmak hem güneş şehirler için hem de iklim değişikliği için son derece
önemli bir politikadır. Sera gazının kişi başına düşen emisyon miktarının belirlenmesi ve şehirde yaşayanların ürettiği toplam sera gazı miktarlarının yüksek olması halinde bunun azaltılması gerekmektedir. Uygun olması halinde bu durumun korunması, sürekli bir izleme ve kontrol sürecinde tutulmalıdır. Bir başka politika adımı olarak güneş şehir, yenilenemeyen enerji kaynaklarının belirli ülkelerde bulunmasının yanı sıra giderek pahalılaşması ve talepleri bir süre sonra karşılamayacağı endişesi nedeniyle kendi öz kaynaklarına özellikle yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmesini teşvik etmektedir. Mevcut güneş şehirlerinin birçoğunda yasal düzenlemeler bulunmaktadır. Bu yasal düzenlemeler öncelikle konut sahiplerinin güneş enerjili ısıtma sistemleri veya fotovoltaik sistemleri kurması için düzenlenmiş teşvik edici politikaları içermektedir. Yasal düzenlemeler kapsamında, tüm yeni binaların güneş enerjisi sisteminin kolayca kurulmasını sağlamak için sıhhi tesisat ve kablo tesisatı açısından binalara kodlar verilmektedir. Diğer taraftan, mevcutta var olan binalardaki güneş enerjisi
tesisatlarının yeni teknolojilere uyarlanması sırasında ortaya çıkabilecek yüksek maliyetleri azaltmak için yapılması gerekenlere belirlenen politikalarda yer verilmektedir. Binaların uluslararası kabul görmüş asgari enerji verimliliği seviyesine ulaşabilmeleri için, politikalar oluşturulurken “Energy Star” ve “LEED” gibi başlıca programların standartlarının sağlanması gerekliliği göz önünde bulundurulmaktadır. Bu programlar Dünya çapında prestij açısından da kullanılmaktadır. Özetle politika kriteri, güneş şehirlerinde yaşayanlar için politik düzenleri içeren, güneş enerji sistemleri kullanımının yaygınlaştırılmasını destekleyen başlıca kriterlerdendir. Politika kriteri, güneş şehirlerin oluşumunda yol gösterici rehber niteliğini de taşımaktadır

Teknoloji:

Güneş şehirler dinamik şehirlerin yanı sıra her geçen gün teknoloji alanında önemli gelişmeleri takip etmesi gereken bir modeldir. Bu sebeple güneş şehirlerin bir bileşini olan teknoloji önem kazanmaktadır. Birçok güneş şehirde kamu yapıları, ticari yapılar ve konutlar için güneş enerjisi kurulum teşviklerine ve güneş enerjisi üreten
teknolojilere odaklanılmaktadır. Bu teknolojiler, belirli kriterleri karşılayan spesifik güneş üreticileri tarafından da sağlanabilmektedir. Güneş şehir oluşturmada incelenen teknoloji kriteri, gelişen teknolojik sistemler ile yenilenebilir enerji sistemlerinin güneş şehirlere entegre edilmesi yönündeki hedeflere yoğunlaşmaktadır. Bu çalışmalar kapsamında şehirde bulunan bölgesel ısıtma sistemleri, rüzgar enerji sistemleri, bioyakıt ve güneş enerjisi projeleri teşvik edilip, işletmeye alınıp, desteklenecektir. Aynı zamanda teknolojik gelişmeler doğrultusunda ortaya konan politikalar, yerelde teknik açıdan uzmanlık oluşturmak amacıyla yenilenebilir enerji
eğitimi sağlayacak kurumlar ve üniversitelerle ortaklıklar kurulmasını da içerip istihdam olanağı yaratacaktır.

Planlama:

Güneş şehir olabilmek için bir plan doğrultusunda ilerlenmesi gerekmektedir. Şehirlerin güneş şehir master planlarının olup olmaması veya stratejik yaklaşımlarında ‘güneş şehir’e yer verip vermemeleri önemli bir bileşini oluşturmaktadır. Çünkü yerel yönetimlerin yapmış oldukları bu planlamalar, şehir sakinlerinin yenilenebilir
enerjiden faydalanmaları noktasında önemli bir rol oynamaktadır. Ayrıca yapılması gereken planlama hem bölge hem de alt bölgelerdeki kalkınma politikalarının yanı sıra ulaştırma politikalarını da içerecek şekilde olmalıdır.
Güneş şehir stratejik planlama modelidir. Yenilenebilirlik ve sürdürülebilirlik kavramlarının uygulanmasının yanı sıra, Enerji ve Çevresel Tasarımda Liderlik (LEED) gibi yenilenebilir veya sürdürülebilir bina derecelendirme sistemleri planlama yönetiminin bir parçası olarak kurulması gerekmektedir. Yeşil çatı, soğuk çatı programları veya eşdeğer kentsel termal yönetim programları ile arazi kullanım planlamasının birlikte yapılması gerekmektedir. Bu çalışmalar doğrultusunda kentsel tarımı, toplum bahçelerini ve parklarını teşvik etmek ve genişletmek için politikalar yürürlüğe girecektir. Arazi kullanım planlama politikaları, çevre kirliliğini ve sera gazı emisyonlarını azaltmak için yenilenebilir enerji duyarlı ulaşım planlaması ile entegre edilecektir. Şehrin ve programın başarısını, kurumsal geri bildirimler ve yerinde öğrenme mekanizmalarıyla ölçmek için genel bir izleme ve değerlendirme programı oluşturulacaktır.

Finansman:

Kamu-özel sektör ortaklıklarının teşvik edilip, yenilenebilir enerji projelerinin yerel politikalar ile desteklenmesi yönündeki hedefleri gerçekleştirecek güneş şehir bileşeni finansmandır. Bütün güneş şehirlerde finansman önemli bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır. Yenilenebilir enerji projelerine yönelik finansman, hükümet tarafından gösterilen liderlik aracılığıyla yerel yönetimleri büyük ölçüde etkileyebilmektedir. Bu da ülke ölçeğinden yerel ölçeğe kadar finansmanın doğru bir şekilde yönlendirilmesi gerekliliğini vurgulamaktadır. Droege, “… güvenli bir temel finansmanın, bir güneş şehri tasarımında çok önemli bir unsur olduğunu ve programların başlatılması için girişimci finansal becerilerin gerekli olduğunu” öne sürmektedir. Örnek ile açıklayacak olursak, Kanada Dawson Creek’te yerel yönetim, tüm belediye binaları üzerinde güneş enerji sistemleri kurmuştur. Bu teknolojileri kendi evlerinde ve işyerlerinde benimsemeyi düşünmeye teşvik etmek için çevresel faydaları,
verimlilik kazanımlarını ve sistemlerin estetiği gösterilmiştir. Ayrıca yerel yönetim, yenilenebilir enerji sistemlerinin kurulum maliyetine yardımcı olmak için vatandaşların fon sağlamaya yardımcı olması yönünde bir sürdürülebilirlik departmanı kurmuştur. Bu durum hem paydaşların katılımının arttırılmasını hem de
finansman açısından atılan adımların benimsenmesini sağlamıştır. Sonuç olarak güneş şehirler, kriterlerine uyulmasının yanı sıra, bileşenlerinin bir arada çalışmasıyla varlığını sürdürebilmektedir. Güneş şehir bileşenleri bu vizyonu oluşturmak isteyen bütün şehirlere rehber niteliği taşımaktadır.

Güneş Şehirler Üzerine Çalışan Çeşitli Kurumlar

 

Kurum ve kuruluşlar konularına göre ülkelerin ve/veya yerel yönetimlerin bir araya gelerek bilgi ve birikimlerini paylaştıkları platformları oluşturmaktadır. Bu platformlar sayesinde küresel anlamda bir ağın parçası haline gelmenin yanı sıra gerekli eğitimlerin ve teşviklerin alınması sağlanmaktadır.

Güneş şehirler yakın geçmişte ortaya çıkmış bir kavram olmuşsa da güneş enerjisi ile ilgili çalışmalar çok daha eskiye dayanmaktadır. Yenilenebilir enerji kaynaklarından biri olan güneş enerji kaynaklarının kullanımının önemi birçok kurum ve kuruluş tarafından birçok kez vurgulanmasına rağmen, çoğu kurum ve kuruluş güneş şehirler
üzerine hiçbir beyanda bulunmamıştır. Bu başlık altında incelenecek olan kuruluşların hemen hepsi güneş enerjisinin öneminden bahsetmiş olsalar da uluslararası güneş şehir girişimleri ve REN21 hariç güneş şehirler ile ilgili doğrudan görüş beyan etmemişlerdir. Droege ve Martinot ’un özellikle dikkat çektiği kuruluşlar incelenmiştir. İncelenen kuruluşların bazılarında ülkemizden de üyeler bulunmaktadır.

Uluslararası Güneş Şehirleri Girişimleri (ISCI)

Uluslararası güneş şehirleri girişimi kar amacı gütmeyen, yeni kentsel politikaları, planlamayı ve uygulamaları teşvik etmeye adanmış uluslararası bir organizasyondur. 2003 yılında kurulan Uluslararası Güneş Enerjisi Kentleri Girişimi, 2004 yılında Daegu, Kore’de ilk Uluslararası Güneş Şehirleri Kongresi’ni düzenlemiştir.
ISCI’nin öncelikli hedefi, yenilenebilir enerji sistemlerinin desteklenmesi ve uzun vadede sera gazı emisyonlarının azaltmaktır. ISCI, 2004’ten bu yana çalışmalarda ana enerji kaynağının yenilenebilir enerji olduğu sürdürülebilir
toplumlara geçiş için pratik bilgileri paylaşmaktadır. Bu şekilde bilim insanı ve politikacıları bir araya getirmek için çaba sarf etmektedir. Şekil 3.2’de yer alan haritada gösterilen, Daegu (Kore), Oxford (İngiltere), Adelaide (Avusturalya), Dezhou (Çin), Buenos Aires (Arjantin) bu girişime üye olan şehirlerdir. Düzenlenen ilk Uluslararası Güneş Şehirleri Kongresinde yayınlanan Daegu Deklarasyonunda; her şehrin kendi coğrafi, ekonomik ve politik koşullarına uygun şekilde belirli bir takvim belirleyerek yenilenebilir enerjinin kabulü için hedeflerini ortaya koyması, yenilenebilir enerji uygulama tekniklerinin karşılıklı geliştirilmesi, şehirlerde kapasite oluşturulması, paylaşılan uzmanlıklar için kurumlar ve merkezler arasında ortaklıklar kurulması, yenilenebilir enerji uygulamalarında kardeş şehir ilişkilerinin teşvik edilmesi vurgulanmıştır.

Yenilenebilir Enerji Kaynakları ve Güneş Şehirler

 21. Yüzyıl İçin Yenilenebilir Enerji Politikası Ağı (REN21)

REN21, geniş bir yelpazedeki önemli aktörleri birbirine bağlayan küresel yenilenebilir enerji politikası üreten çok Paydaşlı bir ağdır. REN21’in hedefi, bilgi alışverişini, politika geliştirmeyi ve yenilenebilir enerjiye hızlı bir küresel geçişe yönelik ortak eylemi kolaylaştırmaktır. REN21, hükümetlerden, sivil toplum ve araştırma kuruluşlarından, akademik kurumlardan, uluslararası kuruluşlardan ve endüstriden paydaşları bir araya getirir. Bu sayede farklı bakış açılarını aynı konu üzerine yoğunlaştırarak, paydaşların hem birbirlerinden bir şeyler öğrenmelerine hem de yenilenebilir enerji konusunda gelişmeler sağlanmasına yardımcı olmaktadır. REN21, politika geliştirme ve karar verme sürecine yardımcı olmak için yüksek kalitede bilgi sağlar ve tartışma ortamını katalize eder. REN21 yenilenebilir enerji konusunda kapsamlı ve zamanında bilgi toplanmasını kolaylaştırır. Toplanan bilgiler hem özel hem de kamu sektöründeki aktörlerin farklı bakış açılarını yansıtmakta, yenilenebilir enerjiler alanındaki katı duruşu ortadan kaldırmaya ve politika değişikliğini katalize etmeye hizmet etmektedir.

Uluslararası Güneş Enerjisi Derneği (ISES)

Uluslararası Güneş Enerjisi Derneği (ISES), 1954 yılında Birleşmiş Milletler tarafından onaylanmış olan ve kar amacı gütmeyen bir sivil toplum kuruluşudur. Yenilenebilir enerji sektörünün büyümesine yardımcı olan ürün araştırmalarını üstlenmiş olan ISES, bilgi paylaşımı ve teknik cevaplar sağlamak konusunda da üyelerine destek sağlamaktadır. %100 yenilenebilir bir dünya öngören ISES, herkes için akıllıca ve verimli enerji kullanımını hedeflemektedir. ISES, ulusal veya bölgesel düzeyde çalışan ve bu seviyede uluslararası kuruluşu temsil
eden bölümlerden oluşan bir kuruluştur. Üyelerin kendi bölgelerindeki bölümlere katılmaları teşvik edilmektedir. ISES’in Türkiye bölümünden GÜNDER sorumlu bulunmaktadır.

Energie-Cities Derneği

Yerel düzeyde çalışmalar yürüten Energie-Cities derneği, üyelerine yerel sürdürülebilir enerji politikası geliştirmelerinde yardımcı olmak için Avrupa projeleri geliştirmektedir. Energie-Cities derneği uygulamalarında yerel emisyonları, zararlı atık suları ve gereksiz enerji tüketimini azaltmayı, yerel kaynaklardan yararlanarak yerel büyümeyi teşvik etmeyi amaçlamaktadır. 1990 yılında şehirleri geliştirmek veya yenilikçi şehirler oluşturmak için Avrupalı yerel yetkililer tarafından kurulmuştur. 24 ülkede 140’tan fazla üyesi bulunan ve 500’den fazla şehri temsil eden Energie-Cities derneği, yerel sürdürülebilir enerji politikalarının tanıtımı için Avrupa yerel yönetimlerinin birliğidir. Türkiye’de Bornova Belediyesi (İzmir), Büyükçekmece Belediyesi (İstanbul), Gaziantep Belediyesi (Gaziantep), Karşıyaka Belediyesi (İzmir), Nilüfer Belediyesi (Bursa), Seferihisar Belediyesi (İzmir) Energie-Cities üyeleridir.

Sürdürülebilirlik İçin Yerel Yönetimler (ICLEI)

Sürdürülebilirlik İçin Yerel Yönetimler Birliği (ICLEI), şehir, kasaba, ilçe, büyükşehir hükümetleri ve yerel yönetim derneklerinin demokratik olarak yönetildiği bir birliktir. Misyonu, “kümülatif yerel eylemler yoluyla çevresel koşullara özel odaklanarak küresel sürdürülebilirlikte somut iyileştirmeler elde etmek için yerel yönetimlerin dünya çapında bir hareketini inşa ve hizmet etmek” olarak belirlenmiştir. ICLEI İklim Koruma Kentleri kapsamında küresel karbondioksit emisyonlarının %8’ini temsil eden yerel yönetimler bulunmaktadır. Beş yüzden fazla yönetimin katıldığı programda, küresel ısınma ve hava kirliliği emisyonlarını azaltmak için yerel yönetimlerin stratejik bir gündem geliştirmesi için bir çerçeve sunan performans odaklı bir kampanya başlatılmıştır.

Türkiye’den Kadıköy Belediyesi, Tepebaşı Belediyesi, Şişli Belediyesi, Konya
Büyükşehir Belediyesi, Gaziantep Büyükşehir Belediyesi, Kartal Belediyesi, Beşiktaş
Belediyesi, Seferihisar Belediyesi, Yalova Belediyesi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi,
Bursa Büyükşehir Belediyesi, Nevşehir Belediyesi, Eskişehir Büyükşehir Belediyesi,
İzmir Büyükşehir Belediyesi ICLEI üyesi yerel yönetimlerdir.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Alternatif Enerji Kaynakları ve Türkiye

Suriye’de Enerji Kaynakları ve Türkiye

Kaynak

Ece Özmen, Yenilenebilir Enerji Kaynaklarının Kullanımında Bir Model Olarak Güneş Şehirler: Manisa Örneği

 

*Bu çalışmanın tüm hakları, Ece Özmen’e aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Kuzey Kore’nin Nükleer Programı

Kuzey Kore ve Nükleer Tarihi

Kuzey Kore’nin nükleer programını genel olarak iki kısımda incelenebilir. 1950’lerin ortasından 1970’lere kadarki dönem, nükleer programın altyapısının oluşturulmaya başlanması ve uzmanların eğitilmeye çalışılmasını içerir. 1970’lerden günümüze kadar ise ülke kendi ve dış uzmanlara dayanan bir nükleer enerji programı geliştirmektedir. 1947-1950 yıllarında SSCB tarafından yapılan bir araştırmaya göre Kuzey Kore’de 26 milyon ton uranyum bulunduğu ve bunların 4 milyon tonunun sanayide kullanılabilir uranyum olduğu ortaya çıkarılmıştır. Uranyum maden ocakları o dönemlerden başlayarak işletilmeye başlanmıştır. 1959 yılında SSCB ve Kuzey Kore arasında yapılan Nükleer İşbirliği Anlaşması çerçevesinde ülkenin barışçıl amaçlarla nükleer enerji geliştirmesi için SSCB’den destek alınması amaçlanmıştır. Eş zamanda benzer anlaşmayı Kuzey Kore Çin’le de imzalamıştır. Bu anlaşmaya dayanarak birkaç sözleşme de imzalanmıştır. Bu sözleşmeler “dizi 9559” olarak adlandırılmıştır. Bu sözleşmeler nükleer araştırma merkezi inşaatı, jeolojik araştırma ve ülkenin uzmanlarının eğitilmesini amaçlamaktadır.

Yapılan incelemeler sonucunda, nükleer araştırma merkezinin Phyonyang’dan 92 km uzaklıkta ve Yonbyong’dan da 8 km uzaklıkta bir yerde inşaatının yapılması kararlaştırılmıştır. Araştırma merkezinde 2 Megawatlık IRT- 2000 araştırma reaktörü (sonradan Kuzey Kore kendi imkânlarıyla 7 Megawat’a kadar çıkartmıştır), radyokimyasal laboratuar, kobalt K – 60.000 tesisleri ve betatron B-25 de inşa edilmiştir. 1965 yılında inşaat bitirilmiştir. Araştırma merkezi sayesinde neon ışığının etkisinden fiziksel ve kimyasal yöntemlerin takip edilebildiği olanaklar elde edilmiş, sert ve yarı iletken maddelerin radyasyonunun tepkimesi de araştırılabilir hale gelmiştir. Yonbyong’daki bu araştırma merkezinin maliyeti 500 milyon dolar olmuştur. (1962 yılı döviziyle). SSCB’de 300’den fazla uzman üniversitelerde eğitim almış, Dubna ve Obninsk araştırma merkezlerinde çalışmıştır. 1965 yılında araştırma merkezinin inşaatı bitirildikten sonra SSCB uzmanları geri dönmüşlerdir. Fakat ondan sonra betatron ve kobalt tesislerinin danışmanlığı, nükleer reaktörün yakıtlarının teslimi gibi faaliyetlerde işbirliği devam ettirilmiştir.
.
Nükleer Silahlarının Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’na (NPT) aykırı olmadığı garanti edilen nükleer yakıtlar SSCB tarafından teslim edilmiştir. 1986-1990 yılları arasında 40 tane 80 milyon ruble değerinde IRT-20 teslim edilmiştir. Phyongyang’ın inisiyatifiyle 26 Aralık 1985’te ikili ilişkiler yeni bir seviyeye çıkmıştır. SSCB ve Kuzey Kore arasında nükleer elektrik santralinin inşasına yönelik iki ülke arasında “İktisadi ve Teknik İşbirliği Anlaşması” imzalanmıştır. Anlaşmada VVER-440 nükleer elektrik santrali hazırlama, inşaatı, işletmesi ve tüketimi öngörülüyordu. SSCB hükümeti bu projenin gerçekleştirilmesi için kredi sağlayacağı taahhüdünde bulunmuştur. Projenin teknik hazırlık kısmı tamamlandıktan sonra kredinin miktarı ve koşulu belirtilmiştir. Bunların dışında SSCB tarafı aşağıdaki taahhütlerde de bulunmuştur:

• Nükleer elektrik santralin inşaat edileceği yeri seçmek, seçildiği yerde bütün hazırlıkları bitirmek.

• Kuzey Kore tarafına jeolojik araştırma için gerekli teçhizat ve donanımı sağlamak.

• Teknik açıdan projenin gerçekleştirilip gerçekleştirilemeyeceğini ve ekonomik açıdan da uygun olup olmadığını araştırmak ve Kuzey Kore tarafına bilgi vermek.

• Nükleer elektrik santralinin mühendislik işlerini anlaşma çerçevesinde gerçekleştirmek.

• SSCB’de Kuzey Kore uzmanlarına eğitim vermek.

kuzey korenin nükleer programı

SSCB, nükleer elektrik santrallerinin işletildiği sürece nükleer yakıtlarının teslimatının sağlanmasını için müteahhit firmaları görevlendirmiştir. Kuzey Kore SSCB’den ithal edilen nükleer maddelerin, donanımların, cihazların ve bunlarda işletilecek olan maddelerin ya da bunları kullananların hiçbir zaman nükleer silahların üretilmesinde kullanılmayacağı, sürekli UAEA’nın kontrol altında olacağı garantisini vermiştir. Bu maddelerin güvenliği için gerekli tedbirler de alınacaktır. Bunların dışında 6 Mayıs 1952 tarihinde SSCB eğitim kurumlarında Kore vatandaşlarını eğitmek amaçlı iki anlaşma imzalanmıştır.  Buna göre, Kuzey
Kore’nin nükleer alandaki uzmanlarına SSCB üniversitelerinde eğitim almalarına imkân veriliyordu. Yine aynı gün bilim ve teknoloji alanlarında işbirliğini yansıtan beş yıllık SSCB ve Kuzey Kore arasında bilimsel ve teknolojik işbirliği anlaşmasına imza atılmıştır.

11 Ekim 1957’de SSCB ve Kuzey Kore arasında Bilimsel İşbirliği Anlaşması imzalanmıştır. Bu Anlaşmanın birinci paragrafına göre iki tarafın ulusal ekonomilerinin her alanında tecrübe değişimi, birbirlerine karşılıksız teknik belgelerin aktarılması ve bilgi ve uzmanların birbirine teknik yardımda bulunması için değişim yapılması planlanmıştır. Akademik işbirliği çerçevesinde planlanmış genel bilimsel araştırma planlarının değişimi ve yapılmakta olan sabit araştırmanın bilgileri ve elde edilmiş sonuçların değişimi öngörülmüştür. Sonradan bu anlaşmaların geçerlilik sürelerinin uzatılması yaklaşık 5 yıl süreyle yapılıyordu.

1956 yılında Moskova civarında Dubna şehrinde Birleşik Nükleer Araştırma Enstitüsü kurulmuştur. Bu merkez, sosyalist devletlerin bilimsel araştırma merkezi olmuştur. Bunun yönetmeliğine ilk imza atan ülkelerden birisi Kuzey Kore’dir. Kurulan bu merkezin asıl amaçları, fiziğin teorik ve deneysel araştırmasını gerçekleştirmek ve tıbbi, endüstriyel ve diğer türlü teknolojinin geliştirilmesinden oluşmaktadır. Yönetmelikte Enstitüden alınan sonuçların özellikle insanlığın yararına ve sadece barışçıl amaçlarla kullanılabileceği vurgulanmıştır. Enstitü’nün yüksek idare kurumu “Tam yetkili Devletler Temsilcileri Komitesi”den oluşturulmuştur. Kuzey Kore’yi Nükleer Enerji Endüstri Bakanı Cho Hak Kun temsil ediyordu. Üye devletler üyelik ücreti ödeyerek enstitünün idaresini gerçekleşmektedir. Bu araştırma merkezine 1956 yılından beri ülkeden eğitim almak veya çalışmak amacıyla uzmanlar geliyordu. Ülkeden günümüze kadar bu merkezin çalışmalarına yaklaşık 250 Kuzey Koreli uzman iştirak etmiştir. Bunlar genel olarak deneysel alanlarda çalışmışlardır. Yaklaşık %80 Koreli uzman “Nükleer Problem”, “Nükleer tepkime”, “Nötron Fiziği” laboratuvarlarında çalışmıştır. Kalanlar ise teorik kısımlarda çalışmıştır.

Ülkenin birtakım bilimsel merkezleri, nükleer fizik enstitüsü, nükleer enerji enstitüsü, Kim Chak adlı teknik enstitüsü Dubna Birleşik Nükleer Araştırma Enstitüsüyle ortak projelere katılmıştır. Eylül 1959’da SSCB ve Kuzey Kore arasında barışçıl amaçlarla nükleer araştırma merkezinin oluşturulması bağlamında SSCB tarafından Phyonyang’a yardım edileceğine yönelik bir anlaşma imzalanmıştır. Aynı zamanda barışçıl nükleer enerjinin kullanılması konusunda da işbirliği yapılacağı açıklanmıştır. 1961 Eylülünde Kore İşçi Partisi IV Kongresinde toplanan bilim adamları tarafından, nükleer enerji uzmanlarının önüne yeni hedefler konulmuştur. Bunlar şu
şekildedir; “barışçıl amaçlarla nükleer enerjinin kullanılması için araştırma yapmak, radyoaktif izotopların geniş bir şekilde kullanılması, çeşitli izotopların ve ölçme cihazların üretilmesi.” Fakat araştırmanın birinci dönemi istendiği kadar iyi olmamıştır. Ancak 1960’ların ortasında maddi teknik altyapı oluşturulduktan sonra iyi bir araştırma zemini oluşturulmuştu. 1965 yılında Yonbyong’daki 2 Megavatlık ITR2000 Araştırma Merkezi SSCB’nin desteğiyle kurulduktan sonra durum tamamen değişti. Çin de IRT-2000 Araştırma Merkezinin inşaatına katıldı.

Çin’in nükleer programı 1950’lerde SSCB’nin desteğiyle başlamıştır. Çin’in ilk nükleer silah denemesi 16 Ekim 1964’te gerçekleştirilmiştir. Bunun için 1953’ten beri Kuzey Kore’ye çeşitli ekonomik desteklerde bulunulmuştur. Şunu da söylemek gerekir ki, SSCB Kuzey Kore arasında yapılan herhangi bir anlaşmanın hemen akabinde Çin de aynı anlaşmayı Kuzey Kore’yle yapmıştır.

– Eylül 1958’inde ÇHC ve Kuzey Kore arasında iki anlaşma yapılmıştır. Birinci Anlaşma Kuzey Kore tarafına faizsiz 40 milyon ruble kredi içindir. Kuzey Kore bunu 1963 yılından başlayarak on yıl içerisinde geri ödeyecektir. Bu kredi Yluzyan nehrinin üzerinde baraj inşaatı yapımı için kullanılacaktır. Diğer anlaşma 160 milyon ruble miktarındaki uzun vadeli kredi içindir.

– 1960 yılında Pekin Phyonyang’a 420 milyon ruble değerinde kredi sağlamıştır. Çin 1960 yılına kadar Kuzey Kore’ye karşılıksız iktisadi yardımda bulunmuştur. Bu dönem içerisinde tüm sosyalist ülkelerden sağladığı desteklerden Çin’in payı % 31,1 olmuştur. 11 Temmuz 1961 yılında Pekin’de Chou Enlat ve Kim İl Sun arasında Dostluk, İşbirliği ve Karşılıklı Yardım Anlaşması imzalanmıştır. Bu Anlaşmanın 2. paragrafı karşılıklı taahhüt içermekte “mevcut araçlarla yurt dışından gelen saldırının önlenmesi” ve “eğer birisinin diğer üçüncü ülke ya da koalisyon ülkelerin silahlı saldırısına uğraması durumunda diğer taraf karşılık vermek için gerekli bütün önlemleri alacak, askeri yardımda bulunacaktır”. Üçüncü bölümde ise tarafların “diğer tarafı zarara uğratılacak herhangi diğer birlik, koalisyonda bulunmayacak ”taahhüdünü içermekteydi.

1960’ların başında SSCB ile Çin arasındaki ilişkiler bozulmaya başladığı zaman Kuzey Kore açıkça Çin tarafını tutmuştur. Bu tutum 1965’te Çin Kültür Devrimine kadar devam etmiştir. Dolayısıyla 1950’lerden başlayan Çin ve Kuzey Kore arasındaki işbirliği ilişkilerinde, 1965 yılından 1970’lere kadar gerginlik hâkim olmuştur.

1970’lerden 1980’lere kadar ilişkiler yine eski dostluk, işbirliği seviyesine çıksa da 1980’lerden başlayarak Çin’in ABD, Güney Kore ve Japonya’ya yönelik izlediği politikalardan dolayı yine ilişkiler “soğuk” olmaya devam etmiştir. Çin’in bu politika değişikliğinde tarıma dayalı ekonomiden dış ticarete, sanayileşmeye dayalı ekonomiye geçişi etkili olmuştur. Fakat ABD ve Güney Kore’yle ilişki kurulurken Kuzey Kore’yle de ilişkilerin bozulmamasına özen gösterilmiştir.

Kim İl Sun ÇHC ve SSCB’nin ilişkilerindeki anlaşmazlıklarından faydalanmıştır. Bütün Soğuk Savaş boyunca Kuzey Kore Çin ve SSCB’nin ilişkileri iyiyken ikisiyle de iyi ilişkiler kurarak, bozulduğu zaman da birisinden yana tavır alarak bir çıkar politikası izlemiştir. Çin ve SSCB’den alınan destekler şu şekilde sıralanabilir.

Dönem I. (1953-1956) SSCB’nin desteği.
Dönem II. (1957-1960) Çin’in yoğun desteği.
Dönem III. (1960-1964) İki tarafın desteği.
Dönem IV. (1965-1972) SSCB’nin yoğun desteği.
Dönem V. (1973-1984) Çin desteğinin artması ve SSCB desteğinin azalması.
Dönem VI. (1984-1988) SSCB desteğinin artması ve Çin desteğinin azalması.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Geçmişten Günümüze Ülkelerin Silah Kapasiteleri

Deflasyon Nedir?

Kaynak

Uğur Abazlıoğlu, Nükleer Silahsızlanmanın Tarihsel Gelişimi ve Nükleer Silahsızlanmayla İlgili Uluslararası Antlaşmaların Önemi

 

*Bu çalışmanın tüm hakları, Uğur Abazlıoğlu’na aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Yapay Zekânın Tarihi ve Gelişimi (1956)

Yapay Zeka

2017’nin başlarında Alphago isimli yapay zekâ uygulaması dünya GO şampiyonu Ke Jie’yi altetmeyi başarmıştı. Bu artık, dünya GO şampiyonu bir insan değil bir algoritma kümesidir anlamına geliyordu. Daha ilgi çekici olanı ise Alphago’nun bir üst versiyonu olan Alphago Zero’nun yaklaşık 40 günlük bir süre içinde dünyanın en karmaşık strateji ve zekâ oyunlarından olan GO’yu öğrenerek atası Alphago’yu yenmesi olmuştur. Makine öğrenmesine iyi bir örnek teşkil edecek bu deneyim sürecini Alphago Zero kendi tamamlamıştır.Yapay zekâ çalışmaları, bu bakış açısıyla bilişim teknolojilerinin de gelişmesinin önünü açan ilerlemelerden sayılmaktadır.

Alphago Zero öğrenmeye başladıktan üç gün sonra basit bir versiyonu olan Alphago LE (Light Edition) ‘yi GO oyununda altetmiştir. Alphago LE kendi başına mükemmel bir yapay zekâ ve öğrenen makine örneğidir. 2016 yılında dünya şampiyonu Lee Sedol’u yenmeyi başarmıştır. Bu bilgi ışığında Alphago Zero’nun 3 gün içindeki öğrenme hızını tahmin edebiliriz. Kendi kendine öğrenen makinelerin sadece zekâ oyunları oynayan sistemler olarak kalmayacağını bilmemiz gerekir. 1920’de Çek yazar Karel Capek’in Rossum’s Universal Robots isimli piyesi literatüre robot kelimesini kazandırmıştı. Piyes insanlar için çalışmaktan mutluluk duyan sentetik yapay otomatalardan yani robotlardan bahsediyordu. Robotlar, düşünen, konuşan, hareket eden, insan görünümlü yapay insansı makinelerdi.

Burada yapay zekâ dünyasının en önemli figürlerinden biri olan Alan Turing devreye girmekteydi. İngiliz matematikçinin 1950 yılında bir felsefe dergisi olan Mind’da “Hesaplama Makineleri ve Zekâ” isimli makalesi bir mihenk taşı olarak adledilmektedir. Turing bu makalesinde “”Makineler düşünebilir mi?” sorusu üzerinde düşünmemiz gerektiğini öne sürüyorum. Buna da “makine” ve “düşünme” terimlerinin anlamlarının tanımlanmasıyla başlamamız gerekir.” diye yazıyordu. Bu cümle yapay zekâ devriminin başlangıç cümlesi olarak Turing’i yapay zekânın yaratıcısı olarak kabul etmemizi sağlamaktadır. Alan Turing mesleki dikkatleri üzerine Nazi Almanya’sında kullanılan şifreleme cihazı Enigma’yı çözümlemesiyle ve Turing Zekâ Testi’ni üretmesiyle çekmişti. Turing Testi olarak adlandırılan bu çalışma bir insanın sorduğu sorulara aldığı yanıtlar üzerinden giderek karşısındakinin insan mı yoksa makine mi olduğunu test etmekteydi. Turing, bu testi insan zekâsının en özgün yanının dil özelliği olduğunu düşünerek oluşturmuştu.

1956 bilgisayarların hayatımıza aktif olarak dahil olmaya başladıkları yıllardır. Yazılımcıların ve mühendislerin başlangıç seviyesi zekâ kurgusuyla uyumlu gördükleri satranç, dama, black jack gibi oyunları öğrenenerek oynayan makinelerin ortaya çıktı zamanlar da aynı dilime denk düşmektedir. “Samuel’s Checkers AI” IBM 700 serisi bilgisayarlarda karşısında bir insanla dama oynayabilen ilk kararlı sistemlerdendi. 1958 yılında tanıtılan Bernstein’s Chess AI ise yapay zekâ algoritmalarıyla satranç hamleleri planlayan gelişmiş bir yapay sistemdi. 1958 LISP (Locator/Identifier Separation Protocol)’in ortaya çıktığı yıl olmuştur. 1968-1970 yıllarında Terry Winograd tarafından hazırlanan SHRDLU isimli yapay zekâ uygulaması da LISP’le yazılmış basit bir chatbottu.PDP-6 işletim sisteminde hayat bulan SHRDLU karşısındaki kullanıcıyla İngilizce dilinde iletişim kuracak şekilde tasarlanmıştı.

Günümüzdeki örneklerine oranla çok sınırlı kelime dağarcığıyla belli konular hakkında komutlar alıyor, yerine getirdiği işlemler sonunda ise rapor veriyordu. 1962 yılında IBM 701 Checkers AI ilk defa bir insanı yenmeyi başarmıştı. 1967 yılında Mac Hack isimli yapay zekâ uygulaması bir insana karşı zekâ oyunları turnuvasına katılarak zafer elde eden ilk yapay sistemdi. Zobrist’s AI isimli uygulama, 1968’de satranca göre daha fazla
olasılık, hesap ve hamle içeren GO oyununda bir amatörü yenmeyi başardı. Çok uzun zaman geçmeden, 1974 yılında bilim Kaissa isimli ilk yapay zekâ satranç şampiyonuyla tanışacaktı. 1989’da yapay zekâ araştırmaları, günümüzdeki veri madenciliği, kriptopara gibi araştırmaların da temeli sayılan CNN (Convolutional Neural Network) teknolojisiyle buluşuyordu. ConvNet olarak da adlandırılan bu yapılarak sanal gerçeklik uygulamalarının sayısal ifadesinde test edilmeye başlandılar. ConvNet, çok katmanlı algılayıcılar olan MLP
(Multilayer Perceptrons) olarak ifade edilen kod katarlarının daha etkin ve verimli üretilmesine olanak sağlamıştı. Veri gruplama, yapay sinir ağı mimarisi, öğrenen sistemlerin tasarımı konusunda temel adımlardan biri ConvNet mimarisiydi.

Ardından 1992’de TD Gammon (tavla oynayan yapay zekâ yazılımı), 1993’te Monte Carlo GO, 1994’te Chinook AI, 1996’da NeuroGo, 1997’de Deep Blue, 2006’da MCTS Go, 2008’de Crazy Stone, 2012’de Zen19, 2014’te DeepMind ve 2016’da AlphaGo sahip oldukları tüm bilgiyi insan zekâsı karşısında sergilemişlerdi. Tüm bu uygulamaların ortak amacı Cognitive Computing olarak ifade edilen bilişsel bilgi işlem teknolojisini ileri taşımaktı.
1964 yılında MIT Yapay Zekâ Laboratuarı’nda Joseph Weizenbaum ELIZA isimli ilk yapay zekâ Chatbot uygulamasını geliştirdi. ELIZA günümüzdeki yapay zekâ harikası Siri veya Cortana benzeri insan-makine interaktivitesi için üretilmiş chatbotların ilk örneğiydi. ELIZA “pattern matching” diye adlandırlan basit bir ilişkilendirme algoritması çözümleyerek yazılan komutlara uygun gelebilecek cümleleri yanıt olarak ekrana yansıtıyordu. 1980 ler öğrenen makine algoritmalarının dil öğrenme, işleme ve ifade etme becerilerinin
sayısallaştırıldığı yıllardı. Bu gelecek yıllarda organik bireylerle dijital (ve yakın gelecekte sentetik otomatalar) bireylerin konuşmaya, iletişim kurmaya başlamalarını sağlayacaktı. Bu konuda en önemli çalışmaları Tel Aviv doğumlu biliminsanı Judea Pearl yapmıştır.

Bilişimci ve felsefeci olan Judea Pearl, 1988 yılında yayımladığı “Probabilistic Reasoning in Intelligent Systems” (Zeki Sistemlerde Olasılıkları Anlamlandırmak) isimli kitabında yapay zekâ organizmalarında olasılık değerlendirme ve karar alma yetilerinin kazandırılması teorisini ortaya atmıştır. Pearl’in 1984’te yazdığı “Heuristics: Intelligent Search Strategies for Computer Problem Solving” ve 1988 yılında yayımladığı “Uncertainity Management in AI Systems” kitapları da benzer önermeleri içermektedir. Pearl’in teorisinde belirtilen önermeler ileriki yıllarda Watson gibi yapay zekâ sistemlerinin kendi başına öğrenme, öğrendikleri arasından olasılık sınıflandırması yapma ve dil becerileri yardımıyla sesli veya yazılı olarak en uygun yanıtı
seçerek iletmesi sürecinde kullanılacaktı.

1997 yılında IBM’in Deep Blue isimli yapay zekâ programı dünya satranç şampiyonu Garry Kasparov’u yendi. Kasparov maç öncesinde hiç bir yapay organizmanın bir insanı yenemeyeceği konusunda bir demeç vermiştir.
2000’lerden Günümüze 2000’ler yapay zekâ uygulamalarının yaşamımızda yerleşik hale geldikleri dönemin
başlangıcı olarak kabul edilebilir. Günümüzün devn internet şirketleri olan Google, Facebook, Amazon, Twitter gibi kurumların veri analizinde gereksinim duydukları rasyonel çözümü yapay zekâ ve yapay sistemlerde bulmaları ve bu konuyla ilgili araştırmaları finansal olarak desteklemeleri sebebiyle ilgi çekici başarılar sağlandı. 2004 yılında DARPA (Defence Advanced Research Projects Agency) ilk insansız otomobil yarışması olan Darpa Grand Challenge’i Abd’deki Mojave çölünde düzenledi. Katılan araçlardan hiç biri Nevada’daki parkuru tamamlayamasalarda Carniege Mellon Universitesi’nin insansız aracı yaklaşık 12 kilometrelik yol katederek büyük bir başarıya imza atmıştı. Bir milyon dolarlık ödülü kazanan çıkmasa da yarışma yapay zekâ teknolojilerinin bilinirliği adına büyük bir teşvik görevi üstlenmişti.

2013 yılında Eugene Goostman isimli 13 yaşında Ukrayna’lı bir çocuğu simüle eden yapay zekâ uygulaması dünyada ilk defa Turing testini geçmeyi başararak juridekilerin %33’lük kısmına kendini insan olarak inandırdı. Turing testi, bir makinenin karşısındaki jurinin en az %30’luk kısmına karşılarındakinin bir yapay sistem değil gerçek bir kişi olduğuna inandırması şartına dayanıyordu. Reading Universitesi’nde 7 Haziran 2013’te gerçekleşen mülakata Royal Society üyesi juri üyeleri katılmıştı. Eugene Goostman’ın bu başarısı
geleceğe dönük yapılacak insan beyninin gerçek ölçekli simülasyon çalışmalarıyla entegre edildiğinde ilk sentetik insanlarla tanışmamız mümkün olabilecektir. Benzer çalışmalar Cleverbot, Elbot, Ultra Hal gibi örneklerle farklı araştırmacılar tarafından sürdürülmektedir. 2013 yılı Machine Learning (Öğrenen Makineler veya Makine Öğrenmesi) kavramıyla tanıştığı zaman dilimidir. Öncesinde sahip olduğu kod silsilesi sayesinde sınırlılıkları
insanlarca saptanmış yapay zekâ sistemleri öğrenen makineler adımıyla kendi kodlarını kendi düzenler ve geliştirir sistemlere evrilmişlerdir. Bir öğrenen makine üzerinde muhakeme, karar alma adımlarını attığı algoritmalarını güncelleyerek insansı ve öngörülemez (unpredictable) yanıtlar tasarlayabilmektedirler.
2013 yılında Carnegie Mellon Universitesi (internet ve yapay zekâ çalışmalarında dünyanın lider kuruluşudur) NEIL (Never Ending Image Learner) isimli yapay zekâ uygulamasını üretmişti. NEIL farklı resim ve şekillerin arasındaki bağlantıyı analiz etmesi sayesinde eşsizdi.

Bu gelişme Google Image Search algoritmasının gelişimine de yön vermiştir. Algoritma bir imaj formatının (gif, jpeg, bmp, png..vs) ağ üzerindeki benzerlerini, türevlerini ve ya karşıtlarını listeleyebilmektedir. Bu algoritma bir çok açıdan eşsizdir. Gelecekte kendi geniş çevresini ve var olduğunun farkına varacak (self aware) yapay zekâ canlılarının muhakeme hazinesine eklenecek büyük bir modül olduğu kabul edilmektedir. 2016 yılında Çin’li biliminsanlarınca geliştirilen dünyanın en hızlı süper bilgisayarı Sunway Taihulight la hız rekoru kırdığında buna ilk sevinenler araştırmacılar olmuştu. Sunway Taihulight gelişmiş veri işleme hızıyla mevcut en hızlı süperbilgisayardan üç kat hızlı işlem yapabiliyordu -ki bu kendi dalında ufak bir devrim sayılabilmektedir. Sunway Taihulight’ın ortaya çıkışı yapay zekâ dünyasında da bir kilometre taşı olarak kabul edilmektedir. Linpack
kıyaslama grubunun hesaplamalarına dayanarak 93 petaflop (Floating Point Operations Per Second) hızında bir performans sergilemiştir. Bu gelişme direkt olarak yapay zekâ uygulamalarıyla ilişkilendirilebilmektedir.
Daha hızlı, verimli veri işleme daha derin analiz, kodlama, öğrenme ve hafıza anlamına gelmektedir. Sunway Taihulight, ikinci sıradaki rakibi Tianhe-2 (O da Çin’de yapılmıştır.)

34 petaflop performansla işlem yaparken kendisi 93 petaflop performans göstermiştir. Kısa bir zaman zarfında günümüzdekinden üç kat daha zeki sistemlerle yüzleşebilecek olmamız bilişim dünyasının tüm alanlarındaki benzer gelişmelere bağlıdır. Trafikte sıkışmamanız için yol asistanınız kendi türeteceği alternatif güzergahları o bölgeden topladığı benzer verileri süzerek yorumlar ve sunar. Kaybettiğiniz mobil cihazınızın bulunmasından, mutfak alışverişlerinize, oynamak isteyeceğiniz elektronik oyunlardan şöförsüz araçlara kadar yaşamımızın tam ortasından matematik formülleri, veriler, analiz edilen data katarları ve sonuçara göre alınan milyarlarca dijital, yapay karar bulunmaktadır.

Gelecek

2000’lere kadar olan TYPE 1 sınıfındaki yapay zekâ sistemleri “Purely Reactive” olarak adlandırılan yaratılardır. Kısıtlılıkları son dönem yapay zekâ sistemlerine oranla fazladır. Gelişmiş türünün en basit özelliklerine sahiptirler. Çevrelerini olduğu gibi en yalın haliyle ve temel seviyede algılamaktadırlar. Örneğin Kasparov’u satrançta yenen Deep Blue için dünya satranç tahtasından ibarettir. Çevre algısı sadece oyunun oynandığı alanla sınırlıdır.

Google’ın AlphaGo’su da benzer algı mekanizmasını bu sefer Go tahtası üzerinde çalıştırır. TYPE 1 sistemler için dış çevre, odak noktalarına aldıkları sınırlı alanlar için geçerlidir. Yapay zihinlerinde hatıralar şekillendiremezler ve geçmiş deneyimlerinden faydalanarak güncel sorunlara çözümler üretemezler.
TYPE 2 olarak sınıflandırılan yapay zekâ sistemleri “Limited Memory” olarak tanımlanan yaratılardır. Sınırlı Hafıza tanımlamasına sahip bu sistemlerde çevre algısı canlı bir organizmanın çevre anlayışıyla benzerlikler gösterir. Bu sistemler geçmişte deneyimlediklerinin bir kısım bilgilerini günümüze taşıyabilirler ve programlı öğrenme yazılımlarının kapasitesine bağlı olarak yeniden yorumlayabilirler. Tüm bu işlemleri yapmak
için yeterli optimal hafızaya sahiptirler; daha fazlasına değil. TYPE 2 sistemlerine en iyi örnek insansız otomobillerdir.

Yollar, sokaklar, binalar, trafiğin varlığı gibi yakın çevre değişkenlerini hatırlama ve bu çevresel birimlerin değişikliklerine göre karar alma becerileri vardır. Örneğin trafik yoğun olan yollara alternatif yollar önerme, haftanın yoğun saat ve günlerini hatırlayarak karar alma gibi. Chatbot olarak tanımlanan sanal asistanlar da TYPE 2 seviyesindeki yapay zekâ sistemlerine örnektir. Algoritmaları aynı soru cümlesine karşı farklı alt değişken guruplarına bağlı olarak çeşitlenen yanıtları da barındırır. Günümüzün ulaştığı yapay zekâ çalışmalarının en üst seviyesi TYPE 2 lerdir. TYPE 3 olarak sınıflandırılan yapay zekâ sistemleri “Theory of Mind” olarak isimlendirilir.

Bu yaratılar insan düşüncelerini ve duygularını algılayabilirler. Sosyal olarak ilişki ağı geliştirebilir, diğer insanlar ve zeki sentetik sistemlerle iletişim kurabilir, farklı duygusal ifadelerde bulunabilir ve mevcut olduğu çevreyi eksiksiz olarak tüm mesafe ve uzantılarıyla algılayabilirler. Kendilerini ve benzerlerini çoğaltma, üretme özelliklerine sahiptirler. Bu yapay zekâ sistemleri yakın geleceğimizde tanışacağımız varlıklardır. Google’ın sahip
olduğu yapay zekâ uygulaması, insanların yaptığından çok daha ileri seviyede bir”çocuk” yaratmıştır. Star Wars’taki C-3PO ve R2-D2 ve I-Robot’taki Sonny TYPE 3’lere verilebilecek örneklerdir.

TYPE 4 olarak sınıflandırılan yapay zekâ canlıları “Self-Aware” bireylerdir. Kendi varlığının farkındadır. Bu seviyedki sentetik organizmalar birey olarak kimliklendirilebilirler. Kendi varlığını ifade edebilir ve “internal states” olarak isimlendirilen kurgusal ruhlara sahiptirler. Bu özellikleri sayesinde diğer organik ve sentetik bireylerin duygularını tahmin edebilir, soyutlamalar yapabilir ve bu soyutlamalardan sonuçlar çıkarabilirler. Bunlar orta ve uzak gelecekte karşılaşılacak süper zeki, duygusal ve bilinçli tasarım harikalarıdır. Örnek olarak
Ex Machina’daki EVA verilebilir. Akıllı sistemlerin desteğiyle şekillenen yaşamın günümüzden daha yüksek standardtlara sahip olması olsılığı yapay zekâ sistemlerin insan yaşamına düşmanca sonuçlara üreten
canavar makineler olması olasılığından çok daha fazladır. Mykinsey ve Narrative Science’ın yayımladıkları raporlar iş dünyasının ezici çoğunluğu yapay zekâ uygulamaların iş kaybından çok etkinlik, verimlilik, karlılık, çalışan memnuniyeti, hatasız üretim gibi onlarca faydası olduğunu düşünmektedir. Araştırmalar Top500 şirketler listesindeki ilk 100 CEO, %80 oranda yapay zekâ uygulamalarının çalışan verimliliği ve mutluluğuna olumlu etki
ettiğini düşünmektedirler. Yöneticilerin %29’u Predictive Analytics’in şirketleri için taviz verilemez bir gereklilik olduğunu belirtmişlerdir. Yapay zekâ uygulamalarını bünyesinde etkin şekilde kullanan kurumlar aşağıdaki faydaları sağlamaktadırlar :

%48 Otomatik İletişim ve Karar Alma : Chatbotlar, Müşteri Hizmetleri yapay zekâ uygulamaları, Stok ve Sipariş Yönetim Sistemleri, Varlık Yönetimi, Finansal Piyasalar Satış, Alım Kararlar vb

%14 Müşterilere Otomatik Geri Bildirim : E-Ticaret Tüketici Mesajları, Kargo Durum Raporları, Teslimat Bilgileri, Sipariş, Üretim, Dağıtım Bilgileri…vb
% 6 Tekrarlanan İşlerin Önüne Geçme : İş Akışları Denetimi, Performans Analizleri, Çok
Merkezli Satın Alım Koordinasyonu (Zincir Marketler ve Lokantalar)

% 5 İşin Gidişatı Yönünde Raporlamalar : Predictive Analytics, Pazar Riskleri Hakkında
Veri Sağlanması, vb
%4 Gelişmiş Raporlamalar
%20 Yukarıdakilerin Tamamı
%3 Diğer
Cerasis’in 2015 tarihli “Top Trends for 2016 in Manufacturing, Supply Chain, Logistics &
Transportation Management” isimli raporunda imalat ve hizmet sektörlerindeki robot ve
yapay zekâ yatırımlarının artış trendi sayılarla ifade edilmiştir.
Yakın gelecekte pek çok ticari yapay zekâ uygulamasının evlerimize kadar girmesini
bekleyebiliriz. Özellikle bu uygulamaların bilgi yönetiminde büyük katkılar sağalayacağı
beklenmektedir. Kullanıcısı için gerekli olan bilginin temin edilmesinde ve gereksiz olan
bilginin ayıklanmasında filtreleme işlevlerini üstlenmeleri beklenmektedir.

Yeni enformasyon teknolojileri çalışma süreçlerini ve işçileri, dolayısıyla istihdamıve mesleki yapıyı yeniden tanımlamaktadır (Castells, 2005, s. 337). Bu bilgi rehberliğinde gelecekte karşımıza sıkça çıkacak eğilimleri dört grup altında toplayabiliriz.

Öngörü Analizleri (Predictive Analysis) Kullanımı Taban Kazanacaktır

Öngörü Analizleri önümüzdeki yılların temel imalat trendleri arasında en başta yer alacaktır. Makine ömürleri, tedarik, planlama, üretim, satış, personal, finansman gibi temel işletme faaliyetlerine egemen olacak öngörü analizleri, yapay zekâ uygulamalarınca desteklenen planlı bir süreçtir. Öngörü analizi süreçlerinin kurumlarda yerleşik hale gelmesiyle etkinlik, verimliklik, karlılık, müşteri memnuniyeti oranlarında artış, hata, atık, zaman kaybı oranlarında düşüş yaşanacaktır. Abd Ordusu , 1991 yılındaki Körfez Savaşı sırasında 50,000 aracın ve personelin aynı anda hangi öncelik sırası, konum, yönlendirme tekniğiyle hareket edeceğini “Dynamic Analysis and Replanning Tool” isimli yapay zekâ uygulamasıyla planlamıştı. Haftalar sürebilecek bir harekatın lojistik planı bu yazılım sayesinde saatler içinde hazırlanmıştı.

Sanal Gerçeklik (Virtual Reality) Kullanım Alanları Artacaktır

 

Gelecekte tasarım günümüzden daha önemli hale gelecektir. Sanal gerçeklik çoklukla bilgisayar oyunları ve eğlence ürünlerinde kullanılırken yakın gelecekte kültür (müzeler),
eğitim, imalat sanayii, tıp ve mimaride günümüzden daha sık ve etkin kullanılacağı beklenmektedir. Sanal gerçeklik kavramı yapay zekâ uygulamalarıyla beraber Augmented Reality olarak adlandırılan arttırılmış gerçeklik platformlarını savunma sanayi, organ ve doku üretimi, uzay ve havacılık endüstrisi gibi teknoloji ağır dallarda kullanıma sunacaktır. Mevcut derin öğrenme (deep learning), makine öğrenmesi çalışmaları özellikle görüntü işleme ve ses algılama araçlarının gelişmesine yolaçmıştır. Bu sayede savunma sanayi FOF (Friend or Foe) olarak adlandırılan dost ve ya düşman birimleri algılayan teknolojilerden günümüze oranla daha çok başvuracağı beklenmektedir. Face Recognition (Yüz Tanımlama) teknolojisi yapay zekâ destekli algoritmalar kullanarak bireylerin mobil cihazlarına komut vermesini günümüzde olanaklı kılmıştır.

National Federation Retail Big Show Konferansının 106ncı oturumunda kurumun CEO su olan Mathew Shay bu teknolojinin tüketici bazlı reklam konumlandırma, ürün hakkında uzaktan detaylı bilgi alabilme ve deneyimleme
imkanı sağlayan uygulamaları mağazalarda görmeye başlayacağımız öngörüsünde bulunmuştur.

Akıllı Cihazların Hakimiyetinin Artışı Devam Edecektir

Geçtiğimiz son 10 sene zarfında son tüketici ürünlerinin birçoğu “akıllanmıştır”. Buzdolapları, koşu ayakkabıları, saatler, evler, bisikletler hatta vazo ve su mataraları dahil bir çok ürün akıllı cihaz özelliği kazanmıştır. Geleceğe yön veren eğilimin akıllı cihaz olarak bilinen ürünlerin Connected Devices (Bağlı Cihazlar) seviyesine evrileceği yönündedir. Yapay zekâ uygulamalarının son tüketici seviyesinde yaygınlaşması, ortaya çıkan otomasyon
ve entegrasyon sayesinde aracıların sayısını azaltacağı beklenmektedir. Otomobilimiz benzer entegrasyonlar sayesinde kendi servis döngüsü içinde otonom olarak servise gidebilecektir. Kuvee isimli start-up, led ekrana sahip wifi özelliği sayesinde izin verilen platformlara bağlanabilen bir şarap şişesi üreticisidir. Kuvee ürünleri tüketiciye şarapla ilgili bir çok entegre bilgiyi edinmesi ve paylaşması imkanı vermiştir. Kuvee ilk başta
sıradışı gibi görünsede 6 milyon dolar yatırım alarak ileride kullanımı yaygınlaşacak bir ürün olduğu konusunda bugünden bize gerekli geri bildirimi sağlamaktadır. Gelecekte yapay zekâ uygulamalarıyla entegre çok çeşitli Connected Devices listesiyle beraber yaşamaya bugünden hazırlanmamız gerekliliği yoğun olarak benimsenmektedir.

3 Boyutlu Yazıcıların Kitlesel Üretimde Payı Artacaktır

Başlangıça silikon ve EPS tabanlı basit baskılar yapmakta kullanılan pahalı bir teknoloji olarak kabul edilen 3 boyutlu yazıcıların 2020 yılı itibariyla ulaşacağı yıllık ciro hacmi 20 milyar dolar olarak beklenmektedir. Özellikle imalat sanayiinde kendine yer bulan 3 boyutlu baskı teknolojileri üretici firmalarda müşteri talebini çeşitlendirmeye ve rekabet avantajı sağlamaya yönelik avantajlar kazandıracaktır. Yakın gelecekte değiştirilmesi gereken organ ve dokular, uzay araçları, giysiler ve yiyecekler yaygınlaşan kullanım alanları, düşen edinme
maliyetleri sayesinde yaygın olarak kullanılacaklardır. Prototip yaratma zaman ve maliyetlerini aşağı çekecek olakn 3 boyutlu yazıcı teknolojileri imalat sanayiindeki ürün çeşitliliğini arttırması beklenmektedir.
Toparlayacak olursak yapay zekâ gelecekte yaşamımızda geçmişimizden çok daha baskın şekilde yer alacaktır. PWC’nin “Artificial Intelligence Study: Exploiting the AI Revolution” raporuna dayanarak 2030’a kadar ülkelerin ekonomilerinin yapay zekâ bağımlılıkları ciddi şekilde artış gösterecektir.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Felsefi Açıdan Yapay Zeka

Brexit Sürecinde İngiltere Bankacılık Sektörü’nün Yol Haritası

Kaynak

Kerem Şahinboy, Tedarik Zinciri Yönetiminde Yapay Zeka Uygulamaları ve Çözüm Modelleri Üzerine Bir Araştırma

*Bu çalışmanın tüm hakları, Kerem Şahinboy’a aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Türk Havacılık Sanayi Tarihinde Bir Devrim: Türk İHA ve SİHA’ları (Akıncı – TB2)

Selçuk Bayraktar Kimdir? (Akıncı – TB2)

Selçuk Bayraktar, 1979 yılında İstanbul’un Sarıyer ilçesinde dünyaya gelmiştir. Memleketi Trabzon olan Bayraktar, Özdemir – Canan Bayraktar çiftinin ikinci evlatları olarak dünyaya geldi. İlkokulu doğduğu yerde, İstanbul Sarıyer’de okudu, bu okulu başarıyla bitirdikten sonra Robert Koleji’ne yazıldı. Robert kolejinden ise 1997 yılında mezun oldu. Robert Koleji’nden mezun olduğu sene İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ)’de Elektronik  Haberleşme Mühendisliği bölümüne başladı.

selcuk-bayraktar

Amerikada havacılık alanında uzun süre eğitim aldıktan sonra 2007 senesinde tekrar Türkiye’ye döndü. Çok zaman geçmeden Baykar Savunma‘nın teknik müdürü olarak işe başladı. Burada insansız hava araçları üzerine çok önemli çalışmalar yapmış, Hava Araçları İçin Otomatik İniş-Kalkış Sistemi, Değişen Çalışma Şartlarını Algılayabilen Elektromekanik Servo Motor Kontrollü Eyleyici Sistemi Ve Kontrol Metodu,Üç Yedekli Uçuş Kontrol Sistemi, EKG Cihazı gibi teknolojik aletlerin patentlerinin sahibidir. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın kızı Sümeyye Erdoğan ile 2016 yılında evlenmiştir, 2 çocuk babasıdır.

Bayraktar TB-2 Nedir?

Türkiye menşeili Baykar Savunma firması tarafından üretilen İHA (İnsansız Hava Aracı)dır. İlk olarak 14 Haziran 2014 yılında tam kapasiye ile gerçekleştirilen uçus testi ile 27,030 feet yüksekliğe çıkmış daha sonra 5-6 ağustos tarihlerinde yapılan uçuş testleri ile 18000 feet yükseklikte 4040 km kat etmiş 24 saat 34 dakika hava kalmayı başarmıştır. 2015 yılının 17 aralık tarihinde testlerde kullanılan 2 adet Roketsan’ın üretmiş olduğu güdümlü füzeler yüklü iken yapılmış atış testinde 100% isabet ile hedeflerini tam başarı ile vurmuştur.

Bayraktar TB-2

Bayraktar TB-2, Üretim yapan firmanın Araştırma Geliştirme ekibi tarafından sivil ve askeri havacılık şartlarına ve standartlarına uygun olarak tasarlanmış, bütün alt yapısı ise Türkiye’de üretilmiştir. 2015 senesinde Türk Ordusu envanterine dahil edilmiştir, TSK Tarafından yapılan çeşitli operasyonlarda, Suriye sınırlarında ve Libya’daki askeri operasyonlarda aktif olarak kullanılmıştır. Türk ordusu ile birlikte satışını yaptığımız ülkelerden Katar ve Ukrayna orduları da bu sistemi operasyonlarında kullanmaktadırlar.

Bayraktar Akıncı Nedir?

Bayraktar Akıncı, yine Baykar Savunma firması tarafından geliştirilme aşamaları devam etmekte olan, yüksek irtifada maksimum dayanıklılığa ve dirence sahip SİHA (Silahlı İnsansız Hava Aracı)dır. Yeni güncellemeler ile birlikte turboprop motor ile adından söz ettiren Bayraktar Akıncı, böylece yaklaşık 1.5 ton yük taşıma kapasitesine sahip olmuştur, toplam ağırlığı 4.5 tondur. Selçuk Bayraktar bu aracı,  ilk olarak 2018 yılının haziran ayında duyurmuştur.

bayraktar-akıncı

Bayraktar Akıncı’nın ilk motor testleri 2019 yılının Eylül ayında yapıldı, Eksik kalan testleri de tamamlandıktan sonra TSK’nın Çorlu’da bulunan Hava Meydan Komutanlığı tesislerine götürüldü. 2019 yılının aralık ayında ise otonom sistem testleri olarak otomatik taksi ve kalkış yaptıktan sonra ilk uçuşunu 16 dakika süren başarılı bir şekilde tamamladı. Bayraktar Akıncı, 400 kg iç yük ve 950 kg dış yük kapasitesi ile toplam 1350 kg taşıma kapasitesine erişmiştir. İki adet turboprop motor (340 kW-450 hp) ile desteklenen Akıncı, azami 5.5 ton ile kalkış yapabilir. Kanat açıklık mesafesi 20 metredir, kanatlarının her biri 200hp veya 750hp gücünde çift motor ile çalışabilecek şekilde tasarlanmıştır.

Ülkemiz son zamanlarda ürettiği yerli ve milli askeri alandaki araçları ile Dünya’ya kendisinden söz ettirmeyi başarıyor. Roketsan, Havelsan, TUSAŞ. TUİ, Nurol Makina, TEI, Alp Havacılık, Aselsan gibi firmalar sürekli olarak askeri ve sivil alanlarda üretimlerini son hızıyla devam ettiriyor. Yazılanlar firmaların hepsi yerli olduğu için sürekli olarak yerli ve milli üretim yapmaktadırlar. Nurol makina, geliştirdiği kara araçları ile TSK’nın envanterini güçlendirirken, Roketsan, Havelsan gibi firmalarımız da bu araçlara mühimmat desteği veriyorlar. Aselsan, ülkemizin savunma sanayi alanındaki ihtiyaçlarını göz önünde bulundurarak, bu ihtiyaçların tamamı ile yerli ve milli olarak karşılanması amacı ile 1975 senesinde Türk halkının bağışları ile kurulmuştur. Türk Silahlı Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı öncülüğünde, projelerini hayata geçirmiştir. Firmanın asıl amacı, gelişmiş teknoljileri özgün olarak üretmek ve ülke çıkarları doğrultusunda kullanmaktır. Havelsan, (Hava Elektronik Sanayii) TSK’nın yazılım alanındaki eksiklerini ve ihtiyaçlarını gidermek amacı ile, 1982 yılında Türk Silahlı Kuvvetleri Güçlendirme Vaktı’nın destekleri ile kurulmuştur, günümüzde de hala oraya aittir. Merkezi Ankara’dadır. Genel olarak TSK’nın ihtiyaçlarını giderme amacı ile çalışır.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Savunma Sanayii’nin Gelişimine Özgün Bir Örnek: ATAK Helikopteri 

Dünya’da İslami Bankacılık Uygulamaları

 

 

 

 

Savunma Sanayii’nin Özgün Gelişimine Bir Örnek: Atak Helikopteri Projesi

1-)Atak Helikopteri Projesi’nin Geçmişi

1990’lı yılların henüz başında, Türkiye terörle ile girdiği kararlı mücadelede yoğun ve zorlu bir dönemden geçmekteydi. Asimetrik tehdidin yapısı, operasyon bölgelerindeki zorlu coğrafya ve iklim koşulları ile birleşince, mevcut doktrinler kullanılarak yapılan mücadele etkisiz kalmaktaydı. ABD’de Vietnam, Rusya’da Afganistan savaşları ile yükselen, diğer dünya ordularının envanterlerine yeni girmekte olan taarruz helikopterleri, asimetrik savaş doktrinine yeni bir bakış açısı getirmişti. Helikopterlerin kendini ispat etmeye henüz başladığı 1960’lı yıllardan itibaren etkin bir şekilde helikopter kullanmakta olan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin gayretleri ile silahlandırılmış genel maksat helikopterleri gibi hibrit çözümler üretilmeye çalışılsa da, gerek düşük manevra kabiliyeti, gerekse de geniş kesit sebebiyle kolay hedef alınabilmesi, bu çözümlerin etkinliğini düşürmekteydi. Yapılan çalışmalarda, Türkiye için de benzer çatışma ortamlarında en uygun mücadele yönteminin, operasyon bölgelerinde taarruz helikopterlerinin kullanımı olduğu ön plana çıkmıştı.

Savunma Sanayii Başkanlığı’nın ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin taarruz helikopteri teminine ilişkin gerçekleştirdiği çalışmalar ve yaptığı girişimler olumlu sonuçlar vermiş, ABD ile uzun yıllar süren müzakerelerin ardından, döneminin en etkin silah sistemi olarak lanse edilen AH-64 Apache Helikopteri’nin tedariki için düğmeye basılmıştı. Boeing’in üretim hattından 5 adet AH-64 Apache Helikopteri’nin alımı için ABD’den söz alınmıştı. Ancak daha sonra bu kararda değişiklik olmuş, Türkiye’ye düşük konfigürasyonlu AH-1W Super Cobra Helikopterleri’nin verilmesine karar verilmişti. Teslim alınan 5 adet çift motorlu AH-1W Super Cobra Helikopteri 1990-1994 yılları arasında hizmete girmiştir. 1993 ve sonrasında hizmete giren müteakip helikopterler, ABD Güney Kanat Yardımı kapsamında transfer edilen AH-1P Cobra, AH-1S ve TAH-1P helikopterinden oluşan bir taarruz helikopteri gücünü oluşturmuştur.

2-)Teslim alınan helikopterlerle birlikte terörle mücadelede yeni bir döneme girilmişti.

Dikey iniş kalkış kabiliyeti, destek ihtiyacı duyulan bölgeye anında intikal edilmesine imkân sağlamış, havada asılı kalabilme özelliği, tandem oturuş düzeninin de sağladığı yüksek görüş açısı ile birleştiğinde artık hiçbir hedef gözden kaçmamaya başlamıştı. Türk Kara Havacılığı bir ulaştırma gücü olmaktan çıkarak ve etkin bir saldırı gücü kimliğine sahip olmuştu. Elde edilen yüksek ateş gücü ile birlikte helikopter kullanımı Türk Silahlı Kuvvetleri’ne bölgedeki psikolojik üstünlüğü de beraberinde getirmiştir.

Ancak, TSK envanterine dahil olan, çoğunluğu kullanılmış 27 adet Cobra tipi taarruz helikopterleri üretim yılları ve uçuş saatleri itibarıyla yenilenme sürelerine yaklaşmış, uçuş performanslarında yapılan değerlendirmelere göre yeni helikopterlerle desteklenmesi gereği ortaya çıkmış, ayrıca terörle mücadelede elde edilen tecrübeler de yansıtılarak yeni nesil taarruz helikopterlerinin tedariki planlanmıştır. Daha sonra iptal edilmesi nedeniyle 1990’lı yılların başında üzerinde çalışılan proje Aşama 1 ATAK, iptal edildikten sonra yeniden ihaleye çıkılan proje ise Aşama 2 ATAK Projesi olarak isimlendirilecektir.

3-)Atak Helikopteri İhtiyacının Belirlenmesi

ABD’den teslim alınan helikopterler ile birlikte terörle mücadelede çok önemli kazanımlar olmuştur. Ancak asimetrik tehdit, doğası gereği kendini hızla yenileyerek yeni koşullara adapte olmuştur. Yoğun kullanımı sonrasında envanterdeki helikopterlerin önemli eksiklikleri de tespit edilmiştir. Özellikle operasyon bölgelerindeki yüksek irtifa, gündüz vakti yüksek sıcaklık koşulları ile de birleşerek helikopterler için oldukça zorlayıcı olmuştur. Helikoptere olan operasyonel ihtiyaç da zaman geçtikçe genişlemiş, gece karakol baskınlarını önlemek için, taarruz helikopterlerinin gece uçuş ve atış kabiliyetine sahip olabilmesi bir zorunluluk haline gelmiştir.
Ortaya çıkan bu yeni operasyonel ihtiyaçların karşılanması için tek motorlu Kobra helikopterlerine 1995 yılında ilk gece görüş ve atış sistemleri ile modern seyrüsefer sistemi yurtiçi savunma sanayii yetenekleri kullanılarak entegre edilmiştir. Böylece Türk Kara Havacılığı o dönemde, ABD ve İsrail’den sonra gece operasyon yapabilen üçüncü ordu olmuştur. Helikopterlere başarıyla entegre edilen gece görüş sistemlerinden elde edilen mühendislik ve entegrasyon tecrübesi, kendi helikopterlerine ve silahlı sistemlerine, yerli sistemleri ya da kullanıcının seçtiği sistemleri entegre etmek üzere tasarımdan lojistik desteğe uzanan zincirde yerli savunma sanayii kabiliyetleri ile gerçekleştirme hedeflerinin oluşmasına ön ayak olmuştur.

Nitekim, TSK’nın ihtiyaç duyduğu taarruz helikopter ihtiyacı uzun soluklu olacak bir program olarak başlatılmıştır. Türkiye’nin kısa ve orta vadede taarruz helikopter ihtiyacı 145 adet olarak tespit edilmiş, yerli imkan ve kabiliyetlerden azami ölçüde faydalanılarak tedarik edilmesine yönelik bir proje modeli ile ATAK Projesi, SSİK’in 7 Ekim 1996’da aldığı karar ile başlatılmıştır. Alınan bu kararla 50, 50, 45’lik paketler halinde 145 adet taarruz/taktik keşif helikopterinin lisans altında Türkiye’de üretilmesi hedeflenmekteydi. Bu kararla birlikte ihtiyacın karşılanması görevi SSB’ye verilmiş, bir yandan TSK’nın güncel ve yeni nesil taarruz helikopter ihtiyacı karşılanırken diğer yandan da bu helikopterlerle birlikte yurt içinde tasarım ve üretim kabiliyetinin arttırılması amaçlanmıştır.

4-)Aşama 1 ATAK Projesi

SSB tarafından 30 Mayıs 1997’de yayımlanan “Teklife Çağrı Dosyası (TÇD)” ile ilk ihale süreci başlatılmıştır. O dönemde Türkiye’de aviyonik ve silah sistemlerinin entegrasyonuna yönelik elde edilen tecrübelerin yurt içinde lisans altında üretilecek platformlarda kullanılması hedeflenmiştir. Dolayısıyla projede TAI ana yükleniciliğinde ve yurtiçinde elde edilen kabiliyetlerden azami ölçüde faydalanılarak, kendisini sahada kanıtlamış yeni nesil taarruz helikopterine sahip yabancı bir firma ile ortak geliştirme modeli ile helikopterlerin tedarik edilmesi amaçlanmıştır.
İhaleye AgustaWestland (İtalya) firması A129 Mangusta, Bell Helicopter Textron (ABD) firması AH-1Z King Cobra, Boeing (ABD) firması AH-64D Apache LongBow, Eurocopter (Fransa) firması EC-665 Tiger ve Kamov (Rusya) firması Ka-50-2 olmak üzere 5 (beş) şirket teklif sunmuştur. TAI’nin Ana Yüklenici olarak görevlendirildiği Program’da SSİK’nin 6 Mart 2000 tarihli kararıyla AH-64D ve Tiger Helikopteri elenerek, ihale sürecine diğer üç helikopter ile devam edilmiş ve 21 Temmuz 2000 tarihinde Bell Helicopter Textron firması ile AH-1Z KingCobra aday helikopteri için sözleşme görüşmelerine başlanması kararı alınmıştır.

Sözleşme müzakerelerine başlanırken ihale dokümanında ortaya konan şartları en iyi sağlamasına rağmen Bell Helicopter Textron firması ile görüşmeler çok çetin geçmiş, aralar verilerek yapılan müzakerelerde anlaşılamayan hususların sayısı ve kapsamı daraltılmaya çalışılmıştır. Süreç boyunca, yerli imkan ve kabiliyetlerin, özellikle yerli görev bilgisayarının yapılabilirliği, performansı, uçuş emniyetine olası etkileri, helikopter üzerinde kullanılabilirliği gerek Türkiye ve gerekse ABD tarafında uzun tartışmalara neden olmuştur. SSB ve TSK personelinden oluşan proje grubu Aşama 1 ATAK Projesi için Bell Helicopter Textron firması ile çalışmış, başta görev bilgisayarı yazılımı olmak üzere çok sayıda idari ve teknik anlaşmazlıklar ortaya çıkmış, bu nedenle görüşmeler sık sık kesintiye uğramış, sonuçta görev bilgisayarının yazılımı ile birlikte başka birçok teknik/idari konuların eşliğinde Aşama 1 ATAK projesi tıkanmıştır.

5-)18 Eylül 2000 tarihinde başlayan görüşmeler 2003 yılı Mayıs ayında tarafların ortak çözümlerde mutabakat sağlayamaması üzerine proje durma noktasına gelmiştir.

SSB içerisinde yapılan hazırlık çalışmalarının ardından sorunların çözümüne ve projenin bundan sonraki aşamalarda izleyeceği yol ve yönteme ilişkin tüm tarafların katılımıyla çalışmalar gerçekleştirilmiş, neticede; projenin geldiği aşama itibarıyla görüşmelerin tıkandığı ve amaçlarından tamamıyla uzaklaştığı, geçen sürenin kazananının olmadığı; yabancı firmanın da, kullanıcının da, yerli sanayinin de, tedarik makamının da gelinen aşamadan memnun olmadığı, ikinci olan firma ile yapılan görüşmelerde bu firma ile de proje hedeflerine ulaşılmasının mümkün olmadığı anlaşılmış, projenin iptal edilmesi yönünde görüş birliğine varılmıştır. Bunun üzerine 14 Mayıs 2004’te gerçekleştirilen SSİK toplantısında proje tüm boyutlarıyla irdelenmiş ve sonuçta sözleşme görüşmeleri safhasında iken ihalenin iptal edilmesi ve ihalenin yeni bir tedarik modeli oluşturularak yeniden gerçekleştirilmesine karar verilmiştir.

6-)Sistem Entegrasyonu Çalışmaları: AR-GE 2004 Projesi

Aşama 1 ATAK Projesi’nin iptalinde büyük pay sahibi olan, helikopterin aviyonik ve silah sistemlerini kontrol eden görev bilgisayarının yerli olarak geliştirilmesi, üretilmesi ve entegrasyonu konusunda tecrübe elde edilmesi ve yeni taarruz helikopterlerinin üretilmesi aşamasına geçildiğinde ihtiyaç duyulan görev bilgisayarlarının geliştirilmesi amacıyla SSB tarafından prototip faz üretim projesi başlatılmıştır. Bu amaçla Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın desteği ile 11 Haziran 2001’de imzalanan Özgün Görev Bilgisayarı Geliştirme Projesi çerçevesinde taarruz helikopterlerine uygun bir görev bilgisayarının milli imkân ve kabiliyetler kullanılarak geliştirilmesine yönelik çalışmalar yürütülmüştür.

Kasım 2004’te başlatılan ve ATAK Programı’nın altyapısını oluşturan AR-GE 2004 Projesi altında ise, Özgün Görev Bilgisayarı ile ilgili yazılım ve çevre birimlerinin tasarlanması, geliştirilmesi ve test helikopteri olarak modifiye edilen bir AH-1S taarruz helikopterine silahlar ile birlikte entegre edilmesi hedeflenmiştir. ASELSAN, TÜBİTAK-MAM ve TAI tarafından oluşturulan konsorsiyum tarafından yürütülen AR-GE 2004 Projesi, 26 Eylül 2007 tarihinde, milli görev bilgisayarı kontrolünde atılan bir tanksavar füzesinin hedefini vurması ile başarıyla tamamlanmıştır. Projenin bu başarısı, yürütüldüğü dönem itibariyle olgunlaşmakta olan Türk savunma sanayiine artık en kritik projelerin emanet edilebileceğini göstermiş ve Aşama 2 ATAK Projesi’nin önünü açmıştır.

7-)Aşama 2 ATAK Projesi

Başlangıcından itibaren 7 (yedi) yıl süren çalışmaların ardından iptal edilen ihale sonrasında, geçen süre içerisinde alınan dersler, ihtiyaçta oluşan değişiklikler, teknolojide yaşanan gelişmelerle birlikte yeni projedeki hedefler de gözden geçirilerek yenilenmiştir. Aşama 2 ATAK projesinin başlangıçta belirlenen hedefleri aşağıdaki şekilde özetlenebilir:

a. Hava aracı üzerindeki modifikasyonların tasarım sorumluluğunun yerli yükleniciye verilerek, hazır bir platform üzerinde yerli ekipmanların entegrasyonu ve nihai performansının gerçekleştirilmesi,

b. Platform sorumluluğunda elde edilen tecrübenin bir sonraki aşamada yerli helikopter tasarımı için altyapı oluşturması,

c. Havacılık sanayiinde, Türkiye tarihindeki en kapsamlı teknoloji paylaşımını içermesi,

d. Mal alımı ve ticaretten ziyade seçilecek ülkenin sanayideki tecrübe ve birikiminden faydalanılması,

e. Seçilecek dost ve müttefik ülke ile çok önemli bir savunma ve saldırı silahının ortak tasarlanması ve üretilmesi,

f. Daha önce yapılan silah alımlarından farklı olarak Türkiye’de sanayi alt yapısının en geniş ölçüde kullanılması ve geliştirilen ürünlerin imal edilecek helikopterlere entegre edilmesi, bu sayede yalnızca ana savunma sanayii firmalarının değil onlara alt yüklenici ve KOBİ düzeyinde destek verecek diğer tüm firmaların da uluslararası standartlarda havacılık ürünleri imal etmesinin sağlanması,

g. Envanterin uluslararası standartlara uygun silah sistemleri ile desteklenmesi,

h. 1980’lerden başlayarak 1990’larla birlikte tırmanışa geçen bölgesel ölçekteki terör başta olmak üzere lokal ya da küresel anlaşmazlıkların çözümünde kullanılabilecek caydırıcı ve güç çarpanı olan bir silah sistemine, mevcut envanterin birkaç katı kadar sayıda sahip olunması,

i. Bölgedeki asimetrik güç savaşlarında TSK’ne hava desteği ve savunma gücü sağlanması,

j. Savunma sanayii öncelikli ve başta olmak üzere tüm sektörlere destek olunması.

Savunma sanayii alanında gerçekleştirilecek bir projeye yüklenebilecek görevlerin tamamı belki de fazlası ATAK Projesi’nde hedef olarak ortaya konmuştur. Bir anlamda, 2000’li yılların başında Türk savunma sanayiinin yönünü tayin eden başat savunma sanayii projesi olmuştur.

8-)Aşama 2 ATAK Proje Modelinin Belirlenmesi

Proje 1997 yılındaki kurgusu ile gerçekleştirilemeyince 2004 yılı itibarıyla ülkemizin taarruz helikopterlerine ihtiyacı artık acil hale gelmiştir. Aşama 1 ATAK Projesi’nde yüksek oranlarda yerlileşme ve yurt içinde üretilen ekipmanların entegrasyonu hedeflenmiş, yerlileşme; yabancı ürünlerin yurt içinde üretilmesi yani eski deyimiyle ithal ikame olarak belirlenmiştir. Böylece, helikopterler ve alt sistemleri halihazırda yurt dışında hangi makinalarda, hangi proseslerle, hangi çizimlere dayalı olarak, nasıl yetenekteki teknisyen tarafından, ne kadar sürede üretiliyorsa aynı yöntemlerin Türkiye’deki mevcut ya da yeni kurulacak fabrikalarda uygulanarak üretimin yerlileştirilmesi söz konusuydu.

Projenin gerçekleştirilmesi için geçen yıllar, ihtiyacın aciliyetini arttırmıştır. Bu nedenle Aşama 2 ATAK Projesi’nde yeni öncelikler belirlenmiştir. Önceki ihaleden edinilen tecrübeler ve AR-GE 2004 Projesi sayesinde gerçekleşen kazanımlar ışığında, yeni bir model çerçevesinde bir platformun tedarikine yönelik olarak 2004 yılında ikinci ihale süreci başlatılmıştır. Buna göre helikopterler hazır olarak yurt dışından alınarak, gelişen Türk Savunma Sanayii kabiliyetlerine paralel olarak, milli katılım kapsamı genişletilmiş ve sadece gövde tasarımı platform sahibi firmadan alınarak geriye kalan tüm görev ekipmanları ve aviyoniklerin milli kabiliyetler doğrultusunda geliştirilip platforma entegre edilmesine karar verilmiştir. Bu kapsamda, ortaya çıkacak yeni ürünün tüm hakları da Türkiye’de olacaktır.

9-)O yıllarda savunma sanayii alanında Türkiye için ana hedef, platform tasarlamak/üretmekten ziyade platformların tedarik edilerek ya da mevcut olan platformların kullanılarak yurt içinde üretilen askeri ekipmanların entegrasyonuydu: yani ülkemiz için savunma sanayiinde öncelikli hedef sistem entegrasyonu olarak belirlenmişti.

Helikopterler hazır olarak yurt dışından tedarik edilerek, TSK tarafından bir süre kullanıldıktan sonra ise yurt içinde üretilen sistemlerin entegrasyonu hedeflenmişti. Aslında böyle bir model ile ihaleye çıkılmasındaki bir amaç da dünya üzerindeki tüm taarruz helikopter üreticilerinin ilgisini çekerek teklif vermelerini sağlamak ve tam rekabet ortamını oluşturmaktı.

TÇD’si 10 Şubat 2005’te yayımlanan ikinci ihale 50 adedi kesin, 41 adedi opsiyon olmak üzere toplam 91 helikopterin tedarikini kapsamaktaydı. İkinci ihalede adaylar aşağıdaki kriterler ön plana çıkmıştır;

• Aday firma entegrasyon kabiliyeti,

• Teknolojik üstünlük,

• Görev etkinliği,

• Burslar,

• Güvenilirlik,

• Ürün ömür devri maliyeti,

• Esneklik,

• İdame edilebilirlik,

• Büyüme marjı,

• Kullanıcı ve bakımcı etkinliği,

5 Aralık 2005’te AgustaWestland A129 Mangusta, Eurocopter EC-665 Tiger, Denel CSH-2 Rooivalk ve Kamov Ka-50-2 çözümleriyle teklif vermiş ve 22 Haziran 2006 tarihli SSİK toplantısında ihaleye AgustaWestland ve Denel firmaları ile devam edilmesi yönünde karar alınmıştır.

10-)Uluslararası boyutta büyük bir ihale konumunda olan Aşama 1 ATAK Projesi’nin iptal edilerek yeni bir kurgu ile başka bir ihaleye çıkılması tüm ülkelerin ama özellikle helikopter üreticisi olanların yakın ilgisine sebep olmuştur.

Ancak ABD’li firmalar, projenin doğrudan hazır alım modeline rağmen teklif vermeyerek ihale sürecinin dışında kalmışlardır. Savunma sanayiinde ABD ürünü ekipmanların yaygın kullanımı düşünüldüğünde her iki ülke açısından alışılmadık bir durum ortaya çıkmıştır. Ancak başarısız olan Aşama 1 ATAK programındaki tecrübeleri doğrultusunda ABD’li firmalar yeni projeye katılmayarak, Teklife Çağrı Dosyası’na cevaben “no bid” yani teklif iletmeme kararı almışlardır.

İlerleyen süreçte, bir kısım teknik ve idari riskler olmasına rağmen helikopterlerin hazır olarak satın alınmasından ziyade, Türkiye’de üretilmesi, üretilirken Türkiye’nin o güne kadar tasarım ve kalifikasyon testlerini tamamladığı ekipmanların en başından helikopterlere entegre edilmesi, bu çerçevede de yerli firmalarımızın ihale tamamlanıncaya kadar çalışmalarını hızlandırarak sözleşme imza zamanına kadar mümkün olan en fazla sayıda sistemi helikopterler için hazır hale getirmeleri hedeflenmiştir. Bu çerçevede ihale dokümanında gerekli değişiklikler yapılarak, teklif vermeyeceğini bildiren firmalar da dahil olmak üzere tüm katılımcılara yeni model ilan edilmiştir.

11-)ABD’li firmalar yine teklif vermeyerek kendi istekleriyle ihale dışında kalırken ABD Hükümeti, devletten devlete satış olarak bilinen Foreign Military Sales (FMS) yolu ile taarruz helikopteri satmayı teklif etmişlerdir.

Bu teklifin kabul edilmesi mevcut ihalenin iptalini gerektirmekteydi. Devletten devlete satış yöntemi, kökeni uzun yıllara dayanan savunma sanayiinde uygulanan bir yöntemdir. ABD tarafından, dost ve müttefik olan ülkeler ile çerçeve mutabakat anlaşmalarının ardından, savunma alanındaki ihtiyaçlar için ticari bir sürece gerek kalmadan iki devletin kendi aralarında anlaşması yoluyla askeri ekipman alımı gerçekleştirilebilmektedir. ABD ile yapılan bu tarz sözleşmeler FMS Anlaşması olarak isimlendirilmektedir. Bu sözleşmeler ülkemizde genel olarak Milli Savunma Bakanlığı tarafından imzalanmakta ve ABD Ordusu tarafından kullanılan ekipmanların olan şekliyle (İngilizce terimi “as is”) doğrudan satışını içermektedir.

Aşama 2 ATAK Projesi’nin ihale süreci devam ederken ABD tarafından yapılan bu doğrudan satış teklifi askeri bürokrasi tarafından masada tutularak ihalenin sonuçlarına göre ele alınması bürokrasinin kendi içerisindeki uyumu ve siyaset ile eşgüdümü hususuna güzel bir örnektir. Tedarik sisteminin işleyiş prosedürleri yönünden tamamen askeri, devletten devlete bir alım yapılarak taarruz helikopter ihtiyacının karşılanması olanaklar dahilinde olmasına rağmen Aşama 2 ATAK Projesi’ne sahip çıkan gerek askeri gerekse sivil bürokrasinin eşgüdümü ve aynı hedefe odaklanması, doğrudan satış teklifinin alternatif çözüm olarak kalmasını sağlamıştır. Burada, savunma sanayiinin kendi iç dinamikleri nedeniyle avantaj ve dezavantajlarını beraberinde getiren askeri bürokrasi faktörü ön plana çıkmaktadır. İşleyiş bakımından birbirinde çok farklı iki yapı olan ordu ve savunma sanayiini bir anlamda orta noktada buluşturan sivil bürokrasinin maharetiyle tarafların ortak hedefler etrafında kenetlendiği görülmektedir.

12-)İhalenin değerlendirme sonuçlarına göre kısa listeye kalan iki ülke firmasının mücadelesi de yoğunlaşmıştır.

Güney Afrika firmasının ana ekipmanlarını Fransızlar sağladığından ikili bir birlik bulunmaktaydı. Fransa’nın AB üyesi olması nedeniyle da rakip olarak İtalyanlar ile arka planda bir çekişme söz konusuydu. Fransızlar, ülkelerinde yapılan bir toplantıyı vesile ederek Türk yetkililerine fabrikalarını gezdirmişler, kendi helikopterlerine etkileyici bir demonstrasyon yaptırarak yakın diplomasi yoluyla firmalarına gereken desteği göstermişlerdi. Öte yandan başka bir ziyaret programının arasına konulan küçük bir eklemeyle İtalyanlar helikopterlerini fabrikada gerçekleştirdiği etkileyici uçuş şovu ile tanıtmışlardı. Nitekim Cumhurbaşkanımız Sn. Erdoğan da TAI’de gençlerle yapmış olduğu programda o dönem İtalya Başbakanı olan Sn. Berlusconi ile bu projenin detayları üzerinde konuştuklarını, ortak üretime girmeyi teklif ettiğini ifade etmiştir.

Kıyasıya bir rekabet ve yoğun bir değerlendirme sürecinin sonucunda, rakibine kıyasla daha düşük fiyat vermesi, helikopterin üçüncü ülkelere satış haklarını Türkiye’ye devretmeyi kabul etmesi, daha fazla offset taahhüdü sunması ve Türk sanayiinin daha fazla iş payı alması başta olmak üzere değerlendirme kriterlerine göre önde çıkan A129 Mangusta Helikopteri 30 Mart 2007 tarihli SSİK kararı ile seçilmiştir.

Bütün bunlar dışında, A129 Mangusta Helikopteri’nin Arnavutluk, Kosova, Somali, Irak ve Afganistan’daki operasyonel geçmişi de bu kararda önemli rol oynamıştır.

atak helikopteri

13-)Aşama 2 ATAK Sözleşmesi

T129 ATAK Helikopteri isimli yeni bir helikopterin ortak geliştirilmesini kapsayan sözleşme müzakerelerine başlanmış ve 50 adet T129 ATAK Helikopteri’nin üretilmesi ve teslimatına yönelik olarak 7 Eylül 2007’de SSB ile TAI, AgustaWestland ve ASELSAN arasında imzalar atılmıştır. Aşama 2 ATAK Programı kapsamında TAI Ana Yüklenici, ASELSAN ve AgustaWestland firmaları ise Ana Alt Yüklenici sorumluluklarını üstlenmişlerdir. TAI Ana Yüklenici olarak, platform üretimini (pal dahil), sistem entegrasyonunu, tüm Proje’nin üretim mühendisliğini ve ömür devri lojistik desteğini yüklenirken AgustaWestland firması Ana Alt Yüklenici olarak performans isterlerini karşılayan temel helikopter tasarımını sağlamakla yükümlü olmuştur. Aviyonik ve Sistem Ana Alt Yüklenicisi olan ASELSAN ise helikopter konfigürasyonunda yer alan, başta görev bilgisayarı olmak üzere, seyrüsefer, kumanda, görüntüleme, haberleşme, elektronik harp ve silah kontrol sistemlerinin geliştirilmesi ve entegrasyonundan sorumlu olmuştur. Sözleşme 22 Haziran 2008’de yürürlüğe girmiştir.

Aşama 2 ATAK Program sözleşmesi dışında, ROKETSAN firması da, ayrı sözleşmeler ile ATAK Programında kullanılacak olan Anti-Tank Füze (UMTAS) ve 70 mm güdümlü roket (Cirit) projelerinin geliştirme çalışmalarına aynı zamanlarda başlamıştır. TAI’ye (2016) göre ilk ihale süresinde kaybedilen zamanın telafisi için bir çıkış yolu aranmış, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin acil ihtiyaçlarının karşılanmasına yönelik olarak SSB ile ATAK Programı Ana Yüklenicisi TAI arasında T129A EDH (Erken Duhul Helikopteri) Projesi imzalanmıştır. Proje kapsamında temel bir konfigürasyona sahip 9 adet T129A ATAK Helikopteri’nin T129B ATAK teslimat takviminden önce Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na teslim edilmesi planlanmıştır. Böylece ATAK Programı’nın kapsamı helikopterlerin tasarım, üretim ve lojistik desteğini içerecek şekilde 59 adet kesin, 32 adet opsiyon şeklinde revize edilmiştir. Yine aynı çerçevede, teslimat sonrası klasik anlayışa dayalı bakım modeli yerine Performansa Dayalı Lojistik (PDL) anlayışını içeren yaklaşım ile son kullanıcıya hizmet sağlanması hedeflenmiştir.

14-)Aşama 2 ATAK Sözleşmesinin Uygulama Safhası: Tasarım, Üretim ve Test Aşamaları

Proje ile birlikte, Türkiye’de helikopter alanındaki tüm uzmanlar biraraya getirilmiştir. Sözleşmenin uygulamaya başlanmasının ardından ilk önemli kilometre taşı olan tasarıma girdilerin belirlendiği Sistem Gereksinimleri Gözden Geçirmesi Ocak 2009’da tamamlanmış ve P1 adı verilen ilk prototip helikopter ilk resmi uçuşunu 28 Eylül 2009’da İtalya’da gerçekleştirmiştir. Türk prototipi T129 ATAK Helikopteri ise ilk uçuşunu 17 Ağustos 2011’de TAI’nin Akıncı tesislerinde yapmıştır.

Projedeki işbölümü uyarınca temel helikopter sistemleri Türk mühendislerinin de katılımıyla İtalya’da çalışılmıştır. Helikopter üzerine takılacak görev bilgisayarı, haberleşme sistemleri, seyrüsefer teçhizatları, elektronik harp ekipmanları ASELSAN tarafından geliştirilirken, roket ve uzun menzilli tanksavar sistemleri ROKETSAN tarafından Türkiye’de geliştirilmiştir. TAI’nin ana yüklenicilik sorumluluğu kapsamında hem Türkiye’deki hem de İtalya’da yürütülen çalışmaları koordine ederken bir yandan da bu çalışmaların sonuçlarını birleştirecek sistem entegrasyonu faaliyetlerini gerçekleştirmiş, helikopterlerin üretim hattını kalıp ve makinalarıyla hazır hale getirmiştir. Helikopterlerin teknik yeteneklerinin uluslararası havacılık standartlarında tasarlanması, üretilmesi ve test edilmesi hedeflendiğinden tüm bu hedeflerin gerçekleştirilmesinin denetlenmesi amacıyla SSB kontrolünde, alanında uzman teknik personelden oluşan kalifikasyon panelleri oluşturulmuştur. Bu panellerde helikopterlerin tüm alt sistemleri tekil olarak incelendiği gibi, sistem performansı, uçuş emniyeti, çevresel şartlar, uçuş yetenekleri, güvenilirlik, beka kabiliyeti, idame edilebilirlik gibi birçok alanda bütünsel bir değerlendirme gerçekleştirilmiştir.

15-)Helikopter Teknik Özelliklerine Yerli Sanayi Katkısı

T129 ATAK Taarruz ve Taktik Keşif Helikopteri, iki pilotun da azami çevresel görüşe sahip olduğu tandem adı verilen ve pilotların önlü-arkalı oturduğu kokpit tasarımı, tekerlekli ana iniş takımları, üstün manevra kabiliyetine sahip beş palli ana rotor sistemi, iki palli yeni tasarım kuyruk rotor sistemi ve her biri 1.360 beygir güç üretebilen, beka kabiliyetini artıran yüksek performanslı iki LHEC CTS800-4A turboşaft motoru ile teçhiz edilmiştir. 750 litrelik depo kapasitesi ile standart atmosferik şartlarda ve deniz seviyesinde, yaklaşık olarak üç saat havada kalabilen helikopter 326 km/saat süratle 519 km’lik uçuş menziline ulaşabilmektedir. Deniz seviyesinde azami kalkış ağırlığı 5.000 kilogram olan T129 ATAK Helikopteri; yerli tasarım ve üretim sayısal kokpit mimarisi, görev bilgisayarları ve gelişmiş uçuş ve atış kontrol sistemleri ile yüksek manevra ve uçuş kararlılığına, sıcak ve yüksek irtifa koşullarında üstün performansa, uzun menzile ve her türlü hava koşullarında gündüz/gece harekat icra edebilme kabiliyetine sahiptir.

Yüksek performansı, yüksek manevra kabiliyeti, asimetrik silah yükü, düşük görüş, ses ve radar silüeti, yüksek seviyede darbeye mukavemeti ve balistik tolerans gibi özellikleri T129 ATAK Helikopteri’ne çeşitli muharebelerde çok yönlü üstün harekat kabiliyeti kazandırmıştır. T129 ATAK Helikopteri, zorlu muharebe şartlarında pilot üzerinde oluşan stres ve yorgunluğu azaltmak için gerekli uçuş yardımcı sistemleri ile teçhiz edilmiştir. Helikopterlerde bulunan otopilot sistemi sayesinde uçuş yorgunluğu asgari düzeye indirilmiştir. Diğer yandan, T129 ATAK Helikopterlerinde yer alan koltuklar zırhlandırılarak, pilotlar için koruma sağlanmıştır. Helikopterin baş tarafında bulunan ASELSAN tarafından üretilen AselFLIR-300T Gündüz ve Gece Görüntüleme Sistemi 360° dönebilmekte, yaklaşık 20 km’ye kadar mesafedeki hedefleri tespit, 10 km’ye kadar mesafedeki hedefleri ise teşhis edebilmektedir. Helikopterlerin önünde yer alan 20 mm top oldukça etkili, hemen hemen nokta atışı yapabilen bir silah sistemidir. 20 mm topun üzerinde yer alan Lazer İşaretleyici ise diğer birliklere hedef tarif etmek için kullanılan bir sistemdir. Tarih arşivi sizler için Atak Helikopteri‘ni inceliyor.

16-)T129 ATAK Helikopteri için özel olarak ASELSAN tarafından geliştirilen AVCI Kaska Entegre Kumanda Sistemi görevlerde pilotlar için yardımcı olmuştur.

AVCI Sistemi, dünyada bir helikopter platformuna entegre edilen ilk hibrit (optik-ataletsel) kafa takip sistemine sahip olup, yüksek takip hassasiyeti sayesinde hedef tespit ve silah sistemlerinin, pilot bakış hattına otomatik yönlendirilmesini sağlamaktadır. AVCI Sistemi sayesinde ihtiyaç duyulan tüm uçuş gösterge ve referans bilgileri pilotun gözünün hemen önündeki vizöre taşınabilmekte, böylece uçuş ekibi, dikkatinin çoğunu helikopter dışına kanalize edebilmektedir. Ayrıca AVCI Sistemi, pilotun baş hareketleri ile birlikte pilotun bakmakta olduğu noktaya helikopterin burun kısmındaki 20 mm topun da dönmesini sağladığından, pilotlara çok büyük bir kullanım kolaylığı sağlamaktadır.

TAI’ye göre T129 ATAK Helikopteri 90 dereceye yakın açılarla yükselme, dalma, burun ya da kuyruk sabit kalacak şekilde kendi etrafında dönme ve yana uçuş gibi helikopterler için zor kabul edilen manevraları başarıyla icra edebilmekte ve güçlü kuyruk rotoru sayesinde güçlü çapraz rüzgârda dahi istikrarlı bir uçuş yapılmasını sağlamaktadır.

17-)Bakımı oldukça kolay bir platform olan T129 ATAK Helikopteri’nin iki teknisyen tarafından gerçekleştirilebilen yaklaşık bir saatlik bir bakımın ardından bir sonraki uçuşa hazır hale getirilebilirken, aynı sınıftaki diğer helikopterlerin benzer faaliyetler için yaklaşık 15 teknisyene ihtiyaç duymaktadır.

Taktik sahada araziye inildiği zaman motorları susturmadan, sistemler faal haldeyken, mühimmat ve yakıt ikmali yapılabilen T129 ATAK Helikopteri, pilotlar tarafından beğeniyle karşılanmıştır. Pilotlar T129 ATAK Helikopteri’ni gayet kıvrak, güçlü, emsallerine oranla daha küçük; fakat daha üstün özelliklere sahip bir taarruz helikopteri olarak tanımlamışlardır. Bir taarruz helikopterinden beklenen dört önemli kabiliyetin (Performans, Silah Sistemleri, Beka Yeteneği ve İdame Ettirilebilirlik) TSK ihtiyaçlarına en doğru şekilde cevap vermesine yönelik optimize edilen T129 ATAK Helikopteri’nin tasarımı, Türkiye programı ile birlikte deneyimli taarruz helikopteri pilotlarının tecrübe aktarımları ve sağladıkları geri beslemeler ile olgunlaşmıştır. T129 ATAK Helikopteri’nin kokpit yerleşimi Kara Kuvvetleri pilotları ile işbirliği içinde hazırlandığından AH-1P Cobra ve AH-1W SuperCobra Taarruz helikopterleri pilotlarının T129’a intibak süreci hızlanmıştır.

Diğer yandan, T129 ATAK Helikopterlerinde görev yapacak personelin eğitiminde ihtiyaç duyulan simülatörler de 10 Haziran 2013’te imzalanan sözleşme kapsamında ATAKSİM ismiyle HAVELSAN tarafından tasarlanarak üretilmiştir.

 

Bu yazımız da ilginizi çekebilir; 

Karapara Ne Demek? Karapara Aklama Süreci ve Yöntemleri

Yunanistanda İşsizlik Oranları ve Gelişimi

Kaynak

Köksal Liman, Savunma Sanayiinin Türk Kamu Yönetiminde Özgün Gelişim Sürecine Bir Örnek: Atak Projesi

 

*Bu çalışmanın tüm hakları, Köksal Liman’a aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Fukuşima Nükleer Faciası

Çernobil nükleer kazasını izleyen çeyrek yüzyıl durgunluk sonrasında nükleer enerji konusunun gündeme gelmesi, enerji bağımlılığına ilişkin ciddi endişelerin var olması sonucu gerçekleşmiştir. Bu kapsamda, nükleer enerji endüstrisi son yıllarda tekrardan canlanmaya başlamıştır. Fukuşima nükleer kazası tam da nükleer teknoloji temsilcilerinin enerjiye çok ihtiyaç duyduğu bir dünyada ve nükleerin ciddi anlamda yükselişe geçmesinin kaçınılmaz hale geldiği ifade edilen bir zamanda yaşanmıştır. Öyle ki Fukuşima, Çernobil’den sonra yaşanan nükleer hadiselerin en vahimi olarak nitelendirilmiştir. 11 Mart 2011’de başlayan felaketler zinciri sonucunda yaşanan bu
kaza reaktör tasarımcılarının depremle oluşan Tsunaminin nükleer reaktörü stabilize etmesi gereken yedek sistemi etkisiz duruma getireceğini bilememelerinden dolayı gerçekleşmiştir. Böylelikle Fukuşima, çevresel zararların yoğun hissedildiği nükleer bir kaza olarak dünya gündemine oturmuştur.
Fukuşima kazasının uzun vadeli, derin ve ciddi anlamda olumsuz etkileri olmakla beraber, kazadan bu yana 5 senenin rapor ettiği sonuçlar bazı farklı bulguları ortaya çıkarmıştır. Fukuşima’dan sonra dünya nükleer enerji arz güvenliği ile ilgili politika değişiklikleri, birçok devlette yeni santralleri iptal etmeleri, moratoryum senaryosu olarak ifade edilse de bazı devletlerde nükleer enerji kullanımına devam kararı alınmasıyla beraber santrallerin güvenlik durumunu kuvvetlendirme doğrultusunda önemli düzenlemeler başlatılmıştır. Bu kapsamda, nükleer endüstride
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı nükleer güvenlik eylem planı, Avrupa Birliği stres testleri ve yasal mevzuatların tekrar gözden geçirilmesi gibi Fukuşima’dan alınan dersleri hızla değerlendirme çalışmalarında bazı gelişmeler yaşanmıştır.

Japonya’nın tarihinin en büyük doğal felaketler zincirini 11 Mart 2011 tarihindeki deprem ve sonrasındaki Tsunami dalgalarıyla afetler silsilesi biçiminde peş peşe yaşadığı ve nükleer bir felaketin gerçekleştiği görülmüştür.

Fukuşima santrali, yüzey alanı yaklaşık 1,47 milyon m2 kare biçiminde büyük bir alandır. Fukuşima santralindeki reaktörler, tasarımları General Elektrik, Hitachi ve Toshiba gibi şirketler tarafından 1960’lı yıllarda tamamlanmış ve ikincil koruma kabı türü Mark-I olarak bilinen kaynamalı su reaktörüdür.
Fukuşima santrali toplam 6 adet üniteden oluşmaktadır. 1, 2 ve 3. reaktörler, 1971- 1975 yılları arasında işletilmeye başlamıştır. Santralde bulunan reaktörler arasında güç üretimi açısından farklılıklar bulunmaktadır. Örneğin, 1. reaktör için güç üretimi 460 Megawatt, 2. reaktörden 5. reaktöre kadar 784 Megawatt, 6. reaktör için 1,100 Megawatt’tır. Boyu 4 metre olan yakıt demetleri 1. reaktörde 400, 2’den 5’e kadar olan reaktörlerde 548, 6. reaktörde ise 764 adettir. Santraldeki bütün reaktörler rutin olarak çalışırken soğutucu suyunun reaktör kalbinden çıkış sıcaklığı 286°C ve çıkış basıncı 6930 kPa’dır. Reaktörlerde koruma kabının soğutucu su döngüsü haricinde
kalan kısımlarındaki basınç ortalama 115-130 kPa civarındadır.
Santraldeki 6 adet reaktörden 5’inin BWR tipteki reaktör ve en çok hasar alanların da yine bu reaktörlerin olmasından dolayı BWR’nin Mark-I tipini incelemek önemli bir husustur. Mark I, nispeten küçük ana muhafaza yapısına sahip olması nedeniyle nükleer santralleri daha ucuza mal edebilmek için tasarlanmıştır. Koruyucu bir önlem olarak tasarımcılar, buhar üretiminden kaynaklanacak nükleer bir kazada enerjiyi soğurabilmek için reaktöre bir buhar önleme sistemi eklemiştir. Böylece, bu tasarım, tasarımcılara muhafaza yapısının ebatlarını küçültmeye imkan verecek buhardan oluşan basıncını da düşürecektir.

Fakat, daha küçük ana muhafaza yapıları, buhar önleme sistemi doyuma ulaştığında buharın hacmiyle başa çıkmada çok yetersiz kalabileceklerdi.

İşte, Fukuşima’da tam olarak yaşanan budur. Bu durumla karşılaşan santral reaktöründeki operatörler, muhafaza yapısının parçalanmasını engellemek için ana muhafazadan da buhar çıkmasına izin vermek zorunda kalmıştır. Alınan önlemler, Fukuşima santral kazasını engelleyemediği gibi, reaktörlerin tüm dünyaya verdiği sınıraşan çevresel zararlarını da engelleyememiştir. Nükleer santralde bulunan reaktörlerin muhafaza yapıları yüksek olmasına rağmen kaza mücbir sebeplerden dolayı gerçekleştiği için engellenememiştir.
Fukuşima kazası sonrası yaklaşık 160,000 kişi radyoaktif madde kirlenmesine karşı korunmaları açısından kaza bölgesinden uzaklaştırılmıştır. Bu mağdur insanlar için tazminatın sağlanması işlemi pek kolay olmamakla beraber, kişilerin yaşamlarını kolaylaştıran türden değildir. Mağdur olan kişilerin talep ettiği tazminat işlemleri ertelenmekle beraber, yapılan ödemelerin bile insanların hayatını idame ettirmeye yetecek miktarda olmadığı aşikardır. Tazminat talep eden mağdurların birçoğunun da tazminat talep etme hakkına sahip olmadığı anlaşılmış ve haklardan yararlanma imkanına sahip olan kişiler de kaybettikleri maddi değerlerin yalnızca bir kısmını alabilmişlerdir. Yapılacak tazminatların ilk ödemesi devlet-destekli finansmanla olmak üzere hazırlanmıştır. Nükleer bir kaza sonrası mağduriyetlerin giderilmesi için kurulan devlet-destekli Hasar Sorumluluk Paylaşım Fonu’ndan talep edilen tazminat miktarı Mart 2011’den Aralık 2012’ye kadar olan dönemde 36 milyar dolardır. Japon hükümeti, Fukuşima nükleer santralinin iflasını önlemek için yine 12 miyar dolar da yardımda bulunmuştur.

Kazanın Oluşum Süreci

11 Mart 2011 tarihinde Japonya’nın en büyük ve en kalabalık adası Honshu’nun kuzeydoğu sahilinde yerel saatle 14:46’da büyük bir deprem meydana gelmiştir. Bu depremin şiddeti Richter ölçeğine göre 8,9 olarak ölçülmüştür. Bu, 140 yıllık Japon sismik veri takibi geçmişi boyunca kaydedilen en şiddetli depremdir. Pasifik tektonik tabakasının aniden ve büyük çapta hareketlenmesi bir Tsunami’yi de tetiklemiştir. Yüksek ve hızlı hareket eden Tsunami, Honshu’nun kuzeydoğusunda bir şehir olan Sendai ve yakın civarını vurmuştur. Tsunami sonrası oluşan yaklaşık 15 metre yükseklikteki dev dalgalar, kıyıdaki binaları ve araçları yerlerinden alıp kilometrelerce uzağa götürmüştür. Yaşanan deprem ve ardından Tsunami afeti sonucunda binlerce kişi yaşamını yitirmiş ve kaybolmuştur. Resmi rakamlar, yaşanan felaketler sonrasında ölenlerin sayısını 18,000 olarak göstermiştir. Bu kapsamda, Fukuşima kazasının temel sebeplerini genel itibarıyla şu şekilde sıralayabiliriz:
i) DC11 bataryaların hızla boşalmasıyla birleşen saha dışındaki enerji kaybı (deprem nedeniyle) ve saha içi AC12 enerji kaybı (Tsunami nedeniyle), nükleer reaktörün tümünde elektrik kesintisine yol açmış ve akabinde nükleer yakıtın aşırı ısınmasına ve reaktör binasının hasarına neden olmuştur.
ii) Yetersiz yakıt soğutmanın neden olduğu aşırı yakıt ısınması, hızlı oksitlenmeye ve büyük miktarlarda hidrojen oluşumuna yol açmış, bu da nihayetinde 1. Ünite ve 3. Ünite’deki reaktör binalarının infilak etmesine ya da tahrip olmasına ve 4. Ünitenin de muhtemelen yanmasına sebebiyet vermiştir. Ancak, reaktör binalarında hidrojen birikimine yol açan mekanizma henüz netleşmemiştir.

iii) Reaktördeki elektrik kesintisi nedeniyle operatörler muhafazada aşırı basınç oluşmaması için muhafazayı soğutmak yerine tahliye etmiştir.

Tahliye edilen gazlar, yine reaktördeki elektrik kesintisi nedeniyle hiç havalandırma bulunmayan reaktör binasına sızmış, bu hidrojen birikmesine ve nihayetinde 1. ve 3. ünitelerdeki
reaktör binalarının tahrip olması ile sonuçlanmıştır.
iv) Fukuşima santralinden en büyük radyoaktivite salımları, tüketilmiş yakıt havuzlarından çıkmıştır. Tüketilmiş yakıt havuzlarında tüketilmiş yakıt havuzlarının yükseltilmiş yerleşimi 1, 3 ve 4. ünitedeki binaların hidrojen patlamaları kaynaklı hasarlara maruz bırakmıştır. Tüketilmiş yakıt havuzu soğutma sisteminin iş göremez hale gelmesi de 4. Ünitedeki havuz yangınına yol açmış ve bir hafta süreyle gayri nizami soğutma çabalarını zorunlu kılmıştır.
v) Reaktör sahasının kompakt tasarımından dolayı, bir ünitedeki sorun komşu ünitelere de sıçramış ve güvenlik riskleri yaratmıştır.
3. Ünitedeki hidrojen patlaması, 2. Ünitede deniz suyu enjeksiyonu için kullanılan yangın pompalarını iş göremez
duruma getirmiştir. Ayrıca, 4. Ünitedeki yangına ve patlamaya, Ünite 4 ile ortak kullanılan borular nedeniyle 3. Üniteden salınan hidrojen kaçağının neden olduğu iddia edilen durumlardandır. 5. ve 6. Üniteler, 1. ünitedeki hidrojen patlamalarından etkilenmemiş ve sadece bir dış olay (Tsunami) santraldeki 13 adet dizel jeneratörün hepsini çalıştıramaz duruma getirmiştir.

Japonya’da yaşanan doğal afet Tsunami’den büyük hasar alan yerlerden birinin Fukuşima santrali olduğunu söylemiştik.

6 reaktörden oluşan Fukuşima santrali, Tsunami’den oluşan dev dalgaların vurmasıyla beraber aniden sel baskınına uğramıştır. Richter ölçeğine göre 8,9 şiddetindeki depreme karşı santral sisteminin güvenlik tedbirlerinin otomatik olarak devreye girmesi şeklinde muhafaza edilmesine rağmen, santralde bulunan reaktör birimleri Tsunami dalgalarına çok dayanamamış ve koruyucu duvarların kısa gelmesinden dolayı elektrik sisteminde bir arıza ortaya çıkmıştır. Elektrik arızasının uzun sürmesi nedeniyle yedek acil durum güç sistemleri devreye girmeyince, toplam 6 üniteli nükleer santralin deprem esnasında işletmede olan 3. ve 4. reaktör üniteleri kontrol altına alınamamıştır.
Böylece, Fukuşima’da dünyanın en büyük nükleer felaketlerinden biri yaşanmış ve milyonlarca kişi olumsuz radyasyon etkisine maruz kalmıştır. Fukuşima’daki operatörler, nükleer kazadan dolayı reaktörlerin içinde erimiş olan nükleer yakıtı soğutabilmek için mecburen soğutucu su döndürmüştür. Operatörlerin bunu yapma nedenleri ise soğutma olmadan ölümcül külün yaydığı bozulma ısısıyla yakıt maddelerinin erimesi ve sonuç olarak daha fazla radyoaktif materyalin sızma riskinin de açığa çıkmasıdır. Yakıtın soğuması sürecinde soğutucu su ölümcül külü reaktörlerden temizleyip yüksek oranda kirlenerek nükleer reaktörün bulunduğu binadan toprağa karışmıştır. Her gün akan 400 ton suyla Fukuşima nükleer santrali kirli su içeren 1,000 ton kapasiteli tanklarla dolmuştur. Tankların üstünde bulunan zemin çok güçlü olmadığı için her zaman devrilme riski taşıdığından nükleer kaza gerçekleştiği zamandan bu yana geçen sürede kirli su sürekli denize karışmaktadır. Bu yüzden, Fukuşima kazasından sonra güvenlik önlemleriyle olayın kontrol altında olduğu gerçeğinin doğru olmadığı anlaşılmaktadır.

Gerçekleşen depremle beraber bütün reaktör ünitelerinde kapanma işlemi mevzuata uygun biçimde oluşmuş ve güvenlik sistemi bu deprem esnasında devreye girerek nükleer reaktörlerde reaksiyonun azalmasını sağlamıştır.

Kapama işlemi sonrasında radyoaktif bozunma ısısını sistemden çekmek için soğutma sistemleri de uygun bir biçimde devreye girmiştir. Fakat, sorun bu değildi, aslında sorun deprem sonrasında reaktörlerden ikisinin Tsunami dalgası baskınından etkilenmesiydi. Tsunami, Fukuşima santralindeki imdat dizel jeneratörlerini vurduğunda zaten bir kriz ortaya çıkmıştı. Depremin bir sonucu olarak nükleer santralin soğutma sistemini çalıştırmak için elektriği sağlamada hayati rolü olan elektrik kaynağı kesilmiştir. Reaktör kapatıldıktan birkaç gün ile birkaç haftaya kadar fisyon ürünlerinin radyoaktif ışın bozunumundan kaynaklı büyük bir miktarda ısı üretmeye devam etmiştir.
Soğutucu pompaları çalıştıracak elektrik gücü olmadığından reaktörlerin çekirdekleri aşırı ısınmaya başlamış ve reaktör çekirdeklerini çevreleyen suyun büyük bölümü buhara dönüşmüştür. Buhar, kimyasal olarak nükleer yakıtın içinde bulunan fisyon ürünlerinin çevreye karışmasını önlemek için tasarlanan Zirkonyum alaşımlı kaplama ile etkileşime girmiştir. Daha sonrasında reaktör basınç kabı ve ana muhafaza yapısı içinde oluşan buhar basıncı ve hidrojen gazı tahliye edilmiştir. Asıl tehlike ise ana muhafaza yapısının parçalanması meselesiydi. Birkaç gün içinde
ikinci muhafaza yapısına yayılan hidrojen de yanmaya başlamış, 1. ve 3. ünitelerin ikincil muhafaza yapısı içindeki boşluklara yayılmıştır. Çekirdekler, bu durumdan etkilenmese de buradaki endişe tüketilmiş yakıt havuzlarının soğutucu suyunu kaybedebileceği ve eğer tüketilmiş yakıt alev alırsa büyük miktarda radyoaktif maddenin doğal çevreye yayılabileceği konusunda olmuştur. 4. reaktör ünitesinin tüketilmiş yakıt havuzu ise deprem hasarı nedeniyle soğutucu kaybına uğramıştır.

Şöyle ki Fukuşima kazası olduktan sonra ilk saatlerde ikincil koruma kapları içindeki basınç aniden artmış ve ertesi gün tasarım değerlerinin yaklaşık olarak 2 katına çıkmaya başlamıştır.

Değerlerin üst seviyeye çıkması, nükleer enerji reaktöründeki pompaların sızdırmazlıklarına hasar vermiştir. 12 Mart 2011 tarihi sabah saatlerinde santralin 1. reaktöründe su seviyesi aniden azalmıştır. Yine aynı gün 1. reaktörün ikincil koruma kabında bir hidrojen patlaması olmuştur. Patlamanın ardından basınç kabındaki basınç 500 kPa’ın altına düşmüştür ve yaklaşık 300-500 kPa arasında seyretmiştir. Patlama sonucunda reaktör binasının çatısının tamamı infilak olmuştur. Santraldeki reaktörlerin basınç kabına harici pompalar yardımı ile deniz suyu basılmasından su seviyesinin çok düşerek yakıtlar da kısmen açıkta kalmıştır. 13 Mart 2011 Pazar günü ise 1. reaktörün ana koruma kabına deniz suyu pompalanması işlemi başlamıştır. Deniz suyu yerine tatlı su kullanılmaya da ancak 25 Mart 2011 tarihinde başlanmıştır.
15 Mart 2016’da ise 2. reaktör ünitesinde ana muhafaza yapısına bağlı olan buhar önleme sisteminde bir hidrojen patlaması daha yaşanmıştır. 1, 2 ve 3. ünitelerdeki buhar önleme sistemleri doyuma ulaşmış ve 2. ünitedeki buhar önleme sistemindeki arıza, yakıtın erimesi durumunda büyük miktarda radyoaktif ürün maddesinin ana muhafazasını terk etmesine yol açacak potansiyel bir yol sağlamıştır. Nispeten daha küçük miktardaki radyoaktif maddeler, operatörlerin buharı serbest bıraktıkları zamanlarda salınmıştır. Fakat, krizin ikinci haftasına gelindiğinde Tokyo uzaklıktaki bir mesafede bulunan radyoaktif iyot seviyesi önemli miktardaki radyoaktif iyodun çocukların tiroit bezlerinde birikmesin diye ebeveynlere kirlenmiş suyu bebeklerine vermemeleri konusunda ikaz etmek için yetkilileri harekete geçirmiştir. 6 Nisan 2011 tarihinde ise hidrojen birikmesi üzerine ana koruma kabına nitrojen reaksiyonuna başlanmıştır. Son tahlilde koruma kabında basınç 195 kPa olup, halen sabit bir yapıda durmaya devam etmektedir.

Kazanın Ölçek Değerleri

Japonya’da Tohoku depremi neticesinde oluşan Tsunaminin neden olduğu Fukuşima nükleer santralinde bulunan yedek güç ve koruma sistemlerinde meydana gelen büyük zararlar, Fukuşima reaktörlerinin bazı ünitelerinde kaçaklara ve aşırı ısınmaya yol açmıştır. Bu yüzden, nükleer reaktörlerin her birindeki kaza Uluslararası Nükleer Enerji Ölçeği olan INES’te ayrı ayrı derecelendirilmiş, santral etrafında yasak bir bölge oluşturulmuştur. Reaktörlerden 3’ü 5. Seviye, 1’i 3. Seviye, durumun bütünü 7. Seviye olarak sınıflandırılmıştır. INES ölçeklendirmesi, Fukuşima kazasının Çernobil kazasında olduğu gibi, çok geniş bir bölgeye dağılan ve çevresel etkilerini olumsuz bir şekilde gösteren yüksek seviyedeki radyoaktif ürün yayan bir kaza olduğunu göstermiştir.
Bilindiği gibi 7. Seviyedeki bir ölçeklendirme, büyük bir tesisteki radyoaktif materyalin büyük kısmının dışarıya salınımı olarak tanımlanmaktadır. Fukuşima’da yaşanan nükleer hadise buna uygun bir tanımlamayı ifade etmektedir. Fukuşima kazası, ölçeklendirme anlamında Çernobil kazası ile aynı olmasına rağmen kazanın çevre üzerindeki etkileri Çernobil ile mukayese edilmeyecek kadar azdır. Çünkü, Japon yetkili otoriteler Fukuşima kazasının başlangıcından beri uluslararası topluma karşı son derece şeffaf bir politika yürütmüş, çevresel alanı
muhafaza etmek üzere ivedi bir biçimde halkı tahliye ederek radyoaktif sonuçları asgari seviyeye indirmek için tedbirler almıştır.
Öyle ki, Fukuşima sonrası hemen kararlı Potasyum İyot tabletleri dağıtılarak tedbir alınmıştır. Fukuşima çevresinde yaşayan vatandaşlar ilk olarak 10 km2’lik alanın dışına tahliye edilmiş, sonrasında da 20 km2’lik alanın dışına çıkartılmıştır. Yine, kazaya yönelik alınan tedbirler arasında aynı günlerde ve sonrasında rutin olarak pek çok gıda ürünü ve insanların tüketim miktarı kontrol altına alınmıştır. Çernobil kazasından sonra da bu tür önlemler alınsaydı, hem çevreye ve hem de insan sağlığına bu kadar radyoaktif serpinti yayılmayacaktı.

Deprem sonrasında Fukuşima’daki santralde bulunan ilk üç reaktör otomatik olarak kapanmıştı, 4. reaktörde yakıt olmadığı için zaten işletmede bulunmuyordu.

5. ve 6. reaktörler ise rutin bakım sebebiyle yine kapalı durumdaydı. Yaşanan bu kazada metal su reaksiyonu ve kullanılmış yakıt depolama havuzlarındaki suyun kaybedilme sebebi ile hidrojen oluşumu ve gazının birikmesi sonucunda ortaya çıkan patlamayla nükleer radyoaktif ürünlerin çevreye salınımı gerçekleşmiştir. Zaten bu sebepten Fukuşima’daki kaza, INES’e göre önce 5. Seviye ölçeklendirilmiş, kaza sonrası yapılan incelenme sonucunda 7. Seviyeye çıkarılmıştır. Santraldeki 3 reaktörde soğutma sisteminin ve kullanılmış yakıt soğurmasının kaybedilmesi sonucu 3. Seviye ölçek sınıflandırılması yapılmıştır. 2 reaktörde ise soğutma sisteminin fonksiyonlarının kısmen kaybedilmesinden dolayı radyolojik salınım yaşanmış ve bunlar Seviye 5 olarak sınıflandırılmıştır. Santralde açığa çıkan radyolojik salınımlar nedeniyle yetkililer kazanın ölçeğini toplamda 7. Seviye olarak belirlemişlerdir.
Fukuşima santrali çevresinde ölçülen radyasyonun kaza yaşanmadan önceki durumla karşılaştırıldığında 300 kat arttığı resmi makamlarca rapor edilmiştir. Öyle ki yapılan incelemeler sonucunda bölgeye 150 kilometre uzaklıktaki kentlerde bile radyasyonun normalden 20 kat daha fazla olduğunu göstermiştir. Bunun yanında şebeke suyunda normalin 3 katı civarında radyoaktif Sezyum, İyot, vb. maddeler olduğu görülmüştür. Santral bölgesindeki gıda ürünlerinde normalin üstünde radyasyon etkileri saptanmış, piyasadaki gıda satışları durdurulmuştur. Dünyadan da
Fukuşima felaketi yüzünden bazı kısıtlamalar olmuş, Japonya’dan ihraç edilen gıda ürünlerine birçok devlet kota koymaya başlamış ve hatta bazı ülkeler Japonya’dan gelen kişileri radyasyon ölçüm cihazına tabi tutmuştur. Bu
deneyimler kapsamında Fukuşima, gelecekte inşa edilecek nükleer santrallerde yaşanacak doğal afetlere karşı çok daha gelişmiş önlemler alınmasına öncülük edebilecektir.

Fukuşima kazasında sadece nükleer radyasyondan kaynaklanan herhangi bir ölüm durumu henüz rapor edilmemiştir.

Tsunami’nin Fukuşima nükleer tesislerinde neden olduğu yedek güç ve muhafaza sistemlerindeki büyük hasar, Fukuşima nükleer reaktörlerinin bazılarının aşırı ısınmasına yol açmıştır. Bunun sonucunda reaktörlerin her birinde gerçekleşen kazalar, radyolojik hadise ölçer makine INES tarafından ayrı ayrı incelenmiş ve santral etrafında 20 km’lik bir alan yasak bölge ilan edilmiş ve 30 km’lik gönüllü tahliye bölgesi oluşturulmuştur. Bu kapsamda Fukuşima nükleer santralinde INES’e göre 8 farklı olay kaydedilmiş ve kazanın başından krizin sona ermesine kadar geçen sürede açığa çıkan radyolojik alınımlar sebebiyle kazanın ölçek değerleri seviye seviye değişmiştir. INES’e göre 7. Seviye olarak ölçeklendirilen Fukuşima kazasının 4. ve 6. günleri arasında salınım yaptığı radyoaktif ürünler açısından değerlendirildiğinde Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı tarafından majör bir kaza olarak ifade edilmiştir.
Hem Çernobil ve hem de Fukuşima nükleer santral kazasında karşı önlemlere ihtiyaç duyulmuş ve iki olay da Seviye 7 olarak ölçeklendirilmiştir. Her iki kaza da aynı seviyede değerlendirilmesine rağmen kazalarda alınan önlemler arasında farklılıklara bakıldığında önemli hususlar karşımıza çıkmaktadır. Örneğin, SSCB’nin Çernobil kazasını kendi halkı dahil tüm dünyadan gizleme çabası alınacak önlemleri yetersiz hale getirmiş ve insan sağlığına karşı olumsuz etkilerin yaşanmasına neden olmuştur. Öte yandan, Japonya Fukuşima santralinin yaklaşık 12 mil kadar bölgeyi boşaltmaya başlamış ve potansiyel çevresel zararların önlenmesi sağlanmıştır. Japonya hükümeti herkesin radyasyon seviyesini sürekli olarak izlemekle ve raporlamakla beraber insan sağlığı koruma talimatlarını da gerçekleştirmeye çalışmıştır. Görüldüğü üzere, Fukuşima ile Çernobil kazası mukayese edildiğinde ortaya çıkan zararlar devletlerin uyguladığı politikalarla şekillenmiştir.

Kaynak

Arda Özkan, Çevresel Güvenlikte Sınıraşan Bir Tehdit Algısı: Nükleer Zarar

Küresel Güçlerin Kripto Paralara Bakışı Ve Değerlendirmeler

Kripto Paraların dünya genelinde yaygınlık kazanması neticesinde kripto paraların alınıp satıldığı özel piyasalar oluşmuştur. Ayrıca, kripto paralar taraflar arasında ödeme aracı olarak da kullanılmaya başlanmıştır. Zaman içerisinde önemli bir hacme ulaşan kripto para piyasası Devletler, Uluslararası Kuruluşlar ve Merkez Bankalarının da dikkatini çekmiştir. Bununla birlikte, kripto paraların öncüsü olan Bitcoin başta olmak üzere kripto paralara yönelik farklı bakış açıları ve uygulamalar söz konusudur. Aşağıdaki şekilde, Dünya’da kripto para algısına ilişkin
mevcut durum gösterilmektedir. Kendi kripto parasını geliştirmeye çalışan Çin ve bazı Asya ülkeleri dışında kripto varlıklara yönelik ciddi bir yaptırım bulunmamaktadır.

IMF Değerlendirmesi

IMF Başkanı Christine Lagarde, 29 Eylül 2017 tarihinde Bank of England (BoE) Konferansında yaptığı konuşmasında kripto paralara ilişkin önemli açıklamalarda bulunmuştur. Lagarde, Bitcoin başta olmak üzere kripto paraların mevcut sistem için tehlike oluşturmadığını belirtmiştir. Kripto Paraların fazla oynak, fazla riskli ve fazla enerji yoğun olduğu değerlendirmelerinde bulunmuştur. Düzenleyici otoriteler için kripto paraları fazla karmaşık bulan Lagarde, kripto paraların tamamen yok sayılmasının ise akıllıca olmayacağını ifade etmiştir. IMF Başkanı, istikrarlı olmayan paralara sahip olan ülkelerde Dolar gibi başka ülkelerin para birimleri yerine kripto paraların daha çok talep görebileceğini öngörmektedir.
Vatandaşların kripto paraların zaman içerisinde daha istikrarlı bir hale geleceğine yönelik beklentilerinin ise bunun en önemli dayanağı olduğunu değerlendirmektedir. Lagarde, ekonomilerin dönüşümüne bağlı olarak Merkez Bankalarının yapacağı en iyi işin etkin para politikalarına devam etmek ve yeni fikirlere ve taleplere açık olmak olduğunu vurgulamıştır. Nitekim mevcut kripto paraların riskli ve oynak kalması neticesinde, vatandaşların da Merkez Bankalarından ulusal para olarak işlem görecek dijital platformlarının oluşturulmasına yönelik talebin olabileceğini ifade etmiştir (IMF 2017).
Lagarde, CNBC’ye yaptığı konuşmasında, dünya merkez bankalarının ve düzenleyici kuruluşların kripto para meselesini ciddiye alması gerektiğini vurgulamıştır. Lagarde ayrıca, kendilerinin bir kripto para geliştireceklerini
söylememekle birlikte, IMF’nin Özel Çekme Hakları (SDR) kapsamında uluslararası rezerve olarak hizmet edecek ve teknolojik anlamda kripto paralara benzer nitelikte olacak bir para biriminin oluşturulabileceğini ifade etmiştir. Meselenin sınırlar ötesinde olmasından dolayı IMF’nin de süreçte yer alabileceğini belirtmiştir. IMF Başkanı Christine Lagarde, 11 Şubat 2018 tarihinde CNN ile yaptığı röportajında ise, kripto paralara ilişkin düzenlemeleri kaçınılmaz olarak değerlendirmiş ve bunun sadece bir zaman meselesi olduğunu ifade etmiştir. Bunun ise uluslararası düzenleme ve uygun denetim gerektiren bir alan olduğunu belirtmiştir (CNBC 2017, CNN 2018).

Dünya Bankası Değerlendirmesi

Dünya Bankası Başkanı Jim Yong Kim ise, kripto para sistemini “Ponzi Düzeni” ile kıyaslamış ve Bitcoin gibi kripto paraların yasallığına yönelik endişe uyandırmıştır. Kim açıklamasında, sistemin çalışma şeklinin hala tam anlamıyla net olmadığını belirtmiş ancak gelişmekte olan ülkelerde paranın daha etkin takip edilmesi ve yolsuzluğun azaltılması açısından da ümit verdiğini ifade etmiştir.

Uluslararası Ödemeler Bankası Değerlendirmesi

Uluslararası Ödemeler Bankası (BIS) Başkanı Agustin Carstens yayınladığı makalede, kripto paraların tanım olarak bilinen para türlerinden hiçbirinin kapsamına girmediğini belirtmiştir. Carstens’a göre, istikrarsız oluşlarından dolayı bir ödeme veya değer saklama aracı olarak güvenli değillerdir. Yeni teknolojiler hayatı kolaylaştırma kolaylığına sahip olsalar da, kripto paraların mevcut yapısı bu durum için iyi bir örnek teşkil etmemektedir. Bu yüzden, Merkez Bankaları gerekli görülmesi durumunda müdahale için hazır bulunmak zorundadır. Böylece, finansal sistemde geniş bir alanda hizmet veren kurumsal altyapının destekleyeceği kripto paralar yasal bir şekle bürünecektir. Bu ise Merkez Bankalarının sorumluluk alanına girmektedir. Bu doğrultuda, Merkez Bankaları ve Finansal Otoriteler iki noktaya dikkat etmelidir. Birincisi, kripto paraların reel para birimleriyle olan ilişkinin sorunsuz olması sağlanmalıdır. İkinci nokta ise, her iki para için eşit şartların sağlanmasıdır. Her iki para için de istisnasız aynı risk ve aynı düzenlemeler geçerli olmalıdır.

ABD Politikası

18 Mart 2013 tarihinde, ABD Hazine Bakanlığı Finansal Suçlarla Mücadele Birimi (FinCEN) kripto paraların yönetimi, alım-satımı ve kullanılmasına ilişkin FinCEN düzenlemelerinin uygulanabilirliğine yönelik bir rehber yayınlamıştır. Kripto para kullanıcıları tescil, raporlama ve kayır tutma zorunluluklarından muaf tutulmuştur. Ancak yönetici konumunda bulunan kimseler ilgili düzenlemelere uymak zorundadır. FinCEN kripto paraların ulusal para kapsamında değerlendirilemeyeceğini belirtmiştir. Bununla birlikte, açıklamada çevrilebilir
kripto paralara değinilmiş, bu tip kripto paraların reel para birimleri karşısında bir değeri olduğu ve reel para gibi işlem gördüğü ifade edilmiştir (FinCEN 2013).
ABD Menkul Kıymetler ve Döviz Komisyonu (SEC) Başkanı Jay Clayton, 11 Aralık 2017 tarihinde kripto paralar ve İlk Dijital Para Arzlarına (ICO) ilişkin bir bildiri yayınlamıştır (SEC 2017). Bildiride, kripto para piyasasının hızlı bir şekilde büyüdüğü ve yerel, ulusal ve uluslararası düzeyde işlem gördüğü ve pek çok ürün ve katılımcısının olduğu belirtilmiştir. Bununla birlikte, kripto paralar hakkında –yasal olup olmadıkları, yatırımcıların korunması amacıyla düzenlemelerin yapılıp yapılmayacağı ve ilk dijital para arzlarının yasal statüsü gibi– pek çok soru işaretinin olduğu vurgulanmıştır.
Bireysel yatırımcılar açısından, geleneksel ABD Menkul Kıymet piyasalarında kripto para yatırımları özelinde bir korumanın olmadığı ve dolandırıcılık ve manipülasyon tehlikesinin bulunduğu belirtilmiştir. Ayrıca ICO’lara ilişkin SEC tarafından bir kaydın veya tescilin söz konusu olmadığı da bildiride yer almıştır. Böyle bir ürüne yatırım yapılması düşünüldüğünde ise, ICO yapanlardan ürüne yönelik sorulardan tatmin edici bir geri bildirim alınması gerektiği vurgulanmıştır. Kripto Para piyasalarının ulusal sınırları aşmasından kaynaklı SEC tarafından kötü niyetli aktörlerin etkin olarak takip edilemeyeceği ve yatırımların kurtarılamayacağı konusunda yatırımcılar uyarılmıştır.

Piyasa Aktörleri

Piyasa Aktörleri (MenkulKıymet Avukatları, Muhasebeciler ve Yatırım Danışmanları) açısından ise, SEC tarafından konuyla alakalı yayınlanan araştırma raporunun dikkate alınması gerektiği ifade edilmiştir. Raporun yayınlanmasının ardından bazı piyasa aktörleri önerdikleri ICO’ların menkul kıymet olmadığını, “Hizmet Ürünü”
kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini iddia etmiştir. Bununla birlikte, bu tür ürünlerin bir “Hizmet ürünü” olması onun aynı zamanda bir menkul kıymet olarak değerlendirilmesini engellememektedir. Bu ürünler, üçüncü tarafların girişimcilik ve yöneticilik çabalarına bağlı olarak potansiyel bir getiri vaat ettiğinden dolayı ABD kanunları açısından bir menkul kıymetin ayırıcı özelliklerini taşımaktadır.
Bu yüzden, piyasa aktörleri yatırımcıların korunması açısından sorumluluklarının farkında olmak zorundadırlar. Bu sebeple, bir kripto para arz eden veya bir ürünün değerini bir veya birden çok kripto paraya bağlayanlar, bu para birimi veya ürünün bir menkul kıymet olmadığı göstermek veya menkul kıymet kanunu kapsamında tescil ve diğer gereksinimleri yerine getirmek zorundadırlar. Ayrıca, komisyoncular, menkul kıymet tacirleri ve diğer piyasa katılımcıları kripto para işlemlerinin kara-para aklamayı önleme ve müşteri tanıma zorunluluklarına uymak durumundadır.

Jerome Powell

Mevcut FED Başkanı Jerome Powell Kripto Paraların şu anda ekonomi için tehlike oluşturacak bir boyutta olmadığını ancak uzun vadede sorun teşkil edebileceğini belirtmiştir. Powell Bitcoin’e alternatif olarak Merkez Bankasının kontörlü altında bir kripto para fikrine yönelik cevabında ise, bu teknolojiye yönelik teknik meselelerin devam devam ettiğini ve kontrol ve risk yönetiminin kritik olduğunu ifade etmiştir. Bu doğrultuda, Merkez Bankasının arz edeceği kripto paranın kişisel mahremiyet konusu gibi pek çok zorlukla karşılaşacağını ve bu sebeple bu işin özel sektör tarafından yapılmasının daha iyi olacağını vurgulamıştır (BBC 2017, Bloomberg 2017).
Powell’ın selefi olan Janet Yellen ise, Bitcoin’in ödeme sisteminde çok küçük bir payı olduğu açıklamasını yapmış; istikrarlı bir değer saklama aracı olmadığını, ulusal para işlevi göremeyeceğini ve çok fazla spekülatif olduğunu belirtmiştir. Buna paralel olarak Yellen, FED’in Bitcoin’e yönelik doğrudan düzenleyici bir rolünün olmadığının altını çizmiştir. Ancak FED’in kendi denetimi altında olan bankacılık kurumlarının, müşterilerinin kripto para piyasasında yapmış olduğu işlemlerin yönetilmesi ve kara-para aklama faaliyetlerinin olup olmadığının izlenmesi ve bankacılık sırrı sorumlulukların yerine getirilmesi konusunda güvence verdiği ifade etmiştir. Bu aşamada FED’in kendi kripto parasını oluşturmasının söz konusu olmadığını ifade etmiştir (CNBC 2017).

Çin Politikası

Çin, 2017 yılı Eylül ayında ICO vasıtasıyla yasadışı kaynak sağlama faaliyetlerini yasakladığını açıklamıştır. Ancak bu kripto paraların tamamen yasaklanması anlamına gelmemektedir. Kişilerin kripto para bulundurmalarında bir sakınca görülmemiştir. Çin bu düzenlemesiyle, son dönemde çok hızlı bir artış gösteren piyasada oluşacak balonların olası olumsuz etkilerine karşı önlem almıştır. Çin Merkez Bankası (PBoC), Çin Menkul Kıymet Düzenleme Komisyonu (CSRC), Çin Bankacılık Düzenleme Komisyonu (CBRC) ve diğer birimler ortak deklarasyonla ICO’yu tamamlayan kişi ve kuruluşların elde edilen fonların geri iadesine ilişkin gereken çalışmaları yapması gerektiğini ifade etmiştir. Bildiride, gelecekte yapılacak ICO’ların şiddetle cezalandırılacağı da belirtilmiş; finansal ve ticaret platformlarında kripto paraların yasal paralarla olan ticareti de yasaklanmış ve bankalar ICO hizmeti vermekten men edilmiştir (Bloomberg 2017, Reuters 2017).
PBoC Başkanı Zhou Xiaochuan 2018 yılı Mart ayında 13. Ulusal Halk Kongresi basın konferansında yaptığı açıklamada, Bitcoin ve diğer dijital paraları kâğıt para, madeni para ve kredi kartı gibi yasal bir ödeme aracı olarak tanımadıklarını belirtmiştir. Xiaochuan ayrıca, Bitcoin ve Çin Para Birimi Yuan arasında doğrudan değişimin de PBoC tarafından desteklenmediğini ve bankacılık sistemimin bunu kabul etmeyeceğini eklemiştir. Bununla birlikte, kripto paraların kaçınılmaz olduğunu ifade eden PBoC Başkanı Xiaochuan, devlet olarak Bitcoin’in de üzerine inşa edildiği blockchain ve dağıtılmış hesap defteri teknolojilerini (distributed ledger technologies) yakından takip ettiklerini ifade etmiştir. Kripto Para endüstrisinde yer alan kişilerle birlikte PBoC’nin kripto para ve elektronik ödeme konusunda çalışma yürüttüklerini de kaydeden Xiaochuan, projede ilerleme olduğunda testlerin yapılacağını eklemiştir.

PBoC

Ancak hiçbir otoriteye dayanmayan bazı spekülatif uygulamaların hızla yayılması sebebiyle olası olumsuz etkilere karşı tüketicilere uyarıda bulunmuştur. Bu durumun finansal istikrar ve parasal aktarım mekanizması üzerinde de beklenmedik etkileri olabileceğini vurgulamıştır. Kripto Para geliştirilmesi meselesinin öngörü ve dikkat gerektirdiğini söyleyen Xiaochuan, böyle bir paranın güvenlik ve gizliliğin korunmasını da hesaba katacak şekilde kullanım açısından kolay, hızlı ve düşük maliyetli olması gerektiğini açıklamıştır (Reuters 2018, Yahoo 2018, People’s Daily 2018).
Nitekim PBoC, 2018 yılı ajandasında ulusal parayı korumanın en büyük öncelik olduğuna ve bu doğrultuda kripto paralara karşı sıkı önlemlerin devam edeceğine yer vermiştir. PBoC Başkan Yardımcısı Fan Yifei ise, Başkan
Xiaochuan ile benzer şekilde PBoC’nin Çin’in kendi dijital parasını geliştireceğini ve çalışmalar yürüttüğünü vurgulamış ve kripto para piyasasına yönelik tasfiye politikasının devam edeceğini ve Bitcoin haricinde de her tür sanal paranın üzerine gidileceğini ifade etmiştir (8BTC 2018).

Rusya Politikası

Rusya Maliye Bakanlığı 25 Ocak 2018 tarihinde kripto para piyasasına yönelik “Dijital Finansal Varlıklara İlişkin Federal Yasa” başlıklı bir yasa taslağını kamuoyuna sunmuştur. Kanunun amacının hem Rusya’daki dijital finansal varlıkların kullanımını hem de akıllı sözleşmeler altında bu hususa ilişkin hakları ve yükümlülükleri düzenlemek olduğu belirtilmiştir. Yasa taslağı dijital finansal varlıkları şifreleme cihazları kullanılarak elektronik formatta oluşturulan varlıklar olarak tanımlamaktadır. Bu varlıklar kripto paralar ve itibari paralar olmak üzere iki kategoriye ayrılmaktadır. Dijital finansal varlıkların dijital işlemler defterine (ledger of digital transactions) kaydedildiği yasa taslağında belirtilmiştir.
Bununla birlikte dijital finansal varlıkların ulusal para olarak tanınmadığı vurgulanmıştır. Yasa taslağında kripto para tanımı detaylandırılmamakla birlikte, katılımcılar tarafından oluşturulan ve dijital işlemler defterine kaydedilen bir dijital varlık türü olduğuna yer verilmiştir. Belli bir ücret karşılığında kripto para oluşturulması ve geçerliliğin onaylanması işlemine madencilik ismi verilmiştir. Bu, ancak bu işi yapan bir katılımcının kripto para ihraç edebileceği anlamına gelmektedir.

İhraç Durumu

İtibari Paralar ise fon sağlamak amacıyla ihraç edilebilmektedir; kripto paralara benzer şekilde deftere kaydedilmek zorundadır. Yasa taslağı sadece bağımsız tüccarları ve tüzel kişileri itibari para ihraç etmeye yetkili kılmıştır. İtibari Para ediniciler için de özel düzenlemeler söz konusudur. Nitelikli yatırımcılar kendi adlarına açılan elektronik cüzdanlar vasıtasıyla itibari para edinebileceklerdir. Diğer kişiler ise, yalnızca özel bir operatörün elektronik cüzdanına Rusya Merkez Bankası tarafından belirtilen özel hesaba havale yaparak itibari para
edinebileceklerdir. Bu kişilerin her bir itibari para ihracında edinebileceği miktar ise 50.000 Ruble ile sınırlandırılmıştır.
Yasa taslağı dijital finansal varlıklarla ilgili işlemlere sadece ticareti organize edecek bir dijital finansal varlık değişim operatörü vasıtasıyla yapılması kaydıyla izin vermektedir. Bu kapsamda, bir dijital finansal varlık bir diğeri ile takas edilebilecek ve dijital finansal varlıklar Ruble, yabancı para ve/veya diğer varlık ve eşyalarla değişime konu olabilecektir. Bu işlemlere yönelik anlaşmalar ise yasa taslağında akıllı anlaşmalar olarak tanımlanmıştır. Akıllı anlaşmalar elektronik formatta olup hak ve sorumlulukların otomatik dijital işlemler vasıtasıyla dağıtılmış hesap defterinde belirli bir sıra ve koşulda yerine getirildiği anlaşmalar olarak ifade edilmiştir.

Venezüela Politikası

Kripto Para bağlamında en büyük gelişmenin yaşandığı ülke Venezuela olmuştur. Venezuela Petro ismini verdikleri kripto parayı yakın dönemde piyasaya sürmüştür. Petro’ya ilişkin yayınlanan resmi raporda Petro, Venezuela Devleti’nin Blockchain platformunda oluşturduğu ve ihraç ettiği ülke petrol varlıklarına dayanan Ulusal Kripto Para Birimi olarak tanımlanmıştır. Bu fikrin yaklaşık on dört yıl Venezuela Devlet Başkanı olarak görev yapan Hugo Chavez dönemine dayandığı belirtilmiştir. Petro’nun bağımsız, şeffaf ve vatandaşların doğrudan katılımına açık bir dijital ekonominin gelişmesinde öncü olması hedeflemektedir.
Petro’nun aynı zamanda Venezuela ve diğer gelişmekte olan ülkelerde kripto varlıkların ve yenilikçiliğin gelişimine hizmet eden bir platform olacağı düşünülmektedir. Bu finansal enstrümanın daha adil ve işbirliğine dayanan bir küresel finansal sistemi destekleyeceği, büyüme, finansal bağımsızlık ve hammadde başta olmak üzere gelişmekte olan ekonomiler arasındaki ticaretin gelişmesine katkı sunacağı ifade edilmiştir.
Petro’nun kripto varlık piyasasında volatiliteyi düşürmesi beklenmektedir. Bilindiği üzere, kripto para piyasasında işlem gören en değerli üç para birimi (Bitcoin, Ethereum ve Ripple) kısa zamanda önemli dalgalanmalar yaşamıştır. Bunlarla karşılaştırıldığında Petro, yatırımcılara daha güvenli, istikrarlı ve temel analize elverişli, büyük hacimdeki işlemler için uygun, değer saklama aracı olarak kullanılabilecek ve daha da önemlisi içsel bir değeri olan yatırım enstrümanı sunmaktadır. Petro ayrıca, teknoloji vasıtasıyla güveni geliştirmeyi ve ekonomik büyümeyi amaçlamaktadır. Petro Blockchain teknolojisi sayesinde doğruluk, şeffaflık, denetlenebilirlik ve iyi yönetişimi garanti etmektedir. Bu doğrultuda, bu kripto varlık daha açık politikalar ve reel ekonomi ile olan sağlam
bağların tesisi ile uluslararası yatırımcılar arasında güven tesis edecektir. Venezuela Ulusal Kripto Para Birimi Petro’ya ilişkin politika dokümanında bu para biriminin sahip olduğu üç nitelikten bahsedilmiştir:

Mübadele (Değiş-Tokuş) Aracı

Petro mal veya hizmet satın almada kullanılabilecek, dijital döviz büroları aracılığıyla kâğıt paraya ve diğer kripto varlık veya paralara çevrilebilecektir.

Dijital Platform

Petro mal ve hammaddelerin (elektronik emtia) dijital gösterim fonksiyonunu görecek ve ulusal ve uluslararası ticarete yönelik diğer dijital enstrümanların türetilmesi görevini yerine getirecektir.

Tasarruf ve Yatırım Aracı

Petro dünya genelinde elektronik döviz bürolarında serbest değişim amacıyla hazır bulunacak ve güvenli ve Venezuela yasalarına uygun biçimde aracısız kambiyo (Atomik Takas) işlevini görecek gerekli niteliklere sahip olacaktır. Venezuela yetkilendirilmiş döviz bürolarında kara-para aklamaya karşı yüksek standartta denetim faaliyeti yürütecek ve müşteri bilgilerini muhafaza edecektir.

Avrupa Birliği Politikası

Avrupa Komisyonu’nun 26 Şubat 2018 tarihinde kripto paralar üzerine düzenlediği yuvarlak masa toplantısının sonucunda Avrupa Komisyonu Başkan Yardımcısı Valdis Dombrovskis önemli açıklamalarda bulunmuştur. Toplantıya önemli otoriteler, endüstri temsilcileri ve uzmanlar katılmış olup kripto paralara yönelik bakış açıları paylaşılmıştır. FinTech Eylem Planı’na ilişkin tartışmaların yaşandığı toplantıda, kripto varlık piyasalarının yatırımcılar, tüketiciler ve aracıların dünya çapında işlem yaptığı küresel bir piyasa olduğu vurgulanmıştır. Tek başına Avrupa’nın küresel kripto para ticaretinde küçük bir paya sahip olduğu belirtilmiş ve G20 ortakları ve uluslararası standart belirleyiciler ile konu üzerinde çalışılmaya ihtiyaç duyulduğu ifade edilmiştir. Toplantıda kripto paralarla ilgili üç başlık ön plana çıkmıştır. Bu hususlar, kripto paraların finansal piyasalara yansımaları, bu paraların kullanımına ilişkin risk ve fırsatlar ve ICO’ların gelişimi olmuştur.

Neticede varılan değerlendirmeler şu şekildedir (Avrupa Komisyonu):

 Blockchain teknolojisi finansal piyasalar açısından gelecek vadetmektedir. Bu sebeple, rekabetçiliği korumak için Avrupa’nın bu yeniliği ele alması zorunludur.
 Kripto Paralar geleneksel anlamda bir para olmadığından bir garantiye sahip değildir ve spekülasyona açıktır. Bu durum tüketici ve yatırımcıları yatırımlarını tamamen kaybetme riskine karşı savunmasız bırakmaktadır.
Potansiyel riskler göz önünde bulundurulduğunda, tüketici ve yatırımcılar bu tür yatırımları yaparken finansal enstrümanın açık, devamlı ve yasal çerçevede faaliyet gösterip göstermediğine dikkat etmelidir.
 ICO’lar yenilikçi firmalar için önemli bir kaynak sağlama aracı haline gelmiştir. Bu gelişme bir fırsat olduğu kadar, ihracı yapan kişilerin kimlikleri ve iş planları şeffaf olmadığı durumlarda, yatırımcılar için büyük risk teşkil
etmektedir.
 Kripto Paraların ve ilişkili hizmetlerin hangi durumlarda mevcut düzenlemelerin kapsamına girdiği hususunda çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Bu enstrümanlar için mevcut yasaların uygulanmasının riskleri, elverişliliği ve uygunluğuna yönelik değerlendirmeler sonucunda ise, Avrupa Komisyonu Avrupa Birliği genelinde bir düzenlemenin gerekip gerekmediğine karar verecektir.
 Toplantıda son olarak, pozitif yanlarının yanı sıra, kripto varlıkların kara-para aklama ve yasa dışı faaliyetlerin finansmanına ilişkin riskler barındırdığına da değinilmiştir. Bu yüzden Komisyon, sanal para ticaretinin ve cüzdan sağlayıcıların “Kara-Para Aklanmasının Önlenmesi Yönergesi”ne tabi tutulmasını önermiştir.
Özetle Komisyon, hem Avrupa Birliği’ndeki hem de, G20 ülkeleri dâhil olmak üzere, uluslararası düzeydeki paydaşları ile kripto varlık piyasalarını izleme ve denetlemeye devam edecektir ve risk ve fırsatlara ilişkin değerlendirmelere bağlı olarak gerekli müdahaleleri yapmak için hazır bulunacaktır. Nitekim son dönemde Avrupa Menkul Kıymetler ve Piyasalar Otoritesi (ESMA) volatiliteyi düzenlemek amacıyla kripto paralar dâhil olmak üzere bazı finansal ürünlerde alınacak pozisyonlara yönelik borçlanma limiti koymuştur (ESMA 2018).

Japonya Politikası

Japonya Merkez Bankası, “Kripto Paralar Hakkında Düşünelim!” başlığı altında kripto paralara ilişkin bazı soru ve cevapların olduğu bir bilgilendirme sayfası hazırlamıştır. Kamuoyunu aydınlatmak maksadıyla oluşturulan sayfada kripto paralara yönelik genel bir tanıtım yapılmış, geleneksel paralardan farkları açıklanmış, herhangi bir Merkez Bankası tarafından desteklenmedikleri vurgulanmıştır. Bu tür araçlara yapılacak yatırımların kâr garanti edemeyeceği ne de değinilmiş ve mevcut durumda kripto varlıkların hedeflenen amaçlardan uzak olduğu ifade edilmiştir. Bununla birlikte, bu teknolojinin yeterince olgunlaşması durumunda, oluşturulacak yeni bir sistemde hayatı kolaylaştırmada önemli değişimlere neden olabileceğinin de göz ardı edilmemesi gerektiği kaydedilmiştir (Bloomberg 2018).
Japonya Merkez Bankası (BoJ) Başkanı Haruhiko Kuroda, kripto paralara ilişkin değerlendirmesinde bu enstrümanların Japon Yeni gibi ulusal paraları tehdit edecek bir durumda olmadıklarını, ödeme ve anlaşma aracı olmaktan ziyade çoğunlukla spekülasyon amacıyla kullanıldıklarını belirtmiştir. Kuroda ayrıca, bu husustaki gelişmelerin takip edildiğini ve halk güvenini ve mevcut ödeme sistemlerini sarsıcı etkilerinin olup olmadığının da izlendiğini kaydetmiştir. Kripto Paraların Ulusal Para Birimi olarak nitelendirilemeyeceklerini ifade eden Başkan
Haruhiko Kuroda, bu paraların değerlemelerinde bir varlığa dayanmadıkları tespitinde bulunmuştur (Reuters 2018).

Soygun

Kuroda, hackerlar tarafından gerçekleştirilen kripto para soygununun ardından Senatodaki bir Komite Toplantısında yaptığı açıklamada ise, sanal para borsalarını işlem güvenliğin sağlanması konusunda uyarmıştır. Kripto Para hizmeti sunan sağlayıcıların güveni tesis etmek için yatırımcıları proaktif olarak riskler hakkında bilgilendirmesi ve etkin güvenlik önlemlerini almaları gerektiğini ifade etmiştir (The Japan Times 2018).
Japonya Maliye Bakanı Taro Aso ise, katıldığı bir konferansta kripto para borsalarının bilişim sistemlerinin güçlendirilmesi gerektiğini belirtmiş ve Finansal Hizmetler Bürosunun yatırımcıları korumak için kripto para ticaretini izlemek zorunda olduğunu ifade etmiştir. Bir taraftan yenilikçiliğin desteklenirken diğer taraftan da kullanıcıların korunmasına ilişkin önemler alınmasının göz ardı edilmemesi gerektiğini vurgulamıştır. Nitekim Finansal Hizmetler Bürosu, soygunun yaşandığı Coincheck dâhil beş şirketten iç kontrollerin iyileştirilmesi ve düzenleyici kuruluşlara bilgi verilmesi hususunda talimat vermiş ve Bitstation ve FSHO isimli kripto para borsalarının faaliyetlerini durdurmuştur (Reuters 2018, The Financial Times 2018).

Türkiye Politikası

Türkiye’de kripto paralara yönelik olarak kurumlar ve yetkililer arasında tam manasıyla bir fikir birliği bulunmamaktadır. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK), 25 Kasım 2013 tarihinde Bitcoin hakkında yaptığı basın açıklamasında aşağıdaki ifadeleri kullanmıştır (BDDK 2013):
Bilindiği üzere, 6493 sayılı “Ödeme ve Menkul Kıymet Mutabakat Sistemleri, Ödeme Hizmetleri ve Elektronik Para Kuruluşları Hakkında Kanun” (Kanun) 27.06.2013 tarih ve 28690 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Kanunun Geçici 1 inci maddesine göre bu Kanunda öngörülen yönetmelikler Kanunun yayımı tarihinden itibaren bir yıl içinde hazırlanarak yürürlüğe konulacaktır. Kanunun Geçici 2 nci maddesine göre ise Kanunun yürürlüğe girdiği tarih itibari ile ödeme hizmetleri sunan ya da elektronik para ihraç eden ve bu Kanun kapsamında ihdas edilen ödeme veya elektronik para kuruluşu kategorisine dâhil edilebilecek olan kuruluşlar Kurumumuzca çıkarılacak ilgili yönetmeliklerin yayımı tarihinden başlayarak bir yıl içinde Kurumumuza başvurarak gerekli izinleri almak ve uygulamalarını bu düzenlemelerde yer alan hükümlere uygun hale getirmek zorundadır.
Herhangi bir resmi ya da özel kuruluş tarafından ihraç edilmeyen ve karşılığı için güvence verilmeyen bir sanal para birimi olarak bilinen Bitcoin, mevcut yapısı ve işleyişi itibarıyla Kanun kapsamında elektronik para olarak değerlendirilmemekte, bu nedenle de söz konusu Kanun çerçevesinde gözetim ve denetimi mümkün görülmemektedir. Diğer taraftan, Bitcoin ve benzeri sanal paralar ile gerçekleştirilen işlemlerde tarafların kimliklerinin bilinmemesi, söz konusu sanal paraların yasadışı faaliyetlerde kullanılması için uygun bir ortam
yaratmaktadır. Ayrıca Bitcoin, piyasa değerinin aşırı oynak olabilmesi, dijital cüzdanların çalınabilmesi, kaybolabilmesi veya sahiplerinin bilgileri dışında usulsüz olarak kullanılabilmesi gibi risklerin yanı sıra yapılan işlemlerin geri döndürülemez olmasından dolayı operasyonel hatalardan ya da kötü niyetli satıcıların suistimalinden kaynaklı risklere de açıktır.

SPK

Diğer taraftan, Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) tarafından 2016 yılında yayınlanan Araştırma Raporu’nda ise, Bitcoin’in haiz olduğu niteliklerden dolayı (belirli bir merkeze bağlı olmama ve şifreleme ile korunma) güvenli bir finansal araç olduğu belirtilmiştir. Raporda ayrıca, yapılan işlemlerde kaldıraç kullanılmadığından dolayı bir balon riskinin olmadığı ve fiyatın piyasada belirlenmesinden dolayı da “Ponzi Düzeni”ne benzetilemeyeceği kaydedilmiştir.
Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek kripto parayla ilgili endişelerini dile getirmiş ve Bitcoin üzerindeki spekülasyonu finans tarihinin gördüğü en büyük balon olarak nitelendirmiştir. Fiyatın birden aşırı derecede yükseldiği gibi sert bir şekilde düşebileceğini de kaydeden Şimşek, bu spekülasyondan uzak durulması konusunda vatandaşları uyarmıştır (Bloomberg 2017). Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) Başkanı Murat Çetinkaya ise, dijital paraların iyi bir şekilde tasarlandığında finansal istikrara olumlu katkı yapabileceğini belirtmiştir. Bununla birlikte, Başkan Çetinkaya kripto paraların Merkez Bankaları için yeni bir risk faktörü olduğuna dikkat çekmiş ve bu araçların parasal aktarım mekanizması, para arzı kontrolü ve fiyat istikrarı açısından problem teşkil edebileceği değerlendirmesinde bulunmuştur.
Çetinkaya, Merkez Bankasının dijital paralara ilişkin gelişmeleri izlediğini, piyasa temsilcileri, politika yapıcılar ve düzenleyici otoriteler ile birlikte bir çalışma grubu oluşturulduğunu açıklamıştır. Diğer Merkez Bankaları ile de koordinasyon halinde olunduğunu kaydeden Merkez Bankası Başkanı, bu varlıkların ödeme sistemlerini hızlandırarak daha etkin hale getirebileceğini ve nakitsiz bir ekonomi için önemli bir adım olduğunu ifade etmiştir (Bloomberg 2017).
Yararlanılan Kaynak
Ahmet Aslan, Kripto Para Olgusu Ve Blockchain Teknolojisi: Ekonomik Aktörlerin Tepkisi, Maliyet Analizi, Var Modeli Ve Granger Nedensellik Testi
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Ahmet Aslan’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Sosyal Medya Ve Mahremiyet Algısının Çöküşü

Ülkemizde ve dünyada sosyal paylaşım siteleri yoğun bir şekilde kullanılmakta, insanlar neredeyse uyku ve iş dışında tüm zamanlarını bu sitelerde geçirmektedirler. Bireylerin sosyal ağlara ilgi göstermesinin birçok sebebi vardır. Çünkü artık internet insanların sosyalleşme şekillerini de değiştirmiş, eski arkadaşları bulma ve yeni arkadaşlıklar kurmanın yanı sıra etkinlik düzenleme, kimin ne yaptığından haberdar olma, müzik, video, resim ve fikir paylaşma gibi etkenlerde sosyal ağlarda paylaşım kültürünün gelişmesine katkıda bulunmuştur.
Eski arkadaşlarla yeniden iletişim kurma fikrinden hareketle sosyal medyada yer edinen kullanıcılar, zamanla kendine bu alanda yeni uygulama ve eğlencelerle sosyal medyayı hayatının vazgeçilmez bir parçası olarak görmeye başlamaktadırlar. Sanal ortamda ortak bir payda da buluşmak, beğenerek, yorum yaparak birbirlerini desteklemek, tanıdığı veya hiç tanımayacağı insanlardan takdir toplamak, sosyal medyada istediği şekilde davranabilme özgürlüğü, hem var hemde yok olmanın verdiği rahatlık bir süre sonra kullanıcılar için bir yaşam tarzı olmaktadır.
Burada en önemli nokta, kullanıcılar içerikleri kendileri ürettikleri ve çoğalttıkları için varlıklarını birbirlerinin varlıklarına borçlu olmalarıdır. Kendi varlıklarını sürdürebilmeleri için yapılması gereken şey sürekli aktif olmak ve gözden kaybolmamaktır. Sosyal medya kullanıcılarının birbirlerinin varlığını kabul etmesi, ilgi alanlarında benzerlikler bulmaları, özel hayatlarına dair bilgileri paylaşmaları ile aralarında bir çekim gücü oluşturmaktadır. Bu da doğal olarak inanılmaz ve önüne geçilmez bir paylaşım çılgınlığını ortaya çıkarmaktadır. Paylaşım isteğini arttıran bu ortam, paylaşım yapmaya olanak verdiği gibi, sosyal ağ uygulamalarına yönelik de bir eğilim ve merakta uyandırmaktadır. Kullanıcılar bu sosyalleşme esnasında önce birbirlerini fark etmiş, sonra birbirlerini profilleri aracılığıyla birbirlerini keşfetmiş, son olarak da karşılıklı çekimle paylaşımda bulunmaya başlamaktadırlar.
Özellikle mobil cihazlar sayesinde rahatlıkla sosyal medyaya bağlanıp, o an yaşadığı şey her neyse paylaşım yapabilmektedir. İnsanlar bulunduğu yeri önemsemeden misafirlikte, bir yemekte ya da önemli bir toplantı salonunda sürekli olarak (uyanık kaldıkları süre boyunca) sosyal paylaşım sitelerinde aktif bulunmaktadır. Sosyal medyanın sunduğu olanaklar sayesinde insanların iş birlikleri artıyor, fikirlerini istese de istemese de gören duyan birilerini bulabildiği için herkes kendi kanalının sunucusu, kendi hedef kitlesinin gazetecisi olabiliyor ve hiçbir eşik bekçisine ihtiyaç duymadan maliyetsiz bir şekilde ünlü olma yoluna girebiliyor. Yani sosyal medyayla birlikte kültürel hayatın ve günlük yaşamın her alanında sosyal bir değişim yaşanmaktadır. Mc Luhan, insanın elektronik bir ortamda yaşadığında yaradılışının değişim göstereceğini ve öz benliğiyle bu ortamın birleşeceğini söyler ve ona göre, bu süreçten sonra kişi artık bir kitle insanı olmuştur. Mc Luhan‟ın bu yaklaşımı, toplumdaki ve bireydeki sosyal değişimi en iyi anlatan özetlerden biridir.
Özellikle Facebook ve Instagram gibi fotoğraf odaklı paylaşım sitelerinde hayatlarında olup biten önemli şeyler olmasa bile, kullanıcılar günlük yaşamlarının en küçük detayına kadar paylaşma isteği gösteriyorlar. Öyle ki yapılan bir aktivite, gidilen bir mekân Facebookta veya Instagramda paylaşılmazsa bir eksiklik hissi oluyormuşçasına, yemeğe başlamadan evvel sofranın görüntüsü, gittiği yerin adı, bulunduğu muhit, buluştuğu arkadaşının fotoğrafı ve o an ne düşündüğünü takipçilerine duyurma gereğini hissediyor. Bunu yaparak var olduğunu, iyi olduğunu, bildirecek bir şeyleri olduğunu kendince ispatlamaya çalışan kullanıcılar, sosyal ağlarda başarılı olsalar da gerçek hayatta giderek sosyal yalnızlık içine girmektedirler.
Bu sosyal yalnızlık, sosyal medyada varlığını onaylatma çabası içindeyken, interneti günlük yaşamının merkezi haline getirdiği için ihmal ettiği, aile, eş, dost, arkadaşlık bağlarının zayıflamasından kaynaklanmaktadır. Sosyal ağların ortaya çıkışının asıl amacı iletişim kurma üzerine olmasına rağmen, gerçekte bazı dezavantajları da beraberinde getirerek, kullanıcıların sosyal davranış şekillerini olumsuz yönde etkilemektedir. Sosyal medyanın uzun süre kendine bağlayıcılığı, gerçek hayatta asosyal bir kişiliğin oluşumuna katkı sağladığı söylenebilir. Aslında teknolojinin hayatın önemli bir kısmını tuttuğu günümüzde, çoğu sosyal medya kullanıcısının rol yaptığı, istediği tavrı takındığı ve kendilerini kolaylıkla sakladıkları da herkes tarafından tahmin edilen bir şeydir. Buna rağmen sanal da olsa, bir gruba ait hissetmek, bir ortam oluşturmak, insana kendini ifade etme, varlığını gösterme ve sosyalleşme gibi en temel manevi ihtiyaçlarını giderme imkânı sunmaktadır.
Ayrıca sosyal medya hesabı olan insan sayısı her geçen gün arttığı için, bireyin çevresinde neredeyse sosyal medya kullanmayan kimse kalmıyor, bu da sosyal ağlara kayıtsız kalmayı zorlaştırıyor. Çünkü sosyal ağlara karşı kendince direnen bir kimse, kullanan kitle (ki bu toplumun büyük bir kısmı) tarafından asosyal bir karakter olarak algılanabiliyor. Ya da kişinin sosyal medyada paylaşacak bir şeyi olmadığı anlamına geliyormuş gibi düşünülerek bir aşağılanma sebebi olabiliyor. Nitekim günlük yaşamda bulunulan okul, iş, aile gibi çevrelerce, sosyal medyadaki aktiflik, kişinin gerçek hayattaki popülerliğini ifade edebiliyor.
Sosyal medya platformlarında her kullanıcı kendince bir yer tutmakta ve az ya da çok bir kitle tarafından takip edilmektedir. Bu ortamlarda bir kişinin veya küçük bir grubun bile yok sayılması, görmezden gelinmesi mümkün olamamaktadır. Takipçi sayısı az olan bir hesabın yaptığı çarpıcı bir paylaşım, sosyal medyada bir olay yaratabilir veya olay kartopu etkisiyle bambaşka yerlere çekilebilir. Bu yüzden bu ortamda bulunan her kullanıcının bir önemi ve etki gücü vardır. Yani herkes, bir başkası hakkında gereğinden fazla bilgiye sahip olabilir. Teknoloji ve enformasyon toplumu herkesi, hayatını görünür kılmaya davete edip, çevresinden haberdar olmaya maruz bırakıyor. Böylece herkes birbiriyle ilişkili hale getiriliyor. Mc Luhan bireyin yaşadığı bu durumu “Adam yerine sayılma şoku” olarak tanımlıyor.
Birey, sosyal medyada gösterdiği kadar mutlu, zengin veya başarılı olarak kabul ediliyor. Eğer bu mecrada silik bir durumdaysa, yine aynı çevre tarafından, bireyin sıkıcı ve sıradan bir hayata sahip olduğu, kendini yeterince gösteremeyecek kadar özgüvene sahip olmadığı kanısına varılabiliyor. Bu sebeple kullanıcılar, her şeyin harika olduğunu gösterilmesi gereken bir sosyal baskıdan dolayı, hiç bitmeyen, ilginç, entelektüel ve kendine özgü olduğunu gösterme ve dünyaya bir şey ispatlamaya çalışmak zorundaymış gibi, asla kendi olmayan bir profili milyonlara göstermek için her an her yerde bir paylaşım çılgınlığına başlıyor.

Sosyal Paylaşım Sitelerinde Mahremiyet Algısının Azalması

Sosyal paylaşım sitelerinin en belirgin özelliği ve tercih edilmesinin sebeplerinden biri, kullanıcılarına karşı her zaman açık ve kolay ulaşılabilir olmasıdır. Ayrıca kullanıcılarına kendilerini ifade etmeleri için son derece özgür bir ortam sağlamasıdır. Web 2,0 teknolojilerinin sağladığı yeni olanaklar sayesinde, bu siteleri kullanan milyonlarca insan, hayatını diğerleriyle, hatta yabancılarla paylaşmak için yeni fikirlerde kazanmış olur. Böylece kullanıcılar hep biraz daha bilmeye ve bildirmeye eğilimli hale gelirler. Bunun için, küçük yaştan itibaren bilgisayar ve internet teknolojilerine aşina olan bireyler, hayatlarının her anını, edindikleri tüm fikirleri doğru ya da yanlış olmasına bakmaksızın sosyal paylaşım sitelerinde yayınlamaktadırlar. Üstelik her türlü fotoğraf ya da dokümanı içeren bu paylaşımlardan, rahatsızlık duymamaktadırlar. Çünkü bu bilgileri paylaşmanın arka planında, „herkesin görmesi, bilmesi ve beğenmesi‟ vardır. Bu sebeple rahatsız olmazlar.
Bu davranışların temeline bakıldığı zaman, modern insanın ailesinden ve çevresinden oldukça uzak ve bağımsız bireyler olması yatıyor olabilir. Modern hayatının getirileriyle birlikte artık kadınlarında büyük oranda çalıştığı görülmekte, ya da ebeveynlerin ayrı olabildikleri bilinmektedir. Akrabalık ve arkadaşlık ilişkilerinin zayıfladığı, oyun alanlarının daraldığı, toplu faaliyetlerin azaldığı günümüz çocukları ya da gençleri, eve yalnız girmekte, yemeğini, ihtiyaçlarını yalnız gidermektedir. Sorunlarını tek başına çözmekte ya da sınırlı kimselerle paylaşmaktadır. Aileyle geçirilen zaman ve paylaşımlar azaldığı için çocuk/genç duygularını, anlık tepkilerini, hayallerini ya da isteklerini sanal ortama, kendi gibi düşünen ve sanalda olsa karşılık veren bir gruba sunar. Bir şekilde istediği an dinlendiğini, duyulduğunu bilir. İnsan doğası gereği sosyal bir varlık olduğu için daima etkileşim içinde olmak ister. Bunu yüz yüze ve gerçek hayatta gideremiyorsa, başka ortamlarda sağlaması kaçınılmazdır.
İnternet ortamının kişiye sağladığı istedikleri her şeyi paylaşma şansı, söz hakkı tanıması, bireye sonra derece güçlü biriymiş gibi hissettirmektedir. Fakat dikkat edilmesi gereken bir nokta şu ki; siber âlem bu hakkı herkese tanımakta ve herkes konuştuğunda bir kişinin ifadesi oldukça küçük kalmaktadır. Bu sebeple hızla örgütlenen alt gruplar meydana gelmektedir. Bu gruplar her insanın kendine ait bir şeyler bulduğu gruplardır. Yapılan araştırmalarda bağımlı şekilde internet kullananların yüz yüze görüştükleri insan sayısı, sosyal sitelerde görüştükleri insan sayının yarısı kadar olduğu anlaşılmaktadır.
Türkiye‟de 15 yaş üstü internet kullanan 1,8 milyon kişinin ayda ortalama 544 milyon saat vakit geçirdiğini bilinmektedir. Ayrıca internet kullanan gençlerin %96‟sı aynı zamanda sosyal medyada kullanmaktadır. %86 „sı günde en az bir kere, %76‟sı ise her gün birkaç kere bağlanmaktadır. Bu kişilerin bunca saat internette neler paylaştığı düşünülecek olursa bu oran ciddi bir orandır. Gençlerin sosyal medya kullanım şekilleri incelendiğinde %89 oranıyla sosyal medyada en çok kişi ve kurumların paylaşımlarını takip ettikleri ve arkadaşlarının paylaşımlarına yorum yaptıkları görülmüştür . Hal Niedzviecki, günümüz insanının yeterince kalabalık ve sosyal bir ortamda yaşamadığından „kim olduğunu, neden ve nasıl bu hale geldiğini anlamak ve anlatmak gibi bir derdi olduğunu‟ savunmaktadır. Bu etkileşim için her türlü kişisel bilgiyi ya da görüntüyü paylaşan birey, ilginç bir şekilde bu paylaşımı gönüllü olarak yapar. Ne yaptığının farkındadır ve bunu yaparken en ufak bir sakınca görmemektedir.
Bu kadar paylaşıma açık insanların yetişmesinde şüphesiz medyanın etkisi büyüktür. Özellikle 1980 sonrası medyanın magazinleşmesi ve özelleşmesiyle, bu dönemde yetişen insanlar realiti şovlarla, BBG (Biri Bizi Gözetliyor) evleriyle, yani sıradan insanların gündem oluşturduğu programlarla büyümüşlerdir. Bugünün sıradan insanları, teknolojinin gittikçe hayatına girmesiyle ünlülerin yaşadığı hayatı yaşamak ve onlar gibi izleyici kalabalığının önünde olmak istemektedirler. Bireye sınırlı bir çevrede bilinir olmak yetmemekte, sosyal medya siteleri gibi kendini daha fazla gösterebileceği ortamı bir kere hissedince, artık bir kenarda olmayı reddetmekte, medyada veya sanal ortamda gördüğü her şeyi „çabucak bende yapmalıyım‟ aşamasına geçirmektedir. Çünkü bireyler, sessiz kalmaktansa artık birileri tarafından fark edilmeyi istemektedirler. Bu yalnızlık duygusu o kadar ağır basmaktadır ki, birileri tarafından fark edildiğine inanmak için kınanmaya, eleştirilmeye dahi razı olunur. Sosyal ağlarda kendileri hakkında yapılan yorumlar olumsuzda olsa memnun olurlar.
John Suler, bir araştırmasında bu konuyla ilgili olarak yoğun bir şekilde sosyal ağlarda fenomen olmaya çalışan birçok kullanıcının gerçek yaşamında beklentilerini asla söylemezken, sanal ortamı içindekileri yansıtabilecekleri sınırsız ve özgür bir ortam olarak gördüklerini ve normalde hiç yapmayacağı şeyleri bir çırpıda yaptıklarını belirtmektedir. Burada yaşanılan; birçok insan sosyal ağlarda varlığını sürdürürken, siber âlemden bağımsız ve gerçek olan bir hayatın olduğunu unutmuş gibi davranmaktır. Sanki o ortamda olanın yalnızca orada kalacağına dair bir inancı vardır.
İnsan bir şeyi ilk yaptığında her ne kadar zor ve abes gelse de tekrar tekrar yaptığında artık ilki kadar zor gelmemekte, zamanla yaptığı şeyi içselleştirmektedir. Yani sosyal ağlarda başlarda sevgilisiyle/eşiyle samimi göründüğü bir fotoğrafı paylaşırken kısmen bir çekinme duygusu yaşayan kişi, sonraları daha yakın ve özel görüntüleri yayınlarken daha rahat hissetmeye başlamaktadır. Bu rahatlık ve bilinme arzusu bireyin o kadar hoşuna gider ki, neredeyse birçok insana sıkıcı ve gereksiz gelen çoğu fotoğrafı ya da bilgiyi sosyal ağlarda yayınlamaktan kendini alamaz. Hayatıyla ilgili her ayrıntıdan, kamuoyunu haberdar etmezse olmayacakmışçasına, sık sık paylaşım yapmaktan geri durmamaktadır. Ve bunların hayatında gizlenip saklanacak, utanılacak bir şey olmadığını belirterek, içi dışı bir olmakla, şeffaf ve daima mutlu bir insan olmakla ifade ederler. Bu son derece iyimser bir yaklaşımdır.
Ancak bu durum, daha detaylı bakıldığında ve psikolojik açıdan değerlendirildiğinde bu kadar iyimser olmadığı görülecektir. Bilakis, bu durum fark edilmek ve şöhret elde etmek için kamuoyunu hiç ilgilendirmeyen ve hiç ilgilendirmeyecek şahsi hatta kimi zaman müstehcen sayılabilecek mahrem olması gereken içeriklerin, bir çırpıda iyimser bir davranış süsü verilerek ortalığa saçılması ve günün birinde bu paylaşımların kendilerinin aleyhine dönebileceğinin endişesinin taşınmamasıdır.
Son zamanlarda sosyal paylaşım siteleri ve teknolojik mobilitenin kolaylığı ile gün geçtikçe artan kişisel ve toplumsal bilgilerin ifşa edilmesine yönelik Türkiye‟de ve uluslararası düzeyde bazı yasal düzenlemeler yapılsa bile, günümüzdeki bu paylaşım çılgınlığı bireylerin kendileri tarafından gönüllü bir biçimde aktarıldığı için yasal düzenlemelerin etkisi bir yere kadar geçerlidir. Yasal düzenlemeler mahrem alanına ilişkin bilgileri paylaşan kişilerin izni olmaksızın, bazı kişi ve kurumlarca kullanıldığı durumlarda işleyecektir. Aksi halde gönüllülük ve belki de tedbirsizlik durumları olduğu için kişi aleyhine durumlarda yetkili adli merciler tarafından kendisi de suçlu bulunabilir.
Bireyin Görme ve Görünme İsteği
İnsan varoluş itibariyle sosyal bir varlık olduğu için haberleşme ve iletişim, insan hayatında çok önemlidir. İletişim kurma biçimi temelde duyu organlarıyla başlar. Bebekler ilk önce duyarlar, sonra görürler, daha sonra da konuşurlar. Ancak karşılıklı iletişimde görme duyusu önemli bir yer tutar. Duygularımızı en iyi şekilde yansıtmanın yolu gözle kurulan iletişimdir. Bakış, insana inceleme imkânı verir. Göremediğimiz herhangi bir şey üzerinde detaylı fikrimiz olamayacağı için, o şey hep gizemli kalır. Nitekim geleneksel kültürde değerli şeyler saklı tutulur. İnsanlar hazinelerini, ya da kıymet verdikleri şeyleri göz önünde tutmazlar. Burada görünen varlığın gizeminin ve değerinin azalacağı, görüldüğü sürece denetlenmeye izin verilmiş olacağı için gören kişiye üstünlük sağlayacağı düşüncesi vardır. Yani aralarında görenin üstün olduğu bir hiyerarşik durum oluşur.
Gören ile görünen, seyreden ile seyredilen arasındaki bu ilişkiye örnek vermek gerekirse; tarih boyunca padişahlar ve krallar kendilerini saklayarak halkı görmüş ancak görünmemiştir. Burada önemli olan şey, padişahların istediğine görünüp, istediğine görünmemenin bir güç olarak algılanmasıdır. Bu duruma göre; eğer görülürlerse, değişik bakışlar tarafından denetleneceği için, halk üzerinde bıraktıkları psikolojik gücün zayıflayacağı anlamına gelir.
İnsanların/kadınların dış mekânlarda tesettüre girmelerindeki psikolojik sebepte bu olabilir. Kendilerini olabildiğince saklayarak sergiledikleri duruş, modern dünyada özgürlüğü kısıtlayıcı bir durum gibi algılanmasına rağmen, görenin üstün olduğu bir toplumda yaşayan insan/kadın için bu anlama gelmez. Aksine istedikleri kişiye görünüp, istediklerine görünmeme kararı kendi elinde olması onlara güven ve güç sağlar. Gören ve görünen arasındaki hiyerarşi, fotoğraf makinesinin icadından sonra bozulmaya başlamıştır. Çünkü fotoğraf makinesinin objektifi göz işlevi görmüş, üstelik çektiği fotoğrafın elden ele başkaları tarafından görülebilmesi ve saklanabilmesi bu hiyerarşiyi tersine çevirmiştir.
Fotoğrafın yaygınlaşmasından sonra kendini halkından gizleyen padişahların aksine, devlet kurumlarına fotoğrafını astıran Osmanlı padişahı II. Mahmut, bu duruma katkıda bulunmuştur. Tanzimat dönemiyle giderek modernleşen toplumda ve modern anlayışta var olma biçimi görünmedir. Başkaları tarafından görülebiliyor olmak, ilgi çekmek fark edilme anlamına gelir. Var olduğunu başkalarının kendisini seyrettiği oranda, yani başkalarının dünyasında yer ettiğinde hissedebilen modern insan, az göründüğü kendi dünyasında yaşamayı yetersiz ve güçsüz bir durum olarak değerlendirir.
Günümüz insanındaki bu düşünce, yani görüldüğü sürece fark edilme duygusu sanal var olma biçimini oluşturur. İletişim teknolojilerinin gelişmesiyle toplumsal ilişkilerin en yoğun yaşandığı ortam sosyal ağ siteleridir. Üyelerine duygu, düşünce, fotoğraf vb. birçok dokümanı sergileme imkânı veren bu siteler görmenin, tüm duyular üzerindeki gücünü kanıtlamıştır. Görmek, günümüz insanına tüm duyguları yaşamışlık hissi verebilmektedir. Sosyal ağ sitelerinden en yaygın kullanıma ulaşmış Facebook, Instagram gibi daha çok fotoğraf paylaşıma merkezli olan siteler, keyifli yanlarının yanında bazı toplumsal olumsuzlukları da içermektedir. Bunlardan biri, bireylerin bu ortamda kendilerini sunma yarışına girerek görme, gösterme ve gözetle(n)meye dayalı yeni bir davranış biçimi oluşturmaları ve bunun sonucunda bireylerin mahremiyet duygusunun değişmeye başlamasıdır.
Görme ve görünme kavramlarının psikolojik etkilerini bir kenara bırakıp, daha ileri boyutu olan gözetim ele alınacak olursa şunlar söylenebilir: Gözetim düşüncesinin temelinde haberdar olmak, bilmek kaygısı taşıyan görme isteği bulunmaktadır. Gözetimde etkileme, yönetme, koruma, yönlendirme gibi amaçlarla kişisel olana doğru, bilinçli bir ilgi olduğu söylenebilir. Genellikle birey üzerine yoğunlaşan gözetim asla tesadüfî değildir ve kendiliğinden gerçekleşmez. Bir şeye gözetim veya gözetleme denilmesi için o eylemin kasıtlı olması belli hiyerarşik etmenlere dayanması gerekir.
Hem görmek hem de görünmek günümüz insanına farklı bir haz vermektedir. Genellikle görenin ayrıcalıklı olduğu bu eylem, sosyal ağlar daha doğrusu görme eksenli teknolojik araçlar hayatımıza girmeden evvel, birini gözetlemek, uzun süre bakmak, yaptıklarını takip etmek hemen her toplumda rahatsız edici bir davranış olarak algılanır, bu eylemi gerçekleştirenler toplumdan dışlanır ya da cezalandırılırdı. Çünkü yaptığı röntgencilik olarak değerlendirilirdi. Teknolojik ve toplumsal değişimlerin ardından bu durum, eskiden olduğu gibi tehlikeli görülmesinin aksine, bireyler sosyal paylaşım sitelerinde gönüllü olarak buna izin verecek paylaşımlarda bulunmaktan kaçınmamaktadır. Bunu yapan kişilerin bir üst jenerasyonu, başkaları tarafından görünmekten tedirgin olurken, günümüz toplumunun çoğu kesiminde “artık insanlar bizi görsün, duysun. Sahip olduklarımdan haberdar olsun ve beni takdir etsin.” veya “Zengin olmak yetmez, parayı nasıl harcadığımızda bilinsin, sevgiye sahip olmak yetmez, o sevgi sayesinde neler yaşayabileceğimiz de görülsün.” amacı güdülmektedir.
9Üstelik bu düşünceye sahip olan kitle sadece gençlerin oluşturduğu bir kitle değildir. Okul çağındaki çocuklar, üniversiteli gençler, ev hanımları, emekli beyler, neredeyse toplumun her kesiminden insan çevrimiçi dünyada ilgi çekmeye çalışmaktadır. Bu istek, kamuya mal olmamış, dahası paylaşmayı gerektirecek bir fikri, bilgisi ya da görsel estetik taşıyan özelliklere sahip olmayan sıradan insanlara dahi kendini önemli görme duygusunu yaşattığı için bir kez daha popülerdir. Bu çabanın sebebi, “dikkatleri üzerine toplamaktan hoşlanmak” olabilir. Ama Hal Niedzviecki bu tip çabaların yalnızca “dikkat çekmek” olarak değerlendirmenin yetersiz olacağını savunarak, insanların “toplumun artık doyuramadığı birtakım ihtiyaçlarını tatmin etmeye çalıştıklarını” belirtmektedir.
Bu tespit değerlendirildiğinde, insanların sosyal ağlar sayesinde kendilerini izlenir hale getirdiğinde, başkalarının onlar hakkında yorum yaptığında, beğendiğinde garip bir şekilde bir birey olarak değerlendirilip, beğenilip, onaylandığı hissini yaşadığı düşünülebilir. Bu ortamlardan aldığı destekle artık kendini daha özel ve daha önemli görmesi muhtemeldir. Birey ne kadar iyi bir hayat yaşarsa yaşasın, bir şeylerin hep eksik kaldığı düşüncesinden kurtulamıyor ve içindeki cevheri birilerinin fark etmesini istiyor.
Toplumun yediden yetmişe büyük bir kısmının uyguladığı bu davranışlar geniş bir perspektiften, uzun vadede incelenirse belli bir süre sonra toplumda gözle görülür bir değerler farklılaşması olduğu görülecektir. Yani bugün önem atfedilen „aile, aşk, sevgi, etik, misafir, mahremiyet, özel hayat, estetik vb.‟ gibi birçok kavram ve olgunun uzun vadede içerdikleri anlamların değişeceği kaçınılmaz olacaktır. Türkiye‟deki sosyal medya kullanıcıları üzerinde yapılan bir araştırmada, kullanıcıların bu hesapları kullanmalarındaki amaçlardan gösterme ve gözetle(n)me motivasyonlarından bazıları şunlardır:
“Bireyin kendince çok iyi, harika bir kişi olduğunu gösterme ve doğrulatma çabası.
*Sosyal medya profilim için özel çektirdiğim fotoğrafla sizleri karşılıyorum.
*Çok güzelim/yakışıklıyım, farklı ortamlarda ve farklı açılardan ben.
*Ben evliyim, eşim çok yakışıklı, birlikte gittiğimiz yerler, yaptığımız faaliyetler.
* Sürekli geziyorum, şuradayım, şunu yiyorum.
*Mutlaka şurada, şu deneyimi yaşayın. Eiffel kulesi, Aşk çeşmesi önünde ben.
*Kim? Nerede? Kiminle ne yapmış? Bende onlardanım.
*Evim ve arabam çok lüks.
*İyi bir statüdeyim, X toplantısındayım ve buraya herkes katılamaz.
*Eşim bana çok âşık ve biz her zaman, herkesten daha mutluyuz.”
Araştırmanın sonuçlarına bakılırsa, insanlar beğendiklerini, kendi yaşamları hakkında olup bitenleri, eski yeni bilgileri kamuya sunmuş, ayrıca dost düşman herkesin hakkında her şeyi görmek istemeyi alışkanlık haline getirmişlerdir. Buradan gözetlemenin bulaşıcı olduğu ve bağımlılık yaptığı kanısına varılabilir. Görünen o ki; bir kez temas ettikten sonra insanların her şeyini görme isteği artmaktadır. Karşılığında bireyinde başkaları tarafından her şeyinin bilinmesi gerektiği düşüncesi oluşuyor ve Google ve Youtube arama motorlarının verdiği bilgiye göre; her dakika veri tabanlarına paylaşılmak üzere akla gelebilecek her türlü içerikte 100 saatlik video gönderiliyor. Bir yandan düşünüldüğünde, dünyanın her yerinde can ve mal güvenliği tehlikede olduğu düşüncesiyle insanlar evlerini, iş yerlerini ve bahçelerini bile yüksek güvenlik donanımlarıyla donatılıyor. Sımsıkı kilitler vurarak, güvenlik kameralarıyla çevreliyorlar. Öte yandan, aynı insanlar yüz yüze iletişimden gittikçe uzaklaşmasına rağmen, evinin içindeki her detayı, bahçesini, işini ve çevresini tüm ayrıntılarıyla bloğunda ya da sosyal paylaşım sitelerinde paylaşmaktan çekinmiyor.
Sanal ortamlardaki bu rahatlığın sebebi çoğu zaman; örneğin internetteki A kişisinin, her zaman aynı A kişisi olarak davranmasa da bunun kimse tarafından sorgulanmayacak olmasıdır. İnternet A kişisine hem kendini ifade edebilme hem de gerçek bir mecra olmadığı için rahat davranma olanağı tanımaktadır. Ayrıca ofiste başka, ailede başka, okulda başka davranma şansı olan bu kişiye, daima birbirinden farklı bu ortamlar neyin yanlış olduğunu söylemediği ve hesap sormadığı için artı bir özgürlük hissi daha kazandırır. Sonuçta bu ortamlarda kimseye karşı bir sorumluluğu yoktur ve istediği gibi davranabilir.
Bireyin Onaylanma ve Takdir Edilme Ġsteği İnsanın doğuştan gelen yapısı nedeniyle, her birey sosyal olarak yaşamını sürdürdüğü ortamda düşündüğü, söylediği, yaptığı, ürettiği herhangi bir konu hakkında fark edilmek, kabul edilmek ve takdir edilmek ister. Bunun yanı sıra hiçbir birey faaliyetleriyle ya da düşünceleriyle terslenmekten, beğenilmemekten ve reddedilmekten hoşlanmaz. Bir insanın eleştirilmeye olan direnci bile zaman içinde gelişebilecek olumlu bir özelliktir. Henüz kişiliği tam olarak oturmamış, beğenilme, takdir edilme kavramlarının henüz bilincinde olmayan küçük bir çocuk dahi, doğası itibariyle psikolojik açıdan, olumlamalardan hoşlanır. Evde, parkta, okulda öğretmeni ya da arkadaşları tarafından beğenildiğini hissetmesi ona iyi gelir ve özgüvenini tesis etmeye katkı sağlar.
Bu güzel duygunun farkına varan ve alışan insan daima bu duyguyu yaşamak, hayatının her alanında fark edildiğini, beğenildiğini bilmek ister ve bunun için her şeyi yapar. Bireyin beğenilme duygusunu karşılayabileceği en uygun ortamlardan biride sosyal medya platformlarıdır. Sosyal paylaşım sitelerinin sunduğu beğenme, yorum yapma ve paylaşma imkânları insanlara bu isteklerini karşılama olanağı tanır. Sosyal ağlar arasında 1 milyarı aşkın kullanıcı sayısıyla en fazla kullanıcıya sahip olan Facebook adlı sosyal paylaşım sitesinde kullanıcıların paylaştıkları yazı, fotoğraf ya da videonun sol alt kısmında bulunan ve onaylama işareti yapan el şeklindeki buton, diğer kullanıcıların paylaşımlarını beğenip beğenmemesini sağlar.
Türkiye‟de Facebook‟tan sonra ilk sıralarda yer alan ve 300 milyonu aşan kullanıcı sayısına sahip olan Instagram adlı sosyal paylaşım sitesi ise daha fazla fotoğraf ve video paylaşımına imkân verir ve kullanıcıların paylaşımlarına üst üste iki kez dokunduktan sonra içeriğin ortasında kırmızı renkli bir kalp ile gönderiyi beğenme imkânı sunar. Bu beğenme eylemini daha eğlenceli, renkli ve duygulu hale getirmektedir. Sosyal medya fotoğraf, video, ses, yazı gibi çeşitli içerikler sayesinde insanın neşe, öfke, hüzün, isyan gibi birçok duygusunu somutlaştırıp ifade etmesini sağlayan ve zengin uyarıcı çeşitliliğiyle vakit geçirmek ve haberdar olmak için vazgeçilmez bir ortamdır.
Günlük hayatta şüphesiz ki herkes beğenilmek ister, ama kimse bulunduğu ortamdaki insanlara kolayca “Bugün güzel olmuş muyum? Beni beğendiniz mi? Kıyafetim yakışmış mı?” diye tek tek soramaz. Ancak fotoğrafını sosyal medya mecralarına yüklediğinde, beğenilmek, onaylanmak, dikkat çekmek, ulaşmak/ulaşılmak gibi karşı taraftan duymak istediği iltifat beklentilerini gerçek hayata göre çok kolay bir şekilde onlarca beğeni alarak karşılayabilir. Basitçe düşünüldüğünde internet ortamı küresel bilgisayar ağlarının oluşturduğu bir iletişim alanıdır ve bu ortamda kullanıcılar olmak istediği kişi olma konusunda özgürdürler. Yani sanal dünyada kişileri artık kendileri değil birbirlerinin ekranlarına yansıyan iletileri temsil eder. Kişiler gerçek hayatlarındaki belki de memnun olmadıkları kişiliklerinden sıyrılıp, internet ortamında çok farklı bir profil sunarak, buradaki varlıklarına yön verebilirler.
Kullanıcıların genellikle sadece iyi taraflarını gösterdiği sosyal medya platformlarında takdir edilmek ve onaylanmak için kontrolü kullanıcıya bırakmaktadır. Bu açıdan bakıldığında kullanıcıların olağan, sıradan görüntüsünün aksine, „olması istenen ben‟ algısıyla sosyal ortamda beğeniye sunduğu içeriklerle, üstü kapalı şekilde gerçek hayattaki takdir arayışını dile getirmektedir. Kullanıcılar yaptıkları paylaşımlarla mutlu olduğunu, duyarlı olduğunu, üzgün olduğunu ifade ederek başkalarının onayını almak ve kayda değer olduğunu görmek istemektedir. Bu isteklerin yoğunlaştığı noktada birey kendi olmanın, sıradan olmanın sadeliğini reddetmekte; ünlülerin, popüler isimlerin giyim tarzıyla, yüz ifadesiyle, onların gittiği mekânlarda bulunmakla daha çok beğeni toplayabileceğini düşünmektedir.
Bir bakıma sosyal medyada belli bir kitle tarafından takip edilmek, birileri tarafından bilinmek bireye bu duyguyu tattırabilmektedir. Jake Halpern‟e göre günümüz gençleri, önceki nesillere göre kendilerini çok daha fazla önemli hissediyor ve gençlerin yüzde 31‟i günün birinde meşhur olacağını düşünüyor. Bu ciddi oran değerlendirilirse bireylerdeki bu istek/hayal narsisizmin ve ilgi odağı olma isteğinin dışa vurumu olarak görülebilir. Medya ve popüler kültür sayesinde insanlara sürekli „ünlü biri olabilirsiniz, olmamanız için bir sebep yok‟ mesajı verilmektedir. Dahası internet devrimiyle, bireye interaktif haberleşme şansı veren sosyal medyanın temelde vermek istediği, „Başkasının seni fark etmesine ve onaylaması için çalış‟, „hızlı ol‟, „her detayı basitçe yayınla‟ gibi mesajlardır. Nitekim realiti şovların, evlendirme programlarının, yarışma programlarının sıradan insanları gündem taşıdığı bir zamanda herkes bir gün meşhur olabilir.
Paylaştığı fotoğraflarla “özel” olduğunu, “başka” olduğunu sürekli diğerlerine göstermeye çalışan kullanıcılar, bu beğenilme beklentileriyle narsist bir kişilik sergilemektedirler. Sürekli şahsi fotoğraflarını yayınlayarak, çok beğenilmeyi ve iyi ya da kötü yorum yapılmayı bekleyerek, başkalarının kendileri hakkında ne düşündüklerini merak etmektedirler. Bazı yorumlar kötü ve nefret dolu olsa bile, bireye hoşnutsuzluk vermez. Çünkü olumsuz yorumlar bile bireye „insanlar benden nefret edecek ya da benimle ilgili yorum yapacak kadar yakından ilgileniyorlar‟ hissini yaşatabilir. Beğenilme eylemiyle kıyaslandığında “yorum alma/yazma” birey için çok daha farklı etkilere sahiptir. Beğenip geçmenin ötesinde vakit ayrılıp, düşünülüp kendi hakkında bir şeyler yazılması bireyi çok daha fazla tatmin etmektedir.
Bu duygular ya da benzeri gereksinimler, narsistik gereksinimlerdir. Her insanın hissedebileceği normal duygular gibi görünse de, bu beklentilerin somut ifadesi genellikle olumsuz duygulara yol açabilir. Doğrudan söylenilmese de burada asıl amaç başkaları tarafından kendine göre hak ettiği değeri görmek ve takdir edilmektir. Bu iltifat açlığının doyurulması için bireyler çok fazla zaman harcamakta ve bunun için her şeyi yapmaktan çekinmemektedirler. Beğenilme ve popüler olma isteği taşıyan birçok sosyal medya kullanıcısı, bu ilgiye karşı o kadar doyumsuzdur ki sosyal ağlarda tanımadıkları kişilerin dahi arkadaşlık isteklerini kolayca kabul etmektedir. Bunun için sürekli profil güncellemek, fotoğraflarını yenilemek, yediğini içtiğini sergilemek, estetik olmasa bile öz çekim(selfie) fotoğraflarını yayınlamak gibi her türlü imkânı fırsata çevirmektedirler. Burada narsisizm ile sosyal medya kullanım sıklığı arasında bir benzerlik kurulabilir. Öyle ki birçok araştırmaya göre narsistik olarak değerlendirilebilecek birçok davranış, sosyal paylaşım sitelerinde de görülmektedir.
Sosyal ağlardaki çoğu kullanıcının yaptığı paylaşımlarla aslında kendi reklamını yaptığı görülmektedir. Nasıl ve nereden giyindiğini, neyi nasıl yaptığı, kimlerle nerelerde eğlendiğini görsel belgelerle göstermeye çalışmaktadırlar. Sosyal medya kullanıcılarının bu davranışları gözlemlendiğinde paylaşımlarını yaparken kendinden tamamen emin ve başkalarının düşündüklerini önemsemez bir tavır takındıkları görülmektedir. Ancak aynı kullanıcılar, bekledikleri beğeni ve yorumlar yapılmadığında memnun olmamaktadır. Buradan bu bireylerin aslında içsel süreçlerinde tamamen başkalarının düşünceleriyle ve yorumlarıyla beslenmeye meyilli oldukları çıkartılabilir. Psikoloji biliminde bu tarzda davranışlar sergileyen kişilerin „patolojik narsisizm‟ yaşadığı düşünülmektedir. Patolojik narsisizme göre en önemli şey, bireyin tamamen dıştan gelen yorumlara göre hareket etmeye açık ve muhtaç olmasıdır.
Genelde görkemli, gösterişli tarzda davranışlar gösteren, başarı, güç, güzellik ve zekâ gibi kavramlara sınırsız bir biçimde sahip olduğuna inanma içgüdüsü yaşayan kişiler, sosyal medyada kendini ve sahip olduklarını teşhir ederek, ilgi çekmeyi ve takdir edilmeyi beklemektedirler. Bir kişi ne kadar ilgi çekmek isterse o kadar profil ve durum güncellemesi yapmakta, fotoğraf paylaşmakta ve kendini etiketlemektedir. Yani psikolojik açıdan bakılacak olursa, sosyal medyadaki bu aktiviteler o kişinin psikolojik durumunu açıklamaktadır. Aslında sosyal medya, kullanıcıların bastırdıkları birçok duygunun daha çok ortaya çıkmasına zemin hazırlamasına ortam sağlar.
Devamlı kendi fotoğrafını paylaşanlar, nasıl göründüğünden ziyade, karşı tarafın nasıl görmek istediğine göre poz vererek daha çok beğeni ve takdir toplamak ister. İçinde bulundukları anın aksine, bohem bir şair, düşünceli bir filozof, sıra dışı ve ilginç bir anne, isyankâr bir genç, entelektüel biriymiş gibi davrandıkları karelerle kendilerini herkese açarak, aslında içindeki değersizlik hissini ve başkalarının onayına olan bağımlılığını ifade etmektedirler. Sosyal medyada önem teşkil eden yalnızca beğenilme, yorum yapılmanın psikolojik alt yapısı değil aynı zamanda beğenme, yorum yapma eylemi de önemlidir.
Herhangi bir sosyal paylaşım sitesinde, bir paylaşımın altındaki „beğen‟ butonunu tıklayarak birey farkındalığını ifade etmiş, sosyal bir etkileşimde bulunmuş olmaktadır. „Beğen‟ eylemi sosyal medyada önem verdiğiniz şeylere olumlu geri bildirim vermenin bir yoludur. Bu basit dijital yol, günlük hayattaki „evet‟lerin, „katılıyorum‟ların, „bence de‟lerin kolay şeklidir. Arkadaş listesinden biri ile iletişim kurarak o kişinin ya da grubun farkında olduğunun, onayladığının işaretidir. „Buradayım‟, „seni gördüm‟ ve „seni anlıyorum‟ anlamına gelmektedir. İnsanlar, sosyal ortamlarda var olarak ve var olduğunu interaktif biçimde göstererek, aslında gerçek hayatta olduğu gibi sosyal bir sermaye edinmektedirler.
Sosyal sermaye kişilerin değer yargıları ve davranış biçimleri arasında kurulan ve birlikte hareket etme konusunda diğerlerine avantaj sağlayan bağlantılardır. Gerçek hayatta takdir etmek/edilmek, beğenmek/beğenilmek nasıl kazanç sağlıyorsa, sosyal medyada da aynı şey geçerlidir. Ayrıca sosyal medya sayesinde fiziksel ve yüz yüze iletişim kurmadığımız halde bu bağlantılarla sosyal sermaye sanal olarak oluşturulur ve „Beğen‟e tıklayarak karşılıklı kazanç sağlayan, sosyal bir birliktelik kurulmuş olur.
Sosyal medyada yapılan gözlemler doğrultusunda beğenme, yorum yazma, paylaşma vs. gibi eylemler yapıldığında bireyler, sosyal duygularında bir artış yaşamakta, hiçbir şey yapmadan yalnızca uzaktan takip eden pasif kullanıcılar ise yalnızlık hissine kapılarak, sosyal bir soyutlanma hissine kapılmaktadırlar. Yani sosyal medyada aktif olmak kullanıcılara sanal bir empati kurma duygusu yaşatmaktadır. Beğen butonunun bir diğer psikolojik yanı ise kişilerin sosyal medyada arkadaşları ile dayanışma içerisinde olmak isteğidir. Çünkü bu sayede nasıl bir kimliğe sahip olduğunu bildirmektedir.
Eğer bir kullanıcı, başka bir kullanıcının durum güncellemesini beğendiyse, açık bir şekilde insanlara bu konuda o kişiyle aynı fikirde olduğunu, onu onayladığı mesajını vermiş olur. Hangi doğrultuda ne düşündüğünüzü tek bir tık ile ifade eder. Daha şüpheci ve detaylı düşünülürse, sosyal ağlardaki hareketler, kullanıcılarının cinsiyetlerini, siyasi fikirlerini, yaşlarını, zevkleri, tercihlerini tespit etmek zor olmayacaktır. Yani sosyal medyadaki beğenmeler kişinin kimliğini ele vermiş olur. Bireyler beğenme eylemini psikolojik geri dönüş almak içinde kullanırlar. Eğer birilerinin fotoğrafını beğeniyorlarsa, onlarında aynı şekilde onun fotoğrafını beğenmelerini beklemektedirler. Daha fazla beğeni alırlarsa kendilerinin daha fazla sevildiğini hissederken, beğenilmediğinde ya da fark edilmediğinde reddedilmiş hissine kapılmaktadırlar. Bu durumda birçok kullanıcının, sosyal medya sitelerine girerken, başkalarının ne yaptığını görmekten çok, kendisinin ne kadar fark edildiğini görmek için girdikleri anlamı çıkarılabilir. Bütün bunlar bireyin sosyal medyada bulunma ve kendini teşhir etme nedeninin, fark edilmek, onaylanmak ve elbette takdir edilmek için orada olduğunu anlatmaktadır.
Yararlanılan Kaynaklar
Nurten Sepetçi, Sosyal Medyada Mahremiyet Algısının Çöküşü: İnstagram Örneği
Marshall McLuhan, Yaradanımız Medya
Asiye Kakırman Yıldız, Sosyal Paylaşım Sitelerinin Dijital Yerlilerin Bilgi edinme ve Mahremiyet Anlayışına Etkisi
Mehmet Bulut, Gençlik ve Sosyal Medya Araştırma Raporu
Hal Niedzviecki, Dikizleme Günlüğü
Fatma Barbarosoğlu, Şov ve Mahrem
Erving Goffman, Günlük Yaşamda Benliğin Sunumu
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Nurten Sepetçi’ye aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Çin’in Enerji Politikalarının Temelleri ve Ekonomik Kalkınmasında Enerji Kaynaklarının Rolü

Çin Halk Cumhuriyeti, modern dünya politikasında ve ekonomisinde büyük güçlerden biri konumundadır. Çin’in özellikle 1980’li yıllarla birlikte ekonomisinde gösterdiği büyük ivme, dünya politikasında ülkeyi temel aktör konumuna getirmiştir. Dünya ekonomisin zirvesine oynayan bir ülke olarak ekonomik gücü ve potansiyeli dünya jeopolitiğinde enerji ilişkilerinde de büyük yansımalar yaratmaktadır. Çin’in enerji kaynaklarına duyduğu ihtiyaç ekonomisindeki gelişmelere paralellik göstermektedir. Çin’in ekonomik yapısı ve nüfusu yoğun bir şekilde enerji talebini ortaya çıkarmaktadır. Bu kapsamda Çin sadece kendi topraklarında değil, dünyada pek çok coğrafi bölgede enerji üreticisi/taşıyıcısı ve pazarlayıcısı ülke konumunda bulunmaktadır. Çin’in yoğun enerji angajmanı yürüttüğü bölgelerden biri de komşu bölge olan Orta Asya’dır.
Çin’in Orta Asya’daki artan nüfuzu Büyük Güç politikasında yeni mücadeleleri ortaya çıkarmaktadır. Bu kapsamda, Çin’in dünya enerji ilişkilerindeki ve Orta Asya coğrafyasındaki yerinin anlaşılabilmesi için öncelikle tarihsel gelişmeler altında ekonomisinin gelişimin sürecini göz önünde bulunduran bir inceleme yapmak gerekmektedir. Sonrasında ise, dünya ekonomisindeki konumuyla bağlantılı olarak, Çin’in dünya petrol ve doğalgaz sektöründe üretim/tüketim ve ticaret verilerine bakmak, enerji politikalarının somut temellerinin ortaya konulmasına yardımcı olacaktır. Yapılacak veri incelemesiyle birlikte, ikinci başlıkta, modern dönemde Çin’in enerji politikaları ve stratejileri ele alınacak, enerji politikalarının ve stratejilerinin temellerinin ortaya konulmasından sonra ise, son başlıkta Çin’in Yeni Büyük Oyun’da Orta Asya’ya yönelik ortaya oyduğu politikalar incelenecektir.
Çin Halk Cumhuriyeti’nin enerji politikalarını tarihsel ve siyasi dönüşüm süreçleri içerisinde tasniflendirmek mümkündür. Bu kapsamda, Çin’in kuruluşundan (1949) Deng Xiaoping döneminin başlangıcına (1978) dek geçen dönem ilk dönem olarak tasnif etmek mümkün görünmektedir. Çin’de enerji politikalarının oluşmasında ikinci dönem ise Deng dönemi ile başlayıp 1993 yılında Çin’in enerjide dışa bağımlı olmasına kadar geçen dönemdir. Çin’in enerji politikalarında değinilecek son dönem ise 1993’ten günümüze devam eden enerjide dışa bağımlılığın katlanarak arttığı dönemdir. Çin, ekonomisinde ve siyasetinde yaşadığı dönüşüme paralel olarak, her dönemde enerji alanında stratejik hedefler ve ilkeler benimsemiştir.

Çin Halk Cumhuriyeti’nin 1949 yılında Mao Zedong’un liderliğinde kurulmasından sonra, merkezi planlamaya dayalı bir ekonomi modeli ortaya konulmuştur.

Çin ekonomisinin büyük bir kısmı devlet tarafından kontrol edilmiş ve yönlendirilmiş, üretim hedefleri, ücretler ve tahsil edilecek kaynaklar devlet tarafından tespit edilmiştir. 1960’lı ve 70’li yıllar boyunca endüstrileşmeye destek olmak üzere, devlet büyük kapsamlı yatırım planlarını üstlenmiş, 1978 yılına kadar devlet endüstriyel üretiminin dörtte üçü devlet kontrollü şirketler eliyle gerçekleştirilmiştir. Özel işletmeler ve yabancı yatırım ise genel olarak yasaklanmıştır. Pekin’in bu politikasının temelinde ise kendi kendine yeterli(self-sufficient) ekonomi olma hedefi rol oynamıştır. Pekin yönetimi, devlet merkezli planlı ekonomiye dayalı modeliyle Çin halkının temel ihtiyaçlarının karşılanmasını ana hedef olarak belirlemiş, kendi kendine yeterli ekonomiyle halkının refahının sağlanmasına yönelik politikalar izlemiştir.
Çin Halk Cumhuriyeti’nin kendi kendine yeterli olma hedefiyle ortaya koyduğu ekonomik model, enerji alanında da kendini göstermiştir. Çin’in enerji politikalarının ilk döneminde, kendi kendine yeterli olma ilkesi enerji sektörüne de hâkim olmuştur. Jian’ın ifadesiyle, Çin Halk Cumhuriyeti’nin 1949 yılında kuruluşundan itibaren, kendi kendine yeterlilik (selfsufficiency) ve kendi kendine dayanma(self-reliance) ilkeleri enerji politikasının temelini oluşturmuştur. Kendi kendine dayanma ilkesi, petrol endüstrisinin dış kaynaklar yerine, Çin’in kendi öz kaynakları (insan sermayesi, fiziki sermaye, doğal kaynaklar) üzerine kurulmasını öngörürken, kendi kendine yeterlilik ilkesi ise iç talebin Çin’deki enerji kaynaklarının üretimi ile karşılanmasını hedeflemiştir. Yabancı kaynaklara bağlı olmadan kendi kendine yeterli derecede üretim ve tüketim yapılması, uzun yıllar boyunca Çin’in enerji alanında politikasının temelini oluşturmuştur. Kısaca, ilk dönem boyunca, enerji üretiminde iç kaynaklara yönelmek ve bu kaynakları optimum düzeyde halkının gereksinimleri doğrultusunda kullanmak Pekin’in temel politikası olmuştur.

Kendi kendine yeterli olma ilkesi doğrultusunda, bağımsızlık sonrasında Pekin hükümetinin temel hedeflerinden bir tanesi enerji kaynaklarının geliştirmesi ve üretimi üzerine olmuştur.

Bu kapsamda petrol üretimi için planlar ortaya konulmuş, 1950 yılında Çin’de ilk Ulusal Petrol Kongresi gerçekleştirilmiş, 1950’li yıllar boyunca petrol araştırma ve üretme faaliyetleri yürütülmüştür. Öte yandan, topraklarında yapılan keşifler ve üretim faaliyetlerine rağmen, 1950’li yıllar boyunca Çin’in petrol talebi üretiminin üstünde gerçekleşmiş, söz konusu açık Sovyetler Birliği’nden ithal edilen petrol ile kapatılmıştır. 1950’li yılların sonlarında ise Çin’in doğu bölgelerinde (özellikle Daqing petrol sahasında) yapılan yeni keşiflerle birlikte ülkede petrol üretiminde büyük bir artış yaşanmış, Çin bu dönemde iç üretimi artırarak 1963 yılında kendi kendine yeterli bir ülke konumuna erişmiştir. Çin yeni üretim bölgeleriyle birlikte petrol alanında 1963-93 arası dönemde kendi kendine yeterli ülke konumunu koruyarak, üretim fazlasını dış piyasalara ihraç etmiştir. Çin’in 1971 yılında petrol üretimi 40 milyon ton olarak gerçekleşirken, bu rakam 1991 yılında 140 milyon tona ulaşmıştır.

Çin’de petrol üretimine ilaveten, doğalgaz üretimi alanında da 1960’lı ve 1970’li yıllar boyunca gelişme kaydedilmiş, 1976’da ise 6 milyar m3 doğalgaz üretimi gerçekleştirilirken bu rakam 1990’lı yıllarda 15 milyar m3’e erişmiştir. Çin’de ortaya konulan kendi kendine yeterli ekonomik model üretim alanında belirli bir ilerleme sağlamakla birlikte, Çin ekonomisi, 1960’lı yıllarda çeşitli ekonomik krizler içerisine girmiştir. 1958-1962 yılları arasındaki Büyük Atılım (Great Leap Forward) ve 1966-1976 yılları arasındaki Kültür Devrimi (Cultural Revolution) ekonomisinde ve politikasında büyük kırılmalar yaratmış, Çin’in ekonomik kalkınmasını ve istikrarını tehlikeye sokmuştur. Ekonomisinde yaşanan ekonomik sarsıntı, Çin’in enerji üretimini de etkilemiştir. Çin’in genel olarak petrol üretim kapasitesinde azalma yaşanmamakla birlikte, Kültür devrimi sırasında, yeni petrol üretim bölgesinde (Daqing) üretim faaliyetleri sabote edilmiş, rafineri sistemleri, ulaştırma ve dağıtım alt yapısı ciddi bir şekilde zarar görmüştür. Devrim sırasındaki petrol endüstrisindeki oluşan olumsuzluklar rezerv geliştirilmesi hususunda ciddi gerilemelere de sebep olmuştur.

1960 ve 70’li yıllarda yaşanan ekonomik sarsıntılardan sonra, ülkeyi rayına oturmak için ekonomik reformlar üzerinde durulmaya başlanmıştır.

Söz konusu reform hareketleri Deng Xiaoping döneminde başlamıştır. Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra devlet yönetimini üstlenen kurucu önder ve devlet başkanı Mao Zedong’un ölümünden (9 Eylül 1976) sonra, bir başka önder ve devlet adamı olan Deng Xiaoping, ülkeyi fiili olarak idare etmeye başlamıştır. Her ne kadar Devlet Başkanlığı görevinde bulunmasa da, Deng reformist bir lider olarak 1978 yılından itibaren Çin’in yükselişin temellerini ortaya koymuş, Deng dönemi Pekin’in yükselişinin de başlangıcı olmuştur. Deng ile dört alanda (tarım, sanayi, savunma ve teknoloji) reform hareketi başlatılmış ve sosyalist bir pazar ekonomisi kurulmak istenmiştir. Deng öncelikle, Çin ekonomisinin gelişimi için bir dereceye kadar kapitalist sistemi benimsemenin gerekli olduğunu düşünerek, açık kapı politikası uygulamış ve özel ekonomik alanlar kurarak ülke ekonomisini yabancı yatırımlara açmıştır.
Çin’de kısmi olarak özel girişimciliğe izin verilmiş ve böylelikle devasa işgücüyle birlikte üretim süreci genişletilmiştir. Komünist ideolojiyle söz konusu yeni politikaları pragmatik olarak uyumlaştırmak için de içerde ideolojik açılımlar yapılmış, bu kapsamda Çin’in özellikleriyle birlikte sosyalizm inşası ilkesi benimsenmiştir. Dört modernleşme alanında ilkeler benimseyen Deng, Mao döneminde, özellikle Kültür Devrimi’nde tahribata uğrayan Çin ekonomisini canlandırmayı hedeflemiş, bu doğrultıda modern bir Çin yaratmak için kalkınma stratejisini ortaya konulmuştur.
1987’de olgunlaşan bu kalkınma stratejisi, 70 yıllık Üç Aşamalı Milli Kalkınma Stratejisi olarak kabul edilmiştir. Birinci aşamada 1980-1990 yılları arasında Çin’in Gayri Safi Milli Hasıla (GSMH) oranı bir kat artması, ikinci aşamada 1990-2000 yılları arasında GSMH oranının bir kat daha artması ve kişi başına düşen gelir 800-1000 Dolara yükselerek, halkın yaşam standardının “Küçük Refah” (Xiao-kang) seviyesine ulaştırılması öngörülmüştür. Bu aşamada GSMH’sinin bir trilyon Dolara ulaşması ve dünyanın önde gelen ülkeleri safına girmesi hedeflenmiştir. Üçüncü aşamada ise 30-50 sene içinde, yani 2030-2050 yıllarında GSMH’sinin iki kat artması ve kişi başına düşen gelirin 4000 Dolara yükselmesi amaçlanmış, böylelikle Çin halkının yaşam standardının, orta derecede gelişmiş ülkelerin seviyesine yükseltilmesi ve ülkenin temel modernleşme düzeyine ulaştırılması hedeflenmiştir.

Deng döneminde büyümeye ve dışa açılmaya yönelik ortaya konulan stratejik yönelim, Çin ekonomisinde muazzam genişleme hamlelerini beraberinde getirmiştir.

Çin ekonomik alanda yüksek büyüme oranları yakalayarak, GSMH’sinde büyük artışlar gerçekleştirmiş, ayrıca dünya ticaretinde merkez ülkelerden biri konumuna gelmiştir. Pekin’in dünya ekonomisinde yarattığı ivme ve yükseliş, endüstri, üretim ve ticaret yapısındaki genişlemeyle birlikte seyretmiştir. Yapılan çeşitli araştırmalara göre Çin’in ekonomik alanda büyümesinin önümüzdeki dönemlerde süreceği hesap edilmektedir. Deng döneminde ortaya konulan ekonomik açılım ve kalkınma politikaları, petrol ve doğalgaz sektörünü doğrudan etkilemiş, Çin’in enerji politikalarında yeni bir dönemin başlangıcına sebep olmuştur. Aller ve Ductor’un ifadesiyle üretim sürecinde enerjinin büyük bir rol oynadığı genel olarak kabul edilen bir olgudur. Bu kapsamda, Çin’de 1980’li yılların sonunda başlayan büyüme süreciyle enerji talebi arasındaki yakın bir ilişki bulunmaktadır. Çin’in ekonomisinde özellikle 1980 yıllardan itibaren yaşanan dönüşüm ve muazzam büyümeyle birlikte ortaya çıkan kentleşme, motorizasyon ve yapısal değişimler enerji talebini katlanarak arttırmıştır.
Çin’in endüstrileşme ve kentleşme yolundaki atılımları enerji talebinde muazzam artışları beraberinde getirmiştir. Çin’in bu dönemde izlediği enerji politikasının temelinde, artan enerji ihtiyacına paralel olarak, enerji sektörünü dış yatırımlara açma ve ulusal enerji şirketleri marifetiyle, üretim faaliyetlerinin yeni teknolojilerle artırılması ve enerji ihtiyacını karşılanması hedefi yer almıştır. Nitekim ekonomik dışa açılım politikalarıyla birlikte Çin’de petrol üretimi, yönetsel aygıtlar ve fiyatlandırma sistemi belirli ölçülerde ademi merkezileştirilerek piyasa sistemine bırakılmıştır. Petrol sektörünün geliştirilmesinde yabancı sermayeye konulan kısıtlamalar kaldırılmış, Batılı petrol şirketleriyle yabancı yatırımlar üzerine anlaşmalar yapılmıştır. Ayrıca bu dönemde ulusal petrol şirketleri kurulmuş, petrol yönetiminde merkezi kontrol sistemi gevşetilmiş, Çin’in enerji güvenliğini sağlamada ana sorumluluk ulusal petrol şirketlerine verilmiştir. Pekin bu dönemde de kendi kendine yeterli yapısını sürdürmüş, üretimin fazlasını ihraç etmeye devam etmiştir.

Çin’in enerji politikalarında üçüncü aşama ise 1993 yılında başlamıştır.

Çin, kendi kendine yeterli bir ülke olarak, 1960’lı yıllardan 1990’lı yılların başına kadar net bir petrol ihracatçısı ülke konumunda bulunmaktaydı. Öte yandan, 1993 yılında bu durum değişmiş, Çin tarihinde ilk kez net bir petrol ithalatçısı ülke olmuştur. Çin’in sanayi, ulaştırma, petrokimya ve konut sektörlerinde görülen yükselişe paralel petrol ithalatı o dönemden itibaren katlanarak artış göstermiştir. Başka bir ifadeyle, 1990’lı yılların başlarından itibaren, Çin’in petrol üretimi ile tüketimi arasında giderek artan bir fark ortaya çıkmıştır. Çin’in ekonomik büyümesinin getirdiği ivmeyle petrol tüketiminde yaşadığı artış, 2000’li yılların sonrasında büyük daha da hızlanmış ve günümüzde petrole olan bağımlılığını ortaya çıkarmıştır. Petrolün yanı sıra Pekin doğalgaz alanında da dışa bağımlı bir konuma gelmiştir. Ancak, petrole kıyasla, doğalgaza bağımlılığı daha geç bir zamanda başlamıştır. Artan üretim kapasitesine bağlı olarak, doğalgazın kullanım alanının genişlemesiyle 2007 yılı itibariyle Çin net bir doğalgaz ithalatçısı olmuştur.

Çin’in dünya enerji piyasasındaki yerine ve bağımlığına ilişkin olarak şunları ifade etmemiz olanaklıdır: Ekonomik alanda gösterdiği büyümeyle paralel bir şekilde, 1990-2015 yılları arasında Çin’in birincil enerji tüketimi (toplam petrol, doğalgaz, kömür, nükleer ve diğer alternatif enerji kaynakları tüketimi) yaklaşık altı kat artış göstermiştir. BP verilerine göre, 2016 yılı sonu itibariyle Çin dünyada birincil enerji tüketiminin %23’ünü tek başına gerçekleştirmekte ve enerji tüketiminde dünyada ilk sırada yer almaktadır. Çin’in birincil enerji tüketimi içerisinde kömür (%61.8), petrol (%18.9) ve doğalgaz (%6.2) tüketimi önde gelmektedir. Bu rakamla Çin dünyada en fazla enerji tüketimi gerçekleştiren ülke konumunda bulunmaktadır. Halihazırda kömür, Çin ekonomisinde temel enerji tüketim kaynağı konumunda bulunmakta iken, petrol ve doğalgaz tüketimi Çin’in toplam enerji tüketiminin yaklaşık dörtte birine denk gelmektedir. Çin’in 2016 yılı itibariyle dünya petrol üretim/tüketim ve ticaretinde yerine ilişkin şunları ifade etmemiz mümkündür:

BP rakamlarına göre, Çin’in 2016 yılı sonu itibariyle toplam kanıtlanmış petrol rezervi 3.5 milyar tondur (dünya rezervlerinin %1.5’i).

Çin bu kaynaklardan 2016 yılında 199 milyon ton petrol üretimi gerçekleştirmiştir. Aynı yıl gerçekleştirdiği toplam petrol tüketimi ise 578.7 milyon tondur (dünya tüketiminin %13.1’i). Çin’in yerel kaynaklardan yaptığı üretim ile toplam tüketimi arasındaki fark, petroldeki dışa bağımlılık durumunu ortaya koymaktadır. Başka bir ifadeyle, Çin ürettiğinden çok daha fazla petrol tüketmekte, tükettiği petrolü ise dış piyasalardan ithalat yoluyla sağlamaktadır. BP-Energy Outlook 2017 raporuna göre, Çin’in 2015 yılında petrol ithalatında dışa bağımlılığı %61 olup, bu oran 2035 yılında %79’a çıkacaktır. Yukarıda aktarılan veriler göz önünde tutulduğunda, Çin endüstrisinde yaşanan hızlı gelişmeyle birlikte, önümüzdeki yıllarda petrole olan talebinin daha da artacağı görülmektedir.
Çin petrolün yanı sıra, 2007 yılı itibariyle doğalgazda da dışarıya bağımlı bir konuma gelmiştir. Çin’in bu tarihten sonra doğalgaz ithalatı ve bağımlılığı giderek artmıştır. Çin’in dünya doğalgaz piyasalarında yerine ilişkin şunlar göze çarpmaktadır: BP verilerine göre, 2016 yılı sonu itibariyle Çin’in 5.4 trilyon m3 doğalgaz rezervi (dünya rezervlerinin %2.9’u) bulunmaktadır. Bu rezervlerden aynı yıl 138.4 milyar m3 doğalgaz üretimi (dünya üretiminin %3.9’u) gerçekleştirilmiştir. Çin’in 2016 yılında gerçekleştirdiği doğalgaz tüketimi ise 210.3 milyar m3’tür (dünya tüketiminin %5.9’u). Söz konusu rakamlardan görüleceği üzere, Çin ürettiği doğalgazdan daha fazla miktarda doğalgaz tüketimi gerçekleştirmekte, bu tüketimini karşılamak için doğalgaz ithalatı gerçekleştirmektedir. Ayrıca, ilerleyen yıllarda ekonomisinde yaşanacak genişlemeyle birlikte Çin’in doğalgaza duyacağı ihtiyacın artacağı göz önünde bulundurulduğunda, doğalgaz rezervlerinin tüketimini karşılamaya yetmeyeceği açık bir şekilde görülmektedir. Nitekim, Çin hükümeti doğalgaz talebinin 2020 yılında 400-420 milyar m3 erişeceğini öngördüğünü açıklamıştır.

Uluslararası Enerji Ajansı ise, 2040 yılı itibariyle Çin’in doğalgaz tüketiminin 600 milyar m3’e erişeceğini bildirmiştir.

Bu rakam 2016 yılı doğalgaz tüketiminin üç katını yansıtmaktadır. BP Energy Outlook 2017 raporuna göre Çin’in doğalgaz ithalatında dışa bağımlılığı 2015 yılında %30 iken bu rakam 2035 yılında %40’a çıkacaktır. Yukarıda aktarılan veriler altında, Pekin’in dünya petrol ve doğalgaz kaynakları ithalatına olan giderek artan bağımlılığının ekonomisinde yansımalarına baktığımızda ise şunları söylememiz mümkündür: Uluslararası Enerji Ajansı verilerine göre, dünyada petrol ve doğalgaz fiyatlarında ve Çin’in hidrokarbon kaynakları ithalatında yaşanacak artışa bağlı olarak, petrol ve doğalgaz kaynakları ithalatına ödediği ücret, 2015 yılında 150 milyar Dolar’dan 2040 yılında 680 milyar Dolar’a yükselecektir. Söz konusu rakam Çin’in ithalatta dışa bağımlılığın finansal alanda nasıl bir etki doğuracağını açık bir şekilde göstermektedir. Çin, artan enerji talebi karşısında ilerleyen yıllarda çok daha yüksek rakamlarda ve maliyetlerde enerji ithalatı gerçekleştirecektir.
Yukarıda aktarılan veriler bütün olarak düşünüldüğünde, Çin’in dünya hidrokarbon kaynaklarına duyduğu ihtiyacın ve ithalat bağımlılığının, hem ekonomik alanda büyük bir negatif yük oluşturduğu hem de enerji güvenliği sorununu ortaya çıkardığı açık bir şekilde görülmektedir. Çin’in ekonomisinde ve enerji tüketiminde yaşanmakta olan bu genişleme süreci, dünya ekonomisinde ve enerji piyasalarında büyük yansımalar ortaya çıkarmaktadır. Çin günümüzün en büyük ekonomisi olma yolunda ilerlemektedir. Çin’in ekonomik büyümesi ve üretim kapasitesi önümüzdeki dönemde de katlanarak artması beklenmektedir. Çin’in dünya ekonomisindeki artan konumunun enerji tüketimini de giderek artıracağı düşünülmektedir. Enerjiye duyduğu ihtiyaç Çin’de kapsamlı enerji stratejilerinin hazırlanması sürecini ortaya çıkarmıştır.
Yararlanılan Kaynaklar
Çağlar Şakı, Büyük Güçler Politikasında Orta Asya Enerji Kaynaklar: Jeopolitik Mücadele
Erkin Ekrem, Çin’in Orta Asya Politikası
Yang Xiancai, Çin Halk Cumhuriyet Tarihi
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Çağlar Şakı’ya aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Gayrinizami Savaşın Tarihçesi Ve Modern Askerlik

Gayrinizami harp insanlık tarihi kadar eski bir harp şekli olup, 21. yüzyılda gerçekleşen mücadelelerde de etkin olarak rol oynamaktadır. Günümüze kadar geçen süreç boyunca, bu harp türü gelişen ihtiyaçlar doğrultusunda birçok evrimden geçmiştir. Gayrinizami harbin bu gelişimini anlayabilmek adına bu bölümde ilk olarak, 19. yüzyıldan itibaren gerçekleşen en çarpıcı deneyimler kısaca ele alınmıştır. Bölümün devamında Sun Tzu, Clausewitz, Jomini, Lawrence, Mao, Lenin, Marks ve Engels’in gayrinizami harp teorisine olan özgün katkıları açıklanmaya çalışılmıştır. Daha sonra, 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bütün dünyada askerî doktrin üretmede başı çeken ABD’nin modern teorinin oluşmasındaki katkısı ve bu katkıya Türk ordusunun uyumu ele alınmıştır. Bölümün sonunda, literatürde bulunan kavram kargaşası nedeniyle, çalışmamızın amacına uygun bir tanımlama yapabilmek adına, gayrinizami harbin kavramsal analizi yapılmaya çalışılmıştır.

Tarihçe

Gayrinizami harp ve onun türevlerinden olan gerilla savaşı, insanlık tarihi kadar eski ve dünyanın her köşesinde meydana çıkacak evrenselliğe sahip olup, bu konudaki deneyim ve örnekler çok sayıdadır. Bu nedenle gayrinizami harbin tarihçesi derinliğine ve genişliğine analiz edilmesi gereken bir araştırma alanıdır. Çalışmamızda, hepsine değinmek imkânsız olduğu ve amaca da hizmet etmeyeceği için, 19. yüzyıldan itibaren gerçekleşen en çarpıcı ve kapsayıcı olan deneyimlerden kısaca bahsedilmiştir.
Gayrinizami harp, iki hasım güç arasında (devletler veya devlet dışı aktörler), herhangi bir dış kaynak tarafından teşkilat, eğitim ve lojistik kapsamında desteklenen yerli halkın hâkim olduğu, nizami kuvvetler dışındaki kuvvetler ya da onların desteklenmesiyle, münferit ya da bölgedeki dost nizami kuvvetlere yardımcı unsur olarak, hedef ülkede veya düşman işgali altındaki bölgelerde egemen olan sivil/askerî otoriteyi zayıflatmak/yıkmak ve bölgeye sahip olmak amacıyla askerî ve yarı askerî yöntemlerle yürütülen uzun soluklu bir savaş şeklidir. Bölümün devamında da görüleceği üzere, bu harp şekli dağlık, ormanlık gibi benzer özelliklere sahip coğrafyalarda daha çok karşımıza çıkmaktadır.
Gayrinizami harp güçsüz devletlerin, güçlüler karşısındaki güç dengesini asimetrik yöntemlerle sağlama ihtiyacından doğabileceği gibi, kuvvetleri denk tarafların asimetrik etki yaratmak için başvurabileceği bir formda da ortaya çıkabilmektedir. Gayrinizami harp tarihi üzerine yapılan çalışmalar incelendiğinde konunun yöntem olarak tarihi sürecin, ilkel gerilla deneyimleri, sosyal haydutluk, köylü savaşları, sömürge savaşları gibi veya sanayileşme çağı, emperyalizmin doğuşu ya da birinci ve ikinci dünya savaşları öncesi ve sonrası şeklinde evrelere ayrılarak ele alındığı, hedef ve gayelerine göre sınıflandırılarak izah edildiği görülmektedir. Örnekler verilerek hazırlanan benzer bir sınıflandırma, aşağıdaki tabloda sunulmuştur.

Fransız devrimiyle 19. yüzyılda Napolyon’un gücünün artması, bütün Avrupa’da mukavemet gruplarının doğmasına sebep olmuştur.

Devrimin önemli sonuçlarından biri zorunlu askerlik sistemine dayalı ilk milli ordunun kurulmasıdır. Bu dönemde zorunlu askerlik uygulamasının, bu sisteme dâhil olmak istemeyen grupların isyan ve gerilla hareketlerini tetikleyici bir rol üstlenmesi devrimin diğer bir sonucudur. Ancak Napolyon ve Fransız generallerinin dikkate almadığı bir konu, kurdukları ordunun, sivil halktan oluşturulmuş milis kuvvetlerine karşı, yani gerilla savaşına, ulusal ve bölgesel enerjilerle mücadeleye hazırlıksız olmasıdır. Bu eksiklik ilk defa 1793’te Vendee’de ayaklanan Katolik köylülere karşı yapılan seferlerde, sonrasında ise aynı başarısızlık Tyrol, Belçika ve Kuzey İtalya köylü ayaklanmalarında ortaya çıkmıştır. Bu bölgelerin ortak özellikleri hepsinin dağlık bölgeler olmasıdır.
Fransız ordusu, asıl olarak gerilla savaşıyla İspanya, daha iyi bilinen adıyla Yarımada seferinde, 1807-1814, uğraşmak durumunda kaldı. Büyük çaptaki ilk çete harekâtı, bugün gayrinizami harbin bir bölümüne adını vermiş olan İspanyol gerillalarının, Napolyon’un işgal ordularına karşı verdikleri mücadelede görülmektedir. İspanyollar, İngilizler tarafından yalnız silah ve malzeme yardımıyla değil, İngiliz ve Portekiz birlikleriyle ve bu arada Alman Kraliyet Lejyonu ile de desteklenmiştir. Bu mücadeleyle literatüre giren İspanyolca guerrilla kelimesi ‘Küçük Savaş’ anlamına gelmektedir. Küçük savaş türünün ortaya çıkmasının en önemli sebebi, şüphesiz devletlerin merkezileşme ve nüfuzlarını arttırma çabasından kaynaklanmıştır. Aslında daha önceleri de kuzey Hollandalılar İspanyollara karşı ‘Küçük Savaş’ tekniklerini kullanmıştı. Rumlar da (Arma Toli) Osmanlı devletine karşı bu harp türüne başvurmuştu. Alman general Valentini 19. yüzyıl başında Osmanlı-Türk savaş tipini de Küçük Savaş’a (Kleiner Krieg) benzetmektedir.

Napolyon’a tekrar dönecek olursak, 24 Haziran-30 Aralık 1812 tarihleri arasında, sayısı yüz binleri bulan bir orduyla giriştiği meşhur Rusya seferinde, Rus gayri muntazam kuvvetlerinden büyük darbeler yemişti.

Bu harp şekli, Napolyon sonrası dönemde ise, kendisine emperyalizmin bir sonucu olan sömürge savaşlarında yer bulmuştur. Sömürge savaşlarına en çarpıcı örnekler olarak Fransızların 1830’da sömürge kurmaya başladığı Cezayir, İngilizlerin 1880-1881 ve 1899-1902 yıllarında Boer ve Amerikalıların 1899-1902 Filipinler deneyimleri gösterilebilir. Filipinlerdeki mücadele 1913’e kadar devam etmiştir. 19. yüzyıl boyunca, merkeziyetçiliğe tepki olarak özellikle Balkan milletleri Osmanlı İmparatorluğu’na karşı verdikleri bağımsızlık mücadelelerinde, mücadeleye imkân veren dağlık Balkan coğrafyasını ve araç olarak da bu coğrafyaya dayalı gayrinizami harbi yöntem olarak kullanmışlardır.
Sırp, Karadağ ve Bulgar komitalarının giriştikleri harekât ile Mora isyanında Yunan çetecileri ve bu hareketlerin destekçisi olan Ortodoks Kilisesi, tezin konusu olan Balkan Harbi sonunda, bu milletlerin Osmanlı idaresinden ayrılmasında başlıca rolü oynadılar. Balkan Harbi öncesinde ise, 1911-1912 Trablusgarp Harbi’nde genç subayların liderliğinde teşkil edilen Osmanlı gayrinizami kuvvetleri İtalyan birlikleri karşısında bu harp türünü etkin olarak kullanmıştı. Bu harpte ilk defa İtalyanlar tarafından hava unsurları kullanılmış, Osmanlı gayrinizami kuvvetlerine karşı hava harekâtı icra edilmişti.
Birinci Dünya Savaşı’na gelindiğinde ise, bu savaş üzerine yayımlanan eserlerde kendisinden pek fazla söz edilmeyen Teşkilat-ı Mahsusa ön plana çıkmıştır. Teşkilatı-ı Mahsusa dönemin Osmanlı Harbiye Nazırı Enver Paşa’ya doğrudan bağlı olarak çalışan, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Pan-İslamizm ve Pan- Türkizm politikalarının somut bir uygulamasını gösteren bir istihbarat ve gayrinizami harp örgütüdür. Teşkilat savaş esnasında oldukça geniş bir coğrafyada faaliyet göstermiştir. Doğu Anadolu ve Kafkasya’ya, Suriye’ye, Afrika içlerine, Hindistan’a, Türkistan’a ve Rusya içlerine gayrinizami harp konusunda yetişmiş personel ve bazı müfrezeler gönderilmiştir. Bu personel ve müfrezeler, yandaş yerli halk arasında örgütlenmeye ve buralarda özellikle İngilizlere ve Ruslara karşı halkı harekete geçirmeye çalışmışlardır. Bu faaliyetler esnasında kimi cephelerde Almanlarla işbirliği yapılmış, ancak Osmanlı Devleti’nin harpten yenik ayrılması üzerine teşkilat ilga edilip varlığına son verilmiştir.

Birinci Dünya Savaşı’nın Doğu Afrika cephesinde, dar bir bölgede gerçekleşmesine rağmen, Alman Generali Paul Emil von Lettow-Vorbeck’in müttefiklere karşı verdiği mücadele gayrinizami harp modeli olarak değerlendirilmektedir.

Lettow-Vorbeck, Ağustos 1914 yılında, savaşın ilk aşamalarında, sadece 2600 Alman vatandaşı ve 2472 Afrikalı askerden oluşan küçük bir askerî garnizonun komutanıydı. Lettow-Vorbeck, Tanga şehrinde önemli bir İngiliz amfibisinin saldırısını püskürtmek için hazırlanmıştı. Saldırı 2 Kasım 1914’te başladı ve dört gün boyunca Alman kuvvetleri Tanga’da savaştı. Sonrasında Lettow-Vorbeck Doğu Afrika’daki İngiliz demiryollarına saldırı düzenledi. 19 Ocak 1915’te ise Jassin’de İngilizler üzerinde ikinci bir zafer kazanmıştı. Ayrıca İngiliz Thomas Edward Lawrence tarafından Araplardan organize edilen ve Osmanlı kuvvetlerinin demiryolu hattını, ikmalini ve geri emniyetini sekteye uğratan uygulamalar Allenby kuvvetlerinin harekâtını ziyadesiyle kolaylaştırmıştır.
Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna doğru, zemini gayrinizami harp uygulamalarına dayanan ve 1917 yılında patlak veren Rus İhtilâli de bu konuda iyi bir örnek teşkil etmiştir. Kendinden sonraki birçok kurtuluş savaşlarına örnek teşkil eden Türk İstiklal Savaşı, işgal kuvvetlerine karşı verilen mücadelede, kurulan Kuvayı Milliye çeteleriyle ve bunların sonradan yerini muntazam ordulara bırakmasıyla başarılı bir gayrinizami harp olup, ayrıca incelenmeye değerdir. İki dünya savaşı arası dönemde meydana gelen çatışmalardan İtalya- Habeş harbine bakıldığında, 1935-1936, klasik manada muntazam bir Habeş ordusu mevcut olmadığı, bu sebepten Habeş savunmasının tamamen gayrinizami harp karakterinde cereyan ettiği görülmektedir. Keza ‘5’inci Kol’ kavramının ortaya çıktığı İspanya iç harbi de, 1936-1939, gerilla harekâtı ile birlikte bozguncu ve yıkıcı faaliyetlerin de uygulanması sebebiyle, gayrinizami harbe bugünkü anlamda bir tatbikat getirmiştir.

Gayrinizami harp, Avrupa’da Alman, Güneydoğu Asya’da Japon işgalinin mukavemet hareketlerini tetiklediği İkinci Dünya Savaşı’nda bir kez daha önem kazanır.

Ancak söz konusu savaşın arefesinde, yukarıda zikredilen tecrübelerin ve alınan derslerin çoğu unutulmuş, taraflar bu anlamda hazırlıksız yakalanıp savaş esnasında tedbir geliştirmeye çalışmışlardır. Mukavemet hareketleri ve buna karşı alınan tedbirler farklı formlarda, farklı zamanlarda ve farklı coğrafyalarda gayrinizami harbin bütün unsurlarıyla uygulama alanı buldu. Japonların Çin’i işgal girişimi 1937 yılında başlamıştı. Bu girişim Japonların İkinci Dünya Savaşı’nda yenilmesiyle başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Japonların Çin’i istila hareketi ile gayrinizami harp modern anlayışa uygun olarak uygulama alanı bulmuştu. Japonların mağlubiyetine kadar Mareşal Chiang Kai Shek ile birlikte hareket eden Mao Tse-Tung, galibiyetten sonra Shek’i bertaraf ederek Çin’de hâkimiyeti sağlamıştır.
İkinci Dünya Savaşı sonrası dönem ise, dekolonizasyon süreci, nükleer silahlanma ve nizami harbin imkansızlaşması gibi faktörler nedeniyle her yönüyle gayrinizami harp çağıdır. O tarihten günümüze kadar dünyanın her köşesinde sayısız mücadeleler görülmüştür. En çarpıcı olanlar Hollanda ve Endonezya arasındaki mücadele (1945-1962), yine Endonezya’da 1965 komünist devrim teşebbüsü, Hindiçini (1945-1954), Malaya (1948-1960), Cezayir (1954-1959), Kıbrıs, Küba (1957-1959) ve Vietnam (1963-1973) mukavemetleridir.
Sadece bir kısmını açıklamaya çalıştığımız gayrinizami harbin tarihi, anlatılanlarla kapanmış değildir. 1979-1988 yılları arasında Sovyetler Birliği-Afganistan savaşında, 2001 yılından günümüze kadar ise Amerika liderliğindeki
koalisyon ülkelerince Afganistan’da yaşananlar, yine tarihi kanlı mücadelelerle dolu olan Ortadoğu’da Irak, Suriye ve Afrika’nın birçok köşesinde günümüzde devam eden çatışmalar, gayrinizami harbin evrimleşerek bugün olduğu gibi gelecekte de önemini artarak muhafaza edeceğini göstermektedir.
Yararlanılan Kaynaklar
Ali Güneş, Balkan Harbi’nde Osmanlı Gayrinizami Harp Tecrübesi
Michael S. Neiberg, Dünya Tarihinde Savaş
Munter Otte, Gerilla Savaşı ve Terörizm
Cihat Akyol, Gayri Nizami Harp
Adnan Doğu, GNH ve Bu Harbin Doktrini Nedir?
Mustafa Özyanar, Gayri Nizami Harp Harekâtı
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Ali Güneş’e aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Bilinçaltı Mesajlar Ve Bilinçaltı Reklam Teknikleri

Bilinçaltı mesajlar insanların bilinçaltına yani dış dünyaya dair algılarına yönelik olarak hazırlanan reklamlardır. Bu algı boyutunda verilen her mesaj farklı bir duyu tarafından alınabileceği için bilinçaltı mesajların oluşturulmasında kullanılan yöntemler de birbirinden farklıdır. Diğer bir ifadeyle algıyı sağlayan her duyu organına yönelik olarak birtakım yöntemler belirlenmiştir. Ancak yöntemlerin çokluğu ve bu konudaki uygulama sıkıntıları bir takım yöntemleri daha fazla ön plana çıkarmıştır.
Bilinçaltı yöntemlerde duyulara yönelik olarak belirlenen uygulama şekillerinin çokluğu kullanılan cihazların çokluğuna göre bir değişiklik göstermemektedir. Esasında ön plana çıkan uygulama teknikleri insanların gündelik hayatta yüz yüze geldiği iletişim araçlarının genelini kapsayacak şekilde hazırlanmıştır. Nitekim bilinçaltı mesajların sinema filmleriyle, televizyonlarda yayınlanan diziler ve çocuklara yönelik olan çizgi filmler yoluyla, popüler müzik parçaları, genel olarak uzun zaman dinlenen şarkılarla veya bilgisayar oyunlarıyla insanlara sunulduğu bilinen bir gerçektir. Bu faktörler kullanılarak bireylere belirli mesajlar verilmektedir. Kullanılan araç ne olursa olsun belli başlı bilinçaltı yöntemlerini;
• Görsel uyaranlarla görmeye yönelik olarak hazırlanan yöntemler,
• 25’inci kare tekniği uygulamaları,
• Resimler kullanılarak bilinçaltı mesajlar verilmesi,
• Ses kayıtları yoluyla bilinçaltı mesajlar verilmesi,
• Video klipler ile bilinçaltı mesajlar verilmesi,
• Kokular yoluyla bilinçaltı mesajlar verilmesi
şeklinde sıralamak mümkündür.

Görsel Uyarıcılarla Bilinçaltı Mesajlar Verilmesi

Görsel uyarıcılara yönelik hazırlanan bilinçaltı mesajları belki de bilinçaltı mesajlar içinde en etkili olan mesajlardır. Nitekim bilinçaltına yönelik olarak bu alana aktarılan verilerin oldukça büyük bir kısmı gözler aracılığıyla elde eden verilerden oluşmaktadır. Ayrıca yapılan araştırmalar insan beyninin 1/3’lük bir kısmının gözden gelen verileri işlemeye çalıştığını ortaya koymuştur. Bu işleyiş yalnızca görülen şeylerin aktarılması olarak anlaşılmamalıdır. Bundan ziyade insanların gördüğü renklere dair yorumlar yapılması, karşıdaki nesnenin hareketleri veya hatlarının anlaşılması, derinliğin algılanması ve ya uzaklığı tespit edilmesi vb. şekilde alınan verilerden oluşmaktadır. Bu konu bilimsel araştırmalara dayandırılmadan da anlaşılabilecek kadar açık ve nettir.
İnsanlar dünyaya geldikleri andan itibaren dış dünyayı gözleriyle görerek tanımaya başlar ve öğrendikleri şeyleri de bu yolla öğrenirler. Bu nedenle gözler oldukça gelişmiş yapılarda olan organlardır. Bir insan gözünün bir saniyede 100 milyon bit boyutundaki bir bilgiyi kaydedildiği bilinmektedir. Bu kayıt esnasında göz, dış dünyadan edindiği verileri beyni aktarmaktadır.
Ancak görülen veya dış dünya izlendiği zaman görülebilecek olan nesnelerin de insan gözü açısından bir sınırının olduğu bilinmektedir. İnsan dış dünyaya baktığı zaman var olan her şeyi maalesef göremez. Burada bir duyu eşiğinin varlığından söz etmek mümkündür. İnsanın görme aralığı 380 ile 760 nanometre arasındaki ışık dalgaları ile sınırlıdır. Bu dalga boyunun üstünde veya altında yer alan nesneler ise duyu eşiğinin dışında kaldığı için bilinçli bir şekilde görme durumundan bahsedilemez.

Bilinçli görmeme durumu insanın nesneleri kesinlikle hiçbir şekilde algılayamadığı anlamına gelmemektedir.

Bu nesneler insanın görme organı olan gözün “fovea” adı verilen ve nesnelere dair ayrıntıları yakalayan kısmı tarafından belirlenir ve bunları, insan farkında olmadan, zihne gönderir. Bu nedenle insanın bilinçli bir şekilde görmediği bir şeyi esasen bilinçaltının gördüğünü ve bundan etkilendiğini söylemek mümkündür. Göz, yalnızca görme fiili ile değil olaylar karşısında gösterilen tepkileri yansıtma yönüyle de dikkat çeken bir organdır. Bu tepkiler gözün hareketlerinden anlaşılabilen yapılardır.
Bireylerin korkma, kaygılanma, heyecanlanma veya mutlu olma gibi duygu durumları gözlerinde bakılarak rahatça anlaşılabilir. İnsanların bu durumlarının anlaşılması nedeniyle araştırmacılar reklam panoları veya ürünlerin karşılarına yerleştirdikleri kameralarla alışveriş yapan kişilerin ürünlerin nerelerine dikkat ettiğini ve nerelere hiç dikkat etmediğini araştırarak reklamlarda kullanılan sloganların veya subliminal mesajların tüketiciler tarafından bakılan alanlarda daha yoğun olmasının sağlamaktadırlar.
Bu kullanım yöntemi subliminal mesajların görsel yollarla iletilmesini kolaylaştırmakta ve bireyler üzerindeki etkinin artmasını sağlamaktadır.Nitekim daha önce de değindiğimiz gibi bireylerin subliminal öğelere maruz kalma durumu arttıkça bu öğelerin etkileri de artmaktadır. Bundan hareketle bireylerin en fazla yoğunlaştıkları noktalara yerleştirilen mesajlarla bireyler çok daha fazla etki altında bırakılmaktadır.

Kare Tekniği ile Bilinçaltı Mesajlar Verilmesi

25’inci kare tekniği olarak adlandırılan teknik esnasında görsel uyarıcılar içinde yer alan bir tekniktir. Ancak 25’inci kare tekniğinin özelliği film adı verilen ve sıralı fotoğraflardan oluşan yapı içinde kullanılan bir teknik olmasıdır. Sinema filmlerinde hareketin devamlılığının sağlandığı şeklinde bir görüntü oluşturmak için 1 saniyelik bir sahnede 24 farklı kare oynatılmaktadır. Ancak insanın gözü yapı olarak bu 24 kareyi birbirinden farklı olarak algılamakta ve bu nedenle bir hareket görmektedir. Ayrıca bu karelerin beyinde birleştirilerek göründüğü de bilinmektedir.Bilinçaltı teknikleri uygulanmasında kullanılan ve 25’inci kare olarak adlandırılan teknik ise sinemadaki bir saniyelik görüntüde yer alan 24 karenin devamına 25’inci bir karenin bırakılması esasına dayanır.
Bu 25’inci kare sahnenin devam eden kısmı değil, insanlara ulaştırılmak istenen subliminal mesaja dair bir öğeyi barındıran kısımdır. Ancak insan gözünün algılayabileceği sınır bir saniyede 24 kare olduğu için insan bilinçli bir şekilde 25’inci kareyi ve dolayısıyla bu kareye yerleştirilen öğeyi göremez. Bu öğe gizli bir mesaj şeklindedir ve beyin tarafından algılanarak bilinçaltına iletilir. 25’inci kare tekniği yalnızca tüm gösterim boyunca bir karenin yerleştirilmesinden ibaret değildir. Defalarca değindiğimiz gibi bireylerin maruz kaldıkları subliminal mesaj miktarı ne kadar fazla ise mesajın etki boyutu o kadar fazladır.
Buradan hareketle 25’inci kare tekniğinde de 24 karenin devamına eklenen kare veya öğenin birden fazla kere yerleştirildiği ve bunun hareketli görseli izleyen insanlar tarafından defalarca görülmesinin sağlandığını söylemek mümkündür. Burada farklı bir durumdan bahsetmek gerekirse o da 25’inci kare tekniği ile yalnızca bir mesajın verildiği veya yalnızca bir mesajın verileceği gibi bir sınırlamanın olmamasıdır. Diğer bir ifadeyle bu tekniğin kullanımında devam eden karelerin ardına bizden fazla mesaj bırakılması ve bireylerin bunlara yönlendirilmesi gibi bir durumun da söz konusu olduğu bilinmelidir.

Tachistoscop Cihazı İle Bilinçaltı Mesajlar Verilmesi

Takistoskop cihazının kullanılması, esasında subliminal mesajların görsel öğelerle kullanılmasının veya sübliminal mesajların görsel medyada kullanılmasının temelini oluşturan bir uygulama çeşididir. Bu cihaz saniyenin üç binde biri olarak belirlenen bir sürede açılıp kapanabilen objektif kapağı ile bilinçaltı mesajların belirlenen yüzeylere yansıtılmasını sağlamaktadır. Bu mesajlar resim, çizim, obje olabileceği gibi yazıda olabilmektir. Takistoskop cihazı kullanım şekli bakımından bir film projektörüne benzetilebilir.
Cihazın subliminal mesaj iletmede kullanılması nedeniyle herhangi bir şekilde üretiminin durdurulması veya yasadışı olarak kullanılması gibi bir durum söz konusu değildir. Nitekim cihazın ortaya çıkması ve kullanımının ardından faydalarının anlaşılması ile patent alma yoluna gidilmiştir. Bu doğrultuda 1962 yılı itibariyle Amerika’da bir firma tarafından patenti alınmıştır. Takistoskop cihazının ilk ortaya çıkış serüveni incelendiği zaman temel manada subliminal mesajlarla veya günümüz anlamında reklamcılık faaliyetlerinde kullanılan subliminal mesajlarla bir ilgisinin olmadığı görülmektedir.

Cihaz ortaya çıktıktan sonra 1945 yılında devam eden İkinci Dünya Savaşı’nda kullanılmış ve etkinliği kanıtlanmıştır.

Belirtilen savaş esnasında Alman uçaklarının İngilizler üzerine yaptığı bombalama saldırılarında İngiliz askerlerinin kendilerine saldıran uçakların dost uçağımı düşman uçağımı olduğunu kısa sürede anlayamaması ve bu nedenle de müdahalede geç kalmaları nedeniyle takistoskop cihazı kullanılmıştır. Bu cihazın kullanılması ile askerlerin düşman uçaklarını daha çabuk görüp düşman olduklarını daha kısa sürede anlayabilmeleri sağlanmıştır.
Cihazın kullanılmaya başlanması ile beraber askerlerin görüş alanlarının genişlemesi ve gördükleri nesneleri tanımlayabilme süreleri kısaltılmıştır. Bu farkındalık oluşturma durumu ülke savunması açısından oldukça faydalı bir durum olduğu için devam eden yıllarda özellikle Amerikan askerleri tarafından da bu yöntemlerin kullanıldığı ve askerlerin başarılarının arttırıldığı bilinmektedir.
Takitoskop cihazı askeri alandaki bu başarıların ardından reklam sektöründeki gelişmelere de yön vermek amacıyla ilk defa 1957 yılında “Piknik” adlı filmde kullanılmıştır. Daha önce de değindiğimiz bu kullanım şeklinde sinemada filmi izleyen seyircilere 25’inci kare tekniğinden istifade edilerek 5 saniyede bir,“kola iç”, “patlamış mısır ye”, şeklinde verilen mesajlarla kola satışının %18’lerde, patlamış mısır satışın ise %58’lerde bir artış sağladığı tespit edilmiştir.

İşitsel Uyarıcılarla Bilinçaltı Mesajlar Verilmesi

Subliminal mesajların işitsel uyarıcılarla bilinçaltına gönderilmesi aşamasında en fazla kullanılan öğelerden biri müzik dosyalarıdır. İşitsel bilinçaltı mesajların subliminal mesaj olarak kullanılmasının avantajlı tarafı işitsel dosyaların görüntü dosyalarını göre bilinçaltı mesaj oluşturmaya daha uygun olmasıdır. Nitekim insanlar duygusal canlılardır ve bu duygu durumları insanların içinde bulundukları hale göre müzik tarzı belirlemeleri ve bu tarza uygun olan müzikleri dinlemelerini beraberinde getirmektedir. Bu da insanların yapı olarak yaş, cinsiyet, ırk, din ne olursa olsun farklılıkları bir kenara bırakıp her insanın müzik dinlediği gerçeğini gözler önüne sermektedir. Bu bağlamda müziğin sadece eğlence amacıyla kullanılan bir obje olduğundan bahsetmek mümkün değildir.
İnsanların duygu durumlarına göre kendilerini anlatan müzikleri dinledikleri, müzikle beraber çeşitli figürler sergilemeleri gibi durumlar müziği yalnızca bir eğlence aracı olmaktan çıkarmıştır. Bunun yanı sıra geçmiş dönemlerde müziğin insanların tedavileri için kullanıldığına dair bilgiler de yer almaktadır. Buna Antik Mısır Medeniyeti örnek verilebilir. Bu medeniyet bünyesinde müzik tanrının bir hediyesi olarak kabul edilmiştir. Ayrıca yalnızca müzik olarak değil ses olarak da bazı seslerin insanların sağlığı üzerinde olumlu etkiler yaptığı bilinmektedir. Bu sesler genellikle doğada ve doğal halde bulunan seslerdir.

İnsanların her daim bir şeyler duyma veya bir şeyler dinlemeleri insan hayatının müziğe karşı bir savunma oluşturmasını engellemekte ve müziğin her daim insan hayatında olmasını sağlamaktadır.

Müziğe olan yakınlık reklamlarda reklam müziklerinin kullanılması,dizilerde dizilere ait müziklerin olması sinemalarda yayınlanan filmlere ait müziklerin olması gibi bir bütünselliği beraberinde getirmiştir. Seslerin subliminal mesajların iletilmesinde bu denli etkili olduğunu belirtmenin yanısıra her sesinde subliminal mesaj olarak kullanılmayacağını belirtmekte fayda vardır.Nitekim sesler dalga sayısına bağlı olarak belirlenen frekanslardan oluşur ve insanlar yalnızca 20 Hz ile 20000 Hz arasındaki frekansa sahip olan sesleri duyabilirler. 20000Hz’den yukarı olan sesler “ultrases” 20 Hz’nin altında olan sesler ise “infrasound” yani aşağı ses olarak adlandırılır ve bunlar insanların duyum eşiğinin altında veya üstünde kalan sesler olarak nitelendirilir.Dolayısıyla Bunlar insanların duyamayacağı seslerdir.
İşitsel uyarıcılar ile bilinçaltı mesajlar verilmesine yönelik uygulamaların en fazla yer aldığı alanlar olarak mağazalar veya insanların yoğun olarak bulunduğu alanlar gösterilmektedir. Bu konuda yapılan çalışmalarda bazı mağazaların, mağazaya gelen müşterilerin daha fazla para harcaması için mağaza içinde çalınan müziklere düşük frekanslı sesler ekledikleri tespit edilmiştir. Eklenen bu seslerde müşterileri para harcamaya teşvik edecek telkin edici cümleler kullanılmaktadır. Para harcamanın yanısıra mağazalar güvenlik konusunda da bilinçaltı mesajlardan yararlanmışlardır. Yine mağaza içinde çalınan müziklerin içine yerleştirilen düşük frekanslı seslerle hırsızlık yapma amacıyla mağazaya girenleri korkutacak ve yapmak istedikleri hırsızlıktan vazgeçirecek mesajlar verilmektedir.

Yapılan bu çalışmalarda satışı arttırmaya yönelik olarak verilen mesajlarla satışların %20’ye yakın bir artış gösterdiği, hırsızlığı önlemeye yönelik olarak verilen mesajlar yoluyla ise hırsızlık oranının %60 civarında azaldığı tespit edilmiştir.

İşitsel alanda subliminal mesajların kullanılması yaygın ve etkili bir durum olmasının yanında birden fazla yöntemle uygulanan bir yapıdadır. İşitsel bilinçaltı mesajlar oluşturulmasında kullanılan teknikleri;
• Arka plan maskeleme,
• Geriye doğru maskeleme,
• Subliminal kişisel gelişim kasetleri oluşturma
şeklinde sıralamak mümkündür.

Arka Plan Maskeleme

Arka plan maskelemenin temeli ön planda olan yüksek bir sesin arkasında bu sese göre daha düşük bir frekansta olan sesin yer almasıdır. Diğer bir ifadeyle bu yöntemde birey iki ayrı ses dinlemekte ancak sesler arasındaki frekans farklılıklarından dolayı yalnızca bir sesi duyabilmektedir. Bu yöntemde kişinin dinlemiş olduğu müziğin arka planında daha düşük seviyede başka bir müzik dinlemesi sağlanmaktadır. Bu geri planındaki ve düşük frekanstaki seste ise bilinçaltı mesajlar bulunmakta ve bu mesajlar da oluşturulma amaçlarına yönelik olarak dinleyen bireye telkinler sağlamaktadır.
Bu konuda illa ki alışveriş durumlarını düşünmek gerekmemektedir. Nitekim arka plan maskeleme yöntemi ile bireylerin kekemelik gibi durumlarının giderilmesi, çekingenlik durumlarının azaltılması, sigarayı bırakmalarının sağlanması mümkündür. Arka plan maskeleme yönteminde bireylerin normal bir şekilde geri planda olan sesleri duymaları mümkün değildir. Bu sesler insanların duyumlarının alt eşiği olan 20 Hz frekansının altında oluşturulan seslerdir. Ancak tüm subliminal mesajların beyin tarafından algılandığı gibi insanın bilinçaltı bu sesleri de algılamakta ve veri olarak depolanmaktadır.

Geriye Doğru Maskeleme

Geriye doğru maskeleme tekniği sesli oluşturulan bir teknik olmakla beraber sesin frekansı ile ilgili olmayan bir tekniktir. Bu tekniğin esası verilen normal ton ve sesteki mesajın aynı hızda ters yönde dinlendiğinde farklı bir mesaj içermesidir. Bu mesaj ise subliminal mesaj olarak algılanır. Geriye doğru maskeleme tekniği oldukça profesyonellik gerektiren bir yöntemdir. Geriye doğru maskeleme tekniği genellikle eseri icra eden kişiler tarafından ortaya konur ve eseri seslendiren sanatçının açıkça söylemek istemediği, kendine ait olan duygularını ifade etme amacıyla kullandığı bir yöntem olarak bilinir.
Yöntem karışık ve profesyonellik gerektiren bir yöntem olması ile birlikte subliminal mesaj tekniği olarak oldukça etkili bir yöntemdir. Bu konuda yapılan çalışmalarda yeni çıkan inanışların, toplumsal gruplaşmaların bu mesajlar yoluyla insanlara iletildiği ve insanların etki altına alınarak gruplaşmaların arttırıldığı bilinmektedir. Dünya müzik literatürüne girmiş oldukça ünlü gruplar tarafından da kullanılan bu yöntem Türkiye’de de yoğun olarak kullanılmaktadır.

Kişisel Gelişime Yönelik Ses Kasetleri Oluşturma

Subliminal mesaj yollarından biri de kişisel gelişim kasetleri oluşturmaktır. Bu kasetlerin oluşum şekilleri aslında günümüzde kullanılan müşteri arttırma, satış arttırma gibi faktörlerin birebir subliminal öğelerin satışında kullanılması ile olmuştur. Subliminal kişisel gelişim kasetleri 1990’lı yılların başında videokaset veya ses kaseti olarak büyük bir rağbet görmüştür. Bu kasetlerin kullanım alanları daha çok kilo verme, yabancı dil öğrenme,sigara – alkol gibi kötü alışkanlıklardan kurtulma veya hafızayı güçlendirme, ezber kuvvetini arttırma gibi alanlar olmuştur. Ancak belirtilen bu alanlara yönelik olarak subliminal mesajların bir fayda sağladığına dair bilimsel bir bulguya rastlanmadığını da belirtmek gerekmektedir.
Bu kasetlerin başarısızlığı konusunda, günde 2 saat kullanımının tavsiye edildiği ve başarısızlığının da bu sürenin eksik kullanımından kaynaklandığı öne sürülmektedir. Bu kasetler insanların kurtulmak istediği kötü alışkanlıklar veya başarı sağlama güdüleri ile oluşturulsa da verilen mesajların subliminal olması beraberinde bir tehlikeyi de doğurmaktadır. Nitekim bireylerin neye maruz kaldıklarını bilmeden yalnızca satın aldıkları amaca yönelik olduğunu düşünerek bir kaset dinlemekte ancak kendilerine neyin telkin edildiğini bilmemektedirler. Bu kasetlerde kullanılan sesler ön planda çıkan yönüyle bireylerin kişisel beğenilerini yönelik olarak hazırlanmaktadır.

Kokular Yoluyla Bilinçaltı Mesajlar Verilmesi

İnsanların duyular yoluyla edindiği veri alma türlerinden biri de koku alma yoluyla veri edinmektir. Kokular insanların çevrelerini yorumlamasını ve çevreleri hakkında fikir edinmesine yardımcı olur. Bunun yanı sıra insan hafızasında yer alan koku çeşitleri, insanların hayatlarının belirli dönemlerinde farklı duygu durumları yaşamasını da sağlar. Buna örnek olarak çocukluğumuzda almış olduğumuz belirli kokuları yetişkinlik dönemlerinde de aldığınızda çocukluğumuzu hatırlamamız gösterilebilir. Bunun yanı sıra insan hayatında çok önemli bir gün olan evliliğin yaşandığı gün, eşlerin kullanmış oldukları parfümleri yıllar sonra kullandıklarında ve bu kokuya aldıklarında o günü hatırlamaları da kokunun insan hayatı üzerinde ne denli önemli olduğunu ortaya koymaktadır.
Kokuların insanların yaşantıları ve duygu durumları üzerindeki etkilerinden hareketle uzmanlar, kokular yoluyla bilinçaltına birtakım mesajlar göndermeyi ve bu yolla da insanları belirli noktalara yönlendirmeyi amaçlamışlardır. Bu konuda yapılan çalışmaların başında elektronik eşyalar alanında söz sahibi olan bir firmanın bir satış mağazasını baştan aşağı kavun kokusuyla donatması gelmektedir. Normal şartlar altında bir teknoloji mağazası ile uyumsuz gibi görünen kavun kokusunun kullanılmasındaki amaç, bu kokunun insanlarda gevşeme hissini meydana getirmesidir. Gevşeme hissi ile beraber rahatlık duyan insanlar bu şekilde daha çok alışveriş yapmaya yönelmektedirler.

Kokuların alışverişte kullanılmasının temel sebeplerinden biri alışveriş mağazalarının genellikle havasız ortamlar olması ve insan yoğunluğu nedeniyle bu mekânların daha bir bunaltıcı hale gelmesidir.

Bu bunaltıcılık durumu ise bireylerde bir an önce ortamdan uzaklaşma hissi uyandırmakta ve bu da satış oranlarının düşmesine neden olmaktadır. Ancak kokular yoluyla insanları ferahlatan ve onlara rahatlama hissi veren mağazalar bu şekilde satışlarını oldukça arttırmaktadırlar. Sadece mağazalarda değil bekleme salonları olan birtakım firmalar da koku yoluyla bilinçaltı mesajlar verme yolunu seçmektedir. Bekleme salonlarında sıkılıp bunalma ve bu nedenle firmaya karşı olumsuz tavır oluşturma fikrinin önüne geçebilmek için genellikle açık ortamlarda bulunan doğal kokular kullanılmakta ve bu kokular yoluyla insanların kendilerini açık alanda imiş gibi hissetmeleri ve böylece rahatlamaları amaçlanmaktadır.
Kokunun insanlar üzerindeki bilinçaltı durumlarını yönelik etkisi ile ilgili olarak yapılan bir deneyde, denekler iki gruba ayrılarak bu gruplardan biri insanlarda temizlik hissi uyandıran limon kokusu esansının çok hafif miktarda olduğu odaya, diğer grup ise tamamen boş bir odaya bırakılmıştır. Limon esansı kokusunun olduğu odadaki deneklere gün içinde ne yapmak istedikleri sorulduğunda bunların %36’lık bir kısmının eve gidip temizlik yapmak istedikleri yönünde fikir bildirdikleri tespit edilmiştir. Koku olmayan odadaki bireylerin ise herhangi bir şekilde temizlik yapma yönünde bir fikir beyan etmedikleri görülmüştür. Bu da kokuların insanlar üzerinde yönlendirici etki yaptığı üzerinde bilimsel bir kanıttır.
Yararlanılan Kaynaklar
Hamza Sığınç, Subliminal Mesajların Gıda Tüketimine Etkisi: Van İli Örneği
Ferdi Bişkin, Subliminal A.Ş
Sefer Darıcı, Subliminal İşgal
Sezer Erer-Elif Atıcı, Selçuklu Ve Osmanlılarda Müzikle Tedavi Yapılan Hastaneler
Bülent Göksel-Belma Güneri, Reklam Kampanyaları Ve Medya Planlaması
Martin Lindstrom, Duyular Ve Marka
Suat Sungur, Bilinçaltı Reklamcılık Ve Toplumsal Etkileri
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Hamza Sığınç’a aittir.
Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Dünü Ve Bugünüyle Dijital Para Sistemi

Dijital Para Nedir ?
Kimilerine göre 21. yüzyılın en önemli teknolojilerinden biri, kimilerine göre ise küresel bir dijital ponzi sistemi olan blockchain mimarisindeki kripto paralar, her geçen gün daha çok ilgi görmektedirler. Bu teknolojiyi yüzyılın yeniliklerinden biri olarak kabul edenler, herhangi bir merkezi otorite olmadan yaratılan ve kullanılan kripto paraları birçok sorunun çözümü olarak sunmaktadırlar. Özellikle banka hesabı olmayan 1.7 milyar insanın finansal özgürlüklerine kripto paralar sayesinde çok düşük maliyetlerle kavuşabilmesinin mümkün olacağını düşünmektedirler. Ayrıca bu teknolojiye inanan bir grup, vaat ettiği güvenlik ağı, anonimliği ve dağıtık yapısı, siyasi sorunların çözümünde de çare olabileceğini iddia etmektedirler. Bu teknolojiye mesafeli duranlar ise olumlu argümanların aksine kripto paraların anonim yapısının, sahipsiz ve takibinin zor olmasının kayıt dışı ekonomiyi artıracağını, terörizmin finansmanına imkan sağlayacağını, ekonomik düzeni bozacağını iddia etmektedirler. Tartışmaların ışığında bu bölümde Satoshi Nakamoto tarafından yayınlanan kripto paralar ve bu paraların yer aldığı ağ olan blockchain mimarisi incelenecektir.
Tarihsel Süreç
Kripto para kavramı, 31 Ekim 2008 tarihinde Satoshi Nakamoto tarafından metzwod.com adında bir web sitesinin “The cryptography mailing” grubuna gönderilen “Bitcoin P2P e-cash paper” konulu bir maille anlam kazanmaya başlamıştır. Tasarladığı yazımı bir mail grubundan paylaşarak duyurmaya çalışmıştır. Fakat bu tarihten önceki
dönemlerde DigiCash gibi bazı denemelerin de olduğu bilinmektedir. Bitcoin’den önceki en önemli denemelerden biri olarak kabul edilen DigiCash ,dijital para tarihi açısından da önemli bir yere sahiptir. Çünkü herhangi bir sahibi olmadan yaratılan kripto paralar açısından Bitcoin’in doğuşu milat kabul edilse de, dijital paraların ilki DigiCash olarak kabul edilmektedir. Yazılım uzmanı ve Uluslararası Kriptolojik Araştırmalar Enstitüsü kurucusu da olan David Chaum tarafından geliştirilen DigiCash, taraflara anonimlik hizmeti sağladığı gibi güvenli bir altyapı hizmeti de sağlamıştır. Yeteri kadar kullanıcının ilgisini çekemediği iflas eden şirket, bugünlerin dijital ekonomisinin habercisi niteliğindedir.
Satoshi Nakamoto Kimdir ?
Kimliği halen tespit edilememiş Satoshi Nakamoto ise “üçüncü taraf olmadan uçtan uca yeni bir elektronik ödeme sistemi üzerine çalışıyorum” notuyla “The cryptography mailing” mail grubuna gönderdiği iletinin metin bölümüne, 2008 Ağustos ayında aldığı Bitcoin.org’un linkini de ekleyerek etkileşim sağlamak istediği anlaşılmaktadır. Nakamoto bu ilk mailden sonra kriptoloji ile ilgilenen birçok mail grubuna iletiler gönderdiği ve bu yolla da çalışmasına katkı sağlayacağını düşündüğü geliştiricilere davetlerde bulunduğu bilinmektedir. Bu davetlerle bilgisayar kriptolojisi, veri güvenliği, verinin anonimliği üzerine çalışan birçok grubun ilgisini çekmek için çaba harcadığı görülmektedir. Nakamoto’nun bu çabası popüler Cypherpunk Grubu’nun liderlerinden Hall Finney’nin geri dönüşümü ile sonuçlanmıştır. Satoshi Nakamoto’nun Bitcoin’i ilk transfer ettiği kişi de olan Hall Finney’in, halen birçokları tarafından kimliği tespit edilemeyen Nakamoto’nun kendisi olduğu iddia edilmektedir.
Satoshi Nakamoto’nun kimliği, Bitcoin kullanıcıları için çok önemli bir konu olarak görülmemektedir. Bitcoin projesinin kodlarını açık bir şekilde blog sayfalarında paylaşan Nakamoto, isteyen herkesin geliştirici olmasına imkan sağlamıştır. Ayrıca proje için kurulan vakıf da Bitcoin ile ilgili süreçleri yürütmektedir. Blockchain teknolojisinin yapısından dolayı yapılan bütün işlemler de ağda takip edilebildiği için diğer bir anlamda açık ilerlediği için, kullanıcılarının ve geliştiricilerin kendilerinin organize olduğu ve merkezsiz bir süreç ilerlemektedir. Bitcoin projesiyle başlayan bu merkeziyetsizlik, diğer kripto paraların birçoğu için de geçerlidir. Sonrasında üretilen birçok proje kaynak kodlarını github.com web sitesinden paylaşarak tüm dünyaya açmıştır.
Kripto Para Nedir ?
2008 yılında Satoshi Nakamoto tarafından yayımlanan makaleden sonra 2009 yılında ilk defa küçük bir grup arasında kullanılmış olan Bitcoin, kripto para kavramından da anlaşılacağı üzere şifreleme teknolojisi ile yaratılmış dağıtık veri tabanındaki ilk dijital paradır. Herhangi bir merkez bankası, özel bankalar veya merkezi otorite tarafından desteklenmeyen bu teknoloji, bilgisayardaki algoritmaların yarattığı bir yazılım ürünüdür ve bu ürün bilgisayarlar, akıllı telefonlar veya tabletler gibi işlemcisi olan bütün makinelerle iletişim kurabilmektedir. Yazılım ürünü olan dijital paranın bilgileri de herhangi bir merkezi ağda değil, blockchain ağındaki dağıtık kayıt teknolojisinde tutulmaktadır. Bitcoin teknolojisine mesafeli duran kurumlar olsa da alt yapısını sağlayan dağıtık kayıt teknolojisi (DLT – Distributed Ledger Technology) birçok ülkenin ve kurumun ilgisini çekmektedir.
Bitcoin veya Bitcoin’e benzer kripto paraların yer aldığı kayıt defteri, bankalardaki hesap bilgilerinin yer aldığı deftere de benzetilmektedir. Fakat bu kayıt defterindeki varlıklar, bankaların tek merkezli altyapılarında değil, birçok makinanın desteklediği dağıtık bir dijital kayıt defterinde tutulmaktadır. Bu açıdan bakıldığında Bitcoin’in yarattığı değer ile banka hesaplarındaki paraların yarattığı değer arasında bir farklılık bulunmamaktadır. Farklılık
üretilme ve kayıt altında tutulma süreçlerinde görülmektedir.
Bankaların varlığının 15. Yüzyılda toplumdaki borç ilişkisini kayıt altında tutmak için doğduğu bilinmektedir. Medici Ailesi’nin keşfine öncülük ettiği bu bankalar borç-alacak bilgilerimizi tutmaktadırlar. Bu bilgileri tutmak için de çeşitli ücretler almaktadırlar. Satoshi Nakamoto bu bilgileri artık bankalar yerine dünyadaki makinaların tutabileceği ve dijital imzayla bu paraların transfer edebileceği bir teknoloji yarattığını iddia etmektedir. Bu yüzden Bitcoin bankadaki dijital paraların bankalara gerek kalmadan muhasebesinin kayıt alınabilmesine sağlayan bir teknoloji olarak bilinmektedir. Fakat finansal bir varlık olan Bitcoin sınırlı sayıdadır ve Bitcoin’in bilgileri de merkezi bir defterde değil, dünyadaki işlemciye sahip makineler tarafından dağıtık olarak kayıt altına alınmaktadır.
Bitcoin Özelinde Kripto Para Teknolojisini Doğuran Nedenler
Bitcoin makalesinin yayınladığı 2008 yılı dünya tarihi açısından da önemli bir dönemi işaret etmektedir. Dünya ekonomisi 21. yüzyılın gördüğü en derin krizlerinden birini yaşarken, bankalar da bu krizin merkezinde yer almaktadırlar. Wall Street’te başlayan bu kriz tüm dünya ekonomisini etkilerken, ABD yönetimi de birçok bankaya el koymak zorunda kalmıştır. Merkez bankalarına veya özel bankalara karşı tepkilerin yoğunlaştığı o dönemlerde makalesini yayımlayan Satoshi Nakamoto, bireylerin, kurumların, kuruluşların ve ödeme aracı olan paranın yaşadığı ekosistemdeki sorunları, aşağıdaki gibi sıralamaktadır:
• Aracı kurumlara bağımlılık: Mal-hizmet alışverişinin, üçüncü taraflar olmadan yapılması artık neredeyse imkansız hale gelmesi.
• Kurumlardaki güvene dayalı mekanizmanın zayıflığı: Merkezi veri depoları ile işlem yaptıran aracı kurumlarda dolandırıcılık riskinin olması. Ayrıca aracılarla ilişkinin, teknolojiye değil de güvene dayalı olmasından dolayı kriz anlarında güvene dayalı sistemin cevap verememesi (örn. 2008 krizi).
• Ödeme araçlarının sınırsız arzından kaynaklanan enflasyonist süreçler: Merkez Bankaları’nın yarattığı itibari paraların veya itibari paraların karşılığı ile üretilen elektronik paraların sınırlı olmadığı için enflasyonist süreçler yaratması (Örneğin, 2008 krizinden sonra ABD’nin parasal genişlemesi kontrolsüz gerçekleşmiştir. Bu da itibari paranın değerinin kaybolmasına neden olmuştur.)

Grafik: Dolar Rezervindeki Artış.
Kaynak: FED, https://www.federalreserve.gov/monetarypolicy/bst_recenttrends.html,
(Erişim Tarihi: 05.05.2019).
Satoshi Nakamoto makalesinde belirttiği bu sorunların çözümü için de bir yol haritası açıklamıştır. Bugün 4000’in üzerinde yaratılmış kripto para, açık kaynak kodlu olan Bitcoin’in makalesindeki bu sorun tespitlerine ve çözümlerine göre bir model oluşturmuştur. Teknolojinin gelişmesiyle insanların daha fazla maliyet yaratan aracıları azaltarak veriye ulaşma isteği, Satoshi Nakamoto’nun yayımladığı makalesinde aşağıdaki gibi bir yol
haritasına dönüşmüştür;
• Kurumlara güvene dayalı değil, işlemlerin kriptolojiye (şifreleme teknolojisine) dayalı olması,
• İşlemlerin değiştirilememesi,
• Yaratılan paranın arzının sınırlı olması,
• Çifte harcamaları engellemek için kanıta dayalı mekanizmanın sağlanması (madencilik),
• Teşvik sistemi yaratılarak ihtiyaç olan güvenliğin, ağdaki kullanıcılardan karşılanması,
• İşlemlerin anonim kalmasını sağlanması,
• Yapılan işlemlerin herkes tarafından şeffaflıkla takip edilebilmesi,
• Verileri merkezi kurumlarda değil dağıtık veri tabanında tutulması.
Satoshi Nakamoto çözüm olarak, kriptoloji teknolojisi ile uçtan uça iletişim sağlayarak yaratılacak değerlerin, aracılara bağımlılığı ortadan kaldıracağını, konsensüsle sistemin güvenliğinin güçlendirilebileceğini ve günümüzde bu hizmetleri sağlayan aracı kurumlara gerek kalmayınca da maliyetlerin düşeceğini iddia etmiştir. Buradan hareketle Satoshi Nakomoto ve Cyberpunk grubunun diğer üyeleri de verinin uçtan uça ilişkisini sağlayarak aslında bir anlamda finansal özgürlüğün de sağlanabileceğini düşünmektedir.
Satoshi Nakamoto’nun makalesindeki sorun tespitlerine ve çözüm önerilerine 2008 yılına kadar çok ihtiyaç duyulmadığı görülmektedir. Çünkü bireyler, banka hesaplarındaki sahip oldukları değerlerini istedikleri zaman ulaşabilmekte ve transfer edebilmekteydi. Fakat 2008 yılındaki kriz, paranın mülkiyetiyle ilgili tartışmaların daha geniş kitleler tarafından yapılmasına neden olmuştur. Bu krizinden sonra ABD’deki bankalar mevduat sahiplerine
karşı sorumluluklarını yerine getiremediği için paranın üzerindeki mülkiyet sorunu açığa çıkmıştır. Tam da o günlerde ilan edilen Bitcoin’in kendisinden önceki projelerin aksine ilgi görmesini bu açıdan da değerlendirebiliriz. Daha sonraki yıllarda da benzer krizler Yunanistan’da yaşanmış ve halkın bir bölümünün kriz zamanında Bitcoin’e ilgi gösterdiği görülmüştür.
Bitcoin Nedir ?
Bir yazılım ürünü olan Bitcoin, p2p (peer-to peer-uçtan uça) mimarisi ile bazı kurallara bağlanarak üretilmiştir. Bu kurallar da ağdaki kullanıcılar tarafından şeffaf bir şekilde takip edilebilmektedir ve kuralları değiştirmek çok zor hatta imkansızdır. Bu özelliği ile altına benzetilmektedir. Altın, dünyanın en değerli emtiası olurken, sınırlı ve kurallı olan Bitcoin de kripto paraların içinde en değerli varlık olarak öne çıkmaktadır.
Kripto paraların tamamına yakını blockchain ağında yer almaktadır. Kriptoloji teknolojisiyle yaratılan bu paraların birçoğu, aracılık hizmetlerini ortadan kaldırabilmek için merkezi olmayan dağıtık veri teknolojisini kullanmaktadırlar. Birçoklarına göre teknolojinin devrimsel olan özelliği de dağıtık kayıt teknolojisinden kaynaklanmaktadır. Fakat dağıtık kayıt teknolojisinde yaratılanlar kripto paraların hepsi blockhain ağında yer alırken, bütün blockchain projeleri ise dağıtık kayıt defteri ile yaratılmamaktadır. Blockchain ekosisteminde bazı projeler merkezi kayıt defterlerini kullanmaktadır.
Kripto Paraların Sembolleri ve Kısaltmaları
Kripto paralarda da itibari paralarda olduğu gibi semboller ve kısaltmalar kullanmaktadırlar. Bitcoin için BTC kısaltması kullanılırken aynı zamanda XBT de kullanılmaktadır. Bitcoin’e benzer teknolojiler olan Bitcoin Cash için BCH kullanılırken Ethereum için ETH, Litecoin için ise LTC kullanılmaktadır. Ayrıca BTC, Türk Lirası’nın Kuruş’a, Dolar’ın Cent’e bölünebilmesi gibi basamaklara ayrılmaktadır. Paranın fonksiyonları açısından önemli olan bölünebilirlik özelliği Bitcoin için de geçerlidir. En küçük birimine Satoshi (sts) denilmektedir. 1 BTC 100 milyon Satoshi’dir. Aşağıdaki tabloda bazı öne çıkan kripto paraların sembolleri bulunmaktadır.
1 Satoshi = 0.00000001 BTC
10 Satoshi = 0.00000010 BTC
100 Satoshi = 0.00000100 BTC
1,000 Satoshi = 0.00001000 BTC
10,000 Satoshi = 0.00010000 BTC
100,000 Satoshi = 0.00100000 BTC
1,000,000 Satoshi = 0.01000000 BTC
10,000,000 Satoshi = 0.10000000 BTC
100,000,000 Satoshi = 1.00000000 BTC

Altcoin Nedir ?
Bitcoin’i var eden kodlar açık bir şekilde yayınlandığı için ona benzer paralar üretebilmek mümkündür. Bu yüzden blockchain ağını ilk kullanan Bitcoin’den sonra birçok kripto para projesi yaratılmıştır. Bu paralar Bitcoin’e benzer çalışsa da aynı bloklarda yer alamayacakları için yaratılan projelerin isimleri ve yer aldıkları ağdaki zincirleri farklı olacaktır. Dünyanın birçok ülkesindeki girişimcilerin Bitcoin’e benzer hedeflerle yarattıkları bu projelere altcoinler denmektedir. Kripto para piyasasının verilerini paylaşan CoinMarketCap web sitesine göre 4000 civarında altcoin bulunmaktadır. Bunların en popülerlerinden biri ETH’dir (Ethereum). Bu paraların bazıları Bitcoin’e benzer kaynak kodlarla yaratılmasa da Bitcoin’den sonra yaratıldıkları için altcoin statüsünde görülmektedir.
ICO (Initial Coin Offering)
ICO (Initial Coin Offering), blockchain ekosistemindeki kripto paraların piyasaya arz edilmeden önce fonlaması olarak bilinmektedir. Fon toplamak isteyen firmaların veya girişimcilerin, projelerinin tanıtım metinlerini (White paper) yayınladıktan sonra bir web sitesi aracılığı koinleri ihraç etmesiyle gerçekleşmektedir. İlk halka arza (IPO-Initial Public Offering) da benzetilen bu yöntem birçok kripto para projesi tarafından kullanılmıştır. Aşağıdaki şekilde görüldüğü gibi 2018 yılında ICO’lara çok ciddi bir ilgi gösterilmiştir. Yakın gelecekte projenin değerleneceğini düşünen birçok yatırımcı ICO’lar aracılığı ile altcoin denilen kripto para projelerine yatırım yapmıştır.
ICO’lar ile kitlesel fonlama (crowdfunding) yöntemleri arasında önemli bir yenilik olarak görülmektedir. Kitlesel fonlama yönetimiyle fon toplamak isteyen girişimciler için ICO’ların kolaylaştırıcı etkisi olacağı düşünülmektedir. Fakat ICO’lar kitlesel fonlama araçları açısından yenilik olarak görülse de çeşitli kaygıları barındırmaktadır. Özellikle yayınlanan tanıtım metninin (White paper) herhangi bir bağlayıcılığının olmaması, fon toplayan girişimcilerin yatırımlarla ilgili bilgi verme yükümlülüğü hissetmemesi, IPO’lardakine benzer herhangi bir izahname, satış kuralları, kamuyu aydınlatma vb. gibi tedbir amaçlı düzenlemelerin yapılmaması ilk bakışta akla gelen temel sorunlar olarak görülmektedir.

Grafik: 2018-2019 ICO İstatistikleri
Bu sorunları azaltmak için bazı ülkelerde ise çeşitli müdahaleler gerçekleşmektedir. Örneğin SEC (U.S. SECURITIES AND EXCHANGE COMMISSION – Amerika Birleşik Devletleri Menkul Kıymetler ve Borsa Komisyonu), Telegram Şirketi’nin yapmış olduğu 1.7 milyar $ değerinde ICO’suna müdahale etmiş ve durdurma kararı almıştır. Birçok ülkede de buna benzer müdahaleler bulunmaktadır. Bu konuda şu ana kadar alınmış uluslararası ortak bir karar ise bulunmamaktadır.
Token (Jeton)
Dijital varlık olarak tanımlanan tokenlar veya jetonlar, üzerinde çalıştıkları kripto para projelerin tanımlarına göre anlam kazanmaktadırlar. Bir anlamda tokenlar, üzerindeki çalıştıkları projelerin hizmetlerine ulaşabilmek için kullanılmaktadır. Örnek vermek gerekirse, futbol maçı bileti bir tokendır. Sadece maç bileti olarak kullanılabilir. Maç bileti ile herhangi farklı bir hizmet satın alınamaz. Tokenlar da maç bileti örneğinde olduğu gibi sadece tanımlanan amacı için kullanılmaktadır. En yaygın kullanımı ise ICO’larda görülmektedir. Ayrıca tokenler Utility ve Security olarak ikiye ayrılmaktadır.
Utility Token
Herhangi bir projenin hizmetine veya ürününe ulaşabilmek için kullanılır. Bu tokenlar borsalarda yer alan kripto paralardan farklı olarak sadece hizmet için yaratılmışlardır. Özellikle Ethereum ağındaki ERC20 tokenları, utility token olarak bilinmektedir.
Security (Jeton)
Menkul kıymet hisselerine benzetebileceğimiz bu token türü ile projelere ortak olunabilmektedir. Bu yüzden ICO yapmak isteyen projeler, fonlamaya katılan yatırımcılara genellikle security token vermektedir.
Cüzdan Teknolojisi
Kripto paralara sahip olabilmek için kripto para cüzdanına ihtiyaç duyulmaktadır. Bu cüzdanlar aracılığı ile kripto paralar saklanabilmekte ve transfer edilebilmektedir. Cüzdan adresi web tabanlı uygulamalar aracılığı ile kolay bir şekilde alınabilmektedir. Örneğin web uygulamalarından biri olan blockchain.com cüzdan adresi kullanıcılara ücretsiz hizmet vermektedir. Buna benzer web uygulamaların da birçoğu ücretsizdir. Daha güvenli cüzdan
hizmeti almak isteyenler için de ücretli donanım cüzdanlar bulunmaktadır. Bu cüzdanların verileri mobil telefonlarda veya tabletlerde de kullanılmaktadır.
Kripto para cüzdanlarının banka hesap cüzdanlarından en büyük farkı anonim olmalarıdır. Herhangi bir kimlik bilgisine ihtiyaç olmadan, bir grup sayı ve harflerden oluşan anlamsız diziyle, dijital varlıklar saklanabilmekte ve transfer edilebilmektedir. Bu diziler herhangi birisinin kontrolüne geçtiğinde ise hesaptaki varlıkların edinilmesi mümkündür veya cüzdan bilgileri kaybolduğunda da kripto paralara ulaşmanın imkansız olarak bilinmektedir.
Ayrıca bu cüzdan bilgilerini taşıyabilecek donanımlar da vardır. Donanımsal cüzdanların daha güvenli araçlar olduğu düşünülmektedir.

Fotoğraf: Web Tabanlı Cüzdan Örneği
Bitcoin Özelinde Paranın Arzı
Arzı belli olmayan kripto para projeleri olsa da Bitcoin ve Bitcoin’i modelleyen projelerin en önemli özelliklerinden biri, arzlarının sınırlı olmasıdır. Çünkü teorik olarak arzı belli olmayan ve belirsiz bir takvimde artan kripto paraların enflasyon yaratması muhtemeldir. Bu yüzden Satoshi Nakamoto, Bitcoin’in varlığını 21.000.000 adet ile
sınırlandırmıştır. Bu sayı bugün arz edilen ve gelecekte arz edilecek toplam sayıyı kapsamaktadır. Arz edilen Bitcoin sayısı da takip edilebilmektedir. 2009’dan bu ya 17 milyon civarı üretilen Bitcoin’in, 2139 yılında 21.000.00 adet arzı tamamlanacaktır.

Kripto Para Ekonomisi
Elektronik ödeme sistemi olarak duyurulan Bitcoin 2010 yılında kullanıcılar arasında transfere konu olsa da herhangi bir mal ve hizmet satın alımına aracı olamadığı için, gerçek anlamda paranın fonksiyonlarını yerine getirebildiğini iddia etmek zordur. Fakat 22 Mayıs 2010’da Laszlo Hanyecz isimli bir kullanıcının 10.000 BTC ile pizza alması, ödeme aracı tarihi açısından bir dönüm noktasıdır. Çünkü bu tarihte Bitcoin ilk defa bir mal alımına aracı olmuş ve bu alışverişte bir elektronik ödeme aracı olmayı başarmıştır. Bu işlemin gerçekleştiği tarih olan 22 Mayıs da “Dünya Bitcoin Pizza Günü” olarak kutlanmaktadır.
Bitcoin ve diğer kripto paraların araçsallaştırılmaya başlanmasıyla Japonya merkezli Mt. Gox adında bir borsa çevrimiçi takas platformu olarak öne çıkmıştır. Dünyanın ilk kripto para borsası olduğu bilinen bu firma daha sonra iflas ederek kapanmıştır. Davası devam eden bu borsanın mağdurları da halen hukuk mücadelesi vermektedirler. Bitcoin ekonomisi açısından bir kırılma noktası da FBI tarafından düzenlenen Silk Road
operasyonuyla gerçekleşmiştir. Kullanıcılarının açık hizmet veren arama motorlarıyla (Google, Yandex vb.) ulaşamadığı deep (dark) web’de yer alan Silk Road (İpek Yolu), Bitcoin’in ödeme aracı olarak kullanıldığı bir e-ticaret sitesidir. İddialara göre bu e-ticaret sitesinde yasadışı birçok alışveriş, anonim kullanıcılar tarafından gerçekleşmiştir. Bu kullanıcılar da merkezi otorite tarafından izlenmek istemedikleri için, anonim hesaplarından
Bitcoinler aracılığı ile alışveriş yapmışlardır. Bu siteye FBI tarafından 2013 yılında operasyon düzenlenmesi ise Bitcoin için önemli bir tanınırlık imkanı sağlamıştır. Fakat bu tarihten sonra kripto paralar ve Bitcoin, yasa dışı eylemlerin parası olarak da anılmaya başlamıştır.
Bitcoin ekonomisi 2017 yılına kadar yasa dışı faaliyetlerle, kayıt dışı ekonomi bir model oluşturmasıyla veya terörizmin finansmanı ile anıldığı görülmektedir. Fakat 2017 yılı itibariyle Bitcoin’e birçok benzer projenin doğuşu, Bitcoin’in daha da değer görmesini sağlamıştır. Özellikle 2017 yılında Bitcoin’in fiyatı 19.800 $ bulmasıyla kripto paralara ilginin arttığı görülmektedir.

Grafik: Yıllara Göre Bitcoin’in Fiyatı
Kaynak
Süleyman Girgin, Kripto Paralardan Elde Edilen Kazancın Vergilendirilmesi
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Süleyman Girgin’e aittir.
*Bizimle iletişim kurmak için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Felsefi Açıdan Yapay Zeka

Geçmişten Bugüne Yapay Zeka Tartışmaları
Yapay zeka ile ilgili tartışmalara baktığımızda, yapay zeka projesinin doğuşunun, dijital bilgisayarların ortaya çıkışıyla koşut olduğu görülmektedir. Gerek yapay zeka araştırma alanı içinde, gerekse konuya uzaktan yaklaşanlar arasında yaygın olarak bu kanı hakimdir. Eğer yapay zeka akıllı bilgisayarlar tasarımlamaya çalışan bir alansa, bilgisayarların keşfedilmesinden öncesi var olması zaten beklenemezdi. “Makineler düşünebilir mi?” sorusu üzerinde düşünmemiz gerektiğini öne sürüyorum. “Buna da makine ve düşünme terimlerinin anlamlarının tanımlanmasıyla başlamamız gerekir.” Bilgisayarların düşünebilmesi fikrini derinlemesine irdeleyen ve bu fikre karşı çıkan görüşleri (örneğin, makineler düşünemez çünkü insanların sinir sistemleri analog ilkelere göre çalışırken, bilgisayarlar ancak dijital ilkelere göre çalışabilirler; ya da, makineler düşünemez çünkü düşünce ve bilinç kul yapısı cihazlara değil yalnızca Tanrı yapısı canlılara özgüdür, vb.) dokuz anabaşlık altında toplayarak yanıtlayan Turing’i yapay zeka’nın yaratıcısı olarak düşünmek mümkün. “Yapay Zeka” teriminin kendisiyse, bu alandaki en yaygın işlevsel programlama dili olan LİSP’in yaratıcısı John McCarthy’ye aittir.
Öte yandan, yapay zeka’nın temelinde yatan fikrin 1950’lerden, hatta yirminci yüzyıldan çok daha gerilere gittiğini ve dijital bilgisayarların kavramsallaştırılması ve tasarımından bağımsız olarak var ola geldiğini görmek mümkün. “Ben bu temel fikrin, insanın doğada gördüğü, bulduğu, karşılaştığı, uzun evrimsel süreçler sonucunda ortaya çıkmış olan canlıların benzerlerini, kendi eliyle ve yine doğada bulduğu cansız nesneleri yapıtaşları olarak kullanarak inşa etme merakından kaynaklandığını öne süreceğim”. Bu merak temelinde milattan önceden bu yana sürdürülmekte olan bu “yapım projesi”nin en ileri noktası da elbette insanın kendi eliyle kendi benzerini kurgulaması, tasarımlaması ve sonunda inşa etmeye çalışması olarak görülebilir. Öyleyse, dijital bilgisayarların bugün yapay zeka alanında oynadığı rol, daha önceki yüzyıllarda teknolojinin daha başka ürünleri tarafından oynanmış olan bir roldür ve günümüz bilgisayarlarının uzun bir tarihsel sürecin yalnızca bugün için son halkasını oluşturduğu ileri sürülebilir.
Yapay zeka’nın temel fikrinin, insanın doğadaki canlılara öykünerek, kendi kendine hareket etme ve edimde bulunma yetisine sahip nesneler, yani otomatlar inşa etmesi olduğu kabul edilirse, bu fikrin ilk uygulamalarının milattan önce 4.yy .’a kadar gittiği görülür. Tarihte adı geçen ilk otomat yapımcılarından birisi, Antik Yunan bilimci ve felsefecisi Tarantolu Arkitas’tır. Pisagor okulunun ikinci kuşak matematikçilerinden olan ve hem Platon hem de Öklid’e mekanik araçların matematiği üzerindeki çalışmalarıyla esin kaynağı olmuş olan Arkitas, tahtadan yapılma ve havada insan eli değmeden buharlı bir mekanizma sayesinde ucuna tutturulduğu çubuğun çevresinde dönebilen bir otomat güvercin inşa etmiştir. Aynı dönem antik Yunan tiyatrosunda örneğin Sofokles’in ve Öripides’in oyunlarında rastlanan, oyunun akışını beklenmedik bir şekilde değiştirmek için sahneye bir maçuna vasıtasıyla getirilen Deus ex Machina (Mekanik Tanrı) da benzer fikirlerden doğmuş bir tür otomat olarak düşünülebilir.
Antik Yunan uygarlığındakine benzer otomatların, yine aynı çağlarda Çin’deki Han Hanedanlığında inşa edildiği söylenir. İslam dünyasındaysa, 12 yy.’da Memlûk İmparatorluğu devrinde yaşamış olan Diyarbakırlı bilim adamı El Cezeri, mekanik ve hidrolik ilkelere göre çalışan ve konuklara içki getirip bardaklarına doldurmak gibi nispeten karmaşık edimleri yerine getirebilen bir otomat tasarımlamış ve bizzat inşa etmiştir.
İnsan yapımı mekanik otomatlar, Batı dünyasında ve modern çağın imgeleminde de büyük yer tutmaya devam etmiştir. Örneğin çağdaş Batı felsefesinin en önemli isimlerinden olan René Descartes, bir yandan tutkuyla insan ve hayvanların anatomisi ve nörofizyolojisi üzerinde araştırmalar yapar ve 17.yy’ın kuramsal çerçevesi içinde insan sinir sisteminin hidrolik ilkelere dayalı modellerini geliştirirken, “bir yandan da otomatlar ve buna bağlı olarak insan zihninin ve yaşamının doğası hakkında uzun uzadıya fikir yürütmekten geri durmamıştır.”
Varlıkbilimsel açıdan varolan her şeyi, temelleri uzam ve düşünce ile belirlenmiş olan ve birbirini dışlayan iki tözsel kümeye (res extensa ve res cogitans) ayıran Descartes’a göre, “canlılık” da dahil olmak üzere bedenle ilgili bütün nitelikler ilk kümenin içinde yer alırken, rasyonel zihinle ilgili tüm nitelikler ikinci kümede yer alır. Hayvanları yalnızca bedenleri olan ama ruhları olmayan canlılar olarak gören Descartes’ın bu varlık bilimsel varsayımından Yapay Zeka’ya dair şu iki sonuç çıkartılabilir:
1. Otomatların inşası projesi, gerçek anlamda akıllı (zihni olan) nesnelerin yapımı olarak görüldüğü müddetçe başarısızlığa mahkumdur, çünkü zihin, kategorik olarak, uzama sahip nesneler dünyasının bir ürünü ya da niteliği değildir.
2. Öte yandan, yalnız saatler ya da basit kuklalar değil, canlı hayvanlar kadar karmaşık otomatlar inşa etmek ilke olarak mümkündür. Üstelik, yeterince geliştirilmiş bir iç mekanik yapıya sahip olan bir otomat, hiçbir zaman bir zihne sahip olamasa da, hayvanlar gibi “canlı” olarak kabul edilebilir. Bu konudaki görüşlerini çeşitli yazılarında ifade eden Descartes, örneğin öğrencisi Regius’a 1642 yılında yazdığı bir mektupta şöyle diyor:
“Siz yaşayan (canlı) şeylerle yaşamayan (cansız) şeyler arasında, bir saat veya bir otomat ile, bir anahtar ya da kılıç veya kendi kendine hareket edemeyen herhangi bir nesne arasında olduğundan daha büyük bir fark varmış gibi düşünüyorsunuz. Ben aynı fikirde değilim.”
Buna benzer bir fikri Descartes’ın Ruhun Tutkuları başlıklı kitabında da bulabiliriz:
“Kabul etmemiz gerekir ki, canlı bir insanın bedeniyle ölmüş bir insanın bedeni arasındaki fark, aynen kendi kendine çalışması için gerekli her şeye sahip olan ve bu amaçla inşa edilmiş bulunan, kurulu bir saat veya benzeri basit bir otomat ile kırılmış ve dolayısıyla hareket etme yeteneğini yitirmiş bulunan aynı türden bir makinenin arasındaki fark gibidir.”
Darwin’in evrim kuramını ve bu bağlamda tanrıtanımazlığı savunan görüşleriyle tanınan ingiliz biyoloğu Thomas Huxley ise, Descartes’ın kimi varsayımlarını kabul ederek, Descartes’dan farklı sonuçlara varıyor. Huxley’e göre, eğer hayvanlar tıpkı incelikle tasarımlanmış ve kurulmuş saatler gibi birer makineyse, biz insanlar da öyleyiz. Huxley’in görüşüne göre, Yapay Zeka projesinin bütünüyle başarıya ulaşmaması için ilkece hiç bir engel olmadığı söylenebilir. Avrupa’da yine modern çağda inşa edilmiş olan ve çok ün salmış otomatlardan biri de 18. yy .’da yaşamış mucitlerden Baron Wolfgang von Kempelen’in yapımı olan “Satranç Oynayan Türk” isimli otomattı. “Satranç Oynayan Türk”, üzerinde satranç tahtası olan bir masanın önünde oturmakta olan, dev cüsseli, koca bıyıklı ve sarıklı bir 18. yy. Türk erkeği görünümünde bir mankendi. Baron von Kempelen, bu mankeni şehir şehir gezdirerek isteyenlerle bazen gösteri amacıyla bazense para karşılığında satranç oynatıyor, izleyenleri hayretten hayrete düşürüyordu. Görünüşte, kurgulu bir mekanizma sayesinde el ve kollarını oynatarak satranç taşlarını hareket ettirebilen, rakibi kurallara uygun olmayan bir hamle yaptığında da kafasını sallayan bu kul yapısı cansız dev manken, satranç oynamayı becerebiliyor, yaptığı doğru hamleler sonucunda çoğu karşılaşmadan galip ayrılıyordu.
Tabii izleyicilerden gizlenen işin aslı başkaydı. Masanın altındaki saklı bir kapalı bölmede gizlenmiş olan satranç ustası bir cüce, aynalı bir mekanizma sayesinde gizlendiği yerden satranç tahtasındaki durumu görebiliyor ve küçük gizli kaldıraçlar sayesinde de mankenin kollarını hareket ettirerek satranç oynatıyordu. Bu hile dolayısıyla Baron von Kempelen’in otomatı “Satranç Oynayan Türk”ün gerçek anlamda bir otomat olmadığı, yapay zeka projesinin tarihsel bir parçası olarak anılmaması gerektiği söylenebilir. Yine de şu kadarını söylemek mümkün: Antik ve modern çağlarda yapılan otomatların, teknolojik açıdan bugünkü yapay zeka sistemleriyle aşık atamayacakları kesinse de, yapay zeka’nın özündeki fikir, yani insanın kendi benzerini tasarımlayıp kendi eliyle inşa etmesi fikri dijital bilgisayarlarla ortaya çıkmış yeni bir fikir değil, insan zihnini çok uzun yüzyıllardır meşgul etmiş, üzerinde hem çok mürekkep hem de çok kol gücü harcanmış olan köklü bir fikir. Günümüz bilgisayar teknolojisinin yapay zeka projesini tarihte hiç görülmedik derecede ileri bir düzeye getirmiş olduğundan kuşku yok, ama bu, bir gün gerçekten insanlar kadar akıllı makineler inşa edilecekse, onların bugün anladığımız anlamda bilgisayar mimarileri üzerine kurulacağı çıkarımını doğrulamıyor.

Bugünkü bilgisayarların tasarımı büyük ölçüde matematikçi Alan Turing’e ait olsa da, kendi kendilerine hesap yapabilen mekanik cihazlar inşa etme fikri geçtiğimiz yüzyılda yaşamış olan başka bir İngiliz matematikçiye, Charles Babbage’a ait. Bugünkü bilgisayarların ilk prototipini oluşturan, ama elektronik değil de mekanik ilkeler doğrultusunda işleyen, Babbage’ın “Çözümleme Motoru” (“Analytical Engine”) adını verdiği hesaplama makinesi, 1830’larda üzerinde epeyce bir süre çalışıldıktan sonra teknik ve finansal yetersizlikler nedeniyle terk edilmiş, daha sonra da 1937’de Babbage’ın notları yeniden bulunana kadar bir daha hatırlanmamıştı. Babbage’ın son halini göremediği makinesi, kendi notları doğrultusunda ve 31 haneye kadar sayıları kullanarak hesap yapabilecek şekilde İngiliz mühendisler tarafından yeniden tasarlanmış ve 1991 yılında bitirilmiştir.Tarih arşivi sizler için yapay zekayı felsefi açıdan ele alıyor…
II. Dünya Savaşını izleyen günlerde Turing’in oluşturduğu ve Macar matematikçi John von Neumann’ın geliştirdiği model, modern elektronik bilgisayarların bugün de kullanılan modeli haline geldi. Turing’in kendisi bilgisayarlar ve hesaplama konularında, II. Dünya Savaşı sırasında Alman ordusunun kullandığı şifreleri İngiliz istihbaratı adına çözmek için çalıştıysa da, savaş sonrası dönemde ilgisini yapay zeka alanına yöneltti. Aynı dönemlerde, Amerika Birleşik Devletleri’nde, basit matematik problemleri çözebilen ve dama, satranç gibi bedensel beceri gerektirmeyen oyunlar oynayabilen bilgisayar programları yazmaya çalışan bir grup araştırmacı da ortak çalışmalar yapmakta ve henüz emekleme devresinde olan çağdaş yapay zeka’nın ufkunu saptamaya çalışmaktaydılar. Bu bağlamda, 1956 yazında, Dartmouth Koleji’nde bir yaz okulunda M.I.T.’den Marvin Minsky’nin, Stanford’dan John McCarthy’nin ve Carnegie-Mellon’dan Allen Newell ile Herbert Simon’ın diğer araştırmacılarla bir araya gelmesi tarihsel olarak bir dönüm noktası teşkil eder.
Bu yaz okulunu izleyen yıllarda yapay zeka araştırmaları hızla ivme kazanmış, elde edilen ilk başarılı sonuçlar geleceğe yönelik büyük umutlar doğurmuştur. Örneğin Herbert Simon 1958 yılında şu öngörüde bulunur:
Simon’a göre, konuşmasını izleyen on yıl içinde, yani 1968’e kadar, Yapay zeka alanında şu aşamalara gelinmiş olunacaktır:
1. Bir bilgisayar programı, eğer turnuvalara katılmaktan alıkonmazsa, dünya satranç şampiyonluğunu kazanacak.
2. Bir bilgisayar programı, yeni ve önemli bir matematik teoremi keşfedip kanıtlayacak.
3. Psikolojide kullanılan kuramların pek çoğu bilgisayar programları biçimine dönüşecek, ya da bu programların özellikleri hakkında niteliksel önermeler halini alacaklar.
Simon’un bu öngörüde bulunduğu tarihin üzerinden on değil tam kırk yıl geçmişken, Yapay Zeka hangi aşamaya ulaşmış durumda? Bir bilgisayar programı (“Deep Blue”), otuz yıla yakın rötarla da olsa bir dünya satranç şampiyonunu alt etmeyi başardı, yani Simon’m ilk iddiası gerçekleşti. Diğer iki iddia için aynı şeyi söylemek zor; hatta durum daha da kötü. Matematiksel kanıtlama programlarındaki çalışmalara bakarak ikinci iddianın ne zaman gerçekleşeceği hakkında bugün sağlıklı hiçbir öngörü yapacak durumda değiliz; psikoloji çalışmalarına baktığımızdaysa onların üçüncü iddiayı gelecekte de doğrulamayacak bambaşka yönlere doğru yelken açmış olduğunu görüyoruz. Aslında yapay zeka, başlangıç ilkeleri ve amaçları göz önüne alınırsa, bugün yalnız matematik ve psikolojide değil, diğer araştırma alanlarında da bir duraklama ve yön değiştirme devresi içinde görülüyor. Gerek bu alanın önde gelen isimlerinin geleceğe yönelik beyanlarından, gerekse ticari amaçlı olmayan yapay xeka projeleri için ayrılan araştırma fonlarının yirmi ya da otuz yıl öncesine oranla hatırı sayılır ölçüde küçülmüş olmasından da bu sonucu çıkartmak mümkün.
Satranç, yapay zeka araştırmalarının ilk günlerinden beri odaktaki yerini korumuş ve üzerinde sürekli gelişme kaydedilmiş bir oyun. Son birkaç onyıldır yapay zeka satranç programlarının büyük satranç ustalarıyla yaptığı karşılaşmalar halk arasında da çok ilgi çekiyor, popüler basında sık sık manşetten verilen bir haber halini alabiliyor. “Deep Blue”nun yaratıcılarının Kasparov galibiyetiyle azimli çalışmalarının semeresini aldıkları açık. Ama bu sonuç, yapay zeka’nın varmak istediği asıl aşama açısından ne tür bir başarı ölçütü olarak kabul edilmeli? Bu soruya kapsamlı bir yanıt verebilmek için önce bir oyun olarak satrancın yapısına ve bir faaliyet olarak satranç oynamanın doğasına bakalım. Newell ve Simon, satranç konusunda şöyle diyorlar:
“Satranç bir oyundur. Problem çözme alanında oyunların cazip bulunmasının bir çok sebebi var: Oyunlar, kurallar tarafından kesinlikle belirlenmiş ve kapalı bir dünya içinde tanımlıdırlar; ortada yine kesinlikle belirlenmiş bir amaç vardır; oyunların kazanılma/kaybedilme niteliği (bizim kültürümüzde) gerçek bir rakibin olmadığı durumlarda bile oynayanlarda güdüm sağlanması için yeterli olur.”
Burada dikkat edilmesi gereken en önemli iki noktadan ilki, satranç dahil bütün oyunların, bir bilgisayarda nispeten kolayca temsil edilebilecek soyut ve “kapalı bir dünya” içinde tanımlanabilmeleri. Örneğin, bir satranç programının “bilmesi gerekenler” arasında, satranç dışı dünyaya ait hiç bir nitelik ya da özellik yer almaz. Oyunun nerede, ne zaman, ve hangi amaçla oynanıyor olduğu, satranç tahtasının ya da taşlarının hangi maddeden ya da hangi şekillerde yapılmış olduğu, satranç oyununun belli bir alış-veriş kavramına dayandığı, satranç oyuncusunun bir gece önce iyi uyuyamamışsa yorgun ve dikkatsiz olabileceği, basit bir hata yüzünden maçı kaybederse bundan utanacağı, kazandığında gururlanacağı, vb. satranç oyununun kapalı dünyasının dışında kalan özellikler olduğundan, satranç oyuncusu insanı çok ilgilendirdiği halde satranç oyuncusu programı hiç ilgilendirmez. Oysa bir satranç karşılaşmasında, zekasını kullanarak rakibini alt etmeye çalışan bir insan için bu özellikler, satranç oyununun kapalı dünyasına içkin özellikler kadar önem taşıyabilir. Bu anlamda, satranç oynamak için programlanmış bir yapay zeka programının, ancak kendisine satrancın kapalı dünyası dışında kalan bu özellikler de bir anlam ifade ettiği zaman, oynamakta olduğu oyunun gerçekten ne olduğunu anlayabileceği söylenebilir.
Daha da ileri gidelim: Bir satranç programı için, satrancın 8×8’lik 64 kareden oluşan bir tahta üzerinde oynanıyor olması bile anlamlı değildir; programın veri yapısında satranç yan yana eklemlenmiş 64 karelik lineer bir tahta üzerinde oynanan bir oyunmuş gibi de tanımlansa bu programın performansını etkilemez. Oysa satrancın görsel temsilinde yapılacak bu tür bir değişiklik insanlar için oynamayı hemen hemen olanaksız kılabilirdi. Son olarak, satranç programlarının her hamle öncesi büyük ustaların hamle yapmadan önce düşündükleri hamle sayısının binlerce katını denedikleri, buna rağmen ara sıra da olsa ancak çok acemi bir oyuncunun yapacağı türden hatalar yaptıkları göz önüne alınırsa, insanlarla makinelerin satranç oynama adı altında birbirinden çok farklı edimler gerçekleştiriyor olduğunu görebiliriz.

Durum böyleyse, “Deep Blue”nun yalnızca çok fazla sayıda olasılığı çok kısa bir zaman diliminde tarayabilen bir hesap makinesi olduğu, bu haliyle akıllı bir satranç oyuncusuna hiç benzemezken, çok sayıda aritmetiksel işlemi çok kısa zamanda gerçekleştirip büyük sayılarla çarpma işlemini her insandan daha hızlı yapabilen basit bir hesap makinesinden farklı olmadığı söylenebilir mi? En azından, “Deep Blue”nun satranç oyuncusu insanlar kategorisinden çok, hesap makineleri kategorisine ait olduğu söylenebilir. Ama o halde hızlı bölme/çarpma yapabilen hesap makineleriyle kimse ilgilenmezken, satranç oynayan makinelere gösterilen bunca ilgi niye?
Bu sorunun yanıtını da Newell ve Simon’ın satranç üzerine söylediklerindeki ikinci önemli noktada bulabiliriz. Satranç, kültür tarihindeki yeri itibarıyla, hep aklı kullanarak yenmenin-yenilmenin temsil edildiği bir yarışma olagelmiş. Satrancın diğer birçok oyuna göre karmaşıklığı ve buna bağlı olarak tarihte satranç ustalarma verilen değer göz önüne alınırsa, satranç oynayan programlara atfedilen önem ortaya çıkacaktır. Bir başka deyişle, insanların satranca “zihinlerin arenasında rakiplerin çarpışması” olarak yaklaşması, rakiplerden birini oluşturan bilgisayar programının iç yapışma ilişkin sorunlardan daha baskın çıkarak, dikkati içsel mekanizmadan, performansa çevirmektedir. Baron von Kempelen’in mankeninin zamanın diğer bütün otomatlarından daha fazla ilgi toplaması da bir anlamda buna bağlanabilir.
Sonuç olarak, “Deep Blue”, Yapay Zeka’nın çağdaş tarihçesinde önemli bir yer tutsa da, bu önemin bir kısmının, “Deep Blue”nun satranç anlayışının gelişmişliğinden çok, biz insanların satranca bakışından kaynaklandığını söylemek gerçekçi olacaktır. Satrançta durum böyleyken, şimdi de Yapay Zeka araştırmacılarının ilk zamanlarda yaptıkları tahminlerden çoğunun niye doğru çıkmadığı konusuna dönelim.
Yapay Zekâ alanında 1960’lı yıllarda, geleceğe yönelik, ama sonradan gerçekleştirilmesinin mümkün olmadığı görülen, pek çok iddia ortaya atılmış olmasını Patrick Winston şöyle açıklıyor: 1960’lardaki yapay zeka’nın ilk çağlarında, “bilgisayarlar on yıl içinde insanlar kadar akıllı hale gelecekler” diyenler vardı. Sonradan görüldüğü gibi, bunun iflah olmayacak derecede romantik bir tahmin olduğu ortaya çıktı. Ama bu romantikliğin altında ilginç nedenler yatıyor. Yapay zeka hakkında yapılmış tahminleri dikkatlice incelersek, bunları yapanların hayalperest kaçıklar değil, ciddi olasılıklar üzerinde fikir yürüten akıl vicdan sahibi bilim insanları olduğunu görürüz. “Bu insanlar, yalnızca, halkı yakında karşılarına çıkacakmış gibi görünen bir duruma hazırlamak [örneğin akıllı robotların dünyayı sarması] konusunda üstlerine düşen görevi yerine getirmeye çalışıyorlardı.”
Yapay zeka alanındaki gelişmelerin kronolojik olarak sıralanışı aşağıdaki gibidir:
1940-1953: Genetik algoritmalarla ilgili ilk çalışmalar yapıldı. Bu çalışmalar günümüz yapay zeka teknolojisinin temellerini oluşturuyordu.
1957: Newell, Shaw ve Simon, Genel Problem çözücü (The General Problem Solver) isimli programı yazdılar.
1952 -1962: IBM’den Arthur Samuel, satranç oynayabilen ilk programı yazdı.
1958: MIT’den John McCarthy, LISP dilini ortaya çıkardı.
1961: James Slagle, LISP dilini kullanarak üniversite birinci sınıf düzeyindeki matematik problemlerini çözebilen bir program olan Saint(Aziz)’i yazdı.
1962: İlk endüstriyel robot şirketi Unimation kuruldu.
1963: MIT’den Thomas Evans, IQ testlerinde sorulanlara benzer soruları çözebilen Analogy (Benzeşim) isimli programı yazdı.
Ivan Sutherland, bilgisayarlarda etkileşimli grafik kullanımını başlattı.
Edward A. Feigenbaum ve Julian Feldmnan, yapay zeka konusundaki makalelerin ilki olan “Bilgisayarlar ve Düşünce”yi yayımladı.
1964: Danny Bobrow’un MIT’de yaptığı araştırmanın sonuçları, bilgisayarların doğal dili basit matematik problemlerini çözmeye yetecek derecede anlayabildiğini gösterdi. Bert Raphael, bilginin mantıksal şekilde gösteriminin soru-cevap sistemlerine uygulandığında başarılı olduğunu gösterdi.
1965: Joseph Weizenbaum, İngilizce olarak herhangi bir konuyla ilgili sohbet edebilen, etkileşimli program ELIZA’yı piyasaya tanıttı. Bu programın psikoterapist görevi yapan versiyonu, oldukça popüler bir oyuncak haline geldi.
Yine bu tarihlerde Prof. Dr. Zadeh’in bulanık mantık ile ilgili çalışmaları yayınlandı.
1966: Donald Michie ve ekibi, Machine Intelligence (Makine Zekası) konulu atölye serisinin ilkini gerçekleştirdi.
1967: Organik kimyasal bileşiklerin kütle spektrumunu yorumlayabilen bir program yazıldı. Bu bilimsel mantığa uygun olarak yazılmış ilk başarılı programdı.
1968: Marvin Minsky ve Seymour Pappert, sinir ağlarının sınırları konusunda bir makale yayımladı.
1969: Yapay zeka konusundaki ilk uluslararası konferans düzenlendi.
1970: Iaime Carbonell, bilgiyi anlambilimsel ağlar şeklinde sunan Scholar (Bilgin) isimli etkileşimli bilgisayar destekli öğretim programını geliştirdi.
1971: MIT’den Terry Winograd’in geliştirdiği robot kol, İngilizce söylenen komutları yerine getirebildi.
1975: Meta Dendral isimli öğrenme yeteneğine sahip programın bulduğu kütle spektrumu sonuçlan, bir bilgisayar tarafından bulunan Sonuçların bilimsel dergilerde yayımlanmasının ilk örneği oldu.
1978: Herb Simon, yapay zeka alanındaki önemli adımlardan biri olan “sınırlı rasyonalite” teorisiyle ekonomi alanındaki Nobel Ödülü’nü kazandı. Mark Stetik ve Peter Friedland’ın yazdığı Molgen isimli program, bilginin nesne tabanlı gösteriminin genetik klonlama deneylerinde kullanılabileceğini gösterdi.
1979: Uzman sistemler geliştirilmeye başlandı. Pittsburgh Universitesi’nden Jack Myers ve Harry Pople, Myers’in klinik deneyimlerinden yola çıkarak bilgi tabanlı ilk iyileştirici program olan lnternist (Stajer)’i geliştirdi.
1980: Uzman sistemler, ticari alanda kullanılmaya başladı. Amerika Yapay Zeka Derneği, ilk ulusal yapay zeka konferansını gerçekleştirdi.
1981: Japonlar tarafından ortaya atılan 5. kuşak bilgisayarlar “Japon Projesi” yol açtığı yeniliklerle, YZ adına önemli gelişmelerden biri oldu.
1984: Yapay sinir ağları yaklaşımında büyük ilerlemeler kaydedildi.
1985: Harold Cohen, bilgisayarda çizim yapmayı sağlayan Aaron isimli programı geliştirdi.
1987: Marvin Minsky, zihnin teorik tanımlamasını yapan “Toplumun Zihni” isimli kitabı yayımladı.
1997: “The Deep Blue” isimli satranç programı, oldukça geniş bir kitlenin izlediği maçta Dünya satranç şampiyonu Garry Kasparov’u yendi.
1998: İnternet’in yaygınlaşmasıyla birlikte, yapay zeka tabanlı birçok program geniş kitlelere ulaştı.
2000: Sevimli oyuncaklar olarak adlandırılan etkileşimli robot oyuncaklar, piyasaya sürüldü.
2001: “Yapay Zeka” isimli film, sinema endüstrisinde dev bir proje olarak Steven Spilberg yönetmenliğinde beyaz perdeye aktarıldı
2005: İnsan benzeri robotlar üzerindeki çalışmalar hız kazandı.
Yapay Zeka, Felsefe ve Sınırlar
Yapay zeka teknik bir konu olarak görünmesine rağmen, genel kanının aksine, sınırları yalnızca bilim, mühendislik ya da teknolojiyle çevrili ve yirminci yüzyılın ikinci yarısına özgü bir araştırma alanı değildir. Yapay zeka gerek fikir gerekse uygulama çalışmaları olarak veya tasarıları olarak oldukça uzun bir geçmişe sahiptir. Son dönem yapay zeka araştırmaları sadece felsefe ile ilgili değil aynı zamanda psikolojiden edebiyata bir çok alanı derinden ilgilendirecek bulgular öne sürmüştür. Dolayısıyla yapay zeka yirminci yüzyılın şu son yıllarında, bilim ve teknolojiyle ilgisi olsun olmasın pek çok kişiyi ilgilendirmesi gereken, uzun ve önemli bir tarihsel sürecin son halkasını oluşturan bir proje olarak karşımızda durmaktadır. Teknoloji alanındaki gelişmelerin hızı birçokları için ürkütücü boyutlara ulaştığı günümüzde, bir uçağın hızını ikiye katlaması bizi çok fazla düşündürmeden memnun olmamamızı sağlasa da makinelerin düşünme yeteneğine sahip olabilecekleri düşüncesi bile bizi korkutuyor.
Makinelerin düşünme yeteneğine sahip olmaları –işte bu çok insanca bir özellik. “Ne de olsa düşünme yeteneğimiz sayesinde fiziksel yetersizliğimizi aşabildik ve diğer canlılara karşı üstünlük sağlayabildik. Üstünlüğümüzü kanıtlayan bu önemli özelliğimizi bir gün makinelere kaptırırsak, onlara boyun eğmek zorun kalacak mıyız?”
Yapay zeka ile ilgili olarak kaygılarımızı veya sorularımızı dile getirdiğimizde karşımızda kesin bir yapay zeka örneği olmadığını da hesaba katarsak, çözüme ulaşabileceğimiz yegane alan felsefedir. Gelecekte karşımıza çıkma ihtimali olan düşünen makinelerin mümkün olup olmayacağını bilmek için felsefenin temel konularından biri olan zihin konusunu anlamak kesinlikle gereklidir. Yapay zeka mümkün müdür sorusunu sorduğumuzda karşımıza zeka nedir, akıl nedir, akıl sadece beyinsel faaliyetlerden mi ibarettir, zihin ile beden arasında nasıl bir ilişki vardır, bilinç nedir gibi felsefe tarihinde de uzun tartışmalara yol açmış sorular çıkmaktadır. Yapay zekanın mümkün olup olmayacağını anlayabilmek için öncelikli olarak kendi düşünme yetimizi anlamamız gerekmektedir.

Yapay Zeka Mümkün müdür?
Felsefe ve psikolojide, insan ve sayısal bilgisayarlar arasındaki benzerlikleri vurgulayan görüş daha baskındır. Bu görüşün en uç noktası beynin bir bilgisayar, aklınsa bir bilgisayar programı olduğunu savunur. Buna göre insan beyni konusunda temel olarak biyolojik hiçbir şey yoktur. Doğru programı saklayan beyin ve doğru girdi-çıktılar sayesinde işleyiş sürmektedir. Duygu ve düşüncelerin elde edilmesi de yine doğru bir program ile mümkündür. Kabul edilmesi oldukça zor olan bu duruma, hala zeki denilebilecek bilgisayar programlarının üretilmemiş olmasından hareketle itiraz edilebilir. Ancak mevcut bilgisayarların aslında yeterince zeki olduğunu savunan bir başka görüş daha vardır. Yapay zeka terimini ortaya atan McCarthy, termostatlar kadar basit makinelerin bile bir inanca sahip olduğunu yani sorun çözme yeteneği olan hemen hemen her makinenin, inancı olduğu dile getirmiştir.
Termostatın ne gibi inançları vardır sorusuna verilen yanıtlar ise basit olduğu kadar da düşündürücüdür: burası çok sıcak, burası çok soğuk ve burası normal. Bu tipik bir bilgisayar karar verme kuralıdır. (makine belli bir durumdayken şeridin üzerinde belli bir simge bulunduğu zaman makinenin belli bir işlemle bu simgeyi silmesi ya da başka bir simgeyi yazması gibi.) Ancak simgelerin anlamları yoktur. Simgeler biçimsel veya sözdizimsel yapılarına göre belirlenmelidir. Örneğin sıfırlar ve birler, yalnızca sayıları temsil etmekte kullanılan simgelerdir, sayıların yerine geçmezler. Gerçekte sayısal bilgisayarları bu kadar güçlü yapan da bu özellikleridir. Birbirinin benzeri tipteki donanımlar, uygun biçimde tasarlanmışlarsa, sonsuz çeşitlilikte farklı programları kullanabilirler. Benzer programlar da sonsuz çeşitlilikte farklı tip donanımlarda çalıştırılabilirler. Ama “biçimsel ve veya sözdizimsel olarak nitelenen programların bu özellikleri aklın işleyiş ilkesiyle programın işleyişi özdeş olduğu görüşü için çok tehlikelidir.” Çünkü bir zekaya sahip olmak, biçimsel veya sözdizimsel işletime sahip olmaktan çok daha öte bir şeydir. Akılda sözdizimin ötesinde, anlam vardır. Bilgisayar programı yalnızca sözdizimidir ve anlamsal olan akıl çok daha fazlasına sahiptir, bir içeriğe sahiptir.
Bu durumla ilgili olarak ortaya atılmış olan ‘Çin Odası Deneyi’ni ele alalım. Bir grup bilgisayar programcısının, bir bilgisayarın Çince anlamasını ve anında çeviri yapmasını sağlayacak bir program yazdığını varsayalım. Bilgisayar, Çince bir soru sorulduğunda, veritabanındaki bilgiyle karşılaştırıp, o soruya karşılık gelen Çince cevabı verecektir. Ses olarak da bir Çinli gibi konuştuğu varsaydığımız bu bilgisayarın, Çinlilerin Çince anladığı kadar kusursuz anladığını söyleyebilir miyiz? Başka bir örnek vermek gerekirse, bütün hastalıkların belirti, teşhis ve tedavilerinin girildiği bir bilgisayara hastalıklarımızın tedavisi için güvenebilir miyiz? Yine deneye dönelim, içerisinde Çince tabelalar bulunan bir odada kilitli bulunan ve hiç Çince bilmeyen bir insan aynı zamanda bu tabelaları İngilizce olarak açıklayan bir kurallar kitabına sahip olsun. Bu kitaptaki açıklamalar, kuralları biçimsel olarak açıklamaktadır. Anlamlarına göre açıklamayan bu kural, “bir numaralı tabelayı, ikinci tabelanın yanına koy” gibi şeyler söyleyebilir. Odaya getirilen ve odadaki tarafından bilinmeyen simgelerin oda dışındakilere soru, kurallar sonrası yapılan işlemlerin de cevap olarak, tanıtılması durumunda dışarıdakiler, odada kurallar kitabına göre işleyen kişinin Çinceyi çok iyi bildiğini düşüneceklerdir. Biçimsel bir bilgisayar programını işletirken, dışta bulunan bir gözlemcinin bakış açısından sanki Çince anlayan biri olarak görünen bu insan aslında bir kelime bile Çince anlamamaktadır. Bu durumda en iyi yazılmış bir bilgisayar programının bile bir dili anlaması mümkün değildir. Ve bu programın çalıştığı bilgisayarın da Çince anladığı iddia edilemez. Çünkü bilgisayar, programının haricinde anlamasını sağlayacak ek hiçbir özellik yoktur. Bilgisayar programında olan tek şey ise biçimsel söz dizimidir, hiçbir şekilde anlam yoktur.
Bir dili anlamak demek, birtakım biçimsel simgeleri bilmek değil, akıl durumlarına sahip olmak, yorum yapabilmek veya ilgili simgeleri anlamlandırabilmek demektir. Sayısal bilgisayarların, biçimsel simgeleri dizmek dışında bir özelliği yoktur. Çünkü bilgisayarın çalıştırılması, programların yeteneği ile açıklanabilir. Bu programlar ise tamamen biçimsel olarak belirlenmiştir ve anlamsal içerikleri yoktur.
Kaynak
Mehmet Tahça, Felsefi Açıdan Yapay Zeka
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Mehmet Tahça’ya aittir.
*Bizimle iletişim kurmak için: kenandabirkuyu10@gmail.com

ABD'nin Uzay Politikaları

ABD
Uzay araştırmaları konusunda ABD, geçmişte SSCB bugün ise Rusya ile dünyanın en önde gelen ve itici gücü olan ülkesi olmuştur. ABD, uzay çalışmalarını sivil ve askeri alanda iki dalda yürütmektedir ve bunu temel iki kurumla sağlamaktadır. Sivil uzay çalışmaları NASA (Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi, National Aeronautics and Space Administration) tarafından yürütülürken askeri uzay çalışmaları Savunma Bakanlığı‟na (DoD, Department of Defence) bağlı olan AFSPC (Hava Kuvvetleri Uzay Komutanlığı – Air Force Space Command) tarafından yürütülmektedir. ABD‟nin temel politikalarını anlayabilmek için her iki temel kurumun gelişim sürecinin kısaca incelenmesi gerekir.
NASA
Çok kapsamlı olan NASA‟nın kısaca tarihçesine bakmak gerekirse, NASA‟nın kuruluşunun temelinde ulusal savunma ve bu konuda artan baskılarla doğrudan ilişkili olduğu görülür. 2. Dünya Savaşı‟ndan sonra ABD ve SSCB Soğuk Savaşa girmişlerdi. Her alanda devam eden bu savaşın özellikle uzay araştırmaları büyük bir rekabet konusu olmuştu ve “uzay yarışı” başlamıştı. 4 Ekim 1957 yılında SSCB tarafından Sputnik-1‟in fırlatılması da bu yarışta ABD‟nin reaksiyonunu gerektiren son nokta olmuştu. Dünya‟nın ilk yapay uydusunu Sovyet‟ler fırlatmıştı ve Sovyet‟lerin bu başarısı, Amerikan kamuoyunda ikinci Pearl Harbor etkisi oluşturmuştu. ABD hızlı bir şekilde Sovyetlere cevap verdi ve 31 Ocak 1958‟de ilk uydusu, Explorer 1‟i fırlattı. Nitekim, 1 Ekim 1958‟de Kongre ve Birleşik Devletler Başkanı Dwight D. Eisenhower onayı ile halihazırda faaliyet gösteren NACA (Havacılık Alanında Ulusal Danışma Komitesi/National Advisory Committee for Aeronautics) yerine NASA (Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi, National Aeronautics and Space Administration), “Dünya atmosferinin içinde ve dışında uçmakla ilgili problemlerin ve diğer bazı
amaçların araştırılmasını sağlamak için sözleşme” temeline dayandırılarak kuruldu. İlk kuruluşunsa 8000 çalışanı, 100 Milyon $ yıllık bütçesi, üç büyük araştırma laboratuarı, (Langley Havacılık Laboratuarı, Ames Havacılık Laboratuarı, Lewis Uçuş İtki Laboratuarı) ve iki küçük test tesisi vardı.
NASA, kuruluşunu takiben uzay görevleri icra etmeye başladı. Pek çok büyük program NASA tarafından yürütüldü. Bu projelerin bazılarının burada bahsedilmesi NASA‟nın sadece ismi olan bir kuruluş olarak kalmayıp yapılan hamlenin enerjiye dönüşümüş olmasının bir göstergesi ve iyi bir örneğidir.
1. Mercury: 1961-1963 arasında, bir insanın uzayda hayatta kalıp kalamayacağını araştırmak için adındaki tek astronotlu programlar,
2. 1965-1966 arasında, iki uzay aracının buluşması ve kenetlenmesi ve EVA (Araç Dışı Aktiviteleri, Extra Vehicular Activity) ile ilgili olarak iki astronotlu Gemini projesi,
3. Apollo:1968-1972 arasında Ay araştırmaları
4. Gezegenlerin araştırılması için yapılan robotik görevler; Ay için Ranger, Surveyor, Lunar Orbiter. Mars için Mariner 2, Viking 1 ve 2. Daha dış gezegenler için Pioneer 10 ve 11 ile Voyager 1 ve 2 projeleri,
5. Hava taşımacılığında güvenlik, güvenilirlik, verim ve hız için yapılan havacılık araştırmaları; X-15 hipersonik uçuşu, itki teknolojileri ve yapıları, aerodinamik yatırımlar, aviyonik
6. Landsat:Bilgi toplamak için uzaktan algılama uyduları
7. Echo 1, TIROS, Telstra:Haberleşme ve hava durumu izleme için uygulama uyduları
8. SkyLab: Astronotlar için yörünge uygulamaları
9. Space Shuttle: Dünya yörüngesine gidip gelmeyi sağlamak için, tekrar kullanılabilir uzay aracı
Projeleri örnekler arasında sayılabilir. Ama yarışta önde olunacağını kanıtlayacak asli proje,25 Mayıs 1961’de Başkan Kennedy’nin, “İnanıyorum ki ulusumuz, bu on yıl bitmeden, bir insanı Ay‟a göndermek ve oradan dünyaya güvenle geri getirmek amacının gerçekleştirilmesine kendisini adamalıdır.” sözü ile açıkça hedef belittiği gibi Ay‟a yolculuk için geliştirilen Apollo projesi oldu.
Apollo projesinin gerçekleştirilmesi için NASA 11 yıl çalıştı. Proje boyunca 25.4 Milyar $ harcandı Ekim 1968‟de Apollo 7 başarıyla dünya yörüngesine girdi. 24-25 Aralık 1968‟de Apollo 8 başarıyla Ay yörüngesine oturtuldu. 20 Temmuz 1969‟da Apollo 11 başarıyla Ay yüzeyine indi. Üç astronot Ay Yürüyüşü gerçekleştirdi. Armstrong, meşhur; “Bir insan için küçük, insanlık için büyük bir adım.” sözünü bu görevde söyledi. Bu başarının ardından, Ay yüzeyine insansız olarak 5 başarılı iniş daha gerçekleştirildi. Nisan 1979‟da Ay görevi için hareket etmiş olan Apollo 13‟ün oksijen tankında patlama meydana geldi. Mürettebat‟ın başarıyla dünyaya dönmesi, NASA‟nın uzayda meydana gelebilecek öngörülmemiş problemleri çözme konusundaki yeteneklerini ispatladı.
1. 1975‟te, sıra dışı bir uzay projesi için iki düşman ülke ortak proje geliştirdi. ABD‟den fırlatılan Apollo ile Sovyetlerden fırlatılan Soyuz, uzayda buluştu ve başarıyla kenetlendi. ASTP‟ de (Apollo-Soyuz Test Projesi, Apollo Soyuz Test Project) iki ülke mürettebatı 2 gün ortak çalışmalar yürüttüler.
2. 1981‟de Uzay Mekiği (Space Shuttle) projesi başladı. 12 Nisan 1981‟de STS-1 mekiği, dikey olarak uzaya çıkılabileceğini ve bir uçak gibi dünya yüzeyine iniş yapılabileceğini gösterdi. 18 Haziran 1983‟te STS-7 ile uçan Sally K. Ride, uzaya giden ilk kadın oldu.
3. 28 Ocak 1986‟da Challenger Faciası meydana geldi. Challenger mekiği, kalkışından 73 saniye sonra infilak ederek 7 mürettebatın ölümüne sebep oldu. İki sene boyunca uzay mekiklerinin sıvı yakıt tankları yeniden tasarlandı. 1988‟de tekrar başarılı mekik uçuşlarına başlandı. 2003‟te Columbia mekiği dünya atmosferine girerken parçalandı ve 7 mürettebat öldü. 2005‟te STS-114 ile tekrar mekik uçuşlarına başlandı. Halen üç adet mekik aracı vardır; Atlantis, Discovery ve Endeavour.
4. 1990‟da Hubble Uzay Teleskopu fırlatıldı, ancak teleskopta arıza olduğu tespit edildi. 1993‟te ardı ardına gerçekleştirilen uzay yürüyüşleri ile Hubble‟daki arıza giderildi.
5. 1993‟te Rusya ve ABD liderliğinde birçok ortakla uzayda ortak bir istasyon kurulmasına karar verildi. Böylece ISS (Uluslararası Uzay İstasyonu, International Space Station) projesi başladı.
6. 21 Ağustos 1993‟te, Mars‟ı incelemek üzere gönderilen Mars Observer kayboldu. 1997‟de Mars Pathfinder, Mars yüzeyine iniş yaptı ve yüzeyde dolaşarak dünyaya resim göndermeye başladı. Yine Mars‟ı incelemek için 2004‟te Spirit ve Opportunity başarıyla Mars yüzeyine indi.
7. 2004‟te Ay ve Mars yüzeylerinde araştırmalar yapılmasını ve bu araştırmalar için gerekli robotların geliştirilmesini öngören VSE (Uzayın Keşfi Vizyonu, Vision for Space Exploration) projeleri duyuruldu.
8. 2009‟da Ay‟da su bulunup bulunmadığını araştırmak için LCROSS uydusu iki parçaya ayrılarak ay yüzeyine düşürüldü. Çarpışma esnasında yükselen toz bulutu incelenerek Ay‟da su bulundu. Tarih arşivi sizler için ABD’nin Uzay Politikaları’nı en ince detaylarına kadar araştırıyor…
AFSPC
ABD uzay çalışmalarının önemli bir askeri boyutu vardır. Askeri uzay çalışmaları, Savunma Bakanlığı‟na (DoD, Department of Defence) bağlı olan AFSPC (Hava Kuvvetleri Uzay Komutanlığı, Air Force Space Command) tarafından yürütülmektedir. AFSPC ve faaliyetleri, ABD tarafından en üst düzey gizlilik seviyesinde değerlendirilmektedir. Komutanlık yapısı, faaliyetleri ve kabiliyetleri hakkında kısıtlı miktarda bilgi, üzerinden uzun bir süre geçtikten sonra duyurulmaktadır. AFSPC, 47.000 civarında personel ile dünya çapında görev icra etmektedir. AFSPC‟ nin misyonu, ihtiyaç duyulduğunda, tüm uzay ve siber-uzay kabiliyetlerinin pekiştirilerek topyekûn olarak sunulmasıdır. Amaçları ise şöyle sıralandırılmaktadır;
1. Uzay ve siber-uzay için çok yetenekli ve yenilikçi profesyonel gruplar oluşturmak.
2. Müşterek kuvvetler ve tüm yan unsurları için uzay ve siber destek sağlamak.
3. Operasyonel avantajı korumak için esnek ve entegre sistemler oluşturmak.
Tarihsel ve kurumsal gelişimini burada ayrıntılı bahsetme gereği duymadığım AFSPC, ABD‟nin uzay politikalarında, askeri temellerin çok önemli olduğu, açıklanmayan politikaların icra edilen sonuçları açıkça ortaya koymaktadır ve görülmektedir ki uzay ABD için askeri bir önceliktir. Kurumsal olarak temelleri 1982‟de atılan AFSPC, Soğuk Savaş boyunca, füze uyarı ve uzay izleme-kontrol-komuta amacıyla pek çok uzay operasyonu icra etmiştir.1991‟deki Çöl Fırtınası Harekâtı ile muharip güçlere uzay desteğinin sağlanmasına önem verilmiştir.
Yine başka bir örnekte, 11 Eylül 2001 terörist saldırılarının ardından, Irak ve Afganistan‟a başlatılan askeri harekâtta AFSPC, USCENTCOM (United States Central Command) komutanlığına kapsamlı uzay desteği sağlamıştır. 2005‟te, Hava Kuvvetleri tarafından Siber Uzay, görev alanına dâhil edilmiştir. Bu kapsamda, AFSPC tarafından siber uzay operasyonları gerçekleştirilmiştir.
AFSPC‟ nin Kabiliyetleri dokümanında, ayrıca aşağıdaki sorumluluklar sıralanmaktadır:
1. ABD‟nin askeri tüm uzay ihtiyaçları için gereken uydu, uydu fırlatma sistemleri, radar sistemleri ve diğer teknolojileri geliştirmek ve üretmek,
2. Uzayda faaliyet gösteren dost ve düşman tüm askeri ve sivil unsurların, uzay ve yer faaliyetlerini izlemek,
3. Uzay alanında, ulusal güvenliğe tehdit olabilecek tüm unsurları tespit etmek ve müdahale etmek,
4. Öneminden dolayı uzay teknolojileri altında incelenmesine karar verilmiş siber uzay faaliyetlerini (ABD‟nin sivil ve özellikle askeri bilgisayar ve haberleşme ağları ve bunların güvenliği ile düşman unsurların bilgisayar ve haberleşme ağlarının izlenmesi ve gerektiğinde müdahale) yürütmek. Siber uzay faaliyetleri için 24. Hava Gücü dâhilinde 5400 kişi ve Milli Hava Muhafızları (Air National Guard) dâhilinde 10.000 kişi 24 saat esasına göre çalışmaktadır,
5. DSP (Savunma Destek Programı, Defense Support Program) ile, yer radarları kullanılarak, sürpriz füze saldırıları ihtimaline karşı tüm dünyada icra edilen tüm balistik füze faaliyetlerini gerçek zamanlı olarak takip etmek.
6. Askeri ve sivil olarak uzay hâkimiyetinin ABD‟de kalmasını temin etmek.
ABD Uzay Politikaları
ABD‟nin uzay politikası ile ilgili sayılabilecek ilk doküman, 1958‟de Eisenhower döneminde kabul edilen Ulusal Havacılık ve Uzay Kanunudur. Kanun metni, ABD‟nin uzay politikasının temellerine dair önemli bilgiler içerir. Uzay politikalarındaki değişiklikler, Kennedy tarafından 1961‟de yayınlanan bildiriyle ve Nixon tarafından 1970‟de yayınlanan bildiriyle yapılmıştır.
11 Mayıs 1978‟de Carter döneminde ilk resmi uzay politikası (National Space Policy) yayınlanmıştır. Reagan döneminde iki kere, 1982 ve 1988‟de Ulusal Uzay Politikası yayınlanmıştır. 1989‟da George H.W. Bush, 1996‟da Bill Clinton, 2006‟da George W. Bush tarafından yayınlanan Ulusal Uzay Politikaları ile ABD‟nin uzay politikalarında çeşitli değişiklikler yapılmıştır. 15 Nisan 2010‟da Kennedy Uzay Üssü‟nde yaptığı konuşma, Obama‟ nın uzay politikasının nasıl şekilleneceğine dair önemli ipuçları vermektedir ve nihayet Barack H. Obama 28 Haziran 2010‟da uzay politikasını yayınlanmıştır. ABD‟nin uzay politikası seyrini anlamak için Obama‟nın uzay vizyonuna bakmak gerekir.
ABD Başkanı Obama’nın Uzay Stratejisi
Obama 15 nisan 2010‟da Florida‟da Kennedy Uzay Üssü‟nde yaptığı konuşmada uzay politikaları ile ilgili fikirlerinin çerçevelerini açıkladı. Ay‟a Üs kurulması ve Ay‟a insan göndermek gibi daha önce başarılmış veya başarılmasıyla katkı elde edinilemeyeceği düşünülen projeler rafa kaldırıldı. Bunun yanında Mars ile ilgili keşiflerde robot unsurlara ağırlık verilmesinin yanında 2030 yılına kadar Mars‟a insan göndermek hedef alındı. Uzay keşfi için Hubble yerine daha gelişmiş sistemler ve uzayda daha uzağa gidilmesi amacıyla Ağır Yük Füzesi geliştirilmesini hedef gösterdi [3]. Kennedy Uzay Üssü‟nde yapılan konuşma Obama‟nın uzay politikası hakkında ipuçları verse de merakla beklenen Obama‟nın Uzay Politikaları (National Space Policy) nihayet 28 Haziran 2010‟da yayınlandı. Belge her ABD başkanının ve ABD ulusal ve uluslararası uzay hedeflerinin temelini oluşturduğu için önem arz etmektedir. Obama‟nın uzay politikaları 4 başlıkta belirtilmektedir;
1. Prensipler
2. Amaçlar
3. Kuruluşlararası Prensipler
4. Kurumsal Prensipler
Prensipler,
Bu bölümde ABD uzay politikalrının prensipleri ele alınmıştır.
• Güvensizlik ortamını önlemek için uzayda sorumlu davranmak ve uzay faaliyetleri konusunda şeffaflık ve kamu bilincinin arttırılması,
• Güçlü ve rekabetçi ticari uzay alanında uzayda sürekli ilerleme, ABD liderliği için yeni pazarların hedeflenmesi,
• Bütün milletlerin, uluslararası hukuka uygun olarak, barışçı amaçlarla ve tüm insanlığın yararına alanı keşfetmek ve kullanmak hakkına sahip olması,
• Gökcisimleri üzerinde egemenlik iddialarına karşın, uzay sistemleri ile egemenlik maksatlı girişimin, bir milletin hakkının ihlali olarak kabul edileceği,
• Düşmanca girişim ve saldırıların caydırılması, kendi uzay sistemlerinin savunulması ve müttefik uzay sistemlerinin savunmasına katkı sağlanması ve caydırıcılık başarısız olursa, gerektiğinde silahlı güce başvurulması, konularını presip olarak kabul eder.
Amaçlar,
• Uydu tabanlı hizmetler ; uzaya fırlatma, karasal uygulamalar ve artan uydu üretimi için küresel piyasalara katılma ve rekabetçi yerli sanayinin gelişimi,
• Karşılıklı, yararlı uzay faaliyetleri konusunda uluslararası işbirliğinin genişletilmesi,
• Uzayda istikrarın güçlendirilmesi ; sistemleri ve yörüngesel enkazı hafifletmek için güçlendirme önlemlerinin ulusal ve uluslararası olarak alınması,
• Ticari, sivil, bilimsel ve ulusal güvenlik uzay araçlarının çevresel, elektronik, mekanik, ya da düşman nedenlerinden ; parçalanması, bozulması ve yıkıma karşı destekleyici altyapı olarak etkin misyonlar için gerekli fonksiyonların geliştirilmesi ve esnekliğinin arttırması,
• Yenilikçi teknolojiler ve sanayilerin geliştirilmesi için insan ve robot girişimlerde, uluslararası ortaklıkların güçlendirilmesi. Ulusumuzun ve insanlığın uzay anlayışının arttırılması, bilimsel keşiflerin geliştirilmesi, güneş sistemi ve ötesindeki evrenlerin keşfedilmesi,
• Uzay tabanlı tarım ve bilim için gerekli olan güneş gözlem yeteneklerinin geliştirilmesi, doğal kaynakların yönetimi, yeryüzü ve yakın uzayın izlenmesi ve küresel iklim değişikliğinin tahmini ve afet önleme ve arama kurtarma faaliyetlerine destek verilmesi,
Kuruluşlararası Prensipler,
Temel faaliyetler ve Yetenekler konusunda,
• Uzay tabanlı bilim, teknoloji ve endüstride ABD‟nin liderliğinin güçlendirilmesi,
• Uzay için sigortalı erişim kabiliyetlerinin geliştirilmesi,
• Uzay tabanlı konumlandırma, yönbulma ve zamanlama (GPS) sistemlerinin korunması ve geliştirilmesi ve tüm dünyada barışçıl ücretsiz erişime sunulması,
• Ticari, sivil ve milli güvenlik alanlarında yeteneklerin geliştirilmesi için yeniliği teşvik edici ve ilerleyen bilim, araştırma ve keşif faaliyetlerinin sürdürülmesi. Bunun için kurumların, sanayi ve akademi ile işbirliği içinde standartlarının oluşturulması. Mevcut uzay işgücü için fırsat yaratmaya çalışan tedbirlerin uygulanması, mühendis ve bilimsel personel, deneyimli ve yetenekli uzay uzmanlarının elinde tutulmasını hedeflemektedir.
Uluslararası İşbirliği konusunda,
• Uzay ile ilgili forumlarda ve faaliyetlerde ABD‟nin liderliği,
• Güvenlik geliştirme, istikrar ve uzayda sorumlu davranış konularında liderlik,
ABD ticari uzay yetenekleri ve hizmetleri için yeni pazar olanaklarının kolaylaştırılması,
• Uluslararası ortaklıklara katılan ülkeler arasında maliyet ve risk paylaşımını teşvik,
• Müttefikleri ve uzay ortakların mevcut ve planlanan uzay yetenekleri yararlanarak ABD yeteneklerini güçlendirilmesi,
• Potansiyel Uluslararası İşbirliği Alanları Belirlenmesi; İnsanlı uzay uçuş faaliyetleri de dahil olmak üzere, uzay keşfi, uzay bilimleri için uluslararası işbirliği için potansiyel alanları belirleyecektir. Ancak bunlarla sınırlı kalınmayacaktır. Uzay bilim ve araştırma desteği alan nükleer güç, uzay taşımacılığı, enkaz izleme ve farkındalık için yer gözetleme, füze uyarı sistemleri, yer bilimleri ve gözlem, çevresel izleme, uydu iletişimi, GNSS, mekansal bilgi ürünleri ve hizmetleri, afet zararlarının azaltılması, arama ve kurtarma, denizcilik alanı bilincini için uzayın kullanımı ve insan faaliyetleri ve kullanımı için uzay ortamında uzun süreli koruma alanlarında işbirliğine gidilmesi,
• Şeffaflık ve güven arttırıcı önlemler geliştirilmesi; silahların kontrolü için öneriler ve kavramlar düşünülerek , Amerika Birleşik Devletleri ve müttefiklerinin
ulusal güvenliğinin arttırılması hedeflenmektedir.
Uzay Ortamı ve Uzay Sorumlu Kullanım korunması konusunda,
• Uzay enkazını en aza indirmek ve tüm kullanıcıların, sorumlu huzurlu ve güvenli kullanım için uzay ortamının korunması,
• Uzaydaki nesne veritabanlarını geliştirmek, ortak uluslararası veri standartlarını ve veri bütünlüğünü takip ve uzay nesneleri hareketleri tahminleri dahil olmak üzere
ticari ve uluslararası kuruluşlar ile orbital izleme ağı oluşturup geliştirmek.
Etkili İhracat Politikaları konusunda,
• Amerika Birleşik Devletleri yetkisiz kurumlara ileri uzay teknolojisi akışını durdurmak için çalışmak ve hassas veya gelişmiş uzay aracı ile ilgili ihracat için bir hükümetler arası anlaşma veya diğer kabul edilebilir bir düzenleme gerekliliğini öne sürerek teknoloji transferini kontrol altına almaktadır.
Uzayda Nükleer Enerji konusunda,
• Amerika Birleşik Devletleri‟nin uzay sistemlerini geliştirilmesi ve bu sistemlerin güvenli bir şekilde etkinleştirilmesi veya önemli ölçüde uzay araştırmaları veya operasyonel yeteneklerinin geliştirmesi için uzayda nükleer güç sistemlerini kullanmak zorunda olduğu belirtilmektedir.
Kurumsal prensipler,
Bu bölümde tüm birimlerin sorumlulukları ayrı ayrı ve genel hatlarıyla belirlenmiştir. Savunma ve Ulusal İstihbarat Sekreterliğinin görevleri;
• ABD ulusal güvenliğini destek; barış, kriz ve çatışma zamanlarında savunma ve istihbarat operasyonları sağlamak için uzay sistemleri ve destekleyen bilgi sistemleri ve ağlarını işletmek,
• Uzay yetenekleri, maliyet-etkin beka kabiliyeti sağlamak,
• Teknoloji geliştirilmesini teşvik için endüstriyel kapasitenin geliştirilmesi ve en önemli ulusal güvenlik çıkarlarını destekleyerek ABD liderliği korumak,
• Kritik ulusal güvenlik alanlarında etkin görevlerin temini için gerekli planlar, prosedürler, teknikleri ve yetenekleri geliştirmek ve uygulamak. Uzay varlıklarının hızla restore edilmesi ve müttefik, ticari uzay-dışı yeteneklerden yararlanılması,
• Uzay gözetleme, istihbarat, doğru ve zamanında SSA (Space Situational Awareness) geliştirmek için bilgileri korumak ve bütünleştirmek. SSA (Space Situational Awareness) bilgilerini ulusal güvenlik, sivil uzay ajansları, özellikle insanlı uzay uçuşu faaliyetleri, ticari ve yabancı uzay operasyonlarının desteklenmesi için kullanılması,
• Tehdit ortamındaki değişiklik durumlarında ileri teknolojiler ile yanıt ve yeteneklerinin geliştirilmesi ve uygulamasıdır.
Savunma Bakanlığının görevleri,
• SSA yeteneklerinin geliştirilmesi, satın alınması, işletilmesi, bakımı ve modernizasyonu için, Ulusal İstihbarat Direktörü desteği ile sorumluluk,
• Yeteneklerin, planların ve seçeneklerin, ABD veya müttefik uzay sistemlerine karşı caydırma,savunma ve gerekirse saldırı için geliştirilmesi,
• Destek, güç geliştirme, kontrol, ve kuvvet uygulama görevleri yürütmek için yetenekleri korumaktır.
Ulusal İstihbaratın görevleri,
• Temel istihbarat toplama ve tek ve tüm kaynak istihbarat analizinin
geliştirilmesi,
• İstihbarat öncelikleri ve verilen görevleri desteklemek için uzay yeteneklerinin geliştirilmesi,
• Sağlam, zamanında ve etkin bilgi toplanması, işlenmesi ve analiz edilmesi. Yabancı uzay ve destekleyici bilgi sistemi faaliyetleri hakkında bilgi edinilmesi,
• Yabancı Uzayla ilgili faaliyetlerin anlaşılması için geleneksel ve geleneksel olmayan kaynaklardan gelen bilgileri kullanmak ve paylaşmak için yenilikçi analitik araçlar ve teknikler geliştirmek ve zenginleştirmek,
• ABD uzay misyonlarına, caydırıcılık ve savunma sağlama amacıyla mevcut ve gelecekteki tehditlerin karakterize edilmesi ve etkin korunması,
• Milli savunma ve iç güvenlik planlamasına destek ve önemli bir istihbarat
misyon olarak operasyonel gereksinimlerin karşılanmasıdır.
Prensip ve amaçlardan da anlaşılacağı gibi Obama ABD‟nin uzay konusundaki liderliğinin sürdürülmesini önemsemekle beraber, uluslararası ortaklıklara açık olduğu anlaşılmaktadır. Uzayda nükleer gücün önemini ve devamlılığını savunan politikasında gerektiğinde kensinine ve müttefiklerine karşı saldırılarda güç kullanmaktan kaçınmayacağını belirtmektedir.
Yararlanılan Kaynak
Mustafa Kubilay Kartal, Türkiye İçin Uzak Politikaları Ve Stratejik Ortaklık Analizi
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Mustafa Kubilay Kartal’a aittir.
*Bizimle iletişim kurmak için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Zihin Kontrol Olgusu Ve Kontrol Yöntemleri

Zihin Kontrolü
İnsanların toplu olarak hayatlarını sürdürmeye başladıkları zamandan günümüze kadar bireysel ve kitlesel anlamda insanların hafızalarının, düşüncelerinin kontrol edilmesi konusuna yoğun ilgi gösterildiği söylenebilir. Geçmişten günümüzde toplumlarda destekçi sahibi olmak isteyen gruplar olmuştur. Destekçi potansiyelini oluşturan bireylerin tutum ve davranışları, bu grupların savundukları fikirler ne olursa olsun genellikle benzerlik göstermiştir. Bu grupların bazıları zihin kontrol yöntemi ile çalıştıklarından bünyelerine kattıkları kişiyi maddi ve manevi tüm yönleriyle ele geçirip yaptıkları işlerde bağımlı hale getirmişlerdir. Dünyada faaliyet gösteren çok sayıda grubun varlığı düşünüldüğünde zihin kontrol faaliyetlerine ilişkin farkındalığın önemi daha rahat anlaşılabilmektedir.
Zihin Kontrolü Yöntemleri (Zihin Okuma)
Zihin kontrolü farklı yöntemlerle gerçekleştirilmektedir. Bunlar;
* Seksüellik: Bireylerde zevk duygusundan yararlanarak onları istismar
etmeye dayalı bir tekniktir.
* Parapsikoloji: Parapsikoloji duyular dışı idrak ve zihin faaliyeti becerisini içerir. Duyular dışı idrak kabiliyeti, “vücudun sahip olduğu duyu organlarının yardımı olmadan ve mantıkla ilgili arabulucuların himayesi altına girmeden sonuç tanıtma” demektir. Bu olgu gelecekte gerçekleşecek bir olaya bağımlıdır; bu nedenle tam anlamıyla önsezgi gerçeğine sahiptir. Bireyde bilinen bir gerçek olan zihin faaliyeti kabiliyeti, bireyin fiziki yapısından destek almadan cisimleri, hadiseleri ve etrafındaki insanları etki altına alma gerçeğidir. Duyular dışı idrak ile arasındaki en önemli fark ise zihin eylemi olaylarının fazla görülmemesidir.
* Kimyasal Madde Kullanımı: Kişi üzerinde akla gelebilecek her türlü telkini uygulamak, zihnini kontrol etmek, fikirlerinde değişiklik yapmak, çevreye bakış açısını yeniden biçimlendirmenin farklı bilinç hallerinde kısmen de olsa mümkün olduğu ileri sürülmektedir. Bu tür bilinç halleri insanların sahip olduğu değerler, belli bir plan dahilindeki kavramlar, peşin hükümler önemini
kaybedebilir, kendisinden vazgeçilebilir, bıraktığı boşluk başka şeylerle doldurulabilir. Çeşitli kimyasallar kişilerdeki algıları değiştirebilir. Örneğin vücuda verilen LSD kişinin ruhsal yapısında anormal değişikliklere yol açmaktadır. Gerçek olmayan görüntüler görür, çok hareketli ve pozitiftir, dinç görünür, değişik tavırlar sergiler. Bireyin aldığı kimyasallar vücuda zevk veren beyindeki “dopamin” maddesini tetiklemektedir. Eğer kişi LSD’ye maruz kalırsa telkinler aracılığıyla ses getirecek çok sayıda saldırı düzenleyebilmektedir.
Bir diğer madde ecstasydir. Yarattığı uyarılmanın etkisiyle görülmemiş bir konsantrasyonun açığa çıktığı kişiyi zinde ve dinamik hale getirdiği savlanmaktadır.. Bu tür uyuşturucular insanda, engelleri kolayca aşma ve korkusuzluk düşüncesini tetikler. Birey mevcut durumunu korumak için uyuşturucuya bağımlı hale gelir. Tabi bu kişide bastırılmış bir öç alma ve kin gütme duygusu mevcutsa bunlar kendini gösterir ve hiç tereddütsüz amacı doğrultusunda hareket eder.
Hipnoz: Zihin kontrolü çalışmalarında üzerinde hassasiyetle durulan yöntemlerin bir diğeri de hipnozdur. Hipnoz, bir insanın aşılama ya da doğal olmayan davranışlarla oluşturulan ruh halidir. Diğer bir ifadeyle kişiyi tahrik ederek oluşturulan doğal olmayan bir bilinçsizlik halidir. Bireye hipnotizma uygulandığında beden ve zihin aynı anda uyku moduna geçer. Ancak hipnoza maruz kalan kişi ile uygulayan arasında ise iletişimi sağlayacak bir bağ kurulur. Bu sayede kişi istenilen şekilde kontrol edilebileceği gibi davranışları ve fikirlerinde de düzenleme yapılabilir. Düzene karşı çıkan insanların hipnozla kontrol altına alınmasının yanında, düzenin en büyük destekçisi olanlar da düzenle paralel hareket edecek şekilde köleleştirmek için hipnozdan yararlanılmaktadır. İstekli yapılan hipnoz ve telkinlerle bilinç altına müdahale edilen korumasız kişi, düzen için çalışan bir köleye dönüşebilmektedir.
Hipnozlu ruh hali olarak kabul edilen aşamaya herkes ulaşamaz;
* 5-6 yaş altı çocuklar ile 65-70 yaş üstü yaşlıların hipnoz altına
alınmaları güçtür.
* Sinir hastası olanlar,
* Akli dengesi yerinde olmayanlar,
* İşitme sorunu yaşayanların yanında iletişim kurmakta güçlük çekenler ve karşı koyanlarda hipnoz yapılamaz.

Diğer taraftan yaşı küçük olanlar ve kadınlar erkeklere kıyasla daha rahat etki altına alınabilirler. Hipnoz uygulanan kişide telkin rahatlıkla uygulanabilir ve anlamsız davranışlarda bulunması istenebilir. Böyle bir vaziyette zihnin kontrolü fazla mümkün değildir. Bu yöntemle kişilerin istekleri dışında yönlendirilebilecekleri de doğruyu yansıtmamaktadır. Hipnoza maruz kalan kişiye, parçası olduğu vaziyet o kadar inandırıcı anlatılır ki, kişi en küçük bir harekette aldığı görevi tam zamanında ve sorgu sualsiz yerine getirebilir. Bu durumun oluşmasında kişinin hipnoza olan eğilimi de büyük rol oynamaktadır. Hangi yolla farklı bilinç hallerinde insanlar iknaya hazır hale gelirler, hayaller görürler ve gerçek dünyada bir görevlerinin olduğuna ikna edilebilirlerse, kontrol dışındayken gerçekleştiremeyecekleri pek çok konu bu durumdayken kendilerine tatbik ettirilebilir.
İnsanların Bilgiyi Hızlı Ve Habersiz Alması: İnsanın sahip olduğu bilinç üstü zihin aktarılan açıklamaları toplar, analiz eder ve sonuca ulaşır. Bunun yanı sıra duyu organlarımızca algılanan tüm konuları beynimizin farkında olan kısmı tarafından detaylı bir inceleme yapana kadar, beynimizin bilinç üstü kısmı bu verileri daha önceden toplamış ve sonuca ulaşmıştır. Zaten insana yardımcı olan, yön veren bilinç üstü zihnimizdir, yani sezgilerimizdir.
Kendi Sezgilerimizin Kontrol Edilmesi: Hayatımızdaki birçok işi bilmeden yaparız. Nefes almak için hiçbir zaman kendi kendimize komut vermeyiz. Bu durum kendi kendine gelişir. Ancak hayati öneme sahip kalbimizin atışı, vücudun sıcaklığı gibi kendi kendine gerçekleşen anatomik işlevlerin beyin tarafından yönlendirildiğini biliyoruz. Otomatik sinir sistemimizi etkileme yeteneğimize “biyofeedback” denir. İnsanlar kendi sinir ağlarını ve zihinlerini kontrol edebilirler. Çünkü fikir üretmek bu ağın bir parçasıdır. Bu sayede beynimizi kendi başımıza benimseterek düzenleyebiliriz. Algısal davranış kontrolünde beynimiz hareketlerimiz üzerinde hakimiyet kurar. Hareketlerimiz de beynimizin verdiği komutların ispatlanmış şeklidir.
Başka İnsanların Sezgilerinin Kontrol Edilmesi: İnsanların zihnine ve bu zihnin bilinç üstü kısmına müdahalede bulunacak en iyi seçenek dildir. Dil sayesinde zihnimizin yaşadığı tüm tecrübeler etkilenir. Kelimeler beynimizi harekete geçirir. Şu anda içinde su olan bir bardak hayal edilmesi istense, aklımızda hemen bir bardak resmi belirir. Kullandığımız kelimelerle nasıl kendi beynimizi kontrol altına alabiliyorsak, diğer insanların da beyinlerini kontrol edebiliriz. Aslında kendimiz dışındaki insanların zihinlerine müdahale edebilecek yapıya sahibiz. NLP’nin en önemli özelliği bu yapıyı bulmayı, öğrenmeyi ve yenilemeyi amaçlayan bir bilim olmasıdır.
Beyinsel Faaliyetlerin Hareketlerle Etkilenmesi: Beynin gerçekleştirdiği faaliyetler her zaman kişinin hareketlerinden önce kendini gösterir. Hatta kasıtlı olarak verilen hükümlerden de önce kendini gösterir. İcat edilen yalan makinesi beynin gerçekleştirdiği faaliyetlerin beden yardımıyla dışa vurumunu hafızasına alır. Vücudu elektrotlarla kaplı kişi sorulan sorulara farklı cevap versede beden dili çoktan cevabı söylemiştir bile. İnsanların yaşamlarını sürdürürken de herhangi bir şeyi almayı kararlaştırması, isteyerek verdiği kararı açıklamasından önce gerçekleşir. Bu nedenle insanlar kendiliğinden, fevri verdikleri hükümlerden dolayı sıra dışı sebepler üretir ve verdikleri kararların güvenilirliğini müdafaa ederler. Asıl sebepler çoğunlukla beynin bilgisi dışındadır. Bu yüzden kişinin bedensel faaliyetleri kontrol edildiğinde, hareketleride kontrol edilir. İnsanlar yaşamları boyunca kendi istekleri dahilinde bazı kararlar alır ve bunları yerine getirir. Ancak çoğu zaman araya bilinçüstü ve bilinçaltı seyirler girer ve insanlar hazırladıkları plandan farklı hareketler gerçekleştirir. Bu hareketin sebebi öğrenmek istendiğinde, ortaya çıkan bahaneler oldukça ilginçtir.
NLP yöntemleri sayesinde kişi kendisine ait fikirleri kontrol edebildiği gibi diğer insanların fikirlerini de kontrol edebilir ve tutumlarında farklılığa sebep olur. Göze çarpmadan ve aktif olarak. Bu yöntemlerden kuralına uygun ve ustaca bir incelikle yararlandığımızda daha sağlıklı ve verimli bir diyalog sağlayabilir ve karşılıklı olarak verimli ve tatmin edici sonuca ulaşılabilir.
* Elektromanyetik Kontrol: Elektromanyetik titreşim yoluyla yeryüzünün herhangi bir noktasından yollanacak çekim gücüne sahip titreşimler sayesinde insanların fikirleri kontrol edilebilmektedir. Böylece topluluklar benzer fikirler doğrultusunda yönlendirilmektedirler.
* Mikroçipler: Yıllarca felçli olarak geçirilen hayata birden bire takılan bir çiple yürüyebilme mucizesine sebep oluyorsa, sapasağlam bir şekilde normal bir hayat süren sıradan insanları bilgileri dışında takılan çip yardımı ile kolaylıkla uzaktan kontrol mekanizmasıyla yürümesi engellenebilir.
Vücuda yerleştirilecek çipler sayesinde ilerde ortaya çıkması muhtemel bir rahatsızlığın erken teşhisini kolaylıkla yapabileceği gibi duyu organlarının fonksiyonlarında da kontrolü ele geçirmesi mümkün hale gelecektir.
*Psiko-Motor İlaçlar: Amerikalı bilim adamı Dr.Goodwin’in yaptığı çalışmalar neticesinde insan zihninin kontrol altına alınmasında hormonlardan nasıl yararlanılacağına dair metotlar geliştirmiş, insan zihninin normal bir yaşam süreci içerisinde fikir üretme, doğru ve istikrarlı hareket etme becerisini, fiziksel yapının otomatik olarak zaman zaman engellediğini ortaya çıkarmış ve benzer sonuca haricen yapılan müdahaleyle de ulaşılmıştır. Aynı özelliklere sahip psiko-motor gazlar düşmanın başlatacağı bir sıcak temas sırasında şehirlerin su ihtiyacını karşılamakta olan barajlara karıştırılırsa, insanların kontrol altına alamadığı hareketler düşmanın işini kolaylaştırabilir.
*Eğitim: Zihin kontrolünde bilgi en önemli araçlardan birisi olarak ön plana çıkmıştır. Bu anlamda ülkelerin eğitim sistemleri veya eğitim faaliyetlerini yürüten kurumlar, zihin kontrolü faaliyetlerinin yürütülmesinde önemli rol oynamaktadır. Eğitim; Birey(insan)’in davranışında kendi yaşantısı yoluyla ve kasıtlı olarak istendik değişme meydana getirme sürecidir. Davranış ise birey (insan)’in bilgi, beceri ve tutumunu gözlenebilir, ölçülebilir bir şekilde ifade etmesidir. Bu yazımızda tarih arşivi olarak sizler için Zihin Kontrol konusunu araştırıyoruz…
Öğrenme kavramına yönelik geliştirilen tanımlar bulunmakta ve bu tanımlar öğrenmenin farklı noktalarına değinmektedirler. Öğrenme, bireylerin yaşantısı sonucunda oluşan ve nispeten süreklilik gösteren davranış değişikliği olarak tanımlanmaktadır. Bu tanımda üç önemli noktaya dikkat çekilmektedir. Bunlardan birincisi öğrenmenin davranışlarda değişiklik yarattığıdır. Bu değişikliğin olumlu ya da olumsuz olabileceği belirtilmektedir. Öğelerden ikincisi ise öğrenmenin yaşantı sonucu oluşmasıdır. Buradaki önemli nokta, öğrenmenin doğuştan ya da genetik
olarak getirilen özelliklerden ayrıldığıdır. Üçüncü nokta ise bir olayın öğrenme olarak nitelendirilebilmesinin, davranış değişikliğinin nispeten sürekli olması ile mümkün olduğudur. Öğrenme ilkeleri; öğrenci nitelikleri, içerik özellikleri ve öğretim etkinlikleri boyutları çerçevesinde sunulmaktadır. Öğretim bu ilkeler çerçevesinde planlanırsa daha etkili olacaktır. Her bir boyutla ilgili öne çıkan özellikler aşağıdaki gibidir;
Öğrenci Nitelikleri İle İlgili Öğrenme İlkeleri;
1. Öğrencinin güdülenmişlik düzeyi, öğrenme birimine ilgisi, öğrenme birimine ihtiyaç duyması ve değer vermesi, öğrenmede bir amacının olması ve öğrenebileceğine öz güveni öğrenmesini etkiler.
2. Öğrencinin yaşı, gelişim düzeyi, genel sağlık durumu, genel yeteneği, içinde yaşadığı sosyo-kültürel koşullar öğrenmesi üzerinde etkili olur.
3. Öğrencinin yeni öğreneceği ders, ünite, konu ile ilgili sahip olduğu ön öğrenmeleri yeni öğrenmeleri kolaylaştırır ya da öğrenmeyi mümkün kılar.
İçerik Özellikleri İle İlgili Öğrenme İlkeleri;
1. Öğretimin içeriği öğrencinin beklentilerine, amaçlarına uygun ise öğrencinin etkin katılımı artar ve öğrenme düzeyi yükselir.
2. Anlamlı bir şekilde öğrenilen bilgi, anlamsız olarak öğrenilen bilgiden daha kolay geri getirilebilir, daha kalıcıdır ve genellenebilir özelliğe sahiptir.
3. Mantıksal olarak iyi organize edilmiş bilgi daha kolay öğrenilir ve hatırlanır.
4. Somut bilgi, öğrencinin daha kolay resmetmesini, imajlar oluşturmasını sağladığından daha kolay ve doğru olarak anlamlandırılır ve hatırlanabilir.
Öğretim Etkinlikleri İle İlgili Öğrenme İlkeleri:
1. Öğrenme, çoklu öğretim modellerinin ve araçlarının etkili bir biçimde, bir bütünlük içinde kullanılmasıyla gelişir.
2. Öğrenmede somut bilgilerden ve öğrencinin bildiklerinden hareket ederek yeni öğrenmelerle ilişkilerinin kurulması, öğrenme düzeyini artırır.
3. Öğrenme sırasında, öğrenci ne kadar çok duyu organını kullanırsa bilgiyi çok yönlü olarak kodlayabilir ve geri getirme düzeyi de o denli yüksek olur.
4. Öğretim sırasında öğrenmeyi etkileyen dışsal faktörler ve öğrenmenin içsel faktörleri, birbirleriyle en uyumlu olacak şekilde düzenlendiğinde, öğrenme en yüksek düzeye ulaşır.
5. Öğrencilerin gelişim düzeyleri düşük ve önkoşul öğrenmeleri yetersiz ise ya da aşamalı bir performans göstermeleri gerekiyorsa, ders genellikle konu alanı kontrolünde işlenir.
6. Öğrencilerin genel yetenek düzeyi yüksek, önkoşul öğrenmeleri yeterli ise ya da öğrenme birimi kesin bir aşamalılık göstermiyorsa, öğretimin genellikle öğrenci odaklı olması uygundur.
7. Öğretimi düzenlemede, bireysel farklılıklar dikkate alınmalıdır.
8. Öğretim sırasında yapılacak yönlendirici etkinlikler, dikkati ve seçici algıyı yönlendirmeli ve böylece amaçlı ve tesadüfi öğrenmeleri sağlamalıdır.
9. Duyuşsal özellikleri yönlendirici etkinlikler, öğrencilerin uyarılmasını sağlayarak dikkatinin konu üzerinde odaklaşmasını sağlar.
10. Konu temelli yönlendirici etkinlikler daha çok, amaç doğrultusundaki öğrenmeleri desteklemekle birlikte, tesadüfen oluşan ve amaçlı öğrenmelerin bütünleşmesini sağlayan bir çerçeve de çizer.
11. Öğrenmenin gerçekleşmesi için, öğretim sırasında öğrencinin davranışı bizzat yapması gerekir.
12. Öğretimden önce ya da dersin başında sorulan sorular öğrencinin, kendini amaca ulaştıracak konuda odaklaşmasını sağlarken, ders sırasında ve sonunda sorulan sorular, öğrencinin bilgiyi organize etmesine ve yeniden yapılandırmasına yardım eder.
13. Uyarıcı-Tepki-Pekiştirici bağlaşımı ne kadar sık tekrarlanırsa öğrenme o denli güçlü olur.
14. Davranış sonuçları tarafından şekillenir. Tatmin edici bir durumla izlenen davranışlar güçlenirken, sonucunda tatmin elde edilmeyen davranışlar zayıflar.
15. Dönüt, bireyin sahip olduğu bilgiyi korumasına, yeniden yapılandırmasına, kullandığı yürütücü biliş stratejisinin geçerliği konusunda bilgilenmesine yardım eder.
16. Dönüt, öğrenmenin başlangıç aşamasında, anında ve sürekli olarak verilmelidir.
17. Öğrenmenin niteliğinin artmasında transfer ve genellemeler önemlidir.
18. Zihin açıcı yöntemler kullanılmalıdır.
Zihin kontrol etkinliklerinden kimyasal maddeler tesirinde gerçekleşenler dışında kalanları öğrenme süreçleri olarak değerlendirilebilir. Bu kapsamda zihin kontrolü amacıyla eğitim yapıldığında bunu yapan kişilerin öğrenme becerilerini tanıyarak bu becerilere uygun eğitim sunmaları da önem kazanır. David Kolb öğrenme becerilerini dört başlıkta tanımlamıştır. Bunlar:
1. Somut Deneyimlerle İlgili Beceriler: Bu beceriler birkaç duyuyu kullanarak gözlem yapabilmeyi, izlenimler edinebilmeyi, deneyimlerini nesnel bir biçimde açıklayabilmeyi, yargılayabilmeyi ifade eder.
2. Yansıyan Gözlemlerle İlgili Beceriler: Bu beceriler, deneyimler ve gözlemlere değerlendirmeyi ve bunları yansıtmayı, deneyimlerle gözlemleri değişik bakış açılarıyla değerlendirebilmeyi ve gözlemleri çözümleyebilmeyi içerir.
3. Soyut Kavramsallaştırmayla İlgili Beceriler: Bu beceriler, gözlemlerle çözümlemelerin “kavramsallaştırılmasını” içerir. Bu becerilere sahip olan bir kişi, tüm verileri düzenleyip analiz edebilir; bunların sonucunda bir teori veya model oluşturabilir.
4. Aktif Denemeyle İlgili Beceriler: Bu beceriler, geliştirilen kuramlar veya modeller ışığında alınan kararların uygulanması veya gerçekleştirilmesi ile ilişkilidir.
Günümüzde zihin kontrol araçları ilaç ve hipnozdan, klasik şartlandırma, indoktrinizasyon, eşikaltı uyaranlar, açık-örtük görüntüler kullanma gibi geniş bir yelpazeye yayılıyor. Bu anlamda öğrenme kuramlarından “Pavlov’un Klasik Koşullanma Kuramı’nı ele almak da faydalı olacaktır.
Öğrenmenin doğası ve sonuçlarını açıklamaya çalışan bu kuramlar şu şekilde sınıflandırılabilir;
• Davranışçı Kuram
• Bilişsel Kuram
• Duyuşsal Kuram
• Nörofizyolojik Kuram
Davranışçı öğrenme kuramlarından olan “klasik koşullama”da Pavlov’un yaptığı deney şu şekildedir;
* Pavlov önce metronomla ses vermiş, köpek bu uyarıcıya sadece başını çevirmiş, kulaklarını dikmiştir.
* Sesi verdikten hemen sonra et tozu içeren bir eriyik vermiştir.
* Ses ile eti birkaç kez ard arda verdikten sonra sesi tek başına verdiği durumda da salya tepkisinin meydana geldiğini görmüştür.

Bu deneyden anlaşılmaktadır ki birbiriyle ilişkilendirilen uyarıcılar belli tepkilerin meydana gelmesi yönünde tepkisel olarak koşullandırılabilmektedir. Pavlov’un deneyinde zil sesi ve salya arasındaki ilişki klasik şartlanmanın uyaran- tepki ilişkisi şekilde açıklanmaktadır. Tepkisel koşullanmanın meydana gelebilmesi için ilk önce Pavlov’un deneyinde ortaya konulduğu gibi doğal uyarıcı tepki ilişkisinin (yiyeceksalya) bulunması gerekir. Daha sonra koşullu uyarıcının (zil sesi) koşulsuz uyarıcıdan (yemek) hemen önce verilmesi ve bu iki uyarıcının beklenen tepki yönünden (salya salgılama) birleştirilmesi gerekir. Son olarak da söz konusu olan koşulsuz tepkiyi yaratacak koşullu uyarıcı ve koşulsuz uyarıcı arasındaki bağın tekrarlanması gerekir.
Klasik koşullanmada dört temel kavram öğrenmenin gerçekleşmesi üzerinde de önemli bir etkiye sahiptir. Bu kavramlar; tekrar ve pekiştirme, genelleme, ayırt etme ve davranışın sönmesi olarak sıralanabilir.
“Öğrenme, uyaran tepki bağının kurulması olarak tanımlanabilir. Kurulan bağ, koşullanma işlemi belli sayı ve yoğunlukta tekrarlanarak pekiştirilmelidir. Yani pekiştirme, öğrenilen tepkinin organizmaya yerleşmesi ve aynı şekilde devam etmesi için yapılan işlemlerdir”.
Bu noktada bireyde istenilen yönde bir tepkinin yaratılabilmesi yönünde bir pekiştirmenin sağlanabilmesinde tekrarın önemi karşımıza çıkar. Öğrenmenin meydana gelmesi için davranışta kalıcı bir değişikliğin gözlenmesi gerekmektedir. Bu kalıcı değişikliğin meydana gelmesi ise, bir defada gerçekleşebilecek bir süreç değildir. Öğrenme çeşitli aralıklara yapılacak tekrarlarla oluşabilecek bir süreçtir. Genelleme, bir organizmanın koşullu uyarıcıya benzer diğer uyarıcılara da aynı tepkide bulunma eğilimiyken ayırt etme bunun tam tersine organizmanın koşullama sürecinde kullanılan koşullu uyarıcıyı diğerlerinden ayırt ederek tepkide bulunma eğilimidir. Koşullu uyarıcının artık tek başına koşullu tepkiyi oluşturamamasına sönme denir.
Klasik koşullandırma farklı alanlarda da kullanılabilmektedir. Alışveriş merkezlerinde yılbaşı gibi belli dönemlerde çalınan müzikler, satış yerlerinde yılbaşını hatırlatan süslemelerle yapılan düzenlemeler, tüketicilerin yeni yıl coşkusunu hissetmesi ve hediye alma eylemine özendirilmesini sağlamak içindir. Bu örnekteki koşulsuz uyaran yılbaşı müzikleri, hediye alma ise koşulsuz tepkidir. Aynı konuya Senemoğlu (2005) da vurgu yapmış, Pavlov’un klasik koşullama ilkelerinin eğitimden çok beyin yıkama durumlarında davranış değiştirmek ve reklamcılıkta ürün satışlarını arttırmakta kullanıldığını ifade etmiştir. Zihin kontrolünde eğitim, hem yetişkin hem de genç bireyler üzerinde yapıldığı için bu iki eğitim sürecinin kendine özgü özelliklerine uygun yapılmaktadır. Yetişkin öğrenciler;
* Eğitim etkinliklerine katılıp katılmama konusunda özgürdürler,
* Eğitime harcadıkları zaman değerlidir ve etkili biçimde geçirmek isterler.
* Kendi deneyimleri ile ilgili olmayan ve yakın gelecekte faydasını göreceklerine inanmadıkları eğitim etkinliklerine katılmak istemezler.
* Kendi değer ve inançları ile çatışan bilgi ve fikirleri kabul etmezler.
* İşleri veya sosyal yaşamları ile ilgili yeni bilgi ve yetenekleri edinip hemen kullanmayı severler.
* Öğretmenlerle ilişkileri yetişkinlik öncesi dönemde olduğundan farklıdır.
* Kendlerine saygı duyulmasını isteyebilirler, kendilerine öğrenci olarak yaklaşılmasından hoşlanmayabilirler.
* Birbirleri arasında rekabet yerine işbirliğine dayalı bir öğrenme sürecinin oluşturulmasını bilgi ve deneyimlerinin işe koşulmasını isterler.
Bunlara ek olarak Erçetin (2005) şunları ifade eder;
* Sağlıklı ve dinlenmiş olduklarında daha iyi öğrenirler
* Yaparak öğrenirler,
* Gerçekçi örneklerden etkilenirler,
* Biçimsel olmayan ortamlarda öğrenmeyi tercih ederler,
* Farklılıklardan keyif alırlar,
* Korku, kaygı vb. duyguları yaşadıkları eğitim ortamlarında bulunmak istemezler,
* Eğitimciyi kolaylaştırıcı olarak görmek isterler,
* Dönüt beklerler,
* Dikkatlerinin yoğunlaştığı süre oldukça kısadır.
* Kitlesel İletişim
İletişim kavramı politikadan, iktisadi yapıya, toplumsal yapıdan, insan ve dil bilimine kadar çok sayıda alanda uyumlu bir işbirliği içinde olmakla beraber iletişim; teori ve pratiğin, duygu ve düşüncenin sembollerle insan zihnine gönderilmesi olarak nitelendirilmektedir. İnsanların bulunduğu her faaliyet ortamında mutlaka bir iletişim vardır. İnsanların birbirleriyle olan ilişkilerinde iletişim, önceliği olan bir mecburiyettir. Toplumsal iletişime bakacak olursak, profesyonel kitlelerin, yazılı ve görsel araçlardan yararlanarak kapsamlı, kadın-erkek ayırmadan, ülkenin neresinde olursa olsun tüm izleyicilere sembolik anlamlarla yüklü bilgileri duyurma yöntemlerini içine alır. İletişimin etkili olabilmesi için ihtiyaç duyulan öğeler; iletinin dikkatleri üzerine çekebilmesi, seçilebilmesi, çözümlenebilmesi ve kaynağın her alanda tesirli olmasıdır. İletişim aşamasında kontrol altına alınacak grubun dikkatini çekmek oldukça riskli bir unsurdur. Hedef kitleye aktarılacak hususun ayrıntılı bir seçim aşamasından geçirilerek insanların ilgisini çekmek amacıyla akla gelebilecek her yetenekten yararlanılır. Yazılı veya görsel basında yer alan herhangi bir manşet, ilginç bir resim, göze hoş gelen bir kitap kapağı, televizyon reklamlarında oynayan çarpıcı ve alımlı bir bayan, tamamen kitleyi etki altında bırakarak kontrol etmek amacıyla kullanılır. Uluslararası grupların amacı için çabalamayan ya da grubun tepkisini çekecek yayınlar yapmak o kadar kolay değildir. Fakat çok sınırlı bir izleyici topluluğuna sahip kaliteli olmayan küçük çaplı bir kuruluşta her konu dile getirilebildiği gibi tenkit de yapılabilmekteydi. Bu düzenin parçası olarak yola devam etme mecburiyeti içindeki basın kuruluşları kamuoyundaki güvenilirliklerinde şüphe uyandırmamak adına bazen grup aleyhine haberlere yer vermektedir. Bu iş için özel olarak seçilmiş dünya medyası işini kusursuz bir şekilde yürütmektedir. Bununla birlikte uluslararası haber ajansları da yönlendirme işini kontrol etmekteydi.
Haber ajanslarına ek olarak reklamlar da zihin kontrolü yapmak için kullanılabilmektedir. Şirketler yayınlanan reklamların yalnız başına pek işe yaramadığını düşündüklerinden, reklamları herkes tarafından fark edilemeyecek bazı gizli iletilerle süsleyerek, yalnızca zihnimizin değil, bununla birlikte bilinçaltımızın da kontrol edileceği reklamlar ortaya çıkarmışlardır. Bir film veya reklam izlerken ilgili yerlerine veya bazı bölümlerine oldukça seri ya da ustaca saklanmış olması nedeniyle, kolaylıkla fark edilemeyecek, ancak bilinçaltının rahatlıkla kavrayacağı yazılar, fotoğraflar veya bölümlerin yerleştirilmesi sayesinde gerçekleştirilen bu teknik aslında, habersizce tüm insanlığı etkiliyor. Mesela; bir içecek tanıtımının yapıldığı reklamlarda insan gözüyle görülemeyecek süratte akan yazılar, alıveriş merkezlerinin içecek bölümünde çok sayıdaki değişik markanın içinden beynimize aktarılan markayı bulmamız için bizi yönlendiriyorlar. İnsanlar bu ürünü beğenilerinden dolayı aldıklarına inansalar da ürünün rengi dahi seçimimizde önemli rol oynamaktadır. Tabi bu tekniklerin tamamı sadece televizyon için geçerli değil. Gazete, dergi ve
internet sayfalarındaki resimler ve çizimler de diğerleri gibi mesajlar vermektedir.
Bireyin bilinçaltının, herhangi bir konuda uygulanabilir kararlara olan etkisi yakşaık %60’tır. Uzmanların konuyla ilgili görüşleri ise şu şekildedir:
“Göz, aslında sürekli bir tarama eylemi içindedir, gördüğümüz her şey en ince ayrıntısına kadar bilinçaltına kaydedilir; bilinç ise odaklandığı bir şeyi görme yeteneğine sahiptir.”
Kişinin bilinçaltına daha kolay iletiler yollamak da imkânlar dâhilindedir. Bundan dolayı göze hitap eden çizimsel veya yazılı iletilere gerek duyulmamaktadır. Kişinin zihni bazı nesnelere kendiliğinden anlam yükleyebilmektedir. Alışveriş merkezlerinde, lokantalarda yayınlanan müzikten, temizlik malzemelerinin, meşrubatların markalarının üzerindeki rengine kadar insan beyninin rahatlıkla anlayabileceği oldukça zengin bir kaynak mevcuttur. Ayrıca kurulan iletişimin inandırıcı olabilmesi için kişinin yaşamını sürdürdüğü sosyal çevresi, gereksinimleri, sosyal ilişkileri, görüş ve davranışlarını kavramasıyla birebir alakalı ruhsal kıpırdanmaların faaliyetini sağlamak mecburiyetindedir. Bireyin tutumlarında kalıcı değişimler yaratabilmek için inandırıcı bir iletişim kitle üzerinde anlaşılır bir ruhsal oluşumu tetiklemelidir. İnandırıcı ve bilgilendirici iletişim doğru algılanabilmelidir. İnandırıcılık kitle ve bulunduğu ortamla ilgili sınırsız bir veri
yığını, uzmanlık ve katı bir direniş gerektirmektedir. Bu nedenle toplulukları inandırmak, farklı davranışlar sergilemelerini sağlamak göründüğü gibi kolay değildir. Bilhassa küçükken sahip olunmuş, bireyin yaşamında ciddi bir yer tutan köklü bir davranışı yenilemek oldukça güçtür. Bireyler ya da toplumlar üzerinde baskı malzemesi olarak kullanılan propagandanın yaklaşımını kabullenmemek, bu yaklaşımı savunanları reddetmek, propaganda ile yayılmak istenen düşünceyi amacı dışında kullanarak gerçeği yansıtmayan bilgiler veren, kitleleri yanlış yönlendiren zihniyete karşı her zaman tepki verebilirler. Kitlesel iletişim içinde önemli etkileme araçlarından birisi de sosyal medya ve ortamlarıdır.
Yararlanılan Kaynaklar
Volkan Ağırbaş, Sosyal Medya Araç Ve Ortamları İle Zihin Kontrolü
Selahaddin Ertürk, Eğitimde Program Geliştirme
Şakir Erkoç, Nanobilim Ve Nanoteknoloji
George Marshall, Sosyoloji Sözlüğü
Ümit Sayın, Derin Devletler, Gizli Projeler Ve Gizli Gerçekler
Nuray Senemoğlu, Gelişim, Öğrenme Ve Öğretim
Binnur Yeşilyaprak, Gelişim Ve Öğrenme
Ömer Özkaya, Zihin Kontrol
Adil Maviş, Telkin Ve Hipnozla Öğrenme Teknikleri-1
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Volkan Ağırbaş’a aittir.
Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com